T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI /// ZEYNEP AY : YEŞİL YAŞIYOR MU ???, ÖLDÜRÜLDÜ MÜ ??? & Yeniden YEŞİL’lendi MİT’in Bağları (PKK DİYARBAKIR ESKİ BÖLGE SORUMLUSU YAZDI !!!!)


ZEYNEP AY : YEŞİL YAŞIYOR MU ???, ÖLDÜRÜLDÜ MÜ ??? & Yeniden YEŞİL’lendi MİT’in Bağları

PKK TERÖR ÖRGÜTÜ DİYARBAKIR ESKİ BÖLGE SORUMLUSU YAZDI !!!!

JİTEM, PKK’yı bitirmek için kurulmuştu, ancak zamanla asli görevini unutarak korku yayan bir güce dönüştü. Bu korkuyu yayınların başında da Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım geliyordu. Adından çokça söz ettiren, yaşayıp yaşamadığı bile tartışmalı Yeşil kimdi?

Yeşil kod adıyla bilinen Mahmut Yıldırım 1951 yılında Bingöl’ün Solhan ilçesinde doğdu. 1973’te Bingöl Genç İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından kullanıldı ve ilişki aynı yıl MİT Tatvan Bölge Müdürlüğü’ne devredildi.

Yıldırım, Elazığ’da 1977’de Etibank Ferro Krom tesislerinde puantör olarak göreve başladı. İşlemleri 20938 sicil numarası üzerinden yapılıyordu. Bu elbette derin devletin Yıldırım’ı gizleme operasyonuydu. Tam dört yıl sonra farklı bir göreve soyunup, farklı bir isimle anılmaya başladı. Ahmet Demir, Mehmet Kırmızı sahte kimliklerini kullanan, Güneydoğu’da "Sakallı" adıyla bilinen Mahmut Yıldırım’ın geçmişi bir ölçüde deşifre edilebildi. Bir dönem MİT’te, bir dönem JİTEM’de görev aldığı anlaşıldı. JİTEM subayı Ahmet Cem Ersever’in öldürülmesinden, Güneydoğu’daki pek çok fail-i meçhul cinayete kadar sayısız olayda tetikçilik yaptığı belirlendi. Hatta Abdullah Öcalan’ın Suriye’de öldürülmesi için görevlendirilen ekipte de yer aldığı öne sürüldü.

Susurluk kazası Türkiye’de derin yapılanmanın perde arkasını araladı. Hiç duyulmayan isimler, fail-i meçhuller, cinayetler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Dönemin hükümeti bu olayın arka planını araştırmak için Kutlu Savaş’a bir rapor hazırlattı. Raporda en kritik bilgiler Yeşil’le ilgili olanıydı. Susurluk raporunda Yeşil hakkındaki bazı bilgiler şöyleydi:

-Mahmut Yıldırım Tunceli Jandarma Bölge Komutanlığı’nın emirleriyle ve anılan komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istihbari bilgiler toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulamalara katılmıştır.

– Bu çalışmalar sonucunda bölgedeki vatandaşlar nezdinde deşifre olması nedeniyle, Jandarma Asayiş Komutanı tarafından Diyarbakır’a çekilmiştir. Bu dönemde Tunceli J.A.K.’nda bir personelimizle tanışan adı geçen, Diyarbakır’daki Jandarma Asayiş Komutanı’na bağlı olarak kırsal alanlarda çalışmalar yaptığını ifade etmiştir.

– 27.05.1992 tarihinde Muş ilinde güvenlik kuvvetlerince yakalanan 5 PKK mensubu, sorgu amacıyla Özel Harekât Şube Müdürlüğü’ne götürülmeleri sırasında adı geçen tarafından öldürülmüşlerdir. Bingöl birimimizde görevli 2 personelin de adının geçtiği olayla ilgili olarak, 28.05.1995 tarihli Ahmet Yeşil adı, imzası ve "Asayiş Kolordu Komutanlığı Görevlisi" ibareli bir yazı bulunmaktadır.

-Etibank Teftiş Kurulu’nca düzenlenen 27.11.1997 tarih, 3/29 sayılı rapora göre ‘Yeşil kod Mahmut Yıldırım’ Şubat 1977 tarihinden itibaren Şubat 1997 tarihine kadar Etibank Elazığ Ferrokrom Tesislerinde işçi olarak çalışmış, maaş almış, emeklilik primi ödenmiştir.

-Ahmet Demir adına Ziraat Bankası Heykel Şubesi’nde açılmış bir hesapta tehdit, şantaj ve cinayet sonucu toplanan haraçların bir bölümü yer almaktadır.

-Emniyet Teşkilatı, MİT ve Jandarma bu kişiyi yakından tanımakta, takip etmekte, dinlemekte, bilgileri arşivlemekte sadece adamı frenleyip, durdurmamaktadırlar. Neden? Bu haklı sualin en mantıklı cevabını Yeşil’in iş ve eylemlerinin kamu kurumlarının genel tercihlerine aykırı olmaması, ters düşmemesinde bulmak gerekir. Dolayısıyla Cem Ersever’e karşı alınan tedbirin bir örneğini Yeşil için düşünmenin bir gereği yoktur.

-Milli İstihbarat Teşkilatımız "Adı geçenle 30 Kasım 1996 tarihinden itibaren irtibatımız kalmamıştır" demektedir. Aslında arşivindeki iç karartıcı bilgilere rağmen bu kişiyle olan irtibatı sebebiyle MİT’in sorgulanması gerektiği düşünülmektedir. Jandarma ilgililerinin durumu ise aynıdır. Bu kişiyi devlet görevine gönderenlerin yani MİT’in 30 Kasım 1996’ya kadar yaptığı her türlü işlem kontrol edilmeye değer.

*

Yeşil ile ilgili en ilginç olay Emniyet ile MİT arasında 1995 yılında yaşandı. Yeşil, Ankara’da bir pavyondan içeri girerken polislerle kavga ediyor ve emniyete getiriliyor. Burada ağır bir sorguya alınan Yeşil’ in üzerinden, “İçişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi ve Başbakanlık İstihbarat Dairesi istihbarat elemanı” kimlikleri çıkıyor. Yakalandığında tespit edilen kod adı Hasan Tanrıkulu.

Kutlu Savaş’ın tespitlerine göre, Yeşil, aralarında Hurşit Han gibi uyuşturucu kaçakçılarının da bulunduğu kişilerden haraç topluyor. Milyarlarca lirayla gezmesi gerekirken, küçük paraların hesabını yapıyor. Savaş’a göre, Yeşil topladığı paraları “bağlı bulunduğu amirlerle birlikte” yiyor.

Yeşil ayrıca haraç müessesesini itirafçılar arasında yaygınlaştırmak için, bir telefon konuşmasında “Yiyin” talimatını veriyor. Raporda Yeşil’ in bu talimatı şöyle aktarılıyor: “Akıllı olun, yalnız başınıza yemeyin. Paylaşın. Aksi halde size bu kazancı yedirmezler. Kustururlar.”

Peki Yeşil yaşıyor mu? Yaşıyorsa nerede saklanıyor? Bazı iddialara göre Yeşil ölmedi. Hâlâ hayatta. Kimilerine göreyse çoktan öldü. Hayatta olsa mutlaka ortaya çıkardı. Eski özel harekatçı Hüseyin Oğuz Yeşil’in ölüp ölmediğiyle ilgili şu açıklamayı yapmıştı: “Veli Küçük’ün tetikçisi Yeşil ölmedi, Ankara’da yaşıyor. Biliyorum çünkü yaşayabilmek için Yeşil’i takip etmek zorundayım. Malatya’da görevliyken tanışmıştık. İstinbarat bağlantılarımın yanı sıra, halen görüştüğüm farklı kaynaklarım var. Yani kaderbirliği yaptığım arkadaşlarım var. Yeşil benim düşmanım değil bende Yeşil’in düşmanı değilim ama Yeşil’i ilk tarif eden insan benim.

Ben şimdi diyorum ki Yeşil de çıkıp konuşacak. Yeşil’i daha önce kimse yakalayamazdı. MİT’te, jandarmada çalışmıştı. Ama artık o bağlantıları yok. Yeşil, yakalanmasa bile ilişkileri deşifre edildi. Yeşil ya ortaya çıkacak ya da yakalanacak. Yeşil çıkar konuşursa suç işlediğini nerden ispatlayacaksın. ‘Emir verdiler, bende vurdum’ diyecek. ‘Onların kadrolu elemanıydım’ diyecek.”

Murat Yıldırım ise babasının yaşayıp yaşamadığı konusunda, “Ben babamın öldüğünü görmedim. Birileri gelip yaşadığına veya öldüğüne dair bir bilgi vermedi. ‘Yeşil’ yaşıyorsa ve gelmemesi gerekiyorsa onu 10 yıl bir odaya koyun, 10 yıl o odadan çıkmadan hayatını devam ettirir” açıklamasında bulundu.

MİT Kontr-terör Daire eski Başkanı Mehmet Eymür’e göre yaşamıyor. Yeşil, Türkiye’nin yakın tarihi açısından çok önemli bir isim. Konuşmuş olsa Güneydoğu’da 1990’lı yıllarda meydana gelen karanlık olayların aydınlanmasına önemli katkıları olacaktır. Kim bilir belki de konuşmasın diye susturuluyordur.

Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz tarafından Kutlu SAVAŞ a hazırlatılan raporda da can alıcı bilgiler var. Okumanızı öneririm.

Eski istihbarat daire başkanı İsmail hakkı PEKİN e göre de YEŞİL yaşıyordu. 1995 yılında Mahmut yıldırım ile yüzyüze görüşmüş ancak çalışmayı onaylamamış.

Hanifi AVCI ya göre de yaşamadığını teorisi mevcut.

Gazeteci Mahmut Övür e göre de yaşadığı , sabah yazarı Ferhat ÜNLÜ ye göre yaşamadığı ancak PKK ve FETO kaynaklarına göre de yaşadığı iddiaları var. Oğlu Murat Yıldırım’ın kitabında bulunan birkaç foto da 2002 yılı gazetesinin masa üzerinde serili olması ve aynı kitaptan başka bir detay da ise 2006 yılında da yaşıyor tezini güçlendirmesi. 2015’te bir tweet hesabının açılması ve bence en önemlisi yıllar önce ölüsünün bile para ettiği Fettulah Gülen hakkındaki söylemleri olan YEŞİL’in darbeden az önce onlar ile irtibat halinde olması, PKK NIN KENDİSİ İLE ÇALIŞMAYA SICAK BAKMADIĞI ve FETÖ’nün ise kirli işlerinde kullanabileceği bilgisi var elimizde..

15 Şubat 2006 yılında İSTANBUL Beşiktaş’ta iki gün kaldığını TÜRKİYE tarafından da doğrulandı hatta basına bile sızmış.

Bana göre YEŞİL yaşıyor ancak MİT istemediği için açığa çıkmıyor. Yoksa YEŞİL geveze bir yapıya sahip olduğu için çoktan konuşmuştu. Ancak PKK ile yaptığı işleri söylemesi karşılığında yakın bir tarihte görüştüğü ancak PKK’nın kabul etmediği ancak FETÖ’nün kısmen kabul ettiği ama güven sorunu yaşadıklarını kendisine ilettikleri ve işin en tuhafı şu anda SURİYE’de olmasıdır. PKK İLE GÖRÜŞMESİNİ’de YPG’nin yetkilileriyle yapmış olmasıdır.

DİP NOT : ZEYNEP AY MÜSTEAR ADINI KULLANAN EKİP ÜYEMİZ 2009-2013 YILLARI İÇİNDE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİNDE DİYARBAKIR BÖLGE SORUMLULUĞU YAPMIŞ ÜST DÜZEY ESKİ BİR MİLİTANDIR. ŞİMDİ İSE YURTSEVER BİR VATANDAŞ OLARAK TÜRK DEVLETİNE HİZMET ETMEKTEDİR. SİTEMİZDE BULUNAN BU BÖLÜMDEN ZEYNEP HANIMIN DİĞER ÜST DÜZEY PKK MİLİTANLARI VE FETÖ ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI İLE – Kİ BİR KISMI HALEN HİZMETE DEVAM EDİYOR – YAPMIŞ OLDUĞU GÖRÜŞMELERİ VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ İFŞAATLARI GÜNLÜK OLARAK TAKİP EDEBİLECEKSİNİZ.

T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI /// ZEYNEP AY : SUDAN SEBEPLER İLE SUDAN OLMAYALIM !!!!


ZEYNEP AY : SUDAN SEBEPLER İLE SUDAN OLMAYALIM

Türkiye’deki AKP iktidarı, demokrasi rotasından çıkarak Siyasal İslamcılık ile Faşizm karışımı tek adam rejimine dönüşmeye başlamış durumda, bunu yami böyle bir tecrübeyi daha önceden yaşamış Sudan örneği var ve TÜRKİYE Yİ ÖRNEK ALDIĞINI SÖYLEMİŞTİ BİR ÇOK KEZ. Siyasal İslamcı harekete bizzat katılmış, başarısı için çaba harcamış ancak iktidara geldikten sonraki uygulamalarını görünce derin hayal kırıklığı yaşayarak yolunu ayıran onlarca AK Partili var tıpkı bugun SUDAN da bu duyguları yaşayan bir çok dava adamı gibi. Nasıl oldu da BİZ olgusundan BEN gerçeğine geçildi. Dava partisiyken şuanda para partisine dönüştü. AK Parti çok şey yaptı 2011 e kadar olan AK Partiyi ben de onayladım bir çok kez..

