BİYOGRAFİ DOSYASI : Ünlü Türk Bilim adamı, Hocaların Hocası Oktay Sinanoğlu’nu tanıyalım !!!


ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak değerli büyüğümüzü vefatının 5. Yılında özlem, minnet ve şükran ile anıyoruz.

Ünlü Türk Bilim adamı, Hocaların Hocası Oktay Sinanoğlu’nu tanıyalım !!!

Doğum Yeri : İtalya

Doğum Tarihi : 2.8.1934 – 19.4.2015

Oktay Sinanoğlu, (d. 25 Şubat 1935; Bari, İtalya – ö. 19 Nisan 2015; Florida, ABD) Türk kimyacı, moleküler biyofizikçi ve biyokimyacı Türk bilim insanı.

Babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu’nun Türkiye Başkonsolosluğunda görev yapmakta olduğu İtalya’nın Bari şehrinde doğdu. 1939 yılında İtalya’da II. Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından ailesiyle Türkiye’ye döndü.

Oktay Sinanoğlu, 1953 yılında TED Ankara Koleji’nden birincilikle mezun oldu. 1953 yılında okul bursu ile ABD’ye gitti. 1956’da Amerika Birleşik Devletleri’nde, Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nin Kimya mühendisliği’ni başarıyla bitirdi.

Ertesi sene MIT’de yüksek lisansını tamamladı (1957) ve Sloan Ödülü’nü kazandı. Doçentlik tezini tamamlamasının (1958-1959) ardından Berkeley’de kuramsal kimya alanında doktorasını tamamladı (1959-1960). Doktora danışmanı Kenneth Pitzer’di.

1960’ta Yale Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu. 1 Temmuz 1963 tarihinde kimya alanında tam profesörlük unvanı alarak, 20. yüzyılda Yale Üniversitesi’nde "tam profesörlük" unvanını en genç yaşta kazanan öğretim üyesi olduğu açıklandı.

İlerleyen zamanlarda, son yüzyılda tam profesörlük unvanını alan en genç ikinci öğretim üyesi olduğu ortaya çıktı. Yale Üniversitesi’nin son 300 yıllık tarihinde tam profesörlük unvanını alan üçüncü en genç öğretim üyesi olduğuna inanılmaktadır.

1964 senesinde Yale Üniversitesi’nde teorik kimya bölümünü kurdu. Yale’deki görevi boyunca, "Atom ve Moleküllerin Çok-Elektron Teorisi" (1961)[9], "Çözgeniter Kuramı" (1964), "Kimyasal Tepkime Mekanizmaları Kuramı" (1974), "Mikrotermodinamik"(1981) ve "Değerlik Kabuğu Etkileşim Kuramı" (1983)çalışmalarını gerçekleştirdi.

1988 senesinde, laboratuvar ortamında birleştirilecek olan kimyasalların, birleştirmenin ardından nasıl tepki vereceklerini öngörebilmek amacıyla, kendi geliştirdiği matematik teorilerine dayanan devrimsel bir yöntem olan ve "Sinanoğlu İndirgemesi"olarak adlandırılan yöntemini yayınladı. Yale’de 37 sene çalıştıktan sonra, 1997’de emekli oldu.

Yale’de çalıştığı süre boyunca, çeşitli Türk üniversitelerine, TÜBİTAK’a ve Japan Society for the Promotion of Science(JSPS)’ye danışmanlık yaptı. 1962 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti Oktay Sinanoğlu’na danışman profesör unvanı verdi.

1975 yılında çıkartılan özel kanunla devlet tarafından kendisine Cumhuriyet Profesörü unvanı verildi. 1966’da Kimya dalında "TÜBİTAK Bilim Ödülü"nü, 1973’te Kimya dalında "Alexander von Humboldt Research Award"ı ve 1975’te "International Outstanding Scientist Award of Japan"ı kazandı.

1973’te T.C. Özel Elçisi olarak Japonya’ya gönderildi. Sinanoğlu ayrıca Nobel ödülü için iki defa aday gösterildi.

1997 yılında Yale’den emekli olmasının ardından Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Profesör olarak çalışmaya başladı ve 2002 senesinde kadar Yıldız Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü’nde çalışmaya devam etti.

Sinanoğlu birçok bilimsel kitap ve makale yazdı ve birçoklarına da katkıda bulundu. Ayrıca "Hedef Türkiye" ve "Bye Bye Türkçe"(2005) gibi eserlere de imza attı.

Yaşamı boyunca Kuantum mekaniği’ne birçok katkıda bulundu. P.A.M. Dirac’in de üzerinde uğraştığı ancak çözemediği "Kuantum mekaniği’nde Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetrileri" problemini çözdü.

Politik Görüşleri
Türkiye’de bulunduğu dönemde çalışmalarını daha çok toplumda bir Türkçe bilinci oluşturmaya adadı ve Türkçe’nin yabancı dillerin istilası altında olduğunu vurguladı.

Eğitim dilinin Türkçe olması gerektiğini ve yabancı dilin takviyeli olarak öğretilmesinin gerektiğini savundu. Türkçede bulunan yabancı kökenli olduğunu söylediği bazı kelimelere çeşitli karşılıklar önerdi.

Ölümü
19 Nisan 2015 tarihinde Amerika’nın Florida Eyaleti’nde hayatını kaybetti.

Ünlü sanatçı Esin Afşar’ın ağabeyidir. Karacaahmet Mezarlığı’nda annesi Rüveyde Sinanoğlu ve kız kardeşi Esin Afşar Aral’ın yanına defnedilmiştir.

Yazdığı Kitaplar
Modern Quantum Chemistry : Istanbul Lectures (Academic Press,1965)
Sigma Molecular Orbital Theory (Yale Press,1970)
Three Approaches to Electron Correlation in Atoms and Molecules (with K.Brueckner,Yale Press,1971)
New Directions in Atomic Physics (with E.Condon,Yale Press,1971)

ANALİZ /// ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ : Atatürk ve Harputlu Ermeni Georges Karpovitch’in Ankara’daki ünlü Karpiç Lokantası


Atatürk ve Harputlu Ermeni Georges Karpovitch’in Ankara’daki ünlü Karpiç Lokantası

Bozkır kasabasından modern bir başkent yaratmak hiç de kolay olmadı. İstanbul’dan sonra Ankara’ya gelmek bir çoğu için balığın karaya vurması gibiydi.

