KİTAP DEĞERLENDİRMESİ : OTUZ YILLIK SOYKIRIM /// YAZAR : BENNY MORRIS ve DROR ZEEVİ


KİTAP DEĞERLENDİRMESİ : OTUZ YILLIK SOYKIRIM

Yazar : AVİM

23.08.2019

Benny Morris ile Dror Ze’evi, The Thirty-Year Genocide. Turkey’s Destruction of its Christian Minorities 1894-1924 (Otuz Yıllık Soykırım. Türkiye’nin Hristiyan Azınlıkları İmhası 1894-1924) (Cambridge Mass: Harvard University Press, 2019), 672 s.

İki İsrailli akademisyen Benny Morris ile Dror Ze’evi son dönem Osmanlı tarihi hakkında oldukça tartışmalı, çarpıtılmış ve önyargılı bir çalışma yayınlamıştır. Beklenildiği gibi, kitap gereksiz bir şekilde övülerek tanıtılmıştır. The New York Times Book Review için yazı yazan Bruce Clark çalışmayı "ustaca yapılmış bir teşhis" ve etkileyici bir çalışma olarak tarif etmiştir. Robert Fisk the Independent’da benzer şekilde çalışma için olumlu bir değerlendirmede bulunmuştur. Eleni Sakkelis The Thirty-Year Genocide’ı "mutlak okunması gereken bir çalışma" olarak tarif ederken, Svante Lundgren çalışmayı "olağanüstü" olarak tarif etmiştir. Bütün bu eleştirmenlerin ortak özelliği son dönem Osmanlı tarihine yabancı olmalarıdır. Bu sebeple, kitap alanın uzmanlarından ciddi bir eleştirel ilgi görmemiştir.

The Thirty-Year Genocide (Otuz Yıllık Soykırım) özenli ve dengeli bir çalışma değildir. Zaman zaman şüpheli veya çarpıtılmış bulgulara dayanan amatörce hazırlanmış bir tarihi olaylar derlemesini takdim eden öfke ile yazılmış önyargılı bir anlatımdır. Yazarların anlatı biçiminde kronoloji ile kullanılan kaynaklar bakımından ciddi kusurlar bulunmaktadır. Yazarlar tarafından sunulan referansların birçoğu sadece vitrin süsü olarak kullanılmıştır ve yazarların iddiaları ile herhangi bağlantıları yoktur. Aslında yazarların referansları sıkça iddiaları ile çelişmektedir.

Kitap dokuz bölümden oluşmaktadır ve üç ana kısım şeklinde düzenlenmiştir. Birinci kısım 19. yüzyılı ve 1890’lardaki olayları anlatmaktadır. İkinci kısım 1908’den Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadarki Jön Türkler Dönemini anlatmaktadır. Üçüncü ve son kısım ise 1919-1922 dönemine odaklanmaktadır. Bu değerlendirme yazarların bu çalışmasının ilk iki kısmına odaklıdır. Kitabın Yunan ve Süryanilerin yaşadıklarını anlatan son bölümü benzer şekilde çarpıtmalar ile doludur ve kendi başına bir incelemeyi hakketmektedir ve burada incelenmeyecektir.

Eskimiş birçok klişeden ciddi ölçüde etkilenmiş olan yazarların anlatısı Müslüman Türklerin Hıristiyanları ve özellikle Ermenileri her zaman ezmiş olduklarını iddia etmektedir. Daha sonra iddialara göre bu zulüm sebepsiz katliamlara dönüşmüştür ve 1890’lardan 1920’lere kadar Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyan nüfusu yok etmek amaçlı aralıksız devlet kampanyası ile soykırım şeklini almıştır.

Ancak, yazarlar Balkanlar’daki, Kırım’daki ve Kafkasya’daki Müslüman nüfusların şiddetli yöntemlerle yok edilmeleri, sürülmeleri ve atalarından kalma vatan topraklarını terk etmeye zorlanmaları konusunda tamamen sessiz kalmaktadırlar. Hatta bazı durumlarda onların ıstıraplarını inkâr ediyorlar veya meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Yazarların anlatısı kesinlikle yakın Osmanlı döneminde yaşanmış olayların nasıl ve neden yaşanmış oldukları konusunda bir bilimsel analiz değildir, sıkça yozlaşarak bir "korkunç Türk" karikatürüne dönüşmektedir.

Bu basitleştirilmiş tabloda, çok-uluslu bir imparatorluğun bütün tarihi Hıristiyan nüfusların aralıksız şekilde boyun eğmeye mecbur bırakılması ve acı çekmesi hikâyelerine indirgenmiştir. Oysaki gerçek çok daha karışık ve ilginçtir. Ermenilerin imparatorluktaki sosyo-ekonomik konumuna kısaca bakmak yazarların anlatısının sorunlu yapısını açıkça göstermektedir. Ermeni Patrikhanesi ile Ermeni Amira sınıfı Osmanlı Hükümeti ile yüzyıllar boyunca barışçıl ve uyumu ilişkiler içinde olmakla kalmamıştır, aynı zamanda komşu Kafkasya ve İran’daki Ermeni halkları Osmanlı İmparatorluğu’na istikrar, güvenlik ve daha iyi yaşam koşulları sebebiyle göç etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemine kadar Osmanlı Devleti’nde hizmet veren yüksek rütbeli Ermeni bürokratlar, büyükelçiler ve hatta kabine bakanları olmuştur. 1917’de bile Talat Paşa’nın kabinesine bir Ermeni bakan dâhildi. Morris ile Ze’evi bunların hiçbirinden bahsetmemektedir. Osmanlı-Ermeni tarihinin bu yönleri ile aşina olmaya dair hiçbir belirti göstermemektedirler.

Yazarların son dönem Osmanlı tarihine hâkim olmamaları, kendileri için oldukça mahcup edici bir dolu hata ile kendini göstermektedir. Morris ile Ze’evi’ye göre, Nisan 1876’da "Bulgarlar" Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandıkları zaman "Abdülhamit sert bir şekilde karşılık vermiştir" ve "Bulgar ayaklanmasını bastırmak, yeni özgürlükleri engellemek" için harekete geçmiştir. Ayrıca "anayasayı tecil etmiştir; parlamentoyu dağıtmıştır ve Başıbozuk askerlerini Bulgarları bastırmaya göndermiştir" (s. 16-17). Nisan 1876’da Abdülhamit henüz tahta çıkmamıştır. 1876 Ağustos’unun sonunda tahta geçmiştir. Dolayısıyla, Nisan’da gerçekleşmiş olan bir ayaklanmayı bastırmak için başıbozuk askerler göndermiş olamazdı. Üstelik Nisan 1876’da henüz Osmanlı Anayasası ile Parlamentosu yoktu. Aralık 1876’da ilan edilmişlerdir. Bu nedenle hiçbir sultan henüz var olmayan bir anayasayı tecil edemezdi veya bir parlamentoyu dağıtamazdı. Buna ilaveten, önyargılı tutumlarına uygun bir doğrultuda, yazarlar Nisan 1876’daki Bulgar Ayaklanması’nın Türk köylülerin Bulgar isyancılar tarafından acımasızca katledilmesi olayları ile beraber meydana geldiğinden elbette bahsetmemişlerdir.

