AK PARTİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ /// Saray Rejiminin Son Propagandası : Korona İle Mücadele de Başarı Efsanesi


Prof. Dr. Ümit Özdağ /// Saray Rejiminin Son Propagandası : Korona İle Mücadelede Başarı Efsanesi

29 Mayıs 2020

Türkiye, Korona salgınına eş zamanlı olarak dört krizi yaşarken yakalanmıştır. Bu krizler popülist uygulamalarla kurumları yıkan ve hukukun üstünlüğü ilkesini yok sayan tek adam rejiminin neden olduğu devlet krizi; iç barışı tehlikeye düşürecek ölçüde Türk Milletini ayrıştıran milli birlik krizi, Türkiye’nin üretimden kopup dış borç bağımlısı bir rant ekonomisi olmasının sonucunda saplandığı ekonomik kriz ve Türkiye’nin demografik yapısını değiştirerek milli kimliğini tahrip ederek, iç savaş sosyolojisi hazırlayan Suriyeli sığınmacılar krizleridir.[1]

Yaşanan çoklu krizi çözmek adına, irade ve programı olmayan Saray Rejimi seçmen tabanını muhafaza etmek için Korona ile mücadelede başarılı oldukları söylemini kullanmaktadır. AKP’nin sürekli beslemeye çalıştığı “Korona salgını ile mücadelede başarılıyız” söyleminin aksine, ortada büyük bir başarı ne yazık ki yoktur.

Saray Rejiminin Türkiye’yi içine sürüklediği devlet krizi, devlet sistemini 1922’den buyana hiç olmadığı kadar zayıflatmıştır. Devletin taşıyıcı kolonları olan kurumlar zayıflamış, kırılgan bir yapıya dönüşmüştür. Bütün popülist rejimlerin ortak özelliği olan uzmanlığın aşağılanması, liyakatin yerini biatın alması, Türk devlet bürokrasisini ağır şekilde yıpratmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bir devlet krizinden geçtiği, liyakat yerine biat esas alındığı için salgına karşı önlemler alınmakta gecikilmiştir. Başkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Uğur EMEK, 10 yıl önce Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Hastalık Önleme ve Tedavi Merkezi’nin yeni bir inflüenza (grip) pandemisine karşı ülkelere plan yapmalarını tavsiye ettiğini açıklamıştır. Bu tavsiyenin ardından Türkiye’de de 2019’da 208 sayfalık “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” isimli bir rapor hazırlanmıştır.[2] Ancak rapor dikkate alınmamış, gereken hazırlıklar yapılmamıştır. Çin’in Wuhan kentinde salgının ortaya çıkmasından sonra da Saray Rejimi önlemleri almakta gecikmiştir. Öyle ki, Sağlık Bakanı, 22 Ocak 2020’de “Şu an Türkiye için herhangi bir Koronavirüs riski söz konusu değil” açıklamasını yapabilmiştir.

Oysa Cumhuriyet, büyük imkansızlıklar içinde dahi, salgın hastalıklar ile mücadele edip onları yenmiş ve yok etmiş bir geleneğe sahiptir; Sıtma, frengi, kuşpalazı, tifo, sarıhumma, verem, dizanteri, cüzzam*. Üstelik bütün bunlar yeni kurulan Cumhuriyet rejimi tarafından, 1071-1922 yılları arasında birleşik Batı medeniyeti ile süren 851 senelik bir savaştan sonra harap ve bitap düşmüş bir millet ve 1929 ekonomik buhranının ezdiği bir dünyada başarılmıştır.

Devletler önceden kararlaştırılmış protokollere göre yönetilir. Geleneği olan devletler her olası durum için alınacak önlemleri ve kimin alacağını önceden belirleyen düzenlemeler hazırlarlar. Türkiye Cumhuriyeti küresel salgına karşı çıkışından itibaren Türkiye’ye gelene kadar 4 ay süre olmasına rağmen yeterli şekilde hazırlanamamıştır. 31 Aralık 2019’da Wuhan’da Koronavirüsün yeni bir salgın hastalığa neden olduğu açıklanmıştır. 13 ve 15 Ocak 2020’de salgın ilk kez Çin dışına, Tayland ve Japonya’ya sıçramıştır. 30 Ocak 2020’de Dünya Sağlık Örgütü küresel salgın (pandemi) ilan etmiştir. Aynı gün, İYİ Parti’nin TBMM’de verdiği Araştırma Önergesi iktidar bloğu tarafından reddedilmiştir.

Korona salgını ile Çin’den hemen sonra; fakat Türkiye’den çok önce karşılaşan Güney Kore, Tayvan, Singapur’un salgını aşmada gösterdiği erken tepkiyi, Türkiye zamanı olmasına rağmen gösterememiştir. Daha kötüsü Saray Rejimi, 2019’da salgın hastalık çıkması durumunda uygulanması gereken protokolü bile uygulamaya koymamıştır.

Böyle büyük boyutlu bir tehdit karşısında yapılması gereken ilk şey Cumhurbaşkanı yardımcısı başkanlığında devletin ilgili bütün bakanlıklarını bir araya getiren “Küresel Kriz Koordinasyon Merkezi” olmalıydı. Böyle bir koordinasyon merkezi hala kurulmamıştır. Süreç, bir danışma kurulu olan ve Sağlık Bakanı’nın başkanlığındaki yetkisiz gruba havale edilmiştir. Sağlık Bakanı da televizyon açıklamalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Ekonomi Bakanı’na teşekkür etmektedir.

Devlet, bir kısmı Kırmızı Kitap’ta yer alan önlemlerden hareketle ve “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” uyarınca eşgüdüm içinde önlemleri almaya başlamalıydı. Bu arada Güney Kore, Tayvan, Singapur gibi salgın ile başarılı mücadele eden ülkelerin mücadelelerinden erken tarihte gereken dersleri almak için o ülkelerle gerekli temaslar sağlanmalıydı. Salgının Türkiye’ye sınır ötesinden geleceğinin bilincinde olarak havaalanları, limanlar ve sınır kapılarında, ayrıca kaçak girişlerin olduğu sınırlarda İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı eşgüdümü ile çok erken tarihlerden başlayarak sağlık kontrolleri yapılmalıydı. Keza illerde aylar öncesinden valilerin başkanlığında salgını önleme çalışmaları yapmak amacıyla çalışmalar başlatılmalıydı. Salgının Türkiye’de yayılmaya başlaması sonrasında üretimine başlanan solunum cihazı ve diğer tıbbi malzemeler için yapılmaya başlanan çalışmalar, çok daha önce başlamalıydı.

Bütün bunlar yapılmadığı gibi, muhalefetten gelen “zorunlu karantina uygulanması” çağrılarını Saray rejimi ekonomik olarak kaldıramayacağı düşüncesi ile duymamazlıktan gelmiş ve salgının yayılmasına neden olmuştur. Uzmanlığı, bilimi, seçkinliği değersizleştiren; vasatı yücelten, hatta kutsayan popülist AKP geleneğinin bu noktaya gelmiş olması şaşırtıcı değildir.

Popülizm, kendi ürettiği sahte düşmanlıklar üzerinden toplumsal ayrışmalar ve düşmanlaştırmalar ile toplumu manipüle ederek yönetir.[3] Oysa yaşanan krizde düşman sahte değil, gerçektir. Sahte düşmanlar karşında başarılı olan popülist söylem, gerçek düşman karşısında yenilir.[4] AKP’nin Korona karşında yaptığının benzerlerini ABD’den, İngiltere’ye, İngiltere’den Brezilya’ya diğer popülist rejimlerde yapmışlar ve bedelini halklarına ödetmeye devam etmektedirler.

Saray Rejimi bütün imkanlarını halkla ilişkiler çalışması ile “Koronavirüsle mücadelede başarılıyız” efsanesini yayma üzerine kurmuştur. 15 Mayıs 2020 itibariyle yeni vaka açısından Dünyada 11., Avrupa’da 3. Sırada ve toplam vaka sayısında dünyada 10. sırada olan bir ülke hangi ölçüte göre başarılıdır. Eğer bazı temel hatalar yapılmamış olsaydı Türkiye, Japonya ve Güney Kore ile aynı noktada olurdu.

Neler yanlış yapılmıştır?

1) Önlemler çok geç alınmaya başlanmıştır. DSÖ tarafından 2019 başında yapılan uyarı üzerine 2019’da hazırlanan “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı”nın en geç 1 Ocak 2020’de yürürlüğe koyulması gerekirdi.

2) Hıfzıssıhha Kanunu uygulanarak, illerde valilerin başkanlığında salgın ile mücadele komisyonları oluşturulmalıydı.

3) Umre’ye gidiş yasaklanmalıydı. Dönüşlerinde 15 bin kişi kontrolden geçirilmeden serbest bırakılmamalıydı.

4) İran sınırı başta olmak üzere, sınırlarımız daha erken kapatılmalıydı. Oysa İran sınırının kapatılmasında çok geç kalınmıştır.

5) Koruyucu önlemler konusunda ne yazık ki başarılı bir karantina programı uygulanamadı. Daha erken tarihte açıklanan ve bir hafta süreli bir mutlak karantina çok daha etkili bir sonuç alacaktı.

6) Ayrıca maske dağıtım sürecini bile yönetemeyen yönetimin, başarısından bahsetmek mümkün değildir. Diğer ülkeler birbirlerinin satın aldığı maskeleri havaalanlarında adeta birbirlerinden çalıp kendi vatandaşlarına götürürken, AKP Hükümeti kendi vatandaşlarının maske ihtiyacını koordine edip karşılayamadan 60 ülkeye yardım yapmakla övünmektedir.

7) Rakamlar ile başarı efsanesi yazmak kolaydır. Türkiye ısrarla Dünya Sağlık Örgütü’nün kullandığı kodlamayı kullanmamıştır. Bu ısrarın amacı, rakamları düşük göstermektir. Bilim Kurulu üyesi Alpay Azap, Dünya Sağlık Örgütü’nün kodlamasının kullanılması durumunda ölüm sayılarının iki katına kadar artacağını ifade etmiştir. Örneğin İzmir/Tire’de resmi kayıtlara göre 4 kişi Korona’dan dolayı vefat etmiştir. Bu süreçte belediyelerden Korona hastalarının mezarlarının gömülmeden önce ilaçlanması istenmiştir. Tire’de 4 ölüm açıklanmasına rağmen, belediyeden8 kişinin mezarının defin işleminden önce ilaçlanması istenmiştir.

8) 10 Nisan 2020’de 31 ili kapsayan sokağa çıkma yasağının, yasağın başlangıcından iki saat önce ilan edilmesi. İçişleri Bakanlığı ve hükümet arasında koordinasyonsuzluğu gösteren bu açıklama sonrasında halk sokağa dökülmüş ve sosyal mesafe kurallarını hiçe sayarak alışveriş yapmıştır. Bu durum kargaşa yaşanmasına ve salgının artmasına neden olmuştur.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın “salgın ile mücadelede başarılıyız” söylemi algı yönetimini hedefleyen bir efsanedir. Salgın boyunca gerçekten başarılı oldukları tek nokta, başarılı oldukları konusunda etkili algı yönetimi yapmaları olmuştur. Türkiye Korona salgını ile mücadelede başarılı mıdır? Başarının ölçütü, ABD, İtalya ve İspanya baz alınacak olursa “evet”, Japonya ve Güney Kore ile karşılaştırıldığında ise hayal kırıklığıdır. Türkiye’nin daha başarılı olabilmesi için;

Türkiye, korona salgınını karşılaması gerektiği zamanda, yerde ve şekilde karşılamadığı gibi, Saray Rejiminin ekonomik kriz nedeni ile sokağa çıkma yasağı uygulamayı reddetmesi sonucunda Sağlık Bakanı Koca, 1 Nisan 2020’de “Özellikle şunu söylemek istiyorum, virüs kolay buluyor ve hızlı ilerliyor. Bir daha önce bunu böyle bilmiyorduk” derken, durumun gerçek boyutunun devlet nezdinde ne kadar geç farkına varıldığını ifade etmektedir.

