KİTAP TAVSİYESİ : İdeolojinin Serüveni – Yanlış Bilinç ve Hegemonyadan Söyleme /// YAZAR : SERPİL SANCAR


KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Kitabın Künyesi: Serpil Sancar, İdeolojinin Serüveni Yanlış Bilinç ve Hegemonyadan Söyleme, Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2014.

Serpil Sancar’ın İdeolojinin Serüveni adlı kitabı, ideolojinin son yüzyıl içinde geçirdiği dönüşümleri, kuramsal tartışmaların ışığında üç ayrı yaklaşım ve bu yaklaşımların önde gelen düşünürleri çerçevesinde ele almaktadır. Bu üç yaklaşım; klasik Marksist düşüncenin ideolojiye yönelik “yanlış bilinç” yaklaşımını, Batı Marksist düşünürlerin “egemen ideoloji” kuramını ve son olarak post-Marksist ve post-yapısalcı düşünürlerin ideolojinin özerkliği tezlerinden doğmuş olan “söylem” yaklaşımını kapsamaktadır. Yazar, ideolojiye yönelik bu üç ayrı yaklaşımı açıklamadan önce, kavramı tanımlama yoluna gider. Sancar, genel olarak ideolojinin toplumsal yaşamla ilgili düşünce, anlamlar ve sembolik temsilleri işaret ettiğini aktarır. İdeolojiye yönelik bu genel tanımın daraltılmaya ihtiyacı olduğunu belirten yazar, aksi takdirde ideoloji ile kültür kavramları arasındaki ayrımın gözden kaçırabileceğini vurgular. Her tür toplumsal düşünce ve anlamın ideoloji olarak adlandırılmasının doğru olmadığına değinen Sancar, ideolojiyi toplumsal çatışmalar alanındaki farklı bilinç formları olarak tanımlar.

İdeolojinin maddi toplumsal pratiklerle bir ilgisi olduğunu belirten yazar, toplumsal olmayan bireysel fikirlerin, toplumsal çatışmanın alanı olmayan folklorik değerlerin ve en nihayetinde bir toplumsal iktidar ilişkisi kurmayan düşünce ve anlamların ideoloji olarak tanımlanamayacağının altını çizer. Bu tarz bir tanımlamanın ideolojiye yönelik makro düzeyde bir toplumsal çözümleme getirdiğini vurgulayan yazar, diğer yandan da ideolojiyi mikro düzeyde ele alarak “ideolojik özne” sorununa dikkat çeker. İdeolojinin farklı toplumsal pratikler içerisinde özneyi tanımlayıp adlandırdığına değinen Sancar, aynı zamanda öznenin de ideolojiyi yeniden biçimlendirdiğini aktarır. İdeolojiyi başlangıçta Karl Marks’ın kuramsal mirasıyla ele alan yazar, onun bilincin oluşum temellerini insanın toplumsal pratiklerinde aradığını belirtir. Marks’ın ideolojiyi toplumsal bilincin bir tarzı olarak tanımladığına vurgu yapan Sancar, onun ideolojiyle ilgili yürüttüğü tartışmaların önemli bir kısmının materyalist ve idealist felsefe arasında çizmeye çalıştığı sınır çabalarından kaynaklandığını belirtir. Marks’ın hiçbir metninde ideoloji için “yanlış bilinç” kavramını kullanmadığına dikkat çeken yazar, onun camera obscura metaforuyla ideolojiyi maddi gerçekliğin tersine dönmüş ifadesi olarak gördüğünü aktarır.

Serpil Sancar

İdeolojik olguların maddi koşulların yansımasıyla oluştuğunu belirten yazar, Marks’ın ideolojiye yönelik yaklaşımını egemen sınıflar ve onların nesnel çıkarları üzerine temellendirdiğini söyler. Egemen sınıfın nesnel çıkarları ile fikirleri arasında doğrusal bir ilişki olduğunu belirten Sancar, maddi üretim araçlarını kontrol eden egemen sınıfın ideolojik aygıtları da kontrol edeceğini ifade eder. Ayrıca yazar, ideolojinin bireylerin kişisel kanaatlerinden ziyade maddi yaşamın çelişkilerinin oluşturduğu bir toplumsal bilinç olarak kavranmasının gerekliliğine değinir. Marks’ın Kapital adlı eserinde “meta fetişizmi” kavramıyla bağlantılı olarak ideolojiyi kuramsal çerçevede yeniden nasıl tanımladığına odaklanan yazar, onun ideolojiyi “praxis” (praksis) kavramıyla birlikte ele aldığını vurgular. Sancar, praksis ile birlikte ideolojinin maddi pratiğin yansıması veya yanılsaması olmaktan ziyade gerçekliğin çelişkilerinin bilinçlerde yarattığı kaçınılmaz bir tersine dönme olduğunu ifade eder. Marks’ın bilinci gerçek yaşam koşullarından soyutlamadığını aktaran yazar, onun idealist felsefenin temel tezlerine itiraz ettiğini belirtir.

