DUYURU : SİTEMİZDE, BLOGLARIMIZDA, VEYA SOSYAL MEDYAMIZDA İZNİNİZ VE BİLGİNİZ DIŞINDA YAZINIZ VEYA VİDEONUZ YAYINLANMIŞSA LÜTFEN OKUYUN !!!!!


Değerli Editörüm/Gazetecim/Hanımefendi/Beyfendi Merhaba,

Zaman zaman bir takım Yazarlarımız, Gazetecilerimiz, Editörlerimiz yada değerli vatandaşlarımız sitemizde izinleri ve bilgileri olmadan yazısının, videosunun yada isminin yayınlandığını iddia ederek tarafımızdan kaldırılması için yardım talep ediyor. Öncelikle şunu net olarak ifade edelim.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU ekibinin tamamı EMEĞE saygı duyan ve TELİF HAKKI’nı koruyan ve gözeten kişilerden oluşmaktadır.

Biz hiçbir zaman emek ve ter akıtılmış bir yazıyı yada videoyu izinsiz ve bilgisiz YAYINLAMAYIZ. Bu konuda çok hassasız. Sitemizdeki tüm yazılar ve videolar mutlaka YAZAR, EDİTÖR, KAYNAK LİNKİ bilgisi ile yayına koyulmaktadır. Buna çok dikkat ediyoruz.

Ancak bir konuda size bir açıklama borçluyuz.

Özel Büro Grubu gerek blogları, gerek siteleri, gerek sosyal medyası ve gerekse mail grupları üzerinden bilgi paylaşan Türkiye’nin en büyük istihbarat ve güvenlik grubudur. Özel Büro Grubu’nun master mail grubunda şu anda 35,000 yurtsever üyemiz bulunuyor, web sitemizin günlük takipçi sayısı ise 1,000 civarındadır. Grubumuzda her üyenin sınırlı olmak kaydıyla bilgi paylaşma hakkı var.

Bu kapsamda yazarlarımıza ait kitaplar, yada Gazete Editörlerimize ait yazıların dijital versiyonları (PDF’leri) herhangi bir mail grubu üyemiz tarafından yayınlanması ricası ile gönderilmiş ve sehven de olsa yayına sokulmuş olabilir. Grubumuz moderasyonludur. Yani üyelerden gelen her yazı, kontrol için sisteme düşer. Biz de içerik kontrolünü yapar ve kuraldışı bir şey tespit edemez isek onay vererek grubun tümüne ulaşmasını sağlarız. Aynı zamanda web sitemizde de yayınlarız. Yayınlanan yazıların ve videoların içeriğinde eğer varsa mutlaka KAYNAK LİNKİ ve YAZAR/EDİTÖR bilgisini mutlaka ekleriz.

Ancak yazının yada videonun orijinal sitesinden yada editöründen izinli olarak yayınlanıp yayınlanmadığını bilme imkanımız maalesef bulunmuyor. Bunu araştırmak ta oldukça zaman alacağı için bunu yapabilmek kadromuzun sınırlılığı açısından ciddi sorun yaratıyor açıkçası. İzinli ve bilgili yazı mı, yada video mu bunu ancak eserin orijinal sahibi yada site yetkilisi haber verdiğinde öğrenebiliyoruz ve istemesi halinde HEMEN ANINDA YAYINDAN KALDIRIYORUZ.

Bu nedenle sınırlı da olsa bir sorumluluğumuz söz konusu ve bundan dolayı şimdiden değerli editörlerden ve eser sahiplerinden özür dileriz.

Değerli Editörüm/Gazetecim/Hanımefendi/Beyfendi,

Eğer sizin de web sitelerimizde, bloglarımızda yada sosyal medya hesaplarımızda izniniz ve bilginiz dışında bir yazınız, videonuz yada isminiz yayına koyulmuşsa lütfen gecikmeden tarafımıza bilgi veriniz. İçerik kontrolü yapılır yapılmaz İVEDİ OLARAK YAYINDAN KALDIRILACAKTIR.

Aksaklıktan ve verdiğimiz geçici rahatsızlıktan ötürü tekrar özür dileriz.

İyi günler,

Yusuf Özbek

ÖZEL BÜRO GRUBU ADMIN

JEO POLİTİK DOSYASI : ABD’li yazardan ‘Türkiye’nin sınırları yakında değişecek’ iddiası


KAYNAK : https://tammakale.com/2018/11/abdli-yazardan-turkiyenin-sinirlari-yakinda-degisecek-iddiasi-iyi-oku-canim-turkiyem/?fbclid=IwAR38gT0J26OjNMg7DRa6ktWgnHxdwrPrKMR99bmNT1sPIDpabdlVdA8P21Q

ABD’li yazardan ‘Türkiye’nin sınırları yakında değişecek’ iddiası

Amerikalı neo-con yazar Michael Rubin’e göre Türkiye’nin bölünme sürecinin psikolojik aşaması tamamlandı ve Erdoğan tarihe ‘kibiri uğruna Türkiye’yi yıkan kötü adam’ olarak geçecek.

15 Temmuz darbesini önceden yazan Amerikalı neo-con yazar Michael Rubin, Türkiye’nin bölündüğünü, ancak henüz Kürtlerin ayrı bir devlet mi kuracakları yoksa Türkiye’nin içinde bir federasyon mu olacaklarının belli olmadığını öne sürdüğü bir yazı kaleme aldı. Rubin’e göre Türkiye’nin bölünme sürecinin psikolojik aşaması tamamlandı ve Erdoğan tarihe ‘kibiri uğruna Türkiye’yi yıkan kötü adam’ olarak geçecek.

Rubin yazısını şöyle bitirdi: “Türkiye parçalara ayrılmış durumdadır. Sınırları yakında değişecek; tek mesele bölünme iki ayrı devlet şeklinde mi olacak yoksa Türkiye’ye dahil bir federasyon mu henüz belli değil.

Erdoğan kendisini büyük bir lider ve yeni Atatürk olarak görüyor olabilir. Fakat Atatürk modern Türkiye’yi inşa ederken, Erdoğan onu yıkmaktan başka bir şey yapmadı. Erdoğan tarihe bir kahraman olarak geçmeyecek, kibiri uğruna Türkiye’yi yıkan yozlaşmış bir kötü adam olarak geçecek.”

İşte Rubin’in Türkiye’nin bölünme senaryosunu yazdığı o yazısı:

Bir ülke ne zaman parçalanır? İç savaş ve şiddet dolu karışıklıklar parçalanma aşamasının ön adımlarıdırlar. Çekoslovakya’nın barışçıl bölünmesinin karşısında Yugoslavya ve Hindistan örnekleri de bulunuyor.

