ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Tutku DİLAVER : ERMENİ İDDİALARI İSTİSMARA AÇIK MIDIR ???


Tutku DİLAVER : ERMENİ İDDİALARI İSTİSMARA AÇIK MIDIR ???

Yorum No : 2019 / 67

Geçtiğimiz hafta Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamak amacıyla Suriye’de başlattığı “Barış Pınarı Harekâtı” ABD ve Rusya ile yapılan görüşmeler sonrasında neticelendi. Ancak harekâtın yarattığı ortamı değerlendirmek isteyen çıkar grupları Türkiye aleyhtarı politikalarına devam ediyor. Bunların arasında en dikkat çekeni Avrupa ülkelerinde ve Amerika’daki Ermeni lobisinin yaptığı faaliyetler oluyor.

Özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde başkanlık seçimlerinin de yaklaştığı ve Başkan Donald Trump’ın görevden azli önergesinin gündeme alınmasının tartışıldığı bir dönem, Ermeni lobisinin baskılarını artırması için uygun bir ortam oluşturuyor. Başkanlık için başlayan yarışta ABD’nin Türkiye politikası iç siyasete taşınıyor. Bilindiği üzere, Türkiye’nin Suriye’de yürüttüğü operasyon nedeniyle geçtiğimiz hafta ABD Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulayamaya başlamış ancak harekâtın bitmesiyle bu yaptırımlar kaldırılmıştı. Basında sonradan yer alan haberlere göre, Başkan Trump’ın danışmanları, Türkiye üzerinde baskıyı artırabilmek için, Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanımakla tehdit edilmesini önerdi. Ancak yine basında yer alan haberlere göre Başkan Trump bu öneriyi kabul etmedi.[1]

Başkan Trump’ın öneriyi reddetmesi üzerine, ikili ilişkilerde gergin dönemden yararlanmak isteyen bu çıkar gruplarının bir diğer adresi ABD Kongresi oldu. ABD Kongresi ile Başkan Trump arasında Suriye politikaları ve Ukrayna’yla ilgili gelişmeler nedeniyle yaşanan çekişmeler, Türkiye konusunun da Kongre gündemine taşınmasını kolaylaştırdı. Türkiye’ye karşı Trump’ın politikalarının zayıf kaldığını savunan demokratlar, 9 Nisan’da Temsilciler Meclisi ve Senatoya sundukları Ermeni soykırımı tasarısının ivedilikle oylanması için harekete geçtiler.[2]

9 Nisan’da Temsilciler Meclisi üyesi Adam Schiff tarafından Kongreye sunulan taslaklarda, ABD’nin 1915 olaylarını soykırım olarak resmen tanıması ve böylece ABD’nin “inkârcı” politikalarla ilişkilendirilmesinin önüne geçilmesi gibi maddeler yer alıyor. Kongrenin her iki kanadına da sunulan öneriler, ABD’nin İstanbul’daki Elçisi Morgenthau’nun gönderdiği raporlar, ABD’nin 1981’deki başkanı Ronald Reagan’ın 4838 sayılı beyanatı ve Raphael Lemkin’in soykırım üzerine çalışmaları gibi referanslara dayandırılıyor.[3] Ancak bahsedilen referansların hiçbiri tasarı için tutarlı dayanakları oluşturmuyor.

Öncelikle ABD’nin İstabul’daki Elçisi Morgenthau’nun Washington’a gönderdiği raporları İstanbul dışına çıkmadan, Ermeni kökenli yardımcıları aracılığıyla yazdığı biliniyor.[4] Dolayısıyla, Morgenthau’nun raporlarına atıfta bulunarak yazılan akademik çalışmalar, siyasi açıklamalar ve karar tasarıları güvenilir olmayan kaynaklara dayandığı için ciddi olmaktan son derece uzaktır.

Diğer yandan Raphael Lemkin’in soykırım suçu hakkındaki kişisel çalışmalarına yapılan atıf da kendi içinde bir çelişki barındırmaktadır. Lemkin 1950’lerde soykırım suçu üzerinde çalışmalarını yayınlamış ve dünyanın pek çok yerinde soykırım niteliği taşıyabilecek 62 ayrı vakadan bahsetmiştir. Bunlar arasında Yunanlıların Türklere karşı yaptığı katliam gibi şu an hiçbir ülke tarafından soykırım olarak adlandırılmayan olayların yanı sıra; Amerika ve Kızılderililer arasında yaşanan mesele de soykırım olarak yer almaktadır. Dolayısıyla Kongrenin Lemkin’in notlarından yola çıkılarak hazırlanmış bir tasarıyı kabul etmesi, diğer birçok ülkenin yanı sıra kendisine yöneltilebilecek ciddi bir suçlamanın kapısını da aralamaktadır. Amerika’nın çıkarlarını korumak adına “Türkiye’ye ders vermek isteyen” Kongrenin böyle bir kararı onaylaması, Amerika tarihinin yeniden sorgulamasına yol açacaktır.

Son olarak, Reagan’ın 1981’de “Ermeni soykırımı, Kamboçya soykırımı ve Yahudi soykırımından çıkarılan derslerin asla unutulmaması gerektiği” şeklinde yaptığı konuşmanın yazarı Ermeni kökenli bir Amerikalıdır. Reagan’ın bu konuda tarafsız bir açıklama yapmadığı daha sonra kaydedilmiştir.[5] Diğer yandan Reagan’a o dönem hukuk danışmanlığı yapan Bruce Fein’in, Başkan Reagan’ın kendilerine Ermeni iddialarını araştırttığına dair açıklamalarından da bahsetmek yerinde olacaktır. Fein, Reagan’a bu konuda bir rapor hazırladıklarını ve lobiler tarafından anlatılan tarihin gerçekle bağdaşmadığını kanıtladıklarını iddia etmektedir.[6] Kaldı ki Başkan Reagan 1981 yılındaki konuşması dışında 1915 olaylarını soykırım olarak değerlendirmemiştir.

ABD Kongresine sunulan bu taslaklar, ABD’li propagandist Ermenilerin kendi çıkarlarını, vatandaşı oldukları ülkenin çıkarları önüne koyduklarını göstermektedir. Öyle anlaşılıyor ki, Ermeni lobisi gibi "tek gündemli" (single issue) ve özel çıkarlarını herşeyin önünde tutan (special interest) grupların ABD iç politikasındaki etkinlikleri sürdüğü müddetçe, ABD’nin gerçek çıkarlarının ikinci planda kalmaya devam ettiğini görmek kaçınılmaz olacaktır. Tarihi gerçekleri çarpıtan Ermeni iddialarından hareketle Türkiye üzerinden Başkan Trump’ı cezalandırmaya çalışmak, Amerika’ya hiçbir şey kazandırmayacağı gibi, stratejik bir hataya neden olacaktır. Türkiye-ABD ilişkilerine hem ciddi oranda zarar verecek hem de Türkiye’nin NATO müttefikine duyduğu güveni önemli ölçüde zayıflatacaktır.

[1]“Trump’s Advısers Gave Hım Optıon To Recognıze Armenıan Genocıde As Tactıc To Pressure Turkey,” Newsweek, 18 Ekim 2019, https://www.newsweek.com/trump-option-armenian-genocide-pressure-turkey-1466115.

[2] “U.S. House Set To Vote On Armenian Genocide Resolution,” Asbarez, 24 Ekim 2019, https://www.azatutyun.am/a/30234744.html.

