GÖÇMEN DOSYASI /// Yılmaz Özdil : Anadolu büyüklüğünde vicdan öyle mi ???


Yılmaz Özdil : Anadolu büyüklüğünde vicdan öyle mi ???

Suriye’ye ilk burnumuzu soktuğumuzda, asrın liderimiz Tevbe Suresi’nin “üzülme Allah bizimledir” mealindeki “la tahzen innallahe meana” ayetini okumuştu.

“Suriyeli kardeşlerimize kucak açmamızın şanı şerefi, torunlarımıza miras kalacak” diyordu.

“Suriyeli kardeşlerimize elbette kucak açacağız, imanımız bunu gerektiriyor, bizim petrol kuyularımız yok ama Anadolu büyüklüğünde vicdanımız var” diyordu.

Beş milyon 300 bin Suriyeli girdi Türkiye’ye.

Ahmet el Muhammed onlardan biriydi.

Kilis’ten girdi.

Ertesi gün Gaziantep’e geçti.

Ertesi gün İzmir’e geçti.

Basmane’ye geldi.

Oteller sokağı’nda iki gün kaldı.

Kimliği yoktu.

Pasaportu yoktu.

O sırada oteller sokağı bölgesinde 70 bin Suriyeli vardı.

Peki bunların hepsi Suriyeli miydi?

Mesela Suriyeliyim diyerek gelmiş İranlı veya Pakistanlı olabilir miydi?

Elbette olabilirdi.

Terörist, katil, tecavüzcü, hırsız olabilir miydi?

İçsavaş başladığında Esad yönetimi tarafından cezaevlerinin kapıları açıldığı için, elbette olabilirdi.

Casus olabilir miydi?

Niye olmasın?

Türkiye dingonun ahırına döndüğü için kimin kim olduğu belirsizdi.

Suriyeliyim diyen elini kolunu sallaya sallaya istediği şehrimize gidebiliyordu.

Ahmet el Muhammed de öyleydi.

İletişim adresi sordular.

“Suriye” dedi.

403 numaralı odaya yerleşti.

Dört kişi kalıyorlardı.

Günlük 60 lira ödedi.

İki gün sonra, Bodrum’a gitti.

Ertesi gün, Leros adasına geçti.

Ertesi gün, Makedonya’ya geçti.

Ertesi gün, Sırbistan’a geçti.

Ertesi gün, Hırvatistan’a geçti.

Mülteci kampına kaydedildi.

Orada hiç kalmadı.

Altı saat sonra Macaristan’a geçti.

Ertesi gün, Avusturya’ya geçti.

Ertesi gün, yine karayoluyla İsviçre üzerinden Fransa’ya ulaştı.

Ve… Paris’in değişik noktalarında 132 kişinin hayatını kaybettiği eşzamanlı saldırılarda, Stade de France’ın önünde kendini patlattı!

İdlib’ten gelmişti!

Gün gün nereden biliyoruz bu güzergahı?

Fransız istihbaratı ortaya çıkardı.

Salman Abedi, Türkiye’ye girdi, İstanbul üzerinden Düsseldorf’a uçtu, oradan Manchester’e uçtu, kendini patlattı.

Stockholm saldırganı Türkiye’den geçti.

St. Petersburg saldırganı Türkiye’den geçti.

Brüksel saldırganı Türkiye’den geçti.

İdlib’te neler oluyor diye merak edenler için yazıyorum…

Öncelikle belirteyim, 50 bin kişi geliyor filan diyerek, açık açık yalan söylüyorlar, İdlib’in nüfusu şu anda dört milyonun üzerinde!

Esad ve Rusya, köktendincileri süpüre süpüre getirdi, buraya sıkıştırdı, Türkiye’ye bitişik, 130 kilometre sınırımız var.

İran, Rusya ve “şahsım” masaya oturdular, üçlü zirve yaptılar.

Şahsım’a dediler ki, sen soktun, sen çıkar.

Şahsım “tamam” dedi.

Anlaşmaya göre, İdlib’teki köktendincileri ılımlı-radikal diye bölecektik, silahlarını alacaktık, radikalleri tasfiye edecektik, ayrıca, stratejik öneme sahip M4 ve M5 karayollarını yeniden ulaşıma açacaktık, yani ne kadar pis iş varsa, bize yıkmışlardı.

Çünkü… Rusya ve İran açık açık “bunların hepsi sizin yüzünüzden buraya geldi, bunları temizlemek de size düşer” demişlerdi.

“Haklısınız” dedik, kabul ettik.

“İdlib’te askeri gözlem noktaları kuralım, tek tek halledelim” dedik.

Ama… Kendimizi çok akıllı, Putin’i gerizekalı zannettiğimiz için, verdiğimiz sözleri tutmadık, kandırabileceğimizi zannettik.

Üstelik, bölgedeki köktendinciler inadına yapar gibi, Rus üslerine yönelik saldırılarına devam etti.

E, men dakka dukka…

Putin gümbür gümbür bombardımana başladı!

Hem İdlib’teki köktendincileri Türkiye’ye doğru süpürüyor, hem de Türk askerinin bulunduğu gözlem noktalarını özellikle sıkıştırıyor.

“Madem verdiğin sözleri tutmuyorsun, İdlib’te ne işin var, tasını tarağını topla” diyor.

Sıkı durun lütfen…

50 bin, 100 bin hikaye.

Bizzat, Birleşmiş Milletler Suriye Krizi Bölgesel Koordinatörü’nün söylediğine göre, İdlib’ten Türkiye’ye iki milyon kişinin gelme ihtimali var!

İstersen “bu defa almam, kapıları kapatırım” de…

Mesela, dün Trabzon’da Artvin’de Ordu’da Giresun’da, 69 yerde birden aynı anda niye orman yangını çıktı?

Akçaabat, Arsin, Of, Sürmene, Vakfıkebir, Borçka, Espiye, Piraziz, Eynesil, Keşap, Ünye, Araklı… Aşırı sıcaklardan mı?

