PSİKOLOJİK HARP DOSYASI : AYDINLIK YAZARI HİKMET ÇİÇEK PSİKOLOJİK SAVAŞ UZMANI PROF. DR. NEVZAT TARHAN’I YAZDI !!!


HİKMET ÇİÇEK : Neslican mesajıyla nefret edildi ! Sicili bozuk bir Nevzat Tarhan

Üsküdar Üniversitesi Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kanserle mücadelede hayatını kaybeden Neslican Tay için sosyal medya hesabından iğrenç bir paylaşımda bulundu.

Nevzat Tarhan, Neslican’ın seküler dünyanın rüzgarına kapıldığını, ancak ölümle yüzleşebilmesi gerektiğini savunurken, Neslican’ın dinlerin teselli gücünden faydalansaydı, kanseri düşman gibi görmeyeceğini ileri sürdü.

BU ADAMI YAKINDAN TANIRIZ!

Biz Ergenekon sanıkları Nevzat Tarhan’ı yakından tanıyoruz! 2016 yılında FETÖ’nün darbe girişimini araştırmak üzere bir Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. “Araştırma Komisyonu” bilgisine başvurmak için konuyla ilgisi olmayan saçma sapan isimleri çağırdı. Eski Bakan Tayyibe Gülek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eniştesi Ziya İlgen gibi isimler bile vardı. Fakat komisyonun çağrıcıları arasında neredeyse 30 yıldır FETÖ ile mücadelenin başını çeken Aydınlıkçılar yoktu!

Ergenekon tertibinin isim babası, FETÖ ile AKP’yi “barıştırma” çabalarının etkin ismi Fehmi Koru dinlenecek, fakat Aydınlıkçılar’ın bilgisine başvurulmayacaktı. Böyle bir komisyondu işte.

‘PSİKOLOJİK SAVAŞ UZMANI’

Komisyonun dinleyecekleri arasında bulunan bir isim dikkat çekiyordu: Prof. Dr. Nevzat Tarhan.

Tarhan ilginç bir ”bilim adamı” Kendisini ”psikolojik savaş uzmanı” gibi görüyor. Asıl mesleği psikiyatr. ”Zihin kontrolü” üzerine araştırmalar yapmış. ”Solculuk hastalıktır” diyecek kadar ”bilimsel” düşünüyor. Tarhan, 1996’da TSK’dan ”emekli olmak zorunda” kalmış. Niye “zorunda kalmış” açıklasa da öğrensek!

Tarhan, 2010’dan sonra FETÖ’nün “irfan yuvalarından” Üsküdar Üniversitesi’nin rektörlüğünü yaptı. Cemaatin önemli etkinliklerinden Abant Toplantıları’nın müdavimlerinden biriydi.

‘KAMU TANIĞI’

Nevzat Tarhan, 2012 yılında Ergenekon davasında ”kamu tanığı” olarak dinlendi. GATA’da görev yaparken Ergenekon örgütünün varlığını İsmail Hakkı Karadayı’nın bir devre arkadaşından duyduğunu ciddi ciddi anlattı. Örgütün 100-150 kişiden oluştuğunu, Karadayı’nın üsteğmenliğinden beri bu örgüte üye olduğunu söyledi!

TALMUT O DA NE?

Neler yumurtlamadı ki. Örgütün ”çalışma prensiplerinin” TALMUT adlı bir kitaba dayandığını anlattı. Sonra kızına sormuş TALMUT ne diye. İnternetten öğrenmişler Musevilerin kutsal kitabının adı olduğunu…

İşçi Partililer’in Genelkurmay’a ”ellerini kollarını sallayarak girmelerini” çok ilginç bulduğunu söyledi. Görmüş mü? ”İnternetten, basından öğrendim. Kaynak göstermem” dedi.

”Psikolojik Savaş / Gri Propaganda” adlı kitabıyla övünen Tarhan’ın bir psikiyatra ihtiyacı olduğu çok açık!

Şimdi bu adam, kanserle mücadelede hayatını kaybeden Neslican Tay’a utanmadan saldırıyor.

Mardin Artuklu Üniversitesi’nde Said-i Nursi’yi anmak için düzenlenen sempozyumda, Atatürk ‘ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ‘u hedef alan, Ergenekon sanıklarını da ”Bozkurt’un şövalyeleri” olarak adlandıran, bir ara ”Memory Centers of America” adlı bir merkezin Türkiye yöneticiliğini yapan Tarhan, 2010’dan beri FETÖ’nün “irfan yuvaları”ndan Üsküdar Üniversitesi’nin rektörlüğünü yaptığını unutmuş, atıp tutuyor!

KİTAP TAVSİYESİ : “Balkanlarda Dini Aşırılıklar ve Etnik Barış” /// YAZARLAR : RAMAZAN BİÇER – MEHMET DALKILIÇ – EKREM DEMİRLİ


“Balkanlarda Dini Aşırılıklar ve Etnik Barış”

Stajyer Verda ŞENSOY

18 Eyl 2019

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Prof. Dr. Mehmet Dalkılıç, Prof. Dr. Ramazan Biçer, Doç. Dr. Ekrem Demirli tarafından telif edilen ve 2009 yılında TASAM Yayınları’ndan çıkan alanında yapılmış ilk çalışma özelliğini taşıyan “Balkanlarda Dini Aşırılıklar ve Etnik Barış” adlı eser, Bulgaristan merkezli olarak Balkanlarda etnik barışın varlığını, dini ekstremist düşünce ve akımları incelemektedir….

Prof. Dr. Mehmet Dalkılıç, Prof. Dr. Ramazan Biçer, Doç. Dr. Ekrem Demirli tarafından telif edilen ve 2009 yılında TASAM Yayınları’ndan çıkan alanında yapılmış ilk çalışma özelliğini taşıyan “Balkanlarda Dini Aşırılıklar ve Etnik Barış” adlı eser, Bulgaristan merkezli olarak Balkanlarda etnik barışın varlığını, dini ekstremist düşünce ve akımları incelemektedir. Bulgaristan hükümetinin sıkça vurguladığı “etnik tolerans model siyaseti” konusunun, Bulgaristan vatandaşı Türkler gözünden söylendiği gibi olup olmadığının bilgisini vermektedir.

Araştırma niteliğinde olan bu eser, Bulgaristan’da yaşayan Türk toplumunun durumunu özetlemekte ve Türkiye Cumhuriyeti’ne Balkan politikası konusunda yol göstermektedir. Araştırma sahada yapılmış olup yaklaşık iki bin anketin titizlikle değerlendirilmesini aktarmaktadır.

Araştırmanın amacı Bulgaristan Türklerinin etnik barış algısı, anlayışı ve değerlendirmesinin yanında, özellikle Ortadoğu kökenli radikal dini akım mensuplarına karşı yaklaşımlarını içermektir. Bu amaç doğrultusunda eser için; kısa bir önsözün ardından özet, giriş ve üç ana bölüm planı uygun bulunmuştur.

