DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// İran’ın Ortadoğu Stratejisi : ‘Şii Hilali’ndeki Ülkeler


İran’ın Ortadoğu Stratejisi : ‘Şii Hilali’ndeki Ülkeler

Alp Emeç

6 Mayıs 2020

Son yıllarda İran’ın tüm Şiileri tek bir bayrak altında toplama hedefinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Şii Hilali terimi; ağırlıklı olarak Lübnan, Suriye, Bahreyn, Irak, Azerbaycan, Yemen ve Batı Afganistan gibi Şii halkın çoğunlukta ya da çoğunluğa yakın olduğu yerleri kapsamaktadır. İlk olarak 2004 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah tarafından kullanılan terim, İran’ın Irak’taki seçimlere müdahalesinden duyulan rahatsızlık neticesinde kullanıldı. Hilal’in kapsamına giren Azerbaycan’ın laik bir anayasaya sahip olması, Bahreyn’in ise Sünni bir hükümet tarafından yönetilmesinden ötürü bu fikir iki ülkede pek filizlenmese de özellikle Suriye, Lübnan ve Yemen gibi siyasi istikrarsızlığın fazla olduğu yerlerde varlığını hissettirdi. Hizbullah’ın güçlenmesi, Yemen’deki Şiilerin İran tarafından silahlandırılması, Suriye’ye binlerce İranlı milisin yollanması vs. gibi olaylar siyaset bilimciler tarafından Şii Hilali’nin pratiğe dökülmesi olarak yorumlandı.

Şii Hilali’ne yönelik; İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 27 Aralık 2015 tarihinde Tahran’da düzenlenen 29. İslam Birliği Konferansı’nda Müslüman ülkeleri birlik olmaya çağırdı ve “Ne Şii ne de Sünni Hilali var. Biz Müslümanlar, birleşmemiz gereken bir dönemdeyiz.” dedi. Bu sözler üzerine Ocak 2016’da Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman; İran’ın, Ortadoğu’nun her köşesine binlerce milis yolladığını öne sürerek Şii Hilali’nin var olduğunu ve hatta “Şii Dolunayı” olarak bile adlandırılabileceğini belirtti. Aralık 2017’de, İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Muhammed Ali Caferi, Hizbullah başta olmak üzere diğer tüm Şii grupların Ortadoğu’da barışın tahsis edilmesi için uğraştığını ve İran’ın asla herhangi bir devletle nüfuz mücadelesi içerisinde olmayacağını beyan etti.

Yemen

Ortadoğu’nun güneyinde yer alan Yemen, zengin kültürel miras ve yer altı kaynaklarına sahip fakat günümüzde iç savaşla çalkalanıyor. Kuzey Yemen, 1918’de Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandıysa da Güney Yemen ancak Kasım 1967’de bağımsızlığa kavuştu. Günümüzde, Arap coğrafyasının en fakir devletlerinden biri. 2011’de gerçekleşen Arap Baharı’ndan beri ülkede siyasi ve ekonomik krizler baş gösteriyor. Kabile yapısının hala mevcudiyetini koruduğu Yemen’de terör örgütlerinin kontrol ettiği bölgeler de var. 1978’de Kuzey Yemen’in cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ve 1990’da iki Yemen’in birleşmesinde katkısı olan Ali Abdullah Salih, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in en yakın müttefiklerinden biri olarak bilinmekteydi.

Ali Abdullah Salih

2011’e kadar sürdürdüğü başkanlık görevini, Arap Baharı’nın etkisinde gelişen protestolar sonucu bırakmak zorunda kaldı. 2015’in ilk yarısında başlayan eylemler Yemen’de bir iç savaşın patlak vermesine sebep oldu, Şii kökenli Husilerin mevcut yönetime isyan etmesi ve San’a kentini ele geçirip yönetimi devralmasıyla daha da ateşlendi. “Ensarullah Hareketi” olarak da isimlendirilen Husilere en büyük desteği İran verdi. Merkezi hükümetin başında bulunan devlet başkanı Mansur el-Hadi’ye en büyük destek ise Suudi Arabistan’ın başında bulunduğu ABD-İngiliz destekli koalisyondan gelmiştir.

İran, Yemen’deki faaliyetlerini uzun bir süredir devam ettiriyor. İç savaşın başlamasının ardından İran’ın milis ve mühimmat desteğinde bulunduğu birçok kez Arap devletlerince dile getirildi. Nitekim İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Abbas Musevi’nin “Yemenliler saldırı altında, dolayısıyla buna karşılık vermeleri çok normal. İran bu konuda siyasi ve manevi desteğini vermiştir.” sözleri bu beyanı kanıtlar nitelikte. Bu desteğin Kudüs Gücü’nün Yemen’den sorumlu komutanı Tuğgeneral Abdülrıza Şahlai aracılığıyla verildiği iddia ediliyor. İç savaşın nasıl sonuçlanacağı ise hala belirsiz. Dolaylı yoldan yürütülen İran-Suudi savaşı, yüz binlerce sivilin hayatını kaybetmesine sebep olmaya devam ediyor.

Lübnan

İran İslam Devrimi’nden beri iki ülke arasında istikrarlı bir ilişki mevcut fakat 2012’de yapılan bir araştırmaya göre Lübnan halkının yalnızca %39’u İran’a yönelik olumlu düşüncelere sahip. Lübnanlıların önemli bir kısmı İran’ın nükleer silah edinmesine de karşı. Bu konuda daha sert yaptırımlar getirilmesini talep ediyorlar. Öte yandan, Lübnan’da yaşayan Şiilerin İran’a yönelik sempatisi var. Şii halkın %95’i İran’ı her konuda destekliyor.

Ülkenin Şii ağırlıklı bölgelerinde faaliyet gösteren Hizbullah, özellikle İsrail’e karşı İran tarafından finansal olarak destekleniyor. 2006’da gerçekleşen Lübnan Savaşı’nda İran’ın açıktan Hizbullah’ı desteklemesi bu bağı daha da kuvvetlendirdi ve İsrail’in İran’a yönelik tutumunu sertleştirmesine neden oldu.

Hizbullah

2008 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman, Tahran’ı ziyaret etti. Ziyaret esnasında İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile askeri ve ekonomik ortaklık anlaşması imzalayarak iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirdi.

2010’da Adaisseh köyü yakınlarında İsrail ve Lübnan askerlerinin çatışmasının ardından Lübnan Savunma Bakanlığı, İran’dan ekonomik ve askeri yardım talebinde bulundu. İran da bu yardım talebini geri çevirmeyeceğini duyursa da Lübnan Meclis Başkanı Nabih Berri, başbakan Saad Hariri’nin ABD baskısından korktuğunu iddia ederek İran’dan istenen askeri desteğin geri çekildiğini duyurdu. Bu sırada İran’ın Lübnan Büyükelçisi Gazanfer Roknabadi, ABD baskısına rağmen Lübnan’ı İsrail’e karşı koşulsuz şartsız destekleyeceklerini beyan etti.

