ETNİK KÖKEN DOSYASI : 1917 Rus Devrimi’nden Sonra Ülkemize Akın Eden Beyaz Ruslar ve Kültürümüze Olan Etkileri


1917 Rus Devrimi’nden Sonra Ülkemize Akın Eden Beyaz Ruslar ve Kültürümüze Olan Etkileri

Ülkemizin sadece şu an değil, tarihin farklı dönemlerinde de sığınmacıların yolunun kesiştiği bir durak noktası olduğunu kanıtlayan bu güzel anektodu Sözlük yazarı "tahirikemal" anlatıyor.

sayısı 3 milyonu aşan suriyelilerle dünyada en çok mülteci barındıran ülkelerden biri haline geldiğimiz şu günlerde, ülkemizde 100 yıl önce vuku bulan bir başka mülteci akını ile ilgili bir şeyler paylaşmak istedim;

istanbul, 1917 rus devriminden hemen sonra yeni kurulan sosyalist rejimden kaçanların sığınağı durumuna gelmiştir.

o dönem bolşeviklere ‘kızıl ordu’, çar’ın ordusuna ise ‘beyaz ordu’ denildiği için mültecilere de ‘beyaz rus’ denilmiştir. beyaz ruslar’ın istanbul’u tercih etmelerinin ilk nedeni, diğer avrupa ülkelerin kısıtlayıcı katı kurallarıdır.

1917 yılından itibaren yavaş yavaş gelmeye başlayan mülteciler, 1919 yılından itibaren soyluların, 1920’den itibaren ise her rütbeden beyaz ordu mensuplarının gelmesiyle kitlesel bir hal almıştır.

Gelibolu’da Beyaz Ordu ile birlikte gelen Rus aileler bir gezide. / informadik.blogspot.com

osmanlı kadınlarının peçe yerine rus kadınlar gibi başlarını tülbent ve türbanla sarmaları da ilk bu döneme rastlar.

çiçek pasajı’nın ismi buranın önünde çiçek satan beyaz rus kadınlardan kalmadır.

zafer toprak ‘mütakere döneminde istanbul’ kitabında ruslar’ın para kazanmak için her yola başvurduğunu, hatta osmanlı’nın ata sporundan esinlenerek gösteri maksadı ile rus kadınların yağlanıp kıspet giydirilerek güreştirdiklerini belirtir.

istanbul’da pastane geleneğini de beyaz ruslar başlatmışlardır. halk, muhallebiciler yerine rusların açtığı pastaneleri tercih eder olmuştur. ilk defa 24 saat açık olan mekan anlayışıyla istanbul halkı bu pastaneler aracılığıyla tanışır.

bu arada zengin osmanlı erkekler ile evlenen bazı beyaz rus kadınları evlerindeki düzenledikleri balolar ve danslı çay toplantılarıyla istanbul sosyete hayatını da değiştirmişlerdir. beyaz rus lydia krassa arzumanova türkiye’deki ilk bale okulunu açmıştır.

Pera Palace’da Ruslardan oluşan bir jazz grubu / 1920’ler

beyaz ruslar edebiyatımızda da kimileyin kendilerini göstermektedirler

yakup kadri karaosmanoğlu’nun ‘sodom ve gomore’ romanında müzisyen, garson ve hayat kadını olarak karşımıza çıkarlar.

keza cevdet kudret’in ‘sınıf arkadaşları’ ve kemal tahir’in ‘hür şehrin insanları’ romanlarında da aşk hayatlarında çıkarcı davranan, eğlence düşkünü kişiler olarak betimlenmişlerdir.

ahmet hamdi tanpınar’ın ‘sahnenin dışındakiler’ eserinde ise ruslar istanbul’un değişen yüzünün bir simgesi ve unsuru olarak karşımıza çıkarlar. tanpınar, ‘kadın kıyafetinden, lokantalara, bardan plajlara kadar birçok modayı ilk onlar getirdiler’ diye yazar.

necip fazıl kısakürek ise beyaz ruslar’a karşı en sert ifadeler kullananlardan biridir. ‘moskof’ adlı eserinde; ‘feraceden tango çarşafa doğru kayan müslüman türk kadını bu felaket örnekleri karşısında perdelerini büsbütün açtı… bugünkü cehennemlik manzaranın temeli ilk defa beyaz ruslar tarafından atılmıştır’ der.

gerçekten de, özellikle beyaz rus kadınlar istanbul’a geldiklerinde olay yaratmışlardır. yüzyıllardır denize girmekten kaçınan istanbul halkı eskiden tarihi çınarları, menba suları ve kuşları ile meşhur fülürye sahillerine bu kez çıplak rus dilberleri izlemeye gider. denizde banyo almak geleneği de bu sıralar ortaya çıkar. bu arada fülürye rus şivesi ile florya’ya dönüşür.

informadik.blogspot.com

sinema ve tiyatrolarda mahremlik giderek kalkar. sinema sahnesinde, kadının hala tesettürlü olduğu bir dönemde, ince bir ten rengi iç çamaşırı giyip akrobasi hareketleri yapan rus kızları halkta heyecan yaratır.

1920-1922 yılları arasında beyoğlu beyaz rus istilasına uğramış gibidir.

ana caddeler üzerinde kabareler, arka sokaklarda pavyonlar açılır.

rus lokantalarının masaları kaldırımlara ve yollara taşmakta, barlarda danslı şovlar sabahın ilk ışıklarına dek devam etmektedir. beyoğlu’nun ön yakasında eski düşesler votka sunarken, arka yakasında odessa ve kiev genelevlerinden kaçan kadınlar uyuşturucu pazarlamaktadır.

istanbullular özellikle sarışın ve beyaz tenli rus kadınlarına ‘haraşolar’ adını takmıştır. haraşo kelimesi gazete köşelerine, fıkralara ve karikatürlere kadar girmiştir.

Büyükada’da bir Beyaz Rus ailesi. / informadik.blogspot.com

rus mültecilerin 1920 yılında sayıları istanbul’da 200 bini geçmişti.

1923 yılında başlayan mübadele ile 1.5 milyon rum türkiye’den yunanistana giderken, yunanistan’dan da yarım milyon türk gelmişti. bu tarihten itibaren beyaz rusların da ülkeyi terketmesi için çalışmalar yapılmaya başlandı.

oturma izinleri 31 temmuz 1927’de sona erdirildi.

1932 yılında yabancıların iş yapmalarını engelleyen kanunun çıkışı ile ruslar için, istanbul cazip olmaktan çıktı. yapabilecekleri bütün işler ellerinden alınmıştı. son kalan ruslar da bu tarihten itibaren başka ülkelere gittiler.

* daha geniş bilgi edinmek isteyenler, jak delon’un ‘beyoğlu’nda beyaz ruslar’ adlı eserine göz atabilirler.

BREZİLYA DOSYASI : İspanyolca’nın Hakim Olduğu Güney Amerika’da Portekizce Konuşan Tek Ülke Neden Brezilya ???


İspanyolca’nın Hakim Olduğu Güney Amerika’da Portekizce Konuşan Tek Ülke Neden Brezilya ???

Kıtanın dil haritasına ilk bakışta dikkati çeken bu durumu açıklığa kavuşturalım.

görünenin izini sürerken yaptığımız yolculuk ve vardığımız yer, görünenden çok daha fazlasını söylüyor her daim.

güney amerika’da iki ayrı dilin konuşuluyor olması mesela. brezilya portekizce, diğerleri ispanyolca. neden böyle peki sorusunu aklına düşüren iz sürücüler, tarihin sayfalarında adım adım geriye giderler. 1492’de colombus’un -henüz o zaman ölçeği tam anlaşılmasa da- büyük keşfi amerika kıtasına ulaşıldığı bilgisi, ispanya kralı ve kraliçesine ulaşır. ferdinand ve isabella, denizcilikte ve keşiflerde kendilerinin en büyük katolik rakipleri olan portekiz’i saf dışı bırakmak için, ispanyol asıllı papa 4.alexander’ı yani rodrigo borgia’yı devreye sokarlar. inanç her zaman güçlü bir silah olmuştur ve burada da öyle olacaktır. papa bir fetva ile cape verde adaları’ndan 100 fersah ötesinin batısının keşif haklarını ispanya’ya verir.

Ferdinand ve Isabella

bunun üzerine portekiz kralı 2. john ülkesinin deniz hareketinin ciddi ölçüde kısıtlanacağını anlar ve yaptığı hamle ile 1494’te tordesillas anlaşması imzalanır; daha önceki çizgi cape verde adaları’ndan 370 fersah ileri çekilir. böylece 1500 yılında brezilya kıyılarına çıkan portekizli pedro álvares cabral burayı portekiz yerleşkesi haline getirir.

işte bu nedenle brezilya portekizce konuşurken diğer güney amerika ülkeleri ispanyolca konuşmaktadır.

her gün işimi yaparken ben de karşımdaki zihnin tarihçisi olurum. resmi ve gayrıresmi tarihin, bilinen ve bilindiği bilinmeyenin izini sürerim. ne olmuştur da kapalı yerlere giremez olmuştur o kadın, kalbi ağzından çıkarcasına çarpan adamın çarpıntısının başladığı an neye tekabül eder, yetersizlik hisleri nereden gelip yerleşmiştir o adamın zihnine…

neyi neden yaptığımızı idrak etmek, bir kertede özgürleştirici, bizi içimizdeki derin devletin müdahalesinden haberdar eden bir unsur. hikâyemizi yaşarken bazen hangi yola neden saptığımızı fark etmiyor, ve ancak geriye dönüp iz sürerek görebiliyoruz istikametimizin gizli nedenlerini.

iz sürmek, kaynağa inmek, ülkeler ve kişiler tarihinde bir gerçek hikaye oluşturmak için elzemdir. hikayeyi anlamak ise hikayeyi doğrultmanın ilk adımı, yeter şart olmasa da gerek şart. ilk adımı atıp yola düşelim de biz, kervanı yolda düzeriz elbet.

kaynak

NAZİZM DOSYASI /// Sadece Almanya Değil, Diğer Batı Avrupa Ülkelerinde de Popüler Olan Görüş : Nasyonel Sosyalizm


Sadece Almanya Değil, Diğer Batı Avrupa Ülkelerinde de Popüler Olan Görüş : Nasyonel Sosyalizm

Çoğunlukla Yahudi soykırımı ile ilişkilendirilen Nasyonel Sosyalizm hakkında "nedir, ne değildir, nasıl ortaya çıkmıştır" gibi soruları cevaplayan bir görüş bildirisi.