Araştırma yöntemi olarak Bulgaristan ve Balkanlarla ilgili literatür incelemesi ve anket tekniği uygulanmıştır. Veri toplama araçları; kişisel bilgi envanteri ve demografik yapı, etnik barış ve dini aşırılığı değerlendirme envanterleridir. Çalışma, iki ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm etnik barış iken, ikinci bölüm ise dini ekstremizm konusunu içermektedir.

Kitabın giriş bölümü “Bulgaristan’daki Türk Varlığı” adlı bölümdür. “Türklerin Balkan Politikası” adlı alt başlığında Osmanlıların dini yayılma ve yayma politikaları üzerinde durulmaktadır. Yazara göre Türkler Müslüman olduktan sonra “dinde zorlama yoktur” anlayışını ileri düzeyde yansıtmışlardır. Yazar, bu argümanını destekleyici çeşitli veriler sunmuştur. Osmanlıların Balkanları fethettiklerinde yerel halkın her türlü kültürel ve dini yapısını koruma altına almış oldukları ifade edilmiştir. Balkanların önemi üzerinde durulmuş, demografik yapısı hakkında bilgi verilmiştir. Osmanlının Bulgar ve Balkan topraklarına nasıl yayıldıkları tarihi süreç izlenerek aktarılmıştır. Balkan Savaşları ve buna müteakip gerçekleşen Türklerin Bulgaristan’dan göçü üzerinde durulmuştur. Baş müftülük sorunu ve Bulgar Müslümanları da denilen Pomakların etnik statüsünün Türkler ve Bulgarlar açısından ne olduğu üzerinde durulmuştur.

Eserin “Bulgaristan Yönetiminin Demokratik Sisteme Geçiş Sürecinde Türkler” adlı ikinci alt başlığında demokrasinin Türklere ve diğer azınlıklara karşı olumlu bir gelişmenin olup olmadığı noktasında durulmuş; Türk azınlığın kendini Bulgaristan parlamentosunda temsil edebilme gücünün miktarı sorgulanmıştır. Avrupa Birliği’ne girdikten sonra Bulgaristan’ın azınlık politikasını değiştirip değiştirmediği hakkındaki gözlemler dile getirilmiştir.

Üçüncü alt başlık olan “Günümüzde Bulgaristan Türkleri” konusundan bahsetmektedir. Yazar, günümüzde Bulgaristan Türklerinin siyasi ve dini açıdan birlik sağlayamamalarını, güvensizlik ve karamsarlık içerisinde olmalarına bağlamaktadır.

“Bulgaristan/Balkanlar ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde Radikal Dini Oluşumlar ve Akımlar” adlı dördüncü alt başlık, Haricilik ve Selefi-Vahhabilik hakkında bilgi vermektedir. Günümüzde terör ve radikal eylemlere katılanların Selefi-Vahhabi akımlardan çok etkilendiği söylenmektedir. Şiddetin ilk temsilcilerinden bahsetmektedir. Ve Orta Doğu kökenli radikal dini-İslami akım mensuplarının bu yörelere neden ve nasıl gelebildiği üzerinde durulmaktadır.

Kitabın birinci bölümü “Tanımlayıcı İstatistikleri” adlı bölümdür. Bu bölümde ankete katılanların cinsiyeti, yaş değişkenleri, doğum yeri değişkenleri, öğrenim durumları, gelir dağılımı, medeni durumu, meslek durumu, dil bilgisi, Bulgarca bilgi seviyesi ve Bulgarca bilgisinin cinsiyete göre dağılım grafikleri verilmektedir.

“Etnik Barış ve Ayrımcılık ile İlgili Bulgular” adlı ikinci bölümde ise etnik kimlik ile ilgili sorunların neler olduğuna değinilmiş, Bulgaristan Türklerinin yüzde kaçının etnik problem yaşadığı belirtilmiştir. Etnik kimlik probleminin cinsiyete, yaş gruplarına, doğum yerine, öğrenim durumuna, gelir durumuna, medeni durumuna ve mesleklere göre dağılımları ve grafik üzerinde gösterilmektedir. Bulgaristan vatandaşı Türklerin; geçmişte olduğu gibi gelecekte de baskı görecekleri konusundaki korku ve endişeleri, etnik tolerans model siyaseti konusundaki görüşleri yüzdeler halinde tablolar ile gösterilmektedir. Bulgaristan’da yaşayan ve Bulgaristan Cumhuriyeti vatandaşı olan Türklerin Türkçe öğrenimi, Türklerin Bulgar siyasetinde yeterince temsil edilip edilmediği, Bulgar hükümetlerinin Türk isimlerini değiştirme girişimleri, Türk kökenli milletvekillerinin Türkleri yeterince temsil edip-etmediği, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçe zorlanan akrabaları ile ilişki düzeyleri alt başlıklardan olup, bu konularla ilgili de grafikler ve yüzdeler mevcuttur.

“Dini Aşırılıklar ile İlgili Bulgular” adlı kitabın üçüncü bölümünde yerel halkı oluşturan Türklerin ekstremizme bakış açıları, algılama biçimleri ve değerlendirmelerine yönelik çeşitli soruların cevap yüzdeleri yer almaktadır. Ankete katılan deneklerin dindarlık durumu, çevresindeki Türkleri dindarlık açısından nasıl gördükleri; Türklerin Bulgarlarla evlenme durumu, komşuluk ve arkadaşlık yapma durumu; Bulgaristan’ın Avrupa Birliğine kabulünden sonraki dönemde dini durum, Bulgaristan vatandaşı Türk gençlerinin dini durumları, Bulgaristan’da aşırı dini gruplar/Selefiyye ve Türklerin farkındalık durumları, Bulgaristan vatandaşı Türklerin Müslümanlık algısı gibi konularda veriler sunmaktadır.

Kitabın sonunda ise “Öneriler” ve “Referanslar” bölümleri bulunmaktadır. Öneriler bölümü 19 alt başlığa bölünmüş ve edinilen veriler ışığında Bulgaristan’da yaşayan Türklerin ve Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin ne yapması gerektiği konusunda sonuçlar içermektedir.

Kitabın giriş bölümünde Türk devletlerinin; Balkanlarda ve egemenlik kurdukları diğer topraklarda azınlık nüfuslarına nasıl muamele ettiğinin üzerinde durulması, Bulgar hükümetinin Türkler üzerinde uyguladığı politikanın bir rövanş niteliğinde olup olmadığının cevabını vermektedir. Kitabın birinci bölümünde tanımlayıcı istatistikler verilerek ankete katılan deneklerin sadece bir kesime odaklanarak hazırlanmadığı vurgulanmakta, elde edilen sonucun Bulgar Türklerinin genelini temsil ettiği gösterilmektedir. İkinci ve üçüncü bölümde sorulan soruların cevapları olarak verilen yüzdelerden ise Bulgaristan’da yaşayan Türklerin ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğü sonucuna ulaşılmaktadır. Bu sonuç giriş bölümünün ışığında okuyucuyu Türklerin tarih boyunca uyguladığı “hoşgörü ve eşitlik” politikası karşılığında gelen “ikinci sınıf vatandaş” muamelesinin sebebini aramaya yöneltmektedir.