Hatta şair milletvekili Yahya Kemal Beyatlı‘nın İstanbul‘u övmek maksadıyla “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür“ dediği anlatılır.

Ankara, “Bozkır Kasabası”ndan Başkent’e kolay dönüşmedi!..

Toplumbilimcilere göre, Kentleşme süreci; sanayileşme ve ekonomik gelişmeye koşut olarak, kent sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında, artan oranda örgütleşme, iş bölümü, uzmanlaşma yaratan, insanların davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikim sürecidir.

Belki de bu nedenlerle “Kentleşme”, kırsaldan kentlere nüfus göçünü anlatan, salt bir nüfus hareketi olmadığından Kentleşme, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutları içinde, çok daha geniş bir değişim olarak algılanmalı.

Çünkü kentleşme, aynı zamanda bir toplumsal değişme sürecidir.

Bu toplumsal değişime, literatürde ‘Kentlileşme‘ deniliyor. Kente göç eden nüfusun yeni koşullara uygun ilişkiler biçimi geliştirerek kentin bir öğesi olma, toplumsal değişme, uyum ve bütünleşmesidir.

Kentlileşme, kente göç edenlerin ve kentte yaşayanların, kent toplumunun değer-norm sistemini, kentli insanın düşünme, davranış biçimlerini ve giderek yaşama biçimini benimsemesi Ankara örneğinde hiç de kolay olmadı.

İmparatorluk’tan “Ulus Devlet”e geçişte beslenme alışkanlıklarının değişmesi…

Cumhuriyet’le birlikte, yemek kültürünün de değişimi kaçınılmazdı.

Ankara’da yabancı elçiliklerin, diplomatların, gazetecilerin, milletvekillerinin, bürokratların beslenme alışkanlıklarına uygun aşevi formatından farklı lokanta eksikti.

Yeni başkentin Ankara’ya taşınması ve kentin modern bir Cumhuriyet kenti olarak inşası, rejimin somut bir başarısıydı. Acaba aynı başarı, toplumsal ve kültürel alanda yaşanabilecek miydi?

Batı tarzı yaşama biçiminin model alındığı Cumhuriyet modernleşmesinde, modern bir toplum ideali, bir “Proje” olarak belirlenmişti.

Ana hedef ise yukarıdan aşağıya, reformist bir hareket olarak uygulanan ‘Modernleşme‘yle çağdaş ulus-devletlere denk bir kültürel ve politik yapıya ulaşmak.

Modernleşme, topyekun bir değişim içeriyordu. Bozkırın ortasındaki Ankara,elit Türkler’i dahi memnun etmekten uzak, ortaçağ kasabası görünümündeydi.

-Ankara Kalesi ve Bent Deresi, 1929 yılı…-

Ankara, yemek kültüründe Orta Asya ve Anadolu topraklarının sunduğu ürünlerdeki çeşitlilik, uzun bir tarihsel süreç boyunca birbirinden farklı birçok kültürle yaşanan etkileşimin izlerini görmek ve tatmak mümkündü.

Selçuklu ve Osmanlı gibi imparatorlukların saraylarında gelişen yeni tatlar, Ankara mutfak kültürünün yeni yapısını kazanmasında nasıl rol oynadıysa Avrupai tatlar da etkiyi gösterdi.

Beslenme şekli, alışkanlıklar, tüm bunlarla iç içe olduğundan; yemek malzemesi, yemeğin sunuluşu, servisi de yeni süreçten nasibini aldı.

TBMM’nin ilk yıllarında Taşhan…

Cumhuriyet’in ilk 25 yılında yeme-içme, kültür-sanat piyasasını belirleyen bazı mekanların başkent kültürünün oluşumunda etkisi yadsınamaz.

Ankara’da siyaset, eğlence ve yaşamın kesiştiği üç yer; Ankara Palas Oteli, Karpiç ve Süreyya idi.

Ankara, TBMM Hükümeti’nin ilk yıllarında, tarihi Taşhan’ın dışında Ankara’da doğru dürüst yemek yenilebilecek bir yer bulmak neredeyse mümkün değildir.

Taşhan’ın hikâyesi…

Taşhan, Ankara Ulus Meydanı‘nda 18951902 yıllarında Ankara Valiliği görevini yürüten Abidin Paşa‘nın mektupçusu İsmail Hakkı Bey tarafından inşa edilmişti.

1892 yılında Ankara şehrine demiryolu geldikten sonra, İsmail Hakkı Bey,Taşhan’ı yaptırdı. 1928 yılında, burası “Taşhan Palas Oteli” (bir diğer ismi “Hotel d’Angora) olarak faaliyetini sürdürüyordu.

Öyle ki Taşhan’dan dolayı Ankara Ulus Meydanı‘nın adı bir zamanlar ‘Taşhan Meydanı’ olarak anılıyordu.

Kurtuluş Savaşı döneminde, hastane olarak kullanılan bina, savaş sonrası “Taşhan Palas Oteli” adıyla 1933 yılına kadar konaklama tesisi olarak hizmet vermiştir.

Meclis’in Ankara’da kurulmasıyla yıldızı parlayan Taşhan, Ankara’daki toplu konut projelerinin daha gerçekleştirilmediği erken cumhuriyet döneminde mebusların tercih ettikleri bir otele dönüştü/dönüştürüldü.

İki katlı 100 odalı handa, Ankara’ya gelenler binek hayvanlarıyla konaklayabiliyordu.

Milletvekillerinden Taşhan’da yer bulabilen kendisini ayrıcalıklı görmekte haklıydı, çünkü Ankara şartlarında en lüks yerde kalıyordu.

Bu mekânda kalan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk dönem milletvekillerine, genellikle sabah kahvaltısında zeytin, peynir, tereyağı ve Ankara Balı ile sütveriliyordu.

Öğle olduğunda Fasulye Pilâkisi, Talaş Kebabı, Tel Kadayıfı servisi yapılıyor, akşamları ise Tarhana Çorbası, Tas Kebabı, Pilav ve Üzüm Hoşafı lüks yemek listesini süslüyordu.

Taşhan’ın sahibi kimdi?

