DARBELER DOSYASI : YAZARINA 1 YIL 3 AY HAPİS CEZASI VERDİREN YAZI /// YELİZ KORAY : YERİM DESTANINIZI !!!!!


ÖZEL BÜRO NOTU : YAZI AŞAĞIDA. LÜTFEN OKUYUN VE BU YAZI YÜZÜNDEN YAZARINA 1 YIL 3 AY HAPİS CEZASININ NEDEN VERİLDİĞİNİ SİZ DE DÜŞÜNÜN. AMA SADECE DÜŞÜNÜN. YAZMAYIN, SÖYLEMEYİN. ÇÜNKÜ AYNI HAKİMLER SİZİ DE BULUR. BİZDEN SÖYLEMESİ.

YELİZ KORAY : YERİM DESTANINIZI !!!!!

1. Dünya Savaşı 4 yıl sürdü. Tekrar ediyorum 4 yıl

Yani 16 mevsim 208 hafta bin 460 gün…

Kafkas Kanal Filistin-Suriye Çanakkale Hicaz-Yemen

Makedonya Galiçya Romanya Cepheleri açıldı.

İtilaf Devletlerinin 42 milyon askerine karşı 2 milyon 850 bin kadardık.

Kafkas Cephesi’nde Sarıkamış’ı Rus ordusundan almak için savaştık.

90 bin asker DONARAK ÖLDÜ. Dok-san-bin asker… Lojistik destek gelememişti çünkü.

Zaten açlardı üşüyerek uykuya dalarak öldüler. Kimi anasını kimi sevdiğini hayal ederek uykuya daldı. Bir daha uyanmadılar…

Çanakkale Cephesi…

Zafer kazanıldı ama bedeli 500 bin insanın ölümü oldu. 253 bini asker gerisi sivildi.

Tarihçiler hastalıktan ölenlerin bu sayının iki katı olduğunu söyler. Bir de o dönem üç lisenin mezun veremediğini. Galatasaray Konya ve İzmir Liseleri…

Çünkü elleri silah tutuyordu çocuklardı dönmeyi düşünmemişlerdi…

Dönemediler tarihe “meçhul çocuk asker” olarak geçtiler.

Çoğunun ismi de mezarı da yok Çanakkale’de yatıyorlar!

Kurtuluş Savaşı. .

Doğu Cephesi’nde Ermenilerle Güney Cephesi’nde Fransızlarla savaştık.

Doğu Anadolu tamamen kurtarıldı TBMM resmen tanındı.

Maraş Urfa Adana ve Sakarya’da zafer kazandık. Fransızları yurttan TEMİZLEDİK.

Şehirlerimize; Gazi Kahraman Şanlı isimleri verdik.

Batı Cephesi daha kanlıydı.

1. ve 2. İnönü Kütahya-Eskişehir Sakarya Savaşı yaşandı.

Sakarya Savaşı tarihe en çok subayın şehit olduğu savaş olarak girdi.

İtalyanlar Muğla ve Antalya’dan çekildi. Mustafa Kemal Atatürk Büyük Taarruzu BAŞLATTI!.

Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra “İlk hedefiniz Akdeniz ileri” dedi.

Yunan ordusu İzmir’e kadar kovalandı İzmir düşman işgalinden KURTARILDI!

Batı Anadolu düşmandan tamamen TEMİZLENDİ.

Konferanslar kongreler ateşkesler anlaşmalar… Kurtuluş Savaşı da 4 yıl sürdü. 16 mevsim

208 hafta bin 460 gün… Binlerce şehit verdik. O binlercenin yine iki katından fazlası bulaşıcı hastalıktan öldü.

YILLARDIR PKK’YA VERİLEN ŞEHİTLERİ SAYMIYORUM BİLE…

Ve 15 Temmuz… 1 gün bile sürmedi. Tekrar ediyorum 24 saat bile değildi; 15 saat sürdü!

Limana yanaşan düşman gemilerinden değil sağ olsun Erdoğan’ın ‘eniştesi’nden öğrendik.

Ama hazırlıksız değildik. Lojistik destek tamdı mesela. Nedense 4 farklı noktada bekletilen uçaklar-helikopterler 3G bağlantıları televizyonlar radyolar…

Düşman bu kez ne İngiliz ne Fransız ne de Almandı…

Bir zamanlar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen istedikleri her şey verilen “muhterem hoca efendileri”ydi. Amaç devleti ele geçirmekti ama nedense birkaç tankla darbe yapmaya çıkmışlardı.

Her şeyden habersiz masum erlerle polisi ve vatandaşı karşı karşıya getirdiler.

Kardeşi kardeşe kırdırdılar!

Kurtuluş yine bizimkilerden; FETÖ’nun kumpas kurduğu Kemalist askerlerden geldi.

Ve milletin direnişiyle birlikte darbe püskürtüldü. Sonuç 248 şehit yüzlerce yaralı…

***

Kısaca… Evladını beşikte bırakan Nene Hatunlar

Kocasını toprağa verip cepheye koşan Kara Fatmalar… Çocuk yaşlı kadın demeden. .

Atamızın önderliğinde bizlere

19 Mayıs’ı

23 Nisan’ı

30 Ağustos’u

29 Ekim’i bıraktılar!

Amma… geriye Sarıkamış’ta ölenler için ‘halay’ çektiğimiz anmalar…

“Yağmur yağıyor çocuklar üşümesin” diye yasaklanan 23 Nisan’lar…

Her sene hastalık bahanesiyle iptal edilen 19 Mayıs’lar ve güvenlik gerekçesiyle yasaklanan

30 Ağustos’lar kaldı!

***

Velhasıl “Elin tokadını yemeyen kendi tokadını yumruk sanırmış!”

Tarihe altın harflerle yazılan onca zafer binlerce şehit ve ders alınacak yüzlerce hikaye kalmışken…; Darbenin araştırılmasını istemediğiniz Meclis önergeleri Muhterem hoca efendinizi değil de masum askeri karşınıza alarak bastırdığınız afişler Bir türlü TEMİZLEYEMEDİĞİNİZ KOVALAYAMADIĞINIZ ve Düşmandan KURTARAMADIĞINIZ vatan varken Size de hiçbir güvenlik gerekçesi göstermeden 1 hafta bayram yapmak komik gelmiyor mu?

Gelmiyorsa yukarıdaki satırları tekrar okuyun beyler bayanlar… Destan 3G ile yazılmaz.

— —- —

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=2yd47SZqIrk – Yeliz Koray’ın "Yerim Destanınızı! yazısı TBMM’de okundu

— —- —

İZMİT (Kocaeli) (DHA) – İzmit’te daha önce yerel bir derginin ve internet sitesinin yazı işleri müdürlüğünü yapan Yeliz Koray’ın 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak ‘Yerim destanınızı’ başlıklı köşe yazısı geçen yıl Temmuz ayında internet sitesinde yayımlandı. Yeliz Koray’ın köşe yazısı birçok internet sitesinde ve sosyal medya hesaplarında yayımlanırken beğenilerin yanı sıra tepkiler de gördü.

Şikayet üzerine gözaltına alınan Yeliz Koray adliyeye sevk edildi. Yeliz Koray adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı.

‘Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme’ suçundan hakkında dava açılan Yeliz Koray bugün Kocaeli 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Mahkeme Yeliz Koray’ı 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Yeliz Koray’ın cezası sabıkasının olmaması nedeniyle ertelendi.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// YANDAŞ YAZAR ABDURRAHMAN DİLİPAK’TAN CANLI YAYINDA FETÖ İTİRAFI : SİYASİ AYAĞI AKP’DİR !!!!


YANDAŞ YAZAR ABDURRAHMAN DİLİPAK’TAN CANLI YAYINDA FETÖ İTİRAFI : SİYASİ AYAĞI AKP’DİR !!!

Katıldığı bir televizyon programında AKP’yi eleştiren Akit yazarı Abdurrahman Dilipak “FETÖ’nün siyasi ayağı AKP’dir” dedi.

23 Haziran seçimlerinde Ekrem İmamoğlu’nun 800 bini aşkın bir oy farkıyla İBB Başkanı olmasının ardından iktidara yakın isimlerden özeleştiri gelmeye devam ediyor.

Akit TV’de bir programa katılan Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak “FETÖ’nün siyasi ayağı AKP’dir. AKP’nin 3’te 2’sinin FETÖ’yle fotoğrafı var” şeklinde konuştu.

“Seçim sonuçlarının bu şekilde çıkmasında bu yanlış politikanın da payı var. Bankada hesabı var diye bir sürü adamı ihbar ettiler. Onu ihbar edenler asıl kriptolar kendilerini akladılar. AK Parti’nin 3’te 2’sinin FETÖ’yle fotoğrafı var. Türkçe Olimpiyatları il il gezdirilirken gitmeyen teşkilat mı vardı? Vali de oradaydı kaymakam da oradaydı belediye başkanı da oradaydı vakıflar dernekler sendikalar herkes kucak kucağaydı. Aynı kafayla gidilirse Ergenekon yok dediler FETÖ de yok derler. ” ifadelerini kullandı.

LİNK : https://www.abcgazetesi.com/akit-yazarindan-canli-yayinda-itiraf-fetonun-siyasi-ayagi-akpdir-25534

KİTAP TAVSİYESİ : MÜKEMMEL SİLAH /// YAZAR : DAVID E. SANGER


2015’te Rus hackerlar Demokratik Ulusal Komite’nin bilgisayar sistemlerinin en derin köşelerine kadar sızdı ve oradan çaldıkları e postalarda yazan bilgilerin ifşasıyla Amerikan demokrasisinin gidişatı yön değiştirdi. Ama bu işi sadece Trump dönemi ile alakalı zannetmek, büyük resmi bizlere göstermekte aciz kalır; nitekim yine aynı yıl Ruslar sadece Beyaz Saray’ın, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın ve ABD Kuvvet Komutanlığı’nın siber ağlarına girmekle kalmayıp bir de Amerikan nükleer santrallerinin de içine implantlar yerleştirerek ABD’nin tüm elektrik şebekesini diledikleri zaman açıp kapatma gücüne eriştiler. Bu dönem, dünyanın süper güçlü devletleri arasında on yıldır süregelen bir dijital sabotaj sürecinin zirvesiydi ve ABD, hiçbir şey yapmasa bile Çin, İran, Kuzey Kore ve Rusya’nın birbirleriyle siber uzaydaki amansız, hatta savaşa sebep olabilecek kadar çetin çatışmalarının arasında kalıp yine de dolaylı yoldan hasar görmüştü. Siber teknolojinin öncüsü ve lideri olmakla böbürlenen Amerikalılar, başkalarının da aynı oyuncaklara sahip olup üstünlük sağlayabileceğini öngörememişlerdi – konu dijital yoldan saldırmak olunca ABD’nin eli kuvvetliydi, ama bir gün aynı kudrette savunma yapmaları gerekeceğini hiç düşünmemiş ve rakiplerini hafife almanın bedelini bu saldırılara, hatta ‘komşularının’ kavgalarından sıçrayabilecek hasarlara karşı bile hazırlıksız yakalanarak ödemişlerdi.

Peki ya bir gün, tüm siber saldırıların okları onlara çevrilirse ne yapacaklardı?

Mükemmel Silah, atom bombasının icadından bu yana jeopolitik dengeleri en ağır şekilde sarsan gücün, yani siber silahların yükseliş hikâyesini, başka hiçbir yerde bulamayacağınız detaylarla anlatıyor. Elde etmesi çok ucuz, reddetmesi ve kabullenmemesi çok kolay olan bu cephanelerin şeytani amaçlar için kullanılması halinde nasıl geri dönüşü imkânsız nifak tohumlarının atılabileceğini, kudretli ve büyük geçinen ülkelerin bu silahlara karşı ne kadar aciz kalacağını en çıplak haliyle okuyucusuna gösteriyor. New York Times’ın ulusal güvenlik muhabiri ve siber savaş uzmanı David E. Sanger’ın kaleminden çıkan bu eser, Silikon Vadisi’nden Çin’deki en derin yeraltı şebekesi dehlizlerine dek savrulan bir macerada herkesi kalıcı bir sabotaj, casusluk, bilgi kirliliği ve korku çağının başlangıcına hazırlanmaya davet ediyor.