Etnik temizlik, göçe zorlanma gibi çeşitli insan haklarına aykırı muameleye maruz kalmış olan Bulgaristan Türklerinin neden bunları yaşadığı sorusunun cevabı olarak “ülke çıkarları” ndan farklı bir insani cevap bulmak zordur. Kitabın sonunda yer alan “Öneriler” kısmı yapılan araştırmanın faydası niteliğindedir. Bir nevi asimile etme politikası uygulayan Bulgar hükümetinin, Türk kültürünü ve dilini unutturma yolunda gizli bir çaba sarf ettiği görülmektedir.

Bulgaristan’da yaşayan Türklerin etnik ayrımcılık konusundaki endişelerini giderecek doğrultuda Türk dış politikası daha proaktif olmalıdır. Dini aşırılık gösteren grupların etkisinden bölgeyi arındırmak adına ise kitabın “Öneriler” bölümünde üzerinde durulmuş olduğu üzere eğitim alanında destek sağlanmalıdır. Kitap, araştırma sonuçlarını belli bir çerçeveden sentezlemekte ise de okuyucu, bu sonuçlar aracılığı ile farklı perspektiflerden Bulgaristan Türklerine bakabilme olanağına sahip bulunmaktadır. Bu tür araştırmaların sayısının artması daha nitelikli sonuçların elde edilebilmesi konusunda elzemdir.

Kitap Analizi : “Devlet Adamlığı Bilimi” /// YAZAR : DR. NEJAT TARAKÇI


Kitap Analizi : “Devlet Adamlığı Bilimi”

Stajyer Neslihan Ecem KAPAR

11 Eyl 2019

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

“Devlet Adamlığı Bilimi” kitabı esas uzmanlık alanı jeopolitik ve jeostrateji olan Dr. Nejat Tarakçı tarafından yazılmıştır. Kitabın içeriğine geçmeden önce yazar hakkında şunları söyleyebiliriz; Kendisi 1949 yılında Sinop- Ayancık’ta doğmuş ve 1970 yılında Deniz Harp Okulu’nu bitirerek Donanma’ya katılmıştır. Türk Deniz Kuvvetleri’nde 31 yıl hizmet etmiştir. 1974 Kıbrıs Harekatı’na katılan Nejat Tarakçı, 1981 yılında Deniz Harp Akademisi’ni bitirerek Kurmay Subay olmaya hak kazanmıştır….

“Devlet Adamlığı Bilimi” kitabı esas uzmanlık alanı jeopolitik ve jeostrateji olan Dr. Nejat Tarakçı tarafından yazılmıştır. Kitabın içeriğine geçmeden önce yazar hakkında şunları söyleyebiliriz; Kendisi 1949 yılında Sinop- Ayancık’ta doğmuş ve 1970 yılında Deniz Harp Okulu’nu bitirerek Donanma’ya katılmıştır. Türk Deniz Kuvvetleri’nde 31 yıl hizmet etmiştir. 1974 Kıbrıs Harekatı’na katılan Nejat Tarakçı, 1981 yılında Deniz Harp Akademisi’ni bitirerek Kurmay Subay olmaya hak kazanmıştır. 1999 yılında emekli olan Nejat Tarakçı, NATO görevi esnasında birçok uluslararası kursa katılmıştır. İktisat dalında ön lisans diplomasına da sahip olan Nejat Tarakçı, 2004 yılında tarih ve uluslararası ilişkiler alanında doktor olmuştur. 2000-2006 yılları arasında Ege, Yaşar ve İzmir Ekonomi üniversitelerinde kısmi zamanlı olarak ders vermiştir. Çeşitli yerli yabancı dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlanan Nejat Tarakçı, bu yazıda bahsedilecek “Devlet Adamlığı Bilimi” kitabında öncelikle devlet yönetiminde yer alan ve almak isteyen kişilerin dikkat etmesi gereken noktalara ışık tutuyor.

Kitapta açıklanan temel kavramlar ilk olarak jeopolitik sonrasında ise jeostratejidir. Tarakçı’ya göre devlet adamı olarak yetiştirilen insanların bu vasfı kazanmaları için en başta bu kavramları öğrenmeleri ve bu yönde eğitilmeleri gerekiyor.

Çünkü dengelerin devamlı değiştiği siyaset dünyasında, bu değişimlerin gelecekteki yansımalarını öngörebilecek ve doğru değerlendirmeler yapabilecek insanlara ihtiyaç vardır. Zira yanlış düşünülmüş değerlendirmeler, kelebek etkisi yaratarak ülke sınırlarını aşar ve bir şekilde tüm dünya bu yanlış değerlendirmelerden payını alır. Eser, devlet yönetiminde yer almak isteyen kişilerin yanında güvenlik sistemi içinde yer alan asker ve hatta başka ülkelere yatırım planları olan iş adamlarına da yol gösterici prensipler sunmakta. Ayrıca yazar, eserin hazmedilmesinin ardından çok farklı bir öngörüye sahip olacağınızı vaat ediyor.

Akıcı ve her kesim tarafından anlaşılabilir dille yazılan bu kitap, jeopolitik kavramının açıklanmasıyla başlıyor, bu kavramın çeşitli alanlarda kullanımının aktarılmasıyla devam ediyor, çünkü jeopolitikte Alman ekolüne katkılarda bulunan profesör ve General Karl Haushofer’in de dediği gibi ‘’jeopolitik bir rehber, devletin politik vicdanı olmalıdır’’. Elimizdeki jeopolitiğe dair unsurları inceleyebildiğimiz ve analiz edebildiğimiz müddetçe, jeopolitik, devletin yönetilmesine, uzun vadeli stratejiler üretebilmesine yardımcı olur. Bu unsurların bazıları devletin yönetim politikalarına bağlı olarak değişiklik gösterebilirken; bazıları ise elimizde olmayan (sabit kalan) unsurlardır. Mesela ülkenin coğrafi konumu gibi arazinin şekli ya da denizlerin durumu gibi bilgiler değişmez ve bunlar devlete avantaj sağlayabileceği gibi dezavantaj da sağlayabilir.