19 Kasım 2013 tarihinde, Beyrut’ta bulunan İran Büyükelçiliği’ne saldırı meydana geldi. Saldırıda İran ataşesinin de içinde bulunduğu 23 kişi hayatını kaybetti. Adı saklı tutulan Sünni bir grubun yaptığı iddia edildi. Bu saldırı, ülkedeki Sünni-Şii kutuplaşmasını az da olsa tetikledi.

Günümüzde ise İran, Hizbullah’a yönelik desteğini artırmış vaziyette. Lübnan hükümeti ile de uzun süredir gerginlik yaşanmıyor. Şii Hilali’nin Lübnan’a önem vermesinin en temel sebebi de İsrail’e komşu olması. Bu sayede İsrail’i Hizbullah üzerinden baskılayabilme fırsatı yakalıyor.

Suriye

İran-Suriye ilişkileri, Hafız Esad’ın iktidara gelmesi ve İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinden beri olumlu yönde seyrediyor. Hafız Esad’ın Nusayri azınlıktan gelmesi, İran’ın Suriye’de nüfuz elde etmesini kolaylaştırdı. İran-Irak Savaşı esnasında Suriye’nin Irak yerine İran’dan yana tavır takınması bu olumlu ilişkilerin bir sonucu olarak görülüyor.

İran-Irak Savaşı.

Hafız Esad

Günümüzde, Suriye’nin Şii Hilali’ne dahil olmasından en önemli sebebi de hala süren Esad iktidarı. Ülkenin çoğunluğu Sünni olmasına karşın Beşşar Esad’ın İran’la olan yakın ilişkileri bölgedeki Şii etkinliğini artırdı. İç savaşta da doğal Esad’tan yana olan İran; lojistik, teknik, mali ve askeri destek vermeyi sürdürüyor. Açık destek ise İran Dini Lideri Ali Hamaney’in Eylül 2011’de Beşşar Esad’ı desteklemesiyle başladı. Hamaney bu desteğin sebebini, Esad’ın ABD ve İsrail’le savaşmasına bağladı. Aralık 2013’de, yaklaşık 10.000 İranlı milisin Suriye’de olduğu beyan edilmektedir. 2018’de ise İsrail tarafından bu sayının 80.000’i aştığı açıklandı. Ayriyeten Hizbullah’ın da Esad’a yönelik askeri destek verdiği biliniyor. Esad, 2013’de İran ve Hizbullah’ın destekleri neticesinde başkent Şam etrafındaki tehlikeyi bir nebze önlemeyi başardı. 2014 yılında gerçekleşen Cenevre’deki barış görüşmelerinde İran, Esad’a desteğini yineleyerek savaş başındaki tutumunu sürdürdü. Suriyeli muhaliflerin iddiasına göre, Aralık 2013 itibariyle İran’ın Suriye’ye yönelik yaptığı finansal yardım tutarı on beş milyar ABD dolarıdır.

İtalyan diplomat Steffan de Mistura’ya göre ise her yıl düzenli olarak 6 milyar dolarlık mali destek yapılıyor. Bu desteğin önemli bir kısmı askeri harcamalara ayrılıyor. 2018’in ortalarına gelindiğinde eski İranlı diplomat Mansur Farhang’ın belirttiği sayılara göre, İran Suriye’ye yönelik yardımlar kapsamında yüz beş milyar dolar harcadı. ABD ise yardımın bu kadar geniş olduğuna inanmıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, 2012’den 2018’e kadar İran’ın Suriye’de toplam 21 milyar dolar olduğunu iddia ediyor. Arap dünyası, İran’ın bu desteğinin tamamen mezhepsel nedenlerden kaynaklandığı kanısında. Yemen’deki gibi bu savaşın da nasıl sonlanacağı bilinmiyor fakat her geçen yıl, İran Suriye’deki nüfuzunu artırıyor.

Bahreyn

Bahreyn’deki Şii nüfus, neredeyse nüfusun yarısına tekabül ediyor. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinin ardından Bahreyn’deki Şiiler, hükümeti ele geçirmek amacıyla darbe girişiminde bulundular fakat başarısızlıkla sonuçlandı. Darbeye katılan tüm din adamları ülke dışına sürgün edildi ve Bahreyn hükümeti bu girişimin arkasında İran’ın olduğunu iddia etti. Ayrıca bu girişimden ötürü ülkedeki Şiiler baskı altına alındı. Yıllar sonra, Kasım 2007’de İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Bahreyn’e ilk resmi ziyaretini yaptı ve Bahreyn Kralı Hamed bin İsa El-Halife ile görüştü. Bu tarihten sonra iki ülke arasında ekonomik anlaşmalar yapıldı. Arap Baharı’nın başlamasıyla Bahreyn’de gösteriler düzenlenmeye başladı. Bu gösteriler sırasında İran, Şii eylemcileri fonlamakla suçlandı. Bu nedenle İran-Bahreyn ilişkileri bir süre askıya alındı.

2010 yılına ait, Bahreyn’in dinsel dağılımı

12 Ağustos 2012’de Bahreyn Dışişleri Bakanı Şeyh Halid el-Halife, İran’la ilişkilerin normalleşmeye başladığını Twitter üzerinden duyurdu fakat 13 Ağustos 2015’de Şii grupların Sitra’da gerçekleştiği terör eyleminden dolayı Bahreyn İçişleri Bakanlığı’nın Hizbullah destekli olduğu düşünülen örgüt üyelerini tutuklaması sonucu ilişki tekrardan bozuldu. 1 Ekim 2015’de Bahreyn hükümeti Tahran’daki büyükelçisini çağırarak İran’a tepki koydu. İran da misilleme olarak Bahreyn’deki büyükelçisini çağırdı ve tüm Bahreynli diplomatların yirmi dört saat içerisinde ülkeyi terk etmeleri gerektiğini belirtti.

İsa Qassim

20 Haziran 2016 tarihinde Şii din adamı ve politikacı İsa Qassim’ın Bahreyn vatandaşlığından çıkarılıp sınır dışı edilmesi, İran sert tepki vermesine neden oldu. İran Dini Lideri Ali Hamaney, Qassim’e yönelik tutumu kınadı ve Bahreyn’in bedel ödeyeceğini söyledi. Fars Haber Ajansı tarafından yayınlanan demece göre, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani, bu hareketinden ötürü Bahreyn’deki Şiilerin ayaklanacağını ve İran’ın destek vermekten geri kalmayacağını söyledi. Üstelik Bahreyn’deki rejimin kanlı bir şekilde devrileceğini iddia etti. İki ülke arasındaki ilişki günümüzde de büyük oranda askıya alınmış durumda. Ayriyeten Şii Hilali’ne göre İran tarafından üzerine en çok düşülen Körfez ülkesi de Bahreyn.