Yazarlar 1890’ları tartıştıklarında, olaylara aslında tanık olmayan fakat söylentilere ve ikinci veya hatta üçüncü el bilgiye dayanan birtakım güvenilmez kaynaklara bel bağlamaktadırlar. Neredeyse bütün bilgi-sahibi yabancı gözlemcilerin üzerinde mutabık kaldığı bir gerçekten hiç bahsetmemektedirler. Bu gerçek söz konusu dönem içerisinde Ermeni devrimci grupların aslında Büyük Güçler’i müdahaleye zorlamak umuduyla Müslüman komşularını şiddet ve terör olayları ile kışkırtma girişimlerinde bulunmuş olmaları idi. 1890’ların ortasında bölgeyi saran şiddet olayları sırasında meydana geldiğini iddia ettikleri 300,000 kadar Ermeni’nin ölümü (s. 132) oldukça abartılı bir sayıdır ve bölgenin demografik gerçekleri ile çelişmektedir. Yazarlara göre, 6 bin kadar Ermeni’nin katledildiği Sasun’da (s. 60) bir inceleme komisyonu aslında 265 Ermeni’nin hayatını kaybettiğini ve bu sayının savaşçı Ermeni devrimcileri de kapsadığını saptamıştır.

Kitabın ikinci bölümünde yazarlar Jön Türkler dönemini tartışmaktadırlar. Yazarlara göre, Jön Türklerin ana amacı imparatorluğu şiddetli yöntemlerle Türkleştirmek idi. Bu görüş doğrultusunda, onlar genel olarak imparatorluktaki Hıristiyan nüfusları ve özellikle Ermenileri bir tehdit olarak görmüşlerdir (s. 137-148). Bu yaklaşım 1908 sonrasında birçok seçkin Ermeninin İttihat ve Terakki yönetimini neden övdüğünü açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Taşnaklar dâhil birçok Ermeni İttihat ve Terakki yönetimini övmüşlerdir ve görünür gelişmelerin gerçekleştiğini beyan etmişlerdir. Örneğin, seçkin bir Taşnak liderine göre Jön Türklerin yönetimi altında "nüfusun yaşam standartları en az yüzde yirmi-beş yükselmiştir". Ancak, yazarlar bunların hiçbirinden bahsetmemektedirler ve tümüyle olumsuz ve dengesiz bir tablo çizmektedirler.

Morris ile Ze’evi’ye göre, Jön Türkler "Türk ırkı şeklinde anladıkları inanca olan bağlılıkları ile hareket ediyorlardı" ve "onları yönlendiren pan-Türkizm (Turancılık) düşüncesine uygun bir şekilde, İttihat ve Terakki Cemiyeti Çin’in Uygurlarından Doğu Avrupa’daki Tatarlara ve Türklere kadar Türk dilleri konuşan bütün etnik grupların siyasi birliğini amaçlamıştır" (s. 137). Oldukça cüretkâr olan bu iddianın kaynağı için yazarlar Feroz Ahmad’ın The Making of Modern Turkey çalışmasındaki 39. sayfasına atıf yapmaktadırlar. Ancak Ahmad burada yazarların iddiasını savunan hiçbir şey yazmamıştır. Doğrusu, bırakın Jön Türklerin geniş bir coğrafyadaki bütün Türk milletlerinin siyasi birliğini amaçladıkları anlamına gelen herhangi bir ifadeyi, Pan-Türkizm ile Turancılık kelimeleri Ahmad’ın kitabında geçmemektedir bile. Bunun aksine, Feroz Ahmad’ın o sayfada yazdıkları yazarların iddialarını ile açıkça çelişmektedir: "En kayda değer sayısal grup olarak Türklerin giderek artan önemine rağmen, milliyetçiliğe değil, İslam’a en çok önem verilmiştir; başkentteki sadece bazı fikir adamları Türk milliyetçiliğini ciddiye almıştır". Yazarlar kitap boyunca kaynaklarına karşı oldukça laubali bir tutum sergilemektedirler ve sıkça kaynaklarının ötesine gitmektedirler ve referans verdikleri kaynaklar tarafından desteklenmeyen iddialar öne sürmektedirler.

Yazarlar ayrıca Osmanlı’nın dünya savaşına girişine ve İtilaf Devletlerine karşı kutsal savaş ilan etmeye fazlasıyla yer ayırmışlardır (s. 146-148). Ancak bunu Osmanlı’nın savaşa girmesinden önceki aylarda İtilaf Güçleri ile anlaşmaya varmak için gösterilmiş Osmanlı çabalarını not etmeden ve tarihsel bağlamına oturtmadan yapmışlardır. Bu çabalar büyük ölçüde İtilaf Güçleri’nin Osmanlıların meşru güvenlik kaygılarını dikkate almaya istekli olmamalarından dolayı başarısızla sonuçlanmıştır. Yazarlar yine de bütün bu detayları hariç bırakmışlardır ve Osmanlı liderlerinin saldırgan ve hevesli bir şekilde savaş çığırtkanları yaptıkları kurgusal bir anlatım sunmuşlardır.

Yazarlara göre, Kasım 1914’te "Şeyhülislam, Osmanlı baş din adamı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkez komitesinin üyesi olan Mustafa Hayri kutsal savaşı ilan eden bir fetva çıkartmıştır". Kasım 1914’te Mustafa Hayri Efendi henüz İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Merkez Komitesi’nin üyesi değildi. 1916’nın sonlarında Merkez Komitesi’nin üyesi olduğunda artık bir Şeyhülislam değildi, 1916’nın başlarında o mevkii bırakmıştı.

Benzer şekilde, yazarların Osmanlı liderlerini şevkle kutsal savaş ilan etmeye istekli olarak tasvir etmeleri de tarihi kayıt ile çelişmektedir. Örneğin küresel pan-İslamcı bir devrimin aldatıcı niteliğini not eden Enver Paşa, Almanlara kutsal savaş ilan etmek yerine Sultan’ın "bütün Müslümanları Üçlü İtilaf Güçleri’ne karşı silahlanmaya çağırmanın" daha iyi olacağını belirtmiştir. Ancak nihayetinde Kayser’in ve Berlin’in ısrarcılığı ile kutsal savaşa ve İngiltere’ye karşı bir savaştaki potansiyel katkısına olan inancı onun ilanına sebep olmuştur. Yıllar sonra, savaş sırasında genel karargâhın istihbarat bölümünün başı olarak görev yapmış olan Kazım Karabekir hiciv ile "Osmanlı Devleti’nin yüksek memurları Cihad’a Almanlardan daha az inanç duymuşlardır". Yazarlar Tilman Ludke’nin çalışması Jihad Made in Germany’e hızlıca bakmış olsalardı, iddialarını daha dengeli ve sağlam bir zemine oturtabilirlerdi. Fakat yazarların anlatısında dengeli olma kaygısı ve ince ayrıntılar fazlasıyla eksiktir.

Yazarlar anlatılarındaki önemli bölümleri anlatmayı ihmal etmişlerdir. Örneğin, 1914 yazında Taşnakların Erzurum’daki önemli kongresinden bahsedilmemektedir. Benzer şekilde, yazarlar Rusya’ya Osmanlı’nın iç işlerine diplomatik bir şekilde müdahale etmelerine olanak sağlayan 1912-1914 arasında meydana gelen Kürt kargaşalarında Rusya’nın rolünden bahsetmemişlerdir. Ayrıca, Osmanlı’nın hatlarının gerisinde ayaklanma çıkarma amacıyla Osmanlı Ermenilerini kullanarak Rus savaş gayretini desteklemek için yapılmış olan Rus planları ve Rusya’nın Osmanlı Ermenileri ile temaslarından bahsedilmemektedir. 1912 sonlarından itibaren Osmanlı Ermenilerinin Doğu Anadolu’da yoğun bir şekilde silahlanmalarından bahsedilmemektedir. Bütün bu eksiklikler yazarlara Osmanlı Devleti’ni daimî saldırgan ve Osmanlı Ermenilerini olayların akışında herhangi bir rolü olmayan çaresiz mağdurlar olarak tanımlamalarına olanak sağlıyor.