[3] H. RES. 296, USA Congress, 04 Ağustos 2019, https://www.congress.gov/bill/116th-congress/house-resolution/296/text; S. RES. 150, USA Congress, 04 Ağustos 2019, https://www.congress.gov/bill/116th-congress/senate-resolution/150/text.

[4] “24 Nisan’ı Anlamak,” 30 Nisan 2019, https://avim.org.tr/tr/Yorum/24-NISAN-I-ANLAMAK.

[5] “Soykırım’ tasarısının tam metni ve Türk Tarih Kurumu’nun cevabı,”T24, 4 Mart 2010, https://t24.com.tr/haber/soykirim-tasarisinin-tam-metni-ve-turk-tarih-kurumunun-cevabi,71800.

[6] “In the Snowden case, Bruce Fein finds the apex of a long Washington legal career,” Washington Post, 11 Ağustos 2013, https://www.washingtonpost.com/lifestyle/style/in-the-snowden-case-bruce-fein-finds-the-apex-of-a-long-washington-legal-career/2013/08/11/82ad187a-011b-11e3-9a3e-916de805f65d_story.html.

AZERBEYCAN DOSYASI /// Tutku DİLAVER : DAĞLIK KARABAĞ SÜRECİ NEDEN ÇIKMAZDA


Tutku DİLAVER : DAĞLIK KARABAĞ SÜRECİ NEDEN ÇIKMAZDA

Yorum No : 2019 / 66

14.10.2019

Dağlık Karabağ sorunu son günlerde Ermenistan Başbakanın ve Azerbaycan Devlet Başkanın yaptığı açıklamalar nedeniyle tekrar gergin bir sürece girmiş oldu. Aliyev ve Paşinyan’ın, Paşinyan iktidara geldikten hemen sonra gerçekleşen Bağımsız Devletler Topluluğu zirvesinde çözüm sürecine dair ilk temaslarının ardından, uluslararası kamuoyunda olumlu gelişmeler beklenmeye başlamıştı. İki ülkenin Dışişleri Bakanlarının ABD aracılığıyla bir araya getirilmesi, çözüm sürecine dair beklentileri yükseltmişti. Ancak Ermenistan iç siyasetindeki gelişmelerin Paşinyan aleyhinde bir seyre girmesiyle, Dağlık Karabağ hakkındaki söylem de sertleşmeye başladı.

Geçtiğimiz Ağustos ayında Paşinyan, Dağlık Karabağ’da düzenlenen Pan-Ermeni oyunlarının açılışında yaptığı konuşmasında Dağlık Karabağ ile ilgili tutumunu sertleştirerek, Dağlık Karabağ Ermenistan’dır, nokta! şeklinde bir beyanda bulunmuştu[1]. Konuyla yakından ilgilenen pek çok araştırmacı Paşinyan’ın bu ifadesinin Dağlık Karabağ’da çözüm sürecini baltalayacağı şeklinde yorumlarda bulunmuşlardı. İç siyasette arkasındaki desteği günden güne yitirmeye başlayan Paşinyan bu söyleminin arkasında durmaya çalışarak, BM’nin 74. Oturumunda Dağlık Karabağ ile ilgili bir takım ifadelerde bulundu. Paşinyan konuşmasında, Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ sorununu Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki bir toprak anlaşmazlığı gibi gösterdiğini ancak durumun böyle olmadığını söyledi[2]. Ardından barış görüşmelerinin tüm tarafların dâhil olduğu bir formatla yapılması gerektiğini görüşünü yineledi. Hatırlanacağı üzere Paşinyan geçen sene BM’nin 73. Oturumunda yaptığı konuşmada da “Azerbaycan’ın her fırsatta Dağlık Karabağ’ın kendi topraklarında olması gerektiğini beyan ettiğini, ancak Dağlık Karabağ’ın yönetimiyle müzakere edilmeden bu barışın sağlanamayacağını” söylemişti[3]. Oysa Ermenistan BM’nin Dağlık Karabağ hakkında aldığı kararlara göre uluslararası toplumda işgalci ülke olarak tanınan bir ülke. Nitekim Dağlık Karabağ’ın sözde yönetiminin OSCE Minsk sürecine dâhil edilmesi gibi bir ihtimal başta Azerbaycan olmak üzere hiçbir ülke tarafından da kabul görmedi.

Paşinyan’ın BM önünde verdiği beyanları 5 Ağustos’taki Karabağ Ermenistan’dır sözleri bağlamında değerlendirecek olursak, daha önce defalarca dile getirilen üçayaklı müzakere anlayışının ne kadar sorunlu olduğunu görebiliriz. Aynı şekilde Azerbaycan tarafını barış görüşmelerini önleyen taraf olarak gösterme çabasının da anlamsız olduğunu söylememiz mümkün. Paşinyan iktidara geldikten sonra hem Dağlık Karabağ’ın dolaylı yoldan uluslararası kamuoyunda tanınmasını sağlamak, hem de ülkesinin üzerindeki sorumluluğu hafifletmek adına böyle bir retorik kullanmaya başladı. Ancak iç siyasette karşılaştığı zorluklar nedeniyle söylemini değiştirmek zorunda kalan Paşinyan, Karabağ Ermenistan’dır diyerek kendi retoriğini de çürütmüş oldu. Ermenistan’ın Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü ilkesini ihlal eden taraf olduğunu açıkça gösterdi. Dahası, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’dan bağımsız bir yapı olduğu yönünde oluşturulmaya çalışılan imajın gerçekleri yansıtmadığını bir kez daha göstermiş oldu.

Ermeni Başbakanının bu açıklaması hakkında Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 04 Ekim’de Soçi’de düzenlen Valdai Tartışma Platformunda bir değerlendirmede bulundu. Lavrov, Paşinyan’ı ciddi bir şekilde eleştirerek, bu açıklamanın barış görüşmelerindeki siyasi ilerlemenin önünü tıkadığını söyledi[4]. Lavrov’un bu sözleri, bir OSCE Minsk grubunun eş bakanı olarak Rusya’nın barış görüşmeleri formatının yozlaştırılması yönündeki çabaların görmezden gelinmeyeceğini de göstermektedir. Paşinyan’ın uluslararası hukuku yok sayan eski yönetimin politikalarına sadık kalması kendisine iç siyasette farklılık katmayacağı gibi, uluslararası imajını da kötü etkileyecektir. Ancak, Minsk grubunun diğer eş başkanları olan Fransa ve ABD’den henüz herhangi bir açıklama yapılmamış olması, çözüm sürecine duyulan güveni azaltıcı bir etki yaratmaktadır. Sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi açısından bütün eş başkanların ortak bir duruş sergilemesi gerekmektedir. Aksi halde Ermenistan’ın Dağlık Karabağ konusunda bu gibi söylemler üretmesine sessiz kalınması zımni bir kabul gösterildiği algısına neden olabilir.

Paşinyan’ın bu açıklaması, Türkiye ile ilişkilere etkisi açısından da kısa bir şekilde değerlendirilebilir. Bilindiği üzere Paşinyan, yine iktidara gelişini takiben Türkiye ile ilişkiler hakkında önkoşulsuz diyaloğa açık olduklarını söylemişti. Türkiye’nin Dağlık Karabağ meselesini ön koşul olarak masaya getirmesi nedeniyle ikili diyaloğun bir türlü kurulamadığından bahsetmişti. Türkiye’nin bu konudaki politikası Azerbaycan’ın mutabık kalacağı bir çözüm üzerinden Dağlık Karabağ sorunun çözülmesidir. Ancak, Paşinyan bu sözleriyle, Azerbaycan’la uzlaşma yolunun önünü tıkamaktadır. Anlaşılan Türkiye ile ilişkilerin yeniden tesisinde Dağlık Karabağ meselesi esas olarak Ermenistan açısından bir ön koşul olduğudur.

