TSK DOSYASI : FETÖ DAVASI’ndan yargılanan Bir ER’in Çığlığı.. .


Şair "Ne garip değil mi? Henüz yanına bile oturmamış birinin, gelip de içine oturması" demiş ya, içime oturuyor bu mektuplar… Lök gibi çöküyor, karabasanlar görüyorum. Çığlıklar çınlıyor kulaklarımda "Adalet nerede?" çığlıkları… Yazık değil mi bu çocuklara…

TÜRK ULUSUNUN EMANETİ MEHMETÇİK

Ben, sadece Komutanının emrine her Türk genci gibi itaat etmiş ve de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin emaneti olmasına rağmen, İBB işgal davasında; 15 kez müebbet-2400 yıl ceza verilen, 36 aydır cezaevinde yatan, bir Mehmetçik, Gazi ve ER’im.

3 yıldır vermiş olduğum mücadelede, Cumhuriyet değerlerimize inanan ve sahip çıkan kim varsa, hepiniz sustunuz. Türk Ulusunun evladı olarak, kimlik ve karakterimin yok oluşunu daha ne kadar seyredeceksiniz? Ben Devletimi babam ve davası Cumhuriyet olanları en büyük değerim bildim. Gelinen noktada ise, yalnızlaştırıldım. Siz büyüklerim anlayamadınız. Başka bir kimsenin olmadığını, dayanağımın, direncimin ve de aldığım gücün varlığınız olduğunu, dün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin emanetiydim. Bugün, emanetine ihanet edenlerden dolayı FETÖ mensuplarının ellerine emanetim.

Bir ana, bir baba mı? 82 milyonun evladıydık. Şehit olmanın da, gazi olmanın da var olduğunu bilerek; Anayasamızın 72. maddesinde her Türk gencine zorunlu kılınan bu kutsal (vatani) göreve, koşa koşa taze kan olmaya ve de can vermeye gitmedik mi? Nerede sorumluluklarınız! Yok saymak, görmezden gelmek ve reddetmek. Bunun adı evladına sahip çıkmak mı, bedel ödetmek mi? Aslında bir anlamı yok. Biz zaten Komutanımızın emirlerine uymaktan "vatana ihanetle" bedel ödüyoruz ve Türkiye Cumhuriyeti tarihimizde bir ilk olduk. Bedeni Cumhuriyet’le hayat bulan ve tek gayesi Türk Cumhuriyetini muhafaza ve müdafaa etmek olan Türk gencinin, yaşadığı bu duruma, daha ne kadar kayıtsız kalacaksınız? Yüce Türk Adaletinin, bir kelime dahi edemediğini ve kanıtlayamadığını, 7 düvelin de, bir araya gelip kanıtlayamayacağı gerçeğini görünüz. Hiçbir yapıya, aklımı, şerefimi satmadım ve kimseye kul olmadım. Fetöcülerle, Mankurtlarla, aynı kategoriye alınmak, aynı değerle anılmak ve de aynı nefesi soluyup bir arada yatırılmak. Bu sömürüden; Siyaset İslam’ın ve din tüccarlarının, günahlarının fedaisi yapmaya çalıştığı Türk gencinin çekip almak, şerefi ve onuru yerle yeksan edilmiş evladınızı ayağa kaldırmak, sizin olmayacaksa kimin görevidir?

Makamı mülk yapan ve gücün celaletini uygulayanların karşısında, namlunun ucunda ve dokunduğumuz her yer yanıyor. Hakikat ki, Yüce Türk Adaletinin gücü ve Yüce Türk Milletinin vicdanı önünde, haklılığımızı 5 yaşındaki çocuk dahi biliyor, artık yer konuşuyor; gök konuşuyor. Ya söz büyüklerim, Cumhuriyetin emaneti bu ER’ler için ne yaptınız? Hanginiz emek verdi, göğüs gerdi ve gereğini yerine getirdi. Hanginiz bu yaşanılanlar dahilinde, derdiniz ve de bedenlerinizde taşınmayacak ağırlık olduk. Mehmetçiklerin, kimler tarafından harcandığının dahi farkına varamadınız. Duydunuz mu karşı duran bu sesi? O yüreklerinizde Kuvayi Milliye ruhu sönmüş olamaz. Türk Ulusunun varoluşunu ve bıraktığı mirası, halen görmüyor olamazsınız! Bu dava, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve saygınlığının simgesi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, değerlerinde ve de ilkelerinde açılan büyük bir yaradır. Soyumun anamın ak sütü gibi Cumhuriyet ve İlelebet Cumhuriyet olmasına dayanarak, varlığımın kaynağı Kemalist kimliğime sığınarak Ergenekon-Balyoz süreçlerinde, Türkün şanlı komutanlarının vatan haini yapıldığı, adanmış gazetelerimiz Cumhuriyet ve Sözcü’nün FETÖ’cü ilan edildiği bir yerde, belki ben hiç kalıyorum. Yürümüş bir şanım, rütbem ve bir önemim yok. Hayır! Bende Türk istikbalinin evladı ve de Türk gençliğine emanet edilen Laik Cumhuriyetimizin bekçisiyim.

Bu davanın gerçeği olarak; Kutsalı Devlet olan, yetim kaldığı andan bu yana Devletini bir baba bilen, Cumhuriyetçi Türk genci yargılanmaktadır.

Kanıtlanan tek bir suçum vardır. Komutanımın emrine İtaat! "En büyük kanıtım ER olduğumdur"

Vicdanlarınızı ve Hakikatı sorgulayın.

Özgün Çetin / Kırşehir E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu B-12

Mektuplara devam edeceğiz…

YARGI DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Yargı reformu aslında kimin için yapılıyor ????


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Yargı reformu aslında kimin için yapılıyor ????

Devlet kurumları yok olmaya yüz tutmuş, birer parti kurumu, hatta tek adam kurumu haline gelmiş ve gelmektedir.

Bu yıl itibarıyla; Kurtuluş Savaşı, Aydınlanma Devrimleri ve çağdaş uygarlık rotası ile taçlandırılan ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlatılan Millî Mücadelenin 100. yılını idrak ediyoruz. Karanlıktan aydınlığa geçiş mücadelesinin başlatılmasının üzerinden bir asır geçmişken, gönlümüz daha başka şeyler yazmayı ve konuşmayı arzu ederdi! Ama şimdilik ne mümkün! Çünkü ülkemizde hiç ama hiç iyi şeyler olmuyor ve iktidarın antidemokratik, baskıcı ve zorlayıcı yönetiminde zifiri karanlığa doğru tam yol ile seyretmekteyiz.

Belki 100 yıl önceki çapta değil ama bir anlamda geniş halk kesimlerinde farkındalık yaratacak, desteğini alabilecek, Cumhuriyetimizi fabrika ayarlarına getirecek, demokratik değerleri, hukuku ve adaleti egemen kılacak ve çağdaş uygarlık rotasına yeniden sokacak yeni bir milli mücadeleye ihtiyacımız var.

YARGI REFORMU DIŞ DÜNYA İÇİN MAKYAJ

Tüm iktidarlar, ülkesine hizmet ederken yanlışlar da hatalar da yapabilir. Geçmişte bunlar oldu, bundan sonra da olacak. Ama halen ülkemizi yöneten iktidarın yaptıklarını yanlış veya hata olarak nitelemek doğru olmaz. İktidarın kurucumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le, Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisiyle, ilke ve devrimleriyle, çağdaşlıkla, ulus kimliğimizle ve ulus devlet yapımızla çok ciddi ve uzlaşmaz sorunları var.