İstiklal Savaşı döneminde Taşhan‘ın sahibi; Keskin Kaymakamlığı da yapan İsmail Hakkı Bey’in oğlu Cemal Bey’dir.

İstanbul Mülkiye mezunu Cemal Bey, babası gibi, kaymakamlık yapmıştı. Komünist şair Suphi Taşhan, Cemal Taşhan‘ın oğludur.

-Suphi Taşhan-

Suphi Taşhan, Komünist olduğu gerekçesiyle Niğde‘ye sürülen şairler arasındadır. “MAH/MİT” tarafından sürekli takip edildiği biliniyor.

Arkadaşlarına göre; “İri cüsseli Suphi Taşhan, entelektüel gerçek komünistlik kimliğini kimseye kaptırmayan biri”dir.

Aile, Cemal Bey’in ölümü ve İş Bankası’na olan kredi borçları nedeniyle Taşhan’ı 1933’de Sümerbank’a satmak zorunda kaldı.

Belki de Suphi Taşhan’ın Komünistliği bu olayla başlamış olabilir.

Taşhan, 1936’da istimlak edilerek yıkıldıktan sonra yerine Sümerbank Genel Müdürlük Binası yapılmıştı. Günümüzde bu bina Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’ne devredildi.

-Ulus Meydanı, Gazi Heykeli (İş Bankası ve Sümerbank)-

Taşhan’ın yıkılmasına karşı çıkanlar da oldu. Ankara’da imar planlaması çalışmaları yürüten Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansenyıkılmamasını, korunmasını savunmuş, dönemin müteahhit zihniyetli bürokratlarına söz geçirememişti.

Kaderin cilvesine bakın ki Taşhan’ı, sahibi borcunu ödemediği için istimlak edip yıktıran İş Bankası yönetimi, ilk yeri Taşhan’da olan “Baba Karpiç’e yüklü kredi vermişti.

Ankara’nın taşına, Karpiç Usta’nın aşına bak!..

Taşhan’ın sahibi Cemal Bey’in İstanbul Tepebaşı’ndan getirdiği “KarpiçBaba”, Ankara’nın ilk “Asrî Lokantası”nı Ulus Meydanı’nda, Taşhan’ın iç avlusuna bakan bölümünde hizmete açmıştı.

-Karpiç Baba’nın efsane lokantası…-

Ankara’da Taşhan’ı modern bir otele dönüştüren Cemal Bey, Karpiç’e otelin alt katında, ‘Asri bir lokanta‘ açması için teklifte bulunur.

Ancak Cemal Bey’e “Karpiç” ismini öneren gazeteci Falih Rıfkı Atay’dır. İstanbul Tepebaşı’ndan tanıdığı Georges Karpovitch’in Ankara’ya davet edilmesinin başkentin çehresini değiştireceğini söyler.

-Falih Rıfkı Atay-

Aslında Georges Karpovitch-Kevork Keçeciyan ismini, Falih Rıfkı Atay’ın kulağına fısıldayan Mustafa Kemal Paşa’ydı; Karpovich’i, İstanbul‘daki istihbarat faaliyetlerinden dolayı biliyordu.

Hanın iç avlusunda bulunan dönemin ilk modern lokantası Karpiç, 5 sene boyunca hana komşu mekânda hizmet verir.

Sosyal hayatın Meclis çevresinde döndüğü o dönemlerde Taşhan Palas Otel ve Karpiç Lokantası dışında Millet Bahçesi, Merkez Kıraathanesi gibi mekânlarla birlikte Ulus, şehrin çekim merkezidir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Ulus çevresinde eğlence yeri sayılabilecek kullanımlar çok azdır: 1925 yılında, Bankalar Caddesi‘nin Ulus‘la birleştiği yerde “Fresko’nun Barı“, 1926‘da ise “Elhamra Bar” gibi. Bar türü eğlence yerlerinin gelişimi, 1926 yılında Çankırıkapı Caddesi‘nin genişletilmesinden sonradır.

Cadde, zamanla Ankara‘nın başlıca eğlence merkezine dönüştü. Ancak bu tür avami eğlence yerlerinin, üst düzey bürokratlar ve entelektüellerin gitmesine pek uygun olamaması nedeniyle daha farklı bir mekâna ihtiyaç vardır.

Emirle İstanbul‘dan getirilen “Baba Karpiç“in, 1928‘de önce Taşhan avlusunda açılan ve sonra Belediye Dükkânlar Sitesi’ne taşınan “Karpiç” lokantası ile bu gereksiniminin karşılanması amaçlanır.

1928 yılında ise, “asrî” baloların verileceği, Cumhuriyet’in kadroları ile yabancı ülke temsilcilerinin sık sık gelebilecekleri “Ankara Palas” (günümüzde Devlet Konukevi) tamamlanır ve hizmete girer.

Georges Karpovitch – Kevork Keçeciyan kimdir?

Kimine göre Beyaz Rus, kimine göre Gürcü, kimine göre Ermeni, kimine göre İran kökenli bir Ermeni. Ama tüm bilgi aktarıcıların mutabık kaldığı husus, 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Rusya‘dan ayrılan göçmenlerden olduğudur.

Kevork Keçeciyan’ın Harput Hüseynik’te tüccar kasaplar arasında ismi geçmektedir.

Ermeni Tüccar kasaplar, atlarla Bingöl, Mardin, Urfa ve Nüsaybin’e kadar gider, Kürt ve Araplar’dan koyun ve eril keçi sürüleri satın alır, çobanlar yardımıyla bu hayvanları Harput ve Mezire’ye getirip yerel pazarda satarlardı.

Daha sonra Azerbaycan’a giden Kevork Keçeçiyan, burada George Karpovitch adını kullanır. Hatta onunla ilgili belgelerde “Doğum yeri ve yılı Bakü 1878” olarak belirtilir. Bakü’de Margarit’le evlenir. Çiftin Aram ismini verdikleri çocukları İstanbul’da doğar.

Hazar Gölü kıyısındaki petrol kuyularında işçi, sonra da komisyoncu olarak çalışan Georges Karpovitch ve ailesi 1917 Bolşevik Devrimi gerçekleşince Rusya’dan deniz yoluyla İstanbul‘a intikal eder.

Georges Karpovitch, gerçek adı Kevork Keçeciyan‘dır. Oğlu Aram yirmi yaşında tüberkülozdan ölür.