Karl Marks (Karl Marx)

Praksis olarak adlandırılan toplumsal pratiğin Marks tarafından sabit ve değişmez bir öze dayanmadığını vurgulayan yazar, praksisi insanın toplumsal yaşam içerisinde durmaksızın devam ettirdiği ve kendi yaşamını sürdürdüğü emek yaratısının ürünü olarak tanımlar. İnsan emeğinin kendi ürettiği ürünlere yabancılaşmasını toplumsal pratikte bir tersine dönme olarak gören Marks’a bu bağlamda atıfta bulunan yazar, özgür bir seçim gibi duran emek sürecinin bir sömürü ve tahakküm ilişkisine dönüşerek insan bilincinin bir yanılsaması haline geldiğini ifade eder. Marks’ın her düşünceyi ideolojik olarak tanımlamadığını aktaran yazar, ona göre bir düşüncenin ideolojik olarak adlandırılması için toplumsal pratikten kaynaklanması ve bu pratiğin çelişkilerini görmezden gelmesi gerektiğini belirtir.

İdeoloji konusunda ikinci temel yaklaşım, hegemonyanın merkeze alındığı “egemen ideoloji” kuramıdır. Avrupa’daki sosyalist denemelerden sonra kapitalizmin yıkılmak yerine daha güçlenerek çıkmasını ideolojinin kuramsal yeniden doğuşu olarak tanımlayan yazar, bu dönemde kapitalizmin ekonomik yanından ziyade politik, kültürel ve ideolojik olarak kendisini nasıl yenilediğini sorgular. Merkezinde hegemonyanın olduğu egemen ideoloji kuramını açıklayan yazar, Antonio Gramsci’nin düşüncelerine değinerek hegemonyayı baskı ve şiddete dayanmayan onayı esas alan zihinsel süreç olarak tanımlar. Egemen ideoloji kuramının kapitalizmi salt artı değere el koyan ekonomik sömürü sistemi olarak tanımlamadığını belirten yazar, kapitalizmin bir toplumsal sistem olarak kendini yeniden üretmesini politik ve kültürel süreçlerle açıklar.

Gramsci’nin kuramsal modelini aktaran yazar, onun sivil toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi “tarihsel blok” kavramıyla hegemonyaya bağladığına değinir. Gramsci’nin devlet ve sivil toplum ayrımını açan yazar; bu iki farklı iktidar ilişkisinden devletin zora ve siyasal egemenliğe dayandığını belirtirken, sivil toplumun onayı içeren hegemonya alanı olduğunu aktarır. Gramsci’nin sivil toplumu Marks’tan farklı olarak üretim etkinliğinin dışında aradığını belirten yazar, sivil toplumu esas olarak felsefi, edebi, kültürel, sanatsal alanlarda işleyen ideolojik mücadele pratiği olarak görür. Yanılsama kuramının ideolojiye yönelik negatif tanımından sonra toplumsal sınıfların dünya görüşü olarak ideolojiye pozitif/nötr bir anlam getirmeye çalışan yazar, ideolojiyi toplumsal sınıfların çıkarlarını kapsayan bir temsiller düzeyi olarak ifade eder. Gramsci’nin ideoloji yaklaşımının ekonomik indirgemeciliği reddettiğini belirten yazar, onun hegemonya kavramıyla ideolojinin doğrudan yapı tarafından belirlendiği yönündeki yaklaşımların çıkmazını aşmaya çalıştığına dikkat çeker. Gramsci’nin ideolojiyi maddi toplumsal pratik içindeki kolektif öznelerin yani sınıfların tarihsel bloku kurmak için verdiği mücadele alanı olarak ele aldığını belirten yazar, onun ideolojik yaklaşımının determinist özellikler taşımadığını gösterir.

Antonio Gramsci

Gramsci’nin hegemonyayı ideolojik mücadele alanı içinde tanımladığını aktaran yazar, egemen gücün bütün ideolojik öğeleri kendi çıkarı için tüketemeyeceğini vurgulayarak karşı hegemonyanın mümkün olduğunu belirtir. Egemen ideoloji kuramında Gramsci’den sonra Louis Althusser’in ideolojiye yönelik yaklaşımlarını değinen yazar, Althusser’in ideolojinin toplumsal formasyonu yeniden üreten işlevsel rolüne dikkat çektiğini aktarır. Sistemin yeniden üretilmesinde siyasal ve ekonomik iktidarın ideolojik bir ikna sürecine girdiğine değinen yazar, Althusser’in yaklaşımında ekonomik, politik ve ideolojik süreçlerin birbiri karşısında görece özerkliği olduğunu vurgular. Kapitalist bir toplumsal sistemde temel yapısal özelliklerin kendini yeniden üretmesinde politik ve ideolojik süreçlerin devreye girdiğine değinen yazar Althusser’in ideolojiyi özneye dışsal, özne tarafından belirlenmeyen bir yapı olarak tanımladığını aktarır. Althusser’in tarihin nesnel devinimi dikkate almayan hümanizmi eleştirdiğine değinen yazar, Onun yapısalcı-işlevselci ideoloji çözümlemesinin “devletin baskı aygıtları” ve “devletin ideolojik aygıtları” arasındaki ayrımda gizli olduğunu belirtir. Aygıtlar arasındaki ayrımın baskı ve rızadan hangisine öncelik verildiğine göre değişmesini eleştiren yazar, devletin ideolojik aygıtlarının yeri geldiğinde sembolik şiddete ve baskıya başvurduğunu aktarır. Sancar, bu konudaki ayrıma yönelik eleştirilerine devam ederek, ideolojik aygıtların çoğunun özel alana ait olması itibariyle neye göre devletin bir parçası olarak konumlandırılacağının belli olmamasına vurgu yapar.