Daha açık konuşmak gerekirse; ülkemizin güvenliği, iç barışı ve çıkarları ile iktidarın artık iyice açığa çıkmış olan gizli ajandası uyuşmuyor, hatta çatışıyor. İşte bu yüzden Türkiye, her konuda felakete doğru sürükleniyor. Ama bu felakete doğru sürüklenişi dillendirenleri ve halka anlatanları susturmaya, sansürlemeye çalışıyorlar ve haklarında bitmez tükenmez davalar açıyorlar. Bugün hukukun ve adaletin önündeki en büyük engel iktidardır. Bu nedenle; yargı reformu fiilen mümkün değildir. Sadece dış dünyayı kandırmaya yönelik makyaj girişimidir.

ARTIK DEVLET KURUMLARI YOK GİBİ!

İktidarın 17 yılın sonunda Türkiye’yi getirdiği yer tam bir felaket tablosu. Çağdaşlıkla ilgili tüm endekslerde; insani gelişmişlik, kadın erkek eşitliği, işsizlik, eğitim ve öğretimin kalitesi, basın özgürlüğü, demokrasi, hukuk, adalet ve yolsuzluk konularında Türkiye’nin karnesi, bu iktidar nedeniyle berbat ve yerlerde sürünüyor.

Devlet kurumları yok olmaya yüz tutmuş, birer parti kurumu, hatta tek adam kurumu haline gelmiş ve gelmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’ninde durumu hiç iyi değil. İktidar, her geçen gün Türk Milletinin Ordusunu parti ordusu haline getirmeye çalışmaktadır. Geçen ay yapılan şura, Askeri Şura değildi. Bir parti şurasıydı. Geçmişin ince eleyip sık dokunan, kılı kırk yaran ve 3 gün süren şuraları gitti, yerine bir saatte bitirilen, girdileri AKP örgütünden ve saraydan verilen parti şurası geldi. Muz cumhuriyetlerini ve kabile devletlerini ayrı tutarsanız; dünyanın hiçbir yerinde böyle bir askeri şura yok. Bu; siyaseti Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içine, iliklerine kadar sokar ve bizi tarihte yaşadığımız Balkan Savaşı (1912) hezimetine taşır.

TÜRK DİASPORASINI DA BÖLDÜLER!

Dış politikamız yürekler acısı ve herkesle kavgalıyız! Nedeni ise iktidarın gizli ajandası, bu kapsamda geçmişin aklı olan Siyasal İslamcı ideolojisi, Yeni Osmanlı hayali, mezhepsel bakış açısı ve çağdaşlıkla olan sorunlarıdır. Diplomatlarımız da artık ehliyetten uzak. İngiliz ajanı şeyhin önünde el pençe duranlar, İslam’ın kutsal metinleri ilebakara makara diye dalga geçenler ve darbecinin kardeşi olanlarartık büyükelçi olarak bizi temsil ediyor.

Bulgaristan’da Türkler, yaklaşık olarak nüfusun yüzde 10’u. Soğuk Savaştan ve çok partili düzene geçildiğinden beri Bulgaristan’da Türklerin partisi olan Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH), her seçimde üçüncü parti çıkıyor ve koalisyon ortağı oluyordu. Ama laik bir parti olduğu için iktidarın husumetini üzerine çekiyordu. DOST adında Bulgaristan’da dinci bir parti kurdurdular. 2017 seçiminde Türk oyları bölündü, Türkler iktidar ortağı olma şansını kaybetti ve üçüncü parti durumuna Türk ve Müslüman düşmanı aşırı sağcı ve faşist ATAKA geldi. Yani izledikleri politikalarla yalnız Türkiye’deki halkı bölmediler, Türk Diasporasını da böldüler. Aynı durum, Avrupa’da ve Amerika’da da oldu!

SURİYE’DEN ŞEHİTLERİMİZ GELMİYOR OLACAKTI

İktidar, Suriye’de de yanlış işler yaptı. Mart 2011’de başlayan emperyalizmin vekâlet savaşının ateşine odun taşıdı.Bu yüzden Türkiye’de terör azdı, 4 milyon Suriyeliyi kucağımızda bulduk ve güneyimizden PKK’nın uzantısı PYD tarafından kuşatıldık. Yanlış tarafta yer almasaydık; Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi harekâtlar yapılmak zorunda kalınmayacak ve o bölgeden şehitlerimiz gelmiyor olacaktı.

Petrol ve doğal gaz olarak çok zengin olan Doğu Akdeniz’e de iktidar sahip çıkmadı ve hala Münhasır Ekonomik Bölgemizi (MEB) ilan etmedi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ise önce MEB’ini ilan etti ve 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da İsrail’le anlaştı. Ayrıca iktidar, tüm uyarılara karşın Kıbrıs’ın 2004’te uluslararası anlaşmalara aykırı olarak AB’ye girmesine izin verdi ve aynı yıl Annan Planına evet dedi. Yani iktidar,bugüne kadar ülkemizin lehine hiçbir adım atmadı ama Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarına sahibiyet gösteren Türk Deniz Kuvvetleri’ne, AB 2009 ilerleme raporunda şikâyet edildiği için Balyoz ve diğer kumpasları yaptı.

DENKTAŞ’A DÜŞMAN, YORGO VE BARZANİ’YLE DOST OLDULAR!

Niçin Mısır’la kavgalıyız? Çünkü iktidarda İhvan aşkı var. Rabiada onun sembolü. İhvanise Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı, cihatçı ve hilafetçi! Doğu Akdeniz çanağında, istisnasız herkesle kavgalıyız. Bu şekilde ülkemizin çıkarlarını ve güvenliğini koruyamayız.

İktidar geçmişte Rauf Denktaş’a düşmanlık yaptı. Ama Yorgo Papandreu için “Erzurum seninle gurur duyuyor” diye slogan attırdı. Aynı şeyi Barzani için Ankara’da AKP Kongresi’nde de yaptırdılar. Türk Milleti ancak kendisi için ter döken, katma değer üreten, savaşan ve can veren insanlarla gurur duyar!

SIZMA DEĞİL, YARDIM VE YATAKLIK YAPILDI!

FETÖ ile mücadele de tam bir palavra! Hani FETÖ’nün siyasi kanadı? 31 Ağustos 2013’de Pansilvanya’da, Gülen’in çiftliğinin önünde eylem yaptık. Ben dışarıda “Bu adamın yaşaması bile günahtır! Darbe hazırlığı içindeler! Askerin, polisin ve yargının içine yerleştirdikleri köstebeklerle darbe yapacaklar ve Gülen’i Humeyni gibi Türkiye’ye getirecekler!” diye konuşma yaparken, içeride AKP’li milletvekilleri vardı. Hani, yargılandılar mı? Bu konuşmamı haber yapan Anadolu Ajansı muhabirini bile sansürlediler ve bu yüzden bana düşmanlık ettiler.

Neymiş; Ecevit ve Demirel zamanında da cemaat tarafından devlete sızma varmış! Doğru, sızma vardı. Ama bu iktidar zamanında; atama, önünü açma, yardım ve yataklık vardı.

HALKA DİN İMAN, KENDİLERİNE HAN HAMAM!

15 Temmuz Darbe Girişimi engellenebilirdi. Bu girişimin ne olup ne olmadığı konusu gerçekten sorgulanmadı, hesap verilmedi ve üstü kapatıldı.

