YUNANİSTAN DOSYASI /// ERCAN CANER : MED-7 Ülkelerinden Yunanistana Tam Destek


MED-7 Ülkelerinden Yunanistan’a Tam Destek

14 Eylül 2020

Ajaccio Deklarasyonu

MED-7 Ülkelerinden Yunanistan’a Tam Destek

Yunanistan, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Malta ve Kıbrıs (MED-7 Ülkeleri) tarafından yapılan ortak açıklamada bütün ülkelerin Uluslararası Deniz Hukuku’na uyması ve farklılıkların diyalog yoluyla çözülmesi vurgulanmıştır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Eylül 2020

Maskeli İkili: solda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, sağda ise Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis. Kaynak: Greek Government.

MED-7 ülkeleri yaptıkları ortak açıklamada; Türkiye’nin sürekli olarak egemenlik haklarını ihlal ettiğini iddia ettikleri Kıbrıs ve Yunanistan’ı tam olarak desteklediklerini ve dayanışma içinde olduklarını ifade etmiştir.

19 maddelik ortak açıklamada COVID-19 krizi, Sahel-Sahara bölgesinin (Mali Askeri darbesi?) Akdeniz’deki güvenlik ortamına olumsuz etkisi, Akdeniz’deki barış ve istikrar kapsamında Yunanistan ve Kıbrıs’a verilen tam destek, Libya’daki durum, Beyrut limanındaki patlama, Suriyeli mülteciler, Kıbrıs problemi, Orta Doğu barış süreci gibi hususlar yer almıştır.

MED-7 liderleri tarafından imzalanan Ajaccio Deklarasyonun Akdeniz’de Barış ve İstikrar başlıklı 6’ncı maddesinde yer alan ifadeler aşağıdadır:

Kaynak: Keep Talking Greece

Egemenlik ve egemenlik hakları Türkiye’nin saldırgan eylemleri tarafından sürekli ihlal edilen Kıbrıs ve Yunanistan’a tam desteğimizi ve dayanışma içinde olduğumuzu bir kez daha yineliyoruz.

Bölgedeki ülkelere; özellikle uluslararası deniz hukuku olmak üzere uluslararası yasalara uymaları çağrısında bulunuyor ve bütün tarafları anlaşmazlıkları diyalog ve görüşmeler yoluyla çözmeleri konusunda teşvik ediyoruz.

Bu bakımdan, Yunanistan ile Türkiye arasındaki deniz yetki alanı meselesinde diyalogun yeniden başlaması için arabuluculuk faaliyetlerini yürüten Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi ile Almanya’nın çabalarını destekliyoruz.

Ayrıca; münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı sınırlandırmalarının diyalog ve iyi niyetli görüşmeler, uluslararası yasalara tam saygı ve iyi komşuluk ilişkileri prensiplerine uyularak çözülmesi gerektiğinin altını çizerek, Kıbrıs Hükümeti tarafından yapılan Türkiye ile görüşme davetini memnuniyetle karşılıyoruz.

Son Avrupa Konseyi kararları doğrultusunda; Türkiye’nin Avrupa Birliği tarafından yapılan Doğu Akdeniz ve Ege Denizindeki tek taraflı ve illegal eylemlerini sonlandırması yönündeki sürekli çağrılara tepki göstermemesini üzüntüyle karşılıyoruz.

Avrupa Birliği’nin bu saldırgan eylemlere tepkisinde uygun bütün araçları kullanmaktaki kararlılığımızı yeniden teyit ediyoruz. AB Dışişleri Bakanlarının son Gayri Resmi Toplantısı (Gymnich Toplantısı) ile uyumlu olarak, bugüne kadar masaya getirilen önerilere dayanan ek listeler üzerindeki çalışmaları hızlandırmayı kabul ediyoruz.

Türkiye’nin diyaloga davet edilmesinde bir gelişme yaşanmadığı ve tek taraflı eylemlerini sona erdirmediği takdirde, Avrupa Birliğinin 24-25 Eylül 2020 tarihlerinde Avrupa Konseyi’nde görüşülebilecek ilave kısıtlayıcı tedbirler listesi hazırlaması gerektiğini savunuyoruz.

KAFKASYA DOSYASI /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Canlar ülkesi Abhazya (BÖLÜM 1-2-3)


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Canlar ülkesi Abhazya (1)

Karadeniz kıyısında yer alan Abhazya, savaşın 1992-1993’te yaşanan savaşın yaralarına sarmak için mücadele ediyor.

  • Bağımsızlığını ilan edince Gürcistan’ın askeri müdahalesine maruz kalan ülke, tam bir yıllık bağımsızlık mücadelesinden zaferle çıkmayı başarmış. Bugünün siyasi anlamdaki en büyük sorunu, bağımsız Abhazya Cumhuriyeti’ni tanıyan ülkelerin sayının sadece 6 ile sınırlı kalması. Türkiye de, Abhazya’yı resmen tanımış değil.
  • Abhazya tarihsel olarak göç vermiş bir ülke. Başka ülkelerde yaşayanlara genel olarak “diaspora” deniliyor. Abhazya’nın nüfusu bugün 250 bin dolayında ama yurt dışında yaşayan Abhazların sayısının 1.5 milyondan fazla olduğu belirtiliyor. Bu nedenle, ülkesine dönmek isteyen Abhaz kökenlilere müthiş kolaylıklar sağlanmış bulunuyor.

Kafkasya’nın batısında, dağlarla deniz arasında uzanan, dört mevsimi bağrında barındıran, kıyılarında “subtropikal” bitki örtüsü, dağlarında bembeyaz karlar bulunan, Tanrı armağanı, masal diyarı ve “cennet” diye anılan bir ülkeye gitmeden önce ne yaparsınız? İnternetten kısa bir araştırmayla, hem ülkenin tarihi ve siyasal geçmişini öğrenmek ve hem de kıyafet seçimi için mevsim koşullarını anlamak öncelikli çözüm gibi gelir. Bursa’da 17-18 derecede seyreden hava sıcaklığının, Karadeniz’in kuzeyindeki ve üstelik Kafkaslar’daki bir ülkede 27 derece olarak gösterilmesi inandırıcı olmaz, “herhalde bilgiler güncellenmemiş” diye düşünürsünüz. Bu düşüncenin doğru olmadığını herkes gibi ben de Abhazya’ya varınca anladım. Doğu yakasını duvar gibi kapatan Tanrı armağanı dağlar hava akımlarını kestiği için, o bölgede yalnızca Abhazya’da hüküm süren subtropikal iklim, yaklaşık olarak bizim Akdeniz kentleri gibi. Kısacası Abhazya muz ve narenciyenin de yetiştiği müthiş bir coğrafya, Rusya ve çevredeki ülkelerin Antalyası… Tam bir sayfiye ülkesi… Yeşilin tonları, ağaçların güzelliği, dağların saflığı, doğal ortam, Abhazya halkının sıcakkanlılığı, “ölmeden önce yapılması gereken 100 şey” arasına “Abhazya’yı görmek” maddesini de eklemeyi zorunlu kılıyor…

* * *

Abhazya Hükümeti, Abhazya’nın diğer ülkeler tarafından da resmen tanınmasını sağlayabilmek için çok yoğun çaba harcıyor. Bu çerçevede Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nu ülkede konuk eden Abhazlar, başta ulaşım olmak üzere, ellerini kollarını bağlayan ambargo koşullarını ortadan kaldırabilmek, uluslararası planda Abhazya adını ön plana çıkarabilmek için gayret ediyor. Bursa’daki çeşitli kuruluşlarda görev yapan Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi üyesi bir grup gazeteci arasında, bizim gezimiz de bu çerçevede, TGF’nin Abhazya ziyaretiyle ilişkili.

Bu konuya döneceğiz ama ilk olarak Abhazya’yı tanımak gerek…

TARİHİN DERİNLİKLERİ BURADA

Abhazya, tarihi kökenleri çok eskilere dayanan bir ülke… Deniyor ki… Bir zamanlar altın topuklu “Khi Şargutsa Sataney Guaşa” yaşamış, bu cennetin ırmaklarında 99 yiğit doğurmuş “Nart” adında. Sonra Abhazlar’ın Prometheus’u sayılan “Abrıtskil” çıkmış, Abhazya ve Abhazlar’ı korumak adına. Fazla insancıl ve özgür olmanın bedelini bir mağarada zincire vurularak ödemiş, ama Abrıtskil ölmemiş.

“Altın diyarı” anlamında hep “Kol-khi-da” demişler buralara. Bunu duyan Argonotlar yelken açmış “Altın Post”u aramaya. Arkasından; altın kalpli “Rı-khi-Zushan” çıkagelmiş Kenan’dan. İsa’nın 12 havarisinden biri olan, Kenanlı Aziz Simon ölünceye dek, buradan yürütmüş misyonunu. Ölünce de, “Burada gömülmesi gerek” demişler.

* * *

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Abhazya, 14 Ağustos 1992 tarihinde Gürcistan’ın askeri müdahalesine maruz kaldı. Binlerce insanın öldüğü, daha fazlasının mülteci konumuna düştüğü bir savaş yaşandı. Sohum, Gürcüler ve Abhazlar arasındaki savaşa sahne oldu ve büyük ölçüde yıkıma uğradı. Ulusal Kütüphane ve Devlet arşivleri yakıldı. Kent yaralarını sarmaya çalışsa da savaşın izlerini hala taşıyor.

KKTC’ye benzer bir statüde olan Abhazya, şu ana kadar sadece başta Rusya olmak üzere 6 ülke tarafından tanınmış durumda. Başkanlık sistemiyle yönetilen demokratik bir ülke olan Abhazya’da yaşayan halklar, Abhazlar, Ruslar, Ermeniler olup resmi dil olarak yakın tarihte Abhazca kabul edilmiştir. Ancak Rusça da kullanılmaktadır. Nüfusun büyük çoğunluğu başkent Sohum başta olmak üzere, Oçamçıra, Gagra ve Novi Afon gibi sahil kentlerinde yoğunlaşmış. En büyük kenti yaklaşık 100.000 nüfuslu başkent Sohum.

Sohum, M. Ö. 6. yüzyılda Dioskurias adıyla bir Yunan kolonisi olarak kurulmuş. Plinius ve Arrianus kentten Sebastopolis olarak söz ederler. Apsilia Prensliği ve 11. yüzyılda Abhazya Krallığı döneminde kentin önemi daha da arttı. 15. yüzyılda bu krallığın yıkılmasından sonra Sohumkale, Abhazya Prensliği’nin başta gelen kentiydi. Kent Osmanlılarca alındı ve 1810 tarihine değin Suhum-Kale olarak adlandırıldı. Bu tarihte kent Rusların eline geçti.

Bursa Haber Gazetesi / 16-5-2014

NOVİ AFON UNUTULMAZ

Novi Afon müthiş güzellikte bir coğrafyada yer alan, turistik bir sahil kasabası.

Sohum’a oldukça yakın mesafede. Adeta Ortodoksların hac yeri olan Novi Afon Kilisesi ile dünyanın en geniş ve derin üçüncü mağarası ve yüzlerce metre yükseklikteki dağda, milattan sonra 740 yılında Arap istilalarına karşı inşa edilen Novi Afon kalesi tarihi ve doğal zenginliklerinden bazıları.

3 milyon metreküp iç hacme sahip Novi Afon mağarasına giriş için bir süre yeraltında raylı sistemle gidiliyor. Bu dev mağarada dokuz galeri var. Mağaradaki galerilerin Abhaz tarihi ve kültürünü yansıtan adları var. Ziyarete açık olan kısımları muhteşem güzellikte ve çok etkileyici. Milyonlarca yıl önce oluşan bu mağara, 50 yıl kadar önce, kaybolan keçisini arayan ve Novi Afonlu bir sanatçı olan Givi Smyr tarafından tesadüfen keşfedilmiş. Giriş bölümüne düzenlemeler yapıldıktan sonra da 1975’te ziyarete açılmış. Bu dev mağara aslında değişik büyüklükteki karstik mağaraların birbirlerine eklemlendiği bir oluşum. Bir diğer ilginç özelliği ise, mağaranın içindeki ısının, yaz kış 11 derecede sabit kalması.

Gagra, Abhazya’nın en güzel kentlerinden biri ve eski Abhaz masallarında sık sık söz edilen bir yerleşimdir. Karayolunun sağında ve solunda görkemli binalar, oteller var. Ülkenin en büyük alışveriş merkezi de burada. Oteller Ermeni ve Ruslar tarafından kiralanıyor ve işletiliyor. Hem Gagra’daki hem de Pitsunda’daki oteller gerçekten görkemli. Aralarda büyük kumarhaneler ve eğlence yerleri var.

Pitsunda çok güzel küçük bir tatil kenti. Burada da büyük ve şık oteller var… Pitsunda geyik parkında ellerinizle geyik besleme şansınız oluyor. Tarihi bir kilisenin şahane akustik ortamında klasik müzik dinlemek mümkün. Deniz inanılmaz derecede berrak, sahili temiz.. Denize tutkun olanlar için mükemmel bir yer…

Dünyanın en güzel volkanik göllerinden biri olan Ritsa ise 2.000 metreden daha yüksekte. Yemyeşil dağların ortasında zarif bir inci gibi… Gölü çevreleyen dağların tepeleri sisle kaplı ve çoğunlukla karlıdır. Göl kenarında kır lokantaları var. Gölde pedallı botlarla gezinti yapmak da mümkün…

Ormanda akla gelen her av hayvanı bol miktarda mevcutmuş ve Sovyetler Birliği zamanında av turizmi başlıca gelir kaynaklarından biriymiş. Turistler Göle yakın muhteşem bir şelalede fotoğraf molası veriyor genellikle.