Siber, demokratik olsun olmasın, tüm ülkelerin ve terörist oluşumların yeni gözde silahı. Artık herkes birilerinin hedefinde, ve hiç kimse güvende değil…

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

KÖY ENSTİTÜLERİ DOSYASI /// KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM – Eğitimci yazar Öğretmen Mustafa Aslan Aksungur – (BÖLÜM 1-2-3-4-5-6)


KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM – Eğitimci yazar Öğretmen Mustafa Aslan Aksungur – BÖLÜM I

Posted on March 25, 2019 by Nacikaptan

BÖLÜMLER
Bölüm I http://nacikaptan.com/?p=67366
Bölüm II http://nacikaptan.com/?p=67944
Bölüm III – IV http://nacikaptan.com/?p=68535
Bölüm V – VI http://nacikaptan.com/?p=69317

Naci Kaptan / 25.03.2019
Bölüm I

KÖY ENSTİTÜLÜ ÖĞRETMEN EĞİTİMCİ YAZAR
MUSTAFA ASLAN AKSUNGUR’UN ANILARI

Değerli okur ,

Kurtuluş savaşından sonra yoğun bir eğitim savaşı gerekiyordu .Cumhuriyeti kuranlar aslında en büyük savaşın EĞİTİM ve ÖĞRETİMDE yapılmasının gerekli olduğunu biliyordu . Bir eğitim devrimine gerek vardı . Bu ulu devrim KÖY ENSTİTÜLERİnin yapılmasıyla ve köy çocuklarının eğitimsiz ve cahil yoksulluğundan aydınlar yaratacak bir eğitim savaşı olarak başladı .

Bu yazı dizisinde bu büyük eğitim devriminin içinden yoğrularak gelen Anadolu bozkırının bir çocuğu , Köy Enstitülü bir öğretmen , araştırmacı yazar ve eğitimci değerli Mustafa Aslan Aksungur’un kaleminden yaşam öyküsünü sunacağım . geçmişi ve yaşam öyküsünü günlüklerle kaleme alan ve adeta bir kuyumcu titizliğiyle geçmişi bize aktaran değerli öğretmenimize gönülden selam olsun.

Öğretmen Aksungur’un bana göndermiş olduğu ve yayımına izin verdiği , eğitim tarihimize not düşen , yoksul bir Anadolu çocuğunun yaşam öyküsünü paylaşmadan önce KÖY ENSTİTÜLERİNİN tarihçesini tekrar anımsamakta yarar var. Daha sonra yazının akışı içinde kalemi değerli Öğretmen Aksungur’a teslim edeceğim.

KÖY ENSTİTÜLERİ

Devrimci düşüncenin adamı Köy Enstitülerinden yetiştirilecekti.
Peki devrimci düşüncenin adamı bunu nasıl başaracaktı?

Bunun yolunu da, adı enstitülerle bütünleşen Tonguç şöyle özetliyordu:

“Köylüye bir şey öğretebilmek için ondan birçok şey öğrenmek gerekir. Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe, bu köyün sırlarını anlayamayız. Köylüyü anlayabilmek, duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği sudan içmek, yediği bulgurdan yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek gerekir.”

Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde eğitim alanında hiç de iç açıcı bir durum yoktu. Osmanlı döneminden 2345 ilkokul ve bunlarda görevli 3.061 öğretmen devralınmıştı. 1926 yılına gelindiğinde ilkokul sayısı 4.770’e, öğretmen sayısı da 9.062’ye yükseldi ama ilköğretim sorunu çözülemedi. Özellikle köylerde ilkokul ve öğretmen gereksinimini giderilemiyordu. Mustafa Necati Bey’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde, 1926 yılında Denizli ve Kayseri’de birer Köy Öğretmen Okulu açılarak soruna çözüm bulunmaya çalışıldı. Ancak, bu okullardan olumlu sonuç alınmadı ve 1932’de kapatılmalarına karar verildi.

1933-1934 yılında kent çocuklarının %75’i ilkokula gidebiliyorken, köy çocuklarının ancak %20’si bu olanaktan yararlanabiliyordu.

Eğitim devriminin üç adımı

Türk aydınlanmasının omurgası eğitim devrimidir. Eğitim devriminin üç ayağından ilki 3 Mart 1924’te gerçekleştirilen Öğretim Birliği Yasası, ikincisi, 1 Kasım 1928’de yapılan harf devrimidir. Bunlar, Türk aydınlanmasının hayata geçmesi için “olmazsa olmaz” koşullardandı. Ancak Türk aydınlanmasının kalıcılığı, devrimlerin benimsenmesi ve aydınlanma dalgasının ülkenin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmesiyle mümkündü.Bu da nüfusun yüzde seksenini oluşturan köylünün eğitilmesini gerektirmekteydi.

Ülke genelinde yüzde 6-7 civarında olan okuryazarlık oranı köylerde çok daha düşüktü. Harf devrimine rağmen okuryazarlığın düşünülen hızda yayılmamasında en büyük etken öğretmen sorunuydu. 1930’lu yılların ortalarında, 40 bin köyün 35 bini öğretmensizdi. Öğretmen okulları yılda 300-350 kadar mezun verebiliyordu. Basit bir hesaba göre, sorunun çözümü için on yıllarca beklemek gerekiyordu. Peki bu sorun nasıl aşılabilecekti?

Önce köy eğitmen kursları

Çözüm, Cumhuriyetin kurucusu ve Türk devriminin önderi Mustafa Kemal Atatürk’ten geldi. Çözümün ilk adımı, “Köy Eğitmen Kursları” uygulamasıydı. Böylece eğitim devriminin üçüncü ayağının temeli atılmıştı. Büyük önderin ömrü, projeyi tamamlamaya yetmedi. Bayrağı devralanlar projeye sahip çıktılar. Türk devriminin gerçekleşmesinde Mustafa Kemal’in hep yanı başında olan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, projenin sahipleri, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’a destek oldu. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan yasa ile, dünyanın en özgün eğitim atılımı uygulamaya geçirildi.

Köy Enstitülerinin Açılış Nedenleri

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 1935’teki IV. Kurultayı’nda İlköğretimin yaygınlaştırılması amacıyla bir dizi karar alındı. Bunların en önemlisi, askerliğini onbaşı ve çavuş olarak yapan köy gençlerinin kısa bir eğitimden geçirilerek kendi köylerinde eğitmen olarak görevlendirilmesiydi. İlk uygulama 1936’da başladı ve 84 köylü genç Eskişehir’e bağlı Çifteler’de açılan bir kurstan sonra köy eğitmeni olarak görevlendirildi.

Uygulamanın başarılı olması üzerine kursların sayısı artırıldı, eğitmenlere toprak, tohumluk ve tarım araç-gereci de verilerek bulundukları bölgede tarımsal çalışmalara öncülük etmeleri sağlandı. 1937’de konu daha kapsamlı bir biçimde ele alındı ve Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ın hazırlattığı bir program çerçevesinde Eskişehir Çifteler’de (1937), İzmir Kızılçullu’da (1937), Edirne Kepirtepe’de (1938) ve Kastamonu Gölköy’de (1939) deneme niteliğinde dört Köy Öğretmen Okulu açıldı. Edirne’deki okul önce Karaağaç’ta öğretime başladı, sonra Kepirtepe’ye nakledildi.

Bu çalışma Hasan Ali Yücel’in milli eğitim bakanlığını üstlenmesiyle birlikte daha da genişletildi. Başlatılan yeni programın mimarı, dönemin ilköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç oldu. 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu önceki deneme okullarının enstitüye dönüştürülmesini ve ayrıca 17 yeni köy enstitüsü açılmasını öngörüyordu. Bu okulların her birinin bir çevresi olacak ve bu çevre içinde yer alan illere, nüfusa göre öğrenci kontenjanı ayrılacaktı. Enstitülere, beş yıllık köy okullarını bitirenlerle üç yıllık okulları bitirenlerden iki yıllık hazırlık sınıfını başarıyla tamamlayanlar alınacaktı. Karma öğretim sistemine dayanan enstitülerin öğretim süresi beş yıldı.

Öğrencilerin ilk üç yıllık başarı düzeylerine bakılarak en başarılılar öğretmenliğe, geri kalanlar öteki köy hizmetlerine yönlendirilecekti. Okullar aynı zamanda birer tarım işliği, sağlık ocağı olarak işlev görecek, çeşitli tohum ve tarım araçlarının ilk denemeleri buralarda yapılacaktı. 1942 yılında çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu’yla Enstitüler sağlam bir yapıya kavuştu.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın ayırdığı ödenekle, öngörülen 21 Köy Enstitüsü’nün kısa sürede kurulup tamamlanması olanaksız olduğundan, gerek yapım, gerekse öğretim ve uygulama harcamalarının karşılanmasında köy bütçelerine ve imeceye de başvuruldu. Enstitülere alınan öğrenciler okulun yapım işlerinde ve örnek tarım uygulamalarında da görev aldılar. Köy Enstitülerinde okutulan derslerin %50’si kültür, %25’i tarım, %25’i de teknik dersleriydi.

Köy Enstitülerine öğretmen yetiştirmek amacıyla 1942-43 öğretim yılında Ankara Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne bir Yüksek Köy Enstitüsü eklendi. Köy Enstitülerinin en başarılı öğrencileri, öğretmenler kurulu kararı ve sınavla üç yıllık bu okula alındı, ilk yıl Kızılçullu ve Çifteler Köy Enstitülerini bitirenlerin tamamı Yüksek Köy Enstitüsü’ne alındı. Diğer Köy Enstitüleri henüz mezun vermemişti. Köye yönelik bir araştırma enstitüsü olması da amaçlanan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde Türkiye’nin en seçkin eğitimcileri, üniversite öğretim üyeleri ve devlet yöneticileri görev aldı. Derslerin bir bölümü Ankara’daki bazı fakülte ve yükseköğretim kurumlarında görülüyor, bazı uygulamalı dersler ise ilgili devlet kuruluşlarında işleniyordu. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kısa sürede başlı başına bir kültür çevresi durumuna geldi. Bu enstitü, kapatıldığı 1947 yılına değin 209 mezun verdi.

Köy Enstitüsü mezunu ilk 1941 öğretmen 1944 yılında köy okullarında görev aldı. 1948’de Van’a bağlı Erciş’te açılanla birlikte toplam sayısı 21’e ulaşan köy enstitülerinden kapatıldıkları 1953 yılına kadar 1.398’i bayan, 15.943’ü erkek olmak üzere 17.341 köy öğretmeni diploma aldı. 1936-1947 yılları arasında faaliyet gösteren eğitmen kurslarından ise 8.675 eğitmen mezun oldu. Sağlık bölümlerinden de 1.248 sağlık memuru yetişti.

Çok partili rejime geçildikten (1946) sonra, yeni kurulan Demokrat Parti’nin (DP) yoğun eleştirileriyle karşılaşan Köy Enstitüleri bu dönemde belirgin bir duraklama geçirdi. 1947’de, Reşat Şemsettin Sirer’in milli eğitim bakanlığı sırasında, eğitim programları temelli yitikliklere uğradı ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı, Köy Enstitülerinin yönetici ve öğretmenleri değiştirildi. İbrahim Hakkı Tonguç görevden alındı.

Türkiye’yi aydınlanmaya bilime ve çağdaşlığa taşıyacak olan bu büyük eğitim projesinin YOK EDİLMESİNİN ardında toprak ağaları ve siyasetçilerin iktidar kaygısı , oy kazanma hırsları vardır. Ne yazık ki Türkiye gibi ülkelerde kişisel çıkarlar , iktidar olmak hırsı ülkenin büyük çıkarları önüne geçmiştir. Bu güzel ülke kişisel çıkarlarını ülke çıkarları önüne koyan politikacılardan dolayı gelişememiş , çağdaşlığa ve bilime yönelememiştir. KÖY ENSTİTÜLERİNİN kapanmasına neden olanları nefretle anıyorum.

Köy enstitülerinde okuyan ünlü yazar Mahmut Makal şöyle der ;

“Bu okulların kapatılması Cumhuriyet’e karşı bir devrimdir. ABD’nin
dünyaya ektiği en lanet tohum, o dönem üretilen yalan propagandalardır”

1948 yılında İnönü hükümeti zamanında başlamış olan ve 1950 yılında başbakan olan Adnan Menderes zamanında artarak devam eden Marshall yardımı kapsamında Türkiye’nin ABD’ye olan borcu sürekli artmaktaydı. Bu süreci ABD şöyle tanımlar ;

“Marshall yardımıyla Türk insanı asfalt yollarla ve köprülerle tanıştı ( Bu yardımı neden yapıyorlardı ? ; Bakınız BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI) Fakat Menderes çok fazla masraf yapıyor parayı hesapsız harcıyordu. Fabrikalar yapıyor ve heryere camiler dikiyordu. o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı.”

Marshall yardımıyla Türkiye sürekli borçlanmaktadır. Toprak ağalarının ve Türkiye’yi borçlandıran Amerikan hükümetinin baskısıyla KÖY ENSTİTÜLERİ kapatılmıştır. Şimdilerde bütün dünyada tartışılan yüksek öğretimde probleme dayalı öğretme modeline çok benziyor. Ayrıca AB’nin yüksek öğretimde başlattığı Leonardo Da Vinci siteminin yıllar önce uygulandığı şeklinin ilk örneğidir..

İşte bu süreç içinde Amerika Köy Enstitülerini de mercek altına almış ve büyük bir aydınlanma projesi olduğunu farkına varmıştı. Amerikan hükümetinin hazırladığı bir istihbarat raporunda ‘Dikkatli olun Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyor’” denilmektedir.

