YAHUDİLİK DOSYASI : DÜNYADA ve Yahudi Tarihinde Mesihçi Hareketler Ve Sahte Mesihler


DÜNYADA SAHTE MESİHLER

– ÇİN: Li Hongzhi. 1992de FALUN DAFA’yı kuran. İkameti USA.

– IRAK: KESNİZANİ (=Kürtçede Kimse bilmiyor). Kabalacı Mehdi Şeyh Muhammed Abdülkerim

– ABD: Mesih David Koresh. 1990’lı yıllarda CIA, 2 ay süren kuşatmadan sonra Waco’da çiftlik evlerini ve içinde 80 müridini yakarak yok etti.

– KORE: Mesih Sun Myung Moon. Moon, 2000 yılında BM açılış konuşmasını bile yapmış.

– JAPONYA“Declaring myself Christ” (Kendimi İsa ilan ediyorum) kitabının yazarı samuray torunu Mesih Shoko Asahara,

– Türkiye: Mesih Fetö,

– Türkiye: Mesih Adnan Hoca,

– PAKİSTAN: Mesihi Tahir-ül Kadri. Kur’an Yolu/ Mi­hacül Kuran tarikati,

– BENGALDEŞ: Mesih Motiur Rahman Nizami,

– HİNDİSTAN: Mesihi Gurmeet Ram Rahim Singh. Dear Sacha Sauda tarikatı,

Molla Mustafa Barzani’nin dedesi Şeyh Muhammed. Deccal gelirse bu zat Mesih’e dönüşecek. Fakat Deccal çok güçlü. E nasıl baş edecek dede Deccal ile. Uçarak. Bir gece aşiret üyeleri Şeyh Muhammed uyurken onu alıp pencereden atarak test yapıyorlar. Büyük hata! Şeyh uyku sersemi uçamıyor, mevta oluyor.

SAYGILAR,

FATİH KEKEVİ

***

Yahudi Tarihinde Mesihçi Hareketler Ve Sahte Mesihler

KAYNAK : https://www.kenandabirkuyu.com/yahudi-tarihinde-mesihi-hareketler-ve-sahte-mesihler

Yahudiler geleneksel olarak Davut soyundan bir Mesih’in geleceğine inanmışlar, yüzyıllar boyunca Mesih’in kim olacağı, nasıl geleceği ve ne yapacağı konularında kafa yormuşlardır. Mesih fikri, Yahudilerin dünyadaki durumuna göre önem kazanır ya da kaybeder. Yahudiler varlıklı, güvende olduğu ve toplumda kabul gördüğü sürece, Mesih kavramı pek öne çıkmaz. Fakat Yahudilerin durumu ne kadar kötüyse Mesih umudu ve dualarına dönüş de o kadar güçlüdür. Yahudi tarihi boyunca iki tip Mesihçilik arasında gerilim mevcut idi. Biri kendi mucizevi ve doğaüstü unsurlarıyla birlikte apokaliptik, diğeri ise rasyonalist Mesih anlayışıdır . Apokaliptik Mesih anlayışından I. bölümde uzun uzun bahsetmiştik. Rasyonalist Mesih anlayışını ise Ortaçağ filozofu Moses Maimonides şu sözleriyle özetler:

“Hiç kimse mesianik kralın işaret ve mucize yapacağını düşünemez… ve hiç kimse mesianik çağda eşyaların normal gidişinin değişeceğini veya tabiat düzeninin değişeceğini düşünemez… Kutsal Kitap’ta konu ile ilgili söylenenler çok muğlâktır ve bizim bilgeler de bu konuda açık ve anlaşılır bir gelenek bırakmamışlardır.”

Aslında Yahudi Mesih inancının temelinde sadece dini değil, siyasi, tarihi, ictimai, manevi hususlar da yer almaktadır. Mesih inancı ile Yahudi dini ve milli prensipleri, bir yandan zaman içinde Mısır, Babil, Yunan, Roma… baskı hatıraları, diğer yandan Yahudi dünya hakimiyeti fikri canlı tutulmuş, bu fikirle zor devrelerde ümit ve moral sağlanmıştır. Daima başlarına gelen felaketlere Mesih’e ortam hazırlayan olaylar gözüyle bakmışlardır bu da onların dayanma gücünü artırmıştır. 11. yüzyıla doğru Haçlı seferleri sırasında, haçlılar geçtikleri yerlerde Yahudilerden, İsa’nın ölümünün intikamını almak için, yüzlerce cemaati kılıçtan geçirmişlerdir. Yine Yahudiler, batı toplumunda, kuyuları zehirlemekle, veba hastalığı getirmekle, Hıristiyan mayasız ekmeğine saygısızlıkla, boğazlanmış Hıristiyan çocuklarının kanı ile mayasız ekmek yapmakla itham edilmişlerdir. Neticede, Yahudiler, küçük düşürücü birtakım mesleklere sevk edilmişler, sarı elbise
giymekle veya özel şapka giymekle toplumdan tecrit edilmişlerdir. Bu durumda Yahudi’nin yegâne destek kaynağı, içine kapanarak mistisizm olmuştur. 13.yüzyıldan sonra Kabala’nın ortaya çıkışıyla, özellikle, Yahudilerin İspanya ve Portekiz’den çıkarılmalarından sonraki gelişimiyle kabalistik mistisizm Yahudi Mesihçiliğinde önemli bir unsur ve dinamik bir sosyal güce dönüşmüştür .

Kabala, Yahudi mistik geleneğini temsil etmektedir. Kabala temelde İbranicedir. Onun referans çerçevesi İsrail’dir. Şifahi şeriat olarak o, Sina’da Hz. Musa’ya vahyedilmiştir. Gizli şifahi bilgilerin kanunu olan Kabala, sanki Tanah’ın yeniden yorumudur. Bazılarına göre Kabala, modern dini problemlerin anahtarını ihtiva eder, bazılarına göre ise Kabala’da Allah’ın cevheri, ilk sebepleri ve yaratılışı ele alınmaktadır. Kabalistlerin üzerinde önemle durdukları konulardan birisi de İbrani alfabesinin mistik yorumudur. İbrani alfabesi, kutsal bir alfabedir. Bunun için o, kutsal dışı dillerden tam olarak ayrılmaktadır ve onlarla mukayese edilemez bir durum arzetmektedir. Kabalistler, İbrani alfabesinin her harfine sayısal bir değer vermişler ve böylece Mesih’in geleceği yılı hesaplamaya çalışmışlardır. İbrani alfabesindeki 22 harf ve harflere karşılık gelen sayısal değerleri aşağıda verilmiştir.

Görüldüğü gibi İbrani alfabesi tamamen sessiz harflerden oluşmaktadır. Sesli harfler, çoğu zaman harflerin altında yerleştirilen küçük noktalar ve işaretlerle belirtilmektedir. İbrani harflerin şeklinde, belirli anlamlar gizlenmiştir. Bir harfin kelimenin sonunda olduğu halde, olması gerektiğinden farklı gösterilmesi; kelimenin ortasında olup harfin kelime sonunda verilen şekilde gösterilmesi; harflerin yazımında normal ebatlardan büyük veya küçük gösterilmesi; harfin baş aşağı gösterilmesi veya belirli kelimelerin imlalarında bazı yerlerde harf gösterilmesi, bazı
ifadelerin eksik veya aşırı gösterilmelerinde belirli anlamlar gizlenmiştir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Mesih’in ne zaman geleceği, İbrani alfabesinin harflerinin matematiksel değerleriyle hesap edilmiştir. Zohar, gelecekte, 408 yıl sonra insanların yeni bir hayata kavuşacaklarını bildirmektedir. Burada kastedilen zaman, Yahudi hesabına göre, yaratılıştan başlamak üzere 5408 yılıdır. Bu yıl miladi takvime göre 1648’dir. Bu tarih Zohar’a göre, Mesih’in geliş tarihidir. Kabalistler de, onun Tora’nın “Özgürlük yılında herkes kendi toprağına dönecek” cümlesine istinad ettiriyorlar. Burada bütün hesap ZAT kelimesi üzerine bina ediliyor. Bu kelimenin İbrani harflere göre matematiksel değeri (Z=7, A=1, T=400) 408’dir. Kabalistler bu 408’e 5000 yılını
ekleyerek miladi 1648 yılını karşılayan, İbrani takvimine göre 5408 yılını elde ederler. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi onlara göre, Mesih bu tarihte gelecektir. Bazı kabalistler de “Le sanctuaire”(Beyt ha-Mikdaş)’daki “sakrus” kelimesinin matematiksel değerine sarılarak, Mesih’in gelişini bir sene sonraya götürmektedirler. Bu kelimenin harflerinden 409 sayısı elde edilmektedir. Yine, Mesih’in doğum sancıları olarak Polonya Yahudilerinin Chmielnicki askerleri tarafından zulüm görmeleri de kabul edilmektedir. Mesihi hareketlerin yönlenmesinde, İsaac Luria tarafından geliştirilen Lurianik Kabala da çok önemlidir.

Lurianik Kabala genel olarak dünya tarihini, özel olarak da İsrail sürgününü, ıstırabını ve kurtuluşunu kozmik, daha ziyade Tanrı’nın kendisinin içinde yer aldığı ilahi drama açısından, gnostik olarak isimlendirilebilen bir deyiş türü de yorumladı. İsaac Luria, “tikkun” kavramı yani Mesih’i kefaret yönünden insanın zahidane ve mistik çabasının üzerinde ehemmiyetle durmuştur. Ona göre insan pozitif ve negatif kutuplar arasında yer almaktadır. İlk insan tamamen temizdir. O kendinde nüve halinde bütün insanlığı ve onların ruhunu taşıyordu. İnsan günah yüzünden zayıf hale geldi. Bu durum Hz. Musa’ya kadar devam etti. İsrail-Allah arasındaki ahdin hedefi, bütün insanlıkla Allah’ın arasını uzlaştırmaktı. Bu ahit dönemi, mesihle sona erecektir. İsaac Luria’ya göre; bir Yahudi kendinden başka, insanlığa, dünyaya evrene ve Tanrısal akıbete karşı sorumludur. Her bireyin küçük bir günahı dahi birikip manevi kurtuluşu geciktirebilir. Onun için sorumluluk duygusu müthiştir. Sonuçta “Tikkun” Yahudilerin ortak çabalarıyla gerçekleşecek ve kurtarıcının gelişi de bunun sonucunda olacaktır. Sonuçta İsaac Luria’nın kabalası hızlı bir şekilde bütün Yahudi dünyasına yayılmıştır ve aşağı yukarı iki asra damgasını vurmuştur. Sahte Mesih Sabatay Sevi’nin ve 18. yüzyılda Hassidim hareketinin ortaya çıkışında, Luria’nın kabalasının büyük etkisi olmuştur.

Yukarıda bahsettiğimiz sebepler neticesinde Yahudilikte Mesih inancı çok tutunmuştur. Bunun sonucu olarak da birçok Mesih ortaya çıkmıştır. Yani felaket ve başarısızlıklardan kurtulmak ümit edilirken bunu kötüye kullanan veya kendisini kurtarıcı sanan birçok sahte Mesih gelmiş, bir Mesih yerine çok sayıda Mesihlik iddiası taşıyan kimse, işleri büsbütün çözülmez hale getirmiştir. Ama böyle kitle hareketlerinin başına geçenleri sadece çıkarcı olarak kabul etmek de haksızlıktır. Bunların çoğu, dediklerine kendileri de en çok inanan hasta ruhlardır. Bunların içinde seve seve işkencelere katlanan, son nefeslerine kadar mucize bekleyenler çok görülmüştür. Yahudilerin Mesih özleminin ortaya çıkardığı insanlardan çoğu, hiç şüphesiz bu çeşittendir. Bunlardan Bar Kohba ve sonraki Mesihlerin gayesi, Yahudileri Filistin’e götürüp orada devlet kurmak; Giritli Moşe’den sonrakilerin gayesi de; Müslüman hâkimiyetinde bulunan Yahudileri kurtararak Filistin’e götürmek şeklinde görülmektedir. Yahudi tarihindeki sahte Mesihler incelenirse oldukça kabarık bir liste ortaya çıkmaktadır. Hatta bazılarının isimleri ve kim oldukları dahi bilinmemektedir. Bu nedenle daha çok bilinen ve kitleleri arkalarından sürükleyen Mesihleri anlatmaya çalışacağız. Şimdi bu Mesihleri sırasıyla inceleyelim.

SAHTE MESİHLER

Theudas

Miladi 44 yılında peygamberlik iddiası ile ortaya çıkmış, çevresini kendisine kabule zorlamıştır. Halkı Ürdün vadisi’nin karşı tarafına geçirmeye kalkışmış. Roma valisi Caspius Fadu, üzerine süvari kuvvetleri sevk etmiş, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı da Theudus’la beraber esir edilmiştir. Sonunda kendisinin de başı vurularak idam edilmiştir . Ona inananların sayısı yaklaşık 400 kişidir. Theudas’tan İncil’de; “Bir süre önce Theudas kendi kendisiyle ilgili büyük iddialarda bulunarak başkaldırdı. Dört yüz kadar kişi de ona katıldı. Ama adam öldürüldü izleyicilerinin hepsi dağıtıldı, hareket yok oldu.” şeklinde bahsedilmektedir.