Gudauta’da yeşillikler içinde özgün Abhaz mimarisiyle yapılmış evler var. Nüfus Abhazlardan oluşuyor. Savaştan her bakımdan en çok yara almış şehir burası.

EN BEĞENİLEN ÜLKE

2009 Yılında dünya çapında yaygın olan bir sitede, “En Beğenilen Ülke Anketi” yapılmıştı… Ve 2009 yılının en beğenilen/en güzel ülkesi Abhazya seçildi.

Abhazya 300 bin civarında nüfuslu bir ülke ama her yıl çoğunluğu Rusya’dan gelen ortalama 2 milyon turist ağırlıyor. Abhazya, ülke dışında yaşayan binlerce insanın da ata vatanı aynı zamanda…

Ata topraklarını görmek isteyenler için, Abhazya mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yer. Ama Sohum’da havaalanı mevcut olmakla birlikte, Gürcistan’ın engellemeleri yüzünden buraya uluslararası yoldan ulaşmak mümkün değil. Bu nedenle, Türkiye’den Abhazya’ya ulaşım ancak, Trabzon veya İstanbul’dan uçakla, veya Trabzon’dan feribotla Sochi’ye gidip, karayoluyla Abhazya’ya geçmekle mümkün olabiliyor. (Devam edecek)

Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Canlar ülkesi Abhazya (2)

17 Mayıs 2014

“Dünyaya açılmak için ihtiyacı duyulan en önemli destek, resmen tanınma”

  • Bağımsızlık için canıyla-kanıyla bedel ödeyip, sonra da ayakta kalmayı başaran Abhazya Cumhuriyeti’nin, 1920’lerde yine bir ölüm-kalım savaşının ardından bağımsızlığını kazanan Türkiye Cumhuriyeti’nden talepleri var.
  • Abhaz diplomatlar bugünkü durumu, “Birbirine benzeyen yollardan geçmiş iki yakın dost milletiz. Bizi en iyi Türkler anlar” cümlesiyle çok net özetliyor. Abhazya Dışışleri Bakanı Vyaçeslav Çirikba da bu yaklaşımı doğruluyor.

Abhazya Hükümetinin konuğu olarak bir grup gazeteciyle birlikte gittiğimiz ülkeyi gezerken, insanların yüzündeki hüznü fark etmemek mümkün değildi. Çünkü üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına karşın, savaşın acıları ve anıları henüz çok taze. Savaşı görmüş, zorlukları yaşamış, yakınlarını kaybetmiş, hatta bizzat savaşmış çok sayıda insan var. Başta başkent Sohum olmak üzere, neredeyse her köşe başında bir şehitlik bulunuyor. Üzerinden 20 yıl geçmesine karşın, nüfusu bugün 250 bini ancak bulan Abhazya’da, 6 binin üzerinde can kaybına yol açan 1992-1993 Bağımsızlık Savaşı’nın izleri her yerde duruyor. Örneğin başkent Sohum… Neredeyse yarısı terk edilmiş gibi… Kurşun izleriyle delik deşik kimi binalar da adeta canlı müze olmuş.

Sohum’a ulaştıktan birkaç saat sonra, sahil caddesindeki hareketliliği merak edince, kendimizi 9 Mayıs Büyük Yurtseverlik Savaşı Zaferi Anma Törenlerinde bulduk. 2. Dünya Savaşı’nın Rusya’nın da zaferiyle sonuçlandığı günün 69’ncu yıldönümüydü. Öğrendik ki, 2. Dünya Savaşı sırasında 55 bin 500 Abhazya Cumhuriyeti vatandaşı Sovyet Ordusunda cepheye gitmiş, 17 bin 436’sı ise can vermişti. Meçhul Asker Anıtı’na çiçekler kondu, hep birlikte zafer şarkıları söylendi… Abhazlar için 2. Dünya Savaşı da, Gürcistan ile 1992-1993 Bağımsızlık Savaşı da büyük önem taşıyor.

<span style="display: inline-block; width: 0px; overflow: hidden; line-height: 0;" data-mce-type="bookmark" class="mce_SELRES_start"></span>

Video Link :

KARADENİZ’İN İKİ YAKASI

Türk gazeteci heyeti olarak, Abhazya ziyaretimize gelince… Lafı uzatmadan, döndürmeden, kısaca özetlersek… Bağımsızlık için canıyla-kanıyla bedel ödeyip ayakta kalmayı başaran Abhazya Cumhuriyeti’nin, 1920’lerde yine bir ölüm-kalım savaşının ardından bağımsızlığını kazanan Türkiye Cumhuriyeti’nden talepleri var. Abhaz diplomatlar, “Birbirine benzeyen yollardan geçmiş iki yakın dost milletiz. Bizi en iyi Türkler anlar” cümlesiyle durumu özetliyor.

Nitekim Abhazya Dışışleri Bakanı Vyaçeslav Çirikba da, konuk gazeteciler için düzenlediği basın toplantısında, Türkiye ile ilişkileri çerçevesinde Abhazya’nın dış politika çalışmalarının ana hedeflerini 5 maddeyle özetliyor ve şöyle diyor:

“Türkiye tarafından Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının tanınması. Ankara’da Abhazya Cumhuriyeti ve Sohum’da Türkiye Cumhuriyeti diplomatik temsilciliklerinin açılması. Pasaportların, seyahat belgelerinin ve diğer hukuki evrakların karşılıklı olarak tanınması. Abhazya ile Türkiye arasında hava ve deniz ulaşımının başlatılması. Türk yatırımlarının Abhazya ekonomisine çekilmesi.”

Çirikba’nın altını çizdiği maddeler arasında yer alan ulaşım maddesi de gerçekten çok önemli. Abhazya’nın Karadeniz’e oldukça uzun kıyısı ve Sohum’da büyük bir havaalanı olmasına karşın, Türkiye tarafından resmen tanınmadığı için, TC vatandaşlarının bu ülkeye giriş-çıkışı sıkıntılı bir süreç. Yola çıkmadan Abhazya vizesi aldıktan sonra, havadan ya da denizden Rusya Federasyonu’na bağlı Sochi’ye ulaşmak, buradan alınacak transit vize ile (ve Rus gümrüğünden çıkış yaparak) Abhazya’ya girmek gerekiyor. Bunun anlamı açık. Aynı gün içinde Rus gümrüğünden giriş ve çıkış, Abhazya gümrüğüne giriş, birkaç saat içinde bir çok bürokratik işlem demek. Dönüş için de durum aynı. Tabii Gürcistan’ın Abhazya’ya karşı yalnızlaştırma politikası ve ambargo uyguladığını ve hatta Türkiye’den Abhazya’ya çeşitli ürünler taşıyan Türk ticaret gemilerine el koymayı sürdürmekte olduğunu da hatırlatalım.

Hal böyle olunca, Türk gazeteci grubunun Abhazya ziyareti, dostluk mesajlarının iletilebilmesi adına önemli bir platform olarak algılanıyor. Nitekim Bakan Çirikba bu durumu “Abhazya devleti, iki dost halk arasında temas ve iletişimin yoğunlaşmasını memnuniyetle karşılamaktadır” cümlesiyle özetlerken, aslında bir misyonun da çerçevesini çiziyor.

Abhaz ve Türk halkları arasındaki ilişkilerde yeni bir çağın başlamasını umut ettiklerini dile getiren Çirikba, “Bizler, Karadeniz’in iki yakasında yaşayan yakın komşularız. Birbirimizi iyi tanımalıyız. Özellikle inşaat, tarım ve turizm alanlarında birlikte iş yapma, kültür, eğitim ve spor alanlarında paylaşımda bulunma potansiyellerimiz büyük. Türkiye vatandaşı olan Abhaz, Çerkes ve Ubıh kardeşlerimizden oluşan diaspora, Türkiye Cumhuriyeti ile aramızdaki ilişkilerin iyi bir geleceğe sahip olacağından kuşkum yok” dedi.

ANAVATANA DÖNENE KOLAYLIKLAR

Abhazya, yurt dışında yaşayan yurttaşların geri dönmesi için kolaylaştırıcı birçok adım atmış. Abhaz kökenli olup başka ülkelerde yaşayanlardan (Türkçeye gurbet-gurbetçi diye çevirebiliriz, onlar diaspora adını veriyor) Abhazya’ya dönmek isteyenlere birçok olanaklar sağlanıyor. Örneğin ev ve arazi veriliyor, maaş bağlanıyor. Bu çalışmalar da Geri Dönüş Devlet Komitesi eliyle yürütülüyor. Geri dönüş konusunda bugüne dek çok önemli bir başarı sağlanamamış olsa da, çabalar devam ediyor. Dönüş istatistiklerinin er ya da geç, tatmin edici boyutlara ulaşacağı umudu taze ve dipdiri…

Son söz… Abhazya’nın geleceğe doğru gerçekten büyük bir adım atmak için Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye’nin de, ekonomik anlamda (turizm de dahil) çok bakir bir ülke olan Abhazya’nın sağlayacağı olanaklardan yararlanmaya… Oysa Türkiye-Abhazya ilişkilerinin geleceği, ister istemez Türkiye-Gürcistan ilişkilerinden etkileniyor. Boru hatları, ABD ile ilişkiler, Rusya’nın tutumu, ABD-Rusya bilek güreşi gibi ana faktörler de bu ilişkilerin bazen katalizörü, bazen freni… Bakalım, önümüzdeki süreç neler gösterecek…

İnegöllü Vedat kendi mezarını kendi kazdı

1992-1993 Gürcistan-Abhazya Savaşı’nı duyar duymaz Abhazya’ya giden Abhaz kökenli Türk vatandaşlarından bazıları bu savaşta canını verdi.

Abhazya’da vatan şehidi olarak anılan bu gençler arasında İnegöl’den giden Vedat Kozba ve Zafer Argun da bulunuyor. Gezimiz sırasında, diğer şehitlikleri olduğu gibi, Vedat ve Zafer’in Gudauta’daki mezarlarını da ziyaret ettik. Orada öğrendiklerimiz, savaş sırasında yaşanan binlerce hazin öyküden sadece birisiydi:

Rusya Federasyonu’nun desteğini alan Gürcü yönetimi, bağımsızlığını ilan eden Abhazya’yı 14 Ağustos 1992 tarihinde işgal etti. Beşiktaş’ın eski başkanlarından Süleyman Seba’nın 1969 Adapazarı doğumlu yeğeni Efkan Seba (Tsıba) Abhazya işgal edildiğinde sadece 23 yaşındaydı. Atavatanı Abhazya’nın işgali üzerine kardeşlerinin yardımına koştu. Abhazya’ya ilk giden gruba katıldı. Ağustos ayı bitmeden Abhazya’ya vardılar. Kasım ayına kadar birçok çatışmada yer aldı. 3 Kasım 1992 tarihinde Şrom bölgesindeki çatışmalar sırasında Rusya Federasyonu’nun Gürcistan’a sağladığı bir helikopterden açılan ateş sonucu şehit düştü…

Efkan’ın şehadeti, Türkiye’den birlikte gittiği arkadaşlarından Ekim 1967 İnegöl doğumlu Vedat Kozba (Akar, Abhaz) için büyük üzüntü kaynağıydı. Vedat, Efkan Seba için Gudauta Kardeşlik Mezarlığı’nda kendi elleriyle kabir kazdı. Ne var ki, Efkan’ın ailesi genç şehidin Türkiye’de toprağa verilmesini istiyordu. Efkan Seba’nın naaşı, ölümünden 5 gün sonra anavatan Abhazya’dan doğduğu yer olan Türkiye’nin Sakarya ili Hendek İlçesi Soğuksu-Cigerde köyündeki evine getirildi ve köy mezarlığında defnedildi.

Girdiği bütün çarpışmalarda korkusuzluğuyla dikkat çeken Vedat da, arkadaşından birkaç hafta sonra, Oçamçıra cephesindeki direnişte (30 Kasım 1992) şehit oldu. Kayıtlara geçen son sözü “Zafer bizim olacak” olmuştu. Vedat’ın naaşı Gudauta Kardeşlik Mezarlığı’na getirildi. Türkiye’ye gönderileceği kesinleşmeden önce şehit arkadaşı Efkan için kazdığı ve boş kalan o mezara kendisi defnedildi.

Son bir bilgi… Türkiye’den Abhazya’ya giden ilk grupta yer alan 1968 İnegöl doğumlu Zafer Argun (Alış, Abhaz) da, Abhazya’da şehit olanlar arasında. Silah arkadaşlarının özellikle cesaretiyle andığı Zafer, 5 Nisan 1993’te şehit oldu. O da Vedat gibi Gudauta Kardeşlik Mezarlığı’nda yatıyor.

Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Canlar ülkesi Abhazya (3)

  • Bursa Haber’de iki gün boyunca verdiğimiz gezi izlenimlerimizin son bölümü olarak, Abhazya Başbakanı Leonid Lakerbaya’nın Türkiye-Abhazya ilişkileri üzerine değerlendirmeleri ve Abhazya’nın Türkiye’den beklentilerini aktarıyoruz.
  • Abhazya Cumhuriyeti’nin davetlisi olarak bu ülkeye giden Türk gazeteciler yurda döndü. Ama daha ilk gün, Soma faciası yaşanınca, gündem bir anda bu konuya döndü. Abhazya yönetimi, Diaspora adı verilen çok sayıda Abhaz’ın yaşadığı Türkiye’den çok umutlu.

