ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : EYY VATANDAŞ !!! ATATÜRK’Ü SEVMEMENİN NEDENİ İDEOLOJİK DEĞİLSE BU YAZIYI MUTLAKA OKU !!! BELKİ FİKRİN DEĞİŞİR !!!!


RESSAM MUSTAFA GÜNEN : ‘Atatürk düşmanı bir babanın oğluyum!..’

Maalesef babam (Allah rahmet etsin) ve çevresi Atatürk düşmanıydı. Ben büyük önder Atatürk’e ilişkin akıl almaz sığ ve adi hikayeler dinleyerek büyüdüm. On iki yaşımdan itibaren de Atatürk’e karşı yapılan bu haksızlıkla mücadele ettim. Burası çok ilginç değil mi? Böylesine yoğun Atatürk düşmanlığına rağmen nasıl oldu da karşı duruşuma izin verdiler. İşte bu konuyu yazma nedenim de budur. Ayrıntıya babamın nasıl biri olduğunu anlatarak gireyim.
Hani belgesellerde duyduğumuz nesli tükenme ifadesi var ya, işte babam tam da öyle nadir bulunacak dürüst bir insandı. Asla, ama asla yalan söylemezdi…

* * *

Atatürk düşmanlığının en önemli nedeni, onun yaptığı devrimlerin içerisinde, dindeki Kuran dışılıkların düzelmesi için yaptığı uygulamalardır. Tabii bu devrimler yüzlerce yıllık geçmişi olan ve dinden nemalanan şeyhleri, hocaları harekete geçirmiş! Atatürk’ü milletin gözünden düşürmek, ona düşman etmek için akıl almaz iftiralar uydurup gizlice yaymışlar, milletin inanç hassasiyetini kullanarak, kışkırtmışlar. Bunun için Kuran’ı da alet etmekten çekinmemişler!..

* * *

Yirmili yaşlardaydım. O zamanlar babam ve arkadaşları sık sık bizde toplanırlardı. Yine böyle bir toplantıda konu Atatürk’e geldiğinde her zamanki gibi ona Deccal (Kıyamette ortaya çıkacak, yalancı ve kötü yaratılışlı kimse) diye hitap ettiler. Ben bunu duyunca zorunlu olarak itiraz ettim:
“Bakın!” diye söze başladım “Savaşta bile insanca düşünen, esir aldığı askerlere “Üzülmeyin savaşta olur böyle şeyler” diyen, ölen düşman askerlerinin ailelerini “Çocuklarınız bize emanet” diye teselli eden, “Yunan bayrağını bir milletin simgesidir” diye çiğnemeyen asil, erdemli ve yüksek bir karakterle savaş kazanmış bir komutana Deccal diyemezsiniz. Bunu diyen ya bu geçeği bilmeyen cahildir ya da iyi karakterli değildir” dedim.

* * *

Babamın arkadaşlarından birisi sözümü keserek “Bir dakika! Savaşı o kazanmadı ki! Allah ordularını gönderdi onlar vasıtasıyla zafere ulaştık” dedi! Arkasından da “Esir alınan birçok Yunan subayı, bizi Mustafa Kemal’in askerleri yenmedi, biz gökten inen yeşil bereli askerlere yenildik demişler” diye devam etti! Bu anlatılana delil olarak da bana, Allah’ın savaşta inananları desteklemek için ordular gönderdiğine ilişkin ayetler okudu…
Ben de gökten inen askerler olayının gerçek olup olmadığına hiç girmeden “Kuran’da yazıyorsa doğrudur hacı abi” dedim “Ancak, bu ayetlere ve senin anlattıklarına göre, Allah’ın Atatürk’ü desteklemek için ordularını gönderdiğini siz kendi ağzınızla itiraf ediyorsunuz” deyince, birbirlerine baktılar! Zira hiç beklemedikleri bir cevaptı. Sonra o kişi ayağa kalkıp “Hayır, asla öyle değil” diyerek devam etti “Ordumuz, imamlarla, hocalarla doluydu ve abdestinde namazında askerlerden oluşmuştu, Allah onlara yardım için ordularını gönderdi, Atatürk için değil” dedi!..