Yazar, egemen ideoloji kuramında son olarak ideolojiyi indirgemeci yaklaşımdan kurtarıp ideolojinin özerkliğini savunan Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’un görüşlerine yer verir. Laclau’nun ideolojinin sınıfsal karakteri olmadığına dair görüşlerine yer veren yazar, onun indirgemeci yaklaşımlardan kaçınarak eklemlenme sürecini ortaya attığını vurgular. Bir ideolojik söylemin sınıfsal karakterinin eklemlenme içerisinde gelişebileceğini belirten yazar, bu duruma örnek olarak milliyetçiliği verir. Kendi başına milliyetçiliğin sınıfsal bir çağrışımı olmadığını aktaran Sancar, onun sınıfsal ifadesinin ancak diğer ideolojik öğelerle eklemlenmesi sonucu oluşabileceğini vurgular. Laclau’nun sınıf ile popüler/demokratik adlandırma arasında bir ayrım yaptığına dikkat çeken yazar, Laclau’nun popüler/demokratik alanı sınıfsal içeriği olmayan bir ideolojik mücadele alanı olarak tanımladığını açıklar. Bu yaklaşımın bir siyasal ideolojiyi ister sınıflardan bağımsız olsun isterse de bir sınıf ideolojisiyle eklemlenmiş olsun hiçbir zaman salt sınıf ideolojisine indirgemediğine değinen yazar, Laclau ve Mouffe’un “radikal demokrasi” tezinin post-Marksist yaklaşımın kurucu metinleri arasında sayıldığını belirtir. Radikal demokrasi tezini açan yazar, toplumsal bütünlüğün ideolojik pratikleri belirlemediğini, ideolojini toplumsal bütünlüğü tayin ettiğini vurgular.

Her iki düşünürün toplumsal bütünlüğün olanaksızlığı tezini ortaya attığını belirten yazar, radikal demokrasi stratejisinde sınıfsal öznelerin ayrıcalıklı konumlarının olmadığını aktarır. Laclau’nun kapitalist sistemi yıkmada ontolojik bir ayrıcalığı bulunan işçi sınıfının bu konumunu reddettiğini belirten Sancar, Laclau’nun cinsiyet, ırk, etnik köken, nükleer karşıtı, barış yanlısı gibi hareketleri eklemleyerek toplumsal kimliklere dayalı bir mücadele önerdiğini söyler. Yazar, Laclau ve Mouuffe’un ideolojiye yönelik yaklaşımlarının indirgemecilikten kaçarken belirsizlik ve kuralsızlığa düştüğünü belirtir. İdeolojiye yönelik son yaklaşımda Jacques Derrida ve Michel Foucault’nun ideoloji kavramı yerine “söylem”i kullandığını aktaran yazar, her iki düşünürün de söyleme dışsal olabilecek bütün belirleyicileri reddettiğini belirtir. Söylemi sonsuz farklı konumları olan ve anlamın sabitlenemeyeceği bir alan olarak tanımlayan yazar, bu bakımdan söylemin sonsuz sayıdaki toplumsal mücadele alanı olduğunu belirtir. Klasik ideoloji kuramlarında öznelerin (sınıfların) toplumsal kaynağın belirleyicisi olmadığını vurgulayan yazar, ideoloji kavramının tahtına söylemin oturduğunu bu bakımdan da toplumsalın merkezinde söylemin yerleştiğini aktarır. Söyleme yönelik Foucault’nun görüşlerine yer vermeden önce kavramı açıklama yoluna giden Sancar, söylemi en basit haliyle anlamın dil içinde hareket etmesiyle ortaya çıkan şey olarak tanımlar.

Michel Foucault

Söylemi kendisiyle yakından bağlantılı olan ideoloji kavramıyla birlikte alan yazar, ideolojiyi de bu çerçevede söylemle ortaya çıkan anlamın belli kişi ve gruplar lehine harekete geçmesiyle açıklar. Araştırma alanı olarak tamamen söyleme odaklanan Foucault’nun Marksist ve post-yapısalcı yaklaşımlarını eleştirdiğini belirten yazar, öznenin söylem içerisinde oluştuğunu aktarır. Foucault’nun öznenin oluşumuyla iktidarın oluşumunu aynı süreç olarak gördüğü belirten yazar, onun toplumsal bütünlüğü açıklayan makro yaklaşımlara karşı çıktığını vurgular. İktidar sorunsalını devlet ve sınıf egemenliğinin dışına taşımak isteyen Foucault’ya atıfta bulunan yazar, söylem konusunda tarihsel gelişim fikrinin olanaksızlığını aktarır. Foucault’nun ideoloji kuramına bakışını ele alan yazar, ideolojinin hümanist bir özne kavramını gerektirmesinin Foucault tarafından eleştirildiğini belirtir. Foucault’nun ideoloji ve söyleme yönelik görüşlerini aktarmaya devam eden Sancar, onun ideolojiyi insanın kendi gereksinimlerine göre ürettiği bir kavram olarak ele aldığını, söylemi ise özneyi üreten bir olgu olarak tanımladığını vurgular.