Irak

Irak, tarihsel süreçte İran’la karmaşık ilişkilere sahip bir ülke oldu. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesi neticesinde Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin İran’a saldırdı ve yaklaşık sekiz yıl süren savaşta kimse galip gelmedi. Üstelik insan, mühimmat ve petrol kayıpları da had safhadaydı. Yaklaşık bir milyon insan hayatını kaybetti ve savaşın hiçbir kazancı olmadı. Savaş esnasında Saddam Hüseyin’in emriyle başlatılan El-Enfal Harekatı sırasında binlerce Kürt öldürüldü. Bu harekat, daha sonrasında “Halepçe Katliamı” olarak isimlendirildi. İran’la olan savaşın sonra ermesinin ardından, savaşta yaşanılan kayıpları gidermek için Kuveyt’e saldırdı. İran, bu saldırıyı şiddetle kınadı.

Halepçe kurbanlarının mezarları.

Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılmasının ardından iki ülke arasındaki ilişkiler, Ekim 1990’da yeniden düzene girdi. Bir ay sonra İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayati Irak’ın başkenti Bağdat’a gitti. 2002’de iki ülke arasındaki heyetlerin görüşmeleri ilişkilere olumlu yansıdı. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesine İran tepki gösterdi. Irak’taki Şii gruplar işgale karşı direniş gösterdiyse de başkent Bağdat’ın işgal edilmesi ve Saddam Hüseyin’in idamı ile Irak tamamen ABD destekli Koalisyon Güçleri’nin kontrolü altına girdi.

Saddam Hüseyin’in heykeli devriliyor.

İşgalden sonra, İran bölgedeki nüfuzunu artırdı ve 2005 yılında İran destekli İbrahim el-Caferi Irak başbakanı oldu. Bu sırada Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, İran’ı ziyaret ederek kırk yıl sonra İran’a giden ilk cumhurbaşkanı oldu. 2005’den 2009 yılında değin ilişkiler olumlu yönde seyrettiyse de 2009 yılında yaşanan küçük çaplı sınır çatışması sonrası ilişkiler bir süre askıya alındı. ABD’nin Irak’tan çekilmeye başlamasıyla İran bölgedeki kontrolü ele aldı ve genellikle İran destekçisi başbakanları seçtirmeye uğraştı. Günümüzde Irak başbakanlığı yapan Adil Abdülmehdi de İran eksenli politikalar izlemektedir. Öte yandan ABD karşıtlığıyla bilinen ve oldukça geniş bir kitle tarafından desteklenen Şii din adamı ve siyasetçi Mukteda Es-Sadr, Irak siyaseti üzerindeki artırmaya devam ediyor.

Mukteda Es-Sadr

Irak’ın işgali esnasında ABD’ye direnen örgütler arasında olan Sadr Hareketi, Saddam Hüseyin’in yakalanmasının ardından idam edilmesinde de önemli rol oynamıştı. Irak, Şii Hilali içerisinde yer alan en önemli bölgelerden biri ve İran gün geçtikçe bu coğrafyada gücünü artırıyor.

Kasım Süleymani’nin Şii Hilali’ne Etkisi

Şii Hilali’nden bahsederken, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’den de söz edilmeli. Zira, Hilal içerisinde yer alan ülkelerde İran nüfuzunu artırabildiyse bunda Süleymani’nin payı oldukça büyük. Askeri eğitim almamasına rağmen İran-Irak Savaşı esnasında gösterdiği başarılardan ötürü genç yaşta tanındı. Savaştan sonra diğer Arap devletleri ile yakın temaslarda bulundu. Bir süre sonra İran dış politikasını belirleyen kişilerden biri oldu. İran içinde baş gösteren ayaklanmaları da başarıyla bastırmasının ardından İran iç siyasetinde tanınır hale geldi. Ali Hamaney tarafından “Yaşayan Şehit” makamına layık görüldü. Kudüs Gücü Komutanlığı sırasında Hizbullah’a yönelik silah ve para sevkiyatını yönetti. Irak’ın “İranlaştırılması”nı sağlayanlardan biri oldu. Bahreyn üzerinde baskı kurdu ve Esad’la olan ilişkileri geliştirdi. Suriye İç Savaşı’nda, İranlı milislerin komutasını üstlendi ve muhaliflere yönelik operasyonlar düzenledi. Rus desteğinin gelmesinin ardından IŞİD’in üstüne yürüdü ve Esad’a büyük oranda toprak kazandırdı. Ayriyeten Irak İç Savaşı’nda da görev alan Süleymani, IŞİD’in bitirilmesine yönelik çalışmalar yaptı.

Ortadoğu’nun birçok bölgesinde aktif olarak görev yapan Süleymani’nin, insanlık suçlarına karıştığı da iddia edilmektedir. Suriye ve Irak’ta esir alınan askerlerin, emrindeki milisler tarafından işkence gördüğü ve öldürüldüğü de bu iddialar arasındadır. Öte yandan Hizbullah aracılığıyla İsrail’e atılan füzelerde parmağı olduğu düşünülmektedir. İran içerisinde başlayan ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırdığı için Batılı devletlerin tepkisini almıştır. Nitekim Süleymani, 3 Ocak 2020’de İran destekli Kataib Hizbullah militanlarını ve Haşdi Şabi’yi ABD üslerine yönelik saldırı için görevlendirdiği iddiasından ötürü ABD Başkanı Donald Trump tarafından verilen talimatla, Bağdat’ta gerçekleştirilen bombalı saldırı neticesinde öldürülmüştür.

Kasım Süleymani’nin cenazesi

Cenaze töreni ülke çapında izdiham yaratmış ve tören esnasında elli İranlı hayatını kaybetmiştir. İran dini lideri Ali Hamaney, bu saldırının alçakça olduğunu söylemiş ve ABD’den intikam alacağını duyurmuştur.

Alp Emeç

Stratejik Ortak Misafir Yazar

TERÖR DOSYASI /// E. TUĞG. OKTAY BİNGÖL : ABD’nin Terörizm Ülke Raporları 2016 ve Türkiye


ABD’nin Terörizm Ülke Raporları 2016 ve Türkiye


Hazırlayan: Oktay BİNGÖL
Emekli Tuğ General, Doç. Dr. MSE Bşk.

Giriş.,

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yıllık olarak hazırlanan Terörizm Ülke Raporların dan 2016 yılı verilerini ve değerlendirmelerini kapsayanı 19 Temmuz 2017 tarihinde açıklanmıştır.1

Rapor, Yedi Bölümden oluşmaktadır:

1 Country Reports on Terrorism 2016, US Department of State, https://www.state.gov/j/ct/rls/crt/2016/index.htm

• Stratejik Değerlendirme,

• Ülke Raporları (Altı kısımdan oluşmaktadır: Afrika, Doğu Asya ve Pasifik, Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Güney ve Orta Asya ile ABD kıtası),

• Terörizmi destekleyen ülkeler,

• Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer Terörizm ile Küresel Mücadele

• Terörist Güvenli Bölgeler,

• Yabancı Terör Örgütleri (Tablo 1),

• Mevzuat İhtiyaçları ve Anahtar Terimler.

