TARİH : Türklerin MISIR daki Piramitlere karsi ilgisizligi.!


Türklerin MISIR daki Piramitlere karsi ilgisizligi…!

664 Yıl Mısır’da Hüküm Süren Türklerin Tarihinde Piramitler Neden Hiç İlgi Görmedi?

Türkler, yaklaşık 664 yıl boyunca Mısır’da hüküm sürmelerine rağmen Mısır piramitlerinin izine yazılı eserlerde pek rastlanmıyor.
Evet, dile kolay; 1250’de Mısır’da kurulan Türk devleti Memlükler’den Osmanlı’nın son dönemlerine kadar Türk’ün hüküm sürdüğü topraklarda, böylesi devasa büyüklükteki yapılar için “acaba bunlar nedir? Bir araştıralım.” denmemiştir. Belki ileride birisi bu piramitlerle ilgili bir şeyler bulacaktır lâkin şu anda elimizde çok az belge vardır Türk/Osmanlı – piramitler ilişkisine dair.

Bu kaynaklardan ikisi hoca Sâdeddin Efendi’nin tâcü’t – tevârîh adlı eseri ve Evliyâ Çelebi’nin seyahatnâme’sidir. tâcü’t – tevârîh’in de farklı farklı yazmaları var ve piramit meselesi hepsinde bulunmamaktadır. eser, Osmanlı’nın kuruluşundan Kanunî dönemine kadar bazı bilgiler içerir. tâcü’t – tevârîh’te selimnâme diye de bir bölüm vardır Yavuz Sultan Selim’in anlatıldığı.

Yavuz, Ridâniye muharebesi’yle Memlükler’e son verip Mısır’ı fethettikten sonra vilayeti dolaşırken piramitleri de görür ve hemen vezirlerine emir verir piramitler hakkında mâlumat toplamaları için, ancak oranın halkı dahi bu piramitler hakkında bilgi sahibi değildir. Sadece yaşlı birisi çıkıp ” bunları firavunlar yaptırmış ” der.

Gelelim Evliya çelebi’ye… “1083 safer’in 7. günü Mısır’a girip Mısır’ın içini dışını dikkatlice inceleyip hayretler içinde kalıp parmağımı ısırdım.” der, “bu yapıları Ay’a kim inşaa etti acep?” diye sorar. Onları devasa büyüklükteki dağlara benzetir, ayrıca firavunların buradaki hazinelerinden de bahseder ama çalındıklarını söyler. Buradan anlıyoruz ki çoktan soyulup soğana çevrilmiştir piramitler. Yüz kantar barut bu ihramların (piramitler) altında açılacak lağımlara atılsa ancak yıkılırlar diye ekler ve oranın halkının şuna inandığını söyler. Nil nehri taşıp da Mısır’ı sel basmasın diye tılsım olarak yapılmıştır piramitler.

Ali Mustafa Efendi’nin 1568’de kaleme almaya başladığı hâlâtü’l kahire adlı eserinde anlatılanlara göre halk, piramitlerden çekinmektedir.

Bin türlü efsanenin anlatıldığı bu yapıların içine girenlerin lanetlendiğine inanılır!

Doğu dünyası efsaneler üzerinden mısır piramitleri ile ilgilenirken batı dünyası ise işin ilmî ve tarihî kısmına yönelmiştir. Nitekim 1700’lü yılların sonuna doğru hazırlanıp 1829’da yayımlanmaya başlanan meşhur eser description de l’egypte, piramitlerin avrupalı araştırmacılar tarafından da dikkat çekmesini sağlamıştır. 1798’de Mısır’a sefer düzenleyen Napolyon’un, yanında götürdüğü yaklaşık 20 kişiden oluşan bilim adamı grubu hazırlamıştır bu eseri.
Bu konu bağlamında şu bilgiyi de vereyim. iddia, Talha Uğurluel’e aittir. Kendisi Osmanlı döneminde piramitlere “Yusuf ambarları” denildiğini söylemiştir. Mısır’da yedi yıllık kıtlık yaşanacağını bilen hz. Yusuf’un yedi yıllık bolluk zamanında buraları inşâ ettirdiğini ve bu piramitlere buğday depolattırdığını söylemiştir! ben ne arşivde ne de başka bir yerde Osmanlı döneminde piramitlere bu ismin verildiğini gördüm. iddianın doğru olabilecek tek tarafı hz. Yusuf döneminde zaten var olan piramitlerin buğday ambarı olarak kullanılmış olabilme ihtimalidir. yine de Osmanlı’nın bu piramitlere Yusuf ambarları dediğine dair hiçbir bilgi, belge yoktur.

İşte bildiğimiz kadarıyla bu kadardır Osmanlı’nın ve Türklerin piramitlere ilgisi. Muhtemelen çoğu padişahın haberi dahi yoktur bu yapılardan. Osmanlı devleti maalesef yeni dünyaya da ilgi duymamış, kibirden ve zenginlikten olsa gerek gelişimini kendi kendine durdurmuştur. Lâkin şöyle düşünüyorum. Osmanlı gerçekten her şeyi yazıya döken, kayda alan bir devlet anlayışına sahipti. Muhtemelen Yavuz Sultan Selim’in yanında da şehnâmenüvisler vardı. Böylesi muhteşem yapılarla ilgili bir şeyler yazmamaları neredeyse imkansız. Eğer kaybolup gitmedilerse bu piramitlerle ilgili kayıtların da bir gün arşivden çıkacağını umuyorum.

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2020/09/07/turklerin-misir-daki-piramitlere-karsi-ilgisizligi/

FRANSA DOSYASI /// Mehmet ASAL : FRANSA VE FRANSIZLAR NEDEN TÜRKLERİ SEVMEZ ???


Mehmet ASAL : FRANSA VE FRANSIZLAR NEDEN TÜRKLERİ SEVMEZ ???

Fransa ve Macron kırmızı çizgiyi ve haddini yine aştı!

Fransa Türkiye’ye karşı kıta sahanlığında Oruçreis gemisiyle yaptığı araştırmaya karşılık, Yunanistan’ı desteklemek için asker gönderiyor…

Macron’un Doğu Akdeniz’e asker göndereceğini ilan etmesi Yunanistan’da sevinç çığlıklarıyla karşılandı, Başbakan Miçotakis Fransızca Twitter mesajıyla teşekkür etti.

Ankara’ya bölgede yürüttüğü doğalgaz arama faaliyetlerini durdurma çağrısı yapan Macron, "Aralarında Yunanistan’ın olduğu Avrupalı ortaklarımızın da işbirliği ile gelecek günlerde Doğu Akdeniz’deki Fransız askeri varlığını geçici olarak güçlendirmeye karar verdim" dedi.

To Vima gazetesi ise hafta içinde Güney Kıbrıs’a iki adet Rafale savaş uçağı indiren Fransa’nın, bununla da kalmayıp bir helikopterin katılımıyla Yunan savaş gemileriyle tatbikat yapacağını yazdı.

Gelelim tekrar Fransa’ya. Tüm Emperyalist güçlerin Türkiye ve Türk toprakları üzerinde gözü olmakla birlikte, Fransa; Osmanlı Döneminde elde ettiği büyük imtiyazları, kapitülasyonları Cumhuriyet ile birlikte kaybettikten ve özellikle Güney Doğu Anadolu’yu ve Kilikya’yı terk etmek, akabinde Hatay’ı da kaybetmek, Büyük Ermenistan ve Kürdistan’ı kurduramamaktan ötürü Lozan’dan bu yana tam bir Türk ve Türkiye düşmanı ülke konumuna gelmiştir. Türkiye’nin karşısında ve aleyhinde hangi dernek, cemiyet, örgüt, topluluk varsa Fransa daima onların yanındadır.

Asırlarca dünyayı sömürmüş olmanın verdiği alışkanlıkla kendilerini dev aynasında görmekte, hala yönetip yönlendirebileceklerini düşünmekte, Türkiye Cumhuriyeti’ni de eski Osmanlı sanmaktadır.

Liberté, égalité, fraternité, Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarının atıldığı 1789 Fransa’sı bugün, başka ırkları ve dinleri küçümseyen, İngilizceyi bilse dahi konuşmayan bir millete dönüşmüştür. Fransızlar kibirlidirler son 2 büyük dünya harbinde de kolayca teslim olup ciddi bir zafer elde edememelerine rağmen konu büyük savaşlardan açıldığımda “mangalda kül bırakmazlar” Fransızları; İngilizler de sevmez, Almanlar da hatta İspanyol ve Portekizler de. Bugün 5 asır önceki Rönesans ve Reformların, 2 asır önceki hak ve özgürlüklerin savunucusu ülke değildir Fransa.

Fransa 1954’ten 1962’ye kadar 8 yıl süreyle Cezayir’in Bağımsızlık savaşına karşı çıkarak bir buçuk milyon Cezayirli Müslümanı katletmiş, Fransız Devrimi ile özleştirilmesine rağmen bugün onun getirdiği kavramlardan çok uzak davranışlar içerisinde bir ülkedir. Tunus ve Çad’da ki Sömürüsü, zemin hazırladığı Ruanda Soykırımı ve daha niceleri saymakla bitmez. Tüm bunlara rağmen halen bazı Türklerin Frankofon hayranlığının nedeni anlamakta bu nedenle ciddi zorluk çekmekteyim.

Fransa, yönetimde yarı-başkanlık sisteminin uygulandığı üniter bir devlettir. Ülkenin başlıca ilke ve ülküleri İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde açıklanmıştır.

Fransa, Avrupa Birliği adlı siyasi ve ekonomik örgütlenmenin kurucu üyelerinden biridir ve birlik üyesi ülkeler içinde yüzölçümü en büyük olanıdır. Ülke, bunun yanında Birleşmiş Milletler ‘in de kurucu üyelerinden, Frankofon’un, G8 Zirvelerinin, Latin Birliği’nin ve NATO’nun da katılımcılarındandır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinden biridir. 360 etkin savaş başlığı ve 59 nükleer santraliyle önemli bir nükleer güçtür. Nükleer Enerji de Dünya da ABDden sonra gelen 2nci ülkedir. Bugünkü kalkınmışlığının da en önemli nedeni bu enerji fazlasıdır.

Fransa, 17. yüzyılın ikinci yarısından bu yana dünya genelinde uluslararası ilişkiler alanında önde gelen ülkelerden olmuştur. 18. ve 19. yüzyıllar arasında, dönemin en büyük sömürge imparatorluklarından birini kurmuştur. Bu dönemlerde Fransa’nın sınırları güneydoğu Asya’dan batı Afrika’ya kadar uzanmış, etki ettiği bölgelerdeki toplumların kültür ve siyasetlerinde belirgin izler bırakmıştır.

Beş asırlık köklü ilişkilerimiz temelinde, önemli bir ticari ve ekonomik çıkar yatmaktadır.

Fransa’da 360.000’i aşkın çifte vatandaş olmak üzere 700 bini aşkın Türk nüfus yaşamaktadır. Fakat Türkleri ve Türkiye’yi hiç sevmeyen, 150 yıldır kâh Kürtler, kâh Ermeniler vasıtasıyla parçalamaya çalışan sözde bir NATO müttefikimizdir, NATO’ya dönüşü de 2009 yılında Türkiye’nin verdiği onayla olmasına rağmen. Türkiye’nin gerek nüfusu gerek se dini nedeniyle AB’ne alınmasına en açık ve pervasızca karşı çıkan ülkedir.

Nüfusu Fransa dışındaki 5 yerleşim Bölgesi ile birlikte yaklaşık 68 milyondur. Fransız halkı da pek çok Avrupalı halk gibi kendi toplumundan başka toplumlarla ilgilenmez. Fransız aydınları halkının bu özelliğini itiraf ederler. Fransız yazar Ydewalle şöyle der: “Orta tabakadan bir Fransız, genel fikirlere ilgi duysa bile çok dar bir çerçeve içinde yaşar. Oturduğu kenti çok iyi tanır, fakat ülkesini pek tanımaz. Sınırların ötesinde olup bitenler hakkında ise yetersiz ve çarpıtılmış bilgi sahibidir”

Bu sözlerden şunu anlayabiliriz: Bir Fransız’a, bir başka millet hakkında ne söylenirse ona inanır; tıpkı, günümüzdeki yalan üzerine kurulu Ermeni propagandasına veya PKK’nın barışçı olduğuna inandığı gibi.

Fransızlar ve tüm ‘Batılılar’ “Türk korkusunun beslediği gizli Türk düşmanlığına inançla!” yetiştirilirler. Türkler hakkındaki gerçek dışı olumsuz sözlere hemen inanırlar. Bizlerin de gerek tanıtım gerekse dış politika olarak zafiyetimiz de ortada olunca bu anlaşılması hiç te zor olmayan bir durumdur. Tüm Batılılar gibi Fransızlar da Türk’lere karşı temelsiz bir gizli düşmanlık vardır. Türkler zararına oluşan bu bilinçaltı kirliliği; Türkler ‘zayıf’ düştüğü her anda, rahatça açığa çıkma eğilimindedir.

Fransızlar, Türklere önce, İspanya’daki Müslümanlara dedikleri gibi ‘sarsarian’ adını vermiştir. 14. yüzyılda ‘Maure’ demeye başlamış, daha sonra da ‘Musulman’ sözünü kullanmışlardır. Ama 19. yüzyıldan sonra ‘Türk’ sözcüğü ‘Müslüman’ adıyla eş anlamlı olarak kullanılagelmiştir.

Haçlı Seferleri’nin olduğu 11. ve 12. yüzyıllar, Türkler açısından Avrupa’da olumsuz algılamanın doğduğu yıllardır. Seferden dönen -beyin gücüne değil, kaba güç özelliğine sahip- Fransızlar, ailelerine, çevrelerine abartılı savaş öyküleri anlatmışlardır. Büyük bir kahraman olduklarını vurgulamak için “insanüstü yaratıklarla” nasıl savaştıklarını masal karışımı kurgularla aktarmışlardır. Türkleri-Müslümanları, bir başka deyişle ‘o yenilmez canavarları’ nasıl yendiklerini abartının doruklarında dolaşarak tasvir etmişler… “Bir dudağı yerde, bir dudağı gökte kana susamış canavarlar” olarak anlatılan Türk, o yıllardan beri Fransızların ve diğer Avrupalıların, bilinçaltına ’korku’ öğesi olarak yerleştirilmiştir. Osmanlının 15 ve 16. yüzyıllardaki gücü de, bu masallara adeta destek olmuş; bu masalları gerçeğin iklimine taşımıştır. 1570’lerde Montaigne’in “Denemeler” inde belirttiği “Türk Padişahı, dünya ne kadar küçükmüş, dermiş…” diye başlayan o masum cümleleriyle, ‘Türk gücünü’ açıklarken, dolaylı olarak, o uydurma masalların Batı bilinçaltında ‘gerçeğe’ dönüşmesine yardım etmiştir…

Türklerin Akdeniz’deki egemenliği Fransız halkında Türk düşmanlığının iyice kökleşmesine neden olmuştur. Bakış açılarına ‘dinî ölçü’ egemen olunca, İslâm cephesinde yer alan Türklerin varlığı, Türk’ün peşinen ‘kötü’ olmasını doğurmuştur. Kanuni’nin Fransa’ya ‘kapitülasyon’ ihsanları, Fransız kültürüne serbestlik de bu durumu değiştirmemiştir.

17. yüzyıl başlarında bir Fransız için Türk, dış görünüş bakımından bir ‘dev’, ahlâkî bakımdan da Hıristiyanlara zulüm yapan ‘şeytanî bir yaratık’ tır. Bu temaları, 1631’de Paris’te haftalık olarak yayımlanan bir Gazetede görmek mümkündür.

Aslında; Türk-Fransız diplomatik ilişkilerinin tarihi 1483 yılına uzanmaktadır. Sultan II. Bayezid, anılan tarihte, Fransa’da tutulan kardeşi Cem Sultan hakkında bilgi almak üzere XI. Louis’ye Ilımlı (Limni) adasından Yunan kökenli bir Elçi göndermiştir. Osmanlı İmparatorluğu nezdinde mukim ilk Fransız Büyükelçisi Jean de la Forest de 1535 yılında göreve başlamıştır. 1535 yılında kapitülasyonların verilmesiyle Fransa, Osmanlı Devleti nezdinde en ayrıcalıklı devlet konumuna gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, ilk Büyükelçisi Yirmi sekiz Mehmet Çelebi’yi 1721 yılında Fransa nezdinde atamıştır.

17. yüzyıldan itibaren Anadolu toprakları üzerinden Doğu Akdeniz’in kontrolünü sağlamaya çalışan ve bu amaçla Ermenileri kullanan, onların bağımsızlık talebiyle isyan etmesinde önemli bir rol oynayan devlettir Fransa.

Genç Türkiye Cumhuriyeti ile Fransa arasındaki ilişkilerin temelini ise Kurtuluş Savaşı sırasında imzalanan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması oluşturmaktadır.

  • Fransa, Ermenilere verdiği desteği ve Ermenilerle iş birliğini İstiklâl Harbi yıllarında da sürdürmüş ve Anadolu’dan tahliye ettiği isyancı Ermenilerinden oluşan üç taburluk kuvveti Kıbrıs’ın Monarga köyünde eğittikten sonra Urfa, Antep ve Maraş’ın işgalinde kullanmıştır.
  • Ancak Kuvay-ı Milliye’nin Fransız kuvvetlerine karşı yürüttüğü başarılı mücadeleden sonra bölgede tutunamayacağını anlayan Fransa, 21 Ekim 1921’de TBMM ile Ankara Antlaşmasını imzalamış ve Anadolu topraklarını işgal için getirdiği Ermeni lejyon askerleriyle birlikte Anadoludan çekilmek zorunda kalmıştır. Ermenilere Anadolu’da yurt kurma girişimlerini Lozan görüşmeleri sırasında da dile getiren Fransa’nın özerklik verilmesi konusundaki talebi Türk Heyeti tarafından ısrarla ve taviz verilmeden reddedilmiştir.
  • Fransa’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcından günümüze kadar Ermeni meselesinde izlediği politikalar hep Türkiye aleyhinedir. Cumhuriyet döneminde de Ermenilere verdiği desteği sürdüren Fransa 1937 yılında ilk Ermeni soykırım anıtını açmış ve Fransa’da günümüze kadar 40’dan fazla soykırım anıtı dikilmiştir. Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez’in 1975 yılında ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu) tarafından şehit edilmesiyle başlayan süreçte ASALA’nın gerçekleştirdiği 37 eylemle Fransa ASALA’nın Türklere karşı en çok eylem gerçekleştirdiği ülke haline gelmiştir. Fransa 1998’ten başlayarak günümüze kadar Parlamentosunda Türkiye’yi soykırımla suçlayan birçok karar almış, ancak Fransız Anayasa Mahkemesi Fransız Parlamentosunda alınan bazı kararları iptal etmiştir. Fransız Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararlarından ve AİHM’nin Perinçek davasında verdiği karardan sonra Fransız yönetiminin geri adım atması beklenirken Fransa Devlet Yönetimi, Ermeni tezlerine desteğini sürdürmeye devam etmiştir.
  • Türkiye ile Fransa arasında yaşanan İskenderun sancağı (Hatay) sorunu;

Türkiye Lozan görüşmelerinde büyük bir başarı kazanarak bağımsızlık hakkını ve hükümranlığını muhasım ülkelere kabul ettirmekle birlikte 25 Nisan 1920’de Fransız mandasına bırakılan İskenderun Sancağının Türk toprakları içine alınması mümkün olamamış ve mandater ülke sıfatıyla Fransa bu bölgeyi Halep üzerinden Suriye’ye bağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra tüm ülkelerle iyi ilişkiler kurma politikası kapsamında Fransa ile karşı karşıya gelmemek düşüncesiyle elverişli şartların oluşmasına kadar sorunun çözümü ertelenmiş ve 30 Mayıs 1926 tarihinde Türkiye ile Fransa arasında akdedilen Dostluk Anlaşmasıyla İskenderun Sancağı bölgesinin statüsü teyit edilmiştir. Ancak Fransa’nın 22 Aralık 1936’da Suriye ile imzaladığı ve Suriye’ye bağımsızlık verilmesini öngören anlaşma ile İskenderun Sancağının da Suriye’ye bağlanması tehlikesinin ortaya çıkması üzerine Türk Hükümeti sorunun halledilmesi için Fransa ve Milletler Cemiyeti (MC) nezdinde girişimlerde bulunmuştur. MC sorunun halli için bir gözlemci heyeti görevlendirmiş, heyet 31 Aralık 1936’da göreve başlamıştır. Soruna bir çözüm bulmak amacıyla Fransa ile görüşmelerini sürdüren Türkiye’nin Hatay’ın bağımsız bir devlet olmasına ilişkin önerisi başlangıçta Fransa tarafından reddedilmiş ve Fransa takip eden dönemde Dersim isyanını destekleyerek Türkiye’nin dikkatini Hatay’dan Dersim’e çekmeye çalışmıştır. Dersim ve Hatay’daki Alevileri Türklere karşı kışkırtan Fransa Türkiye’nin sıkıştırılması çabaları kapsamında Ermenileri de kullanmış ve Hatay bölgesindeki Ermenilere silah dağıtmıştır.