Kısa sözlük tanımını verelim önce

Nasyonal sosyalizm (Milliyetçi sosyalizm veya ulusal sosyalizm, Almanca: Nationalsozialismus), etnik milliyetçilik ile sosyalizmi birleştiren, ırkçı, anti-kapitalist, antisemitik ve anti-Marksist bir dünya görüşüdür. İtalya’da Benito Mussolini önderliğinde kurulan faşizm akımından etkilenerek ortaya çıkmıştır.

nasyonel sosyalizm, sıkıcı metinlerden türeyen tehlikeli bir ideolojidir

ülkemizde bu konu hakkında çok ciddi bir uzmanlık geliştiren var mıdır bilmiyorum. açıkçası ben pek bilmiyorum çünkü 2. dünya savaşı’nın fiili çatışmasına girmemiş olmamız bizleri bazı kavramlardan uzak tutarak yabancı kalmamıza neden olmuş. ondan sonra nazilik nedir, işin iç yüzünde neler vardır falan çok fazla kulaktan dolma öğrenmişiz. bugünlerde de zaten nazilere hayran (!) olmaya çok meraklı yığınlarla çevriliyiz.

nasyonal sosyalizm bizim buralarda genelde yahudi soykırımı ile aynı anlamda olarak görülür ama arkasında, yanında, önünde ne var pek bilinmez. genel kanıya göre olay sadece ırkla ilgilidir ve pat diye ortaya çıkıp küt diye bitmiştir. soykırım ile öne çıktığından buna bağlı bazı kavramları (for ekzampıl sosyal darwinizm) da kendisiyle birlikte az-çok bilinirliğe sürüklemiştir o kadar… halbuki bu tamamen doğru bir düşünce değil çünkü nasyonal sosyalist ideoloji, ırksal bir temel ve çıkış noktası içerse de aslında bireyin tüm hayatına hakim olmayı amaçlayan uygulamalar içerdiğinden ideolojinin mantığının ve ne olduğunun net olarak kavrayabilmek adına günlük sıradan adamın hayatına direkt etki ettiği yönleriyle bakmak gerekir ki ben bu durumun avrupalı tarihçiler arasında bile gayet zor ulaşılan bir mertebe olduğunu düşünürüm. çünkü nasyonal sosyalizmin genel resmini çıkarmaya çalıştığınızda kelimeler yığını, detay dağları arasında kayboluyor ve eninde sonunda bir tarafını geride bırakıyorsunuz. ayrıca bu ideoloji almanya’da egemen olduğu 12 sene boyunca öylesine derinlemesine ve farklı yönlerde hem almanların hem de diğer ulusların hayata sızmış ki bir noktadan her şey birbirine geçiyor, sonra neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermiyor ve gerçeklik algınızı kaybedebiliyorsunuz. elbette bu duruma etki eden en büyük faktör propaganda çünkü hem nazi propaganda makinesi hem de müttefiklerin savaş sonrası yerleştirmeye gayret ettikleri fikirlerin propagandaları konuyu çok farklı boyutlara sürüklemiş ve odak noktalarını ıskalamanıza neden olabiliyor.

papağan gibi tekrarlanan bir söz öbeği var: "nasyonal sosyalizmin kurucusu adolf hitler’dir ve kitabı kavgam ile bunu kurmuştur"

bu lafın milyon tane farklı versiyonunu herkes defalarca duymuştur. gelgelelim bu şekilde olaya girmek konuyu çok hafifletiyor. unutmayınız ki böyle bir ideoloji hapisten yeni çıkmış şarlo bıyıklı birinin yazdığı karmakarışık bir kitap ile bir anda kurulmaz, eşyanın tabiatına aykırı bu. nasyonal sosyalizmin kökenlerine bakmaya başladığınızda şunu fark ediyorsunuz ki adolf hitler bu işin aslında son noktası. bir çorba halindeki fikirlerini anlattığı, editörlerin bir kitaptan ziyade "okunabilir bir metin" haline sokmak için çabaladıkları ve neticede kavgam isminde 2 ciltlik bir kitap olarak satışa sunulan şey, temelde kişisel bir manifestodan ibaret. benim için amerika’da milleti vurmadan önce internet sitelerinde aklında geçen zırvaları paylaşanların yazdığı metinler gibi bir metin. çok fazla ama temelsiz ve plansız okumaktan karışmış bir aklın yetersiz akademik yeteneklerine ve entelektüelizmden yoksunluğuna rağmen ortaya attığı analizleriyle abuk sabuk tarihi çıkarımlar yaptığı, ırksal palavraların frengiye bağlandığı, gerçek bilimsel bilginin gözardı edilip anlamsız beylik çıkarımların insan hayatını etkileyen sonuçlara vardığı karman çorman bir toplama, daha fazlası değil… dolayısıyla şu noktayı kaçırmayın, kavgam kitabı size nasyonal sosyalizmin ne olduğunu anlatmaz, onun karmaşıklığını gösterir. kitabı yazdıran (yazan değil çünkü kitabın çoğu kısmı adolf hitler hapiste gevezelik yaparken yanındakilerin (bkz: rudolf hess) aldığı notlardan oluşur) adolf hitler’in en başından beri amacı da "nasyonal sosyalizm diye bir şey kuracağım gençler, hadi bakalım!" falan değildir. hitler’in nihai amacı iktidarı ele geçirmektir ve bu yoldaki her türlü fikir, her insan ve her türlü yol kendisinin başa geçip tek ve değişmez lider olmasına yardımcı olan bir unsurdur. çünkü kendi inandığı fikre göre demokrasi denilen şey ulusu yıkmak için almanya düşmanlarınca ortaya atılan bir zayıflıktır ve bu nedenle tek ve güçlü bir liderin ortaya çıkıp bu zayıflığı ortadan kaldırması gerekir. hitler işte bunu aklından geçirmektedir ve olayın ideoloji haline sokulması işi gibi bir angarya yanındakilere düşen bir görevdir. zaten bu işe gönüllü yığınla adam mevcuttur.

nasyonal sosyalizm en basit ifadesiyle alman tarihindeki temelleri daha gerilerde olan yığınla acayip, uçuk, saçma ve sapkın fikrin vardığı nihai sonuçtur

bu ideolojinin bir numaralı adamı olan adolf hitler’in yaptığı şey alman toplumunda yüzyıllar içinde oluşan tüm aykırı, uçuk ve aşırı siyasi ve sapkın sosyal fikirleri bir araya toplamak ve 1914-1918 arasında çözül(e)meyen, 1918’den sonra uyduruk barış! anlaşmalarıyla ertelenen ve 1929 ekonomik buhranının etkisiyle iyice tavan yapan ekonomi temelli siyasi sorunları da kullanarak bunları alman halkına empoze etmektir. hitler, temelde, alman halkının kontrolünü ele geçiren etkili bir ajitatördür. hareketinin fikri temellerini kendisi atmıştır ama bu harekete ideolojik derinlik kazandıranlar kişiler alfred rosenberg, heinrich himmler, joseph goebbels, hermann goering, ernst röhm gibilerdir. hitler karakteri itibariyle çok konuşmayı seven birisidir ama gerek kafasının cidden karışık olması gerek başladığı bir iş üzerindeki hevesinin çabuk geçmesi gibi nedenlerden ötürü ortaya attığı bu ideolojiye oturup kalın kalın ideolojik kitaplar yazacak durumda değildir. bu görev ideolojiye daha meraklı insanlara ihale edilen bir angaryadır ve bu angaryanın en büyük uygulayıcısı da nasyonal sosyalist ideolojinin temellerini yazıya döken enteresan bir baltıklı olan alfred rosenberg tarafından atılmıştır. bu adamın adı bizdeki nazi hayranları ve wehraboo tayfası arasında pek bilinmez ama kendisinin yazdığı myth of the twentieth century almanya’da kavgam’dan sonra en fazla satan ikinci ideolojik kitaptır. hitler’in başa geçmesinden sonra kavgam kitabı her yeni çiftin evlenirken birbirine hediye ettiği, her evde mutlaka bir kopyası olması gereken bir kitaba dönüşmüştür. gelgelelim alfred rosenberg’in kitabı da en az kavgam kadar ilgi gören, hitler’in bizzat kendisi tarafından yüceltilen ve kopyaları nazi tapınaklarından baş köşelere konulan bir kitap olmuştur. rosenberg’in kendisi nazi çevrelerinde bile sevilmeyen, sosyal hayatta gayet uyuz, soğuk ve pasif bir tip olarak görülebilir ama öyle ya da böyle nasyonal sosyalist ideolojinin felsefi temellerini de atan bir adamdır. ayrıca bu fikrin çerçevesinin çizilmesinde nazi gazetesi völkischer beobachter‘ın da çok ciddi bir etkisi var çünkü belli başlı naziler en başından beri bu gazetede takma isimlerle ya da kendi adlarını kullanarak ideolojik derinlikli yazılar yazdılar.

rosenberg’den başka genelde havacılık ve luftwaffe denilince akla gelen hermann goering de ideolojinin temellerini atan birisi

goering özellikle 1939’dan sonra biraz geri planda kalsa da aslında münih’teki birahane darbesi rezaletinden sonra neredeyse yıkılan nazi hareketini ortaya yeniden çıkartan, hareketi sürekli ivmelendiren, nazilerinde devlet kademelerine ilk sızmasını yapan, ırksal kararlarda ciddi etkisi olan birisi. bu süreçlerde nasyonal sosyalist ideolojinin siyasi ve ırkçı tarzını belirleyip başlangıçta sa’larda daha sonra nsdap’nin diğer organlarında yaygınlaştıran, bu ideolojiyi farklı araçlar kullanarak topluma empoze etmede ciddi etkisi oldu goering’in. rosenberg gibi basını bol bol kullanmışlığı da vardır bu adamın. sonradan işi keyif pezevenkliğine vurup götü göbeği salması, kendisini taşak olanı seviyesine indirmesi sizi yanıltmasın, ciddi ciddi hastalıklı bir tiptir kendileri. almanya’yı hukuksuzluk bataklığına sokan, devleti parti ile bütünleştiren ekibin en önemli üyesidir.

onun dışında ideolojiyi ortaya çıkartıp yönlendiren diğer adamlar aslında herkesin bildiği lider kadrodakiler değil. özellikle ikinci seviye insanlar nasyonal sosyalizmi inşa eden asıl tayfa. bunlardan en bilindik olanlardan reinhard heinrich, julius streicher, hermann esser gibi kişiler. bu seviye tipler bürokrat olarak devletin fiilen iş yapan kademelerine ya da gündelik hayatın gündemi belirleyen noktalarına yerleştiği için ideolojiyi pratiğe dökerek yaşananları fiziki hale sokan asıl tehlikeli kesim. zaten işin doğası budur. lider fikri ortaya atar, altını doldurmak ikinci kademe tiplere kalır. almanya’da yaşanan da budur. mesela bir heinrich himmler ss subaylarının işgal edilen bölgelerdeki halka nasıl davranacağını genel ifadelerle belirler ama ss subayının bir mahalleye girdiğinde oradaki insanlara ne şekilde hitap edeceğinin esaslarını belirleyen reinhard heinrich’tir. dolayısıyla ideolojinin pratiğini aslında 2. seviye oluşturur.