İdlib’te neler oluyor diye merak edenler için yazıyorum…

Burada neler oluyor, sen asıl onu merak et!

Şam’da namaz kılmaya gideceğiz diyenleri coşkuyla alkışlıyordun.

Buyur cenaze namazına!

ŞERİAT DOSYASI /// YILMAZ ÖZDİL : Testere ağızlı bağ bıçağı ve Cumhuriyet…


YILMAZ ÖZDİL : Testere ağızlı bağ bıçağı ve Cumhuriyet…

Mustafa Fehmi.

Ocağına incir ağacı dikilen, doğup büyüdüğü yuvasını mecburen terkedip, Girit’ten İzmir’e göçeden bir ailenin oğluydu.

Bugünkü Dokuz Eylül Üniversitesi eğitim fakültesinin nüvesini oluşturan İzmir Erkek Öğretmen Okulu’ndan diploma aldı, Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerinden oldu.

Öylesine devrimci bir ruh taşıyordu ki, Soyadı Kanunu çıkmadan tee altı sene önce, henüz öğrenciyken Kubilay soyadını almıştı.

Kendisi gibi öğretmen Fatma Vedide’yle evliydi, bir oğlu vardı.

İzmir Menemen’de asteğmen olarak vatani görevini yapıyordu.

24 yaşındaydı.

89 yıl önce, 23 Aralık.

Sarıklı cübbeli müritleriyle Manisa’dan gelen tarikatçı Derviş Mehmet, camide sabah namazı kılan ahaliyi kışkırttı.

Yakalarına yapışarak “din elden gidiyor, imanımızı kurtarmaya geldik, ne duruyorsunuz” diye bağırdı, minareden havaya ateş açarak galeyena getirdi, cahil cühelayı peşine taktı, yeşil bayrakla hükümet konağına yürümeye başladı.

Kendisine katılmayanlara tehditler savuruyordu, yeşil bayrak altında toplanmayanların kılıçtan geçirileceğini söylüyordu.

Hükümet meydanında zikir çekmeye başladılar.

Kubilay geldi, karşılarına dikildi.

Tabancayla ateş ettiler, sağ koltuk altından vuruldu, üç beş adım atabildi, cami avlusunda dizlerinin üstüne yığıldı.

25 santimlik testere ağızlı bağ bıçağıyla kafasını gövdesinden ayırdılar, saçlarından tutarak taşa vurdular, sırığın ucuna takıp dolaştırdılar, “Cumhuriyet bitmiştir, işte kafirlerin sonu” diye bağırarak, alkışlayarak, sevinç çığlıkları attılar.

Derviş Mehmet haykırıyordu, “kan içmek haramdır, fakat bunların kanını içmek helaldir” diyordu, Kubilay’dan süzülen kanı avuçlayıp avuçlayıp, ağızlarına yüzlerine sürüyorlardı.

Müdahale etmeye çalışan kahraman bekçilerimiz Hasan ve Şevki’yi de oracıkta şehit ettiler.

Mustafa Kemal o sırada Edirne’deydi.

Duyduğunda hem kahroldu, hem müthiş öfkelendi.

“Bu aslında, Cumhuriyet’in ve bizim başımızı kesmektir” dedi.

Başsağlığı mesajı yayınladı…

“Kubilay gericiler tarafından vahşice şehit edilirken, halktan bazılarının alkışlaması, bütün cumhuriyetçi ve vatanseverler için utanılacak bir olaydır. Bu saldırı, bizzat Cumhuriyet’e karşı öldürme girişimidir. Ordunun kahraman genç subayı ve idealist öğretmeni Kubilay’ın temiz kanı, Cumhuriyet’in hayatını tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır” dedi.

Şeyh Said’den sonra Cumhuriyet’in karşılaştığı ikinci önemli irtica kalkışmasıydı.

Bölgede sıkıyönetim ilan edildi, divan-ı harp kuruldu.

105 sanık yargılandı, 28 sanık idama mahkum edildi.

TBMM onadı.

Kubilay’ın kafasının kesildiği yerde sehpa kuruldu, bedelini ödediler.

O sırada…

Nadir Nadi, Viyana’da üniversite okuyordu.

Cumhuriyet gazetesinin sahibi ve başyazarı Yunus Nadi’nin oğluydu.

Babasına mektup yazdı.

“Cumhuriyet gazetesi Cumhuriyet kurbanı Kubilay namına bir abide yapmaya teşebbüs etse, nasıl olur dersiniz?” diye önerdi.

Bu mektup, Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.

Yurt çapında destek gördü.

İsmi bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulan Cumhuriyet gazetesi, Kubilay anıtı için kolları sıvadı.

İş Bankası’nda “Kubilay Abidesi” hesabı açıldı.

20 bin lira toplandı.

1933’te, Cumhuriyet’in onuncu yılında anıt’ın yapımına başlandı.

Yarışma açıldı.

Dokuz eser katıldı.

Heykeltıraş Ratip Aşir’in eseri birinci seçildi.

Ratip Aşir… Mustafa Kemal’in “sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler halinde geri dönmelisiniz” diyerek, yurtdışına eğitime gönderdiği pırıltılı gençlerimizden biriydi, Paris’ten gelmişti.

Devrim şehidinin anıtı… Birbirine yaslanmış, dikilitaş biçiminde üç direkten oluşuyordu, Kubilay, Hasan ve Şevki’yi simgeliyordu.

15 metre 66 santim yüksekliğindeydi, mermer kaidesinin üstünde, elinde mızrak tutan çıplak bir Türk gencinin bronz heykeli vardı.

“İnandılar, dövüştüler, öldüler, bıraktıkları emanetin bekçisiyiz” yazıyordu.

Cumhuriyet’in onuncu yılı kutlamalarında, Cumhuriyet Bayramı’nda, 29 Ekim 1933’te temeli atıldı.

Hem karayolunu hem demiryolunu gören, Ayyıldız Tepesi seçilmişti.