AK Parti cenahından bir çok kişi ile konuşuyoruz.Yaşadıkları ı o tecrübenin ışığında bu ideolojiyi birkaç cümlede özetliyorlardı: “Siyasal İslamcılık, bir muhalefet ideolojisidir ve muhalefette iken bolca hak, hukuk ve demokrasiden bahseder. İktidarı ele geçirince kendinden farklı düşünenlere ne yapacağına dair ne bir teorisi ne de bir hazırlığı vardır. Onlara sadece iki seçenek sunar: Ya biat edip kurtulursunuz ya da itiraz edip düşman, hain, terörist sayılır, bedelini ödersiniz.”

Sudan’ı 30 yıl boyunca işte bu ideoloji çizgisinde yöneten rejim, geçen ay geniş çaplı protestoların ardından yaşanan KANSIZ bir askeri müdahaleyle sona erdi. Ancak muhalefeti “zillet ittifakı, hain, terörist” diye yaftalayan, dindar bile olsa kendilerine biat etmeyenleri hapislere tıkan, kazanamadığı İstanbul seçimini iptal eden Türkiye’deki mevcut iktidarın siyasi çizgisi Sudan’dan farklı mı?

Sadece Türkiye’de değil, ahlaktan bilime, hukuktan ekonomiye her alanda büyük bir kriz yaşayan geniş İslam coğrafyasına kurtuluş yolu olarak sunulan reçetelerden biri bu ideoloji. Üstelik ambalajında bol miktarda dini kutsallara yer verildiği için özellikle muhafazakâr dindar kesimlerin ilgisini çekip, gönlünü çelen bir yaklaşım. Dolayısıyla ciddiye alınıp soğukkanlı bir biçimde üzerine kafa yorulması gerekiyor.

Dini, siyaset malzemesi olarak kullanan, “Kur’an anayasamızdır” diyen, Kudüs’ün fethinden, İslam dünyasının kurtarılıp dünya liderliği hayallerinden, bir medeniyet kurmaktan söz eden bu ideolojiyi değerlendirmek için düne göre daha avantajlı durumdayız. Çünkü mesele artık dünyada cennet vadeden sloganlardan ibaret değil. İran’dan Sudan’a, Afganistan’dan Türkiye’ye birçok ülkede devrimle, darbeyle veya seçimle bu ideoloji iktidara gelmiş durumda. Elimizde artık sadece vaatler, sloganlar veya hayaller değil, politikalar, somut icraatlar ve artısıyla eksisiyle tartılıp değerlendirilecek sonuçlar var. İran örneğine belki Şiilik faktörü nedeniyle itiraz edilebilir. Siyasal İslamcıların, tüm güçlerine rağmen hâlâ Cumhuriyetin laik mirasını sıfırlayıp kendi projelerini tam olarak hayata geçiremedikleri gerekçesiyle Türkiye örneğine karşı çıkanlar da olabilir. Gerçi uygulandığı kadarıyla bile bu ideolojinin, demokrasiden hukuk ve ekonomiye, medya özgürlüğünden eğitim, din, ahlak ve insan haklarına ülkeyi ne hale getirdiği ortada. Türkiye’de hâlâ tam muktedir olamadıkları itirazını bir an için geçerli kabul edelim.

Peki, tam muktedir olup toplumu ve tüm kurumları kendi ideolojilerine göre düzenledikleri örneklerde o toplumun ve ülkenin durumu ne oluyor? İyiye mi gidiyor, yoksa kötüye mi? İktidar oldukları ülkeler adalet, özgürlük, ekonomi, eğitim gibi alanlarda dünyanın dikkatini çeken atılımlara mı imza atıyor, yoksa yönetimlerini ele geçirdikleri ülkeleri eskisinden de geriye mi götürüyorlar?

Siyasal İslamcılığın yönetim karnesini ve bir ülkeye yapabileceklerini görme açısından hiçbir mazeret ileri sürülemeyecek Sudan örneği bu açıdan hayati dersler içeriyor. Üstelik öyle 3-5 yıllık kısa bir iktidar dönemi değil, 1989’da başlayıp, 5 aydır süren sokak gösterilerinin ardından askerin devreye girmesi sonucu, Devlet Başkanı Ömer Beşir’in kısa süre önce koltuktan indirilip hapse gönderilmesine kadar geçen koca 30 yıl. Orada kurulan rejimin fikir babası kabul edilen Hasan Turabi’nin ideolojik; Ömer Beşir’in politik liderliğini yaptığı bu siyasi çizgi, Afrika’nın en büyük ülkesi Sudan’a hangi vaatlerle ve hangi yolla iktidara geldi, 30 yıl boyunca neler yaptı, iktidarı nasıl sona erdi ve arkasında nasıl bir miras bıraktı?

Bu sorulara cevap vermeden önce, Siyasal İslamcılığın dünya çapındaki önemli isimlerinden biri sayılan Hasan Turabi’nin portresine ve Sudan’ın son dönem siyasi tarihine biraz yakından bakmakta fayda var.

Mısır’da ortaya çıkan Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketinden etkilenen Hasan Turabi, bir Sufi şeyhinin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Hartum’da başladığı hukuk eğitimini Londra’da sürdürdü ve Fransa’daki Sorbonne Üniversitesi’nde Anayasa hukuku doktorası yaparak tamamladı. Kaleme aldığı “Siyaset ve Hükümet” (Politics and Government) kitabında da görüleceği gibi İslam hukuku alanında bilgi sahibiydi.

Bir yandan eğitimle uğraşırken diğer yandan gençleri General İbrahim liderliğindeki askeri rejime karşı eylemlere teşvik ediyordu. Tüm muhalif hareketlerin ve özellikle sendikaların bitmeyen tepkileri üzerine General İbrahim yönetimden çekildi ve 1969’da Albay Cafer Nimeyri’nin yapacağı darbeye kadar ülkede demokratik bir dönem yaşandı.

Bu süreçte Turabi, Sudan Siyasal İslamcılık akımının yıldızı olarak parlıyordu. Nimeyri askeri yönetimi, birçok siyasi figüre yaptığı gibi Turabi’yi de hapse attı ve Turabi 6 yılını orada geçirdi. Sonra 3 yıl Libya’da sürgün yaşadı. Bir süre sonra farklı bir siyaset izlemeye başlayan Nimeyri, 1978’de Turabi’yi yargıda en etkin konuma getirdi. Patronunun darbeyle iktidara gelmiş olması, onun bu görevi kabul etmesine engel olmadı. Getirildiği bu konumda Turabi, yasaların İslamileştirilmesi görevini üstlenecekti. Variller dolusu şarap ve viskinin Nil nehrine döküldüğü törenlere iki isim birlikte katılıyordu. Projeye itiraz edenler askeri yönetimin klasik baskıcı yöntemleriyle susturuluyordu. Bazıları muhalefetin bedelini hayatlarıyla ödüyordu. Kur’an’ın günümüzde nasıl anlaşılması gerektiği konusundaki fikirleri yüzünden Turabi’nin onayıyla 76 yaşındaki Müslüman bir din âliminin idam edilmesi gibi.

Toplumda başlayan huzursuzlukların büyük gösterilere dönüşmesi üzerine 1985’te Nimeyri yönetimi sona ererken Turabi, Ulusal İslami Cephe(NIF) adıyla yeni bir parti kurarak kayınbiraderi Sadık Mehdi’nin başkanlığını yaptığı koalisyon hükümetinde bakan oldu. Turabi’nin İslamcı görüşlerini paylaşan Tuğgeneral Ömer Beşir 1989’da yaptığı darbeyle Mehdi hükümetini devirince diğer siyasi figürler gibi Turabi’yi de hapse gönderdi. Ancak kısa süre içinde bunun, görüntüyü kurtarmak için atılmış taktik bir adım olduğu ortaya çıktı. Zira Turabi, darbeci Ömer Beşir’in kurduğu Ulusal Kongre Partisi’nin genel sekreteri ve Meclis Başkanı gibi çok önemli konumlara gelerek darbeyle başa gelen yönetimde gerçek söz sahibi haline gelecekti. Siyasal İslamcı ideolojinin belki de en önemli özelliklerinden biri olan söylem ile eylem arasındaki taban tabana zıtlık, burada kendini gösterecekti. Özgürlük, hak, hukuk gibi değerler, İslamcı hareketin bolca kullandığı parlak sloganlardı. Ama hareketin lideri Turabi, darbe yoluyla elde ettiği bu konumu, siyasi kariyerinde önemli bir aşama ve önceki dönemde başlayıp yarım kalan İslamlaştırma politikalarını daha güçlü bir şekilde hayata geçirmek için bir fırsat olarak görecekti.

Türkiye’de yaşanan ‪15 Temmuz olayına karşı AKP yöneticilerinin söylemlerine kulak veren biri, Siyasal İslamcıların demokrasiyi çok önemsediği ve darbeye kökten karşı oldukları fikrine kapılabilir. Oysa işte dünyadaki tüm siyasal İslamcıların fikir babalarından biri olan Hasan Turabi önderliğinde İslamcı hareket darbe yoluyla Sudan’da iktidarı ele geçiriyordu. Çünkü ideoloji için tek kutsal amaç, siyasi iktidarı ele geçirmekti. Bunun yolu sandıkla olabileceği gibi darbeyle de olabilirdi. O kadar ki, Turabi’nin fikri öncülüğünde, aynı zihniyete sahip Ömer Beşir eliyle 1989’da yapılan darbenin günü olan ‪30 Haziran, Sudan’da kurulan İslamcı rejim tarafından yıllarca bayram olarak kutlanacaktı.

Yönetimi ele geçiren İslamcıların hayalleri çok büyüktü. Turabi ve onun çizgisindeki isimlerin en çok kullandığı kavramlardan biri, medeniyet kavramıydı. Siyasi programlarını da “medeniyet projesi” olarak adlandırıyorlardı.

Modern dönemlerin ilk halifeliğini kurmayı hedefliyorlardı. Soğuk Savaş’ın sona erdiği o günlerde popüler olan Yeni Dünya Düzeni kavramına karşı sundukları proje, Sudan’la sınırlı değildi. Evet, Sudan’da başlayacaktı ama Müslüman ülkelerin çoğunlukta olduğu tüm ülkelere ve yeryüzünde Müslümanların azınlıkta olup ezildiği her yere yayılacaktı.

Bunu yapabilmek için Sudan’da güvenlik, siyaset, ekonomi, kültür her alanın onların kontrolünde olması gerekiyordu.

Bu amaçla attıkları ilk adımlardan biri, Sosyal Planlama Bakanlığı kurmak oldu. Anaokulundan üniversiteye kadar her seviyede öğrenciye okutulacak dersler ve bunların kitapları, bu yeni anlayışa göre sıfırdan hazırlanacak, yeni nesiller bu İslamcı fikirlerle yetiştirilecekti. Tüm medyanın, bu ideolojinin kontrolünde olması gerekiyordu ve öyle de oldu. Medyadaki aykırı sesler susturuldu. Kamudaki tüm çalışanları endoktrine etmek için katılımın zorunlu olduğu eğitim programları hazırlandı ve hemen uygulanmaya başladı. İdeoloji, bir süreliğine iktidara gelip ülkeyi yönetmenin ötesinde, siyaset yoluyla tüm toplumu ve devleti dönüştürmeyi hedeflediği için İslamcı hareket, parti ve devleti birbirinden ayırmak imkânsız hale geldi. Siyasi partiler, sendikalar yasaklandı. Meclis kapatıldı. Sudan’ın demokrasi mücadelesine önemli roller oynamış insan hakları dernekleri kapatıldı, temsilcileri hapsedildi, binalarına el konuldu. Onların yerine aynı isimlerle rejimin sözcülüğünü yapacak dernekler kuruldu. Siyasi liderler tek tek tutuklanırken, başlangıçta darbenin İslamcı çizgisini gizlemek için Turabi de hapse gönderildi. Anayasa askıya alındı. Ülke kararnamelerle yönetilmeye başlandı. Olağanüstü hal ilan edildi. Üniversiteler, akademisyenler, öğrenciler baskı altına alındı, dernekleri kapatıldı.

Ömer Beşir, 1989’daki bir konuşmasında, ordu dahil kamuda çalışan tüm “halk düşmanlarını, kiralık ajanları, vatan hainlerini” tasfiye edeceği sözü vermişti. Bu vaat gereğince yeni rejim, güvenlik ve istihbarat birimleri içinde farklı sesleri tasfiye etmek için geniş kapsamlı “önleyici güvenlik” kampanyası başlattı. Yargı, polis ve ordudaki tüm ‘düşmanlar’ ve ‘hainler’ ‘temizlendikten’ sonra onlardan boşalan yerlere, liyakatine bakılmaksızın Turabi’nin kurduğu NIF üyeleri getirildi.

Daha önce iki kez askeri rejimi devirme başarısında rolü olmuş ne kadar aktivist, sendikacı, aydın varsa hepsi hapse atıldı. Binlercesi ülkeyi terk etti. Muhalif bazı isimler, resmi hapishanelerin dışında, “hayalet evler” diye adlandırılan gizli mekânlara toplanarak işkenceden geçiriliyordu. 18 vilayetin 7’sinde olağanüstü hal süreklilik kazandı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) 1991 yılında, yani darbeden hemen sonra Sudan’daki insan hakkı ihlallerini anlatan raporunda şu dramatik ama artık çok tanıdık gelen örneğe yer veriliyordu: “Şubat 1990’da tutuklanan bir öğretmen olan Abdel Moniem Salem, sağlık durumunun bozulmasına ve doktorların hastaneye kaldırılması gerektiği ikazlarına rağmen 6 yıl boyunca kötü koşullardaki Şalla (Shalla) cezaevinde tutuldu. Sonunda hastaneye kaldırıldığında durumu geri dönülemeyecek kadar kötüleşti ve 1991 yılının başında hayatını kaybetti.”