1940’lı yıllarda üniversitelerin özerkliğinin başladığı dönem, Hasan Ali Yücel’in dönemine, Köy Enstitülerinin kurulduğu döneme denk gelmektedir, ki bu dönemde Köy Enstitüleri UNESCO tarafından dünyaya Türk eğitimi model örnek olarak gösterilmektedir.

John Dewey, 1859-1952 yılları arasında yaşamış Amerikalı bir eğitim filozofudur. Eğitim felsefesinin temelinde yaparak öğrenme adını verdiği problem çözme yaklaşımı yani deneyim kavramı yer alan Dewey, yaparak-yaşayarak öğrenmeye ve tecrübeye önem veren pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz teorisi olarak geliştirmiş; deneycilik, işlevsellik ve aletçilik olarak da bilinen felsefe akımının kurucusu ünlü filozof ve eğitim teorisyenidir.

Köy Enstitülerinin kapanması ülkemizin bağımsızlık politikasının kırılma noktası ve miladı olarak görülebilir. Bu tarihten sonra eğitimin dokusu ve felsefesi değişmiş, köylere kültürel ağırlıklı eğitim yerini ezberci eğitime bırakmıştır. Cumhuriyetin temel hedefi olan, köylüyü aydın çiftçi durumuna getirmek yerine sahipsiz, kendi sorunlarını devlete iletemeyecek kadar yalnız ve aciz bırakılmıştır. Maalesef ülkemiz o günün bu kazanımı koruyamadı. Çünkü o dönemde toplumun eğitim düzeyi, demokrasiyi sindirme bilinci, Batı’nın baskısı sonucu bu proje ortadan kaldırıldı.

Köy Enstitüleri temel esprisi şuydu: Bu eğitim modeli kişiye kendi farkına varabilirliğini kazandırıyordu. Anlıyor, düşünüyor, sorguluyor ve üretiyor. Yaptığı işin verdiği mutlulukla yaşamına anlam katabiliyordu. Bu günlerde de Milli Eğitimin içeriğinin boşaltılarak değiştirilmesi ve en değerli okulların bile imam-hatip okullarına dönüştürülmesi ANLAMAYAN – SORGULAMAYAN – ÜRETMEYEN kuşaklar yetiştirecek ve ne yazık ki ülkemiz yine sanayi ve bilişim devrimlerinde son sıralarda kalacaktır .

KÖY ENSTİTÜLERİ NEDEN KAPATILDI

Bu soruya cevap olabilecek en saydam açıklamalardan biri, dönemin CHP Milletvekili Kinyas Kartal’dan gelmişti. Aynı zamanda toprak ağası olan Kinyas Kartal, yıllar sonra, Köy Enstitülerinin neden kapatıldığına ilişkin soruya şu açıklamayı getirmişti:

“Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.”

* Köy Enstitüsü yasasının görüşülmesinde TBMM nde 426 kayıtlı Milletvekili vardı. Oylama gününde, başta Celal Bayar, Adnan Menderes olmak üzere, sonradan Demokrat Partiyi kurup katılacak olan 148 Milletvekili meclise gelmediler.

* Yasa, gelenlerin oybirliği ile, 278 oyla kabul edildi..

* Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de, yasayı destekliyor ve “Kitap mermi gibidir” veciz ifadesiyle taraf olduğunu belirtiyordu.

Bazı güçler yasanın çıkmasını istemiyordu. Çıktıktan sonra da aleyhine propaganda yapmaya devam ettiler. Daha çocuk yaştaki Köy Enstitüleri boy hedefi olmaya başlanmıştı. Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında , henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943 de, “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” söylemiştir. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.

CHP “Çiftçiyi Topraklandırma” adlı yasa taslağını TBMM ne getirdiğinde, birçok Milletvekili istifa etti.

Bunlar Demokrat Partiyi kurdular. Bilindiği gibi bunların çoğu, toprak ağası, köy ağası, şeyhler, dedeler olup söz sahibiydiler. Tabiatıyla Köy Enstitüsüne karşı olacaklardı. Yetişen gençler, babalarına benzemiyor. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlar. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar. Ağaların önünde baş eğmiyorlar. Bilime önem veriyorlar. Ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlar. Hak hukuk aramaya başlıyorlar. Atatürk İlke ve İnkilaplarını, düşüncelerini en üst seviyede tutmaya başıyorlar. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlarına dokunacağı kaçınılmaz. Hatta CHP’sinde kalanlar içinde de, Köy Enstitüsüne karşı homurdananlar gün geçtikçe çoğalmaya başladı. . Güçlerinin çok azalmasını, istifaların durdurulması lazımdı.

Bir gün, Kepirtepe Köy Enstitüsüne ziyarete giden Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, bir kız öğrenciye, çantasında neyin olduğunu sorar. Kız çantayı açar, göstererek, “ Bir parça ekmek, bir parça köfte ve birde Dünya Klasiklerinden Antigone isimli kitap “der. İnönü mutlu olur. Etrafındakilere dönerek, “ Ne zaman Türkiye’de, erinden generaline, sade vatandaşından Cumhurbaşkanına kadar, herkes, ekmekle kitabı bir araya getirebilirse, gerçek kalkınma başlamıştır demektir “ diyen İnönü, yandaşlarının baskılarına dayanamayarak,1946 seçimleri sonrasında kurulan Recep Peker hükümeti sürecinde Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguc’u görevden alarak, MEB na Reşat Şemsettin Sirer’i getirdi.

Tonguç, önce Talim Terbiye kuruluna, sonra da bir okula öğretmen olarak atanır. Sirer, 1947 de, “tüm Köy Enstitülerinin kuruluş özelliklerinin ortadan kaldırıldığını, bu okulların sıradan bir köy okulu olduğunu “ söyleyerek, müfredat programını değiştirdiler. Böylece, erimekten korkan İnönü’nün sırtından da yük kalkmış oldu. İşte bu dönem, sağcılara yaranmak, CHP’yi toparlamak için okullarda din dersleri ve İmam Hatip Okullarının açılması dönemidir.

1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, 27 Ocak 1954 de 6234 nolu yasa , ile uygulamaya tamamen son verdi. İkinci Dünya Savaşı’nın zor koşullarına karşın ülke coğrafyasına eşit aralıklarla serpiştirilen 21 aydınlanma ocağı ışık saçan okullar 20 bine yakın mezun verdi. Ancak eğitim devriminin üçüncü adımının tamamlanması için en az 40 bin mezun yani 10-15 yıl daha gerekliydi. Olmadı, buna izin verilmedi. Demokrasiye geçişle birlikte, Cumhuriyetin en ışıltılı eğitim atağı olan Köy Enstitüleri projesi yarım bırakıldı.

Bu büyük aydınlanma projesinin kurucuları Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u saygı ve sevgiyle anıyorum.

Naci Kaptan / 25.03.2019
Devam edecek

KAYNAKLAR



Naci Kaptan / 29.01.2018

KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM – Eğitimci yazar Öğretmen Mustafa Aslan Aksungur – BÖLÜM II

Posted on April 18, 2019 by Nacikaptan

BÖLÜMLER
Bölüm I http://nacikaptan.com/?p=67366
Bölüm II http://nacikaptan.com/?p=67944
Bölüm III – IV http://nacikaptan.com/?p=68535
Bölüm V – VI http://nacikaptan.com/?p=69317

Naci Kaptan / 18 Nisan 2019

Değerli okur ,

Sizleri Güzel Anadolumuzun gerçek bir yaşam öyküsüne , tozlu çorak topraklarda, yoklukların ,yoksullukların yaşandığı , harp senelerinin acılı ve zor günlerinin yolculuğuna götüreceğim. Anadolu’nun yoksul bir köyünden Köy Enstitülerine giden uzun yolun kahramanı aşağıdaki yaşam öyküsünü Öz Türkçesiyle , Anadolu deyişleriyle sanki bir masal gibi yazıya döken Allah uzun ömür bağışlasın ki 1931 doğumlu , Köy Enstitüsü mezunu Eğitimci Yazar Öğretmen Mustafa Aslan Aksungur’un Cumhuriyet tarihimize not düşen yaşam öyküsünü paylaşacağım .

Mahmut Makal , Mehmet Başaran, Talip Apaydın ,Fakir Baykurt, Emin Özdemir, Dursun Akçam, Osman Şahin gibi değerli yazarlar üreten Köy Enstitülerinden adı duyulmamış fakat bir çok kitabı olan değerli Mustafa Aslan Aksungur da KÖY ENSTİTÜLÜ diğer yazar arkadaşları gibi Türk edebiyatı için bir değerdir.

Değerli eğitimci yazar Öğretmen Mustafa Aslan Aksungur’a teşekkür ederek , sağlık diliyor ve Güzel Anadolumuzun rüzgarlarını ,çiçek kokularını , Ağustos’un kurak sıcak güneşini , köy yaşamını ,masal tadındaki yaşam öyküsünü bölümler halinde sunuyorum. Mustafa Aslan öğretmenim , kalemin var olsun …

17 Nisan 2019 , dün KÖY ENSTİTÜLERİNİN 79. kuruluş yıldönümü idi . Milli Eğitim bakanı Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç başta olmak üzere KÖY ENSTİTÜLERİNİ kuran , yaşatan ve Ülkemize aydınlığın ışığını saçan tüm emekçilerine öğretmenlerimize selam ve saygı söyleyelim .

Naci Kaptan / 18. Nisan. 2019

BÖLÜM I

Eğitimci yazar Mustafa Aslan Aksungur

Değişik dost ve yakınlarım, uzun zamandan beri, oldukça içten ve sıcak ilgileriyle benden hep: “Yaşam Öykümün” yazılmasını istediler durdular… Dostların dürtüklemeleri ve uyarıları, bu işi böylesine savsaklamamın yanlışlığını, paslı eyseri mıhı çakar gibi çaktı beynime. Salt kendim için bile olsa bunun, Tarih önünde bağışlanamaz bir eksiklik + yanlışlık olduğu gerçeğini bilincime çıkarmaya yaradı bu uyarılar… Çıkardım.

Zaman zaman yazmayı da düşünmemiş değildim hani. Ama bu dürtüklemeler, özellikle de Cem Ateş YILDIRIM torunumun içtenlikli üstelemeleri üzerine, gündemime almak gereğini duydum. Artık duramazdım. Beynim de bana:

“Daha ne bekliyorsun Aslan’ım. Haydi, hemen işe başla!” Deyince, başladım yazmaya.


I – İlk Çocukluk Yıllarım:

İlk çocukluk yıllarım, anımsayabildiğim kadarıyla coşkulu bir yarı-sorumsuzluk içinde geçti. Biraz fazlaca sevilmiş, birazcık da şımartılmıştım. İşin iyi yanı, çevrem beni şımartsa da ben, taşkınca bir şımarıklığı pek benimseyememiş olmamdır. Şımarık taşkınlığımı, içtenliğim amorti ediyor, unutturuyordu her zaman. O günlerdeki anımsayabildiğim durumların sisini-dumanını azıcık aralayıp anlatmak, konuya biraz daha açıklık getirebilir.

Başlayalım uzun yol hikayesine :

“- Güçlü bir belleğim vardı. Sevdiğim konularda ilk gördüğüm, ilk duyduğum güzellikleri ve güzellemeleri hemen beynime yerleştiriverir onu bir daha da kolay kolay unutmazdım. O zamanlar, Fariske bucağının on sekiz köyünde, üç sınıflı ilkokul sadece bizim Uğurlu köyünde vardı.

İleri görüşlü bir köy muhtarı olan babamın muhtarlık yıllarında yaptırılmış, aralıksız olarak bugünlere değin sürdürülmüştü. Okulda okuyan ağabeyim Ali AKSUNGUR’un ağzından hemen hemen hiç düşmeyen şu aşağıda sunduğum “UNUTMA” adlı şiir yeni çıkmış, günün modası olmuştu o günlerde. Ben de özellikle köyümüz Uğurlu’daki Topluluklarda bu şiiri sık sık okuyarak nerdeyse okul öğrencileriyle yarışır olmuştum.

“UNUTMA!

Bir avuçtan fazla insan değildik
Bize dünya düşman oldu yenildik.
Bilirdiler şan vermişti eski Türk,
Sandılar ki can vermişti eski Türk!

Minareler duyguları var gibi,
Bizi kurtar bizi kurtar Yarabbi’!
v.d.. v.d.. ……………….

Diyen milli destanları yahut:

“Buldum yolda bir erik
Kaptı bir alageyik
Geyik kaçtı ormana
Ben de düştüm ardına
Geyik yolun şaşırdı
Kaf Dağından aşırdı!
v.d… v.d… .