Fransa’nın Hatay bölgesinde Türklere karşı Ermenileri kullanmaya kalkışması üzerine Türkiye Ermeni Patriği Mesrop Maroyan, Türkler aleyhine çalışan Ermenileri ikaz etmek üzere Hatay’a iki Ermeni Rahip göndermek için İçişleri Bakanlığından izin istemiştir. Bunlar arşivlerde yer almaktadır.

Fransa’nın Suriye’nin bağımsızlığını tanıması konusunda imzalanan anlaşma gereğince icra edilen Hatay seçimleri öncesinde Fransızların seçim sonuçlarını etkilemek için başvurduğu uygulamalara tepki gösteren Türkiye’nin talimatına uyan Türklerin çoğu seçimlere katılmamıştır. Türkiye’nin itirazı üzerine seçim yönetmeliği üzerinde yapılan değişikliklerden sonra MC gözetimi altında 3 Mayıs 1938’de başlayan seçimlerde ise Fransız manda yönetimi bölgedeki Türklerin seçmen kaydı yaptırmasını önlerken Suriye’deki Taşnak ve Hınçak Ermenilerini Hatay’a getirerek İskenderun Sancağına vatandaş olarak kaydetmiş, Fransız manda yönetiminin söz konusu uygulamaları üzerine Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkiler gerginleşmiştir

Atatürk’ün 20 Mayıs 1938’de Mersin’e, ardından 24 Mayıs 1938’de Adana’ya giderek buradaki askeri birlikleri denetlemesi ve sınıra 30.000 kişilik kuvvet yığması Türkiye’nin kararlılığını göstermesi açısından etkili olmuştur. Türkiye’nin bu kararlı tavrı karşısında geri adım atmak zorunda kalan Fransa önce seçimleri ertelemiş ve Hatay’daki temsilcisini değiştirmiş, ardından Abdurrahman Melek’i Hatay Valisi olarak atamıştır. Daha sonra Fransa Türkiye’nin teklifini kabul etmiş ve MC kararıyla Sancak’ın toprak bütünlüğünün Türkiye ile Fransa arasında yapılacak bir anlaşma ile teminat altına alınması kararlaştırılmıştır

22-31 Temmuz 1938’de yapılan seçimler sonucunda Türkler İskenderun Sancağındaki 40 milletvekilliğinden 22’sini kazanmış ve 2 Eylül 1938’de Hatay Meclisi toplanarak Hatay Devleti’nin kuruluşunu ilan etmiştir. Takip eden süreçte Türkiye ile Fransa arasında 23 Haziran 1939’da “Hatay Anlaşması” imzalanmış bir yıl kadar bağımsız kalan Hatay Devleti Hatay Meclisi’nin 29 Haziran 1939’da oybirliği ile aldığı kararla Türkiye’ye katılmıştır.

Böylece Fransa’nın Kilikya diye adlandırdığı Çukurova bölgesinde Ermenistan kurma hayalleri ve Antakya bölgesini Türkiye’den koparma çabaları İstiklâl Harbinde savaş yoluyla, Hatay’da ise diplomasi ve kriz yönetimi yoluyla önlenmiştir.

  • Bernard Lewis Olayı;

1993’te Le Monte gazetesinde yayınlanan makalesi nedeniyle Profesör Bernard Lewis aleyhinde, Fransız-Ermeni Dernekleri Forumu tarafından açılan dava üzerinde bir nebze durmakta yarar vardır. Lewis, yazısında, "Osmanlı hükümetinin Ermeni ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt yoktur… Türklerin `tehcire’ (Ermenilerin savaş alanından alınarak başka yerlere gönderilmesi) başvurmalarının meşru nedenleri vardır… Zira, Ermeniler Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı çarpışıyorlardı" demişti. Gerçek de buydu… Ama, Forum, Lewis’i, "Türklerin 1,5 milyon Ermeni’yi imha ettiğini kabul etmeyerek Ermeni ulusuna hakaret ve iftira etmekle" suçluyordu. Mahkeme, Forum’u haklı bularak Lewis’i 10 bin frank para cezasına mahkûm etmiştir.

  • Fransa’nın Müslüman dünyasıyla karmaşık ve uzun tarihi;

Öncelikle, Fransa’nın diğer batılı ülkelere nazaran Müslüman dünyasına ev sahipliği açısından daha uzun soluklu ve yakın bir ilişkisi vardır.

Fransa’nın 1830 yılında Kuzey Afrika ülkesi Cezayir’i işgaliyle birlikte Müslüman Afrika, Fransa’nın arka bahçesi haline gelmiştir.

2. Dünya Savaşı’nın ardından çok sayıda kuzey Afrikalı Müslüman, sanayileşmeyle birlikte açılan yeni fabrikalarda çalışmak üzere Fransa’ya gelmiş ve Afrikalılar Fransa’ya ilk geldiklerinde Paris ve Lyon’un endüstrileşmeye başlayan kuzeydeki kırsal bölgelerine yerleştirilmiştir.

Post-sanayileşme döneminde fabrikalar kapanmış ancak bu bölgeye göçen Afrikalılar ilk yerleştikleri bölgelerde yaşamaya devam etmiştir. Burada çocukları hatta torunları olmuştur. Fransız toplumunda oluşan bu azınlık yıllarca ayrımcılığa maruz kalmıştır.

Ancak yıl 2005’e geldiğinde Fransız toplumunda yaşanan ötekileştirme ve ayrımcılığa keskin bir reaksiyon gösterilmiştir. Fransız banliyölerinde başlayan ayaklanmayı, hükümet kanadından yapılan açıklamalar da körüklemiştir. Olayların başladığı banliyölerde yaşayanların yarısı 20 yaşın altında ve işsizlik oranın yüzde 40’ın üstündedir. Gerginlik sona ermişse de huzursuzluk devam etmiştir. Fransız banliyölerinde yaşayan mutsuz Müslüman azınlığın ‘Cihat’ yoluyla etki altına alınması da o dönemde oldukça kolay olmuştur.

  • Fransa’nın Cezayir üzerindeki süren etkisi;

Fransa, kendi sömürgeleri olan diğer Avrupa ülkelerinin aksine eski sömürgesinden tamamen elini çekmemiştir. Cezayir gerek ekonomik gerekse askeri olarak Ortadoğu ve Afrika’da Fransa’nın ulusal çıkarlarını savunmaya devam etmiştir. Irak ve Suriye’de El Kaide ve IŞİD’e karşı mücadelede Cezayir asıllı Afrikalı Müslüman askerler de varlık göstermiş hatta IŞİD sosyal medya aracılığıyla Fransızca yayınladığı mesajlarda, “Kız ve erkek kardeşlerinize karşı günah işliyorsunuz” ifadelerini kullanmıştır. IŞİD’e yönelik saldırılarda Afrikalı Müslüman askerlerin yer alması terör örgütü safında büyük tepki çekmiştir. Müslümanların Müslümanlara karşı savaştırılmasının azmettiricisi olarak algılanan Fransa, bu nedenle IŞİD’in öncelikli hedefi haline gelmiştir.

  • Fransa’nın sosyal politikaları;

Fransa’nın IŞİD’in hedefinde olmasının önemli sebeplerinden biri de ülkede yaşayan Müslüman azınlığa karşı uygulanan yaptırımlar sayılabilir. Örneğin 2010 yılında kamuya açık alanlarda Müslümanlar için sembolik öneme sahip olan peçenin yasaklanması toplum tabanında büyük bir öfkeye neden olmuştur. Yine Mayıs 2015’te Fransa’nın güneyindeki Beziers şehrinin aşırı sağ partili belediye başkanı Robert Menard’ın “anaokulu ve ilkokula giden Müslüman çocukları fişlediğini itiraf etmesi” büyük bir skandala yol açmıştır. Skandal açıklama sonrası belediye başkanı hakkında soruşturma açılmıştır.

  • Fransa’daki Hristiyan nüfusun yoğunluğu;

Laik bir devlet olmasına karşın Fransa’da nüfusun çoğunluğunun Katolik oluşu ve ülke tarihinde kilisenin ağırlıklı konumu, Paris’in Müslüman azınlıkla ilgili politikalarının sorgulanmasına da zemin hazırlamaktadır. Fransa’nın aşırı dincilikle mücadelesi de zaman zaman bu perspektiften algılanır.

IŞİD’in yayınladığı tehdit mesajlarında –yalnızca Fransa için değil– Koalisyon güçlerine katılan tüm ülkelerin askeri güçleri için “Haçlı ordusu- Haçlı seferi” ifadesini kullanması da bu iddiayı doğrular niteliktedir.

  • Fransa’nın dine karşı muhalif tutumu – Hiciv Tolerasyonu;

Fransa’nın organize dinlere (sadece İslamiyet için değil) muhalefeti ve bundan beslenen geleneksel bir mizah anlayışı mevcuttur. Charlie Hebdo’nun IŞİD tarafından hedef alınmasının en önemli nedenlerinden biri de İslam dinini hicveden karikatürleridir…

Ancak Fransa’nın ikinci kez hedef alınmasının ardında, Charlie Hebdo saldırısından sonra halk tabanının ve hükümet kanadının bu hicve karşı yüksek tolerasyon göstermesi, hatta bu yayınların altı çizilerek basın özgürlüğü kapsamında sayılması, bunun defalarca deklare edilmesi gösterilebilir.

Son olarak Avrupa’daki radikal sağın yükselişi de saldırıların hedefinde Fransa’nın olmasının sebeplerinden biri sayılabilir. Radikal Sağın Fransa’daki temsilcisi Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Cephe’nin Charlie Hebdo saldırısının ardından Fransa’daki İslami değerlere tezat söylemleri büyük tepki çekmiştir. Sağcıların propagandavari, nefret dolu söylemleri radikalleşmeye yol açmaktadır. Tüm bu söylemler de Fransa’daki Müslümanların kendilerini dışlanmış hissetmesine ve IŞİD gibi nefret vaazcılarının onları kandırmasına ve kolayca etkisi altına almasına temel hazırlamaktadır.

  • FRANSA’nın Türkiye’de ki okulları ve buna karşılık Fransa’da ki Türk Okullarına bakışı;

Türkiye’de de hem Özel hem de büyükelçilik destekli Fransız okulları bulunmaktadır. Hatırlanacak olursa başta Devlet Okulumuz Galatasaray olmak üzere, Saint Joseph İstanbul, Saint Joseph İzmir, Saint Benoit, Saint Pulcherie, Saint Michel, Notre Dame De Sion Liseleri vardır. Ayrıca Fransız elçiliğine bağlı iki okul da vardır. Bunlar; Ankara’daki Charles de Gaulle ve İstanbul’daki Pierre Loti’dir. Ayrıca NDS (Neslin Değişen Sesi, Notre Dame De Sion ) ve Küçük Prens ( Saint Joseph) kültürü ile hizmet vermeye çalışan Özel İlköğretim Kurumlarıdır. Ayrıca Ankara ve İzmir’de Tevfik Fikret Liseleri de Fransızca hazırlık ve eğitimi ile öğrenim yapmaktadır.

Bu okulların hukuki statüsü yoktur. Türkiye’de görevli Fransızlar için kurulmuştur, ancak yüzde 80 öğrencileri Türklerdir. Türkiye’nin, “Fransız eğitim sistemiyle uyumlu olarak açmayı öngördüğü okullar için Fransa Hükümeti büyük zorluklar çıkartmaktadır.” Üstelik te Fransa da yaklaşık 800 000 Türk yaşarken Türkiye’de yaşayan Fransız sayısı yok denecek kadar azdır. Bu da Fransa’nın tek taraflı Kültür ihraç etmeye çalışırken, Adalet, Eşitlik, Özgürlük ilkesine aykırı şekilde farklı kültürleri ülkesinde istememesinin ve bencil davranışın en açık örneğidir.

Fransız Milli Eğitim Bakanı Jean Michel Blanquier "Türk hükümetinin bu liseler aracılığıyla islamcı ideolojiyi yaymaya çalıştığını" söylemesi aslında Türkiye’de ki Fransız Okullarının amacının da Katolik Hristiyanlığı yaymak ya da hoşgörü gösterilmesini sağlamak olduğunun bir bakıma itirafı gibidir.

Türkiye’de ki Fransız Okullarının hepsi Osmanlı döneminde kurulmuş ve bugün hâlâ pek çok ailenin, “biraz da Fransız hayranlığından veya ebeveynlerin bu okullarda okumuş olmasından kaynaklanan”, Fransızca diline ve fonetiğine duydukları ilgi ile çocuklarını göndermeye hevesli oldukları okullardır. Fransa’da hiçbir Devlet Okulu Fransızlara Türkçe Dilini seçenek olarak sunmazken bizim hala Devlete ait ilköğretim Okulları ve Liselerde ikinci dil olarak Fransızca okutulmasına müsaade etmemizin ve bu maksatla Fransızca Öğretmeni atamaları yapılmasının değerlendirilmesini siz bu yazıyı okuyanlara bırakıyorum. (Örnek; Pertevniyal Lisesi, Burak Bora Anadolu Lisesi, Gazi Anadolu Lisesi vb. gibi)

Fransa’da Türk Dili ve Edebiyatı veya Türkoloji eğitimi veren iki üniversite bulunuyor. Bunlardan ilki Paris-Sorbonne Üniversitesi’ne bağlı olan Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Ulusal Enstitüsü (INALCO). Diğeri ise Strasbourg Üniversitesi bünyesindeki Türk Etüdleri bölümü. Her iki bölümde lisans, yüksek lisans ve doktora seviyesinde eğitim ve devlet diploması veriliyor. Osmanlıca dersleri de mevcut. Fransa’da ayrıca, bölüm seviyesinde olmasa da birçok üniversitede Türkçe, Türk edebiyatı, tarihi, siyaseti ve coğrafyası dersleri verilmekte. Ancak Fransızlara Türkçe Öğreten bir Fransız Devlet Lisesi yok. Çünkü hiçbir Fransız Orta Öğrenim Seviyesinde Türkçe’ye ve Türkiye’ye ilgi duymuyor. Acaba neden?

Osmanlı döneminde, Türkiye’de Levanten dediğimiz yabancılar da yaşıyordu ve Türkiye’de ki bu okullar biraz da onların çocukları için açılıyordu aslında. Ama sonra Tanzimat’la beraber Fransızca kültür dili haline gelince, her cemaatten aile çocuğunu bu okullara göndermek istemiştir. Yandaki haritada kırmızı alan; 1800-1900 başında İstanbul dışındaki Fransız Levanten Okullarının olduğu bölgeyi göstermektedir.

On dokuzuncu yüzyıldan başlayarak seçkin ve aydın sınıfların tercih ettiği dil olan Fransızca uzun yıllar diplomasi dili olarak da kabul edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun özellikle İstanbul’da yaşayan Hıristiyan topluluklarının eğitimiyle yükümlü olan dinsel okulları resmen tanıdığı bilinir. Yirminci yüzyılda bu dinsel okullar Türkiye’de Tevhid-i tedrisat kanununun kabulüyle Türk öğrencilere de eğitim vermeye başlamıştır. Bunlar sıradan birer eğitim kurumu değildir. Amaçları; Fransız hayranı, biraz muhafazakâr, sosyal, özgüveni yüksek, belli uluslararası değerlere sahip bireyler yetiştirmektir. İşin bir ilginç yanı da eskiden bu okullarda din adamlarının ders veriyor olması ve bunların misyonerlik görevi üstlenmiş olmalarıdır.

NETİCE:

Tüm bu anlatılanları ve çıkarılması gereken sonucu 1-2 cümlede toparlamak gerekirse;

Fransa Devlet Politikası olarak Türkleri ve Müslümanları sevmez. Fransız halkı ise kendisinden başkasını beğenmez ve güvenmez. Türkiye’nin AB’ne girme isteği, Fransa var oldukça gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir.

Bunu bilerek Fransa ile karşılıklı menfaatleri dengeleyen, haysiyetli, laik çizgide ilişkiler sürdürülmeli ama asla Fransa’ya güvenilmemeli, her an Türkiye’yi yok etmek isteyecek politikaları kolayca ve acımasızca uygulayacakları unutulmamalıdır.

GÜNDEM ANALİZİ /// RİFAT SERDAROĞLU : Gerçek barbar kim ??? AKP üst yönetimi Türkleri- Türk Milletini hiç sevmez !!!


RİFAT SERDAROĞLU : Gerçek barbar kim ??? AKP üst yönetimi Türkleri-Türk Milletini hiç sevmez !!!

Gerçek barbar kim?