Türkiye’de tam bir ekonomik iflas durumu söz konusu. Bu iktidarla, ekonomimizin düzelmesine imkân ve ihtimal yok. Yaptıkları; savurganlık, Cumhuriyetin ekonomik değerlerini haraç mezat satmak, “Devletin malı deniz, yemeyen domuz!” yaklaşımı içinde olmak ve yüksek faizle borç para alarak saraylara ve yandaşlara sermaye transferi yapacak projeler üretmektir. Kafasında tüy bitmemiş yetimin hakkının yendiği dönem geçildi artık, bademleniyor ve tecavüz ediliyor!

Müslüman oldukları konusunda da ciddi şüphelerim var. Halka din iman pompalıyorlar, öbür dünyada cennet vaat ediyorlar ama kendileri için han, hamam, saraylaryapıyor ve bu dünyada cennetten köşeler inşa ediyorlar.

İHTİYACIMIZ OLAN ORTAK AKIL

Son seçimlerden önce “Beka sorunu var” diyorlardı; halkı korkutmak ve kendilerine oy vermeye mecbur edebilmek için! Bugün ise beka sorunundan söz eden yok! Aslında Türkiye’nin gerçekten bir beka sorunu var vebu sorunun nedeni iktidarın bizatihi kendisi. Bu iktidarın Türkiye’ye verdiği en büyük iki zarardan ilki toplumu ayrıştırması ve iç barışımızı dinamitlemeye çalışmasıdır. İkincisi ise 80 milyonluk bir toplumu tek kişilik akılla yönetilmeye mahkûm etmesidir. İhtiyacımız olan akıl, ortak akıldır. Bunu da en iyi geçekleştirebilecek sistem, parlamenter sistemdir.

Tabii ki bu iktidar giderse, her şey hemen güllük gülistanlık olmayacak. Bu 17 yılda ülkemize büyük zararlar verdiler. Ama bu iktidar gitmeden de hiçbir şey düzelmez ve her şey daha da kötüye gider. Bunu yaşayarak gördük ve görüyoruz.

ÇÖZÜM İKİ SAFHALI

Türkiye’yi tekrar çağdaş uygarlık rotasına sokmak ve felaket sürecini durdurmak için iki safhalı bir çözüme ihtiyacımız var.

Birinci safha; iktidarın gönderilmesidir. Bunun için; kısır siyasi partiler çekişmesine girmeden, iktidara muhalif olan geniş kesimleri “armudun sapı, üzümün çöpü” diyerek ayrıştırmadan, “Geçmişte sen şöyle yapmıştın, hatta iktidara destek de vermiştin!” serzenişinde bulunmadan, herkesi ama herkesi ve hatta muhalif tüm siyasi partileri kucaklamak gerekir.

İkinci safha ise; Türkiye’nin rehabilitasyonu ve tahrip edilen kurumlarının onarılması safhasıdır. Bu, başka türlü birlikteliklere ihtiyaç duyar. Ama birinci safha aşılmadan ikinci safha için şimdiden saflaşmak; birinci safha için yapılması gereken birlikteliği bozar bizi felakete taşır.

BÜYÜK HESAPLAŞMA

Halen ülkemizi felakete sürükleyen iktidarın karşısına çıkan herkes, her örgüt ve her siyasi parti -yeter ki Cumhuriyet değerleri ile bir sorunu olmasın- desteği ve ilgiyi hak eder. Bu nedenle geçtiğimiz Cumartesi (21 Eylül 2019), Rıfat Serdaroğlu’nun davetlisi olarak Çoban Ateşi Hareketi’nin Afyon’daki toplantısına katıldım ve özetle bu yazımda sunduğum durum tespitini ve çözümü anlattım. Bu arada, en başından beri iktidarın kendisini susturmak için açtırdığı sayısız davaya karşı korkmadan, tek başına kahramanlar gibi mücadele eden Rıfat Serdaroğlu’nu saygıyla selamlıyorum.

Sınıf arkadaşım E. Amiral Semih Çetin’in Destek Yayınlarından çıkan “Büyük Hesaplaşma” adlı romanını okumanızı tavsiye ederim.

Türker Ertürk

Odatv.com

ADLİ TIP DOSYASI /// Dr. Altay SUROY : 1972 YILINDA KOSOVA’DA BAŞGÖSTEREN ÇİÇEK HASTALIĞI VE YARGININ TUTUMU


Dr. Altay SUROY : 1972 YILINDA KOSOVA’DA BAŞGÖSTEREN ÇİÇEK HASTALIĞI VE YARGININ TUTUMU

Giriş ve Amaç: 1970 yılında, Dünya Sağlık Örgütü, çiçek hastalığının ortadan kaldırıldığını ilan edince insanların rahat ve huzur içinde uyuyabileceği söylendi. Çiçek salgını imha edildi diye aşılamalar durdu. Ne hikmetse şeytan uyumayınca, iki yıl sonra çiçek hastalığı Yugoslavya Sosyalist Federe Cumhuriyetinin Kosova Özerk Bölgesinde ortaya çıktı. Bu çalışmanın amacı, bu bölgede çiçek hastalığına karşı yürütülen mücadele ve yargının tutumunu ele almaktır.

Yöntem: Kosovalı olarak 1969-1972 yıllar arasında gazeteci mesleğini yaptığım dönemde beliren çiçek hastalığı ile mücadeleyi ve onun etkisini takip ederken özel arşivimdeki belgeleri inceleyerek sağladığım veriler bu çalışmayı oluşturmaktadır.

Bulgular: Çiçek hastalığının Kosova’da belirip, Sırbistan’a taşınmasıyla daha 194 vatandaşın bu virüse bulaşmasıdır. Sağlık doktorlarından oluşan özel sağlık ekiplerin ilk eylem kararı, hastalığın yayılmasının önüne geçmek için hastaların karantinaya alınmasıdır. Bu hastalığın bulaştığı kişilerin temasa geldikleri tüm vatandaşlar tespit edilip sağlık kontrolünden geçirilmiş, hastalığın belirdiği yerleşim yerler de bir süre karantina alınmıştır.

Sonuç: Orta Doğu ülkelerine yolculuk yapması için çiçek hastalığına karşı alınan aşının etkileri, karantina önlemleri ve yarım yüzyıldır bir daha bu salgının belirtilerinin kaydedilmemesi, tedavinin etkili olduğunu kanıtlamaktadır. Ölümler getiren çiçek hastalığı iyileşenlerde beliren travmalar ve tenlerinde derin lekeler iz olarak kalmıştır. Ama yargı organlarının duyarsızlığı yüzünden bu virüsün nasıl ve nice Kosova’ya bulaştığı tespit edilmediği için bunun önceden hazırlanmış biyolojik bir salgın olduğu görüşünün de ileri sürülmesine neden olmuştur.