73 bin insana kamudan tasfiye

Darbeden hemen sonra 500 üst düzey komutan tasfiye edildi. 1989-2000 arasında farklı rütbelerden tasfiye edilen subayların sayısı 4 bini geçti. Kamudaki tasfiyeler sadece güvenlik alanıyla sınırlı kalmadı. Parti çizgisine muhalif oldukları düşünülen on binlerce doktor, öğretmen ve memur sadece istihbarat rapor ve fişlemelerine dayanılarak işten çıkarıldı. 1989-99 arası kamudan tasfiye edilenlerin toplam sayısı 73 binden fazlaydı.

Dış borç uçtu, ekonomi çöktü

Ekonomiyi de ihmal etmediler. Kamu şirketleri özelleştirilip partinin yandaşlarına, hısım, akrabalara yok fiyatına satıldı. Geleneksel olarak başarılı şirketlere, yandaşları ortak almaları için baskı yapıldı, aksi halde el konulmak ve ülke dışına sürülmekle tehdit edildiler. İhaleler yandaşlara verilmeye başlandı. Şirketler ihale almak istiyorsa belli vakıflara bağış yapmak zorundaydı. Yandaş şirketler, ihaleler ve vergi muafiyetleriyle desteklendi. Başta petrol olmak üzere ülkenin sınırlı gelirlerini, kazanılması güç savaşlara ve tarafı oldukları vesayet savaşlarında kullandıkları cihatçı gruplara akıtıyorlardı. Ekonomik mantıkla değil, siyasi reklam ve yandaşları beslemek için bol reklamlı altyapı projeleri yapıyor, bunlar için Çin’den büyük borçlar alıyorlardı.

Uygulanan bu politikalar ekonomiyi düzeltmedi aksine iflas noktasına getirdi. İktidara geldikleri 1989’a göre dış borç yüzde 300 arttı. 1989’da 1 dolar 4.4 SDG iken iktidarları sayesinde 45 SDG oldu. BM İnsani Gelişmişlik İndeksi, İslamcı yönetimin 30 yıllık performansının en açık karnesiydi. Bu endekste Sudan 187 ülke içinde 171. sırada. Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında 180 içinde sondan 6’ıncı konumda. Yolsuzluk açısından ülkeleri karşılaştıran Uluslararası Yolsuzluk İndeksi’nde 180 ülke içinde 172’inci sırada. Adında ne kadar İslam geçse de bu tablonun İslam’ın öngördüğü değerlerle hiç alakası var mı?

İslamcı rejimin, ülkenin kapılarını Üsame bin Ladin’den Ebu Nidal ve Çakal gibi isimlere, Afganistan’daki savaşa katılmış binlerce kişiye açması, onlar için kimlik ve seyahat belgeleri düzenlemesi Sudan’ın uluslararası toplumda kara listelere girmesine yol açtı. Sudan bu politikalar yüzünden 1993’te terörü destekleyen ülkeler listesine girdi. 1997’de yaptırımlara maruz kaldı.

Ülke bölündü

İslamcı rejim, kucağında bulduğu Güney Sudan krizine yeni bir yaklaşım geliştirmek yerine, bunu rejimlerini sağlamlaştırmak için bir fırsat olarak gördü. Bir yandan bu sorunun çözümü için farklı yollar önerenleri hain diyerek tasfiye ederken, diğer yandan güçlerinin zirvesinde oldukları 1990’ların ortasında cihad fikriyle yetiştirdikleri gençleri, ideolojik eğitimlerini tamamlamak için akın akın Güney Sudan’daki savaşa gönderiyorlardı.

Ülkenin petrol zengini güneyindeki bu çatışma, onlara göre emperyalizm ve siyonizmin şeytani saldırısıydı ve inşa etmeye çalıştıkları İslam medeniyeti projesinin önündeki en büyük engeldi. Bu zihniyetle yaklaşılan sorun, 20 bin gencin ölüm tarlalarında hayatını kaybetmesi ve Güney Sudan’ın bağımsızlık elde etmesi ile gibi korkunç bir felaketle sonuçlandı. Küresel bir İslam halifeliği hayali kuran İslamcı rejimin yönetimi altında Sudan resmen bölünmüş oldu. Bu bölünme sonunda Sudan petrol gelirinin yüzde 75’ini kaybetmiş oldu.

Hem Güney Sudan hem Darfur’daki iç çatışmalar İslamcı yönetim altında uluslararası hale geldi. Güney Sudan iç savaşını nihayet barışla bitirmenin itibarından yararlanma imkânı doğmuşken, Darfur’da yükselen itirazları kanla bastırmayı tercih etti.

Rejimin başlangıçtaki insan hakkı ihlalleri, burada savaş suçlarına dönüştü. BM verilerine göre Darfur’da 300 bin insan hayatını kaybetti. Kendisine bağlı ordu ve paramiliter grupların yaptıkları katliamlar nedeniyle Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Ömer Beşir hakkında “savaş suçu, insanlığa karşı suç ve soykırımı” suçlamalarıyla iki tutuklama kararı çıkarttı. Rejim muhalifleri sindirirken kimi partileri, tarikatleri, kabileleri kendi saflarına katmayı başardı.

Ancak küresel çapta iddiaları olan medeniyet projesi Sudan’da öyle bir çürüme ve yıkıma yol açtı ki, projenin başlangıçtaki mimarları bile muhalif saflara geçti. Kurulan rejimin fikir babası Turabi, Devlet Başkanı Beşir ile ters düşünce hayatının son yıllarını ev hapsinde geçirmek zorunda kaldı. Darbeyle başa gelen Ömer Beşir’in iktidarı da geçim sıkıntısı gerekçesiyle nedeniyle başlayan protestoların büyümesi sonucu yine askerin müdahalesiyle son buldu ve kendisi de hapse atıldı. İşte Sudan’daki 30 yıllık Siyasal İslamcılık macerasının özeti bu. Halihazırda bu ideolojiye sahip kişiler tarafından yönetilenler, Sudan’a bakarak kendilerini bekleyen geleceği daha net görebilir.

Siyasal İslamcılığı bir iktidar alternatifi olarak önlerinde bulan, hatta bir şans verip denemeyi düşünen Müslüman toplumlar da önce Sudan örneğini inceleyip sonra karar verirlerse hem kendileri hem ülkeleri için büyük iyilik etmiş olurlar. İyi niyetle ve dini bir hamiyetle bu ideolojiye gönül verenler de keşke bu örneğe bakarak, ümmeti, hatta dünyayı kurtarma hayaliyle yola çıkıp, ele geçirdiği Müslüman ülkeleri yaşanmaz hale getiren bu patolojik düşünceyle yüzleşebilseler.

KARAR SİZİN, YOL YAKIN KEN ADALETE, DEMOKRASİYE VE ATATÜRK ÜN BİZE EMANET ETTİĞİ LAİK CUMHURİYETE SIMSIKI SARILMALIYIZ…

DİP NOT : ZEYNEP AY MÜSTEAR ADINI KULLANAN EKİP ÜYEMİZ 2009-2013 YILLARI İÇİNDE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİNDE DİYARBAKIR BÖLGE SORUMLULUĞU YAPMIŞ ÜST DÜZEY ESKİ BİR MİLİTANDIR. ŞİMDİ İSE YURTSEVER BİR VATANDAŞ OLARAK TÜRK DEVLETİNE HİZMET ETMEKTEDİR. SİTEMİZDE BULUNAN BU BÖLÜMDEN ZEYNEP HANIMIN DİĞER ÜST DÜZEY PKK MİLİTANLARI VE FETÖ ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI İLE – Kİ BİR KISMI HALEN HİZMETE DEVAM EDİYOR – YAPMIŞ OLDUĞU GÖRÜŞMELERİ VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ İFŞAATLARI GÜNLÜK OLARAK TAKİP EDEBİLECEKSİNİZ.

T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI : Yerel Yönetimlerin Ekonomisi ve PKK’nın En Büyük Gelir Kaynağı (YAZI DİZİSİ – BÖLÜM 3 )


Yerel Yönetimlerin Ekonomisi ve PKK’nın En Büyük Gelir Kaynağı

Türkiye kentlerinin çoğunda ve kentlerimizde sermayenin isteğine göre şekillenen, piyasa güçlerinin kent ölçeğinde egemen güç olduğu, arazi rantına endekslenmiş bir kent ekonomisi anlayışı, sürekli ve plansız büyüme gibi kabul edilemez bir durumu açığa çıkarmıştır. Türkiye kentlerinde yerel yönetimlerin ideolojik yaklaşımları gereği sermayenin isteğine göre şekillendirdikleri kentsel süreçler, bizim yerel yönetim uygulamalarımızda imar uygulamalarının yarattığı ranta belediyelerin gelir kapısı olarak bakan anlayışla üretilmektedir. Açıkçası belediyelerin imar uygulamalarının yarattığı rantı tek gelir kapısı olarak değerlendirmesi, kendini imar rantına mahkum bırakarak olumsuz etkiye açık hale gelmesi de doğru değildir. Nitekim kentlerdeki birçok yoğunluk artırıcı imar tadilatı, verilmemesi gereken kararlar sonucu gelişen çarpık yapılaşmanın en önemli sebebi imar uygulamalarından elde edilmesi beklenen gelirden vazgeçilememesidir. Bu durumun yarattığı en vahim sonuç, kentlerimizin bugününün ve yarının ipotek altına alınmasıdır. Çarpık kentleşmenin ortaya çıkmasına neden olan bu tür kararları almamak için, yerel yönetimlerin kaynaklarını çeşitlendirmeleri zorunluluğu bulunmaktadır. Bu çerçevede, yerel yönetimlerin bazı çalışmaları yapmak ve tedbirler almak üzere harekete geçmesi, kendi ekonomisini kuracak, bir anlamda ekonomik bağımsızlığını elde edecek koşulları yaratması kaçınılmaz bir sorumluluktur. Bilindiği üzere yerel yönetimler birçok konuda hizmet alımı yapmakta, taşeron uygulamasına gitmektedir. Belediyelerin personel giderlerinin toplam bütçe içindeki payının % 30’u geçmemesi gibi bir sıkıntı olduğundan sınırlı sayıda personel istihdam edebilen belediyeler, personel açığını taşeron uygulaması ile gidermektedirler. Taşeron, çalıştırdığı personele yaptığı ödemelerin ve harcamaların dışında, kendi kasasına da para akmasını sağlayan bir kar elde etmektedir. Taşerona kar olarak dönen miktar, belediyelerin kasasından çıkan para anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla yerel yönetimlerin kendi hizmet süreçlerini kendilerinin yürüteceği, taşeron uygulamasından vazgeçecekleri bir yöntemin tespit edilmesi durumunda belediyelerin giderlerinde bir azalma sağlanacaktır. Doğru uygulama, çalışanların tamamını belediye bünyesinde istihdam etmek olsa da mevcut koşullarda bunun imkan dahilinde olmaması başka seçenekleri gündeme getirebilmelidir. Bu seçenek, özellikle AKP’li belediyelerin çok iyi bir şekilde uyguladığı şirketleşme politikasının hayata geçirilmesidir. AKP belediyelerinin uygulaması olarak sunulduğunda kulakları tırmalayan, rahatsızlık yaratan bu uygulamanın hayata geçirilmesinin birçok avantajı olacaktır. Hizmetlerin kendi şirketleri eliyle yapılmasını sağlayan bir belediyenin, yapılan hizmetin karşılığında ortaya çıkan karı kendi kasasına aktarması söz konusu olacaktır ki, bu uygulamayı başarıyla yerine getiren belediyelerin, merkezi hükümetin aktaracağı paylara hiç ihtiyacı olmadan, bütün hizmetlerini yürütebilme imkanlarına kendilerini kavuşturduklarını tespit etmek gerekir. Belediye şirketlerinin hizmet alımı işlerini yapmasının yanında üretime dönük faaliyetler yürütmesi de olanaklıdır. Şöyle ki, kentsel altyapı ve üstyapı hizmetlerinde kullanılan birçok malzeme dışarıdan, üreticilerden alınmakta; ya da işin kendisi bir başka yükleniciye yaptırılmaktadır. Kendi kullandığı taşı, çöp kovasını, sosyal donatı elemanlarını, altyapı malzemelerini kendi üreteceği tesislere sahip olmak iki önemli sonucu doğuracaktır. Birincisi, kentte üretim sektörünün gelişmesine katkı yapacak, istihdam sağlayacaktır. İkinci faydası ise hem üretimden, hem hizmetin yürütülmesinden ortaya çıkacak artı değer belediyenin kasasına girecek, belediyenin bütçesi, dolayısıyla ekonomisi güçlenecektir. Kendi şirketleri eliyle özellikle inşaat sektörüne girebilecek bir imkan yaratılabilirse, sosyal konut, ucuz konut yapımını da içeren bir örneğin bütün dünyaya gösterilmiş olması sağlanacaktır. Üretim alanlarını ve konut inşası gibi işleri işsizlikle mücadelenin aracına dönüştürme şansı yakalanacaktır. Buradan hareketle, sermayenin karına ve rantına dayalı olmayan, dayanışmacı bir ekonominin hayata geçirilebileceği herkese ispat edilebilecektir.