Etiyopya’dan kopmasından önce Eritre’de onlarca yıl çatışmalar sürmüştü, ya da Güney Sudan bağımsızlığını ilan ederek Sudan’dan koparken de durum farklı değildi. Bangladeş’in Pakistan’dan kopması ise sadece bir yıl almıştı fakat o bir yıl içerisinde Suriye’de son beş yılda ölen insandan daha fazlası hayatını kaybetmişti.

Ancak bu örneklerin hepsinin ortak özellikleri politik ayrışmalar ile bölünme öncesinde ortaya çıkan psikolojik bölünme halidir. Eritreliler bağımsızlıklarını ilan etmeden çok uzun zaman önce kendilerini Etiyopyalı olarak görmekten vazgeçmiş ve ayrı bir topluluk olarak düşünmeye başlamışlardı.

Bangladeşliler içerisinde yaşadıkları toplumdan farklı bir dil konuşuyorlardı ve oldukça farklı bir kültürel kimliğe sahiptiler. Çekler ve Slovaklar zorla birlik haline getirilirlerken farklı tarihsel altyapılara ve dillere sahiptiler.

Donald Trump’ın seçim galibiyetinden sonra ayrılık konuşmalarının ortaya çıktığı California’da ise durum aynı değil. Eyaletler arası otoyol sisteminden tutun da Hollywood’un Ulusal Futbol Ligine kadar, California Amerika’nın ta kendisidir.

Californialılar, öteki 49 eyalette bulunan vatandaşlarıyla birlikte dünyanın farklı yerlerinde savaşmışlardır. California halkının büyük bölümü trump’tan hoşlanmıyor olabilir, California halkının büyük çoğunlu da kendisine oy vermemiştir. California’nın ayrılık konuşmaları strest atmaktan başka bir anlama gelmeyecektir.

Şimdi bir de Orta Doğu’ya bakalım: Kürtler kendilerini ulus olamamış büyük bir topluluk olarak görüyorlar. Onlarca milyon Kürt dört bölge ülkesine yayılmış halde yaşamaktadırlar: Türkiye, Suriye, İran ve Irak.

Kürtler Irak’ta onlarca yıldır süren bir mücadele içerisindeler. Irak monarşisi süresince, Kürtler ve monarşi güçlerinin arada sırada çatıştıklarına şahit oluyorduk fakat o günler 1961’de kaldı, sadece üç sene sonra Irak ordusu bir darbe ile monarşiyi yıktı ve Kürtlerin mesafeli kaldığı Bağdat bu topluluğun üzerine ateş püskürmeye başladı.

Ayaklanmalar ve düşük yoğunluklu çatışmalar sonraki on yıl da sürdü. 1970 senesinde, Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Molla Mustafa Barzani, şimdiki lide Msut Barzani’nin babası olur, Saddam Hüseyin’in barış sağlanabilecek pragmatik bir lider olduğunu düşünmüştü.

Baba Barzani ve Saddam birlikte Kürtlere otonom haklar tanıyan bir anlaşmaya varmışlardı. Çok kısa bir süre sonra ise Barzani Saddam’ın samimiyetsizliğine tanık olacaktı.

Çatışmalar bir kez daha başlamıştı. Çatışmaların sertleşmesi ve Saddam’ın baskıcı bir tutumu benimsemesi Kürtlerin kendi tarihsel miraslarına yönelerek Iraklı liderin kafalarına sokmaya çalıştığı düşünceleri reddetmeye yöneldiler.

1991 senesi, Saddam’ın bir hesap hatası ile şekillenmişti: Saddam sivil devlet memurlarını geri çekmiş ve ablukaya aldığı Kürtlere boyun eğdirmenin yolunu aramıştı. Irak Kürtleri ise durumdan avantaj sağlayarak kendi hükümetlerini kurmuşlardı.

TÜRKİYE’NİN SINIRLARI YAKINDA DEĞİŞECEK

O günlerin üzerinden 25 yıldan fazla zaman geçti. Genç nesiller Saddam’la asla karşılaşmadılar, ve çoğu sivil Kürt savaşı asla deneyimlemediler, İslam Devleti’nin Kürt kentlerine birkaç düzine mil yaklaşmasını önemsemediler.

Kürtçe konuşuyorlar ve Arapça anlamıyorlar. Kürt şarkıcıları dinliyorlar ve Kürt televizyonu izliyorlar. Bırak Irak’ın güneyini, pek azı daha önce Bağdat’ta bulundu.

Çok azı kendisini Iraklı hissediyor. Bu yeni birşey değil, çok sayıda akademisyen ve gazeteci Irak Kürdistan’ını ziyaret ederek aynı gözlemlerde bulunuyorlar. Basra, Necef, Kerbela ve hatta Bağdat’ta Irak Kürdistan’ının ne kadar farklı olduğuna dair konuşmalar yapılıyor fakat onların da pek azı bölgeyi ziyaret etmişler.

Eğer Kürdistan dağlarında yaz tatili merkezleri inşa edilmiş olsalardı, Iraklılar buraları ziyaret ederlerken sanki yabancı bir ülkeye giriyormuş gibi pasaport kontrolünden geçeceklerdi.

Oysaki bir zamanlar okullarda Arap milliyetçiliğinin birlik olabilmek için verdiği savaşı öğreniyorlardı, çok sayıda genç Iraklı genç Irak Kürdistanı’nın ülkeye bütünüyle entegre olması gerektiği konusunda umursamaz durumda. Irak Kürtlerinin kazançları sadece bölgelerinin kontrolü ile kısıtlı kalmadı, aynı zamanda psikolojik olarak kendilerini kabul ettirmeyi de başardılar.

Türkiye’de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Kürtlere karşı kanlı ve küçük düşürücü bir girişim içerisinde. Yapmaya çalıştığı seçimlerde Kürtlerin büyük bölümünün oyunu alabilmekti, fakat kısa süre önce Kürtlerin oylarına ihtiyacı kalmadığında verdiği sözleri de unuttu. Barış sürecine olan inancında samimi değildi.

Çok geçmeden gördü ki Kürtler HDP’ye oy veriyorlar, kavurucu dünya siyasetini benimseyerek Cizre, Silopi, Nusaybin gibi kasabaları yıkarak Suriye’nin Halep’ine benzetirken, düşmanının kaynaklarını kurutmaya yöneldi.

Barış görüşmesinin ardından gelen ve 1980’lerin ortalarını anımsatan şiddet deneyimi Türkiyeli Kürtlerin Türk vatandaşları ile müşterek gelecek düşüncesinden vazgeçmelerine neden oldu.

Kafa yapısı değişen ise sadece Kürtler değiller. Erdoğan Türk basını üzerinde oldukça güçlü bir kontrole sahip, Türkler şimdiye kadar olmadığı denli baskı altında tutulan ve konuşmasına izin verilmiş kısık seslere maruz kalıyorlar.