Roma valisinin gönderdiği süvariler tarafından kılıçtan geçirilen Theudas ve taraftarlarından sonra 55-60 kadar Mesih iddiacısının bir yüzyıldan çok daha az zaman içinde zuhur ettiği eski kaynaklar tarafından bildirilmektedir. Bu yüzyılda çıkan Mesihlerin birisi de mısırlıdır. Otuz bin kadar taraftar toplamış. Adamları ile Zeytin Dağı’nın eteklerinde (Kudüs Şehrinin yanında) toplanarak, emri ile önündeki şehir surlarının yıkılacağını söylemiş ve oraya hâkim olarak müstakil bir devlet kuracaklarını vaat etmiştir. Fakat Romalı valinin sevk ettiği kuvvetler önünde perişan olmuşlar, Mesih kaçmış, adamları da esir edilmiştir.

Şimon Bar Kohba

Mesih’i hareketler, mabedin tahribinden 60 yıl kadar sonra, Simon Bar Kohba (Koziba) ile yeniden canlanmıştır . Müritleri onun Yakup’tan bir yıldız olduğu kahanetine inanmışlar ve ona “ yıldızın oğlu” demişlerdir. Bar Kohba Roma imparatorluğunu bölgede yürüttüğü politik, ekonomik ve dini politikaya dayanamayarak halkı isyana sevketmiş ve isyanı bizzat idare etmiştir. Bar Kohba, Mesihliğini ilan ettiği zaman, Rabbi Akiba tarafından Kral Mesih olarak karşılanmıştır. Rabbi Akiba onun Mesihliğini, Ahd-i Atik’teki “Yakuptan bir yıldız çıkacak” cümlesini “Yakuptan Koziba (Kohba) ” çıkacakşeklinde yorumlayarak, kabul etmiştir. Kohba “mesihim” diye ortaya çıktığında Akiba “işte kral Mesih” diyerek onu tanıyınca; yine aynı dönemde başka bir Rabbi
(Jokhonan b Torta), Akiba’ya “Davud’un oğlu (mesih) geldiği zaman senin mezarında ot bitmiş olacak” şeklinde hitap ederek Kohba’nın Mesih olmadığını ileri sürmüştür. Bar kohba 132-135 yıllarında Roma’ya karşı bir isyan başlatmıştır. Roma’ya karşı giriştiği bu mücadelede başarılı olmuş ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı başarmıştır. M. 132 yılında kurulan, adına Para dahi basılan bu devletin ömrü ancak 3 yıl sürmüştür . Direnişin uzamasına sinirlenen imparator Hadrien, takviye güçleri göndererek Bar Kohba’yı Kudüs’ün güney batısında Bethar’da öldürtmüştür (135). Bar Kohba ordusu, Kent gölü yakınlarında direnmişse de başarılı olamamıştır . İsyan Romalıları çok uğraştırmış, ancak Yahudilerin kaybı daha büyük olmuştur. Kudüs’ten geriye ne kaldıysa Romalılar tarafından yıkılmıştır. Çok sayıda Yahudi katledilmiş, sağ kalanları sürülmüş ya da köleleştirilmiştir. Hatta bir ara çocukların sünnet edilmesini , Yahudi dinini ve geleneklerini de
yasaklamışlardır.

Romalılar, isyanı korkunç bir şekilde bastırdıktan sonra Sion tepesine Jüpiter Tapınağı’nı yaptırarak Yahudilerin oraya girmelerini yasaklamış, sadece yılın belirli günlerinde mabedin geri kalan batı duvarını ziyaret etme ve ağlayabilme müsaadesi vermişlerdir. Bu müsaade ile Yahudiler, tarihte eşine rastlanmaz bir milli bağlılık örneği göstererek, iki bin yıl bu duvarın dibinde ağlamış ve yok olmuş devletlerini anmışlardır. Onlar, iki bin yıllık bir bekleyişten sonra, 1948 yılında İsrail’e dönebilmeyi başarmışlardır. Sonuç olarak, Bar Kohba bastırılan isyanda ölmüş ve Mesih olmadığı da anlaşılmıştır.

Giritli Moşe

Bar Kohba’nın kısa süreli başarısından sonra Mesih ümidi devam etmekle beraber tam 300 yıl yeni bir sahte Mesih’le karşılaşılmamıştır . Talmud’ta bulunan bir hesaba göre Mesih 440 veya 441 yılında zuhur edecekti. Fakat 431 yılında Girit Yahudileri arasından Giritli Moşe isimli biri çıktı. Bu zat, kendisinin vaktiyle İsrailoğullarını Mısır’dan Firavun’un esaretinden kurtaran Moşe (Hz. Musa) ile aynı olduğunu, Allah’ın kendisini İsrailoğullarını yeniden kurtarmak üzere gökten indirdiğini, kavmi tıpkı Kızıldeniz’den geçirdiği gibi, bu defada Akdeniz’den geçirerek Kutsal Arz’a götüreceğini iddia ve vaat ediyordu. Bunun üzerine Girit Yahudileri, servetlerini tasfiye edip, ellerinde avuçlarında ne varsa hepsini dağıtmışlardır. Zira onlara göre Mesih çağında paraya ihtiyaç olmayacaktır. Bu işlerden sonra, artık mesihin işaretini beklemeye başlamışlardır. Belirli gün gelince Moşe, Girit Adası’nın ıssız bir burnunda kavmini toplamış ve oradan denize atlamalarını emretmişti. Ellerinde kalan altın ve paralarını Mesih’e teslim eden büyük bir çoğunluk emre uyarak atlayıp, Akdeniz’in dalgaları arasında kaybolmuştur. Civardaki balıkçıların yardımı ile kurtulan bir kısmı ise, aldatıldıklarını anlayınca Moşe’nin kendilerini aldatmaya memur bir şeytan olduğunu hükmetmiş ve çoğu da bu olaydan sonra Hıristiyanlığa geçmiştir. Aldatılan bu Yahudiler, cezalandırmak için Moşe’yi aramışlarsa da kendisi altınlarla birlikte iz bırakmadan kaybolduğu için bulamamışlar.

Serene

Giritli Moşe’den takriben 300 yıl sonra, bu defa Suriye Yahudileri arasında Serene isimli bir zat zuhur etti. Bu ani zuhurun sebebi olarak, Yahudi yazarlar, halife II. Ömer’in (717-720) Yahudiler üzerinde baskı yapıp, haklarını daraltmasını göstermektedirler. Bu Mesih de, halkı Müslüman hâkimiyetinden kurtararak Filistin’e uçarak götürmeyi ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı vaat eder . Serene, aynı zamanda dinde reformlar yapmaya çalışmış ve Talmud’un otoritesini reddetmiştir. Rabbinik Yahudiliğin amansız düşmanı olması hasebiyle, onlarca yasak kılınan birçok yiyecekleri mübah kılmış, evlenme, boşanma ve yakın akrabalar arasındaki evlilik konularında Talmud’un ortaya koyduğu bütün kaideleri reddetmiştir. Şöhreti ispanya Yahudilerine kadar ulaşmış ve pek çok taraftar edinmiştir. Serene’nin faaliyetleri, Müslüman makamları tarafından haber alınınca tevkif edilerek Halife Yezid’in huzuruna çıkarılır . Serene, ne yaptığı sorusuna, “Sırf Yahudilerle eğlenmek için böyle hareket ettim” cevabını verir . Bu cevap üzerine Serene, cezalandırılmak üzere kendi cemaatine teslim edilir.

Mahanem Ben Suleyman (İbn Er Ruhi-David Alroy)

İran Yahudileri arasında 1146-1160 yılları arasında ortaya çıkan Menahem ben Solomon, ibn Er Ruhi veya Davıd Alroy isimleriyle de tanınır . Bu da, ikinci haçlı seferi ile doğuda harita üzerinde meydana gelen değişiklikler, Filistin’in Hıristiyanlar eline geçmiş olması ve Abbasi hilafetinin zayıflaması ve Yahudilerden alınmakta olan vergilerin ağırlığı sebebiyle artık kendilerinin de kurtulma zamanının geldiğine inanan bir cemaat içerisinde çıkınca, taraftar bulmakta güçlük çekmez. İbn er Ruhi Irak’tan Azerbaycan’a kadar uzanan bölgedeki Yahudilere kendisini Mesih olarak kabul ettirmiştir. Planına göre, önce Musul ve çevresinde bir devlet kuracak, ilerde hâkimiyetini Filistin’e kadar genişletecek ve komşu memleketlerdeki Yahudileri uçurarak Arz-ı Mev’ud’a götürecektir . Fakat daha planın ilk safhasında, Musul’un yanındaki Amadiye Kalesini ele geçirme çabası sırasında yenilip öldürülür. Ona büyük ümitlerle bağlanmış olan Yahudiler ölümünü kabul etmemişler ve bir gün dönüp tekrar başlarına geçeceğini beklemeye başlamışlardır. Bu bekleyişten istifade eden iki açıkgöz, İbn er-Ruhi’nin emriyle hareket ettiklerini bildirerek, Yahudileri uçurarak Kudüs’e göndereceklerini, oradaki Mesih’in kendilerini karşılayacağını, Mesih Çağı’nın başlayacağını vaat eder ve hazırlıklara girişirler. Hazırlıktan kasıt, uçacak Yahudilerin malını, mülkünü elinden çıkararak paraya çevirip, kendilerine teslim edilmesidir . Yahudiler bütün varlıklarını altına çevirerek bu iki kafadara teslim edip hareket gününü beklemeye başlarlar. İki açıkgöz mehtapsız bir gecenin ileri saatlerinde vaktin geldiğini söyleyip, Yahudileri şehrin surları üzerinde toplarlar ve onlara yeşil elbiseler giydirip aşağıya atlamalarını emrederler . Meleklerin kanatlarına binerek uçmak hayali ile kadın-erkek, büyük-küçük hepsi sabahın ilk ışıkları görünene kadar atlamaya devam etmişler , sabahın ilk ışıklarında vaziyet anlaşılmış, fakat paraları alan sahtekârlar şehri çoktan terk etmişlerdir. Bu olaydan sonra o sene “Amu’t-Tayaran” diye anılmıştır.

Yemenli Mesihler

Yemen, klasik bir “sahte Mesihler ülkesi’dir.” Yemende birbiri arasında 700 yıl olmak üzere aynı vasıf ve tabiatta iki Mesih zuhur etmiştir. Birincisinin adı dahi meçhuldür. 1172 yılında zuhur etmiş ve Yahudileri kurtarma çabası arasında dini bazı reformlara da girişmiştir. Gösterdiği mucizeler, dua kitapları ve ibadet şekillerinde emrettiği değişmelerden sonra, iş yemen valisinin kulağına gidince, kendisi tutuklanmış, “Bunları niçin yaptın?” sorusuna “bunları gerçekten Allah’ın emriyle yaptım” cevabını vermiş. Doğru olduğunu isbat edebilir misin? Sorusuna da “eğer başımı keserseniz, ölmez, derhal yeniden dirilim” deyince, vali “Eğer dediğin vaki olursa anlarız ki, bizim ecdad yadigarı dinimiz sahtedir, o zaman yalnız ben değil, bütün alem senin peşinden geliriz diyerek başının kesilmesini emretmiştir” fakat Maimonides’in Epistle to Yemen (Yemen’e Mektup) adlı eserinde geçtiği tabirle “zavallı arkadaş ölmüştür.” 1860-1870’lerde Yemen Yahudileri yine Mesih ateşiyle kavruldu; önce inançları için hayatını veren bir azizle, sonra da onun rolünü üstlenen bir sahtekarla hareketlendiler. 1868’lerde çıkan bu mesihin adı Şukr El Kuheyl’dir. Bu kişi Yemen Yahudilerine Mesih olduğunu kabul ettirmiş, bazı mucizeler göstermiş, fakat San’a Valisi, üzerine asker göndermiştir. Şukr el Kuheyl, taraftarları ile dağlara çekilerek mücadelesine devam etmiş, sonunda da ele geçirilerek başı kesilip İstanbul’a gönderilmiştir. O da başı kesilse dahi ölmeyeceğini ölümün sadece görünüşte olacağını, bir müddet sonra rücu edeceğini daha önceden taraftarlarına bildirmiştir. Taraftarlarının bir kısmı onun ölmediğine, bir kısmı da “onun ölmekle beraber tekrar rücu edeceğine” inanmışlardır.

Şukr el Kheyl’in mesleği çömlekçilik veya dericiliktir. Kendisi, ümmî olduğu halde vahy ve ilhamla bütün hikmeti öğrendiğini, Tanah’ta bazı hususların yanlış yazılmış olduğunu ; “Rab meshettiği kişiyi, sağ elinden Koreş’e sesleniyor” ayetindeki “Koreş”in imla hatası olup, bununla kendisinin kast olunduğunu iddia etmiştir. Sonuç olarak, İseviyye ve Yudganiyye’nin liderleri ile Yemen’de ortaya çıkan Yahudi Mesihlerin zuhurunda, müritleri icabı, Şii tesirinin büyük rol oynadığını söylemek mümkündür.