Rus Arşivlerinde bulunan Osmanlı Ermenilerinin Rus desteği ile silahlı ayaklanma başlatma hazırlıklarına dair belge ve yazışmalar Ermeni eylemleri konusundaki bütün Osmanlı endişelerinin yazarların iddia ettikleri gibi paranoya olmadığını kanıtlamaktadır. Örneğin, Sean McMeekin’in yakın zamanda ortaya çıkarmış olduğu bulgular Osmanlı askeri istihbarat raporlarının ve Rus Diplomatik-Askeri raporlarının bu meselede birbirlerini şaşırtıcı derecede doğruladıklarını göstermektedir. Mesela, Erzurum’daki Rus Konsolos Erzurum’daki isyancıların itina ile "silahlarını gizli depolarda saklamış olduklarını" not etmiştir. Dahası, "bu durum sadece Erzurum’daki Ermeni nüfusu için değil… Erzincan, Sivas, Mana Hatun ile Kayseri dâhil onun çevresindeki bütün şehirlerdeki Ermeniler için geçerlidir, bunun yanında onları Türk boyunduruğundan kurtaracak Rus birliklerini sabırsızlıkla bekleyen köylerdeki ve kırsal alandaki Ermeniler de bu duruma dâhildir" (Sean McMeekin, the Russian Origins of the First World War, s.164). Yazarlar bu meseleyi de tümüyle görmezden gelmektedirler ve tek-taraflı bir şekilde “zulüm ve mağduriyet” anlatılarında ısrar etmektedirler.

Morris ve Ze’evi İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sözde soykırım karar alması hususunda Mart ile Nisan aylarına özel vurgu yapmaktadırlar. Yazarlara göre, "kanıtlar gösteriyor ki ufak bir İttihat ve Terakki Cemiyeti eylemcileri grubu Sarıkamış’taki felaketin ardından planlamaya [soykırım için] başlamışlardır" (s. 249), ancak öne sürdükleri "kanıtlar" için kaynak göstermemişlerdir. Birkaç sayfa sonra benzer bir suçlamayı tekrarlıyorlar, ancak bu sefer bir kaynağa referans vardır: “İttihat ve Terakki Cemiyeti yetkililerinin savaş sonrası duruşmalardaki ifadelerine göre, önemli [soykırım için] planlama görüşmeleri Mart ve Nisan’da gerçekleşmiştir, bu sırada İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri, yerel idarecileri ve İttihat ve Terakki Cemiyeti temsilcilerini İstanbul’a çağırmışlardır” (s. 251). Herhangi bir tartışmanın varlığına dair veya bu konuda İttihat ve Terakki Cemiyeti yetkilileri arasında herhangi bir toplantı olduğu yönünde hiçbir kanıt sunmamaktadırlar. Bunun yerine Taner Akçam’a atıfta bulunmaktadırlar. Akçam’ın kendisi ise 1919’da gerçekleşen İttihat ve Terakki Cemiyeti liderlerinin ana duruşmasındaki iddianameye gönderme yapmaktadır. Fakat, her iki eserin de iddia ve kaynakları sorunludur. Söz konusu iddianamede a) iddia edilen planlamaya dair herhangi bir tarih veya ay belirtmemektedir, b) İttihat ve Terakki Cemiyeti yetkililerine ait herhangi bir ifadenin alıntısını yapmamaktadır, c) böyle bir planlamanın yapıldığını gösteren herhangi bir belgenin alıntısını yapmamaktadır. Söz konusu iddianame sadece İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin uzun tartışmalar sonrası böylesine bir karara varmış olması gerektiğine dair varsayım ve spekülasyonlar içermektedir, fakat böyle görüşmelerin gerçekleşmiş olduklarına dair hiçbir kanıt verilmemektedir. Başka bir ifade ile, Morris ve Ze’evi’nin İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Mart ve Nisan’da bir soykırım planlamak amacıyla görüşmeler yapmış olduğu konusundaki suçlaması tamamen asılsızdır ve alıntı yaptıkları kaynaklarda temelleri bulunmamaktadır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Mart ve Nisan’da bir soykırım planlamış olduğu iddialarına takviye olarak, yazarlar Nisan’da ayında büyük bir grup hükümlünün iddia edilen soykırımı gerçekleştirmeleri amacıyla hapisten salıverildiklerini öne sürmektedirler. Onlara göre "aynı zamanda, İçişleri Bakanlığı ve bazı doğu vilayetleri arasında gönderilmiş bir seri telgrafa göre, hükümlülerden oluşan bir başka büyük grup yaklaşan [soykırım] harekâtında ‘gönüllüler’ ve çete üyeleri olarak yer almaları amacıyla serbest bırakılmışlardır" (s. 251). Sıkça görüldüğü gibi, yazarların iddiasının gerçeklere dayalı bir temeli bulunmamaktadır. Yazarlar iddialarını desteklemek için yeniden Taner Akçam’a atıfta bulunuyorlar, ancak kaynaklarına göre, hükümlüler Nisan 1915’te değil, Kasım ve Aralık 1914’te serbest bırakılmışlardır, imparatorluk Rusya ile savaşa girdikten hemen sonra ve iddia edilen planlamanın çok öncesinde. Ayrıca, serbest bırakılan hükümlüler yazarların iddia ettiği gibi "büyük bir grup" oluşturmamışlardır; birkaç yüzü aşmayan ufak gruplardan oluşmuşlardır.

Yazarlar Nisan 1915’teki Van ayaklanmasını aşırı dengesiz bir biçimde tartışmaktadırlar ve ayaklanmadan aylar öncesinde şehirdeki Ermeni devrimcilerin ilerleyen Rus güçleri ile temasta olduklarından ve düşman güçleri ile birlikte eylemlerini koordine ettiklerinden bahsetmemektedirler. Benzer şekilde, yazarlar ayaklanma sırasında ve sonrasında isyancıların Van’daki Müslüman nüfusa karşı geniş çapta katliamlar gerçekleştirmiş olduklarından bahsetmeyi ihmal etmişlerdir. Sonrasında işgalci Rus güçleri tarafından Van’ın yeni valisi olarak atanan ayaklanmanın Taşnak lideri Aram Manukiyan Van’daki Müslüman konutların yıkılmalarını ve yağmalanmalarını emretmiştir. Daha sonra bölgedeki Kürt nüfusun katledilmesi gerektiğini bile savunmuştur. Fakat, bu önemli detayların hiçbiri yazarlar tarafından bahsedilmemektedir. Yazarlar çalışmaları boyunca küstah bir Türk-karşıtı anlatı sunmaktadırlar ve bu olayların Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri tehcir etme kararındaki rolünü tarihsel bağlamda değerlendirmemişlerdir.

Tehcir konusundaki tartışmaları benzer şekilde kusurludur ve kaynak dayanakları olağanüstü biçimde tek-taraflıdır. Talat Paşa’nın tehcir edilen Ermenilerin yaşayacakları zorlukları engellemek ve azaltmak amaçlı kayda değer çabalarından bahsetmeyi ihmal etmişlerdir. Konvoyların korunmasını, yiyecek ve başka malzemelerin sağlanması ve Ermenilere kötü muamele eden yetkililerin ve diğer kişileri cezalandırılmasını emreden telgraflar yazarlar tarafından tamamıyla görmezden gelinmiştir. 1600’den fazla kişi yargılanmıştır ve 69 kişi Ermenilere kötü muameleden dolayı idam edilmiştir. Birçok diğer kişi farklı cezalar ile hüküm giymişleridir, kürek cezası ve hapis dâhil. Yazarlar bu çabaların hiçbirinden bahsetmemişlerdir ve tartışmamışlardır ve soykırım hükmüne varırken bu hususları görmezden gelmiş ve kullandıkları kaynakları cımbızla seçerek kullanmışlardır.