AKP üst yönetimi Türkleri-Türk Milletini hiç sevmez! “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü bu sebepten her yerden sildiler, “görüntü kirliliği yapıyor” (!) gerekçesiyle kaldırttılar. Milli andımızı bu nedenden dolayı yasakladılar. Bakmayın şimdi “Milliyetçik” söylemlerine! Referandum geçsin, yine “Biz Türk değiliz, AKP gelinceye kadar hepimiz zorla Türk’tük” demeye başlarlar! “Milliyetçiliği ayaklar altına aldık” diyen bunlar değil […]

AKP üst yönetimi Türkleri-Türk Milletini hiç sevmez!
“Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünü bu sebepten her yerden sildiler, “görüntü kirliliği yapıyor” (!) gerekçesiyle kaldırttılar.
Milli andımızı bu nedenden dolayı yasakladılar.
Bakmayın şimdi “Milliyetçik” söylemlerine! Referandum geçsin, yine “Biz Türk değiliz, AKP gelinceye kadar hepimiz zorla Türk’tük” demeye başlarlar! “Milliyetçiliği ayaklar altına aldık” diyen bunlar değil mi? Sadece milliyetçiliği değil, milliyetçi geçinen Bahçeli’yi de kendilerine benzettiler!

AKP üst yöneticilerin tamamında “Arap Milliyetçiliği” hakimdir!
İkide bir saçmalamaları bu duygularını gizlemek içindir.
“Biz İslam Milletiyiz” derler, “Biz İbrahim Milletiyiz” derler,
“Biz milletiz” derler ama bir türlü “Türk Milleti” diyemezler.
Aynen Atatürk diyemedikleri gibi!

Kendilerini dünyanın patronu zanneden bazı devletler, uluslararası alanda da bizlere “Barbar Türkler” derler!
Peki, Araplar için “Barbar” derler mi? Demezler, çünkü onlara göre Arabın petrodolarları her türlü ayıbı örter…

Bu çağda Arap âlemi, bin yıl önce sahip olduğu hoşgörüye sahip değil. Bugün Arap âlemindeki çok sayıdaki aşiret-terör örgütleri-gruplar birbirlerinin kafalarını “Allahuekber” diyerek kesmekteler.
Kadınlar hala köle olarak kullanılmakta, kadının kendi başına araba kullanmasına izin verilmesi dahi, büyük bir gelişme olarak gösterilmektedir!

Mısır-Kahire’de 1930 yılında yayımlanan ve çok okunan bazı kitaplar, bugün dine aykırı oldukları gerekçesiyle toplattırılıp yakılıyor, yasaklanıyor!
9. yüzyılda, Bağdat’ta Abbasi Halifesinin huzurunda “Kur’an” üzerine yapılan ilmi tartışmaları, bugün hiçbir Arap ülkesinde ve Arap üniversitelerinde göremezsiniz!
Arap âlemi süratle karanlığa, barbarlığın çılgınlığına sürüklenmektedir. Hem de utanmadan Allah ve İslam’ı kullanarak…

Batıda barbarlık yok mudur? Olmaz mı, hem de katmerlisi vardır!
Batıda barbarlık açgözlülük, hoşgörüsüzlük ve içlerindeki kötülükten beslenir.
Örnek verelim, hem de çok yakın tarihten;
ABD, Irak’ı bir sürü yalan gerekçeler yaratarak işgal etti!
İlk işi Irak’ın, içinde 5 bin yıllık doğal tohumları bulunan
“Tohum Bankasını”, binlerce yıllık orijinal kitapları ve tarihi eserleri ülkesine götürmek oldu.
ABD Irak’ta, çiçek tarlasında yuvarlanan deve gibi Irak’ı mahvetti.
Ağzından, demokrasi-insan hakları-özgürlük gibi sözleri düşürmeden, 1,5 milyon insanın ölümüne, on binlerce Müslüman kadının tecavüze uğramasına, çocukların organları için satılmalarına sebep oldular.
Trilyonlarca dolar harcadılar ve Irak’ın doğal kaynaklarının geleceğine de el koydular. Eşbaşkanları da bunlara yardımcı oldu!
Irak, bu travmayı daha uzun yıllar atlatamayacak ve kışkırtılan mezhep kavgalarından dolayı daha çok ölümler yaşayacak!

Aynı ABD, PKK’nın Suriye kolu olan PYD’ye ağır silah vermeye devam ediyor. Türk Askerlerine karşı kullansınlar diye!

Şimdi biz Türkler “Barbar” oluyoruz ama, Araplar ve ABD gibiler medeni oluyor öyle mi?
Bunu gidin de her fırsatta Arap Kral ve Şeyhlerinin yanına koşan ve ABD’nin Eşbaşkanlığını yapmaktan çekinmeyen yeni “Rabiacı ve Bahçeli Milliyetçilerine” anlatın!
İkisi bir fidanın zehirsaçan dalı gibiler, onların feraseti bunu anlamaya yeter…

03 Mart 2017

BULGAR TÜRKLERİ DOSYASI /// Bulgar tarihçi Dinkov : Biz de Türklerdeniz, neden ayrı düşelim ???


Bulgar tarihçi Dinkov : Biz de Türklerdeniz, neden ayrı düşelim ???

Bulgaristan’da tarihçi Prof. Dr. Stoyan Dinkov, “Biz, Türkler ile neden yolumuzu ayrı tutalım? Neden ayrı düşelim? Bizim tarihimizdeki tüm bulgular bizim de Türk asıllı olduğumuzu gösteriyor.” ifadelerini kullandı.

“OSMANLI, BULGARLARI YOK OLMAKTAN KURTARDI”

Osmanlı idari ve sosyal uygulamaları ile Bulgarları yok olmaktan kurtardı” diyen Prof. Dr. Dinkov, yakın geçmişte Türk asıllı Bulgaristan vatandaşlarını zorla Bulgarlaştırmaya çalışanlara tarih dersi veriyor. Asıl Bulgarların Türk kökenli olduğunu iddia eden tarih profesörü, bazı Bulgar çarlarının Türk asıllı olduklarını, kullandıkları dilin de Türkçe olduğunu belgeleriyle ortaya koyuyor.

Türkler ile Bulgarların aynı soydan geldiğini de ileri süren Prof. Dr. Dinkov Türk-Bulgar ilişkilerinin samimiyet temelli bir bakış açısı ile tekrar yapılandırılması gerektiğini belirtiyor. Dinkov’a göre bunun Avrupa Birliği’ne yansıması da olumlu olacak, aynı zamanda AB’ye de daha kuvvetli bir katılım sağlayacak.

“BULGARLAR VE BULGAR ÇARLARI TÜRK KÖKENLİYDİ”

Dinkov o dönemde Türk asıllı Bulgaristan vatandaşlarını zorla Bulgarlaştırmaya çalışanlara tarih dersi de veriyor adeta. Asıl Bulgarların Türk kökenli olduğunu iddia eden tarih profesörü, bazı Bulgar çarlarının Türk olduklarını, kullandıkları dilin de Türkçe olduğunu belgeleriyle ortaya koyuyor.

Bu konuda “Turan tarihi” adıyla yayımlanmış kitabı olan Stoyan Dinkov’un tezleri Bulgar siyasi tarihinde de mevcut. Geçmişte Bulgar tarih araştırmacılarının bazıları da bu iddiaları ortaya atmış, ancak Stoyan Dinkov kadar ses getirememişlerdi.

“OSMANLI KÖLELİK UYGULAMADI”

Profesör Stoyan Dinkov, Osmanlı ile Bulgarların karşılaştıkları dönemde 300 bin nüfuslu, birkaç bölgeden ibaret olan Bulgaristan’ın, zaten gönüllü bir şekilde Osmanlı hükümdarlığına sığındığını bu şekilde de etnik kimliğini koruyabildiği görüşünde.

1878’deki Osmanlı-Rus savaşından sonra yapılan ilk sayımda, Bulgaristan’ın nüfusunun 7 milyondan fazla çıkmasının kendi tezini doğruladığını da iddia eden Dinkov, Osmanlı’nın Balkanlara ilk ayak bastığında, karşısında aç ve sefil bir Bulgar halkı bulduğunu, onu giydirip karnını doyurduğunu, diline, dinine ve kültürüne sahip çıktığını ve ortada asla bir Türk köleliği olmadığını söylüyor.

KORE SAVAŞI DOSYASI /// Kore Savaşı Esnasında Türklerin İnanılmaz Yalnız Bırakıldığı Olay : Kunuri Muharebesi


Kore Savaşı Esnasında Türklerin İnanılmaz Yalnız Bırakıldığı Olay : Kunu-ri Muharebesi

Kunu-ri Muharebesi ya da Kunu-ri Savaşı, Kore Savaşı’nda Türk Tugayı’nın Çin Halk Kurtuluş Ordusu birliklerine karşı direndiği muharebe. 27 – 29 Kasım 1950 tarihleri arasında gerçekleşen ve Türk Ordusu’nun büyük kayıplar verdiği bu muharebeye gidiyoruz.

wawon savaşı olarak da geçen kunuri savaşı, kutup yıldızı kod adıyla da geçen tahsin yazıcı komutasındaki türk tugayı’nın, çin 114. tümeni’ni durdurmaya yönelik olarak vermiş olduğu üst düzey savaş eforunun adıdır.

çin ilerleyişini yavaşlatmak ve wawon/kunuri bölgesinde geri çekilme rotası içinde kalan stratejik noktayı elde tutmak için öne sürülen cesaret timsali türk birliklerinin bölgede 2 günü aşkın süre ile dayanması, tarihinin en uzun geri çekilme süresini yaşayan amerikan 8. ordusu kuvvetlerinin geri çekilmesini sağlayarak geri çekilme yolunda çinliler tarafından kıstırılmasını engellemiştir.

turcopolis

kunuri savaşı, türk askerlerinin inanılmaz yalnız bırakıldığı, adeta gözden çıkarıldığı bir savaştır. türkler, amerikalıların ve ingilizlerin hatasından dolayı 3 gün boyunca yüzlerce kilometre yolda hiçbir zırhlı desteği olmadan, yürüyerek çekilmek durumunda kalmışlardır.

yıllar sonra açıklanan ingiliz belgelerinde, ‘türkler onları orada yalnız ve teçhizatsız bırakmamızdan dolayı bize çok sinirlenecekler diye düşünmüştük ama hiçbir tepki vermediler’ şeklinde geçmiştir bu olay.

türkler ise bugün bile sözde müttefiklerinin kendilerini ortada bırakmış olmalarını tartışmazlar da nasıl kahramalık yaptık, çok kaybımız oldu ama tarih yazdık zihniyetindedirler.

zaten batı için türkler bu nedenle vardır; asker diye koy bi yere ölsün, sonra kendini kahraman sansın… biz kendi insanımıza ve hayatına değer vermedikçe kimse de bize vermeyecektir değer. ileri olmak ve geri kalmanın arasındaki ayrım burada sanırım.

dikakana bey

bu savaş esnasındaki muhabere ve koordinasyon konusundaki eksiklik, abd birliklerindeki türkçe bilen tercümanlardan kaynaklanmaktadır. yapılan yanlış tercümeler, türklerin kaybının fazla olmasında bir etkendir.

öyle olmuştur ki, türk birlikleri yazışmalarda takviye isterken, bu yazışmalar "iyiyiz, rahatız" vb. gibi anlamlara çevrilmiş ve türk askerleri bu hatalı tercümelerin kurbanı olmuştur.

amerikan ordusu, o kadar türkçe bilen personeli türklerden bulmamış, bilakis abd’deki türkçe bilen ermenilerden faydalandığı için bu aksilikler yaşanmıştır. hatta bizzat savaşı yaşayan canlı tanıklar yani türk askerleri, koreli askerler bile bu hatanın tercümanların eksik türkçe bilmesinden kaynaklanmadığını bilakis ermenilerin kasıtlı olarak tercümeleri hatalı şekilde yaptıklarını iddia etmektedirler.

Türkiye’nin de NATO’ya Girebilmek İçin Katıldığı Kore Savaşı’na Dair Her Şey

1950-1953 yılları arasında, Kuzey Kore ile Güney Kore arasında yaşanan ve daha birçok başka ülkenin de dahil olduğu Kore Savaşı’na dair bilinmesi gerekenler.

ön not: işbu entry kore savaşının gidişatını, kore’nin neden ve nasıl ikiye ayrıldığını ve bölgedeki diğer güçlerin bölgenin kaderini belirlemesini anlatmaktadır.

kore adasının bulunduğu bölgede 1392 yılında joseon krallığı kurulmuştu ve kore yarım adasının tamamında bu ülke hüküm sürmekteydi. joseon krallığı son zamanlarında çin’in etkisi altında kalmıştı ancak 1894-95 yıllarında yaşanan japonya ve çin arasındaki savaş sonrasında japonya iç işlerine karışabileceği bir kore imparatorluğu kurdu. 10 yıl sonrasında yaşanan japon-rus savaşı sonrasında japonya, kore ile bir anlaşma imzalayarak kore’yi sömürgesi yaptı.

japonya’nın kore’yi sömürge yapmasından sonra birçok milliyetçi vatandaş kore’yi terk etti. 1919 yılında çin’de geçici bir kore hükümeti kuruldu ancak diğer devletler tarafından tanınmada, ulusalcıları bir araya getirmede ve birçok konuda başarılı olamadı. 1919 yılından 1925 yılına kadar kore’li milliyetçiler japonlara karşı birçok savaşta rol aldı.

1943 kasımında düzenlenen kahire konferasında çin, birleşik krallıklar ve amerika aldıkları kararla "kore özgür ve bağımsız bir devlet olacaktır" kararını aldılar.

1943 kasımında düzenlenen tahran ve 1945 yılında düzenlenen yalta (kırım) konferanslarında sovyetler birliği avrupadaki galibiyetinden 3 ay sonra pasifikteki müttefiklerinin yardımına gideceğini belirtti. bunun neticesinde sovyetler birliği 9 ağustos 1945 tarihinde, yani hiroshima’ya atılan atom bombasından üç gün sonra japonya’ya savaş ilan etti. 10 ağustos günü kızıl ordu kore yarım adasının kuzey kısımlarını işgal etmeye başladı.

10 ağustos gecesi washington’da kore yarım adasının sovyet ve amerikan güçlerinin bulunduğu yerlere göre ikiye ayrılması kararlaştırıldı. bu karar neticesinde ikiye ayrılmanın en uygun görüldüğü bölge 38. paralel oldu. bu sınır amerikan güçlerinin ulaşabileceğinden daha kuzeyde kalmaktaydı ancak kore’nin başkentinin de bu sınırlar içinde kalması amerikan güçleri için önem taşımaktaydı. sovyet birliklerinin bölgeye girmesi amerikan birliklerine göre çok daha kısa sürede gerçekleşebilirdi ancak 16 ağustos gecesi stalin kızıl orduyu belirlenen sınıra getirdi ve 3 hafta boyunca amerikan birliklerinin güneyden gelişini bekledi.

8 eylül 1945 günü amerikan komutan john hodge, japonya’nın teslimiyetini kabul etmek üzere 38. paralelin güneyinde bulunan incheon’a gitti. hodge, burada ordunun idaresine atandı ve güney kore birliklerini komuta etti. hodge gittiği bölgede kontrolü sağlamak için bazı japon yetkilileri tekrar göreve getirmek istedi ancak karşılaştığı protestolar nedeniyle bu kararından vazgeçti. japon birliklerinin çekilmesinin ardından çin ve rusya destekli kurulan kore halk cumhuriyeti, komünist sempatisinden ötürü amerikan birlikleri tarafından tanınmadı

moskova konferansında daha önceden alınan karar doğrultusunda 1945 aralığında amerikan ve sovyet birlikleri kore’yi bir ortak bir komisyonla yönetmeye başladılar. 5 yıl sürecek ortak yönetim sonrasında iki ülkenin birlikleri ülkeden çekilecek ve yönetim tamamen kore halkına verilerek bağımsız ve özgür bir ülke hedefi gerçekleştirilecekti. ancak bu fikir kore halkı arasında hoş karşılanmadı ve bunun üzerine isyanlar patlak vermeye başladı. bu isyanları bastırmak için amerikan birlikleri 8 aralık günü eylem yapmayı, 12 aralık günü yasa dışı olarak tanımladığı kore devrim hükümetini ve kore halk komitesini yasakladı. olayların büyümemesi için amerikan hükümeti daha sonra sıkıyönetim ilan etti.

ortak komisyonun herhangi bir ilerleme gerçekleştiremediğini gören amerikan hükümeti, birleşmiş milletlerin gözetiminde bir seçim yaptırarak kore’de bağımsız bir hükümetin kurulmasına karar verdi. sovyet yetkililer ve koreli komünistler bu seçimin adil olmayacağını öne sürerek karara itiraz etti, birçok güney kore’li politikacı ise kuzeyden gelen tepkilere karşı boykot etti. 10 mayıs 1948 günü güneyde halk oylaması gerçekleştirildi. kuzey ise 3 ay sonra halk oylamasına giderek meclis seçimini gerçekleştirdi.

seçimlerin sonucunda güney kore hükümeti 17 temmuz 1948 günü ulusal bir anayasa yayınladı ve 20 temmuz 1948 günü syngman rhee’yi devlet başkanı seçti. güney kore cumhuriyeti 15 ağustos 1948 günü resmi olarak kurulmuş oldu. sovyetlerin bulunduğu kuzey kesimde ise sovyetler birliği kim il-sung tarafından yönetilen komünist bir hükümet kurdu.

1948 yılında sovyet birlikleri, 1949 yılında ise amerikan birlikleri kore yarım adasından çekildiler.

bu sırada japonya ile olan savaşını sona ermesinin ardından çin’de komünistler ve milliyetçiler arasında yaşanan iç savaş kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. çin’deki komünist yanlıları manchuria’nın egemenliğini istemekteydi ve kuzey kore hem insan gücü hem malzeme olarak kendilerine destek vermekteydi. savaş boyunca kuzey kore, çin’deki komünistlere 2000 tren vagonu malzeme yardımı gönderdi ve birçok kuzey kore’li savaşta yer aldı.

çin’deki savaşı komünistlerin kazanması neticesinde kuzey kore halkı unutulmadı. 1949 yılında kurulan çin halk cumhuriyeti sonrasında kuzey kore’li vatandaşlar silahlarıyla birlikte evlerine gönderildi, olası bir güney kore istilasında çin, kuzey kore’ye destek vereceğini belirtti.

1949 yılında, güney kore ülkelerinde bulunan komünist gerillalarının sayısını 5000’den 1000’e kadar düşürmüştü. ancak kuzey kore lideri kim-il sung gerillaların başarılı olduğunu düşünmekteydi ve kuzey tarafından yapılacak işgal harekatını güney halkının onaylayacağını sanıyordu. bunun üzerine kim moskova’ya giderek stalin’in desteğini istedi.