Yapımı bir yıl sürdü, 1934’te açıldı.

Açılış töreninde Chp yöneticileri, subaylar, yerel yöneticiler, öğretmenler konuşma yaptı. En etkileyicisi ise, şair, yazar, kadın hakları savunucusu İffet Oruz’un sözleriydi.

“Ey ölmeyen genç” dedi.

“Ey ölmeyen varlık” dedi.

“Hepimiz içimizde senden bir parça taşıyoruz, hepimiz içimizde Kubilay taşıyoruz” dedi.

Hakitaten öyle oldu.

89 yıl önce çekilen ve hafızamıza mıh gibi çakılan siyah beyaz vesikalık fotoğraftaki, o yakışıklı, tertemiz yüzlü Kubilay, daima genç, daima ölmeyen varlık olarak yaşamaya devam etti.

Cumhuriyet devriminin şehidi…

Devrimin gazetesi Cumhuriyet sayesinde, işte böyle vücut buldu.

Ve, yarın yine 23 Aralık.

89 yıl sonra bakıyoruz…

İftira kampanyalarıyla yurtsever insanları hedef gösteren yobaz televizyonda, Cumhuriyet gazetesine saldırı çağrısı yapılıyor.

“Şeriat çalıştayı” manşeti atan Cumhuriyet gazetesi açık açık hedefe oturtuluyor.

Kelimesi kelimesine “hep birlikte toplanıp Cumhuriyet gazetesinin önüne el bombası atalım” deniyor.

“Cumhuriyet gazetesi dindar insanların düşmanı” deniyor.

Beyinlerinde sarık.

Ruhları zifiri karanlık.

Ekranlarında testere ağızlı bağ bıçağı…

Cumhuriyetin, çağdaşlığın, laikliğin, hukukun, demokrasinin, özgürlüğün, bağımsızlığın, bilimin, akılın, sanatın, “ölmeyen varlık”ın peşindeler hâlâ!

NÜKLEER DOSYASI /// YILMAZ ÖZDİL: NÜKLEER FÜZE


YILMAZ ÖZDİL : NÜKLEER FÜZE

Aslında her şey Edward Snowden’ın CIA’de işe alınmasıyla başladı.

Bilgisayar uzmanıydı.

Langley’de eğitildi küresel iletişim bölümüne atandı diplomatik pasaportla siber güvenlik sorumlusu olarak İsviçre’ye gönderildi.

Bilahare ulusal güvenlik dairesi NSA’da çalışmaya başladı.

2013 yılında… Dört adet dizüstü bilgisayarla Hong Kong’a geldi.

Prizma belgelerini The Guardian ve Washington Post gazetelerine sızdırdı afişe edilmesini sağladı.

“Prism” yani prizma Amerikan ve İngiliz istihbarat teşkilatlarının yasadışı telefon dinleme faaliyetleri için kullandıkları bilgisayar programının adıydı.

11 Eylül saldırılarından sonra uygulamaya konulan Prizma dünyadaki milyonlarca telefonu dinlemenin yanısıra dünyadaki tüm internet kullanıcılarını takip edebiliyor tüm e-postaları görebiliyor tüm kişisel hesaplara direkt bağlanabiliyordu.

ABD derhal Çin’e başvurdu Hong Kong’ta bulunan Snowden’ın iadesini istedi Çin reddetti.

Snowden uçağa bindi Moskova’ya gitti Rusya’dan sığınma talep etti Rusya kabul etti.

The Guardian ve Washington Post gazeteleri belgelerin bir bölümünü yayınladı.

ABD’nin ipliği pazara çıktı.

Dünya çapında gürültü koparan belgelerden biri Almanya’yla ilgiliydi.

Çünkü… Amerikan istihbarat servislerinin Almanya başbakanı Merkel’in telefonlarını dinlediği ortaya çıktı.

Merkel’in telefon görüşmeleri Berlin’de ABD Büyükelçiliği’nde konuşlanan özel birim tarafından kaydediliyor takip ediliyordu.

Hatta henüz başbakan olmadan önce 2002 yılından beri dinliyorlardı.

Almanya şoke olmuştu derhal soruşturma başlatıldı.

ABD adına casusluk yapan bir BND görevlisi tutuklandı.

Alman istihbarat teşkilatı BND’de görev yapan bu Amerikan köstebeği Merkel’in telefonlarını dinleyen Berlin’deki ABD büyükelçiliğine belge sızdırıyordu.

Acaba hangi belgeleri sızdırdı diye merak edilirken…

Şak köstebeğin sızdırdığı gizli belgeler Alman medyasına sızdırıldı.

İşte bizi çok yakından ilgilendiren kepazelik o anda ortaya çıktı.

Çünkü… Alman istihbarat teşkilatı BND’nin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticilerinin telefonlarını dinlediği ortaya çıktı!

Focus dergisi belgelerini yayınlayarak 1976 yılından beri Türkiye’de telefon dinlemesi yapıldığını 2014 yılı itibariyle Türkiye’deki yasadışı dinleme faaliyetinin devam ettiğini yazdı.

Die Welt gazetesi Türkiye’nin İran’ı örnek alarak gizli nükleer program yürüttüğünü atom bombası yapmaya çalıştığını yazdı.

Die Welt gazetesi Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 2010 yılında uranyum zenginleştirme tesisi kurulduğunu Türkiye’nin teknik bilgiyi Pakistan’dan aldığını öne sürüyordu.

Alman istihbarat teşkilatının “bu nükleer faaliyetler nedeniyle Türkiye’de dinleme yaptığını” anlatıyordu.

Almanya’nın istihbarat uzmanlarından Erich Schmidt Eenboom’un görüşlerine yer verilmişti…

İstihbarat uzmanı açık açık anlatıyordu “Alman istihbaratı çift hat üzerinde çalışıyor bir yandan uluslararası terörizmle mücadele ediyor bir yandan militan dincilerin Türkiye üzerinden Suriye’ye geçişleri konusunda Türk istihbaratıyla işbirliği yapıyor” diyordu.

