MEDYA DOSYASI : “MİT şehidini deşifre” yalanına komutanlar ne diyor ???


“MİT şehidini deşifre” yalanına komutanlar ne diyor ???

FETÖ’nün Balyoz kumpasında mağdur edilen komutanlar, Odatv’ye yönelik operasyonu eleştirip destek mesajlarında bulundu.

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, Odatv Haber Müdürü ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ile gazeteci Hülya Kılınç, daha önce İYİ Parti Milletvekili Ümit Özdağ tarafından açıklanan MİT mensubu şehidimizin cenaze törenine ilişkin yayımlanan haber gerekçesiyle tutuklandı.

Odatv, şehit MİT mensubunun kimliğini ifşa etmedi.

Odatv haberinden bir hafta önce, TBMM’de basın toplantısında; şehidimizin adı-soyadı, görevi, nasıl şehit olduğu açıkça söylendi, yazıldı.

Buna rağmen, algı operasyonu yürütüldü.

“MİT şehidini deşifre” yalanına komutanlar karşı çıktı.

FETÖ’nün Balyoz kumpasında mağdur edilen komutanlar, Odatv’ye yönelik operasyonu eleştirip destek mesajlarında bulundu.

İşte o mesajlar…

Emekli Oramiral Nusret Güner:

Maalesef sayıları çok az olan güvenilir medya organlarından biri belki de birincisi Oda TV’nin Çalışanlarının tutuklanmasını protesto ediyorum.

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz:

Barış Terkoğlu’nu tutuklamak, Odatv’ye erişim engeli getirmek, Barış Pehlivan’ı ifadeye çağırmak… Yolculuk nereye acaba? Kısa aralıklarla aynı filmi görmenin dayanılmaz hafifliği…

Emekli Koramiral Atilla Kezek:

Gazeteci Barış Terkoğlu gözaltına alınmış. Kriptolar iş başında

Emekli Tuğamiral Türker Ertürk:

Barış Terkoğlu ülkemizin az sayıda ve kalemini satmayan onurlu ve yurtsever bir gazetecisidir. Tutuklanması bir susturma girişimidir! 1 Eylül 2013’de ABD’de New Jersey’de Cemaatin ülkemiz için ne kadar büyük tehdit olduğunu beraber anlatırken iktidar yardım ve yataklık yapıyordu!

Emekli Tuğamiral Mustafa Özbey:

Geçmişinde FETO ile "gerçek anlamda" mücadele etmiş kim varsa, hesap soruluyor. Sözcü Davası, Barış’lar, Hülya, Murat Ağırel, ODATV. Sonuç: Bu ülkede FETO ölmedi. Ölü taklidi yaptı. Şimdi uyuyan hücreler YENIDEN görevde. Ey İktidar, FETO ile mücadelede samimi isen bu nedir?

Emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel:

#BarısTerkoğluYalnızDeğildir . Şu an için kararı değiştirecek gücüm yok! Ama itiraz ediyorum. @baristerkoglu ndan ziyade ülkem adına üzülüyorum. FETÖ ile mücadele mi? Zaten kör topaldı. Bittiğinin resmen ilanıdır bu tutuklama. İsterseniz FETÖ hesaplarına bakın!

Emekli Albay Alican Türk:

Yetmez! Bence HALK TV, TELE1, KRT, Sözcü, Cumhuriyet, Yeniçağ… Bunların da kapatılması lazım. Hatta ardından CHP, İYİP, SP… Bunlar işlerine gelmeyen ne varsa yok edebilirler, ama gerçekten tarihi bilmiyorlar; tarihe nasıl geçeceklerinin farkında değiller. Acıyorum!

Emekli Kurmay Albay Bora Serdar:

Hasdal’da bizleri ziyaret eden birkaç gazeteciden biri olan kardeşimiz @baristerkoglu bir kitap yazacaktı.Ama emin olun şimdi bir başka kitap daha yazacak… Bir gazeteciyi saat 4’te karanlıkta evinden alıp bir gün sonra saat 4’te karanlıkta tutuklamak ne hukukidir ne de vicdani.

Emekli Kurmay Albay Ali Türkşen:

Bu işin çivisi ne zaman çıktı diye sorarsanız bir gün; “evlatlarımız şehit olurken şakalar, espriler yapıyor, muhalefete söylediklerimiz karşıdan tekrarlanınca 1 milyonluk dava açıyor, FETÖ’nün bıraktığı yerden hukuksuzluğa devam ediyorduk” dersiniz.

Odatv.com.tr

ERGENEKON DAVASI DOSYASI /// Aytunç ERKİN : “PKK, Ergenekon’un silahlı örgütü” yalanı bu itirafla İFŞA oldu


Aytunç ERKİN : “PKK, Ergenekon’un silahlı örgütü” yalanı bu itirafla İFŞA oldu

29 Mayıs 2019

Sedat Selim Ay, 2012 yılında İstanbul Terörle Mücadele’nin başına getirildi

Taraf Gazetesi 15 gün boyunca polis şefi hakkında ‘İşkenceci’ manşetleri attı

Herkes, cemaatçi Ay’ın ‘cemaatçi olmadığı’ için hedefe konduğunu düşündü

Ancak… PKK’yı Ergenekon’a bağlamak isteyen oyunu bozduğu için manşet oldu

1 – Tarih 22 Temmuz 2012… Taraf Gazetesi’nin manşeti “İşkenceci polis teröre bakacak”tı… Haberin spotunda şöyle yazıyordu: “Türkiye’yi iki işkence vakasında mahkum ettiren Sedat Selim Ay, İstanbul’da Terörle Mücadele’den Sorumlu yeni Emniyet Müdür Yardımcısı olarak atandı.” Ay, 1996 yılında sekiz kişinin işkence görmesinden ötürü hüküm giymiş ancak cezası ertelenmişti.

Taraf Gazetesi, 15 gün boyunca Ay’ı ya manşetine ya da sürmanşetine taşıdı. Herkes polis şefinin ‘Fetullahçı’ olmadığı için hedefte olduğunu düşünüyordu. Hürriyet muhabiri Toygun Atilla’nın Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan “İfşa” kitabıyla gerçek ortaya çıktı. Nasıl mı? Roman gibi okuyalım:

BARANSU SAHNEDE

“Herkes ‘işkenceci’ müdürün Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nden sorumlu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığı’na atandığını konuşuyordu. Taraf Gazetesi haberinin arkasında durdu. Neredeyse 15 gün boyunca her gün Sedat Selim Ay’la ilgili haberler manşetteydi. Bu öyle bir noktaya ulaştı ki, toplumsal tepkiyi de tetikledi. İnsan Hakları Örgütleri, barolar, sivil toplum kuruluşları protesto gösterileri yaptı, suç duyurusunda bulundu, imza kampanyaları başlatıldı. Sedat Selim Ay aleyhinde yapılan haberlerin birinin altında da gazetenin ‘bavulcu’ muhabiri Mehmet Baransu’nun imzası vardı. Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının haberleri ile gündem belirleyen Taraf’ın hedefinde bu kez bir emniyet müdürü vardı.”