Belediye bünyesinde şirket kurma konusunda bazı girişimler yapılmış, ancak çeşitli nedenlerle sonuçsuz kalmıştır. Özellikle Diyarbakır’da büyükşehir belediyesi tarafından hayata geçirilmeye çalışılan, ancak AKP iktidarı tarafından engellenen Diyar A.Ş., Yenişehir belediyesi tarafından uygulanmaya çalışılan, halkın ilgisinin yönlendirilemediği marketçilik girişimi sonuçsuz kalan girişimlerdendir. Belediye şirketlerinin reklam, market, üretim, inşaat, altyapı-üstyapı müteahhitliği, hizmet alımı, mal alımı gibi birçok alanda faaliyetler yürütebilecek şekilde kurulması hayati faydalar getirecektir. Ancak birtakım engellerin çıkarılması durumunda alternatif bir yöntem benimsenebilir. Bu da dışarıdan kendi şirketini kurmak şeklinde tarif edilebilir. Yukarıda sayılan alanların her birinde ve farklı alanlarda çalışma yürütmek üzere, yurtsever kişilere özel hisseli şirketlerin kurdurulması, bu şirketlerin gelirlerinin tamamen yerel hizmetlere aktarılması, hatta partinin bile faydalanabileceği, sahip olarak görünenlerin sadece çalışan olduğu bir şirketleşme sürecine gidilebilir. Nitekim AKP belediyelerinin zenginleştirdiği şirketlerin AKP’yi zenginleştirdiği birçok örnek bilinmektedir. Yine Sanko, Boydak, Albayrak, Yimpaş gibi büyük sermaye şirketleri haline gelmiş bazı şirketlerin, yerel hizmetleri yürüten, belediyelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretim yapan firmalar olarak işe başladıkları değerlendirildiğinde, buradan yola çıkarak oluşturulacak bazı organizasyonların Kürt halkının, hatta hareketin hizmetine aktarılmasının, istihdam olanağı yaratması yanında ciddi ekonomik imkanlar sağlayacağı değerlendirilmelidir. Üstelik bizim belediyelerimiz üzerinden çok ciddi paralar kazanan bazı şirketlerin ise katkılarının yok denecek düzeyde olduğu da gerçektir. Bu durumda kendine ait şirketler kurarak, becerilemezse Kürt hareketine ait şirketler kurarak bu engel aşılabilir. Ekonomisi güçlü, merkezi bütçeden aldığı payı önemsemeyen, imar rantına muhtaç kalmayan bir yerel yönetimin önünün çok daha açık olması söz konusu olacaktır. Merkezi iktidarın, kentsel hizmetlerin sağlıklı yürütülmesini engelleyerek yerel yönetimleri ele geçirmek için, açlıkla terbiye etmenin başka bir versiyonu olarak adlandırılabilecek uygulamasıyla, birçok kaynağın belediyelere aktarılmasının önüne geçmesi karşısında, ona muhtaç olmadan belediyecilik yapma, imar rantına ihtiyacı olmadığından, kenti tehdit eden uygulamalara karşı duran bir belediyecilik imkanı ortaya çıkabilecektir.

Yerel yönetimlerin ekonomisinin güçlü olması kadar önemli bir konu da bütçenin nasıl oluşturulduğu, hangi ihtiyaçları karşılayabileceği, hangi çalışmaların yapılmasına imkan sağlayacağı hususudur. Bütçenin katılımcı yöntemle oluşturulması gerekmektedir. Ancak yerel yönetimlerimizde böyle bir uygulama mevcut değildir. Sadece Diyarbakır’da belediyelerin bütçelerinin tartışıldığı bir kent konseyi toplantısı yapılmakta, hazırlanan bütçeler katılımcılarla paylaşılmakta, varsa öneriler alınmakta, konu orada kapanmaktadır. Bu uygulamanın katılımcı bütçe uygulaması olmadığını tespit etmek gerekmektedir. Katılımcı bütçe, bütün meclislerin, kent dinamiklerinin, halkın, kısacası katılım sürecinin bütün aktörlerinin en başından itibaren içinde olduğu bir süreçtir. Öncelikle her alanın ihtiyaçları tespit edilir, talepleri alınır, bu ihtiyaç ve taleplerin hayata geçirilmesi için gerekli kaynak tespitleri yine bu kesimlerle işbirliği içinde yapılır, öncelikler yine katılımla belirlenir, belediyelerin zorunlu harcamaları v.s. ortaya konur, bütçede önceliklere göre kaynak aktarımını sağlayacak bir çalışma sonuçlandırılır. Aksi durumda birkaç saatlik bir toplantıda yapılan bütçe görüşmeleri o bütçenin hazırlanması sürecini katılımcı yapmaya yetmemektedir.

TÜRKİYENİN YASALARIYLA TÜRKİYE YE KUMPAS KURMAK.

Bir an önce kardeş belediye modeli gözden geçirilmelidir. PKK’nın para aklama ve resmiyete dökme yöntemlerinin başında gelir. yani TÜRKİYENİN kanunlarını uygulayarak Türkiye kumpas kuruluyor. HDP li belediyelerin kardeş belediyeleri hızla incelenmelidir geçmiş dönemlerdeki.

Türkiye kentlerinin çoğunda ve kentlerimizde sermayenin isteğine göre şekillenen, piyasa güçlerinin kent ölçeğinde egemen güç olduğu, arazi rantına endekslenmiş bir kent ekonomisi anlayışı, sürekli ve plansız büyüme gibi kabul edilemez bir durumu açığa çıkarmıştır. Türkiye kentlerinde yerel yönetimlerin ideolojik yaklaşımları gereği sermayenin isteğine göre şekillendirdikleri kentsel süreçler, bizim yerel yönetim uygulamalarımızda imar uygulamalarının yarattığı ranta belediyelerin gelir kapısı olarak bakan anlayışla üretilmektedir. Açıkçası belediyelerin imar uygulamalarının yarattığı rantı tek gelir kapısı olarak değerlendirmesi, kendini imar rantına mahkum bırakarak olumsuz etkiye açık hale gelmesi de doğru değildir. Nitekim kentlerdeki birçok yoğunluk artırıcı imar tadilatı, verilmemesi gereken kararlar sonucu gelişen çarpık yapılaşmanın en önemli sebebi imar uygulamalarından elde edilmesi beklenen gelirden vazgeçilememesidir. Bu durumun yarattığı en vahim sonuç, kentlerimizin bugününün ve yarının ipotek altına alınmasıdır. Çarpık kentleşmenin ortaya çıkmasına neden olan bu tür kararları almamak için, yerel yönetimlerin kaynaklarını çeşitlendirmeleri zorunluluğu bulunmaktadır. Bu çerçevede, yerel yönetimlerin bazı çalışmaları yapmak ve tedbirler almak üzere harekete geçmesi, kendi ekonomisini kuracak, bir anlamda ekonomik bağımsızlığını elde edecek koşulları yaratması kaçınılmaz bir sorumluluktur. Bilindiği üzere yerel yönetimler birçok konuda hizmet alımı yapmakta, taşeron uygulamasına gitmektedir.

Belediyelerin personel giderlerinin toplam bütçe içindeki payının % 30’u geçmemesi gibi bir sıkıntı olduğundan sınırlı sayıda personel istihdam edebilen belediyeler, personel açığını taşeron uygulaması ile gidermektedirler. Taşeron, çalıştırdığı personele yaptığı ödemelerin ve harcamaların dışında, kendi kasasına da para akmasını sağlayan bir kar elde etmektedir. Taşerona kar olarak dönen miktar, belediyelerin kasasından çıkan para anlamına gelmektedir. Dolayısıyla yerel yönetimlerin kendi hizmet süreçlerini kendilerinin yürüteceği, taşeron uygulamasından vazgeçecekleri bir yöntemin tespit edilmesi durumunda belediyelerin giderlerinde bir azalma sağlanacaktır. Doğru uygulama, çalışanların tamamını belediye bünyesinde istihdam etmek olsa da mevcut koşullarda bunun imkan dahilinde olmaması başka seçenekleri gündeme getirebilmelidir. Bu seçenek, özellikle AKP’li belediyelerin çok iyi bir şekilde uyguladığı şirketleşme politikasının hayata geçirilmesidir. AKP belediyelerinin uygulaması olarak sunulduğunda kulakları tırmalayan, rahatsızlık yaratan bu uygulamanın hayata geçirilmesinin birçok avantajı olacaktır. Hizmetlerin kendi şirketleri eliyle yapılmasını sağlayan bir belediyenin, yapılan hizmetin karşılığında ortaya çıkan karı kendi kasasına aktarması söz konusu olacaktır ki, bu uygulamayı başarıyla yerine getiren belediyelerin, merkezi hükümetin aktaracağı paylara hiç ihtiyacı olmadan, bütün hizmetlerini yürütebilme imkanlarına kendilerini kavuşturduklarını tespit etmek gerekir. Belediye şirketlerinin hizmet alımı işlerini yapmasının yanında üretime dönük faaliyetler yürütmesi de olanaklıdır. Şöyle ki, kentsel altyapı ve üstyapı hizmetlerinde kullanılan birçok malzeme dışarıdan, üreticilerden alınmakta; ya da işin kendisi bir başka yükleniciye yaptırılmaktadır. Kendi kullandığı taşı, çöp kovasını, sosyal donatı elemanlarını, altyapı malzemelerini kendi üreteceği tesislere sahip olmak iki önemli sonucu doğuracaktır. Birincisi, kentte üretim sektörünün gelişmesine katkı yapacak, istihdam sağlayacaktır. İkinci faydası ise hem üretimden, hem hizmetin yürütülmesinden ortaya çıkacak artı değer belediyenin kasasına girecek, belediyenin bütçesi, dolayısıyla ekonomisi güçlenecektir. Kendi şirketleri eliyle özellikle inşaat sektörüne girebilecek bir imkan yaratılabilirse, sosyal konut, ucuz konut yapımını da içeren bir örneğin bütün dünyaya gösterilmiş olması sağlanacaktır. Üretim alanlarını ve konut inşası gibi işleri işsizlikle mücadelenin aracına dönüştürme şansı yakalanacaktır. Buradan hareketle, sermayenin karına ve rantına dayalı olmayan, dayanışmacı bir ekonominin hayata geçirilebileceği herkese ispat edilebilecektir.

Belediye bünyesinde şirket kurma konusunda bazı girişimler yapılmış, ancak çeşitli nedenlerle sonuçsuz kalmıştır. Özellikle Diyarbakır’da büyükşehir belediyesi tarafından hayata geçirilmeye çalışılan, ancak AKP iktidarı tarafından engellenen Diyar A.Ş., Yenişehir belediyesi tarafından uygulanmaya çalışılan, halkın ilgisinin yönlendirilemediği marketçilik girişimi sonuçsuz kalan girişimlerdendir. Belediye şirketlerinin reklam, market, üretim, inşaat, altyapı-üstyapı müteahhitliği, hizmet alımı, mal alımı gibi birçok alanda faaliyetler yürütebilecek şekilde kurulması hayati faydalar getirecektir. Ancak birtakım engellerin çıkarılması durumunda alternatif bir yöntem benimsenebilir. Bu da dışarıdan kendi şirketini kurmak şeklinde tarif edilebilir. Yukarıda sayılan alanların her birinde ve farklı alanlarda çalışma yürütmek üzere, yurtsever kişilere özel hisseli şirketlerin kurdurulması, bu şirketlerin gelirlerinin tamamen yerel hizmetlere aktarılması, hatta partinin bile faydalanabileceği, sahip olarak görünenlerin sadece çalışan olduğu bir şirketleşme sürecine gidilebilir. Nitekim AKP belediyelerinin zenginleştirdiği şirketlerin AKP’yi zenginleştirdiği birçok örnek bilinmektedir. Yine Sanko, Boydak, Albayrak, Yimpaş gibi büyük sermaye şirketleri haline gelmiş bazı şirketlerin, yerel hizmetleri yürüten, belediyelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretim yapan firmalar olarak işe başladıkları değerlendirildiğinde, buradan yola çıkarak oluşturulacak bazı organizasyonların Kürt halkının, hatta hareketin hizmetine aktarılmasının, istihdam olanağı yaratması yanında ciddi ekonomik imkanlar sağlayacağı değerlendirilmelidir. Üstelik bizim belediyelerimiz üzerinden çok ciddi paralar kazanan bazı şirketlerin ise katkılarının yok denecek düzeyde olduğu da gerçektir. Bu durumda kendine ait şirketler kurarak, becerilemezse Kürt hareketine ait şirketler kurarak bu engel aşılabilir. Ekonomisi güçlü, merkezi bütçeden aldığı payı önemsemeyen, imar rantına muhtaç kalmayan bir yerel yönetimin önünün çok daha açık olması söz konusu olacaktır. Merkezi iktidarın, kentsel hizmetlerin sağlıklı yürütülmesini engelleyerek yerel yönetimleri ele geçirmek için, açlıkla terbiye etmenin başka bir versiyonu olarak adlandırılabilecek uygulamasıyla, birçok kaynağın belediyelere aktarılmasının önüne geçmesi karşısında, ona muhtaç olmadan belediyecilik yapma, imar rantına ihtiyacı olmadığından, kenti tehdit eden uygulamalara karşı duran bir belediyecilik imkanı ortaya çıkabilecektir.

Yerel yönetimlerin ekonomisinin güçlü olması kadar önemli bir konu da bütçenin nasıl oluşturulduğu, hangi ihtiyaçları karşılayabileceği, hangi çalışmaların yapılmasına imkan sağlayacağı hususudur. Bütçenin katılımcı yöntemle oluşturulması gerekmektedir. Ancak yerel yönetimlerimizde böyle bir uygulama mevcut değildir. Sadece Diyarbakır’da belediyelerin bütçelerinin tartışıldığı bir kent konseyi toplantısı yapılmakta, hazırlanan bütçeler katılımcılarla paylaşılmakta, varsa öneriler alınmakta, konu orada kapanmaktadır. Bu uygulamanın katılımcı bütçe uygulaması olmadığını tespit etmek gerekmektedir. Katılımcı bütçe, bütün meclislerin, kent dinamiklerinin, halkın, kısacası katılım sürecinin bütün aktörlerinin en başından itibaren içinde olduğu bir süreçtir. Öncelikle her alanın ihtiyaçları tespit edilir, talepleri alınır, bu ihtiyaç ve taleplerin hayata geçirilmesi için gerekli kaynak tespitleri yine bu kesimlerle işbirliği içinde yapılır, öncelikler yine katılımla belirlenir, belediyelerin zorunlu harcamaları v.s. ortaya konur, bütçede önceliklere göre kaynak aktarımını sağlayacak bir çalışma sonuçlandırılır. Aksi durumda birkaç saatlik bir toplantıda yapılan bütçe görüşmeleri o bütçenin hazırlanması sürecini katılımcı yapmaya yetmemektedir.