Fotoğraf Turan.az adresinden alınmıştır.

[1] “‘Artsakh is Armenia,’ Says Pashinyan during Stepanakert Rally,” Asbarez, 05 Ağustos 2019, http://asbarez.com/183673/artsakh-is-armenia-says-pashinyan-during-stepanakert-rally/.

[2] “Armenia – Prime Minister Addresses General Debate, 74th Session,” 25 Eylül 2019, https://www.youtube.com/watch?v=nF691KXhWWA&t=1283s.

[3] “Armenia – Prime Minister Addresses General Debate, 73rd Session,” https://www.youtube.com/watch?v=duxWje94hgg&t=766s.

[4] “Russian FM says Nagorno-Karabakh negotiations in stalemate,” AzerNews, 04 Eylül 2019, https://www.azernews.az/karabakh/156773.html.

NÜKLEER DOSYASI /// Tutku DİLAVER : METSAMOR NÜKLEER SANTRALİ’NİN YARATTIĞI TEHDİT DAHA NE KADAR SÜRECEK ????


Tutku DİLAVER : METSAMOR NÜKLEER SANTRALİ’NİN YARATTIĞI TEHDİT DAHA NE KADAR SÜRECEK ????

Yorum No : 2019 / 57

09.09.2019

Amerika Birleşik Devletlerinde yayın yapan ve tüm dünyada izleyici bulan HBO kanalı son dönemde Çernobil adlı bir dizi yayınlamaya başladı. Söz konusu dizide Çernobil Nükleer Santrali’nin yarattığı felakete dikkat çekilirken, kazaya sebep olan nedenleri araştıran bir ekibin hikâyesi anlatılıyor. Geniş izleyici kitlelerine ulaşan bu dizi sayesinde, Sovyetler döneminde yapılan diğer nükleer santrallerin taşıdığı tehlike de böylece tekrar gündeme geldi. Bilindiği üzere bugün Çernobil’le yaşıt ve aynı teknolojiye sahip bir başka nükleer santral olan Metsamor Nükleer Güç Santrali (Metsamor NGS) hala faaliyetine devam ediyor.

Ermenistan uzun yıllardır, enerji ihtiyacını ikame edecek başka bir alt yapısı olmadığı gerekçesiyle, Metsamor NGS’nin kapatılmasının mümkün olmadığını savunuyor[1]. Bölge ülkeleri ve Avrupa Birliği’nin (AB) Ermenistan’ı santralin kapatılması konusunda defaatle uyarmasına karşın, Santral faaliyet göstermeye devam ediyor. Hatırlanacağı üzere, 2017 yılında AB’yle imzalanan Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Antlaşması (CEPA) sonrasında Metsamor’un kapatılması konusu gündeme gelmişti. Ancak daha sonraki yıllarda, AB Metsamor NGS’nin modernleştirilerek faaliyetine devam edebilmesine yönelik fon sağlamaya başladı. Bu durum Ermenistan’ın, Santrali kapamaya yönelik bir tasarrufta bulunmasını ertelemesine ve Nükleer tehdidin daha çok büyümesine neden oluyor.

Oysa AB Adalet Divanı (ABAD), 29 Temmuz’da aldığı Belçika kararında, Doel 1 ve Doel 2 santrallerinin hizmet sürelerinin 2025 yılına kadar uzatılması kararını uygunsuz buldu.[2] Belçika, tıpkı Ermenistan gibi, ülkenin söz konusu santrallere olan bağımlılığını öne sürerek iki santralin hizmet süresini uzatmıştı. Ancak, gerekli çevre raporlarının alınmadan böyle bir karar alınması çevre örgütlerini harekete geçirmiş ve konu ABAD’a intikal etmişti. ABAD’ın kararına göre gerekli güvenlik önlemleri alınmaz ve modernleştirme çalışmaları yapılmazsa santrallerin çalıştırılmaya devam ettirilmesi söz konusu olamayacak.

Doel 1 ve Doel 2 santrallerinin yarattığı tehdide karşı oldukça sert bir tutum izleyen AB’nin Metsamor için aynı tutumu sergilememesi ikircikli bir durum yaratıyor. AB, Çernobil ile aynı teknolojiye sahip olan Metsamor NGS’nin modernleştirilmesi için Ermenistan’a ek kaynak sağlıyor. Ancak bu durum Ermenistan’ın enerji ihtiyacı sorununa kesin bir çözüm getirmediği gibi, Santralin yarattığı tehdidin büyümesine neden olmaktan başka bir sonuç getirmiyor. Öyle ki, 30 Temmuz’da Ermenistan Nükleer Güvenliği Sağlama Komitesi Başkanı Aşot Martirosyan Metsamor’un ikinci bölümünün Eylül’de tekrar üretime başlayacağını duyurdu.[3]

Aslında söz konusu kararın arkasında, Ermenistan’da 10 Temmuz’da Erivan ve Hrazdan Termal Enerji Santrallerinde meydana gelen arıza sonucu doğan elektrik sıkıntısı yatıyor. Arıza Ermenistan’da kısa süreli olarak enerji arzı sıkıntısı çekilmesine neden oldu.[4] Bu durum karşısında yeni adımlar atılması gerekliliği de ortaya çıktı. Ermenistan Başbakan Yardımcısı Tigran Avinyan 17 Temmuz’da yaptığı açıklamada, Ermenistan’ın enerji sisteminin üç kaynağa dayandığını, nükleer enerjiden vazgeçmek istemediklerini ancak yeni bir nükleer santral inşasının gündemde olduğunu duyurdu[5]. Rusya ile yeni santral hakkında görüşmelerin yapıldığını sözlerine ekleyerek, yeni santralin Metsamor santralinin kapatılmasının ardından devreye alınacak bir santral olduğunu belirtti.

Ancak yeni santralin ne zaman faaliyete geçirileceği konusu hala belirsizliğini korumakla birlikte, Ermenistan gibi bir kara ülkesinde nükleer enerji hala pek sağlıklı bir seçenek gibi durmuyor. Gelecekte yeni bir santral yapılsa dahi, bu santralin nasıl yönetileceği sorusu geçerliliğini koruyacaktır.

Keza radyoaktif yakıt atıklarının güvenli olarak korunması konusu nükleer santraller açısından önemli bir unsuru oluşturuyor. Ermenistan’ın bugüne kadar Metsamor NGS’nin atıklarını hangi koşullarda sakladığına dair pek çok iddia bulunuyor. Metsamor’un eski depolama havuzunun dolduğu ve bu nedenle atıkların saklaması için Fransızlar tarafından yapılan geçici bir depolama havuzu kullanıldığı söyleniyor.[6] Hatta atıkların Aras Nehri aracılığıyla Hazara döküldüğü yönünde uzun yıllardır devam eden iddialar bulunmakta.[7]

Ermenistan’da yeni kurulacak santralin atıklarının uzaklaştırılabilmesi için Rusya ile görüşmeler yaptığı haberleri geçtiğimiz günlerde Ermeni basınında yer aldı. Ermenistan ile Rusya atıkların demiryolu aracılığıyla Rusya’ya ulaştırılması için anlaşma sağlamaya çalışıyor. Ancak, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’da sürdüğü işgal nedeniyle Azerbaycan’la sınırlarının kapalı olması, demiryolu bağlantısının önünde önemli bir engel olarak duruyor. Diğer yandan Gürcistan üzerinden sağlanacak olası bir demiryolu bağlantısı ise Abhazya ve Osetya’dan geçecek olması nedeniyle Gürcistan yönetimi tarafından olumlu karşılanmayabilir.[8] Dolayısıyla, Ermenistan yeni yapılacak santralin atıklarını da saklayabilecek bir olanak yaratamazsa, Metsamor’un yarattığına benzer çevre zararına neden olabilir.