Genç yaşta kaybettiği oğlu Aram, Ankara’da tasarımını Alman mimar Martin Elsaesser‘in yaptığı, 1935’te açılan Cebeci Müslüman mezarlığındadefnedilen yegâne Hristiyan’dı ve mezarı üstünden çiçek demetleri hiçbir zaman eksik olmazdı.

Falih Rıfkı Atay, İstanbul’dan tanıdığı ve Ankara’ya gelmesine aracılık ettiği Karpiç’i şöyle anlatır;

“Çoluğu çocuğu, ailesi, nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir adamdı.

Ne doğru dürüst Türkçe, ne de lokanta müdavimleri arasında yaygın dil olan Fransızcayı konuşabilirdi. Ancak herkesin sırrını bilir, kimseye açmaz, ayrıca kimseyle de fazla samimi olmazdı. Fukaraya lokantanın bir köşesinde yemek verirdi.

Türk olmayan yabancının Ankara sokaklarında bile yadırgandığı günlerde, onu bir lokanta açmak üzere bizler davet etmiştik. Yeni Türkiye’nin başkentinde aşçı dükkânı devrini o kapatmıştır. Servis terbiyesi gördüğümüz ilk lokanta onunki idi. Karpiç cömert ve efendi bir insandı.

İçki ve mezeler ikinci sınıf fiyatınaydı ama Karpiç’in mekânı hiçbir zaman meyhane havasına girmemiştir. Müşteriler Karpiç’in dostu idi. Doğru dürüst ne Fransızcası, ne de Türkçesi vardı. Ama onunla anlaşamayan da yoktu.”

Georges Karpovitch- Kevork Keçeciyan, “Mütareke Yılları”nda Türk İstihbaratı’na çalıştı…

Georges Karpovitch gerçek ismiyle Kevork Keçeciyan, İstanbul’a geldiğinde Beyoğlu‘nda, İstiklal Caddesi’ne paralel giden Meşrutiyet Caddesi ile Tarlabaşı Bulvarı‘nın devamı olan Refik Saydam Caddesi arasında kalan Tepebaşı semtinde lokantacılığa başlar.

İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Kurmay Üye, Askeri Ataşe Harron Armstrong, işgal yıllarında İstanbul’u şöyle anlatır:

“Müttefikler paraları bol bol harcıyorlardı. Kahveler, lokantalar, dans yerleri önceleri Almanlar namına çalışıyorken şimdi Müttefikler adına işlemeye başlamıştı.

Kara gözlü Rum ve Ermeni kızları bütün dikkatlerini İngiliz ve Fransız askerleri üstünde toplamıştı. Bunlar «kurtarıcı, kahraman, galip» sıfatıyle hareket ediyorlardı.

Bunları beğenip tutanlar da feslerini bir yana asıyor ve şapka giyiyorlardı. Onların gözü ile artık Türkiye diye bir şey kalmamıştı. İstanbul’un hayatında neşe, günah ve eğlence pek boldu. Kahveler içki ve dansla dolu idi. Kimse vatanını düşünmüyordu.”

Belki görüntü bu şekildeydi ama Ankara Hükümeti adına istihbarat toplayan, Boğaz yoluyla Millî Mücadele için Anadolu’ya silah kaçırmaya çalışanlara yardım eden Ermeni vatandaşların sayısı da az değildi.

Söz konusu sevkıyat işlerinden sorumlu Karakol Cemiyeti ve Mim-Mim Grububünyesinde birçok gayrimüslim yer alıyordu.

İşte bunlardan biri de Georges Karpovitch gerçek ismiyle KevorkKeçeciyan‘dı.

Pera halkı, Rus yemeklerini; ilk olarak Georges Karpovitch gerçek ismiyle Kevork Keçeciyan daha sonra Atatürk’ün isimlendirmesiyle Karpiç’in 1921’de “Pera House” veya halk arasında “İngiliz Sarayı” denilen günümüzde İngiltere Başkonsolosluğu Binası’nın tam karşısında açtığı lokanta sayesinde tanımıştı.

Karpiç, burada sadece lokantacılık yapmıyordu. İngiliz Sefareti’ne giren çıkanları izliyor, lokantaya gelen ecnebi müşterileriyle diyalog kuruyor, sefaret içindeki tanıdıkları aracılığıyla edindiği bilgileri İstanbul’daki bağlantısı üzerinden Ankara’ya iletiyordu.

İngiliz Sarayı, günümüzdeki bilindiği şekliyle İngiltere Başkonsolosluk binasına 20 Kasım 2003’de, bir terör saldırısı düzenlendi.

Aralarında başkonsolos Roger Short’un da bulunduğu 18 kişi bu saldırıda öldü.

1925’te Pera Caddesi‘ndeki Le Grande Cercle Moscovite’i devralmıştı. 1925’te bu mekânı satın alan George Karpiç (Carpitch) buraya kendi adını verdi.

Üç yıl sonra Karpiç, Atatürk’ün isteği üzerine lokantasını Ankara’nın Ulussemtine taşıdı. Karpiç, İstanbul’da bir Rus lokantası açan ilk isimdi.

Karpiç’in Ankara’ya getirilişi, İngiltere’nin büyükelçiliğini İstanbul’dan Ankara‘ya 1930 yılında taşımasından iki yıl öncedir.

İngilizler, Ankara’ya gelmeden önce onları tanıyan Lokantacı Karpiç gelmiş, çoktan tezgâhını kurmuştu.

Karpiç’in adını Mustafa Kemal Paşa, Karpiç de “Mekanın Kuralları”nı koydu…

Taşhan’daki şehir lokantası hizmete açıldığında Karpovitch burada Mustafa Kemal’in takdirlerini kazandı.

Mustafa Kemal, adının güç telâffuz edildiğini görerek, ‘Gel sana Karpiç diyelim…’ dedi ve adı bundan sonra Karpiç kaldı.

Şölen Lokantası’nda kadınlı erkekli ince saz heyeti müzik yapıyordu, akşamları Batı müziği, yemeklere eşlik ederdi. Harem-selâmlık usulü uygulanmıyordu.