Söylemi hiçbir belirleyiciye gereksinimi olmayan özerk bir kavram olarak tanımlayan post-yapısalcı ve post-Marksist yaklaşımların görüşlerini aktaran yazar, bu yaklaşımların söylem dışı bir alanın varlığını kabul etmediğine atıf yapar. İdeoloji kavramının kendisine bir dışsal belirleyici gerektirdiğini yani ideolojinin ikincil ve belirlenen olduğunu Foucault’dan alıntılarla aktaran yazar bu yaklaşım ile klasik ideoloji kavramıyla post-yapısalcı söylem kavramının tamamen birbirinden ayrıştığını ifade eder. Yazar son olarak Derrida ve Foucault gibi post-yapısalcılarla Laclau ve Mouffe gibi post-Marksistlerin ideoloji ve söylem kavramlarını birlikte kullanmadığına değinerek, epistemolojik kökenleri itibariyle her iki kavramın birbirini dışladığını aktarır.

Serpil Sancar’ın İdeolojinin Serüveni kitabı, literatürde hakkında birçok tanımın yapıldığı ve ortak bir mutabakatın sağlanmadığı ideoloji gibi tanımlanması zor bir kavramı kuramsal bir yaklaşımla son yüzyıl içerisinde geçirdiği dönüşümler çerçevesinde okumaya çalışmasıyla ideoloji üzerine çalışan araştırmacılara yol gösteren değerli bir kitap olma özelliği göstermektedir.

İsmail Uğur AKSOY

GÜNDEM ANALİZİ /// BirGün yazarı, sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan : PKK ablanızı öldürür, siz ırkçısınızdır


BirGün yazarı, sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan : PKK ablanızı öldürür, siz ırkçısınızdır

BirGün yazarı, sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan’ın yönetmen Fatih Akın’ı eleştirmesinin ardından başlayan tartışma devam ediyor.

Cebenoyan, yönetmen Akın’ın yeni film projesinin Rojava üzerine olduğunun iddia edilmesi üzerine, sosyal medya hesabından şunları yazmıştı:

“CIA’nin emrindeki örgüt devrim yaparsa Fatih Akın da sinema yapar: Akın’ın yeni filmi "Rojava". Standart Türk entelektüeli Batı hangi fikri pompalıyorsa, onu içselleştirir. Batı Erdoğan şahane lider derse, o da Erdoğan şahane lider der. Batı, YPG/PKK için "özgürlük savaşçısı devrimciler derse", Türk entelektüeli orada başka hiç bir şey görmez. Çaptan düşmeye başlayınca, kendisini kabul ettirmek için ya soykırım üzerine bir şeyler söyler ya Kürt meselesine dalar. Bilmediği, anlamadığı konular üzerine ahkam keser.

Almanya üzerine film yapsana Fatih. Senin memleketin Almanya. Almanya, neden PKK’yle içli dışlı anlatsana. Neden istihbarat örgütünün başkanı Kahl, Fethullah için sanki hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi, neden Fethullahçılar eğitimle uğraşan masum bir örgüt diyor? Almanya’nın Ortadoğu ve Kafkaslarda ne hesapları var, hiç düşündün mü? Bild’de yazmaz bunlar. Taz’da bile yazmaz.

Bunun adı göçmen psikolojisidir. Kraldan çok kralcı olmaları gerekir ki kendilerini kökenlerinden uzaklaştırabilsinler, yeni memleketleri tarafından benimsensinler. Fatih Akın Duvara Karşı ile zirvesine çıktı ve sönmeye başladı. Ki Duvara Karşı da fena halde oryantalist bir filmdi.

Bu yazdıklarımdan fena halde nasyonalist, hatta ülkücü ya da ulusalcı olduğum sonucunu çıkaranlar olacaktır. Değilim, ben sosyalistim ama liberaller için bunlar arasında bir fark olmayabilir.”

PKK ABLANIZI ÖLDÜRÜR AMA SİZ IRKÇISINIZDIR

Ablası Yasemin Cebenoyan’ı, PKK’nın 1994’te Taksim’deki bombalı saldırısında kaybeden Cüneyt Cebenoyan’ın bu eleştirilerine, özellikle PKK’ya yakın isimlerden ve bazı liberallerden tepki geldi. Bunun üzerine Cebenoyan yeni bir açıklama daha yaptı.