* * *

Gülümseyerek dinledikten sonra “Size bunları Allah söyletiyor hocam çünkü bilmeden Atatürk’ü övüyorsunuz” dedim. Şaşkınlığı artmıştı. “Hayatta o kafiri övmem” diye cevap verdi. “Beni sabırla dinleyin açıklayayım dedim. “Bildiğiniz gibi Atatürk, bahsettiğiniz o imanlı orduyu dışarıdan getirmedi. Onlar Osmanlı askerleriydi. Öyle değil mi?..” Başlarıyla tasdik ettiler.
– “Osmanlı, aynı imanlı askerlerle girdiği savaşların çoğunu kaybetti. Osmanlı askerleri de abdest alıyor, namaz kılıyor ve tekbir getirerek savaşıyorlardı ama yenildiler. Sonunda Osmanlı yıkılma noktasına geldi. Yoksa o askerler imansız mıydı” diye sordum. “Olur mu hiç, elbette imanlıydılar” diye cevap verdiler.

– “Madem öyle Allah o savaşlara neden ordularını göndermedi de savaşları kaybettiler?..”

* * *

Hiçbiri cevap veremeyince devam ettim:
– “Çünkü, Allah yalnızca imanlı olanlara değil aynı zamanda haklı olana, hak edene ve daha da önemlisi, galip gelmesini istediklerine yardım eder. Onun için eğer Allah Osmanlı’nın bekasını isteseydi, Osmanlı yıkılmazdı. Kısacası okuduğunuz ayetler ve anlattıklarınızdan çıkan sonuç şu: Abdestinde, namazında ve de tekbir getirerek savaşan bir ordu, Osmanlı’nın bekası için mücadele edince Allah yardım etmedi yenildiler ve sonları geldi. Fakat aynı imanlı askerler bu kez Atatürk önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak için savaşınca Allah yardım etti ve mucize ötesi bir sonuçla galip geldiler. Demek ki Allah Osmanlı’nın değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını istedi” dedim.
Kısa bir sessizlikten sonra babam söze girdi. “Aslında söylediklerin doğru olabilir. Zaten Atatürk savaşırken iyi idi. Ama sonradan şımardı ve dine düşman olup kafir oldu” dedi!..

* * *

“Yapma baba” diye başladım. “Atatürk İslam dinini bilime emanet etmek için 1924’te imam hatip okullarını kurdu, Diyanet İşlerini kurdu. Daha sonra millet okuduğunu anlayarak inancını sürdürebilsin diyerek Kuran’ın Türkçe mealini hazırlattı. Kuran’ı anlayarak okumak Allah’ın emridir. Düşünsenize, hiç din düşmanı, kafir olan biri öncelikle bunları yapar mı? Hem de çok güçlü olduğu bir zamanda... Bu konuda bir türlü göremediğiniz şey şu; Atatürk, dine değil, Kuran’ın da lanetlediği dini menfaat için kullananlara, yobazlığa ve hurafelere savaş açtı” dedim. Daha sonra işim gereği aralarından ayrılırken “Son bir şey daha söyleyeyim” dedim “Sizin söylediğinize göre bir kimse okul, hastane cami gibi hayırlı eserler bırakırsa öldükten sonra da o kişinin amel defteri kapanmaz, o eserler durdukça onun defterine sevap yazılır öyle değil mi?” diye sordum “Evet” dedi babam. “Peygamberimizin hadisidir…”