1970 yılında Dünyada Çiçek hastalığının imha edildiği ilan edilmesinden iki yıl sonra Yugoslavya Sosyalist Federe Cumhuriyeti’nde[1] Özerk bir bölge olan Kosova’da[2] bu hastalığın belirmesi Dünya Sağlık Örgütünün tespitinin bozulmasına neden olmuştur. Bu yüzden çiçek hastalığını tamamen imha etmek için Dünya Sağlık Örgütü yeni projeler üretmeye zorunlu kalmıştır. Çünkü Çiçek hastalığından sadece 20. yüzyılda 300 – 500 milyon insanın öldüğü biliniyor. 20. yüzyılın 50’li yıllarının başında, her yıl dünya çapında yaklaşık 50 milyon çiçek hastalığın (variola vera) vakası kaydedilmiştir. DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) raporuna göre, 1967’de 15 milyon insanın çiçek hastalığı salgınına bulaştığını ve 2 milyonunun bu hastalıktan öldüğünü varsaymaktadır. 19. ve 20. yüzyıllarda başarıyla uygulanan bir aşılamadan sonra, hastalığın Aralık 1979’da başarıyla ikinci defa tamamen imha edildiğini açıklamıştır[3]. Çiçek hastalığı bugüne kadar, imha edilen kişilerin ilk bulaşıcı hastalığı olduğu bilinmektedir.

Çiçek hastalığı (Variola Vera Major ) virüsünün ölümcül ve bulaşıcı olması duyarlı ve titiz davranılmasını gerektirir. Yaygın olarak “siyah” ya da “büyük” çiçek olarak bilinen Variola vera major, virüslü kişilerin % 20-40’ında ölüme neden olan tehlikeli bir türdür ve hayatta kalanlarda, genellikle kalıcı uyuşukluk, leke, çukur veya körlük bırakır. Bu virüs, hastanın eşyalarıyla, hastaya yaklaşmayla, sineklerle ve virüslü havanın solunmasıyla bulaşır. Kuluçka dönemi 10-14 gün sürdüğü için bu dönemden sonra kişinin çiçek hastalığı virüsüne bulaştığı teşhisi konulabilmektedir. Ani ve şiddetli belirtilerle başlayan hastalıkta baş ve sırt ağrısı, kusma, kas sertleşmesi ve 39-40 °C’ye varan ateş görülür. 3-4 gün süren bu başlangıç dönemini vücutta kırmızılık izler, ateş düşer. Önce yüzde, ardından baş, göğüs, sırt, kol ve bacaklarda sert kabartılar durumunda küçük kırmızı lekeler belirir.

Hasta 6 hafta karantinaya alınır. İlaç tedavisi uygulanırken, hastaya yaklaşmış kişiler de aşılanarak gözetim altında tutulmalıdır.

Çiçek hastalığının ana virüsü sadece insandır. 1979 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün çabalarıyla bu virüsün ikinci defa ortadan kaldırıldığı kabul edilip insanlar artık bu virüse karşı aşılanmamaktadır.

14 Mart 1972 günü Kosova’dan gelen haber Çiçek hastalığının[4] Cakova Belediyesinin Damyan köyünde belirip Novi Pazar (Yeni Pazar), Çaçak ve Belgrad’a yayıldığını uyarıyordu.

Çiçek hastalığı virüsünün Hacdan dönen İbrahim Hoti tarafından Kosova’ya taşınıp bulaştırıldığına ait devletin resmi görüşü hiç doğrulanmadı. Tamamı devletin olan yayın ve basın çiçek hastalığı salgınının karayoluyla hacdan Irak’ın başkenti Bağdat üzerinden dönen hacı tarafından ülkeye getirildiği söyleminin kafalara kazılması, hac adayların haça karayoluyla gidilmesine yasak çıkarılmasına ve bu yasağın Yugoslavya’nın dağılıp tarihe kavuşmasına kadar sürmesine neden olmuştur.

Ülkede çiçek hastalığının işaretlerini ilk olarak 1972 yılının Şubat Ayının ikinci yarısında etraf köylerin birinden hastaneye getirilen hastanın suratında garip bir döküntünün, ateşin ve kızarıklığın olduğunu gören doktor bunun çiçek hastalığı olduğu teşhisini koyar. Doktorun bu teşhisi salgın alarmı olur. Çiçek hastalığının Kosova’da belirmesi dünyaya yayılan baş haber olur. İlk yapılan eylem hastayı karantina alıp başkalarına bulaşmasını önlemekti. Ardına ülke karantina[5] altına alınıp ülkeden çıkışlar ve ülkeye girişler yasak edilir. Tedbir amaçlı Yugoslavya’da 18 milyon insana aşı yapılır.

İlkin Kosova’da belirdiği sanılan çiçek hastalığının bundan önce Yeni Pazar’da teşhisi konulmamış hastanın Çaçak devlet hastanesine gönderilmesi ve oradan Belgrad’a sevk edilip orada çiçek hastalığı teşhis edildiği ortaya çıkmıştır. Hastanın Belgrat’ta kaldığı hastanede tüm doktor ve hemşirelere aşı yapılmış ve hastayla en uzak teması olan tüm hastalar ayrı bir sağlık merkezine götürülüp karantina altına alınmıştır.

Bu virüse karşı iki ay süren şiddetli mücadeleden sonra, istatistikler Kosova’da 123 kişinin bulaştığını ve 26 kişinin öldüğünü gösterdi. Sırbistan’da bu virüs salgınına 194 kişi bulaştı. Bunlardan iki hemşire ile birlikte 40 kişi öldü. Hamile annelerin aşılanmasından sonra ölen bebek sayısını herhangi bir istatistik göstermedi. Bulaşıcı hastalık korkusu Belgrad’ı felç etti. Daha sonra dünya medyasında, dünyada korunan iki laboratuvarda, biri Amerika Birleşik Devletleri’nde (Atlanta) 451 ve diğeri Rusya’da (Koltosov), 571 ampulünün variola vera virüsü ile depolandığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, biyolojik silahlar için virüslerin potansiyel kullanım korkusu her gün artmaktadır. Bu korku yüzünden gelişmiş ülkeler, fonların bir bölümünü çiçek hastalığı salgını için aşı depolarının oluşturulmasına yatırım yapmaktalar.

Sağlık kurallarına göre, üzerinde bulaşıcı hastalığı olan veya bulaşıcı hastalığı taşıdığına şüphe eden hasta, tıp doktoru tarafından derhal izole edilip bulaşıcı hastalıkların tedavi edildiği bir sağlık kurumuna göndermelidir. Veba, çiçek hastalığı ve viral hemorajik ateşler (böbrek sendromlu hemorajik ateş dışında) ve bilinmeyen epidemiyolojik enfeksiyon gibi bir hastalığa yakalandığından şüphe edilen kişilerin izole edilip sağlık kurumunda tedavi edilmesi gerekir.

Hastaya tam teşhisin konulmasında yapılan gecikme bulaşıcı hastalığının yaygınlaşmasına neden olması yüzünden yargıya taşınmamış ve yargıda tartışma konusu olmamıştır. Yargı tarafından soruşturmanın yapılmaması delillerin toplanmasına imkân yaratılmamıştır. Nedeni Dünya Sağlık Örgütü 1970 yılında Dünyada Çiçek hastalığının imha edildiğini ilan etmesidir. Bu bulaşıcı hastalığın dünyada imha edildiği gerekçesiyle bu hastalığa karşı tedbirlerin alınmasına gerek kalmayınca bu davranış suç olmaktan çıkmıştır. Hastanelerde bu hastalık için uzman bulundurmak veya yeni uzman yetiştirmeye gerek kalmamıştır. Ceza kanununda ‘İnsan sağlığına karşı suçlar’ bölümündeki bulaşıcı hastalıkların bulaşması[6] değişerek, yeni hükmü hastaya karşı uygulanamaz duruma getirilmiştir. Çünkü bu kanun hükmü şöyle düzenlenmişti: “Bulaşıcı bir hastalığın kişiye bulaşması suç sayılmaz. Ancak sorumluluğun oluşması için bulaşıcı hastalıkların bastırılması veya önlenmesi ile ilgili düzenlemelere, kararlara veya emirlere uymayan kişi üç yıla kadar hapis ya da ciddi bir şekilde yaralanmalara veya sağlığın ciddi şekilde hasar görmesi halinde (mahkeme tıbbi uzmanlık temelinde karar verir) ve hastalığın bulaştığı kişinin ölümü halinde – 12 yıla kadar hapis cezasına çarptırılır”. Bu yüzden çiçek hastalığını nereden, nasıl ve nice ülkeye taşınıp insanlara bulaştığına ait gerekçeli bir belge yayımlanmamıştır.