İşte Cüneyt Cebenoyan’ın sosyal medya hesabından yaptığı o açıklama:

“CHP’yi eleştirebilirsiniz, nefret edebilirsiniz.

MHP’yi de.

AKP’yi de.

BU 3 partinin tümünden de nefret edebilirsiniz, yani parlamentodaki tüm Türk partilerinden. Bu durum yine de sizi Türklere karşı ırkçılık yaptığınız suçlamasıyla karşı karşıya bırakmaz.

PKK ablanızı öldürür. Tek talebiniz özür dilenmesi olur. Dilemezler ama talep eden olarak siz ırkçısınızdır.

PKK, şehrinizin ortasında bomba patlatır. Katliam yapar. Protesto edersiniz. Irkçısınızdır.

ABD havadan saldırır. Yüzlerce, binlerce sivili öldürür bombalarla. Ardından YPG karadan girer. Protesto edersiniz, siz ırkçısınızdır.

YPG, Hristiyanların terk ettiği mahallelere el koyar. Biz savaşırken onlar Avrupa’ya kaçtı, buralar bizim hakkımızdır der. Böyle devrimcilik olmaz olsun dersiniz, siz ırkçısınızdır. Faşistsinizdir.

Onat Kutlar’ı öldürür PKK. Bu gerçeği bir tek Türk solcusu ve liberali kabul etmez, PKK kabul eder. Hiç bir sinema adamı bu konuda bir tek şey söylemez. Sonra bir yönetmen çıkar, kendisine memleketi olan Almanya’da prestij sağlayacağını bildiği, kendisi için hiçbir risk içermeyen bir proje yapacağından söz eder. Onat Kutlar’ı öldüren örgütün propaganda posterini paylaşır. Örgütle mesafesinin sıfır olduğunu ilan eder. Protesto edersiniz. Irkçısınızdır, faşistsinizdir.

Çünkü PKK demek, Kürt demektir onlar için. CHP; MHP ya da AKP gibi bir siyasi örgüt değildir PKK. Alperen Ocakları ya da Ülkücüler gibi değildir. Ona laf edilemez.

PKK’ye duyduğunuz bütün öfkeye rağmen, HDP’ye destek olmuş olmanız da sizi kurtarmaz. YPG’nin Kobane direnişini desteklemiş olmanız da hiç önemli değildir. Roboski’ye taziye ziyaretinde bulunmuş olmanızın da hiç önemi yoktur. Mutlak itaat beklenir sizden. Ya PKK’yı desteklersiniz ya da onun karşısındasınızdır.

Bu sadece PKK kafası olsa o kadar önemli değil. Ama kendisini demokrat, liberal ya da solcu-sosyalist sayan birçok insan için de durum budur. Hurşit Külter’in nerede olduğu kadar önemli değildir Onat Kutlar’ın ya da Taksim’in ortasında insanların öldürülmüş olması.

Bu yüzden twitter’da ne ırkçılığım ne faşistliğim ne de Perinçekçiliğim kaldı. Ama hiçbiri tutup da mesela YPG/PKK’nın Suudi Arabistan’la yakınlaşmasının neden "devrimci" bir hareket olarak görülmesi gerektiğini açıklamadı. Ya da başka bir çok şeyi. Küfür etmek yeterli.

E ben de küfür edebilirim, biliyor musunuz?”

Odatv.com

MEDYA DOSYASI : Sabah’ın ‘tarihçi’ yazarı Erhan AFYONCU TEVFİK FİKRET’TEN BAŞLAYIP AYDINLARA SALDIRDI !!!


Sabah’ın ‘tarihçi’ yazarı Erhan AFYONCU TEVFİK FİKRET’TEN BAŞLAYIP AYDINLARA SALDIRDI !!!

AKP’li Turkuvaz medyanın amiral gemisi Sabah’ın ‘tarihçi’ yazarı Erhan Afyoncu aydınlara saldıran bir yazı kaleme aldı.

Televiyonlarda ‘tarih’ programlarında boy gösteren yazar Afyoncu Tevfik Fikret’ten ‘teröristleri alkışlayan’ şair diye bahsederken; şairlerin II. Abdülhamid Adnan Menderes ve Turgut Özal’a yönelik eleştirilerine karşılık da “Halkın yöneticilere sevgisi ne kadar çoksa entellerimizin nefret ve kinleri de o kadar çoktur. ” diye yazdı.