Sonuç olarak, yeni nesil Türkler eğer düşman olarak değilse Kürtleri en azından öteki olarak görüyorlar. Batılı yaşam tarzına sahip Türklerin büyük çoğunluğu Türkiye’nin Güney Doğu bölgesine adımını bile atmamış, bölgede yaşayan Kürtlerin büyük çoğuluğu ise Antalya, Bursa ve İzmir’i asla ziyaret etmeyecekler.

Türkiye psikolojik anlamda bir bölünme sürecinden geçiyor. Hatta Erdoğan’ın kendisi dahi bir aşamada bu bölünmenin kaçınılmaz olduğunu anladı, ve hatta ekonomi politikalarından Kürt bölgelerini silmesinden bu durumu anlayabiliriz.

Psikolojik bölünme etnik bir temizliği tersine çevirmeyi imkansız hale getirmektedir. Neredeyse imkansız hale gelmesi bir yana, Kürtler de silahlı ve savaş deneyimine sahipler. Türkler gerçeklerle yüzleşmeliler:

Türkiye parçalara ayrılmış durumdadır. Sınırları yakında değişecek; tek mesele bölünme iki ayrı devlet şeklinde mi olacak yoksa Türkiye’ye dahil bir federasyon mu henüz belli değil. Erdoğan kendisini büyük bir lider ve yeni Atatürk olarak görüyor olabilir.

Fakat Atatürk modern Türkiye’yi inşa ederken, Erdoğan onu yıkmaktan başka bir şey yapmadı. Erdoğan tarihe bir kahraman olarak geçmeyecek, kibiri uğruna Türkiye’yi yıkan yozlaşmış bir kötü adam olarak geçecek.

Michael Rubin

Kaynak: https://www.aei.org/publication/has-there-been-psychological-partition-in-turkey/

Çeviri: Şıvan Okçuoğlu – Odatv.com

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : OSMANLI VE TÜRKİYE UZMANI ALMAN YAZAR KLAUS, KREISER’İ N KALEMİNDEN “ATATÜRK”


KİTAP HAKKINDA

Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı bugüne kadar yerli ve yabancı birçok yazar tarafından anlatıldı bize. Osmanlı ve Türkiye tarihinin uluslararası düzeyde önemli uzmanlarından Klaus Kreiser’in çalışması, bu yığın içinde, öncelikle malzemesinin zenginliği, konuya hâkimiyeti, onlardan da önce soğukkanlılığıyla bunlar arasında ayırt edilecektir. Hamasi övgücülükten de, muhalif anlatıların keskinliğinden de uzak bir biyografi, elinizdeki. Büyük hükümler vermekten ziyade alçak sesle ve sakin konuşan, zamana ve insana dürüst bir ilgiyle bakan, nükteli, ferah bir anlatı. Yazarın deyişiyle asıl amacı, Mustafa Kemal’i tarihsel bağlamı içinde anlatmaktır. Klaus Kreiser, Atatürk’ün yaşam çizgisini "önceleri asker ve kendisini ulusal iradenin cisimleşmiş hali olarak gören bir siyaset adamı… daha sonraları ise dini ve dili, hukuku ve tarih anlayışını, kılık kıyafeti ve müziği derinden değiştirmek isteyen bir kültür devrimcisi…" olarak ele alıyor. "Atatürk’ün rejimi"ni, ağır bir "talim-terbiye diktatörlüğü" olarak tanımlıyor – yine de, iki dünya savaşı arasının diktatörlük rejimlerinden farklı bir rejim olarak tasnif ediyor. "Başöğretmen"in otoriter-karizmatik söyleminin, dinleyicilerinin "aklını başından almayı" hedefleyen bir hitabet olmadığını not ederken de benzer bir ayrım yapıyor Kreiser.
Almanya’da kısa sürede ikinci baskısı yapılan kitap, öğrenciler için de araştırmacılar için de başvuru kaynağı niteliğindedir. Bu titiz biyografi, bize modern Türkiye’nin tarihini ve Atatürk kültünü yeniden düşünme fırsatı veriyor.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

ULAŞIM HİZMETLERİ DOSYASI : Forbes’ın ünlü yazarından İstanbul Havalimanı’na övgü dolu sözler


Forbes’ın ünlü yazarından İstanbul Havalimanı’na övgü dolu sözler

İstanbul’un 3. havalimanı olarak kurulan İstanbul Havalimanı, Türkiye’de bazı mecralar tarafından süreki yanlış bilgilerle eleştirildi. Forbes dergisinin dünyaca ünlü seyahat yazarlarından Amber Gibson ise, havacılık tarihine geçen İstanbul Havalimanı’nı öve öve bitiremedi. Gibson yazısında, havalimanında geçirdiği saatlere ilişkin fotoğrafları da paylaştı.

Forbes‘ın ünlü seyahat yazarı Amber Gibson, son yazısında İstanbul’un 3. havalimanı olan İstanbul Havalimanı‘nı konu aldı.

Yapım aşamasında pek çok engellemeyle karşılaşan ve Türkiye içerisinde bazı kesimler tarafından ağır eleştirilere maruz kalan havalimanı ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Amber Gibson, deneyimlediği Business Class salonu ile ilgili detaylı bir yorum yazısı yazdı.

TÜRK YEMEKLERİNE HAYRAN KALDI

Salonların kapasitelerinin 765 kişi olduğunu ve tam kapasite çalıştığında dahi yeterli alana sahip olduğuna dikkat çeken Gibson, havalimanında servis edilen yemekleri ise öv öv bitiremedi. Özellikle yemeklerin kalitesi ile ilgili yorumlarda bulundu ve "Sabah kahvaltısında menemen, ıspanaklı veya beyaz peynirli gözlemeler çok lezzetli" yazdı. Geleneksel yemeklerin başarısını dile getiren Gibson, özellikle mantıyı çok beğendiğini söyledi.

"MÜZENİN SİZE GELMESİ ÇOK HAVALI"

Gibson, havalimanının sadece maddi anlamda değil aslında kültürel anlamdaki derinliğine de değindiği yazısında, "Salonda, İstanbul Modern Sanat Müzesi ile ortaklaşa, 16 modern ve çağdaş Türk sanatçının 38 eserinden oluşan bir koleksiyon sergileniyor. Doğrudan dizüstü bilgisayarınızla ilgilenmek yerine düşünceli ve kültürel açıdan zenginleştirici bir şey yapmak güzel bir fırsattır. Kısa bir konaklama sırasında müzeyi ziyaret etmek için vaktiniz yoksa, müzenin size gelmesi çok havalı" yazdı.