Ermeni yetkililer aceleci ve bir o kadar da tehlikeli kararlarla hem Ermeni halkının hem de bölge halkının sağlığını tehlikeye sokuyor. Metsamor Nükleer Santralinin faaliyetlerine son verilmesi ve güvenli bir şekilde sökülmesi konusunda atılacak olumlu adımlar başta Ermenistan olmak üzere bölgedeki pek çok ülkeye rahat bir nefes aldıracaktır.

Türkiye’nin Sürece Dair Tek Taraflı çabaları

Türkiye Metsamor Nükleer Santralinin yarattığı tehlikeye karşı tek taraflı önlem çabalarını sürdürüyor. Iğdır’da artan kanser vakalarına Metsamor’un neden olabileceği yönündeki iddialar geçtiğimiz aylarda TBMM gündemine taşındı. Bunun üzerine Haziran ayında Iğdır’da bir tatbikat da yapıldı. Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE) ve jandarma ekiplerince araçlarla, İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü (AFAD)’ın işbirliğiyle gerçekleştirilen tatbikatta, olası bir nükleer afetin Türkiye için oluşturabileceği tehdide de dikkat çekildi.[9] Ancak Türkiye sınırına sadece 16 km uzaklıkta bulunan Metsamor Santralinin yarattığı tehdide kalıcı bir çözüm bulunmadığı sürece, olası bir felaket durumunda Türkiye’nin alacağı önlemler tek başına yeterli olmayacaktır. Metsamor’un yarattığı tehdit konusuna ve AB’nin de içinde bulunduğu uluslararası toplumun sorumluluğuna dikkat çekilmelidir.

*Başlık Görseli EVNReport.com adresinden alınmıştır.

[1] “Ermenistan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı: ‘Yeni nükleer santralin inşası söz konusu değil’,” Ermeni Haber Ajansı, 25 Mayıs 2018, https://www.ermenihaber.am/tr/news/2018/05/25/Ermenistan-nükleer-santrali/130017.

[2] “Belgium broke law but can keep nuclear plants open, EU court rules,” Deutsche Welle, 29 Temmuz 2019,
https://www.dw.com/en/belgium-broke-law-but-can-keep-nuclear-plants-open-eu-court-rules/a-49787150.

[3] “Armenia nuclear plant 2nd power unit to resume electricity supply in September,” News.am, 30 Ağustos 2019, https://news.am/eng/news/530932.html.

[4] “Energy problem solved: Pashinyan assures system has shown sufficient flexibility,” ArmenPress, 11 Temmuz 2019, https://armenpress.am/eng/news/981351/ .

[5] “Rusya’nın Ermenistan’da yeni bir Nükleer Enerji Santrali’nin inşa edilmesine katılma olasılığı var,” ArmRadio, 17 Temmuz 2019, https://tr.armradio.am/2019/07/17/rusyanin-ermenistanda-yeni-bir-nukleer-enerji-santralinin-insa-edilmesine-katilma-olasiligi-var/.

[6] “Armenia’s Metsamor NPP continues to threaten regional environment,” 12 Temmuz 2019, https://menafn.com/1098956967/Armenias-Metsamor-NGS-continues-to-threaten-region.

[7] Sabir Şahtahtı , “Metsamor Nükleer Santrali: Bölgesel Güvenliğe Bir Tehdit,” Bilgesam, 02 Kasım 2017, http://www.bilgesam.org/incele/5708/-metsamor-nukleer-santrali–bolgesel-guvenlige-bir-tehdit/#.XXVvttPVLIU.

[8] “The issue of bringing nuclear fuel used by Russia to Russia is on the political plane,” Verelq, 30 Ağustos 2019, https://verelq.am/en/node/52030?fbclid=IwAR3m7DXIjA_VqeLwafnP-VQAfVSXAmsJNXY-c5klCJ8_IqYoK6088WduWSc (haberin Ermenice’den İngilizce’ye çevirisi groong.com tarafından yapılmıştır.)

[9] “Metsamor TehdidineKarsı Tatbikat Yapıldı,” Anadolu Ajansı, Erişim Tarihi: 08 Ağustos 2019, https://www.aa.com.tr/tr/turkiye/metsamor-tehlikesine-karsi-tatbikat-yapildi/1508872

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Tutku DİLAVER : BİR ANZAK ASKERİNİN GÖZÜNDEN I. DÜNYA SAVAŞI VE SOYKIRIM İDDİALARI


Tutku DİLAVER : BİR ANZAK ASKERİNİN GÖZÜNDEN I. DÜNYA SAVAŞI VE SOYKIRIM İDDİALARI

Her yıl 25 Nisan’da Gelibolu yarımadasında “Anzak Günü” kapsamında yapılan anma törenleri, Türkiye ile Avusturalya ve Yeni Zelanda halkları araında tarihte eşine az rastlanır türden bir dostluğu ortaya koymaktadır. 1915 Çanakkale Savaşında farklı cephelerde savaşmalarına rağmen Anzak askerleriyle Osmanlı askerleri arasında yaşanan yardımlaşmalar ve kısa süreli ateşkesler, birbirini hiç tanımadan savaşın içine çekilen halkların önyargılarının kırılmasına neden olmuştur. Her iki taraf da büyük kayıplar vermiş, ancak dostluğu pekiştiren ortak bir hafızayı paylaşarak günümüze kadar getirmişlerdir.

Geçtiğimiz 23 Nisan’da Anzak günü vesilesiyle The Guardian gazetesinde James Robins[1] tarafından bir yazı yayınlanmıştır. Söz konusu yazıda Anzakların sözde Ermeni soykırımına şahit oldukları iddialarına yer verilmiştir. Yazıda Robert Nicol[2] ve Alexander Nimmo[3] adlı iki Anzak askerinin, çeşitli Hristiyan grupları Osmanlıdan kurtarabilmek için verdikleri mücadele anlatılmaktadır. Robins söz konusu yazısında iddialarını bir adım ileriye götürerek, aynı dönemde Yeni Zelanda’nın Maorilere, Avusturalya’nın ise Aborjinlere karşı giriştiği hareketlerin birbiriyle bağlantılı olduğunu ima etmektedir. Yazar ayrıca bu hareketleri, 1915’e dair iddialarla denk tutmaktadır.[4]