* * *

– “O zaman bu hadise göre; Afyon’a kadar gelmiş düşmanı yenip, bu topraklarda bize özgür bir vatan olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa eden başta Atatürk olmak üzere onun arkadaşlarının da amel defterleri açıktır. Bu durumda yapılan her okulda, hastanede, camide, her okunan ezanda, özgürce yapılan ibadetlerde, Atatürk ve arkadaşlarının defterlerine sevap yazılıyor. Ayrıca farkında değilsiniz ama siz de özgürce kıldığınız her namazda yaptığınız her ibadette nefret ettiğiniz, Deccal dediğiniz Atatürk’ün defterine sevap gönderiyorsunuz bilesiniz. Ben Atatürk’ü Allah’ın gönderdiğine ve desteklediğine inanıyorum. Çünkü büyük imkansızlıklar içinde savaşmışlar. Kazmayla, kürekle dünyanın en güçlü ve donanımlı ordularına karşı kazanmak mümkün değildir. Zaten böyle bir zaferin tarihte başka bir örneği yoktur. O zaman siz Allah’ın desteklediği birine düşmanlık ediyorsunuz demektir. Bunu bir düşünseniz iyi olur.” dedim “Ayrıca şunu da unutmayın, Allah nankörleri sevmez!..”

* * *

Sevgili okurlarım, bu satırları deniz ve su ressamı olarak bilinen Mustafa Günen‘in guncelhaberajansi.com adlı haber sitesindeki yazısında okudum.
Günen, özetlediğim yazısını “Atatürk karşıtlarının çoğu bu fikre özgür düşünceleriyle ulaşmış değillerdir. Dolayısıyla bu konudaki gerçekleri anlatmak pek işe yaramaz! Çünkü sorun onların neye inandıklarında değil, neden inandıklarındadır” diye bitirmiş.

Neden inandıklarını düşünmek ise, Cumhuriyet Bayramı öncesinde hepimize ev ödevi olsun!..

DOĞA SORUNLARI DOSYASI : KANADA’DA OTURAN TÜRK VATANDAŞINA DAL KIRDIĞI İÇİN 40 USD CEZA KESEN KANADA HÜKÜMETİ KAZDAĞLARINDA KATLİAM YAPIYOR !!!!!


34 YILDIR KANADA’DA ÇALIŞAN T.C. VATANDAŞI MELANIE ÖZBAY ANLATTI !!!!

Yaklaşık 34 yıldır Kanada’da yaşıyorum. Burada bahar geç gelir. Ağaçlar Mayıs ayının sonunda çiçek açarlar. Yalnız bir ağaç vardır, bizdeki kardelen gibi… Nisanın sonunda çiçek açar. Eksi derecede bile zamanı gelince çiçeğinin açar.

Bundan yaklaşık 25 yıl önce bir Cumartesi günü öğle yemeği için bir restorana gidiyorum. Hava güzel artı 14 derece.. Mayıs ayının ilk haftası… Şehir içinde çoktur, kısa boylu geniş saçaklı bir ağaç. Çiçekleri o kadar güzel açmış ki.. Ağaçtan bir dal kırdım, elimde restorana götürdüm. Sık gittiğim bir restorandı. Cumartesi günleri tavuk kanadıyla bira günleri olur. Ben de iki haftada bir uğrardım. Garson kızlar beni tanırlar, her gidişimde tebessümle karşılarlardı. Üniversite öğrencisi kızlar çiçeği elimde görünce tebessümle karşılamadılar. Dışarda balkonda oturdum. Bira ve tavuk kanadı söyledim. Balkonda oturanlar da çiçeğe doğru baktılar, anlayamadım. Garsonlardan biri ya da müşterilerden biri telefon etmiş olacak ki 20 dakika geçti, çiçek masanın üzerinde. Belediyeye ait çevre koruma arabası geldi, park etti. İçinden 35 yaşlarında bir adam çıktı, gülümseyerek bana doğru geldi. Masadaki çiçeğe baktı. Nezaketli bir şekilde “O çiçeği alıp arabama gelir misiniz?” dedi. O zaman anladım. Bu çiçeği dalıyla kırmak yasak. “Mahkemeye mi gitmek istiyorsun, yoksa para cezası mı vereyim” dedi. “Ne kadar para cezası” dedim. Bir metre çıkardı ve dalın boyunu ölçtü. Yaklaşık 40 cm. “40 dolar yazacağım” dedi ve yazdı. Pazartesi günü 40 doları belediyeye ödedim.