The Thirty-Year Genocide dengeli bir çalışma değildir. Birçok önemli olayı ve yazarların tezi ile çelişen kaynakları dikkate almayan, belli olayların ve kaynakların dikkatlice seçilmiş şekilde sıralandığı önyargılı bir anlatıdır. Çalışmanın etkileyici boyutuna rağmen, kaynaklar, fikirler ve tartışma bakımından neredeyse hiçbir yeni öğe sunmamaktadır. Bunun yerine, yazarlar ivedilikle ve amatörce hazırlanmış bir tarihi olaylar derlemesi sunmaktadırlar. Kitabın temel sorunu tarihi bağlam eksikliği ve sıkça kaynakların seçici şekilde kullanılmış olması, tarafgirlik ve kitapta kullanılan materyalleri sentezlemedeki beceriksizliktir.

KİTAP TAVSİYESİ : KOMPLO TEORİLERİ – DİSİPLİNLERARASI BİR GİRİŞ /// YAZAR : KEREM KARAOSMANOĞLU


Komplo teorileri iklimi

Kerem Karaosmanoğlu’nun Komplo Teorileri : Disiplinlerarası Bir Giriş kitabı İletişim Yayınları tarafından raflarda yerini aldı. Karaosmanoğlu kitapta komplo teorilerinin bir “teori” olarak tarih, felsefe, siyaset, psikoloji ve sosyoloji gibi sosyal disiplinlerin yardımıyla bir okumasını yaparak, okurlara birçok aydınlatıcı fikir ve farklı bakış açısı sunuyor.

“Dünya’yı gerçekte kimler yönetiyor?”, “İlluminati nasıl bir oluşum?”, “Tapınak Şövalyeleri aslında kimler?” Bu gibi sorular ve bunlara türetilen cevaplar hem Batı’da hem de Türkiye’de oldukça yaygın. Komplo teorileri artık internet sayesinde oldukça hızlı ve etkili şekilde yayılabildiği için, toplum açısından bunları anlamanın da önemi artıyor. Özellikle Türkiye gibi hem ‘yerli’ hem de yabancı komplo teorilerine maruz kalan ülkeler için bu durum daha da büyük bir önem taşıyor.

Tarihi incelendiği zaman Türkiye’de ‘komploculuğun’ hem siyasi hem de sosyal hayatta yaygın olarak görüldüğü anlaşılabilir. Gerek ‘Cumhuriyeti parçalamak isteyen dış mihraklar’, ‘bölücü’ler, FETÖ ve benzeri ‘yerli’ komplolar, gerek Tapınak Şövalyeleri ve İlluminati gibi ‘şeytani’ örgütler, birçok insanın zihninde yer etmiş durumda. Peki, komplo teorilerini nasıl anlayabiliriz? En basit ve mantıklı yol, komplonun gerçek olduğunu varsayarak hazırlanan eserler yerine muhtemelen komplo teorileri üzerine yapılmış daha akademik çalışmalara yönelmektir.

Kerem Karaosmanoğlu’nun kaleme aldığı Komplo Teorileri: Disiplinlerarası Bir Giriş tam da bunu sağlayacak bir kitap. Vurucu başlıklar taşıyan komplocu kitapların aksine, okuruna bilimsel bir bakış açısı sunan bu kitap, bir bakıma ‘komplo teorilerinin teorisi’ni yapıyor. Yani, çeşitli komplo teorilerinin bir özetini vermenin ötesinde, komploculuğun uzun tarihsel, psikolojik, siyasi, felsefi ve kültürel arka planını aydınlatıyor.

‘MODERN KOMPLOCULUĞUN TANIMI’

Komplo teorilerini tanımlarken kitapta birçok farklı kaynaktan yararlanan Karaosmanoğlu, kendi tanımlarını da geliştiriyor. 18. yüzyılda Aydınlanmacı Avrupa’da aynı sınıftan, meslekten insanların bir araya gelip sosyalleştiği örgütlerin yaygınlaşması, zamanla bu cemiyetlere karşıt görüşteki insanların da gayretleriyle modern komploculuk anlayışının zeminini oluşturur hale geldi. En ünlüleri İlluminati ve Masonlar olan bu örgütler, komploculuğun tarihsel gelişimini sembolize ediyor. Aydınlanma çağı Avrupası’ndan 20. yüzyılın endüstri toplumuna kadar uzanan süreç ve beraberinde getirdiği köklü sosyal ve siyasi değişimler, komplo teorilerinin “başyapıtları” olan birçok unsuru da (Protokoller, Awful Disclosures of Maria Monk) beraberinde getirdi; belirli gruplar (Yahudiler, Katolikler vb.) “mutlak şeytan” ilan edildi. Karaosmanoğlu’nun bu noktadan sonra vardığı sonuç, aslında tam da modern komploculuğun tanımı şeklinde: “Bir komplo teorisi kazara gerçekleşmesi muhtemel tarihi veya siyasi bir hadiseyi, kasıtlı bir failliğin, yani çok güçlü oldukları varsayılan bir veya bir grup insanın, gizlice örgütlenerek şeytani amaçlar doğrultusunda gerçekleştiğine dair açıklama tarzıdır.”

Komplo Teorileri, Kerem Karaosmanoğlu, 248 syf., İletişim Yayıncılık, Haziran 2019.

‘KOMPLO TEORİLERİ CEVAPTAN ÇOK SORU YARATIR’

Yazar, komplo teorilerinin yalnız tarihselliğini değil, felsefi boyutlarını da tartışıyor, komplo teorilerinin ‘sakat’ bir epistemoloji üzerine kurulu olduğundan ve bu nedenle kalıtsal sıkıntılar çektiğinden bahsediyor. Bir neden-sonuç çerçevesinde ‘bilimsellik’ kazanmaya çalışan komplo teorilerinin aslında soru soruldukça karmaşıklaşan, fantastikleşen bir yapıda olduğuna dikkat çeken Karaosmanoğlu, komplo teorilerinin bir kısır döngü içinde olduğunu gözler önüne seriyor. Kısaca, güvenirliliği belirsiz kaynaklardan (örneğin Protokoller) yola çıkarak oluşturulan teoriler yeni, elle tutulur kanıtlara dayanmadan ortalığa salınırken, sorulan her soruyla olayı, gerçek kanıtlar sunmadan, daha da karmaşıklaştırmak üzerine dayalı. Bu açıdan komplo teorileri cevaptan çok soru yaratır denebilir. En nihayetinde, zorlayıcı nedensellik (soru soruldukça karmaşıklaşma ve fantastikleşme durumu) ve birbirine bağlılık (İllüminati, Tapınakçılar, Yahudiler vb. hepsi aynı amaca hizmet etmektedirler örneğin) komplo teorilerini epistemolojik açıdan zayıf kılar. Karaosmanoğlu’nun üstünde durduğu bu zayıflık, birçok komplo teorisi için geçerli olsa bile her komplo teorisi gerçek dışı değildir ve gerçek olabilecek komplo teorilerini gerçek dışı olanlardan ayırt etmek için bu felsefi boyut anlaşılmalıdır.

Komplo teorilerine bakışın bir başka önemli tarafını da psikolojik açı oluşturuyor. Karaosmanoğlu, kitabında sosyal psikoloji ve evrimsel psikoloji üzerinden “Komplo teorisine kimler inanır?” ve “Komplo teorisine inanmak normal midir?” gibi önemli sorulara cevap veriyor. Evrimsel psikolojide komploya inanmak paranoyadan türemiş bir yan etki gibi okura sunuluyor, bu nedenle de bir “savunma mekanizması” olarak gelişen paranoya ve komplo teorisine inanma durumu normal olarak gösteriliyor. Sosyal psikolojideyse toplumda belirli (ani ve köklü) değişimlerin bir “komplo iklimi” yaratabildiğini ve dolayısıyla komploya inanan insanların bu doğrultularda kimler olabileceğinin tespit edilebileceğinden bahsediliyor. “Bir düşünceye bir kişi inanıyorsa paranoya, iki kişi inanıyorsa ‘paylaşılmış psikotik bozukluk’, ama topluluklar inanıyorsa ‘kültür’ deniyor olabilir” sözü psikoloji ve komploculuğun bağlantısını mükemmelen özetliyor.