Türkiye’de lokantacılığın babası kabul edilen aşçılıktan restorana ulaşan çizgiyi tamamlayan George Karpiç’in ünlü mekanı, o günlerin koşullarına göre oldukça lüks ve konforlu düzenlenmişti.

Öyle ki ütülü masa örtülerinden çatal bıçak ve tabaklara kadar hiçbir şey Avrupa’daki örneklerinden aşağı kalmıyordu.

Genellikle Rus yemekleri servis ediliyor, Borsç çorbası (Karpiç menüsündeki yazılışıyla), Karski, Kievski gibi yemekler sunuluyordu.

Kendisine özgü, standart bir hizmet anlayışı vardı. Kravatsız içeri girilemezdi. Yemeklerin sekiz dakikalık aralarla servis edilmesi zorunluydu.

Baba Karpiç, İnegöl’deki kendi çiftliğinde yetiştirdiği meyveleri ve balıklardan elde ettiği havyarı ücretsiz ikram eder, bazı gazetecilere özel indirimler yapar hatta veresiye yemek yedirirdi.

Karpiç Baba’nın kalender meşrep ve babacan tavırları Ankara’nın elitlerini adeta bu mekana kilitliyordu.

Bu lokantanın en önemli özelliği uyguladığı düşük fiyat politikasıydı. Ankaralılar, neredeyse aşevine yakın bir hesap ödüyorlardı.

Şişmanca, güleç yüzlü bu adam, beyaz Rus gömleğiyle masaları dolaşır, müşterilerle bizzat ilgilenirdi.

Karpiç’in asrî lokantası, çok kısa zaman içinde bir bakıma, Meclis’in resmi olmayan özel lokali haline gelmişti.

Politikacı ve bürokratlar ile yabancı diplomatlar burada bir araya geldiklerinden, Karpiç adeta gayrıresmî dışişleri bakanlığı görünümündeydi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, savaşan tarafların diplomatlarını lokantanın uzak bölümlerine bir orkestra şefi gibi yerleştirir ve birbirlerini rahatsız etmemelerine özen gösterirdi.

İstek üzerine lokantasına gelen birbirleriyle görüşmeleri sakıncalı yabancı diplomatların birbirleriyle mesajlaşmalarına aracılık ederdi.

O yıllarda “Ankara’nın nabzını en iyi tutan kimdir?” denilse birçoğu tereddüt etmeden Baba Karpiç’in ismini verirdi.

Karpiç’te yaşanan bazı önemli olaylar…

1936 yılında Macaristan Güzeli seçilen efsane oyuncu Zsa Zsa Gabor, bir Tatar kızıydı. O zamanlar ismi ‘Ja Ja’ydı ve Budapeşte’de kalabalık bir ailede doğmuştu. Ailesinin Türk Büyükelçiliği’nde ‘Burhan Belge’ diye bir dostu vardı.

1930’ların ortalarında İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler kapıya dayanınca aile Burhan’dan, Ja Ja’yı Türkiye’ye götürmesini rica etmişti. “Ja Ja”, kendisinden 28 yaş büyük Burhan Belge ile birlikte Türkiye’ye göçmüştü.

-Zsa Zsa Gabor ve Burhan Belge-

Gabor, dokuz evliliğinden ilkini, 1937’de Murat Belge’nin babası Türk siyasetçi Burhan Asaf Belge ile yapmıştı. Belge ile evlendiğinde henüz 19 yaşında olan Gabor, Ankara’da cemiyet hayatının içine girerek hareketli sosyal hayata ilk adımını atmıştı.

Ankara’da yaşamaya başlayan Gabor, bir gün Karpiç’te Atatürk’le tanıştı.

Kendi deyimiyle ‘İlk görüşte vurulmuş, o gece onunla dans etmiş ve bir süre sonra da ilişkiye girmişti’.

İddiasına göre bu ilişki, 6 ay kadar, haftalık buluşmalarla sürmüştü. Atatürkölünce o da boşanmış ve 1939 yılında Türkiye’yi terk etmişti.

-Zsa Zsa Gabor, Conrad Hilton-

Belge’den resmi olarak 1941’de boşandıktan sonra Ahmet Ertegün tarafından ABD sosyetesine tanıştırılan Gabor, 1942’de Hilton Otelleri’nin sahibi Conrad Hilton ile evlenmişti.

*

Fransız ordusu 30 Kasım 1937‘de bir takım kutlamaları bahane edip Hatay’amüdahale etti. Mesaj gayet açıktı. Suriye başbakanı Ankara’ya davet edildi. 21 Aralık 1937‘yi 22 Aralık’a bağlayan gece Ankara’da Karpiç Lokantası‘nda görüşme yapıldı.

Bu görüşme çok farklı bir görüşmeydi. Daima “yurtta sulh, cihanda sulh” diyen adam, o gece Suriye başbakanı Cemil Mardam’ın ve Adil Arslan’ın karşısında çok farklı konuşuyordu:

“-Fransızla hayal kurarsa netice aleyhlerine olur… Fransızlar akıllarını başlarına alsınlar… Benim için diplomasi meçhuldür…”

Atatürk o gece konuştukça, sesi Karpiç Lokantası‘nın duvarlarında yankılanıyordu:

“- Fransızlar bir şey yapamazlar! Eğer şüpheleri varsa tecrübe edebilirler! Namusum üzerine yemin ederim ki Hatay’ı bırakmam! Fransız hükümeti aklını başına toplasın!”

Bu görüşmeler Fransız büyükelçinin Karpiç’e çağrılmasıyla devam etti. Atatürk, diplomatların beraberindeki Fransız Büyükelçi M. Ponceau’ya Ankara’nın ünlü restoranı Karpiç’te büyük bir gözdağı verir.

Fransa’nın Türkiye‘nin kararlılığını anladığı bu olayı Sabiha Gökçen şöyle anlatır;

“Hatay meselesi mevzu bahisti biliyorsunuz o tarihte. Bir akşam sofrada otururken Atatürk bana dedi ki: “Çık yukarıya odana, üniformanı giyin ve yanına tabancanı alıp gel.”