"TEK EKSİK ÜCRETSİZ MANİKÜR"

Gibson, Türkiye’deki çeşitli siyaset ve iş çevreleri tarafından eleştirilere maruz kalan 3. havalimanı ile ilgili tek eksiğin "ücretsiz manikür ve Türk dondurması" olduğunu belirtti.

ÖZEL ASKERİ ŞİRKETLER DOSYASI : SADAT MİLİSLERİ VE ABD’Lİ YAZAR MICHAEL RUBİN’İN İDDİALARI


MICHAEL RUBİN KİMDİR ??? BURAYA TIKLAYIN.

SADAT var, Osmanlı Ocakları örgütlenmesi var.

Osmanlı Ocakları, tamamen AKP’nin silahlanmış milis güçleri… Gezi eylemlerindeki o barışçıl eylemler sonrasında, herhangi bir sivil eyleme karşı müdahale amacı ile kuruldular.

Erdoğan’ın, Gezi Parkı eylemlerinden sonra kurdurduğu iddia edilen özel ordusu SADAT… (Uluslararası Savunma Danışmanlığı). Gezi Parkı direnişinden sonra kurulan son örgüt ise Osmanlı Ocakları…

“ÖZEL ORDU VE SİLAHLI MİLİSLER”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, referandum gecesi, CHP’nin sokağa çıkmama nedenine ilişkin eleştirileri yanıtladı. ozguruz.org haber portalından Hayko Bağdat’a konuşan Ağbaba, “AKP’nin birçok sivili silahlandırdığı o akşam belki bir olay olabileceğini düşündük” dedi.

Ağbaba’nın konuya ilişkin sözleri şöyle:

“SADAT var, Osmanlı Ocakları örgütlenmesi var. Osmanlı Ocakları, tamamen AKP’nin silahlanmış milis güçleri… Gezi eylemlerindeki o barışçıl eylemler sonrasında, herhangi bir sivil eyleme karşı müdahale amacı ile kuruldular.

15 Temmuz sonrası görüntülere bakıldığı zaman onların silahlı olduğunu tahmin edebiliriz. Ayrıca bu silahlı örgütlenmelerle işbirliği yapan birkaç mafya grubunun olduğuna dair duyumların da Genel Başkanımıza bilgi olarak geldiğini söylemek isterim.

AKP’nin birçok sivili silahlandırdığı o akşam belki bir olay olabileceğini düşündük. Belki ortamı terörize ederek, eylemcilerin arasına provokatörler sokarak %50 üzerindeki pırıl pırıl, meşru birleşmeyi provake edecek olaylar olabilir duygusuyla bu çağrıyı yapmadık.”

Peki nedir bu SADAT?

Türkiye’de uluslararası savunma alanında danışmanlık ve askeri eğitim veren ilk ve tek şirket olduğu belirtilen ve eski TSK mensuplarının görev aldığı Sadat, askeri ve “iç güvenlik” yani “terörle mücadele” alanında danışmanlık ve eğitim hizmeti veriyor. Askeri ve güvenlik alanında pek çok eğitimi veren şirketin, kursları arasında “Gayri Nizamı Harp” ve “Keskin Nişancılık” gibi başlıklar da dikkat çekiyor. “Kara Harekatı”, “Keskin Nişancılık”, “Koruma”, “Tahrip”, “Gayri Nizami Harp”, “İleri Tek Er Muharebe”, “Topçu ve Havan İleri Gözetleyicilik”, “Tank / Zırhlı Araç Avcılığı” gibi kurs eğitim paketleri bulunuyor

İÇGÜVENLİK HİZMETLERİ

SADAT’ın resmi internet sitesinde belirtilen “Hizmetleri”nin yarısı “İç güvenliğe” ayrılmış durumda.

İç Güvenlik-Danışmanlığı başlığı altında şunlar sıralanıyor:

SADAT A.Ş.; T.C. Emniyet Teşkilatından emekli 1. Sınıf emniyet müdürlerinden ve emekli Jandarma personelinden teşkil edilen ehil ekiplerle, yapılan tespit ve hazırlanan rapor doğrultusunda, Emniyet gücünün teşkilatlanmasını ve kuruluşunu yaparak;

Mesleğe Giriş,

Temel Eğitim,

Meslekte Yükselme,

Atama ve yer değiştirme esasları ile birlikte, görev, yetki, sorumluluklarını ve malzeme kadrolarını belirleyebilir.

İç güvenlik alanında Eğitim hizmetleri ise daha dikkat çekici:

2) Polis Yetiştirme

SADAT A.Ş.; T.C. Emniyet Teşkilatının her türlü eğitim müesseselerinde eğitici ve idareci olarak görev yaptıktan sonra emekli olmuş, 1. Sınıf Emniyet Müdürlerinden oluşan ehil ekipler vasıtası ile Emniyet Teşkilatının reorganizasyonunu gerçekleştirebilir. Yine ehil eğitici, idareci ve danışmanlar eliyle, Emniyet Teşkilatı için;

Polis Akademileri,

Polis Meslek Yüksek Okulları,

Polis Kolejleri,

Polis Eğitim Merkezleri,kurarak, bu eğitim müesseselerinin eğitim ve idarecilik hizmetlerini bizzat veya danışman olarak yürütebilir.

KİM BU ADNAN TANRIVERDİ?

Kara Kuvvetleri Sağlık Daire Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 30 Ağustos 1996 yılında kadrosuzluktan emekliye sevk edilen Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, Erdoğan’ın yeni başdanışmanı oldu.

1964 yılında Kara Harp Okulu’na giren Tanrıverdi, 1976-1978 yıllarında Kara Harp Akademisi’nde öğrenim görerek 1978 yılında kurmay subay statüsünü kazandı. Aynı zamanda eski Akit yazarlarından biri olan Tanrıverdi 30 Ağustos 1992 tarihinde ise tuğgeneralliğe yükseltildi.

1944 Konya Akşehir doğumlu olan Adnan Tanrıverdi, 1963-1964’te İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Zooloji Bölümündeki öğreniminin ardından 1964 yılında girdiği Kara Harp Okulun’dan 1966’da topçu subayı olarak mezun oldu ve 1996 yılındaki emekliliğine kadar 30 yıl TSK’da görev yaptı.

1980’de kurmay subay olan ve “Gayrinizami Harp Kursu” de gören Tanrıverdi’nin görev yaptığı birlikler arasında Genelkurmay Özel Harp Daire Başkanlığı ile KKTC Sivil savunma Teşkilat Başkanlığı da bulunuyor.

MÜRTECİ

1992’de tuğgeneralliğe yükseltilen Tanrıverdi, İstanbul’daki 2. Zırhlı Tugay Komutanlığı’nın ardından Kara Kuvvetleri Sağlık Daire Başkanlığı yaptı ve 1996’da kadrosuzluk gerekçesiyle emekli edildi. Tanrıverdi’nin geçmişte ve atamasının ardından “TSK içinde irticai faaliyetler yürüttüğü için” emekli edildiği iddiaları sıkça gündeme getirildi.