Raporun Türkiye için önem taşıyan bölümlerinde yer alan tespit ve değerlendirmeler müteakip bölümlerde sunulmaktadır.

Türkiye Terörizm Raporu.,

Türkiye Terörizm Raporu, 2’nci Bölüm 3’üncü Kısım’da yer almaktadır. Raporda, PKK, TAK, IŞİD ve DHKP-C’nin Türkiye’de terör eylemeleri yaptığı, Hükümetin bu örgütlere ilaveten ülke içinde faaliyet gösteren Türkiye’deki Hizbullah, TKP/ML ve TİKKO, MLKP gibi çok sayıda örgütü terör örgütü olarak ilan ettiği ifade edilmektedir. Türkiye’nin PKK bağlantısı nedeniyle Suriye’de PYD ve askerî kanadı YPG’yi terör örgütü olarak kabul ettiği belirtilmekte, bu cümlenin ardından Türkiye’nin HAMAS’ın siyasi lideri Halid Meşal ile diplomatik işbirliğine devam ettiği vurgulanmaktadır. Bu şekilde, ABD’nin terör örgütü olarak ilan ettiği Hamas’a Türkiye’nin desteği öne çıkarılırken ABD’nin PYD/YPG ile işbirliği normalleştirilmeye çalışılmaktadır.

Raporda, kendi isteğiyle ABD’de “sürgünde” yaşayan "din adamı" Fetullah Gülen’in dini hareketinin Türkiye’de Milli Güvenlik Kurulu’nun 26 Mayıs 2016’da aldığı kararla terör örgütü olarak kabul edildiği ve FETÖ olarak adlandırıldığı ifade edilmektedir. Türkiye’de Hükümetin Gülen Hareketi’nin 15 Temmuz
darbe girişimini planladığı ve yönettiğini iddia ettiği, FETÖ’nün Körfez İşbirliği Örgütü ve İslam İşbirliği Örgütü tarafından terör örgütü olarak kabul edildiği belirtilmektedir. Raporda Türkiye’nin FETÖ hakkındaki işlemlerine yer verilmekle birlikte terimler tırnak içinde kullanılarak ve iddia olduğu belirtilerek ABD yönetiminin Türkiye’nin kararlarına şüphe ile yaklaşıldığına işaret edilmektedir. Bölüm içinde FETÖ yerine Gülen Hareketi teriminin tercih edilmesi, FETÖ ile ilgili paragrafta 15 Temmuz sonrası OHAL ilanı ile kamu görevlerinden ihraçların ve tutuklamaların fazlalığına vurgu yapılması dikkat çekmektedir.

Raporda dikkat çeken diğer bir konu, Türkiye’de terörizmin geniş tanımına ve ABD’nin ifade ve toplanma özgürlüğü olarak gördüklerinin Türkiye’de suç olarak kabul edilmesine yönelik eleştiridir. Türkiye’de yetkililerin, siyasi muhalifleri, gazetecileri ve aktivistleri etkisizleştirmek için mevcut yasaları geniş olarak yorumladıkları öne sürülmektedir. 20 Temmuz 2016’dan beri devam eden OHAL nedeniyle şüphelilerin adil yargılanma hakkının ihlal edildiği, mahkemelerin yetersiz delillerle tutuklamalar yaptığı diğer bir eleştiridir.

Raporda Türkiye’nin IŞİD ile 2016 yılındaki mücadelesine özel bir vurgu olduğu görülmektedir.
Ayrıca Türkiye’nin aldığı sınır güvenlik tedbirleri, radikalleşmenin önlenmesi yönündeki çabaları, uluslararası terörizmin finansmanının kesilmesine yönelik girişimleri ile uluslararası işbirliğine olumlu vurgular öne çıkmaktadır.

Yabancı Terör Örgütleri.,

Raporun 6’ncı bölümünde ABD’nin terör örgütü olarak kabul ettiği 61 örgüt sıralanmaktadır. Bu örgütler içinde El kaide ve IŞİD bağlantılı olanlar çoğunluğu oluşturmaktadır. Türkiye’den PKK ve DHKP-C listede yer alırken FETÖ, PYD/YPG, TKP/ML TİKKO ve Türkiye’deki Hizbullah yer almamaktadır.

Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul etmediği başta HAMAS olmak üzere çok sayıda örgüt ABD listesinde yer almaktadır.

Teröre Destek Veren Ülkeler.,

Raporun 3’üncü bölümünde İran, Sudan ve Suriye’nin teröre destek veren ülkeler olduğu ifade edilmektedir.

İran’ın; Suriye, Irak, Lübnan, Filistin ve Bahreyn’deki gruplara; Sudan’ın; Abu Nidal, Filistin İslami Cihadı, Hamas ve Hizbullah’a; Suriye’nin ise 2011’den itibaren ülke içindeki yandaş terör gruplarına destek verdiği ve El Kaide bağlantılı gruplara zaman zaman ılımlı davrandığı ifade edilmektedir.

Teröristler İçin Güvenli Bölgeler

Raporun 5’inci bölümünde teröristler için güvenli bölgeler olarak; Somali, Mali, Yemen, Suriye, Irak, Mısır, Lübnan, Libya, Pakistan, Afganistan, Kolombiya, Venezüella ve Filipinler’in tespit edilmiş bölgeleri dikkat çekmektedir.

Rapora İlişkin Değerlendirme

ABD’nin raporunda kendisinin ve yakın müttefiklerinin ulusal güvenliğine ve ABD’nin ülke dışındaki tesis ve personeline tehdit teşkil eden gruplara ağırlık verdiği, bu kapsamda El Kaide ve bağlantılı grupların öncelik aldığı görülmekte dir. ABD’nin terörizmle uluslararası mücadelede sıklet merkezinin, içinde etkin olarak yer aldığı uluslararası kuruluşların kararlarına diğer ülkelerin uymasını ve
işbirliği yapmasını sağlamaya yönelik olduğu, bu kapsamda terörizmin finansmanını kesmeyi ve personel teminini engellemeyi sağlayacak tedbirlere öncelik verildiği görülmektedir.

ABD’nin, kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer silahların terör örgütleri tarafından kullanılmasını öncelikli bir tehdit olarak görürken, siber teröre ağırlıklı vurgu yapmamasının, siber savunma/taarruz kapasitesine duyduğu güveni yansıttığı düşünülmektedir.

Türkiye ile ABD arasında terörizm kavramı, terör örgütü tanımı ve cezai tedbirler konusunda önemli farklılıklar olduğu rapora da yansıtılmıştır. Bu kapsamda önümüzdeki dönemde FETÖ ve PYD/YPG’nin terör örgütü olarak kabul edilmesinde bir ilerleme yaşanmasının zor olduğu kıymetlendirilmektedir.