Abhazya Cumhuriyeti’nin davetlisi olarak ve Türkiye de kurulu bulunan Abhaz Dernekleri Federasyonu’nun organizasyonu ile 08-13 Mayıs tarihleri arasında Abhazya Cumhuriyeti’nde gerçekleştirilen ziyarete katılan Türk gazetecilere açıklamalarda bulunan Abhazya Başbakanı Leonid Lakerbaya, “Türkiye’den anlayış bekliyoruz. Tüm problemlere rağmen birbirimize çok yakınız. Türkiye’de çok sayıda Abhaz diasporası var. Birbirimizi anlamaya başlarsak, diğer ülkelerin çıkarlarına bakmayarak, Abhazya ve Türkiye halklarının çıkarlarına bakarsak, tabii bu süreç çok zaman alacaktır, zaman gerekiyor” dedi.

Abhazya’da bulunan Türk gazetecileri makamında kabul eden Lakerbaya, Türkiye-Abhazya ilişkilerini değerlendirdi. Başbakan Lakerbaya, ülkesinin Türkiye’den beklentilerinin sorulması üzerine şunları söyledi:
“Türkiye’den anlayış bekliyoruz. Tüm problemlere rağmen birbirimize çok yakınız. Türkiye’de çok sayıda Abhaz diasporası var. Birbirimizi anlamaya başlarsak, diğer ülkelerin çıkarlarına bakmayarak, Abhazya ve Türkiye halklarının çıkarlarına bakarsak, tabii bu süreç çok zaman alacaktır, zaman gerekiyor. Kolay çözülebilecek bir olay değildir. Buraya Türkiye’den gazetecilerin gelişi bile küçük bir adım olarak görülebilir.”

Abhaz Başbakan Lakerbaya, Türkiye’nin, Abhazya politikasına değinirken de, Abhazya’yı tanıyan ülkeler arasında Türkiye’nin yer almadığını hatırlatarak şunları söyledi:
“Türk dış politikasına Abhazya açısından bakacak olursak Türkiye, NATO üyesidir. Burada normalde soru biter. Türkiye, NATO’dan bağımsız olsaydı bu problemler başka türlü çözülebilirdi. Tabii ki iki ülke insanlarının ilişkilerini düşünmeliyiz. İnsanların ilişkisi varsa deniz ulaşımı sorununu çözmeliyiz. Siyaset siyasettir ama insanların görüşmesi gerekiyor. İleride ümit ediyorum bunlar olur.”

Lakerbaya, 1992-1993 yıllarında yaşanan Abhazya-Gürcistan Savaşı’nda, ekonomilerinin 15 milyar dolar zarar gördüğünü dile getirdi. Bir gazetecinin, Türkiye ile Abhazya arasında direkt uçuş bekleyip beklemediği yolundaki sorusu üzerine, Rusya tarafından Abhazya’yı blokaj içine aldıklarında, savaştan sonra ambargo konulduğu zaman Türkiye ile Abhazya arasında ulaşım olduğunu kaydeden Lakerbaya şunları anlattı:
“Türkiye-Abhazya arasında direkt deniz ulaşımı vardı ama Rusya, Abhazya’yı tanıdıktan sonra maalesef her şey kapandı. Resmi olarak kapalı ama Abhazya’nın dış ticaretinin yüzde 18’i Türkiye ile. Şunu kesinlikle biliyorum ki Gürcistan’dan böyle bir siyaset uygulanmasaydı bu rakamlar daha büyük olurdu. Maalesef Türkiye’den buraya gelen gemiler ve teknelere Gürcistan tarafından el konuluyor. Süreci tabii ki zorlaştırıyor ama süreç yine de devam ediyor. Türkiye’den mesela petrol, çimento, farklı inşaat malzemeleri getiriyoruz. Abhazya’dan Türkiye’ye balık unu ve yağı, kömür gönderiyoruz ama tüm problemleri bir yana koyarsak Türkiye ile aramızda ticaret var ve bu bize umut veriyor.”

Dönemin SSCB Başkanı Mihail Gorbaçov’un olumlu yaklaşımı sayesinde diaspora Abhazları ile daha fazla görüşmeye başladıklarını anlatan Lakerbaya, bu ilişkileri kimsenin koparamayacağını vurguladı. Türkiye ile ticari ilişkilerine bu diasporanın yardımcı olduğunu aktaran Lakerbaya, “Umuyorum ki olaylar daha güzelleşecek ve daha iyi olacak” değerlendirmesinde bulundu.

GERİ DÖNÜŞ ÇALIŞMALARI

Lakerbaya, gazetecilerin sorusu üzerine Abhazya Geri Dönüş Devlet Komitesinin, diaspora Abhazlarının ana vatana dönmesi konusundaki teşvik edici politikalarını da değerlendirdi:
“Bugüne kadar 3 bin kişi ana vatana döndü. Demografya problemlerini çözebilmek amacıyla bu komite bugün de çalışmalarını sürdürüyor. Suriye’deki problem ve kriz nedeniyle bir anda 500-600 kişi ana vatana döndü. Komite, bu konuda işini yapabildi. Tabii ki demografya işini, geri dönüşle ilgili tüm problemleri tamamen çözebilmek için ülke çok zengin olmalı.İnşallah zamanla bu problemleri de çözebileceğiz.”
Abhazya’yı halen, Rusya, Güney Osetya, Transnistria, Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tuvalu tanıyor. Abhazya’yı tanıyan ülkeler arasında Türkiye’nin olmaması, bu küçük ülkede üzüntü kaynağı. (Bitti)

AFRİKA DOSYASI : Geçmişten Günümüze Afrika Kıtasının Tanınmayan Ülkeleri


Geçmişten Günümüze Afrika Kıtasının Tanınmayan Ülkeleri

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, Afrika’da da bazı ülkeler kurulmak istenmiş ancak birçoğu kısa ömürlü olmuş veya ulusal boyutta tanınmada başarılı olamamıştır. İşte Afrika’daki geçmiş ve mevcut tanınmayan ülkeler.

rif cumhuriyeti

hem fas sultanına hem de bölgedeki ispanyol kolonilerine karşı mücadele etmek için fas’ın kuzey bölgelerinde kurulan bir ülkedir. 1921 yılında kurulmuş ve 1926 yılında ispanyol ordusunun bu ülkeye ordusuyla girmesiyle dağılmıştır ancak 2013 yılında bu ülkenin bağımsızlığı tekrar gündeme gelmiştir.

sahravi arap demokratik cumhuriyeti

batı sahra ülkesinin tamamını yönetmek isteyen polisario gerillaları ülkedeki faslı birliklerle 1976 yılından beri mücadele etmekte ve kendilerinin bağımsız bir ülke olarak tanınmalarını istemekteler.

azavad

2012 yılında mali ülkesinin kuzey bölgesinde islami şeriat hükümlerine göre yönetilen bir ülke kurulmuş olsa da 3 ay kadar kısa bir süre sonra iç anlaşmazlıklardan dolayı bu ülke dağıldı.

biafra cumhuriyeti

1967 yılında nijerya’dan ayrılmaya çalışan ve iki buçuk yıl boyunca kuşatmayla karşı karşıya kalan, nijerya’nın güneyindeki bir ülke. kuşatmaya direnemeyip, teslim olunduğunda iki milyona yakın insan açlıkla mücadele etmekteydi.

benin cumhuriyeti

yine nijerya’nın güneyinde kurulan ve nijerya’dan ayrılmaya çalışan başka bir ülke. günümüzde benin cumhuriyeti vardır ve varlığını sürdürmektedir ancak bu kurulan benin cumhuriyeti farklıdır. 19 eylül 1967 tarihinde biafra birlikleri tarafından ele geçirilmiş ve kukla bir ülke olarak kurulması planlanmış olsa da aynı günün akşamı nijeryalı birlikler bölgeye gelmiş ve tekrar ele geçirmiştir. bu sebeple sadece bir günlük ömrü olan bir cumhuriyet olarak tarihe geçmiştir.

federal ambazionia cumhuriyeti

kamerun’un batı kısmında kurulan ve ülkedeki fransızca ve ingilizce konuşan insanlara karşı olan bu ülke 1984 yılında ortaya çıkmıştır ancak diğer devletler tarafından tanınmada başarılı olamamıştır. yine de 2006 ve 2017 yıllarında tekrar bağımsızlığını ilan etmiştir.

cabinda cumhuriyeti

angola’nın 1975 yılındaki bağımsızlık mücadelesi sırasında kurulan bir ülke. ancak angola birliklerinin 1976 yılında bölgeye girmesiyle birlikte ülke dağılmış ve bölge tekrar angola’ya geçmiştir. bunun sonucunda bölgede gerilla savaşı başlamış ve 2006 yılında bağımsız cabinda cumhuriyetinin kuruluşuna kadar devam etmiştir.

rodezya cumhuriyeti

ingiliz birliklerine karşı mücadele etmek için kurulan ülke ilk kez 1965 yılında ortaya çıkmış ve 1970 yılında ise kendisini cumhuriyet olarak tanıtmıştır. günümüzde ise ülke adını zimbabve olarak değiştirmiş ve varlığını sürdürmektedir.

transkei / bophuthatswana / venda / ciskei cumhuriyeti

1913 yılında ingiliz kolonileri bölgeye gelince güney afrika ülkesindeki yerlilere karşı ayrımcılık politikası uygulamaya başladı. bu ayrımcılık politikası uygulanınca bölgedeki siyahi bazı birlikler bağımsızlıklarını ilan ettiler, bu birliklerden dördüneyse tam bağımsızlık hakkı verildi ancak bölgede yaşayan vatandaşlar kısa süre içerisinde buraları terk ederek güney afrika ülkesine döndüler. bu ülkeler ise bölgeye insanları tekrar çekmek için kumar ve fuhuş gibi bazı durumları yasal hale getirdiler. ancak buna rağmen bölgeye insan çekmede başarılı olamadılar ve güney afrika dışında başka bir ülke tarafından tanınmadılar. bu sebeple 1994 yılında bu ülkelerin hepsi dağıldı ve tekrar güney afrika ile birleşti.

anjouan cumhuriyeti

komor adalarına bağlı olan bu ada, komor hükümetinden memnun olmadığı için 1997 yılında komor adalarından ayrıldı ve bağımsız bir ülke oldu. 2002 yılında tekrar komor adalarına bağlanmış olsa da, başbakanının 5 yıllık görev süresi bitmeden kısa bir süre önce tekrar ayrıldı ancak daha sonra komor askeri birlikleri tarafından devlet başkanı devrildi ve ülke tekrar komor adalarına bağlandı.

güney kasai

1960 yılında kongo cumhuriyetinin iç savaş yaşadığı sırada bağımsızlığını ilan etmiş ancak 1962 yılında gerçekleşen kongo’daki askeri darbeden sonra tekrar kongo’ya bağlanmıştır.

katanga

belçikalı birlikler tarafından desteklenen bu ülke 1960 yılında kongo’dan ayrılmış ve bağımsızlığını ilan etmiştir. ancak 1963 yılında birleşmiş milletler kongo’ya destek verince teslim olmuş ve tekrar kongo’ya bağlanmıştır.

martyazo cumhuriyeti

hutu halkının devamı olarak 1972 yılının mayıs ayında kurulan bu ülke bir hafta sonra tutsi birlikleri tarafından işgal edilmiş ve ülke dağılmıştır.

jubaland cumhuriyeti

somali iç savaşı sırasında 1998 yılında muhammed said hersi morgan tarafından kurulan, somali’nin güney bölgesindeki bir ülke. ancak 9 ay dayanabilmiş ve daha sonra teslim olmuştur.

somaliland cumhuriyeti

1960 yılında somali’ye katılmadan önce beş günlük bağımsızlık yaşayan somaliland, 1991 yılında somali ülkesi çökünce tekrar bağımsızlığını ilan etti. şu an ulusal olarak birçok ülke tarafından bapımsız bir ülke olarak tanınmamaktadır.

cyrenacia emirliği

1949 yılında libya’nın doğusunda kurulmuş ve sadece birleşik krallıklar tarafından tanınmıştır. ancak birleşmiş milletlerin bağımsız bir libya’yı desteklemesi sebebiyle 1951 yılında libya kurulmuş ve ve bu bölge libya’ya bağlanmıştır.

bir tawil

antarktika ile birlikte, hiçbir ülke tarafından sahiplenilmeyen bir bölge. mısır ile sudan arasında bulunan bu bölgeye gelen birkaç kişi burayı sahiplenmek istese de, şu ana kadar kimse ulusal boyutta tanınmada başarılı olamadı. bu bölge ulusal boyutta sadece mısır veya sudan tarafından elde edilebilmektedir ancak özel bir durum sebebiyle iki ülke de sahiplenmek istememektedir.

kaynak

ETNİK KÖKEN DOSYASI : 1917 Rus Devrimi’nden Sonra Ülkemize Akın Eden Beyaz Ruslar ve Kültürümüze Olan Etkileri


1917 Rus Devrimi’nden Sonra Ülkemize Akın Eden Beyaz Ruslar ve Kültürümüze Olan Etkileri

Ülkemizin sadece şu an değil, tarihin farklı dönemlerinde de sığınmacıların yolunun kesiştiği bir durak noktası olduğunu kanıtlayan bu güzel anektodu Sözlük yazarı "tahirikemal" anlatıyor.

sayısı 3 milyonu aşan suriyelilerle dünyada en çok mülteci barındıran ülkelerden biri haline geldiğimiz şu günlerde, ülkemizde 100 yıl önce vuku bulan bir başka mülteci akını ile ilgili bir şeyler paylaşmak istedim;

istanbul, 1917 rus devriminden hemen sonra yeni kurulan sosyalist rejimden kaçanların sığınağı durumuna gelmiştir.

o dönem bolşeviklere ‘kızıl ordu’, çar’ın ordusuna ise ‘beyaz ordu’ denildiği için mültecilere de ‘beyaz rus’ denilmiştir. beyaz ruslar’ın istanbul’u tercih etmelerinin ilk nedeni, diğer avrupa ülkelerin kısıtlayıcı katı kurallarıdır.