Emeklilikten sonra da Üsküdar FM Radyosunun Genel Koordinatörlüğünü, İhlâs Marmara Evleri Camii Yaptırma ve Yardım Derneği Yönetim Kurulu üyeliğini yapan Tanrıverdi’nin genel başkanlığını yaptığı, 2000 yılında kurulan Adaleti Savunanlar Derneği’nin (ASDER) TSK’dan ihraç edilen ve emekli askerlerden oluştuğu sıkça eleştiri konusu oldu.

Kuruluş, bünyesindeki Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği (ASSAM) aracılığıyla TSK’nın yeniden yapılandırılmasına yönelik eleştiriler geliştirdi. Atama sonrasında basında yer alan iddialar arasında 15 Temmuz sonrasındaki kararnamelerle TSK’ya getirilen yeni düzenlemelerin bu önerilerle paralellik taşıdığı da var.

EMEKLİYE AYRILDIKTAN SONRA…

Adnan Tanrıverdi, emekliye ayrıldıktan sonra, 5 yıl Adaleti Savunanlar Derneği’nin Genel Başkanlığı görevini üstlendi. Tanrıverdi, ASDER Onursal Başkanı olarak, Müslüman ülke silahlı kuvvetlerinin organizasyonu ve stratejik kullanımına danışmanlık, son kullanıcıdan eğitici seviyesi kadar özel konularda eğitim ve harp, silah ve araçlarının temini, bakım ve onarımı hizmetlerinde görev yapmak üzere SADAT Uluslararası Savunma Danışmanlık Şirketi’ni kurdu.

Parlamentohaber’in yorumu: SADAT tanımı itibariyle, Osmanlı’da Erkan’ı Harp başkanlığına bağlı olan bilindiğinin aksine bir istihbarat örgütü değil, Müslüman sömürge ülkelerde ihtilal ve direniş örgütleyen Teşkilat’ı Mahsusa’ya benzemektedir. Teşkilat, tamamıyla Genelkurmay’a bağlıdır, personeli, devletin maaşlı elemanlarıdır.

BİYOGRAFİ DOSYASI : UZUN YILLAR HAKSIZLIĞA MARUZ KALMIŞ MİLLİ YAZARIMIZ NAZIM HİKMET KİMDİR ? TANIYALIM !!


MİLLİ YAZARIMIZ NAZIM HİKMET KİMDİR ?

Nâzım Hikmet Ran ya da kısaca Nâzım Hikmet (15 Ocak 1902 – 3 Haziran 1963),Türk şair, oyun yazarı, romancı ve anı yazarı. "Romantik komünist" ve "romantik devrimci" olarak tanımlanır. Siyasi düşünceleri yüzünden defalarca tutuklanmış ve yetişkin yaşamının büyük bölümünü hapiste ya da sürgünde geçirmiştir. Şiirleri elliden fazla dile çevrilmiş ve eserleri birçok ödül almıştır.

Yasaklı olduğu yıllarda Orhan Selim, Ahmet Oğuz, Mümtaz Osman ve Ercüment Er adlarını da kullanmıştır. İt Ürür Kervan Yürür kitabı Orhan Selim imzasıyla çıkmıştır. Türkiye’de serbest nazımın ilk uygulayıcısı ve çağdaş Türk şiirinin en önemli isimlerindendir. Uluslararası bir üne ulaşmıştır ve dünyada 20. yüzyılın en gözde şairleri arasında gösterilmektedir.

Şiirleri yasaklanan ve yaşamı boyunca yazdıkları yüzünden 11 ayrı davadan yargılanan Nazım Hikmet, İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın süre yattı. 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarıldı; ölümünden 46 yıl sonra, 5 Ocak 2009 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile bu işlem iptal edildi. Mezarı Moskova’da bulunmaktadır.

İlk şiiri Feryad-ı Vatanı 3 Temmuz 1913’te yazdı. Aynı yıl Mekteb-i Sultani’de ortaokula başladı. Bir aile toplantısında denizciler için yazdığı bir kahramanlık şiirini Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya okuyunca çocuğun Bahriye Mektebine gitmesine karar verildi. 25 Eylül 1915’te Heybeliada Bahriye Mektebi’ne girdi, 1918’de 26 kişi içinden 8. olarak mezun oldu. Karne değerlendirmelerinde zeki, orta derecede çalışkan, elbisesine özen göstermeyen, sinirli ve ahlakî tavırları iyi bir öğrenci görülmektedir. Mezun olduğunda dönemin okul gemisi Hamidiye gemisine güverte stajyer subayı olarak atandı. 17 Mayıs 1921’de aşırıya kaçan halleri bulunduğundan ordu ile ilişiği kesildi.

Nazım Hikmet, 1920’de arkadaşı Vâlâ Nureddin ile Milli Mücadele’ye katılmak üzere ailesinden habersiz Anadolu’ya geçti, Bolu’da öğretmenlik yaptı. Daha sonra Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde siyasal bilimler ve iktisat okudu. 1921’de gittiği Moskova’da devrimin ilk yıllarına tanık oldu ve komünizm ile tanıştı. 1924’te Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı 28 Kanunisani sahnelendi. O yıl Türkiye’ye dönerek Aydınlık Dergisinde çalışmaya başladı, ancak dergide yayınlanan şiir ve yazılarından dolayı on beş yıl hapsi istenince tekrar Sovyetler Birliği’ne gitti. 1928’de Af Kanunundan yararlandı ve Türkiye’ye döndü. Bu defa Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. 1938’de yirmi sekiz yıl hapis cezasına çarptırıldı. 12 sene tutuklu kaldı. Barışseverler Cemiyeti’nin kuruluşunda yer aldı. 12 sene süren tutukluluktan sonra askere alınacağı ve öldürüleceği endişesiyle 1950 yılında Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’ne giden Nazım, 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulunca Türk vatandaşlığından çıkarılmasının ardından, büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa (Konstantin Borzecki)’nın memleketi olan Polonya’nın vatandaşlığına geçerek Borzecki soyadını aldı. 3 Haziran 1963 tarihinde ise, Nâzım Hikmet geçirdiği bir kalp krizi neticesinde 61 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Babası, Matbuat Umum müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği yapmış olan Hikmet Bey, annesi Ayşe Celile Hanım’dır. Celile Hanım piyano çalan, resim yapan, Fransızca bilen bir kadındır. Celile Hanım, bir dilci ve eğitimci de olan Hasan Enver Paşa’nın kızıdır. Hasan Enver Paşa, Polonya’dan 1848 Ayaklanmaları sırasında Osmanlı İmparatorluğu’na göç eden ve Osmanlı vatandaşı olunca Mustafa Celalettin Paşa adını alan Konstantin Borzecki’nin (Lehçe: Konstanty Borzęcki, d. 1826 – ö. 1876) oğludur. Mustafa Celaleddin Paşa Osmanlı Ordusu’nda subay olarak görev yapmış ve Türk tarihi üzerine önemli bir eser olan "Les Turcs anciens et modernes" (Eski ve yeni Türkler) kitabını yazmıştır. Celile Hanım’ın annesi ise Alman kökenli Osmanlı generali Mehmet Ali Paşa’nın yani Ludwig Karl Friedrich Detroit’in kızı olan Leyla Hanım’dır. Celile Hanım’ın kız kardeşi Münevver Hanım, şair Oktay Rifat’ın annesidir.