Diyen öykülü destanı ve benzeri şiirleri bir duyuşta ezberlerdim. Kendi kendime yüksekçe bir duvar sekisine, bir kaya yükseltisinin üstüne sıçrayı-verir çıkar, uyumluca ve zevkle, şiire, şiir tadı vere vere, yüksek sesle okurdum. Bundan hem kendim doyumsuz zevkler alırdım, hem de dinleyenlerime tatlı anlar yaşatırdım…

Artık sokaklarda, meydanlarda beni gören üç-beş kişilik topluluklar, bu ve başkaca şiirleri her yerde hep bana okutmak isterler, beni isteklendirirler, şımartırlardı…

Köyün iki “Gazi” si vardı. Çanakkale Savaşında birer bacaklarını top güllesi götürmüş. O günün koşulları içinde sağaltımları yapılıp köye gönderilmişler. Kendilerine birer de “Gazi maaşı” bağlanmış. Köyde bu gazilere “Tekavit = Tekaüt” denirdi. Adlarının başına birer “Tekavit” sıfatı eklenerek:

“Tekavit Ali, Tekavit Osman” diye çağrılırlardı. Devletten Gazi maaşı aldıkları için, özellikle köyün en zenginleri sayılırdı bu iki Gazimiz…

Tekavit Ali cömert bir insandı. Beni de çok severdi. Kalabalıkça bir topluluk gördüğü yerde beni özellikle yanına çağırır, şiirler okumamı isterdi. Okuturdu. Şiirler okunup bittikten sonra bir alkış tufanı kopardı dinleyenlerimden:

“Yaşşaaa Aslan Bey. Varoool!” Sesleri yükselirdi dinleyen kalabalık köylülerimizin ağızlarından…

Beğenilmek, kıvrak bir zevk verir her insana. Hele de dört beş yaşlarındaki çocuklar için, tadına doyum olmaz bir zevk sağanağıdır beğenilmek. Ne de olsa, akranlar arasında ayrıcalıklı bir konum idi bu. Bir üstünlük idi. Üstelik de bu ayrıcalık kendi beynimizin ürünü, kendi emeğimizin ödülü olunca, sunduğu zevk daha da katmerleşiyor. İkiye, üçe katlanıyordu…

Yaşayanlar, iyi bilir bunu: Başarının verdiği zevkin doyumu, başkaca zevklerde kolayına bulunamıyor ves-selâm…

Ayrıca, Tekavit Ali, para kesesini çıkarır, bana o günün ortası delik, sarı yüz paralık paralardan para da verirdi. Ben de o paraları biriktirirdim. Her Perşembe günü Ermenek’ten gelip bizim “Gani Beleni” dediğimiz köyümüzün orta yerine konan “Pazarcı Esnafından” taktak helva alırdım. Beni seven, beni koltuklayan, sevdiğim arkadaşlarımla birlikte, keserle kırar kırar yerdik o taktak helvaları. Öyle kâfir bir tadı vardı ki o taktak helvaların, demeyin gitsin. Ne yazık ki o tadı yaşamımın bir başka aşamasında bir daha da, (hiç dememek için kolay kolay diyorum;) bulamadım gitti… Demek, çocukluk damağının zevkine, erişkinlik damakları pek erişemiyor anlaşılan…

Bir başka anımı da anlatmadan geçmeyeyim. Bu hem benim mala, mülke, özel eşyalarıma karşı olan kayıtsızlığımı ve hem de o günün yokluğu-yoksulluğu içindeki yitirdiğim servetin az-buz servet olmadığını anlatması bakımından yazıya geçirilmesi gerekir diye düşünüyorum. Sorumsuz uçarılığımın somut bir kanıtı olduğu için, özellikle kalıcılaştırmak istedim. Buyurun, anlatayım:

Babam hemen her yıl Gödüredi Yörüklerinden yaşlı yahut topal, işten- güçten düşmüş, yükten kalmış bir deve getirirdi. Köyümüz Uğurlu’nun ekini biçilmiş meralarında ahlat ağaçları arasında üç dört ay beslerdik. Tavlandırır, semirtir, sonra da keserdik. Kışlık kavurma, bastırma, sucuk yapardık.

Ana, baba bir, on iki kardeş, koca deveyi hep birlikte bir kış boyunca doya doya yerdik. Bu develerin yünlerini kırkar, el eğirtmecinde eğirir, bükerdi babacığım. Anacığım da çulfalık denilen eski el tezgâhında o ipi dokur, kumaş yapardı.

O yıl aldığımız devenin yününden dokunan kumaşı babam köyümüzün terzisi olan Mahmut Sarıaltın Çavuşa götürmüş, bana bir ceket diktirtmişti. O gün herkese biraz da fiyaka satmak için olacak, yeni ceketimi giymiş, sokağa arkadaşlarımla oynamaya çıkmıştım.

“Arasti-kesti” denilen koşu oyununa dalmıştık. Terledim. Ceketimi üzerimden çıkardım, özenle dürdüm, büktüm, “Yenice eleğim seni nerelere asayım?” özeni içinde, yolumuzun üstündeki yerli kayanın üzerine koydum. Akşama kadar oynadık arkadaşlarımızla. Bu arada bir ceketim olduğunu bile çoktan unutmuşum. Akşam eve vardığım zaman anacığım:

“Aslan! Hani çocuğum ceketin? Nerelerde koydun geldin onu..?”

Deyince aklıma geldi ceketi Çıplak-Kaya’nın üstünde unuttuğum. Anımsar anımsamaz, hemencecik koştum, vardım Çıplak-Kaya’ya. Ama ceket yok! Koyduysan bul. Yok! Toros yelleri esiyordu tek, bir defacık giydiğim o deve-tüyü renkli yepyeni, ceketimin yerinde…

O gün o Çıplak-kaya sanki bana:
“Oh olsun Aslan Beeey..!” dercesine, yüzüme çirkin çirkin sırıtıyor gibi gelmişti…

Kim bilir kim almış götürmüştü o günün behrende o yepyeni ceketimi? Bir daha da bulunamadı gitti o deve yününden eğrilip, dokunup, dikilen ilk ceketim. Bir günceğiz olsun giyip fiyakamı satabilseydim bari… Ama ne gezeer..? Oncağız hevesimi bile alamadan yerle yuf oldu. Daha sonraki günlerde de, ara, sor; bulunamadı ömrümün o ilk ceketi. Gitti-gider..! Halâ da gider.

Babam hiç üstüne düşmezdi böylesi olayların. Anlayışlı insandı. Paraya pula da kendi değerlerinden fazla değer vermezdi. Bu ağır olayın da hiç, ama hiç, bir kezcik bile olsun, sözünü etmedi… Ama anacığım..?

Anam da haklı:
Anacığım, babadan öksüz kalmış; ağasından dayak yiye yiye büyümüş bir kasaba kızı idi. Daha çocukken işe koşulmuş, yokluk içinde büyümüştü… Buna “büyümüştü” bile denilemezdi: Daha 14 yaşına bastı-basmadı, Gelin edilip, Ermenek’ten (o bir tür lüks yaşamdan) Uğurlu’ya, köyün ezgili yaşamına postalanmıştı…

Yokluğun ne menem şey olduğunu, ana-baba evinden bilirdi Anacığım. Tam bir ömür boyu başıma kaktı durdu bu vurdum-duymaz, bağışlanamaz (müseyipliğimin ürünü olan) aldırış etmezliğimi…

Bana hep müsseyyipsin derdi anam. (Müsseyip sözcüğü, bizim Taşeli’nde “Müseyyeb: İhmalci, tembel, üşengeç sözcüğünün söyleniş biçimidir. Anlamı da biraz daha katılaştırılarak, hiç bir şeye aldırış etmez, vurdum-duymaz, bulduğuna sevinmez, yitirdiğine tasalanmaz.) anlamlarıyla donangılıdır, yüklüdür. Bugün bile bizim yörelerde, Halk ağzında halen, geçerlice kullanılmaktadır. “TDK.” nun Türkçe Büyük Sözlüğüne geçmemiş. (Lâf aramızda: “Türkçe Sözlük”ü de dilimize yaraşır şekilde ve dolgunlukta donatmamız, Türklüğe yaraşır şekilde derleyip düzenlememiz, geç kalmış acil bir görev olarak bizleri beklemektedir…

Babam köyümüzün yerli kurucularından olan, büyük dedem Sayın Halit Efendi Hoca’nın torunlarından idi. Anam ise Kaza merkezimiz olan Ermenek’tendir. Onların evleniş konularını da, yeri sırası düştükçe anlatırdı anacığım:

Babamla anamın aralarında tam 18-19 yaş fark vardır. Babam: “1882” doğumlu, anam ise; “1900” doğumlu idiler.Babam daha önce, komşu köyümüz Halimiye’den bir kız alıp kaçırıyor. Halimiye, Uğurlu’nun 6– 7 km. doğusunda kurulmuş bir bucak merkezidir.Kaçırdığı kız ile babam, bir ay kadar dağda, çalı diplerinde yaşamışlar. Kızın gönlü olsa da, Ailesinin bu birleşmeye gönülleri olmamış. Karakola şikâyetçi oluyorlar. Bir ay kadar sonra jandarmalar bu çifte suçluları yakalayıp mahkemeye teslim etmişler.

Mahkeme:
“Gereği düşünüldü…” deyip babamı cezaevine kapatıyor. Tam üç yıl yatıyor Karaman Cezaevinde babacığım. Cezaevinden çıktığı zaman 31 yaşındadır. Sabıkalıdır… Bu sabıkası ve de yaşlı oluşu yüzünden, köyden kimse kız vermek istemiyor babama… Sonra köyün babamdan çekinen, babamı sevmeyen takımlarından birkaç kişi:

“Biz bu Halit Efendiyi (Halit Efendi diye çağırılırdı köyde ve yörede babam.) Ermenek’ten bir kız ile evlendiriverelim. Ermenek kızı buna kanaat etmez; ayrılırlar nasıl olsa. Bir başı dönsün bir kıçı dönsün…” Derler; anamla babamın evlenmelerine ön-ayak olurlar…

[Burada, incecik bir ayrıntıdan söz etmemiz gerekiyor:
Bu ayrıntı, köy ile kent yaşamı arasındaki büyük uçurumdur. Köylüler alt-sınıf insanı, kentliler ise üst-sınıf insanıdırlar. Yaşamları arasındaki sosyal uçurum, bu ayrışımları somutça ortaya koymaya yeter. Bunu köylülerimiz, öz kendi yaşamlarıyla dolu dolu yaşadıkları için daha yakından bilirler.

Yokluklar, geçim sıkıntıları, hasetlik, fesatlık, yoklu insanların düşünme ufuklarını kendi oylumları ölçüsünde, orantılıca daraltıyor. Dar görüşlü insanlar ise, dış güçlerle dövüşmeyi göze alamazlar. İçlerinde biriken enerjilerini iç yakınlarındaki, kendi öz yakınlarındaki, içerdeki kendilerine yakın güçlerle dövüşmeyi, onları yok etmeyi iş edinirler. Ama dışarıya karşı pıskın, (pısırık) çekingen olurlar. Evdekilere karşı Arslan, dışarıya karşı tilki bile değil, fare kesilirler…]

Böylece anamla babam, düşmanlarının yardımlarıyla evlenmişler. Ama anacığım sabırlı ve akıllı çıkar. Kocasına, evine, çocuklarına sar-sataş olur. Sever. Sevilir… Öyle yüce bir “Can” idi ki o can Anacığım; bunu: “Anlatmakla bitiremeyiz.” Desem de ben, sanırım sizler anlarsınız, anlamışsınızdır.

Görgülü ve Bilgili idi Anacığım. Köyde hemen herkes her işini anama danışırdı. Anam da kimseden bir yarar beklemeden, büyüklenme nedir hiç bilmeden, her başvuranın yardımına seve seve koşar, işini zevk ala ala bitirirdi…

Köyümüz kadınlarına yemek yapmasını, yufka açmasını, don biçmesini, dikiş dikmesini, çevre işlemesini öğretmiş… Yaşamı-boyunca, köyün kızlarının, kadınlarının gönüllü ve parasız, besbedava öğretmeni olmuş. Çok sonraları, bizler büyüyüp “adam olduğumuz” zamanlarda da sürdürdü anacığım, köy halkına yol-gösterici hizmetlerini, o yüce önderliğini, öğretmenliğini…

İnsancıldı. Severdi insanları. Biraz tutumlu, pintice idi ama kapıya gelen kim olursa olsun, tanıdık, tanımadık gelenleri de hiç boş çevirmezdi…

Köyde anacığımla birlikte yaşadığımız bir anımı daha anlatmadan geçmeyeyim. Bu bizim Türk köylüsünü bilmeyen kentli aydınlarımız için bir örnek olabilir. Anlatayım öyle geçeyim.

Köyde Hıra Abdullah koca derler bir Eren vardı. (1290 = 1874 – 1937) Bir gün anam bana:

“Hıra Abdullah koca (Yurtsever) hastalanmış. Hastaya bakmak sevaptır çocuğum. Haydi, seninle birlikte gidelim, bir bakıp gelelim hastaya!” Dedi.