Diğer yandan, söz konusu yazılarında Robins, Anzak askerlerinin günlüklerinden yola çıkarak, şahit gösterme yolunu benimsemektedir. Çeşitli gazetelerde pek çok defa aynı konularda yazı yazan Robins, Albay Stanley George Savige’ın[5] günlüğünden[6] bahsetmektedir. Ön plana çıkardığı diğer isimler olan Nicol ve Nimmo’nun hikâyeleriyse Savige’nin günlüğünden aktarılarak anlatılmaktadır. Robins’in iddiasına göre Stanley Savige ve Robert Nicol 1918’de Urmiye’de (İran’ın bir şehri) “ölümden kaçan” 45.000[7] Ermeni’yi kurtarmak için çarpışmışlardır. 26 Haziran’da Agos gazetesinde yayınlanan yazısında ise bu sayı en az 60.000[8] olarak verilmektedir. Robins’in üç gün arayla yazılan ve içerik olarak birbirine çok benzeyen bu iki yazısında sayısal olarak bir oynama yapıldığı rahatlıkla görülmektedir. Bu konuda çalışma yapan pek çok akademisyen sayısal değişiklikler yapıldığına sıklıkla dikkat çekmektedirler. Savige günlüğünde sayısal bir bilgi vermemekle birlikte, günlüklerinden yola çıkarak 1920 yılında yazdığı “Stalky’s Forlorn Hope” isimli hatıratında, 60.000 kadar mülteciden bahsedilmektedir.[9] Ancak hatırat incelendiğinde bu sayının tahmine dayalı olduğu görülmektedir.

Ayrıca yine Savige’nin hatıratında savaşın geçtiği çetin koşullar ve Ermeniler, Suriyeliler, Asuriler/Süryaniler ve Ruslardan oluşan silahlı kafilelerden bahsedildiği de görülmektedir. Savige bu kafilelerin nereden geldiklerinden bahsetmemektedir. Zira kendisi İran cephesinde görev yapmıştır. Cepheye doğru gelen kafilelerdeki silahlı “gönüllülerin” Avusturalyalı askerlerle birlikte çarpıştığından bahsetmektedir. Örneğin yazar hatıratında Ağa Petros ve kafilesinden bahsetmektedir. Bahsi geçen Ağa Petros, İran’ın Doğu Azerbaycan bölgesindeki Urmiye bölgesindeki Osmanlı temsilcisiydi.[10] Ancak Birinci Dünya Savaşının patlak vermesiyle birlikte, kendisi Osmanlı karşısında Asurilerin/Hristiyanların komutanı (hatıratta kendisine Hristiyan komutan olarak atıf yapılmaktadır) olarak yer almaya başlamıştır. Savige’nin aktardığına göre Ağa Petros ve birlikleri, Osmanlı askerleriyle pek çok kez çatışmış, hatta Savige’yle birlikte de çatışmaya katılmışlardır.

Savige’nin hatıratında ve günlüğünde, Müslümanların o dönemde fanatik olduğu iddia edilmektedir. Ancak yazara göre aynı dönemde Hristiyanlar fanatizm konusunda Müslümanları aratmamaktaydı.[11] Yazar, savaş esnasında Hristiyanlar tarafından pek çok köyün yakılıp yıkıldığından ve yağmalandığından ve katliam yapıldığından bahsetmektedir. Hatta Savige, kendi sorumluluğunda olan ve önden ilerleyen kafilenin de aynı vahşeti tekrarladığını duyduğunda, bunun önüne geçmeye çalıştığından bahsetmektedir.[12] Hristiyanların bölgede kötü bir nama sahip olduklarından, yerli halkın onlardan korktuklarından bahsedilmektedir.

Savige’nin günlüğü ve hatıratı bunun gibi daha pek çok ayrıntı barındırmaktadır. Robins’in iddia ettiğinin aksine bu hatıratta ve ona dayanarak yazılan kitapta, masum ve çaresiz Hristiyan halkın uğradığı zulme tanıklık değil, savaş içerisinde karşılıklı çatışmaların vahametine dikkat çekilmektedir. Robins’in anlattıkları ne tarihi olgularla ne de kendi gösterdiği tanıkla uyuşmaktadır. Robins savaşın çetin koşullarını değerlendirmeye almadan ve bilgileri seçerek aktarmak suretiyle, gerçekleri yansıtmayan bir anlatım ortaya koymaktadır.

1915 Sevk ve İskân kanunu ile Aborjinler ya da Maorileri ilişkilendirme çabası da aynı ölçüde gerçekliğe aykırıdır. Nitekim Türkiye’nin İngiltere Büyükelçisi Ümit Yalçın, Robins’e cevaben yazdığı mektupta, soykırım iddialarıyla Anzak Günü’nün ilişkilendirilmeye çalışılmasının akıl almaz olduğunu belirtmiştir. Büyükelçi Yalçın, dünyanın barış ve huzura ihtiyaç duyduğu bir dönemde barış mesajlarının verilmesinin daha yerinde olacağından bahsetmiştir.[13].

Ancak görülmektedir ki Robins, Büyükelçi Yalçın’ın kendisine yönelik cevabını dikkate almayarak, kurgusal yazılar üretmeye devam etmektedir. 3 Mayıs’ta Spectator USA’de yayınlanan bir yazısında, bu kez Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e karşı, Hristiyan katliamı yaptığı şeklinde ithamlar yöneltmiştir.[14] Bu konu başlı başlıca ayrıca incelenmesi gereken bir konu olmakla birlikte burada söylenebilecek tek şey, Robins’in diğer çalışmalarında olduğu gibi bu yazısında da yönelttiği ithamların hiçbir şekilde gerçekliği yansıtmadığıdır. Yakın zamanda yazdığı yazılardan, Robins’in esas amacının sansasyon yaratmak ve bilgi kirliliği yaratarak Türkiye’yi karalamak olduğu görülmektedir.

[1] Avusturalyalı bir gazeteci olan James Robins, Ermeni soykırımı iddialarını anlattığı bir podcast yayını yapmakta, aynı zamanda bu konuda 2016 yılından yana bir kitap yazmaktadır.

[2] Robins, “Anzacs witnessed the Armenian genocide – that shouldn’t be forgotten in our mythologising.”

[3] https://www.odt.co.nz/news/dunedin/otago-soldier-fought-stop-atrocity

[4] James Robins, “Anzacs witnessed the Armenian genocide – that shouldn’t be forgotten in our mythologising,”The Guardian,23 Nisan 2019, https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/apr/23/anzacs-witnessed-the-armenian-genocide-that-shouldnt-be-forgotten-in-our-mythologising.

[5] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22369/anzaklar-turkiye-ve-1915-hususi-bir-iliski

[6] Stanley George, “Stanley George Savige diary, 2 January 1918-27 January 1919,” Mitchell Library Resmi İnternet Sitesi, p.100. http://acms.sl.nsw.gov.au/_transcript/2013/D18702/a5741.htm.

[7] Robins, “Anzacs witnessed the Armenian genocide – that shouldn’t be forgotten in our mythologising.”

[8] http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22369/anzaklar-turkiye-ve-1915-hususi-bir-iliski

[9] Stanley George Savige, “Stalky’s Forlorn Hope,” Alexander McCubbin, 1920, http://cobwfa.ca/wp-content/uploads/2015/01/STALKY-FORLORNE.pdf

[10] Savige, s. 127.

[11] Savige, s. 135, http://cobwfa.ca/wp-content/uploads/2015/01/STALKY-FORLORNE.pdf

[12] Ibid.