Tablo 1. ABD’nin Yabancı Terör Örgütleri Listesi-2016

  1. Abdallah Azzam Brigades (AAB)
    2. Abu Nidal Organization (ANO)
    3. Abu Sayyaf Group (ASG)
    4. Al-Aqsa Martyrs Brigade (AAMB)
    5. Ansar al-Dine (AAD)
    6. Ansar al-Islam (AAI)
    7. Ansar al-Shari’a in Benghazi (AAS-B)
    8. Ansar al-Shari’a in Darnah (AAS-D)
    9. Ansar al-Shari’a in Tunisia (AAS-T)
    10. Army of Islam (AOI)
    11. Asbat al-Ansar (AAA)
    12. Aum Shinrikyo (AUM)
    13. Basque Fatherland and Liberty (ETA)
    14. Boko Haram (BH)
    15. Communist Party of Philippines/New People’s Army (CPP/NPA)
    16. Continuity Irish Republican Army (CIRA)
    17. Gama’a al-Islamiyya (IG)
    18. Hamas
    19. Haqqani Network (HQN)
    20. Harakat ul-Jihad-i-Islami (HUJI)
    21. Harakat ul-Jihad-i-Islami/Bangladesh (HUJI-B)
    22. Harakat ul-Mujahideen (HUM)
    23. Hizballah
    24. Indian Mujahedeen (IM)
    25. Islamic Jihad Union (IJU)
    26. Islamic Movement of Uzbekistan (IMU)
    27. Islamic State of Iraq and Syria (ISIS)
    28. Islamic State’s Khorasan Province (ISIS-K)
    29. ISIL-Libya
    30. ISIL Sinai Province (ISIL-SP)
    31. Jama’atu Ansarul Muslimina Fi Biladis- Sudan (Ansaru)
    32. Jaish-e-Mohammed (JeM)
    33. Jaysh Rijal Al-Tariq Al-Naqshabandi (JRTN)
    34. Jemaah Ansharut Tauhid (JAT)
    35. Jemaah Islamiya (JI)
    36. Jundallah
    37. Kahane Chai
    38. Kata’ib Hizballah (KH)
    39. Kurdistan Workers’ Party (PKK)
    40. Lashkar e-Tayyiba (LeT)
    41. Lashkar i Jhangvi (LJ)
    42. Liberation Tigers of Tamil Eelam (LTTE)
    43. Mujahidin Shura Council in the Environs of Jerusalem (MSC)
    44. Al-Mulathamun Battalion (AMB)
    45. National Liberation Army (ELN)
    46. Al-Nusrah Front (ANF)
    47. Palestine Islamic Jihad (PIJ)
    48. Palestine Liberation Front – Abu Abbas Faction (PLF)
    49. Popular Front for the Liberation of Palestine (PFLP)
    50. Popular Front for the Liberation of Palestine-General Command (PFLP-GC)
    51. Al-Qa’ida (AQ)
    52. Al-Qa’ida in the Arabian Peninsula (AQAP)
    53. Al-Qa’ida in the Indian Subcontinent (AQIS)
    54. Al-Qa’ida in the Islamic Maghreb (AQIM)
    55. Real IRA (RIRA)
    56. Revolutionary Armed Forces of Colombia (FARC)
    57. Revolutionary People’s Liberation Party/Front (DHKP/C)
    58. Revolutionary Struggle (RS)
    59. Al-Shabaab (AS)
    60. Shining Path (SL)
    61. Tehrik-e Taliban Pakistan (TTP)

LİNK : www.merkezstrateji.com
E-POSTA : bilgi – Analiz
Tlf.: +90 3122362199
GSM: +90 5332303018

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI : ‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ nedir ? Projeye dahil 65 ülke hangileri ?


‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ nedir ? Projeye dahil 65 ülke hangileri ?

Önümüzdeki 50 seneyi şekillendirecek proje, 1 trilyon dolarlık yatırımı ve 3 milyardan fazla nüfusu bünyesinde taşıyor. 65 ülkenin dahil olduğu proje, Asya’nın en doğusu ile Atlas Okyanusu’nun Avrupa kıyılarını birbirine bağlayacak.

Projede 65 ülke var

Küresel ekonominin ve hatta siyasetin geleceğini tepeden tırnağa değiştirecek Bir Kuşak Bir Yol Projesi, Türkiye’yi de içine alan yapısıyla, önümüzdeki 50 seneyi şekillendirecek. 1 trilyon dolarlık yatırımı ve 3 milyardan fazla nüfusu bünyesinde taşıyan proje, 65 ülkeyi içeriyor. Asya’nın en doğusu ile Atlas Okyanusu’nun Avrupa kıyılarını birbirine bağlayacak proje, küresel ekonomiyi güçlendirecek.

​Bir Kuşak Bir Yol Projesi’nin önemli hatlarını derleyen Yeni Şafak’ın haberine göre Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından 2013 yılında ilan edilen “Bir Kuşak Bir Yol” (One Belt One Road-OBOR) projesi, eşi benzeri olmayan bir pazarda 3 milyar nüfusu ilgilendiren bir yatırım projesi. Proje, başta Asya-Avrupa hattındaki önemli ekonomiler arasında bir ulaştırma altyapısı, ticaret ve yatırım bağlantısı kurmayı amaçlıyor. Sonraki zamanlarda küresel bir kapsama ulaşan projenin kara ve denizden iki önemli uluslararası ticaret güzergahı bulunuyor; kuşak kısmını oluşturan İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve yol kısmını oluşturan Deniz İpek Yolu.

İşte haberin ayrıntıları:

Kuşak (Belt) nedir?

Kuşak kavramı ile Orta Çin’den başlayan ve Moskova, Rotterdam üzerinden Venedik’e uzanan karayolu, demiryolu, petrol ve gaz boru hatları ve diğer altyapı projelerinden oluşan bir kara ulaştırma ağları bütünü kastediliyor. Proje kapsamında, tek bir rota yerine, Asya-Avrupa yönünde kara köprülerinden oluşan koridorlar planlanıyor.

Planlanan güzergahlar ise şu şekilde:

*Çin- Moğolistan- Rusya

*Çin- Merkez ve Batı Asya

*Çin- Hindi Çini Yarımadası

*Çin- Pakistan

*Çin- Bangladeş- Hindistan- Myanmar

Türkiye, bu koridorlar içinde Orta Koridor olarak adlandırılan Çin- Merkez ve Batı Asya Koridoru üzerinde yer alıyor. Türkiye projenin önemli ortaklarından biri.

Yol (Road) nedir?

Yol kavramı, projenin denizyolu ağına karşılık geliyor. Proje kapsamında güney ve güney doğu Asya’dan Doğu Afrika ve Akdeniz’in kuzeyine kadar uzanan deniz bölgesinde limanlar ve diğer kıyı yapıları ağı planlanıyor.