Kendi ağacının dalına dokundurmayan Kanadalı bizim Kaz Dağlarını dümdüz ediyor. Hem doğayı katlediyor. Hem de siyanürle altın arıyor, insan sağlığını tehdit ediyor. Bunlar 40 cm ağaç dalı için ceza kesiyor. Bizim hainler de bizim dağlarımızı bunlara peşkeş çekiyor. Bizimkiler gelsin, bunların iki ağacını kessin. Tere iki kazma atsın. Ağacı da, kazmanın sapını da adamın k….na sokarlar…

Melanie ÖZBAY

ERMENİSTAN DOSYASI : Musul petrolleri konusunda rol oynayan bir Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşı ve iş adamı GÜLBENKYAN ADINA HATIRA PULLARI


Musul petrolleri konusunda rol oynayan bir Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşı ve iş adamı GÜLBENKYAN ADINA HATIRA PULLARI

​Ermenistan Posta Teşkilatı, Kalust Sarkis Gülbenkyan’ın 150. yaş günü teması çerçevesinde hazırlanan iki adet hatıra pulunu 23 Mart’ta onaylayarak dolaşıma sokmuştur. Gülbenkyan hatırasına hazırlanan posta pulları, Portekiz’de bulunan Gülbenkyan vakfı ile Portekiz Posta Teşkilatının işbirliğiyle, Fransız Cartor şirketinde basılmıştır. Söz konusu posta pulları, Calouste Sarkis Gülbenkyan’ı Lizbon’daki Calouste Gülbenkyan Müzesi’nde bulunan ve kendisine ait koleksiyonundaki sanat eserlerinin arka planında tasvir etmektedir. Pulların tasarımını ise Portekiz ve Ermenistan posta teşkilatlarının tasarımcıları beraber görev yaparak hazırlamışlardır. Posta pullarının dağıtımının ardından Ermenistan Merkez Bankası Gülbenkyan anısına hatıra parası basılacağının da haberini vermiştir. Bu vesileyle Gülbenkyan’ın hayatını ve Osmanlı’yla ilişkilerini incelemekte fayda vardır.

Kalust Sarkis Gülbenkyan, Osmanlı Devleti’nin son yıllarında Londra ve Paris sefaretlerinde fahri mali müşavirlik görevlerinde bulunması nedeniyle Musul petrolleri konusunda rol oynayan bir Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşı ve iş adamıdır. Hayatı hakkında araştırmalar yapılmışsa da birbiriyle tutarlı pek fazla araştırma bulunmamaktadır. Rivayete göre Gülbenkyan’ın kendisi hayatının detaylarının gizli kalması için epey çaba sarf etmiştir.

Hakkındaki araştırmaların pek çoğu Musul petrolleri ve sanatseverliği üzerinden yapılmıştır. Gülbenkyan’ın eğitimi gereği, Bakü petrolleri ile ilgili yazdığı makaleler Sultan II. Abdülhamid’in dikkatini çekmiştir. Gülbenkyan Sultan’ın kendisine bu konuda danışmanlık yapmıştır. II. Abdülhamid, kendisinden Mezopotamya ve Osmanlı topraklarındaki petrol rezervleri ile ilgili bir çalışma hazırlanmasını talep etmiştir. Bu çalışmanın sonucunda olası petrol bölgelerinin II. Abdülhamid adına tapulandığı bilinmektedir.

1900’lerin başında Gülbenkyan ve ailesi o tarihlerde baş gösteren Hınçak ve Taşnak faaliyetlerinin ticari faaliyetlerini kötü etkilememesi için Mısır’a gitmişlerdir. Kalust Gülbenkyan’ın oğlu Nubar Gülbenkyan daha sonra kendi yazdığı otobiyografisinde, ailesinin taşınma sebebini soykırım iddialarıyla bağdaştırmıştır. Ancak tam da bu noktada bazı akademik çalışmaların üzerinde durduğu önemli bir noktayı hatırlatmak gerekmektedir. Gülbenkyan neredeyse tüm eğitim ve öğretim hayatını Londra ve Paris’te geçirmiştir. Bu nedenle bu şehirleri çok daha iyi bilmektedir. Dolayısıyla herhangi bir tehditten kaçmaya çalışan Gülbenkyan’ın daha önce hiç bulunmadığı Mısır yerine, bu şehirleri tercih etmesi daha olası görülmektedir[1]. Nitekim kendisinin petrolle ilgili çalışmaları sebebiyle Mısır’ın o dönemki yöneticisi Nubar Paşa tarafından bir davet aldığı ve bu nedenle oraya gittiği düşünülmektedir. Ayrıca Nubar Gülbenkyan 1964 yılında Türk vatandaşı hüviyetini geri almak için ilgili makamlara başvurmuş ve olumlu sonuç almıştır. Dolayısıyla kendisinin yukarıda belirtilen beyanlarını diaspora baskısı nedeniyle yazdığı düşünülebilir.[2]