[13] Ümit Yalçın, “Turkey and Gallipoli’s message of peace,” 26 Nisan 2019, https://www.theguardian.com/world/2019/apr/26/turkey-and-gallipolis-message-of-peace

[14] “Would Turkey exist as a nation if it hadn’t annihilated its Christians?,” Spectator USA, 04 Mayıs 2019, https://www.spectator.co.uk/2019/05/would-turkey-exist-as-a-nation-if-it-hadnt-annihilated-its-christians/

ERMENİSTAN DOSYASI /// Tutku DİLAVER : ERMENİSTAN DIŞ POLİTİKASINDA YENİLİK NEREDE ?


Tutku DİLAVER : ERMENİSTAN DIŞ POLİTİKASINDA YENİLİK NEREDE ?

Nisan Devrimi sonrasında Ermenistan’da pek çok alanda hızlı bir şekilde başlatılan değişim ve dönüşüm trendi, erken seçimlerde Paşinyan’ın Başbakan olarak seçilmesiyle yerini durgun bir sürece bıraktı. İç politikada önceki yönetimlerin hatalarıyla hesaplaşma süreci devam ederken, dış politika için aynı yönde bir süreç henüz başlatılabilmiş değil. Seçimleri takiben, Ermenistan Dışişleri Bakanı’nın Dağlık Karabağ sorununda barışçıl çözüm arayışının diğer tüm sorunların önünde geldiği şeklindeki beyanları da tam olarak karşılığını bulmuş değil.[1] Dahası Paşinyan’ın 4-5 Mart Brüksel ziyareti, sözde Dağlık Karabağ yönetiminin bir taraf olarak çözüm sürecine dâhil edilmek istendiğini gösteriyor. Ancak bu öneri, başta Azerbaycan olmak üzere, AB ve diğer uluslararası kuruluşlar tarafından uygun bulunan bir görüş değil. AB Komşuluk Politikası ve Genişleme Müzakerelerinden sorumlu Johannes Hahn bu konu hakkında Paşinyan’ın bu girişiminin yenilik getirmekten öte zorluk yaratacak bir durum ortaya çıkaracağını ifade ediyor.[2] Bir diğer yandan Aliyev ve Paşinyan arasında yapılması planlanan ikili görüşme formatı hakkında da henüz düzenli bir format haline dönüşmüş değil. Tüm bu gelişmeler ışığında, Paşinyan’ın Ermenistan dış politikasına nasıl yeni bir vizyon getireceği konusu giderek tartışmalı bir hal alıyor.

Nisan devrimi sonrasında Rusya ile ilişkilerinde gerilimli dönemler yaşayan Paşinyan yönetimi, Suriye’ye asker ve sivil olmak üzere bir insani yardım misyonu gönderme kararını hayata geçirdi. Bazı Ermeni analistlere göre karar, Ermenistan’ın dış politikasında bir kumar oynadığını gösteriyor. Suriye’ye asker gönderilerek Rusya’yla ilişkilerin düzeltilmesinin umut edildiğine yönelik yorumlar yapılıyor.[3] Ancak Paşinyan yönetiminin bir CSTO üyesi olarak bir yandan Rusya ile ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı diğer yandan ise NATO ile iyi ilişkiler kurmak istediği görülüyor.

Bu açıdan Ermenistan dış politikasında geleneksel olarak izlenen Rusya’yı Batı ile dengeleme anlayışının, Paşinyan döneminde de sürdürüldüğünü söylemek mümkün. Paşinyan, AB ve özellikle NATO’yu Ermenistan’ın dış politika sorunlarına dâhil etme niyetini, 2018 yılının Temmuz ayında katıldığı NATO Zirvesinde ortaya koymuştu. Hatırlanacağı üzere Paşinyan bu zirvede ve sonrasında Euronews’e yaptığı açıklamalarda, Dağlık Karabağ sorununun çözümü için NATO ve AB’den beklediği desteği dile getirmişti. Ancak Zirvenin sonuç belgesinde, NATO’nun Güney Kafkasya ülkelerinin toprak bütünlüğü ilkesine vurgu yapılması, Paşinyan’ın istediğinin tersine bir durum yaratmıştı.[4]

Ancak, bu belgeye rağmen Ermenistan’ın NATO ile yakınlaşma isteği sona ermiş değil. İkili ilişkilerin seyrine dair NATO’nun Kafkasya ve Orta Asya özel temsilcisi James Appathurai’nin Ermenistan’a gerçekleştirdiği ziyaret ise Ermenistan’ın bu isteğini cesaretlendirecek yanları olması nedeniyle dikkat çekiyor.

Appathurai’nin ziyareti sırasında Ermeni basınına yansıyan detaylar NATO’nun Ermenistan konusunda kararlı bir tutum izleyip izlemediği sorusunu akıllara getiriyor. Nitekim NATO’nun işbirliğiyle kurulan internet bilgi merkezinde de Appathurai’nin söz konusu açıklamalarına yer verilmiş olması NATO’nun resmi tutumunun da bu yönde olma ihtimalini gösteriyor.[5]

Ermenistan’ın Fransa Büyükelçiliğinin desteğiyle gerçekleştirilen NATO haftası nedeniyle 11-13 Mart arasında Ermenistan’a ziyarette bulunan Appathurai burada bir konferansa katılarak, NATO’nun Ermenistan’ın Suriye’deki insani misyonuna dair bakışı ile Dağlık Karabağ konularındaki tutumuna dair bir takım ipuçları verdi. Appathurai bu toplantıda, NATO’nun Ermenistan’ı güvenilir bir partner olarak gördüğünü ifade etti.[6] Ermenistan’ın Suriye’ye gönderdiği misyonunu hakkında ise, Ermenistan’ın resmi savlarını dinlediğini söyleyen Appathurai, bu konuda NATO adına bir yorum yapmamayı tercih etti ve NATO’nun bu duruma yakın zamanda bir tepki vermeyeceğini söylemekle yetindi. Ancak, ABD’nin ve dahi pek çok NATO üyesi ülkenin tepki gösterdiği bu misyon hakkında NATO özel temsilcisinin kesin bir tavır sergilememiş olmasını, NATO’nun zımni bir kabul gösterdiği şeklinde yorumlamak da mümkün. Türkiye’nin de üyesi olduğu NATO’nun bir CSTO üyesi olarak Ermenistan’ın bu hamlesine sessiz kalması, pakt içerisindeki dayanışma ve bütünlük anlayışını sorgulanmasına neden olabilecek bir durum oluşturuyor. Ermenistan’ın bu misyonu, NATO’nun soğuk savaş sonrasında benimsediği “İstikrar ve yeniden yapılandırma sorumluluğu en uygun olarak bu konularda gerekli birikim, yetki ve yeteneğe sahip aktörler tarafından üstlenilmelidir” şeklindeki anlayışıyla da, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’daki faaliyetleri nedeniyle, ters düşüyor.

Ermenistan’ın NATO ve AB nezdindeki resmi savları “uluslararası barışa katkı yapan demokratik Ermenistan” vurgusu üzerinde yoğunlaşıyor. Ancak Dağlık Karabağ ve etrafındaki rayonların fiili olarak Ermenistan tarafından işgal altında olması, bu savın doğruluğunun sorgulanmasına neden oluyor. Öte yandan Appathurai, Dağlık Karabağ sorunuyla ilgili, ikili görüşme sürecine destek verildiği ve barışçıl bir çözümün desteklendiğini belirtmesi, bir yandan NATO’nun bu konunun dışında kalmak istediğini gösterirken, diğer yandan NATO’nun konu içine çekildiği izlemini veriyor.