Proje kapsamındaki kara ve deniz güzergâhları Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını geçerek Çin ekonomisi ile gelişmiş Avrupa ekonomisinin birbirine bağlanmasına olanak sağlıyor. Girişimin, aynı zamanda diğer ülkelerle kurulan çok yönlü işbirlikleri sayesinde Çin’in küresel sorunların çözümünde merkezi oyuncu olmasının da önünün açarak, katkı sağlacayacağı belirtiliyor. Çincesi ‘I dai, I lu’ olan projenin, Çin’in dünya siyaseti ve ekonomisinde yükselen rolü açısından, önümüzdeki 50 yılı da şekillendirecek.

2001 yılında Çin liderliğinde Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kurulması, tek başına zaten büyük bir güç olan Çin’in bir ittifak sistemine yakın işbirliği ve dayanışma sistemi kurmasına olanak sağladı. 2013 yılında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Kazakistan ve Endonezya ziyaretleri sırasında ilan ettiği İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu projelerinden oluşan Bir Kuşak Bir Yol girişimine İpek Yolu Fonu ve Asya Altyapı ve Yatırım Bankası (AIIB) eklenince Asya- Pasifik bölgesinde ABD’nin öncülüğünü yaptığı Atlantik sisteme karşı büyük bir ekonomik cephe açılmış oldu.

Projede Türkiye dahil 65 ülke yer alıyor. Bu ülkeler bölge bölge şu şekilde sıralanıyor:

*Doğu Asya: Çin, Moğolistan

*Güneydoğu Asya: Brunei, Kamboçya, Endonezya, Laos, Malezya, Myanmar, Filipinler, Singapur, Tayland, Timor-Leste, Vietnam

*Orta Asya: Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan,

*Ortadoğu ve Kuzey Afrika: Bahreyn, Mısır, İran, Irak, İsrail, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Filistin, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen

*Güney Asya: Afganistan, Bangladeş, Bhutan, Hindistan, Maldivler, Nepal, Pakistan, Sri Lanka

*Avrupa: Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Belarus, Bosna Hersek, Hırvatistan, Çekya, Estonya, Gürcistan, Macaristan, Letonya, Litvanya, Makedonya, Moldova, Karadağ, Polonya, Rusya, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna

Türkiye’nin konumu

Türkiye’nin içinde yer aldığı Orta Koridor, tarihi İpek Yolu’nun canlandırılması amacı taşıyor. Orta Koridor’a yapılacak yatırımlar toplamının 8 trilyon doları bulması bekleniyor. Bu miktarın sadece ulaştırma altyapısı için ayrılan kısmının ise 40 milyar doları bulacağı belirtiliyor. Türkiye’nin projeye entegrasyonu için iki ülke arasında imzalanan anlaşma ile ilk aşamada 40 milyar dolarlık bir bütçe öngörüldü. Yatırımlar için her yıl harcanması planlanan miktar 750 milyon dolar. Türkiye, OBOR projesinde alternatif koridorlardan birisi olan Orta Koridor üzerinde bulunduğu için jeopolitik bir konuma sahip. OBOR güzergahında kritik bir noktada yer alan Türkiye, jeopolitik konumunun güçlü olması, güçlü üretim ve yüksek potansiyeli, Karadeniz taşımacılığında önemli bir aktarma ülkesi olması gibi üstünlükleriyle öne çıkıyor. Yavuz Sultan Selim ve Osmangazi Köprüleri, 18 Mart Çanakkale Köprüsü, Avrasya Tüneli gibi mega projeler ile, Çin’in ‘Bir Yol Bir Kuşak’ projesine önemli lojistik ve ulaşım fırsatı verecek önemli bir halka konumunda. Proje haricinde Çin-Türkiye ticaret işbirlikleri de istikrarlı olarak gelişim gösteriyor. 2016’da iki ülke arasında ithalat-ihracat hacmi yüzde 1.9 artarak 27 milyar 760 milyon dolara ulaştı. Çin, Türkiye’nin en büyük 19’uncu ihracat ve en büyük ithalat pazarı ülkesi.

Projenin finansmanı

Özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeleri kapsayan ve maksimum ekonomik faydayı hedefleyen bir küresel ekonomik işbirliği projesi olan OBOR’un ekonomik ölçeği trilyonlarla ifade ediliyor. Gelecek on yıl içinde yurt dışı harcamalarının 100 milyar doları bulması beklenen Çin, proje için yaklaşık 1 trilyon dolarlık hükümet fonu ayırdığını duyurdu. Devlet Başkanı Cinping, proje kapsamında kamu firmalarının ve finansal kurumlarının ülke dışında altyapı ve inşaat projelerine yatırım için teşvik edileceğini ifade etti. AIIB, proje güzergahı üzerindeki altyapı projelerine finansman sağlayarak önemli bir kredi mekanizması işlevine sahip olacak. Çin’in ayırdığı bütçenin uzun vadede 3 trilyon dolara çıkabileceği belirtiliyor. AIIB de proje için 100 milyar dolarlık kredi ayırıyor. Bankanın finansmanında Çin, üçte bir ila yarısı arasında değişen bir paya sahip olacak. OBOR üyesi 65 ülkenin toplam milli geliri 25 trilyon doları buluyor. 2049 yılına kadar OBOR üyesi 65 ülkede 4 trilyon dolarlık alt yapı yatırımı öngörülüyor. OBOR’un ilan edildiği 2013 yılından 2016’ya kadar harcanan 230 milyar dolarlık bütçe ve 1500 ortak proje, ev sahibi devletlerin ortaklığında gerçekleşiyor. Proje kapsamındaki lojistik hat ile Çin ile Fransa arasında demiryolu taşımacılığı aktarmasız olarak mümkün hale geliyor. Deniz yolu ile 40 günü bulan taşımacılık süresi, yeni demiryolu hattı ile oldukça azalıyor. Çin’in Hubei eyaletinin başkenti Wuhan’dan yola çıkan bir tren Fransa’nın Lyon şehrine 16 günde ulaşıyor.

En kapsamlı zirve

Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin, ekonomik büyüme modelini değiştiriyor. Dışarıda Çin mallarına talep azaldığı, içeride maaliyetler yükseldiği için iç pazarı geliştirme çabalarına yönelmiş durumda. Bu süreçte, ekonomik büyümesi yüzde 11’lerden yüzde 6’ya geriledi. Projeyle, Çin kendi içindeki ekonomik dönüşüm sürecini desteklemeyi amaçlıyor. Projeye sadece ekonomik açıdan bakmamak gerek. Proje, ülkeler arasındaki insani ve kültürel bağları da güçlendirecek. Türkiye, jeopolitik konumu gereği projenin önemli bir ayağı. Asya ile Avrupa arasında bir köprü konumundayız. Demiryolu ağları ile bu konum daha da güçlenecek. Zirve, proje kapsamında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı zirve. Bu kadar büyük katılımlı ve ortak yürütülen bir projede, ortak kararlar alınabilmesi açısından zirve büyük önem taşıyor. Türkiye’nin de Cumhurbaşkanı Erdoğan’la en üst düzey katılım göstermesi önemli.