4 ağustos 1949 günü sınırda ciddi çatışmalar çıktı, kuzey koreli birlikler sınırın güneyindeki bölgeyi ele geçirdiler. ancak güney kore birlikleri, saldırı fazla ilerleyemeden kuzey kore’li birlikleri geri püskürttü.

stalin, kore’de yapılacak bir savaş için zamanın uygun olmadığını düşünüyordu. çin’li komünist birlikler ise kendi iç savaşlarından henüz toparlanamamıştı. bu sırada güney kore’de amerikan birlikleri bulunmaktaydı. 1950 baharında stalin durumun değiştiğini düşünmekteydi. komünist güçler mao zedong ile kesin zafere ulaşmış, sovyetler ilk nükleer bombalarını yaparak amerikanın elinden bu monopoliyi almış ve amerikan birlikleri kore’yi terk etmişlerdi. amerika çin’deki komünist zaferini durdurmak için doğrudan müdahalede bulunmamıştı. stalin, amerika için kore’nin çin’den daha az önemi olduğunu düşünmekte ve çin’e müdahale etmeyen amerika’nın kore için fazla bir şey yapmayacağını düşünmekteydi. aynı zamanda sovyet güçleri, moskova’da bulunan amerikan büyük elçiliğine gelen kodları çözmüşler ve amerika’nın kore’yi fazla önemsemediği sonucuna ulaşmışlardı. stalin, çin hükümetine vaatlerde bulunarak asya ülkelerine karşı daha agresif bir tutum sergilemeye başlamıştı.

1950 nisanında stalin, kim’e güney kore’yi işgal etme yetkisi verdi ancak bir şartla; eğer gerekirse mao, çin’den takviye destek gönderecekti. stalin, sovyet birliklerinin doğrudan savaşa girmeyeceğini, amerikan birlikleriyle savaştan kaçındıklarını belirtmişti. 1950 mayısında kim ve mao görüşmesi gerçekleşti. mao, amerikan birliklerinin müdahale edeceğinden endişe duyuyordu ancak yine de kim’e destek sözünü verdi. çin, sovyetlerden gelecek olan ekonomik ve askeri yardıma muhtaçtı ancak yine de kore’ye askeri destekte bulundu ve bir ordusunu kore sınırında konuşlandırdı. mao’nun sözleri yerine geldikten sonra savaş hazırlıkları hızlanmaya başladı.

ikinci dünya savaşındaki tecrübeleriyle öne çıkan sovyet generaller kuzey kore’ye giderek danışmanlık görevini üstlendiler. generallerin saldırı planları mayıs ayında sona ermişti. plana göre kore yarım adasının batısındaki kıyıda savaş başlayacak, kuzey koreliler karşı taarruza geçerek seul’u ele geçirecek ve güney kore ordusunu dağıtacaktı. son adım olarak güney kore hükümeti ortadan kaldırılacak ve kore yarım adasının tamamı ele geçirilecekti.

7 haziran 1950 tarihinde kim-il sung kore genelinde bir seçim çağrısında bulundu. 11 haziran tarihinde kuzeyden üç diplomat barış görüşmeleri için güneye gitmişti ancak güney kore devlet başkanı bu görüşmeye katılmayı reddetti. 21 haziran tarihinde kim-il sung planlarda bir değişiklik yaparak batı kıyısından saldırmak yerine sınırda yekün bir taarruza geçme kararı almıştı. kim, planlarının güneyliler tarafından öğrenildiğinden şüphelenmekteydi. stalin, saldırı planındaki değişikliği kabul etti.

kuzeyde bu hazırlıklar devam ederken 38. paralelde birçok çatışma yaşanıyordu. güney kore ordusu, amerikan ordusu tarafından eğitilmekteydi ve amerikan teçhizatlarını kullanmaktaydı. güney kore başkanı rhee, bu saldırılar sonrasında kuzeye giderek işgali gerçekleştirmek istediğini belirtmişti.

ancak gerçekleşecek saldırı istihbaratı hem amerikalı birliklere hem de güney koreli yetkililere ulaşmıştı ve bu saldırıya göre önlem alınmıştı. her iki taraf da saldırı planından karşının haberi olduğunu düşünmüş ve neticesinde herhangi bir saldırı yaşanmamıştı. 23 haziran günü birleşmiş milletler gözlemcileri bölgede araştırma yapmışlar ve herhangi bir çatışma izine rastlamadıklarını belirtmişti.

25 haziran 1950 günü şafak saatlerinde kuzey kore birlikleri, destek ateşleriyle birlikte 38. paraleli geçti. kuzey kore birlikleri önce güney kore birliklerinin ateş açtığını ileri sürmüştü ve amaçlarının "vatan haini rhee’yi tutuklayıp idam etmek" olduklarını söylemişlerdi. savaş ilk etapta batıda bulunan ongjin yarımadasında başlamıştı. güney koreliler haeju şehrini ele geçirdiklerini belirtmişlerdi, bu sebeple ortak karar ilk ateş açanın güney kore olduğu yönünde çıktı.

ongjin’de ilk ateşi kimin açtığının netlik kazanması beklenmeden, kuzey kore birlikleri 1 saat içerisinde 38. paralel boyunca taarruza geçmişlerdi. kuzey kore birliklerinde tanklarla ilerliyor, aynı zamanda ağır top atışları destek oluyordu. güney kore’de tank, anti-tank veya ağır top atışlarını durdurabilecek teçhizat bulunmuyordu. ek olarak güney kore birlikleri o tarihlerde parça parça bölgeden çekilmekteydi.

28 haziran’da rhee bazı devlet yetkilileriyle birlikte seul’dan tahliye edilmişti. 28 haziran gecesi saat 2’de güney kore birlikleri hangang köprüsünü havaya uçurarak kuzey kore birliklerinin gelişini engellemeye çalışmışlardı. köprünün patlatıldığı sırada 4000 mülteci köprüden geçiyordu ve yüzlerce kişi burada hayatını kaybetti. ayrıca köprünün havaya uçurulması neticesinde birçok güney kore birlikleri han nehrinin kuzeyinde kapana kısıldı. güney kore için durum oldukça kötüydü ancak daha kötü bir şey gerçekleşti ve seul, kuzey kore güçleri tarafından ele geçirildi. seul’un düştüğü vakitlerde birçok güney kore birliği şehirde bulunmaktaydı.

28 haziran günü rhee olayları kendi ülkesindeki muhalif politikacılarla ilişkilendirdiğini açıkladı.

25 haziran günü 95,000 kişilik gücü bulunan güney kore ordusu 5 gün sonra 22,000 kişiye kadar gerilemişti. temmuz ayında amerikan birliklerinin ülkeye varmasının ardından kalan güney kore birlikleri amerikan ve birleşmiş milletler komutasına verildi

dönemin amerikan başkanı truman savaşa hazırlıksız yakalanmıştı. amerikan yetkililerinin oluşturduğu asya savunma planında kore bulunmuyordu. hatta savaşın patlak verdiği dönemde truman evinde dinlenmekteydi. amerikan yetkilileri o zamanlar sovyetlerin olası bir avrupa işgalini beklemekte, asya’da herhangi ciddi bir çatışma çıkacağını düşünmemekteydi. ayrıca yetkililer kore’de patlak veren savaşın kısa sürede yayılarak avrupa’ya da sıçrayacağını ve sovyetlerin veya çin’in içinde bulunacağı üçüncü bir dünya savaşına kadar gideceğini düşünmüşlerdi.

ilk etapta amerika bu savaşa müdahale etmekte tereddütteydi ancak japonya’nın oynadığı rolle birlikte amerika savaşta güney kore’nin yanında yer almaya karar verdi. özellikle çin komünist rejimin eline geçmişken, sovyetler birliğinin ve çin’in etkisinin arttığı doğu asya’da komünist rejime denge oluşturabilecek tek ülke japonya’ydı. amerika güney kore’ye doğrudan müdahale etmeyi düşünmüyordu ancak güney kore, japonya ile yakın ilişkiler kurmaya başlamıştı ve bu sebeple güney kore, amerika için önemli bir yer haline geliyordu.

diğer önemli bir etken ise amerika’nın müdahalesi karşısında sovyetlerin olası tepkisini görmekti. truman, kore’de patlak veren savaşın büyüyerek kısa sürede avrupa’ya kadar sıçrayacağından korkuyordu. aynı zamanda amerika’nın veya birleşmiş milletlerin savaştan geri durması gerektiğini savunan herhangi bir yetkili yoktu. stalin ve tito arasında yaşanan olaylar sebebiyle sovyetlerin olası hedefinde bulunan yugoslavya, yunanistan ve italya gibi ülkelerin savunması görevini görmekteydi ve yugoslavya, kuzey kore savaşından önce amerika’nın en çok riskte olarak gördüğü ülkeydi. truman, eğer saldırılara karşı gelinmezse zincirleme reaksiyonla birlikte komünist rejimin birçok yere sıçrayacağını düşünmekteydi. birleşmiş milletler, güney kore’de askeri birliklerin kullanılması onayını verdi ve hemen ardından amerika bölgede bulunan bütün hava ve deniz birliklerini kullanmaya başladı. truman, kara birliklerini harekete geçirmek istemiyordu çünkü kuzey kore birliklerinin hava ve deniz güçleriyle durdurulacağını düşünüyordu.

truman, bu saldırıların sovyetler birliğinin bir taktiği mi yoksa amerika’nın kararını sınamak mı olduğuna karar verememişti. 27 temmuz günü truman’a gelen bir bildiri sonrası amerikan kara birliklerinin de savaşta yer almasına karar verildi.

25 temmuz 1950 tarihinde birleşmiş milletler güvenlik konseyi, istiladan dolayı kuzey koreli yetkililere kınama gönderdi. konseyin kararına veto gücü elinde bulunan sovyetler birliği, tayvan’lı çin cumhuriyetinin birleşmiş milletlerde koltuğunun bulunmasını ancak çin halk cumhuriyeti’nin koltuğunun bulunmamasına karşı protesto etti. davalar görüşüldükten sonra güvenlik konseyi 27 temmuz 1950 tarihinde bir önerge yayınlayarak önergede önerilen ülkelerin güney kore’ye askeri yardım göndermesini talep etti. 27 temmuz günü amerikan başkanı truman, amerikan hava ve deniz güçlerine emir vererek güney rejimine yardım etmelerini söyledi. bunun üzerine sovyetler birliği açıklama yaparak amerika’nın güney kore tarafında askeri müdahaleye başladığını söyledi.

sovyetler birliği, birkaç geçerli sebeple bu savaşın meşru olmadığını öne sürdü. 25 temmuzda gerçekleştirilen birleşmiş milletler konseyinde kuzey kore hükümeti bulunmuyordu, bu da birleşmiş milletlerin yasalarına aykırıydı. ayrıca savaşa birleşmiş milletlerin müdahale etmesinin uygun olmadığını çünkü sınırda gerçekleşen savaşın bir iç savaş olduğunu öne sürmüştü. sovyetler birliği boykottan dolayı konsey toplantılarına katılmıyordu, bu sebeple konsey daha önce alınan kararın geçersiz olduğunu söyleyerek sovyetler birliğinin de aralarında bulunduğu 5 kalıcı ülkenin ortak bir kararda buluşmasını uygun gördü.

bu sırada kuzey kore birlikleri taarruza devam ediyor, güney kore birlikleri ise yekün halde güneye doğru geri çekiliyordu.

saldırı haberi gelir gelmez amerikalı yetkililer kuzey kore’nin, güney kore’yi işgal ettiği haberini başkan truman’a bildirdirdi. truman, diğer yetkililerle görüşerek amerika’nın müdahalesinin mecburi olduğu kararına vardılar ve kuzey kore’nin tavırlarını 1930’lu yıllardaki adolf hitler’in tavırlarına benzettiklerini, bu hatanın tekrar edilmemesi gerektiğini belirttiler. ardından birkaç amerikan firması kore savaşına destek vermek üzere harekete geçirildi. truman’ın bu savaştaki asıl hedefi komünizmin yayılmasını engellemekti ve daha sonra 1975 yılında kore savaşıyla ilgili şöyle bir açıklama yapmıştı ;

"tıpkı on, onbeş, yirmi sene önce almanya, italya ve japonya’da olduğu gibi kore’de komünizm hüküm sürmekteydi. eğer güney kore’nin düşmesine müsade edilseydi, komünist liderler bölgedeki diğer milletleri etkisi altına alacak ve bizim kıyılarımıza kadar yaklaşacaklardı. eğer komünistlere güney kore’nin anahtarı teslim edilseydi bölgedeki bütün küçük devletler komünist ülkelerin sömürgesi olacak ve hiçbir devletin komünist komşularına direnecek güçleri kalmayacaktı"

1950 ağustosunda truman yaptığı açıklamayla kore savaşı için 12 milyar dolar bütçe ayırdıklarını bildirmişti.

başkan truman’a kuzey kore askerlerini havadan bombalama fikri verilmişti ancak truman bu fikri kabul etmedi, yedinci amerikan donanmasına verdiği emirle daha önceden güney kore tarafında savaşa katılması istenen tayvan merkezli çin cumhuriyetinin korunmasını istedi. tayvan hükümeti savaşa katılmak istediyse de, amerika, yeni kurulan çin halk cumhuriyetinin intikam için tayvan’la savaşacağını ve savaşın genişleyeceğini düşündüğü için tayvan’ın talebini kabul etmedi. amerika’nın yedinci donanması tayvan’ı koruma amaçlı bölgedeki denizde bulunduğu için çin halk cumhuriyeti amerika’yı çin’in bölgesinde asker bulundurmakla suçladı.

amerika’nın kore ile ilk ciddi çatışmaları osan savaşı ile başlamış oldu. 5 temmuz 1950 tarihinde amerikan birlikleri osan’da kuzey kore birlikleriyle çatışmaya girdi ancak amerikan birliklerinde kore tanklarına karşı gelebilecek silah bulunmuyordu. bu sebeple 180 kişi öldü, yaralandı veya esir düştü. kuzey kore, güneye doğru ilerlemesini sürdürdü ve amerikan birliklerini pyongtaek, chonan ve chochiwon şehirlerinden geri püskürterek birliklerin taejeon şehrine kadar geri çekilmesini sağladı. daha sonra taejeon şehri de alınarak burada 3602 kişi öldü veya yaralandı, 2962 esir düştü. bu kişilerden birisi amerikan komutandı.

ağustos ayında kuzey kore, güney kore ve amerikan birliklerini güneye doğru püskürtmeye devam ediyordu. truman, kore savaşına ayırdığı bütçede kesintiye gitmişti ve bu kesintinin etkileri kendisini göstermeye başlamıştı. anti-tank, ağır silah ve savaş topu bakımından kuzeye göre yetersiz olan amerikan ordusu kore yarım adasının en güneyine kadar geri çekiliyordu. kuzey kore ilerlemesini sürdürürken güney kore’de bulunan üst kademe memurları ve aydınları öldürerek güney kore’de temizlik yapıyordu. 20 ağustos günü amerika, kuzey kore lideri kim il-sung’a uyarı göndererek kuzey kore ordusunun savaş suçu işlediğini belirtti. eylül ayında birleşmiş milletlere bağlı birlikler korenin güney doğusunda bulunan pusan şehrinin kıyısına ulaşmaya başladı. birlikler kore yarım adasının yaklaşık %10’luk bir alanında yer bulabilmişlerdi kendilerine.

kim il-sung savaşta başarılı olduğunu ve ağustos ayında savaşın sona ereceğini düşünüyordu ancak çinli liderler olaya aynı şekilde bakamıyordu. çin, amerikanın asker çıkarmasını engellemek için kore sınırına 260,000 asker göndermişti ve sovyetlerden bu askerlerin havadan korunmasını istemişti. çin, amerikan birliklerinin incheon şehrine çıkacağını düşünüyordu ve hem sovyetleri, hem kuzey koreyi bu şekilde bilgilendirmiş, kendilerinden bölgede bulunan birliklerin komutasını istemişti.

ağustos ve eylül aylarında süren savaşlarda amerikan ordusu pusan şehrinde direnç göstermiş ve kuzey kore birliklerini püskürterek naktong bulge, p’ohang-dong ve taegu şehirlerini ele geçirmişlerdi. amerikan hava kuvvetleri bölgede yaptıklarıyla kuzey kore birliklerinin lojistik desteğine engel olmuş ve birçok günlük araç ve tren trafiğini kontrolü altına almıştı. kuzey kore birlikleri, hava saldırılarından korunmak için gündüz vakti kapalı yerlerde saklanmaya ve sadece gece vaktinde ilerleme kat etmeye başlamışlardı. kuzey kore’nin lojistik desteğinin kesilmesi için amerikan hava kuvvetleri askeri depoları, petrol rafinerilerini ve limanları, amerikan deniz kuvvetleri ise nakliye noktalarını yok ediyordu. bunun neticesinde kuzey kore birlikleri güneyde yeterli miktarda lojistik destek göremediler. 27 ağustos günü amerikan birlikleri yanlışlıkla çin sınırında bulunan bir yere saldırıda bulundu ve sovyetler birliği, çin’in yapmış olduğu şikayet üzerine birleşmiş milletlerin derhal bölgeye gelmesini talep etti. amerika, bölgede oluşan hasarın tespiti için hint ve isveç yetkililerin bölgeye gelip araştırma yapmasını istedi ancak sovyetler birliği bu öneriye itiraz etti.

bu sırada japonya’da bulunan amerikan garnizonlarından pusan’a destek için sürekli asker ve mühimmat geliyordu. ayrıca san francisco’dan pusan limanına doğru yola çıkan tanklar da bölgeye ulaşmaya başlamıştı. ağustos ayının sonlarında pusan şehrinde 500 tank savaşa hazır bulunuyordu. 1950 eylülünün başlarında güney kore ve birleşmiş milletler komutasındaki birliklerin sayısı 180,000, kuzey kore birliğindeki asker sayısı ise 100,000 olmuştu.

pusan’da bulunan güney kore ve birleşmiş milletler birlikleri dinç ve mühimmat sorunu yaşamazken, kuzey kore birlikleri yorgun ve lojistik sorunu yaşamaya başlamışlardı, ayrıca güney kore birliklerine sağlanan hava ve deniz desteği kendilerinde bulunmuyordu. pusan’da bulunan orduların rahatlayabilmesi için amerikalı general seul’un 160 kilometre uzağında bulunan incheon şehrine bir çıkarma yapma önerisinde bulundu.

pusan savaşının başlangıcından hemen sonra amerikalı general, incheon şehrine çıkarma yapmanın planlarını kurmaya başladı ancak pentagon bu fikre karşı geldi ancak daha sonra onay verdi. 40,000 amerikan ve 8,600 güney koreli birliklerden oluşan bir ordu amerikalı bir komutanın emrine verilmişti. 15 eylül günü bu ordu incheon şehrine çıkarma yaptı ancak ordu incheon şehrinde kuzey kore birlikleriyle karşılaştı. incheon’da çok büyük bir savaş yaşanmamış olsa da, bombalamalardan ötürü şehrin büyük bölümü yok olmuştu.

incheon çıkarmasından sonra ordu pusan’dan kuzeye doğru ilerlemeye başladı. pusan’dan harekete geçen ordu 171 kilometre kuzeye doğru ilerledi ve osan şehrinde incheon ordusuyla bir araya geldi. incheon ordusu, seul şehrinin yakınlarında kuzey kore birliklerini hızlı bir şekilde yenerek ordunun güneyde kapana kısılmasını sağladı. 18 eylül günü stalin, kim-il sung’a bir öneride bulunarak pusan şehrindeki saldırılarını geri çekmesini ve bu orduyla seul’u savunmasını söyledi. bu sırada çin’e bölgede bulunan kuzey kore birliklerinin sayısından veya operasyon planlarından haber verilmemişti. çin, kuzey kore’ye öneride bulunarak eğer incheon yakınlarında en az 100,000 kişilik bir ordu bulunuyorsa düşmanla savaşmalarını, aksi durumda bu orduların kuzeye çekilmesini söylemişti.