(ARKASI YARIN)

DİP NOT : ZEYNEP AY MÜSTEAR ADINI KULLANAN EKİP ÜYEMİZ 2009-2013 YILLARI İÇİNDE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİNDE DİYARBAKIR BÖLGE SORUMLULUĞU YAPMIŞ ÜST DÜZEY ESKİ BİR MİLİTANDIR. ŞİMDİ İSE YURTSEVER BİR VATANDAŞ OLARAK TÜRK DEVLETİNE HİZMET ETMEKTEDİR. SİTEMİZDE BULUNAN BU BÖLÜMDEN ZEYNEP HANIMIN DİĞER ÜST DÜZEY PKK MİLİTANLARI VE FETÖ ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI İLE – Kİ BİR KISMI HALEN HİZMETE DEVAM EDİYOR – YAPMIŞ OLDUĞU GÖRÜŞMELERİ VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ İFŞAATLARI GÜNLÜK OLARAK TAKİP EDEBİLECEKSİNİZ.

T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI : YAZI DİZİSİ İLE İLGİLİ YAZARIMIZ SN. EMRAH BEKÇİ’NİN YORUM ANALİZİ /// BİR İTİRAFÇININ ANLATTIKLARI


Emrah BEKÇİ : BİR İTİRAFÇININ ANLATTIKLARI

Güvenlik Uzmanı / Yazar

15 Temmuz 2016 tarihi, Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti için bir dönüm noktasıdır. Mayıs 2017 tarihinde TBMM ‘’Fethullahçı Terör Örgütünün (Fetö/Pdy) 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Girişimi İle Bu Terör Örgütünün Faaliyetlerinin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu’’ Başlıklı 653 Sayfalık kitap hacimli raporunu yayınlamıştır.

Rapor içerisinde, rapor başlığını oluşturan; ’Fethullahçı Terör Örgütünün’ rapor içerisinde 56. Sayfada: ‘’ Örgüt hakkında dikkat çeken hususlar en başta, Gülen’in isminden başlamaktadır: Gülen’in nüfus kayıtlarındaki ismi “Fethullah” değil “Fetullah” olarak geçmektedir. İki kelime arasındaki “h” farkı, ince ve önemli bir nüans oluşturmaktadır: “Fethullah” tercihi sayesinde Gülen, her mecrada ismi “Feth” yani “Fetih” içeren bir dini lider olarak anılmakta ve telaffuz edilmektedir; “Fethullah”, “Allah’ın fethi” demektir. Bu kullanımla daha en başından, örgüt liderinin isminden başlayarak, daha sonra büyüyecek ve önce Türkiye’ye ardından da tüm dünyaya yayılacak bir “Fetih” hareketi için bu isim üzerinden bir manevi ve kutsal işaret, sırlı bir keramet ve kudsiyet algısı yaratılarak “dinî fenomen” hâline gelmenin hedeflendiği anlaşılmaktadır.’’ Olarak belirtilmiş, lakin raporun daha ilk sayfasında ‘’Fethullahçı’’ olarak yazılması dikkat çekicidir.

Devletimizi ve milletimizi kuşatan ve halen mücadele ile devletimizin kılcal damarlarından ayıklanmaya çalışılan bu hain yapılanmayı, daha iyi analiz etmek ve ileride bu yapılanmanın hangi bölücü yapılara kucak açıp akıl verdiği, yakın gelecekte ise ülkemizin başına neler gelebileceğini yakın zamanda yapılan bir röportaj ile milletimizin vicdanına tevdi ediyorum.

Bu makale, analiz ve strateji hususunda Türkiye tarihine vatan ve millet sevgisini karşılıksız olarak gören, aydın vicdanın tarihe düştüğü bir şerh olarak bilinmesi gerekmektedir.

‘’FETÖ TERÖR ÖRGÜTÜ’’ nün ülkemiz için ne kadar tehlikeli olduğunu, devletimizin ileriye dönük ne tedbirlerin alması gerektiği konusunda, aşağıda okuyacağınız röportaj metni çok önem arz etmektedir. Röportajı yapan kişi PKK Terör örgütünden bir Terörist olup; etkin pişmanlıktan yararlanmış devletimizin güvenlik güçleri ve istihbarat birimleriyle halen koordineli çalışmaktadır.

Şahsın röportaj yaptığı kişi ‘’Fetö Terör Örgütü’ içerisinde uzun yıllar faaliyetlerde bulunmuş, 2015 senesinde devletimize itirafçı olarak katılmış, pişmanlıktan yararlanmış, istihbarat ve güvenlik kuvvetlerimizle birlikte koordineli bir şekilde halen çalışmaktadır.

***

NOT: Röportaj, makale tarihine yakın bir zamanda yapılmıştır. Röportaj içerisinde, röportajı yapan ve röportajı veren kişilerin isimlerine güvenlik nedeni ile yer vermiyorum. Kişileri ve kurumları devletimizin ilgili ‘İstihbarat, Güvenlik’ birimleri bilmekte olup, konu sadece şimdi okuyacağınız yapılan röportaj metni olarak analiz-araştırma makalemde yer alacaktır. Röportaj içerisinde kendi yapmış olduğum yorumlar ‘Yorum’ olarak başlık atılmış, şahsıma aittir.

RÖPORTAJ

Soru: Kendinizden biraz bahseder misiniz? Ne iş ile meşguldünüz yani göreviniz neydi?

Cevap: öncelikle teşekkür ediyorum. Ben şu an kendimi eski hırsız olarak tanımlıyorum. Belki şaşıracaksınız ama gerçekten öyle. Milletin emeğini, alın terlerini, hayallerini, yaşamlarını çaldık. Biz Allah rızası için yaptığımızı düşünürken meğerse işin gerçeği öyle değilmiş. Milletin özel hayatlarını, yedikleri içtikleri dahil her şeyi belleklerimize alıyorduk. Benim görevim DPT’de (Demokratik Toplum Partisi, 9 Kasım 2005 tarihinde kurulmuş ve 11 Aralık 2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatılmış olan siyasi parti.)görev almaktı. Oradaki olan biteni abilere yani üstlerimize iletmekti. O yüzden kullandığım dil daha çok DTP’lilerinki olabilir. DTP’de gerçekten çok kötü şeyler oluyordu. Ahlak dışı yaşamlar, ilişkiler. Başta zorlandım ancak daha sonra görev kutsaldır dedim ve davamız için devam ettim. 2015 Diyarbakır sur olaylarına kadar devam etti. DTP yani şimdiki HDP de bilmediğim şey kalmadı ancak darbeden önce hizmet hareketinin PKK ile iş birliğinin farkına vardım.

Soru: Ne zaman koptunuz FETÖ’den ya da hizmet hareketinden? kimle ile ilişki halindeydiniz?

Cevap: 2015 Sur olaylarından sonra, bir şeylerin yanlış gittiğini anladım. Diyarbakır’da TEM’e (Terörle Mücadele Şubesi) gittim, gizli tanık olmak istediğimi söyledim. Olmamam yönünde konuşmalar yaptılar, şaşırmıştım. Tabi benimle görüşenler FETÖ’cü olunca böyle oluyormuş. Kendimi tanıttım. Beni arayacaklarını söylediler. Aramadılar ben tekrar gittim. Toplam 5 kere gittim. Ve bir muhatap buldum. Hâkim, savcılar ve Emniyet İstihbarat, JİTEM ile üst düzey görüşebiliyorduk. Onlara talimatlar veriyorduk. Kimin ceza yemesi gerektiğini kimin bırakılması gerektiği gibi…

***

YORUM: 2009 Tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan DTP ve akabinde kurulan HDP içerisinde yer alan şahıs, devletin terörle mücadele ettiği esnada, devletin terörle mücadele edecek olan kurumlarının nasıl devşirildiğini kanıtlıyor. Terörle Mücadele için alınan istihbarat, yapılan operasyonlarda, bilgileri elinde tutan kurumların, kendisinin itirafçı olmak istediği halde nasıl geri çevrildiği büyük ve şok edici bir gerçek.

***

Soru: Peki talimatlarınız yerine geliyor muydu?

Cevap: Olmama gibi bir durum yoktu. Hâkim ve savcıların, iş insanlarının, vakıfların isimlerini bile biliyorum. Osman Kavala ile bile görüşmüştük Diyarbakır’da, 3 kere. Ortak düşmanımız o zaman T.C idi. Hangi davalarda talimat verdiğimiz bile bende var bilgi özetleri.

***

YORUM: Osman Kavala 18 Ekim 2017 tarihinde Atatürk Hava Limanında tutuklanmış; Hükümeti ortadan kaldırmaya ve görevini yapmasını engellemeye yönelik bir ayaklanma olan ve tüm terör örgütlerinin (FETÖ/PDY, PKK/KCK, DHKP/C, MLKP) aktif olarak katıldığı ve destek verdikleri kamuoyunda “Gezi olayları” olarak bilinen eylemlerin yöneticisi ve organizatörü olduğundan ceza evine konulmuştur.

Soru: Neden koptunuz? Anladığım kadarıyla ve gördüğüm kadarıyla maddi bir sorununuzda görünmüyor?

Cevap: Yok. Fetö’nün de PKK’nın da finans kaynakları çok çok iyi… Abartmak istemiyorum ama sadece PKK’nın 3 tane T.C eder. Fetö’nün de bir o kadar eder. Biz günlerce para sayardık ve yorulurduk. PKK ve Fetö’nün ortak düşmanı Doğu Perinçek’ti. Nedenini sonradan öğrendim. İleride detaylı değinirim belki, arzu ederseniz.

Kopmam 2015’in sonuna denk geldi. Diyarbakır Sur olaylarında devlet ve PKK iş birliği içinde neler yapıldığını gördük. Daha sonra anladığım şu; aslında devletteki Fetöcüler olduğunu gördüm. TSK ve Emniyetteki Fetöcüler. PKK ile oturup pazarlık yaptılar. İnsanların canı üzerine, kanı üzerine. Bu benim kopuş noktam oldu. Ne kadar çok insan ölürse o kadar iyiydi. O kadar silahı mühimmatı Sur’a kim koydu? Çocuk işi miydi? Ak Partili Vekiller, HDP’li vekiller rant pazarlığı yaparken vicdanım sızlıyordu. Ama halen dava uğruna susuyordum.

***

YORUM: Röportajı veren Fetö itirafçısı, devlet ile PKK arasındaki ilişkinin ne şekilde olduğunu vurguluyor olup, Sur olaylarında vermiş olduğumuz şehitlerimizin sayısının neden bu kadar fazla olduğunun da delilini ortaya koymaktadır. Asıl merak ve cevap beklenen husus şu olmalı; röportajı veren şahıs Sur’a mühimmatları sağlayanların AKP’li ve HDP’li Millet Vekilleri olduğunun altını çizmektedir. Bu silah sevkiyatından ise büyük bir rant döndüğünü belirtmektedir. Sorulacak soru şudur? Sur olaylarında, Sur’a silah temini yapan millet vekilleri kimlerdir? Devletin mali hareketleri izleyerek bu suale cevap vermesi, vekillerin yapmış olduğu telefon görüşmeleri üzerinden bu yapının silahlı kanadının açığa çıkarılması geleceğimiz için büyük bir adımdır.

***

Soru: Cesaretli bir duruş sergilemişsiniz, korkmadınız mı? FETÖ’den, PKK’dan? malum iki örgütün hedefi olmayı göze almak kolay olmasa gerek.

Cevap: Vicdanımın sesini dinledim. Devlete güvendim. Ama devletteki kirli oluşumlar beni ve benim gibi kişiler anında listeleri veriyordu PKK’ya, FETÖ’ye maalesef… Buradan okuyan devlet yetkilileri olursa göreve davet etmek istiyorum. Gizli tanıklar deşifre ediliyordu, halende ediliyor, devletin görevleri arasında değil mi onları korumak, kollamak? Devletin kasasında olması gereken gizli tanık isimleri ve açık ev adreslerine kadar kime peşkeş çekildi? Bütün soruların cevabı bende mevcut. Çok sıkmadan devam etmek isterim.

***

YORUM: Röportajı veren gizli tanık, kendisinin deşifre olduğunu. Kendisinin belgelerle deşifre ettiği örgütün elemanları hakkındaki belgelerinde, halen devlet içerisinde yerini koruyan örgüt elemanları tarafından bilindiği gerçeğine vurgu yapıyor. Bu belgelere ulaşım ve elde eden örgüt mensupları devletimizin halen kritik noktalarında neden vazife yaptığı sorgulanması gereken büyük bir sorudur…

***

Soru: PKK ve FETÖ birbiriyle ne zaman görüşmeye başladı? Şunun için soruyorum. PKK hiç de haz almazdı F. Gülen’den?

Cevap: Evet, doğru önceleri öyle idi. 2013’ten sonra yavaş yavaş sürecin rengi değişti. PKK’nın güçlü olduğu yerlerde destek istedik. Irak Mahmur kampında birçok abla, abimiz pasaport işlemleri çözülünceye kadar orada kaldılar.

Soru: Yani PKK’mı yurtdışına çıkmanıza yardımcı oldu?

Cevap: Evet yurtdışında Roj Tv’nin sorumlularından biri Amed Dicle diye biri, bizzat bu işlerden sorumluydu. Ayrıca Mahmur kampında birçok PKK’lı sorumlu da vardı. Yani hem sivil hem de PKK’nın lojistik üssü gibi hizmet veriyor.

Soru: Siz Mahmur kampında bulundunuz mu?