Şimdi o günler gözlerinizin önünden şerit gibi geçsin! Neden mi? 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de başlayan Ergenekon ve sonrasında emniyet ve yargıda Fetullahçılardan başka kimse var mıydı? Yoktu… “İfşa”ya bakalım:

ATATÜRKÇÜ GÖRÜNÜMLÜ

“…Gazetenin yazarları arasında Emre (Emrullah) Uslu, Önder Aytaç gibi hem Fetullahçı hem de polis kökenli yazarlar vardı. Mehmet Baransu’nun cemaat geçmişi de herkesin malumuydu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü ise cemaatçi emniyet müdürlerinin kuşatması altındaydı. Bu yapıdan olmayan bir polis şefinin Vatan Caddesi’nde görev yapması imkansızdı. Sedat Selim Ay da sıkı bir Fetullah Gülen cemaati mensubuydu.”

Şimdi geliyoruz klasik FETÖ’cü oyununa: “… Ancak, Sedat Selim Ay’ın bu özelliğini dışardan anlamak mümkün değildi. Laik, Atatürkçü, Cumhuriyet değerlerine bağlı bir imaj sergilerdi. Ancak onun cemaatçi olduğunu bilenler bilirdi. Peki neden cemaatin hedefi oldu?” 2012’den geriye dönelim…

2 – Samanyolu, Zaman ve Bugün’ün yalanı: ÇYDD ile PKK ilişkili

Hatırlayın… Fetullahçıların hedefinde Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin olduğu yıllar… Yani 2006-2009 arası. Örgütün gazetelerinden Bugün, “PKK’ya burs vermişler” manşetiyle algı operasyonuna başlamış, Zaman Gazetesi 3 Ağustos 2006’da, “Çağdaş Yaşam’ın burs verdiği PKK’lıların listesinden çıktı” haberini yayınlamış, Samanyolu TV’de de “Ergenekon-PKK ağı” şemalarla anlatılmıştı.

Gelelim, Sedat Selim Ay’ın, 2008-2012’de 4 yıl boyunca Diyarbakır Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü dönemine. Söz, “İfşa”nın: “… Devletin, ‘işkenceci’ bir müdürü Diyarbakır’da görevlendirdiği 4 yıl boyunca bu konuda tek bir haber çıkmamış, İstanbul’a atandığında ise ortalık adeta yıkılmıştı. Bunda bir gariplik yok muydu? Bu basit sorunun cevabını o gün kimse aramadı. Bir kişi hariç: Yunus Dolar.”…

ERDOĞAN’A SUİKAST YALANI

Yunus Dolar’a hemen parantez açalım… Uzun yıllar İstanbul Emniyeti’nde Güvenlik Şube Müdürü olarak çalıştı. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından itirafçı oldu, FETÖ’den koptu. Dolar, olan bitene anlam veremiyordu. Sessizce bu sorunun cevabını sorguluyordu. Yunus Dolar, Sedat Selim Ay’ın iyi bir cemaatçi olduğunu bilirdi. Onunla, hem akademi yıllarından hem de İstanbul’da görev yaptığı dönemden beri arkadaştı. Söz yine “İfşa”da: “… Tesadüf eseri Sultanahmet’te karşılaştılar. Dolar, dayanamayıp sordu: ‘Neler oluyor? Taraf’ın seninle ilgili yayınlarının arkasında ne var? Bilmediğimiz şeyler mi oluyor?’ Ay, olan biteni anlatmaya başladı. Sedat Selim Ay, PKK’nın şehir yapılanması KCK’ya operasyon yapılmasını planlıyordu. Diyarbakır İstihbarat Şube Müdürlüğü ise operasyona sıcak bakmıyordu.” Çünkü…

Örgüt, kendi koydukları silah ve krokinin bulunmasından sonra Tayyip Erdoğan’a, PKK ve Ergenekon’un suikast yapma hazırlığı içinde olduğu yalanı pompalayacaktı. Sonrası film gibi…

3 – ‘Sadakat yemini’ toplantısı

Toygun Atilla

PKK’nın şehir yapılanması KCK operasyonunun ardından Ergenekon bağlantısı sözde deşifre olacaktı. Merkez medyadan haber yapacak isimler bile belirlenmişti. Perde arkasında cemaatin istihbaratçıları tezgahı kurmuş, yeni bir kumpas hazırlığındaydı. Okumaya devam edelim: “… Sedat Selim Ay, Diyarbakır İstihbarat Şubesi’nin operasyona neden destek vermediğini şimdi anlamıştı. Kendisi gibi cemaatçi olan İstihbarat Müdürü Mehmet Yılmaz’dan gelen bu kumpas operasyon teklifine ‘Hayır’ dedi. İstihbarat Daire Başkanlığı’nda KCK operasyonunun son aşamasına gelinmişti. İstihbarat Daire Başkanlığı’nın devreye girmesinin zamanı gelmişti.

Ay, Ankara’ya, İstihbarat Daire Başkanlığı’na çağrıldı. Önce kendisine sakince ve iyi niyetle plan anlatılacak, en nihayetinde kendi hareketlerine, yani onların değişi ile ‘hizmet hareketine’ karşı ‘sadakat’ yeminleri hatırlatılacaktı. Davet edildiği makama, İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Recep Güven’in (daha sonra Diyarbakır Emniyet Müdürü oldu) odasına girdi. Kendisine hararetle anlatan meslektaşlarını dinliyor, bir yandan da kendi iç sesini sorguluyordu. Suçsuz insanlara kumpas kurmuş, hayatlarını karartmak üzereydiler.”

Ve… Kitabı okuyun…

MADENLERİMİZ DOSYASI /// YRD. DOÇ. DR. YAVUZ ÖRNEK : TORYUM YALANI VE GERÇEĞİ


YRD. DOÇ. DR. YAVUZ ÖRNEK : TORYUM YALANI VE GERÇEĞİ

Toryum elementinin Türkiye’de iddia edildiği gibi yeşil bir enerji olmadığı Toryumun çok tehlikeli radyoaktif atıklar oluşturduğu belirtildi.