Karaosmanoğlu’nun kitabının ‘disiplinlerarası’ bir özetlemede bulunması birçok açıdan önem arz ediyor. Komplo teorilerinin bir “teori” olarak tarih, felsefe, siyaset, psikoloji ve sosyoloji gibi sosyal disiplinlerin yardımıyla bir okumasını yaparak, okurlara birçok aydınlatıcı fikir ve farklı bakış açısı sunuyor. Geniş bir kitleye tarafsız ve aydınlatıcı bilgiler sağlayan bu çalışma, birçok kişinin hayatında yeri giderek artan bir “komploculuk” iklimini daha iyi kavramak, neye nasıl kulak vermemiz gerektiğini öğrenmek konusunda hepimize yardımcı olabilir.

KİTAP TAVSİYESİ : İdeolojinin Serüveni – Yanlış Bilinç ve Hegemonyadan Söyleme /// YAZAR : SERPİL SANCAR


KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Kitabın Künyesi: Serpil Sancar, İdeolojinin Serüveni Yanlış Bilinç ve Hegemonyadan Söyleme, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2014.

Serpil Sancar’ın İdeolojinin Serüveni adlı kitabı, ideolojinin son yüzyıl içinde geçirdiği dönüşümleri, kuramsal tartışmaların ışığında üç ayrı yaklaşım ve bu yaklaşımların önde gelen düşünürleri çerçevesinde ele almaktadır. Bu üç yaklaşım; klasik Marksist düşüncenin ideolojiye yönelik “yanlış bilinç” yaklaşımını, Batı Marksist düşünürlerin “egemen ideoloji” kuramını ve son olarak post-Marksist ve post-yapısalcı düşünürlerin ideolojinin özerkliği tezlerinden doğmuş olan “söylem” yaklaşımını kapsamaktadır. Yazar, ideolojiye yönelik bu üç ayrı yaklaşımı açıklamadan önce, kavramı tanımlama yoluna gider. Sancar, genel olarak ideolojinin toplumsal yaşamla ilgili düşünce, anlamlar ve sembolik temsilleri işaret ettiğini aktarır. İdeolojiye yönelik bu genel tanımın daraltılmaya ihtiyacı olduğunu belirten yazar, aksi takdirde ideoloji ile kültür kavramları arasındaki ayrımın gözden kaçırabileceğini vurgular. Her tür toplumsal düşünce ve anlamın ideoloji olarak adlandırılmasının doğru olmadığına değinen Sancar, ideolojiyi toplumsal çatışmalar alanındaki farklı bilinç formları olarak tanımlar.

İdeolojinin maddi toplumsal pratiklerle bir ilgisi olduğunu belirten yazar, toplumsal olmayan bireysel fikirlerin, toplumsal çatışmanın alanı olmayan folklorik değerlerin ve en nihayetinde bir toplumsal iktidar ilişkisi kurmayan düşünce ve anlamların ideoloji olarak tanımlanamayacağının altını çizer. Bu tarz bir tanımlamanın ideolojiye yönelik makro düzeyde bir toplumsal çözümleme getirdiğini vurgulayan yazar, diğer yandan da ideolojiyi mikro düzeyde ele alarak “ideolojik özne” sorununa dikkat çeker. İdeolojinin farklı toplumsal pratikler içerisinde özneyi tanımlayıp adlandırdığına değinen Sancar, aynı zamanda öznenin de ideolojiyi yeniden biçimlendirdiğini aktarır. İdeolojiyi başlangıçta Karl Marks’ın kuramsal mirasıyla ele alan yazar, onun bilincin oluşum temellerini insanın toplumsal pratiklerinde aradığını belirtir. Marks’ın ideolojiyi toplumsal bilincin bir tarzı olarak tanımladığına vurgu yapan Sancar, onun ideolojiyle ilgili yürüttüğü tartışmaların önemli bir kısmının materyalist ve idealist felsefe arasında çizmeye çalıştığı sınır çabalarından kaynaklandığını belirtir. Marks’ın hiçbir metninde ideoloji için “yanlış bilinç” kavramını kullanmadığına dikkat çeken yazar, onun camera obscura metaforuyla ideolojiyi maddi gerçekliğin tersine dönmüş ifadesi olarak gördüğünü aktarır.

Serpil Sancar

İdeolojik olguların maddi koşulların yansımasıyla oluştuğunu belirten yazar, Marks’ın ideolojiye yönelik yaklaşımını egemen sınıflar ve onların nesnel çıkarları üzerine temellendirdiğini söyler. Egemen sınıfın nesnel çıkarları ile fikirleri arasında doğrusal bir ilişki olduğunu belirten Sancar, maddi üretim araçlarını kontrol eden egemen sınıfın ideolojik aygıtları da kontrol edeceğini ifade eder. Ayrıca yazar, ideolojinin bireylerin kişisel kanaatlerinden ziyade maddi yaşamın çelişkilerinin oluşturduğu bir toplumsal bilinç olarak kavranmasının gerekliliğine değinir. Marks’ın Kapital adlı eserinde “meta fetişizmi” kavramıyla bağlantılı olarak ideolojiyi kuramsal çerçevede yeniden nasıl tanımladığına odaklanan yazar, onun ideolojiyi “praxis” (praksis) kavramıyla birlikte ele aldığını vurgular. Sancar, praksis ile birlikte ideolojinin maddi pratiğin yansıması veya yanılsaması olmaktan ziyade gerçekliğin çelişkilerinin bilinçlerde yarattığı kaçınılmaz bir tersine dönme olduğunu ifade eder. Marks’ın bilinci gerçek yaşam koşullarından soyutlamadığını aktaran yazar, onun idealist felsefenin temel tezlerine itiraz ettiğini belirtir.

Karl Marks (Karl Marx)

Praksis olarak adlandırılan toplumsal pratiğin Marks tarafından sabit ve değişmez bir öze dayanmadığını vurgulayan yazar, praksisi insanın toplumsal yaşam içerisinde durmaksızın devam ettirdiği ve kendi yaşamını sürdürdüğü emek yaratısının ürünü olarak tanımlar. İnsan emeğinin kendi ürettiği ürünlere yabancılaşmasını toplumsal pratikte bir tersine dönme olarak gören Marks’a bu bağlamda atıfta bulunan yazar, özgür bir seçim gibi duran emek sürecinin bir sömürü ve tahakküm ilişkisine dönüşerek insan bilincinin bir yanılsaması haline geldiğini ifade eder. Marks’ın her düşünceyi ideolojik olarak tanımlamadığını aktaran yazar, ona göre bir düşüncenin ideolojik olarak adlandırılması için toplumsal pratikten kaynaklanması ve bu pratiğin çelişkilerini görmezden gelmesi gerektiğini belirtir.

İdeoloji konusunda ikinci temel yaklaşım, hegemonyanın merkeze alındığı “egemen ideoloji” kuramıdır. Avrupa’daki sosyalist denemelerden sonra kapitalizmin yıkılmak yerine daha güçlenerek çıkmasını ideolojinin kuramsal yeniden doğuşu olarak tanımlayan yazar, bu dönemde kapitalizmin ekonomik yanından ziyade politik, kültürel ve ideolojik olarak kendisini nasıl yenilediğini sorgular. Merkezinde hegemonyanın olduğu egemen ideoloji kuramını açıklayan yazar, Antonio Gramsci’nin düşüncelerine değinerek hegemonyayı baskı ve şiddete dayanmayan onayı esas alan zihinsel süreç olarak tanımlar. Egemen ideoloji kuramının kapitalizmi salt artı değere el koyan ekonomik sömürü sistemi olarak tanımlamadığını belirten yazar, kapitalizmin bir toplumsal sistem olarak kendini yeniden üretmesini politik ve kültürel süreçlerle açıklar.