Hermann Goering

ana konuya geri dönelim, bu adamların aklına bu ideoloji pat diye gelmedi elbette

beslendikleri bir köken mevcut. alman tarihine baktığınızda da yavaş yavaş yükselen bir süreç var. mesela modern almanya’nın temeli olan prusyalıların kendilerine komşu olan slav ırklarına bakışları nasyonal sosyalizmin slav ırkına olan kaba ve merhametsiz yaklaşımının kökenini oluşturuyor. şöyle ki 1700 ve 1800’lü yıllardaki büyük alman toprak sahipleri (bkz: junkerler) kendilerine ait uçsuz bucaksız topraklarda çalıştırmak üzere binlerce slav kökenli insanı yarı köle olarak çiftliklerine aldı. temelde topraksız köylüler olan bu insanlara karşı sürekli aşağılayan bir tonda yaklaşan bu büyük toprak sahipleri ırkçı fikirlerini gittikçe diğer alman toplum katmanlarına, bilhassa üst katmanlara yaydı çünkü orduyu ellerinden tutan subay sınıfı, ticari hayatı yöneten işadamları ve hayatın diğer alanlarında hakim olan hukuk adamları ve/veya akademi kökenliler genelde junkerlerin okumuş dokumuş, büyük maddi imkana sahip çocuklarıydı. bu nedenle nazileri iktidara taşıyan asıl kişiler de bunlar oldu çünkü bir ideoloji halkta ne kadar kabul görmüş olursa olsun egemen sınıflar arasında yayılmazsa ve bu sınıflar tarafından desteklenmezse iktidara yürümesi ya imkansızlaşır ya da iktidara gelse bile maddi desteği olamayacağı için bir süre sonra başarısızlığa uğrar. bu nedenle nazileri besleyen en önemli fikri kaynaklardan biri de junkerlerin zaman içinde geliştirdiği bu ırkçı önyargılardır.

ayrıca nasyonal sosyalizm deyince almanlardaki volk kavramına da değinmeden geçmemeliyiz

volk’u sokağa çıkıp sorsak alacağımız yanıtların%99’u volkswagen olur. biz bu kadar uzak bir kavram işte ama nasyonal sosyalizm’in en temel noktası. şimdi volk’un kelime anlamı "halk" ya da "toplum" gibi çevrilebilir ama ideolojik açıdan belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve bu toprak parçası ile toprağın üzerinde yaşayan insanların hem fiziken hem de kan bağı ile birbirine bağlı olmasını ifade eden bir kavram. biraz mitolojik bir tarafı var anlayacağınız. volk denildiğinde nazilerin anlatmak istediği birlik olmuş ve birbirine kenetlenmiş ama aynı zamanda toprakları için kanlarını dökebilecek bir insan topluluğu. bu topluluğun da farklı ırksal unsurlarla ya da ırkın saflığını? bozacak hastalık ya da kötü huylara sahip bireylerle kirlenmemesi gerekmekte. dolayısıyla hitler "ein volk, ein reich, ein führer" diye mitinglerde tepinirken anlatmaya çalıştığı şey de bu.

almanların ırkçı bir ideoloji geliştirmesinde fikri açıdan etkisi olan 2 adam daha vardır. bunlardan ilki aslen bir fransız olan kont joseph arthur de gobineu, diğeri de kafası oldukça karışık bir ingiliz olan houston stewart chamberlain‘dir. bu iki adam yazdıkları ile 1800’lü yıllarda dağınık halde olan ırkçı fikirleri kitap haline sokup insanlara yazılı eserler olarak aktaran iki önemli figürdür.

Chamberlain

gobineu, yazmış olduğu an essay on the inequality of the human races isimli kitabında ırklar arasındaki eşitsizliği konu alır. ırkların karışması ve ırksal saflık hakkında yazdığı bu kitabından kitabında almanlar için dolaylı da olsa ortaya koyduğu olumlu fikirler neticesinde özellikle almanya’da oldukça popüler olmuştur. ama nazileri fikri açıdan etkileyen asıl eser hayatına bir ingiliz olarak başlayıp bir alman olarak sonlandıran chamberlain’ın yazdığı the foundations of the nineteenth century isimli kitaptır. chamberlain bu kitapta uzun uzun almanların neden ari ırk olduğunu yazar, hristiyanlık tarihinden de bahsederek yahudilerin ne şekilde bir yol izlediğinden bahsedip durur, tötonlardan girer bilmem nerden çıkar ve neticede "dünyayı kurtarırsa almanlar kurtarır aga" diye mevzuyu bağlar. elbette bu bağlama sonucunda milliyetçiliği bol bol kullanan kayzer 2. wilhelm’in de dikkatini çeker ve 1. dünya savaşı öncesi bol bol milliyetçi propagandaya yardımcı olur.

bu noktaya geldiğimize göre işin enteresanlığı da başlıyor

enteresanlık şu; kabul etmeliyiz ki avrupa’da 1800’lü yıllar boyunca ve 1900’lü yıllarda giderek yükselen milliyetçiliğe paralel olarak artan bir ırkçılık mevcut. bu ırkçılık sadece almanya’da değil fransa, ingiltere gibi büyük ülkelerde dahi yükseliyor. ancak bu erken dönemde ırkçılık henüz yıkıcı bir ideolojiye dönüşmemiş ve günlük hayatı çok da fazla etkilemeyen, genelde aşırı uçların kafayı taktığı ve toplumun büyük bir bölümünde de önyargı olarak değerlendirebileceğimiz bir seviyede.

nasyonal sosyalizm felsefe açıdan baktığınızda feci saçma genellemeleri bol bol bulunduran, bazı yerlerde bilimsel bilgi kırıntılarından yola çıkıp neticede abuk sabuk sonuçlara varan, okuması gayet sıkıcı, insan doğasını hiçe sayıp kişiyi robotlaştırmayı, çok dar kalıplar içine sokmayı amaçlayan bir fikirler bütünü. propagandadan sıyrılıp ayık kafayla olaya baktığınızda yüzyıllar için nice sanatçı, felsefeci, bilim adamı vs. çıkartan alman ulusun nerede kısa devre yapıp bu saçmalığa prim verdiğini anlayamıyorsunuz. ancak şeytan ayrıntıda gizli ve işin özünde hepimizin hayatını yönlendiren içimizdeki minik ama gayet kötü olabilen o küçük çocuk yatıyor. insan doğası gereği çoğu zaman maddi çıkarların elde edilmesi için bir kılıf bulunması normal bir olaydır. işte bu anda da nasyonal sosyalizm çıkar odaklı düşünenlerin bir kılıfı olmakta ve bunun neticede harekete olan destek bir anda patlayıveriyor.

İsveç Nasyonel Sosyalizm Partisi

nasyonal sosyalizm’in bu kadar popüler olmasındaki en önemli etken hiç kuşkusuz 1929 dünya ekonomik buhranının tüm ülkeleri gibi almanya’yı vurması

şu andaki tarih yorumunda bu buhran olmasaydı nasyonal sosyalist hareketin en azından bu kadar çabuk almanya’yı ele geçiremeyeceği ve günlük liberal politikalar ile sosyal demokrasi arasında bir noktada pik yapıp neticede kaybolup gideceği fikri hakim. fakat işler öyle yürümedi maalesef.

hareketin münih’te küçük bir birahane odasında doğan öyküsünü anlamak için öncelikle şunu kabullenmeniz gerekir: adolf hitler bir ideoloji kurmak amacıyla yola çıkmış falan değil. kavgam’da yazdığı zırvaları ve beylik lafları boşverin, asıl amacı iktidarı ele geçirip kafasındaki fikirleri uygulayabileceği bir hakimiyet kurmak. bunu yapma yolu da, kendisi gibi yüzlerce insanın o dönemde almanya’nın her yerinde yaptığına ve istediğine benzer bir şekilde, "memleketin kötü gidişatına karşı" bir şeyler yapmak ve bu yolda kendince gördüğü aksaklıkları topluma gösterip bir şekilde yönetime geçerek almanya’yı eski seviyesine getirmek söylemini kullanıp, insanların karşısına çıkmak. o dönemde yani 1918 sonrasında alışılageldik bir durumdur çünkü almanya’nın bu döneminde siyasi parti kurmak ve siyasi mitingler yapmak çok kolay bir iş olduğundan yüzlerce insan benzer amaçla yola çıkıp yüzlerce siyasi parti kurmuş, birahanelerde toplantılar yapıp ülkeyi içine düşülen buhrandan kurtaracak kişilerin kendileri olacağı konusunda insanları ikna etmeye çalışmıştır. hitler’in bu insanlardan farkı ise şudur; iyi konuşması, gayet yetenekli bir örgütçü olması alışılageldik usüller yerine farklı propaganda metodlarını kullanması. onun dışında kendi işine yarayacak hemen herkese mavi boncuk dağıtmayı çok iyi bilen biridir ve çoğunluğun hoşuna gidecek ajitasyonları çok rahatça yapabilir. çok okuyan ve okuduklarından kendince (yanlı, çok yanlış, feci seviyede yanlış seviyede) dersler çıkartan keskin zekalı, geveze ama dar kafalı bir adam olmasına rağmen bitmeyen hırsı ve bu hırsın güdülediği çalışma azmi sayesinde kısa sürede tüm bu siyasi karmaşa çöplüğünden sıyrılıp yükselir ve kendisini tüm almanya’ya tanıtacak olan olaya yani birahane darbesi komedisine kadar durmaksınız yükselir.

bu noktada önemli olan diğer şey ve nasyonal sosyalizmin yayılmasının en önemli etkeni şudur

kim olursanız olun eğer adı çıkmış, koyu bir komünist veya sosyal demokrat değilseniz nasyonal sosyalizm için çalışabilir, bir şekilde bu hareket içinde kendinize rahatça bir yer bulabilir ve "kariyer" yapabilirdiniz. bunun anlamı şudur; hitler partisini ve ideolojisini oluştururken neredeyse tek kıstas olarak kendisini alman hisseden herkesin kendisine katılabileceğini var saymıştır. işe başlama mantığı böyle olunca uyuşturucu müptelaları, savaşta kafayı yemiş eski askerler, psikopatlar, katiller, tecavüzcüler, savaş sonrası hayatları mahvolmuş insanlar bu harekete kabul edilir çünkü nasyonal sosyalizmin sokakta savaşacak kişilere ihtiyacı vardır çünkü dönemin "alman siyasi parti yasaları ve gelenekleri" uyarınca her parti spor kolu altında kendi siyasi fikirlerini karşı tarafa nazikçe! kabul ettirecek serseri takımları beslemektedir. nsdap’de bu hakkı sonuna dek kullanır. partinin spor kolu olan sa giderek güçlenirken bu güçlenme elbette tamamen ideolojik nedenleri kapsamıyordu. sa’ya girip kavga-dövüş içinde geçecek bir hayata evet diyen insanlar
her şeyden önce kendilerine verilecek düzenli bir maaşın hayalini kurmaktaydı. bununla birlikte partiye dahil olanlar daha sonra yoğun bir ideolojik eğitime maruz kaldığından çok geçmeden inanmış bir nazi haline geliyordu.

bunun yanında nasyonal sosyalizm’in okumuş takımını da kendi yanına çekmesi için partinin entelektüel bir tarafa da ihtiyacı vardır ve bu taraf subaylar, üniversitelerde çalışan üniversite hocaları, sanatçılar (wagner etkisini ihmal etmemek gerekir) tarafından tamamlanır. nasyonal sosyalizm toplum katmanları arasına yayılırken okumuş tayfanın sa’ya katılan serserilere nazaran maaş yerine nsdap ve hitler’in ciyak ciyak bağırarak sürekli bir şekilde tekrarladığı "düzenli bir ülke, istikrarlı bir hayat" vaadine inanarak bu harekete yönelik seçimini yapmıştır. bu noktada bir emniyet subabı olarak akıllarından geçen hitler’in alışılmışın dışında bir lider olduğu ancak zaman içinde ordunun da etkisiyle liberal politik düzene uyum sağlayıp aşırılıklarını törpüleyeceği yönündedir çünkü sa’ların ve diğer bazı ahlaksız parti üyelerinin yaptıklarıyla ilgili sürekli hitler’e şikayetler gitmektedir. ancak güvendikleri dağlara kar yağar, orduyla bir şekilde anlaşan hitler kendisine karşı duracak yegane silahlı gücü önünden çektikten sonra ciddi seviyede azgınlaşır.