İstanbul Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. Yavuz Örnek inovizyon.org adlı internet sitesine Toryum elementi hakkında bilgiler verdi. Örnek şu bilgileri aktardı:

TORYUM NEDİR VE NEREDE BULUNUR?

"Toryum yer kabuğunda az miktarda bulunan ve çok düşük miktarda radyoaktif bir metaldir. Yarılanma ömrü 14 milyar yıldır. Başta monazit ve torit mineralleri içinde fosfat ve sülfat bileşikleri halinde bulunur. Evimizin duvarlarında bahçe toprağında deniz ve nehir kumlarında bulunmaktadır. Yarılanma ömrü çok uzun yani radyoaktivitesi çok düşük olduğu için zararsız kabul edilmektedir.

TORYUMUN DEĞERİ

Toryumun bugün ticari olarak bir değeri yoktur. Saf toryum oksidin kilogram değeri 80-100 dolar civarındadır. Saf toryumun değeri ise çok az üretildiği için kilosu 5000 dolar civarındadır. Ancak bu değerin piyasada saf toryumun artması ile 50 dolara kadar düşeceği tahmin ediliyor. Yani sizin elinizde bugün 1000 ton saf toryum olsun kimse kilosuna 5000 dolar vermez. Kilosu 50 dolardan olsa da tamamını alacak müşteri bulunmaz. Çünkü kullanım alanı çok az ihtiyaç yoktur. Yüksek erime noktasından dolayı magnezyum alaşımları şeklinde savaş uçaklarının motorlarında ve füzelerde kullanılmaktadır. Eskiden ABD insanlı uzay araçlarının yapımında kullanıyordu. Radyoaktivitesinden dolayı pek az kullanılmaktadır.

ÜLKELERE GÖRE DAĞILIMI

Farklı kaynaklarda farklı rakamlar verilmekle beraber Türkiye Avustralya Hindistan Norveç ABD Kanada Venezuela ve Brezilya en zengin toryum yataklarına sahip ülkelerdir.

Türkiye’nin tespit edilmiş toryum rezervi yerli kaynaklarda 380.000 ton muhtemel rezervi 500.000 ton ve toplam muhtemel rezervi 880.000 ton olarak verilmektedir. Dünya rezervlerinin yaklaşık yüzde 15’nin ülkemizde olduğu ifade edilmektedir. Tespit edilmiş rezerv saf toryum olmadığı gibi saf bileşiklerinin miktarı da değildir. Türkiye’deki toryum yatakları ortalama binde 21 toryum oksit (ThO2) ve binde 18.5 oranında saf toryum içermektedir. Yaklaşık yüzde 99.9 saflıkta toryum oksidin kilosu piyasalarda 100 dolardan satılmaktadır. Bu verilere göre ülkemizde tespit edilmiş 380.000 ton toryum rezervi içinde yaklaşık 8000 ton toryum oksit bulunmaktadır. Bunun piyasa değeri 800 milyon dolardır. (Tahmini 18.000 ton olan toplam toryum oksidin piyasa değeri ise 1.8 milyar dolardır). Tesit edilmiş 380.000 ton rezervdeki toryum binde 18.5 dur. Buna göre Türkiye’nin saf toryum miktarı 7000 tondur (toplam tahmini rezervdeki ise 16.000 tondur).

Bu sonuçlar şunu göstermektedir. Bugünkü piyasa şartlarında binde 21 tenörlü toryumu işlemek ekonomik olmaktan çok uzaktır. Çıkarmak ve saflaştırmak için çok daha fazla paraya ihtiyaç vardır. Ancak toryum kıymetli nadir toprak elementleri ile birlikte bulunduğu taktirde günümüzde işletilmesi ekonomik olabilir.

Bazı araştırmacı yazarlar ülkemizdeki toryumun enerji verimi olarak değerini şöyle hesaplamaktadırlar. Enerji kaynağı olarak 1 ton toryum 1 milyon varil petrole eşdeğerdir. Muhtemel 800.000 ton toryum da 800 milyar varil petrole eşdeğerdir. Petrolün varili 150 dolardan 120 trilyon dolar ediyor. Bu değerin ABD’nin on yıllık bütçesine eşit olduğunu da ayrıca vurgulamaktadırlar. Hesap ağız sulandırıyor ama gerçekte öyle mi. Halbuki bugünkü piyasa değeri maksimum 2 milyar dolardır. İşletme masrafları ise 2 milyar doların üstünde olabilir.

Başka bir kaynakta 6600 ton toryum enerji olarak; 5 milyar ton kömüre 31 milyar varil petrole 3 trilyon metreküp doğal gaza 65.000 ton ton uranyuma eşit olduğu bildirilmektedir. Bu değerler kısmen doğrudur.

Türkiye’nin toryum değerinin 120 trilyon dolar olduğunu söyleyenler çok büyük hatalar yapıyorlar. Birincisi toryum rezervinin hepsi toryum değil. Bunun binde 18.5 kadarı saf toryumdur. Çünkü reaktörde yanan sadece saf toryumdur. Bilinen rezerv esas alınırsa o da saf 7000 ton toryuma bu da 32.88 milyar varil petrole tekabül eder. Bir varil petrol 90 dolardan yaklaşık 2.9 trilyon dolar eder. Yani nüfusu ülkemize yakın olan Almanya’nın 3 5 trilyon dolar olan yıllık gelirinden azdır. Muhtemel rezervle bu rakam (ki kesin değil) 6 trilyon dolara çıkmaktadır. ABD’nin yıllık gelirinin yarısı kadardır. Yani ülkemizdeki toryumun enerji değeri bir yıllık ABD bütçesinin yarısıdır. Gerçek bu. Ancak gelecekte toryum nükleer veya başka bir sanayide geniş oranda kullanılmaya başlanınca rekabetten dolayı fiyatlar düşecektir. Çünkü dünyada pek çok ülkede toryum yatakları vardır. Enerji karşılığı olarak verilen 6 trilyon dolarlık toryum bugünkü değerinin 3000 katıdır.

Diğer bir hata nükleer santraller çok pahalı yatırımlardır. Milyarlarca doları tutan bu devasa yatırımlar işletme maliyetleri ve bollaşacak enerji ile ucuzlayacak hesapladığımız 2.9 trilyon dolardan çok daha aşağılara düşecektir. Yine de bir ülke için iyi bir para ancak en az onlarca yıl sonra mümkün olacaktır. Bazılarının kastettiği 120 trilyon gerçeklerden çok uzaktır.