Aslına bakarsanız Focus ve Die Welt’e bu bilgileri sızdıran büyük ihtimalle bizzat Amerikan istihbaratıydı.

Almanya’nın Türkiye’deki gizli faaliyetlerini afişe ederek tencere dibin kara seninki benden kara demek istiyordu.

Benim Almanya’daki faaliyetlerim hakkında çok yaygara yaparsan ben de senin Türkiye’deki faaliyetlerin hakkında yaygara çıkartırım demek istiyordu.

Alman devleti örtülü mesajı aldı.

Çenesini kapattı.

Ama ABD’yle aynı örtülü taktiği uygulayarak Alman medyası üzerinden ABD’nin Türkiye’deki faaliyetlerini afişe etti.

Der Spiegel dergisi belgeler ortaya koyarak sadece Almanya’nın değil ABD’nin ve İngiltere’nin de Türkiye’yi dinlediğini yazdı!

Der Spiegel’in haberine göre Akp yöneticilerinin tüm temasları Amerikan istihbaratı tarafından ruh gibi takip ediliyordu.

Telefon dinlemesi yapılan adreslerden biri Washington büyükelçiliğimizdi.

İngiltere ise Türkiye’nin enerji alanında atacağı adımları takip ediyor bu konuyla alakalı istihbarat yapıyordu.

Der Spiegel “ikiyüzlü ortaklık” başlığını atmıştı.

Amerikan istihbaratı bir taraftan güya Pkk’yla alakalı olarak Türkiye’ye bilgi aktarırken aslında öbür taraftan hükümeti genelkurmayı Mit’i dinliyordu devleti yönetenlerin bilgisayarlarına giriyordu e-postalarını okuyordu.

Üstelik…

Türkiye’de topladığı bu istihbaratı İngiltere Kanada Avustralya ve Yeni Zelanda’yla paylaşıyordu.

Rezaletin daniskasıydı.

Türkiye’yi dinlemeyen neredeyse bi Uganda kalmıştı!

Kendisini ABD’yle ortak zanneden Türkiye aslında “hedef”ti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin adeta yakasına mikrofon bağlanmıştı devletimizin kozmik konuşmaları şakır şakır elalemin kulağındaydı.

Devlet sırları’ndan filan vazgeçtik sayın yöneticilerimiz tuvalete işemeye bile gitse yabancı istihbarat teşkilatlarının haberi oluyordu.

Asrın liderimizin gıkı çıkmadı.

Eyyy cehape eyyy Esed eyyy Avrupa Birliği eyyy İsrail falan diye herkese bağırıp çağırıyordu ama bu meselede sus pus kaldı.

Tek kelime bile söylemedi.

Dünya lideriyiz diye atıp tutan hükümetimiz dut yemiş bülbül gibiydi.

Yandaş medyaya talimat verildi.

Bu kepazelik tek satır haber bile yapılmadı.

Böylece sayın ahalimizin ruhu bile duymadı.

Dünya çapında rezil-i rüsva olmuştuk sağır sultan bile duymuştu ama bu durumdan sadece sayın ahalimizin haberi yoktu.

Ve 2019…

“Nükleer füze” kavramından emekli kahvesinde okey oynarken bile bahsetmek sorumluluk ister ama asrın liderimiz kürsüden alenen konuştu.

“Birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın ben bunu kabul etmiyorum” dedi.

Sizi bilmem benim koltuklarım kabardı yani.

Böylesine ciddi yönetilen bir ülkede yaşamak ulusal güvenliğimizle alakalı böylesine ciddi konuların böylesine ciddi şekilde ele alındığını görmek ne kadar gurur verici değil mi!

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/nukleer-fuze-5319392/

DİN & DİYANET DOSYASI /// YILMAZ ÖZDİL : BU DİYANET TÜRK MİLLETİ’’NİN DİYANETİ OLAMAZ


YILMAZ ÖZDİL : BU DİYANET TÜRK MİLLETİ’NİN DİYANETİ OLAMAZ

1 numaralı fotoğraf İstiklal Caddesi… İşgal kuvvetleri Beyoğlu’nda resmi geçit yapıyor.

2 numaralı fotoğraf İstanbul Boğazı… Dolmabahçe Sarayı’nın Dolmabahçe Camisi’nin önünde işgal zırhlıları adeta şehir hatları vapurları gibi çalışıyor.

3 ve 4 numaralı fotoğraflar Galata Kulesi’nin tepesinde İngiliz bayrağı dalgalanıyor İngiliz askerleri Galata kulesinin tepesine kondurulan gözetleme kulübesinden dürbünle İstanbul’u seyrediyor.

5 numaralı fotoğraf Haliç’te İngiliz denizaltısı.

6 numaralı fotoğraf İngiliz zaptiyesi bizim topraklarımızda bizim insanımıza kimlik kontrolü yapıyor.

7 numaralı fotoğraf Kuvayi Milliyeci yurtsever İstanbul’dan Anadolu’ya geçerken yakalanmış Kocaeli tersane bahçesinde direğe bağlanmış kendi vatanımızda Yunan müfrezesi tarafından kurşuna diziliyor. Kafasında fes bulunan Osmanlı memuru şerefsiz de işgalci İngiliz subayıyla birlikte infaza nezaret ediyor.

8 numaralı fotoğraf işgalci Yunan tarafından tahrip edilen kapağı kırılan kirletilen Ertuğrul Gazi Türbesi.

9 numaralı fotoğraf Yunan subayı Osmanlı’nın kurucusu Osman Gazi’nin türbesinde Bursa hatırası çektiriyor.

10 numaralı fotoğraf Yunan askerleri Osman Gazi’nin türbesinde poz veriyor.

11 numaralı fotoğraf Yunan kralı Bandırma’da.

12 numaralı fotoğraf Yunan kralı Eskişehir’de.

13 numaralı fotoğraf işgal askerleri donlarını fanilalarını zorla Türk kadınlarına yıkatıyor.