Nâzım Hikmet’e göre, babası Türk ve annesi ise Alman, Polonyalı, Gürcü, Çerkez ve Fransız kökenli idi. Babası Hikmet Bey, Çerkes Nâzım Paşa’nın oğludur. Annesi Ayşe Celile Hanım, 3/8 Çerkes, 2/8 Leh, 1/8 Sırp, 1/8 Alman, 1/8 Fransız (Huguenot) kökenliydi.

Babası Hikmet Bey, Selanik’te, Hariciye Nezareti’nde (Dışişleri Bakanlığı) çalışan bir memurdur. Diyarbakır, Halep, Konya ve Sivas valilikleri yapmış olan Nâzım Paşa’nın oğludur. Mevlevi tarikatından olan Nâzım Paşa aynı zamanda bir özgürlükçüdür. Kendisi Selanik’in son valisidir. Hikmet Bey henüz Nâzım’ın çocukluğunda memuriyetten ayrılır ve ailece Halep’e, Nâzım’ın dedesinin yanına giderler. Orada yeni bir iş ve hayat kurmaya çalışırlar. Başarısız olunca İstanbul’a gelirler. Hikmet Bey’in İstanbul’daki iş kurma denemeleri de iflasla neticelenir ve hiç hoşlanmadığı memuriyet hayatına geri döner. Fransızca bildiği için yeniden Hariciye’ye atanır.

İlk şiirlerini hece ölçüsü ile yazmaya başladı ancak içerik bakımından diğer hececilerden farklıydı. Şiirsel gelişimi arttıkça hece ölçüsü ile yetinmemeye ve şiiri için yeni formlar aramaya başladı. Sovyetler Birliği’nde yaşadığı ilk yıllar olan 1922 ile 1925 arasında bu arayış doruğa çıktı. Hem içerik hem de biçim bakımından dönemindeki şairlerden farklıydı. Hece ölçüsünden ayrılarak Türkçenin vokal özellikleri ile ahenk oluşturan serbest ölçüyü benimsedi. Mayakovski ve fütürizm taraftarı genç Sovyet şairlerinden esinlendi.

« "Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim….

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…" »
(Nazım Hikmet)

Şiirlerinden birçoğu Fikret Kızılok, Cem Karaca, Fuat Saka, Grup Yorum, Ezginin Günlüğü, Zülfü Livaneli gibi sanatçılar ve gruplar tarafından bestelendi. Ünol Büyükgönenç tarafından özgün bir şekilde yorumlanmış olan küçük bir kısmı ise 1979’da "Güzel Günler Göreceğiz" ismiyle kaset olarak çıktı. Birkaç şiiri ise Yunan besteci Manos Loizos tarafından bestelendi. Ayrıca bazı şiirleri Yeni Türkü’nün eski üyesi Selim Atakan tarafından da bestelenmiştir. "Salkım söğüt" adlı şiiri Ethem Onur Bilgiç’in 2014 tarihli animasyon filmine konu olmuştur.

UNESCO’nun ilan ettiği 2002 Nâzım Hikmet yılı için besteci Suat Özönder "Şarkılarda Nâzım Hikmet" adlı bir albüm hazırladı. Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının katkılarıyla, Yeni Dünya plak şirketi tarafından hayata geçirildi.

1925 yılından başlamak üzere şiirleri ve yazıları yüzünden birçok kere yargılandı. 1938 yılında orduyu ayaklanmaya kışkırtmaya çalıştığı gerekçesiyle 28 yıl dört ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. Bursa cezaevinde kaldığı yılları anlatan Mavi Gözlü Dev adlı film 2007 yılında vizyona girmiştir. 1950 yılında bir af yasasıyla salıverildi. Ancak sürekli izlendiği ve çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. 17 Haziran 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu tarafından Türk vatandaşlığından çıkarılmasına karar verildi. Sovyetler Birliği’nde Moskova yakınlarındaki yazarlar köyünde ve daha sonra da eşi Vera Tulyakova (Hikmet) ile Moskova’da yaşadı. Memleket dışında geçirdiği yıllarda Bulgaristan, Macaristan, Fransa, Küba, Mısır gibi Dünya memleketlerini dolaştı, buralarda konferanslar düzenledi, savaş ve emperyalizm karşıtı eylemlere katıldı, radyo programları yaptı. Budapeşte Radyosu ve Bizim Radyo bunlardan bazılarıdır. Bu konuşmaların bir kısmı bugüne ulaşmıştır.

DAVALARI

1925 Ankara İstiklâl Mahkemesi Davası
1927-1928 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Rize Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1928 Ankara Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1931 İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1933 İstanbul Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi Davası
1933-1934 Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1936-1937 İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Davası
1938 Harp Okulu Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası
1938 Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi Davası

ÖLÜMÜ VE SONRASI

3 Haziran 1963 sabahı saat 06:30’da gazetesini almak üzere ikinci kattaki dairesinden apartman kapısına yürümüş ve tam gazetesine uzanırken geçirdiği kalp krizi sonucunda ölmüştür. Ölümü üzerine Sovyet Yazarlar Birliği salonunda yapılan törene yerli yabancı yüzlerce sanatçı iştirak etmiş ve tören siyah beyaz olarak kaydedilmiştir. Ünlü Novodeviçi Mezarlığı’nda gömülüdür. Mezar taşı siyah bir granitten olup meşhur şiirlerinden biri olan rüzgâra karşı yürüyen adam figürü taş üzerinde ebedileştirilmiştir.

Şair Nâzım Hikmet’in 2008 yılının ilk günlerinde, eşi Piraye’nin torunu Kenan Bengü tarafından Piraye’nin evrakları arasında “Dört Güvercin” adında bir şiiri ve üç adet tamamlanmamış roman taslağı bulundu.