Türkiye’nin bugün enerji ihtiyacı 85 milyar dolar civarındadır. Toryum yıllar sonra sanayiye kazandırıldığı zaman bu ihtiyaç artan nüfus ve gelişmeye paralel olarak on katına çıkar. Yani o tarihte toryum Türkiye’nin 4-5 yıllık enerjisini karşılar. Türkiye bugün kişi başına enerji kullanımında ABD ortalamasının dörtte biri mesabesindedir. 100 milyonluk nüfusla Norveç’in bugünkü enerji kullanımının (kişi başına yıllık 27500 KWh) biraz üstü olan 30.000 KWh çıktığımız zaman ülkemizin yıllık toplam enerji ihtiyacı (petrol doğalgaz kömür elektrik ve diğerlerinin toplamı KWh cinsinden) 3 trilyon KWh etmektedir. 0.3 TL den 900 milyar TL ve 450 milyar dolar etmektedir. Bu hesapla toryum o tarihte 7 yıl enerji ihtiyacımızı karşılayacaktır.

TORYUMDAN ENERJİ ELDE EDİLMESİ

Toryum potansiyel bir nükleer enerji kaynağı olarak bir kaç ülke gibi ülkemizde de yakın bir gelecek için büyük bir umut kaynağı olarak görülmektedir. Dünyadaki toryum aşkı yeni değildir 60 yıldan fazla bir zamandır gündemdedir. Hakkında pek çok araştırmalar laboratuvar çalışmaları ve projeler yapılmasına rağmen 60 yıldan beri henüz ekonomik olarak enerji elde kullanabilecek bir boyut kazanamamıştır.

TORYUM NİÇİN NÜKLEER YAKIT OLARAK KULLANILMAMAKTADIR?

Yeryüzünde toryum miktarı uranyumdan 3-4 kat daha fazla olmasına rağmen uranyum tercihi nedendir. Özellikle ABD toryumca en zengin ilk üç-beş ülkeden biri olduğu halde. Uranyum santralleri atom bombası elde edilmesine müsait ve fakat toryum müsait olmadığı iddia edildiği halde toryuma niçin geçiş sağlanmadı. Bir kg toryumdan elde edilecek enerjinin 200 kg uranyumdan elde edilecek enerjiye eşit olduğu savunulmaktadır. Yani nükleer atıklar çok az olmasına rağmen niçin toryum kullanılmamaktadır. Toryumun erime noktasının uranyumdan 500 derece daha fazla olduğu ve herhangi bir kaza anında kolayca erimeyeceği ve daha güvenli olduğu söylenmesine rağmen niçin toryum kullanılmamaktadır.

Bütün bunlara verilecek cevap toryumu kullanacak teknolojinin henüz daha geliştirilemediği savunulmaktadır ve gelecekte mümkün olacağı söylenmektedir. Ancak 60 yılda böyle bir teknolojinin geliştirilemememesi daha ziyade toryumdan nükleer enerji elde edilmesi düşünülmediği içindir. Peki niçin düşünülmedi hangi dezavantajlar bunu engelledi.

Bunun iki sebebi var. Birincisi günümüz şartlarında toryum kullanacak nükleer bir tesis ne teknolojik olarak ne de ekonomik olarak mümkün değildir. Hindistan yüz milyar dolarlık yatırım yapmaktadır. Böyle çok büyük bütçeli araştırmalardan sonra en iyi iyimserlikle 20-30 yıl sonra toryumdan enerji edilmesi ekonomik olabilir.

İkinci önemli sebebe gelince toryumdan nükleer enerji elde edebilmek için toryumun uranyum-233 e dönüştürülmesi gerekmektedir. U-233 ün taşınması saflaştırılması ve güvenli bir şekilde atıklarının depolanması kolay değildir. Yarılanma süresi 159.200 yıldır. Bu izotopla birlikte yarılanma süresi 160.000 yıl olan uranyum-232 de oluşmaktadır ki bu her iki izotop da U-235 U-238 ve plutonyumdan kat kat daha tehlikelidir. U-232 bol miktarda gama ışını yayan bir izotoptur. Yani çevre için U-235 ve U-238 den çok daha fazla tehlikelidir. Gama ışınları canlı hayat için son derece zararlıdırlar. Büyük bir iyonlaştırma kabiliyetleri vardır. Toryumun nötron yakalaması ile oluşan U-233 izotopu atom bombası yapımında kullanılmıştır

TORYUM REAKTÖRLERİ DAHA TEMİZ OLDUĞU SÖYLENİYOR

Toryum kullanan reaktörün uranyum kullanan reaktörlere göre çok daha az miktarda radyoaktif atık oluşturduğu söylenmektedir. Bu doğrudur ancak miktarı az olduğu halde çok daha güçlü radyoaktif izotoplar oluşmaktadır. Yeni oluşan bu izotopların kontrolu zordur. Çünkü toryum zaten uranyumla beraber kullanıldığı taktirde enerji elde edilebiliyor. Bugün uranyum veya plutonyum kullanılmadan toryumdan enerji elde edilebilecek CERN de yapılmış sadece bir deney vardır. Uranyum veya plutonyum kullanıldığında çok tehlikeli olan U-232 oluşmamaktadır. Uranyumu kullanmak için bu çok önemli bir tercih sebebidir.

Toryum reaktörlerinde teknesyum-99 yarılanma süresi 300.000 yıl iyot-129 yarılanma süresi 15.7 milyon yıl ve protaktinyum-231 yarılanma süresi 33.000 yıl gibi tehlikeli atıklar oluşmaktadır. Bunlar tabiatta yüzyıllarca kalmaktadır. Yeşil enerji olarak isimlendirilen toryum günümüzde arayıp da bulamadığımız Yeşil kod adlı kişiye benziyor. Maalesef bugünkü teknoloji ile toryum sadece çevreyi mahveder.

Toryum gelecekte uzay istasyonlarında enerji kaynağı olarak kullanılabilir. Geçmişte önce yaşadığımız şehirleri sonra ülkeyi ve dünyayı kirlettik. Gelecekte ise uzayı da kirleteceğiz. Ay ve Mars’ta bol miktarda toryum bulunmaktadır. Daha şimdiden binlerce uydu uzayda tehlike arz etmektedir.

CERN deki bir çalışmada nötron kaynağı olarak uranyum kullanılmasına gerek olmayan bir deney yapılıyor. Bu deneyde protonlar hızlandırılıyor ve kurşuna çarptırılıyor. Kurşundan nötron salınıyor. Bu nötronlar da toryumu parçalıyor.