14 numaralı fotoğraf işgal askerleri köy meydanında Türk kadınını oynatıyor göbek attırıyor poz verirken sırıtıyor.

15 numaralı fotoğraf İzmir’in işgali sırasında hükümet binasına asılan Amerikan ve İngiliz bayrakları.

19 Mayıs’ta 23 Nisan’da 30 Ağustos’ta 29 Ekim’de Mustafa Kemal Atatürk’ü yok sayan 10 Kasım için cuma hutbesinde bir fatiha bile okumayan diyanet… Türk Milleti’nin diyaneti olamaz.

Yurtsever din adamlarımızı tenzih ediyorum…

Bu diyanetin arkasında namaza durulmaz.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/bu-diyanet-turk-milletinin-diyaneti-olamaz-5440070/

DEMİRYOLU DOSYASI /// Yılmaz ÖZDİL : Liyakat, biat


Yılmaz ÖZDİL : Liyakat, biat

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/liyakat-biat-5346475/

22 Eylül 2019

1933.

Cumhuriyet on yaşına gelmişti.

Onuncu Yıl Marşı için yarışma açıldı.

Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar’ın yazdığı sözler seçildi, Cemal Reşit Rey besteleyecekti.

Mustafa Kemal güfteyi görmek istedi.

Getirdiler.

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan

On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan

Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan

Bir baca yükseliyor, durmadan her yamaçtan

Okudu.

Son dizenin üstünü çizdi.

“Demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan” yazdı.

Sonra da Behiç Erkin’e döndü.

Çanakkale’den beri arkadaşıydı.

İstiklal Madalyalı milli mücadele kahramanıydı.

Devlet demiryollarının kurucusu ve ilk genel müdürüydü.

“Sizlerin bu on senedeki emeğiniz iyi ifade edilmiyordu, o nedenle o mısrayı değiştirdim” dedi.

Türkiye Cumhuriyeti’nin on yıllık mucizevi kalkınma hamlesine imzasını atan Mustafa Kemal… Zihinlere mıh gibi çakılan “demir ağ” metaforuyla, Onuncu Yıl Marşı’na da imzasını atmıştı.

Behiç Erkin…

İstanbul doğumluydu.

Mustafa Kemal’den beş yaş büyüktü.

Kurmay subaydı.

Lojistik dehasıydı.

Çanakkale’ye asker ve mühimmat sevkiyatında inanılmaz işler yapmıştı.

Memleket işgal edilince saniye tereddüt etmeden Anadolu’ya geçti, milli mücadeleye katıldı.

Anadolu’ya geçtiği gün, Mustafa Kemal çağırdı.

“Ben cephede ne yapılması gerektiğini biliyorum, sen cepheye askerin mühimmatın erzağın nasıl getirilmesi gerektiğini biliyorsun, demiryolları işin ehli biri tarafından yönetilmezse bu işi yapamayız, demiryolları sana emanet” dedi.

Behiç Erkin, Mustafa Kemal’i yanıltmadı.

“Türkler demiryolu işletemez” önyargısını tarihe gömdü.

Savaştan sonra demiryolu okulu açtırdı, uzman personel yetiştirdi.

Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın kurucusu ve ilk genel müdürü oldu.

O yokluk döneminde memleketin demirağlarla örülmesinde birinci derecede katkısı oldu.

İşletme dilini Fransızca’dan Türkçe’ye çevirdi.

Demiryolları müzesi kurdu.

Sonradan İstanbul Teknik Üniversitesi adını alacak olan Mühendis Mektebi’ne özerklik kazandırdı.

Milletvekilliği yaptı, bakanlık yaptı, büyükelçilik yaptı.

Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde, Mustafa Kemal acil ibaresiyle bir telgraf göndermişti.

“Sevkiyatı hızlandırın, trenleri son sürate çıkarın, geciktiren idamla cezalandırılır” diyordu.

Behiç Erkin derhal cevap telgrafı gönderdi.

“Bu hat 40 kilometreden süratli gitmeye müsait değildir, hızlandıralım derken tek bir sevkiyat bile yapamayabiliriz, emrinizi aldım, bu nedenle uygulamadım, ikinci emrinizi bekliyorum” dedi!

Mustafa Kemal’den tekrar telgraf geldi:

“Sen nasıl uygun görürsen Behiç…”

İşte bu diyalog ve bu omurgalı karakter nedeniyle, Mustafa Kemal tarafından Behiç’e Erkin soyadı verildi.

Mustafa Kemal kendi el yazısıyla Behiç’e gönderdiği mektupta, Erkin’in anlamını şöyle yazmıştı: “Her şart altında kendi doğrularını dile getirme cesaretini gösteren, bağımsız kişi.”

Behiç Erkin gerçekten her şart altında kendi doğrularını gerçekleştiren, bağımsız kişiydi.

İkinci Dünya Savaşı’nda Fransa nazi işgali altındayken, Paris Büyükelçimiz’di.

Müthiş bir insanlık örneğine imza attı, 20 bine yakın Yahudi’ye Türk pasaportu vererek, Türk vatandaşı gibi göstererek, ölümden kurtardı.

“Türk ulusu adına konuşuyorum, Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde din, dil, ırk ayrımı yoktur, vatandaşlarımıza dokunamazsınız” dedi.

20 bin insanı kurtardı.

1961’de rahmetli oldu.

Vasiyet etmişti…

“Beni, ilk demiryolu genel müdürlüğü görevini üstlendiğim Eskişehir’e, İzmir-İstanbul-Ankara hatlarının birleştiği yerde toprağa verin” dedi.

Orada yatıyor.

Albay rütbesiyle emekli olan Behiç Erkin, ömrü boyunca not tutmuştu, yaşadıklarını gün gün kaydetmişti.

900 defterden oluşan notlarını 29 Ekim 1958’de Türk Tarih Kurumu’na teslim etti.