Sabatay Sevi(TSVİ)

Sabatay, 23 Temmuz 1626 yılında İzmir’de doğmuş, 1976’da bugün, parçalanmış Yugoslavya topraklarında bulunan Ulcini’de vefat etmiştir. İzmirli bir tüccarın oğlu olan Sabatay Sevi, iyi bir eğitim görmüş, genç yaşında Tora ve Kabala konusunda ciddi bir ilmi birikime sahip olmuştur. Genç yaştan itibaren Zühd hayatına eğilim gösteren Sabatay Sevi’nin zaman zaman manik depresif ataklar sergilediği nakledilir. Önceleri onun meczup olarak tanınmasına sebep olan melankolik kişiliği ve sergilediği tuhaf tavır ve Yahudi şeraitine ters bir takım fiiller, daha sonra Sevi’nin mesihi karizmasına yorulmuştur. Genç yaşında mistik hayat tarzına kendini kaptıran Sabatay Sevi, dünya zevklerinden yüz çevirmiş ve evlenmemiştir. 18 yaşında öğretmenliğe başlamıştır. Ona göre gerçek dünya, sadece Kabala’nın dünyasıdır. Bunun için etrafındaki gençlere zahidane bir hayat tarzını telkin etmiş ve kendisi de vaktini genelde inziva içinde geçirmiştir.

Sevi’nin yaratmış olduğu Mesih’i hareket, büyük tapınağın yıkılmasından ve Bar Kohba isyanından sonra, İsrail tarihinde kaydedilen en büyük kurtuluş hareketidir. Sevi’nin liderliği altında gelişen akım, iki unsurdan güç almıştır: Bunlardan ilki, Yahudi ulusunun sürgündeki genel durumudur. Yahudi felsefesinin temelinde yatan siyasal ve ruhani kurtuluş ideali de, zaten böyle bir hareketin gelişmesi için gerekli olan altyapıyı sürekli canlı tutmuştur. İkinci unsursa o döneme ait koşullardır . 1648-1649 yıllarında Polonya’da kazaklar ayaklanmıştır; bunların başında Boğdan chmielnicki adında biri vardı. Aslında toprak ağalarına karşı olan bu isyan, çiftlik kahyası, meyhaneci, esnaf Yahudilerden başlayarak bir Yahudi katliamı şeklini aldı. Kmielnitzki katliamı olarak da bilinen bu olayı, Polanya’dan kaçan Yahudiler her tarafa duyurdular. Bu da Yahudilerin imanını sarsmak yerine onlara yeni ümitler verdi. Artık Mesih mutlaka gelecekti. Hatta kazak sergerdesinin adının İbrani harfleriyle yazılış şekli olan (H-M-Y-L)’den manalar çıkarıldı ve bunlara “Hevle Maşiah Yabo Le’olam”, yani “Mesihin doğum sancıları dünyaya geliyor” kelimelerinin baş harfleri olarak anlam verildi. Kabala ile harf mistiğine kapılmış olan Yahudiler için bu bir müjdeydi . Aynı dönemde Osmanlı toraklarında siyasal çalkantılar vardı. Osmanlı orduları yenilgiler alıyor, iç isyanlar ve kargaşa bir bunalım ortamı yaratıyordu. Yahudi din bilimcilerinin yaptığı hesaplamalara göre, 1648 yılı beklenilen kurtarıcının geleceği yıldı . İşte tam bu bekleyişin en yüksek dereceye eriştiği sırada İzmir’de çıkan yeni Mesih de birden bire Avrupa ve Yakın doğu Yahudilerinin bekledikleri kahraman oluverdi.

İşte zamanın şartlarını değerlendiren Sabatay Sevi, 1648 yılında beklenen mesihin kendisi olduğuna inanarak bunu en yakın çevresine söyler ve gerekeni yapmak için kolları sıvar. Bu sırada 22 yaşındadır. Sabatay Sevi’nin Mesihlik iddiası İzmir’de bomba tesiri yapmıştır. Hatta Yahudi hahamları ilk reaksiyonu göstermişlerdir. Bunun için 1648 yılında veya birkaç yıl sonra İzmir’i terk etmek zorunda kalmıştır. İzmir’den sonra, İstanbul’a gitmiş ve orada şöhretli bir Yahudi vaizi olan Abraham ha-Yakini ile dostluk kurarak, ondan Mesih olduğuna dair bir belge almıştır. Daha sonra Filistin ve Kahire’ye ziyaretlerde bulunmuştur. Sabatay Sevi’nin yaşamı, Gazzeli Natan’ın adını duyduktan sonra önemli bir değişiklik kaydetmiştir. Kulağına gelen söylentilere göre, Gazze’de oturan Natan adında bir kişi, insanların ruhunu arındırıyor ve ona gelenleri mutluluğa kavuşturuyordu. Bunu duyan Sabatay Sevi Gazze’ye gitti ve Natan’la görüştü . Bir teolog olan Natan, Sabatay Sevi’nin henüz çekingenlikle ileri sürdüğü Mesihliğini onayladı. Natan Cezbeye gelen ve hayaller gören, tıpkı ilk çağ nebileri gibi biriydi. Onun “Tanrı ilhamıyla” Sabatay Sevi’nin Mesihliğini kabul ve ilan edişi, zaten bunu bekleyen Yahudiler arasında büyük bir coşkunluk ve ümit uyandırdı. 1665 yılı Ekim ayından 1666 kasımına kadar süren bu heyecan yıllarında Mesih’in geldiği müjdesi bütün memleketlerdeki Yahudiler arasında yayıldı. Birçokları artık büyük göçe hazırlanıyorlardı. Kefaret ayinler yapılıyor, yüzyıllardır süregelen kıyamet tasarımları tek konuşma konuları haline geliyordu. Din bilginleri tabii bunu hoş görmemekteydiler ama sayısız katliamlar ve idamlarla seçkin sınıfı hemen hemen ortadan kalkmış olan halk, onların uyarmalarına aldırış etmiyordu . Tabiî bunda Gazzeli Natan’ın payı da yadsınamaz.

Natan Mesih’in haberciliği rolünü üstlenerek İsrail’in yeniden kurulacağı, Sabatay’ın kansız zaferiyle dünyanın kurtuluşa ereceği ve 1666 yılının kıyametin kopacağı yıl olduğunu devamlı telkin ediyordu. Sabatay Sevi, hahamların muhalefeti yüzünden Kudüste fazla kalamamış,1665’te İzmir’e dönmek zorunda kalmıştır. Sabatay, İzmir’de iyi karşılanmakla birlikte şöhreti, Osmanlı Yahudileri arasından başlayarak Venedik, Amsterdam, Hamburg ve Londra gibi Yahudi muhitlerine kadar yayılmıştır. Sabatay Sevi’nin İsrail’in Mesih’i olduğu artık dünyanın her tarafında duyulmuş, taraftarlarıyla muhalifleri arasındaki cepheleşme de iyiden iyiye belirginlik kazanmıştır. Sevi’ye inanlara maamin (mü’min, Tanrı inancına sahip kişi) ona karşı koyanlar “kofer” (kafir, Tanrı inancına sahip olmayan kişi) diye adlandırılmışlardır. 11 Aralık 1665’te Sabatay Sevi taraftarlarını yanına katarak, muhaliflerinin toplanmış olduğu bir sinagoga saldırmış, burada birçok garip eylemlerde bulunmuştur. İzmir Kadısı, Sabatay Sevi’yi birkaç kez huzuruna çağırıp, davranışlarını izah etmesini istemişse de, o her defasında kadıyı yatıştırmayı başarmıştır. Fakat daha öncede bahsettiğimiz gibi bu durumdan rahatsız olan din bilginlerinin şikâyeti üzerine Sabatay Sevi, 1666 yılında Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın emriyle tutuklanıp İstanbul’a getirilmiş ve Gelibolu’da hapse atılmıştır. İdam edilmediği gibi kendisini ziyarete gelen taraftarlarını görmesine izin verilen Sevi’ye tanınan bu serbestlik, onun prestijini daha da artırmıştır . Fakat daha sonra Edirne’de divan huzurunda yapılan yargılama sonucunda ya idam ya Müslüman olma seçeneklerinden birinde karar kılması istenmiş, Sabatay Sevi ise “Aziz Mehmet Efendi” ismini alarak Müslümanlığı tercih etmiştir ve kapıcılık payesiyle kendisine iyi bir maaş bağlanmıştır.

Sabatay Sevi’nin Müslüman olması bütün Yahudi dünyasında şok tesiri yapmış, taraftarları onun bir sahtekâr olduğunu kabul etmektense, gizli bir görev nedeniyle din değiştirdiğine inanmışlardır. Zahiren Müslüman olan Sabatay’ın, gizlice Mesihlik görevini yürüteceğini müritlerine söylediği rivayet edilmektedir . Sabatay Sevi’nin müritleriyle beraber olduğunu haber alan otoriteler, onu tek bir Yahudi’nin bile yaşamadığı Arnavutluk’un Ülgün kasabası’na sürmüşlerdir. Orada günlerini yalnızlık içinde, melankolik mistik bir atmosferde geçiren Sabatay Sevi, 1676’da ölmüştür. Müritleri, Sevi’nin denize girip, su üzerinde yürüyerek yok olduğuna inanmaktadırlar. Sabatay Sevi’nin ölümünden sonra, ideolojisini izleyen ve din değiştirdikleri için “Dönme” diye tabir edilen tarikatın faaliyet merkezi Edirne’den Selanik’e geçmiştir. 17.yüzyılın sonunda tarikat içinde anlaşmazlıklar belirmiş, İzmirliler ve Yaakovlar adı altında iki alt tarikat oluşmuştur. Ertesi yüzyılın başında, Osman Baba adını alarak Müslüman olan Baruhia Ruso, Sevi’nin ruhunu taşıdığını ilan edip, Konyozos ya da Karakaşlar adıyla anılan bir alt tarikat kurmuştur.

Toplumsal yapı açısından da bu üç tarikat arasında bariz farklar vardır. İzmirliler grubu, zengin tüccarlar, orta sınıf ve aydınlardan meydana gelmektedir . Bu grup Sabatay Sevi’nin ölümünü gerçek kabul etmeyerek, Onun asıl görevine şimdi başladığını, istikbalde de rücu edeceğini ileri sürmüşlerdir. Bu grup bugün İsrail’de Ramle Şehrinde hala varlığını sürdürmektedir. Yaakovlar, daha çok alt-orta memur sınıfını içerir . Bunlar isimlerini Sabatay’ın oğlu veya üvey kardeşi olduğu söylenen Yakola Querido’dan alıp onu Mesih kabul ederler. Bunlara göre Sabatay’ın ölümü ile Mesihlik Yakob’a geçmiştir ve ileride rücu edecek olan da budur. Çoğunluğu oluşturan Konyozo grubuysa küçük zanaatçı ve proletaryadan oluşmaktaydı. Görüşlerini Polonya, Almanya ve Avusturya Yahudi cemaatleri arasında da yaymaya çalışan Konyozoslar 1720-1726 yılları arasında Avrupa kentlerinde büyük heyecan ve sarsıntılara yol açmışlardır. Birbiriyle ilişki kurmamaya özen gösteren bu üç grup, 19.yüzyıla kadar Osmanlı yönetiminin hoşgörüsü altında yaşamışlar, günlük hayatta Sefaradlar’ın konuşma lisanı olan Ladino’ya bağlı kalmış ve İbranice’yi de dualarında kullanmışlardır.

Sabatay Sevi, yaşadığı hayat tarzıyla bazı prensipler belirlemiştir. Bu prensipler adeta Sabataycıların, izlemeleri gereken yolu belirtmektedir. Bunlar:

1)Allah birdir, Ondan başka Tanrı yoktur.

2)Onun hakiki Mesih olduğuna, Ondan başka kurtarıcı olmadığına, Sabatay Sevi’nin Davud neslinden geldiğine iman edilsin.

3)Yalan yere yemin edilmesin.

4)Tanrı’nın adı anıldığı zaman saygı gösterildiği gibi, Mesihin adı anılınca da saygı gösterilsin.

5)Mesihin sırrını anlatmak için toplantıdan toplantıya gidilsin.

6)Sabatayistler arasında katiller bulunmasın.

7)Kislev ayının (Yahudi yılının dokuzuncu ayı) on altıncı günü herkes bir evde toplanarak Mesih hakkında ve “Mesihin imanının sırrı” hakkında duyduklarını birbirine anlatsın.

8)Aralarında zina hüküm sürmesin.

9)Yalancı şahitlikte bulunulmasın.

10)Hiç kimse sarık imanına (islamiyete) inansa dahi zorla sokulmasın.

11) Aralarında kıskançlar ve kendilerine ait olmayan şeylere göz dikenler olmasın.

12) Kislev ayının on altısındaki bayram sevinçle ilan edilsin.

13) Birbirine karşı merhametle davranılsın ve kendine yakın olanların arzularına kendi arzusu imiş gibi gayret gösterilsin.

14) Hergün gizlice Mezamir (Hz. Davud’un mezmuru) okunsun.

15) Her ay, ayın doğuşu tetkik ve müşahede olunsun ve ayın yüzünü güneşe çevirmesi, ayla güneşin karşı karşıya, yüz yüze bakışmaları için dua edilsin.

16) Türklerin adetlerine, onların gözlerini örtmek için dikkat edilsin. Ramazan orucunu tatbik etmek için sıkıntı gösterilmesin ve aynı şey kurban için yapılsın. Gözün gördüğü her şey ifâ edilsin.

17) Müslümanlarla nikah yapılmasın.

18) Çocukları sünnet etmek için itina olunsun. Bu, mukaddes milletten hayasızlığı kaldırmak içindir.

Görüldüğü gibi Sabatay Sevi’nin ortaya attığı prensipler Yahudiliğin on emrinden mülhem olarak tespit edilmiştir. Buna göre en önemli hadise “Müslüman gibi görünüp Yahudice yaşamak”, Sabatay Sevi hareketinin ana felsefesi olarak görünmektedir.