Sonuç olarak, NAZİ Propaganda Bakanı Goebbels’i imrendirecek bir propaganda çalışması ile kendi halkına maske dağıtamayan, kendi halkına maske dağıtamazken 60 ülkeye sağlık yardımı yapan Saray Rejimi, başarılı olduğu algısı oluşturma yolunda mesafe kaydetmiştir. Bu noktada, Saray Rejimi’nin başarısız olduğu açığa çıktığı için durdurulan “şehir hastaneleri” projesinin “salgın ile mücadelede başarılı mücadeleyi sağladığı” iddiası ile propagandasını yaptığının da altı çizilmelidir.

Korona gibi bir salgın ile mücadele ederken, salgının ortaya çıkardığı toplumsal gerilimi hesaba katarak, gerilimi düşürmek, toplumsal dayanışmayı artırmak Erdoğan’ın sorumluluğunda iken Erdoğan salgın günlerinde toplumsal gerilimi yükseltmek için her şeyi yapmıştır. Yardım toplamak ve dağıtmak isteyen muhalif belediyelerin banka hesaplarına el koymuş, belediyeleri “paralel devlet” olmakla suçlamıştır. Muhalefet partilerine “virüs” benzetmesi yapmıştır. Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin çok sağlam temeller üzerine kurduğu ve AKP’nin yarattığı bütün tahribata rağmen gücünü koruyan sağlık çalışanlarının fedakar ve bilimsel çalışmaları sonucunda Türkiye çok şükür ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya kadar ağır bir darbe almamış, ancak hak ettiği ve olması gereken Japonya ve Güney Kore gibi az zarar gören ülkelerin yanında da değildir.

Not: Öncelikle bu sürecin yürütülmesinde önemli görev icra eden ve canhıraş çalışan tüm sağlık çalışanlarımıza teşekkür ediyorum. Bu süreçte fedakar bir şekilde çalışmışlar, toplum sağlığını kendilerinin ve ailelerinin sağlığından önde tutmuşlardır.

[1] Ümit Özdağ, Kaçınılmaz Çöküş-AKP Rejiminin Dörtlü Krizi, Destek Yayınları, İstanbul 2019

[2] Bkz. https://www.birgun.net/haber/hukumet-1-yildir-salgin-tehdidini-biliyordu haberinden nakleden https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/politik-sosyal-kulturel-arastirmalar-merkezi/covid-19-pandemisinin-erken-doneminde-turkiye-den-gelecege-bakis

* Bu vesileyle, cüzzam hastalığını Anadolu topraklarından atan, yaşamının son günlerinde hükümet tarafından kötü muameleye maruz bırakılan ve kendisine saygı gösterilmeyen Türkan Saylan’ı da anıyorum.

[3] Jan-WernerMüller, What ise Populism, PenguinBooks, 2016

[4] Bahadır Dinçarslan, Rus Gribinden Çin Virüsüne:Salgınlar ve Toplum, 23. Mar 2020

KÜRESELLEŞME DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ : Çöken Küreselleşme ve Yükselen Ulus Devlet


Prof. Dr. Ümit Özdağ : Çöken Küreselleşme ve Yükselen Ulus Devlet

01 Mayıs 2020

Devlet aygıtı, ekonomi, kültür ve eğitimle alakalı para getiren bütün alanlardan mümkün olduğunca çekilmelidir. Çünkü devlet, tabiatı gereği verimsiz ve kötü üretir. Oysa serbest piyasanın “görünemez eli” daha ucuza, verimli ve kaliteli bir biçimde üretir. Devlet, kendi varlığını iç ve dış güvenlik ile adalet alanına sıkıştırmalıdır.

Ayrıca devletin egemenliği de kısıtlanmalıdır. Daha “demokratik ve güçlü” devletlerin insan hakları adına antidemokratik ve zayıf devletlerin egemenliğini aşarak müdahalelerde bulunması meşrudur. Neoliberalizmin ideolojik-politik hegemonyasının sürdüğü 1990-2008 yılları arasında küreselleşme literatüründe “radikal küreselleşmeciler” diye anılan ideologlar; milli devletlerin aşıldığı ve insanlığının milli devlet ötesi bir aşamaya geçtiği teziyle birlikte çok kültürcülük, etnikleştirme, federalleştirme eksenli olarak yoğun bir şekilde savunmuşlardı. Hiper-küreselleşmeci tezlere göre milli devletlerin yerini üretim bölgeleri almalıydı. Radikal küreselleşmeciler, aşıldığını ileri sürdükleri milli-üniter devlet yerine çok kültürcülüğün ve çok milletli federalizm uygulamalarının alması gerektiğini iddia ediyorlardı.

Radikal küreselleşmecilerin hedef aldıkları milli devletlerin gelişmiş ve küreselleşmenin ana dinamiğini oluşturan ülkelerden ziyade “çevre ülkeler” veya “güney” diye nitelendirilebilecek gelişmekte olan ülkeler ile az gelişmiş ülkeler olması ayrıca dikkat çekici idi.

Hiper-küreselleşmeci ideoloji ve politikalarının temel hedefi milli devletlerin zayıflatılması ve tahrip edilmesiyle birlikte “Çok Uluslu Şirketlerin” yeni sömürge alanları olarak gördüğü bölgelere yönelik olarak tasarlanan ve uygulanan politikalar vasıtasıyla hedef alınan ülkelerin adeta parçalanmasına hazırlanıyorlardı. Ancak çok beklenmedik bir şey oldu. Neoliberal küreselleşmenin çok kültürcülük, etnikleştirme, federalleştirme propagandası çevre ülkeler ile sınırlı kalmamış, ABD ve AB başta olmak üzere merkez ülkeleri de yıpratmaya başlamıştır. Batı kapitalizminin tetiklediği etnikleşme tartışma ve politikaları, bazı AB ülkelerinde ve ABD’de bir iç sorun olma niteliği kazandı.

Nitekim, hukuken üniter devlet niteliği taşıyan Büyük Britanya’nın bir parçası olan İskoçya, 2014 yılında İngiltere’den ayrılmak için referandum yapma noktasına geldi. İskoçya’nın ayrılması durumunda Kuzey İrlanda’nın da İngiltere’den ayrılması kaçınılmaz olacaktı. İskoçya’nın ayrılması zor durduruldu. Hukuken üniter devlet olmasına rağmen özerk bölgelerin ayrılıkçı akımlarının güçlenmesi neticesinde İspanya’nın en zengin özerk bölgeleri olan Bask ve Katalonya da ayrılma süreci içindedirler. Üniter devletten federal devlete dönüşen Belçika’nın Valonlar ile Flaman bölgesi arasında iki devlete ayrılması sadece uygun Avrupa konjonktürünü beklemektedir. Korona sonrası dünyada yaşanan gelişmeler ile Avrupa Birliği’nin bir bilinmezliğe sürüklenmesi durumunda Belçika ikiye ayrılabilir. Koronavirüs salgınından en derinden etkilenen ve bir Avrupa Birliği ülkesi olan İtalya salgın öncesinde dahi ikiye ayrılmıştı. Zengin Kuzey İtalya, fakir Güney İtalya’dan ayrılmak tezlerini seslendiriyordu. Korona salgını sonrasında İtalyan milli birliğinin daha güçlü olup olmayacağını göreceğiz. Milli Kimliğin güçlü olduğu Almanya’da dahi, Federal Almanya Cumhuriyeti’ne tarihsel farklı kimliğinden dolayı “Freistaat (Özgür devlet) Bayern” olarak katılan Bavyera’nın Federal Almanya’ya aktardığı paradan daha azını federal bütçeden aldığı gerekçesi ile ayrılma tartışmaları başlamıştı.

ABD’de Hispaniklerin ve diğer azınlıkların 313 milyonluk ABD toplam nüfusundaki oranının % 38.5’e[1] kadar yükselmesi ve 2040’da beyazların azınlığa düşeceği öngörüsü tartışmalara neden oluyor.[2] Amerikan güvenlik camiasının en önde gelen isimlerinden Samuel Huntington’un “Biz Kimiz” adlı kitabında neoliberal çok kültürcü Amerikan siyasal elitlerinin milli kimliklerini yitirerek Amerikan halkından koptuğunu ileri sürdü.[3] Özetle, milliyetin yerine milli kimliksiz/menfaatçi bireyi koyan neoliberal küreselleşme fikri, ortaya çıktığı topraklarda dahi tepki toplamaya başladı. Bu ülkelerdeki halklardan yükselen tepkiler üzerine ABD ve Batı Avrupa’da etnik-liberal politikalar hızla terk edilmeye başlandı. Batı dışı dünyada etnik sorunları tetikleyen ve politikleştiren ABD ve AB şimdi etnik sorunu denetim altına alabilmek için kültürel çoğulculuktan federalizm ve ayrılmaya giden süreçleri tekrar gözden geçirip, millî devleti güçlendirme arayışları içine girmeye başladılar.[4]

İngiltere Başbakanı David Cameron, 2011’de çok kültürlülüğün bir toplum vizyonu verme konusunda başarısız olduğunu belirtip, “yurdumuzda daha güçlü toplumlar ve kimlikler inşa etmeliyiz. Artık daha az pasif hoşgörüye ve daha çok aktif, güçlü bir liberalizme ihtiyacımız var. Pasif hoşgörülü bir toplum yurttaşlarına yasalara uydukça, size karışmayız demektedir. Böyle bir toplum farklı değerler karşısında tarafsızdır. Fakat, inanıyorum ki gerçekten liberal bir ülke daha fazlasını yapmalıdır. Bazı değerlere inanmalı ve onları savunarak geliştirmelidir. Konuşma hürriyeti, inanç hürriyeti, demokrasi, hukukun üstünlüğü, ırk ve cinsiyet ayrımı olmaksızın eşit haklar. Bu ülke yurttaşlarına bunlar bizi bir toplum olarak tanımlayanlardır. Bu ülkeye ait olmak bunlara inanmaktır” demekteydi.[5] Ancak artık bunun için çok geçti. Zira ABD ve AB ülkelerinde bir yandan milliyetçilikle birlikte bir yandan da milliyetçi tepkiyi söylem zemininde kullanan popülist siyasetler yükselmeye başladı.

Öte yandan devletin verimsiz ve yeteneksiz olduğunu iddia eden, milli devletin aşıldığı propagandasını yapan neoliberalizm; sadece finansal değil, aynı zamanda entelektüel bir çöküş olan 2008 finansal krizi sonrasında piyasanın görünmez elinden değil, devletten yardım istemek zorunda kaldı.