(*Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi)

KOMPLO TEORİLERİ /// VİDEO : O ÇİPİ TAKMAYANA NE OLACAK !!! AB’DEN TÜM ÜLKELERE BASKI GELİYOR !!!!! YENİ KURULUŞ UWF’NİN AMACI NE ??????


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=v6x_KFKfdxU&feature=share&fbclid=IwAR3yFa1zBflzROXkDZJ3FcClqOU_7MCbDE5wDtswT4azjH1Ll5o1zB8fpMk

ANALİZ /// TURGAY ERDAĞ : ÜLKE BİR SAVAŞ GEMİSİ GİBİ YÖNETİLEBİLİR Mİ ???


TURGAY ERDAĞ : ÜLKE BİR SAVAŞ GEMİSİ GİBİ YÖNETİLEBİLİR Mİ ???

11 Nisan 2020

Dün gece bilgisayar başında bir şeyler okurken monitörde sokağa çıkma yasağını bildiren bildirimler görünmeye başladı.

Okumama son verip haberle ilgilendim. Sonrasında da sosyal medya üzerinde gece yarısına kadar sokaklarda gerçekleşen olayları izledim. Tüm Türkiye’de bir anda oluşan heyecanı ve paniği hissettim.

Bu sabah da televizyon kanallarında sokağa çıkma yasağını televizyonlardan öğrendiğini açıklayan belediye başkanlarını gece fırınlar ve marketler önüne yığılan insan görüntülerini izledim.

İçim sıkıldı.

Hayatımızda hiç görmediğimiz kadar yaşamsal bir salgın hastalık dönemi içindeyken yönetimsel nedenlerden kaynaklanan tartışmalar durmak bilmiyor.

Türkiye’de siyasal kavgaların dindiği bir dönemi hiç anımsamıyorum. Bari korona krizi hepimizi ortak bir hedefte birleştirseydi.

Eskiden iç politikada kavgalar olsa bile dış politikada siyasiler birleşir ve ülkeden tek ses çıkmasına özen gösterilirdi. Şimdi o da yok.

Herkesin maske takarak evden çıkması ve alışveriş yapması istenmişken maskenin nasıl temin edileceği bir türlü çözülemiyor. Baştan olmayacağı belli olan PTT kanalı ile dağıtım gibi kararlar bir anda alınıyor sonrasında hemen vazgeçiliyor. Sokağa çıkma yasağı kararı iki saat önceden 22.00’da duyuruluyor.

Yönetim bu kadar merkezileştirilmişken bu dağınıklık ve tutarsızlığın nedenini sorgulamamız gerek.

* * *

Türkiye’nin kriz yönetimi sorununu düşünürken aklıma bir yönetim modeli geliyor: Savaş gemisi yönetim modeli.

Acaba ülkemiz bir savaş gemisinin yönetim modeline uygun olarak yönetilse nasıl olur?

Aklınıza hemen askeri yönetim ya da sıkıyönetim falan gelmesin.

Sadece son derece karmaşık ve birbirinden bağımsız yatay ve dikey yönetim birimlerinin ustaca koordine edildiği yönetenin ve yönetilenlerin aynı gemide yaşadıkları bilincine sahip olduğu gemi battığında herkesin gerçekten öleceği bir gemi ortamından bahsediyorum.

Başarının herkes tarafından paylaşıldığı herhangi bir kişinin yaptığı hatanın bedelinin ise gemi personelinin tamamı tarafından ödenen bir ortamdan…

* * *

Gelin önce size bir savaş gemisi yönetim modelinden çok genel hatlarıyla söz edeyim.

Savaş gemisi sistemi birbirine benzemeyen birçok alt sistemden olur. Çok kabaca gemiyi makine ve güverte bölümleri olarak ikiye bölelim isterseniz. Makine bölümü güverte bölümüne hiç benzemez. Makine bölümü de kendi içinde birbirine hiç benzemeyen alt bölümlerden oluşur. Elektrik mesela bir bölümdür. Yara savunma bir bölümdür. Motor bir bölümdür. Güverte bölümleri içinde yer alan silah bölümü de kendi içinde birçok alt bölüme ayrılır elektronik de… Yani ihtisaslaşma arttıkça her bölüm kendi içinde birçok alt bölüme ayrılır.

Koskoca bir savaş gemisinin yiyeceğinin suyunun ve akaryakıtının sürekli temin edilmesi makine ve cihazlarının sürekli çalışabilmesi için gerekli malzemenin her an var olmasını sağlayan dev gibi bir sistemi de düşünün…

Gemi personelinin yemek yemesini sağlığının korunmasını ısınmasını çok sıcak havalarda ise tam tersi bulundukları ortamın soğutulmasını (çünkü bir çelik yığınının içinde yaşıyorlar) düşünün…

Geminin bulunduğu ortama göre çok değişken güvenlik tehditleri olduğunu düşünün buna uygun kendini koruma kabiliyetinin sürekli var olması gerektiğini…

Bir de bu gemide bulunan personelin o gemiye kendi istekleri ile gelmediklerini birbirlerini sevmek zorunda olmadıklarını birbirleriyle her zaman aynı düşüncede olmadıklarını bu insanların sonunu bilemedikleri bir süre aynı gemide yaşamak zorunda olduklarını…

* * *

Bu kadar karmaşık ve birbirine benzemeyen insan ve görev gruplarının aynı amaca yönelik ve hatasız çalışması nasıl sağlanıyor?

İşin tılsımı ve -eğer abartmıyorsam- sanatsal yönü de bu zaten.

Yüz yıllardır ağır bedeller ödenerek elde edilen denizcilik deneyimleri gereksinimlerden kaynaklanan buluşlar yaşamlarını bu gelişmeler uğruna feda insanlar bugünkü seviyeye gelinmesini sağlamıştır.

Bir savaş gemisine ruh veren denizciler uzun eğitimler sonunda o gemide görev yapmaya hak kazanırlar.

Bir süre önceye kadar bu eğitim lise düzeyinde başlardı. Lise ve Deniz Harp Okulu eğitimleri 8 yıl sürerdi. Buna kuramsal alt yapı diyelim.

Lise ve sonrasındaki 4 yıllık Deniz Harp Okulu yetiyor muydu? Hayır.

Gemide görev yapabilmek için atanılan göreve ilişkin özel kursları da almak gerekiyor hem de rütbeniz ne olursa olsun.