Kısacası; tarihin çeşitli dönemlerinde ortaya çıkan sahte Mesihler gibi Sabatay Sevi’nin de amacı Yahudileri sürgünden kurtarabilmek ve çekilen acılara son verebilmektir. O, Mesih olduğunu ilan ederek Yahudiler arasında büyük bir heyecana sebep olmuş ve kitleleri peşinden sürüklemeyi başarmıştır.

Sonuç itibariyle :

Yahudilikte Mesih fikrinin belirginleşmesinde çeşitli etmenler vardır. Bunlardan biri Seçilmişlik İlkesi… Tanrı, İsrailoğullarının atalarına, onların soylarını büyük bir millet haline getireceğini, süt ve bal akan kutsal toprakları onlara vereceğini vaat etmiştir. Böylece Yahudiler kendilerini diğer milletlerden üstün görmüşlerdir. Yahudiler Davud ve Süleyman zamanında altın çağlarını yaşamış ve bu muhteşem krallığın özlemi de onları Mesih fikrine sürükleyen faktörlerden biri olmuştur. Gerek M.Ö. 586 Babil sürgünü, gerekse M.S. 70’te Romalıların Kudüs’ü işgal edip kutsal mabedi yerle bir etmeleri, onları mesihi inanışa biraz daha sürüklemiştir. Uğradıkları katliamlar, çektikleri zulümler onların beyinlerinde öyle bir iz bırakmış ki, kanayan bu yaranın kapanması mesihe bağlanmış. Hep, bir gün Davud soyundan birisinin gelip onları bu acılardan, sıkıntılardan kurtaracağı, kutsal topraklara götüreceği ümidiyle yaşamışlardır. Bu ümit, onların ayakta kalabilmelerini
ve hayata tutunabilmelerini sağlamıştır. Mesihi umut, özellikle Holokost’ ta Yahudiler gaz odalarına götürülürken Maimonides’in iman ilkelerini terennüm ettiklerinde doruklara varmıştır. “ Mesihin geleceğine inancım tamdır ve o gecikse de inanmaya devam ederim.

İsrailoğulları, Mesih geldiğinde Tanrı’nın Krallığı’nı kuracağı, Yahudilerin bütün milletlerin efendisi olacağı, Süleyman Mabedi’nin yapılacağı, kurtla kuzunun bir arada yaşayacağı gibi ütopik fikirlere sahiptirler. Geçmiş acılı yılların anısına kendilerine ütopya denilebilecek kadar muhteşem bir devir oluşturan Yahudiler, mesihin gelmesi için her gün dua etmektedirler. Onlar yine, İsrailoğullarının tevbe ettiği ve Tevrat’a sıkı sıkıya bağlı kaldıkları zaman mesihin geleceğini savunmaktadırlar. Mesih inancı mezhepler arasında da farklılık göstermektedir.

Örneğin; yeniden yapılanmacı hareket bir insan olarak Mesih beklemeyi reddetmiş ve bu kavramı dua kitaplarından çıkarmıştır. Ortodoks Yahudi Mezhebi Mesihi dönemi sürgündekilerin bir araya geleceği Yahudilerin atalarının toprakları olan Arz-ı Mev’ud’ da toplanıp kurban dahil bütün dini vecibelerini yerine getirebilecekleri bir dönem olarak tasavvur ederken, reform Yahudiliği Mesihi insan olarak kabul edenlerin görüşünü dışlar ve Mesihçiliği reddeder.

Muhafazakarlar ise kurtarıcı inancını Mesihi bir dönemle ifade eder ve bu dönemin evrensel bir barış, sosyal adalet, bütün kötülüklerin yok edilmesi şeklinde teşhis edilebileceğini söylemektedir. İşte büyük bir çoğunluğun kendilerini refaha ulaştıracak bir kurtarıcı beklemesi birçok sahte Mesihin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu sözde Mesihler, kendilerinde olduğuna inandıkları iman ve mistik güçlerle, Yahudileri sürgünden ve sıkıntıdan kurtaracaklarını iddia etmişler, fakat her defasında bu ümit hüsranla sonuçlanmıştır. Kısacası, Yahudilerin büyük bir bölümü halen Davut soyundan gelecek bir Mesihi beklemekte ve Mesihin gelmesiyle bütün milletlerin efendisi olacaklarına inanmaktadırlar.

Yararlanılan Kaynaklar :

Mehmet Aydın, Ansiklopedik Dinler Sözlüğü

Yaşar Kutluay, İslam ve Yahudi Mezhepleri

Baki Adam, Yaşayan Dünya Dinleri

Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi

Moshe Sevilla-Sharon, Türkiye Yahudileri

Mustafa Akgün, Yahudinin Tahta Kılıcı

İlknur Daşbadem , Geçmişten Günümüze Yahudi Mezheplerinin Mesih Anlayışı Ve Mesihi Hareketler

YAHUDİLİK DOSYASI : YAHUDİ CEMAATİ KİMDİR ? NASIL YAŞARLAR ? HOLOKOST NEDİR ? 40 SORU 40 CEVAP


40 Soru, 40 Cevap

Yahudiler ve Yahudilik
Holokost hakkında temel sorular
Holokost’un gelişimi
Naziler, Holokost ve Müslümanlar
Yahudiler, Müslümanlar ve Hıristiyanlar
Holokost İnkârı Hakkında
Holokost ve Arap-İsrail çatışması

Yahudi kimdir?

Yahudi geleneğine göre Yahudi anneden doğan her çocuk ve birtakım sıkı kurallar ve dini törenden geçip Yahudiliği kabul eden herkes Yahudi’dir. Bir insan Yahudi olup dindar olmayabilir. Bu kişilere laik Yahudi denir. Yahudi dini, çok dindar ortodokslardan tutucular ve liberallere kadar farklı akımları kapsar.

Dünyada kaç Yahudi var?

Dünyanın her bir yanında yaklaşık 13 milyon Yahudi yaşıyor. Bu 6,6 milyar olan dünya nüfusunun küçücük bir parçası. Yahudilerin yarıya yakını İsrail’de; büyük bir kısmı da ABD, Rusya ve Fransa’da yaşıyor. Son 30 yılda dünya nüfusunda yüzde 60 artış olmasına rağmen Yahudilerin nüfusu sadece yüzde iki artmıştır.

Yahudiler bir ırk mıdır?

Hayır. Biyoloji bilimine göre insanlar tek bir ırktır. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yarısında bazı etkin Avrupalı bilim adamları kendi ırklarının ("beyaz ırk"ın) üstünlüğünü kanıtlamakla ilgilendiler. 1930 – 40’larda Naziler Aryanlar’ı diğer ırklardan ayırmak için bu fikirleri kullandılar. Aryanlar’ı "ırk merdiveninin" en üstünde, Semitik ırkı da en aşağıda gösterdiler. Güncel bilim ve genetik çalışmalar ırk sınıflandırmasının yokluğunu kesinlikle kanıtlamıştır.

Anti-Semitizm nedir?

Anti-Semitizmin anlamı Yahudi nefreti, anti-Semit de Yahudi karşıtı demektir. Anti-Semitizm sözcüğü, 1880 yıllarında "anti-Semitizmin babası" diye anılan Wilhelm Marr adlı Alman gazetecinin makaleleri ve broşürleri sayesinde ün kazandı. Politik anti-Semitizm 19. yüzyılda yükseldiyse de, dinsel anti-Semitizm (anti-Yahudilik) eski zamanlarda başlayıp Ortaçağda özellikle Hıristiyan Kilisesi kapsamında devam etti. Bunun nedeni, Yahudilerin, kendisi de bir Yahudi olan İsa’yı mesih olarak tanımayı reddedip, Romalıları onu öldürmeleri için kışkırtmalarıydı.

. Yahudilerin dünyaya egemen olmak için gizli bir planı mı var?

Yahudi düşmanlığı tarihte çok geriye gittiği halde Yahudilerin gizlice dünyaya egemen olma komplosu fikri 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında gündeme geldi. Almanya’daki Nazi propagandasında önemli bir yeri olan bu inanış Rusya’daki "The Protocols of Elders of Zion" (Siyon Liderlerinin Protokolleri) adlı kitabın yayınıyla tekrar ön plana çıktı. Bu kitap Rusya’daki Çarlık yönetimi hükümeti tarafından halkın dikkatini, içinde oldukları ekonomik krizden uzaklaştırıp, Yahudileri ülkenin sorunlarının sebebi olarak göstermek için yazılmıştı. Kitaba göre zengin Yahudilerden oluşan kurmaca bir grup, 24 gizli toplantıda Hıristiyanları yok edip dünyada bir Yahudi düzeni kurmanın yollarını araştırırlar. İlk olarak 1903’te St. Petersburg’da bir gazetede çıkan bu kitabın daha sonra birçok değişik uyarlaması yayınlandı.

Kitabın Arapça ve Farsça çevirileri bugün Müslüman dünyasında maalesef geniş çapta görülmektedir. 2002 yılında Mısır televizyonunda bu kitaba dayalı bir dizi bile yayınlanmıştı. "Atsız Binici" adlı bu dizi birçok Arap ülkesinde yayınlanıp bu hikâyenin yayılmasına yardımcı oldu.

Amerikan dış politikasını Yahudiler mi yönetiyor?

Amerika’da politik lobiler, sistemin önemli bir parçasıdır. Değişik çıkarları ön plana getirmek isteyen gruplar, kayıtlı olarak meşru yollardan şeffaf bir şekilde kulis yapabilir. Orada Yahudi grupların yanı sıra Arap Lobisi, İran Lobisi gibi gruplar da mevcuttur. Zaten doğru terim Yahudi Lobisi değil, "İsrail Yanlısı Lobi"dir. Enteresan olan bir konu da Amerika’da Evanjelist Hıristiyanların İsrail yanlısı lobide önemli bir rol oynadıklarıdır. Amerika’da yasayan 7 milyon Yahudi, ülke nüfusunun sadece % 2’sini kapsar. Amerikan Yahudileri çok değişik ve çoğu zaman da aralarında karşıt fikirleri olan bir gruptur. İsrail yanlısı lobinin Amerikan Ortadoğu politikasındaki etkisi çoğunlukla büyütülür. Ortadoğu politikası kararlarıyla ilgili kapsamlı bir anketin sonucuna göre, meclisin çoğunluğu gündeme gelen yüzlerce konuda Amerikan başkanı ve İsrail lobisi AIPAC’ın karşıt olduğu konuların sadece % 27’nde İsrail lobisi yanlısı oy vermişti.

“Holokost” sözcüğünün anlamı nedir?

Holokost 1933-1945 yılları arasında Nazi rejiminin ve yandaşlarının yaklaşık altı milyon Yahudi’yi işkence edip öldürmesidir. 1933 Ocağında Almanya’da yönetime geçen Naziler Almanları "üstün ırk", Yahudileri ise Alman ırkını tehdit eden aşağı derecede bir yabancı güç olarak görüyorlardı. Yahudilerin yani sıra Çingeneler, zihinsel ve bedensel engelliler ve Polonyalılar da ırksal, etnik veya milliyetçi nedenlerle yok edilmek için hedeflendiler.

“Son Çözüm” nedir?

"Son Çözüm" Almanya’nın bütün Avrupa’daki Yahudileri yok etme planıdır. Bu terim 20 Ocak 1942’de Berlin’deki Wannsee Konferansı’nda ortaya atılıp Alman subayları tarafından nasıl gerçekleştirileceği tartışılmıştır. Naziler "Son Çözüm" adı altında Avrupa’daki en son Yahudi’ye kadar her birini silah ateşi, gaz odaları ve diğer yöntemlerle nasıl yok edebileceklerini artık açık bir şekilde tartışabiliyorlardı. Holokost sırasında 1,5 milyonu çocuk olan altı milyon Yahudi öldürüldü. Bu sayı II. Dünya Savaşından önce Avrupa’da yasayan Yahudilerin üçte ikisiydi.

Holokost sırasında kaç Yahudi öldürüldü?

Avrupa’da yaşayan 9 milyon Yahudi’den 5-6 milyonu Holokost sırasında öldürüldü. Dört yıllık bu süreç içinde yeralan değişik olaylardan dolayı kesin bir sayı vermek imkânsız. Ölenlerin yarısı toplama veya Auschwitz gibi ölüm kamplarında öldü. Diğer yarısı da Nazi askerlerin başta Almanya, Polonya ve Sovyetler olmak üzere değişik yerleşim bölgelerinde toplu öldürmeleriyle gerçekleşti.

Onca Yahudi’nin Naziler tarafından öldürüldüğünün kanıtı nedir?

Nazilerin 5-6 milyon Yahudi’yi öldürdüğünün bazı delilleri:

1.Yahudiler için inşa edilen ve kullanılan daha büyük ölüm kamplarına yollanan insan sayısı ile ilgili tutanaklar.

2.Avrupa Yahudilerinin II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası demografik yapısı hakkındaki araştırmalar.

3.Ölüm kamplarındaki Nazi komutanlardan ve ölüm mangalarından gelen çalışma raporları.

4.Savaş sonrasında Nazi subaylarının ve liderlerinin tanıklık ifadeleri.

5.Son zamanlarda yapılan araştırmalar sonucu Ukrayna’da yakın zamanda kazılan Yahudi toplu mezarları.