Öte yandan küreselleşmenin ağır bir darbe aldığı, milli-devletlere karşı ideolojik saldırısının zayıfladığı ve milli devletlerin gücünün/faydasının anlaşıldığı bir dönemde Türkiye’de ise “PKK Açılımı” çerçevesinde PKK terör örgütü ile yapılan müzakerelerle birlikte milli ve üniter devletin tasfiyesi süreci başlamıştı. Büyükşehir yasasının Türkiye’yi idari federasyona sürükleyen bir adım olduğu yasanın çıkış aşamasında ve sonrasında gerçekleşen sert tartışmalar sırasında birçok kez gündeme gelmişti. Anılan tasarının yasalaşmasından hemen sonra dönemin Başbakanı Erdoğan, “Aslında bugün gündemimizde olmamasına rağmen, valiler de seçimle gelebilir” diyerek, gizli gündemini açıklamıştı. Valilerin seçimle gelmesi ile merkez-çevre ilişkisinin siyasi içeriği ağır bir darbe alacaktır. Büyükşehirler devletçiklere dönüşecektir. Böylece mevcut idari federasyondan adı konulmamış bir siyasi federasyona geçilecektir. Büyükşehir yasası ile aynı süreçte çıkar diğer bir yasa Kürtçe savunmayı mümkün kılan yasa olmuştur. Bu sırada Güneydoğu Anadolu’da Kürtçeye alan açma adı altında yer isimleri değiştirilmeye başlandı. Erdoğan 2013 yılında Kanal D’de canlı yayınlanan TV programında "2023 yılında eyalet sistemine geçebiliriz" diyerek; "Güçlü ülkelerde eyalet endişesi olmaz… Osmanlı’da Kürdistan Eyaleti vardı… Güçlü bir Türkiye, eyalet sisteminden korkmamalıdır…" diyordu.[6] Oysa dünya milli-üniter devletlere dönüş süreci içindeydi. Korona salgını öncesinde dünyanın birçok ülkesinde milliyetçi bazı popülist liderler/partiler iktidara gelmişti. Komünizmi yenerek SSCB’nin çöküşünün şartlarını oluşturan milliyetçilik şimdi de neoliberalizmi yenmektedir. Ulus devletler, küreselleşmenin 1990 sonrasında milli devletlerden aldığı bütün yetkileri geri alarak siyasetin ve ekonominin belirleyicisi olarak geri dönüyorlar. Bu kısa çalışmanın konusu, milli-üniter devlet yapısını incelemek, güçlü yapısını ortaya koymaktır.

Ulus Devlet

“Hakkında bu kadar çok konuşulan ulus devlet nedir?” sorusuna sokaktaki 100 vatandaştan belki bir tanesinden bilimsel anlamda doğru cevap alabiliriz. Ama ne olduğunu da herkes aşağı yukarı bilir. Ulus devletin tanımı zor ve karışık değildir. Ulus devlet, yurttaşlarının tamamının tek siyasal kimlik altında birleştiren devlettir. Ülkede yaşayan bütün etnik gruplar, dilsel gruplar, dinsel gruplar, sosyolojik kimlikleri ne olursa olsun siyasal kimlik olarak tek bir milli kimliğe sahiptirler. Siyasi kimlik olarak benimsenen bu kimlik, genellikle ülkenin kurucusu olan milletin siyasi kimliğidir. Bu milletin, devletin kurulmasını sağlayan ana unsur olması sebebiyle devlete kimliğini vermesi doğaldır. ABD gibi birçok milletten insan gruplarının oluşturduğu bir ülkede bir Amerikan milli kimliğini belirleyen temel kurucu unsur WASP’lar; yani beyaz, Anglo-Sakson ve Protestanlardır. WASP’ların çerçevesini belirlediği “melting pot” (eritme potası) göçmenlerin yeni milli kimlik edindikleri yerdir. Ancak kurucu milletler devlete kimliğini verirken, kimliğini milli/etnik bir kimlik olmaktan siyasi bir kimliğe dönüştürerek, eski anlamını genişletir ve yenilerler.

Bu durum diğer etnik gruplardan gelen vatandaşların diğer sosyal, kültürel, folklorik kimliklerinin inkâr edilmesi veya yok sayılması değildir. Bu kimlikler farklı bir alana, milli kimlik ise siyasal bir kimlik olarak farklı bir alana aittir. Bütün vatandaşlar, bir siyasal milli kimliğe sahip olunca, o vatandaşların oluşturduğu bütüne de millet denilir. Siyaset bilimci Karl Deutsch bu konuda şöyle demektedir: “Ulus-devlet, üyelerinin çoğunluğuna onlara seçenek olabilecek büyük kümelerin tümünden daha güçlü güvenlik, ait olma ya da bütünleşme sunmakta, giderek tek tek bireylere bile kimlik vermektedir.”[7]

Siyaset biliminde millet ve milliyetçilik olgusunun ancak Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nde ortaya çıktığı dolayısıyla milli devlet modelinin de ancak 19. Yüzyılda belirginleştiği yaklaşımı genel olarak kabul edilmekle birlikte, bu iddia Avrupa tarihi için bile ciddi bir şekilde sorgulanması gereken bir yaklaşımdır. Çünkü Avrupa’da da milliyetçiliği 11. Yüzyıla kadar geri götüren bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. Modernist Hans Kohn dahi milliyetçilik fikrinin İngiltere’ye 15.-16. Yüzyıllarda Eski ahit ile geldiğini ileri sürmektedir.[8] Azar Gat ve Alexander Yakobson ise “Uluslar-Siyasi Etnisite ve Milliyetçiliğin Uzun Tarihi ve Derin Kökleri” adlı eserlerinde milliyetçiliğin köklerini daha da derine götürdüler. Türk milleti açısından da Göktürk veya Orhun Abideleri’nde 7. Yüzyılda Türk milleti kavramının ve Türk milliyetçiliği fikir ve duygusunun güçlü bir şekilde vurgulandığı görülmektedir.

Bununla birlikte modern milli devletin yaygın bir şekilde gerçekleşmesi imparatorluklar döneminden sonra gerçekleşmiştir. İmparatorluklar, geniş nüfus kitlelerini yönetmenin en iyi yollarından birisinin mümkün olduğunda “bölmek-yönetmek” ilkesine dayanmış olduğunu görmüşlerdir. Bundan dolayı, kurucu hanedanlar ve hanedanın mensup olduğu millet var olan farklılıkları kurumsallaştırmış, teşvik etmiş ve desteklemiştir. Ancak 18. ve 19. Yüzyıldan itibaren daha önce belirli bir ülkede bir hanedana ait olduğu varsayılan egemenliğin milletlere ait olduğu kabulü yerleşmeye başlamıştır. Ülkeler hanedanların malları olmaktan çıkıp, milletlerin yurdu olarak algılanmaya başlamıştır.

19. yüzyıl boyunca gerçekleşen teknolojik ilerlemeler ve kapitalizmin gelişmesi, toplumların ve pazarların demiryolları ve yollar ağları ile birleşmesini; temel eğitimin yaygınlaşması da vatandaşlık bilincinin artması sonucunu doğurmuştur. Böylece, millet olma ve bir millet olarak devlete sahip olma düşüncesi gelişmiştir.

Üniter Devlet

Üniter devlet, bir ülkede bir tek üstün siyasal otoritenin olduğu devlet örgütlenmesidir. Üniter devlet modelinde ülke sınırları içinde siyasal otoritesini sınırlayabilecek bir başka siyasal otorite yoktur. Devletin yasama, yürütme ve yargı organları tektir ve yetki alanları bütün ülkeyi ve bütün yurttaşları kapsar. Üniter devlette bir tek hukuk sistemi bütün yurtta uygulanır. Üniter devlette egemenlikte tektir, parçalanmamıştır. Bu noktada uzun bir alıntı yaparak Prof. Dr. Kemal Gözler’in tanıma daha yakından bakalım.

Devlet, ülke, millet ve egemenlik unsurlarından oluştuğuna göre, üniter devlette, tek ülke, tek millet ve tek egemenlik vardır. a) Üniter devlette, devletin ülkesi tek ve bölünmez bir bütündür. Üniter devlette, millet unsuru da tek ve bölünmez bir bütündür. Milleti teşkil eden insanların millet unsurunu oluşturmalarında din, dil, etnik grup vb. bakımlardan ayrım yapılamaz. Üniter devlette egemenlik de tek ve bölünmez bir bütündür. Tek olan egemenliğin sahası bütün ülkedir. Bu egemenliğe tâbi olan da bütün millettir.

Üniter devlette, devletin yasama, yürütme ve yargı organları bakımından da teklik söz konusudur. Üniter devlette tek yasama organı bütün ülke için kanunları yapar. Üniter devlettin yargı organı da üniter niteliktedir. Ülkenin her yerinde aynı tür mahkemeler vardır ve bunların üst mahkemeleri aynıdır. Üniter devlette, yürütme organı bakımından esas itibarıyla bir “bütünlük” vardır. Üniter devletlerde yürütme yetkisi esas itibarıyla, bu “merkezî idare”nin elindedir.[9] (Kaynağı düzelttim) Birleşmiş Milletlere üye 193 devletin %80’i üniter-ulus devletlerden oluşmuştur. Federal Almanya Cumhuriyeti ve Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler federal devlet olmakla birlikte ulus devlet niteliği taşımaktadır. Bu ülkelerde tek bir millet olmakla birlikte tarihsel gelişimlerinden dolayı birçok devlet/eyalet bulunmaktadır.

Federal Devlet

Fransızca kökenli federe kelimesinden gelen federal devlet, birkaç ülke üzerindeki farklı siyasal grupların, (bunlar ayni milletten de olabilir farklı milletlerden de) siyasal otoritelerin varlığını koruyarak bir üst siyasal otoritenin altında birleşmesidir. Birleşmiş Milletlere üye 193 devletten 27’si federal devlettir. Bunlar; Almanya, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Arjantin, Avusturya, Avustralya, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Bosna-Hersek, Brezilya, Etiyopya, Güney Afrika, Güney Sudan, Hindistan, İsviçre, Kanada, Komoros, Malezya, Meksika, Mikronezya, Nepal, Nijerya, Pakistan, Rusya Federasyonu, Saint Kitts ve Nevis Federasyonu, Somali, Sudan ve Venezuela’dır. Federasyonun teorisini Antik Yunan’da bulmak mümkündür. Bazı yazarlar ise federasyonun kökeninin İncil olduğunu ileri sürmektedirler. İbranice, “brit” veya Latince “foedus” kelimeleri bir “covenan” tarafından düzenlenen ortaklık anlamına geliyordu. Şalom, yani barış, “brit” kelimesi ile uluslar arası ilişkilerde gerçek barış öz yönetim ve egemenliğin bölünmesinin bir araya getirilmesi ile ilişkilendirilmiştir. Federalizmin teorik temellerini Johannes Althusius atmıştır.[10]

Federasyon ile ilgili Prof. Dr. Kemal Gözler şu tanımı yapmaktadır: “Federasyon, kendi içlerinde belli bir özerkliği koruyarak iki veya daha fazla devletin aynı merkezî iktidara tâbi olmak suretiyle oluşturduğu bir devlet topluluğudur. Federasyonda “federal devlet ” ve “federe devletler” olmak iki tür devlet vardır. Federe devletlere, “devlet”, “eyalet”, “kanton”, “Länder” gibi isimler verilir. Bunlar federasyonun “üye birimleri” veya “kurucu birimleri”dir.