Gramsci’nin kuramsal modelini aktaran yazar, onun sivil toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi “tarihsel blok” kavramıyla hegemonyaya bağladığına değinir. Gramsci’nin devlet ve sivil toplum ayrımını açan yazar; bu iki farklı iktidar ilişkisinden devletin zora ve siyasal egemenliğe dayandığını belirtirken, sivil toplumun onayı içeren hegemonya alanı olduğunu aktarır. Gramsci’nin sivil toplumu Marks’tan farklı olarak üretim etkinliğinin dışında aradığını belirten yazar, sivil toplumu esas olarak felsefi, edebi, kültürel, sanatsal alanlarda işleyen ideolojik mücadele pratiği olarak görür. Yanılsama kuramının ideolojiye yönelik negatif tanımından sonra toplumsal sınıfların dünya görüşü olarak ideolojiye pozitif/nötr bir anlam getirmeye çalışan yazar, ideolojiyi toplumsal sınıfların çıkarlarını kapsayan bir temsiller düzeyi olarak ifade eder. Gramsci’nin ideoloji yaklaşımının ekonomik indirgemeciliği reddettiğini belirten yazar, onun hegemonya kavramıyla ideolojinin doğrudan yapı tarafından belirlendiği yönündeki yaklaşımların çıkmazını aşmaya çalıştığına dikkat çeker. Gramsci’nin ideolojiyi maddi toplumsal pratik içindeki kolektif öznelerin yani sınıfların tarihsel bloku kurmak için verdiği mücadele alanı olarak ele aldığını belirten yazar, onun ideolojik yaklaşımının determinist özellikler taşımadığını gösterir.

Antonio Gramsci

Gramsci’nin hegemonyayı ideolojik mücadele alanı içinde tanımladığını aktaran yazar, egemen gücün bütün ideolojik öğeleri kendi çıkarı için tüketemeyeceğini vurgulayarak karşı hegemonyanın mümkün olduğunu belirtir. Egemen ideoloji kuramında Gramsci’den sonra Louis Althusser’in ideolojiye yönelik yaklaşımlarını değinen yazar, Althusser’in ideolojinin toplumsal formasyonu yeniden üreten işlevsel rolüne dikkat çektiğini aktarır. Sistemin yeniden üretilmesinde siyasal ve ekonomik iktidarın ideolojik bir ikna sürecine girdiğine değinen yazar, Althusser’in yaklaşımında ekonomik, politik ve ideolojik süreçlerin birbiri karşısında görece özerkliği olduğunu vurgular. Kapitalist bir toplumsal sistemde temel yapısal özelliklerin kendini yeniden üretmesinde politik ve ideolojik süreçlerin devreye girdiğine değinen yazar Althusser’in ideolojiyi özneye dışsal, özne tarafından belirlenmeyen bir yapı olarak tanımladığını aktarır. Althusser’in tarihin nesnel devinimi dikkate almayan hümanizmi eleştirdiğine değinen yazar, Onun yapısalcı-işlevselci ideoloji çözümlemesinin “devletin baskı aygıtları” ve “devletin ideolojik aygıtları” arasındaki ayrımda gizli olduğunu belirtir. Aygıtlar arasındaki ayrımın baskı ve rızadan hangisine öncelik verildiğine göre değişmesini eleştiren yazar, devletin ideolojik aygıtlarının yeri geldiğinde sembolik şiddete ve baskıya başvurduğunu aktarır. Sancar, bu konudaki ayrıma yönelik eleştirilerine devam ederek, ideolojik aygıtların çoğunun özel alana ait olması itibariyle neye göre devletin bir parçası olarak konumlandırılacağının belli olmamasına vurgu yapar.

Yazar, egemen ideoloji kuramında son olarak ideolojiyi indirgemeci yaklaşımdan kurtarıp ideolojinin özerkliğini savunan Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un görüşlerine yer verir. Laclau’nun ideolojinin sınıfsal karakteri olmadığına dair görüşlerine yer veren yazar, onun indirgemeci yaklaşımlardan kaçınarak eklemlenme sürecini ortaya attığını vurgular. Bir ideolojik söylemin sınıfsal karakterinin eklemlenme içerisinde gelişebileceğini belirten yazar, bu duruma örnek olarak milliyetçiliği verir. Kendi başına milliyetçiliğin sınıfsal bir çağrışımı olmadığını aktaran Sancar, onun sınıfsal ifadesinin ancak diğer ideolojik öğelerle eklemlenmesi sonucu oluşabileceğini vurgular. Laclau’nun sınıf ile popüler/demokratik adlandırma arasında bir ayrım yaptığına dikkat çeken yazar, Laclau’nun popüler/demokratik alanı sınıfsal içeriği olmayan bir ideolojik mücadele alanı olarak tanımladığını açıklar. Bu yaklaşımın bir siyasal ideolojiyi ister sınıflardan bağımsız olsun isterse de bir sınıf ideolojisiyle eklemlenmiş olsun hiçbir zaman salt sınıf ideolojisine indirgemediğine değinen yazar, Laclau ve Mouffe’un “radikal demokrasi” tezinin post-Marksist yaklaşımın kurucu metinleri arasında sayıldığını belirtir. Radikal demokrasi tezini açan yazar, toplumsal bütünlüğün ideolojik pratikleri belirlemediğini, ideolojini toplumsal bütünlüğü tayin ettiğini vurgular.

Her iki düşünürün toplumsal bütünlüğün olanaksızlığı tezini ortaya attığını belirten yazar, radikal demokrasi stratejisinde sınıfsal öznelerin ayrıcalıklı konumlarının olmadığını aktarır. Laclau’nun kapitalist sistemi yıkmada ontolojik bir ayrıcalığı bulunan işçi sınıfının bu konumunu reddettiğini belirten Sancar, Laclau’nun cinsiyet, ırk, etnik köken, nükleer karşıtı, barış yanlısı gibi hareketleri eklemleyerek toplumsal kimliklere dayalı bir mücadele önerdiğini söyler. Yazar, Laclau ve Mouuffe’un ideolojiye yönelik yaklaşımlarının indirgemecilikten kaçarken belirsizlik ve kuralsızlığa düştüğünü belirtir. İdeolojiye yönelik son yaklaşımda Jacques Derrida ve Michel Foucault’nun ideoloji kavramı yerine “söylem”i kullandığını aktaran yazar, her iki düşünürün de söyleme dışsal olabilecek bütün belirleyicileri reddettiğini belirtir. Söylemi sonsuz farklı konumları olan ve anlamın sabitlenemeyeceği bir alan olarak tanımlayan yazar, bu bakımdan söylemin sonsuz sayıdaki toplumsal mücadele alanı olduğunu belirtir. Klasik ideoloji kuramlarında öznelerin (sınıfların) toplumsal kaynağın belirleyicisi olmadığını vurgulayan yazar, ideoloji kavramının tahtına söylemin oturduğunu bu bakımdan da toplumsalın merkezinde söylemin yerleştiğini aktarır. Söyleme yönelik Foucault’nun görüşlerine yer vermeden önce kavramı açıklama yoluna giden Sancar, söylemi en basit haliyle anlamın dil içinde hareket etmesiyle ortaya çıkan şey olarak tanımlar.