32 yıl sonra onaylanan 15.05.2008 tarihli ve Yasa N0. 02/L-109’lu Salgın Hastalıkların Engellenmesi ve Yok Edilmesi Yasası Cezai hükümlerinde bulaşıcı hastalığını bulaştıran özel kişilerin 1.000 € – 2.000 € arası parasal cezaya, tüzel kişilerin ise 3.000 € ila 8.000 € parasal cezaya çarptırılacağını düzenlemiştir.

Bulaşıcı hastalığa kapılmak suç olmadığı kesin iken, bulaştırıcı hastalığı bulaştırmak kabahati için sadece para cezasının verilmesi caydırıcı tedbir kararı olmaktan çıkmıştır.

1 Ocak 2013 yılında yürürlüğe giren Kosova Cumhuriyeti Ceza Kanunu

“İnsanlar veya hayvanlarda bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmek veya engellemek amacını taşıyan sağlık alanındaki yetkili kamu organın hükümleri veya talimatlarına göre herhangi bir kimse faaliyet göstermezse ve bununla insanlarda bulaşıcı hastalığın yaygınlaşmasına sebep olursa, para cezasına veya üç (3) yıla kadar hapis cezasına çarptırılır”[7] diye düzenlemektedir.

45 yıl önce Yugoslavya’da insanlara ölüm teri döktüren çiçek hastalığı nerden geldiği ve nasıl bulaşıldığı bugün bile kesin bilinmektedir. Otobüsle hacdan dönen 26 kişilik hacı arasında bulunan İbrahim Hoti’nin haça gitmeden önce aşı aldığı, ailesinden kimsenin bu virüse bulaşmadığı ve yapılan kan tahlilleri sonucu kanında bu virüsün bulunmadığı, bir ay içinde ülke nüfusunun %90’nın (18.000.000 insanın) aşılandığı ve bu salgına karşı mücadelenin Mart ayının ikinci yarısından Mayıs ayının başlarına kadar sürdüğü, 66 kişinin bu salgından öldüğü bilinmektedir.

1972 yılında Yugoslavya’da beliren Çiçek hastalığının biyolojik bir salgın olduğu ve biyolojik salgınının geleneksel silahlardan çok daha ölümcül olduğu görülmüştür. Soruşturmanın yapılmaması ölümcül bir salgın hastalığının ülkeye yayılmasının tarihçesi kesinlik kazanmadan 40 kişinin ölümüyle 2 ay süre içinde kapanmış ve diğer gelişmeler sırlara karışıp, ülkede haziran ayında turizm sezonu sorunsuz başlayıp sonuna kadar sürmüştür.

Sonuç:

Hukuka göre hastalanmak suç değildir. Hastalığı başka birine kasten veya taksirle bulaştırmak suçtur. Hele ölümcül bulaşıcı hastalık söz konusu ise yargı organları kayıtsız kalamaz. Suç hukuka aykırı, kusurlu bir insan fiilidir. Hukuk kanunla düzenlenir. Ceza kanununa göre suç, kanunun bir emrini ihlal eden insan davranışıdır. Kanun tarafından emredilen davranışı yapmamak veya ihmal etmek suçtur. Ama kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için ceza verilmez ve güvenlik tedbiri uygulanmaz.

Bu çelişkiler zan altına almak gereken kişinin lehine işler. Çünkü yargı organları zanlının lehine olan kanun hukuk kurallarını uygulamaya zorunludur.

1972 yılında baş gösteren çiçek hastalığı ölümlere neden olmasına rağmen, ceza kanununda hastalığı bulaştıran kişinin değil, bulaşıcı hastalıkların bastırılması veya önlenmesi ile ilgili düzenlemelere, kararlara veya emirlere uymayan kişinin cezalanacağını düzenlemektedir.

Doktorun hastaya hastalık teşhisi koyması tedavi süreci başlar. Doktor tarafından düzenlenen sağlık raporu ile hastanın bir süre dinlenmesi, insanlarla temas kurmaması emredilmesine rağmen bunu ihmal etmesiyle hastalığın üçüncü kişiye bulaşması ve ölümlere neden olması durumunda bile yargılama sürecinin başlamamasının nedenlerini izah etmek zordur.

Hastaneye getirilen hastanın bulaşıcı virüs taşıdığı doktor teşhisi hemen emniyet birimlerine bildirilmeli. Bulaşıcı hastalık bireyden çok tüm toplumun sağlığını, hayatını tehdit etmesi yüzünden yargının da devreye girmesini gerektirir. Yargı organı soruşturma başlatıp, salgının hastaya nerede, nasıl ve nice bulaştığını tespit etmesi için önemlidir. Hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla koordineli bir biçimde ne gibi ittihattı tedbirlerin alınması gerektiği kararı alınır. Zanlı varsa soruşturma derinleşir ve suçu oluşturan unsurlar tespit edilirse iddianame kaldırılır. Böyle davranılmadığı için hastalığın olası bir biyoloji salgınının ön senaryosu olmadığına inanmakta zorluklar vardır.

1972 yılında çok sayıda kişinin ölümüne neden olan bulaşıcı çiçek hastalığını (Variyola Vera) teşhis etmesi nedeniyle Prizrenli (Kosova) hekim Dr. Durmiş Çelina[8] dönemin Yugoslavya Cumhurbaşkanı Yosip Broz Tito tarafından Altın Yıldız Ödülü ile takdir edilmiştir. Şimdi Dünya Sağlık Haftası nedeniyle Kosova Türk Sağlık İşçileri Sağlıklı Yaşamı Destekleme Derneği tarafından her yıl en iyi hizmet veren sağlık işçisine ‘Prim. Dr. Durmiş Celina adını taşıyan ödülü vermektedir.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : YARGI BÜYÜK HATA YAPTI /// EMİR ALTINDAKİ 17 YAŞINDAKİ ASKERİ ÖĞRENCİYE CEZA VERİLEMEZ !!!!! (YORUMUMUZ AŞAĞIDA)