Cevap: Evet 4 Ay kadar bulundum. Çok kişi ile de görüştüm. 25-27 Aralıktan sonra tehlike çanları çalınmıştı çünkü. Kendimizce önemli kadrolara yurtdışında güvenli ortamlar yaratmalıydık. Bunun içinde gereken her şey yapılıyordu. O tarihten sonra zaten PKK’lıların yakınlarını şehit kadrosundan işe almaya başladık.

Soru: İşe alma derken burayı biraz açar mısınız lütfen!

Cevap: Türkiye’de askerdeyken daha doğrusu vazife başındayken hayatını kaybeden şehit statüsüne alınır. Yasa gereği de ailesinden biri işe alınır. Halen de öyle. Değişmemiş diye biliyorum. Korucular da hayatlarını kaybettiklerinde şehit unvanını alırdı. Biz de kurumlardaki abilerimiz, ablalarımız ve diğer vazifelerdeki kişiler aslında PKK’lı idi. Yani hayatını dağda kaybeden kişilerin yakınlarını da işe almaya başladık. Halen de devam ediyor. Bizim her yerde vazifede olan abilerimiz, ablalarımız var. Halen vazifesi başında olan binlerce kişi var. En üst vazifeden tutun çaycılığa kadar. Bu konuda ciddi anlamda destek sunduk PKK’ya. Çünkü daha önce sadece belediyelerde istihdam edile biliniyordular. Ancak bizim ilişkilerimiz ile artık devlete yerleşmeye başladılar.

***

YORUM: 21 Ekim 2017 Tarihinde ‘Dağlıca Baskını’ akabinde başlayan ‘Kürt Açılımı’, PKK ile FETÖ’nün yakınlaşmasına vesile olmuş, 25-27 Aralık’tan sonra ise FETÖ örgüt mensuplarıyla çok yakın ilişkilere girmişlerdir. Hatta; röportajı veren gizli tanık, ‘’…yani hayatını dağda kaybeden kişilerin yakınlarını da işe almaya başladık. Halen de devam ediyor. Bizim her yerde vazifede olan abilerimiz, ablalarımız var. Halen vazifesi başında olan binlerce kişi var. En üst vazifeden tutun çaycılığa kadar.’’ Beyanı, devlet kadrolarına alınan bu kişilerin kimler olduğu ve günümüzde ne gibi işler yaptıkları konusu devletimizin acilen üzerinde durması gereken önemli bir husustur.

***

Soru: Hizmet hareketi eğitim konusunda kendini geliştirmişti. Doğru biliyorum sanırım. PKK’da bunun tam tersi, eğitime sıcak bakmıyordu? Bu konuda kim kimi ikna etti?

Cevap: (gülümseyerek cevap veriyor) Evet benim de dikkatimi çekmişti. Ancak bizim onları etkilediğimizi söylemem yanlış olmaz diye düşünüyorum. Çünkü 3.000 küsür genç, suça bulaşmamış olanları dünyanın en iyi üniversitelerinde şu anda eğitim görüyorlar. Bunlar Türkiye’ye döndüklerinde, aranan yani nitelikli, kalifiye elemanlar olarak gösterilecekler. Herkesin ülkeden kaçtığı bu süreçte onlar çok kolay devletin kilit noktalarına girebileceklerdir.

Soru: Bir iki yıl içinde dediğiniz şekilde PKK’nın kadroları Türkiye’ye dönmüş mü olacak?

Cevap: PKK isterse evet. Ve çok çok iyi eğitimler alarak dönmüş olacaklar. Bu kısmı çok önemli. AKP bence bizi bırakıp PKK ile uğraşmalı. Biz hiçbir zaman şiddete başvurmamıştık. Sadece iktidar hesaplarından dolayı bunlar yaşandı. AKP iktidarı güçlü olan PKK’nın daha da güçlenmesine neden oldu.

***

YORUM: Gizli tanık ve röportajı veren kişi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gelecekte nasıl bir tehlike altında olduğunu PKK’nın stratejik kolunu nasıl etkileyip ileriye dönük nasıl bir proje ürettiklerinin yapılanmasını da açığa vurmaktadır. PKK tarafından, her türlü imkân sağlanarak sicili temiz 3000 Çocuk seçilmiş ve bu insanların yurt dışında eğitime gönderildiklerinin altını çizmektedir. 3000 Kişinin ve yapılanmayı bilen gizli tanıkla yapılacak olan çalışma bu kişilerin deşifre edilmesi ve ileride devlet kadrosuna yerleştirilmemesi konusunda şimdiden tedbirlerin alınması hayati-acil bir çalışma olması gerekmektedir.

Röportajı veren gizli tanık, günümüze kadar ‘eğitim’ alanı ile ilgili olarak devlete sızamayan PKK’nın bu yapılanma ile devlete nasıl sızacağının da ihbarını yapmaktadır.

***

Soru: Şu an da FETÖ’nün maddi gücü nasıl? Güç kaybı olmadı mı sizde?

Cevap: Ekonomik olarak halen çok iyi durumda. Halen birçok yerde FETÖ’ye bağlı kişiler var. Bakanlar, vekiller bile var. Çok sayıda iş insanı da var. Yani şunu demek istiyorum. AKP iktidarı çok az zarar verebilmiş ekonomik olarak. Her ne kadar şu anda dışında olsam bile, AKP’nin yaptığının yanlış olduğunu söylemek istiyorum. Mağduriyetler üzerinden mücadele edilmez. Hamile kadınlar, bebekler cezaevine konulduğunda AKP iktidarı puan kaybeder. Hem de ulusal hukuk bazında.

***

YORUM: Röportajı veren gizli tanık, FETÖ’nün siyasi ayağından bahsedip, bu siyasi ayağı ise ismen tanıdığını; ‘’ Halen birçok yerde FETÖ’ye bağlı kişiler var. Bakanlar, vekiller bile var. Çok sayıda iş insanı da var.’’ Diyerek altını çizmektedir. Bu FETÖ ile irtibatlı, bakan, vekiller kimlerdir? Bu insanlar ve ilişkileri ortaya çıkarılmadığı müddetçe, Türkiye’nin yönetilecek ve yaşanacak bir ülke olamayacağı vicdan muhasebesi kamuoyu nezdinde bilinmesi gerekmektedir.

***

Soru: Siz itirafçı olduktan sonra mı yurtdışına kaçtınız?

Cevap: 2015’te Sur olaylarından sonra bizim arkadaşların yaptığı yanlışlardan sonra düşünsel olarak koptuğumu söylemiştim zaten. Ve Emniyet ile MİT’e çalışmaya başladım. Ancak gördüm ki paylaştığım bilgiler ve benim gibi birçok itirafçının ifadeleri açık kimlikleriyle birlikte servis ediliyor. Yani itirafçı olunmasını istemeyen bazı kesimler vardı Emniyet ve MİT’in içinde. Hatta savcılar ve hakimler bile. Çok şaşırmıştık. Büyük bedeller ödedim ben. Maddi ve manevi olarak. Öyle yeni bir hayat kurabildim yani… Birçok arkadaşımız infaz edildi örgüt tarafından. Devletin bütün kademeleri bunu biliyor olmasına rağmen seslerini çıkarmadılar. Bu röportajın da boş olduğunu düşünüyorum. Ama ne olur ne olmaz diye, olurda başıma bir şey gelirse diye kabul ettim. Size anlattıklarımın hepsinin belgeleri mevcut idi MİT’te, Emniyet’te ve Adliyede. Ama sonuç yok.

Soru: Çok teşekkür ediyoruz özel büro ekibi olarak. Umarım hayatınız yoluna girer. Yarım kalan hayalleriniz tamamlanır.

Cevap: Sağ olun teşekkürler.

***

Yukarıda devlet içerisinde paralel yapılanma konusunda röportajı yapılan şahsın verdiği bilgiler kan dondurucu durumda. Günümüzde FETÖ yapılaması halen devlet kurumları içerisinde etkin konumlarda yerlerini muhafaza etmekte olduğu verilen cevaplarla anlaşılmakta.

Devletimiz ve devletimizi yönetenlerin FETÖ-PKK konusunda samimi olmaları gerekmektedir. Çıkar için, siyaset için korudukları, koruyacakları kişilerin yarın bir gün kendilerine de zarar vereceğini asla unutmamaları gerekmektedir.

Türk Milleti binlerce senedir yaşadığı bu coğrafyada, kendilerini yönetenlere artık güvenmek, inanmak istiyor. Ülkemizi içeriden ve dışarıdan yıpratmak, yıkmak isteyenlerin; az bir şüphe dahi olsa, bu yaşadığımız topraklarda yaşam hakkı tanınmaması gerekmektedir. Devlet ve millet olarak, artık huzur ve güven istendiği bilinmelidir.

(Devam Edecek)

Saygılarımla

Emrah BEKÇİ

Güvenlik Uzmanı

Yazar / Yönetmen

YOLSUZLUK DOSYASI /// NURAY BAŞARAN : ÇUKURAMBAR BORSASI YAZI DİZİSİ (TOPLAM 6 YAZI)


NURAY BAŞARAN: ÇUKURAMBAR BORSASI-3

Bugün Pazar. Hem biraz soft olsun, hem de Ankara dışında olan okuyucularımızdan gelen ‘Çukurambar’ merakı için, ‘ Çukurambar Borsası ‘adını verdiğimiz mekanları yazmak istedim.

Borsa ve yeni ‘Susurluk ‘ benzerliklerini yazmaya elbette yarın devam edeceğim. Şimdi soft bir mola diyorum.

Çukurambar, Ankara’da son 15 yılda kurulmuş bir semt.

Ama sadece bir semt değil.

Yakın zamana kadar çamur deryası içinde bir gecekondu semti olan Çukurambar, son birkaç yıldır ülkeyi yöneten siyasetçilerle bürokratların yerleştiği mekan haline geldi.
Ve “Arınç’a suikast takibi” hadisesiyle de adını tarihe yazdırdı.

Star gazetesi ile Kanal 24’ün kurulduğu bu bölgede, gecekondular yıkılıp yerlerine 10’ar katlı bloklar kuruldu.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek burada lüks bir semt yarattı. Ve yeni kurulan evler, yeni dönemin siyaset elitini misafir etti.
Bugün eski buğday tarlalarının yerinde 50 bine yakın insan, tahminen de 250 civarında da eski-yeni milletvekili oturuyor.

Kim bilebilirdi ki, bu özel ve lüks salonların bulunduğu bölgedeki mekanlar devletin ‘sır’larının konuşulduğu, ihalelerinin pazarlandığı mekanlar haline gelebileceğini…

Rivayete göre de, buradaki kafeler dinleniyor. Takip ediliyor. Hatta son zamanlarda iddia o ki; Tayyip Erdoğan da buraları ve buralarda zaman geçiren partilileri takip etttiriyor.

Ama sadece iş takipçileri değil bu bölgenin sakinleri… Her seçim dönemi seçilecekler ve seçecekler de buradaki en özel VIP odalarında bir araya geliyor. Sizin anlayacağınız ‘milletvekili borsası’ da burada kuruluyor. Yani parası olanın düdüğünü ÇALDIĞI yer de burası.

Her dönemin siyaseti kendi semtini kuruyor. Ecevit’in Or-an’ı vardı, Erbakan’ın Balgat’ı, Demirel’in Güniz Sokak’ı, ANAP’lıların otel lobileri… Şimdi yaşasın Çukurambar!

Ama kim derdi ki, bir gün bu semtin adındaki ‘çukur’un ihale ve yolsuzluklardan kazanılan kirli para ve kazancın da ‘ambar’ı olacağını…

Kim bilebilirdi ki, vatandaşın vergisi ile oluşan ve hizmet için kullanılması gereken ‘bütçe’ ve ‘ödenek’lerin dilden dile dolaşacak ‘yüzde’ oranları ile buralarda birilerine peşkeş çekileceğini…

Evet sevgili okurlar, daha çok anlatılacak konu var. Bugün hafta sonu olması nedeniyle daha soft yazmaya çalıştım. Haftaya en can alıcı ve bilinmeyen gerçekleri yazmak üzere şimdilik hoşça kalın.

Kaynak: ÇUKURAMBAR BORSASI-3 – Nuray Başaran

Kaynak: NURAY BAŞARAN: ÇUKURAMBAR BORSASI-3

Nuray Başaran yazdı – ÇUKURAMBAR BORSASI: MİLLETVEKİLLERİ VE DANIŞMANLAR

AK Parti Sakarya Milletvekili Kenan Sofuoğlu’nun ‘Emir erlerim’ paylaşımına gelen eleştirilerin ardından , danışmanı Semih Bostanoğlu’nun yaptığı, “Diğer milletvekilleri danışmanların maaşlarından pay alırken Kenan abim giydiğimiz kıyafetimize kadar her şeyimizle kendisi ilgileniyor” açıklaması, aslında bugüne kadar kapalı kapılar ardında ‘sessizce’ konuşulan yeni bir borsayı su yüzüne çıkarmış oldu.

Bostanoğlu, daha sonra yaptığı paylaşımı silip ilgili bölümü çıkararak yeniden paylaşırken, TBMM’de danışmanlar ile vekiller arasındaki danışman borsası konusunda cin şişeden çıkmış oldu.

Aslında bu konunun borsası ya da en büyük pazarı, milletvekili seçimlerinden sonra oluyor. Geçtiğimiz iki dönemdir TBMM Kütüphanesine konuşlanan kişiler, danışmanlar ile yeni vekiller arasında ‘köprü’ oluyor. Ve bu ‘köprülük görevi’nin ciddi bir bedeli var. Rakamlar en az 50 bin liradan başlıyor. Zira bu parayı veren danışmanlar, hemen ayarlanan vekillere ‘tecrübeli’ ibaresiyle danışman oluyorlar.

Rakam uçuk gelebilir ama danışmanlık kadrosunu alanlar, TBMM’nin diğer devlet dairelerinde olmayan bir çok haklarından faydalanıyor. Zaten bu nedenle, ‘TBMM’de ‘danışman’ olmanın bir bedeli var!