Diğer yandan, Gülbenkyan’ın Londra’da çeşitli alanlarda faaliyet gösteren şirketleri bulunmaktadır. Bu nedenle Mısır’ın ardından Londra’ya geri dönmüş ve 1902 yılında İngiliz vatandaşlığına geçmiştir. Ancak buna rağmen Osmanlı ile bağlarını koparmamamış, Londra ve Paris’teki Osmanlı sefaretlerinde görevde bulunmuştur.[3]

Birinci Dünya Savaşından kısa bir süre önce Musul petrolleri üzerinde pek çok yabancı şirket anlaşmazlık yaşamaktadır. Bu çevrelerde iyi tanınan ve Osmanlı yönetimiyle de iyi ilişkileri olan Gülbenkyan, bu konularda bir arabuluculuk görevi yapmıştır. Öte yandan, Gülbenkyan 1912 yılında Türk Petrol Şirketi adıyla kurulup 1929’da Irak Petrol Şirketine dönüşen şirketin kurulmasına önayak olmuştur.[4] Kendisi başlangıçta Türk Petrollerinin yüzde yirmi beş hissesine de sahiptir. Ancak daha sonra hisselerinin bir kısmı üzerinden Amerikalılarla anlaşarak devretmiş ve yüzde beş hisse sahibi olmuştur. O zamandan sonra kendisi de “yüzde beş” lakabıyla anılmıştır.

Gülbenkyan Birinci Dünya Savaşı sırasındaki yoğun iş temposunun ardından kendisini sanat koleksiyonerliğine vermiştir. Londra’daki evinde geniş bir koleksiyona sahip olan Gülbenkyan bir müze açmak istemiştir. Hatta bunun için Türkiye’ye başvurduğu rivayet edilmektedir. Fakat hayatının son yıllarında dinlenmeye çekildiği Portekiz’de vefat ettikten sonra burada kendisi adına bir vakıf kurulmuştur. Gülbenkyan’ın koleksiyonu da burada sergilenmeye başlamıştır.

1915 olaylarından önce Osmanlı topraklarından göçen Gülbenkyan, hayatı boyunca bu meseleye dair herhangi bir beyanda bulunmamıştır. Nitekim Yalçın Bayer’in aktardığına göre[5] Gülbenkyan Türkiye’ye yaptığı seyahatlerde devlet protokolü ile karşılanmıştır. Bu açıdan bakıldığında kendisinin Türkiye’ye iyi ilişkileri olduğu görülebilmektedir.

Ancak Gülbenkyan’ın adına kurulan Gülbenkyan Vakfı’nın faaliyetleri incelendiğinde özellikle 1915 olaylarının yansıtılması konusunda tarafgir bir yaklaşım benimsendiği görülmektedir. Hatta vakfa ait internet sitesinde Gülbenkyan’ın hayat hikâyesinin anlatıldığı kısımda “ Ermeni aktivistler tarafından düzenlenen Osmanlı Bankası baskınının tetiklediği organize saldırılardan kaçtığı” şeklinde ifadeler bulunmaktadır. Yukarıda anlatıldığı gibi Gülbenkyan’ın Osmanlı İmparatorluğundan ayrılışının ardında, bu saldırıların ardından devletin ailesine yönelttiği bir tehdit değil, saldırganların ticari hayatına yönelttiği bir tehdit olması daha muhtemel görünmektedir. Gülbenkyan’ın ismini yaşatma iddiasında olan bir vakfın, ömrü boyunca bu meseleye dâhil olmamış bir işadamı üzerinden başka iddiaları yaşatmaya çalışması pek uygun görünmemektedir.