ÖZEL BÜRO NOTU : ŞİMDİ BU SÖYLEYECEKLERİMİZ YÜZÜNDEN BAZI ÇEVRELERDEN YOĞUN ELEŞTİRİ ALACAĞIZ AMA HİÇ SORUN DEĞİL. BİZİM GÖREVİMİZ İNANDIĞIMIZI, DOĞRU BİLDİĞİMİZİ KORKMADAN, ÇEKİNMEDEN SÖYLEMEK, YAZMAK, ANLATMAK. HERKESİN FİKRİNE, ELEŞTİRİSİNE YAPICI OLMASI KAYDIYLA SAYGI DUYDUK, DUYARIZ. BİZİM BURADA SÖYLEMEK İSTEDİĞİMİZ NET OLARAK ŞUDUR. FETÖ BİR TERÖR ÖRGÜTÜ MÜDÜR ? EVET ALASIDIR. HATTA CASUS ŞEBEKESİDİR. TÜM SORUMLULARININ HAKETTİĞİ CEZAYA ÇARPTIRILMALARI GEREKİR Mİ ? HEM DE MÜMKÜSE EN AĞIRINA. BURAYA KADAR YARGI VE KAMUOYU İLE AYNI FİKİRDEYİZ. BİZİM AYRIŞTIĞIMIZ NOKTA TAM OLARAK ŞURASI. ASKERİ ÖĞRENCİ DEDİĞİMİZ KİŞİLER 17-18 YAŞLARINDA, HALEN EMİR ALTINDA OLUP HERHANGİ EMİR KOMUTA SORUMLULUĞU TAŞIMAYAN, ER STATÜSÜNDEN BİR FARKI OLMAYAN VE ÖĞRENCİ STATÜSÜNDE EĞİTİM GÖREN GENÇLERİ KAPSIYOR. YANİ BU GENÇLERİN ASKERİ HİYERARŞİDEKİ YERLERİ ER STATÜSÜ İLE AYNI. ONLARA KOMUTANLARI GEL DERSE GELİRLER, GİT DERLERSE GİDERLER. ŞİMDİ SİZE SORUYORUZ. HERHANGİ BİR EMİR KOMUTA YETKİSİ OLMAYAN 17 YAŞINDAKİ BİR ÖĞRENCİNİN DARBE GİBİ BİR CİDDİ GİRİŞİMDE NE GİBİ BİR MÜDAHALESİ YADA SORUMLULUĞU OLABİLİR. BUNLAR ADI ÜSTÜNDE ASKERİ ÖĞRENCİ VE DİSİPLİN ONLAR İÇİN BİR NOLU KURAL. KOMUTANLARININ DEDİKLERİNE HARFİYEN UYMAK İÇİN EĞİTİLDİLER. BUNU ONLARA KORUMAK ZORUNDA OLDUKLARI DEVLET ÖĞRETTİ. DARBE GECESİ BUNLARIN KOMUTANLARI BU GENÇLERE BİR EMİR VERMİŞ VE BU GENÇLER BU EMRE İTAAT ETMİŞ. YANİ EMRE İTAAT EDEREK GÖREVLERİNİ YAPMIŞLAR. EĞER BURADA BİR DARBEYE İŞTİRAK SUÇU VAR DENİYORSA BU SUÇ EMRE İTAAT EDEN BU GENÇLERİ KAPSAMAZ. AYNI ER STATÜSÜNDE OLAN DİĞERLERİ GİBİ. EMRİ HANGİ KOMUTAN VERMİŞSE ONUN SUÇA İŞTİRAKİ SÖZ KONUSUDUR. BUNU ASKERLİĞİNİ YAPAN HERKES BİLİR. BİZE GÖRE BU HATADAN ACİLEN DÖNÜLMELİ VE HAKLARI GASPEDİLEN GENÇLERE İADEİ İTİBAR YAPILMALI. YOKSA HİÇ KİMSE HUKUK DEVLETİ NARALARI ATMASIN !!!!

Müebbet alan askeri öğrencilerin anneleri anlatıyor : Yetiştiren de, ceza veren de devlet !!!

Yalova’da eğitim gören yaklaşık 350 askeri öğrenci 15 Temmuz darbe teşebbüsü için Yalova’dan İstanbul’un beş farklı bölgesine getirildi. O gece silahları ile birlikte teslim olan çok sayıda askeri öğrenci tutuklu yargılanıp müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Birçoğu 20 yaşına basmadan müebbet hapis cezasına çarptırılan askerlerin anneleri anlatıyor.

“O benim değil devletin evladıydı… Devlet yetiştirdi. Ben yetiştirmedim.”

Askeri öğrencilerinden Furkan Talha Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya ‘ İlk gözümün nuru’ diyor oğlu için.

17 Temmuz pazar günü oğlu Furkan Talha Çetinkaya’nın gözaltında olduğunu öğrenen anne Çetinkaya, polislerin arayarak ‘Oğlunuz Furkan Talha Çetinkaya İstanbul’da gözaltında, iyi merak etmeyin’ dediklerini ancak nerede olduğu konusunda bilgi vermediklerini söylüyor.

Anne Çetinkaya, “Türk Hava Kuvvetlerine verdiğim emanetimi (oğlu) Silivri Cezaevinde buldum.” diyor

Mahkeme sürecinin çok yavaş ilerlediğini ifade eden anne Çetinkaya, oğlunun bir yıl önce müebbet hapis cezası aldığını ve mahkemenin gerekçeli kararını hükümden 11 ay sonra yazdığını belirtiyor.

‘Çocuğumu emin ellerde sanıyordum’

Emine Uyanık, 18 yaşında darbe girişiminden tutuklanan askeri öğrenci Yusuf Uyanık’ın annesi. “15 Temmuz günü ben ve kızım sokaktaydık” diyen anne Emine Uyanık, oğlu için “Ben çocuğumun emin ellerde olduğunu sanıyordum, daha birinci sınıf öğrencisi. Yazık değil mi pırıl pırıl çocuklara.” İfadelerini kullanıyor.

O gece Yalova’dan İstanbul’ a getirilen Hava Harp Okulu birinci sınıf öğrencilerinden biri de Taha Yasin Türedi.

Oğlu Yasin’i devlete emanet ettiğini vurgulayarak sözlerine başlıyor anne Nurdane Türedi, “Benim oğlum 13 yaşında Işıklar Lisesi’ne gitti. Işıklar’da dışarıda bir olay olduğunda cumartesi ve pazar öğrencileri dışarı çıkarmazlardı. Çünkü onlar devlete emanetti. 15 Temmuz’da dışarı çıkartmış olabilecekleri aklımın köşesinden bile geçmedi. Çocuğumu oraya götürüp bu duruma düşürecekleri hiç aklıma gelmezdi.” diyor.

“Oğlumu ben değil devlet yetiştirdi” diyen anne Nurdane Türedi, “Devletim 17 -18 yaşındaki çocuğu hapishaneye koydu, acımadı” diyor.

YARGI DOSYASI : Dünya Ekonomik Formu’nun yayınladığı verilere göre Türkiye, dünya yargı bağımsızlığında 111. Sırada yer aldı


Dünya Ekonomik Formu’nun yayınladığı verilere göre Türkiye, dünya yargı bağımsızlığında 111. Sırada yer aldı.

Merkezi İsviçre’nin Cenevre kentinde olan Dünya Ekonomik Formu Vakfı’nın yayınladığı verilere göre, Türkiye yargı bağımsızlığında 140 ülke arasında 111. sırada yer aldı.

Listenin birinci sırasında Finlandiya yer alırken, Finlandiya’yı İsviçre ve Yeni Zelanda takip ediyor.

Türkiye ise Pakistan, Brezilya, Rusya ve Nijerya’nın ardından 111. sıraya oturdu. Listede Türkiye’den sonra gelen ülke ise Colombiya oldu.

İşte o liste:

ADNAN HOCA DOSYASI /// MİNE G. KIRIKKANAT : ADNANCI MAFYANIN SİNDİRDİĞİ YARGI !


MİNE G. KIRIKKANAT : ADNANCI MAFYANIN SİNDİRDİĞİ YARGI !