Alman Nasyonel Sosyalist Partisi

kapital tarafı ise işe şöyle bakmıştır

sosyal demokratlar ve komünistler kendilerine düşmandır. hele ki komünistlerden zerre hazzetmemişlerdir çünkü 1918 sonrası karmaşa ve terör döneminde, sovyet rusya’nın da etkisiyle yer yer ilan edilen komünist yönetimler kendi malvarlıklarını ciddi şekilde tehdit etmiştir. hitler ve peşindekiler, kapitalistler için bulunmaz nimettir. hitler’i yüksek sosyete ile tanıştıranlar ve kapitalist patronları nsdap ideolojisine yaklaştıranlar (unutmayınız ki kapitalizmin ideolojisi olmaz sadece iyi geçindikleri ideolojiler olur) hitler’in ardından bu adamlarla yaptıkları konuşmalarda bu cahil, görgüsüz ve kaba avusturyalı askerin kolayca dizginlenip kendi güdümlerine gireceğini öngörerek patronları nsdap’ye yardım etmeleri konusunda teşvik etmiştir. hitler ve nasyonal sosyalizmin paraya ihtiyacı vardır çünkü iktidarı ele geçirmeden önce devlet olanakları ellerinden olmadığından sa ve diğer parti memurlarının her ay milyonlarca mark tutan maaşları için ciddi bağışlara ihtiyaçları vardır. bu noktada yine bir win-win durumu oluşur. hitler sokaklardan solcuları temizleyecektir patronlar da hitler’e istediği kadar para verecektir. bu açıdan bakarsak patronlar sınıfı nasyonal sosyalizme "iş" gözüyle bakmış ve desteklemeye karar vermiştir.

bazı noktalarda isteseniz de tarihe müdahale edemezsiniz

kimi insanlar bazı ulusların kaderidir, engellenemezler (lafın orijinali için (bkz: walther heinrich alfred hermann von brauchitsch))… hitler de böyle biridir. iyi bir örgütçüdür çünkü serserilerden, ayyaşlardan, sokak kavgacılarından, cinsi sapıklardan oluşan bir güruh ile normalde bu seviyedeki ayak takımı ile yan yana bile gelmeyecek olan burnu büyük sınıfları, akademik kariyeri olan üniversite hocalarını, burnundan kıl aldırmayan alman subay sınıfını, çeşitli seviyelerde soyluları, alman kapitalini ellerinde tutan sanayicileri, öyle ya da böyle biraraya getirmeyi başarmış ve hepsini bir şekilde harekete dahil etmiştir. hitler nasyonal sosyalist ideoloji için ironik bir şekilde sonuna dek karşı olduğu komünizm’in vazgeçilmez lafı "devrim" kelimesini bol bol kullanmıştır. her devrim dediğinde kendisine bağlı alman işveren sınıfını korkudan hop hop hoplatmış olsa da aslında bu kelimenin anlamını boşaltıp milyonları kendi fikirlerine uydurmuştur.

nasyonal sosyalist ideoloji, temelinde çelişkiler olan bir fikirdir

toplumu oluşturan bireyi hem önemser hem yok sayar. birey önemlidir çünkü toplumun sağlamlığı bireyin sağlam, sağlıklı ve safkan olması ile doğru orantılıdır. aynı zamanda birey önemsizdir çünkü hem evrim süreci hem de toplumun iyiliği için birey kolayca yok edilebilir ya da yok olmasına izin verilebilir. bu noktada 1900’lerin erken dönem aşırı milliyetçi bir söylemi olan "tereyağından önce top" mantığına girer nasyonal sosyalizm ve kişileri devleti yüceltmede harcanacak kolay bir unsur olarak görür. fakat reel hayatta çoğu nazi söylemi insanlara değer verildiğine yönelik ifadeler de içermektedir. nazilerin özellikle aile, çocuk ve gençlere yönelik propaganda faaliyetinde bu kesimlerin toplumun genel yapısı için ne kadar önemli olduğu tekrarlanıp durur.

işin ekonomik yönüne de bakmamız lazım

hitler’in ideolojisini alman ekonomik hayatına sokanlar, aynen diğerleri gibi 1. ve 2. seviye nazilerdir ve hatta diğer nazi liderlerinden daha etkilidirler çünkü hitler ekonomik konulardan zerrece anlamayan bir adamdır. bu yöndeki bilgisi çok kısıtılıdır. onun için önemli olan 2 şey vardır; birincisi alman halkının karnını doyurabilmek ve ikincisi de silahlanma programının başarılı bir şekilde sürmesidir. işte hitler sadece bu iki amacı öne çıkarır ve nazilerin ekonomik kurmaylarından olan gottfried feder, hjalmar schacht gibi isimler ekonominin dizginleri ellerinde tutar. 1929’dan sonra düzelmeye başlayan ekonomik durumdan ve dünyada dönen kapitaldan maksimum seviyede yararlanmak isteyen naziler türlü ekonomik numara ile ülkeye daha fazla para çekip çok daha fazla üretim yapabilmenin yolunu arar durur. bu anda akıllarına işçilerin neredeyse çağdaş köleler haline gelecekleri "iş karnesi" uygulamasını getirirler ve bu şekilde işçi hareketlerinin önüne geçilip verilen 1 lokma ekmek için devamlı şükreden bir işçi sınıfı yaratılır. nasyonal sosyalizm için işçiler için de farklı çalışmaz ve bir işçi hem önemli hem de önemsiz hale sokulur.

toparlamakta fayda var

neticede nasyonal sosyalizm çıkarları öne alıp insan doğasını inkar eden bir sistemdir. bu çıkarlar ırksal soslu bir söylemle ortaya atıldığında sonuçlarını tahmin etmek zordur çünkü insan aklının vahşet seviyesi sonsuzdur. bu vahşet günlük hayatta tembelleri hapse atmaktan tutun da belli bir bölgedeki ekonomik yaşamı ele geçirmek için oradaki tüm insanları öldürüp yakmayı da normal görebilir. nasyonal sosyalizmin "güçlü olan her şeyi hak eder, gidip kendine ait olanı alması kadar doğal bir şey yoktur!" mantığı ve bu yönde ilerletilen propaganda bugün dahi çoğu insanı etkilemekte. bunu çok tehlikeli buluyorum çünkü hem burada hem de farklı platformlarda "ya tamam hitler yahudileri öldürdü ama…." diye temelinde nasyonal sosyalist propaganda olan lafları sıralayan çok insan var. bu insanlar düşünmeden konuşuyor çünkü işin arka planı, başta da dediğim gibi, net bir şekilde anlatılmamış durumda.

son bir lafım da ideolojideki "sosyalist" lafına. bu laf aslında sosyal demokrat insanları da bir şekilde cezbedip harekete çekmek adına söylenmiş bir kelime, hitler’in gece sohbetlerinde bu durum defalarca ifade edilmiş durumda. nasyonal sosyalizm’in sosyalist tarafı uzun bıçaklar gecesi‘nde ortadan kaldırıldı çünkü bu kanadın hitler’in mutlak liderliğine yönelik potansiyel bir itiraz tehlikesi vardı. ancak bu ideoloji bunu kaldırmaz çünkü lider kültü nasyonal sosyalizmin değişmez temel taşıdır.

Koyu Bir Faşist Olan Hitler’in Partisinin İsminde Neden "Sosyalist" İbaresi Bulunuyordu ???

Adolf Hitler’in iktidara yükselen Nazi Partisi’nin uzun ismi, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idi. Partinin iktidar süresince uyguladığı politikalar ise ibretlik olmakla beraber sosyalizmin tam tersi. Sözlük yazarı "mr know it all" bu durumu anlatırken sol görüş içinde neden bu tarz zıtlıklar olduğunu da açıklıyor.

her fırsatta marksizme küfreden hitler için sosyalizm fikrinin bir araç olduğunu söylemek mümkün.

partisinin sosyalist kanadı (sa’lar, goebbels vs.), alt sınıflar için burjuvanın alaşağı edilmesinden yanayken, buhran sonrası işsizlik fırlamışken dış borçların ödenmeyeceğini, herkese iş ve ekmek sağlanacağını taahhüt etmişti. 30′ seçimi sonrası hitlerin oyları patlamışken, benzer söylemleri kullanan komünistlerin de oylarında artış olmuştu. iktidarı hedefleyen hitler, ortaklık için burjuvaya yönelme amacını güderken ilk işi, sa’lardaki antisemitist, milliyetçi fakat antikapitalist subayları, güçleri tasfiye etmek oldu. birahane ayaklanmasında başı çeken ernest röhm ve gregor strasser gibi "işçi sınıfı siyasetini" diline dolayan kişileri tasfiye etti veya öldürttü.

hitler, yanına çekemediği sosyalistleri öldürtürken burjuvayla olan ilişkilerini sağlamlaştırdı. maden sahipleri, çelik tröstleri, sanayiciler, banka sahipleri, sigorta şirketleri hitler için maddi ve manevi destek konumuna geldiler.

hitler iktidarı ele geçirdikten sonra, sosyal demokratlar ve komünistler için zor günler başladı.

gazeteleri toplatıldı, toplantıları, binaları basıldı. malvarlıklarına el kondu. uydurma davalarla, sahte tanıklarla birçok komünist idamla yargılandı. 1 mayıs’ı ulusal işçi bayramı ilan eden hitler, bunun ertesinde tüm sendika liderlerini toplama kampına attı. toplu sözleşmeler yasaklandı, tüm mukaveleler nazi partisinin atayacağı kişilerce belirlenecekti. burjuva doğru ata oynamıştı! alman işçi cephesini kurmakla görevlendirilen robert ley‘in 1 mayıs söylevi yaşananların zıddıydı;

"işçiler! sizin kurumlarınız bir nasyonal sosyalistler için kutsaldır. ben kendim yoksul bir köylü çocuğuyum ve yoksulluğun ne demek olduğunu biliyorum. adsız kapitalizmin sömürüsü nasıldır onu da bilirim. işçiler! size söz veriyorum, biz yalnız mevcut olanı korumakla kalmayacağız. işçinin korunmasını ve haklarını daha da ileri götüreceğiz!"