25 eylül günü seul tekrar güney kore birlikleri tarafından ele geçirildi. amerikan hava birlikleri kuzey kore’ye ait birçok tankı ve savaş topunu yok etmiş, orduya ciddi hasar vermişti. güneyden kuzeye doğru çekilen kuzey kore birlikleri düzenli değil, dağınık halde çekiliyor ve pyongyang şehrini savunmasız halde bırakıyorlardı. bu geri çekilmeler sırasında sadece 25,000 ile 30,000 arasında kuzey kore askeri kuzey sınırına çekilmeyi başarmıştı. 27 eylül günü stalin komünist liderlerle bir toplantı düzenlemiş ve toplantıda yenilgiden ötürü kuzey kore birliklerinin başarısızlığını suçlamış, sovyet askeri danışmanlarını ise sorumlu tutmuştu.

27 eylül günü kore’de bulunan amerikan komutan başkan truman’dan bir haber almıştı. bu haberde birliklerin 38. paralelin kuzeyine ilerlemesi yetkisi veriliyor ancak sadece eğer orada sovyet veya çin birlikleriyle karşılaşılmazsa veya operasyonu genel itibariyle tehlikeye atacak bir durum olmazsa şartı koşuluyordu. 29 eylül günü güney kore hükümeti eski devlet başkanı syngman rhee tarafından tekrar göreve getirildi. bölgenin ele geçirilmesinin ardından güney kore polisleri, kuzey kore sempatizanı olduğundan şüphelendiği sivilleri idam etti

30 eylül günü çin, amerika’ya bir uyarı göndererek eğer amerikan birlikleri 38. paraleli geçerse çin’in savaşa müdahale edeceğini söyledi. bu sırada çin’li yetkililer, kuzey kore komutanlarını bilgilendirerek olası bir geri çekilme durumunda 1930’lu yıllarda çin’li komünistlerin taktiğini uygulamalarını söylediler ancak bu taktikler kuzey kore komutanları tarafından etkin şekilde kullanılamadı.

1 ekim 1950 tarihinde birleşmiş milletler ordusu kuzey kore birliklerini 38. paralelin kuzeyine kadar püskürtmüştü, güney kore birlikleri ise 38. paraleli geçerek kuzey kore birliklerinin peşine düşmüşlerdi. amerika bu durumda kuzey kore’den koşulsuz teslim talebinde bulunmuştu. altı gün sonra, birleşmiş milletler ordusu güney kore birliklerinin kuzeye doğru ilerlemesine izin verdi. wonsan ve riwon şehirlerine çıkarma yapan birlikler henüz ilerleme kaydedemeden güney kore birlikleri tarafından ele geçirilmişti. ilerlemelerini devam ettiren güney kore birlikleri, amerikan birlikleriyle güçlerini birleştirerek 19 ekim 1950 tarihinde kuzey kore’nin başkenti pyongyang’ı ele geçirmişlerdi. amerikan hava birlikleri kore’nin kuzeyinde bulunan yolu kapatarak kuzey kore liderlerinin çin’e kaçmasını engelliyor, aynı zamanda savaş esirlerini kurtarıyorlardı. ayın sonunda 135,000 kuzey koreli, birleşmiş milletlerin savaş esiri olmuştu.

birleşmiş milletlerin başarısını kullanmak isteyen amerikalı general, kore savaşının genişletilmesi gerektiğini ve çin’deki kuzey kore lojistik noktalarının vurulmasını önermişti ancak başkan truman bu öneriyi kabul etmedi ve çin sınırında dikkatli olmalarını söyledi.

20 ağustos 1950 tarihinde çin devlet başkanı zhou birleşmiş milletlere uyarıda bulunarak "kore çin’in komşusudur. kore’de yaşanan olaylardan ötürü çin halkı endişe duymaktadır." açıklamasını yapmıştı. yani çin kendi güvenliğini korumak için kore’de birleşmiş milletler ordusuna karşı savaşacağını söylüyordu. amerikan başkanı truman bu açıklamayı şantaj olarak değerlendirmiş ve ciddiye almamıştı.

1 ekim 1950 tarihinde, yani birleşmiş milletler birliklerinin 38. paralelin kuzeyine ilerlediği günde sovyet elçi stalin’den mao ve zhou’ya bir telgraf getirmişti. bu telgrafta çin’in kore’ye beş veya altı bölük asker gönderilmesi isteniyordu. bu sırada kim-il sung, çin’in savaşa müdahale etmesi talebinde bulunuyordu. stalin ise açık şekilde sovyetlerin doğrudan savaşta yer almayacağını söylüyordu.

2 ve 5 ekim tarihlerinde süren acil toplantılarda çinli liderler kore’ye asker gönderme konusunda tartışma yaşıyorlardı. mao, askeri müdahalenin gerekli olduğunu söylüyor, zhou ise bu fikri destekliyordu. alınan karar neticesinde çin kore’ye asker gönderecek ve peng dehuai kore’deki çin birliklerinin komutanı olacaktı. peng’den durum özeti istendiğinde söyledikleri "eğer amerika kore’yi fethederse sınırı geçip çin’e işgal girişiminde bulunabilirler" şeklinde olmuştu. 4 ağustos günü tayvan’ın kuşatması planlanıyordu ancak bölgede bulunan amerikan deniz kuvvetleri sebebiyle bu kuşatma beklemeye alınmıştı. bu ordu kore’ye gönderilmek üzere tekrar toparlandı.

stalin’in desteğini almak için zhou ve birkaç çin’li delege 10 ekim tarihinde moskova’ya gitmişlerdi. çin’li devlet adamları burada üst düzey sovyet yetkililerle görüştüler ve stalin askeri mühimmat ve ekipman göndereceği sözünü verdi ancak sovyet hava kuvvetlerinin iki veya üç ay daha süreye ihtiyaçları olduğunu söyledi. sonraki bir toplantıda stalin, zhou’ya sovyetlerin sadece malzeme desteği sağlayacağını, hava desteğini ise gizli bir tarihte sadece çin hava sahasında sağlayacağını söylemişti. çin, sovyetlerden gelecek olan hava desteğini pek kullanışlı bulmamıştı zira destek savaş alanında bulunmayacaktı. sovyetlerden gelen mühimmat desteği ise çin’li yetkililerin beklediğinden daha az sayıdaydı.

18 ekim 1950’de pekin’e geri dönen zhou hemen bir toplantı düzenleyerek mao, peng ve birkaç üst düzey yetkiliyle görüştü ve ardından 25 ekim tarihinde 200,000 çin’li asker kuzey kore’ye giriş yaptı. birleşmiş milletler birlikleri kamuflajlarından dolayı çin’li askerleri tespit etmekte zorlanıyorlardı. çin birlikleri sadece hava karanlıkken ilerliyor, gündüz vakti sadece gözetleme yapıyorlardı. gece ilerlerken veya gündüz herhangi bir durumda eğer uçakla karşılaşırlarsa kımıldamadan duruyorlar ve uçak gidene kadar öyle kalıyorlardı, bu da hava kuvvetlerinin kamuflajlı olan askerleri etkisiz hale getirmesini oldukça zorlaştırıyordu. çin’li birlikler herhangi bir güvenlik ihlalinde bulunanları vurma yetkisine sahiptiler. bu savaş disiplininde olan üç bölüğün an-tung’dan manchuria’ya 460 kilometre ilerlemesi 19 günde gerçekleşmişti. diğer bir bölük ise farklı bir rota izlemiş ve aynı yere 18 günde ulaşmıştı.

bu sırada 15 ekim 1950 tarihinde başkan truman ve kore’deki amerikalı komutan pasifik okyanusundaki bir adada buluşmuşlardı. amerikalı komutan bu toplantıda çin’in savaşa doğrudan müdahalesinin küçük bir ihtimal olduğunu ve lojistik destek fırsatlarının da kaçtığını söylemişti. düşüncelerine göre çin’in manchuria’da 300,000 yalu nehrinde ise 100,000 ile 125,000 arasında askeri bulunuyordu. amerikalı komutan bu askerlerin yarısı bile sınırı geçecek olursa herhangi bir hava desteğine ihtiyaç kalmadan hepsinin temizleneceğini söylemişti.

19 ekim’de yalu nehrini gizlice geçen çin birlikleri ilk saldırı harekatını 25 ekim tarihinde gerçekleştirerek çin-kore sınırında bulunan birleşmiş milletler birlikleriyle savaştılar. çin tarafından gerçekleştirilen bu askeri harekat, sovyetlerin tutumunun değişmesine sebep oldu. çin’li birliklerin savaşa girmesinden yirmi gün sonra stalin sovyet hava kuvvetlerinin hava desteği vereceğini söyledi ve çin’e daha büyük oranda mühimmat desteği gönderme kararı verdi. 1 kasım 1950 tarihinde yapılan onjong savaşında ilk kez çin ve amerikan birlikleri karşı karşıya gelmiş ve bu savaşta güney kore birlikleri ağır darbe almıştı. kore’nin en kuzey bölgelerinde çin birlikleri amerikan birliklerini kapana kıstırmış ve neticesinde birleşmiş milletler birliklerinin gerileyerek ch’ongh’on nehrine dönmesine sebep olmuşlardı. çin’li birlikler ise bu savaş sonrasında dağlardaki saklanma yerlerine geri dönmüş, kaçan orduyu kovalamamıştır. çin’li birliklerin geri çekilme sebebi bilinmemektedir.

birleşmiş milletler, çin’li birlikler geri çekildiği için çin’in doğrudan savaşa müdahil olmadıkların düşünmekteydiler. 24 kasım günü amerikan birliklerinin bir bölümü kore’nin kuzeybatısına, diğer bölümü ise doğusuna ilerliyordu ancak çin’li birlikler burada amerikan birliklerini pusuya düşürmek için bekiyorlardı.

25 kasım günü kore’nin batısında çin’li birlikler güney kore askerleriyle çatışmaya girdi ve ch’ongch’on nehrini ele geçirdi ancak hemen ardından gelen amerikan saldırısıyla ağır kayıplar yaşadılar. amerikan birlikleri geri çekiliyor ancak çin’li birlikler kovalamaya devam ediyordu. çin ve türk birlikleri kunuri nehrinin yakınlarında çatışmaya girdi ve iki gün süren çatışma sonrasında amerikan birlikleri geri çekilmeyi başardı. 30 kasım tarihinde çin’li birlikler kore’nin kuzeybatısındaki bütün amerikan birliklerini temizlemişlerdi. amerikan birlikleri kuzeye ilerlediğinden daha hızlı geri çekiliyordu ve aralığın ortasında 38. paralelin güneyine ulaşmışlardı. bu sırada birleşmiş milletler birliğinin komutanı araba kazasında ölmüş ve neticesinde birleşmiş milletler birliklerinin moralleri zayıflamıştı.

birleşmiş milletler birlikleri, kuzeybatıdan çekilen amerikan birlikleri gibi doğudaki birliklerin de beklenmeyen bir saldırıyla karşılaşmalarından ve çembere alınmalarından korkuyorlardı ancak doğudaki birlikler ağır kayıplar vermeden çin’li birliklerden kurtulmayı ve geri çekilmeyi başarmışlardı. doğudan gelen birlikler 11 aralık’ta hungnam şehrinde savunma hattı oluşturmuş ve 24 aralık tarihinde ağır zaiyat veren kuzeybatıdaki birliklerle buluşmak üzere güneye doğru yola çıkmışlardı. hungnam’dan geri çekilirken yaklaşık 105,000 asker 98,000 sivil, 17,500 araç ve 350,000 ton ağırlığında malzeme pusan’a gidiyordu. geri çekilme esnasında birleşmiş milletler birlikleri hungnam şehrini ve özellikle kalesini kullanılamayacak dereceye getirene kadar tahribat etti. 16 aralık tarihinde truman olağanüstü hal ilan etti ve bu olağanüstü hal 14 eylül 1978 tarihine kadar yürürlükte kaldı. 17 aralık 1950 günü çin, kim-il sung’u kuzey kore ordusunu komuta etme görevinden aldı.

çin savaşa girmesinin haklı sebeplere dayandığını söyledi ve birleşmiş milletler görünümündeki amerikan saldırganlığını buna sebep gösterdi. daha sonra çin, savaşa müdahil olmadan önce amerika’nın çin sınırlarında bulunan hedefleri bombaladığını ve üç kez çin hava sahasını ihlal ettiğini söylemişti.

26 aralık günü çin ve kuzey kore birlikleri üçüncü taarruzlarını gerçekleştirdiler. gece yaptıkları saldırılarda birleşmiş milletler birliklerini çembere alarak saldırılarını gerçekleştirdiler. bu saldırılarda çin’li birlikler doğrudan silah yerine gece vakti beklenmeyen zamanda borazan ve davul gibi yüksek ses çıkaran aletleri kullandılar, bu seslerden korkan askerler silahlarını geride bırakarak güneye doğru kaçmaya başladı. bu sayede çin’li birlikler hem askerlerin bölgeyi terk etmesini sağladı, hem de mühimmat ele geçirmiş oldu. çin’li birliklerin yaptığı bu saldırı neticesinde 4 ocak 1951 tarihinde seul üçüncü kez kuzey kore’ye geçmiş oldu.

bu geri çekilmeler amerikan komutanının nükleer silah kullanmayı düşünmesine sebep olmuştu. nükleer silah kullanarak radyoaktif bölge yaratabilir ve böylece çin’in lojistik desteğini kesebilirdi. ancak nükleer silah kullanmaya başkan truman izin vermedi.

birleşmiş milletler birlikleri batıda suwon’a, ortada wonju’ya, doğuda samcheok’un kuzeyine kadar geri çekilmişlerdi. savaşın büyük oranda yaşandığı ve dengelendiği bölgeler buralardı. çin birlikleri ilerledikçe lojistik imkanları zorlaşıyordu, bu sebeple seul bölgesine yeterli miktarda malzeme ulaşamıyordu. ocak ayının sonlarında amerikan birlikleri çinli birliklerin bölgeyi terk ettiğini görünce bölgede keşif yapmaya başladılar. amerikan birlikleri ve birleşmiş milletler birlikleri bir araya gelerek han nehrini geçtiler ve wonju şehrini tekrar ele geçirdiler.

ocak ayındaki ateşkes görüşmeleri başarısız olunca birleşmiş milletler çin halk cumhuriyetini bölgede saldırgan olarak nitelendirdi ve çin’li birliklerin kore’den geri çekilmesini talep etti.

şubat ayının başlarında güney kore birlikleri ele geçirilen bölgelerdeki gerillaları ve sempatizanları etkisiz hale getirmeye başladılar. operasyon sırasında geochang katliamı ve sancheong-hamyang katliamları gerçekleşti. şubat ayının ortalarında çin’li birlikler karşı taarruza geçti ve hoengseong’da zafere ulaştılar ancak bu zafer daha sonra chipyong-ni’nin merkezinde baskılandı. ardından amerikan ve fransız birlikleri kısa süren bir savaşa girdiler ve bu savaşta 5600 güney kore, amerikan ve fransız birliği 25,000 çin’li birlik tarafından çevrelendi. birleşmiş milletler birlikleri bölgeye yardıma geldi ve bu yardım sayesinde çemberde kalan askerler kurtarıldı.

1951 şubatının ayının ikinci yarısında amerikan birlikleri toparlanmış ve güçlenmiş, han nehrinin güney bölgesini ve hoengseong şehirlerini tekrar ele geçirmişlerdi. 7 mart 1951 tarihinde amerikan birlikleri düzenledikleri bir harekatla seul’daki çin ve kuzey kore birliklerini püskürtmeyi başarmışlar ve seul’u tekrar ele geçirmişlerdi. bu harekat ile birlikte son bir yıl içinde seul dördüncü kez el değiştiriyordu ve şehir harap haldeydi, savaş öncesinde 1.5 milyon olan nüfus 200,000 kişiye kadar gerilemişti ve halk kıtlıkla mücadele ediyordu.

1 mart 1951 tarihinde mao gönderdiği bir bildiriyle stalin’e çin’li birliklerin yaşadığı sorunlardan bahsediyor, hava desteğine ihtiyaçlarını dile getiriyor ve mühimmat sorunu yaşadıklarını söylüyordu. çin’in savaştaki başarısından etkilenen stalin, hava desteği sağlayacak iki bölük, üç uçak savar bölüğü ve altı bin mühimmat göndermeye karar vermişti. nisan ayının sonunda kuzey kore yetkilileri pekin’e giderek çin devlet görevlileriyle görüşmüşlerdi. çin’li birliklerin korkuları düşmanlar değil, yiyecek, mermi veya yaralanma durumunda nakil işlevini görecek araç yokluğuydu. çin, bu sorunları çözmek için üretim miktarını artırma taktiğini uygulamaya çalıştıysa da asla yeterli miktara ulaşamadı. aynı zamanda çin hava kuvvetleri planlaması yapılıyordu ve üretimin büyük miktarının buraya da ayrılması gerekiyordu.

11 nisan 1951 tarihinde truman amerikada bulunan komutan macarthur’u görevinden uzaklaştırmıştı. bu görevden almanın birkaç sebebi vardı, macarthur 38. paraleli geçerken çin’in savaşa katılmayacağını düşünüyordu ancak beklediği gibi olmadı. ayrıca nükleer silahların kullanılmasının kararını başkanın değil, kendisinin vermesi gerektiğini düşünüyordu. macarthur, çin’i eğer teslim olmazsa yok etmekle tehdit etmişti. macarthur kore’den çıkmanın tek saygın yönteminin savaşı kazanmak olduğunu düşünürken, başkan truman ateşkes yapıp kuralına uygun şekilde çekilmenin daha doğru olduğunu düşünmekteydi. macarthur, 1951 mayıs ve haziran aylarında mahkemeye çıkarılarak yargılandı. aynı zamanda yargılandığı sırada kore’de tek gece bile geçirmediği, bütün savaşı tokyo’dan güvenli şekilde yönettiği ortaya çıktı.

macarthur savaşın yayılarak çin’e sıçramasına sebep olduğu ve çin birliklerinin bölgeye girmesi sebebiyle hesaplanandan daha fazla mühimmat ziyan ettiği için görevden alındı. macarthur savunmasında daima sınırlı mühimmatla savaşı yönettiğini söylüyordu. kore’de savaşmak amerikan hava kuvvetlerinin %80 ile %85’ini ve yurt genelinde savunma kuvvetlerinin %20’sini tek bir ülkeye bağlamalarına sebep olmuştu. ayrıca çin sınırını geçince sovyetlerin savaşa müdahil olma durumu amerika’yı korkutuyordu. amerika’nın yaptığı hesaplamaya göre sovyetlerin doğusunda 500,000 asker bulunuyordu ve savaşa girmeleri durumunda amerikan birliklerini kısa sürede yener ve çin’in kore bölgesinin tamamını ele geçirmesine yardım edebilirlerdi.

macarthur’dan sonra ridgway kore’de amerikan birliklerinin başına getirildi ve karşı taarruzlara geçerek birleşmiş milletler birlikleriyle bir araya geldi. devam eden saldırılarda seul ve kaesong yakınlarındaki kuzey kore ve çin birlikleri etkisiz hale getirildi. birleşmiş milletler birlikleri 38. paralelin kuzeyine doğru ilerledi. bu sırada başlatılan bir operasyonda amerika çin birliklerinin arkasına geçmeyi ve kuzeye ilerleyişlerini engellemek istiyordu.