Pişirdiği kükürdevikli çorbayı doldurdu bizim “Kalaylı Tas” adını verdiğimiz özel tasa, elimden yapıştı, düştük yollara… İkimiz birlikte vardık Aşağı Mahalledeki Hıra Abdullah Koca’nın evine.Hasta, yarı karanlık loş bir odada, iniltiler içinde yatıyor. Bizim geldiğimizi görünce iniltisini kesti. Sönük, fersiz bir sesle:

“-Hoş geldin Emine Hanım. Allah bana her şeyi malum eder. İnan bana, bugün senin bir kükürdevikli çorba pişirip benim ziyaretime geleceğini de bildirdi bana Allahım. İnşallah çorbasız gelmemişsindir!” Dedi.

Ben şaşakaldım:
“Allah Allah..! Bu adam Ermiş mi nedir? Haydi bizim geleceğimizi bildi diyelim, ya şu kükürdevikli çorba getireceğimizi nereden bildi acaba..!?” diye düşünürken, Anam:

“-Tabi getirdim Abdullah Efendi ağa..! Çorbasız hasta yanına gidilir mi hiç..?” Dedi.

Daha soğumamış, dumanı üstünde çorba tasını Hıra Abdullah Kocanın önüne sürdü. Hiç hasta falan değilmiş gibi, koca tastaki çorbayı iştahla yedi bitirdi hastamız…

Bu olaydan üç dört gün sonra da, duyduk ki Hıra Abdullah koca ölmüş; salâası veriliyormuş… Kendi evimizden bir can ölmüş gibi, oturmuştu Hıra Abdullah kocanın acısı o günkü çocuk yüreğime…

BÖLÜM II SONU – DEVAM EDECEK

Bölüm I http://nacikaptan.com/?p=67366

Bağlantılı yazı http://nacikaptan.com/?p=33536

DÜZİÇİ KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM *

KÖY ENSTİTÜLERİ kapatılmasaydı , Türkiye bugün çağdaşlığı , sanayi devrimini yakalamış olacaktı …Daha eğitimli bir toplum yapısı oluşacak , Laiklik ve demokrasinin özü halk tarafından kavranacak , eğitimli,bilinçli , yobazlara itibar etmeyen , aydınlanma devrimlerini sahiplenen bir ülke oluşacaktı…Ulus Devlet bilinci güçlenecekti. Politikacılar erdemli ve liyakatli olacaklar, ülkelerine ihanet etmeyecekler , yolsuzluk yapmayacaklardı, Türkiye Dünyada itibar sahibi bir ülke olacaktı Köy Enstitüleri kapatılmakla Türkiye ne kaybetti? Bunun yanıtı, tartışılmayacak kadar açık. Bunun yanıtı boşalan köylerde, cemaatlere teslim edilen varoşlarda. Bunun yanıtı, mahalle baskısının ve cemaatlerin gücünün hangi boyutlara ulaştığını gösteren araştırmalarda….

Naci Kaptan / 18 Nisan 2019

KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM – Eğitimci yazar Öğretmen Mustafa Aslan Aksungur – BÖLÜM III – IV

Posted on April 29, 2019 by Nacikaptan

BÖLÜMLER
Bölüm I http://nacikaptan.com/?p=67366
Bölüm II http://nacikaptan.com/?p=67944
Bölüm III – IV http://nacikaptan.com/?p=68535
Bölüm V – VI http://nacikaptan.com/?p=69317

Değerli okur ,
Köy Enstitülü öğretmen Mustafa Aslan Aksungur’un , Küçük ve yoksul bir köyden , aydın Cumhuriyet öğretmeni olmaya giden uzun ve zorlu hayat yolculuğunun destansı anlatımını okuyarak siz de bu yolculuğa katılın . Yola çıkmadan azık torbanızı hazırlayın. Ananızın pişirdiği mis kokan ekmeğin yanına ancak bir baş soğan . birkaç zeytin , az da peynir koyabilirsiniz .Kırbanıza su koymayı da unutmayın. Giyin çarıklarınızı , yol zorlu ve uzun …

Naci Kaptan / 29 Nisan 2019

Bölüm II sonunu şöyle bağlamıştık ;

“Ben şaşakaldım:
“Allah Allah..! Bu adam Ermiş mi nedir? Haydi bizim geleceğimizi bildi diyelim, ya şu kükürdevikli çorba getireceğimizi nereden bildi acaba..!?” diye düşünürken, Anam:

“-Tabi getirdim Abdullah Efendi ağa..! Çorbasız hasta yanına gidilir mi hiç..?” Dedi.

Daha soğumamış, dumanı üstünde çorba tasını Hıra Abdullah Kocanın önüne sürdü. Hiç hasta falan değilmiş gibi, koca tastaki çorbayı iştahla yedi bitirdi hastamız…

Bu olaydan üç dört gün sonra da, duyduk ki Hıra Abdullah koca ölmüş; salâası veriliyormuş… Kendi evimizden bir can ölmüş gibi, oturmuştu Hıra Abdullah kocanın acısı o günkü çocuk yüreğime…”

HAYDİ BAKALIM KERVAN YOLA DÜZÜLSÜN ,
YAŞAM ÖYKÜMÜZ YOLA REVAN OLSUN ;

BÖLÜM III

Köyümüzün İstanbul’dan gelme, bir de “İstanbullu Teyze” si vardı. Onun da elinden gelmeyen hüner yoktu hiç. İstanbullu Teyze, Anamdan daha bilgili, daha girişken idi. İstanbul Askeri Hastanelerinden birinde hastabakıcılık yapmış. Sağlık konularında deneyimli, tam bir Köy Doktoru sayılacak kadar bilgiliydi…

İstanbul’dan Uğurlu’ya gelişinde bir de dikiş makinesi getirmiş yanında. Köylülerin bütün dikişlerini bedava denilecek kadar küçücük karşılıklarla dikerdi. Örneğin:

“-İki yumurta karşılığında bir don yahut entari diker, herkesi sevindirirdi.

Anam yemek yapmakta üstündü İstanbullu Teyze’den, diğer öteki konularda İstanbullu Teyze anamdan daha üstün, daha bilgiliydi.

Askerlik görevini İstanbul’da, Hassa Alayında çavuşluk yaparak geçiren Mustafa Çavuş ile anlaşmışlar, sevişmişler, birleşmişler. Askerlik borcu bitince de birlikte köye alıp getirmiş İstanbullu Teyzeyi Mustafa Çavuş.

Bir adına da “Kör Keya” (Kör Kâhya) derlerdi Mustafa Çavuşun… Muhtara Keya denildiği günlerde köyde uzunca süre diyemeyeceğim, -pek yalan olmasın, belki de pek kısa bir süre- muhtarlık yaptığı ve bir gözü kör olduğu için koymuşlardı köylüler bu “Kör Keya” adını bu Mustafa Çavuşa.

İstanbullu Teyzeden başka iki karısı daha vardı Mustafa Çavuş’un. Onlardan çocukları olmuş, İstanbullu teyzeden çocuk olmamıştı. Uzun süre, hiç yüksünmeden bu kuma çocuklarına, kendi öz çocukları imiş gibi baktı İstanbullu Teyze. Hem de içtenlikle, severek, isteyerek, özenerek baktı.

Bu iki, yabandan gelme, şehirli kadın: Anamla İstanbullu Cevriye Teyze, her ikisi de hem şehirli olmaları hem de köy kadınlarından daha ileri kültürlü olmaları yüzünden olsalar gerek, hem birbirlerine daha yakın, daha sıcak dururlar, hem de birbirleriyle sık sık görüşüp konuşma gereksinimi duyarlardı. O yüzden, anamı sık sık ziyarete gelirdi İstanbullu Cevriye Teyze. Çünkü bizim ev, köydeki en güzel evlerden birisiydi… Cevriye Teyzelerin evi oturup sohbet etmeye pek elverişli değildi. Sonra, amanın bir yığın işi olurdu. Sokağa gidecek boş zamanı yok gibiydi…

Babam, çok zeki bir insandı. Cezaevinde kendi kendine okuyup yazmasını öğrenmiş, muhtarlık yapmış, uzun süre köy ihtiyar heyeti azalıklarında bulunmuş, yoksulu, öksüzü, kimsesizleri gözeten, “İnsanlığı” her şeyin üstünde tutan bir anlayışa sahipti. Bu yüzden, köyün öteki ileri gelenleri babamı çekemezler, pek de sevmezlerdi. Muhtarlık seçimlerinde taraf tutarlar, kendi istediklerini muhtar seçtirmek için çaba harcarlardı.

Latif Yazgan’ın muhtarlığı sırasında, bu taraf tutma işi biraz daha keskinleşmiş, köy adeta ikiye ayrılmıştı. Her iki taraf da birbirlerine hasım gözüyle bakar olmuşlardı…

Bir darı bozumu sırasında, darılığa sığır salınmayacak diye tellal bağırtmış Latif Muhtar. Kör Osman Pekşen ile karısı Durana karı da, karı-koca darılığa başı bağlı ineklerini götürmüşler, biçtikleri kendi avar tarlarlarına bağlamışlar. Öyle kamunun Genel otlak yerlerine salmaları falan yok haa. Muhtar Latif Yazgan, kasıtlı olarak bu kendine oy vermeyen, muhalif karı-kocaya:

“- Siz tellalı duymadınız mı? Bu sığırı niye getirdiniz buraya..?!”

Diyerek, karı-kocanın her ikisini de bileklerinden örkenle birbirlerine bağlatmış bekçiye; Köy Odasına götürmek üzere önüne katmış; iteleye, kakalaya, “Mektebin Önü” ne, (Mektebin Önü: Okulun önündeki küçücük bir alanın adıdır.) İğde Boğazı denilen yere kadar getirmiş. Mektebin Önü’nde babamla karşılaşmışlar.

Babam:

“-Bu ne hal böyle muhtar..?! Yunan esiri midir bu adamlar? Hangi devirde yaşıyoruz yahu? Sal bakalım bu zavallıların kollarını birbirlerinden..!” Demiş, çözdürtmüş bu karı kocanın kollarındaki bağı; serbest bıraktırtmış.

Muhtar köye inmiş, babam da sürmüş kısrağını, yukarıya, Elicek adı verilen darılıktaki darı tarlamıza çıkmış. Bu olayı, kendine onur konusu yapar Latif Yazgan muhtar. Köyden kendi taraftarlarından beş-on kişi toplar, yine “İğde Boğazı’nda babamın yolunu kesmek üzere darılıktan dönmesini beklemeye başlarlar. Babam gelince, daha önce hazırladıkları taşlarla, sopalarla ansızın başlarlar babama taş, sopa yağdırmaya. Babam neye uğradığını bilemez, kanlar içinde bayılır, düşer yere…

Benim haberim oldu bu olaydan. Şavk-İşeri’mizde asılı duran av tüfeğini indirdim çividen, elime aldım. İğdeboğpazı’na doğru yürüdüm. Çocuğum. Tüfeği zor taşıyorum. Çakmağını bile iki elimle zor ayırabiliyorum. Bu derecede gücü-yetmez, küçücük bir bebeyim.

Bu arada Kör Osman’ın kardeşi Kacakafa denilen Ahmet Pekşen amca, koşa koşa geldi yanıma; tüfeği kaptı elimden, aldı götürdü. Kala-kaldım ben yarı-şaşkın orta yerde bir başıma…

Olay yerine vardığımda babacığımı, başında sekiz on taş yarası ile kanlar içinde yere serilmiş, baygın yatıyor buldum.

Babama saldıran Muhtar ve taraftarları:

“Öldü bu galiba” deyip kaçışmışlar. Evlerine sokulup saklanmışlar. Ben babamın yanına vardığımda, babamın başında yalnızca Mavili Alisi (Ali Çağlar) vardı. O da başından aldığı bir taş yarasıyla sersemlemiş durumda, çökmüş kalmış, yerinden kalkamıyordu…

Köyden olayı duyan, muhtar karşıtı birkaç kişi geldi olay yerine. Bitkin halde, yerde yatan yaralı Ali Çavuş’u doğrulttular, koluna girip götürdüler evine. O yarayla on – on beş gün yattı Ali Çağlar Çavuş.

Bu yiğit dostumuzu götüren Komşulardan geriye kalan birkaç kişi de, bir sedye yaptılar orada, yatırdılar babamı sedyeye; omuzlarında getirdiler babacığımı evimize.