Devlete millete tek kuruş yük olmamak amacıyla, yayın masrafları için 10 bin lira bağış yaptı, o günün parasıyla çok ciddi paraydı.

Pür dikkat okumanızı rica ederim…

Kelimenin tam manasıyla “yurtsever devrimci” olan Behiç Erkin, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan “Hatırat” isimli kitabının son paragrafında kelimesi kelimesine şunları söylüyor…

“Yukarılarda beyan ettiğim veçhile ben, 1920-1928 seneleri arasında demiryollarını idare ederken, ihmale hiç tahammül edemezdim.

Aldığım ve aldırdığım tertibat sayesinde bu sekiz sene içerisinde hiçbir yolcu telef olmamış ve yaralanmamıştır.

Alelhusus, 1922 büyük taarruzu sırasında Yunanlıların tahrip ettikleri demiryollarının ilk tamiri, iki metre boyunda ray parçalarıyla yapılmış ve demir köprüler gelinceye kadar ahşap köprülerle hat işletmeye açılmış iken, bu sırada dahi bir kaza kaydolunmamıştır.”

Kurtuluş Savaşı…

Büyük Taarruz…

Kaza bile yok!

“Liyakat aşığıyım” diyen Mustafa Kemal’in, devlete yönetici seçerken ne kadar isabetli tercihlerde bulunduğunun kanıtlarından biriydi.

Ve dün…

Devlet demiryolları genel müdürü görevinden alındı.

Alt tarafı üç yıl görev yaptı.

2016’da 67 ağır kaza oldu.

95 kişi hayatını kaybetti.

2017’de 45 ağır kaza oldu.

54 kişi hayatını kaybetti.

Kimisinde tren trene vurdu, kimisinde hemzemin geçitte tren insana vurdu, kimisinde tren raydan çıktı.

2018…

Edirne’den İstanbul’a giden tren Çorlu’da devrildi, cinayetten farksızdı, raylar çamaşır ipi gibi havada asılı duruyordu, altında toprak yoktu, çünkü kontrol eden yoktu, kontrol etmesi gereken işçileri işten çıkarmışlardı, bir ay önce yapılması gereken bakım-onarım ihalesini iptal etmişlerdi, yedisi çocuk, 25 insanımız hayatını kaybetti, 328 insanımız yaralandı.

Seçim şovu yapmak için, oy toplamak için, eksikleri tamamlanmadan açılan, sinyalizasyonu bile olmayan tren hattında, Ankara garından çıkan hızlı tren, karşı yönden gelen kılavuz lokomotifle kafa kafaya çarpıştı, dokuz insanımız hayatını kaybetti, 86 insanımız yaralandı.

Geçen hafta…

Kılavuz tren tünelde duvara çarptı, iki makinist hayatını kaybetti.

Liyakat var.

Kurtuluş Savaşı’nda bile kaza yok.

Biat var.

Trene binerken helalleşiyoruz.

Devletin her kurumunda böylesine yeteneksizleri bulup biraraya getirmek, özel yetenek olsa gerek!

NÜKLEER DOSYASI /// YILMAZ ÖZDİL : NÜKLEER FÜZE


YILMAZ ÖZDİL : NÜKLEER FÜZE

Aslında her şey Edward Snowden’ın CIA’de işe alınmasıyla başladı.

Bilgisayar uzmanıydı.

Langley’de eğitildi küresel iletişim bölümüne atandı diplomatik pasaportla siber güvenlik sorumlusu olarak İsviçre’ye gönderildi.

Bilahare ulusal güvenlik dairesi NSA’da çalışmaya başladı.

2013 yılında… Dört adet dizüstü bilgisayarla Hong Kong’a geldi.

Prizma belgelerini The Guardian ve Washington Post gazetelerine sızdırdı afişe edilmesini sağladı.

“Prism” yani prizma Amerikan ve İngiliz istihbarat teşkilatlarının yasadışı telefon dinleme faaliyetleri için kullandıkları bilgisayar programının adıydı.

11 Eylül saldırılarından sonra uygulamaya konulan Prizma dünyadaki milyonlarca telefonu dinlemenin yanısıra dünyadaki tüm internet kullanıcılarını takip edebiliyor tüm e-postaları görebiliyor tüm kişisel hesaplara direkt bağlanabiliyordu.

ABD derhal Çin’e başvurdu Hong Kong’ta bulunan Snowden’ın iadesini istedi Çin reddetti.

Snowden uçağa bindi Moskova’ya gitti Rusya’dan sığınma talep etti Rusya kabul etti.

The Guardian ve Washington Post gazeteleri belgelerin bir bölümünü yayınladı.

ABD’nin ipliği pazara çıktı.

Dünya çapında gürültü koparan belgelerden biri Almanya’yla ilgiliydi.

Çünkü… Amerikan istihbarat servislerinin Almanya başbakanı Merkel’in telefonlarını dinlediği ortaya çıktı.

Merkel’in telefon görüşmeleri Berlin’de ABD Büyükelçiliği’nde konuşlanan özel birim tarafından kaydediliyor takip ediliyordu.

Hatta henüz başbakan olmadan önce 2002 yılından beri dinliyorlardı.

Almanya şoke olmuştu derhal soruşturma başlatıldı.

ABD adına casusluk yapan bir BND görevlisi tutuklandı.

Alman istihbarat teşkilatı BND’de görev yapan bu Amerikan köstebeği Merkel’in telefonlarını dinleyen Berlin’deki ABD büyükelçiliğine belge sızdırıyordu.

Acaba hangi belgeleri sızdırdı diye merak edilirken…

Şak köstebeğin sızdırdığı gizli belgeler Alman medyasına sızdırıldı.

İşte bizi çok yakından ilgilendiren kepazelik o anda ortaya çıktı.

Çünkü… Alman istihbarat teşkilatı BND’nin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yöneticilerinin telefonlarını dinlediği ortaya çıktı!

Focus dergisi belgelerini yayınlayarak 1976 yılından beri Türkiye’de telefon dinlemesi yapıldığını 2014 yılı itibariyle Türkiye’deki yasadışı dinleme faaliyetinin devam ettiğini yazdı.