Federasyonda federe devletler de, federal devlet de birer “devlet”tir. Federe devletlerin her birinin kendisine mahsus bir ülkesi, kendisine mahsus bir halkı ve belli alanlarda sınırlandırılmış olmakla birlikte kendisine mahsus bir egemenliği vardır. Federal devlet de, bir “devlet”tir; çünkü, federal devlet de, bir ülkeye (ki bu ülke federe devletlerin topraklarından oluşmaktadır); bir insan topluluğuna (ki bu topluluk, federe devletlerin ahalisinin bütününden oluşmaktadır) ve bir egemenliğe sahiptir. Federal devlet, federe devletlerin ülke ve insan unsuru üzerinde kuruludur; ancak, federal devlet, kendisini oluşturan bu federe devletlerden ayrı bir devlettir. Federal devlet ve federe devletler ayrı tüzel kişiliklere sahiptir. Federasyonda iki ayrı tür devlet olduğuna göre, aynı ülke ve insan topluluğu iki ayrı devlet egemenliğine ve dolayısıyla hukuk düzenine tabidir. Bu düzenler arasında aşağıda göreceğimiz şekilde bir yetki paylaşımı yapılmıştır.”[11]

Federal sistemlerin işleme ve gelişme şekilleri devlet yapısının altında yatan etnik, sosyal, kültürel ve tarihi özelliklere bağlıdır. Örneğin Belçika ve Rusya Federasyonu gibi federal devletler milli kimlik oluşmasını nerede ise imkansız hale getirecek ayrı milliyetlerden oluşmaktadır. Bu ülkelerdeki farklı dil/milliyet topluluklarının sınırları federal devletin/özerk bölgenin parçasını oluşturan federe devletlerin sınırlarını belirler. Avusturya, Almanya, Avustralya gibi ‘etno-linguistik’ açıdan homojenlik gösteren federal devletler ise federal uygulamalarının üniter devletler ve federal unsurlar barındırmayan toplumlarla uyumlu hale geldiği bir gelişim süreci yaşama eğiliminde olmuştur.[12]

Üniter Devlet İle Federal Devlet Karşılaştırması

Üniter devlet yapısı tarihsel olarak çok uluslu inşa edilen federal devlet yapısından güçlüdür. Hatta tarihsel gerekliliklerden ötürü bir millete dayanan, ulus devlet zemininde kendisini tanımlayan ancak siyasi/idari örgütlenmesini üniter değil, federal sistem çerçevesinde gerçekleştiren Almanya ve ABD gibi ülkelerde dahi üniter sistemin yararları bilimsel zeminde tartışılmaktadır. ABD’nin tarihsel gelişim süreci içerisinde federal devlet karakteri giderek azalmıştır.[13]

Aynı husus Federal Almanya’da da geçerlidir. Almanya, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra işgal rejimini oluşturan ABD, Fransa ve İngiltere tarafından güçlenmemesi için federe devletlerin federal merkezle ilişkilerinde etkili oldukları bir sistem şeklinde kurulmuştur. Bir Türk İçişleri Bakanlığı raporunda bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Almanya’da federal sistem İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra galip devletler tarafından şekillendirilmiştir. Federal sistemin kurulmasının temel sebebinin, Almanya’da ulusal birliğin yeniden kurulmasını önlemeye yönelik olduğu, bu sebeple egemenlik hakkının eyaletlere dağıtıldığı ve eyaletleri güçlü kılan bir federal sistemin kurulduğu federal yetkililer tarafından dile getirilmiştir. Bu düşünceler ziyaret sırasında birden fazla kişi tarafında ifade edilmiştir.”[14] Ancak Almanya’da üniter devlete doğru bir evrim olduğu gözlemlenmektedir.[15]

Üniter-ulus devletler sosyal ve politik çalkantılara federal-çok uluslu devletlerden çok daha dirençlidirler. Federal-çok uluslu devletleri parçalayan ve sonsuz yıkımlara neden olan sosyal ve politik gelişmeleri üniter-ulus devletler kolaylıkla ve zarar görmeden aşmaktadırlar. Columbia Üniversitesi’nden demokrasi araştırmacısı Prof. Dr. Alfred C. Stephan şöyle demektedir: “Komünizm sonrası Avrupa, federalizm konusunda dikkatli olmamız gerektiğini gösteriyor. Komünist siyasi sistemde sekiz Avrupalı devlet vardı. Bunlardan beşi üniter devletlerdi. (Macaristan, Polonya, Romanya, Arnavutluk ve Bulgaristan) Üçü federaldi (SSCB, Çekoslovakya ve Yugoslavya). Mucizeler yılı 1989’dan yedi yıl sonra bu beş üniter devletten beşi de hala üniter devletti. Üç federal devlet 22 devlete bölünmüştür.”

Üniter devletin anti demokratik bir yapı oluşturduğunu ileri sürenleri tarih ve siyaset bilimi teorisi birlikte yalanlamaktadır. J. Stuart Mill şöyle demektedir: “Birden fazla milletin barındığı bir ülkede hür müesseseleri yaşatmak hemen hemen imkansızdır. Aralarında dayanışma bulunmayan insanlar, özellikle de farklı dillerde okuyor ve konuşuyor ise işleyen temsil mekanizmaları için gerekli kamuoyu birliği sağlanamaz.” Ekonomist Dankward Rustow ise milli devlet ile demokrasi arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmaktadır: “demokrasi, arka planındaki bir tek şartla başlar. Milli birlik… Milli birlik, demokratikleşmenin diğer bütün evrelerinden önce gelmelidir.” Milli birliğin olmadığı yerlerde demokrasi bir fanteziden ibarettir. Amerikalı sosyal bilimci Robert Dahl’de bir devletin başarılı sosyal politikalar uygulayabilmek için sağlam bir milli kimlik inşa etmesi gerektiği vurgusunu “sosyal adalet politikalarında başarılı demokratik devletler, birleştirici bir kimliğe sahiptir” sözleriyle ifade etmektedir.[16]

Üniter devletin federal devlete üstünlüğü sadece bölünme ve ağır kriz süreçleri ile de sınırlı değildir. Üniter devletler, yaklaşan felaketlere karşı, federal devletlerden çok daha etkili, kısa sürede yürürlüğe giren önlemler alabilmektedir. Chicago Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Richard A. Posner, “Felaket Üzerine” adlı makalesinde şöyle demektedir: “Kusurlu siyasi kültürle kastettiğim şey kısmen kaderci olmayan bir ulusun ‘bir şeyler yapmalı’ tutumunun, fakat büyük ölçüde de 18. Yüzyılda tasarlanan merkeziyetçi olmayan devlet yapısı ile günümüz Amerika’sı ve onun dünyadaki konumunun karmakarışıklığı ve çeşitliliğinin bu devlet yapısına yönelttiği büyük zorluklar arasındaki etkileşimin bir sonucudur. Yasama, yürütme (ki bunlar İngiltere’deki gibi bir parlamento sistemi içinde etkin bir biçimde kaynaştırılmaktadır) ve yargı organlarının birbirinden bağımsız olması ve yönetim yetkisinin federal kurumlara, eyaletlere ve yerel yönetimlere verilmesi, ortaya çıkan büyük yeni sorunlara karşı devletin zamanında ve uygun biçimde harekete geçmesini çok zor, hatta imkansız hale getirmektedir.”[17] ABD’nin Katrina kasırgası sırasında federal sistemin yavaş çalışmasından dolayı gereken önlemleri almakta çok geç kalınmış ve bir kent yıkılmıştır. Keza Korona salgını sırasında ABD’de federal sistem çok başarısız olmuştur.

Almanya’nın önde gelen siyaset bilimcilerinden Klaus von Beyme, “Federalizm ve Bölgesel Bilinç-Uluslararası Bir Karşılaştırma” adlı kitabında ekonomik ve sosyal yetenekleri açısından üniter devletlerle kıyaslandığında federal devletlerin her zaman daha iyi olmadığını tespit ediyor.[18]

Özetle, 1990 sonrasında parçalanan ülkeler olan Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Çekoslavakya üniter-ulus devlet değil, çok milletli-federal devletlerdir. Bu parçalanmalar sonucunda ortaya üniter-milli devletler çıkmıştır. Sadece bu gerçek bile üniter-ulus devletin federal devlet modelinden daha güçlü olduğunu göstermektedir. Ulus devletler 1990 sonrasında başlayan ve gittikçe yoğunlaşan neoliberal küreselleşmenin bütün saldırılarını, yıpratma ve tasfiye girişimlerini aşarak Koronavirüs salgını sonrası dünyada etkin rol oynamaya hazırlanmaktadırlar.

[1] ACS Demographic and Housing Estimates – 2011–2015". U.S. Census Bureau. Archived from the original on February 13, 2020. 26 Ağustos, 2017.

[2] “Artan Hispanik Etkisi-ABD’de Beyazlar Azınlık Olursa Ne Olur?”, Aydın, İstanbul Aydın Üniversitesi, 1 Temmuz-1 Ağustos 2012, s.21

[3] Samuel Huntington, Biz Kimiz? Amerika’nın Ulusal Kimlik Arayışı, Global Yayın Ajansı, İstanbul 2004 ve Francis Fukuyama, State Building, Governance And World Order in the Twenty-First Century, Cornell University Press, 2004. Her iki kitabında 2004 yılı içinde yazılmış olması bir tesadüf değildir.

[4] Küreselleşme-milli devlet ilişkisi konusunda bkz. Fahri Atasoy, Küreselleşme ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, İstanbul 2005 ve Kadir Koçdemir, Milli Devlet ve Küreselleşme, Ötüken Yayınları, İstanbul 2004.

[5] 5 Şubat 2011’de Münih Güvenlik Konferansında yapılan konuşmadan

[6] https://www.yenicaggazetesi.com.tr/2023te-eyalet-ozerklik-olacak-mi-50992yy.htm

[7] Türkkaya Ataöv, Federasyon, Başkanlık yarı Başkanlık, Destek Yayınları Ankara 2011, s.15

[8] Özcan Yeniçeri, Bağımlılık Paradigmaları ve Türk Milliyetçiliği, Kripto Yayınları, Ankara 2011, s.185

[9] Kemal Gözler, Anayasa Hukukuna Giriş, Ekin Basım Yayın – Hukuk Kitaplar, 2011. s. 59.

[10] Klaus von Beyme, Föderalismus und regionales Bewusstsein-Ein international Vergleich, Beckische Reihe, München 2007, s.10

[11] Kemal Gözler, agm.

[12] Alan Fenna, “Form and Function in Federal Systems”, Australian Journal of Political Science”, Vol.46, No.1, 2011, s.171,172’den aktaran Sezgin Mercan, Federal Devlet Yapılanmaları ve Özellikleri

[13] Alan Fenna, “Form and Function in Federal Systems”, Australian Journal of Political Science”, Vol.46, No.1, 2011, ss.171,172’dan aktaran S. Mercan, agm.

[14] Hürriyet,2 Nisan 2013, Taha Akyol, “Federal Sistem”

[15] S. Mercan, agm.

[16] Ali Asker, Devlet, 21. Yüzyılda Prens-Siyaset ve Devlet Yönetimi, Kripto Yayınları, Ankara 2012,içinde s.121

[17] Richard A. Posner, “Felaket Üzerine”, içinde Kör Nokta (ed.) Francis Fukuyama, (ed.) Kör Nokta-Gelecek Senaryolarını Öngörmek, Ankara 2008, s.26

[18] Klaus von Beyme, Föderalismus und regionales Bewusstsein-Ein internationaler Vergleich, beckische Reihe, München 2007

DEVLET KURUMLARI DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ : Süleyman Soylu’ya Sorular


Prof. Dr. Ümit Özdağ : Süleyman Soylu’ya Sorular

21 Kasım 2019

Türk milletinin Anadolu’daki milli kimlik, kültür ve egemenliğine yönelik en büyük dördüncü tehdit, modern bir kavimler göçü şeklinde 2011-2019 arasında ülkemize gelen kayıtlı-kayıtsız 5.3 milyon Suriyeli sığınmacıdan kaynaklanmaktadır.

Bakan Süleyman Soylu, bütçe komisyonu konuşmasında “gerçek rakamları konuşalım” dedi. “5 milyon 74 bin yabancı uyruklu var” dedi. Bunun 3.6 milyonu Suriyeli imiş. 1 milyonu öğrenciler, yabancı şirket veya konsolosluk çalışanları; 324 bini ise uluslararası koruma başvuru ve statü sahipleri varmış. Uluslararası koruma başvuru ve statü sahipleri ile kastedilen mülteci, şartlı mülteci ve ikincil koruma altında olanlar.

Türkiye’de 148 bin yabancı öğrenci var. Türkiye’de çalışma izni almış yabancı sayısı Türk ve yabancı firmalarda çalışan 2011’den itibaren 360 bin kişi. Bu hesaba göre 500 bin konsolosluk çalışanı var.

Madem gerçekleri konuşuyoruz. Erdoğan’ın açıkladığı 3.6 milyon Suriyeli dışında var olan 350 bin Suriyeli Kürt son 2 haftada buharlaştı mı? Onlar geçici sığınmacı değil mi? Türkiye’de Suriyelilerden sonra ikinci büyük grup olan ve ayda 10 bin tanesinin sınır dışı edildiği Afganlardan neden bahsedilmedi? Afgan sayısını Birleşmiş Milletler (BM) 196.919 olarak veriyordu. Şimdi durum nedir? 3. Büyük grup olan İranlılar, 4. Büyük grup olan Iraklılardan neden bahsedilmedi sayıları verilmedi?