Nazi liderlerinin Yahudilerin yok edilmesiyle ilgili söyledikleri bazı sözleri:

  • 1. Hitler’in propaganda şefi Joseph Goebbels‘in günlüğünden (Lochner, The Goebbels Diaries, 1948, pp. 86, 147-148):

14 Şubat 1942: Führer (Hitler) Avrupa’daki Yahudileri insafsızca temizleme azmini tekrar zikretti. Bu konuda hiçbir korkakça duygusallık olmamalı. Yahudiler sonunda başlarına gelen felaketi hak ettiler. Onların mahvedilmesi düşmanlarımızın mahvıyl abirlikte gidecektir. Bu süreci serinkanlı bir acımasızlıkla hızlandırmalıyız.

27 Mart, 1942: Bu yöntem oldukça insanlık dışı ve burada daha kesin açıklanmamalı. Yahudilerden geriye fazla bir şey kalmayacak. Toplam % 60’ı yok edilip % 40’ı da zorunlu isçi olarak kullanılacak.

  • 2. SS şefi Heinrich Himmler‘in 4 Ekim 1943’te teybe alınmış konuşmasından (Öndegelen Savaş Suçlularının Mahkemesi, 1943, Vol. XXIX, p. 145):

Simdi Yahudilerin tahliyesinden, Yahudi halkının yok edilmesinden söz ediyorum. Bu kolayca söylenen şeylerden biri: "Yahudi halkı yok ediliyor," diyor parti üyeleri, "doğrudur, bu planlarımızın bir parçası, Yahudilerin elenmesi, yok edilmesi, bunu yapıyoruz."

Naziler bütün diğer “düşmanlar” arasında neden sadece Yahudileri ortadan kaldırmaya karar verdiler?

Hitler dünyaya egemen olmak için bir dünya savaşı başlattı. Bu savaşın insan bedeli altı milyonu Yahudi olmak üzere toplam 47 milyon siville birlikte yaklaşık 72 milyon ölüydü. Yahudiler Holokost’un hedefiydi çünkü Hitler Yahudilerden nefret ediyor ve onları dünyadaki tüm problemlerden sorumlu tutuyordu. Hitler Viyana’da, Yahudilerin politik ve kültürel yaşamda önde gelen kişiler olduğu şehirde büyüdü. Özellikle I. Dünya Savaşında Almanya’nın yenilgisinden Yahudileri sorumlu tuttu. Alman halkına, Yahudiler ve yandaşları onları "arkadan bıçaklamasalardı" birinci savaşı kazanabileceklerini söyledi.

Hitlerin Yahudilere olan nefreti o kadar derindi ki, pek çok biyografi yazarı bunu bir "takıntı" olarak tanımlıyordu. Hitlerin yakin dostu Albert Speer 1977’de şöyle yazdı:

Yahudlerden nefreti Hitler’in odaklandığı nokta, belki de ona güç veren tek şeydi. Neticede Alman halkı, Alman üstünlüğü, Alman hükümeti hepsi anlamsızdı onun için. Böylece vasiyetindeki son söz de o korkunç yenilgiden sonra biz Almanları acımasız bir Yahudi düşmanlığıyla bağlıyordu.

Ben 30 Ocak 1939’da Hitlerin "Savaş çıkarsa Almanların değil, Yahudilerin yok edileceğini garanti ediyorum" dediği Reichstag toplantısındaydım. Bu cümleyi o kadar emin söyledi ki, bunu sonuna kadar yerine getireceğinden hiç bir şüphem olamazdı.

Alman halkı Yahudilere yapılan zulümlerin bilincinde miydi?

1930’larda Nazilerin Yahudilere ve diğer karşıt gruplara yaptıkları zulüm Almanya’da herkes tarafından biliniyordu. Dünyada pek çok sinemada yer alan haber filmlerinde, Kristallnacht (Kırık Camlar Gecesi) sırasında Yahudilere, mülklerine ve ibadet yerlerine yapılan saldırılar gösterilmekteydi. Buna rağmen Naziler Yahudilerin toplu katlini ve soykırımı gizli tutmaya çalıştılar. Alman halkı Yahudilerin doğuya sürüldüğünü biliyordu, ancak öldürüldüklerinden habersizdi.

. İşgal altındaki Avrupa ülkeleri toplumları, Almanların Yahudilere yaptıklarının bilincinde miydi?

Yahudilerin katliamına karşı yerel halkın tutumu, Nazilerle işbirliği yapmakla görmemezlikten gelmek ve Yahudilere yardım etmek arasında değişiyordu. Bu konuda genelleme yapmak çok güç. Durum ülkeden ülkeye de farklıydı. Polonya, Rusya, Romanya ve Baltık devletleri (Estonya, Latvia, Litvanya)’nde "Son Çözüm" daha açık olarak biliniyordu çünkü bu yörelerde yerel halk da bunun için kullanılıyordu. Batı Avrupa’da halk "Son Çözüm"ün ayrıntılarını bilmiyordu. Bu süreç sırasında Avrupa’nın her ülkesinde yürekli insanlar Yahudileri kurtarmak için kendi hayatlarını tehlikeye attılar. Bazı ülkelerde Yahudilere yardım eden özel gruplar oluştu. Örneğin: Hollanda’da Joop Westerweel, Polonya’da Zagota, İtalya’da Assisi yeraltı teşkilatı, Fransa’nın Le Chambon-sur-Lignon köyü gibi.


“Ulusların İçinden Dürüstler” – “Righteous Among the Nations” kimlerdir?

Bu terim Yahudi olmadıkları halde Holokost sırasında hayatlarını tehlikeye atıp Yahudilere yardım eden kişiler için kullanılır. Nazilerin işgali altında veya onlarla işbirliği yapan her ülkede yaşayan bu dürüst insanlar çoğu zaman birçok Yahudi’nin hayatını kurtardı. İsrail’in Holokost’u anmadan sorumlu kurumu olan ‘Yad Vaşem’, bu kişileri özel ödüllerle onurlandırır. Bu güne kadar yapılmış olan dikkatli araştırmalardan sonra yaklaşık 10.000 kişi bu ödüle hak kazanmıştır. Bunların arasından İslam dinine mensup yetmiş kişi de "Ulusların İçinden Dürüstler" nişanıyla onurlandırılmışlardır.

Yahudilerin soykırımını önlemek mümkün müydü?

Müttefik devletlerin Yahudi katliamına olan reaksiyonu maalesef yetersizdi. ‘Vicdanın Sesi’ olması gereken Papa’dan da ses çıkmadı. Müttefikler 17 Aralık 1942’de Nazilerin Yahudilere yaptıklarını şiddetle kınamakla kaldılar, 1944’e kadar da başka bir deklarasyonda bulunmadılar. Üstelik Yahudileri sistemli bir şekilde öldüren Nazilere yardım etmekten vazgeçmelerini, Avrupa halkına kimse söylemedi. Bazı kişilere göre Müttefikler Auschwitz’i bombalasaydı belki de ölüm makinesi yavaşlayacaktı. Buna olasılığa rağmen sistematik soykırımı durdurmak veya yavaşlatmak aslında her şekilde imkânsızlaşmıştı.

Tarihte birçok insan felaketlere kurban gittiği halde neden Yahudiler Holokost’u eşi benzeri olmayan bir olay olarak tanımlarlar?

İnsanların çektiği değişik acıları sınıflandırmak ve diğerlerinin acılarını küçümsemek vicdanen yanlıştır. Her felaket ve soykırım diğer felaket ve soykırımlara hem benzer, hem de değişiktir. Ancak Holokost; uygar bir milletin bir etnik veya dinsel azınlığı erkek, kadın, çocuk demeden son bireyine kadar (Avrupa’nın büyük şehirlerinden en uzak Yunan adalarına kadar) izini sürüp sistematik bir şekilde topluca yok edilmesinin politik hedef olarak göstermesi yönünden tarihte halen, benzeri görülmemiş bir soykırım olarak yer etmiştir. Naziler sırf bu hedeflerine ulaşabilmek için mükemmel bir bürokratik sistem kurdular.

Nazi rejiminde toplama kamplarıyla ölüm kampları arasındaki fark neydi?

Naziler değişik amaçlı kamplardan oluşan bir sistem geliştirdiler. Toplama kampları birer hapishaneydi. Çalışma kampları Almanya’nın savaş mekanizmasını beslemek için kullanılan bir çeşit köle kampıydı. Ölüm kampları da Polonya’da kurulan, Yahudi ve diğer azınlıkların topluca öldürüldükleri altı kamptı.

Naziler ölüm kamplarını neden Almanya’nın dışında kurdular?

Kampların ülkelerinin dışında olması, onları Alman halkından gizli tutmayı kolaylaştırıyordu. Ayrıca öldürülen Yahudilerin çoğunluğu doğu veya güneyde kalan fethedilmiş topraklardan geliyordu. Ölüm kamplarının onlara yakın olması ulaşım kolaylığı sağlıyordu.

Yahudiler Nazilere karşı direnmeyi denediler mi?

Nazi kontrolü altındaki Avrupa’da koşullar Yahudiler için çok güç olmasına rağmen Nazilere karşı silahlı direnişte bulunan çok Yahudi oldu. Bu direnişler üç çeşitti: Getto ayaklanmaları, toplama ve ölüm kampları direnişleri ve silahlı partizan çatışmaları. Bunlar arasında 19 Nisan 1943’te başlayan ve 5 hafta süren Varşova Gettosu ayaklanması en çok bilinen silahlı direniş olmasına rağmen bunun gibi birçok getto ayaklanması oldu.

Ölüm, toplama ve işçi kamplarındaki feci şartlara rağmen Yahudi tutuklular Nazilerle 2 Ağustos 1943’te Treblinka, 29 Eylül 1943’te Babi Yar, 14 Ekim 1943’te Sobibor, 19 Kasım 1943’te Janovska, ve 7 Ekim 1944’te Auschwitz’te çarpıştılar.

Yahudiler ayrıca Nazilere karşı yerel milli direniş hareketlerinde ve Yahudi partizan gruplarında aktif rol aldılar.

Naziler Müslümanlar hakkında gerçekten ne düşünüyorlardı?

Nazilerin ırkçı ideolojilerine göre Araplar Semit ırkından olup Yahudiler gibi "insanlık altı"ydılar. Hitler "Mein Kampf" – Kavgam – adlı kitabında dünyaya egemen olma çabasını Aryanlar ve Aryan olmayanlar arasında süregelen ırksal, kültürel ve politik bir çatışma olarak açıklar. Hitler’in ırk hiyerarşi merdiveninde Alman Aryanlar en yukarıda, Yahudiler ve Çingeneler ise en alt sıradaydı. Bu sıralamada Araplar ve Müslümanlar da Yahudilerle aynı şekilde hor görülen hizmetkâr seviyesindeydiler.

Hitlerin 1939’da bir kişisel konuşmasında, Ortadoğu’da yaşayanlardan "kırbaca müstahak boyalı maymun adamlar" diye söz ettiği bilinir. Naziler yine de kendi ideolojik görüşlerinin daha önemli politik unsurlara engel olmamasına özen gösterdiler. Arap ve Müslüman dünyasının kendi yanlarında olmasının önemini bildiklerinden kamuya yaptıkları açıklamalarda onlarla ilgili esas görüşlerini gizlediler. "Kavgam" adlı kitabı 1938de Arapçaya çevrildiğinde "ırk merdiveni" teorisini kitaptan çıkarmayı Hitler kendisi öngördü.

Müslümanların Nazilere karşı tutumu neydi?

1930’lar boyunca Naziler, Arapların ve İranlıların İngiltere’nin Ortadoğu egemenliğine karşı rahatsızlığından yararlanmaya çalıştılar. Naziler Araplara, İngilizlerden ve Fransızlardan kurtuluş sözü veriyordu ki, Araplar Nazi ırkçı rejiminin ileride kendilerini ülkelerinde köle durumuna getireceklerini kavrayamayıp onlara inandılar.

Müslüman dünyasında genelde Nazi Almanya’sına sempati duyulmasına rağmen, bu durum Nazi ırkçı doktrinlerini desteklemekten ziyade kuvvetli bir İngiltere düşmanlığına dayanıyordu; anti-Semitizm nadirdi. Avrupa’daki savaş Müslümanların çoğundan çok uzakta kaldığı halde Naziler aralarından bazılarını kendi saflarına çekmeyi başardılar. Arnavutluk’ta ve Bosna’da iki Müslüman SS birliği oluşturdular, ancak zamanla bu birliklerin etkisiz ve Alman hükümeti için savaşmaya isteksiz olduklarını gördüler. Naziler Hitler’in 21 Kasım 1941’de Kudüs müftüsü Hacı Muhammed Emin El Hüseyni ile görüşmesini propaganda malzemesi olarak kullandılar ve çok reklâmını yaptılar. El Hüseyni ile Müslüman SS birlikleri Islam Dünyası’nın Nazilere yaklaşımının doğru örnekleri değildi, diğer taraftan Afrika, Hindistan ve Sovyetlerden gelen yüz binlerce Müslüman asker, müttefik kuvvetlerin yanında El Alamein, Monte Cassino, Provans ve Stalingrat’ta faşizme karşı savaştılar.

Müslümanlar arasında Nazi katliamından kaçan Yahudileri kurtaran oldu mu?