Die Welt gazetesi Türkiye’nin İran’ı örnek alarak gizli nükleer program yürüttüğünü atom bombası yapmaya çalıştığını yazdı.

Die Welt gazetesi Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 2010 yılında uranyum zenginleştirme tesisi kurulduğunu Türkiye’nin teknik bilgiyi Pakistan’dan aldığını öne sürüyordu.

Alman istihbarat teşkilatının “bu nükleer faaliyetler nedeniyle Türkiye’de dinleme yaptığını” anlatıyordu.

Almanya’nın istihbarat uzmanlarından Erich Schmidt Eenboom’un görüşlerine yer verilmişti…

İstihbarat uzmanı açık açık anlatıyordu “Alman istihbaratı çift hat üzerinde çalışıyor bir yandan uluslararası terörizmle mücadele ediyor bir yandan militan dincilerin Türkiye üzerinden Suriye’ye geçişleri konusunda Türk istihbaratıyla işbirliği yapıyor” diyordu.

Aslına bakarsanız Focus ve Die Welt’e bu bilgileri sızdıran büyük ihtimalle bizzat Amerikan istihbaratıydı.

Almanya’nın Türkiye’deki gizli faaliyetlerini afişe ederek tencere dibin kara seninki benden kara demek istiyordu.

Benim Almanya’daki faaliyetlerim hakkında çok yaygara yaparsan ben de senin Türkiye’deki faaliyetlerin hakkında yaygara çıkartırım demek istiyordu.

Alman devleti örtülü mesajı aldı.

Çenesini kapattı.

Ama ABD’yle aynı örtülü taktiği uygulayarak Alman medyası üzerinden ABD’nin Türkiye’deki faaliyetlerini afişe etti.

Der Spiegel dergisi belgeler ortaya koyarak sadece Almanya’nın değil ABD’nin ve İngiltere’nin de Türkiye’yi dinlediğini yazdı!

Der Spiegel’in haberine göre Akp yöneticilerinin tüm temasları Amerikan istihbaratı tarafından ruh gibi takip ediliyordu.

Telefon dinlemesi yapılan adreslerden biri Washington büyükelçiliğimizdi.

İngiltere ise Türkiye’nin enerji alanında atacağı adımları takip ediyor bu konuyla alakalı istihbarat yapıyordu.

Der Spiegel “ikiyüzlü ortaklık” başlığını atmıştı.

Amerikan istihbaratı bir taraftan güya Pkk’yla alakalı olarak Türkiye’ye bilgi aktarırken aslında öbür taraftan hükümeti genelkurmayı Mit’i dinliyordu devleti yönetenlerin bilgisayarlarına giriyordu e-postalarını okuyordu.

Üstelik…

Türkiye’de topladığı bu istihbaratı İngiltere Kanada Avustralya ve Yeni Zelanda’yla paylaşıyordu.

Rezaletin daniskasıydı.

Türkiye’yi dinlemeyen neredeyse bi Uganda kalmıştı!

Kendisini ABD’yle ortak zanneden Türkiye aslında “hedef”ti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin adeta yakasına mikrofon bağlanmıştı devletimizin kozmik konuşmaları şakır şakır elalemin kulağındaydı.

Devlet sırları’ndan filan vazgeçtik sayın yöneticilerimiz tuvalete işemeye bile gitse yabancı istihbarat teşkilatlarının haberi oluyordu.

Asrın liderimizin gıkı çıkmadı.

Eyyy cehape eyyy Esed eyyy Avrupa Birliği eyyy İsrail falan diye herkese bağırıp çağırıyordu ama bu meselede sus pus kaldı.

Tek kelime bile söylemedi.

Dünya lideriyiz diye atıp tutan hükümetimiz dut yemiş bülbül gibiydi.

Yandaş medyaya talimat verildi.

Bu kepazelik tek satır haber bile yapılmadı.

Böylece sayın ahalimizin ruhu bile duymadı.

Dünya çapında rezil-i rüsva olmuştuk sağır sultan bile duymuştu ama bu durumdan sadece sayın ahalimizin haberi yoktu.

Ve 2019…

“Nükleer füze” kavramından emekli kahvesinde okey oynarken bile bahsetmek sorumluluk ister ama asrın liderimiz kürsüden alenen konuştu.

“Birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın ben bunu kabul etmiyorum” dedi.

Sizi bilmem benim koltuklarım kabardı yani.

Böylesine ciddi yönetilen bir ülkede yaşamak ulusal güvenliğimizle alakalı böylesine ciddi konuların böylesine ciddi şekilde ele alındığını görmek ne kadar gurur verici değil mi!

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/nukleer-fuze-5319392/

ÇOCUK İSTİSMARI DOSYASI /// YILMAZ ÖZDİL : Erkek çocuklarına tecavüz edilen Fıkıh Derneği neden 2013 yılında kuruldu biliyor musunuz ?


YILMAZ ÖZDİL : Erkek çocuklarına tecavüz edilen Fıkıh Derneği neden 2013 yılında kuruldu biliyor musunuz ?

4 Eylül 2019

İstanbul’da güya din eğitimi veren Fıkıh Araştırmaları Derneği’nin yatılı kursunda 30’a yakın erkek çocuğuna tecavüz edildiği ortaya çıktı.

Hergün bir başka şehirden böyle bir haber geliyor.
Giderek artıyor.

Çünkü…

2004 yılına kadar, din eğitimi kisvesi altında tarikat kursu açmak, Türk Ceza Kanunu’na göre suçtu.
Bu tür yerleri açanlara, buralarda hoca’lık yapanlara altı aydan üç yıla kadar hapis cezası veriliyordu.
Kaçak kurslar yakalandığı anda kapısına kilit vuruluyordu.

Akp’den önce hukuki durum buydu.