Yatırdık yatağa babamı upuzun… Uzunca süre baygın kaldı yatağında. Ayılınca, deriye falan soktular bu işten anlayan komşular. O olaydan sonra, tam 22 gün yataktan hiç kalkamayasıya yattı babacığım. Öldü ölecek; ölümden döndü…

Bu olay, köydeki iki taraf çelişkilerini daha da azgınlaştırdı… Ben daha okula gitme yaşlarında değilim o yıllarda. Dört veya beş yaşlarında falanım. Böylece iki düşman cephe haline sokuldu köy halkı. Bu cepheleşme, ben öğretmen olup da köye gelene kadar da, 15–20 yıl sürdürüldü… Bugün bile, bu ikiliğin esintisi, hafif te olsa hâlâ görülmektedir taraflar arasında…

Ne de olsa insanız; cahilliğimizi yenemiyor, hayvanlığımızdan kolay kolay kurtulamıyoruz…

BÖLÜM IV

İLKOKUL YILLARIM:

Üç Sınıflı Uğurlu Köyü İlkokulu:

Bizler oldukça şanslıydık. Babam ta 1924 yılında muhtar olunca, ilk işi köyümüze bir okul yaptırmak olmuş. Tabi o yıllarda yaşam çok zor. Köylü halkımız genellikle aç ve yarı-çıplak giysileriyle yoksulluk içinde yüzüyorlar. Bu açlık lafını, öyle laf olsun diye yahut genel alışılmış biçimiyle falan söylemiyorum. Tam fiziki anlamda gerçekten aç idi Halkımız. Bu doğruyu salt o yüzden söylüyorum. Bir doğrudur bu; lâf olsun diye söylenmiş bir edebiyat değildir; böyle biline..!

Halkımızın dağda ot yayıldıkları, yemlik topladıkları yıllardı o yıllar… O vakitler, Ermenek ilçesinin 43 köyü olduğunu öğretmişti bize Osman Koçak öğretmenimiz. Bu 43 köyden sadece beş köyde: Kazancı, Gargara, Halimiye, Uğurlu ve Fariske’ de okul var, 38 köy okulsuz. Bizim şansımız da köyümüzün, okullu köyler arasında bulunmasından geliyordu. Bu Şans da öyle, azımsanacak şanslardan değildir tabi…

Buracıkta, okul yapımı sırasında geçen bir olaycığı, (O günün koşullarını ve bir yönetici olarak babamın görev anlayışını belirtmesi bakımından) yararlı bulduğum için o olayı anlatmadan geçemeyeceğim. Zira bu olay, hem okul yapımının hangi şartlar içerisinde gerçekleştirildiğini ve hem de “Yöneticilik” niteliği yönünden şaşmaz bir ölçüt olduğunu düşündürttüğü için vermeyi uygun buldum. Olay şu:

Okul inşaatı sırasında (1924-25 yılları) inşaatta çivi bitmiş. Ustalar boşta kalmış. Çivi bekliyorlar. Babam inşaatta imece ile çalışan işçilerden İbici Abdullah’ına:

“- Haydi Abdullah! Haydi koçum. Al şu beş lirayı; hemen Ermenek’e git, 5 kilo çivi al getir. Ustaları boş bekletmeyelim. Boş yere yevmiyeleri işlemesin.” Demiş.

İbici Abdullah’ı:

“- Benim ayağımda ayakkabım yok muhtar. Ben yalın-ayak Ermenek’e gidemem. Bir başka komşumuzu gönder sen Ermenek’e…” Demiş, yan çizmiş.

Babam da: “- Yoo, Abdullah; olmaz..! Şimdi seni değil de bir başkasını göndermeye kalkarsam, ne derler bana? Muhtar İbici ’ye sözünü geçiremedi de bana geldi. O gitmezse ben niye gideyim, demezler mi? Haydi, al, giy şu benim pabuçlarımı, doğru Ermenek’e..!” Der ve gönderir.

Bu olaydan sonra, İbici Abdullah’ı da, babamın karşısında can düşmanı olarak yerini alır oldu.

İşte köyümüzün okulu böylesi zor günlerde, böylesi zor koşullar altında yapılmış; bizim kuşağın şansına böyle sunulmuş…

Ben okula başladığım yıl 6 yaşındaydım. İlk gittiğim günlerde, Dindebol’lu Mustafa Bolay adında, iyi bir öğretmenimiz vardı. Hanımını yanında getirmemiş, kendisi bir başına gelmişti köye. Tekaüt Ali Efendi’nin evinde bir odada kalıyordu. Anacığım zaman zaman çörek, börek yapar, pilav pişirir, evde ne varsa üzümdür, pekmezdir, ayrandır onu da katardı yanına, benim elime verir:

“- Haydi, çocuğum; al bunları götür öğretmenine ver!” Der, gönderirdi…

Ben alırdım azık çıkınını yahut sepetini elime, seve sevine götürürdüm öğretmenime.

Hemen her gidişimde de, öğretmenimi sehpanın başına oturmuş, Kur’an okurken bulurdum. Sonradan ne oldu bilmiyorum; iki ay kadar zaman geçti, geçmedi aradan, öğretmenimiz değişti. Mustafa Bolay gitti köyümüzden, yerine yeni öğretmenimiz olan Osman Koçak geldi.

Osman Koçak, karısı Naciye hanım teyzeyi ve çocuklarını da birlikte getirmişti köyümüze. Hemen hemen on yılı aşkınca da köyümüz İlkokulunda öğretmenlik yaptı. Pek çalışkan bir insandı. Son çabasıyla öğretmeye çalışırdı. Okuttuğu pek çok öğrencisi, başta Köy Enstitüleri olmak üzere, yüksekokullara gitmiş, öğretmen, polis, orman memuru, sağlık memuru, avukat, subay, Profesör… Vb. olmuşlardır. Onun yüzünden bizim köy, çevre köylerin hepsinden daha gelişkin, daha kültürlü ve daha varlıklı, kasaba görünümlü bir köy oldu. Bugün bile, Uğurlu’muzda hemen her ev, saygıyla, sevgiyle, övgüyle anarlar bu “ Çalışkan-Uğurlu-Koçak Öğretmenimiz” Osman Koçak’ı ve Ailesini…

Okulda çalışkan bir öğrenciydim. Türkçe ve matematik derslerini çok severdim. Vehbi Koçak adında bir oğlu vardı öğretmenimizin. Bizden bir sınıf aşağıdaydı. Ama öğretmen onun bizimle yarışmasını ve yarışı kazanmasını isterdi.

Bir gün Vehbi’yi tahtaya kaldırdı, bir hesap sordu. Vehbi’cik yapamadı hesabı. İfrit kesildi öğretmenimiz. Dövecek; parçalayacak nerdeyse Vehbi’ciği…

Hemen sınıfa döndü:

“-Kim yapacak bu hesabı?” Diye sordu. Vehbi’nin sınıfından parmak kaldıran olmadı hiç. Vehbi’nin sınıfından bir sınıf yukarı sınıftaydık biz. Sonra bizim sınıfa döndü:

“-Sizden yapabilecek olanınız var mı?” diye bize sordu. Bizim sınıftan da yalnızca ben parmak kaldırdım. Kalktım tahtaya bir solukta çözdüm sorulan problemi. Bu kez, benim çözüp de Vehbi’nin çözemeyişine, ifrit oldu öğretmenimiz. Daha çok sıkıldı canı öğretmenimizin. Benim çözüşüme sevinemedi nerdeyse, yerindi…

Beni yerime oturttu. Başladı Vehbi’yi dövmeye. Vurduğu her tokat Vehbi’nin yüzünde değil de, benim yüzümde şaklıyordu sanki. Hesabı çözdüğüme-çözeceğime bin pişman, çok çok üzülmüştüm o gün. Bugün bile anımsadıkça ayıplıyorum kendimi… “Keşke çözmeseydim” diye, kendi kendime hayıflandım durdum o günden bugüne…

Ağabeyimle ben, ikimiz de aynı sınıfta okuyorduk. Sarı Müfettiş diye anılan bir müfettiş gelirdi okulumuza. Okulu denetler, bizleri kontrol ederdi. Hiç unutmam: Beni tahtaya kaldırdı:

“-Yaz bakalım oğlum! Dedi: “Bu derede balık vaaar..!”

Yazıyı eksiksizce yazdım. Yazım da fena değildi. Bugün bile o inci gibi harfleri döktürüşüme, yazımı gören herkes imrenir. Müfettiş çok kıvandı, (memnun kaldı):

“- Aferin oğlum.” Dedi, oturttu beni yerime.

Öğretmenimiz keyifli. Bu “Aferin”, bana değil, öğretmenimize verilmişti aslında. Haklıydı öğretmenimiz…

Bazı yıllarda iki kez gelirdi okulumuza bu Sarı Müfettiş, bazı yıllarda bir kez gelirdi.

Ağabeyim de, ben de üç sınıflı okulumuzu bitirmiş, diplomalarımızı almıştık. O yıl, Sarı Müfettiş, hiç alışılmadık bir biçimde, bu kez yaz ortasında, yine çıktı geldi köyümüze. Tekaüt Ali Efendinin evine inmiş.

Köy öğretmen okuluna imtihanla, köylerden öğrenci alınacakmış. Seçici olarak göndermişler müfettişi, Ermenek ve köylerine. Bizleri imtihan etti ve gitti.

Güz geldi, okullar yeniden öğrenime başladı, başlayacak… Bizler, unutmuş gitmiştik imtihanı, mimtihanı falan. Babam ağabeyimle beni Ermenek’e götürmüş, Ermenek Merkez İlkokulu 4.üncü sınıfına kaydettirmişti ikimizi de. Artık Ermenek’te okuyorduk…

Atatürk’ün ölümünden birkaç hafta önceydi. Ağabeyim çifteler köy öğretmen Okulunun sınavlarını kazanmış. Okul müdürümüz Hulusi Özmen sınıfımıza geldi:

“Ali Aksungur, Eskişehir-Mahmudiye Köy Öğretmen Okulu sınavlarını kazanmış. Yazı geldi, Onu Eskişehir’den çağırıyorlar. Bu başarısını biz de kutluyoruz öğrencimizin. Haydi, geç kalma! Zamanını geçirmeden yetiş okuluna oğlum.” Dedi.

Ağabeyim sevinerek ayrıldı gitti Ermenek Merkez ilkokulundan. Ben imtihanı kazanamamışım. Gücüm kesildi, boynum eğildi. Kala-kaldım okulda yalnız başıma…

On yaşındayım. Anamdan yuvamdan ayrı, gurbette okuyorum. Ağabeyim yanımdayken, yine birbirilerimizle yoldaşlaşıyor, gurbet yalnızlığını iyi kötü yeniyorduk. O beni bırakıp gidince temelli yalnızlaştım. Kala-kaldım bir başıma…

Ne yalan söyleyeyim, sevinemedim ağabeyimin öğretmen okulu sınavını kazanmış olmasına. Bu bencilliğimi de kendi kendime kınadım durdun sonraki yıllarımda hep…

Bu insan ruhunu alt-üst eden, depreme veren o kördüğümü, bugün bile hala çöze-bilmiş değilim! Hasetlik, fesatlık, çekememezlik de değildi, o kör duygu… Bugün bile anlayamadığım bir “İnsanlık Hali” idi işte…

BÖLÜM III ve IV sonu
Devam edecek

KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARIM – Eğitimci yazar Öğretmen Mustafa Aslan Aksungur – BÖLÜM V – VI

Posted on May 21, 2019 by Nacikaptan

BÖLÜMLER
Bölüm I http://nacikaptan.com/?p=67366
Bölüm II http://nacikaptan.com/?p=67944
Bölüm III – IV http://nacikaptan.com/?p=68535
Bölüm V – VI http://nacikaptan.com/?p=69317

1930’lu yıllarda yoksulluğun , yokluğun toplumu sarmaladığı zamanlarda , yolun , arabanın olmadığı günlerde , köyden kasabaya , kasabadan kente gitmek için atların , eşeklerin kullanıldığı günlerde , okulu ve öğretmeni olan beldeler çok şanslı idi. Hele hele köylerden çıkarak okullu olmak , eğitimini sürdürmek ayrı bir zorluk idi. Aşağıda V. ve VI. bölümlerini okumanıza sunduğum , Anadolu’nun yaşamını kökten özü ile bir öykü gibi bir masal gibi kaleme almış olan Köy Enstitü’lü eğitimci yazar değerli AKSUNGUR hocamın köy yaşamından Köy Enstitülerine giden yaşam öyküsüne devam ediyorum.

Naci Kaptan / 21.05.2019

Bir önceki IV. bölümü şöyle bitirmiştik ;

On yaşındayım. Anamdan yuvamdan ayrı, gurbette okuyorum. Ağabeyim yanımdayken, yine birbirilerimizle yoldaşlaşıyor, gurbet yalnızlığını iyi kötü yeniyorduk. O beni bırakıp gidince temelli yalnızlaştım. Kala-kaldım bir başıma… Ne yalan söyleyeyim, sevinemedim ağabeyimin öğretmen okulu sınavını kazanmış olmasına. Bu bencilliğimi de kendi kendime kınadım durdun sonraki yıllarımda hep…Bu insan ruhunu alt-üst eden, depreme veren o kördüğümü, bugün bile hala çöze-bilmiş değilim! Hasetlik, fesatlık, çekememezlik de değildi, o kör duygu… Bugün bile anlayamadığım bir “İnsanlık Hali” idi işte…

Köy Enstitülerine giden köylü öğrenciler

HAYDİ BAKALIM YOLA ÇIKMAK ZAMANIDIR , GİYİN ÇARIKLARINIZI

Bölüm V

Ermenek – Merkez İlkokulu ve Atatürk’ün Ölümü:

Köy Öğretmen Okulu sınavlarını kazanan öğrenciler için devlet, o zamanlar öğrenci başına 30 TL. Para alıyormuş. Babam o 30 lirayı bulmak için öküzümüzün birisini sattı. O güne değin elinde avucunda biriktirdiği parasını da kattı; biraz da sağdan soldan ödünç para buldu, zar-zor denkleştire-bildi o 30 lirayı. Götürdü ağabeyimi Eskişehir-Mahmudiye’ye İlk öğretmen Okulu’na; kayıt işlemlerini yaptırttı.