1917 yılından itibaren yavaş yavaş gelmeye başlayan mülteciler, 1919 yılından itibaren soyluların, 1920’den itibaren ise her rütbeden beyaz ordu mensuplarının gelmesiyle kitlesel bir hal almıştır.

Gelibolu’da Beyaz Ordu ile birlikte gelen Rus aileler bir gezide. / informadik.blogspot.com

osmanlı kadınlarının peçe yerine rus kadınlar gibi başlarını tülbent ve türbanla sarmaları da ilk bu döneme rastlar.

çiçek pasajı’nın ismi buranın önünde çiçek satan beyaz rus kadınlardan kalmadır.

zafer toprak ‘mütakere döneminde istanbul’ kitabında ruslar’ın para kazanmak için her yola başvurduğunu, hatta osmanlı’nın ata sporundan esinlenerek gösteri maksadı ile rus kadınların yağlanıp kıspet giydirilerek güreştirdiklerini belirtir.

istanbul’da pastane geleneğini de beyaz ruslar başlatmışlardır. halk, muhallebiciler yerine rusların açtığı pastaneleri tercih eder olmuştur. ilk defa 24 saat açık olan mekan anlayışıyla istanbul halkı bu pastaneler aracılığıyla tanışır.

bu arada zengin osmanlı erkekler ile evlenen bazı beyaz rus kadınları evlerindeki düzenledikleri balolar ve danslı çay toplantılarıyla istanbul sosyete hayatını da değiştirmişlerdir. beyaz rus lydia krassa arzumanova türkiye’deki ilk bale okulunu açmıştır.

Pera Palace’da Ruslardan oluşan bir jazz grubu / 1920’ler

beyaz ruslar edebiyatımızda da kimileyin kendilerini göstermektedirler

yakup kadri karaosmanoğlu’nun ‘sodom ve gomore’ romanında müzisyen, garson ve hayat kadını olarak karşımıza çıkarlar.

keza cevdet kudret’in ‘sınıf arkadaşları’ ve kemal tahir’in ‘hür şehrin insanları’ romanlarında da aşk hayatlarında çıkarcı davranan, eğlence düşkünü kişiler olarak betimlenmişlerdir.

ahmet hamdi tanpınar’ın ‘sahnenin dışındakiler’ eserinde ise ruslar istanbul’un değişen yüzünün bir simgesi ve unsuru olarak karşımıza çıkarlar. tanpınar, ‘kadın kıyafetinden, lokantalara, bardan plajlara kadar birçok modayı ilk onlar getirdiler’ diye yazar.

necip fazıl kısakürek ise beyaz ruslar’a karşı en sert ifadeler kullananlardan biridir. ‘moskof’ adlı eserinde; ‘feraceden tango çarşafa doğru kayan müslüman türk kadını bu felaket örnekleri karşısında perdelerini büsbütün açtı… bugünkü cehennemlik manzaranın temeli ilk defa beyaz ruslar tarafından atılmıştır’ der.

gerçekten de, özellikle beyaz rus kadınlar istanbul’a geldiklerinde olay yaratmışlardır. yüzyıllardır denize girmekten kaçınan istanbul halkı eskiden tarihi çınarları, menba suları ve kuşları ile meşhur fülürye sahillerine bu kez çıplak rus dilberleri izlemeye gider. denizde banyo almak geleneği de bu sıralar ortaya çıkar. bu arada fülürye rus şivesi ile florya’ya dönüşür.

informadik.blogspot.com

sinema ve tiyatrolarda mahremlik giderek kalkar. sinema sahnesinde, kadının hala tesettürlü olduğu bir dönemde, ince bir ten rengi iç çamaşırı giyip akrobasi hareketleri yapan rus kızları halkta heyecan yaratır.

1920-1922 yılları arasında beyoğlu beyaz rus istilasına uğramış gibidir.

ana caddeler üzerinde kabareler, arka sokaklarda pavyonlar açılır.

rus lokantalarının masaları kaldırımlara ve yollara taşmakta, barlarda danslı şovlar sabahın ilk ışıklarına dek devam etmektedir. beyoğlu’nun ön yakasında eski düşesler votka sunarken, arka yakasında odessa ve kiev genelevlerinden kaçan kadınlar uyuşturucu pazarlamaktadır.

istanbullular özellikle sarışın ve beyaz tenli rus kadınlarına ‘haraşolar’ adını takmıştır. haraşo kelimesi gazete köşelerine, fıkralara ve karikatürlere kadar girmiştir.

Büyükada’da bir Beyaz Rus ailesi. / informadik.blogspot.com

rus mültecilerin 1920 yılında sayıları istanbul’da 200 bini geçmişti.

1923 yılında başlayan mübadele ile 1.5 milyon rum türkiye’den yunanistana giderken, yunanistan’dan da yarım milyon türk gelmişti. bu tarihten itibaren beyaz rusların da ülkeyi terketmesi için çalışmalar yapılmaya başlandı.

oturma izinleri 31 temmuz 1927’de sona erdirildi.

1932 yılında yabancıların iş yapmalarını engelleyen kanunun çıkışı ile ruslar için, istanbul cazip olmaktan çıktı. yapabilecekleri bütün işler ellerinden alınmıştı. son kalan ruslar da bu tarihten itibaren başka ülkelere gittiler.

* daha geniş bilgi edinmek isteyenler, jak delon’un ‘beyoğlu’nda beyaz ruslar’ adlı eserine göz atabilirler.

BREZİLYA DOSYASI : İspanyolca’nın Hakim Olduğu Güney Amerika’da Portekizce Konuşan Tek Ülke Neden Brezilya ???


İspanyolca’nın Hakim Olduğu Güney Amerika’da Portekizce Konuşan Tek Ülke Neden Brezilya ???

Kıtanın dil haritasına ilk bakışta dikkati çeken bu durumu açıklığa kavuşturalım.

görünenin izini sürerken yaptığımız yolculuk ve vardığımız yer, görünenden çok daha fazlasını söylüyor her daim.

güney amerika’da iki ayrı dilin konuşuluyor olması mesela. brezilya portekizce, diğerleri ispanyolca. neden böyle peki sorusunu aklına düşüren iz sürücüler, tarihin sayfalarında adım adım geriye giderler. 1492’de colombus’un -henüz o zaman ölçeği tam anlaşılmasa da- büyük keşfi amerika kıtasına ulaşıldığı bilgisi, ispanya kralı ve kraliçesine ulaşır. ferdinand ve isabella, denizcilikte ve keşiflerde kendilerinin en büyük katolik rakipleri olan portekiz’i saf dışı bırakmak için, ispanyol asıllı papa 4.alexander’ı yani rodrigo borgia’yı devreye sokarlar. inanç her zaman güçlü bir silah olmuştur ve burada da öyle olacaktır. papa bir fetva ile cape verde adaları’ndan 100 fersah ötesinin batısının keşif haklarını ispanya’ya verir.

Ferdinand ve Isabella

bunun üzerine portekiz kralı 2. john ülkesinin deniz hareketinin ciddi ölçüde kısıtlanacağını anlar ve yaptığı hamle ile 1494’te tordesillas anlaşması imzalanır; daha önceki çizgi cape verde adaları’ndan 370 fersah ileri çekilir. böylece 1500 yılında brezilya kıyılarına çıkan portekizli pedro álvares cabral burayı portekiz yerleşkesi haline getirir.

işte bu nedenle brezilya portekizce konuşurken diğer güney amerika ülkeleri ispanyolca konuşmaktadır.

her gün işimi yaparken ben de karşımdaki zihnin tarihçisi olurum. resmi ve gayrıresmi tarihin, bilinen ve bilindiği bilinmeyenin izini sürerim. ne olmuştur da kapalı yerlere giremez olmuştur o kadın, kalbi ağzından çıkarcasına çarpan adamın çarpıntısının başladığı an neye tekabül eder, yetersizlik hisleri nereden gelip yerleşmiştir o adamın zihnine…

neyi neden yaptığımızı idrak etmek, bir kertede özgürleştirici, bizi içimizdeki derin devletin müdahalesinden haberdar eden bir unsur. hikâyemizi yaşarken bazen hangi yola neden saptığımızı fark etmiyor, ve ancak geriye dönüp iz sürerek görebiliyoruz istikametimizin gizli nedenlerini.

iz sürmek, kaynağa inmek, ülkeler ve kişiler tarihinde bir gerçek hikaye oluşturmak için elzemdir. hikayeyi anlamak ise hikayeyi doğrultmanın ilk adımı, yeter şart olmasa da gerek şart. ilk adımı atıp yola düşelim de biz, kervanı yolda düzeriz elbet.

kaynak

NAZİZM DOSYASI /// Sadece Almanya Değil, Diğer Batı Avrupa Ülkelerinde de Popüler Olan Görüş : Nasyonel Sosyalizm


Sadece Almanya Değil, Diğer Batı Avrupa Ülkelerinde de Popüler Olan Görüş : Nasyonel Sosyalizm

Çoğunlukla Yahudi soykırımı ile ilişkilendirilen Nasyonel Sosyalizm hakkında "nedir, ne değildir, nasıl ortaya çıkmıştır" gibi soruları cevaplayan bir görüş bildirisi.

Kısa sözlük tanımını verelim önce

Nasyonal sosyalizm (Milliyetçi sosyalizm veya ulusal sosyalizm, Almanca: Nationalsozialismus), etnik milliyetçilik ile sosyalizmi birleştiren, ırkçı, anti-kapitalist, antisemitik ve anti-Marksist bir dünya görüşüdür. İtalya’da Benito Mussolini önderliğinde kurulan faşizm akımından etkilenerek ortaya çıkmıştır.

nasyonel sosyalizm, sıkıcı metinlerden türeyen tehlikeli bir ideolojidir

ülkemizde bu konu hakkında çok ciddi bir uzmanlık geliştiren var mıdır bilmiyorum. açıkçası ben pek bilmiyorum çünkü 2. dünya savaşı’nın fiili çatışmasına girmemiş olmamız bizleri bazı kavramlardan uzak tutarak yabancı kalmamıza neden olmuş. ondan sonra nazilik nedir, işin iç yüzünde neler vardır falan çok fazla kulaktan dolma öğrenmişiz. bugünlerde de zaten nazilere hayran (!) olmaya çok meraklı yığınlarla çevriliyiz.

nasyonal sosyalizm bizim buralarda genelde yahudi soykırımı ile aynı anlamda olarak görülür ama arkasında, yanında, önünde ne var pek bilinmez. genel kanıya göre olay sadece ırkla ilgilidir ve pat diye ortaya çıkıp küt diye bitmiştir. soykırım ile öne çıktığından buna bağlı bazı kavramları (for ekzampıl sosyal darwinizm) da kendisiyle birlikte az-çok bilinirliğe sürüklemiştir o kadar… halbuki bu tamamen doğru bir düşünce değil çünkü nasyonal sosyalist ideoloji, ırksal bir temel ve çıkış noktası içerse de aslında bireyin tüm hayatına hakim olmayı amaçlayan uygulamalar içerdiğinden ideolojinin mantığının ve ne olduğunun net olarak kavrayabilmek adına günlük sıradan adamın hayatına direkt etki ettiği yönleriyle bakmak gerekir ki ben bu durumun avrupalı tarihçiler arasında bile gayet zor ulaşılan bir mertebe olduğunu düşünürüm. çünkü nasyonal sosyalizmin genel resmini çıkarmaya çalıştığınızda kelimeler yığını, detay dağları arasında kayboluyor ve eninde sonunda bir tarafını geride bırakıyorsunuz. ayrıca bu ideoloji almanya’da egemen olduğu 12 sene boyunca öylesine derinlemesine ve farklı yönlerde hem almanların hem de diğer ulusların hayata sızmış ki bir noktadan her şey birbirine geçiyor, sonra neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermiyor ve gerçeklik algınızı kaybedebiliyorsunuz. elbette bu duruma etki eden en büyük faktör propaganda çünkü hem nazi propaganda makinesi hem de müttefiklerin savaş sonrası yerleştirmeye gayret ettikleri fikirlerin propagandaları konuyu çok farklı boyutlara sürüklemiş ve odak noktalarını ıskalamanıza neden olabiliyor.

papağan gibi tekrarlanan bir söz öbeği var: "nasyonal sosyalizmin kurucusu adolf hitler’dir ve kitabı kavgam ile bunu kurmuştur"

bu lafın milyon tane farklı versiyonunu herkes defalarca duymuştur. gelgelelim bu şekilde olaya girmek konuyu çok hafifletiyor. unutmayınız ki böyle bir ideoloji hapisten yeni çıkmış şarlo bıyıklı birinin yazdığı karmakarışık bir kitap ile bir anda kurulmaz, eşyanın tabiatına aykırı bu. nasyonal sosyalizmin kökenlerine bakmaya başladığınızda şunu fark ediyorsunuz ki adolf hitler bu işin aslında son noktası. bir çorba halindeki fikirlerini anlattığı, editörlerin bir kitaptan ziyade "okunabilir bir metin" haline sokmak için çabaladıkları ve neticede kavgam isminde 2 ciltlik bir kitap olarak satışa sunulan şey, temelde kişisel bir manifestodan ibaret. benim için amerika’da milleti vurmadan önce internet sitelerinde aklında geçen zırvaları paylaşanların yazdığı metinler gibi bir metin. çok fazla ama temelsiz ve plansız okumaktan karışmış bir aklın yetersiz akademik yeteneklerine ve entelektüelizmden yoksunluğuna rağmen ortaya attığı analizleriyle abuk sabuk tarihi çıkarımlar yaptığı, ırksal palavraların frengiye bağlandığı, gerçek bilimsel bilginin gözardı edilip anlamsız beylik çıkarımların insan hayatını etkileyen sonuçlara vardığı karman çorman bir toplama, daha fazlası değil… dolayısıyla şu noktayı kaçırmayın, kavgam kitabı size nasyonal sosyalizmin ne olduğunu anlatmaz, onun karmaşıklığını gösterir. kitabı yazdıran (yazan değil çünkü kitabın çoğu kısmı adolf hitler hapiste gevezelik yaparken yanındakilerin (bkz: rudolf hess) aldığı notlardan oluşur) adolf hitler’in en başından beri amacı da "nasyonal sosyalizm diye bir şey kuracağım gençler, hadi bakalım!" falan değildir. hitler’in nihai amacı iktidarı ele geçirmektir ve bu yoldaki her türlü fikir, her insan ve her türlü yol kendisinin başa geçip tek ve değişmez lider olmasına yardımcı olan bir unsurdur. çünkü kendi inandığı fikre göre demokrasi denilen şey ulusu yıkmak için almanya düşmanlarınca ortaya atılan bir zayıflıktır ve bu nedenle tek ve güçlü bir liderin ortaya çıkıp bu zayıflığı ortadan kaldırması gerekir. hitler işte bunu aklından geçirmektedir ve olayın ideoloji haline sokulması işi gibi bir angarya yanındakilere düşen bir görevdir. zaten bu işe gönüllü yığınla adam mevcuttur.