Her milletvekili 4 danışman alabiliyor. Bazı milletvekilleri danışmanlarıyla işe almadan önce ‘Şu kadarını bana vereceksin’ diye anlaşıyor. Danışmanının maaş kartını alıp, kendi payını ayırdıktan sonra elden ödeme yapan da var. Bazı milletvekillerinin de üç danışman gösterip bir tane çalıştırdığını; diğer ikisinin yerine de tanıdık birilerini gösterip maaş kartlarını cebinde tuttuğu biliniyor. Hatta danışmanından aldığı aylık kesinti ile ‘çocuğumu okutuyorum’ gerekçesi oluşturan vekiller var.

Sözleşmelerinde ‘yasama faaliyetlerinde danışmanlık hizmeti verir’ dense de , TBMM’deki milletvekili danışmanlarının bir iş tanımı yok. Meclis’teki işleri de yapıyor danışmanlar; market alışverişi de, çocuk bakıcılığı da… Su parasını yatıran bile var, aklınıza ne gelirse…

Ve bütün bunların üzerine vekil- canı istediği anda -danışmanı kovabiliyor. 200 tane danışman değiştiren milletvekili var, her an değiştirebilir ve yeni bir danışman gelebilir. Buna kimsenin itiraz etme şansı yok. Bu durumda da vekilin belirlediği her şart, danışmanlar tarafından el mahkum kabul ediliyor.

Ey uzun ve yalnız adam, görünen o ki burada da yalnız durumdasınız. Ama mühür sizde. Kesin raconu. Kesin ki bu milletin vebali, devletin vekillerinin üzerinde kalmasın. Allah katında bu milletin hakkı göz göre göre talan edilmektedir. Ve Allah tek kul hakkını affetmemektedir. Ve, ‘Karşıma kul hakkı ile gelmeyin’ demektedir. Yarından itibaren tek tek kurum ve bakanlıkların borsalarını yazmaya devam edeceğim.

Kaynak: ÇUKURAMBAR BORSASI: MİLLETVEKİLLERİ VE DANIŞMANLAR – Nuray Başaran

Kaynak: Nuray Başaran yazdı – ÇUKURAMBAR BORSASI: MİLLETVEKİLLERİ VE DANIŞMANLAR

Nuray Başaran yazdı: ÇUKURAMBAR BORSASI: BÜROKRATLAR VE KONKORDATO

BÜROKRAT; bir devlet kurumunda çalışan üst düzey yöneticidir. Siyasetçilerden farklı olarak seçim yoluyla değil, atama yoluyla göreve gelir.

Ama son yıllarda atama şekilleri ya da ‘Çukurambar Borsası’ndaki şekil ve işlevlerine göre, buradaki kriterler de değişime ve dönüşüme uğramış durumda.

Ana sorun bürokratın seçiminde; liyakatın değil de, işe yarama, bizden olma, eş dost- akraba işi, biat …gibi özelliklere göre seçimin yapılıyor olmasında.
Bu durumda, atama sebepleri ve şekilleri de elbette farklılık gösteriyor. Durum böyle olunca da ortaya bambaşka bir tablo çıkıyor.

Eskiden en alt kademede memur olarak işe başlayan, zaman içerisindeki tecrübe ve eğitimine göre en üst makama kadar gelebilen bürokratlar, bugün ‘tepeden inme’ metodlar ile göreve gelebiliyor. ‘Açıktan atama’ ya da ‘istisnai kadro’ adı altında delinen mevcut sistem, bürokrasideki bürokrat profilini de değiştiriyor haliyle…

Bugün mevcut bürokrasidekiler, – kariyer kıstasları olmadığı için- kendilerine kariyer konusunda yardımı olabilecek herkesin kapısını çalarak bunu elde edebiliyor. Bu da hem yine aracıları ve borsayı gündeme getiriyor. Hem de bürokratların siyasi tarafta da epey yol katetmesini gerektiriyor. Durum böyle olunca da haliyle, hem maddi hem de siyasi tavizleri beraberinde getiren bir borsa ile bizi karşı karşıya bırakıyor.
Bir grup bürokrat bu şartlarda çözümü, ellerindeki imkanları eşine-dostuna ya da aynı siyasi görüşte olduklarına yönlendirme yaparak, makamlarını korumayı tercih ederek durumlarına çözüm buluyor. Ya da bu imkanı kendisine sağlayan gruplar o bürokratların kariyerlerini de düzenler hale geliyor.

Bir de bunun özel sektör ayağı var. Bu tarafta iki yöntem var.

Birinci yöntemde; özel sektör kendisi için kritik olan başkanlık ya da dairelerdeki kritik bürokratlar ile ya sonradan ilişkiye geçip memnun ediyor. Ya da- eğer siyasi güce sahipse- o makamlara kendi tanıdığı ve istediği bürokratları atatarak işlerini yürütüyor. Tabii bunun ‘borsa’sını siz hayal edin!

Tüm bu gerçekler çerçevesinde son günlerin en önemli borsası ise KONKORDATO uygulamaları çerçevesinde gelişiyor.

Son aylarda ekonomi gündeminin en çok konuşulan konularından biri olan konkordato sayısı Ticaret sicili verilerine göre , 2018 yılında toplam 1549 şirket-kişi’ye konkordato talebi üzerine mühlet verildi.
Konkordato talep edip geçici mühlet alan şirketlerin türüne bakacak olursak 2018’de 696 limited şirket,468 şahıs şirketi ya da ortağı, 332 anonim şirket, 51 gerçek kişi ticari işletmesi, 1 tane kollektif şirket, 1 tane de kooperatif olduğu görülüyor.

Konkordato talebi mahkemelerce kabul edilen şirketlerin merkezlerine bakıldığında ise İstanbul 477, Ankara 167, İzmir 115 ile ilk üç sırayı alırken, Denizli 49, Gebze 46, Mersin 44, Antalya 35, Bursa 34, Konya ve Gaziantep 31’er şirketle konkordato ilan edilen şirketlere sahip oldular. Geriye kalan diğer merkezlerden ise toplam 520 şirket listede yer aldı.

Peki bu firmalar ne elde ediyor?
Konkordato, şirketlerin borçlarının yeniden yapılandırılması için başvurdukları hukuki bir yöntem.
Mali durumu bozulmuş olan borçlunun, borçlarını belli bir oranda ve vadede ödemesine ilişkin alacaklıları ile yaptığı ve mahkemece onaylanan bir anlaşma niteliği taşıyor.

Eskiden şirketler için ‘ayıp’ görülen bu yöntem, bugün ‘ayrıcalık’ halini almış durumda.
Elbette söz konusu ‘ayrıcalık’ olunca, bunun da bir ‘bedeli’ kendiliğinden oluşuyor. Çukurambar Borsası’ndaki avukatlar gurubu ve bürokrasi işbirliği ile 150 bin TL’yi gözden çıkarmak, konkordota nefesi için yeterli oluyor.

Elbette büyük borçları olan firmaların konkordota ile elde edecekleri bu imkan karşısında 150 bin TL’yi vermemek ‘enayilik’ anlamına bile gelebiliyor. Nitekim son zamanlarda bu ilanlar daha sıkı tutuluyor. Ama ne yazık ki, bu borsa son zamanların en verimli borsası.

Yarın, Eryaman’da kurulan Çukurambar Borsası hukuk şubesi ofisinden, İstanbul Ulus’ta Çukurambar’dan beslenenlerin nasıl daire satın aldıklarının hikayelerini yazacağım.

Kaynak: ÇUKURAMBAR BORSASI: BÜROKRATLAR VE KONKORDOTA – Nuray Başaran

Kaynak: Nuray Başaran yazdı: ÇUKURAMBAR BORSASI: BÜROKRATLAR VE KONKORDATO

NURAY BAŞARAN – ÇUKURAMBAR BORSASI (5): CEMAATLER

Çukurambar Borsası dizimizin bir önceki bölümünde , Çukurambar’da yaratılan FETÖ Borsası’nı yazmıştım. Tam da bu noktada hazır savaşılan bir cemaati konu almışken (yani cemaatler ve tarikatlara değinmişken), buradaki ‘kadrolu’ iş takipçileri ve ihalecilerin, son zamanlarda bazı cemaat ve tarikatların adını kullanarak oluşturdukları borsaya değinmemek olmaz.

Aslında burada yazacaklarım biraz trajikomik. Ama gerçek.

Bu borsanın bazı sakinleri, gerçekten kendince ‘geçerliliği’ne inandıkları cemaat liderlerine gidip, seramonilerini yerine getirip, gerçekten tövbe ettiğine inanıyor.

Sonra da gelip ‘Çukurambar Borsası’nda aynı işine ‘İslami kılıf giydirilmiş’ haliyle devam ediyor. Ve çoğu zaman da konuşmalarına, ‘bak kardeşim biz şu inançtayız. Tefeci değiliz, kazandığımız kumara gitmiyor. Kötü alışkanlığımız yok. Çocuk okutuyoruz, şu hayırları yapıyoruz. Alacağımız parayı bunlara harcıyoruz. Bu işin sonunda; siz de, ben de hem iş yapacağız hem de hayır-dua alacağız’ diye devam ediyor.

Üstelik de bu bağlantı ile , kendince o cemaat ya da saygı gördüğünü düşündüğü o cemaat liderinin zırhına da bürünüyor. Hatta kazancının bir kısmını (tabii FETÖ’de olduğu gibi belirli bir yüzdesi olmasa da ) belirli oranda o tarikata ve cemaate ‘hayır-hasenat ‘ için de gerçekten veriyor. Böylece kendisinin iç dünyasını da rahatlatıyor. Cemaat ve tarikatı kendince arkasına da alıyor. Herhangi bir durumda o cemaat, ‘bağışçı’larına sahip bile çıkabiliyor.

Artı, mevcut hükümeti ‘dini’ tarafından yakalayıp, hükümeti kendine taraftar ediyor. (İstismarın daniskası yani. )

Ama çok görmemek lazım. Çünkü siyasetin kurumları ve bürokrasisi, bir çok ihale kazanan iş adamına, ‘ihaleyi aldınız ama yanına cami, yetmez bir de okul, onun yanına o da yetmedi bir de Kuran Kursu açın’ şeklindeki tekliflerini Ankara’da ve iş dünyasında bilmeyen yok.

Mesela sağlık cihazı getiren bir gurup , yurt dışında cihazı getiren ve kendisine ortak olan gruba, bir tane kendilerine hediye etmelerini, çünkü cemaatteki liderin bu konuda hastalığının olduğunu, cihazın bir tanesinin ona hediye edilmesi durumunda, tüm hastanelere bu cihazın satışının kolay olabileceğini söyleyebiliyor. Bu yetmiyor, aralarındaki diğer alış veriş paylaşımındaki anlaşmazlıkta arkasında olan cemaat ile ortağını korkutabiliyor. Ya da karşı tarafa bununla nasıl bir sevap ve dua alacağını da söylemeyi unutmuyor. İnanılır gibi değil ama bunların kayıtları ve canlı şahitleri devlet kayıtlarında mevcut. Bu sadece bir örnek.

Öte yandan, bazı bakanlıklardaki bu cemaat ve tarikatların desteği ile koltuklarında oturan, bakan, milletvekili ve bürokratlar da , bu cemaat vasıtasıyla gelen taleplerde, haliyle ‘hassasiyet’ (!) sahibi oluyorlar.

Bunların bir başka versiyonu ise, bu cemaatlerin önde gelenleri ile iş bağlayanlar. Bunlar henüz gidip o cemaate bağlanıp ‘tövbe ‘edip üye olmasa da , o cemaatlerin önde gelenleri tarafından ‘kabul’ görebiliyor. Ve ‘Çukurambar Borsası’nda güçlü cemaatler ve cemiyetler ile bağlantısı olup ün yapanlar olarak geçiyor.

Düşünebiliyor musunuz, hangi kurumda hangi cemaat ve cemiyet etkinse burada iş yapmak isteyenlerin yolu ister istemez buralardan geçiyor.

Nitekim daha yakın geçmişte, Turkcell’den FETÖ’ye çekilmiş ‘paralel’ hattı bilmeyen yok. Devlet kayıtlarına ‘paralel hat’ olarak geçen bu hatta ek olarak, zaman zaman bazı ‘Vakıflar’a şirketlerden yapılan bağışlar da cabası…. Bunlar da devletin kayıtlarında var. Acı ama gerçek.

Düşünebiliyor musunuz son yıllarda büyük özel şirketlerin Ankara ofislerinde artık ‘KAMU PERSONELİ’ adı altında istihdam edilen insanlar var.

Bunlar ne mi yapıyor?

Kamudaki kişiler ya da onlara ulaşabilecek kişilerle ilişki yönetiyor. İşleri bu!

Bunlar çoğu zaman, kamuda üst düzey yöneticilerinin yakınlarından ya da onların önerdiği kişilerden seçiliyor. Her şeyden önemlisi bu insanlar , ‘Çukurambar Borsası’nı ve bu kültürü iyi biliyorlar. Çünkü neredeyse görev tanımları böyle….Hangi bürokrata kimin tarafından yaklaşılacağına, akrabalarının kim olduğuna, hangi STK’ya bağlı ya da yakın olduğunu bilmek en önemli görev tanımları arasında. Hatta adeta hayatlarının parçası. Çok görmemek lazım, bu onların işlerini muhafaza edebilme ve kazanç kapısı… Ve iş yerindeki başarısı!,

Bu arada ‘Çukurambar Borsası’nın aktörlerinin kendilerine göre ‘lakap’ları da var:

Hacı, Hafız, Amca, Abi, İmam, danışman…. genellikle başkan!

Evet değerli okurlar. Ne kadar içim yansa da, yakın dostlarım, ‘Yazma başın derde girer’ dese de, korkmayacağım, yılmayacağım ve yazacağım. İçim yana yana yazmaya devam edeceğim.