Ağabeyimin imtihanı kazanmış olmasına hem seviniyordum, hem içimde buruk bir acı duyuyordum. Bu bir fesatlık mıydı, yoksa benim için bir yenilgi ezikliği miydi? Pek ayırtına varamıyordum.

Şimdi şimdi: Bu kazanamayışımı yaşımın, boyumun-posumun ufak-tefek oluşuna yorumluyorum. Hoş: Kazanmış olsaydım bile, babacığım benim için de bir ikinci 30 Tl. Bulup ikimizi birlikte yazdıracak güçte değildi zaten. Bunu şimdiki aklımla çözebiliyorum ancak.

Ermenek’te yanız kalışım da, tabi ki bir ayrı tasa olmuştu beynimde ve yüreğimde o zamanlar…

10 Kasım 1938. Atatürk’ün ölümü:

Hoparlör teşkilâtı falan yok o zamanlar okullarda. Okul Müdürümüz, okulun tüm öğrencilerini topladı okul bahçesine. Sıraya dizildik. İki dakikalık saygı susuşu eyleminden sonra bayraklar yarıya indirildi. Okulumuzu da üç gün süre ile tatil ettiler…

Hemen o gün, “Yas Töreni” biter – bitmez, saat 14.00–15.00 sıralarında öğrencileri serbest bıraktılar. Okuldan ayrıldım. Koşa koşa evimize geldim. Mona’ma; (*) durumu yarım-yamalak anlattım:

“- Mona, dedim, Atatürk öldüğü için okulumuzu üç gün tatil ettiler. Ben köyümüze gideceğim. Anamı çok özledim. Çok göresim geldi…”

Mona’m, derinden derine bir “Ahh!” çekti:

“Yemek ye de öyle git oğlum. Yol uzak, acıkırsın sonra…” Dedi, önüme sofrayı serdi. Acele acele yedim yemeğimi. Bir de kavurmalı dürüm yaptı. Verdi elime Mona’cığım. Haydi:

“Ver elini ey benim ve de dünyanın en uğurlu yurdu! En uğurlu “Uğurlu ”su. Ver elini, “Uğurlu” köyüm. Dedim, yürüdüm. Yürümek ne söz: Koştuuum. Koştum!

Yalnızım. Düştüm yollara… Yollara…Köyümüzle Ermenek arası, yayan yürüyüşle, altı ( 6) saat falan sürüyor. Yarı koşar, yarı yürür, acelece adımlarla arşınlıyorum yolları…

Boyalık köyünden bir asker izinlisi, köyüne gidiyormuş. Ermenek çıkışında, Farsakların Çeşme dedikleri çeşmenin başında mola vermiş; yemek yiyormuş. Orada ona yetiştim. Yüreğimin tıpırtısı azıcık yatışır gibi oldu.

“- Selam-ün Aleyküm asker ağa! Yolculuk nereye böyleee.” Dedim.

“-Aleyküm-üs selam delikanlı. Boyalık’a gidiyorum. Askerden izinim çıktı, köyümü de özlemiştim, Ermenek’te kalmaya gönlüm izin vermedi, yürüyüverdim işte.” Dedi.

“-Tamam, asker ağa. Ben de Uğurlu köyündenim. Ermenek’te okuyorum. Atatürk Yası tutmak için okulumuzu üç gün tatil ettiler de, ben de köyümüze, Uğurlu’ya gidiyorum. Yol ayrımımıza kadar birlikte gideriz; birbirimize yoldaş oluruz!” Dedim. Yürüdük yolumuza…

Asker ağabey, çok neşeli bir insan. Türkünün birini bitiriyor, ötekisine yapışıyor. Sesi de güzel mi güzel. Yol mu yürüyoruz, konserde miyiz, hiç ayırtına bile varamadan yolumuzun ayrıldığı noktaya gelmişiz. Ama hava da kararmaya yüz tutmuş, ortalık yöşermeye başlamıştı. Asker ağa bana döndü:

“-Senin daha dört saatlik yolun var. Akşam oldu. Yalnız başına gidemezsin. Yolun bir saat kadar uzar ama dört saat yalnız gitmektense beş saat yoldaşlı gitmek daha iyi. Gel sen Boyalık üzerinden git köyüne. Boyalık yol ayrımıyla sizin Uğurlu köyünün arası bir saat bile çekmez. Ayrılacağımız yol ayrımında, sizin Uğurlu’nuzun ışıkları bile görünür.” dedi. Hiç düşünmeye bile gerek görmedim; kabul ettim asker ağabeyin önerisini.

“Yoldaşlıya yol mu dayanır? İnanın bana, o üç saat nasıl geldi, nasıl geçti kolay kolay anlayamadım. Boyalık – Uğurlu yol kavşağına gelmişiz.Uzatmayalım sözü, asker ağa Boyalık’a, öğrenci Mustafa, Uğurlu’ya yöneldik.Gece bastırdı. Bizim yolumuzu şavkartacak bir ay şavkımız bile yok ortalıklarda, şansımızdan.

“Ağusdostta boku donar fukara kısmının.” Derdi anacığım, aynı aynısına böyle.

Yarı koşar, yarı yürür, ürke-korka tuttum aydınlık Uğurlu’muzun karanlık yolunu. O sevgi denilen tutkulu yol yüreğimden yuvarlamış, asılıyordu çünkü beni kendine…

Evimize geldiğim zaman herkesi derin uykuda buldum. Kimseleri rahatsız etmeyeyim diye ayaklarımın ucuna basa basa girdim bordamızdan içeri. Sessizce tırmandım, çıktım (kepengi) merdiven basamaklarını…

Kepengi deyince, hemen Mehmet Ali Uyar koca gelir aklıma:

Şıh Ali uşaklarından Mehmet Ali Uyar adında bir Nasrettin Hocası var köyümüzün. Beni de pek severdi rahmetli Uyar Hoca. Aramızda en az 40-45 yaşlık bir yaş uçurumu olduğu halde, sıkı-sıkıya arkadaş idik birbirimizle…

“Bir arkadaş gibiydik” demeyeceğim; gibisi fazla olur. Basbayağı arkadaş idik Mehmet Ali Uyar Arkadaşımla… Şimdiki anlatacağım fıkraları bile, bu arkadaşlığımızı kanıtlamaya yeter de artar sayıyorum ben. Sizler de dinleyin, izleyin Uyar arkadaşımızın bu fıkralarını da, eğriye eğri, doğruya doğru; uygun kararı sizler verin:

Önce, bana “M. Ali Uyar” bilgemizi çağrıştıran kepengi fıkrasından başlayalım anlatmaya, isterseniz:

Bizim köyde merdivene, çokçasına “kepengi” derler. Türk Dil Kurumumuz, sözcüğün “kepek” ten geldiğini var-sayarak: “Kapak, kepenk.” diye vermiş sözcüğün açıklamasını. Kepenk sözcüğünün anlamını açıklarken de, taa dördüncü sırada: “Kepenk: Merdiven.” deyi-vermiş. İşin kolayına kaçmış. Oysa kepengi sözcüğü bir isimdir. Öz-Türkçe bir sözcüktür. Farsça merdiven sözcüğünün öz Türkçedeki karşılığıdır. Geçelim şimdi bu ön-girişi de, (Eskilerin deyimiyle sadede, yenilerin deyimiyle:) Konumuzun özüne, “Kepengi Fıkrası” na gelelim:

Çiçeği burnunda, köyümüze yenice atanmış, Köy Enstitüsü çıkışlı bir öğretmenim. Doğup büyüdüğümüz köyümüzde öğretmenlik yapmak, her yönüyle bir ayrıcalık gibi gelirdi bana…

“Köyümüzün Nasrettin Hocası!” Dediğimiz Mehmet Ali Uyar hocamızla senli-benli arkadaş olmamız da, bir başka ayrıcalık… Artık “Uyar Hocamızı dinleyin, kararı siz kendiniz verin.

Bir gün, bir sohbet sırasında, Hoca bana:

“- Aslan Bey, kaç kardeşsiniz siz?” Diye sordu.

“On bir kardeşiz Hocam!” Dedim. Aramızdaki bu ışıklı konuşmayı şöylece sürdürdük:

“- Hiç ölen kardeşin olmadı mı senin..?” .

“- Olmuş Hocam, olmuş; ama ben doğmadan önce ölmüş.”

“- Peki, herkesin kardeşi çok çok ölür de senin kardeşlerin neden ölmez biliyor musun?”

“ – Hayır Hocam! Bilmiyorum.”

“Bilmiyorsan, ben sana söyleyeyim de öğren öyleyse. Öğretmensin. Gerek olur günün birinde sana da. Sen de başkalarına öğretirsin:

Sizin kepengi çok kurada. Azrail, o kepenginizden yukarı kata çıkacağım derken, düşerim diye korkuyor da o yüzden sizin evdekilerin canını almaya gelemiyor.” Dedi.

Kaldırdım bir kahkaha koyuverdim oracıkta… Kasıklarımı tuta tuta güldüm…
Bilge Uyar’ın Öteki fıkralarını sırası düştükçe vermek üzere, yarı-başlı bıraktığımız el-ucumuzu tamamlayalım isterseniz.

“Nerde kalmıştık?”

Haa, anımsadım: “Sessizce tırmandım çıktım kepengi basamaklarımızı…” Demiştim.Gece yolculuğu beni hem yormuş, hem de oldukça acıktırmıştı. Yorgunluğumu unuttum da, açlığımı unutamadım…

Açlık unutulmuyor. Açlık unutulmaz. Açlık tüketir adamı.Beyniyle, bedeniyle, ruhuyla, cesediyle, koca bir insanlığı tüketir, yok eder o AÇLIK denilen azılı afat, azılı Azrail.

Hemen ekmek teknesine sarıldım. Anacığımın akşamdan sulayıp dürüm yaptığı yufka çavdar ekmeğinden iki yufka ekmek çomaçladım, aldım elime. Kavurma dolabına yöneldim. Kimseyi uyandırmamak için hırsızlar kadar sessiz olmaya çalışıyorum…

Kavurma dolabımız, benim o zamanki boyumdan çok yüksekti. Dolabın pervazına ayak parmaklarımla tutunarak kavurma peteğine ulaşayım derken, pattadak düşmeyeyim mi yere. Benim bu salak gürültüme anam uyandı.

“Kim ol..?!” Demeye kalmadı:

“Anaaa..! Benim Aslan OĞLUM imiş hoyu bu gelen.” Dedi, fırladı kaktı yatağından anacığım…

Olağanüstü olaylar, herkese göre değişir. Kimilerinin olağan saydığı şey, kimilerine olağanüstü, kimilerinin olağanüstü saydıkları şeyler de, kimilerine gayet olağan görünür. Bu geceki olay benim olağanüstülerimden birisi idi. O yüzden olacak, yetmiş dört yıldır hiç unutamadım bu olaycığı. Unutmak ta ne söz; aklıma geldiği her an, daha dün yaşamışım gibi olanca tazeliğiyle gerilir gözlerimin önüne Anamın (silueti) karaltısı; capcanlı dikilir. Anacığım başka zaman kıyamadığı kibritine sarıldı. Yaktı ocağı. Bol kavurmalı bir yumurta pişirdi. Yanına bir de müselles pekmezinden yarı-ekşilice şerbet yaptı; koydu önüme…

Siz olsaydınız, bu şehzade şölenini unutabilir miydiniz acaba? Sizleri bilmem. Ama ben, bu yaşıma geldim, hiç mi hiç unutamadım bu şahane şöleni…

BÖLÜM VI

Fariske Yatılı Bölge Okulumuz:

Ermenek, ilçemizdi bizim. Ermenek’teki yaşam, köy yaşamı gibi değildi kuşkusuz. Ermenek’te Monamın (Anne-annelere Ermenek dilinde Mona denir.) yanında kalmamıza karşın, giderimiz aile bütçemize ağırca geldi. Babam, ağabeyimin Köy Öğretmen Okuluna girişi için, giriş parası olarak yatırdığı o (30 TL.) yi de, zaten iki öküzünün tekini satarak, sağdan soldan borca para bularak zar -zor yatırabilmişti. O vakitler ödünç aldığı paraları, bu yıl geri ödemesi gerekiyordu. Sanırım bu yüzden olsa gerek, beşinci sınıfı bucak merkezimiz olan Fariske’ deki: Fariske Bölge Yatılı İlkokulunda okudum.