Bunun yansıra, değişen unsurlarda etnik yapı, din faktörü, eğitim, sanat gibi alt başlıkları görüyoruz. Zamanla değişerek önem kazanan ya da kaybeden unsurların varlığından bahsediliyor. Mesela etnik ve kültürel yapı başlığı altında verilen örnek ülkelerde, bu yapının ülkenin siyasetini yakından etkilediğini görmüş oluyoruz. Zira Tarakçı’nın dediği gibi etnik çatışma temelde, devletlerin gruplar arasında bir güvenlik duygusu yaratamayacak kadar zayıflaması ve akabinde bu grupların kendi güvenliklerinden endişe duymasıyla başlar. Bunun dışında nüfus popülasyonu gibi stabil kalmayan bir unsurun devlet politikaları tarafından şekillendirilerek devlete yararlı hale getirebileceğini görebiliriz.

‘‘Bir bölgenin coğrafi konumu değişmez; jeopolitik konum ise bölgedeki, çevredeki ve dünyadaki güç odaklarında vaki olacak her değişikliğe göre farklı bir değer gösterir.’’ Durum böyleyse, kitapta da fazlasıyla yer verilen küreselleşme kavramını daha dikkatli okumalıyız. Kitabın bu bölümü oldukça dikkat çekici ve okuduktan sonra sizi, durup bir süre düşünmeye iteceğinden şüphem yok. Nejat Tarakçı burada globalleşen dünyayı “Küresel Sistem” şeklinde değerlendiriyor ve bu sistemi “modern sömürgecilik sistemi” diyerek nitelendiriyor. Peki neden sömürgecilik sistemi? Çünkü amaç sistemin kontrolünü elinde tutan devletler tarafından sisteme dâhil edilmek, böylece sermayenin serbest dolaşımı ve güvenliği sağlanabilir. Bunun dışında ulus devletlerin zayıflaması hatta yıkılması ya da ABD dolarının liderliğinin devamı da amaçlar arasında sayılabilir. Ekonomik amaçların temel olması sebebiyle hedef ülkelerin ekonomisini kontrol altına almak öncelikli, fakat, bu aşamada hedef ülke vatandaşları tarafından eleştiri almamak amacıyla, ülkeyi ekonomik olduğu kadar kültürel boyutuyla da sisteme dahil etmek isteniyor. Bu değerlendirmelerin doğruluğunu güncel haberlerde de izliyoruz. Hong Kong’da yasa karşıtlığı ile başlayan protestoların, yasa geri çekildiğinde bile sona ermemesi, hatta daha çok ivme kazanıp ABD büyükelçiliğinde soluğu alan insanların, Birleşik Devletler tarafından “kurtarılmayı”, “özgürleştirilmeyi” beklemeleri bize gösteriyor ki; ekonomik açıdan kritik öneme sahip Hong Kong’un küresel sisteme dâhil edilme süreci ekonomik açıdan olduğu kadar kültürel açıdan da tamamlanmış durumda.

Dr. Nejat Tarakçı’nın analizine göre ise; Türkiye, içinde bulunduğu küresel sistemden vazgeçemez. Sistemin içinde kalarak ulusal çıkarlarını korumalıdır ve öncelikle ekonomisini düzeltmelidir.

Küreselleşen dünyada her gün yüzlerce bilginin bombardımanına uğruyoruz. Bu bilgilerin değerlendirilmesi için jeopolitik teorilerine ihtiyaç vardır. Böylece etrafımızda yaşanan olaylara anlam verebilir, geleceğe dair çıkarımlarda bulunabiliriz. Kitabın bu kısmında beş adet kuramdan bahsediliyor. Bunlar; Kara Hakimiyeti, Deniz Hakimiyeti, Kenar Kuşak, Saykıl, Hava Hakimiyeti kuramlarıdır. Bunlardan bazıları coğrafyaya, bazıları kuvvete, bazıları ise her ikisine de bağlı olan kuramlardır. Yani aslında temel fark, Tarakçı’nın dediği gibi başlangıçtaki hakimiyet noktasına verilen önceliktir. Ayrıca bu kuramlar arasında en geniş etki alanına sahip ve ülke içi siyasete en çok yön veren ‘’Deniz Hakimiyeti Kuramı’’ olmuştur. Kitapta bahsedilen diğer bir kuram ise Nicholas J. Spykman’ın Avrupalı teorisyenlerin jeopolitik düşüncelerini ABD’nin gereksinimlerine göre düzenlediği ‘‘Kenar Kuşak Kuramı’’dır. 20. Yüzyıl öncesinde kendi sömürü düzenine göre yapılandırılmış Avrupa merkezli haritanın, artık Avrupa’nın dünya politikasını belirleyici konumuna ABD tarafından meydan okununca, değiştirilmesi uygun görüldü. Ayrıca Nejat Tarakçı’nın belirttiği üzere bu meydan okumanın sürdürülebilmesi için, ABD’nin Avrupa’da kuvvet bulundurması ve olası bir ‘’Avrupa Federasyonu’na’’ karşı çıkması gerekiyor.

Kitabı okuduktan sonra Avrasya’ya olan ilginizin artacağından şüphem yok. Süper güçlerin, özellikle ABD ve Rusya’nın hedefi haline gelen Avrasya’nın önemi, bu bölgeye egemen olan bir gücün, dünyanın en ileri ve ekonomik olarak en verimli olan üç bölgesinden ikisini kontrol edebileceğinden geliyor. Ayrıca kitapta belirtildiği üzere Avrasya’nın gücü Amerika’nınkini büyük ölçüde gölgede bırakıyor. Rusya’ya Alexander Geleviç Dugin tarafından ‘’Avrasyacılık Tezi’’ sunulmuştur. Dugin’in modeline göre aynı çatı altında toplanan devletler idari sistemde Avrasyalı federalizmi oluşturacaktır. Çünkü Rusya Amerika’nın merkezde olduğu ‘’Küresel Sistemin’’ içinde kültürünü ve benliğini kaybetmek istemiyor. Bu şekilde bağımsızlığını kaybedeceğini düşünüyor. Şu an Rusya Avrasyacılık tezinin hayata geçirilmesi için çeşitli kanallar kullanmakta. Bunlardan birisi Putin’in desteklerini alan ‘’Avrasya Hareket Partisidir’’.

Sona gelmeden önce bahsedilmesi gereken diğer bir kavram da ‘’jeostratejidir’’. Jeopolitikle yakından ilgili bu kavram hakkında bilgi sahibi olunması da en az Jeopolitik kadar önemlidir. ‘’Strateji, dünyaya bugünkü fizyonomisini veren jeopolitiğin değişken unsurlarından etkilenir.’’

Yani strateji sadece savaşı idare etmekle kalmamalı, rakibin jeopolitik hedeflerine ulaşıp kendini de savunmaya çalışmalıdır. Etrafımızdaki olayları incelemeli, gözlemlemeli ve mesleki etkilerden uzak kalarak gerçekçi çıkarımlarda bulunmalıyız diyor Tarakçı.