“Türkiye’de kendilerine aydın denilen enteller kendi milletinin değerlerine sırt çeviren kendi milletine kendi devletine kendi tarihine küfreden kişilerdir” satırlarını köşesine taşıyan Afyoncu Türk aydınını vatana ihanetle suçlayarak şu satırları yazdı:

“Aydın ihanetine başka ülkelerde de rastlanmıştır ama Türkiye’deki aydın geçinen entellerimizin ihanetlerinin ve milletlerine yabancılaşmalarının dünyada eşi benzeri yoktur. İhanette sınır tanımayan aydın müsveddelerinin farkında olmadıkları durum tarihin en büyük üç imparatorluğundan biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Türk milletinin üç-beş tane entele ve fantezilerine boyun eğmeyeceğidir. ”

Aynı zamanda Milli Savunma Üniversitesi Rektörü olarak atanan medyatik tarihçi Erhan Afyoncu’nun “Bizde teröriste ‘şanlı avcı’ diyen Tevfik Fikretler bitmez” başlıklı yazısının bir bölümü şöyle:

“Bizde teröriste ‘şanlı avcı’ diyen Tevfik Fikretler bitmez

Sultan Abdülhamid’e 1905’te suikast düzenleyip 26 kişinin ölümüne sebep olan bombacı teröristlere alkış içimizdeki bir şairden (Tevfik Fikret) gelmişti. Bu kafa yapısında olup dünyayı kurtardıklarını sanan entellerimiz Türkiye aleyhtarı bildiriler yayınlayıp günümüzde terörü ve teröristleri övmeye devam ediyorlar

Ermeniler Avrupalılar’ın kışkırtmalarıyla 19. yüzyılın sonlarına doğru bağımsız olabilmek için Taşnak ve Hınçak komiteleriyle çeşitli isyanlar çıkardılar. Dönemin hükümdarı İkinci Abdülhamid Ermeniler’e taviz vermeyip bağımsızlık yolunu tıkayınca Ermeni teröristler sultanı en büyük düşman olarak gördüler.

* * *

Entelektüel (münevver/aydın) bilgisini paylaşıp yayarak halkını aydınlatan ve hakikat peşinde koşan ülkesinin dilini edebiyatını tarihini ve toplumsal değerlerini bilen kişidir. Bizde ise maalesef çok az entelektüel çok fazla entel vardır. Bizim entel geleneğimizin iki temel ögesi vardır. Birincisi “memlekete küfretme” ikincisi ise “özellikle devleti yöneten kişilere karşı nefret saplantısı”.

Müstemleke aydınları olan entellerimiz rahmetli Durmuş Hocaoğlu ağabeyimizin de dediği gibi çok kolayca ihanet ve yabancılaşma hastalıklarına yakalanırlar. Maalesef bu hastalıklarının tedavisi de yoktur.

Türkiye’de halkın çok sevdiği devlet adamlarının entellerimizle yıldızları hiç barışmamıştır. II. Abdülhamid Adnan Menderes ve Turgut Özal birkaç örnektir. Halkın yöneticilere sevgisi ne kadar çoksa entellerimizin nefret ve kinleri de o kadar çoktur. Bunların iradeleri siyasi ihtiraslarının esiridir. Siyasi ihtiras oyunu oynayıp dururlar. Bütün gücün kendilerinde olması gerektiğine ve en doğruyu kendilerinin bildiğine inanırlar. Türkiye’de olupbitenler kendi istedikleri gibi değilse sinir krizlerine girerler. İnatla halkın benimsemediği ülke gerçekleriyle ve menfaatleriyle uyuşmayan uçukkaçık kendi düşüncelerini ön plana çıkarmaya çalışırlar. Her fırsatta saplantılı nefretlerini kusarlar. Halka ve devlet adamlarına hakaret ederler ve bunu ifade özgürlüğü diye savunurlar. Terörist seviciliklerini ise barış maskesi altında gizlemeye çalışırlar. Görünüşte siyasi iktidarın kusurlarını otoriteyi kötüye kullanmasını eleştirirler. Ancak dertleri kendi çevrelerinin çıkarlarını kollamaktır. Kin ve nefretleri hiç bitmez. Entelektüelin bilgilerini kullanarak iktidarların meşruiyet temellerini sorgulamasını devlet adamlarına ve devlete küfretmek olarak algılarlar. Milletin taleplerini devlet karşısında korumak yerine herkese ve her türlü milli değere küfrederler. Asılsız yaygaralarla dehşet ortamı yaratarak devleti ve devlet adamlarını yıpratırlar.

Türkiye’de kendilerine aydın denilen enteller kendi milletinin değerlerine sırt çeviren kendi milletine kendi devletine kendi tarihine küfreden kişilerdir. Ne kadar küfrederlerse o kadar büyük entel olduklarını sanırlar. Entel milletini tarihini devletini ve devlet adamlarını hiç beğenmez. Donkişot’un yel değirmenleriyle savaşması gibi bizim aydın müsveddelerimiz de kendi milletiyle kendi tarihiyle savaşırlar. Entellerimizin fantezileri hiç bitmez Bunların çoğu SSCB’nin çökmesiyle birlikte işsiz kalan eski komünistlerimizdir. Her fırsatta Türkiye aleyhtarı faaliyetlerde boy gösterirler. Ermeni tezlerini Türkiye’de yaymak için ellerinden geleni arkalarına koymazlar. Terörü ve teröristleri desteklerler. Türk’e zararı dokunacak ne varsa orada bit gibi biterler. Hiçbir milli idealleri ve vatan sevgileri yoktur. Türk milletine olan dinmez nefret ve kinlerinden beslenirler. Aydın ihanetine başka ülkelerde de rastlanmıştır ama Türkiye’deki aydın geçinen entellerimizin ihanetlerinin ve milletlerine yabancılaşmalarının dünyada eşi benzeri yoktur. İhanette sınır tanımayan aydın müsveddelerinin farkında olmadıkları durum tarihin en büyük üç imparatorluğundan biri olan Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Türk milletinin üç-beş tane entele ve fantezilerine boyun eğmeyeceğidir. ”