Burada iki önemli nokta var. Birincisi bu deney U-233 ve U-232’nin oluşmasını ve yukarıda verdiğimiz tehlikeli izotopların oluşmasını engellemiyor sadece uranyum veya plutonyuma gereksinimi ortadan kaldırıyor.

İkinci bir konu hızlandırıcıların çok pahalı olmasıdır. Ancak onlarca sene sonra bu sistem ekonomik olabilir. Isparta uçağında hayatını kaybeden bilim insanlarımızın hızlandırıcılar konusunda çalışmalar yaptığı ve bu maksatla Isparta’ya gitmekte oldukları haberleri vardır. CERN de milyonlarca dolarlık araştırmalarda toryumun enerjide güvenli ve ucuz bir şekilde kullanılması için bir sonuç alınamadı. Ülkemizin daha hızlandırıcı merkezi kurmadan bir sonuca varacağımızı düşünmek gerçeklerden çok uzaktır. Orada hayatını kaybeden kıymetli bilim insanlarımızın ülkemizde hızlandırıcı projesini başlatmak için bir araya gelmek istedikleri aşikardır. Ama toryumdan enerji elde edilmesi konusunda gelişme kaydettikleri asla söylenemez. Belki onların başlatacakları araştırmalar gelecek nesillerde sonuç verirdi.

Toryuma büyük yatırımlar yapan Hindistan’ın on yıl içinde olumlu veya olumsuz bir sonuç alacağı mümkün. Enerji konusunda toryumu Hindistanlı bilimadamları Hindistan’ın ‘olmazsa olmazı’ görmektedirler.

Peki biz elimiz kolumuz bağlı oturalım mı? Elbette hayır. Fakat biz daha 70 yıl önce batının ulaştığı uranyum tecrübesine sahip değiliz. Önce onu yakalamalıyız. Çünkü nükleer konuda en kolay çalışma alanı olan uranyumu bilmeyen toryumdan netice alamaz. Hindistan yıllar önce atom bombası elde etmişti. Hedefimiz atom bombası elde etmek olmamalı. Kıtalararası balistik füzen yoksa atom bombanı evinde başında patlatırlar. Hatta uzayda askeri maksatlı uydun yoksa atom bombasına sahip olmak çok daha fazla tehlikelidir. Çok güçlü X-ışınlarından oluşan lazer silahları ile bir füze uzaydan saniyeler içinde kalktığı an vurulur. Acaba rakiplerinin bu silaha sahip olmadıklarını söyleyebilir miyiz? Bir caydırıcı güç olarak atom bombasına evet ama hem onu koruyacak hem de hedefe kadar vurulmadan uzaklara taşıyacak sistemlere ihtiyaç vardır. Gelecekte olabilecek bir nükleer savaşta saniyeler önce davranan kazanacaktır. Bizim çok hızlı bilgisayarlara ve güvenli yazılımlara atom bombasından önce ihtiyacımız vardır.

TORYUMDAN ATOM BOMBASI YAPMAK MÜMKÜN MÜ?

Toryum kullanan nükleer reaktörlerin atom bombası üretmesi için uygun olmadığı iddia edilse de bunun doğru olmadığı bilinmektedir. ABD soğuk savaş döneminde plutonyum reaktörlerinde toryumdan 2 ton uranyum-233 üretti. 1955’de bunu plutonyum ile birlikte nükleer denemede kullandı. Yani atom bombası denemesi yaptı. 1998 de Hindistan küçük bir cihazda uranyum-233 ihtiva eden nükleer bombayı patlattı. Ancak toryumdan uranyum-233 oluşumu esnasında uranyum-232 de oluşmaktadır. Bu ise son derece güçlü gama ışını yaymaktadır yani çok tehlikelidir. Fakat bu tip bombaların çok güçlü radyasyon yaydıkları için başka ülkeler ve ilgili uluslararası nükleer araştırma kurumları tarafından yerinin tespiti çok kolaydır.

Bazı toryum reaktörlerinde U-233 nötron absorplayarak U-234 de dönüşmektedir. Bu izotop da yine bir nötron absorplayarak ilk atom bombası yapımında ve atımında kullanılan U-235 izotopuna dönüşmektedir.

Bundan çok daha önemlisi bazı araştırmacılar toryumun nötronlarla vurulmasından açığa çıkan uranyum-233 izotopundan sadece 15 kg (bazı kaynaklarda 8 kg saflık oranına göre değişmektedir) ile atom bombası yapılabileceğini iddia etmektedirler. 15 kg U-233 çapı 11 cm olan bir küre kadardır. Bu bilgiden toryumdan ‘çanta atom bombası’ yapmanın mümkün olduğunu anlaşılmaktadır. Yani toryumun sicili hiç de söylendiği gibi temiz değildir.

SONUÇ

Toryum 50 yıl sonra dünyada güvenle kullanılan bir enerji kaynağı belki olabilir. U-232’nin oluşumunu engelleyen teknolojiler gelişebilir. Biz şimdi Bor’a bakmalıyız. Yani ‘Toryumu bırak Bor’a bak’ gerçek bu. " – İSTANBUL

FİLM TAVSİYESİ : Resmi sırlardan resmi yalanlara /// CANSU ÇAMLIBEL (GAZETE DUVAR)


Resmi sırlardan resmi yalanlara

17’nci yıldönümüne yaklaşmakta olduğumuz Irak işgali için hangi boyutta resmi yalanlar söylendiğini çoktandır biliyoruz. Dönemin Britanya Başbakanı Tony Blair ve ortağı George W. Bush, Irak’ı bugün hala uçurumun kenarında debelenen bir enkaz olarak bıraktıkları için hiç özür dilemedi. Oyunun kuralı değişmiyor; popülist liderler iktidarda kalmak için savaş çıkartmayı rahatlıkla göze alabiliyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı bugüne kadar bütün Amerikan başkanlarının almaktan imtina ettiği türden bir saldırı kararı almasının ana motivasyonu 2020 başkanlık seçimlerinden başka şey değil.

Detektif: Görevinizin ne olduğunu söyler misiniz?

Şüpheli: Sinyal istihbarat toplayıp analiz ederek müşterilerimin işine yarayabilecek raporlar hazırlıyorum.’

Detektif: Hizmetinizin muhatabı kimler?

Şüpheli: Britanya Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları.

Detektif: Yani Britanya hükümeti için çalışıyorsunuz.