Adnan Hoca mafyasının gençken iyi okullardan derlediği bendeleri arasında doktorlar mühendisler akademisyenler vb. olduğu gibi bir de avukat ordusu vardır.

Beni sanık olarak yargılattıkları davalara bizzat giren Ahmet Gündel Fatih Doğan Gülcan Karakaş Tuğba Bal Nihan Toklu dışında; medyada adları yayımlanan Sinem Mollahasanoğlu Necati Özdemir Pelin Durmuş Ayfer Bayer Aysu Yılmaz Atanur Demir ve Heyam Fidan; kuşkusuz ordunun vitrin kurmayları olup geri planda daha onlarcası çalışmaktadır.

Bir davayı kaybedeceklerini anladıkları zaman bazıları karşılarında devleti temsil eden namuslu yargıçlarla başka bir ülkenin adalet sarayında derdest edilmeleriyle sonuçlanacak bir cüretle kavgaya girmekten çekinmeyen bu avukatlar ile müvekkilleri Adnan Oktar’a yöneltilmesi gereken suçlardan çok ciddi ikisi; “adliyeleri aşırı sayıda gereksiz davayla işgal ederek devleti mali zarara uğratmak” ve “yargıyı haraç aracı olarak kullanmak” olmalıydı!

Uluslararası hukukta ota çöpe dava açanlara “litigius” denir. Türkçesiyle “manik davacı” diyebileceğimiz bu kişiler daha şikâyet aşamasında soruşturma savcısı tarafından engellenerek yargıyı boğmaları önlenir. Ama Adnan Hoca mafyasının ya “bana bulaşmasın” korkusuyla topu mahkemeye atan ya da bir şekilde pasifize edilen Cumhuriyet savcıları sayesinde yalnız İstanbul Anadolu Adliyesi’nde 5 binden fazla dava açtığı söyleniyor!

***

Bu davaların yarısı sosyal medyada çıplak popolarını silikonla şişirilmiş memelerini bizzat yayımlayan Adnancı dişilere alaycı yorum yazanlara bu yorumu sadece paylaşmakla yetinenlere; diğer yarısı da Adnan Oktar’ın “yüksek” şahsiyetini ciddi yorum ve yazılarla konu edenlere açılır. Ezici çoğunluğu ceza davasıdır.

Oysa ceza davalarında yargılama giderleri kamu üzerine bırakılır. Ve sanığın avukatı varsa 2180 TL’lik maktu vekâlet ücreti de hazineden ödenir.

Adnan Oktar’ın avukatları bu ülkede binlerce masum ve düzgün insanın hayatını hapis ya da para cezasına çarptırılmak korkusuyla kararttı.

Ama bu avukatlar kedicik popoları ve çakma mehdinin olmayan onuru adına açtıkları binlerce davayla; sizin benim vergilerimiz demek olan hazineye de milyarlarca liraya mal oldu!

Bu suç değil midir?

Gelelim Adnancıların “hukuki” gelir kaynağı “yargıyı haraç aracı olarak” kullandıkları vurgun tezgâhına…

Cumhuriyet savcılığına şikâyet başvurusu yapıldığında savcı soruşturmayı kabul ederse -ki Adnancıların ciddiyetten uzak şikâyet dilekçelerini reddeden cesur ve dürüst savcı sayısı çok az- dosyayı mahkemeye havale etmeden önce tam da yargıyı eften püften davalarla boğmamak için kurulan Uzlaştırma’ya gönderir. Uzlaştırmacının amacı zanlının müştekiye tazminat ödemesi karşılığında dosyayı kapatmaktır. Zanlı uzlaşmayı reddederse dosya yargıya intikal eder. Kabul ederse müştekiye istediği parayı öder ve dava açılmaz…

***

Adnancı çetenin mağdurları arasında yaygın bir söylentiye göre; haklarında soruşturma açılan çoğu kişi de Adnancı mafyayla başa çıkamayacaklarını düşünerek kimi mahkemeye kimi medyanın diline düşmemek için ‘uzlaştırma’ aşamasında üç bin beş bin ne istenirse vermekte ve haklarında dava açılmasından böyle kurtulmaktadırlar.

Mahkemelerde süründürülen binlerce davalı mağdur dışında pek çok dosyada dava açılmadan uzlaşma sağlandığı düşünülürse; Adnancı mafyanın hukuki ‘uzlaştırma’ mekanizmasından da milyonlarca lira gelir elde ettiği kolayca anlaşılır!

Böylesi bir tezgâh “yargıyı haraç aracı olarak kullanmak” ve bu çok ağır bir suç değilse ağır suç nedir?

Üstelik bu tezgâh doğruysa kimse böylesine rodajlı bir vurgunun yargı mensuplarının bilgisi haricinde çalıştırıldığını iddia edemez!

Kuşkusuz çoğu korkup susmakta bazıları da şaibelidir.

Şimdi bu zaten FETÖ’nün çürütüp Adnancıların korkutmadıysa korkuttuğu yargıdan Adnan Oktar ve mafyasının suçlarını ortaya serip cezalandırması bekleniyor…

Hadi canım siz de!

Ben gördüklerimi bilirim devam gelecek haftaya.

LİNK : http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1046370/Adnanci_mafyanin_sindirdigi_yargi_.html#

YARGI DOSYASI /// Yargıya kuşatma : MİT ekibi gizlenecek


Yargıya kuşatma : MİT ekibi gizlenecek

Anayasanın 159. maddesinde Adalet Bakanlığı müsteşarının HSK’nin doğal üyesi olmasına karşın, kararnameyle müsteşar yerine bakan yardımcısı getirildi.

Alican Uludağ

703 sayılı KHK’de yargı ve güvenlik kurumlarına ilişkin dikkat çeken değişiklikler yapıldı. Anayasada Adalet Bakanı Müsteşarı’nın Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) tabii üyesi olduğu hükmüne rağmen, kararnameyle müsteşarın yerine bakan yardımcısı getirildi. Böylece bakan yardımcısı, anayasaya aykırı olarak HSK üyesi olarak görev yapacak. Cumhurbaşkanı, istediği kamu görevlisini hiçbir şart olmadan vali olarak atayabilecek. Üstelik valiler, devletin değil cumhurbaşkanının temsilcisi olacak. Çözüm süreci için kurulan Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı da lağvedildi. Bakan yardımcılarının Anayasa Mahkemesi ve Danıştay üyesi olmasının önü açıldı. 703 sayılı KHK’de yargı, mülkiye ve güvenlik kurumlarıyla ilgili öne çıkan düzenlemeler şöyle:

Adalet Akademisi dağıtıldı

2992 sayılı “Adalet Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun” yürürlükten kaldırıldı. Aynı şekilde Türkiye Adalet Akademisi Kanunu da kaldırılarak kurum tamamen lağvedildi. Buradaki tüm personelin görevi sona erdi. Kadrosu akademide bulunan hâkim ve savcılar HSK tarafından, diğer personel ise Adalet Bakanlığı tarafından 15 gün içinde durumlarına uygun bir göreve atancak. Kurumun bütün malvarlığı da bakanlığa devredildi. TAA’nın yerine Hâkim ve Savcı Eğitim Merkezi kuruldu. Bu merkez, faaliyete geçene kadar mevcut hâkim ve savcı adaylarının eğitimini Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı yapacak. Eğitimini tamamlayanların sınavlarını bakanlık bürokratları ile Adalet Bakanı’nın uygun göreceği bir HSK üyesi yapacak.