nasyonal sosyalizm en basit ifadesiyle alman tarihindeki temelleri daha gerilerde olan yığınla acayip, uçuk, saçma ve sapkın fikrin vardığı nihai sonuçtur

bu ideolojinin bir numaralı adamı olan adolf hitler’in yaptığı şey alman toplumunda yüzyıllar içinde oluşan tüm aykırı, uçuk ve aşırı siyasi ve sapkın sosyal fikirleri bir araya toplamak ve 1914-1918 arasında çözül(e)meyen, 1918’den sonra uyduruk barış! anlaşmalarıyla ertelenen ve 1929 ekonomik buhranının etkisiyle iyice tavan yapan ekonomi temelli siyasi sorunları da kullanarak bunları alman halkına empoze etmektir. hitler, temelde, alman halkının kontrolünü ele geçiren etkili bir ajitatördür. hareketinin fikri temellerini kendisi atmıştır ama bu harekete ideolojik derinlik kazandıranlar kişiler alfred rosenberg, heinrich himmler, joseph goebbels, hermann goering, ernst röhm gibilerdir. hitler karakteri itibariyle çok konuşmayı seven birisidir ama gerek kafasının cidden karışık olması gerek başladığı bir iş üzerindeki hevesinin çabuk geçmesi gibi nedenlerden ötürü ortaya attığı bu ideolojiye oturup kalın kalın ideolojik kitaplar yazacak durumda değildir. bu görev ideolojiye daha meraklı insanlara ihale edilen bir angaryadır ve bu angaryanın en büyük uygulayıcısı da nasyonal sosyalist ideolojinin temellerini yazıya döken enteresan bir baltıklı olan alfred rosenberg tarafından atılmıştır. bu adamın adı bizdeki nazi hayranları ve wehraboo tayfası arasında pek bilinmez ama kendisinin yazdığı myth of the twentieth century almanya’da kavgam’dan sonra en fazla satan ikinci ideolojik kitaptır. hitler’in başa geçmesinden sonra kavgam kitabı her yeni çiftin evlenirken birbirine hediye ettiği, her evde mutlaka bir kopyası olması gereken bir kitaba dönüşmüştür. gelgelelim alfred rosenberg’in kitabı da en az kavgam kadar ilgi gören, hitler’in bizzat kendisi tarafından yüceltilen ve kopyaları nazi tapınaklarından baş köşelere konulan bir kitap olmuştur. rosenberg’in kendisi nazi çevrelerinde bile sevilmeyen, sosyal hayatta gayet uyuz, soğuk ve pasif bir tip olarak görülebilir ama öyle ya da böyle nasyonal sosyalist ideolojinin felsefi temellerini de atan bir adamdır. ayrıca bu fikrin çerçevesinin çizilmesinde nazi gazetesi völkischer beobachter‘ın da çok ciddi bir etkisi var çünkü belli başlı naziler en başından beri bu gazetede takma isimlerle ya da kendi adlarını kullanarak ideolojik derinlikli yazılar yazdılar.

rosenberg’den başka genelde havacılık ve luftwaffe denilince akla gelen hermann goering de ideolojinin temellerini atan birisi

goering özellikle 1939’dan sonra biraz geri planda kalsa da aslında münih’teki birahane darbesi rezaletinden sonra neredeyse yıkılan nazi hareketini ortaya yeniden çıkartan, hareketi sürekli ivmelendiren, nazilerinde devlet kademelerine ilk sızmasını yapan, ırksal kararlarda ciddi etkisi olan birisi. bu süreçlerde nasyonal sosyalist ideolojinin siyasi ve ırkçı tarzını belirleyip başlangıçta sa’larda daha sonra nsdap’nin diğer organlarında yaygınlaştıran, bu ideolojiyi farklı araçlar kullanarak topluma empoze etmede ciddi etkisi oldu goering’in. rosenberg gibi basını bol bol kullanmışlığı da vardır bu adamın. sonradan işi keyif pezevenkliğine vurup götü göbeği salması, kendisini taşak olanı seviyesine indirmesi sizi yanıltmasın, ciddi ciddi hastalıklı bir tiptir kendileri. almanya’yı hukuksuzluk bataklığına sokan, devleti parti ile bütünleştiren ekibin en önemli üyesidir.

onun dışında ideolojiyi ortaya çıkartıp yönlendiren diğer adamlar aslında herkesin bildiği lider kadrodakiler değil. özellikle ikinci seviye insanlar nasyonal sosyalizmi inşa eden asıl tayfa. bunlardan en bilindik olanlardan reinhard heinrich, julius streicher, hermann esser gibi kişiler. bu seviye tipler bürokrat olarak devletin fiilen iş yapan kademelerine ya da gündelik hayatın gündemi belirleyen noktalarına yerleştiği için ideolojiyi pratiğe dökerek yaşananları fiziki hale sokan asıl tehlikeli kesim. zaten işin doğası budur. lider fikri ortaya atar, altını doldurmak ikinci kademe tiplere kalır. almanya’da yaşanan da budur. mesela bir heinrich himmler ss subaylarının işgal edilen bölgelerdeki halka nasıl davranacağını genel ifadelerle belirler ama ss subayının bir mahalleye girdiğinde oradaki insanlara ne şekilde hitap edeceğinin esaslarını belirleyen reinhard heinrich’tir. dolayısıyla ideolojinin pratiğini aslında 2. seviye oluşturur.

Hermann Goering

ana konuya geri dönelim, bu adamların aklına bu ideoloji pat diye gelmedi elbette

beslendikleri bir köken mevcut. alman tarihine baktığınızda da yavaş yavaş yükselen bir süreç var. mesela modern almanya’nın temeli olan prusyalıların kendilerine komşu olan slav ırklarına bakışları nasyonal sosyalizmin slav ırkına olan kaba ve merhametsiz yaklaşımının kökenini oluşturuyor. şöyle ki 1700 ve 1800’lü yıllardaki büyük alman toprak sahipleri (bkz: junkerler) kendilerine ait uçsuz bucaksız topraklarda çalıştırmak üzere binlerce slav kökenli insanı yarı köle olarak çiftliklerine aldı. temelde topraksız köylüler olan bu insanlara karşı sürekli aşağılayan bir tonda yaklaşan bu büyük toprak sahipleri ırkçı fikirlerini gittikçe diğer alman toplum katmanlarına, bilhassa üst katmanlara yaydı çünkü orduyu ellerinden tutan subay sınıfı, ticari hayatı yöneten işadamları ve hayatın diğer alanlarında hakim olan hukuk adamları ve/veya akademi kökenliler genelde junkerlerin okumuş dokumuş, büyük maddi imkana sahip çocuklarıydı. bu nedenle nazileri iktidara taşıyan asıl kişiler de bunlar oldu çünkü bir ideoloji halkta ne kadar kabul görmüş olursa olsun egemen sınıflar arasında yayılmazsa ve bu sınıflar tarafından desteklenmezse iktidara yürümesi ya imkansızlaşır ya da iktidara gelse bile maddi desteği olamayacağı için bir süre sonra başarısızlığa uğrar. bu nedenle nazileri besleyen en önemli fikri kaynaklardan biri de junkerlerin zaman içinde geliştirdiği bu ırkçı önyargılardır.

ayrıca nasyonal sosyalizm deyince almanlardaki volk kavramına da değinmeden geçmemeliyiz

volk’u sokağa çıkıp sorsak alacağımız yanıtların%99’u volkswagen olur. biz bu kadar uzak bir kavram işte ama nasyonal sosyalizm’in en temel noktası. şimdi volk’un kelime anlamı "halk" ya da "toplum" gibi çevrilebilir ama ideolojik açıdan belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve bu toprak parçası ile toprağın üzerinde yaşayan insanların hem fiziken hem de kan bağı ile birbirine bağlı olmasını ifade eden bir kavram. biraz mitolojik bir tarafı var anlayacağınız. volk denildiğinde nazilerin anlatmak istediği birlik olmuş ve birbirine kenetlenmiş ama aynı zamanda toprakları için kanlarını dökebilecek bir insan topluluğu. bu topluluğun da farklı ırksal unsurlarla ya da ırkın saflığını? bozacak hastalık ya da kötü huylara sahip bireylerle kirlenmemesi gerekmekte. dolayısıyla hitler "ein volk, ein reich, ein führer" diye mitinglerde tepinirken anlatmaya çalıştığı şey de bu.

almanların ırkçı bir ideoloji geliştirmesinde fikri açıdan etkisi olan 2 adam daha vardır. bunlardan ilki aslen bir fransız olan kont joseph arthur de gobineu, diğeri de kafası oldukça karışık bir ingiliz olan houston stewart chamberlain‘dir. bu iki adam yazdıkları ile 1800’lü yıllarda dağınık halde olan ırkçı fikirleri kitap haline sokup insanlara yazılı eserler olarak aktaran iki önemli figürdür.

Chamberlain

gobineu, yazmış olduğu an essay on the inequality of the human races isimli kitabında ırklar arasındaki eşitsizliği konu alır. ırkların karışması ve ırksal saflık hakkında yazdığı bu kitabından kitabında almanlar için dolaylı da olsa ortaya koyduğu olumlu fikirler neticesinde özellikle almanya’da oldukça popüler olmuştur. ama nazileri fikri açıdan etkileyen asıl eser hayatına bir ingiliz olarak başlayıp bir alman olarak sonlandıran chamberlain’ın yazdığı the foundations of the nineteenth century isimli kitaptır. chamberlain bu kitapta uzun uzun almanların neden ari ırk olduğunu yazar, hristiyanlık tarihinden de bahsederek yahudilerin ne şekilde bir yol izlediğinden bahsedip durur, tötonlardan girer bilmem nerden çıkar ve neticede "dünyayı kurtarırsa almanlar kurtarır aga" diye mevzuyu bağlar. elbette bu bağlama sonucunda milliyetçiliği bol bol kullanan kayzer 2. wilhelm’in de dikkatini çeker ve 1. dünya savaşı öncesi bol bol milliyetçi propagandaya yardımcı olur.

bu noktaya geldiğimize göre işin enteresanlığı da başlıyor

enteresanlık şu; kabul etmeliyiz ki avrupa’da 1800’lü yıllar boyunca ve 1900’lü yıllarda giderek yükselen milliyetçiliğe paralel olarak artan bir ırkçılık mevcut. bu ırkçılık sadece almanya’da değil fransa, ingiltere gibi büyük ülkelerde dahi yükseliyor. ancak bu erken dönemde ırkçılık henüz yıkıcı bir ideolojiye dönüşmemiş ve günlük hayatı çok da fazla etkilemeyen, genelde aşırı uçların kafayı taktığı ve toplumun büyük bir bölümünde de önyargı olarak değerlendirebileceğimiz bir seviyede.

nasyonal sosyalizm felsefe açıdan baktığınızda feci saçma genellemeleri bol bol bulunduran, bazı yerlerde bilimsel bilgi kırıntılarından yola çıkıp neticede abuk sabuk sonuçlara varan, okuması gayet sıkıcı, insan doğasını hiçe sayıp kişiyi robotlaştırmayı, çok dar kalıplar içine sokmayı amaçlayan bir fikirler bütünü. propagandadan sıyrılıp ayık kafayla olaya baktığınızda yüzyıllar için nice sanatçı, felsefeci, bilim adamı vs. çıkartan alman ulusun nerede kısa devre yapıp bu saçmalığa prim verdiğini anlayamıyorsunuz. ancak şeytan ayrıntıda gizli ve işin özünde hepimizin hayatını yönlendiren içimizdeki minik ama gayet kötü olabilen o küçük çocuk yatıyor. insan doğası gereği çoğu zaman maddi çıkarların elde edilmesi için bir kılıf bulunması normal bir olaydır. işte bu anda da nasyonal sosyalizm çıkar odaklı düşünenlerin bir kılıfı olmakta ve bunun neticede harekete olan destek bir anda patlayıveriyor.