Michel Foucault

Söylemi kendisiyle yakından bağlantılı olan ideoloji kavramıyla birlikte alan yazar, ideolojiyi de bu çerçevede söylemle ortaya çıkan anlamın belli kişi ve gruplar lehine harekete geçmesiyle açıklar. Araştırma alanı olarak tamamen söyleme odaklanan Foucault’nun Marksist ve post-yapısalcı yaklaşımlarını eleştirdiğini belirten yazar, öznenin söylem içerisinde oluştuğunu aktarır. Foucault’nun öznenin oluşumuyla iktidarın oluşumunu aynı süreç olarak gördüğü belirten yazar, onun toplumsal bütünlüğü açıklayan makro yaklaşımlara karşı çıktığını vurgular. İktidar sorunsalını devlet ve sınıf egemenliğinin dışına taşımak isteyen Foucault’ya atıfta bulunan yazar, söylem konusunda tarihsel gelişim fikrinin olanaksızlığını aktarır. Foucault’nun ideoloji kuramına bakışını ele alan yazar, ideolojinin hümanist bir özne kavramını gerektirmesinin Foucault tarafından eleştirildiğini belirtir. Foucault’nun ideoloji ve söyleme yönelik görüşlerini aktarmaya devam eden Sancar, onun ideolojiyi insanın kendi gereksinimlerine göre ürettiği bir kavram olarak ele aldığını, söylemi ise özneyi üreten bir olgu olarak tanımladığını vurgular.

Söylemi hiçbir belirleyiciye gereksinimi olmayan özerk bir kavram olarak tanımlayan post-yapısalcı ve post-Marksist yaklaşımların görüşlerini aktaran yazar, bu yaklaşımların söylem dışı bir alanın varlığını kabul etmediğine atıf yapar. İdeoloji kavramının kendisine bir dışsal belirleyici gerektirdiğini yani ideolojinin ikincil ve belirlenen olduğunu Foucault’dan alıntılarla aktaran yazar bu yaklaşım ile klasik ideoloji kavramıyla post-yapısalcı söylem kavramının tamamen birbirinden ayrıştığını ifade eder. Yazar son olarak Derrida ve Foucault gibi post-yapısalcılarla Laclau ve Mouffe gibi post-Marksistlerin ideoloji ve söylem kavramlarını birlikte kullanmadığına değinerek, epistemolojik kökenleri itibariyle her iki kavramın birbirini dışladığını aktarır.

Serpil Sancar’ın İdeolojinin Serüveni kitabı, literatürde hakkında birçok tanımın yapıldığı ve ortak bir mutabakatın sağlanmadığı ideoloji gibi tanımlanması zor bir kavramı kuramsal bir yaklaşımla son yüzyıl içerisinde geçirdiği dönüşümler çerçevesinde okumaya çalışmasıyla ideoloji üzerine çalışan araştırmacılara yol gösteren değerli bir kitap olma özelliği göstermektedir.

İsmail Uğur AKSOY

GÜNDEM ANALİZİ /// BirGün yazarı, sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan : PKK ablanızı öldürür, siz ırkçısınızdır


BirGün yazarı, sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan : PKK ablanızı öldürür, siz ırkçısınızdır

BirGün yazarı, sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan’ın yönetmen Fatih Akın’ı eleştirmesinin ardından başlayan tartışma devam ediyor.

Cebenoyan, yönetmen Akın’ın yeni film projesinin Rojava üzerine olduğunun iddia edilmesi üzerine, sosyal medya hesabından şunları yazmıştı:

“CIA’nin emrindeki örgüt devrim yaparsa Fatih Akın da sinema yapar: Akın’ın yeni filmi "Rojava". Standart Türk entelektüeli Batı hangi fikri pompalıyorsa, onu içselleştirir. Batı Erdoğan şahane lider derse, o da Erdoğan şahane lider der. Batı, YPG/PKK için "özgürlük savaşçısı devrimciler derse", Türk entelektüeli orada başka hiç bir şey görmez. Çaptan düşmeye başlayınca, kendisini kabul ettirmek için ya soykırım üzerine bir şeyler söyler ya Kürt meselesine dalar. Bilmediği, anlamadığı konular üzerine ahkam keser.

Almanya üzerine film yapsana Fatih. Senin memleketin Almanya. Almanya, neden PKK’yle içli dışlı anlatsana. Neden istihbarat örgütünün başkanı Kahl, Fethullah için sanki hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi, neden Fethullahçılar eğitimle uğraşan masum bir örgüt diyor? Almanya’nın Ortadoğu ve Kafkaslarda ne hesapları var, hiç düşündün mü? Bild’de yazmaz bunlar. Taz’da bile yazmaz.

Bunun adı göçmen psikolojisidir. Kraldan çok kralcı olmaları gerekir ki kendilerini kökenlerinden uzaklaştırabilsinler, yeni memleketleri tarafından benimsensinler. Fatih Akın Duvara Karşı ile zirvesine çıktı ve sönmeye başladı. Ki Duvara Karşı da fena halde oryantalist bir filmdi.

Bu yazdıklarımdan fena halde nasyonalist, hatta ülkücü ya da ulusalcı olduğum sonucunu çıkaranlar olacaktır. Değilim, ben sosyalistim ama liberaller için bunlar arasında bir fark olmayabilir.”

PKK ABLANIZI ÖLDÜRÜR AMA SİZ IRKÇISINIZDIR

Ablası Yasemin Cebenoyan’ı, PKK’nın 1994’te Taksim’deki bombalı saldırısında kaybeden Cüneyt Cebenoyan’ın bu eleştirilerine, özellikle PKK’ya yakın isimlerden ve bazı liberallerden tepki geldi. Bunun üzerine Cebenoyan yeni bir açıklama daha yaptı.

İşte Cüneyt Cebenoyan’ın sosyal medya hesabından yaptığı o açıklama:

“CHP’yi eleştirebilirsiniz, nefret edebilirsiniz.

MHP’yi de.

AKP’yi de.

BU 3 partinin tümünden de nefret edebilirsiniz, yani parlamentodaki tüm Türk partilerinden. Bu durum yine de sizi Türklere karşı ırkçılık yaptığınız suçlamasıyla karşı karşıya bırakmaz.

PKK ablanızı öldürür. Tek talebiniz özür dilenmesi olur. Dilemezler ama talep eden olarak siz ırkçısınızdır.

PKK, şehrinizin ortasında bomba patlatır. Katliam yapar. Protesto edersiniz. Irkçısınızdır.

ABD havadan saldırır. Yüzlerce, binlerce sivili öldürür bombalarla. Ardından YPG karadan girer. Protesto edersiniz, siz ırkçısınızdır.

YPG, Hristiyanların terk ettiği mahallelere el koyar. Biz savaşırken onlar Avrupa’ya kaçtı, buralar bizim hakkımızdır der. Böyle devrimcilik olmaz olsun dersiniz, siz ırkçısınızdır. Faşistsinizdir.

Onat Kutlar’ı öldürür PKK. Bu gerçeği bir tek Türk solcusu ve liberali kabul etmez, PKK kabul eder. Hiç bir sinema adamı bu konuda bir tek şey söylemez. Sonra bir yönetmen çıkar, kendisine memleketi olan Almanya’da prestij sağlayacağını bildiği, kendisi için hiçbir risk içermeyen bir proje yapacağından söz eder. Onat Kutlar’ı öldüren örgütün propaganda posterini paylaşır. Örgütle mesafesinin sıfır olduğunu ilan eder. Protesto edersiniz. Irkçısınızdır, faşistsinizdir.

Çünkü PKK demek, Kürt demektir onlar için. CHP; MHP ya da AKP gibi bir siyasi örgüt değildir PKK. Alperen Ocakları ya da Ülkücüler gibi değildir. Ona laf edilemez.

PKK’ye duyduğunuz bütün öfkeye rağmen, HDP’ye destek olmuş olmanız da sizi kurtarmaz. YPG’nin Kobane direnişini desteklemiş olmanız da hiç önemli değildir. Roboski’ye taziye ziyaretinde bulunmuş olmanızın da hiç önemi yoktur. Mutlak itaat beklenir sizden. Ya PKK’yı desteklersiniz ya da onun karşısındasınızdır.

Bu sadece PKK kafası olsa o kadar önemli değil. Ama kendisini demokrat, liberal ya da solcu-sosyalist sayan birçok insan için de durum budur. Hurşit Külter’in nerede olduğu kadar önemli değildir Onat Kutlar’ın ya da Taksim’in ortasında insanların öldürülmüş olması.