YENİDEN TÜRK VATANDAŞLIĞINA ALINMASI

2006 yılında Bakanlar Kurulunun Türk vatandaşlığından çıkarılmalar ile ilgili yeni bir düzenleme yapması gündeme geldi. Yıllardır tartışılmakta olan Nâzım Hikmet’in Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilmesi yolu açılmış gibi gözükmesine rağmen Bakanlar Kurulu bu düzenlemenin sadece yaşamakta olanlar kişiler için düzenlendiğini ve Nâzım Hikmet’i kapsamadığını belirterek bu yöndeki talepleri reddetti. Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, İçişleri Komisyonu’nda "Tasarıda, şahsa bağlı hak olduğu için bizzat müracaat etmesi gerekir. Arkadaşlarım da olumlu şeyler belirttiler, komisyonda görüşülür, bir karar verilir" dedi.

2009 yılının 5 Ocak Günü "Nâzım Hikmet Ran’ın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkartılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararının yürürlükten kaldırılmasına ilişkin önerge" Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Nâzım Hikmet Ran’a yeniden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının iade edilmesine ilişkin bir kararname hazırladıklarını ve bu teklifin imzaya açıldığını ifade eden Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, 1951 yılında vatandaşlıktan çıkartılan Ran’ın yeniden Türk vatandaşı olmasına ilişkin önerinin Bakanlar Kurulu’nca oylanarak kabul edildiğini söyledi.

Bakanlar Kurulu’nun 05.01.2009 tarihinde aldığı bu karar, 10.01.2009 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlandı ve Nâzım Hikmet Ran, 58 yıl sonra yeniden Türk vatandaşı oldu.

1- Yurdunun caddelerinde devrimci olarak dolaşır Nâzım Hikmet. İşi gücü şiirdir, tiyatrodur, sanattır. Artık yazmak, yaratmak, insanına ulaşmak ister. Arkadaşı Vâ Nu ile gider Sertellerin Tan gazetesine. Sanki gazete için yaratılmıştır, her iş gelir elinden.

Daha ilk karşılaşmada, dilinden şiir dökülür. Gözlerini kapar okur okur, odada derin sessizlik büyür, kim varsa dinleyen işittiği karşısında heyecanla tutar soluğunu. Hemen başlar göreve. Nerede olsa neşe verir insana, ancak kalemi keskindir. Bir bir başlayacaktır putları yıkmaya! Ne zaman eline kalem alsa, hep isyanı yazar Nâzım. “Şairi Azam Abdülhak Hamit”e doğrudan savaş açar, Yakup Kadri’den sözünü esirgemez. Sorar: “Kimdir milli edip?” diye. Hakikati söylemekten sakınmaz. Okuyunca genç şairin isyanını Abdülhak Hamit evine davet eder, gergin başlar akşam yemeği. Kibar, sağduyuludur yaşlı olanı, öteki dengeli ve biraz da mahcuptur sanki. “Elbet gençler putları kıracak” der Hamit. El sıkışırlar, bir daha tek satır yazmaz Nâzım hakkında Şairi Azam’ın. Merttir Nâzım, kimseyi arkadan hançerlemez…

Linçe gelip yoldaş olmak

Putlar yıkıldıkça öfke büyür, gençlere hedef gösterilir Nâzım! Gazete odasında otururken dışarıdan gelen öfkeli kalabalığı işitir. Zekeriya ve Sabiha Sertel gençleri buyur ederler içeri, Nâzım gelir konuşmaya. O şiirli sesi işitir gençler, büyülenirler. Linç etmek için yola çıktıkları Nâzım’ın yoldaşı sayılırlar artık. Bu etki yüzünden değil midir yıllarca zindanda tutulması şairin?

Çankırı Cezaevi avlusu: Piraye, Kemal Tahir, Piraye’nin kardeşi Fehamet, Nãzım, Hikmet Kıvılcımlı (soldan sağa)

2- Sevdalıdır Nâzım Hikmet. İmkânsız aşka tutulur. Hep olacağı gibi inatçıdır. Ürkek Piraye ile tanışır; çocukları vardır, mutsuz evliliği, kırgın bir de kalbi kadının! “Olmaz, imkânsız” der Piraye; çocuk gibi sevinçli, deli gibi güçlü, inatçıdır şair. Çelmeyi başarır gönlünü, yoldaşı, sırdaşı, dert ortağı olur Piraye. Mahpushaneden yazdığı dizelerin, en güzel mektupların, düşlerin, acının ve elbette hüznün adıdır aynı zamanda. Yuva kurar Nâzım ve Piraye; kadının çocuklarını kendinin sayar Nâzım. Mektuplarca dertleşecektir ileride Memet Fuat’la. Yaşamı, devrimi, cinselliği, yalnızlığı, kederi, düşleri ve ayrılığı akıtacaktır satırlarına. İyi baba olur Piraye’nin çocuklarına.

3- Önce denizciler arasında bayrak olur Nâzım, sonra karacılar… Ordu ayaklanmış, heyecan gelmiştir gençlere… Büyür şairin etkisi yayılır, gizliden, el altından okunur komünistin dizeleri. İftira edilir Nâzım’a, tanımadığı, görmediği, yaşça kendinden küçük askerlerle anılır adı önce. İddia büyüktür, Cumhuriyeti yıkmak için örgüt kurmakla suçlanır Nâzım. Gülünç davalar açılır ardı ardına. Hâkim karşına çıkar. Suçu memleketine ihanettir, suçu halkını özgürlüğe davettir aslında! Artık mahpustur Nâzım Hikmet… Çankırı’da mahpus olur ilkin. Koğuş arkadaşları doktor Hikmet Kıvılcımlı ve Kemal Tahir’dir. Dar gelir üç koca adama koğuş. Sabahlara dek sürer tartışmalar. Hem kalbi, hem dizleri sızlamaktadır Nâzım’ın, “karım, bacım, anam” dediği Piraye’ye hasretlik dinmez bir türlü…

Orhan Kemal (solda) ve Nazım Hikmet Bursa Cezaevi’nde.