Evet. Avrupa’nın, çoğunluğu Müslüman olan tek ülkesi Arnavutluk’ta savaşın bitiminde öncekinden daha fazla Yahudi vardı. 800 bin kişilik Arnavutluk’ta, II. Dünya Savaşından önce sadece 200 Yahudi yaşıyordu. Savaş sırasında çeşitli Avrupa ülkesinden kaçan birçok Yahudi Arnavutluğa sığındı.

"Ulusların İçinden Dürüstler" arasında resmen onurlandırılmış yetmiş Müslüman arasında birçok cesaret ve özveri örneği görüldü. Bu kişilerden Bosnalı Derviş Korkut, Mira Papo adlı genç bir Yahudi direnişçi kızı saklayıp dünyanın en değerli Yahudi el yazması olan Saraybosna Agadası’nı kurtardı. Türk konsolos Selahattin Ülkümen’in de elli Yahudi’yi Auschwitz fırınlarından kurtararak gösterdiği kahramanlığa Naziler, oğlu Mehmet’in doğumundan hemen sonra hanımı Mihrinissa’yı öldürerek karşılık verdiler. On altı yaşındaki Arnavut Refik Vesili, sekiz Yahudi’yi ailesinin dağ evinde saklayarak kurtardı.

Yahudiler ve Müslümanlar hep birbirlerine düşman mıydılar?

Hayır. İslam ve Yahudilik birbirine çok benzer dinlerdir. İkisi de tek Tanrı’ya inanır. İkisinde de dinsel kanunlar, yenilmemesi gereken yiyecekler ve bireyler arası ilişkileri denetleyici ayrıntılı kurallar vardır. İkisi de dinlerinin yazıldığı dilde öğrenilmesini emreder. Müslümanlar, Yahudileri ve Hıristiyanları "Kitabın İnsanları" olarak tanımlar.

Müslüman ülkelerinde yaşayan Yahudiler her zaman toplumdaki putperestlerden daha fazla korundular. Yahudiler ve Hıristiyanlar yüzyıllarca belirli bir ek vergi karşılığında "zimmî" – ikinci sınıf vatandaş – konumunda yaşadılar. On dört yüzyıl boyunca Yahudi azınlıklar birçok farklı rejim altında İslam Dünya’sında barış içinde yaşadılar. Bu süreçte bazı ülkelerde barış ortamları da sıkıntılı dönemler de geçirdiler. Örneğin Osmanlı Sultanlarının boyunduruğunda dini ortam oldukça hoşgörülü idi. Tam tersine, İran’da 1501-1722 yılları arasında Safavi Hanedanı süresince dini azınlıklar – Yahudiler, Zerdüştler ve Ermeniler’e- düzenli bir şekilde zarar verildi, işkence edildiler ve din değiştirmeye zorlandılar.

Yahudiler geçmişte İslam altında, Hıristiyan ülkelerde olduklarından daha mı iyi yaşadılar?

On dört yüzyıllık İslam tarihini yirmi yüzyıllık Hıristiyanlıkla karşılaştırmak kolay olmasa da, genel olarak İslam dünyasında zaman zaman Yahudilere karşı ayrımcılık yapılmış olsa da zulüm olaylar seyrekti.

Hıristiyan Avrupa’sında, Yahudilerin kendi dini inançlarını reddetmeleri için çok çaba harcandı. Yüzyıllar boyunca Yahudileri kendi dinlerine döndürmek için uğraştılar; İslam ülkelerinde bu çok daha az oldu. Bu süreçte birçok Hıristiyan din adamı ve Kilise’nin ileri gelenleri anti-Semit söylenceler ve klişeler uydurdular. Geçmiş yüzyıllarda Müslüman düşünürler bu konuda daha duyarlı oldular. Eski İslam edebiyatında "Yahudi canavarı" diye bir şey yoktu. Müslüman dünyasına ilk anti-Semit klişeler 19. yüzyılda, Arap topraklarındaki Avrupa sömürgelerinden geldi. Ne gariptir ki, bugün Arap ve Müslüman dünyasında hızla artan anti-Semit mitler hep Hıristiyan ve batı dünyasında yaratılmıştır.

Tarihte Yahudilerle Müslümanların barış içinde yaşamışlığının örnekleri var mı?

Yüzyıllar boyunca dünya Yahudi nüfusunun büyük bir kısmı Müslümanların egemen olduğu topraklarda yaşadı. Hep "zimmî" oldukları halde Yahudilerin serbestlik ve hatta refah zamanları da oldu. Onuncu ve on birinci yüzyılda İspanyada Endülüs’te Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman sanatı ve bilimi yan yana gelişti. En güzel Emevi sarayları inşa edildi; hattatlar ve sanatçılar Tevrat parşömenleri, İnciller, Kuranlar yarattılar; dilbilimciler Latince ve Arapça yazıları birbirlerine çevirdiler. Yahudiler Kordova Halifesi Abdal Rahman III (912- 961)’ın divanında yer aldı. Bu süreç fanatik Kuzey Afrikalı Berberler, Almohad’ların Endülüs’ü fethiyle sona erdi. Almohadlar "zimmî"lere kötü davrandılar. Ölüm ya da din değiştirme seçimleri arasında kalan çoğu Yahudi ve Hıristiyan başka ülkelere göç etti. Tanınmış Yahudi filozof Maimonides’inki gibi birçok aile doğudaki hoşgörülü Müslüman ülkelerine kaçtılar; bazıları da kuzeyde gelişmekte olan değişik Hıristiyan krallıklarına yerleştiler. 1492’de İspanya’nın Katolik kralı Yahudilerin sürülmesini emrettiğinde Sultan II. Bayezit bütün vilayetlere "Yahudilerin girişlerini engellememelerini, onları içtenlikle karşılamalarını" duyurdu. Amerikalı tarihçi Bernard Lewis’e göre "Yahudiler Osmanlı topraklarına kabul edilmekle kalmayıp, aksine cesaretlendirildiler, destek ve yardım gördüler, bazı durumlarda da mecbur kaldılar." Yahudiler birçok Osmanlı hükümdarı altında yükseldiler, bilime ve devlete önemli katkıları oldu. Müslüman ülkeler arasında ilk basımevi 1493’te İstanbul’da bir Yahudi tarafından kurulmuştur.

İslam, Yahudileri nasıl anlatıyor?

Yahudilerin ve Hıristiyanların İslam’da özel bir yeri vardır. Müslümanlar Allah’ın, sözünü İbrahim, Musa ve İsa peygamberlerden geçirdiğine inanır. İsa’nın annesi Meryem’in adı İncil’den çok Kuran’da geçer. Kuran’da ayrıca Tevrat’tan ve Yahudi peygamberlerden söz edilir. Yahudiler İbrahim ve Sara’nın neslinden, Müslümanlar da İbrahim ve Hacer (Sara’nın hizmetkârı, ona ilk oğlu İsmail’i doğuran kadın)’ın neslinden gediğini kabul ederler.

İslam inancına göre, İbrahim Mekke’de Kâbe’yi oğlu İsmail ile birlikte inşa etmiştir. Müslümanlar Allah’ın Musa ve İsa’ya öğrettiklerinin yanlış bilindiğine ve Hazret-i Muhammed’den gelen sözün Allah’ın tek, sonsuz ve doğru sözü olduğuna inanır. Kuran’da Tevrat, peygamberler ve İncil’den alıntılar olduğu gibi, ayrıca Hazret-i Muhammed’in Arap yarımadasında Yahudi kavimlerle savaşları geçer. İslam’ı kabul etmeyi reddeden üç Yahudi kavim Muhammed zamanında orada yaşamaktaydı. Peygamberin ordusu iki kavmi 624-625’te Medine’den püskürttü. Birkaç yıl sonra da üçüncü kavmin erkekleri öldürülüp kadınları ve çocukları köle olarak satıldılar. Muhammed’in Medine Yahudileriyle olan çatışmaları Kuran’ın ana konularından değildir, önemi azdır. Buna rağmen Kuran’da Hz. Muhammed’in Yahudilerle olan uğraşı konusu son zamanlarda Müslümanlar arasında Yahudi karşıtı hisleri kabartmak için aşırı uç fikirliler tarafından devamlı gündeme getirilmekte. Bu kişiler Kuran’da ve Hz. Muhammed’in sözlerinde geçen, Yahudilere olumlu kısımları tamamen göz ardı etmekte. Örneğin Sure 2:47 "Ey İsrailoğulları, size ihsan ettiğim nimetimi ve vaktiyle sizi diğer varlıklara üstün yaptığımı hatırlayın." (Elmalılı Meali)

İslam Yahudilere karşı mı?

Hayır, çünkü İslam, Yahudileri "Kitabın insanları" olarak tanır. Bu nedenledir ki, biz Müslümanlar olarak İslam dünyasında bunca anti-Semit efsanenin yayılmasından üzüntü duyuyoruz.

İslam dünyasında birçok değişik akımın var olduğu bir gerçek. On dört yüzyıllık tarihte İslam dünyasının, özellikle Hıristiyanlara kıyasla aralarındaki Yahudi azınlığına gösterdiği göreli hoşgörüyü unutmamak gerekir. Osmanlı İmparatorluğundaki ve Endülüs’teki dinsel serbestlik içinde Yahudilere çok nadir eziyet edildi.

Günümüzün İslam dünyasında var olan Yahudi düşmanlığı Avrupa’da icat edildiği halde günümüzde birçok Müslüman ülkede var olan anti-Semit düşüncelerin ve klişelerin gücünü ve kötü niyetliğini göz ardı etmemek, önemsemek gerekir. Yahudileri vatan haini ve komplocu insanlar olarak gösteren, kan iftirası ile suçlayan bu klişelerin çoğunu uzun yıllar öncesine, Hıristiyan Avrupa’dan gelen kökenine kadar izleyebilmek mümkün. Gene de Hıristiyan veya İslami antisemitizmden konuşmak anlamsız. Antisemit olan dinler değil, kendi politik çıkarları için başkalarının dini duygularıyla oynayan uçlardaki insanlardır.

Biz Müslüman aydınlar olarak, Müslümanlara yapılan ayrımcılığı herkesten önce Batıdaki Yahudi aydınların kınadığı gibi, Müslüman ve Arap düşünürleri ve ileri gelenlerinin de İslam adına Yahudi düşmanlığına karşı çıkmalarını bir vicdani sorumluluk olarak görüyoruz.

İslam karşıtı ayrımcılık gibi Yahudi düşmanlığı da mağdur kişiyi değil, faili rezil eder ve alçaltır.

Avrupa tarihinin bir parçası olan Holokost’un Müslümanlarla ne ilgisi olabilir?

Holokost, milyonlarca Yahudi’nin Naziler tarafından katliamı, sadece Avrupa’nın değil, insanlık tarihinin önemli bir bölümüdür. Bu soykırımda milyonlarca insana yapılanlar dinimiz ve düşüncemiz ne olursa olsun, hepimizi ilgilendirir.

Holokost’un acı gizemlerinden biri de görünüşte medeni bir toplumun planlayarak sistematik bir şekilde milyonlarca kişiyi öldürebilmesiydi. Holokost’tan ders alabilmek için Almanya’daki demokrasiyi hiçe sayıp bütün bir nesli kandırarak dünyayı küresel bir çatışmaya sokan ve bütün bir toplumu tehdit edici Holokost’a kadar varan karanlık güçleri bütünüyle anlayabilmek gerekir.

Holokost inkârı nedir?

Holokost inkârı, Nazilerin Yahudileri maruz bıraktığı toplu cinayetin asılsız olduğunu; Yahudilerin verdiği kayıpların sayısının çok abartıldığını, Holokost’un sistematik veya resmi bir politikanın sonucu olmadığını veya Holokost’un hiç bir zaman olmadığını savunmaktır. Holokost’un delillerini saklamaya çalışan ilk kişiler Nazilerdi. Paul Rassinier adında bir Fransız II. Dünya Savaşı’nda sadece 500 bin ile bir milyon arası Yahudi’nin öldüğünü ve bunların Nazilerin elinde değil de, günün kötü şartları yüzünden öldüklerini iddia etti. Onu diğer sahte bilginler ve "tarih revizyonistleri" izledi. Holokost inkârcıları nefret dolu bildirilerini internet yardımıyla yaymaya, beyaz üstünlükçüler gibi gruplar da internet sitelerinde olayları kendi çarpık açılarından açıklamaya devam ettiler.

Nazilerin kurbanlarını gazla öldürdüğünün kanıtı nerede?

Holokost sırasında Yahudileri öldürmek için en çok kullanılan yöntemlerden biri ölüm kamplarındaki gaz odaları idi. Naziler 1941 sonbaharında büyük boy gaz odalarının kullanımı hakkında talimatlar yayınladıklarında daha küçük boydaki ölüm odaları zaten kullanılmaktaydı. Ölüm kampları kurulmadan önce gaz odaları Hitler’in genetik ıslah programında önemli bir yer tutuyordu. Ocak 1940 ile Ağustos 1941 arasında bedensel ve zihinsel engelli 70.273 Alman vatandaşı 20-30 kişilik "duş odası"- tecrit edilmiş gaz odalarında can verdi.

Bu sürede Almanya’nın doğu seferberliğinde Yahudiler toplu olarak ateşli silahlarla öldürülmeye devam ediyordu. 1941 Ekim’ine gelindiğinde bu yöntem yetersiz olmaya başladı. Kasım 1941’den itibaren Chelmno ve Treblinka’da dizel kamyonların egzozunu kullanarak taşıdıkları insanları gazlamaya başladılar. Çoğunluğu Yahudi olan 320 binden fazla Chelmno tutuklusu bu yöntemle öldürüldü. Treblinka’da gaz kamyonları ve gaz odalarında toplam 870 bin Yahudi öldürüldü.