LİNK : https://gazetemanifesto.com/2019/afyoncu-tevfik-fikretten-baslayip-aydinlara-saldirdi-284593/

DARBELER DOSYASI : YAZARINA 1 YIL 3 AY HAPİS CEZASI VERDİREN YAZI /// YELİZ KORAY : YERİM DESTANINIZI !!!!!


ÖZEL BÜRO NOTU : YAZI AŞAĞIDA. LÜTFEN OKUYUN VE BU YAZI YÜZÜNDEN YAZARINA 1 YIL 3 AY HAPİS CEZASININ NEDEN VERİLDİĞİNİ SİZ DE DÜŞÜNÜN. AMA SADECE DÜŞÜNÜN. YAZMAYIN, SÖYLEMEYİN. ÇÜNKÜ AYNI HAKİMLER SİZİ DE BULUR. BİZDEN SÖYLEMESİ.

YELİZ KORAY : YERİM DESTANINIZI !!!!!

1. Dünya Savaşı 4 yıl sürdü. Tekrar ediyorum 4 yıl

Yani 16 mevsim 208 hafta bin 460 gün…

Kafkas Kanal Filistin-Suriye Çanakkale Hicaz-Yemen

Makedonya Galiçya Romanya Cepheleri açıldı.

İtilaf Devletlerinin 42 milyon askerine karşı 2 milyon 850 bin kadardık.

Kafkas Cephesi’nde Sarıkamış’ı Rus ordusundan almak için savaştık.

90 bin asker DONARAK ÖLDÜ. Dok-san-bin asker… Lojistik destek gelememişti çünkü.

Zaten açlardı üşüyerek uykuya dalarak öldüler. Kimi anasını kimi sevdiğini hayal ederek uykuya daldı. Bir daha uyanmadılar…

Çanakkale Cephesi…

Zafer kazanıldı ama bedeli 500 bin insanın ölümü oldu. 253 bini asker gerisi sivildi.

Tarihçiler hastalıktan ölenlerin bu sayının iki katı olduğunu söyler. Bir de o dönem üç lisenin mezun veremediğini. Galatasaray Konya ve İzmir Liseleri…

Çünkü elleri silah tutuyordu çocuklardı dönmeyi düşünmemişlerdi…

Dönemediler tarihe “meçhul çocuk asker” olarak geçtiler.

Çoğunun ismi de mezarı da yok Çanakkale’de yatıyorlar!

Kurtuluş Savaşı. .

Doğu Cephesi’nde Ermenilerle Güney Cephesi’nde Fransızlarla savaştık.

Doğu Anadolu tamamen kurtarıldı TBMM resmen tanındı.

Maraş Urfa Adana ve Sakarya’da zafer kazandık. Fransızları yurttan TEMİZLEDİK.

Şehirlerimize; Gazi Kahraman Şanlı isimleri verdik.

Batı Cephesi daha kanlıydı.

1. ve 2. İnönü Kütahya-Eskişehir Sakarya Savaşı yaşandı.

Sakarya Savaşı tarihe en çok subayın şehit olduğu savaş olarak girdi.

İtalyanlar Muğla ve Antalya’dan çekildi. Mustafa Kemal Atatürk Büyük Taarruzu BAŞLATTI!.

Dumlupınar Meydan Muharebesi’nden sonra “İlk hedefiniz Akdeniz ileri” dedi.

Yunan ordusu İzmir’e kadar kovalandı İzmir düşman işgalinden KURTARILDI!

Batı Anadolu düşmandan tamamen TEMİZLENDİ.

Konferanslar kongreler ateşkesler anlaşmalar… Kurtuluş Savaşı da 4 yıl sürdü. 16 mevsim

208 hafta bin 460 gün… Binlerce şehit verdik. O binlercenin yine iki katından fazlası bulaşıcı hastalıktan öldü.

YILLARDIR PKK’YA VERİLEN ŞEHİTLERİ SAYMIYORUM BİLE…

Ve 15 Temmuz… 1 gün bile sürmedi. Tekrar ediyorum 24 saat bile değildi; 15 saat sürdü!

Limana yanaşan düşman gemilerinden değil sağ olsun Erdoğan’ın ‘eniştesi’nden öğrendik.

Ama hazırlıksız değildik. Lojistik destek tamdı mesela. Nedense 4 farklı noktada bekletilen uçaklar-helikopterler 3G bağlantıları televizyonlar radyolar…

Düşman bu kez ne İngiliz ne Fransız ne de Almandı…

Bir zamanlar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen istedikleri her şey verilen “muhterem hoca efendileri”ydi. Amaç devleti ele geçirmekti ama nedense birkaç tankla darbe yapmaya çıkmışlardı.