Ben çıktım yukarıya, üniformamı giydim, tabancamı cebime koydum geldim. Yanına bir sandalye koydurmuş, oraya onun yanına oturdum. Bana gayet yavaşça:

-Şimdi Karpiç’e gideceğiz. Karpiç’te bir arkadaş çıkıp bir konuşma yapacak. O konuşmayı müteakip, sen çıkacaksın ve şöyle söyleyeceksin; “Evet, sayın konuşmacı (ismini söylemiyor; kim olduğunu göreceksin dedi) böyle konuştu, bunu böyle tavsiye ediyor ama biz gençler bu işin daha çabuk halledilmesini istiyoruz. Eğer bizi dinlemeyip daha da gevşek hareket edecek olursanız biz bu şekilde de hareket etmesini biliriz!” diyeceksin ve çıkarıp tabancanı tavana ateş edeceksin! dedi.

Konuştukları gibi Sabiha Gökçen tabancasını ateşler. Fransız büyükelçi saklanacak delik arar.

Ve an gelir, Georges Karpovitch – Kevork Keçeciyan namı diğer “Baba Karpiç” ölür…

Georges Karpovitch – Kevork Keçeciyan 1935’te Türk vatandaşlığına geçti. 1953’te öldüğü zaman Bahçelievler’de borcu bitmemiş bir kooperatif evinden başka hiçbir serveti bulunmuyordu.

-Karpiç’in ölümü ardından cenazeden fotoğraf ile Abdülhak Şinasi Hisar ve Reşat Nuri Güntekin’in yazılarının yer aldığı gazete sayfası…-

Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı içindeki Hristiyan mezarlığına gömüldü. Lokantası 1962 yılında kapandı.

Otuz yılı aşkın sürede yanında pek çok kişi çalıştı. Mutfak ile salonunda Ruslar, Türkler, Ermeniler vardı.

Mutfak önce Rus ustalara, sonra ‘Mengen’li ustalara, salon kısmı ise Hemşinliler’e emanet edilmişti. Yıllar içerisinde burası bir okul olmuş, usta aşçılar buradan yetişmiş, Ankara‘nın ünlü restoranları buradan doğmuştu.

Baba Karpiç Karpiç Lokantası personelinin büyük çoğunluğu Hemşinliler’den oluşuyordu. Lokantada Ruslar’ın yanı sıra Ermeniler de çalışmıştı.

Tıpkı şairin dediği gibi;

Ondan kalan, boynu bükük ve sefil

Bahçeye diktiği üç beş karanfil…

LİNK : https://www.dikgazete.com/ataturk-ve-harputlu-ermeni-georges-karpovitchin-ankaradaki-unlu-karpic-lokantasi-makale,1829.html

KOMPLO TEORİLERİ : ÜNLÜ YAZAR Dean Koontz, tam 39 yıl önce coronavirüsü yazmış !!!!


ÜNLÜ YAZAR Dean Koontz, tam 39 yıl önce coronavirüsü yazmış !!!!

ABD’li yazar Dean Koontz’un çok satanlar listesinde yer alan 1981 tarihli "The Eyes of Darkness" (Karanlığın Gözleri) adlı romanında Çin’de ortaya çıkan coronavirüsü salgınını tahmin ettiği ortaya çıktı.

ABD’li yazar Dean Koontz’un "The Eyes of Darkness" (Karanlığın Gözleri) adlı kitabında Çin’de ortaya çıkan coronavirüsü salgınından bahsettiği ortaya çıktı. Romanda, savaş sırasında biyolojik silah olarak kullanılmak üzere yeni bir virüs üreten Çin ordusuna ait bir laboratuvarın hikâyesini anlatılıyor.

Kitapta bahsedilen laboratuvar, coronavirüsünün ortaya çıktığı Wuhan kentinde bulunuyor. Üretilen yeni virüsün adı da ironik şekilde Wuhan-400 olarak geçiyor.

MÜKEMMEL BİR SİLAH

Romanda Wuhan-400 virüsü “mükemmel bir silah” olarak nitelendiriliyor, zira yalnızca insanları etkileyebiliyor. Ayrıca laboratuvar ortamında üretilen bu virüs, bir dakikadan fazla insan vücudunda yaşayamıyor.

South China Morning Post’un haberine göre; “Star Quest” adlı ilk kitabını 1968’de yayınlayan Koontz, oldukça üretken bir yazar ve o tarihten bu yana 80’den fazla roman, 74 de öykü çıkardı.

DEAN KOONTZ KAHİN Mİ?

ABD’nin California eyaletinde yaşayan 74 yaşındaki yazar bir kâhin değil. Hong Kong’un San Po Kong semtinde Bleak House Books adlı bir kitapçı işleten Albert Wan, Wuhan’ın tarihsel olarak birçok bilimsel araştırma tesisine ev sahipliğini yaptığını söyledi. Bu alanlar arasında mikrobiyoloji ve viroloji ile ilgilenen laboratuvarlar da vardı.

Albert Wan, Dean Koontz gibi akıllı ve kavrayışlı yazarların bu gerçekten haberdar olduğunu ve hem inandırıcı hem de çarpıcı bir hikâye oluşturmak için bu bilgiyi kullandığını düşünüyor.

CHAN: SONSUZ MAYMUN TEOREMİNİ DÜŞÜNDÜRÜYOR

Hong Konglu yazar Chan Ho-kei Koontz’unkine benzer “kurmaca-kehanet”lerin nadir olmadığı görüşünde. Chan, “Dikkatle bakarsanız, bahse girerim ki hemen hemen her olayın kehanetlerini tespit edebilirsiniz. Bu bana sonsuz maymun teoremini düşündürüyor” dedi.

Chan Ho-kei’nin atıf yaptığı konu ise bir daktilonun tuşlarına sınırsız bir zaman boyunca gelişigüzel basan bir maymunun bir metni hemen hemen hatasız yazabileceğini ortaya koyan bir matematik teoremidir.

Chan’a göre ise bu durum çok düşük bir ihtimal olsa da imkânsız değil.

Kaynak Yeniçağ: Dean Koontz, tam 39 yıl önce coronavirüsü yazmış!

ANMA MESAJI : ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak ünlü vatan şairimiz Nazım Hikmet’i doğumunun 118. Yılında saygı, sevgi ve özlem ile anıyoruz.