İsveç Nasyonel Sosyalizm Partisi

nasyonal sosyalizm’in bu kadar popüler olmasındaki en önemli etken hiç kuşkusuz 1929 dünya ekonomik buhranının tüm ülkeleri gibi almanya’yı vurması

şu andaki tarih yorumunda bu buhran olmasaydı nasyonal sosyalist hareketin en azından bu kadar çabuk almanya’yı ele geçiremeyeceği ve günlük liberal politikalar ile sosyal demokrasi arasında bir noktada pik yapıp neticede kaybolup gideceği fikri hakim. fakat işler öyle yürümedi maalesef.

hareketin münih’te küçük bir birahane odasında doğan öyküsünü anlamak için öncelikle şunu kabullenmeniz gerekir: adolf hitler bir ideoloji kurmak amacıyla yola çıkmış falan değil. kavgam’da yazdığı zırvaları ve beylik lafları boşverin, asıl amacı iktidarı ele geçirip kafasındaki fikirleri uygulayabileceği bir hakimiyet kurmak. bunu yapma yolu da, kendisi gibi yüzlerce insanın o dönemde almanya’nın her yerinde yaptığına ve istediğine benzer bir şekilde, "memleketin kötü gidişatına karşı" bir şeyler yapmak ve bu yolda kendince gördüğü aksaklıkları topluma gösterip bir şekilde yönetime geçerek almanya’yı eski seviyesine getirmek söylemini kullanıp, insanların karşısına çıkmak. o dönemde yani 1918 sonrasında alışılageldik bir durumdur çünkü almanya’nın bu döneminde siyasi parti kurmak ve siyasi mitingler yapmak çok kolay bir iş olduğundan yüzlerce insan benzer amaçla yola çıkıp yüzlerce siyasi parti kurmuş, birahanelerde toplantılar yapıp ülkeyi içine düşülen buhrandan kurtaracak kişilerin kendileri olacağı konusunda insanları ikna etmeye çalışmıştır. hitler’in bu insanlardan farkı ise şudur; iyi konuşması, gayet yetenekli bir örgütçü olması alışılageldik usüller yerine farklı propaganda metodlarını kullanması. onun dışında kendi işine yarayacak hemen herkese mavi boncuk dağıtmayı çok iyi bilen biridir ve çoğunluğun hoşuna gidecek ajitasyonları çok rahatça yapabilir. çok okuyan ve okuduklarından kendince (yanlı, çok yanlış, feci seviyede yanlış seviyede) dersler çıkartan keskin zekalı, geveze ama dar kafalı bir adam olmasına rağmen bitmeyen hırsı ve bu hırsın güdülediği çalışma azmi sayesinde kısa sürede tüm bu siyasi karmaşa çöplüğünden sıyrılıp yükselir ve kendisini tüm almanya’ya tanıtacak olan olaya yani birahane darbesi komedisine kadar durmaksınız yükselir.

bu noktada önemli olan diğer şey ve nasyonal sosyalizmin yayılmasının en önemli etkeni şudur

kim olursanız olun eğer adı çıkmış, koyu bir komünist veya sosyal demokrat değilseniz nasyonal sosyalizm için çalışabilir, bir şekilde bu hareket içinde kendinize rahatça bir yer bulabilir ve "kariyer" yapabilirdiniz. bunun anlamı şudur; hitler partisini ve ideolojisini oluştururken neredeyse tek kıstas olarak kendisini alman hisseden herkesin kendisine katılabileceğini var saymıştır. işe başlama mantığı böyle olunca uyuşturucu müptelaları, savaşta kafayı yemiş eski askerler, psikopatlar, katiller, tecavüzcüler, savaş sonrası hayatları mahvolmuş insanlar bu harekete kabul edilir çünkü nasyonal sosyalizmin sokakta savaşacak kişilere ihtiyacı vardır çünkü dönemin "alman siyasi parti yasaları ve gelenekleri" uyarınca her parti spor kolu altında kendi siyasi fikirlerini karşı tarafa nazikçe! kabul ettirecek serseri takımları beslemektedir. nsdap’de bu hakkı sonuna dek kullanır. partinin spor kolu olan sa giderek güçlenirken bu güçlenme elbette tamamen ideolojik nedenleri kapsamıyordu. sa’ya girip kavga-dövüş içinde geçecek bir hayata evet diyen insanlar
her şeyden önce kendilerine verilecek düzenli bir maaşın hayalini kurmaktaydı. bununla birlikte partiye dahil olanlar daha sonra yoğun bir ideolojik eğitime maruz kaldığından çok geçmeden inanmış bir nazi haline geliyordu.

bunun yanında nasyonal sosyalizm’in okumuş takımını da kendi yanına çekmesi için partinin entelektüel bir tarafa da ihtiyacı vardır ve bu taraf subaylar, üniversitelerde çalışan üniversite hocaları, sanatçılar (wagner etkisini ihmal etmemek gerekir) tarafından tamamlanır. nasyonal sosyalizm toplum katmanları arasına yayılırken okumuş tayfanın sa’ya katılan serserilere nazaran maaş yerine nsdap ve hitler’in ciyak ciyak bağırarak sürekli bir şekilde tekrarladığı "düzenli bir ülke, istikrarlı bir hayat" vaadine inanarak bu harekete yönelik seçimini yapmıştır. bu noktada bir emniyet subabı olarak akıllarından geçen hitler’in alışılmışın dışında bir lider olduğu ancak zaman içinde ordunun da etkisiyle liberal politik düzene uyum sağlayıp aşırılıklarını törpüleyeceği yönündedir çünkü sa’ların ve diğer bazı ahlaksız parti üyelerinin yaptıklarıyla ilgili sürekli hitler’e şikayetler gitmektedir. ancak güvendikleri dağlara kar yağar, orduyla bir şekilde anlaşan hitler kendisine karşı duracak yegane silahlı gücü önünden çektikten sonra ciddi seviyede azgınlaşır.

Alman Nasyonel Sosyalist Partisi

kapital tarafı ise işe şöyle bakmıştır

sosyal demokratlar ve komünistler kendilerine düşmandır. hele ki komünistlerden zerre hazzetmemişlerdir çünkü 1918 sonrası karmaşa ve terör döneminde, sovyet rusya’nın da etkisiyle yer yer ilan edilen komünist yönetimler kendi malvarlıklarını ciddi şekilde tehdit etmiştir. hitler ve peşindekiler, kapitalistler için bulunmaz nimettir. hitler’i yüksek sosyete ile tanıştıranlar ve kapitalist patronları nsdap ideolojisine yaklaştıranlar (unutmayınız ki kapitalizmin ideolojisi olmaz sadece iyi geçindikleri ideolojiler olur) hitler’in ardından bu adamlarla yaptıkları konuşmalarda bu cahil, görgüsüz ve kaba avusturyalı askerin kolayca dizginlenip kendi güdümlerine gireceğini öngörerek patronları nsdap’ye yardım etmeleri konusunda teşvik etmiştir. hitler ve nasyonal sosyalizmin paraya ihtiyacı vardır çünkü iktidarı ele geçirmeden önce devlet olanakları ellerinden olmadığından sa ve diğer parti memurlarının her ay milyonlarca mark tutan maaşları için ciddi bağışlara ihtiyaçları vardır. bu noktada yine bir win-win durumu oluşur. hitler sokaklardan solcuları temizleyecektir patronlar da hitler’e istediği kadar para verecektir. bu açıdan bakarsak patronlar sınıfı nasyonal sosyalizme "iş" gözüyle bakmış ve desteklemeye karar vermiştir.

bazı noktalarda isteseniz de tarihe müdahale edemezsiniz

kimi insanlar bazı ulusların kaderidir, engellenemezler (lafın orijinali için (bkz: walther heinrich alfred hermann von brauchitsch))… hitler de böyle biridir. iyi bir örgütçüdür çünkü serserilerden, ayyaşlardan, sokak kavgacılarından, cinsi sapıklardan oluşan bir güruh ile normalde bu seviyedeki ayak takımı ile yan yana bile gelmeyecek olan burnu büyük sınıfları, akademik kariyeri olan üniversite hocalarını, burnundan kıl aldırmayan alman subay sınıfını, çeşitli seviyelerde soyluları, alman kapitalini ellerinde tutan sanayicileri, öyle ya da böyle biraraya getirmeyi başarmış ve hepsini bir şekilde harekete dahil etmiştir. hitler nasyonal sosyalist ideoloji için ironik bir şekilde sonuna dek karşı olduğu komünizm’in vazgeçilmez lafı "devrim" kelimesini bol bol kullanmıştır. her devrim dediğinde kendisine bağlı alman işveren sınıfını korkudan hop hop hoplatmış olsa da aslında bu kelimenin anlamını boşaltıp milyonları kendi fikirlerine uydurmuştur.

nasyonal sosyalist ideoloji, temelinde çelişkiler olan bir fikirdir

toplumu oluşturan bireyi hem önemser hem yok sayar. birey önemlidir çünkü toplumun sağlamlığı bireyin sağlam, sağlıklı ve safkan olması ile doğru orantılıdır. aynı zamanda birey önemsizdir çünkü hem evrim süreci hem de toplumun iyiliği için birey kolayca yok edilebilir ya da yok olmasına izin verilebilir. bu noktada 1900’lerin erken dönem aşırı milliyetçi bir söylemi olan "tereyağından önce top" mantığına girer nasyonal sosyalizm ve kişileri devleti yüceltmede harcanacak kolay bir unsur olarak görür. fakat reel hayatta çoğu nazi söylemi insanlara değer verildiğine yönelik ifadeler de içermektedir. nazilerin özellikle aile, çocuk ve gençlere yönelik propaganda faaliyetinde bu kesimlerin toplumun genel yapısı için ne kadar önemli olduğu tekrarlanıp durur.

işin ekonomik yönüne de bakmamız lazım

hitler’in ideolojisini alman ekonomik hayatına sokanlar, aynen diğerleri gibi 1. ve 2. seviye nazilerdir ve hatta diğer nazi liderlerinden daha etkilidirler çünkü hitler ekonomik konulardan zerrece anlamayan bir adamdır. bu yöndeki bilgisi çok kısıtılıdır. onun için önemli olan 2 şey vardır; birincisi alman halkının karnını doyurabilmek ve ikincisi de silahlanma programının başarılı bir şekilde sürmesidir. işte hitler sadece bu iki amacı öne çıkarır ve nazilerin ekonomik kurmaylarından olan gottfried feder, hjalmar schacht gibi isimler ekonominin dizginleri ellerinde tutar. 1929’dan sonra düzelmeye başlayan ekonomik durumdan ve dünyada dönen kapitaldan maksimum seviyede yararlanmak isteyen naziler türlü ekonomik numara ile ülkeye daha fazla para çekip çok daha fazla üretim yapabilmenin yolunu arar durur. bu anda akıllarına işçilerin neredeyse çağdaş köleler haline gelecekleri "iş karnesi" uygulamasını getirirler ve bu şekilde işçi hareketlerinin önüne geçilip verilen 1 lokma ekmek için devamlı şükreden bir işçi sınıfı yaratılır. nasyonal sosyalizm için işçiler için de farklı çalışmaz ve bir işçi hem önemli hem de önemsiz hale sokulur.

toparlamakta fayda var

neticede nasyonal sosyalizm çıkarları öne alıp insan doğasını inkar eden bir sistemdir. bu çıkarlar ırksal soslu bir söylemle ortaya atıldığında sonuçlarını tahmin etmek zordur çünkü insan aklının vahşet seviyesi sonsuzdur. bu vahşet günlük hayatta tembelleri hapse atmaktan tutun da belli bir bölgedeki ekonomik yaşamı ele geçirmek için oradaki tüm insanları öldürüp yakmayı da normal görebilir. nasyonal sosyalizmin "güçlü olan her şeyi hak eder, gidip kendine ait olanı alması kadar doğal bir şey yoktur!" mantığı ve bu yönde ilerletilen propaganda bugün dahi çoğu insanı etkilemekte. bunu çok tehlikeli buluyorum çünkü hem burada hem de farklı platformlarda "ya tamam hitler yahudileri öldürdü ama…." diye temelinde nasyonal sosyalist propaganda olan lafları sıralayan çok insan var. bu insanlar düşünmeden konuşuyor çünkü işin arka planı, başta da dediğim gibi, net bir şekilde anlatılmamış durumda.

son bir lafım da ideolojideki "sosyalist" lafına. bu laf aslında sosyal demokrat insanları da bir şekilde cezbedip harekete çekmek adına söylenmiş bir kelime, hitler’in gece sohbetlerinde bu durum defalarca ifade edilmiş durumda. nasyonal sosyalizm’in sosyalist tarafı uzun bıçaklar gecesi‘nde ortadan kaldırıldı çünkü bu kanadın hitler’in mutlak liderliğine yönelik potansiyel bir itiraz tehlikesi vardı. ancak bu ideoloji bunu kaldırmaz çünkü lider kültü nasyonal sosyalizmin değişmez temel taşıdır.

Koyu Bir Faşist Olan Hitler’in Partisinin İsminde Neden "Sosyalist" İbaresi Bulunuyordu ???