Robert Ley

tüm bunlara rağmen, nazi’lerin "milliyetçilikten, antisemitizmden muaf olmayan sosyalist kanadı", sanayii devletleştirecek, toprak üzerinde mülkiyeti kaldıracak ikinci ihtilalin gerekliliğini vurgulamaktaydı.

böylece kâr eşitçe paylaşılabilecekti. birçoğu işsiz sa birlikleri ikinci ihtilalin motoru olma niyetindeydi. hitler ise generallere yönelip sa’ların gücünü azaltarak kapitalist iktidarını güçlendirme amacındaydı. iktidarın kolluk kuvveti sa miadını doldurmuş, 150’ye yakın üst düzey sa lideri kurşuna dizilmiş, ilk uluslararası görüşmelerle "eşit silahlanma" vurgulanarak generallerin çağı başlamıştı. yeni çağda sosyalizmin, antikapitalizmin esamesi okunmadı.

haliyle, nasyonal sosyalizmi marksizmle eş tutmaya çalışmak, aynı politik tavrın farklı pratikleri olarak değerlendirmek imkansız. fakat, her mağlup ideolojinin sığındığı dolchstosslegende olgusunun soldaki izdüşümü olarak sovyetlerin çökmesi gösterilebilir. nitekim her ikisi de iç güçler, ajanlar, karşı devrimciler yüzünden çökmedi mi? baştakilerin vebalden sıyrılma çabaları her ideolojide aynı maalesef.

geçen gün aramızda birtakım ideolojik farklılıklar olan bi arkadaşımla solun neden bu kadar çok fraksiyonlara bölündüğünü tartışıyorduk. vardığımız sonuç şu ki; aradaki benzerlikleri bahane ederek bir birlik oluşturmaktansa farklılıkları kalın çizgilerle belirtip ayrışmak daha doğru. bundan da rahatsız olmamak lazım. misal; bir yanda işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır diyen marksizm diğer yanda iktidarı kolluk kuvvetleri ve sanayi patronlarıyla pekiştiren, ele geçiren nazizm! benzer söylemlerden yola çıkıp ortaklık kurmaktansa ana çelişkiyi vurgulamak daha yerinde. böylece sol içinde işçi sınıfının yerine başka sınıfları ikame etme anlayışındaki sol geleneklerden de sıyrılmak mümkün.

ha bi de, mussolli’nin tam adı benito amilcare andrea mussolini. babası sıkı komünist. isimleri özenle seçmiş, meksika ayaklanmasında bir liderlerinden benito juarez, anarşist amicare caprini, sosyalist bi figür andrea costa‘dan derlemiş. gel gelelim sonuç ortada. bu tip romantik sembolik hezeyanların zerre önemi yok. en büyük kanıtı.

Nasyonel Sosyalizm Simgesi Olarak Bildiğimiz Gamalı Haçın Aslında Binlerce Yıldır Kullanılması

Genelde Hitler ve partisi Nasyonel Sosyalist Parti’nin sembolü olarak bildiğimiz bu imge, aslında çıkış noktası çok daha eskilere dayanan ve başka anlamları da olan bir işaretmiş.

gamalı haç, yunanca’daki gammadion kelimesinden gelir

ilk olarak m.ö 3000’de pakistan civarlarında kullanıldığı bilinmektedir. daha sonraki tarihlerde sümer krallığından çin‘e, iskandinavya‘dan maya medeniyetine kadar birçok yerde kullanıldığı görülmüştür..

Pakistan bölgesinde bulunan antik parçalar.

2.dünya savaşına kadar ingiltere, abd gibi ülkeler dahil bir çok ülkenin tebrik kartlarında lucky star adıyla uğur getirmesi için kullanılmıştır. hatta 1.dünya savaşı’nda amerikan uçakları bu sembolü taşımıştır. vakt-i zamanında musevilerin de kullanmış oldukları bir semboldür.

hitler‘in bu sembolü aryan ırkının sembolü olarak lanse etmesi ve aryan kelimesi ile bağdaştırması ise bu sembolün aynı zamanda antik çağa ait aryan güneş tanrısının sembolü olmasıdır… ayrıca hitler’in üyesi olduğu "black order of thule" adını taşıyan okültist hareketin de sembolü gamalı haç idi..

öte yandan kore‘de günümüzde halen kiliselerde gamalı haç işareti vardır, anti-christ kavramıyla özdeşleşip paganizmin sembolü olan bir işaretin kiliselerde görülmesi ise ayrı bir ironidir…

ares kelimesinden türeyen ve manası aristokrasiye tekabül eden aryanlığa gelince, kökenlerinde hindistan ve iran vardır. hatta muhtemelen ilk aryanın derisinin siyah olması olasılığı generation x aryanistlerini hasta etmektedir.

alemde kendini tek sanmak fikriyatıyla yola çıkan bazı almanlar 5000 yıllık bir işareti kendilerine mal etmektedirler. (bkz: ah be abi)

TURİZM DOSYASI /// Kartpostallardaki Kadar Güzel Ülke : Bahamalar Hakkında Bilinmesi Gerekenler VE ŞEYSELL ER


Kartpostallardaki Kadar Güzel Ülke : Bahamalar Hakkında Bilinmesi Gerekenler

Karayipler’de bulunan ve resmi adı Bahama Milletler Topluluğu olan Bahamalar, gerçekten doğal güzellikleriyle insanı cezbeden bir ülke. Gelirinin büyük kısmı turizm olan bu güzel ülkeyi biraz tanıyalım.

bahamalar, florida‘nın 70-80 mil açıklarında bulunan, onlarca hatta yüzlerce irili ufaklı adadan müteşekkil takımadanın oluşturduğu bir ülke. ülke, üç büyük adanın etrafındaki küçük adalardan oluşmaktadır. bu üç büyük ada grand bahama (büyük bahama adası), bimini ve new providence (nassau)’dir (gerçi başka irice adalar da var ama en önemlileri bunlar olduğu için andım. gemi turlarında da bu üç ada daha sıklıkla ziyaret edilir).

eski bir ingiliz kolonisi olan ülke 1973’te bağımsız olsa da hala ingiliz kraliyet ailesi’ni monarşi olarak tanır

her yerde kraliçe’nin portrelerini görmek mümkündür. yönetimde ve sosyal hayatta da ingiliz etkisi elle tutulacak ölçüde belirgindir. zamanında ülkeye getirilen köleler (hepsi köle olarak gelmemiş, bazıları amerikan bağımsızlık savaşı sırasında ingiliz yönetiminin tanıdığı hürriyet döneminde gelmiş, aşağıda tekrar bahsedeceğim) sayesinde ülkenin nufusunun önemli çoğunluğu siyahlardan oluşuyor. ülkenin nufusu yaklaşık 400 bin ve ingilizce konuşuluyor ülkede. konuşulan ingilizce gayet anlaşılır bir ingilizce, diğer kolonilerdeki gibi bozuk bir aksan yok. muhtemelen amerikan etkisi sayesinde. para birimi bahama doları olsa da, 1 bsd eşittir 1 usd olduğu için pratikte ikisi beraber kullanılıyor.

bahamalar, amerikan bağımsızlık savaşı sırasında önemli bir rol de oynamış

dönemin amerikan sömürge yöeneticilerinden biri olan iskoç asilzadesi john murray (4. earl of dunmore), savaş sürecinde işlerin kötü gittiğini görünce, siyahlara ingiliz ordusu saflarında savaşmaları karşılığında özgürlül vaadetmiş ve epey bir siyah bu sayede özgürlüğünü kazanmış. bütün bunlar abraham lincoln‘den yüzyıl kadar önce vuku buluyor ama john murray epey tartışmalı bir isim çünkü bu yaptığının ahlaki nedenlerden çok stratejik nedenlere dayandığı iddia ediliyor. bu iddiayı desteklemek için de savaştan sonra bulaştığı köle ticareti ve bir çok konuşmasına yansıyan ırkçı söylemler öne sürülüyor (şahsen ben ikna oldum). ingiliz askeri savaştan yenik ayrılınca kanada ve bahamalar’a çekiliyorlar. işte o sırada ingiliz ordusunda bulunan eski köleler buradaki insanların ataları (tabi daha öncesinde adaya getirilmiş siyahi köleler de var).

askeri açıdan da önemli bir tarihi var adanın

hiç saldırıya uğramamış olsa da john murray son savunma hattını bahamalar’a kurmuş. onun döneminde yapılmış olan bir kaç tane kale ve karakol (ingilizce‘de fort olarak geçiyor; bir tanesi hariç kale denemez, daha küçük yapılar, o yüzden karakol olarak çevirdim ama başka önerilere açığım) yapılmış. ziyarete açık olan bu ‘fort’lara bir uğramanızı tavsiye ederim. muhtemelen savaş sonrasında yeterli donanıma sahip olmayan amerikan donanması adaları almak için üstelememiş ve 4. earl of dunmore john murray, başarısızlıkları dolayısıyla geri çağrılmış.

bugün bahamalar’ın ekonomisi turizme bağımlı ve hemen her şeyi amerika’dan (abd) ithal ediyorlar

dolayısıyla her şey ateş pahası. özellikle düğün seromonisi ve/veya balayı için amerikalıların başlıca uğrak yerlerinden biri. zaten girişte elinize tutuşturulan gümrük kartlarında ziyaret amacı olarak seçeneklerden ikisi ‘wedding’ ve ‘honeymoon’ (düğün ve balayı). zaten her yerde yeni evli çiftler ve hatta gazinoda düğün sonrası kumar oynayan davetliler (hatta gelin ve damat; abartmıyorum gözümle gördüm) görürseniz şaşırmayın.

ülke, kağıt üzerinde epey zenginmiş gibi görünse de istatistik biliminin kör noktası sizi yanlış düşüncelere yöneltmesin

çok gelişmiş, gelir adaletinin sağlandığı bir ülke değil. hatta fakirlik diz boyu. ingiliz kolonilerinin genelinde görüldüğü üzere altyapı çok da sağlıklı değil. temiz su kaynakları bol olmasına rağmen musluk suyu bırakın içmeyi banyo yapmaya bile müsait değil. mecburiyetten banyo yaptığınızda, kaldığınız süre boyunca saçlarınız diken diken gezmeye hazır olun ve suyu sakın içmeyin. ishal olup (ya da midesini bozup) tatilini zehir eden alman ve israilli turistleri görünce ne demek istediğimi anlayacaksınız. yine sokaklarda pek kaldırım yok. yolun ortasından yürüyorsunuz. trafik lambaları çok az ve genelde sadece araçlar için. ayrıca trafik soldan akmasına rağmen hem sağdan hem soldan direksiyonlu araçlar var ve sürücüler hiç durmayacaklarmış gibi geliyorlar. yani demek istediğim, dikkatli olun.

daha önce nassau başlığına yazdığım şeyleri burada tekrar etmek istemediğim için burada kesiyorum. ilgi duyanlar aşağıdaki bağlantıdan nassau özelinde diğer detaylara ulaşabilirler:

Henüz Kömür Formundaki Elmas Kıvamındaki Adalar Topluluğu : Seyşeller

Afrika kıtasının doğusunda, Madagaskar’ın ise kuzeydoğusunda yer alan bu ada ülkesi, "balayı" denince akla ilk gelen tatil yerlerinden biri. Gitmeyi düşünürseniz eğer okumanız gereken bazı tavsiyelerimiz olacak.

iStock

öncelikle efendim kesinlikle bir jet sosyete tatil yeri seyşeller

ha efendi efendi tur şirketlerinden biletimizi alıp gidemiyor muyuz, paşalar gibi de gidiyoruz ama bizlerle beraber seyşeller’e gidip bambaşka bir tatil yapan bir ultra zengin grup var, haberimiz bile olmuyor kendilerinden. hakkını vermek için yatımızla gidip aldabra atollerini gezip her gece başka bir bakır adaya demirli konaklayıp, ana karaya en yakın halimizde praslın’deki raffles villalarında kalmak gerekiyor sanırım (abramovich’in falan villası var, öyle bir yer). ben ise yüksek ihtimal daha aşina olacağınız standart turizm ekseninde bir iki kelime zikredeyim isterim.