3.6 milyon kayıtlı Suriyeli ve 350 bin Suriyeli Kürt dışında Türkiye’de ne kadar kayıtsız Suriyeli olduğu hakkında İç İşleri Bakanlığı’nın hesaplanmış tahmini nedir? Örneğin, Ali Yerlikaya Gaziantep valisi iken Gaziantep’te 12 Kasım 2017’de “Gaziantep’te resmi kayıtlara göre 343 bin Suriyeli var. Ancak rakamlarda kayıt eksikliği var. Bize göre bu sayı 110 bin daha fazla” diyerek, kayıtsızlığın büyüklüğünü ifade etti. Mersin’de 207 bin kayıtlı, 200 bin kayıtsız Suriyeli var.

Ayrıca Asya ve Ortadoğu’nun değişik bölgelerinden gelen ve gelmeye devam eden 1.4 milyon sığınmacı da Anadolu’ya yönelik başka bir göç dalgasını temsil etmektedir.

Özetle, 2019 yılı itibarı ile Türkiye’de 6.7 milyon sığınmacı bulunmaktadır. Bu rakam Türkiye nüfusunun %8.6’sına eşittir. Dünya da en fazla sığınmacı Türkiye’de yaşamaktadır.

Ortadoğu ve Batı Asya’nın kavimleri Türkiye’nin milli kimliğini tehdit eder şekilde stratejik göç mühendisliği ile harekete geçirilmiştir. Stratejik göç mühendisliği konusunda çalışmalar yapan Kelly M. Greenhill, stratejik göç mühendisliğini şöyle tanımlamaktadır: “Stratejik göç mühendisliği tabiri, devletler ya da devlet dışı aktörler tarafından, belli bir bölgede yaşayan nüfusun güçlendirilmesi, zayıflatılması ya da muhtevasının değiştirilmesini sağlayan yollarla, askeri ve siyasi amaçlar dahilinde kasti şekilde yaratılmış iç ve dış göçleri ifade ediyorMühendislik eseri göçleri yaratan araçlar, tehditten askeri güç kullanımına, kazanç vaadinden finansal teşviklere, hatta normalde kapalı olan sınırların açılıp basitçe geçişin kolaylaştırılmasına uzanan geniş bir skalayı kapsıyor.” [1]

Bugün Türkiye böyle bir süreci yaşamaktadır. ABD, AB, İsrail, PKK, İŞİD Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasını istemektedir.

AKP’nin Suriyeli sığınmacılar politikası Türk halkını belirsizlik içinde bırakarak, uyutarak, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını sağlamaya yöneliktir. Şeref Malkoç 2017’de “Ne kadar teşvik edersek edelim Suriyelilerin yüzde 80’i kalacak” diyordu. 2018’de ise “Büyük devlet olmak için büyük nüfusa ihtiyaç var. Suriyeliler Türkiye için büyük fırsata dönüşebilir.” Eski Tarım Bakanı Fakıbaba ise “Biz Suriyelilere biraz destek verirsek Türkiye’nin sulanabilir arazileri ile her şeyi yapabiliriz. Ben bunu yüzde yüz ile de çalıştırabilsem benim işsizlik oranım bitecek. Biz dışarıdan şu an 3,5 milyon bizim Suriye’den gelen misafirlerimiz var, kendileri gitse biz onları göndermeyeceğiz, bizim ihtiyacımız var.”

Hürriyet gazetesinden Hacer Boyacıoğlu, 4 Temmuz 2016’da Suriyelilere vatandaşlık verilmesi programının detaylarını haberleştirdi. O tarihte biyometrik kimlik verilen 2 milyon 746 bin Suriyeliye, topluma entegrasyonları sağladıktan sonra vatandaşlık hakkı tanınmasının planlandığını belgeleri ile açıkladı. Türk vatandaşlığı koşullarının, Suriyeliler için esnetilmesi için Nüfus ve Vatandaşlık Genel Müdürlüğü’nce bir çalışma yürütülüyor. Entegrasyonda ‘Türkiye’deki Suriyelilere yönelik Politikalar ve Stratejiler İçin Çerçeve Belgesi’ne göre, 7 bakanlık ana sorumlu kurum, 14 destek kurumu, STK’lar ve özel sektörün katkısıyla yürütülen çalışmayla Suriyelilerin entegrasyonu, ‘sığınma, eğitim, sağlık, ekonomik ve çalışma hayatı, sosyal uyum, yerel yönetimler, güvenlik, sivil toplum’ gibi 8 ana dalda eğitim çalışmasıyla sağlanacakmış.

Suriyeli sığınmacılar için sadece vatandaşlık kriterleri tespit edilmekle kalmamış, Suriyeliler için kapsamlı yerleşim planlarının yapılmasına başlanmıştır.

Örneğin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Mekansal Planlama Genel Müdürlüğü tarafından 2017’de hazırlanan ve Bakanlık internet sitesine konulan “Kilis İli 1/100.000 Ölçekli Çevre Düzeni Planı-Açıklama Raporu”nda Kilis’e gelen Suriyelilerin en az yarısının Kilis’e yerleşecekleri öngörülmüştür. Kilis’in gelecek planlaması buna göre yapılmıştır. Artık devlet kurumları açık bir şekilde Suriyelilerin Türkiye’de yerleşeceğini söylemenin ötesinde bunun mekânsal planlamasını da yapmaktadırlar. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yaptığı plana göre, 2040 yılında Kilis Türk kenti Kilis değil, Arap kenti “Yeni Ayn El Arap” olacaktır.

Keza İç İşleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 96. Maddesi 1 fıkrası gereği hazırlanan ve kamuoyundan gizli tutulan “Uyum Strateji Belgesi ve Ulusal Eylem Planı-2018-2023” Türk halkını Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını kabullenmesi için yapılması gereken psikolojik operasyonu planlayan belgedir. Belgenin Stratejik Amacı daha birinci maddesinde “Göçmenlere yönelik toplumsal kabul düzeyinin güçlendirilmesi ve göçmenlere yönelik olarak toplumsal kabulü artırmak için gerekli tedbirlerin alınması.” Bu tür belgelerin hazırlanması, Türkiye’ye yönelik göçleri daha da artıracaktır. Küresel ısınma, kuraklık ve politik istikrarsızlıkların göçleri teşvik ettiği bir dönemde Türkiye kendisine yönelik göçleri teşvik edici değil, caydırıcı bir tavır almalıdır.

Peki, Suriyelilere ve diğerlerine vatandaşlık verilirse gelecekte nasıl bir nüfus dengesi ortaya çıkar?

2019 – 3.8 milyon Suriyeli Sığınmacı

Kayıtlı 3.8 milyon Suriyeli, Türkiye nüfusunun %4,63’ünü teşkil ediyor. Bugün Türkiye’deki yaklaşık 21.5 kişiden 1’i kayıtlı Suriyeli sığınmacıdır.

2040 – 3.8 milyon Suriyeli Sığınmacı, 7.460.000’e Ulaşacaktır

Kayıtlı 3.8 milyon Suriyeliden yola çıkarsak, 2040 yılında bu sayı yaklaşık 7.460.000 seviyesine ulaşacaktır. Bu sayı, 2040 yılında Türkiye nüfusunun yaklaşık %8’ini teşkil edecektir. 2040 yılında Türkiye’deki her 13 kişiden 1’i Suriyeli sığınmacı olacaktır.

2019 – 5.3 milyon Kayıtlı/Kayıtsız Suriyeli Sığınmacı

Kayıtlı ve kayıtsız toplam 5.3 milyon Suriyeli, Türkiye nüfusunun %6,46’sını teşkil ediyor. Bugün Türkiye’deki her 15.5 kişiden 1’i kayıtlı veya kayıtsız Suriyeli sığınmacıdır.

2040 – 5.3 Milyon Suriyeli Sığınmacı 10.405.000’e Yükselecek

Kayıtlı veya kayıtsız 5.3 milyon Suriyeli sığınmacı Türkiye’de kalırsa 2040 yılında Türkiye’deki Suriyeli Arap kökenli insan sayısı (ve muhtemelen ne yazık ki Türk vatandaşı) yaklaşık 10.405.000 seviyesine ulaşacak. Bu sayı, 2040 yılında Türkiye nüfusunun yaklaşık %11,2’sini teşkil edecek. 2040 yılında Türkiye’deki her 10 kişiden 1’i Suriyeli sığınmacı kökenli Türk vatandaşı olacak.

2019 – 6.7 milyon Türkiye’deki Sığınmacıların Toplam Nüfusu

Diğer Ortadoğu ülkelerinden de gelen kayıtlı veya kayıtsız toplam 6.7 milyon sığınmacı, Türkiye nüfusunun %8,2’sini teşkil ediyor. Bugün Türkiye’deki her 13 kişiden 1’i sığınmacı.

2040 – 6.7 Milyon Sığınmacı Sayısı 12.368.000’e Yükselecek

Diğer Ortadoğu ülkelerinden de gelen kayıtlı veya kayıtsız toplam 6.7 milyon sığınmacıdan yola çıkarsak, 2040 yılında bu sayı yaklaşık 12.368.000 seviyesine ulaşacak. Bu sayı, 2040 yılındaki Türkiye nüfusunun yaklaşık %13,3’ünü teşkil edecek. 2040 yılında Türkiye’deki her 8,5 kişiden 1’i sığınmacı olacak.

Türkiye’nin nüfus yapısının bozulması milli güvenlik tehdididir. Ancak ben bu tehdide dikkat çektiğim için İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu en ağır ifadeler ile bana hakaret ediyor. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nü de benimle polemiğe girmesi için teşvik ediyor. Acaba ben gereksiz yere mi çok endişeleniyorum?

Süleyman Soylu, FETÖ’nün hayır örgütü olduğunu düşünmüş, faaliyetlerinden dolayı hiç endişelenmemiş hatta destek olmuştu. Ben endişelenmiştim ve FETÖ ile mücadele etmiştim.

Süleyman Soylu, PKK ile müzakerenin doğru olduğunu düşünmüş ve desteklemişti. Hatta kısa bir süre önce CNN Türk’te “FETÖ bizi bu nesil PKK’yla müzakere yapabileceğiniz son nesil diye ikna etti. Zokayı yuttuk” diye itirafta bulundu. Ben terörle müzakerenin yanlış olduğunu düşündüm, karşı çıktım ve dönemin Cumhurbaşkanından randevu alarak ziyaret ettim ve 7 sayfalık devlet arşivine giren bir rapor verdim.

Bugün Soylu, Suriyeli sığınmacılar tehdit oluşturmaz diyor.

Ben oluşturur diyorum.

[1] Kelly M Greenhill, Weapons of Mass Migration: Forced Displacement, Coercion, and Foreign Policy, Cornell Studies in Security Affairs, March 2010.

GÖÇMEN DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ : Suriyeliler Konusunda Yapılan İftiralara Cevap


Prof. Dr. Ümit Özdağ : Suriyeliler Konusunda Yapılan İftiralara Cevap

08 Temmuz 2019

2011’de Suriye’de başlayan ve AKP Hükümetleri tarafından Beşar Esad rejimini devirerek Müslüman Kardeşleri iktidara getirmek için kışkırtılan Suriye iç savaşından Suriye’den sonra en zararlı çıkan ülke Türkiye olmuştur.

Esasen Türk Dışişleri Bakanlığı’nın bünyesinde Polonya Dışişleri Bakanlığı’ndan daha az Arapça bilen diplomat olduğu gözönünde tutulur ise AKP’nin Suriye’de örtülü operasyon ile iktidar devirmesinin mümkün olmadığı da görülürdü. Zaten MİT 3 rapor vererek Suriye rejimini devirmenin mümkün olmadığını belirtmişti.

Erdoğan’ın Beşar Esad’ı devirme sevdasının Türkiye’ye ağır zarar veren sonuçlarını dört temel başlık altında toplamak mümkündür.