Şüpheli: Hayır, hükümetler değişir. Ben Britanya halkı için çalışıyorum. Hükümetin Britanya halkını koruyabilmesi için istihbarat topluyorum. Hükümet halka yalan söyleyebilsin diye istihbarat toplamıyorum. Bir terör saldırısını engellemek için istihbarat toplanmasına bir itirazım yok. Benim itirazım Birleşmiş Milletler’deki bir oylamanın manipüle edilmesi ve dünyanın yalanlarla savaşa sürüklenmesine.

Yukardaki diyalog, İngiliz-Amerikan ortak yapımı ‘Official Secrets’ (Resmi Yalanlar) isimli belgesel-drama türündeki filmin en vurucu sahnelerinden birinde geçiyor. Sahnede aksiyon yok, vuruculuğunun kalbinde iyi bir metin ve berrak oyunculuk var. Kahramanımız Katharine Gun, GCHQ’da (Hükümet İletişim Genel Merkezi) Pekin lehçesi olan Mandarin uzmanı. Britanya istihbaratı için dünya çapında telefon dinlemesi yapan bir ajan Katharine. Soyadı aslında ‘Gun’ değil Türkçe telaffuzla ‘Gün’; çünkü kocasının soyadını kullanıyor. Yaşar Gün, Britanya’ya siyasi ilticada bulunmuş ve oturma izninin çıkmasını beklemekte olan bir Türkiye Kürdü.

Katharine ve çalıştığı serviste farklı dillerde dinleme yapan diğer ajanlar 2003’teki Irak işgalinden bir buçuk ay kadar önce Amerikan istihbarat teşkilatı NSA’den GCHQ’ya gelen kritik bir mesaja dair bir e-posta alıyorlar. E-postanın ilişiğinde Irak işgali için BM Güvenlik Konseyi kararı çıkartmaya çalışan ABD’nin, konseyin daimi olmayan üyelerini yola getirecek şantaj malzemesi bulunması konusunda Britanya istihbaratından yardım isteyen bir bilgi notu var. Katharine’in yapması gereken dinleme yaparken Irak oylamasında kilit rol oynayacak beş ülkeye (Bulgaristan, Angola, Kamerun, Şili ve Gine) karşı koz olarak kullanılabilecek bir istihbarat bulmak. ABD ve Britanya’nın elinde Saddam Hüseyin’in Irak’ta kitle imha silahları bulundurduğuna dair bir istihbarat olmadığını bilen Katharine vicdanının sesini dinleyerek bilgi notunu savaş karşıtı aktivist Yvonne Ridley aracılığıyla Observer gazetesine sızdırıyor.

FİLM YENİ, HİKAYE ESKİ

17’nci yıldönümüne yaklaşmakta olduğumuz Irak işgali için hangi boyutta resmi yalanlar söylendiğini çoktandır biliyoruz. Dünya, 2003’te Saddam’ın Irak’ının vurulabilmesi için istihbarat diye ittirilen her şeyin düzmece olduğunu dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’dan bizzat dinledi. Katharine Gün’ün öfkesinin hedefindeki dönemin Britanya Başbakanı Tony Blair ve ortağı George W. Bush, Irak’ı bugün hala uçurumun kenarında debelenen bir enkaz olarak bıraktıkları için hiç özür dilemedi. Kitle imha silahları düzmecesinin beyni olan ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ise CIA’yı olmayan bir istihbarat yaratmaya zorlayanın kendisi olduğunu itiraf etmek yerine ‘Saddam’sız dünya daha iyi bir yer’ demek için ara sıra Amerikan televizyonlarında arz-ı endam ediyor.

Tesadüf bu ya… ‘Official Lies’ filmini İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Tugayı Komutanı General Kasım Süleymani’nin ABD tarafından öldürüldüğü günün akşamında izledim. Oyunun kuralı değişmiyor; popülist liderler iktidarda kalmak için savaş çıkartmayı rahatlıkla göze alabiliyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı bugüne kadar bütün Amerikan başkanlarının almaktan imtina ettiği türden bir saldırı kararı almasının ana motivasyonu 2020 başkanlık seçimlerinden başka şey değil. Elbette Kasım ayındaki seçime girebilmesi için ilk önce Yüce Divan’a dönüşecek Senato’daki azil oylamasını atlatması gerekiyor. Trump’ın hesabı tüm bu süreçte Cumhuriyetçi Parti’nin çekirdeğini çelik gibi arkasında tutmak. Bunun için daha önce direndiği müesses nizam içindeki İran şahinlerine kendince çiçek attı. Tek bir hareketle Ortadoğu’daki fay hatlarını ne şiddette harekete geçirdiğini hiç de umursamadan.

Trump yönetiminden yetkililer şimdi durumu kurtarmak için anlatı arayışında. Kasım Süleymani’nin Suriye, Irak ve Lübnan’daki ABD diplomatik misyonlarına yeni bir saldırı dalgası hazırlığı içinde olduğuna yönelik aciliyet arz eden bir istihbarat nedeniyle ABD Başkanı Trump’ın bu riskli kararı almak durumunda olduğundan dem vuruyorlar. Oysa 4 Ocak 2019 tarihli New York Times haberine göre Pentagon’daki yetkililer Kasım Süleymani’yi hedef alan drone saldırısının ardından gazeteye şunu söylemiş: “İran’ın faaliyetlerinde son haftalarda dramatik bir değişiklik ya da yeni bir durum yok. Süleymani’ye bağlı İranlı milislerin on yılı aşkın bir zamandır Amerikalıları tahrik edecek eylemler içinde.”

Anlaşılıyor ki Kasım Süleymani’nin komuta edeceği yeni bir eylem istihbaratı vardıysa dahi bunun içeriği 3 Ocak 2020 tarihine kadar Donald Trump’a -ve hatta kendisinden önceki iki Amerikan başkanına- sunulan istihbarat raporlarından çok farklı değildi. Öte yandan, Kasım Süleymani’nin yeri Amerikan istihbaratı açısından ilk kez belirlenmiş de değil. Süleymani bölgede görünmez bir dokunulmazlık zırhıyla seyahat eden, nerede olduğunun sosyal medyada yayınlanmasından ya da özel uçağının Bağdat, Erbil, Beyrut havalimanlarında görünür bir şekilde park ettirmekten çekinmeyen bir komutandı.

Resmi sıfatı olan, koordinatları çoğu zaman Amerikan istihbaratı tarafından bilinen ve yıllardır ABD-İsrail ikilisinin bölgedeki çıkarlarına taş koyma hedefiyle milis orduları yöneten bir adamın bugün ortadan kaldırılmasının Trump’ın kişisel siyasi ihtiyacı dışında neye hizmet ettiğini kimse açıklayamıyor.