Bakan yardımcılarına AYM üyeliği hakkı

Kararnameyle, Anayasa Mahkemesi’nin yasasında değişikliğe gidildi. Bu kapsamda, birlikte yapılan ilk cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimi sonucunda Cumhurbaşkanının göreve başladığı tarihten önce görev yapmış Bakanlar Kurulu üyeleri, görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan’da yargılanacak. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkındaki Yüce Divan yargılamaları üç ay içinde tamamlanmak zorunda kalacak. Yargılama bu süre içinde tamamlanmadığı takdirde, ilave üç ay süre verilecek. Yeni düzenlemeye göre, “45 yaşını doldurmuş olmak, yükseköğretim görmek ve hâkimlik mesleğine alınmaya engel halinin bulunmaması” kaydıyla bakan yardımcıları da Anayasa Mahkemesi üyesi seçilebilecek. Bu atamayı Cumhurbaşkanı yapacak.

HSK’de Anayasa çiğnendi

KHK ile, anayasaya aykırı şekilde HSK’den müsteşar çıkarılıp Adalet Bakanı Yardımcısı eklendi. 16 Nisan referandumunda kabul edilen Anayasa değişikliği metninde, “Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabii üyesidir” ibaresi vardı. Ancak Hâkimler ve Savcılar Yasası’ndaki “müsteşar” ifadesi kaldırıldı, yerine “bakan yardımcısı” getirildi. Müsteşarın kurulun tabi üyesi olduğuna yönelik maddeye de bakan yardımcısı eklendi. Böylece anayasanın öngörmediği bir bürokrat, HSK üyesi olarak yargıyı yönetecek. Bu durumda bakan yardımcısının Birinci Daire üyesi olarak attığı her imza, anayasaya aykırı olacak.

Dairelerin görevleri

Anayasa değişikliğiyle daire sayısı üçten ikiye düşürülen HSK’de daireler arasındaki üye dağılımı da belli oldu. Birinci dairede, bakan yardımcısı, Yargıtay’dan seçilen bir, adli yargıdan seçilen iki, idari yargıdan seçilen bir ve öğretim üyesi/avukatlar arasından seçilen bir üye görev yapacak. İkinci dairede ise Yargıtay üyeleri arasından seçilen iki, Danıştay kökenli bir, adli yargıdan seçilen bir ve öğretim üyesi/ avukatlar arasından seçilen iki üyeden oluşacak. Süresi biten HSK üyeleri, bir kez daha seçilebilecek.

KDGM lağvedildi

Hükümetin özellikle çözüm süreci için 2010’da kanunla kurduğu Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı lağvedildi. Bütün malvarlığı, Hazine’ye, personeli ise İçişleri Bakanlığı’na devredildi. Devir işlemleri sırasında çıkacak tereddütleri gidermeye ise Cumhurbaşkanı yetkili olacak.

Devletin değil cumhurbaşkanının valisi

İl İdaresi Yasası’nda düzenlene, “Vali, ilde Devletin ve Hükümetin temsilcisi ve ayrı ayrı her Bakanın mümessili ve bunların idari ve siyasi yürütme vasıtasıdır” ifadesi, “Vali, ilde Cumhurbaşkanının temsilcisi ve idari yürütme vasıtasıdır” şeklinde değiştirildi. Vali atamalarında İçişleri Bakanı’nın rolüne son verildi. Tek söz sahibi Cumhurbaşkanı oldu. Vali olarak atanma şartı olan “Mülki idare amirliği hizmetleri sınıfından vali olarak atanacaklarda; birinci sınıfa yükselmiş ve birinci sınıfa yükseldikten sonra birinci sınıfa yükselme niteliğini kaybetmemiş olma şartı aranır” hükmü yasadan çıkarıldı. Vali muavinlerinin, en az altı yıl kaymakamlıkta bulunmuş ve bu hizmetin iki yılını doğuda geçirmiş olanlardan tayin edilme şartı kaldırıldı. Bir başka değişiklikle bucakların adlarının konulması, sınırlarının değiştirilmesi Cumhurbaşkanı kararıyla olacak.

Danıştay devre dışı

KHK’den Danıştay da nasibini aldı. Belediye Yasası’nda yapılan değişiklikle bir yerde belediye kurulması veya tüzel kişiliğinin sona erdirilmesinde Danıştay’dan görüş alınmasına son verildi. Buna tek başına Cumhurbaşkanı karar verecek. Aynı şekilde bir yerde köy tüzel kişiği kurulması, kaldırılması veya beldeye çevrilmesi de sadece Cumhurbaşkanı kararıyla gerçekleşecek. Danıştay üyelerinin kimler arasından seçileceğine ilişkin maddeye, “Cumhurbaşkanı yardımcılığı, bakan yardımcılığı, Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı” ibaresi de eklendi. Danıştay’ın Cumhurbaşkanlığı tarafından gönderilen işler hakkında görüş bildireceği hükmü de kanundan çıkarıldı. Danıştay, ilk derece mahkemesi olarak artık sadece “cumhurbaşkanı kararlarına” karşı açılacak davaları karara bağlayacak. Danıştay artık “Cumhurbaşkanınca çıkarılan kararnameler dışındaki düzenleyici işlemlere” karşı açılan davalara bakacak.

İdari yargıya kısıtlama

İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda değişiklik yapıldı. Bu kapsamda idari mahkemelerin, yürütme görevinin Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak karar veremeyeceği kuralı getirildi. “Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya yaptığı işlemler idari yargı denetimi dışındadır” hükmü kaldırıldı. Danıştay veya idare mahkemelerinin baktığı davalarda, istenen bilgi ve belgelerin devletin güvenliğine veya yüksek menfaatlarına veya devletin güvenliği ve yüksek menfaatlarıyla birlikte yabancı devletlere de ilişkin ise, Cumhurbaşkanı veya yardımcısı tarafından verilmeyebilecek.

MİT’te müsteşar gitti, başkan geldi

Kararnameyle, “Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı” ibaresi “MİT” şeklinde, “Müsteşar” ibaresi “Başkan” şeklinde, “Milli İstihbarat Teşkilatı” ibaresi “MİT” şeklinde değiştirildi. “MİT Müsteşarı” ibarelerinin yerini “Teşkilat Başkanı” ibaresi aldı. Eklenen geçici maddeyle Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı ve Müsteşar Yardımcılarının kadro unvanı, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Başkan Yardımcısı şeklinde değiştirildi. Halen anılan kadrolarda bulunanlar başka bir işleme gerek kalmaksızın Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Başkan Yardımcısı kadrolarına atanmış sayıldı. MİT’in yetkilerini düzenleyen maddenin uygulanmasına ilişkin esas ve usuller, Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılan yönetmelikle düzenlenecek. MİT Yasası’nın atamalar başlıklı 13’üncü maddesindeki “Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı, Cumhurbaşkanınca atanır. (1) MİT Müsteşar yardımcıları ve başkanlar, MİT Müsteşarının teklifi üzerine, Cumhurbaşkanınca atanır. (1) Diğer personel MİT Müsteşarı tarafından atanır” fıkraları yürürlükten kaldırılırken, “MİT kadrolarına yapılan atamalar Resmi Gazete’de yayımlanmaz ve gizli tutulur” hükmü konuldu. Böylece MİT Başkanı’nın diğer personeli atama yetkisi elinden alınarak Cumhurbaşkanına bırakıldı.