Bu yüzden twitter’da ne ırkçılığım ne faşistliğim ne de Perinçekçiliğim kaldı. Ama hiçbiri tutup da mesela YPG/PKK’nın Suudi Arabistan’la yakınlaşmasının neden "devrimci" bir hareket olarak görülmesi gerektiğini açıklamadı. Ya da başka bir çok şeyi. Küfür etmek yeterli.

E ben de küfür edebilirim, biliyor musunuz?”

Odatv.com

MEDYA DOSYASI : Sabah’ın ‘tarihçi’ yazarı Erhan AFYONCU TEVFİK FİKRET’TEN BAŞLAYIP AYDINLARA SALDIRDI !!!


Sabah’ın ‘tarihçi’ yazarı Erhan AFYONCU TEVFİK FİKRET’TEN BAŞLAYIP AYDINLARA SALDIRDI !!!

AKP’li Turkuvaz medyanın amiral gemisi Sabah’ın ‘tarihçi’ yazarı Erhan Afyoncu aydınlara saldıran bir yazı kaleme aldı.

Televiyonlarda ‘tarih’ programlarında boy gösteren yazar Afyoncu Tevfik Fikret’ten ‘teröristleri alkışlayan’ şair diye bahsederken; şairlerin II. Abdülhamid Adnan Menderes ve Turgut Özal’a yönelik eleştirilerine karşılık da “Halkın yöneticilere sevgisi ne kadar çoksa entellerimizin nefret ve kinleri de o kadar çoktur. ” diye yazdı.

“Türkiye’de kendilerine aydın denilen enteller kendi milletinin değerlerine sırt çeviren kendi milletine kendi devletine kendi tarihine küfreden kişilerdir” satırlarını köşesine taşıyan Afyoncu Türk aydınını vatana ihanetle suçlayarak şu satırları yazdı:

“Aydın ihanetine başka ülkelerde de rastlanmıştır ama Türkiye’deki aydın geçinen entellerimizin ihanetlerinin ve milletlerine yabancılaşmalarının dünyada eşi benzeri yoktur. İhanette sınır tanımayan aydın müsveddelerinin farkında olmadıkları durum tarihin en büyük üç imparatorluğundan biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Türk milletinin üç-beş tane entele ve fantezilerine boyun eğmeyeceğidir. ”

Aynı zamanda Milli Savunma Üniversitesi Rektörü olarak atanan medyatik tarihçi Erhan Afyoncu’nun “Bizde teröriste ‘şanlı avcı’ diyen Tevfik Fikretler bitmez” başlıklı yazısının bir bölümü şöyle:

“Bizde teröriste ‘şanlı avcı’ diyen Tevfik Fikretler bitmez

Sultan Abdülhamid’e 1905’te suikast düzenleyip 26 kişinin ölümüne sebep olan bombacı teröristlere alkış içimizdeki bir şairden (Tevfik Fikret) gelmişti. Bu kafa yapısında olup dünyayı kurtardıklarını sanan entellerimiz Türkiye aleyhtarı bildiriler yayınlayıp günümüzde terörü ve teröristleri övmeye devam ediyorlar

Ermeniler Avrupalılar’ın kışkırtmalarıyla 19. yüzyılın sonlarına doğru bağımsız olabilmek için Taşnak ve Hınçak komiteleriyle çeşitli isyanlar çıkardılar. Dönemin hükümdarı İkinci Abdülhamid Ermeniler’e taviz vermeyip bağımsızlık yolunu tıkayınca Ermeni teröristler sultanı en büyük düşman olarak gördüler.

* * *

Entelektüel (münevver/aydın) bilgisini paylaşıp yayarak halkını aydınlatan ve hakikat peşinde koşan ülkesinin dilini edebiyatını tarihini ve toplumsal değerlerini bilen kişidir. Bizde ise maalesef çok az entelektüel çok fazla entel vardır. Bizim entel geleneğimizin iki temel ögesi vardır. Birincisi “memlekete küfretme” ikincisi ise “özellikle devleti yöneten kişilere karşı nefret saplantısı”.

Müstemleke aydınları olan entellerimiz rahmetli Durmuş Hocaoğlu ağabeyimizin de dediği gibi çok kolayca ihanet ve yabancılaşma hastalıklarına yakalanırlar. Maalesef bu hastalıklarının tedavisi de yoktur.

Türkiye’de halkın çok sevdiği devlet adamlarının entellerimizle yıldızları hiç barışmamıştır. II. Abdülhamid Adnan Menderes ve Turgut Özal birkaç örnektir. Halkın yöneticilere sevgisi ne kadar çoksa entellerimizin nefret ve kinleri de o kadar çoktur. Bunların iradeleri siyasi ihtiraslarının esiridir. Siyasi ihtiras oyunu oynayıp dururlar. Bütün gücün kendilerinde olması gerektiğine ve en doğruyu kendilerinin bildiğine inanırlar. Türkiye’de olupbitenler kendi istedikleri gibi değilse sinir krizlerine girerler. İnatla halkın benimsemediği ülke gerçekleriyle ve menfaatleriyle uyuşmayan uçukkaçık kendi düşüncelerini ön plana çıkarmaya çalışırlar. Her fırsatta saplantılı nefretlerini kusarlar. Halka ve devlet adamlarına hakaret ederler ve bunu ifade özgürlüğü diye savunurlar. Terörist seviciliklerini ise barış maskesi altında gizlemeye çalışırlar. Görünüşte siyasi iktidarın kusurlarını otoriteyi kötüye kullanmasını eleştirirler. Ancak dertleri kendi çevrelerinin çıkarlarını kollamaktır. Kin ve nefretleri hiç bitmez. Entelektüelin bilgilerini kullanarak iktidarların meşruiyet temellerini sorgulamasını devlet adamlarına ve devlete küfretmek olarak algılarlar. Milletin taleplerini devlet karşısında korumak yerine herkese ve her türlü milli değere küfrederler. Asılsız yaygaralarla dehşet ortamı yaratarak devleti ve devlet adamlarını yıpratırlar.

Türkiye’de kendilerine aydın denilen enteller kendi milletinin değerlerine sırt çeviren kendi milletine kendi devletine kendi tarihine küfreden kişilerdir. Ne kadar küfrederlerse o kadar büyük entel olduklarını sanırlar. Entel milletini tarihini devletini ve devlet adamlarını hiç beğenmez. Donkişot’un yel değirmenleriyle savaşması gibi bizim aydın müsveddelerimiz de kendi milletiyle kendi tarihiyle savaşırlar. Entellerimizin fantezileri hiç bitmez Bunların çoğu SSCB’nin çökmesiyle birlikte işsiz kalan eski komünistlerimizdir. Her fırsatta Türkiye aleyhtarı faaliyetlerde boy gösterirler. Ermeni tezlerini Türkiye’de yaymak için ellerinden geleni arkalarına koymazlar. Terörü ve teröristleri desteklerler. Türk’e zararı dokunacak ne varsa orada bit gibi biterler. Hiçbir milli idealleri ve vatan sevgileri yoktur. Türk milletine olan dinmez nefret ve kinlerinden beslenirler. Aydın ihanetine başka ülkelerde de rastlanmıştır ama Türkiye’deki aydın geçinen entellerimizin ihanetlerinin ve milletlerine yabancılaşmalarının dünyada eşi benzeri yoktur. İhanette sınır tanımayan aydın müsveddelerinin farkında olmadıkları durum tarihin en büyük üç imparatorluğundan biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Türk milletinin üç-beş tane entele ve fantezilerine boyun eğmeyeceğidir. ”

LİNK : https://gazetemanifesto.com/2019/afyoncu-tevfik-fikretten-baslayip-aydinlara-saldirdi-284593/