Adolf Hitler’in iktidara yükselen Nazi Partisi’nin uzun ismi, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idi. Partinin iktidar süresince uyguladığı politikalar ise ibretlik olmakla beraber sosyalizmin tam tersi. Sözlük yazarı "mr know it all" bu durumu anlatırken sol görüş içinde neden bu tarz zıtlıklar olduğunu da açıklıyor.

her fırsatta marksizme küfreden hitler için sosyalizm fikrinin bir araç olduğunu söylemek mümkün.

partisinin sosyalist kanadı (sa’lar, goebbels vs.), alt sınıflar için burjuvanın alaşağı edilmesinden yanayken, buhran sonrası işsizlik fırlamışken dış borçların ödenmeyeceğini, herkese iş ve ekmek sağlanacağını taahhüt etmişti. 30′ seçimi sonrası hitlerin oyları patlamışken, benzer söylemleri kullanan komünistlerin de oylarında artış olmuştu. iktidarı hedefleyen hitler, ortaklık için burjuvaya yönelme amacını güderken ilk işi, sa’lardaki antisemitist, milliyetçi fakat antikapitalist subayları, güçleri tasfiye etmek oldu. birahane ayaklanmasında başı çeken ernest röhm ve gregor strasser gibi "işçi sınıfı siyasetini" diline dolayan kişileri tasfiye etti veya öldürttü.

hitler, yanına çekemediği sosyalistleri öldürtürken burjuvayla olan ilişkilerini sağlamlaştırdı. maden sahipleri, çelik tröstleri, sanayiciler, banka sahipleri, sigorta şirketleri hitler için maddi ve manevi destek konumuna geldiler.

hitler iktidarı ele geçirdikten sonra, sosyal demokratlar ve komünistler için zor günler başladı.

gazeteleri toplatıldı, toplantıları, binaları basıldı. malvarlıklarına el kondu. uydurma davalarla, sahte tanıklarla birçok komünist idamla yargılandı. 1 mayıs’ı ulusal işçi bayramı ilan eden hitler, bunun ertesinde tüm sendika liderlerini toplama kampına attı. toplu sözleşmeler yasaklandı, tüm mukaveleler nazi partisinin atayacağı kişilerce belirlenecekti. burjuva doğru ata oynamıştı! alman işçi cephesini kurmakla görevlendirilen robert ley‘in 1 mayıs söylevi yaşananların zıddıydı;

"işçiler! sizin kurumlarınız bir nasyonal sosyalistler için kutsaldır. ben kendim yoksul bir köylü çocuğuyum ve yoksulluğun ne demek olduğunu biliyorum. adsız kapitalizmin sömürüsü nasıldır onu da bilirim. işçiler! size söz veriyorum, biz yalnız mevcut olanı korumakla kalmayacağız. işçinin korunmasını ve haklarını daha da ileri götüreceğiz!"

Robert Ley

tüm bunlara rağmen, nazi’lerin "milliyetçilikten, antisemitizmden muaf olmayan sosyalist kanadı", sanayii devletleştirecek, toprak üzerinde mülkiyeti kaldıracak ikinci ihtilalin gerekliliğini vurgulamaktaydı.

böylece kâr eşitçe paylaşılabilecekti. birçoğu işsiz sa birlikleri ikinci ihtilalin motoru olma niyetindeydi. hitler ise generallere yönelip sa’ların gücünü azaltarak kapitalist iktidarını güçlendirme amacındaydı. iktidarın kolluk kuvveti sa miadını doldurmuş, 150’ye yakın üst düzey sa lideri kurşuna dizilmiş, ilk uluslararası görüşmelerle "eşit silahlanma" vurgulanarak generallerin çağı başlamıştı. yeni çağda sosyalizmin, antikapitalizmin esamesi okunmadı.

haliyle, nasyonal sosyalizmi marksizmle eş tutmaya çalışmak, aynı politik tavrın farklı pratikleri olarak değerlendirmek imkansız. fakat, her mağlup ideolojinin sığındığı dolchstosslegende olgusunun soldaki izdüşümü olarak sovyetlerin çökmesi gösterilebilir. nitekim her ikisi de iç güçler, ajanlar, karşı devrimciler yüzünden çökmedi mi? baştakilerin vebalden sıyrılma çabaları her ideolojide aynı maalesef.

geçen gün aramızda birtakım ideolojik farklılıklar olan bi arkadaşımla solun neden bu kadar çok fraksiyonlara bölündüğünü tartışıyorduk. vardığımız sonuç şu ki; aradaki benzerlikleri bahane ederek bir birlik oluşturmaktansa farklılıkları kalın çizgilerle belirtip ayrışmak daha doğru. bundan da rahatsız olmamak lazım. misal; bir yanda işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır diyen marksizm diğer yanda iktidarı kolluk kuvvetleri ve sanayi patronlarıyla pekiştiren, ele geçiren nazizm! benzer söylemlerden yola çıkıp ortaklık kurmaktansa ana çelişkiyi vurgulamak daha yerinde. böylece sol içinde işçi sınıfının yerine başka sınıfları ikame etme anlayışındaki sol geleneklerden de sıyrılmak mümkün.

ha bi de, mussolli’nin tam adı benito amilcare andrea mussolini. babası sıkı komünist. isimleri özenle seçmiş, meksika ayaklanmasında bir liderlerinden benito juarez, anarşist amicare caprini, sosyalist bi figür andrea costa‘dan derlemiş. gel gelelim sonuç ortada. bu tip romantik sembolik hezeyanların zerre önemi yok. en büyük kanıtı.

Nasyonel Sosyalizm Simgesi Olarak Bildiğimiz Gamalı Haçın Aslında Binlerce Yıldır Kullanılması

Genelde Hitler ve partisi Nasyonel Sosyalist Parti’nin sembolü olarak bildiğimiz bu imge, aslında çıkış noktası çok daha eskilere dayanan ve başka anlamları da olan bir işaretmiş.

gamalı haç, yunanca’daki gammadion kelimesinden gelir

ilk olarak m.ö 3000’de pakistan civarlarında kullanıldığı bilinmektedir. daha sonraki tarihlerde sümer krallığından çin‘e, iskandinavya‘dan maya medeniyetine kadar birçok yerde kullanıldığı görülmüştür..

Pakistan bölgesinde bulunan antik parçalar.

2.dünya savaşına kadar ingiltere, abd gibi ülkeler dahil bir çok ülkenin tebrik kartlarında lucky star adıyla uğur getirmesi için kullanılmıştır. hatta 1.dünya savaşı’nda amerikan uçakları bu sembolü taşımıştır. vakt-i zamanında musevilerin de kullanmış oldukları bir semboldür.

hitler‘in bu sembolü aryan ırkının sembolü olarak lanse etmesi ve aryan kelimesi ile bağdaştırması ise bu sembolün aynı zamanda antik çağa ait aryan güneş tanrısının sembolü olmasıdır… ayrıca hitler’in üyesi olduğu "black order of thule" adını taşıyan okültist hareketin de sembolü gamalı haç idi..

öte yandan kore‘de günümüzde halen kiliselerde gamalı haç işareti vardır, anti-christ kavramıyla özdeşleşip paganizmin sembolü olan bir işaretin kiliselerde görülmesi ise ayrı bir ironidir…

ares kelimesinden türeyen ve manası aristokrasiye tekabül eden aryanlığa gelince, kökenlerinde hindistan ve iran vardır. hatta muhtemelen ilk aryanın derisinin siyah olması olasılığı generation x aryanistlerini hasta etmektedir.

alemde kendini tek sanmak fikriyatıyla yola çıkan bazı almanlar 5000 yıllık bir işareti kendilerine mal etmektedirler. (bkz: ah be abi)

TURİZM DOSYASI /// Kartpostallardaki Kadar Güzel Ülke : Bahamalar Hakkında Bilinmesi Gerekenler VE ŞEYSELL ER


Kartpostallardaki Kadar Güzel Ülke : Bahamalar Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Karayipler’de bulunan ve resmi adı Bahama Milletler Topluluğu olan Bahamalar, gerçekten doğal güzellikleriyle insanı cezbeden bir ülke. Gelirinin büyük kısmı turizm olan bu güzel ülkeyi biraz tanıyalım.

bahamalar, florida‘nın 70-80 mil açıklarında bulunan, onlarca hatta yüzlerce irili ufaklı adadan müteşekkil takımadanın oluşturduğu bir ülke. ülke, üç büyük adanın etrafındaki küçük adalardan oluşmaktadır. bu üç büyük ada grand bahama (büyük bahama adası), bimini ve new providence (nassau)’dir (gerçi başka irice adalar da var ama en önemlileri bunlar olduğu için andım. gemi turlarında da bu üç ada daha sıklıkla ziyaret edilir).

eski bir ingiliz kolonisi olan ülke 1973’te bağımsız olsa da hala ingiliz kraliyet ailesi’ni monarşi olarak tanır

her yerde kraliçe’nin portrelerini görmek mümkündür. yönetimde ve sosyal hayatta da ingiliz etkisi elle tutulacak ölçüde belirgindir. zamanında ülkeye getirilen köleler (hepsi köle olarak gelmemiş, bazıları amerikan bağımsızlık savaşı sırasında ingiliz yönetiminin tanıdığı hürriyet döneminde gelmiş, aşağıda tekrar bahsedeceğim) sayesinde ülkenin nufusunun önemli çoğunluğu siyahlardan oluşuyor. ülkenin nufusu yaklaşık 400 bin ve ingilizce konuşuluyor ülkede. konuşulan ingilizce gayet anlaşılır bir ingilizce, diğer kolonilerdeki gibi bozuk bir aksan yok. muhtemelen amerikan etkisi sayesinde. para birimi bahama doları olsa da, 1 bsd eşittir 1 usd olduğu için pratikte ikisi beraber kullanılıyor.

bahamalar, amerikan bağımsızlık savaşı sırasında önemli bir rol de oynamış

dönemin amerikan sömürge yöeneticilerinden biri olan iskoç asilzadesi john murray (4. earl of dunmore), savaş sürecinde işlerin kötü gittiğini görünce, siyahlara ingiliz ordusu saflarında savaşmaları karşılığında özgürlül vaadetmiş ve epey bir siyah bu sayede özgürlüğünü kazanmış. bütün bunlar abraham lincoln‘den yüzyıl kadar önce vuku buluyor ama john murray epey tartışmalı bir isim çünkü bu yaptığının ahlaki nedenlerden çok stratejik nedenlere dayandığı iddia ediliyor. bu iddiayı desteklemek için de savaştan sonra bulaştığı köle ticareti ve bir çok konuşmasına yansıyan ırkçı söylemler öne sürülüyor (şahsen ben ikna oldum). ingiliz askeri savaştan yenik ayrılınca kanada ve bahamalar’a çekiliyorlar. işte o sırada ingiliz ordusunda bulunan eski köleler buradaki insanların ataları (tabi daha öncesinde adaya getirilmiş siyahi köleler de var).

askeri açıdan da önemli bir tarihi var adanın

hiç saldırıya uğramamış olsa da john murray son savunma hattını bahamalar’a kurmuş. onun döneminde yapılmış olan bir kaç tane kale ve karakol (ingilizce‘de fort olarak geçiyor; bir tanesi hariç kale denemez, daha küçük yapılar, o yüzden karakol olarak çevirdim ama başka önerilere açığım) yapılmış. ziyarete açık olan bu ‘fort’lara bir uğramanızı tavsiye ederim. muhtemelen savaş sonrasında yeterli donanıma sahip olmayan amerikan donanması adaları almak için üstelememiş ve 4. earl of dunmore john murray, başarısızlıkları dolayısıyla geri çağrılmış.

bugün bahamalar’ın ekonomisi turizme bağımlı ve hemen her şeyi amerika’dan (abd) ithal ediyorlar

dolayısıyla her şey ateş pahası. özellikle düğün seromonisi ve/veya balayı için amerikalıların başlıca uğrak yerlerinden biri. zaten girişte elinize tutuşturulan gümrük kartlarında ziyaret amacı olarak seçeneklerden ikisi ‘wedding’ ve ‘honeymoon’ (düğün ve balayı). zaten her yerde yeni evli çiftler ve hatta gazinoda düğün sonrası kumar oynayan davetliler (hatta gelin ve damat; abartmıyorum gözümle gördüm) görürseniz şaşırmayın.

ülke, kağıt üzerinde epey zenginmiş gibi görünse de istatistik biliminin kör noktası sizi yanlış düşüncelere yöneltmesin

çok gelişmiş, gelir adaletinin sağlandığı bir ülke değil. hatta fakirlik diz boyu. ingiliz kolonilerinin genelinde görüldüğü üzere altyapı çok da sağlıklı değil. temiz su kaynakları bol olmasına rağmen musluk suyu bırakın içmeyi banyo yapmaya bile müsait değil. mecburiyetten banyo yaptığınızda, kaldığınız süre boyunca saçlarınız diken diken gezmeye hazır olun ve suyu sakın içmeyin. ishal olup (ya da midesini bozup) tatilini zehir eden alman ve israilli turistleri görünce ne demek istediğimi anlayacaksınız. yine sokaklarda pek kaldırım yok. yolun ortasından yürüyorsunuz. trafik lambaları çok az ve genelde sadece araçlar için. ayrıca trafik soldan akmasına rağmen hem sağdan hem soldan direksiyonlu araçlar var ve sürücüler hiç durmayacaklarmış gibi geliyorlar. yani demek istediğim, dikkatli olun.

daha önce nassau başlığına yazdığım şeyleri burada tekrar etmek istemediğim için burada kesiyorum. ilgi duyanlar aşağıdaki bağlantıdan nassau özelinde diğer detaylara ulaşabilirler:

Henüz Kömür Formundaki Elmas Kıvamındaki Adalar Topluluğu : Seyşeller

Afrika kıtasının doğusunda, Madagaskar’ın ise kuzeydoğusunda yer alan bu ada ülkesi, "balayı" denince akla ilk gelen tatil yerlerinden biri. Gitmeyi düşünürseniz eğer okumanız gereken bazı tavsiyelerimiz olacak.

iStock

öncelikle efendim kesinlikle bir jet sosyete tatil yeri seyşeller

ha efendi efendi tur şirketlerinden biletimizi alıp gidemiyor muyuz, paşalar gibi de gidiyoruz ama bizlerle beraber seyşeller’e gidip bambaşka bir tatil yapan bir ultra zengin grup var, haberimiz bile olmuyor kendilerinden. hakkını vermek için yatımızla gidip aldabra atollerini gezip her gece başka bir bakır adaya demirli konaklayıp, ana karaya en yakın halimizde praslın’deki raffles villalarında kalmak gerekiyor sanırım (abramovich’in falan villası var, öyle bir yer). ben ise yüksek ihtimal daha aşina olacağınız standart turizm ekseninde bir iki kelime zikredeyim isterim.