[1] Ali Okumuş, Kalust Sergiz Gülbenkyan Ve Türk Petrol Şirketi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, https://katalog.marmara.edu.tr/eyayin/tez/eTez024326.pdf

[2] “Ben Eski Tebaanız Nubar S. Gulbenkyan,” Taha Toros Arşivi, http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11498/14034/001509224006.pdf?sequence=3

[3] Ali Okumuş, Kalust Sergiz Gülbenkyan Ve Türk Petrol Şirketi.

[4] Şenay Sayın Aslan, “Calouste Sarkis Gulbenkian ve Koleksiyonu,” Sdü Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi sosyal Bilimler Dergisi, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/609427

[5] Ibid.

KISA ÖYKÜLER : İRAN ASILLI İNGİLİZ VATANDAŞI ISHBEL VE HAYAT ARKADAŞI LUCY’NİN DRAMATİK HİKAYESİ


Ishbel ve Lucy

Ishbel Türkiye’de Lucy ile birlikte

İngiltere doğumlu bisikletçi Ishbel Holmes, çocukluğunda tacize uğradı, annesi tarafından terk edildi, evsiz kaldı, uzun süre intihar düşüncesinden kurtulamadı. Dünyayı tek başına bisikletiyle gezen Holmes, Türkiye’de peşine takılan bir sokak köpeği ile kurduğu olağanüstü bağın onu nasıl kurtardığını yazdı:

Bisiklet selesine oturduğum ilk anı hatırlıyorum. Manchester’da yaşarken babam 20 kiloluk patates çuvalları biraz daha ucuz oluyor diye şehrin öbür ucuna bisikletiyle giderdi. Ben daha beziyle gezen bir bebektim. Bisikletin arkasında, patateslerle beraber oturur, onunla gezerdim.

Babam Manchester’da okurken annemle tanışıp ona aşık olmuş. İran Devrimi sonrası Tahran yurt dışında okuyan İranlı öğrencilere para vermeyi bir anda keserek onları ülkeye geri getirmeye çalışınca, babamın hiç parası kalmamış. Bisikleti de hayatta kalabilmek için en önemli araç haline gelmiş.

Babam iş bulsun diye İskoçya’ya taşındığımızda daha 2 yaşındaydım. Ancak annemle ilişkileri yürümedi ve ayrıldılar.

Annemle kalıyordum. Bir gün babamı ziyarete gittiğimde bir arkadaşı dizine oturmamı istedi ve elleri bacağımdan yukarı uzandı. 7 yaşındaydım. Tek hatırladığım çok kötü hissettiğimdi. Korkunç bir kız olduğumu düşünüyordum. Sanırım kendimden de o zaman nefret etmeye başladım.

Babam beni bir kez daha ziyaret ettikten sonra bir anda ortadan kayboldu. Benim yüzümden gittiğini düşündüm.

Ben ve iki kardeşim büyüdükçe, annem giderek hayatla mücadele etmekle zorlanır hale gelmişti. Ailede yaşanan tüm sorunların suçunu benim üzerime atıyordu.

Annemle ilişkim acınası haldeydi. Aramız gerginleştikçe, ben kendimi geri çektim. 16. doğumgünüm yaklaşırken tedirginliğim artıyordu. Annemin benden vazgeçeceği gün yakındı, biliyordum.

Korktuğum oldu ve doğum günümden kısa süre sonra annem beni sonsuza dek hayatından çıkardı. Evin kapısını yüzüme kapadığı an, hayatımın en zor anlarından biriydi. Yavaş çekim bir filmde gibiydim, saatlerce yürüdüm.

Daha sonra bana bir koruyucu aile buldular ama tek istediğim eve geri dönmekti.