Kitabın en sonunda ‘’Milli Güç’’ kavramından bahsediliyor. Milli güç çeşitli unsurlardan oluşur ve bu unsurlar jeopolitik unsurlarla hemen hemen aynı, sadece jeopolitik milli güç unsurlarının dış politikaya faydalı hale gelecek şekilde değerlendirilmesidir. Bu unsurlar yiyecek içecekten, hammaddeye, doğal kaynaklara kadar genişletilebilir. Devlet, bu milli güç unsurlarını kombine ederek güçlü ve etkili hale getirmek için çalışmalıdır.

‘’Devlet Adamlığı Bilimi’’ hiç şüphem yok ki okuyanları hayal kırıklığına uğratmayacak ve vaat ettiği gibi öngörü kabiliyetinizin gelişmesinde, birtakım olayların incelenmesi değerlendirilmesinde size yardımcı olacaktır. Her güne devletler arası olumlu/olumsuz ilişkileri içeren onlarca haberle uyanıyoruz. Olumsuz haberlerin sonlandığı, Nejat Tarakçı’nın dediği gibi baskının, zorlamanın kullanılmadığı bir dünya ümit etmek, gerçeklerden hayal dünyasına kaçmaktır. Zira mücadelenin olmadığı bir dünya, üzerinde hayatın sona ereceği bir dünya olurdu. Bir düzen içindeki dünya, hiçbir anlaşmazlığın yaşanmadığı bir yer değil; didişmenin-mücadelenin, silahlı çatışma yerine politik ve hukuki kanallara yönlendirildiği dünyadır. Dolayısıyla ‘’Devlet Adamı’’ olmak isteyen insanların öncelikle bu bilimi öğrenmeleri gerekiyor.

ARAP DOSYASI /// AKP’li yazar Müfid Yüksel : “Bu ülkeyi biz Araplaştıracağız”


AKP’li yazar Müfid Yüksel : "Bu ülkeyi biz Araplaştıracağız"

19.09.2019

Daha önce Andımız’ı ‘Bölücülük’ olarak nitelendiren AKP’li yazar Müfid Yüksel, "Bu ülkeyi biz Araplaştıracağız. Büyükşehirlere Arap mahalleleri kuracağız" dedi.

AKP’ye yakınlığıyla bilinen eski Yeni Şafak yazarı Müfid Yüksel skandal bir paylaşımda bulundu.

Daha önce Cumhuriyet değerleriyle ilgili yaptığı çıkışlarla tüm şimşekleri üzerine çeken Yüksel, bu sefer de "Türkiye’yi Araplaştıracağız" ifadesiyle büyük tepki topladı.

Müfid Yüksel, kişisel sosyal medya hesabından "Bu ülkeyi biz Araplaştıracağız. Büyükşehirlere Arap mahalleleri kuracağız" paylaşımında bulundu.

AKP’li yazar daha sonra gelen tepkiler üzerine tweetini silmek zorunda kaldı.

ANDIMIZ’I ‘BÖLÜCÜLÜK’ OLARAK NİTELENDİRMİŞTİ

Müfid Yüksel daha önce de Andımız’ı hedef almıştı.

Öğrenci andında geçen ifadeleri ‘bölücülük’ olarak nitelendiren Yüksel, "Bu ülkede ‘Andımız’ asla geri gelmeyecek. Gelmesine asla izin vermeyeceğiz. Bu topraklarda Müslüman ahali içinde etnik çatışma/savaş çıkarmanıza, Müslüman ahaliyi bölmenize fırsat vermeyeceğiz" ifadelerini kullanmıştı.

Kaynak Yeniçağ: Müfid Yüksel: "Bu ülkeyi biz Araplaştıracağız"

KİTAP DEĞERLENDİRMESİ : OTUZ YILLIK SOYKIRIM /// YAZAR : BENNY MORRIS ve DROR ZEEVİ


KİTAP DEĞERLENDİRMESİ : OTUZ YILLIK SOYKIRIM

Yazar : AVİM

23.08.2019

Benny Morris ile Dror Ze’evi, The Thirty-Year Genocide. Turkey’s Destruction of its Christian Minorities 1894-1924 (Otuz Yıllık Soykırım. Türkiye’nin Hristiyan Azınlıkları İmhası 1894-1924) (Cambridge Mass: Harvard University Press, 2019), 672 s.

İki İsrailli akademisyen Benny Morris ile Dror Ze’evi son dönem Osmanlı tarihi hakkında oldukça tartışmalı, çarpıtılmış ve önyargılı bir çalışma yayınlamıştır. Beklenildiği gibi, kitap gereksiz bir şekilde övülerek tanıtılmıştır. The New York Times Book Review için yazı yazan Bruce Clark çalışmayı "ustaca yapılmış bir teşhis" ve etkileyici bir çalışma olarak tarif etmiştir. Robert Fisk the Independent’da benzer şekilde çalışma için olumlu bir değerlendirmede bulunmuştur. Eleni Sakkelis The Thirty-Year Genocide’ı "mutlak okunması gereken bir çalışma" olarak tarif ederken, Svante Lundgren çalışmayı "olağanüstü" olarak tarif etmiştir. Bütün bu eleştirmenlerin ortak özelliği son dönem Osmanlı tarihine yabancı olmalarıdır. Bu sebeple, kitap alanın uzmanlarından ciddi bir eleştirel ilgi görmemiştir.

The Thirty-Year Genocide (Otuz Yıllık Soykırım) özenli ve dengeli bir çalışma değildir. Zaman zaman şüpheli veya çarpıtılmış bulgulara dayanan amatörce hazırlanmış bir tarihi olaylar derlemesini takdim eden öfke ile yazılmış önyargılı bir anlatımdır. Yazarların anlatı biçiminde kronoloji ile kullanılan kaynaklar bakımından ciddi kusurlar bulunmaktadır. Yazarlar tarafından sunulan referansların birçoğu sadece vitrin süsü olarak kullanılmıştır ve yazarların iddiaları ile herhangi bağlantıları yoktur. Aslında yazarların referansları sıkça iddiaları ile çelişmektedir.

Kitap dokuz bölümden oluşmaktadır ve üç ana kısım şeklinde düzenlenmiştir. Birinci kısım 19. yüzyılı ve 1890’lardaki olayları anlatmaktadır. İkinci kısım 1908’den Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadarki Jön Türkler Dönemini anlatmaktadır. Üçüncü ve son kısım ise 1919-1922 dönemine odaklanmaktadır. Bu değerlendirme yazarların bu çalışmasının ilk iki kısmına odaklıdır. Kitabın Yunan ve Süryanilerin yaşadıklarını anlatan son bölümü benzer şekilde çarpıtmalar ile doludur ve kendi başına bir incelemeyi hakketmektedir ve burada incelenmeyecektir.

Eskimiş birçok klişeden ciddi ölçüde etkilenmiş olan yazarların anlatısı Müslüman Türklerin Hıristiyanları ve özellikle Ermenileri her zaman ezmiş olduklarını iddia etmektedir. Daha sonra iddialara göre bu zulüm sebepsiz katliamlara dönüşmüştür ve 1890’lardan 1920’lere kadar Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyan nüfusu yok etmek amaçlı aralıksız devlet kampanyası ile soykırım şeklini almıştır.