Ermenistan’ın Suriye’deki faaliyetlerine karşı kesin bir tavır sergilenememesi, bir pakt üyesi olan Türkiye ile NATO ilişkilerini yakından ilgilendiriyor. Öte yandan, Dağlık Karabağ sorununa NATO’nun dâhil edilmesi ihtimali hem Türkiye hem de Azerbaycan açısından sorgulanabilir bir durum yaratıyor.

[1] Şirin Payzın, “Ermenistan’da yeni bir sayfa: ‘Devrim değil evrim’,” T24, https://t24.com.tr/yazarlar/sirin-payzin/ermenistanda-yeni-bir-sayfa-devrim-degil-evrim,21036.

[2] “EU rejects Pashinyan’s ideas to impede Karabakh talks,” Vestnik Kavkaza, http://vestnikkavkaza.net/news/EU-rejects-Pashinyan-s-ideas-to-impede-Karabakh-talks.html.

[3] Eduard Abrahamyan, “Understanding Armenia’s Syrian Gamble,” https://jamestown.org/program/understanding-armenias-syrian-gamble/

[4] Tutku Dilaver, “Batı İle Rusya Arasında Ermenistan’ın Reelpolitik Arayışı,” AVİM, https://avim.org.tr/tr/Analiz/BATI-ILE-RUSYA-ARASINDA-ERMENISTAN-IN-REELPOLITIK-ARAYISI

[5] “No ‘political obstacles’ to Armenia-NATO ties, says James Appathurai,” NATOinfo, http://www.natoinfo.am/en/news/308/

[6] “NATO hails Armenia as "a stable and reliable partner," PanArmenian, http://www.panarmenian.net/eng/news/266330/

GÜRCİSTAN DOSYASI /// Tutku DİLAVER : GÜRCİSTAN’IN “DONDURULMUŞ” 10 YILI


Tutku DİLAVER : GÜRCİSTAN’IN “DONDURULMUŞ” 10 YILI

Geçtiğimiz günlerde Gürcistan’ın yeni seçilen Cumhurbaşkanı Salome Zurabişvili yemin ederek görevine başlamıştır. Yoğun geçen kampanya döneminde en temel konulardan bir tanesi de 2018 yılı itibari ile 10. Yılını dolduran Abhazya ve Osetya sorunları olmuştur. Yeni Cumhurbaşkanı Salome Zurabişvili’nin 2004-2005 yıllarında dışişleri bakanlığı yapmış olması, seçim dönemindeki tartışmaları alevlendirmiştir. Bu vesile ile 2008 savaşını hatırlamakta ve Gürcistan’ın mevcut durumunu değerlendirmekte fayda bulunmaktadır.

2008 yılında yaşanan “Beş Gün Savaşı” aniden ortaya çıkan bir çatışma değildir. Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine bağımsızlıklarını ilan eden Abhazya ve Osetya’nın bağımsızlıklarını Gürcistan tanımamıştır.[1] Çözüm bulunamayan bu sorun nedeniyle taraflar 1991-92, 2004 ve 2008 yıllarında karşı karşıya gelmiştir.[2] 2004 ve 2008 süreçlerini birbirinden ayrı değerlendirmek doğru değildir. Beş Gün Savaşı’nın temelleri 2004 yılından itibaren atılmıştır.

2003 yılında Saakaşvili’nin Gürcistan’da iktidara gelişinin ardından izlediği Batı yanlısı politikalar ve ülke içindeki merkezileşme politikaları, Rusya’nın dikkatini Gürcistan’a çevirmesine neden olmuştur. Saakaşvili, 2004 yılında Rusya yanlısı olan Acara Özerk Cumhuriyeti lideri Aslan Abaşidze’yi hedef alarak, Batum’da kitlesel desteği arkasına almıştır. Bu hareketin sonucunda Abaşidze Moskova’ya kaçmak zorunda kalmış, Acara merkezi hükümetin kontrolüne geçmiştir.

Yine aynı yıl, Abhazya ve Güney Osetya’da kontrolün sağlanması amacıyla Gürcü birlikleri ateşkes hattına yerleştirilmiştir. Bunun üzerine Güney Osetya Parlamentosu, 5 Haziran’da Rusya Federasyonu meclisine gönderdiği bir mektupta, Güney Osetyalıların kendilerini Rus kabul ettiklerini belirtmişler ve Rusya’nın kendi vatandaşlarını bu tehlikeden korumasını beklediklerini yazmışlardır.[3] Bu mektubun hemen ardından 9 Haziran’da Güney Osetya meclisinde, Rusya Federasyonu ile birleşme yönünde bir karar da alınmıştır. Meydana gelen gelişmeler ışığında, Rusya Federasyonu bölgeye 160 asker sevk etmiştir. Ancak resmi kaynaklardan yapılan açıklamalarda gönderilen askerlerin barış gücü askerlerine yalnızca gıda yardımı yapmak için orada oldukları belirtilmiştir. Ağustos 2004’te Gürcistan Parlamentosu, Rus barış gücü askerlerinin ayrılıkçı Güney Osetya bölgesinden çekilmelerini isteyen bir karar almıştır.[4] İki taraf arasında artan gerginlik 2005 yılında da devam etmiştir. 2005 yılında Gürcistan’daki Rus üslerinin kapatılması kararlaştırılmıştır. Bu şekilde bir yandan Gürcistan’ın NATO yolundaki önemli bir engel daha kaldırılmış, diğer yandan Rusya Federasyonu’nun Gürcistan hakkındaki endişeleri artırılmıştır.[5] Rusya mevcut statükonun korunamayacağı gerekçesiyle ayrılıkçı rejimleri destekleme kararı almıştır.[6]

2006 yılında Güney Osetya’da yapılan referandumda halkın yüzde 90’ı bağımsızlık yönünde oy kullanmıştır.[7] Daha önce Acara’da başarı elde eden Saakaşvili hükümeti, Osetya üzerindeki baskısını artırarak benzer bir politika uygulamaya başlamıştır. Diğer yandan Gürcistan’ın 2006 yılındaki askeri harcamalarına bakıldığında, 2004-2008 dönemi içerisindeki en yüksek seviyeye ulaşıldığı da görülmektedir.[8] Artan askeri harcamalar Rusya Federasyonu’nun da dikkatini çekmiştir.

Beş Gün savaşını hangi tarafın başlattığı konusu tartışmalı bir alandır.[9] İki taraf da savaşın başlangıcından birbirini sorumlu tutmaktadır. Mayıs 2008’de Gürcistan’a ait insansız hava aracının Rusya tarafından vurulduğu iddia edilmiştir. Ardından, Haziran ayında Güney Osetya’nın başkenti Şinvali’de Güney Osetya ve Gürcistan güçleri arasında çatışma çıkmıştır. Bu çatışmalara Rus askerleri de aktif destek vermiştir.[10] 6 Ağustos 2008’de Şinvali’ye Gürcistan merkezi hükümeti tarafından yoğun hava operasyonları başlatılmıştır. Bu saldırıya Rusya’nın “vatandaşlarının hayatının tehdit altında olduğu ve öldürüldükleri” gerekçesiyle sert bir tepki vermesiyle Beş Gün Savaşı başlamıştır. Rusya Federasyonun iddialarının meşruiyetini dayandırdığı nokta, Güney Osetya’da yaşayan halkın büyük bir çoğunluğunun Rusya vatandaşlığı almış olması ve 1992 Anlaşması uyarınca Güney Osetya’yı savunma hakkı olduğudur. Gürcistan ise Güney Osetya’da bulunma sebebinin anayasal düzenin tekrar kurulması olduğunu belirtmiştir.[11]

Savaşın ikinci günü, Abhazya da Güney Osetya ile yaptığı ittifak anlaşmasını gerekçe göstererek Gürcistan’a savaş açmıştır.[12] Böylece, olaylar daha büyük ve yıkıcı bir boyuta taşınmıştır. Rus birlikleri başkent Tiflis yakınlarındaki Gori kentini ele geçirmiş, arkalarında kalan bölgelerdeki altyapılar yok edilmiştir.[13] Bu durum, Rusya Federasyonu’nun meşru müdafaa hakkını kullandığı yönündeki iddialarına ters düşmektedir.