4- Mahpus için her gün başka bir umuttur, af çıkacak diye bekler, üst mahkemeden bir haber gelecek diye bekler, günler birbirine benzer gibi geçer ama yürekte bambaşkadır her yeni saniyenin sancısı. Bir an önce dışarıda akan yaşama katılmak ister Nâzım, susamıştır… Umuttur Dayı Bey, yani Ali Fuat Paşa. Elinden ne gelirse yapsın ister…

5- Bursa’da mahpus bir genç adam… Nâzım’ın geleceğini işitince yüreği yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlar. Şiire düşkün. Uzun kış gecelerinde kendini avutur dizelerle. “Nâzım gelecek ha”… Düşünmesi bile soğuk terlemesine yeter, düş mü bu, sahiden gelecek mi Nâzım? Sade genç adam değil, tüm mahpusları, gardiyanları, hatta hapishane müdürünü, tüm Bursa’yı bir telaş alır. Memleket şairi Bursa’ya ayak basacak. Elbirliğiyle boşaltırlar bir koğuşu. Oysa koğuşlar tıklım tıklım, adım atacak yer yok. Döşeğini hela önüne atıp uyuyanlar, nöbetleşe yatakları değişenler, çaresiz çıplak yerde uyuyanlar var… Ama Nâzım başka. Okumuş adam, memleket için yatar hapiste. Tertemiz edilir koğuş, mis gibi koksun ister mahkûmlar… Koca toplumun küçük ölçekli bir manzarasıdır Bursa mahpushanesi. Nasıl sığar bunca insan, nasıl aniden kesilir sesler, zamansız çalan kampanayla nasıl kesilir zırıltı ve nasıl başlar yaşam her sabah… Müdür başta karşılarlar Nâzım’ı. Elinde yoksul, yolculuktan yorgun düşmüş bir valiz. Gözleri çökmüş, çizgileri belirginleşmiş Nâzım’ın. Yine de güler yüzlü. Tek tek ellerini sıkar herkesin. Yüzlerine bakar, gözbebeklerini okurca, dümdüz bakar içlerine doğru… Temiz pak ettikleri koğuşa buyur ederler Nâzım’ı…

6- Yorgun şair, ağır adımlarla girer geniş avludan geçip… Bakar arkadan gelen kimse yok, şaşkınlıkla, telaşla, ürkek ve biraz utançla döner, “Ben burada yalnız mı kalacağım” diye sorar ortalığa. Mahkûmların gözleri gözlerinde Nâzım’ın… Hep birden, övünçle başlarıyla onaylarlar şairi. Nâzım, başını öne eğer; “ben yalnızlıktan korkarım” der. Bir el kalkar o an, sanki saati ayarlı bir zil gibi. Tam gerektiği yerde ve anda gerçekleşir buluşma. Kalkan, Nâzım’ı özlemle bekleyen, düşlerinde gören genç adamın elidir. Işıldar gözleri Nâzım’ın, adımlar birlikte atılır koğuşa, o vakit çiçeklenir etraf, iki kardeş, yoldaş, usta, çırak olur Nâzım ve genç adam, Bursa’nın karanlık mahpusunda, karanlık saatlerde…

İmtihan tedirgini

Yağmur, yağmur olmalı o gece. Bir yerden, sızmalı, içeri dolmalı mis gibi toprak kokusu. Genç adam, Raşit Kemali, heyecanını yenmiş, cesaretini toplamış, “Şiir yazıyorum ben” der. Şırıl şırıl yağmurun içinden, delinip akan gökyüzü tünelinden boşalıyor aniden sözler. Nâzım sevinçle, sanki kıtlıkta lokma bulmuş gibi hayretle ısrar eder hemen “Oku bakalım ne yazmışsın” diye. Korkar Raşit Kemali.

Ustanın önünde çekileceği imtihan tedirgin eder onu. Sonra başlar okumaya, ocağın yamacına sığınmış, alevin yalımlarında gölgeli iki yüz, birden suretleri mahpus duvarında görünür. Gölge oyunu bu! Şair Raşit Kemali okudukça yüzü buruşur Nâzım’ın. Önce sabır çeker içinden, zaman ilerleyip yağmur dindiği halde, tükenmeyince şiirler, bu kez açıktan söyleyiveriyor “Daha var mı?” diye. Genç adam tek bir dizesine gülümsesin diye Nâzım, bir cümle kursa umuda dair, bekler, inatla okur, kestirir şiirleri Nâzım… Hepsi sobayı boylar Ah ne koyu bir hüzün… “Topla sen bu kâğıtları” diye öğütler Raşit Kemali’ye şair. “Topla ve hepsini şu ocağa at, yak onları” diye buyurur. “Bir taneciğinde bile güzellik yok mu” diye umutla, esmerleşmiş yüzüne düşen acıyla sorsa da Raşit Kemali, sıkıntıyla sallanan başını görür şairin ve “hayır” cevabından başka ses işitilmez koğuşta. Kırılsa da kalbi, küskünlük yarası açılsa da böğründe, notu veren Nâzım’dır ve diyeceği sözü yoktur Raşit Kemali’nin.

7- Yüzler esmer, eller nasırlı, yürek dağlanmış… Genç bir adam düşmüş dama. Adam demek doğru mu, çocuk işte… Anasının hasretini geceleyin titrediği yorganın altında daha bir derin hisseder… Sevdiği kız aklında, babası vurularak öldürülecek bir zaman sonra, iyice kesilecek dışarıdan gelen üç kuruş yardım… Mahpusta parasız kalmak zor, çalışmak gerek… İş tutmak lazım… Ayna dökmek, tespih dizmek, berberlik etmek… Bir gün mahpusta satılan bir kitap geçince eline, bambaşka biri olur genç adam… Mahpusta da bulur imam onu “Bakma o resimlere, Müslümanlıkta yok suret çizmek” der. Balaban bu genç adamın adı…

Dam değil üniversite

Demir parmaklıklar ardından çürümemek için dirençle resim yapmaya koyulmuş Nâzım. Mahpusların “Şair Baba” diyeceği, herkese el uzatan, başındaki aydınlık hareyle dolaşan koca Nâzım… Ürkerek yaklaşır Balaban, Şair Baba’sına… “Benim de resmimi yap” der… Nâzım o güzel köylü çocuğunun yüzüne uzunca bakar. Sureti düşer kâğıda yavaşça. İşte bu göz Balaban’ın, işte bu çene, burun… Belirir yavaşça. Mucize karşısında küçük dilini yutacak neredeyse genç adam…

Koşarak çıkar Şair Baba’nın yanından, bulduğu ilk tutsağı diker karşısına, kalem yok, kâğıt hak getire, elde ne varsa onun, Şair Baba’dan gördüğü gibi düşünür suretini mahpusluğun önüne. Delirmiş diyorlar Balaban’a, hep kendine benzemeyene çılgın derler ya… Bir yandan yayılır bu söylence, bir yandan otururlar Balaban’ın karşısına mahpuslar… Artık güç bile olsa, karar zamanı gelir, çıkar Şair Baba’nın karşısına Balaban… Gösterir çizdiklerini, memleketi, insanları…

Ah Nâzım’ın yüzünde güller açar sanki. Sanki orası Bursa’nın mahpus damı değil de, bir üniversite… “Ben senin ustanım, sen çırak… Öğreteceğim sana resmin sırlarını bir bir” der Şair Baba… Gün gelir bütün fırçalar, bütün boyalar, renkler Balaban’ın olur… Şair Baba bu köy çocuğunun bilgeliğini kazır aklına… Umudun düşmanlarına inat, onun adını yazar şiirine…