Bunlardan ilki,

1) Suriye’nin kuzeyinde gelecek on yıllarda Türkiye için en büyük tehdidi oluşturacak olan bir PKK’istanın kurulma süreci başlamıştır. Üstelik Saray rejimi “Bugün yarın tepenize iniyoruz” diye epeyce bir esip gürlemeden sonra ABD ile PKK-YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde hakim olması konusunda anlaşmıştır. Bu anlaşmanın yapıldığını,

a) Teröristbaşı Öcalan’ın son mektubu,

b) ABD’nin Suriye özel temsilcisi Jeffrey’in açıklaması,

c) Başkan Trump’ın Erdoğan’a söyleyerek, PKK’ya karşı askeri harekatı durdurdum şeklindeki açıklaması ayrı ayrı göstermektedir. Öte yandan bu sonbahardan itibaren yeni bir terörle müzakere sürecinin başlayacağı anlaşılmaktadır. “Bir gece ansızın gelebilirim” şarkısının yerini “Bir başka bahara kaldı mutluluğum” mısraları almıştır.

İkinci zarara gelince;

2) Erdoğan’ın Esad’ı devirme politikası ülkemize kayıtlı-kayıtsız olmak üzere toplam 5.3 milyon Suriyelinin dolmasına neden olmuştur. Şimdi Türk Milleti uyutularak, alıştırılarak Suriyelilere vatandaşlık verilmesi politikası izlenmektedir. 2040 yılında Suriyeli sayısı 10 milyona yükselecektir. Türkiye’nin birçok kenti Arap kenti haline dönüşecektir. Ülkemizin milli kimliğini muhafaza etmek mümkün olmaktan çıkacaktır.

Üçüncü ağır zarar ise;

3) Erdoğan’ın Esad’ı devirme politikasının bedelini Türk Milletinin 40 milyar Dolar borçlanarak ödenmesinden kaynaklanmaktadır. Suriyeliler için harcanan 40 milyar Dolar bugün yaşanan ekonomik krizin önemli nedenlerinden birisidir. Türkiye gibi 450 milyar Dolar dış borcu olan, Dolar için %7.5, Avro için %5.25 faiz ödeyen bir ülkenin Saray’ının Türk Milletinin sırtından bonkörlük yapmaya, halk soğan kuyruğunda bekler, gençler işsizlikten intihar ederken Suriyelileri yedirip içirme hakkı yoktur.

Ve dördüncü büyük zarar,

4) Erdoğan’ın Esad’ı devirme tutkusu Türkiye’yi ABD ile Rusya arasına sıkıştırmış ve Türk dış politikasının manevra alanını ortadan kaldırmıştır.

Türk halkının İYİ Parti’ye, Ak Parti’ye, CHP’ye, MHP’ye, HDP’ye, Saaadet Partisi’ne oy veren yüzde 90’ından fazlası Türkiye’nin başına ağır belalar açan bu Esad’ı devirme politikasının sona ermesini ve Suriyeli sığınmacıların evlerine dönmelerini istemektedir.

Peki, kimler Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasını isteyenlerin başına Suriye’den Arapları kovan, aç kalmaları için evlerini ve tarlalarını yakıp yanan tarlaların kenarında halay çeken PKK YPG çeteleri ve onun Türkiye’deki uzantısı HDP adlı partimsi amorf yapı gelmektedir. PKK-YPG adlı etnik temizlikçi, emperyalizmin uşağı narkotik çete ve Türkiye’deki sahte siyasal uzantısı, Suriyelilerin evlerine dönmelerinin Kuzey Suriye’de kurulmak istenen terör devletinin engelleyeceğini bilmektedir.

Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını selefi cihatçı denilen IŞİD, Nusra ve benzeri adlarda örgütlenen kozmopolit, İslam ve İslam medeniyeti düşmanı, emperyalizmin beşinci kolu olan çeteler istemektedir. Çünkü bu çeteler gelecekteki terör alanı olarak Türkiye’yi hedeflemektedirler. Suriyelilere içlerinde büyüyecekleri koza olarak bakmaktadırlar. Bu küçük grubun AKP üzerinde büyük ve etkili şekilde baskı yaptığı görülmektedir.

Suriyeli sığınmacılara vatandaşlık verilmesinin propagandasını yapan üçüncü grup ise tanıdık bir güruhtur. Bu güruh, 2002’de “Kıbrıs’ın jeopolitik önemi yok, verelim gitsin” çığlıkları atanlardır. Bu güruh, 2007-2014 arasında “Kahrolsun Ergenekon, yaşasın cemaat” diye salya sümük Türk Ordusuna saldıranlardan oluşur. Bu güruh, 2009-2015 arasında “Öcalan güzellemesi yapan, Türk bayrağının isminin değiştirilmesi gerektiğini” söyleyenlerden oluşur.

Suriyeli sığınmacılara Türkiye’de kalsın diye çırpınan dördüncü grup ise FETÖ’cülerdir. Türkiye’nin karışması için her fırsatı sonuna kadar istismar eden bu çete şimdi Suriyelilerin kalmasının propagandasını yapmaktadır.

Şimdi bu güruhlar kumbaralarına yeni jeton atıldığı için koro halinde Suriyelilerin vatanlarına dönmelerini isteyen ve bunu ifade edenleri “ırkçı” olmakla ve halkı Suriyelilere karşı kışkırtmakla suçlamaktadırlar.

Bu dört grubun dışında başkaları da Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Kimdir bunlar? ABD, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Avrupa Birliği, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

İsrail, Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını istemektedir.

Arap ülkeleri olan Lübnan ve Ürdün Suriyelileri entegre etmeyi reddedip geri yollarken, Türkiye’den imkansız olan istenmekte ve Suriyelileri entegre edin denmektedir. Çok entegre etmek istiyorsanız alın siz entegre edin.

Suriyelilerin Suriye’ye vatanlarına, doğdukları topraklara dönmesini isteyen bütün partilerden yurttaşlar, Suriyeli sığınmacıların ve Suriye’nin gerçek dostlarıdır. Çünkü bizler, bu noktada bütün Türk Milletinin iradesini temsil ediyoruz. Nereden mi belli? Gelin referandum yapalım. Biz biçare Suriyeli sığınmacılara değil, amacı önce Suriye’yi sonra bir iç savaşa sürükleyerek Türkiye’yi bölmeyi hedefleyen emperyalist bir projeye karşı çıkıyoruz. Biz Saray’ın Türk halkını uyutarak Suriyelilere vatandaşlık vermesini reddediyor, Suriyeli sığınmacıların yurtlarına dönüşlerinin sağlanması için gereken politikaların uygulanması gerektiğini savunuyoruz. Bu konuyu ben Ümit Özdağ olarak kişisel olarak gündemde tuttum ve tutmaya devam edeceğim.

Saray rejimi Suriyeli sığınmacılar konusunun kamuoyunda tartışılmaması için elinden geleni yaptı. Suriyeli sığınmacılar konusu basında sansür edildi. Ancak ben Türkiye’nin 1 numaralı milli güvenlik sorunu olarak gördüğüm bu konuyu gündemde tutmak için yoğun bir çaba sarfettim. Kitap yazılmasını teşvik ettim ve yazdırdım. Çalıştaylarve paneller düzenledim. Konuyu değişik açılardan inceleyen raporlar yayınlattım. Mektuplar yazdım. Konferanslar verdim. İnternet siteleri kurdum. Sanal medyayı kullandım. Bütün sansüre rağmen konunun tartışılmasını sağladım. Bugün bütün Türkiye bu konuyu tartışıyor. 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri gösterdi ki, AK Parti’nin seçimleri kaybetmesinde ekonomik krizin yanında Suriyeli sığınmacılar politikası önemli rol oynadı.

Son 10 gündür içlerinde AK Parti milletvekillerinin de olduğu malum Annan Planı, FETÖ, PKK dostu bir güruh bana karşı “halkı Suriyeli sığınmacılara karşı tahrik ettiğim iddiası” ile hedef göstererek sanal alemdebir saldırı başlattılar.

Öte yandan bazı illerimizde polis Suriyeli sığınmacılar tarafından işlenen suçlara karşı sanal alemde demokratik tepki gösteren yurttaşların evlerini basıp bu insanları gözaltına alıyor.

Bana yönelik hedef gösteren saldırılar ve demokratik tepki gösteren yurttaşlara yönelik polis operasyonlarının arkasından Suriyelilere yönelik bir provokasyon gelecek. Kontrollü olaylar çıkarılacak ve sonra suç bizlerin üzerine bırakılmaya çalışılacak. Arkasından baskı operasyonları ile Suriyeli sığınmacılar konusunda demokratik muhalefet susturulmaya çalışılacak. Şimdiden açıkça uyarıyorum. Bu tür psikolojik operasyonlara hiç girişmeyin.

Bu vesile ile başta gençler olmak üzere Suriyeli sığınmacılar arasında suç işleyenlere tepki gösteren bütün yurttaşlarımıza sesleniyorum. Asla Suriyelilere karşı şiddet kullanmayın. Devlet güçlerini göreve çağırın. Polis, jandarma ve yargı bırakın görevini yapsın. Siz, Suriyeli sığınmacılar meselesini Türkiye’nin başına saran AK Parti’nin politik kadrolarına, demokratik tepkinizi iletin. AKPartili milletvekillerine tepkinizi gösterin. AKPartili belediye başkanlarına şikayetlerinizi iletin. AKP il ve ilçe teşkilatlarına gidip şikayetlerinizi anlatın. Şiddetten kesinlikle uzak durun.

Bölücüsü, emperyalizmin taşeronu, strateji ve jeopolitik cahili güruh ve hangi sınıftan olursa olsun bana yapılan hiçbir saldırı beni Türk Milletinin hukukunu, Anadolu’daki egemenliğini, refah ve güvenliğini koruma ve savunma konusundaki kararlılığımdan asla vazgeçiremeyecektir. Suriyelilere Türkiye’de vatandaşlık değil, Suriye’de vatan verme mücadelesini sonuna kadar sürdüreceğime tekrar söz veriyorum.

DİN & DİYANET DOSYASI /// İSTANBUL MİLLETVEKILİ SAYIN PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ’DAN DİYANETE YAZILAN MÜTHİŞ UYARI


İSTANBUL MİLLETVEKILİ SAYIN PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ’DAN DİYANETE YAZILAN MÜTHİŞ UYARI

İSTANBUL MİLLETVEKILİ SAYIN PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ’IN DİYANET İŞLERİ BAŞKANINA YAZDIĞI MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN TARİHİ VE İBRETLİK MEKTUBU

Diyanet İşleri Başkanı

Prof. Dr. Ali Erbaş

Sayın Başkan

Türkiye ağır bir çoklu kriz sürecinden geçmektedir. Bu çoklu krizin ana unsurları tek adam yönetimine geçiş ile iyice belirginleşen Devlet Krizi; Türk toplumunu ayrıştıran/düşmanlaştıran politikalar neticesinde ortaya çıkan Milli Birlik Krizi; yanlış ekonomik politikalar sonucunda ortaya çıkan Ekonomik Kriz ve 5.3 milyon Suriyeli sığınmacının ülkemize gelişiyle oluşan Sığınmacı Krizidir.