Rus birliklerinin ilerleyişi, AB dönem başkanı Fransa’nın o günkü Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin arabuluculuk için devreye girmesiyle durmuştur. Gürcistan askeri birlikleri Güney Osetya ve Abhazya’dan çekilmiş ve bu bölgeler Rusya Federasyonu’nun işgali altına girmiştir. Bu tarihten itibaren sorun “dondurulmuş” statüde bir uluslararası soruna dönüşmüştür.

AB, A.B.D. ve NATO’yu yakın bir müttefik olarak gören Saakaşvili yönetimi Beş Gün Savaşı sırasında beklediği desteği görememiştir. Batı, Rusya Federasyonu’nun Gürcistan topraklarındaki ilerleyişine tepki vermekte gecikmiştir. BM antlaşmasının 51. Maddesine göre Rusya’nın meşru müdafaa hakkını kullanabilmesi için ya kendi topraklarına doğrudan bir saldırı yapılması ya da güvenlik konseyine bildirme kaydı ile bu hakkını kullanması gerekmektedir. Gürcistan topraklarına yapılan bu müdahale için bu iki şarttan herhangi biri gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla, BM’nin mevcut şartlara göre uluslararası hukuk düzenini koruyacak bir adım atması beklenmiştir. Ancak, BM, Rusya’nın güvenlik konseyindeki pozisyonu sebebiyle çatışmaların öncesinde ve sonrasında itidal çağrısı yapmaktan öteye bir karar alamamıştır. [14]

AB ise 2003 yılında kabul ettiği Komşuluk politikası gereğince doğu komşusu olan Gürcistan’daki bu duruma geç de olsa müdahil olmuştur. Sarkozy’nin izlediği mekik diplomasisi neticesinde Rusya ve Gürcistan arasında bir anlaşmaya varılmıştır. Ancak bu anlaşma bir çözüm getirmekten çok sorunu erteleme niteliği taşımıştır. Sarkozy’nin, AB adına olduğunu belirttiği bu girişiminin sorunun temeline inerek barışçı bir çözüm bulma niyeti taşımaktan ziyade, kişisel alanda prestij kazanmaya yönelik olduğu bilahare anlaşılmıştır. Nitekim anlaşmada belirtilen ve Güney Osetya ve Abhazya’nın gelecekteki statüleri hakkında başlatılan uluslararası görüşmelerden bugüne değin bir sonuç alınamamıştır. Sarkozy ve AB sorunun temellerinden çok, neden olduğu problemlerle ilgilenmeyi tercih etmiştir. Netice itibariyle Sarkozy’nin ön almasının Rusyanın yayılmacılığının durdurulmasında herhangi bir yararı olmamıştır. Sarkozy’nin bu tutumu nedeniyle çatışma "dondurulmuş” bir hale dönüşmüştür. Ne yazık ki, Abhazya ve Güney Osetya meselesi de diğer bazı sorunlar gibi, Rusya’nın tam da istediği biçimde "dondurulmuş" sorunlar listesine dahil olmuştur.

NATO ise Gürcistan’a desteğini açıklayarak, Rusya’yı kınamıştır. Ancak, ne Gürcistan ne de Rusya Federasyonu NATO’ya üye olmadığı için NATO dâhilinde alınabilecek bir önlem yoktu. O dönemde NATO ve Rusya arasında karşılıklı restleşmeler dışında herhangi bir adım atılamadı.[15]

Gürcistan bu savaştan on yıl sonra hala NATO üyesi olabilmiş değil, ancak NATO’nun önemli bir partneri ve NATO üyeliği hala gündemdeki yerini koruyor. Diğer yandan AB ile Doğu Ortaklığı kapsamında kurduğu ilişkiler, AB üyeliği yolunun da kapalı olmadığını gösteriyor. 2008 yılında Rusya’yı rahatsız eden ve savaşla sonuçlanan Batı ile yakınlaşma süreci ise bitmiş değil. Ancak Gürcistan, 2008’den bu yana statükonun bozulmaması için dengeli bir politika izlemektedir. Gürcü Rüyası Partisi’nin desteğini alarak göreve gelen Zurabişvili’nin eski bir Fransız diplomatı olması, Batı ile ilişkilerin yakın düzeyde seyredeceğine işaret etmektedir. Cumhurbaşkanlığı makamının yetkileri 2018 seçimleri ile yürürlüğe giren anayasa değişikliğine göre sembolik bir hale getirilmiş olsa da Zurabişvili’nin Batı ile yürütülen ilişkilerde önümüzdeki dönemde önemli bir rol oynayacağı tahmin edilebilir.

*Fotoğraf: Center for American Process

[1]Gökhan Alptekin, “2008 Rusya Gürcistan Savaşı ve Savaş Sonrası Büyük ve Bölgesel Güçlerin Politikası, Tepkileri,” Academia, 2016,

LİNK : https://www.academia.edu/10219700/2008_Rusya_Gürcistan_Savaşı_ve_Savaş_Sonrası_Büyük_ve_Bölgesel_Güçlerin_Politikası_Tepkileri

[2] Ibid.

[3] Fatih Özbay, “Tarihsel Süreç İçerisinde Güney Osetya Sorunu,” Bilgesam, 25 Haziran 2018, http://www.bilgesam.org/incele/999/-tarihsel-surec-icerisinde-guney-osetya-sorunu/#.XCS9wVzVLIU

[4] Ibid.

[5] Deniz Berktay, “SAVAŞIN ONUNCU YILI VEYA “TARİHİN TEKERRÜRÜ,” Avim, 14 Ağustos 2018, https://avim.org.tr/Blog/SAVASIN-ONUNCU-YILI-VEYA-TARIHIN-TEKERRURU

[6]Alptekin, Ibid.

[7] “Güney Osetya ‘bağımsızlık’ dedi,” BBC, 13 Kasım 2006, http://www.bbc.co.uk/turkish/europe/story/2006/11/061113_southossetia.shtml

[8] Stockholm International Peace Research Institute,“SIPRI Military Expenditure Database,” , http://www.sipri.org/research/armaments/milex/milex_database/milex_database

[9]Berktay, Ibid.

[10] Vildan Meydan, “2008 Rusya-Gürcistan Savaşı’nın Uluslararası Hukukta Kuvvet,”

Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Sosyal Enstütüsü Dergisi, 14 Kasım 2017, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/367218

[11] Ibid.

[12] Berktay, Ibid.

[13] Meydan, Ibid.

[14] Süleyman Erkan, “2008 RUSYA-GÜRCİSTAN SAVAŞI VE ULUSLARARASI TOPLUM,” Uluslararası İktisadi ve İdari İncelemeler Dergisi, 06 Nisan 2016, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/202087

[15] Ibid.