Mesela AKP hükümetinin Libya’ya asker göndermesinin tam olarak neye hizmet edeceği de bir türlü tam olarak açıklanamıyor. Gönderileceklerin Türk askerinden daha ziyade Suriye’de TSK komutasında savaşan Sünni Arap grupların olması kafalardaki soru işaretlerini sıfırlamıyor. Öte yandan Ankara’nın Libya’da kendi adına savaşacak Sünni Araplara Türk vatandaşlığı vaat ettiği haberleri geliyor. Suriye’deki farklı tugayların komutanlarına geçen ay Türk vatandaşlığı ve Türkiye Cumhuriyeti pasaportu verilmiş bile.

Trump’ın siyasi hırsı nedeniyle Ortadoğu’da bombanın pimi çekilmişken Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Libya kararıyla vekalet savaşları liginde Türkiye’ye yeni bir eşik daha atlatıyor.

Cansu Çamlıbel kimdir?

Ortadoğu Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezundur. Yüksek lisansını Britanya’daki Cardiff Üniversitesi’nde Uluslararası Gazetecilik bölümünde yaptı. 2002 tarihli master tezi ‘Türk medyası ve oto-sansür sorunsalı’ başlığını taşıyor. NTV’de diplomasi muhabirliği ve 2005-2008 yılları arasında Brüksel muhabirliği yaptı. 2008 yılından 2019 Şubat’ına kadar Hürriyet ve Hürriyet Daily News gazetelerinde muhabirlik, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü, köşe yazarlığı gibi pek çok farklı görevde bulundu. Yaklaşık beş sene boyunca ‘Yüz Yüze Pazartesi’ köşesinde Hürriyet’in haftalık siyasi röportajları ona emanetti. Son olarak Nisan 2017-Şubat 2019 döneminde Hürriyet’in Washington Temsilcisi olarak görev yaptı. 2015-2016 döneminde ABD’deki Harvard Üniversitesi’nin prestijli Nieman Bursu’nu kazandı.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// AZİZ ÜSTEL : İngilizler Ermeni soykırımı yalanını nasıl tezgahladı ? (3 BÖLÜM)


İngilizler Ermeni soykırımı yalanını nasıl tezgahladı ? – 1

Mark Sykes adında bir gazeteci (!) 20 Şubat 1917 yılında The Times gazetesine bir yazı yazdı vee bu yazıda Türklerin 700 bin Ermeniyi, "bağırta bağırta kestiğini" anlattı. Sonradan adına Ermeni Soykırım denen olay, ilk kez bu yazıda vurgulandı:

"Türk gençleri, Almanların eğitiminden geçtikten sonra 2.5 yıl boyunca birçok katliama imza attı. Bütün anlaşmaları ayaklar altına aldı; savaş esirlerini katletti, nice İngiliz tutsağını gözünü kırpmadan öldürdü! Yaralıları da kurşun harcamamak için zehirleyerek toprağa gömdü. Kadınlarımızı rehin aldı ve İngiltere’de halen bunlara, namuslu, onurlu Türk diyenler var! Bu Türkler 700 bin Ermeniyi kesti, Lübnan’da açlık ve sefalet yarattı. Yahudi göçmenleri, diri diri yaktı."

Sykes’ın bu yazısı 100 bin adet basıldı. Bunun içinden 30 bini ABD’ye gönderildi. İçinde bir tek gerçek barındırmayan bu iğrenç, iftiralarla dolu yazı, Türk karşıtı propaganda ve kampanyaların temelini oluşturdu ve uzun yıllar bütün dünya bunlara inandı.

Derken 2009 yılında İrlanda ‘da bir kitap yayınlandı. İrlanda’daki ATHOL Yayınevince yayınlanan Dr. Pat Walsh’un derlediği bu kitapta, Ermeni soykırımı yalanlarının tarihsel belgeleri var.

Peki neden bu yalanlara başvuruldu?

Kitabın önsözünde Dr. Pat Walsh şöyle diyor:

"İrlandalılar hiçbir zaman Abdülmecid ve Abdülhamid Hanların yardımını unutmadı; Türkler sayesinde binlerce insanımızın hayatı kurtuldu. İrlanda Cumhuriyeti’nin temellerinde Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin izleri vardır."

Dr. Walsh bu kitapta, Ermeni soykırımı iddialarının tümüyle hayal ürünü olduğunu ve bunların Londra’da İngiliz Devletinin içinde oluşturulan bir gizli örgüt eliyle, nasıl geniş kapsamlı olarak hazırlandığını ve ünlü Mavi Kitap’ın bu örgütçe nasıl yayınlandığını anlatıyor. Tam 540 sayfalık bu kitap akademik bir omurgaya oturtulmuş:

1. Kitap, Osmanlı İmparatorluğuyla Büyük Britanya İmparatorluğu arasındaki devlet yapılanmalarını karşılaştırıyor. Osmanlı’daki "engin hoşgörünün Britanya’da olmamasının" felsefi temellerini tartışıyor.

2. İngiltere’de bir zamanlar var olan olumlu Türk izleniminin değiştirilmesi için I. Dünya Savaşı’na giden yıllarda gizli örgüt faaliyetleri ayrıntılarıyla anlatılıyor. Türkler soykırım uygulamış bir millet olarak, Osmanlı topraklarının Batılılarca paylaşılmasına elbette ses çıkaramayacak, çıkarsa da kimse onlara kulak asmayacak, kimse onlara sahip çıkmayacak.

İNGİLİZ’İN TEZGÂHLADIĞI ERMENİ SOYKIRIMI YALANI – 2 – ‘Biz artık İngiliz değiliz !’

Kendi tarihçileri Avustralya ve Yeni Zelanda ulusal uyanışının başlangıcını, Çanakkale Savaşı olarak gösterir. Avustralyalılar ve Yeni Zelandalılar ilk kez Çanakkale’de "We are not English anymore Biz artık İngiliz değiliz" diye haykırırlar. Bu haykırış İrlandalılarda da karşılık bulur. Onlar da yıllarca kendilerine yardım eli uzatan Türklere kurşun sıkmalarını sorgulamaya başladılar.

Dr. Walsh kitabında İrlandalı siyasileri ve ABD’deki güçlü İrlanda lobisini tarihle yüzleşmeye davet ediyor ve soruyor:

"İrlandalılar kendilerine karşı hiçbir yanlış davranışta bulunmayan üstelik 1847-48 yılları arasında açlıktan kırılan İrlandalılara yardım elini uzatan Türklere karşı neden İngilizlerle birlikte savaşa girdi?