yolculuk

katar ya da dubai üzerinden mümkün, katar’daki duty free özellikle likör düşkünleri için şahane, aklınızda olsun. her etabı 4-4,5 saat süren iki ayaklı bir yolculuk sonunda varıyoruz ana ada mahe’ye.

iklim

ekvatoral bir yer burası. dolayısıyla her an yağmur bekleyebilir, 10 günlük shower’lara hazır olabilirsiniz. balayınızı rezil de edebilir, vezir de ama siz siz olun, yılın daha kurak sezonu olan mayıs-ekim arasını deneyin. farklı zamanda giderseniz de ocak’tan uzak durun, 2013 ocak’ta hiç adeti olmamasına rağmen bir tropik fırtına yaşandı, 100’ün üstünde ev yıkıldı. baktınız yağmur romantizminize gölge düşürüyor, aklınızda olsun, ana ada yakın civardaki tek yükselti ve bulutları topluyor. praslın ve la digue candır. güneşi de fena yalnız; tişörtle bile yakabilen türden. aman diyim bol krem bulundurup, güneşine temkinli yaklaşın. son olarak sıcaklık yaz kış 24-30 derece arasında gezinir, fazla da sapmaz bu eksenden.

ne yapılır

gün 1: ana ada etrafında gün boyu sürecek bir araba turu yapın, bolca durup fotoğraf çekin. adada yapılabilecek enteresan şeylerden biri olan çay fabrikası turu’na katılın. arabayı beğendiğiniz yerde durdurup, denize girin. akşam dinlenin.

gün 2: praslin ve la digue’e yapılan (civardaki iki meşhur şeyseller adası olurlar) günübirlik tekne turuna katılın. praslin lüks butik otelleri, şu alemdeki en amaçsız ve komik tarım mahsulü olan coco de mer ve dünyanın yüzmek için en iyi birkaç plajından biri olarak bilinen anse lazio ile ünlü. mercan resifleriyle dünyaca ünlü bir dalış lokasyonu olan bu plaj, 2011 ağustos’ta güney afrika üzerinden soğuk bir akıntıyla tesadüfi olay yerine gelen bir kaç boğa köpekbalığının 2 hafta içinde art arda saldırısı sonucu iki kişinin yaşamını yitirmesi sebebiyle artık fileler ile çevrili ve akşam 4’ten sonra denize girilmesini yetkililer önermiyor. yine de not düşelim bu iki saldırı, şeysellerde son 50 yıl içinde görülen tek okazyon. nispeten güvenli sulardan bahsediyoruz yani pek çok tropik muadiline göre.

yine de girdiğiniz her plajda son durumu tür rehberi ya da sahil güvenlikçi arkadaşlara sorun. son dönemde bir kaç boğa köpekbalığının daha praslin açıklarına geldiği ve yavaştan yöreyi sevdikleri biliniyor. snorkelling dünyadaki en keyifli şeylerden biri olsa da güvenlik mühim. coco de mer turu’na da çıkıp bu etabı tamamlayın. 250 euro civarına ana karadan hediyelik olarak alabilirsiniz bu dünyanın en büyük doğal ahşap vajinasını. la digue ise benim bebeğim. hindistan cevizi tarlası, kaplumbağa ve sylvie kristel evini ufaktan turladıktan sonra anse source d’argent’ta dünyanın görüntü olarak en muhteşem plajını bulacaksınız. böyle bir şey olamaz. saçmalık resmen. çok sığ olduğu için dolu dizgin yüzemeyeceksiniz ama rahat yarım gün geçer akvaryum gibi ortamda balıklarla oynarken. grand anse ise yine çok güzel ve daha yüzülesi bir plaj olarak sizi bekliyor. (not: hızlı, çok hızlı feribotla gidilip dönülüyor. midesi tutanlara şimdiden geçmiş olsun.)

gün 3: tekne ile marine park gezisi. marine park hemen mahe’nin dibindeki 3 küçük adadan oluşan bir alan ve adanın yakınında, güvenli bir snorkelling deneyimi sunuyor. rengarenk yüzlerce çeşit balığın yanısıra mercanlar, manta ray, ve bir tane küçük boy oceanic blacktip köpekbalığı görebildiğim güzel bir anıydı benim için. günün en güzel kısmı ise küçük adalardan birine çıkıp yaptığınız robinson crusoe stayla mangalınız. ellerinizle mangal dolusu balığa girişip günün yorgunluğunu atın.

diğer günlerde yapılabilecekler

balık teknesi ile kılıç vs. gibi dev balıklar avlayabileceğiniz turlara katılmak. scuba diving ve snorkelling gezileri için civar adalara ya da tekrar la digue ya da praslin’e gitmek. otelinizde dinlenmek, bir plajda dinlenmek, dinlenmek. bu zaten seyşeller’e gelişin, romans haricinde, amacı olmalı. dünyanın en aksiyonsuz, en laid-back tatil lokasyonu olabilir burası.

gece hayatı

hemen hemen yok, yine de bir bakının belki bir şeyler değişmiştir ama 86 bin nüfuslu ada. nereye ne değişecek? gündüz bulduğunuz guinness’leri ve savannah cider’ları götürmeye bakın.

yemek

balıklı köri. pilav. ahtapot. kabuklular. başka özel yiyecekleri yok. ama benim gibi köri düşkünleri için cennet gibi. barakuda körisi yedim abi var mı ötesi. şahaneydi bir de. mideyi bozmadan uyum sağlayın iyisi mi köri, pilav ve ızgara deniz mahsullerine. acı olanlar sağlam acı, thai chilli’leriyle kapışırcasına; dikkat edelim. adalardaki dünya mutfağı sunan restoranlarda tabi ki daha geleneksel ürünler yiyebileceksiniz.

özet

insanlar sıcakkanlı ve ingilizce biliyor. kendi diyalektlerinde merhaba olan bonzour her kapıyı açıyor. ama nasıl bir fakirlik, geri kalmışlık. turizm olmasa tropik eritre. cidden fena. ona rağmen mutlu insanlar. hayatı ve yaşamayı seviyorlar. sıkıntı yok, suç oranı az. denizi çok güzel. havası yağışlı sezonda gitmezseniz on numara. mercan resifleri bir maldivler değil ama yine de keyifli. bu aralar arap iş adamları yapay ada falan yapıyor, daha yatırımları da sürecek. bir ön sene sonra hakkını veren bir turizm mabedi olabilir. illa da ölmeden önce görülmeli bir yer değil gezmek için ama anse source d’argent hatrina dünyada pek çok yeri gezeyim diyorsanız ideal bir durak noktası. ve ne olursa olsun sizi mutlu bir tebessümle ve dinlenmiş yollayacağı kesin.

TURİZM DOSYASI /// Neredeyse Tüm Dünyada Otostop Yapmış Birinden : Türkiye Neden Otostop Cenneti Bir Ülke ???


Neredeyse Tüm Dünyada Otostop Yapmış Birinden : Türkiye Neden Otostop Cenneti Bir Ülke ???

Ülkemizin otostop konusunda -biraz da önyargılar sebebiyle- kötü bir şöhreti olduğu malum. Pek çok ülkede otostop yöntemini kullanmış olan Sözlük yazarı "bensadecebendegilim"in yazdıkları fikrinizi önemli ölçüde değiştirebilir.

öncelikle türkiye’nin her yerinde defalarca otostop çektim, yurt dışında suriye, lübnan, ürdün, israil’i otostopla dolaştım, 2 kere türkiye’den yunanistan’a otostopla gittim, üstüne henüz birkaç ay önce, sırasıyla yunanistan, makedonya, sırbistan, macaristan, avusturya, çek cumhuriyeti, almanya, fransa, ispanya ve portekiz’i sadece otostopla geçip, gemiye binip kanaryalara kadar gittim, gran canaria’da da bi süre otostopla dolaştım ve aynı şekilde yelkenlilerle de konuşup güney amerikaya gitmeye çalıştım, daha önce de kanada’da otostopla gezmişliğim var, yani otostopta tecrübeli biriyim diyebilirim.

benim hayatımda otostopta gördüğüm en iyi ülke türkiyedir

türkiye’de otostop her zaman otobüsten hızlı gider ulaşmak istediğiniz yere, yurtdışında normal bekleme süresi 2 saatken türkiye’de 15 dakikadır, 2 saat uzun bekleme süresiyken, yurt dışında 2 gün aynı yerde beklemişliğim vardır. türkiye’de hiç kimse sizden para istemez ama arap ülkelerindeyseniz duran her araba ilk önce para sorar. türkiye’de benzin istasyonlarına gidip tek tek konuşmak zorunda kalmazsınız, zaten eğer böyle bir şey yaparsanız 2 arabadan biri sizi alcaktır. avrupada günlerce konuşsanız da kimse almayabilir, insanlar suratınıza bakmadan arabalarına binebilir. hatta türkiye’de otostop çekmeyip yürüseniz bile vicdanlı insanlarımız durur "gitceğin yere götüreyim" der.

türkiye içinde 20.000 kilometre otostop çekmişimdir tahminen, bir kaç kere sapık muhabbetlerle karşılaştım bir kere de çok ırkçı konuşmaları çekmek zorunda kaldım, bunlar dışında kötü hiç bir şeyle karşılaşmadım. zaten türkiye’de bu tür canınızı sıkan bir şeyle karşılaşırsanız istediğiniz zaman inersiniz, 15 dakika sonra yeni araba durcaktır. güvenlik açısından korkan arkadaşlar için şunu da söyleyim, ukraynalı bi kız arkadaşım tek başına bütün türkiye’yi otostopla gezdi ve bir şey olmadı, tanıdığım pek çok kız da halen otostopla rahatça dolaşıyor.

yabancılar türkiye’ye otostop cenneti olarak bakar

otostop hakkında duyduğunuz kötü şeyleri hiç uzun yolda otostop çekmeyen insanlarda duyarsınız sadece, uzun yolda otostop çeken birinin başına kötü bi şey gelmemiştir.
türkiye’de otostop güzeldir ve ulaşımın en iyi yoludur, çok zengin saygısız otobüs firmalarına yüksek miktar paralar vermezsiniz otostopta, çevrenin, havanın kirletilmesine katkıda bulunmazsınız zaten gitmekte olan bi araca bindiğiniz için, yüzlerce yeni hayat görürsünüz, hemen hemen her kesimden insanla tanışırsınız.