Okulumuzda, biri bayan, biri erkek, karı-koca iki öğretmen vardı. Bayan öğretmen, (şu anda adını pek anımsayamadım diyeceğim ama anımsadım. Adı: “Naciye Yaylalı” olmalı idi. Aklıma öyle dokunuyor.) 1.2.3.üncü sınıfları, Naciye Yaylalı öğretmen, 4.üncü, 5.inci sınıfları da Bay Hüsnü Yaylalı öğretmen okutuyordu.

Ben derslerimi severek yapardım. Öğrendiğim konu ne olursa olsun, öğrenmekten büyük zevkler alır mutluklar duyardım…

Bilirsiniz: Severek yapılan işlere kıymet yetmez; paha biçilmez! Hırsızlık bile olsa yapılan iş, severek yapıldı mı biyol, “Hırsızlığın ayıbını” bile azaltır, ÖRTER!” Diyesim geliyor nerdeyse.

Hırsızlarımızın hırsları hırsızlığı eğer severek yaptırıyorsa o hırsız bakanlarımıza, inanın bana: O Hırsızlarımız, doyumsuz mutluluklar duyarlar yaptıkları TÜM çalışlarından.

“İşte şu güzel Türkiye’mizde: Gün günden azmanlaşa, azmanlaşa sürüp giden hırsızlık saltanatı da, salt bu yüzden vazgeçilmezleşiyor benim kanımca; benim sanımca…” Diyorum ben. Doğruuu, yanlış; ötesine sizler karar veriniz artık…

Başöğretmenimiz Hüsnü Yaylalı, biraz kendini beğenmiş, koduşlanmayı pek seven bir insandı. Laf aramızda, azıcık da tembelirekti öğretmenimiz. Bütün bu doğruları yazıp yazmamayı epeyce düşündüm. Bir öğretmenimin, hele ölmüş bir öğretmenimin arkasından onu (haydi kötülemek demeyeyim de) yanlışlarını yazıya dökmek DİYEYİM, doğru muydu acaba?

Hala şu anda bile oyum, % 50 olumsuz, % 50 zararsız kefesinde gezinip duruyor. Bana yaptığı büyük haksızlık için mi yapmış oluyorum acaba ben bu eleştirileri diye sorgulayıp duruyorum kendi ÖZÜMÜ, öz kendim…

Ama değil! Bir doğrunun dökümü olduğu için yazıyorum… Üstelik koca bir yılımı yedi bu sayın öğretmenim benim. Hiç hoş olmayan o davranışı ve dayatmasıyla. Bu doğruların açıklanmasını zaten, fazlasıyla demesek bile, yeterince hak etti.

Babam, aklı başında, iyilik-sever, yoksuldan yana bir insandı. Girişken ve becerikliydi. Amirlerle, memurlarla arkadaşça ve eşit koşullarla konuşur, halleşirdi. Öğretmenimiz H. Yaylalı ile de arkadaşça, dostça ilişkiler içindeydiler. Konuşmaları arasında bir gün Yaylalı’ya babam:

“- Hüsnü Bey; Allah emanetini almazsa bu çocuğu Üniversite’ye kadar okutacağım!” Demiş.

Yukarılarda da anlattığım gibi, babam okuyup yazmayı cezaevlerinde öğrenmiş bir girişken üst-insandı. “Üniversite” diyecek yerde, “Aniversite” demiş. Bunu bile diline dolamıştı bizim Sayın Başöğretmenimiz Hüsnü Yaylalı. Her nerede olursa olsun, gördüğü her yerde beni hep: “Gel bakalım Anıversiteli..!” Diye çağırırdı…

SOYADI YASASI

Soyadı Yasası, 2 Temmuz 1934 günü Resmi Gazetede yayımlanarak resmen yürürlüğe girer. Bu yasa: “Gereği yapılmak üzere” Fariske Bucak Müdürlüğüne de bildirilir. Bucak Müdürümüz Akif (Koçaş) Bey, Bucağa bağlı 18 köy içerisinden, hemen o gün kıvratır manyetolu telefonun kolunu, Uğurlu köyündeki “Halit Efendi” yi bucak merkezine çağırır.

“Aloo, Halit Efendi! Hemen atla atına, müdürlüğümüze gel! Geç kalma haaa..!” Der.

“Hayrola Müdür Bey. Çözülmez bir sorun mu var yoksa. Nedir bu telaş?” Diye sorar babam.

“Sorma! DERHAL GEL.” Yanıtını alır.

Düşünür babam:

“Vakit, ikindi vaktidir. Gitse, dönemeyecek köyüne. Orada yatıya kalmak zorunda kalacak. Demek çok önemli bir konu var ki, bu vakitsiz vakitte çağırıyor Akif Müdür beni bucak merkezine…”

Der ve hemen atlar kısrağına(*) dooğru Fariske Bucağımızın yolunu tutar.

Fariske, köyümüz Uğurlu’ya on iki kilometredir.
Akif Bey, kurmuş sofrayı, bekliyormuş.

“- Hayrola Akif Bey. Nedir bu (ihzar – derdest) müzekkeresi!” Diye sorar.

“Sorma, otur!” Der Akif Bey.

Otururlar sofraya. Yerler, içerler, konuşurlar bol bol… Gel bil ki ne için çağrıldığı konusundan hiç kapak kaldırıldığı yok Müdürümüzün.

Yerine ve zamanına göre sabretmesini de iyi bilirdi babacığım. Kendi kendine: “Bunda da vardır bir hayır. Bekleyelim bakalım! Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.” Der; bekler.

Geç geceye dek yenilir, içilir. Şafak sökmek üzeredir nerdeyse. Akif Bey sözü konuya getirir:

“-Halit Efendi, yeni bir Soyadı Yasası çıktı. Cumhuriyet Devrimlerinden birisi daha yasalaştı. Bugünden sonra her vatandaşın adının arkasında bir de Soyadı olacak. Ülkemizde soyadsız yurttaş kalmayacak. Düşündüm epeyce; on sekiz köy içerisinde bu işi en iyi başarabilecek insanın sen olduğuna karar verdim. Seni bu yüzden çağırdım buraya. Şimdi benim soyadımı sen vereceksin, senin soyadını da ben vereceğim. Haydi bakalım! Sana kolay gelsin!” Der.

Babam hiç düşünmeden:

“- Akif Bey der, Daran köyünün üst yanında koca bir dağ var. O dağı anımsadın mı? O dağ çevrenin en ulu dağıdır. Sen de (Kendine yakın bulduğu herkesle senli-benli konuşurdu babam.) bu yörelerin en büyük adamısın… Sana ve soyuna da “KOÇAŞ” desek yakışır. Soyadınız da “KOÇAŞ” olsun!” Der.

Akif Koçtaş’ın keyfine bitim yoktur artık. Onurlanır bu yeni soyadı ile. Babama, güven dolu bir sesle:

“- Bu iş için sana değil, ŞU 18 köy içerisinde seni bulup seçtiğim için kendime teşekkür edeceğim Halit Efendi. Senin soyadını da ben vereceğim. Ama seni biraz merakta koymak istiyorum. Yeni soyadını da sana şimdi değil de sabah, söyleyeyim. Haydi, artık yatalım. Sana iyi geceler…” Der.

Herkes odalarına çekilir, yatar. Babam merak içinde: “Bakalım Akif Koçaş bana nasıl bir soyadı verecek?” Düşüncesiyle bir-haylice geç uyur.

Sabah olur; uyanırlar. Otururlar kahvaltı masasına. Akif Koçtaş’tan yine tıs yok. Kahvaltıdan sonra, oturma odasına geçilince:

“-Halit Efendi, seni epeyce merak içinde koydum. Artık daha fazla bekletmeyeyim.

Bilirsin, benim doğup büyüdüğüm memleketimin adı Sungurlu. Sana ben kendi yurdumun adını yaraşır buluyorum. Ama düpedüz bir “Sungurlu” değil de, başına bir “Ak” kondurarak ve sonundaki “lu” ekini de kaldırarak çağıracağım Seni. Yeni soyadın “AKSUNGUR” olsun.” Der.

Konuyu biraz dağıttık mı acaba?

“Yazaar! Konuya döönnn!” Diyeyim kendi kendime ve de döneyim:

Devam edecek 21.05.2019

MEDYA DOSYASI : SABAH YAZARI İBB BAŞKANI EKREM İMAMOĞLU’NU MOSSAD AJANI OLMAKLA İTHAM ETTİ /// İŞTE YAZISI, İŞTE CHP’NİN CEVABI !!!!


İLGİLİ HABERİ BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

YADA BURADAN İLGİLİ HABERE GİDEBİLİRSİNİZ. : LİNK : https://www.sabah.com.tr/yazarlar/bolgeler/ramoglu/2019/06/24/nur-topu-gibi-bir-belamiz-oldu

ÖZEL BÜRO NOTU : YASA VE İŞİN DOĞASI GEREĞİ MİT ELEMANLARI VE TÜM GİZLİ ÇALIŞAN SAHA PERSONELİNE AİT GİZLİ BİLGİLER ADI ÜSTÜNDE OLDUĞU GİBİ SADECE İLGİLİ KURUMDA GİZLİLİĞE RİAYET EDİLEREK SAKLANIR. BU TÜRDEN BİLGİLER HERHANGİ BİR BELEDİYENİN VEYA RESMİ KURUMUN VERİTABANINDA BULUNMAZ. EN FAZLA MİT PERSONELİNİN EV ADRESİNE AİT SU SAATİ BİLGİSİ, ELEKTRİK SAYACI GİBİ HER BELEDİYEDE OLMASI GEREKEN BİLGİLER YER ALIR. EĞER SİZ BAKTIĞINIZ LİSTEDE HANGİ VATANDAŞIN MİT ELEMANI OLDUĞUNU BİLMİYORSANIZ O TAKDİRDE VERİTABANININ SİZDE OLMASININ DA ÖZEL BİR ANLAMI DA YOKTUR. ZİRA VERİTABANINDA MİT PERSONELLERİ MİT ELEMANI ÜNVANI İLE YER ALMAZ. SADECE İSİM SOYAD BİLGİSİ VARDIR. ONLARIN İSMİNİ VE ÇALIŞTIĞI KURUMU BİLMİYORSANIZ VERİTABANI ÜZERİNDEKİ MİLYONLARCA VATANDAŞIN BİLGİSİ İÇİNDEN AYIRABİLECEK BİR BİLGİYE ERİŞEBİLMENİZ GEREKİR. BU DA ANCAK MİT PERSONEL DAİRESİNİN YARDIMI İLE YAPILABİLİR. BU DA İMKANSIZ OLDUĞUNA GÖRE ERSİN BEYİN SAÇMA İDDİASINI DA BÖYLECE MEDYA ÇÖPLÜĞÜNE GÖNDEREBİLİRİZ.

CHP GENEL BAŞKANI HALUK KOÇ’TAN SABAH YAZARI ERSİN RAMOĞLU’NA TOKAT GİBİ CEVAP

CEVABI BURADAN DİNLEYEBİLİRSİNİZ.

TAZİYE MESAJI : ÖZEL BÜRO EKİBİ OLARAK TÜRK DOSTU YAZAR JEAN-LOUIS MATTEI’YE RAHMET, SEVENLERİNE SABIR DİLERİZ.


ÖZEL BÜRO EKİBİ OLARAK TÜRK DOSTU YAZAR JEAN-LOUIS MATTEI’YE RAHMET, SEVENLERİNE SABIR DİLERİZ.

GRUP olarak; yaptığı tarihi araştırmalar, çevirdiği kitaplar ve Türk-Fransız toplumları arasındaki kültürel etkileşime katkıları ile tanınan Sayın Jean-Louis Mattei’nin 15 Haziran 2019 Cumartesi günü vefatından dolayı derin bir üzüntü duyuyoruz.

1976 yılında Tevfik Fikret Lisesi’yle kültürel-eğitsel işbirliği çerçevesinde Türkiye’ye gelen ve çağdaş Türkçe ve Osmanlı Türkçesi öğrenen Mattei, ileriki yıllarda Galatasaray Lisesi’nde ve Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Fransızca Bölümü’nde dil eğitimi üzerine dersler vermiştir. Mattei, Türkçe ve Fransızca dillerinde pek çok kitabı tercüme etmiş ve tarih konularda eserler yayınlamıştır. AVİM’in Danışma Kurulunda ve Ermeni Araştırmaları dergimizin Yayın/Danışma Kurulunda görev yapmış olan Mattei’nin, 1915 Olayları ve Türk-Ermeni uyuşmazlığı konusunda çok sayıda çalışması mevcuttur.