“Her şeyden önce neden Türklerle savaştık? Neden İngiltere yüz yıl boyunca müttefiki olan Türklere savaş açtı. Ben bu soruları sorarken 1919-22 yıllar arasındaki gazeteleri inceledikten sonra çok ilginç bir sonuca ulaştım. Önce şunu belirtelim: Birinci Dünya Savaşı Kasım 1918’de sona ermedi; İrlanda Türkiye’yle 1924 yılına kadar savaşın içinde oldu.

"Katolikler Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ne açık bir destek verirken, İngilizlerin kurulmakta olan İrlanda ve Türkiye Cumhuriyetlerini engellemek için aynı yöntemleri uyguladığına dikkat çekmek gerekir.

“Lozan Antlaşmasından sonra kurulamayan İrlanda Cumhuriyeti, Türkiye’yle savaşın sonunda İngiltere’ye bağlanmaya zorlandı. Nisan 1923’te Katolik Bülteni adlı dergi, Lozan Antlaşmasının resmi İngiliz belgelerini yayınlamaya başladı. Koca Britanya İmparatorluğu’na diz çöktüren bir milletin mücadelesi İrlanda’ya örnek olmuştu…"

Dr. Walsh, 1915 yılına kadar İngiltere’de Türk dendi mi ilk akla gelen gerçek bir beyefendiydi (centimen), diyor. Türkler, İngiltere’yle savaşa girdikten sonra bile bu düşünce değişmemiş:

"İngiltere’de Türkler temiz ve dürüst savaşçılar olarak tanınıyordu. Ancak Osmanlı topraklarının parçalanması sürecinde bu düşüncenin silinmesi gerekiyordu. Bunun ilk adımı olarak Ermeni Soykırımı yalanı kurgulandı. Bu görev W.E.D. Allen’a verildi. Allen soylu ailelerin okuduğu Eton’dan mezundu ve 1919 yılında "Türkler" adlı kitabını yazdı. Bu kitapta Türklerin Avrupa’daki yerini şöyle tanımlıyordu: ‘Orta Asya’dan gelen göçmen çobanların oluşturduğu bu garip kabilenin, Avrupa’da, bir düzine ulus üzerinde egemenlik kurması nasıl mümkün olabilir ki?!’

"Allen 1920 yılında Türk-Yunan savaşına muhabir olarak katıldı. Derken 1929’da Kraliyet yanlısı Unionist Parti’den Batı Belfast milletvekili seçildi. Allen 1931’de Sir Oswald Mosley’nin faşist partisine üye oldu. Mosley’nin yakın dostu olarak, faşist Kara Gömlekliler örgütünün kurulmasına önayak oldu. İşte Türklerle ilgili soykırım yalanlarını uyduranların başını bu adam çekiyordu!"

İNGİLİZ’İN TEZGAHLADIĞI ERMENİ SOYKIRIMI YALANI – 3 – Savaş propaganda bürosu kolları sıvar !

Pat Walsh derlediği kitapta Türkiye üzerine oynanan oyunları, belgeleriyle ilk kez açığa çıkarıyor, soykırım yalanını da, İngiliz Derin Devletinin nasıl tezgahladığını anlatıyor:

"Türklere karşı kampanya ve Ermeni katliamı yalanı 1914 yılında kurulan gizli bir örgütlenmenin içinde oluşturuldu. Devletin içindeki bu örgüt, 1914 Sonbaharında, adını o tarihte İngiliz Parlamentosu’nun kalbi olan, Buckingham Sarayı’nın yanında bulunan Wellington House’da örgütlenen Savaş Propaganda Bürosu’ndan alıyordu.

"Bu örgütün Türkiye karşıtı girişimleri 1935 yılına kadar ortaya çıkmadı. Ermeni soykırım yalanlarının asıl hedefi ABD’ydi. Eğer ABD, Türklerin soykırım uyguladığına inandırılırsa, Türkiye’nin tutunacak hiçbir dalı kalmayacaktı dünyada.

"Savaş Propaganda Bürosu’nun başında, Charles Masterman adında, eski bir milletvekili vardı. Görevi kabul eder etmez, İngiliz edebiyatının önde gelen 23 yazarını çağırdı. Yazarlara bu örgüt ve toplantılarla ilgili hiç kimseye bilgi verilmemesi tembihlendi. Arthur Conan Doyle’dan (Sherlock Holmes) H.G. Wells’e kadar dünyaca ünlü yazarlar bir araya geldi. Bu toplantının ardından bu kez de gazetecilerle ikinci bir toplantı yapıldı.

"Wellington House gizli bir yapılanma olduğu için yazı ve kitapların özel bir yayınevince basılmasına karar verildi. Ve ABD’de belirlenen 13 bin etkili kişinin de içinde olduğu bir adres listesi belirlendi. Arnold Toynbee, Ermeni katliamı, Bir Ulusun Öldürülmesi, Türkiye dün ve bugün, Katil Türklerin Acımasız Yönetimi adlı kitapları yazarken, Israel Cohen, yazdığı kitapta, Türkleri Yahudileri de katletmekle suçladı."

Lord Averbury geçtiğimiz yıllarda koltuğunun altına Mavi Kitap’ı sıkıştırarak Türkiye’ye geldi ve kitapta ortaya atılan Ermeni Soykırım iddialarının gerçekleri yansıtmadığını, bunların savaş döneminde propaganda amacıyla uydurulduğunu itiraf etti. Ne var ki, İngiltere, yalanlarla dolu olduğunu açıkladığı bu kitabı kullanmayı sürdürdü! Arnold Toynbee, bu kitabın gerçekleri yansıtmadığını ve dünya savaşı yıllarında Türkleri karalamak için kaleme alındığını söyledi. Ancak yalan olduğunu açıkça itiraf eden İngiltere, bu kitabı kanıt olarak göstererek birçok kişiyi Malta’ya sürgüne gönderdi.

"Ermeni Soykırım yalanlarını onaylayan dünyadaki tüm meclislerin ve Türkiye’deki işbirlikçilerinin bir kez daha düşünmesi gerekiyor. Ya 1915’de İNGİLİZ DEVLETİ İÇİNDEKİ BİR GİZLİ ÖRGÜTÜN YALANLARINA GERÇEK DEMEYİ SÜRDÜRECEKLER YA DA TARİHİN ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLECEKLER!"

İrlanda her fırsatta ve her ortamda Ermeni Soykırım tezlerinin yalan olduğunu ve İngilizlerce uydurulduğunu açıklamayı sürdürüyor. Bu da İngiltere’yle arasındaki en büyük sorunlardan birini oluşturmaya devam ediyor…