"kamyonculardan başkası durmaz" gibi düşünceler var tamamen yanlış, tamam en çok duranlar kamyonlar ama ben türkiye’de otostop çekerken biraz şımarık olduğum için kamyonlara değil sadece arabalara çekiyorum, hatta bazen işi abartıp sadece lüks arabalara çektiğim bile oluyor, duran her arabaya binmek zorunda değilsiniz, kamyon 80 km ile gider, beklediğinizden 15 20 dakika daha bekleyip bir araba durdurursanız çok daha hızlı gideceğiniz yere ulaşacaksınızdır.

uzun lafın kısası otostop çekin, otostopçu alın merak etmeyin başınıza hiç bir iş gelmeyecek.

edit: brezilyadan meksika’ya kadar da otostopla gittim, daha sonra tabi pek çok ülkede yine otostop çektim, en kolay ülkeler türkiye ve ekvador şimdiye kadar…

EYP (YUNAN GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI : Yunan istihbaratçı Savas Kalenderidis’in Türkiye itirafı ülkesini karıştırdı !!! “Türkiye güçlenirken biz izledik”


Yunan istihbaratçı Savas Kalenderidis‘in Türkiye itirafı ülkesini karıştırdı !!! "Türkiye güçlenirken biz izledik"

Yunan istihbaratçı Savas Kalenderidis, ülkesindeki bir kanalın canlı yayınında Türkiye ve Başkan Erdoğan’ın başarıları hakkında itiraflarda bulundu. Başkan Erdoğan’ın Türk ekonomisini güçlendirdiğini belirten Savas Kalenderidis, "GSMH’sini üçe katladı. Savunmasını güçlendirdi. Bunları yaparken Yunanistan ve Kıbrıs uykuya dalmıştı. Temelde silahlanma programlarını ihmal ettik." şeklinde konuştu. Kalenderidis, "Türkiye Doğu Akdeniz‘de ve Ege’de güçlenirken, biz izledik" ifadelerini kullandı.

Yunan istihbaratçı Savas Kalenderidis, ülkesindeki bir kanalın canlı yayınında Türkiye ve Başkan Erdoğan’ın başarıları hakkında itiraflarda bulundu.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki son gelişmeleri değerlendiren Yunanistan’ın eski istihbaratçısı olarak bilinen Savas Kalenderidis, "Şimdi hoş olmayan bir durumdayız." dedi.

"TÜRKİYE GÜÇLENDİ BİZ UYUDUK"
Başkan Recep Tayyip Erdoğan‘ın, Türkiye’ye gelişim konusunda büyük adımlar attırdığını itiraf eden Kalenderidis, "Türkiye Doğu Akdeniz’de ve Ege’de güçlenirken, biz izledik" ifadelerini kullandı.

Savas Kalenderidis, "Yunanistan, Türkiye’nin silahlanma konusundaki gelişmelerini iyi izleyemedi. Şu anda hoş olmayan bir durumdayız" diye konuştu.

Türkiye’nin Ege ve Akdeniz‘de güçlenirken, ülkesi Yunanistan’ın izlediğini itiraf Kalenderidis, "Son dönemlerde Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan bizi uyuttu. Türk ekonomisi güçlendi. Bunları yaparken biz de uykuya daldık. Silahlanma programlarını ihmal ettik ve şimdi hoş olmayan bir durumdayız. Sonumuz meçhul" ifadelerini kullandı.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// İran’ın Ortadoğu Stratejisi : ‘Şii Hilali’ndeki Ülkeler


İran’ın Ortadoğu Stratejisi : ‘Şii Hilali’ndeki Ülkeler

Alp Emeç

6 Mayıs 2020

Son yıllarda İran’ın tüm Şiileri tek bir bayrak altında toplama hedefinin bir sonucu olarak ortaya çıkan Şii Hilali terimi; ağırlıklı olarak Lübnan, Suriye, Bahreyn, Irak, Azerbaycan, Yemen ve Batı Afganistan gibi Şii halkın çoğunlukta ya da çoğunluğa yakın olduğu yerleri kapsamaktadır. İlk olarak 2004 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah tarafından kullanılan terim, İran’ın Irak’taki seçimlere müdahalesinden duyulan rahatsızlık neticesinde kullanıldı. Hilal’in kapsamına giren Azerbaycan’ın laik bir anayasaya sahip olması, Bahreyn’in ise Sünni bir hükümet tarafından yönetilmesinden ötürü bu fikir iki ülkede pek filizlenmese de özellikle Suriye, Lübnan ve Yemen gibi siyasi istikrarsızlığın fazla olduğu yerlerde varlığını hissettirdi. Hizbullah’ın güçlenmesi, Yemen’deki Şiilerin İran tarafından silahlandırılması, Suriye’ye binlerce İranlı milisin yollanması vs. gibi olaylar siyaset bilimciler tarafından Şii Hilali’nin pratiğe dökülmesi olarak yorumlandı.

Şii Hilali’ne yönelik; İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 27 Aralık 2015 tarihinde Tahran’da düzenlenen 29. İslam Birliği Konferansı’nda Müslüman ülkeleri birlik olmaya çağırdı ve “Ne Şii ne de Sünni Hilali var. Biz Müslümanlar, birleşmemiz gereken bir dönemdeyiz.” dedi. Bu sözler üzerine Ocak 2016’da Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman; İran’ın, Ortadoğu’nun her köşesine binlerce milis yolladığını öne sürerek Şii Hilali’nin var olduğunu ve hatta “Şii Dolunayı” olarak bile adlandırılabileceğini belirtti. Aralık 2017’de, İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Muhammed Ali Caferi, Hizbullah başta olmak üzere diğer tüm Şii grupların Ortadoğu’da barışın tahsis edilmesi için uğraştığını ve İran’ın asla herhangi bir devletle nüfuz mücadelesi içerisinde olmayacağını beyan etti.

Yemen

Ortadoğu’nun güneyinde yer alan Yemen, zengin kültürel miras ve yer altı kaynaklarına sahip fakat günümüzde iç savaşla çalkalanıyor. Kuzey Yemen, 1918’de Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandıysa da Güney Yemen ancak Kasım 1967’de bağımsızlığa kavuştu. Günümüzde, Arap coğrafyasının en fakir devletlerinden biri. 2011’de gerçekleşen Arap Baharı’ndan beri ülkede siyasi ve ekonomik krizler baş gösteriyor. Kabile yapısının hala mevcudiyetini koruduğu Yemen’de terör örgütlerinin kontrol ettiği bölgeler de var. 1978’de Kuzey Yemen’in cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ve 1990’da iki Yemen’in birleşmesinde katkısı olan Ali Abdullah Salih, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in en yakın müttefiklerinden biri olarak bilinmekteydi.

Ali Abdullah Salih

2011’e kadar sürdürdüğü başkanlık görevini, Arap Baharı’nın etkisinde gelişen protestolar sonucu bırakmak zorunda kaldı. 2015’in ilk yarısında başlayan eylemler Yemen’de bir iç savaşın patlak vermesine sebep oldu, Şii kökenli Husilerin mevcut yönetime isyan etmesi ve San’a kentini ele geçirip yönetimi devralmasıyla daha da ateşlendi. “Ensarullah Hareketi” olarak da isimlendirilen Husilere en büyük desteği İran verdi. Merkezi hükümetin başında bulunan devlet başkanı Mansur el-Hadi’ye en büyük destek ise Suudi Arabistan’ın başında bulunduğu ABD-İngiliz destekli koalisyondan gelmiştir.

İran, Yemen’deki faaliyetlerini uzun bir süredir devam ettiriyor. İç savaşın başlamasının ardından İran’ın milis ve mühimmat desteğinde bulunduğu birçok kez Arap devletlerince dile getirildi. Nitekim İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Abbas Musevi’nin “Yemenliler saldırı altında, dolayısıyla buna karşılık vermeleri çok normal. İran bu konuda siyasi ve manevi desteğini vermiştir.” sözleri bu beyanı kanıtlar nitelikte. Bu desteğin Kudüs Gücü’nün Yemen’den sorumlu komutanı Tuğgeneral Abdülrıza Şahlai aracılığıyla verildiği iddia ediliyor. İç savaşın nasıl sonuçlanacağı ise hala belirsiz. Dolaylı yoldan yürütülen İran-Suudi savaşı, yüz binlerce sivilin hayatını kaybetmesine sebep olmaya devam ediyor.

Lübnan

İran İslam Devrimi’nden beri iki ülke arasında istikrarlı bir ilişki mevcut fakat 2012’de yapılan bir araştırmaya göre Lübnan halkının yalnızca %39’u İran’a yönelik olumlu düşüncelere sahip. Lübnanlıların önemli bir kısmı İran’ın nükleer silah edinmesine de karşı. Bu konuda daha sert yaptırımlar getirilmesini talep ediyorlar. Öte yandan, Lübnan’da yaşayan Şiilerin İran’a yönelik sempatisi var. Şii halkın %95’i İran’ı her konuda destekliyor.

Ülkenin Şii ağırlıklı bölgelerinde faaliyet gösteren Hizbullah, özellikle İsrail’e karşı İran tarafından finansal olarak destekleniyor. 2006’da gerçekleşen Lübnan Savaşı’nda İran’ın açıktan Hizbullah’ı desteklemesi bu bağı daha da kuvvetlendirdi ve İsrail’in İran’a yönelik tutumunu sertleştirmesine neden oldu.

Hizbullah

2008 yılında Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman, Tahran’ı ziyaret etti. Ziyaret esnasında İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad ile askeri ve ekonomik ortaklık anlaşması imzalayarak iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirdi.

2010’da Adaisseh köyü yakınlarında İsrail ve Lübnan askerlerinin çatışmasının ardından Lübnan Savunma Bakanlığı, İran’dan ekonomik ve askeri yardım talebinde bulundu. İran da bu yardım talebini geri çevirmeyeceğini duyursa da Lübnan Meclis Başkanı Nabih Berri, başbakan Saad Hariri’nin ABD baskısından korktuğunu iddia ederek İran’dan istenen askeri desteğin geri çekildiğini duyurdu. Bu sırada İran’ın Lübnan Büyükelçisi Gazanfer Roknabadi, ABD baskısına rağmen Lübnan’ı İsrail’e karşı koşulsuz şartsız destekleyeceklerini beyan etti.

19 Kasım 2013 tarihinde, Beyrut’ta bulunan İran Büyükelçiliği’ne saldırı meydana geldi. Saldırıda İran ataşesinin de içinde bulunduğu 23 kişi hayatını kaybetti. Adı saklı tutulan Sünni bir grubun yaptığı iddia edildi. Bu saldırı, ülkedeki Sünni-Şii kutuplaşmasını az da olsa tetikledi.

Günümüzde ise İran, Hizbullah’a yönelik desteğini artırmış vaziyette. Lübnan hükümeti ile de uzun süredir gerginlik yaşanmıyor. Şii Hilali’nin Lübnan’a önem vermesinin en temel sebebi de İsrail’e komşu olması. Bu sayede İsrail’i Hizbullah üzerinden baskılayabilme fırsatı yakalıyor.

Suriye

İran-Suriye ilişkileri, Hafız Esad’ın iktidara gelmesi ve İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinden beri olumlu yönde seyrediyor. Hafız Esad’ın Nusayri azınlıktan gelmesi, İran’ın Suriye’de nüfuz elde etmesini kolaylaştırdı. İran-Irak Savaşı esnasında Suriye’nin Irak yerine İran’dan yana tavır takınması bu olumlu ilişkilerin bir sonucu olarak görülüyor.

İran-Irak Savaşı.