Akp iktidara geldi.
2005 yılında, bu tarikat yuvalarının kapatılmasını engellemek için kanun çıkardı.
Kaçak kurs açanlara ceza indirimi yaptı, “üç aydan bir yıla kadar hapis verilir, bu hapis cezası paraya çevrilir” dedi.

Yani?
Para öde, kurtul dedi.
Kapatma cezasını fiilen ortadan kaldırmış oldu.
Kaçak tarikat yuvaları para cezasını ödeyip, aynen devam edecekti.
Resmen “af” niteliğindeydi.
Ayrıca…
Tarikat yuvalarında hoca’lık yapanlar, kanun kapsamından çıkarıldı.
Sadece kurs açanlar mahkemeye verilecekti.
Hoca adı altındaki tiplere artık para cezası bile verilmeyecekti.

Varlığıyla onur duyduğumuz, Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, bu tarikatsever kanunu veto etti.
“Anayasa’ya aykırıdır” dedi.
“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine aykırıdır” dedi.
“Sapkın yöntemlerle çağdışı eğitimin önünü açar” dedi.

Nafile… Cumhurbaşkanımız tarafından yeniden görüşülmesi için Tbmm’ye gönderilen tarikatsever kanun, aynen iade edildi.
Dayatmayla kanunlaştı.

Chp hukuki mücadele başlattı.
Bu tarikatsever kanunun iptal edilmesi için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
İptal başvurusunu, o dönem sadece milletvekili olan, henüz Chp genel başkanı olmayan Kemal Kılıçdaroğlu yaptı.
Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu dava dilekçesinde “laik eğitime aykırıdır” dedi.
“Türk devriminin temel niteliklerine aykırıdır” dedi.
Sapkın eğitim anlayışının yolunu açar” dedi.

2005
2006
2007
2008
Anayasa Mahkemesi dört yıl kulağının üstüne yattı.
Böylesine kritik bir kanunu görüşmeyi habire erteledi.
Eleştirilerin kesilmesini, unutulmasını sağladı.
2009’da Chp’nin iptal istemini reddetti.

Böylece… Anayasa’ya aykırı kaçak tarikat kursları, bizzat Anayasa Mahkemesi’nin onayıyla serbest bırakıldı.

Sadece dört üye karşı çıktı… En başta Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi’nin 13 üyesi gayet güzel bir kanun dedi, kaçak tarikat kurslarının açılmasında herhangi bir sakınca görmedi.

Kaçak tarikat kursları salgın hızıyla yayıldı.
Salgın hızıyla kaçak yurtlara dönüştü.

2013 yılında, Akp bitirici bir hamle daha yaptı.
Bir kanun daha çıkardı.
Kaçak tarikat kursu açmayı Türk Ceza Kanunu’ndan komple sildi.
“Kanuna aykırı eğitim kurumu” maddesini yürürlükten kaldırdı.
Para cezasını bile kaldırdı.
Tarikat kursları hakkında adli soruşturma yapmayı bile kaldırdı.

Kanuna aykırı tarikat yuvası açmayı, kanunla serbest bıraktı!
Açın açabildiğiniz kadar dedi.

Bu dehşet verici kanun Tbmm’de görüşülürken, Chp adına Profesör Nur Serter konuştu.
Tarihi bir konuşmaydı.
“Kazdığınız kuyuya aslında kendiniz düşüyorsunuz, farkında değilsiniz” dedi.
“Bu ülkede tertemiz yaşanan İslam dinini, dipsiz ve karanlık kuyularda, tekke ve zaviyelerde yapılandırıyorsunuz, dipsiz ve karanlık kuyularda tarikat okullarının kapısını açıyorsunuz” dedi.
Sapkın gruplara hizmet edecek okulların kapısını açıyorsunuz” dedi.

Nafile…
Cumhurbaşkanı değişmişti.
Abdullah Gül şak diye onayladı.

Bugünlerde sanki Akp’yle hiç alakası yokmuş gibi davranıyor ama… Bu denetimsiz pedofili yuvalarının açılmasında, Abdullah Gül’ün hem hükümet üyesi olarak, hem cumhurbaşkanı olarak imzası var.

Özetle…

Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer taa 14 yıl önce uyardı, “sapkın”lara yolaçıyorsunuz dedi.
Chp hem 2005 yılında, hem 2009 yılında, hem 2013 yılında bas bas bağırarak uyardı, “sapkın”lara yolaçıyorsunuz dedi.

Akp bu “sapkın”lara yolaçtı.

Bugün, Akp yönetiminin de bu tarikat yuvalarında yaşananlar karşısında en az bizler kadar öfkelendiğinden, en az bizler kadar tiksindiğinden, en az bizler kadar üzüldüğünden eminim.
Ama…
Fıkıh Araştırmaları Derneği’nin amblemine bakın mesela…
Tam olarak 2013 yılında kurulmuş olduğunu görürsünüz.
Bu derneğin erkek çocuklarına tecavüz edilen kaçak yatılı kursu, tam olarak 2013 yılında çıkarılan kanunun ürünüdür.

Tam olarak, Akp neticesidir.

Ergenlik dönemindeki çocukları, yaşıtlarıyla sağlıklı arkadaşlıklar kurabilecekleri, sağlıklı iletişim kurabilecekleri, şeffaf, gözlemlenebilir, denetlenebilir, laik eğitim kurumlarından koparıp, istismara açık, perdeleri sıkı sıkıya kapalı, toplumdan izole, kuytu, izbe odalara doldurursan…
Cumhuriyet öğretmenleriyle fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek yerine, memleketin yoksul çocuklarını ne idüğü belirsiz, zır cahil, örümcek kafalı yobazların kucağına itersen…
İmbikten süzülmüş eğitim öğretim deneyimlerini yok sayarsan, pedagojik formasyon kavramından bile haberin yoksa…
Akıldan, bilimden, çağdaşlıktan uzaklaşırsan…
Mütedeyyin olduğunu zannedersin ama, aslında kelimenin tam manasıyla, işte böyle sapıklara yardım ve “yataklık” etmiş olursun!