Bir gün haftasonları çalıştığım yerden yürüyerek dönerken bir araba yanımda durdu. İçindeki bir grup erkek, göle nasıl gideceklerini sordu. Onlarla gelip yolu gösterip gösteremeyeceğimi sordular, "Seni hemen geri getireceğiz" dediler. Arabaya bindim ama beni geri getirmediler. Issız bir yere götürüp bana tecavüz ettiler.

Kimseye bunu anlatmadım çünkü benim suçum olduğunu, kötü bir kız olduğum için cezalandırıldığımı düşündüm. Olanları aklımdan çıkararak bununla baş etmeye çalıştım. O sırada insanların bana istediğini yapmasına alışmıştım. Kendi gözümde bir değerim yoktu. Doğru düzgün yemek yemiyordum. Kendimden o kadar nefret ediyordum ki, ölmek istiyordum.

Lucy ile Antalya’da güneşe karşı seyahat ederken

Adamlar yeniden peşime takıldı ama arabalarına binmeyi reddettim, koşarak kaçtım. O kadar çaresizdim ki bir telefon kulübesi bulup annemi aradım. Ağlıyordum, yalvarıyordum, ne isterse yapacağımı söylüyordum. Ona "İstediğin gibi bir kız olmaya hazırım. Çok kötü şeyler oluyor" dedim. Olanları anlattığımda beni suçladı, değişmem gerektiğini söyledi.

Artık tek istediğim ölmekti. Bir noktada, intiharı önleme çağrı hattını her 20 dakikada bir arar olmuştum.

21 yaşındayken kaldığım evsizler yurdundan atıldım. Bana bağıran görevli kadın, sefaletin içinden çıkamayacağımı söylüyordu. Söyleyiş şeklinde öyle bir şey vardı ki, kendi kendime "Artık buna daha fazla izin veremem" diye düşündüm. Bir karar vermek zorundaydım. Ya intihar düşüncesinin beni tüketmesine izin verecektim, ya da kendimi yaşamaya adayacaktım.

Ishbel, İranlı kadınlar bisiklet takımından arkadaşları ile birlikte

Ishbel, İranlı kadınlar bisiklet takımından arkadaşları ile birlikte

Düştüğüm yerden kalkmak, yaptığım en zor şeydi. Bir anda "Süper kadın"a dönüşmedim tabii ki; emekleyerek içine düştüğüm yerden çıktım.

Üniversiteye yazıldım, ardından otobüsten daha ucuz oluyor diye kendime ikinci el bir bisiklet aldım. Şehirdeki bir bisiklet kulübüne katıldım. Aralarındaki tek kadın bendim. Önceleri hep arkalarda kalıyordum ama yavaş yavaş onlara yetişmeye başladım.

Bisiklete binmeyi çok seviyordum çünkü her şeyden kaçmanın muhteşem bir yoluydu. Hayatım giderek daha iyi bir hâl aldı. Bisikletten inmediğim için o dönem endorfin hormonum tavan yapmış olmalı. O dönem ilk kez bir yere ait olduğumu da hissettim. 2014’te Glasgow’da İngiltere Milletler Topluluğu’nun olimpiyatları için bisiklet yarışları pisti kuruldu. Pistte öylesine bisikletimle turlarken, hemen oracıkta bana takıma katılmam teklif edildi ve kabul ettim. Daha ilk yarışımda İskoçya’nın önceki olimpiyat madalyasının sahibini de geçerek altın madalyayı kazandım.

Tam o sırada İran’a gidebileceğim bir fırsat çıktı. Aslında benim için doğru zamandı ama bazı aile üyeleri oradaydı ve çekiniyordum.

Tahran’dayken İranlı takıma katılmam istendi. "Bu, İran’la ve babamla bir bağ kurmak için bir fırsat" diye düşünerek kabul ettim. Daha önce kadın hakları mücadelesinde yer almamıştım ama İran’da durum olağanüstüydü. Kadın bisikletçilerin gördüğü muameleye karşı ses çıkaranların arasına katıldım.