CEVRİYE

Cevriye bir hayat kadınıdır. Her gün bir veya birkaç adamla birlikte olur, hayatını kazanmaktadır. Yine böyle bir gün birlikte olduğu adam tarafından çok kötü dövülerek gecenin bir yarısında sokağa atılır. Baygın bir vaziyette kaldırımda yatarken bir adam bunu fark eder ve yardımcı olmak için kaldırmaya çalışır. Cevriye baygındır, her yeri yara bere içindedir, adam Cevriyeyi kucağına alır evine götürür.

Adamın evi tek oda ve bir mutfak ve banyolu ufak bir bekar evidir. Odanın bir köşesinde tek kişilik bir yatak , pencere kenarında küçük bir çalışma masası ve sandalye, masanın üzerinde kitaplar, kalemler birde daktilo ve kağıtlar bulunmaktadır.

Adam kendi yatağına Cevriye yi yatırır kendisi de masada uyuklar.

Sabah olur adam kalkar bir çorba yapar eczaneden ilaçla merhem alır Cevriye yi kaldırır. Cevriye uyanıp kendine gelir tanımadığı bir adam ve bilmediği bir evde bulmuştur kendini.

Adam , lütfen rahat olun, korkmayın der.

Ben sizi dün gece kaldırımda yatarken buldum , durumunuz iyi değildi alıp evime getirdim çorba pişirdim , çorbanızı için sonrada yaralarınıza merhem sürelim der.

Cevriye birçok erkek tanımıştır hiç bir erkek, babası ve erkek kardeşleri dahi kendisine böyle sevecen ve kibar davranmamıştır. Adamdan etkilenmeye başlamıştır.

Birkaç gün daha o evde adamla kalmış, adam kendisine yemekler pişirmiş yaralarına merhem sürüp ilaçlar içirip iyileşmesini sağlamıştır.

Bir gün adam dışarı çıkmış Cevriye evde kalmıştır. Masanın üzerindeki kitaplara bakar , daktilo ile yazılanları okur, yazılanlar çok hoşuna gider bayağı etkilenir. Bunları o yazmış olmalı, ne kadar duygulu şeyler yazmış, ne kadar ince ruhlu birisi diye düşünür.

Bugüne kadar tanıdığı erkeklerden çok farklı üstelikte baya yakışıklı ve çekici diye düşünür.

Cevriye içinden kendi kendine ne o adama aşık mı oluyorum yoksa der. Aşık olsam da oda beni sever mi ki der.

Böyle düşünceler içinde iken akşam olmak üzeredir adam hala gelmemiştir, adamı merak etmeye başlamıştır.

Kendi kendine mırıldanarak ilk defa bir erkeği böyle merak ediyorum, aşk bumu acaba der .

Cevriye bu duygular içinde iken kapı açılır gelen o adamdır. Telaşlı bir şekilde selam verip içeri giren adam valizini çıkarıp eşyalarını içine koymaya başlar.

Cevriye sorar ne o acilen bir yere mi gideceksin nedir bu telaşın

Adam evet gidiyorum bir daha görüşemeyiz belki der.

Cevriye nereye diye sorar

Adam çok uzaklara diye cevap verir.

Cevriye ya ben ne olacağım diye sorar.

Adam ben bu evin bir aylık kirasını vermiştim istersen bir ay burada kalabilirsin der.

Adam valizini toplamıştır telaşlı bir şekilde kapıya doğru yönelir Cevriye ye hoşça kal küçüğüm kendine iyi bak der ve kapıda çıkıp merdivenlerden hızla inerek sokağa çıkar, Cevriye pencereden adamın arkasından sokaktan kaybolana kadar üzgün gözlerle bakar.

Cevriye hiç bu kadar kendin yalnız hissetmemiştir, hayatında hiç bir erkek kendisini bu kadar etkilememiştir.

Böyle kederler içinde akşam yemeği bile yemeden yatağın içine ağlayarak sabahı zor etmiştir…

Cevriye artık iyileştiğini ait olduğu İstanbul sokaklarına geri dönmesi gerektiğini düşünerek evden çıkar Tarlabaşından Taksime doğru yürüyüp Emek sinemasın yanındaki kitapçının önünden geçerken gözü gazete stanlarına takılır. Gazetenin birinde o adamın kocaman bir resminin görüp tam sayfa Vatan Haini NAZIM HİKMET Rusya ya Firar etti yazısını okur ve olduğu yere çöküp kalır…

ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak ünlü vatan şairimiz Nazım Hikmet’i doğumunun 118. Yılında saygı, sevgi ve özlem ile anıyoruz.

KISA ÖYKÜLER : ÜNLÜ SİGARA DEVİ PHILIP MORRIS’İN VE MARLBORO’NUN DRAMATİK HİKAYESİ


ÜNLÜ SİGARA DEVİ PHILIP MORRIS’İN VE MARLBORO’NUN DRAMATİK HİKAYESİ

Yıl 1855, Manisa’da Sefarat Yahudilerinden fakir bir ailenin bir erkek çocuğu olur. İsmini Morris koyarlar. Morris dokuz yaşında kuşpalazı hastalığına yakalanınca ölümle burun buruna gelir. Şinasi isimli bir Müslüman doktorun tedavisi neticesinde iyileşince, ailesi ona Şinasi ismini de verirler. Bu bir vefa borcudur. Bu vefa anlayışı Morris’in ruhuna da işleyecektir.

Derken Morris on beş yaşına gelince fakir olan ailesine yardım etmek için Yahudi mezarlığında bekçi olarak işe girer. Okuma yazması olmadığından işten atılır. Sebebi ise, dışarıdan bir Yahudi ailesi gelir ve mezarlıktaki yakınlarının mezarını görmek ister. Fakat mezarın yerini bilmiyorlar. Morris ise okuma bilmediğinden mezarın yerini gösteremez. Bu aile durumu bölgenin Yahudilerine bildirerek Morris’i işten attırırlar. İş arayan Şinasi 1870 yılında henüz 15 yaşlarında yine bir Yahudi olan Garofolo isimli bir tütün tüccarının yanında işe girer. Kısa zamanda patronunun gözüne giren Morris gösterdiği başarıdan dolayı patronu tarafından Mısır’a götürülür. Orda da gösterdiği başarılardan dolayı artık patronuyla dost olmuştur.