1951 nisanında çin birliklerinden karşı taarruz geldi. 700.000 kişilik birlikle gelen çin birlikleriyle amerikan birlikleri arasında uzun süren bir savaş yaşandı.

kore savaşının geri kalan sürecinde birleşmiş milletler birlikleri ve çin birlikleri arasında çatışma yaşandı ancak küçük oranda bölge değişimleri yaşandı. kuzey kore’yi büyük oranda bombalama saldırıları devam etti, uzun süreli silahsızlanma görüşmeleri 10 haziran 1951 tarihinde kaesong şehrinde başladı. çin tarafında zhou enlai barış görüşmelerini yöneten isimdi. barış görüşmeleri devam ediyorken savaş dışarıda etkisini göstermekteydi, birleşmiş milletlerin ana hedefi güney kore’yi geri almak ve toprak kaybını engellemekti. kuzey kore ve çin de görüşmelerden benzer sonucun alınması için uğraşıyordu.

çin’li birlikler askeri mühimmat, lojistik, iletişim sorunları yaşamakta, aynı zamanda birleşmiş milletlerin bombalarından korkmaktaydılar. bütün bu unsurlar bir araya gelince çin’in yaşadığı kayıp birleşmiş milletlerin yaşadığı kayba göre daha fazlaydı. 1951 kasımında zhou, shenyang şehrinde bir toplantı ayarlayarak çin’li birliklerin lojistik sorunlarından bahsetti ve çözüm arayışına girdi. çözüm olarak demir yollarının ve hava alanlarının inşaatının hızlanması, orduya verilecek motorlu araç sayısının artırılması ve maliyeti ne olursa olsun savunmalarının artırılmasıydı. çözüm arayışları sahaya gerektiği gibi yansımadı ve çin’li birlikler aynı sorunlarla karşılaşmaya devam ettiler.

shenyang toplantısından birkaç ay sonra çin’li birliklerin komutanı peng birkaç kez pekin’e giderek mao ve zhou ile görüştü ve ağır kayıplardan, çin’li birliklerin gün geçtikçe artan sorunlarından ve temel ihtiyaçlarını karşılayamamalarından bahsetti. peng savaşın uzun süreceğini ve iki tarafın da yakın zamanda galibiyete ulaşamayacağını düşünüyordu. 24 şubat 1952 tarihinde zhou, devlet yetkilileriyle bir toplantı düzenleyerek çin’li birliklerin sorunlarına çözüm arayışına girdi. bu toplantıda yine askerlerin talepleri için uygun bir çözüm bulunamayacağını gören peng, toplantı esnasında bağırarak "bunların hepsi sizin sorununuz… hepinizin savaşın ön cephesine giderek oradaki askerlerin elbiselerini ve yiyeceklerini görmeniz gerekiyor. yaralanmalar bir tarafta kalsın! canlarını ne için veriyorlar ? bizim uçak savarımız yok. biz sadece birkaç silahtan ibaretiz. ulaşımlarımıza koruma desteği sağlanmıyor. askerler her gün açlıktan ölüyor. sorunları çözmek için biraz da siz uğraşsanız" diye tepki gösterdi. ortamın gerginliğinden dolayı zhou toplantıyı bitirmek zorunda kaldı. daha sonra zhou yaptığı toplantılarda çin’li birliklerin üçe ayrılmasına ve kore’ye vardiyalı olarak gitmelerine karar verdi, böylece hava birlikleri için pilot eğitimi hızlanmış olacak, mühimmat eksiği eskisine göre daha az hissedilecek ve sovyetlerden daha az ekipman ve mermi almak gerekecekti.

silahsızlanma görüşmeleri iki yıl daha devam etti, öncelikle kuzey kore ve güney kore sınırında bulunan kaesong bölgesinde, sonrasında ise panmunjom bölgesinde. görüşmelerde en büyük sorun savaş esirlerinin tekrar ülkesine dönme işlemiydi. güneyde kalan birçok çin ve kuzey kore askeri ülkesine geri dönmek istemiyordu ki bu duruma hem kuzey kore hem çin karşı geliyor, vatandaşlarının ülkeye dönmelerini talep ediyordu. 27 temmuz 1953 tarihinde imzalanan son silahsızlanma anlaşmasında tarafsız bir komisyon kurularak esirlerin ülkeye dönme işlemleri mevzusuyla ilgileneceği kararlaştırıldı.

1952 yılında amerika’da yeni bir başkan seçilmişti ve 29 kasım 1952 tarihinde yeni seçilen başkan dwight eisenhower kore’deki savaşı neyin bitireceğini görmek üzere kore’ye bizzat kendisi gitti. amerikan başkanının bölgede olduğu sürede ateşkes yapıldı ve başkan bizzat 38. paralele gitti. silahsızlanmanın kabulünün ardından kore’de askerden arındırılmış bir bölge kuruldu ve bölgenin kontrolü kuzeyde kuzey kore’ye, güneyde güney kore ve amerika-birleşmiş milletler birliklerine verildi.

38. paralelde bulunan ve kore ayrılmadan önce başkent görevini üstlenen kaesong şehri savaştan önce güney kore’deydi ancak savaş sonrasında kuzey kore’ye geçti. birleşmiş milletler, amerika, güney kore, kuzey kore ve çin yetkililerinin arasında yapılan ve 27 temmuz 1953 tarihinde imzalanan anlaşmayla savaş sona erdi. silahsızlanma anlaşmasıyla birlikte kuzey kore, güney kore, çin ve amerikan hükümetlerinin bir araya gelerek barış görüşmelerini konuşmaya devam etmesi kararlaştırıldı. ateşkes anlaşması yapılmış olmasa da savaş bitmiş olarak sayıldı. savaşın sonucunu kuzey kore galibiyet olarak bildirmekte.

kore silahsızlanma anlaşması uluslararası bir komisyon tarafından gözetlenmekte. 1953 yılından itibaren bölgede isviçre ve isveç asıllı askerler bulunmakta ve bölgeyi tarafsız olarak gözetlemekteler.

1975 nisanında güney vietnam’ın başkenti kuzey vietnam tarafından ele geçirildi. komünist devrimin başarısını görev kim il-sung güney kore’yi işgal etme fırsatı yakaladı. çin ziyaretinde planlarını mao ve zhou’ya açıklayan kim’e çin’in destek vermeyeceğini söylemesi üzerine herhangi bir şey olmadı.

silahsızlanmadan sonra kuzey kore birkaç saldırı girişiminde bulundu. 1976 yılında yaşanan balta katliamı basında oldukça tartışılmıştı. 2010 yılında kuzey kore’ye ait bir denizaltı güney kore’ye saldırıda bulunmuş ve 46 denizcinin ölümüne sebep olmuştu. yine 2010 yılında kuzey kore yeonpyeong adasına savaş güllesi atmış ve ikisi asker dört kişinin ölümüne sebep olmuştu.

birleşmiş milletlerden gelen yaptırımların ardından 11 mart 2013 tarihinde kuzey kore silahsızlanma anlaşmasının geçersiz olduğunu söylemişti. 13 mart 2013 tarihinde kuzey kore artık silahsızlanma anlaşmasına uymayacağını ve saldırı gerçekleştirebileceklerini söylemişlerdi. 30 mart 2013 tarihinde ise kuzey kore savaş haline geçtiğini belirtmiş ve kore yarım adasında uzun süredir devam eden "ne savaş, ne barış" durumunun sona erdiğini söylemişti.

27 nisan 2018 tarihinde kuzey kore ve güney kore 65 yıllık anlaşmazlıklarını bitirmek üzere barış görüşmelerine başlamayı kabul ettiklerini söylemişlerdi.

Türk Askerinin Ne Denli Güçlü Olabildiğine Dair Kore Savaşı Yıllarına Uzanan Nefis Bir Hikaye

Sözlük yazarı "anglachelm", bizi 1953’te Kore savaşı esnasında, bir esir kampındaki mehmetçiklere dair harika bir savaş hikayesine davet ediyor.

Kore Savaşı sırasında Türk birliği

mehmetçiğin buraya yazmak istediğim yüzlerce tanımı var, ama aralarından seçim yapmak da zor. tanım yapmak yerine ilginç dayanıklılığına dair bir hikayesini anlatayım.

tarih 1953 nisanı, yalu nehrinin batısı.

kore savaşında esir olmuş müttefik askerlerinin tutulduğu bir komünist çin esir kampı.

komünist çin cenevre anlaşmasının esir askerlere davranışları düzenleyen üçüncü bölümünü komple yok saydığı için kampta koşullar korkunç. çin bunun yerine esirlere konfüçyan bazı temellere dayanan bir "tolerans rejimi" uyguladığını yazıyor. ama aslında ortada belli bir organizasyon var gibi de durmuyor. esir edilenlerle teslim olanlar aynı yerde tutuluyor. subay astsubay rütbeleri sökülüyor. esirler sıfır hijyen koşullarında, tıkış tıkış barakalarda, açlıkla terbiye ediliyorlar. dayak ve rastgele idamlar artık vaka’yı adliyeden sayılıyor. esirler ağır işlerde çalışmaya zorlanıyor.

açlıkla terbiye etmekten kastım da çinliler bunu literal (kasıtlı) olarak yapıyorlar. ülkede aslında yiyecek bol. ancak zannedersem bir türlü üstesinden gelemedikleri bir lojistik sıkıntıları var. gelen yiyeceği de esirlere vermek istemiyorlar. esirlerin her kabahatine bambu sopalarla ağır bir dayaktan sonra kamp genelinde bir öğün yarılama uygulanıyor. mesela o gün biri kamptan kaçmaya çalışırken vuruldu mu? kamptaki herkes ertesi üç gün boyunca yarım öğün yemek yiyor. bu süre içinde bir olay daha mı oldu, öğün çeyreğe iniyor. kore savaşında katılan yirmi beş kadar ülke olduğu için, çinliler de bunu bildiği için bu kampta esir olan ve birbiriyle anlaşmakta zaten yeterince zorluk çeken müttefikleri de birbirine karşı iyice gaza getirmiş oluyorlar. yine yunanlılar kaçmış, yine falanca olaya karışmış diye kampta laf çıktı mı millet birbirine düşmanlık besliyor. bunun da yanında yetersiz beslenme, aşırı kalabalık yatakhaneler ve sıfır hijyen esirleri dizanteriden kırıyor. ancak çinlilere bu yetmiyor. esarette ölen her müttefik askeri onlar için beslemekten kurtulacakları bir emperyalist düşman olduğu için müttefiklerin açlıktan hastalıktan ölüyor olmalarını hiç de iplemiyorlar.

gelen esir sayısı düzenli olarak artış trendinde olduğu için çin ordusu esirlerden kurtulmanın çin usulü bir metoduna başvuruyor ve tüm kampı iki haftalık çok ağır bir perhize sokuyorlar. yiyecek genel günlük kalorinin %12 seviyesine kadar düşüyor. kişi başı 200-250 kalori arasına iniyor. bu da kampta yaşamı çok zorlaştırıyor. ağır işte çalıştırmalar falan hiç azalmadığı için esirlerde dizanterinin de etkisiyle epey ölüm de vuku buluyor.

ikinci haftanın sonunda çinliler hiç beklenmedik bir şey yapıyorlar ve bir pazar akşamı kazanlarla yemek getiriyorlar. sütsüz pişmiş pirinç lapası. kişi başı iki tabak kadar yemek geliyor. tüm kampta bir bayram havası esiyor. yiyen bir daha yiyor. bitiren bir daha alıyor. sonraya saklamak için torbalarına yemek koyan askerler falan peyda oluyor. o gece herkes yatağa mutlu giriyor.

ama gece büyük acılarla uyanıyorlar. uzun süre açlıktan sonra sindirilmesi en zor besinlerden birini böyle birdne deli gibi yiyince esir askerler hayatlarında gördükleri en büyük karın ağrılarıyla karşılaşıyorlar. bağırsakları çatlıyor. çoğu iç kanamadan kıvrılarak korkunç acılarla inleyerek yataklarında ölüyor. kampta revir zaten yok. amerikalılar, yunanlılar, ingilizler, hollandalılar, avustralyalılar, filipinliler hepsi mide kanamasından bağırsak çatlamasından sapır sapır ölüyorlar.

ama türkler ölmüyor.

cesetlerin kamptan çıkarılması sırasında çinli kamp muhafızları ölenin ismi, yaşı ve milliyetini kaydederken bu hayatını kaybedenlerin sayılarındaki garip milli disparite (uyumsuzluk) muhafız komutanının ilgisini çekiyor. karın ağrısı çekip ölen türk askeri var mı diye diğer ceset toplama istasyonlarına kapılara gidip bakıyor ama orada da listelerde ölen türk göremiyor.

muhafız komutanı kamp komutanına gidiyor ve esirleri yiyecekle kırma planının işe yaradığını ve kampta yüzlerce kişinin öldüğünü sayılarla birlikte raporluyor. "ama" diyor. "hiç türk askeri ölmedi, nedendir biz de anlayamadık"

daha sonra belki ölürler diye düşünüp bekliyorlar ama bakıyorlar ki ölmek bir yana türk askeri pirinci yiyince sanki daha bir kuvvet gelmiş, siperleri daha bir şevkle kazıyorlar. koskoca ağaç kütüklerini taşırken türkü söylüyorlar. hiç ölecek gibi bir halleri yok. çinli komutanlar da bu ne lan diye birbirlerine bakıyor.

kamp komutanı o haftasonuna kadar hiç türk askeri ölmeyince içtimada türk esirlerin grubuna gidip bir süre duruyor. öğrenmenin başka yolu olmadığından esir türk komutanı olan yüzbaşıyı parmağıyla çağırıp tercüman vasıtasıyla ingilizce soruyor.

-"siz nasıl böyle herkes ölürken hayatta kalıyorsunuz?"
-"allah’ın hikmeti işte kumandan bey"

çinli komünist komutan cevaptan hiç hoşlanmıyor. hışımla dönüp türk esirlerin 7/24 kuleden gözetlenmesi, neyi farklı yaptıklarının hemen bulunmasını istiyor. gözetleme kulelerinde çinli gözetçiler dürbünlerle türk esirleri bir bir izlemeye başlıyor.

çinliler bakıyorlar ki türk esirler ikili üçlü gruplar halinde dikenli tellerin hizasında kamp boyunca volta atarken habire eğilip kalka kalka yürüyorlar. yerden bir şey alıp kalkıp yürümeye devam ediyorlar. özellikle yeşil otluk çimenlik olan yerlerde daha bir eğilip kalkıyorlar. çinliler hemen alarm verip diz boyunda otların olduğu yere süngü takmış vaziyette koşup türklere yetişiyor ve hepsini yere yatırıyorlar. don gömlek soyup ceplerini arıyorlar ve ot buluyorlar. ot!! ebegümeci, yılanyastığı, kuzukulağı, ısırgan.

1950’lerde türk tugayındaki askerlerin çoğu çiftçi olduğundan ve köyden geldiğinden ne otu yenir ne otu yenmez manhattan new york’tan gelen bir amerikalıya göre çok daha iyi biliyorlar. zaten hepsi gariban olduğundan açlık bunları bir kere kolay kolay vurmuyor. adamlar gezinirken boş gezmeyelim diye yerde yenebilir ot buldukça alıp koparıp arkadaşlarına veriyorlar. sebzeler ve otlar çok lifli olduğundan mide ve bağırsağı sürekli faal tutarak tembelleşmesine asla izin vermiyor. dolayısıyla mehmetçiği aç bırakarak öldürmek öyle kolay değil. adam zaten açlıktan gelmiş, bulgura talim bir hayat yaşamış. conilerin tomilerin sapır sapır öldüğü bir ortamda pirinç görünce oh be doyacağız seviniyor mehmetçik.

çinli kamp komutanı bunu duyunca hiç bir şey dememiş. gülümseyip türklerin rahat bırakılmasını emretmiş.

işte maoist köylü devrimi yapmış bir ülkeye esir düşüp orada da garibanlığı sayesinde düşman subayının kafasında oluşturduğu emperyalist stereotip çerçeveden bir anda çıkabilen bir anti kahramandır mehmetçik. tarihi boyunca düşmanının üzerinde bıraktığı bu rustik delikanlı etkisi de kendisine duyulan saygının ana kaynaklarından birini oluşturur. bir taşralının olması gerektiği gibi dayanıklıdır, saftır ve dürüsttür. kötü koşullar altında 1870’lerden beri pek çok batılı gözlemcinin de raporladığı üzere hesapta olmayan zorluklara beklenenin ve batılı akranlarının çok üstünde bir bir katlanma gücü vardır.

sayılara vurursak 7 bin amerikalı esirin katastrofik (feci) sayılacak 2800’ü kore savaşında esir kamplarında bu şekilde yöntemlerle ölmüştür. esarette %40 zayi de auschwitzden biraz daha hallice koşullara işaret eder. buna nazaran türk tugayı 217 esir verip amerikalıların %40 öldüğü kamplarda kimseyi geride ölü bırakmamıştır.

TARİH /// KENAN YELKEN : TÜRKLER OLMADAN TARİH OLMAZ – TOPLAM BÖLÜM 3


KAYNAK : https://www.kenanyelken.com

TÜRKLER OLMADAN TARİH OLMAZ – BÖLÜM 1

Türkler, Heredot ve Tevrat’dan çok daha eski yüzyılların tanıdığı bir ulustur. Türkler olmadan tarih bilimi düşünülemez. Joseph von Hammer-Purgstall

Merhaba sevgili okurlar,
Daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi, Türk varlığından rahatsız olan ABD-Avrupa-Rusya ittifakının yarattığı yapay ve yalan tarihi aydınlatmak ve de gerçekleri ortaya koymak her Türk’ün görevidir.
İşte üç bölümlük bu yazı dizisinde de Türklerin tarihteki varlıklarına ışık tutacak şekilde, kurmuş olduğumuz devletler bazında geçmişe bir bakalım diyorum..
Ne dersiniz?
TÜRKLERİN ORTAYA ÇIKIŞI :
∝ Türkleri tarihte yok farz etmenin ana destek noktalarından birisi de beyaz ırktan olmadıklarını savunmaktır. Oysaki, bugünkü Türklerin ataları olan Ön Türkleri oluşturan unsurlardan biri olan “Beyaz ırk”, insanoğlunun Afrika’dan Asya’ya göç hareketine giriştiği MÖ 70.000’li yıllardan beri Asya’da var olmuştur.
∝Bu ırk MÖ 40.000’li yıllarda ise genetik olarak diğer ırklardan ayrı nitelikler kazanmış ve Asya’ya yerleşmiştir.
∝İşte atalarımız olan bu halka ÖN TÜRKLER (veya Proto Türkler veya Erken Türkler) diyoruz.