Ishbel in the Andes

Kavurucu sıcakta örtünmek zorundaydık. Kadınların ellerinden "erkeklerle mesajlaşmamaları ve dikkatlerinin dağılmaması" için telefonları ellerinden alınıyordu.

Kadına yönelik ayrımcılığa karşı mücadelem hiçbir şeyi değiştirmedi. Ben de sonunda Tahran’ı terk ettim ve Türkiye’ye uçtum.

Türkiye’ye geldiğimde tesadüfen, aylardır bisiklet turu yapan bir adamla tanıştım. O an istediğimin bu olduğunu anladım. İskoçya’ya geri döndüm ve neyim varsa sattım. Fransa’nın Nice şehrine uçtuktan sonra, dünyayı bisikletimle gezmeye başladım.

Ishbel Brezilya'da

Ishbel bisikletiyle tek başına 20’ye yakın ülkeye gitti.

Lucy ile ilk karşılaşma

Marmara Denizi boyunca devam ederken arkama bir köpek takıldı. Pedalıma basıp ilerlemeye çalıştım ama beni takip etti. Aslında durmayı düşünmüyordum, dünyayı bisikletle geziyordum, bir sokak köpeğiyle ne yapacaktım ki?

Ancak açık renkli tüyleri olan bu köpek bana yetişmeye çalıştı. Mesafe artarken dayanamadım ve frenleri sıktım.

Bana yetişti ve bir metre kadar mesafeden bana eşlik etmeye başladı. Arada bir elimi uzattım ama aynı mesafeyi korudu. Bir kamp alanı bulup durduğumda o da yanıma geldi.

Ertesi gün onu alıp köye geri bırakmayı düşünürken, dört köpeğin ona saldırdığını gördüm. Bir grup halinde olmaları, köpeğin olanlara tepki veriş şekli, beni 16 yaşıma geri götürdü. Ne kaçmaya çalışıyor, ne de onlara karşı koyuyordu.

Ben de aynıydım.

Aniden her şey bulanıklaştı. Bisikletimden indim, bağırmaya başladım. İçimde nereden geldiğini anlamadığım bir güç belirdi ve köpekleri kovmayı başardım. Birkaç adım geri attım ve gözyaşlarına boğuldum. Lucy için ama daha çok kendim için ağlıyordum.

Ishbel ve Lucy

Ishbel ve Lucy

Artık benim hayat amacım onu güvende tutmaktı çünkü güvende olmamanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordum.

İsmini Lucy koydum.

Yolculuğumun bundan sonrası tamamen farklıydı. Lucy kendime değer vermemi, gücümü bulmamı sağlamıştı. Değişmiştim. Artık bir kurban değildim. "Eğer kendimi koruyamazsam bu köpeği nasıl koruyacağım" diye düşünüyordum.

Kendimi sevmenin bir yolunu bulmalıydım. Ben de Lucy’e baktığım gözle kendime bakmaya başladım. Onu korumaya, iyi beslenmesini sağlamaya çalıştıkça, otomatik olarak kendime de böyle davranır oldum.

Lucy sayesinde ilk kez koşulsuz sevmenin ne olduğunu gördüm. Dönüştürücü bir deneyimdi. Uyanmıştım ve şoktaydım.

Lucy’nin çadırımın önünde oturduğunu gördükçe, "Benim hayatım da tam olarak buydu" diye düşündüğümü hatırlıyorum. İşte o zaman kendi kendime şöyle demiştim: "Vay canına, şu başardığın şey inanılmaz."

İlk kez kendimle gurur duymuştum.

Lucy’e söz verdim. Dünyadaki tüm Lucy’lere ve arkadaşlarına yardım edecektim.

Bir sokak köpeği hayatımı değiştirdi. Sanki hiçbir insanın yapamadığını yaptı. Beni kurtardı.

Olivia Lang’in röportajından

Ishbel’in kitabı "Ben, bisikletim ve Lucy isimli sokak köpeği" hem İngiltere hem ABD’de basıldı. Ishbel ayrıca, worldbikegirl.com ve ishbelholmes.com internet sitelerinden deneyimlerini paylaşıyor.

İllüstrasyon: Katie Horwich