Gaz odaları Belzec, Lublin, Sobibor, Maydanek ve Auschwitz-Birkenau’da 3 Eylül 1941’den 1944 Kasım’ına kadar kullanıldı. Bilirkişiler gaz odalarının 2 ile 3 milyon Yahudi’nin ölümünden sorumlu olduğunu tahmin ediyor.

Neden Holokost’u sorgulayanlar antisemit veya Neo-Nazi olmakla suçlanıyor?

Altı milyon Yahudi’nin II. Dünya Savaşı sırasındaki katliamı tarihte en iyi belgelenmiş insanlık karşıtı suçtur. Bu vahşetin, başta Nazilerin kendi tutanakları olmak üzere planlama ve işi yerine getirme aşamaları ile ilgili birçok resmi belgesi var. Ayrıca toplama kamplarının kurtarılması ve toplu mezarların kazılması sırasında çekilmiş birçok fotoğraf ve film, aralarında kamplardan kurtulanların da olduğu sayısız şahidin anlattıkları bulunmakta. Bütün bu deliller karşısında Holokost inkârı hep politik amaçlar içerir. Holokost inkârı çoğu zaman Neo-Naziler tarafından yeni üyeleri cezbetmek için kullanılır.

Birçok araştırmacı ve akademisyen, yakın tarihte Holokost inkârıyla antisemitizm ve Nazizm arasındaki bağlantıyı gösteren çeşitli örnekler sunmuştur. Amerika’da Holokost’u inkâr eden kuruluş "Institute for Historical Review" Başkanı Greg Raven 1992’de "Hitler büyük bir adamdı… Churchill ve Roosevelt’in toplamından da büyük… Almanya’nın başına gelebilecek en iyi şeydi" demiştir.

Geçtiğimiz yıllar boyunca dünyada Holokost’u araştıran yüzlerce ünlü tarihçiden bir tanesi bile Holokost inkâr teorilerini onaylamamıştır.

Neden birçok Avrupa ülkesinde Holokost inkârı suçtur?

Holokost inkârı ayırımcılığa, vahşete, ırkçılığa ve zenofobiye (yabancı düşmanlığı veya korkusu) teşvik nedeniyle Avrupa ülkelerinde kanuna aykırıdır. Bütün geçmişteki mahkemeler, anıtlar, müzeler, hatıratlar, filmler karşısında bu olayı inkâr eden bir insan, Holokost’un büyük çapta bir hile olduğunu iddia etmiş olur. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Kurulu 1996’da Robert Faurisson’un inkârı hakkında şöyle yazmıştır: "Sözde tarafsız akademik araştırma görüntüsü altında Nazilerin kurbanlarını sahtekârlık yapmakla suçluyor." Holokost inkârı, bir tür, Yahudilere karşı kışkırtma yolu olduğu için suç kabul edilir.

Holokost inkârı neden Arap ve Müslüman ülkelerinde yaygın?

İslam dünyasında yakın zamanlarda yaygınlaşan Holokost inkârı hükümetlerin desteği, radikal İslam’ın yayılışı ve Arap-İsrail çatışmasının şiddetlenmesinden kaynaklanıyor. Holokost inkârı Ortadoğu’da tanınmış kişilerin konuşmalarında, devlete ait televizyon kanallarında, gazete makalelerinde ve profesyonel organizasyonlar desteğiyle sürekli gündemde. Holokost inkârının temel direği olan "Yahudiler Holokost hikâyesini kendi çıkarlarını korumak için uydurdular" iddiası Arap ve İslam ülkelerinde gittikçe daha yaygın olarak kabul edilmekte.

Arap ve Müslümanların Holokost kavramı hiç bir zaman tek şekilde olmadığı gibi, Arap-İsrail kavgasının durumuna göre de değişmektedir. İran ve Suriye gibi ülkelerde Holokost inkârı doğrudan devlet teşvikiyle baş gösteriyor. Başka ülkelerde II. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin katliamını küçümsemek, İsrail ve Amerika’yla olan ilişkilerin düzelmesine karşıt olan partiler ve gruplar tarafından teşvik ediliyor.

Holokost inkârı İslam dünyasına nasıl “ithal” edildi?

Holokost inkârı Arap dünyasında ilk olarak 1970’lerde ortaya çıkmasına rağmen, 1990’lara kadar Ortadoğu medyasında yaygın değildi. Batıdaki inkârcılar arasında eski bir komünist olan Fransız Roger Garaudy, İslam dinine geçtikten sonra Holokost inkârı ve antisemitizmi İslam dünyasında yaymaya başladı. Fransız hükümeti Garaudy’u ırkçılığa teşvikle suçlayınca kendisi Ortadoğu’da kahraman oldu.

Aralık 2000’de Institute for Historical Review 14’cü konferansını 2001 Nisan ayında Beyrut’ta düzenleyeceğini açıklayınca Batılı inkârcılarla Arap dünyasındaki bağ daha da belirginleşti. Birçok Arap aydını bunu bir rezalet olarak açıkça protesto etti. Sonuçta Lübnan hükümeti bu konferansı yasakladı. İran dışişleri bakanlığının 2006 Tahran Holokost konferansında eski Ku Klux Klan lideri David Duke, gözden düşmüş birkaç akademisyen ve birçok ‘supremacist’ (beyazların üstünlüğünü savunan) yer aldı.

Holokost inkârı Müslümanlara ne kazandırır?

Hiçbir şey, ancak büyük bir insanlık faciasını inkâr etme Müslümanların kendi özgüvenini ve ahlak değerlerini sarsar. Aramızdaki Müslümanların da belirttiği gibi, hiç bir dava II. Dünya Savaşı’nda milyonlarca Yahudi ve diğer azınlıkların Naziler ve yandaşları tarafından öldürülmesinin getirdiği büyük acıyı inkâr ederek veya küçümseyerek kazanılamaz. Holokost inkârını Ortadoğu çatışmasında bir politik araç olarak kullanma teşebbüsü aksine bu yöredeki güvensizlik ve düşmanlığı körükler.

Yahudiler İsrail’i kurmak için Holokost’u mu kullandılar?

Yahudi devletinin varoluşunu Hitler’e borçlu olduğunu söylemek hatalı bir düşüncedir. Yahudi milliyetçiliği – Siyonizm, Avrupa’daki Yahudiler yok edildiğinde yarım yüzyıllık geçmişi olan bir kavramdı. Hitler 1933’te iktidara geldiğinde ve 1936’da Filistin’in bölünmesi teklif edildiğinde, Yahudi devletinin temelleri çoktan atılmıştı. Bundan dolayı İsrail, Holokost’un doğrudan bir sonucu olmuyordu.

Birleşmiş Milletlerin 1947-1948 yılları arasında yer alan müzakerelerine bakılırsa, Holokost’un bu konuda karar yönlendirici veya önemli bir rolü olduğunu bile kanıtlamak zor. Şu da gerçektir ki, Holokost dünya kamuoyunda Yahudilere ait bir vatanın yasallığını hızlandırdı. Ancak Holokost ve İsrail arasında bir sebep – sonuç ilişkisi yok.

Holokost’u konuşmak İsrail’e çıkar sağlamıyor mu?

Hayır. Holokost bir İsrail meselesi değil. Ayrıca, Müslümanların Holokost inkârı, Filistinlilerin davasına yardımcı olamadı. İsrail devleti ve İsrail hükümeti hakkındaki politik görüşümüz ne olursa olsun, tarihte Holokost’un varlığının kanıtları değişmez. Yahudi milletinin soykırımını inkâr veya küçümsemenin hiç bir ahlaki temeli olamaz.

Holokost’u kabul etmek, Filistinlilerin haklarını reddetmek veya onların davalarını inkâr edip küçümsemek anlamına gelmez.

İsrail – Filistin çatışması neden Holokost’la kıyaslanamaz?

İsrail’le Filistinliler arasındaki anlaşmazlık ırkçı değil, milliyetçi bir davadır. Politik ve toprak sorunudur. İki milletin küçük bir toprak parçası için verdiği uğraştır. Bu sorun yıllardan beri kimi zaman şiddet kullanarak, kimi zaman da anlaşmaya çalışarak devam etmiştir. Bir barış anlaşmasına varılamadığı durumda, şiddet ortamı gerek Araplara gerekse Yahudilere azap vermekte, Filistinliler de kötü durumda yaşamaya devam etmekte.

Her şeyden önce, Yahudilerin katliamı ırkçı Nazi ideolojisinin bir sonucuydu. Bu ideolojiye göre Yahudiler varlıklarıyla Almanya’yı ve bütün uygarlığı tehlikeye sokan çok kötü bir ırktı. Nazilerin Yahudilere yönelik kavgası toprak veya varlık gibi elle tutulur bir kazanç uğruna değildi. Onların hedefi dünyayı Yahudilerin sözde zararlı etkisinden kurtarmaktı.

Holokost Nazilerin ırkçı ideolojilerinden doğdu ve onlar Yahudilerin tümünü öldürmeyi denediler. Holokost’ta egemen bir millet, devletin bütün kaynaklarını belirli bir milletin sistemli toplu katlini gerçekleştirmek için kullandı.

Naziler Yahudileri ölüm kamplarında silahla ve özel olarak tasarlanmış gaz odalarında düzenli bir şekilde öldürdüler. Ayrıca Nazi idaresi altında gettolarda, kamplarda ve köle işçi olarak çalıştıkları yerlerde, yüz binlerce Yahudi ölünceye kadar çalıştırıldı. Sonuç 6 milyona yakın Yahudi’nin ölümüydü.

İsrail-Filistin çatışması çok acı olduğu halde Holokost’la kıyaslanamaz. Ortadoğu’daki durumu açıklamak için Holokost’un tarihinden terimler kullanmak olayları ve sonuçlarını açıklığa kavuşturmak yerine daha da bulandırır.

Holokost’la ilgisi olmayan Filistinliler neden onun cezasını ödesin?

Bir insanlık felaketi olan Holokost konusunu İsrail’in kuruluşu ve özellikle İsrail siyasetinden ayrı tutmak gerekiyor.

Filistinlilerin ve İsraillilerin hisleri ve düşünceleri kutsal tarih, acı dolu bir geçmiş, birbirlerine karşı batıl inançlarla o kadar dolu ki, geçmişte veya günümüzde birbirlerinin çektiği acıyı bir türlü anlayamıyorlar.

Filistinlilerin (ve Arapların) Yahudi tarihine bakışı, Yahudilerin Filistin (ve Arap) tarihine bakışı gibi kötülük ve söylencelerle dolu. Bu söylenceleri düzeltmenin sorumluluğu her iki tarafın da aydın kişilerine aittir. Müslüman aydınlar, Yahudileri Nazilerle eşleştirip Yahudi (Davut) yıldızını Nazilerin gamalı haçı gibi çizmenin anlamsız olduğunu bildirmekle kalmayıp Holokost kurbanları ve ailelerine en büyük hakaret olduğunu beyan etme cesaretini gösterebilmelidir.

Yahudi aydınlar da diğer Yahudilerin Filistinliler ve meşru istekleri hakkındaki mit ve kötü niyetli düşüncelerini silmek için çalışmalıdır.

En önemlisi, Holokost konusunun politik anlaşmazlıklar arasında yeri olmamalıdır. Holokost İsrail’in kuruluşundaki kararı yönlendirdiyse de; Arapların Yahudilerin başına gelen felakette bir suçu yoksa da; Müslümanların Holokost’u inkâr etmesinin ya da kabulünün İsrail’e destek veya Filistin haklarına ihanet olarak görmek ahlaki vicdana uymaz.

Holokost konusu neden bu kadar çok konuşuluyor?

Holokost konusu sadece Nazizmin kurbanlarını hatırlamak ve onurlandırmak değil. Bu bir ülkeyi yönetenlerin, belli bir dini veya etnik zümreyi hedef alarak onları ülkenin sorunlarıyla suçlayıp, çözümü kin yoluyla basitleştirmenin nelere yol açabileceğini gösteren uyarıdır.

Hedeflerine nefret yoluyla ulaşmak isteyenler azınlıkta olduğu halde, karşılarına çıkan olmadığı sürece çoğunluk olarak görünürler. Holokost’tan öğrenmemiz gereken tek bir şey varsa, o da adaletin en büyük düşmanının sessizlik olduğudur. Geçmişteki hataları kavramak istiyorsak Holokost’u tarih diye geçiştirmemeli, ondan ders almalıyız.

Biz Müslümanlar – ve herhangi bir inancı olan her insan – Holokost’un nedenlerini ve sonuçlarını, özellikle ona öncülük eden yıllardaki politik liderlerin, makale yazarlarının ve yorumcuların üsluplarını anlamalıyız. Holokost’un Auschwitz veya gettolarda başlamadığını da unutmamalıyız. Holokost ondan çok uzun zaman önce cehalet içinde üreyen bir nefretin yaygınlaşmasını sessizce izleyenlerin kalplerinde başlamıştı.