Ancak, yazarlar Balkanlar’daki, Kırım’daki ve Kafkasya’daki Müslüman nüfusların şiddetli yöntemlerle yok edilmeleri, sürülmeleri ve atalarından kalma vatan topraklarını terk etmeye zorlanmaları konusunda tamamen sessiz kalmaktadırlar. Hatta bazı durumlarda onların ıstıraplarını inkâr ediyorlar veya meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Yazarların anlatısı kesinlikle yakın Osmanlı döneminde yaşanmış olayların nasıl ve neden yaşanmış oldukları konusunda bir bilimsel analiz değildir, sıkça yozlaşarak bir "korkunç Türk" karikatürüne dönüşmektedir.

Bu basitleştirilmiş tabloda, çok-uluslu bir imparatorluğun bütün tarihi Hıristiyan nüfusların aralıksız şekilde boyun eğmeye mecbur bırakılması ve acı çekmesi hikâyelerine indirgenmiştir. Oysaki gerçek çok daha karışık ve ilginçtir. Ermenilerin imparatorluktaki sosyo-ekonomik konumuna kısaca bakmak yazarların anlatısının sorunlu yapısını açıkça göstermektedir. Ermeni Patrikhanesi ile Ermeni Amira sınıfı Osmanlı Hükümeti ile yüzyıllar boyunca barışçıl ve uyumu ilişkiler içinde olmakla kalmamıştır, aynı zamanda komşu Kafkasya ve İran’daki Ermeni halkları Osmanlı İmparatorluğu’na istikrar, güvenlik ve daha iyi yaşam koşulları sebebiyle göç etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine kadar Osmanlı Devleti’nde hizmet veren yüksek rütbeli Ermeni bürokratlar, büyükelçiler ve hatta kabine bakanları olmuştur. 1917’de bile Talat Paşa’nın kabinesine bir Ermeni bakan dâhildi. Morris ile Ze’evi bunların hiçbirinden bahsetmemektedir. Osmanlı-Ermeni tarihinin bu yönleri ile aşina olmaya dair hiçbir belirti göstermemektedirler.

Yazarların son dönem Osmanlı tarihine hâkim olmamaları, kendileri için oldukça mahcup edici bir dolu hata ile kendini göstermektedir. Morris ile Ze’evi’ye göre, Nisan 1876’da "Bulgarlar" Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandıkları zaman "Abdülhamit sert bir şekilde karşılık vermiştir" ve "Bulgar ayaklanmasını bastırmak, yeni özgürlükleri engellemek" için harekete geçmiştir. Ayrıca "anayasayı tecil etmiştir; parlamentoyu dağıtmıştır ve Başıbozuk askerlerini Bulgarları bastırmaya göndermiştir" (s. 16-17). Nisan 1876’da Abdülhamit henüz tahta çıkmamıştır. 1876 Ağustos’unun sonunda tahta geçmiştir. Dolayısıyla, Nisan’da gerçekleşmiş olan bir ayaklanmayı bastırmak için başıbozuk askerler göndermiş olamazdı. Üstelik Nisan 1876’da henüz Osmanlı Anayasası ile Parlamentosu yoktu. Aralık 1876’da ilan edilmişlerdir. Bu nedenle hiçbir sultan henüz var olmayan bir anayasayı tecil edemezdi veya bir parlamentoyu dağıtamazdı. Buna ilaveten, önyargılı tutumlarına uygun bir doğrultuda, yazarlar Nisan 1876’daki Bulgar Ayaklanması’nın Türk köylülerin Bulgar isyancılar tarafından acımasızca katledilmesi olayları ile beraber meydana geldiğinden elbette bahsetmemişlerdir.

Yazarlar 1890’ları tartıştıklarında, olaylara aslında tanık olmayan fakat söylentilere ve ikinci veya hatta üçüncü el bilgiye dayanan birtakım güvenilmez kaynaklara bel bağlamaktadırlar. Neredeyse bütün bilgi-sahibi yabancı gözlemcilerin üzerinde mutabık kaldığı bir gerçekten hiç bahsetmemektedirler. Bu gerçek söz konusu dönem içerisinde Ermeni devrimci grupların aslında Büyük Güçler’i müdahaleye zorlamak umuduyla Müslüman komşularını şiddet ve terör olayları ile kışkırtma girişimlerinde bulunmuş olmaları idi. 1890’ların ortasında bölgeyi saran şiddet olayları sırasında meydana geldiğini iddia ettikleri 300,000 kadar Ermeni’nin ölümü (s. 132) oldukça abartılı bir sayıdır ve bölgenin demografik gerçekleri ile çelişmektedir. Yazarlara göre, 6 bin kadar Ermeni’nin katledildiği Sasun’da (s. 60) bir inceleme komisyonu aslında 265 Ermeni’nin hayatını kaybettiğini ve bu sayının savaşçı Ermeni devrimcileri de kapsadığını saptamıştır.

Kitabın ikinci bölümünde yazarlar Jön Türkler dönemini tartışmaktadırlar. Yazarlara göre, Jön Türklerin ana amacı imparatorluğu şiddetli yöntemlerle Türkleştirmek idi. Bu görüş doğrultusunda, onlar genel olarak imparatorluktaki Hıristiyan nüfusları ve özellikle Ermenileri bir tehdit olarak görmüşlerdir (s. 137-148). Bu yaklaşım 1908 sonrasında birçok seçkin Ermeninin İttihat ve Terakki yönetimini neden övdüğünü açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Taşnaklar dâhil birçok Ermeni İttihat ve Terakki yönetimini övmüşlerdir ve görünür gelişmelerin gerçekleştiğini beyan etmişlerdir. Örneğin, seçkin bir Taşnak liderine göre Jön Türklerin yönetimi altında "nüfusun yaşam standartları en az yüzde yirmi-beş yükselmiştir". Ancak, yazarlar bunların hiçbirinden bahsetmemektedirler ve tümüyle olumsuz ve dengesiz bir tablo çizmektedirler.