Hafız Esad

Günümüzde, Suriye’nin Şii Hilali’ne dahil olmasından en önemli sebebi de hala süren Esad iktidarı. Ülkenin çoğunluğu Sünni olmasına karşın Beşşar Esad’ın İran’la olan yakın ilişkileri bölgedeki Şii etkinliğini artırdı. İç savaşta da doğal Esad’tan yana olan İran; lojistik, teknik, mali ve askeri destek vermeyi sürdürüyor. Açık destek ise İran Dini Lideri Ali Hamaney’in Eylül 2011’de Beşşar Esad’ı desteklemesiyle başladı. Hamaney bu desteğin sebebini, Esad’ın ABD ve İsrail’le savaşmasına bağladı. Aralık 2013’de, yaklaşık 10.000 İranlı milisin Suriye’de olduğu beyan edilmektedir. 2018’de ise İsrail tarafından bu sayının 80.000’i aştığı açıklandı. Ayriyeten Hizbullah’ın da Esad’a yönelik askeri destek verdiği biliniyor. Esad, 2013’de İran ve Hizbullah’ın destekleri neticesinde başkent Şam etrafındaki tehlikeyi bir nebze önlemeyi başardı. 2014 yılında gerçekleşen Cenevre’deki barış görüşmelerinde İran, Esad’a desteğini yineleyerek savaş başındaki tutumunu sürdürdü. Suriyeli muhaliflerin iddiasına göre, Aralık 2013 itibariyle İran’ın Suriye’ye yönelik yaptığı finansal yardım tutarı on beş milyar ABD dolarıdır.

İtalyan diplomat Steffan de Mistura’ya göre ise her yıl düzenli olarak 6 milyar dolarlık mali destek yapılıyor. Bu desteğin önemli bir kısmı askeri harcamalara ayrılıyor. 2018’in ortalarına gelindiğinde eski İranlı diplomat Mansur Farhang’ın belirttiği sayılara göre, İran Suriye’ye yönelik yardımlar kapsamında yüz beş milyar dolar harcadı. ABD ise yardımın bu kadar geniş olduğuna inanmıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı, 2012’den 2018’e kadar İran’ın Suriye’de toplam 21 milyar dolar olduğunu iddia ediyor. Arap dünyası, İran’ın bu desteğinin tamamen mezhepsel nedenlerden kaynaklandığı kanısında. Yemen’deki gibi bu savaşın da nasıl sonlanacağı bilinmiyor fakat her geçen yıl, İran Suriye’deki nüfuzunu artırıyor.

Bahreyn

Bahreyn’deki Şii nüfus, neredeyse nüfusun yarısına tekabül ediyor. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesinin ardından Bahreyn’deki Şiiler, hükümeti ele geçirmek amacıyla darbe girişiminde bulundular fakat başarısızlıkla sonuçlandı. Darbeye katılan tüm din adamları ülke dışına sürgün edildi ve Bahreyn hükümeti bu girişimin arkasında İran’ın olduğunu iddia etti. Ayrıca bu girişimden ötürü ülkedeki Şiiler baskı altına alındı. Yıllar sonra, Kasım 2007’de İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Bahreyn’e ilk resmi ziyaretini yaptı ve Bahreyn Kralı Hamed bin İsa El-Halife ile görüştü. Bu tarihten sonra iki ülke arasında ekonomik anlaşmalar yapıldı. Arap Baharı’nın başlamasıyla Bahreyn’de gösteriler düzenlenmeye başladı. Bu gösteriler sırasında İran, Şii eylemcileri fonlamakla suçlandı. Bu nedenle İran-Bahreyn ilişkileri bir süre askıya alındı.

2010 yılına ait, Bahreyn’in dinsel dağılımı

12 Ağustos 2012’de Bahreyn Dışişleri Bakanı Şeyh Halid el-Halife, İran’la ilişkilerin normalleşmeye başladığını Twitter üzerinden duyurdu fakat 13 Ağustos 2015’de Şii grupların Sitra’da gerçekleştiği terör eyleminden dolayı Bahreyn İçişleri Bakanlığı’nın Hizbullah destekli olduğu düşünülen örgüt üyelerini tutuklaması sonucu ilişki tekrardan bozuldu. 1 Ekim 2015’de Bahreyn hükümeti Tahran’daki büyükelçisini çağırarak İran’a tepki koydu. İran da misilleme olarak Bahreyn’deki büyükelçisini çağırdı ve tüm Bahreynli diplomatların yirmi dört saat içerisinde ülkeyi terk etmeleri gerektiğini belirtti.

İsa Qassim

20 Haziran 2016 tarihinde Şii din adamı ve politikacı İsa Qassim’ın Bahreyn vatandaşlığından çıkarılıp sınır dışı edilmesi, İran sert tepki vermesine neden oldu. İran Dini Lideri Ali Hamaney, Qassim’e yönelik tutumu kınadı ve Bahreyn’in bedel ödeyeceğini söyledi. Fars Haber Ajansı tarafından yayınlanan demece göre, İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Korgeneral Kasım Süleymani, bu hareketinden ötürü Bahreyn’deki Şiilerin ayaklanacağını ve İran’ın destek vermekten geri kalmayacağını söyledi. Üstelik Bahreyn’deki rejimin kanlı bir şekilde devrileceğini iddia etti. İki ülke arasındaki ilişki günümüzde de büyük oranda askıya alınmış durumda. Ayriyeten Şii Hilali’ne göre İran tarafından üzerine en çok düşülen Körfez ülkesi de Bahreyn.

Irak

Irak, tarihsel süreçte İran’la karmaşık ilişkilere sahip bir ülke oldu. İran İslam Devrimi’nin gerçekleşmesi neticesinde Irak Cumhurbaşkanı Saddam Hüseyin İran’a saldırdı ve yaklaşık sekiz yıl süren savaşta kimse galip gelmedi. Üstelik insan, mühimmat ve petrol kayıpları da had safhadaydı. Yaklaşık bir milyon insan hayatını kaybetti ve savaşın hiçbir kazancı olmadı. Savaş esnasında Saddam Hüseyin’in emriyle başlatılan El-Enfal Harekatı sırasında binlerce Kürt öldürüldü. Bu harekat, daha sonrasında “Halepçe Katliamı” olarak isimlendirildi. İran’la olan savaşın sonra ermesinin ardından, savaşta yaşanılan kayıpları gidermek için Kuveyt’e saldırdı. İran, bu saldırıyı şiddetle kınadı.

Halepçe kurbanlarının mezarları.

Irak’ın Kuveyt’ten çıkarılmasının ardından iki ülke arasındaki ilişkiler, Ekim 1990’da yeniden düzene girdi. Bir ay sonra İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayati Irak’ın başkenti Bağdat’a gitti. 2002’de iki ülke arasındaki heyetlerin görüşmeleri ilişkilere olumlu yansıdı. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal etmesine İran tepki gösterdi. Irak’taki Şii gruplar işgale karşı direniş gösterdiyse de başkent Bağdat’ın işgal edilmesi ve Saddam Hüseyin’in idamı ile Irak tamamen ABD destekli Koalisyon Güçleri’nin kontrolü altına girdi.

Saddam Hüseyin’in heykeli devriliyor.

İşgalden sonra, İran bölgedeki nüfuzunu artırdı ve 2005 yılında İran destekli İbrahim el-Caferi Irak başbakanı oldu. Bu sırada Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, İran’ı ziyaret ederek kırk yıl sonra İran’a giden ilk cumhurbaşkanı oldu. 2005’den 2009 yılında değin ilişkiler olumlu yönde seyrettiyse de 2009 yılında yaşanan küçük çaplı sınır çatışması sonrası ilişkiler bir süre askıya alındı. ABD’nin Irak’tan çekilmeye başlamasıyla İran bölgedeki kontrolü ele aldı ve genellikle İran destekçisi başbakanları seçtirmeye uğraştı. Günümüzde Irak başbakanlığı yapan Adil Abdülmehdi de İran eksenli politikalar izlemektedir. Öte yandan ABD karşıtlığıyla bilinen ve oldukça geniş bir kitle tarafından desteklenen Şii din adamı ve siyasetçi Mukteda Es-Sadr, Irak siyaseti üzerindeki artırmaya devam ediyor.

Mukteda Es-Sadr

Irak’ın işgali esnasında ABD’ye direnen örgütler arasında olan Sadr Hareketi, Saddam Hüseyin’in yakalanmasının ardından idam edilmesinde de önemli rol oynamıştı. Irak, Şii Hilali içerisinde yer alan en önemli bölgelerden biri ve İran gün geçtikçe bu coğrafyada gücünü artırıyor.

Kasım Süleymani’nin Şii Hilali’ne Etkisi

Şii Hilali’nden bahsederken, Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’den de söz edilmeli. Zira, Hilal içerisinde yer alan ülkelerde İran nüfuzunu artırabildiyse bunda Süleymani’nin payı oldukça büyük. Askeri eğitim almamasına rağmen İran-Irak Savaşı esnasında gösterdiği başarılardan ötürü genç yaşta tanındı. Savaştan sonra diğer Arap devletleri ile yakın temaslarda bulundu. Bir süre sonra İran dış politikasını belirleyen kişilerden biri oldu. İran içinde baş gösteren ayaklanmaları da başarıyla bastırmasının ardından İran iç siyasetinde tanınır hale geldi. Ali Hamaney tarafından “Yaşayan Şehit” makamına layık görüldü. Kudüs Gücü Komutanlığı sırasında Hizbullah’a yönelik silah ve para sevkiyatını yönetti. Irak’ın “İranlaştırılması”nı sağlayanlardan biri oldu. Bahreyn üzerinde baskı kurdu ve Esad’la olan ilişkileri geliştirdi. Suriye İç Savaşı’nda, İranlı milislerin komutasını üstlendi ve muhaliflere yönelik operasyonlar düzenledi. Rus desteğinin gelmesinin ardından IŞİD’in üstüne yürüdü ve Esad’a büyük oranda toprak kazandırdı. Ayriyeten Irak İç Savaşı’nda da görev alan Süleymani, IŞİD’in bitirilmesine yönelik çalışmalar yaptı.

Ortadoğu’nun birçok bölgesinde aktif olarak görev yapan Süleymani’nin, insanlık suçlarına karıştığı da iddia edilmektedir. Suriye ve Irak’ta esir alınan askerlerin, emrindeki milisler tarafından işkence gördüğü ve öldürüldüğü de bu iddialar arasındadır. Öte yandan Hizbullah aracılığıyla İsrail’e atılan füzelerde parmağı olduğu düşünülmektedir. İran içerisinde başlayan ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırdığı için Batılı devletlerin tepkisini almıştır. Nitekim Süleymani, 3 Ocak 2020’de İran destekli Kataib Hizbullah militanlarını ve Haşdi Şabi’yi ABD üslerine yönelik saldırı için görevlendirdiği iddiasından ötürü ABD Başkanı Donald Trump tarafından verilen talimatla, Bağdat’ta gerçekleştirilen bombalı saldırı neticesinde öldürülmüştür.

Kasım Süleymani’nin cenazesi

Cenaze töreni ülke çapında izdiham yaratmış ve tören esnasında elli İranlı hayatını kaybetmiştir. İran dini lideri Ali Hamaney, bu saldırının alçakça olduğunu söylemiş ve ABD’den intikam alacağını duyurmuştur.

Alp Emeç

Stratejik Ortak Misafir Yazar