∝Ön Türkler “Türk Sahası” diye adlandırabileceğimiz doğuda Bering Boğazı ve Japon Denizi’nden başlar; kuzeyde Sibirya, Kuzey Karadeniz Havzası, Karpatlar, Alpler, Orta Tuna Havzası, İtalya Yarımadası ve Balkanlar’ı kapsar; güneyde Kore Yarımadası, Moğolistan, Kuzey Tibet, İran yaylaları, Arap Yarımadası ve Anadolu’yu içine alan ve adına “Avrasya” denilen çok geniş bir coğrafyada gelişmiştir.
∝Bu coğrafya Ön Türk atalarımızın doğduğu ve bilinmeyen zamanlarda sürekli olarak yaşadıkları yerlerdir. Atalarımız buradan fasılalarla ve çeşitli nedenlerle göç ederek Türk uygarlığını, kültürünü ve inancını dünyanın dört bir yanına taşımışlardır.
∝Orta Asya, Ön Türklerin anayurdu kabul edilmektedir. Ancak bu kabulleniş Türklerin Anadolu ve Mezopotamya’daki varlıklarını tartışmalı hale getirebileceğinden, ben bazı bilim adamı/araştırmacıların ifadelerine katılarak “Orta Asya Türklerin atayurdu, Anadolu ise anayurdudur” diyorum.
∝Bunun ispatını bize yapan da, Orta Asya’nın muhtelif bölgelerinde yapılan arkeolojik kazılardır. Bu kazılar sonucunda paleolitik çağlara kadar uzanan kültür katmanları da tespit edilmiş, özellikle sadece Türk kültüründe yer alan kurganlarda Türk ve insanlık tarihine ışık tutacak çok önemli eserler elde edilmiştir.
∝Türk tarihi; doğuda Japon Denizi, batıda Orta ve Kuzeydoğu Avrupa, kuzeyde Sibirya ve güneyde Çin’den Hindistan’a ve oradan da Ortadoğu’ya kadar uzanan ve adına Avrasya denilen çok geniş bir coğrafyada gelişmiştir.

∝Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından başlatılan Türk Tarih Tezi çalışmalarına göre; Orta Asya’da yaşamış ve beyaz ırka sahip insanlar, değişik çağlarda ve çeşitli göç dalgaları halinde dünyaya yayılmışlardır. Türklerin atası olan bu halklar, dünya uygarlıklarının önemli bir kısmını kurmuşlardır.
∝Türk Tarih Tezi, belli bir ırkın üstünlüğünü savunmaz, göçler sonucu ırkların birbirine karıştığını anlatır. Bu teze göre MÖ 3.000 ile 1.200 yılları arasında Orta Asya’daki yurtlarını terk edip Akdeniz Havzasına yayılan brekisefal halklar, Türklerin atasıdır.
∝ Uydurma tarihçilerin kabul ettirmeye çalıştığı şekilde Türkler dolikisefal değil, brekisefal bir ırktır.
∝Aslında atalarımızın Orta Asya’dan göçü veya kitlesel hareketleri MÖ 3.000’lerden çok daha önce MÖ 7.000’lerde gerçekleşmiş, Türkler sadece Avrupa’da değil Mezopotamya, Çin, İran ve Anadolu’daki uygarlıkların da temellerini oluşturmuş, hatta bu uygarlıkları yaratmışlardır.
∝ATATÜRK tarafından çalışmaları başlatılan ve O’nun ölümü ile birlikte çalışmalarına ve derslerine son verilen Güneş Dil Teorisi, Türkçenin dünya tarihindeki ilk dillerden biri olduğunu ve dünya dillerindeki birçok sözün de Türkçeden üretildiğini savunur.
∝Bugün bir hayranlık uyandıran bu uygarlıkların dilleri günümüz Türk dilleri ile büyük benzerlikler göstermektedir. Bugün Arapça ve Farsçanın önemli bir bölümü Sümerce ve Elamcadan kalan sözlerdir.
∝Dünyadaki uygarlıkların temellerini Türklerin attığını ve birçoklarını da yarattığını; Sümer, Elam, Hatti, Etrüsk, Pleasg gibi halkların Ön Türk halkı olduklarını ve bu halkların kullandıkları dillerin Ön Türk dilleri olduğunu kanıtlayarak da ispat etmemiz mümkündür.
TÜRK UYGARLIĞINI YARATAN KÜLTÜR :
∝Türk uygarlığını yaratan, Orta Asya’nın ve dünyanın en eski kültürü olan “Anav Kültürü”dür. Türkmenistan sınırları içindeki Köpet Dağı’nın eteğinde yer alan Anav bölgesinde ortaya çıkan kalıntılar bunu desteklemektedir.

∝Türkler yaklaşık 10.000 yıl önce Türkmenistan’da tarım yapmaya başlamışlar, ilk şehirleri burada kurmuşlar, ilk resim yazısını ve tekerliği de burada bulmuşlardır.
∝Bu dönem insanları tarım ve hayvancılıkla uğraşmış; seramik ve madenlerden süs eşyaları yapmış; kerpiç evlerde oturmuş, toprak ve bakırdan kaplar yapmış, kumaş dokumuş; koyun, keçi, sığır, deve, köpek gibi hayvanları beslemiş; güneşte kuruttukları tuğlalarla dört köşe evler yapmışlardır. Bu yönleri ile de yerleşik ve tarımcı bir kültüre sahiptirler.
∝Anav, o çağdaki Ön Asya, Güney Asya ve Uzak Doğu’da ortaya çıkarılan uygarlıklar arasında ilk başlangıç merkezini oluşturmaktadır.
∝Dolayısı ile Anav kazı verilerine göre Orta Asya’da buğday tarımın MÖ 8.000’lerde, hayvan evcilleştirilmesine ise MÖ 6.000’li yıllarda başlanmıştır. Bu nedenle de dünya üzerindeki yerleşik yaşamın ilk olarak Anav’da başladığı kanıtlanmıştır.
∝Bu bölgede MÖ 14.000’den MS 300’lere kadar Türk Devletleri kurulmuştur. Bunlar önce Kimmerler, sonra da Sakalar (İskitler) ve Sarmatlardır.
∝Göbekli Tepe’yi inşa eden Ön Türk kültürü burada Anav’da oluşmuş, Anav’dan Mezopotamya bölgesine taşınmış, tarihte var olan ve bugün varlıklarını sürdüren hemen tüm uygarlıkların ortaya çıkmasına temel teşkil etmiştir.
ORTA ASYA’DAN GÖÇÜN NEDENLERİ :
∝Orta Asya’daki muazzam büyüklükte olan ve daha sonra 5’e bölünen içdeniz zaman içinde kuruyarak ortadan kalkmış ve yerlerinde Karakum, Sarıkum ve Taklamakan çölleri oluşmuştur. Bu kuruma ve çölleşme Ön Türklerin Orta Asya’dan göç etmelerinde ana etkeni teşkil etmiştir.
∝Bu şekilde Türkmenistan’dan kitleler halinde göç etmeye başlayan Türkler gittikleri yerlerde genellikle ırmak vadilerine yerleşmişler ve tarım yapabilmek için sulak alanları tercih etmişlerdir.
∝Bugün bile gezdiğiniz tarihi/arkeolojik yerler eğer eskiden de olsa su kıyısındaki bölgeler ise, orada Türklerin yerleşmiş olması büyük olasılıktır.
∝Bu bölgeler; İran’da Karun ırmağı, Irak’ta Fırat ve Dicle ırmakları, Pakistan’da İndus ırmağı, Karadeniz’in kuzeyinde İdil ve Özi ırmakları, Çin’deki Sarı ırmak, Balkanlar’da Tuna ırmağı, İtalya’da Arno ve Tiber ırmakları, Anadolu’da Kızılırmak, Yeşilırmak ve Gediz gibi bölgelerdir.

∝Bu nedenle Anav’da gelişen Ön Türk kültürü Avrupa’nın doğusu ve güneyine de yayılmış ve Ön Türkler Balkanlar, Batı Anadolu, İtayla, İspanya ve Güney Fransa’ya kadar gelişmiş uygarlıklarını taşımışlardır. Bu uygarlıklar Etrüsk, Pelasg, Trak, Makedon, Frig, Truva, Rae, Ligur, İber, Aquit gibi uygarlıklardır.
ÖN ASYA VE KÜÇÜK ASYA (ANADOLU)’DA KURULAN TÜRK UYGARLIKLARI :
∝Türk uygarlıklarının adları tarih sahnesinde karşımıza farklı farklı şekillerde çıkmaktadır. Bunun nedeni, bir halkın kendisine bir isim verirken çağdaşı veya ardılı olan halklar tarafından farklı isim verilmesindendir. Dolayısı ile o halka ait belgelerde başka, diğer halklara ait belgelerde farklı isimlerle geçmektedir.
* Önemli olan yaşadıkları yer, zaman, komşuları, kültürleri, dilleri ve inançlarının uyuşuyor olmasıdır.
∝Türk Tarihi, Türk Kültürü ve Gök Tanrı Dini açısından büyük öneme sahip Sümer Uygarlığı’nı bu yazıyı müteakip ayrı bir yazı olarak ele almak istediğimden, bu yazı dizisinde Sümerler hakkında bilgi vermeyeceğim. ancak hemen arkasından o konu da gelecek

HURRİLER (SUBARLAR) :
∝Doğu Anadolu’daki Hurri Kültürü MÖ 8.000’li yıllara kadar gitmektedir. Bu anlamda Hurriler Anadolu’nun en eski sahiplerinden birisidir.
∝Mardin (veya bazı araştırmacılara göre Urfa) merkez olmak üzere Güneydoğu Anadolu Bölgesi ile Kuzey Mezopotamya’da Musul-Kerkük dolaylarında çok geniş bir bölgede yaşamışlardır. MÖ 1.250 yılına kadar Harran Ovası’nda varlıklarını sürdürmüşlerdir.

∝Tevrat’da Hurrilerden “Hori” veya “Hiva” diye bahsedilmekte, Hurrilerle Hattilerin kardeş oldukları belirtilmektedir. Sümerler ise Hurrilere “Uri” adını vermişlerdir. Sümerce’de Uri, “erkek, insan” anlamına gelmektedir.
∝Hurriler de Sümerler gibi, ayrı başbuğlar tarafından idare edilen küçük beylikler kurmuşlardır. Sümerlerden önce Ur medeniyetini ve Asur şehrini Hurriler kurmuşlardır.
∝Sümer ve Subar iki kelime de “su insanları” anlamına gelmektedir. Bu nedenle bazı tarihçilere göre Hurriler (Subarlar) ile Sümerler aynı Ön Türk halkıdır.
∝Ali Rıza ÖZDEMİR’e göre de bugün Kürt topluluğu olarak bilinen Zazalar da Hurrilerin torunlarıdır.
∝Hurriler MÖ 1.800-1.600 arasında Ön Asya’da büyük roller oynamış, kuzey Mezopotamya, Halep ve kuzey Suriye’de hüküm sürmüşlerdir. Müteakiben Hurrilerin içinden Mittani adıyla yeni bir devlet çıkmıştır.
PELASGLAR :

∝Pelasglar MÖ 3.000’li yıllarda Anadolu’dan Yunanistan’a geçerek bugünkü Avrupa medeniyetinin temellerini atan Türk halkıdır.
∝Yunanlı tarihçilere göre de Pelasglar, Yunanistan’ın Yunanlılardan önceki halkıdır. Ayrıca Fransa ve İspanya arasında yaşayan Basklar da Pelasglardan gelmektedir.
∝Yunanistan’da şimdiye kadar bulunan Pelasg yazıtlarına ait 120 adet tablet Kazım MİRŞAN tarafından okunmuş ve Pleasgların bir Ön Türk halkı oldukları ortaya çıkarılmıştır. Atina’nın duvar parçaları, Lemnos’taki yazıtlar da dayanağı güçlendirmektedir.
∝Pelasgların Etrüskler ile aynı halk olması kuvvetle muhtemeldir.
ETRÜSKLER :
∝İtalya’da Etrüsk Tarihi MÖ 1.300’lere kadar gitmektedir. Yaygın olarak Etrüsklerin MÖ 900’lü yıllarda Roma Uygarlığını kurdukları tüm dünya tarafından kabul edilmektedir. MÖ 753-509 yılları arasında 244 yıl Roma tahtına çıkan kralların hepsi Etrüsktür. Asıl sorun Etrüsklerin kim olduğudur.
∝Adile AYDA’ya göre; MÖ 2.000’lerde Orta Asya’dan Kafkasya yolu ile Anadolu’ya geçen Türkler, Batı Anadolu’da birkaç nesil yaşadıktan sonra deniz yolu ile İtalya’ya göç ettiler. Burada, daha önceden bu bölgeye yerleşen Sakalar ile karşılaştılar ve Sakalar ile birleşerek “TURSKALAR”ı oluşturdular. Turska adı zamanla “Etrüsk” şeklini aldı. Turskalar Türk’tür.
∝Başka bir görüşe göre de Sakaların, bu bölgeye göç eden Troyalılar ile karışmasından doğan halka Etrüskler adı verilmektedir.
∝Her iki halde de bölgeye gelen iki farklı Türk halkının karışımı ile yeni bir Türk halkı doğmuş ve Etrüskler adı verilen bu halk, Avrupa uygarlığının temellerini İtalya’da atmışlardır.
∝Anav kültürüne sahip olan Ön Türkler, İtalya’ya da; devlet örgütü, mimari, hukuk, plastik sanatlar, yazı, bilim, kuyumculuk, astroloji ve din gibi bilgilerini ve kültürlerini de götürmüşlerdir. Roma uygarlığını ortaya çıkarak kültür bu Türk Kültürü olmuştur. Yoksa bu kültüre ve uygarlığa sahip olmayan bir halkın kısa zamanda Roma Uygarlığı’nı meydana getirmesi mümkün değildir.
∝Ayrıca Etrüsklerin sahip olduğu alfabe daha sonra latin alfabesine dönüşmüştür.

∝Etrüsklerin Türklüğüne örnek olarak; Roma’yı kuran Romus ve Romulus kardeşleri bir kurtun emzirerek büyüttüğü hakkındaki efsane, Etrüsk flamalarında görülen Çift Başı Kartal motifi, kırmızının kutsal renk olması, mezar taşlarındaki Hayat Ağacı motifi, Ateş Kültü ve Güneş Kültü’ne ait izler… verilebilir.
∝Ve de bu kanıtlardan en güçlüsü Doç.Dr.Osman ÇATALOLUK’un “Türk’ün Genetik Yapısı” adlı kitabında belirttiği gibi; “Etrüsk mezarlarından alınan DNA örnekleri ile Türkiye’nin Ege Bölgesi insanlarından alınan DNA örnekleri arasındaki benzeşim oranının % 99,2 olduğunun Batılı Bilim insanları tarafından genetik bilimi sayesinde tespit edilmiş olmasıdır”.
Devam edeceğiz

TÜRKLER OLMADAN TARİH OLMAZ – BÖLÜM 2

Merhaba Sevgili Okurlarım,
Türklerin; kurdukları devletlerde meydana getirdikleri uygarlıklarını ve kültürlerini, Orta Asya’dan dünyaya yayılmaları sürecinde nerelere taşıdıkları konusundaki bilgilenmemize bu yazımda da devam ediyoruz.
ASLAR (ALANLAR) :
∝ Aslar, MÖ 1.300’lü yıllarda Ege Bölgesi’ne gelerek Ödemiş-Tire dolaylarına yerleşen ve MÖ 680 yılında (madeni parayı ilk bulan) Lidya Devletini kuran Ön Türk halkıdır.
∝Aslar aynı zamanda bir Ön Türk kolu olan Saka (veya İskit) toplumunun devamı olarak aynı kültürü yaşatmışlardır.
KARLAR (KARYALILAR):
∝Karlar veya Karduklar veya Karluklar Orta Asya’dan gelerek önce Doğu Anadolu’ya daha sonra da MÖ 500’lerde Batı Anadolu’da Muğla yöresine yerleşen Ön Türk halkıdır. Lidyalılar ile akrabadırlar.
∝Heredot Karyalıların, Milyalıların ve Lidyalıların kardeş olduklarını, bunların hepsinin As ülkesi içinde yer aldıklarını ve Ön Türk halkları olduklarını, kesinlikle Yunanlı olmadıklarını belirtmektedir.
∝Karyalılarla ilgili bilgiler Homeros, Herodot ve Strabon gibi tarihçilerin belgelerinin yanında Tevrat’da ve Mısır hiyerogliflerinde de geçmektedir. Hitit belgelerinde bu halka “Hurriler” adı da verilmektedir.
MYSIALILAR (MİSYALAR) :
∝Anadolu’da kuzeyde Marmara Denizi, güneyde Lidya ülkesi, doğuda Bithynia ve batıda Ege Denizi il çevrili bölgeye Antik Çağ’da MYSIA adı verilmiştir. Bu isim Lidya dilinde (Türkler için kutsal kabul edilen) “kayın ağacı” anlamına gelmektedir.
∝Tevrat’da Mas şeklinde geçen ülkenin adı da Mysialıların da içinde bulunduğu Heredot’un da belirttiği AS ülkesidir.
LİKYALILAR (LUKKALAR) :
∝Antalya ve Fethiye körfezi arasında kalan bölgeye “LYKIA” adı verilmiştir. Karyalılar’ın akrabaları olan Likyalılar MÖ 3.000’lerden itibaren bu bölgede yaşamışlardır.
LU veya LUU, Ön Türkçe’de pars veya kurt gibi yırtıcı hayvan anlamına gelen bir kelimedir. ∝Likyalılar tanrıları Apollon Lykeios’a, bir kurt olduğuna inanarak tapmışlardır.
∝Çatalhöyük’de MÖ 6.000’lerde yapıldığı tahmin edilen Leopard Tapınağı, Türkçe’de bu ismin bulunduğunun en eski kanıtlarındandır.
GALATLAR (KELTLER veya KELATLAR) :
∝MÖ 2.000’li yıllarda Ren ve Tuna nehirleri arasına yerleşen Keltler, Tuç Çağı’nda İngiltere’ye ve MÖ 700’de Galya’ya ulaşmış, müteakiben MÖ 400’lerde İber Yarımadasına geçmişlerdir.
∝MÖ 280 yılında Batı Anadolu’ya geri dönen Keltler, burada bir süre yaşadıktan sonra Orta Anadolu’ya geçmişler, Ankara, Çorum, Yozgat gibi şehirleri inşa etmişlerdir. Keltler veya Galat toplulukları Ön Türk İskitlerin kollarındandır.
∝Kaşgarlı Mahmut eserinde; Hun neslinden gelen Uygurların torunlarından olan İskitlerin ve Keltlerin Hristiyanlık öncesinde Batı Avrupa’daki Galya ve Britanya’da bir örgütlenme oluşturduklarını, MÖ 300’lerde Batı Anadolu’ya geçtiklerini ve Saraya ve Kızılırmak arasındaki bölgelerde yaşadıklarını belirtmektedir.