Morris ile Ze’evi’ye göre, Jön Türkler "Türk ırkı şeklinde anladıkları inanca olan bağlılıkları ile hareket ediyorlardı" ve "onları yönlendiren pan-Türkizm (Turancılık) düşüncesine uygun bir şekilde, İttihat ve Terakki Cemiyeti Çin’in Uygurlarından Doğu Avrupa’daki Tatarlara ve Türklere kadar Türk dilleri konuşan bütün etnik grupların siyasi birliğini amaçlamıştır" (s. 137). Oldukça cüretkâr olan bu iddianın kaynağı için yazarlar Feroz Ahmad’ın The Making of Modern Turkey çalışmasındaki 39. sayfasına atıf yapmaktadırlar. Ancak Ahmad burada yazarların iddiasını savunan hiçbir şey yazmamıştır. Doğrusu, bırakın Jön Türklerin geniş bir coğrafyadaki bütün Türk milletlerinin siyasi birliğini amaçladıkları anlamına gelen herhangi bir ifadeyi, Pan-Türkizm ile Turancılık kelimeleri Ahmad’ın kitabında geçmemektedir bile. Bunun aksine, Feroz Ahmad’ın o sayfada yazdıkları yazarların iddialarını ile açıkça çelişmektedir: "En kayda değer sayısal grup olarak Türklerin giderek artan önemine rağmen, milliyetçiliğe değil, İslam’a en çok önem verilmiştir; başkentteki sadece bazı fikir adamları Türk milliyetçiliğini ciddiye almıştır". Yazarlar kitap boyunca kaynaklarına karşı oldukça laubali bir tutum sergilemektedirler ve sıkça kaynaklarının ötesine gitmektedirler ve referans verdikleri kaynaklar tarafından desteklenmeyen iddialar öne sürmektedirler.

Yazarlar ayrıca Osmanlı’nın dünya savaşına girişine ve İtilaf Devletlerine karşı kutsal savaş ilan etmeye fazlasıyla yer ayırmışlardır (s. 146-148). Ancak bunu Osmanlı’nın savaşa girmesinden önceki aylarda İtilaf Güçleri ile anlaşmaya varmak için gösterilmiş Osmanlı çabalarını not etmeden ve tarihsel bağlamına oturtmadan yapmışlardır. Bu çabalar büyük ölçüde İtilaf Güçleri’nin Osmanlıların meşru güvenlik kaygılarını dikkate almaya istekli olmamalarından dolayı başarısızla sonuçlanmıştır. Yazarlar yine de bütün bu detayları hariç bırakmışlardır ve Osmanlı liderlerinin saldırgan ve hevesli bir şekilde savaş çığırtkanları yaptıkları kurgusal bir anlatım sunmuşlardır.

Yazarlara göre, Kasım 1914’te "Şeyhülislam, Osmanlı baş din adamı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkez komitesinin üyesi olan Mustafa Hayri kutsal savaşı ilan eden bir fetva çıkartmıştır". Kasım 1914’te Mustafa Hayri Efendi henüz İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Merkez Komitesi’nin üyesi değildi. 1916’nın sonlarında Merkez Komitesi’nin üyesi olduğunda artık bir Şeyhülislam değildi, 1916’nın başlarında o mevkii bırakmıştı.

Benzer şekilde, yazarların Osmanlı liderlerini şevkle kutsal savaş ilan etmeye istekli olarak tasvir etmeleri de tarihi kayıt ile çelişmektedir. Örneğin küresel pan-İslamcı bir devrimin aldatıcı niteliğini not eden Enver Paşa, Almanlara kutsal savaş ilan etmek yerine Sultan’ın "bütün Müslümanları Üçlü İtilaf Güçleri’ne karşı silahlanmaya çağırmanın" daha iyi olacağını belirtmiştir. Ancak nihayetinde Kayser’in ve Berlin’in ısrarcılığı ile kutsal savaşa ve İngiltere’ye karşı bir savaştaki potansiyel katkısına olan inancı onun ilanına sebep olmuştur. Yıllar sonra, savaş sırasında genel karargâhın istihbarat bölümünün başı olarak görev yapmış olan Kazım Karabekir hiciv ile "Osmanlı Devleti’nin yüksek memurları Cihad’a Almanlardan daha az inanç duymuşlardır". Yazarlar Tilman Ludke’nin çalışması Jihad Made in Germany’e hızlıca bakmış olsalardı, iddialarını daha dengeli ve sağlam bir zemine oturtabilirlerdi. Fakat yazarların anlatısında dengeli olma kaygısı ve ince ayrıntılar fazlasıyla eksiktir.

Yazarlar anlatılarındaki önemli bölümleri anlatmayı ihmal etmişlerdir. Örneğin, 1914 yazında Taşnakların Erzurum’daki önemli kongresinden bahsedilmemektedir. Benzer şekilde, yazarlar Rusya’ya Osmanlı’nın iç işlerine diplomatik bir şekilde müdahale etmelerine olanak sağlayan 1912-1914 arasında meydana gelen Kürt kargaşalarında Rusya’nın rolünden bahsetmemişlerdir. Ayrıca, Osmanlı’nın hatlarının gerisinde ayaklanma çıkarma amacıyla Osmanlı Ermenilerini kullanarak Rus savaş gayretini desteklemek için yapılmış olan Rus planları ve Rusya’nın Osmanlı Ermenileri ile temaslarından bahsedilmemektedir. 1912 sonlarından itibaren Osmanlı Ermenilerinin Doğu Anadolu’da yoğun bir şekilde silahlanmalarından bahsedilmemektedir. Bütün bu eksiklikler yazarlara Osmanlı Devleti’ni daimî saldırgan ve Osmanlı Ermenilerini olayların akışında herhangi bir rolü olmayan çaresiz mağdurlar olarak tanımlamalarına olanak sağlıyor.

Rus Arşivlerinde bulunan Osmanlı Ermenilerinin Rus desteği ile silahlı ayaklanma başlatma hazırlıklarına dair belge ve yazışmalar Ermeni eylemleri konusundaki bütün Osmanlı endişelerinin yazarların iddia ettikleri gibi paranoya olmadığını kanıtlamaktadır. Örneğin, Sean McMeekin’in yakın zamanda ortaya çıkarmış olduğu bulgular Osmanlı askeri istihbarat raporlarının ve Rus Diplomatik-Askeri raporlarının bu meselede birbirlerini şaşırtıcı derecede doğruladıklarını göstermektedir. Mesela, Erzurum’daki Rus Konsolos Erzurum’daki isyancıların itina ile "silahlarını gizli depolarda saklamış olduklarını" not etmiştir. Dahası, "bu durum sadece Erzurum’daki Ermeni nüfusu için değil… Erzincan, Sivas, Mana Hatun ile Kayseri dâhil onun çevresindeki bütün şehirlerdeki Ermeniler için geçerlidir, bunun yanında onları Türk boyunduruğundan kurtaracak Rus birliklerini sabırsızlıkla bekleyen köylerdeki ve kırsal alandaki Ermeniler de bu duruma dâhildir" (Sean McMeekin, the Russian Origins of the First World War, s.164). Yazarlar bu meseleyi de tümüyle görmezden gelmektedirler ve tek-taraflı bir şekilde “zulüm ve mağduriyet” anlatılarında ısrar etmektedirler.