KAYNAK : http://www.projetaladin.org/holocaust/tr/40-soru-40-cevap/the-holocaust-and-arab-israeli-conflict.html

YAHUDİLİK DOSYASI /// Hazel ÇAĞAN ELBİR : AVRUPA’DA YÜKSELEN AŞIRI SAĞDAN NASİBİNİ ALAN YALNIZCA YAHUDİLER DEĞİLDİR


Hazel ÇAĞAN ELBİR : AVRUPA’DA YÜKSELEN AŞIRI SAĞDAN NASİBİNİ ALAN YALNIZCA YAHUDİLER DEĞİLDİR

Avrupa’da uzun zamandır sorun haline gelen aşırı sağın yükselişi ve yabancı düşmanlığının artması Avrupa ülkelerinde yaşamlarını sürdüren insanlar için her geçen gün büyüyen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Son günlerde özellikle Fransa’da Anti-semitik saldırıların arttığına dair haberleri sıklıkla görmeye başladık. “Anti-semitizmin normalleştirilmesi” kaygısı ise Avrupa’da rahatsız edici boyutlara ulaşmıştır.[1]Bilhassa Fransa, bir süredir Anti-semitik saldırılara sahne olurken şimdi de Siyonizm karşıtlığı ile mücadele vermektedir. Ancak aşırı sağ yalnızca Yahudi karşıtlığının ya da Siyonizm karşıtlığının değil, İslamofobi’nin de bu süreçte güçlenmesine sebep olmuştur. İslamofobi ise çoğunlukla göz ardı edilmektedir.

Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı (İng. Fundamental Rights Agency-FRA), Yahudi karşıtlığının son günlerde artış göstermesi sebebiyle Avrupa Yahudi Cemaati’nin %40’nın kendilerini artık güvende hissetmedikleri için evlerini terk etmek zorunda olduklarını ortaya koymuştur. Yapılan ankete katılanların %90’ı, Yahudi karşıtlığının 2013’ten beri hızlı bir yükseliş seyrettiğini belirtmiştir.[2]Son günlerde ise, bir grup Fransız Parlamenter, aşırı sağın yükselişi ile Yahudi karşıtlığı gibi Siyonizm karşıtlığının artış göstermesi dolayısıyla Siyonizm[3]karşıtlığının suç sayılması için kanun tasarısı sunmaya hazırlanmaktadır.[4]Kanun tasarısını savunan milletvekilleri, ırkçıların Siyonizm karşıtlığının arkasına saklanarak Yahudi karşıtlığını daha da şiddetli bir şekilde arttığını ifade etmişlerdir.[5]

Fransa’da Anti-semitik saldırıların bir yıl içinde %74 artmış olması, endişe verici bir hal almıştır. Ancak İslamofobik saldırılar ile ilgili haberlere çok sık rastlanmasa da yapılan araştırmalarda İslamofobik saldırılarda da ciddi bir artış görüldüğü ve en fazla etkilenenlerin kadınlar olduğu ortaya konmuştur. Belçika’da saldırıların %70’nin kadınlara yönelik olduğunu belirten “İslamofobi ile Mücadele Derneği” (Fra. Collectif contre l’islamophobie en France, CCIF)[6], İslamofobik saldırılara maruz kaldıktan sonra sekiz günden fazla iş göremez raporu alanların %85’nin kadınlar olduğunu da işaret etmiştir.[7]Avrupa’da başat sorun Müslümanların varlığıdır ve bu sorun Yahudilerin de sorun olarak gündeme gelmesine sebep olmuştur. İslam hakkındaki güncel tartışmalar Museviliğin yeri ve Yahudi kimliği ile ilgili geçmiş tartışmaların yeniden gündeme gelmesine yol açmış, bu durum Yahudilerin durumunun yeniden tartışılmasını gündeme taşımıştır.[8]İki din de benzer özellikler göstermektedir. Ancak bu benzerliklere rağmen, Avrupa’da Musevilik ve İslam arası açılmış iki din olarak gözlemlenmektedir. Prof. Dr. Nilüfer Göle, özellikle Holokost sonrasında Avrupa’nın bir uzlaşma süreci yaşadığını, Avrupa medeniyetinin sadece ‘Grek-Romen’ değil, ‘Yahudi-Hristiyan kökleri olduğu’ tezinin daha güçlü dile getirilir olduğunun altını çizmektedir. Durum her ne olursa olsun, Yahudilik ve Siyonizm için mücadele veren, eşitsizliğe ve ülke varlığına saldırıyı kabul etmeyen Fransa’nın Müslümanlar için benzer çabalarını beklemek yadırganacak bir durum değildir. Yahudiler ve İsrail için gösterilen benzer hassasiyetin Müslümanlar için de gösterilmesini beklemek doğaldır.

Fotoğraf: https://news.yahoo.com/france-shaken-outbreak-anti-semitic-violence-abuse-163545500.html

[1]“Anti-semitizm ‘disturbingly normalised in Europe”, EUObserver.com, 10 Aralık 2018, https://euobserver.com/political/143655

[2]Hazel Çağan Elbir, “Avrupa’da Yabancı Düşmanlığı Konusunda Sunulabilecek Örneklerin Sayısı Artıyor”, avim.org.tr, 17 Aralık 2018, https://avim.org.tr/tr/Analiz/AVRUPA-DA-YABANCI-DUSMANLIGI-KONUSUNDA-SUNULABILECEK-ORNEKLERIN-SAYISI-ARTIYOR

[3]Siyonizm; Yahudilerin Yahudi devletinin sınırları içinde kendi kaderini tayin hakkının bir devlet kurarak gerçekleştirme ideolojisidir.

[4]“Fransa’da ‘Siyonizm Karşıtlığı’nın Anti-Semitizm Gibi Cezalandırılması İçin Kanun Teklifi”, EuroNews, 18 Şubat 2019, https://tr.euronews.com/2019/02/18/fransa-da-siyonizm-karsitliginin-anti-semitizm-gibi-cezalandirilmasi-icin-kanun-teklifi

[5]“Fransa’da ‘Siyonizm Karşıtlığı’nın Anti-Semitizm Gibi Cezalandırılması İçin Kanun Teklifi”, EuroNews, 18 Şubat 2019, https://tr.euronews.com/2019/02/18/fransa-da-siyonizm-karsitliginin-anti-semitizm-gibi-cezalandirilmasi-icin-kanun-teklifi

[6]“İslamofobik Saldırıların Hedefinde Kadınlar Var”, CNNTürk, 9 Eylül 2018, https://www.cnnturk.com/dunya/islamofobik-saldirilarin-hedefinde-kadinlar-var

[7]“Fransa’da İslamofobik Saldırıların En Büyük Mağduru Kadınlar”, Perspektif.eu, 17 Nisan 2018, https://perspektif.eu/2018/04/17/fransada-islamofobik-saldirilarin-en-buyuk-magduru-kadinlar/

[8]Nilüfer Göle, Gündelik Yaşamda Avrupalı Müslümanlar – Avrupa Kamusal Alanındaki İslam İhtilafları Üzerine Bir Araştırma, Metis Yayınları:İstanbul, s, 237.

YAHUDİLİK DOSYASI : Altı Köşeli Yıldız ve Menorah


Altı Köşeli Yıldız ve Menorah

Musa ve halkı Mısır’dan çıktığında bu sembol hiç bir şekilde kullanılmıyordu! Mısır’da yapılan araştırmalarda MÖ.3.yy’dan daha eskiye gidemediler. İsrail’de bile MÖ.1.yy’dan daha eskisi yoktur (ya da henüz bulamadılar, gerçi bulamazlar da!). Ama, Asya’da Noin-Ula kurganından çıkarılan tamgalar arasında vardır, harf olarak kullanıldığını Çinli araştırmalar açıklamıştır, çünkü buluntu 20’nin üzerinde damga barındıran bir yazıttır (Hu-script). Başka bir buluntu ise Saka-İskit-Türklerine ait bir aynanın arka yüzüdür : Altı köşeli bir yıldız gibi bölümlere ayrıştırılmıştır. Beş köşeli yıldız da var kullanımda: Mezopotamya’daki Sumerliler ile Pazırık’taki buluntularda görülür…

Sibirya’ya coğrafi adını veren Subar-Suvar-Sibirler, Avrupa’da devlet kurmuş olan Hazarlar, Avrasya coğrafyasında at koşturmuş devlet kurup-yıkmış olan Saka-İskit-Kimmerler, Mısır ve Rusya arasında kalan bölgede bulunan Memluk-Kıpçaklar, zaman içinde birbirleriyle karışmıştır. Sonuçta hepsi Türktür ve savaşta ayrı düşmüş ya da yönetimdekiler ile ayrı düşüncelere sahip birçok alt oba veya aşiret liderleri ayrılmış ve diğer boy, aşiret ve obalarla birleşmiş, beraberlerinde damgalarını da taşımışlardır. Yahudilere de Hazarlar ile taşınmış olduğu ise doğrudur.

Aynı şey Menorah dedikleri yedi kollu şamdan içinde geçerlidir. İlk örneklerini Hakasya’daki kaya resimlerinde görürürüz : 5000 yıllık olan bu kaya resimleri, Musa ile halkın Mısır’dan çıkma tarihi (yaklaşık olarak MÖ 1200) olarak verilen tarihten daha eskidir. Aralarında 1800 yıl var! Bu yedi başlı Kam ya da Ata ile ilgili olarak, Nazarbayev’in hayatını anlatan bir Kazak filminde (Çocukluk Çağımın Gökyüzü) şu replik geçer: " Her Kazak yedi atasını bilmelidir, say bakalım!" der ninesi küçük Nazarbayev’e…Ve ben bu yedi başlı Kam/Ata Kaya resminin "Yedi Ata"yı ifade ettiğini düşünüyorum…

Madem Menorah Yahudilere ait, o zaman niye İsrail’de en eskisi Süleyman Mabedi ile başlatılıyor? Musa dönemi Mısır’ında yoktur, bulunmamıştır da! Süleyman Mabedi içinde "Süleyman mabedi Turanlılara yaptırdı" diyen kaynaklar vardır. Başka bir bilgi de Mısırlı araştırmacılardan gelmiştir. "Musa Mısır’dan çıkmamıştır, Yemen taraflarından çıkmıştır" derler. Arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan ve piramit işçilerine ait olan yerleşimin kölelere değil işçilere ait olduğudur. "Mısır hükümdarları niye köle beslesin, bunun gıdasını ve barınmasını Mısır hükümdarları karşılasın ki? Onlar işçiydi ve emeklerinin karşılığı ödeniyordu", diyerek son noktayı koymuşlardır. Menorahlı Migdala buluntusu üzerinde ayrıca bir başka damga daha vardır, Memlukların sancakları, Karaçay-Balkarların bayrağı ve de Kimmerlerin buluntuları arasında da görülen bir damgadır o : Sivriltilmiş dörtköşelerin ortasında bir daire.

Partlarla ilişkilerine gelince… Partların ahalisi, kendi boy ve obalarından bir şekilde sürülmüş ve Part adı altında biraraya gelmiş olan İskit-Sakalardan oluştuğunu biliyoruz, Dış-İskitler de diyorlar. Yahudiler Partlara özellikle önem verirler, çünkü onları Romalılardan kurtaranlar Part-Türkleridir. Hatta saygı ve sevgiyle anarlar, kurtarıcı olarak görürler: "Filistin’de bir mezar taşına bağlanmış Partlara ait bir cenk atını görürseniz, Mesih’in gelme saati yaklaşmıştır" (kynk: Selahi Diker ve Roman Ghirshman)

MÖ.5.yy’da Yehuda Krallığı yok edildiğinde sürülen veya kaçanlar Fırat ve çevresi dışında İzmir, Efes ve Rodos’a göç etmiştir. MÖ.3.yy’da Büyük İskender de Yahudileri sürmüştür, hatta "Gog ve Magogla beraber Kafkas dağlarına hapsetmiştir" denilir. Gog ve Magoglar da İskit-Kimmer olduğuna göre… Bunca zamandır birlikte yaşadıkları çeşitli Türk boylarından mutlaka birşeyler kapmışlardır. Bu bölgelerdeki altıköşeli yıldız ile menorah buluntuları MÖ dönemine değil MS dönemlerine aittir.

Altı köşeli yıldıza dönersek; Avrupa’da en eski yıldız 11.yy’da yazılmış olan Leningrad Codeks’inde görülür, ki Hazarların yerleştiği yerlerden biridir. Avrupa Yahudileri bile bu sembolü kullanmamışlardır, onların kullandığı, ki tarih MS 13.yy’dır, Sarı renkli bir Dairedir (google amcaya "jewish badge yellow ring circular" anahtar kelimeleri girerseniz resimleri görürsünüz.) Nasıl ki, Hıristiyanların tapınım yerini belirtmek için haç (ki bu da Türklerin damgası) , Müslümanların camisine hilal (ki islamın değil, Türklerin taşıyıp-yaydığı bir semboldür!) konduysa, altıköşeli yıldız da 17.yy’da Yahudilerin evini belirtmek için sinagoglarda kullanılmıştır.

Genelleme yaparsak, Altı köşeli yıldız Yahudilerin son 200 yılda kullandığı bir sembol olmuştur. Bunu Yahudi bir profesör olan Dr.Henry Abramson bile söyler : "Altı köşeli yıldız Yahudilerin sembolü değildir!"… Siyonsitlerin 19.yy’da resmileştirdiği bir Türk damgasıdır.

Sevgiler

Semra Bayraktar

LİNK : https://tarihvearkeoloji.blogspot.com/2017/03/hazar-kral-bulan-kimdi-paneli-ve-notlar.html

LİNK : https://yenidenergenekon.com/997-alti-koseli-yildiz-ve-menorah/