yolculuk

katar ya da dubai üzerinden mümkün, katar’daki duty free özellikle likör düşkünleri için şahane, aklınızda olsun. her etabı 4-4,5 saat süren iki ayaklı bir yolculuk sonunda varıyoruz ana ada mahe’ye.

iklim

ekvatoral bir yer burası. dolayısıyla her an yağmur bekleyebilir, 10 günlük shower’lara hazır olabilirsiniz. balayınızı rezil de edebilir, vezir de ama siz siz olun, yılın daha kurak sezonu olan mayıs-ekim arasını deneyin. farklı zamanda giderseniz de ocak’tan uzak durun, 2013 ocak’ta hiç adeti olmamasına rağmen bir tropik fırtına yaşandı, 100’ün üstünde ev yıkıldı. baktınız yağmur romantizminize gölge düşürüyor, aklınızda olsun, ana ada yakın civardaki tek yükselti ve bulutları topluyor. praslın ve la digue candır. güneşi de fena yalnız; tişörtle bile yakabilen türden. aman diyim bol krem bulundurup, güneşine temkinli yaklaşın. son olarak sıcaklık yaz kış 24-30 derece arasında gezinir, fazla da sapmaz bu eksenden.

ne yapılır

gün 1: ana ada etrafında gün boyu sürecek bir araba turu yapın, bolca durup fotoğraf çekin. adada yapılabilecek enteresan şeylerden biri olan çay fabrikası turu’na katılın. arabayı beğendiğiniz yerde durdurup, denize girin. akşam dinlenin.

gün 2: praslin ve la digue’e yapılan (civardaki iki meşhur şeyseller adası olurlar) günübirlik tekne turuna katılın. praslin lüks butik otelleri, şu alemdeki en amaçsız ve komik tarım mahsulü olan coco de mer ve dünyanın yüzmek için en iyi birkaç plajından biri olarak bilinen anse lazio ile ünlü. mercan resifleriyle dünyaca ünlü bir dalış lokasyonu olan bu plaj, 2011 ağustos’ta güney afrika üzerinden soğuk bir akıntıyla tesadüfi olay yerine gelen bir kaç boğa köpekbalığının 2 hafta içinde art arda saldırısı sonucu iki kişinin yaşamını yitirmesi sebebiyle artık fileler ile çevrili ve akşam 4’ten sonra denize girilmesini yetkililer önermiyor. yine de not düşelim bu iki saldırı, şeysellerde son 50 yıl içinde görülen tek okazyon. nispeten güvenli sulardan bahsediyoruz yani pek çok tropik muadiline göre.

yine de girdiğiniz her plajda son durumu tür rehberi ya da sahil güvenlikçi arkadaşlara sorun. son dönemde bir kaç boğa köpekbalığının daha praslin açıklarına geldiği ve yavaştan yöreyi sevdikleri biliniyor. snorkelling dünyadaki en keyifli şeylerden biri olsa da güvenlik mühim. coco de mer turu’na da çıkıp bu etabı tamamlayın. 250 euro civarına ana karadan hediyelik olarak alabilirsiniz bu dünyanın en büyük doğal ahşap vajinasını. la digue ise benim bebeğim. hindistan cevizi tarlası, kaplumbağa ve sylvie kristel evini ufaktan turladıktan sonra anse source d’argent’ta dünyanın görüntü olarak en muhteşem plajını bulacaksınız. böyle bir şey olamaz. saçmalık resmen. çok sığ olduğu için dolu dizgin yüzemeyeceksiniz ama rahat yarım gün geçer akvaryum gibi ortamda balıklarla oynarken. grand anse ise yine çok güzel ve daha yüzülesi bir plaj olarak sizi bekliyor. (not: hızlı, çok hızlı feribotla gidilip dönülüyor. midesi tutanlara şimdiden geçmiş olsun.)

gün 3: tekne ile marine park gezisi. marine park hemen mahe’nin dibindeki 3 küçük adadan oluşan bir alan ve adanın yakınında, güvenli bir snorkelling deneyimi sunuyor. rengarenk yüzlerce çeşit balığın yanısıra mercanlar, manta ray, ve bir tane küçük boy oceanic blacktip köpekbalığı görebildiğim güzel bir anıydı benim için. günün en güzel kısmı ise küçük adalardan birine çıkıp yaptığınız robinson crusoe stayla mangalınız. ellerinizle mangal dolusu balığa girişip günün yorgunluğunu atın.

diğer günlerde yapılabilecekler

balık teknesi ile kılıç vs. gibi dev balıklar avlayabileceğiniz turlara katılmak. scuba diving ve snorkelling gezileri için civar adalara ya da tekrar la digue ya da praslin’e gitmek. otelinizde dinlenmek, bir plajda dinlenmek, dinlenmek. bu zaten seyşeller’e gelişin, romans haricinde, amacı olmalı. dünyanın en aksiyonsuz, en laid-back tatil lokasyonu olabilir burası.

gece hayatı

hemen hemen yok, yine de bir bakının belki bir şeyler değişmiştir ama 86 bin nüfuslu ada. nereye ne değişecek? gündüz bulduğunuz guinness’leri ve savannah cider’ları götürmeye bakın.

yemek

balıklı köri. pilav. ahtapot. kabuklular. başka özel yiyecekleri yok. ama benim gibi köri düşkünleri için cennet gibi. barakuda körisi yedim abi var mı ötesi. şahaneydi bir de. mideyi bozmadan uyum sağlayın iyisi mi köri, pilav ve ızgara deniz mahsullerine. acı olanlar sağlam acı, thai chilli’leriyle kapışırcasına; dikkat edelim. adalardaki dünya mutfağı sunan restoranlarda tabi ki daha geleneksel ürünler yiyebileceksiniz.

özet

insanlar sıcakkanlı ve ingilizce biliyor. kendi diyalektlerinde merhaba olan bonzour her kapıyı açıyor. ama nasıl bir fakirlik, geri kalmışlık. turizm olmasa tropik eritre. cidden fena. ona rağmen mutlu insanlar. hayatı ve yaşamayı seviyorlar. sıkıntı yok, suç oranı az. denizi çok güzel. havası yağışlı sezonda gitmezseniz on numara. mercan resifleri bir maldivler değil ama yine de keyifli. bu aralar arap iş adamları yapay ada falan yapıyor, daha yatırımları da sürecek. bir ön sene sonra hakkını veren bir turizm mabedi olabilir. illa da ölmeden önce görülmeli bir yer değil gezmek için ama anse source d’argent hatrina dünyada pek çok yeri gezeyim diyorsanız ideal bir durak noktası. ve ne olursa olsun sizi mutlu bir tebessümle ve dinlenmiş yollayacağı kesin.

TURİZM DOSYASI /// Neredeyse Tüm Dünyada Otostop Yapmış Birinden : Türkiye Neden Otostop Cenneti Bir Ülke ???


Neredeyse Tüm Dünyada Otostop Yapmış Birinden : Türkiye Neden Otostop Cenneti Bir Ülke ???

Ülkemizin otostop konusunda -biraz da önyargılar sebebiyle- kötü bir şöhreti olduğu malum. Pek çok ülkede otostop yöntemini kullanmış olan Sözlük yazarı "bensadecebendegilim"in yazdıkları fikrinizi önemli ölçüde değiştirebilir.

öncelikle türkiye’nin her yerinde defalarca otostop çektim, yurt dışında suriye, lübnan, ürdün, israil’i otostopla dolaştım, 2 kere türkiye’den yunanistan’a otostopla gittim, üstüne henüz birkaç ay önce, sırasıyla yunanistan, makedonya, sırbistan, macaristan, avusturya, çek cumhuriyeti, almanya, fransa, ispanya ve portekiz’i sadece otostopla geçip, gemiye binip kanaryalara kadar gittim, gran canaria’da da bi süre otostopla dolaştım ve aynı şekilde yelkenlilerle de konuşup güney amerikaya gitmeye çalıştım, daha önce de kanada’da otostopla gezmişliğim var, yani otostopta tecrübeli biriyim diyebilirim.

benim hayatımda otostopta gördüğüm en iyi ülke türkiyedir

türkiye’de otostop her zaman otobüsten hızlı gider ulaşmak istediğiniz yere, yurtdışında normal bekleme süresi 2 saatken türkiye’de 15 dakikadır, 2 saat uzun bekleme süresiyken, yurt dışında 2 gün aynı yerde beklemişliğim vardır. türkiye’de hiç kimse sizden para istemez ama arap ülkelerindeyseniz duran her araba ilk önce para sorar. türkiye’de benzin istasyonlarına gidip tek tek konuşmak zorunda kalmazsınız, zaten eğer böyle bir şey yaparsanız 2 arabadan biri sizi alcaktır. avrupada günlerce konuşsanız da kimse almayabilir, insanlar suratınıza bakmadan arabalarına binebilir. hatta türkiye’de otostop çekmeyip yürüseniz bile vicdanlı insanlarımız durur "gitceğin yere götüreyim" der.

türkiye içinde 20.000 kilometre otostop çekmişimdir tahminen, bir kaç kere sapık muhabbetlerle karşılaştım bir kere de çok ırkçı konuşmaları çekmek zorunda kaldım, bunlar dışında kötü hiç bir şeyle karşılaşmadım. zaten türkiye’de bu tür canınızı sıkan bir şeyle karşılaşırsanız istediğiniz zaman inersiniz, 15 dakika sonra yeni araba durcaktır. güvenlik açısından korkan arkadaşlar için şunu da söyleyim, ukraynalı bi kız arkadaşım tek başına bütün türkiye’yi otostopla gezdi ve bir şey olmadı, tanıdığım pek çok kız da halen otostopla rahatça dolaşıyor.

yabancılar türkiye’ye otostop cenneti olarak bakar

otostop hakkında duyduğunuz kötü şeyleri hiç uzun yolda otostop çekmeyen insanlarda duyarsınız sadece, uzun yolda otostop çeken birinin başına kötü bi şey gelmemiştir.
türkiye’de otostop güzeldir ve ulaşımın en iyi yoludur, çok zengin saygısız otobüs firmalarına yüksek miktar paralar vermezsiniz otostopta, çevrenin, havanın kirletilmesine katkıda bulunmazsınız zaten gitmekte olan bi araca bindiğiniz için, yüzlerce yeni hayat görürsünüz, hemen hemen her kesimden insanla tanışırsınız.

"kamyonculardan başkası durmaz" gibi düşünceler var tamamen yanlış, tamam en çok duranlar kamyonlar ama ben türkiye’de otostop çekerken biraz şımarık olduğum için kamyonlara değil sadece arabalara çekiyorum, hatta bazen işi abartıp sadece lüks arabalara çektiğim bile oluyor, duran her arabaya binmek zorunda değilsiniz, kamyon 80 km ile gider, beklediğinizden 15 20 dakika daha bekleyip bir araba durdurursanız çok daha hızlı gideceğiniz yere ulaşacaksınızdır.

uzun lafın kısası otostop çekin, otostopçu alın merak etmeyin başınıza hiç bir iş gelmeyecek.

edit: brezilyadan meksika’ya kadar da otostopla gittim, daha sonra tabi pek çok ülkede yine otostop çektim, en kolay ülkeler türkiye ve ekvador şimdiye kadar…

EYP (YUNAN GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI : Yunan istihbaratçı Savas Kalenderidis’in Türkiye itirafı ülkesini karıştırdı !!! “Türkiye güçlenirken biz izledik”


Yunan istihbaratçı Savas Kalenderidis‘in Türkiye itirafı ülkesini karıştırdı !!! "Türkiye güçlenirken biz izledik"

Yunan istihbaratçı Savas Kalenderidis, ülkesindeki bir kanalın canlı yayınında Türkiye ve Başkan Erdoğan’ın başarıları hakkında itiraflarda bulundu. Başkan Erdoğan’ın Türk ekonomisini güçlendirdiğini belirten Savas Kalenderidis, "GSMH’sini üçe katladı. Savunmasını güçlendirdi. Bunları yaparken Yunanistan ve Kıbrıs uykuya dalmıştı. Temelde silahlanma programlarını ihmal ettik." şeklinde konuştu. Kalenderidis, "Türkiye Doğu Akdeniz‘de ve Ege’de güçlenirken, biz izledik" ifadelerini kullandı.

Yunan istihbaratçı Savas Kalenderidis, ülkesindeki bir kanalın canlı yayınında Türkiye ve Başkan Erdoğan’ın başarıları hakkında itiraflarda bulundu.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki son gelişmeleri değerlendiren Yunanistan’ın eski istihbaratçısı olarak bilinen Savas Kalenderidis, "Şimdi hoş olmayan bir durumdayız." dedi.

"TÜRKİYE GÜÇLENDİ BİZ UYUDUK"
Başkan Recep Tayyip Erdoğan‘ın, Türkiye’ye gelişim konusunda büyük adımlar attırdığını itiraf eden Kalenderidis, "Türkiye Doğu Akdeniz’de ve Ege’de güçlenirken, biz izledik" ifadelerini kullandı.

Savas Kalenderidis, "Yunanistan, Türkiye’nin silahlanma konusundaki gelişmelerini iyi izleyemedi. Şu anda hoş olmayan bir durumdayız" diye konuştu.

Türkiye’nin Ege ve Akdeniz‘de güçlenirken, ülkesi Yunanistan’ın izlediğini itiraf Kalenderidis, "Son dönemlerde Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan bizi uyuttu. Türk ekonomisi güçlendi. Bunları yaparken biz de uykuya daldık. Silahlanma programlarını ihmal ettik ve şimdi hoş olmayan bir durumdayız. Sonumuz meçhul" ifadelerini kullandı.