Morris ve Ze’evi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sözde soykırım karar alması hususunda Mart ile Nisan aylarına özel vurgu yapmaktadırlar. Yazarlara göre, "kanıtlar gösteriyor ki ufak bir İttihat ve Terakki Cemiyeti eylemcileri grubu Sarıkamış’taki felaketin ardından planlamaya [soykırım için] başlamışlardır" (s. 249), ancak öne sürdükleri "kanıtlar" için kaynak göstermemişlerdir. Birkaç sayfa sonra benzer bir suçlamayı tekrarlıyorlar, ancak bu sefer bir kaynağa referans vardır: “İttihat ve Terakki Cemiyeti yetkililerinin savaş sonrası duruşmalardaki ifadelerine göre, önemli [soykırım için] planlama görüşmeleri Mart ve Nisan’da gerçekleşmiştir, bu sırada İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri, yerel idarecileri ve İttihat ve Terakki Cemiyeti temsilcilerini İstanbul’a çağırmışlardır” (s. 251). Herhangi bir tartışmanın varlığına dair veya bu konuda İttihat ve Terakki Cemiyeti yetkilileri arasında herhangi bir toplantı olduğu yönünde hiçbir kanıt sunmamaktadırlar. Bunun yerine Taner Akçam’a atıfta bulunmaktadırlar. Akçam’ın kendisi ise 1919’da gerçekleşen İttihat ve Terakki Cemiyeti liderlerinin ana duruşmasındaki iddianameye gönderme yapmaktadır. Fakat, her iki eserin de iddia ve kaynakları sorunludur. Söz konusu iddianamede a) iddia edilen planlamaya dair herhangi bir tarih veya ay belirtmemektedir, b) İttihat ve Terakki Cemiyeti yetkililerine ait herhangi bir ifadenin alıntısını yapmamaktadır, c) böyle bir planlamanın yapıldığını gösteren herhangi bir belgenin alıntısını yapmamaktadır. Söz konusu iddianame sadece İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin uzun tartışmalar sonrası böylesine bir karara varmış olması gerektiğine dair varsayım ve spekülasyonlar içermektedir, fakat böyle görüşmelerin gerçekleşmiş olduklarına dair hiçbir kanıt verilmemektedir. Başka bir ifade ile, Morris ve Ze’evi’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Mart ve Nisan’da bir soykırım planlamak amacıyla görüşmeler yapmış olduğu konusundaki suçlaması tamamen asılsızdır ve alıntı yaptıkları kaynaklarda temelleri bulunmamaktadır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Mart ve Nisan’da bir soykırım planlamış olduğu iddialarına takviye olarak, yazarlar Nisan’da ayında büyük bir grup hükümlünün iddia edilen soykırımı gerçekleştirmeleri amacıyla hapisten salıverildiklerini öne sürmektedirler. Onlara göre "aynı zamanda, İçişleri Bakanlığı ve bazı doğu vilayetleri arasında gönderilmiş bir seri telgrafa göre, hükümlülerden oluşan bir başka büyük grup yaklaşan [soykırım] harekâtında ‘gönüllüler’ ve çete üyeleri olarak yer almaları amacıyla serbest bırakılmışlardır" (s. 251). Sıkça görüldüğü gibi, yazarların iddiasının gerçeklere dayalı bir temeli bulunmamaktadır. Yazarlar iddialarını desteklemek için yeniden Taner Akçam’a atıfta bulunuyorlar, ancak kaynaklarına göre, hükümlüler Nisan 1915’te değil, Kasım ve Aralık 1914’te serbest bırakılmışlardır, imparatorluk Rusya ile savaşa girdikten hemen sonra ve iddia edilen planlamanın çok öncesinde. Ayrıca, serbest bırakılan hükümlüler yazarların iddia ettiği gibi "büyük bir grup" oluşturmamışlardır; birkaç yüzü aşmayan ufak gruplardan oluşmuşlardır.

Yazarlar Nisan 1915’teki Van ayaklanmasını aşırı dengesiz bir biçimde tartışmaktadırlar ve ayaklanmadan aylar öncesinde şehirdeki Ermeni devrimcilerin ilerleyen Rus güçleri ile temasta olduklarından ve düşman güçleri ile birlikte eylemlerini koordine ettiklerinden bahsetmemektedirler. Benzer şekilde, yazarlar ayaklanma sırasında ve sonrasında isyancıların Van’daki Müslüman nüfusa karşı geniş çapta katliamlar gerçekleştirmiş olduklarından bahsetmeyi ihmal etmişlerdir. Sonrasında işgalci Rus güçleri tarafından Van’ın yeni valisi olarak atanan ayaklanmanın Taşnak lideri Aram Manukiyan Van’daki Müslüman konutların yıkılmalarını ve yağmalanmalarını emretmiştir. Daha sonra bölgedeki Kürt nüfusun katledilmesi gerektiğini bile savunmuştur. Fakat, bu önemli detayların hiçbiri yazarlar tarafından bahsedilmemektedir. Yazarlar çalışmaları boyunca küstah bir Türk-karşıtı anlatı sunmaktadırlar ve bu olayların Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri tehcir etme kararındaki rolünü tarihsel bağlamda değerlendirmemişlerdir.

Tehcir konusundaki tartışmaları benzer şekilde kusurludur ve kaynak dayanakları olağanüstü biçimde tek-taraflıdır. Talat Paşa’nın tehcir edilen Ermenilerin yaşayacakları zorlukları engellemek ve azaltmak amaçlı kayda değer çabalarından bahsetmeyi ihmal etmişlerdir. Konvoyların korunmasını, yiyecek ve başka malzemelerin sağlanması ve Ermenilere kötü muamele eden yetkililerin ve diğer kişileri cezalandırılmasını emreden telgraflar yazarlar tarafından tamamıyla görmezden gelinmiştir. 1600’den fazla kişi yargılanmıştır ve 69 kişi Ermenilere kötü muameleden dolayı idam edilmiştir. Birçok diğer kişi farklı cezalar ile hüküm giymişleridir, kürek cezası ve hapis dâhil. Yazarlar bu çabaların hiçbirinden bahsetmemişlerdir ve tartışmamışlardır ve soykırım hükmüne varırken bu hususları görmezden gelmiş ve kullandıkları kaynakları cımbızla seçerek kullanmışlardır.

The Thirty-Year Genocide dengeli bir çalışma değildir. Birçok önemli olayı ve yazarların tezi ile çelişen kaynakları dikkate almayan, belli olayların ve kaynakların dikkatlice seçilmiş şekilde sıralandığı önyargılı bir anlatıdır. Çalışmanın etkileyici boyutuna rağmen, kaynaklar, fikirler ve tartışma bakımından neredeyse hiçbir yeni öğe sunmamaktadır. Bunun yerine, yazarlar ivedilikle ve amatörce hazırlanmış bir tarihi olaylar derlemesi sunmaktadırlar. Kitabın temel sorunu tarihi bağlam eksikliği ve sıkça kaynakların seçici şekilde kullanılmış olması, tarafgirlik ve kitapta kullanılan materyalleri sentezlemedeki beceriksizliktir.