Uzun ve ‘Yalnız’ adam, Ey Recep Tayyip Erdoğan, ‘Çukurambar Borsası’nın simsar ve broker müsveddelerine kesin ‘raconu’!… Bitirin bu borsayı!

Yarın belediyelerle ve atanan danışman ve onların atadığı danışmanlarla, ertesi gün Çukurambar’da medyanın kokuşmuşluğu ile yazı dizimize son vereceğiz.

Kaynak: ÇUKUAMBAR BORSASI (5): CEMAATLER – Nuray Başaran

Kaynak: NURAY BAŞARAN – ÇUKURAMBAR BORSASI (5): CEMAATLER

NURAY BAŞARAN YAZDI; ÇUKURAMBAR BORSASI(6): BELEDİYELER, DANIŞMANLAR

Hızlı treninin son Marşandiz Kazası ile başladığımız yazı dizisinden sonra, ihbar ve belge yağıyor.

Canı yananlar, haksızlığa uğrayanlar, konuşamayanlar, korkanlar, susanlar….Kısaca her kesimden arayan var.

İçlerinde çok etkilendiklerim var.

Birisi var ki; devletin çok önemli makamlarında, çok önemli görev yapmış bir devlet adamı. Bunu yazmadan geçemeyeceğim.

Arayıp şöyle dedi:

‘Ben konuşursam ya da yazarsam beni hapse atarlar. Sen iyi yazıyorsun. Hukuk çerçevesinden de çıkmıyorsun. ‘Korkmuyorum ve yazacağım ‘diyorsun. Günlerdir de, yazılarını takip ediyorum. Geri adım atmadın. Eğmeden- bükmeden , taraf olmadan, kitabın ortasından yazıyorsun. Bu ülkede yaşayan bir vatandaş olarak, seni arama sorumluluğum var diye düşündüm. Ve seni en azından aramak ve yanında olduğumu söylemek istedim.

Maalesef böyle bir borsa (Çukurambar Borsası) var ve bundan da herkes haberdar. Ama kimse bir şey yapamıyor. Söyleyemiyor, konuşamıyor. Savcılar, inşallah 9 kişinin öldüğü son tren kazası üzerinden bu borsaya girerler.

Yazılarının cemaatler ve tarikatlar kısmına gelince; bir terör örgütünün oluşabilmesi için biz üç şeye bakarız: Para-sermaye-, kadro ve ideoloji.

FETÖ Terör örgütünde bunların tümü yıllar içinde gözümüzün önünde olmuştur. İzmir’de kurulan Akyazılı Vakfı, sonrasındaki şirketler ve sermaye oluşmuş, okullar ile kadrolar, Sızıntı Dergisi ve medyasıyla da ideoloji.

Ama bu koşullarda bir terör örgütü ile mücadele edilmesi gereken mücadeleyi ben şu anda göremiyorum. Bunu da yıllarca bu örgütler ile mücadele eden biri olarak ne yazık ki görüyorum ve söylüyorum.’

Bu tespitler çok önemliydi ve yazmasam olmazdı. Diğerlerini yazdığım gibi yazmak istedim. Çünkü bu seride yazdıklarımdan hareketle tedbir alınmazsa , bu olanlar bir iktidarı ‘çürümeye’ götürür. Ama tedbir alınır , budanır ya da kesilirse -ağaç misali – yapı canlanır ve yeni filizler verir. Oysa çürümüşlüğe ve çürüyen ağaca yapılacak hiçbir şey yoktur. Ve ölmüştür. Metal yorgunluğu çürümüşlüğün yanında hiç kalır.

Bugünkü yazımı da bu nedenle yazıyorum. Yerel seçimlerden sonra gelecek olan belediye başkanlarına uyarımdır. Genel seçimlerden sonra da getirecekleri ve gelecek danışmanlar için uyarımdır.

Biliyor musunuz, Türkiye siyasetinin bugün en kötü kaderini danışmanlar ve danışanlar yaşamaktadır.

Birincisi herkesin ‘danışman’ı vardır ama hiç kimse bu ülkede o danışmanlara danışmamaktadır.

Mevcut yapıda danışmanlar, kendilerine ücret ya da iş veren kişilere ‘kral çıplak’ demek yerine, ‘en büyük sizsiniz’ diyerek borcunu ödemektedir. Bu da danışanlara bir şey katmadığı için ,ortada danışılacak bir durum da danışacak kimse de bırakmamaktadır.

(Danışman= Arandığı zaman bulunmayan, bulunduğu zaman sorulmayan. Kısacası ne iş yaptığı bilinmeyen bir tanım halini çoktan almış durumdadır.)

Elbette istisnalar kaideyi bozmaz ama böylece ‘danışman’ kadroları da çoktan ‘çöp ‘olmuştur.

Danışacaklar da zaman içerisinde, bu ‘kadrolar’daki çalışanlarına , ‘ angarya işleri’ ni yapan ve bürokraside- seçmen ya da yakınlarının, partililerinin işlerini- kendi adına takip görevi vermeye başlayarak, danışmanların statülerini kendiliğinden değiştirmişlerdir.

Hal böyle olunca ; danışmanlar da kendi alanlarında, kendiliğinden doğal iş takipçisi oluvermişlerdir…

Tayinden, hasta takibine, haksızlığa uğrayan iş adamı ya da önemli insanların haklarını her alanda korumaya kadar… her türlü konu ile ilgilenir duruma gelmişlerdir. Danışmanı oldukları kişinin gücünü de en acımasız şekilde kullandıklarından, bir süre sonra bir çoğu , o gücü artık kendilerinin kabul etmişlerdir . Zaman içinde de elbette bu güç kendileri için gerekli olduğunda da kullanılır hale gelmiştir. Böylece onların da yolu çoktan ‘Çukurambar Borsası’na düşmüştür.

Bu anlattıklarım olayların en masum halleri…

Sadece danışmanlar olsa iyi. Danışmanların da danışmanları var.

Nasıl mı?

Hem de Külliye’de!… Baş danışmanların da artık kendilerine atadıkları danışmanları var .

Şaşırdınız değil mi? Ben bunu ilk duyduğumda , ‘Danışmanın danışmanı! Bu da ne demek oluyor? ‘diye sormadan edemedim.

Sonra biraz araştırdığımda ne göreyim? Her baş danışman, 1 şöför bir sekreterin yanı sıra , 2 de danışman atayabiliyor kendisine. Ve bu baş danışmanlar arasında ,kardeşlerini , yeğenlerini bile kendilerine danışman olarak atayanlar var.

Oysa kanunda , ‘1. derece akrabalar danışman olamaz’ diyor. Ama bugün bunu doğrudan yapan cesur baş danışmanlar olduğu gibi, ‘ 1. derece akrabalar’ını birbirlerine danışman yapanlar da var. Ve kimsenin ‘ruhu duymadan’….İşte böyle danışman, danışmanına danışıveriyor!!!. Aynı TBMM’de vekillerin birbirine yaptıkları gibi…..Hangi birini yazsam bilemedim!

Tabii böyle bir atama zincirinde, ‘ kim kimin danışmanı, kim kimin işini takip ediyor?’ çözmek ve işin içinden çıkmak da zor oluyor…Yapılan usulsüzlük ve yolsuzluklar da cabası…

İşte birkaç örnek:

Hukuktan sorumlu danışmanlar, yargıda ‘boy’ gösteriyor. Bazı milletvekillerinin söylediği gibi artık onlar yargı borsasında.

Teknoloji (bilgi işlem) danışmanları, yazılım ve sertifikasyonda ‘boy’ gösteriyor. Anladınız siz onu!

Sağlık alanındaki danışmanlar , medikal malzeleri DMO’ya kaydettirip, herhangi bir ihalenin şartnamesinde olabiliyorlar. Sadece sağlık alanında medikal malzeme ile de sınırlı değil. Eğitim ve ulaştırmada, aklınıza gelebilecek tüm bakanlık ve çalışma alanında boy gösteriyorlar. Ver komisyonu, ver bağışı, yap kuran kursunu ve işini gör. BENİM VATANDAŞIM ARTIK İŞİNİ BİLİYOR! Nitekim ‘memuru’ zaten biliyor. Şimdi bu borsa, yeni bir SUSURLUK değil de nedir?

SIKI DURUN! Hafta sonuna kadar bütün bu kirli ilişkilerin ipliğini pazara çıkaracağım.

EY yalnız ve uzun adam Recep Tayyip Erdoğan , sustur bunları ki, Gezen’ler ve Akpınar’lar konuşamasın. Kes ‘RACON’u.

Kaynak: ÇUKURAMBAR BORSASI(6): BELEDİYELER, DANIŞMANLAR – Nuray Başaran

Kaynak: NURAY BAŞARAN YAZDI; ÇUKURAMBAR BORSASI(6): BELEDİYELER, DANIŞMANLAR

NURAY BAŞARAN Yazdı – ÇUKURAMBAR BORSASI (7) : FETÖ MALLARI

Aslında herkes her şeyi biliyor. Ortalık da evraktan ve kayıttan geçilmiyor. Ama biz de anlatmaya devam edelim.

15 Temmuz’daki hain darbe girişiminden sonra, FETÖ’cü iş adamlarının bin küsur şirketi TMSF bünyesine alındı. Şu anda fonda FETÖ iltisaklı 984 şirket var.

Bu şirketlerin bir kısmı ‘MAHKEMELER’de alınan kararlar ile şirketlere devredildi.

İşte bazı örnekler ve mahkeme kararları:

Gaziantep 10. Ağır Ceza Mahkemesi, Işık Ahşap ve Yaşar Ağaç’ı eski sahiplerine ya da gösterecekleri vekillerine devredilmesine, TMSF kayyumlarının yetkisinin kaldırılmasına karar verdi.

Denizli’de 2. Ağır Ceza Mahkemesi, Aynes Gıda’da TMSF kayyumlarını devre dışı bıraktı.

Adana 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Coşkun Hazır Giyim’de TMSF’nin kayyum müessesesini denetim kayyumluğuna dönüştürdü.

Peki bunlar nasıl ve hangi gerekçe ile yapıldı? Bilmiyoruz.

En azından 251 şehit verdiğimiz 15 Temmuz’dan sonra, bu kararlar nasıl ve hangi vicdanlar ile alınabildi? Yoksa araya her zaman olduğu gibi ‘cüzdan’ mı girdi?

Amacım, elbette yargı kararlarına müdahale değil. Bu doğru da olmaz. Ama eğer bu mücadeleyi siz bir ‘devlet politikası’ haline getirmişseniz, bunun aksi bir durum da henüz devlet tarafından ilan edilmemişse; gazetecinin devlet politikasına uygun düşmeyen bu kararları sorgulama hakkı doğar. Üstelik de yargıda halen sadece FETÖ’cü bankalardan havale yaptığı için içerde tutuklu olanlar varken..

Yok eğer böyle bir politika yoksa da, peşinen özür dilemek boynumuzun borcudur. …

Bugüne kadar devlet politikası noktasında aksi bir açıklama olmadığına göre; bu mahkeme kararlarının da ‘Çukurambar Borsası’nın bir parçası olduğunu söylemek yanlış olmaz. Zira Çukurambar’a takılan danışmanların (özellikle hukukçu olan danışmanların) dışardaki hukuk bürolarıyla bağlantı ve ortaklıkları ayyuka çıkmışken, bizi bazı mahkeme kararları nedense hiç şaşırtmıyor.

Bu nedenle, bu bir sorunsa –ki öyle- sorunu çözmek de aslında bir o kadar kolay. Ankara’daki ‘danışman-baş danışmanların- son yıllardaki hem kendi, hem de birinci derece yakınlarının mal varlıklarına bakıldığında her şeyin ortaya çıkabileceğini ümit ederken; bir yandan da bunları görünce o kişilerin mal varlıklarına da asla bakılmayacağını düşünmeden edemiyorum. (At izinin, it izine karıştığı yer. Nasıl karışmasın ki? Atın izini ararken, bir de orada bakıyorsunuz ki it iziyle karışmış.)

Bu üstte sıraladığım örnekler ‘hukuk’ yoluyla yapılırken ,bir de TMSF’deki malların ‘satış’a çıkarılarak doğrudan ya da dolaylı iadesi var. Pazarlanması var. Delphin Otellerinden İstanbul’daki gökdelenler, dershane binaları bir bir Çukurambar VIP Salonlarında ya da kafelerinde pazarlanıyor.

Ki , Çukurambar’daki VIP salonlarında bu satışların ihale şartnameleri düzenlenirken; bu alıcıların kimlikleri de zaten devletin kayıtlarında mevcut olduğundan, kısa bir çalışma ile tüm bunların ortaya çıkması sağlanabilir. Ve bu çalışmalar, bir an önce yapılmalıdır. Yoksa , ‘ne istediniz de vermedik’ ten, ‘ne istediniz de geri almadınız’a doğru bir gidiş söz konusu.

Böyle bir olay halk nezdinde ‘mahsuplaşma’ olarak değerlendirilir. Bu da yeni ‘Gezen’ ve ‘Akpınar’lar yaratır. Ki, bu hiç bir kelime, hiçbir tövbe ya da afla ortadan kaldırılabilecek bir durum değildir. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanına kimsenin yapmaya hakkı yoktur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu yana, hiç kimse devleti kendisine oyuncak edemez. Devlet de buna izin vermez. Bu işlerin şakası yoktur.

Ey uzun ve yalnız adam, kes ‘RACON’u! Müslüman aynı yerden sokulmaz. Bir daha, ‘ Allah Affetsin’ deme şansımız olmayacak.

Kaynak: ÇUKURAMBAR BORSASI (7) : FETÖ MALLARI – Nuray Başaran

Kaynak: NURAY BAŞARAN Yazdı – ÇUKURAMBAR BORSASI (7) : FETÖ MALLARI