Örneğin gemi komutanı olacaksanız öncesinde uzun yıllar boyunca yapmanız gereken bütün görevleri başarı ile gerçekleştirmiş olmanız gereken liyakate sahip olmanız gerekli eğitim ve stajları başarı ile tamamlamanız ve gemi komutanlığı sınavını da başarmanız gerekir.

Komodorluk ve amirallik için ise çok daha başka değerlendirme sistemlerinin olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Bütün bu anlatılanlardan başarılı bir gemi oluşturmak için ana unsurun iyi eğitimli ve deneyimli denizciler olduğunu görüyoruz.

Peki en başarılı 200 denizciyi bir savaş gemisine yerleştirsek o gemi donanmanın en başarılı gemisi olur mu? Hayır olmaz.

En üstün nitelikli denizcilerin görev yaptığı bir savaş gemisinin başarılı olabilmesi için bu denizcilerin ayrıca tim eğitimleri dediğimiz eğitimleri de alması gerekir.

Yani bir savaş gemisinin birbirine hiç benzemeyen biraz önce sözünü ettiğim bölümlerinin birbirleri ile koordineli iş yapabilme becerisini geliştirmeleri gerekir.

Gemi komutanı gördüğü bir düşman gemisine top atışına karar verip ateş komutu verdiği anda gemi personelinin bir bölümü akşam yemeğine oturmuş olmamalıdır değil mi?

Ya da gemi komutanı ateş emri verdiğinde silah subayı gelip de “Komutanım mermimiz yok!” dememeli değil mi?

Ya da gemi komutanı radarda tespit ettiği düşman gemisi üzerine yüksek hızla yaklaşmak istediğinde geminin başçarkçısı “Komutanım ama ben makinelerin yağını değiştiriyordum bu da nereden çıktı şimdi?” dememeli değil mi?

* * *

Bir savaş gemisinde bir bölümün çok başarılı ama diğer bölümün rezalet bir performansta olması geminin başarısını ayaklar altına almaya yeter. Yani makine bölümü kötü ama silah bölümü iyi ise bu geminin savaşta başarı kazanmasına olanak yoktur.

Her bölüm bütünün bir parçasıdır ve bütün olmadan kendi başına yaşamını sürdüremez. Görevini doğru ve üstün yeterlilikte yapamayan bir savaş gemisi personelinin savaşta sonu ölüm ve ulusuna yaşatacağı utanç olur. Askerlerin savaşta ölümlerini önemsemeyebilirsiniz olağan karşılayabilirsiniz belki ama ulusa yaşatılacak utanç asla kabul edilemez.

* * *

Bütün bunları gemi personelinin nasıl bir kültür için yetiştirildiklerini açıklamak için yazdım. Bu kültüre sahip kılınan bir gemi personeli artık görevini yapmaya hazırdır.

Gemi personeli rutin görevlerini yerine getirirken aynı zamanda sürekli eğitimler yapar.

Eğitimler belirsiz bir gelecekte olabilecek bütün senaryoların sanki gerçekten yaşanıyormuşçasına oynanmasıdır.

Yani gemide o anda bir yangın yoktur ama sanki her gün geminin farklı bir bölümü yanıyormuş gibi yangın talimi yapılır. Öyle ki bir gün gerçekten geminin herhangi bir yerinde yangın çıkarsa personel gözü kapalı yangına müdahale eder.

Gemi personeli felaket senaryolarına hazırdır. Planları vardır. Eğitimlerini yapmıştır. Periyodik olarak da eğitimlerini sürdürür.

Gemi seyir halindeyken gemi komutanı geminin her bölümünden gelen bilgiyle beslenir. Bilgiler işinin ehli onlarca personel tarafından işlendikten sonra uygun formatlarla gemi komutanına aktarılır. Komutan kararını verdikten sonra gemi personeline karar ya da niyetini duyurur.

Örnek: “A limanından ileri hareketle B limanına ilerleyeceğiz. İki saat sonra düşman denizaltılarının olduğu sahadan geçeceğiz. Bu bölgede denizaltı savunma tedbirlerini alacağız ve denizaltıyı tespit edersek taarruz edeceğiz. Aynı anda düşman uçaklarının da saldırısını bekliyoruz…”

Komutan niyetini ya da kararını bu şekilde duyurduktan sonra geminin en alt bölmesinde çalışan bir er dahi geminin görevini aksatacak bir şey yapmaz. Hatta gemi komutanının asla aklına gelmeyecek yapılması gereken işleri de yapmaya başlar.

Her şeyi gemi komutanı bilemez ve yapılması gereken işler hakkında ilgililere tek tek emir veremez. Buna hem bilgisi hem de zamanı yetmez. Aksi bir durum yani böylesine bir bilgi çokluğu ve iş yoğunluğu komutana sabotaj yapılması ile eş değerdir. Bu sistemde en kıdemsiz erin dahi komutandan bağımsız ama komutanın hedefine ulaşması için yapacağı görevleri vardır.

Gemideki her bağımsız bölüm başındaki en kıdemli subay ya da astsubay aracılığı ile birbirlerine danışarak kararlar alır. Alınan kararlar ve kararların uygulanması diğer bölümlerle koordineyi gerektirir.

Gemi savaşırken personelin yemek yemesi bile büyük bir eğitim ve hazırlık gerektirir. Gemi komutanı savaşın ortasında herkes yemeğini yesin diye emir vermez. Barış zamanı yemek yeme eğitimi yapmamış bir gemi savaşta aç kalır.

Yani diyeceğim bir savaş gemisi tam bir takım çalışmasıdır.

* * *

Peki ülkemiz de böyle yönetilebilir mi? Neden olmasın?

Bütün vatandaşlarımız ülkemizin gereksinimlerine uygun bilimsel çağdaş ve laik bir eğitimden geçirilebilir mi? Neden olmasın?

Kamu ya da özel sektörün bütün çalışanları tim eğitimleri alabilir mi? Neden olmasın?

Görevlendirme yapılırken liyakate son derece büyük önem verilebilir mi? Neden olmasın?

Ülkeyi yönetenler ve tüm vatandaşlar aynı gemide olduğumuz bilincine erişebilir mi? Neden olmasın?

Yöneticiler karar alırken karar sürecine konunun tüm paydaşlarını dâhil edebilir mi? Neden olmasın?

Yöneticiler korku kültürünün yarattığı gerçekleri saklama eğiliminden kurtulmak için muhalif düşünceleri de karar süreçlerine katabilir mi? Neden olmasın?

Yöneticiler ülkenin sadece bir bölümünün değil tamamının refahına mutluluğuna ve başarısına talip olup gereken desteği verebilir mi? Neden olmasın?

Böyle olduğunda yönetimin tüm ulus bireylerinin iyiliği ve refahı için verdiği kararların başarıya ulaşması amacıyla elbirliği ile çalışabilir miyiz? Neden olmasın?

Sevgiyle kalın.

LİNK : https://veryansintv.com/ulke-bir-savas-gemisi-gibi-yonetilebilir-mi/