Küresel ve bölgesel gelişmeler bu çoklu krizden geçen ülkemizin önümüzdeki yıllarda daha da ağır bir politik buhran yaşayacağını göstermektedir. Emperyalist güçler yaşadığımız krizin sonuçlarını ve gerçekleşecek buhranı istismar etmek isteyeceklerdir. Batı emperyalizmi için Doğu veya Türk sorunu 1071’de Malazgirt’e girmemizle birlikte başlamıştır. 1071’de Malazgirt’ten giren Türk Ordusu 1083’te İznik’i başkent yapmış ve Anadolu Türk Selçuklu devletini kurmuştur. Böylece Türk milletinin İslam adına birleşik Avrupa uygarlığına Hristiyan Avrupa’ya karşı 900 senedir devam etmekte olan mücadelesi başlamıştır. İznik’in başkent ilan edilmesi üzerine 1094’de ilk Haçlı seferi başlamış ve 1272’ye kadar ardı ardına 9 Haçlı Seferi gerçekleşmiştir. Türk Milleti amacı kendisini Anadolu’dan atmak olan Haçlı Seferlerini göğüslemiş yenmiş Anadolu üzerindeki egemenliğini tartışmasız hale getirmiştir. Haçlı Seferlerinin aşılmasını Osmanlı Türklüğünün milletimizin egemenliğini önce Balkanlara sonra Orta Avrupa’ya taşıması izlemiştir. Bu ilerleyiş Türk Milletinin Rumeli’ye ilk adımını attığı 1352’de başlamış 1683’de Viyana önünde başlayan geri çekilişe kadar devam eden 331 seneye yayılmıştır. 1683 ile 1921 arasında Türk milleti Viyana’dan Sakarya Nehrine kadar 238 sene süren geri çekilme süreci içinde olmuştur. Çekilen sadece ordumuz ve sancağımız değil milletimiz dinimiz ve kültürümüzdür. Bu geri çekilme sırasında tarihin en uzun ve en büyük soykırımı yaşanmıştır. 1812-1918 arasında Balkanlar ve Kafkaslardan 4.5 milyon Türk Anadolu’ya sığınırken 5 milyon Türk ise tarihin en uzun ve en büyük soykırımı sonunda yaşamlarını yitirmişlerdir. 1918’de Kudüs’e giren İngiliz general son Haçlı Seferi’nin başarı ile sonuçlandığını açıklamıştır. Artık sıra Asya’nın kızılderilileri olarak görülen Türk milletinin Anadolu’dan tasfiyesine gelmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın yorgun galipleri Türk milletinin kasaplığını yapma görevini Yunan ordusuna vermiş kendisi ise bu kasaplığa arkadan yardım etmiştir. Bu kasap ordunun on binlerce Türk evladını işkenceler ile katlettiğini binlerce Türk kadınına aşağılık şekilde tecavüz ettiğini biliyoruz.

Siz Sayın Başkan

Anadolu’nun harem-i ismetine tecavüz eden Yunan ordusunun savaşı kazanmasını arzu eden bir Türk-İslam düşmanını hasta ziyareti adı altında ziyaret ederek Yunan ordusunun katlettiği insanlarımızın ruhlarını incittiniz. İncittiğiniz sadece tecavüz edilip işkenceler ile öldürülen Türk analarının süngülenerek katledilen bebeklerimizin adım adım çarpışarak şehit olan mehmetçiklerin ruhları değildir. Onlara bütün umutlarını bağlayan yüz milyonlarca mazlum millet mensubunun da ruhlarıdır.

Sayın Başkan

Türk İstiklal Harbi Türk milletinin yok edilmeye karşı direnişidir. Türk İstiklal Harbi cereyan ederken dünyada 300 milyon Müslüman vardır. Bu 300 milyon Müslümanın Sakarya ve Aras arasına sıkışan 10 milyonu Türk milleti bağımsızlık mücadelesi verirken 290 milyonu emperyalizmin egemenliği altında yaşamaktaydı. Bu anlamda Türk İstiklal Harbi sadece Türk milletinin değil bütün İslam dünyası ve mazlum milletlerin de emperyalizme karşı isyanıydı.

Sayın Başkan

Durum bu iken başkanlığını yaptığınız DİB Türk milletini kucaklamak yerine iktidar partisinin yan kuruluşu gibi çalışmaktadır. Bazı imamlar camilerde muhalefet partilerine hakaret etmekte iktidar propagandası yapmaktadırlar. Görüyoruz ki İstiklal Harbimizin önderi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e karşı bir huruç harekatı yapılmak istenmektedir. Bu harekatın koçbaşı olarak DİB görev almıştır. Türk milletinin tamamının ortak değeri olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Türk İstiklal Harbi’ne karşı başında olduğunuz kurum düşmanca tavır almıştır. Devletimizi ve kurumunuzu kuran Atatürk’ten kurum sitesinde bahsetmiyorsunuz. Atatürk ve silah arkadaşları için dua edilmesini yasakladığınız haberleri gazetelerde çıkıyor. Atatürk’ün fotoğraflarını cami yaptırma derneklerinden indirtmeye çalışıyorsunuz. Raporlarınızda Atatürk’ü din karşıtı gibi göstermeye çalışıyorsunuz.

Sayın Başkan

Ben size kısaca Atatürk’ü anlatayım. 4 Ekim 1911. İtalya ilk sömürgesini oluşturmak amacı ile Libya’nın işgaline başlıyor. Osmanlı Devleti’nin İtalya ile açık ve kapsamlı bir savaşa girme gücü yok. Ancak isteyen subayların gönüllü olarak Libya’ya gitmelerine izin verildi. Binlerce subay arasından bir avuç subay gönüllü olarak Libya’ya gitti. Mustafa Kemal 22 Aralık 1911’de Derne’ye ulaştı. Arap kabilelerini gerilla savaşı için örgütledi ve İstanbul Libya’dan vazgeçen anlaşmayı imzalayana kadar İtalyanlar ile savaştı. (1911-1912)

Birinci Dünya Savaşı başlayınca Mustafa Kemal görev istedi. Çanakkale’ye atandı. İngiliz Avustralya Yeni Zelanda ve Fransız birlikleri ile savaştı yendi. (1915-1916) Çanakkale’den sonra Mustafa Kemal 16. Kolordu’ya Doğu cephesine atandı. 16 Nisan 1916’da Silvan’da göreve başladı. Muş-Bingöl hattında ilerleyen Rus Ordusu ile savaştı. 7 Ağustos 1916’da Muş’u ve sonra Bitlis’i Rus Ordusundan geri aldı. Haziran 1917’de Mustafa Kemal 7. Ordu ile Filistin Cephesinde görevlendirildi. Artık sırada tekrar İngiliz ordusu vardı. Ancak İngilizler kadar büyük bir sorun Türk askerinin kanı üzerinde Alman menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışan Alman komutanlardı.

Ekim 1917’de görevinden istifa edip İstanbul’a döndü. Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönmesinden 15 gün sonra İngilizler saldırdılar ve Kudüs’ü aldılar. Mustafa Kemal’in uyarılarında haklı olduğu anlaşılmıştı. 1 Eylül 1918’de tekrar aynı göreve atandı ve göreve başladı. Bu sefer Alman Falkenheim gitmiş onun kadar yanlış bir adam olan Liman von Sanders yerini almıştı. Sanders’in mutlak ölüme götürdüğü Türk birliklerini yok olmaktan kurtarıp savaşarak geri çekti ve kuzeyde sağlam bir hat üzerine yerleştirdi.

Artık Birinci Dünya Savaşı bitmişti. Kaybetmiştik. Ancak Mustafa Kemal Türk milletinin yeni bir savaşa başlayacağının bilinci içinde her bir Türk gencini gelecekteki savaş için hazırlıyordu (1917-1918). Bazı ahlaksız vicdansız cahil ve beyinsizlerin söylediğinin aksine Mustafa Kemal Atatürk hayatının büyük bir bölümünde Osmanlı Türk Devleti’nin yıkılmamasının mücadelesini vermiştir.

19 Mayıs 1919. 1683’de gerçekleştirdiğimiz İkinci Viyana Kuşatmasından beri geri çekilen Türk milleti artık “nihai” olarak yenilmiştir. Düşmanlarımız sadece bizi değil müttefiklerimizi de yenmişlerdir. Yunan ordusu Avrupa emperyalizminin kasap ordusu olarak yukarıda kaydettiğim gibi Anadolu’ya yollanmıştır. Türk halkı yoksul yorgun ve inançsızdır.

Mustafa Kemal Paşa’nın 1911’de Libya’da en küçük gerilla birliğinden başlayarak sekiz sene içinde ordu komutanlığına kadar her kademedeki birliği komuta ederek pişen askeri dehası şimdi siyasi ve psikolojik bir dehayı ortaya çıkarmaya başlar. Mustafa Kemal Türk milletini tekrar savaşa ikna eder.

Meclis kurulur ordu kurulur Birinci ve İkinci İnönü Eskişehir-Kütahya Sakarya Dumlupınar. Sonra önce İzmir’e ve İstanbul’a giren Türk Ordusu. İstanbul’un ikinci kez fethi. Hazreti Peygamberin Hadis-i Şerif’i yere düşmez. “Konstantinopolis’i fetheden asker ne güzel askerdir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır. ”

İstiklal Harbi Türk milletinin savaşı tekrar kabul etmesi ve İngiliz emperyalizmini siyasi Yunan ordusunu ise askeri olarak yenmesidir (1919-1922). Sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması başlar. 1071-1683 arasında 612 sene sürekli savaşarak ilerleyen ve sonra 1683’den 1921’e kadar 238 sene sürekli savaşarak adım adım geri çekilen bir millet bir dinin tek başına birleşik Avrupa’ya karşı kılıcı ve kalkanı olan bir millet yaralarını sarmak için çabalamaktadır.

8 Kasım 1938. Mustafa Kemal uyanır. Saate bakar göremez. Hasan Rıza Soyak’a sorar: “Saat kaç?” “7.00 efendim” Aynı soruyu birkaç kez daha sorar. Soyak cevabı tekrar ederek saatin 19.00 olduğunu söyler.

Soyak “Biraz rahat ettiniz mi efendim?” diye sorar. Gazi “Evet” der. Doktor Neşet Ömer İrelp dilini çıkarmasını ister. Mustafa Kemal dener. Ancak sonra dilini geri çeker. İrelp’e dikkatle bakar ve son olarak “Aleykümselam” der. 30 saat süren komadan hiç çıkmaz ve 10 Kasım saat 09.05’de kalbi durur.

“Melekler onların canlarını iyiler olarak alırken ’selamün aleyküm! yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin’ derler. ” (Nahl/32)

Sayın Başkan

Gazi Mustafa Kemal Atatürk sadece Türk milletinin değil İslam dünyasının da son dehasıdır. Başında bulunduğunuz kurum Atatürk’e Türk İstiklal Harbi’ne saygısızlık düşmanlık yaparak Türk Milleti’nin büyük çoğunluğundan hızla kopmaktadır.

Sayın Başkan

Uzun bir süre DİB’in İstiklal Harbimize ve Atatürk’e saldırılarını düşmanlığını sessizce izleyen camiden uzaklaşan vatandaşlar artık tepkilerini sesli şekilde göstermeye başlamışlardır. Camilerimizde kavgalar ve protestolar çıkmaktadır. Türkiye’de her geçen gün cuma namazına giden sayısı azalmakta tepkisel olarak deist ve ateist sayısı tırmanmaktadır. Sovyetler Birliği döneminde Rusya’da ateist propaganda bile ateizmin gelişmesi konusunda sizin sağladığınız başarıyı sağlayamamıştı. Bu “başarı” sizin eserinizdir.

Sayın Başkan

Hz. Osman’ın katilleri gibi ümmeti bölüyorsunuz. Bu gidiş iyi bir gidiş değildir. DİB izlemekte olduğu bölücü ve dışlayıcı politikaları terk etmezse yarın daha büyük olayların olması muhtemeldir. Hatta DİB camilerine gitmek istemeyenlerin kendi camilerini kurmaları şaşırtıcı olmayacaktır. DİB AKP’nin değil bütün milletin Diyaneti olduğunu hatırlamak zorundadır.