Her şeyden habersiz masum erlerle polisi ve vatandaşı karşı karşıya getirdiler.

Kardeşi kardeşe kırdırdılar!

Kurtuluş yine bizimkilerden; FETÖ’nun kumpas kurduğu Kemalist askerlerden geldi.

Ve milletin direnişiyle birlikte darbe püskürtüldü. Sonuç 248 şehit yüzlerce yaralı…

***

Kısaca… Evladını beşikte bırakan Nene Hatunlar

Kocasını toprağa verip cepheye koşan Kara Fatmalar… Çocuk yaşlı kadın demeden. .

Atamızın önderliğinde bizlere

19 Mayıs’ı

23 Nisan’ı

30 Ağustos’u

29 Ekim’i bıraktılar!

Amma… geriye Sarıkamış’ta ölenler için ‘halay’ çektiğimiz anmalar…

“Yağmur yağıyor çocuklar üşümesin” diye yasaklanan 23 Nisan’lar…

Her sene hastalık bahanesiyle iptal edilen 19 Mayıs’lar ve güvenlik gerekçesiyle yasaklanan

30 Ağustos’lar kaldı!

***

Velhasıl “Elin tokadını yemeyen kendi tokadını yumruk sanırmış!”

Tarihe altın harflerle yazılan onca zafer binlerce şehit ve ders alınacak yüzlerce hikaye kalmışken…; Darbenin araştırılmasını istemediğiniz Meclis önergeleri Muhterem hoca efendinizi değil de masum askeri karşınıza alarak bastırdığınız afişler Bir türlü TEMİZLEYEMEDİĞİNİZ KOVALAYAMADIĞINIZ ve Düşmandan KURTARAMADIĞINIZ vatan varken Size de hiçbir güvenlik gerekçesi göstermeden 1 hafta bayram yapmak komik gelmiyor mu?

Gelmiyorsa yukarıdaki satırları tekrar okuyun beyler bayanlar… Destan 3G ile yazılmaz.

— —- —

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=2yd47SZqIrk – Yeliz Koray’ın "Yerim Destanınızı! yazısı TBMM’de okundu

— —- —

İZMİT (Kocaeli) (DHA) – İzmit’te daha önce yerel bir derginin ve internet sitesinin yazı işleri müdürlüğünü yapan Yeliz Koray’ın 15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili olarak ‘Yerim destanınızı’ başlıklı köşe yazısı geçen yıl Temmuz ayında internet sitesinde yayımlandı. Yeliz Koray’ın köşe yazısı birçok internet sitesinde ve sosyal medya hesaplarında yayımlanırken beğenilerin yanı sıra tepkiler de gördü.

Şikayet üzerine gözaltına alınan Yeliz Koray adliyeye sevk edildi. Yeliz Koray adli kontrol şartı ile serbest bırakıldı.

‘Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme’ suçundan hakkında dava açılan Yeliz Koray bugün Kocaeli 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Mahkeme Yeliz Koray’ı 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Yeliz Koray’ın cezası sabıkasının olmaması nedeniyle ertelendi.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// YANDAŞ YAZAR ABDURRAHMAN DİLİPAK’TAN CANLI YAYINDA FETÖ İTİRAFI : SİYASİ AYAĞI AKP’DİR !!!!


YANDAŞ YAZAR ABDURRAHMAN DİLİPAK’TAN CANLI YAYINDA FETÖ İTİRAFI : SİYASİ AYAĞI AKP’DİR !!!

Katıldığı bir televizyon programında AKP’yi eleştiren Akit yazarı Abdurrahman Dilipak “FETÖ’nün siyasi ayağı AKP’dir” dedi.

23 Haziran seçimlerinde Ekrem İmamoğlu’nun 800 bini aşkın bir oy farkıyla İBB Başkanı olmasının ardından iktidara yakın isimlerden özeleştiri gelmeye devam ediyor.

Akit TV’de bir programa katılan Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak “FETÖ’nün siyasi ayağı AKP’dir. AKP’nin 3’te 2’sinin FETÖ’yle fotoğrafı var” şeklinde konuştu.

“Seçim sonuçlarının bu şekilde çıkmasında bu yanlış politikanın da payı var. Bankada hesabı var diye bir sürü adamı ihbar ettiler. Onu ihbar edenler asıl kriptolar kendilerini akladılar. AK Parti’nin 3’te 2’sinin FETÖ’yle fotoğrafı var. Türkçe Olimpiyatları il il gezdirilirken gitmeyen teşkilat mı vardı? Vali de oradaydı kaymakam da oradaydı belediye başkanı da oradaydı vakıflar dernekler sendikalar herkes kucak kucağaydı. Aynı kafayla gidilirse Ergenekon yok dediler FETÖ de yok derler. ” ifadelerini kullandı.

LİNK : https://www.abcgazetesi.com/akit-yazarindan-canli-yayinda-itiraf-fetonun-siyasi-ayagi-akpdir-25534