Morris 1890 yılında Amerika’ya gitmeye karar verir. Patronundan aldığı 25 bin dolarla yeni dünyaya geçer. Orada, Şikago Beynelmilel Fuarında bir sigara yapıştırma makinesi sergiler. Bu makine oldukça ilgi görür. Buradan kazandığı para ile hem Garofolo ya olan borcunu öder, hem de bir iş kurma imkanı bulur. Yıl 1903’e geldiğinde ABD devleti Akdeniz’de ticaret yapabilmek ve gemilerini geçirebilmek için sultan Abdulhamit’e başvurur. Sultan bu teklifi ABD’nin Osmanlıya HARAÇ vermesi karşılığı kabul eder. Yalnız bir şart daha koşar ve “Bizden tütün de satın alacaksınız” der. Amerika bunu da kabul eder ve tarihinde ilk ve tek olarak Osmanlıya HARAÇ verir. İşte bu tütün anlaşması Morris’in yolunu açar. Ege tütününü iyi tanır ve bağlantıları da vardır. Bu bağlantı avantajını iyi kullanır.

Kısa sürede önünde geniş ufuklar açılan Morris, erkek kardeşi Solomon’u da Manisa’dan getirterek iş alanını iyice geliştirir.

New York’ta Brodway 120, Sokakta SCHİNASİ BROTHERS COMPANY isimli bir sigara fabrikası kurar. Bu bina hala ayakta kalmayı başarmıştır. Kurduğu bu fabrikada Türkiye’den götürdüğü tütünleri kullanan Morris, kısa zamanda Türk tipi sigaralarla üne kavuşur. Türkiye’den özellikle Manisa ve Akhisar civarından aldığı tütünleri yine bu bölgeden götürdüğü usta ve kalifiye işçilerle yüksek kalite mamuller elde etmeyi başarır.

1903 yılında Selanik’te iş arkadaşı olan Jozef Ben Rubi’nin kızı Laurette ile tanışıp evlenir. Victoria, Juliette ve Altina isimli üç kızı ile Leon isimli bir erkek çocuğu olur. Artık ! Morris çok zengindir. Hatta yunan Yahudisi eşi için o döneme göre oldukça gösterişli bir malikane yaptırır. Malikanenin 52 odalı olduğu rivayet edilir.

Bu günlerden diğer bir rivayette şudur:

Morris Yunanistan’da bir basın toplantısı yapar. Bir gazeteci bir kağıda bir soru yazar ve Morris’e verir. Morris kağıdı yanındakine verir ve “Ben okuma bilmem sen oku”. der. Ardından başka bir gazeteci:-okuma- yazma bilmeden bu kadar zengin oldunuz, bir de tahsilli olsanız kim bilir ne olurdunuz? Morris şu cevabı verir:

– İyi bir mezar bekçisi olurdum!

1916 yılında şirketinin tüm haklarını Amerikan Tabacco Company’e satar. Ve iş hayatından çekilir. Bu

arada çocuklarını kurduğu ve Morris’in arkadaşı Philip’in de ortak olduğu (bir rivayete göre Morris bizzat kendisi kurmuştur) ve şu an dünya tütün devi olan Philip Morris Company doğmuştur. Gerisini bilirsiniz.

Peki, halen Manisa da hizmet veren Şinasi Morris Hastanesi’nin hikayesi nedir?

Morris 1928 yılında memleketi olan ve doğup büyüdüğü yer olan Manisa’yı hiç unutmaz. O kadar ki yaptırdığı evi Türk stili yaptırır ve içini de yine Türk şark tarzı ile döşer. Çocukluğunda çektiği hastalığı ve gördüğü vefayı da unutmaz. Bu amaçla bir milyon dolarlık bir bütçe ayırır. Bunu 800 bin doları ile bir hastane yaptırır. Bu hastane çocuk hastanesidir. Bu hastanenin çok geniş arazisi vardır ve burada inek, koyun, keçi ve tavuk gibi hayvanlar beslenir ve sebze ve meyve yetiştirilir ki çocukları taze besinlerle beslesinler diye. Yine bu hastanenin faytondan Ambulansı ve başhekimin faytondan makam aracı vardır. Bütün bu ayrıntılar bizzat Morris tarafından düşünülmüştür. Geriye kalan 200 bin dolarla da devlet tahvili alarak; bu tahvillerin getirisi olan 33 bin dolar her yıl iki taksit halinde Morris Şinasi Çocuk Hastanesine gönderilir.

Morris Şinasi kurduğu bir vakıfla hastanenin geleceğini de düşünmüştür; Chemical Bank Of New York’u da mutemet tayin etmiştir. Üç yılda bir kurduğu vakfın mütevelli heyeti Türkiye’ye gelerek, Manisa’da hastaneyi ziyaret etmekte ve yapılan işleri yerinde denetlemekteydiler. Ta ki bu yıla dek.

Bu yıl sağlıkta devrim yapan hükümetimiz, meşhur hasta garantili şehir hastanelerinden bir tanesini Manisa’ya yapar ve Morris Şinasi Çocuk Hastanesi kapatılır.

Arazisi mi? Şimdilik atıl. Akibetini tahmin etmek zor olmasa gerek.

KOMPLO TEORİLERİ : ÜNLÜ İNGİLİZ GAZETECİ — EN BÜYÜK SIRRI — AÇIKLIYOR /// EN BÜYÜK SIR (THE BIGGEST SECRET) – İNGİLİZCE


DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

İngiliz gazeteci ve televizyoncu. "en büyük sır", "ben benim, ben özgürüm" gibi 11 kitap yazmıştır. Dünyayı gerçekten kimin yönettiği ile ilgili çarpıcı araştırmaları ve bu araştırmalara dayanan saptamaları vardır. ama zaman zaman dünya üzerindeki insanların illuminati adlı örgüt tarafından yönlendirilip, yönetildiğine onların da büyük çoğunluğu 4. boyutta bulunan, dünya üzerindeki kötü insanların zihinlerini kontrolü altında tutup beyinlerini yıkayan ruhsal varlıklar olan sürüngenimsi ırk tarafından yönetildiğini iddia eden fazlaca uçuk açıklamaları da olmuştur. Kimbilir, belki de doğrudur. belki de bazı gerçeklere ulaşınca devre dışı bırakılmak için bilinçli olarak delirtilmiştir. Bunlar da komplo teorisi.

KENDİ SİTESİNİ DE İNCELEYİN : https://www.davidicke.com