Sayın Başkan

Bulunduğunuz makam Türk İstiklal Harbi’nin manevi önderlerinden ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk başkanı Rıfat Börekçi’nin makamıdır. Bulunduğunuz makam aziz milletimizin dinimizi öğrenmesini ve güçlü maneviyata sahip olmasını sağlamakla görevlidir. Bulunduğunuz makam partizanlık yapma değil bütün yurttaşları kucaklama eşit sevgi ve şefkat gösterme makamıdır. Siyasetin ayırdığı hatta son dönemde düşmanlaştırdığı kitleleri; bir araya getirme aynı milletin çocukları aynı peygamberin ümmeti olma duygusunu verme görevi Diyanet İşleri Başkanlığına düşmektedir. Ülkemize yönelik küresel ve bölgesel gelişmelerin ağır tehditleri gündeme taşıdığı bir dönemde milli birlik ve beraberliğimiz daha da büyük önem kazanmaktadır.

Sayın Başkan

Şu ana kadar birçok büyük yanlış uygulamaya imza attınız. Ancak bunları düzeltmek için hala adım atma şansınız var. Türk milletinin bölünmesine ayrışmasına düşmanlaşmasına daha fazla yardımcı olmayın. Aziz Atatürk’ün iç cephe dediği milli birliğimizi güçlendirici adımları hızla atın. İstiklal Harbimize ve Atatürk’e Türk Milletinin milli değerlerine saygı gösterin. DİB’i Atatürk’e saldırıların koçbaşı olarak kullanmaktan vazgeçip bir süre birlikte çalıştığınız FETÖ ile gerçek bir mücadeleye başlayın. Araştırmacı-gazeteci İsmail Saymaz’ın “Şehvetiye Tarikatı” kitabını okuyun ve gereken önlemleri alın.

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2019/10/29/diyanete-yazilan-muthis-uyari/

TSK DOSYASI /// PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ : Ergenekon Operasyonunun başlangıcı Atabeyler


PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ : Ergenekon Operasyonunun başlangıcı Atabeyler

E-POSTA : uozdag61

Atabeyler adlı operasyonu ve davayı hatırlayacaksınız. Davanın özü, Başbakan Erdoğan ve danışmanı Cüneyt Zapsu’ya bir grup özel kuvvet mensubu subayı ve assubayın suikast yapma iddiasıdır. Şimdi internete girin ve 2006 tarihli gazeteler bir bakın ne büyük iddialar ortaya atılmış. Önce ne olduğunu birlikte hatırlayalım.
Mayıs-Haziran 2006’da Yüzbaşı Murat Eren ve astsubaylar Erkut Taş ve Yunus Yaman, Başbakan Erdoğan’ın evinin de bulunduğu bölgenin krokisi ve çok sayıda patlayıcı ile yakalanmışlardır.Üç subay Genelkurmay Askeri Mahkemesi tarafından “ordu malını zimmete geçirmek” iddiası ile tutuklanmıştır. Davaya bazı emekli asker ve sivillerinde ismi karışmıştır. Davanın ilerleyen aşamasında Cumhuriyet Savcısı sanıkların beraatini istemiştir.
Ancak beraat isteye savcının değişmesinden sonra karar ertelenmiş ve Ümraniye Soruşturması ile Atabeyler Soruşturması arasında bağ olup olmadığının incelenmesi istenmiştir. Bu arada bazı kaynaklara göre bir polis bazı kaynaklara göre havacı bir subay olduğu söylenen kişinin Genelkurmay Başkanlığı önünde gazetecilere sarı zarf içinde operasyon ile ilgili bilgi dağıtması tartışmalara yol açmıştır.
Atabeyler ile ilgili olarak o zaman Sabah gazetesinden Metehan Demir’e açıklama yapan bir Genelkurmay Başkanlığı yetkilisi, konu ile ilgili olarak Özel Kuvvetler bünyesinde soruşturma açıldığını söylemiştir. Yetkili, Özel Kuvvetlerin, terör ve işgal senaryolarına karşı, kırsal ve kentsel alanlarda tatbikat/eğitim yapan Özel Kuvvetlere bağlı güçlerin olduğunu, Atabeylerin de böyle gruplardan birisi olduğunu eklemiş ve Karacabey, Kayıboyu, Otağ, Alparslan gibi başka grupların da olduğunu söylemiştir.
Genelkurmay yetkilisi, Atabeyler grubu üyelerinin “eğitim sırasında verilen malzemelerin hepsini kullanmamış, evlerine götürmüş olabilirler. Eğitim sırasında ajandalarında tuttukları notları ise hemen imha etmeleri gerekiyordu, ama imha edilmemiş: Eğitim amaçlı bir kroki ve şifreler yanlış anlaşılıyor. Olay bundan ibaret” şeklinde bir izahta bulunmuştur. 210 Haftalık dergisinde olayı inceleyen Ali Kemal Erdem de Atabeylerin tatbikat yapan bir Özel Kuvvetler hücresi olduğunu, bu operasyondan sonra, başka operasyonlar olabileceği endişesi ile Özel Kuvvetlerin şehirlerdeki diğer hücrelerini kışlalara geri çektiklerini açıklamıştır.
Sauna, Atabeyler ve Küre operasyonları sırasında da bir kısım basın organı, bu örgütlenmelerin amacının AKP hükümetine karşı bir askerî darbe örgütlenmesi olduğu konusu üzerinde durarak, kamuoyunda AKP hükümetine karşı bir darbe tezgahlandığına dair genel bir kanaat oluşturmaya çalışmıştır. Ancak, AKP yandaşı basında çıkarılan bütün gürültüye ve Ümraniye Soruşturması ile yukarıda anılan soruşturmalar arasında kurulmaya çalışılan bağa rağmen, unutturulmaya çalışılan husus, bu soruşturmalardan dolayı tutuklu hiç kimsenin olmadığı olmuştur.
Şimdi 2006’dan bugüne gelelim. Aradan koskoca bir altı sene geçti. 18 Temmuz 2012 tarihli Milliyet gazetesinin 20. Sayfasında büyük bir manşet: “ÖYM’den Atabeyler Davasında Sürpriz: Özel yetkili Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon ve benzeri davaların ilki olarak kabul edilen Atabeyler davasında, 9 asker hakkında hükümeti yıkmaya teşebbüs suçundan beraat kararı verdi.” Davadan çıkan ceza sadece bir sanık için izinsiz patlayıcı madde taşımaktan dört yıl, diğer üç sanık için ise 2 yıl, 6 ay. Bunlarda adli para cezasına dönüştürüldü.
Önce İstanbul ÖYM’de casusluk ve fuhuş davasında casusluk ve fuhuş çıkmadı beraat geldi. Şimdi Ankara ÖYM’de hükümeti devirme davasından beraat çıktı. Bu davalarla ile ilgili olarak yargısız infazlar yapan, Türk subaylarına, Yunan, Rum, Ermeni subaylarına duymadıkları kini duyan ve kusan kalem erbabına söyleyeceğimiz bir tek şey var. Kul hakkı.

Kaynak Yeniçağ: Ergenekon Operasyonun başlangıcı Atabeyler – Ümit ÖZDAĞ

GÖÇMENLER DOSYASI /// İYİ Parti İstanbul Milletvekili PROF. DR. Ümit Özdağ : AKP’nin 2023 Suriyeli Planını Açıkladı


İYİ Parti İstanbul Milletvekili PROF. DR. Ümit Özdağ : AKP’nin 2023 Suriyeli Planını Açıkladı

İYİ Parti İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ, Suriyeli Kardeşler adında bir gruba ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Bir Suriye mafyası oluştuğunu dile getiren Özdağ, Suriyeliler kaçınılmaz olarak AKP’nin vatandaşlık verme politikası ile kitlesel olarak vatandaşlık aldıklarında Türk siyasetinde sonuç belirleyici olacaklar. Suriyeli siyasetinin üreteceği dinamikler ile Türkiye bir daha çıkamamak üzere Orta Doğu’ya sürüklenecek dedi.

Özdağ, Odatv’ye yaptığı açıklamada, Ülkemizde kayıtlı 3.8 milyon kayıtsız 1.5 miyon, toplam 5.2 milyon Suriyeli yaşamaktadır. Hızla sayıları artan ve 2040 yılında 10 milyona yükselecek olan Suriyeli nüfusu ülkemizi adete sessizce istila etmektedir. Bu sessiz istila 2023 seçimleri için yeni bir oy deposuna ihtiyaç duyan AKP tarafından desteklenmektedir. Sadece desteklenmekle kalmamakta, sessiz Suriyeli istilası Türk milletine finanse ettirilmektedir. Şimdiye değin Türk Milleti Suriyeliler için cebinden 40 milyar Dolar harcamıştır. 40 milyar Dolar Suriyeliler için harcamasaydık 40 milyar Dolar az borcumuz olacaktı. 40 milyar Doların yüzde 7.25’den faizini ödemeyecektik. 2015-2016-2017’de bütçe açığı vermeyecektik. Özetle bugün yaşadığımız ağır ekonomik krizi bu ölçüde büyük yaşayamayacaktık ve kriz daha geç gelecekti ifadelerini kullandı.

Bir Suriye mafyası oluşuyor diyen İYİ Partili Özdağ, şöyle devam etti: Bu olumsuzluklar dizisini çok artırabiliriz. AKP ise Türk Milletinin çok çok büyük bir bölümünün yüzde 90’lara yaklaşan oranda seçmenin Suriyelilerin Suriye’ye dönmesini istediğini ve bugün hala döneceklerine inandığı için ağır tepki vermediğini biliyor. Seçim öncesinde ‘uyuşunda büyüsün ninni misali Suriyelilerin Suriye’ye döneceğinden bahsediyor. Ancak asıl yaptığı ise Suriyelilerin Türkiye’de yerleşmesi için planlar yapmak. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi 1/100.000 ölçekli Kilis yerleşim planı. Çevre ve Bakanlığı tarafından hazırlanan planda Suriyelilerin en az yarısının Türkiye’de kalacağı öngörülüyor. Nasıl olacak bu? AKP vatandaşlık verecek. Sadece yarısına mı? Tabii ki, hayır! Hepsine verecekler. 2023 seçimlerine kadar çok zor bir süreçten geçecek Türkiye. Yapışkan ekonomik krizin ağırlığı varlığını sürdürmeye devam edecek. Erdoğan’a yeni bir oy bloğu lazım. Suriyeliler bu oy bloğunu oluşturuyor. Suriyeliler kaçınılmaz olarak AKP’nin vatandaşlık verme politikası ile kitlesel olarak vatandaşlık aldıklarında Türk siyasetinde sonuç belirleyici olacaklar. Suriyeli siyasetinin üreteceği dinamikler ile Türkiye bir daha çıkamamak üzere Orta Doğu’ya sürüklenecek.

İYİ Parti İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ, Suriyeli Kardeşler” adında bir gruba dikkat çekerek şunları anlattı: Suriyeliler Türkiye’de siyasete müdahale için 2023 seçimlerini beklemediler bile. 31 Mart yerel seçimlerine giderken Hatay’da Suriyeliler AKP’yi destekleyen ve muhalefet partilerine karşı tavır alan bir eylem süreci başlatmış durumdalar. Hatay’da Suriyeli Kardeşler adlı bir grup bu eylemleri yönetiyor. Suriyeli Kardeşler grubu Umran El-Humsi adlı bir Suriyelinin öncülüğünde bir yandan AKP’nin toplantılarına destek çağrıları yaparken, diğer yandan muhalefet partilerine destek vermekle suçladıkları televizyon kanalları ve bazı şirketler, sürücü kursları ve eğlence yerlerine karşı tavır almaya davet ediyorlar. Hatay’dan gelen haberlere göre Suriyelilerin eylemleri bununla kalmamış ve bazı kuruluşlara fiili saldırılar yapılmış, camları kırılmıştır.

Bütün bu eylemler Suriyelilerin hadlerini aşmalarıdır. Bu ülkede sadece AKP’ye oy veren seçmenlerin verdiği vergiler ile değil, muhalefet partilerine oy veren seçmenlerin verdiği vergiler ile de yaşamlarını sürdürüyorlar. Suriyeliler misafir olarak gelmişlerdir ve her misafir gibi sonunda gideceklerdir.