HATTİLER :
∝MÖ 3.000-1.700 yılları arasında Kızılırmak bölgesinde yaşayan Ön Türk halkıdır.
∝Daha önce Orta Asya’dan Zağros dağlarını aşarak gelen Ön Hattiler diyebileceğimiz topluluklar Habur ve Fırat arasına yerleşen Hurriler’dir.
∝Bu nedenle bazı bilim adamlarına göre Anadolu’da konuşulan en eski dili Hattice’dir. Hatti dili MÖ 1.200’lerde Hititlilerin dili olmuştur.
∝Anav’dan getirdikleri madencilik, kuyum işleme, müzik, ilahiler, bayram kutlama gibi kültürlerini yaşayan Hattiler Alacahöyük, Hattuşaş, Alişar, Ahlatlıbel gibi bölgelerde prenslikler kurmuşlardır.
∝Alacahöyük’de süs eşyası ve silah olarak demirin kullanılmış olması, o dönemlerde demirin, altından daha kıymetli olduğunu göstermektedir.
∝Prof.Dr.Şemsettin GÜNALTAY’a göre Hattiler, Anadolu’da ismi bilinen en eski haktır. MÖ 3.000’lerde Anadolu’da Eski Tunç Çağı’nı kurmuşlardır. Tevrat’ta Hattilerden “Het” diye bahsedilmektedir. Anadolu’ya getirdikleri kültürden dolayı Sümer, Elam ve Subarlarla akraba oldukları anlaşılmaktadır.
GAŞGALAR (KASLAR) :
∝MÖ 1.700’lü yıllarda tarih sahnesinde görülmeye başlayan Gaşgalar hakkında iki ayrı tespit vardır:
* Gaşgalar Zağros dağlarını aşarak Mezopotamya’ya gelerek Suriye ve çevresine yerleşmişlerdir. Daha sonra bu bölgeleri Asurluların işgal etmesi üzerine MÖ 3.500 yıllarında Çankırı, Sinop, Kastamonu ve Kafkasya bölgelerine göç etmişlerdir.
* Gaşgalar MÖ 1.7000’lerde Zağros dağlarını aşarak Mezopotamya’ya inerken, bir kısmı da Anadolu’nun Karadeniz bölgesine yayılmıştır.
∝Gerçek olan şudur ki, Gaşgalar çok iyi ata binen cesur savaşçılar olarak bir Ön Türk halkıdır. Çağdaşları Hitit İmparatorluğu’na ait olan belgelerde Gaşka/Kaska ülkesi “Erken Türk Hurrilerin Devleti” olarak geçmektedir.
∝Halen İran’da Zağros dağlarının eteklerinde yaşayan ve kendilerine “Kaşkaylar” denilen 2.5 milyon insan, Gaşgaların günümüze ulaşan torunlarıdır.
TRUVALILAR :
∝Troya veya Truva Kaz Dağı (İda Dağı) eteklerinde Çanakkale il sınırları içinde yer alan ve Truva savaşının gerçekleştiği antik kenttir.
∝Osman ÇATALOLUK’a göre “Truvalıların başı sıkışınca Kafkasya’da genetik akrabaları olan Sarmatlar, Turskalar ve Amazonlar yardımlarına koşmuştur.”
∝Avrupalı tarihçilere göre; Troyalılar Avrupa’ya geldiklerinde veya Truva tahrip edildikten sonra ikiye ayrılmışlardır; bir grup Hektor’un oğlu olan Francon’u takip etmiş ve bu koldan Franklar denilen halk oluşmuş, diğer grup ise Priamos’un torunu Turkos (Turchot)’un izinden giderek Türklerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Troya’dan kaçan ve Turkos’u takip eden grup, İtalya’ya giderek Etrüskler adında bir devlet kurmuşlardır. Avrupa uygarlığının temelini atanlar da Etrüsklerdir.
∝Başka bir görüşe göre de, Mezopotamya bölgesinde büyük ve yüksek bir uygarlık kuran Sümerler, Samilerin (Akadların) saldırıları sonucu bu bölgeyi terk ederek MÖ 3.000’lerde Çanakkale ve Ege adalarına yerleşmişlerdir. Bundan sonra da Batı’ya doğru istila akınlarına başlamışlardır.
∝Truva kazılarını yöneten Prof.Manfred KOFMANN ise “Troya Rüzgarı” adlı eserinde “Troya antik Yunan kültürüne değil eski Anadolu kültürüne aittir. Troyalılar ölülerini yakarlar. Ölülerini küp şeklindeki mezarlara koyarlar. Erken-Türklerde ateş Kültü gereği Bey’in ateşe verilen bedeninin külleri toprak kaplarda saklanırdı” diyerek bu halkın Türk olduğunu net olarak ortaya koymuştur.
∝Sabahattin EYÜPOĞLU’nun “Mavi ve Kara” adlı eserinde belirttiği gibi; Truva savaşından 3.000 yıl sonra Mustafa Kemal’in, Yunan ordusunu Dumlupınar’a yendikten sonra “Hektor’un öcünü şimdi aldık” demesi çok manidardır.

URARTULAR :
∝Hurriler bölgede hakimiyetlerini kaybedince onların yerine MÖ 1.300’lü yıllarda Traskafkasya, Kuzeybatı İran ve Urfa çevresini içine alacak şekilde Urartu Krallığı kurulmuş ve varlığını 300 yıl devam ettirmiştir. Asurlular Van Gölünün kuzeyine “Urartu” adını vermişlerdir.
∝Urar sözü de kavim anlamını taşıyan “ar” damgasını taşımaktadır ve Tokhar, Kangar, Kaçar, Avşar, Kabar gibi yüzlerce Türk oymağından biridir.
LİDYALILAR (LİDLER) :
∝Gediz ve Küçük Menderes bölgelrinde MÖ 687 yılında bir devlet kurmuşlardır.Lidyalılar güneydeki Karyalılar ile kuzeydeki Mysialılar ile akrabadırlar.
∝Heredot “Etrüskler, İtalya’ya Anadolu’dan gelen Lidyalılar idi.MÖ 5’inci yüzyılda Karlar, Lidyalılar ve Misyalılar kardeş uluslar idi” demektedir.
∝Antik dönemim Romalı yazarları da Etrüsklerden söz ederken “Lidyalı” ön adını kullanmışlardır. Bildiğiniz gibi ekonomide madeni parayı ilk icat eden ve ekonomide kullananlar Lidyalılardır.
∝Buradan hareketle şunu söylemek mümkündür; ya Lidyalılar ile Etrüskler arkabadır veya Lisyalılar iile Etrüskler aynı toplumdur.
∝Bunlardan hangisi doğru olursa olsun ortaya çıkan gerçek şudur ki, Batı Anadolu’da yaşayarak İtalya’ya geçen ve Avrupa Uygarlığın’nın temelini atan halk Türklerdir.
∝Etrüsklerle başka bir yazıda ve daha geniş bilgilerle yeniden karşılaşacağız.
FRİGYALILAR :
∝Frigya; Sakarya havzası ile önce Lidya ve Mysia daha sonra da Truva olarak adlandırılan bölgeyi içine alır. Frig ise Anadolu’nun batısı ve kuzeybatısında yaşayan halka verilen genel bir addır. Tevrat’ta Meşek, Asur kayırlarında Müşki olarak geçerler.
∝Friglerin Eti’lerle birlikte Anadolu’ya gelen bir Türk kavmi olduğu, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını geçerek Traklarla karıştıkları, Traklar’ın MÖ 3.000’lerde Truva şehrini kurdukları ve Frig isminin de bu toplum içindeki hakim kavimin isminin olduğu düşünülmektedir.
∝Boğazköy ve Alişar kazılarında elde edilen Hattiler’e ait eşya ve seramikler ile Friglere ait olan Gordion ve Midas yörelerinde yapılan kazılarda ele geçen keramikler birbirinin aynısıdır.
∝Frig Devleti Hatti Devletinin yıkılması üzerine kurulmuş ve Ege Denizinden Fırat havzasına, kuzeyde Turhal-Zile bölgesine kadar uzanan büyük bir imparatorluk kurmuşlardır.
∝Friglerin bizlere en büyük mirası Ana Tanrıça Kıbele Kültü olmuştur.

AMAZONLAR :
∝Homores, Heredot, Strabon gibi tarihçilere göre; Karadeniz-Sinop-Batum bölgesinde birçok kavim yaşamış, Samsun bölgesinde yaşayan yerli halka “Gaşka’lar” adı verilmiş, Hitit, Frig ve İskitleri takiben bu bölgeye Kimmerler hakim olmuşlardır.
∝Kimmerlerin veya İskitlerin (ki bunların da Türk toplulukları olduğu kanıtlanmıştır) kadınlarından oluşan topluluğa da “Amazonlar” denmiştir ve Terme bölgesinde yaşamışlardır.
∝Amazon “kadın savaşçı” ve A-mazos “göğüssüz” demektir.
∝Hipokrat şöyle demektedir; “İskit kızları çok iyi ata biner, savaşır, avlanır ve ok-yay kullanırlar. Üç düşman askeri kullanmadan evlenmezler. Evlendikten sonra ata binmez, silah kullanmazlar. Kadınların sağ memesi yoktur. Çünkü daha küçük çocukken sağ göğüsleri dağlanır, sağ meme büyümez ve bedenin tüm gücü sağ kola ve omuza gider” demektedir. Bu belki de rahat yay kullanıp ok atmak için de geliştirilmiş bir yöntem olabilir.
∝Heredot ise “Amazonlar Ege adaları, Libya ve Yunanistan’a kadar ilerlemişlerdir. Efes’i zapt eden Amazon kraliçesinin adı “Smyrna” dır”. Bilindiği gibi Yunanlılar İzmir’e Smyrna demektedir.
∝Bir başka görüşe göre de Amazonlar Yunanlılarla yaptıkları savaşta yenilmiş ve gemilerle götürülürken gemileri ele geçirip Kırım’a çıkmış ve buradaki İskitlerle evlenerek kaynaşmışlardır. Doğan çocuklardan “Sarmatlar” adlı kavim oluşmuştur.
∝Araştırmacı Jeannie KIMBALL DAVIS tarafından; Karadeniz’de bir kurganda bulunan Amazon kadınına ait DNA ile, Kazakistan’daki kadınların DNA uyumunun % 99,9 olduğu tespit edilmiştir. Yani 2.500 yıllık bir akrabalık söz konusudur.
Devam edeceğiz

TÜRKLER OLMADAN TARİH OLMAZ – BÖLÜM 3

Merhaba sevgili okurlar,
Her Yönü İle Göbekli Tepe isimli kitabımın piyasaya çıkması, Ankara ve İstanbul’da kitabımın tanıtımı, konferanslar, imza günleri derken burayı bir süre aksattım.. Bu konuda anlayışınıza sığınıyorum.
“Tengricilik ve Şamanlık” adını vermeyi planladığım ikinci kitabımın çalışmalarına da başladım. Bir aksilik çıkmazsa Eylül 2019 ayı içerisinde sizlerle buluşturmayı hedefliyorum.
Şimdi “Türkler Olmadan Tarih Olmaz” yazı dizisinin üçüncü ve son bölümünde konumuza kaldığımız yerden devam edelim.
PONTUS DEVLETİ :
∼ Pontus, Kafkasya’dan bütün Karadeniz kıyıları boyunca Sinop’u içine alan bölgeye verilen isimdir. Bu bölgeye ilk yerleşimin MÖ 2.500’lü yıllarda Sümerlere son veren Guttilerdir. Müteakiben bölge MÖ 1.900-700 arasında Kimmerlerin hakimiyetinde kalmıştır. Kimmerleri de İskitleri Hurriler, Avalar gibi Türk halkları takip etmiştir.
∼Fransız araştırmacı LEBEAU’ya göre “Romalıların MÖ 63’te Pontus’u yıkmalarından önceki Pontus bayrağı, Ay-Yıldızlı bir bayraktır.
∼Dolayısı ile uydurma tarih yazanların iddia ettiğinin aksine Karadeniz hiçbir zaman Yunanlıların olmamıştır. Pontus; kültürü, dili, genetik özellikleri gibi her yönü ile Türk’tür.

RUMLAR :
∼Rumlar, Bizans baskısı ile Hristiyanlığa geçen ve tehlike oluşturdukları için Karadeniz, Balkanlar ve Trakya’ya yerleştirilerek Bizans’ın asker kaynağını teşkil eden
Avar, Hun, Peçenek, Kıpçak (Kuman) Türklerinden başkası değildir.
∼Yunanlılık, Kuzey Yunanistan ve Mora çevresiyle sınırlıdır. Buna karşın Rumluk, bir toplum ve ülkeyi temsil eder. Anadolu’da millet ve milliyet manasında Rumluk yoktur. Resmi kayıtlara göre de Rum olarak nitelenen ailelerin Türk oldukları ve Türklere ait adları ve soyadlarına sahip oldukları ortaya çıkmıştır.
∼Prof.Dr.Mehmet ERÖZ “Rumlar Hristiyan Türklerdir” adlı kitabında, “Karamanlılar, nüfus mübadelesinden önce Karaman bölgesinde yaşamış, Türkçe konuşan Rum Ortodoks mezhebine bağlı Hristiyan Türklerdi. Bu insanlar Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Kıpçakların, Oğuzların ve Peçeneklerin soyundan geliyordu” demektedir.
∼Osmanlı coğrafyasında Anadolu’da yaşayan, dili gerekçe veya Türkçe olan bu Ortodoks halka “Rum” adı verilmiştir. Karamanlılar Ortodoks Türklerdir ve mübadele sonrası Yunanistan’a gittikleri halde Yunanlı olmamışlardır.
HİKSOSLAR :
∼Mısır, MÖ 1.700’lerde Kalde ve Elam havalisinden gelen ve bir ön Türk kavimi olan Hiksoslar tarafından ele geçirilmiştir.
∼Samuel LAING “Human Origins” adlı eserinde “Hiksosların Turan’lı olduklarını” kesin olarak belirtir.
∼Prof.Dr.Şemsettin GÜNALTAY da “Suriye ve Filistin” adlı eserinde “Hiksoslar cesur savaşçılardır ve silahları elverişliydi. Bunların Hurriler olması güçlü bir olasılıktır”demektedir.
∼MÖ 3.000’lerde birçok Türk kabilesi Orta Asya’dan İran ve Mezopotamya’ya doğru başka bir göç dalgası halinde harekete başlamışlardır. Bunlar arasındaki Hiksoslar önce Mezopotamya, Suriye ve Filistin’i ve devamında MÖ 1.710 yılında Mısır’ı da işgal ederek Firavunların hakimiyetine son vermişler, MÖ 1.660-1.580 yılları arasında 80 yıl boyunca Mısır’ı Türkler idare etmişlerdir.
∼Hiksos krallarının adları Türk adlarıdır. Mısır dilinde Hik=Kral ve Sos=Çoban demektir, yani Hiksos kelimesi “Çoban Kral” anlamına gelmektedir.
∼Hiksoslar zamanla Çoban Kral kimliğinden uzaklaşarak firavunlara benzemeye başlamaları ile kimliklerini kaybetmişler ve Hurri Devletinin zayıflamasına paralel olarak MÖ 1.580 yılında yıkılmışlardır.
KASLAR (KASSİTLER) :
∼Anadolu’da kurulan Türk uygarlıkları arasında yer alan Gaşgalar veya Hurrilerin başka bir kolu olan Kaslar, Hiksoslarla birlikte Orta Asya’dan göç ederek MÖ 2.200’lerde Mezopotamya’nın güneyine İran bölgesine gelmişlerdir.
∼Bu bölgede ve özellikle Kerkük’te önemli bir nüfus yoğunluğu oluşturmuşlar ve Sami kökenli Babil Devleti’ni MÖ 1.700’lerde yıkarak 400 yıl boyunca bölgenin hakimi olmuşlardır.

ELAM UYGARLIĞI :
∼Elamlılar
bugünkü İran uygarlığını yaratan Ön Türk halkıdır. Elam ülkesi, Sümerliler ve Elamlılar arasında el değiştirmiş, ancak daha sonra Elamlılar Sümelerin egemenliğine son vermişlerdir.
∼Mezopotamya’nın doğusunda İran’ın bugünkü Kuzistan bölgesinde gelişen Elam Uygarlığı MÖ 4.000’ler de kurulmuş ve MÖ 653 ylında Asurlular tarafından yıkılmıştır. Daha sonra Asur içinde bir Elam Ülkesi yeniden kurulmuşsa da ancak MÖ 640 yılına kadar varlığını devam ettirebilmiştir.
∼Yapılan kazılarda ortaya çıkarılan eserler Uruk dönemindeki Sümer kültürü ile büyük benzerlikler göstermektedir.
∼Jifort’da yapılan arkeolojik çalışmalarda ele geçen ancak henüz okunamayan Elam dilindeki yazıtlar MÖ 7.000’lere tarihlenmektedir. Elam yazı dilinin MÖ 3.200’lerde oluşmaya başladığı ve MÖ 2.7000’lere kadar kullanıldığı tahmin edilmektedir.

SAKALAR (İSKİTLER) :
∼Avrupalı dil bilimciler tarafından Sakalar / İskitler’in bir “Hint-Avrupa” veya “İran” halkı olabileceği iddia edilse de bunu kanıtlayacak yazılı bir belge yoktur.
∼Sakalar Orta Asya’dan geldiğine göre “İran” boyu olmaları mümkün değildir. Çünkü Orta Asya Aryanların değil Türklerin atayurdudur. MÖ 3000’lü yıllarda Orta Asya’ya yerleşmiş herhangi bir Aryan halkı yoktur.
∼Karadeniz bölgesinde Kimmerleri yenerek buradan süren Sakalar, Heredot’un da belirttiği gibi doğudan gelmişlerdir ve Orta Asya’daki Androovo ve Afanesyevo Ön Türk kültürünün temsilcisidirler.
∼Avrupa’nın doğusu, Kırım ve Karadeniz bozkırları ile Orta Asya’da tanrı Dağları ve Fergana Vadisini içine alan Sakalar İmparatorluğu varlığını MÖ 800-300 arasında güçlü bir şekilde sürdürmüştür. Kimmerlerin ardılları olan Sarmatlar tarafından yenilgiye uğratılarak dağılmışlardır.
∼Sakalar / İskitler daha geniş bir açı ile alınması ve detaylı olarak anlatılması gereken Türk halklarıdır. Bu konuyu
bir başka yazımda ele almak üzere şimdilik bu kadar bilgi ile yetinmenizi rica edeceğim.
PART DEVLETİ VE PERSLER:
∼Kendisi bir Saka Türkü olan I.Arşak tarafından MÖ 248-MS 224 yılları arasında İran’a egemen olan Part Devleti kurulmuştur.
∼Bu devletin devamı olarak da MS 224-651 yılları arasında yine bir Saka (Part) aristokratı olan Ardaşır tarafından Sasani Devleti kurulmuştur. Bu devletinde Med kökenli Persler tarafından kurulduğu yönünde de ciddiyet ve dayanaktan uzak iddialar bulunmaktadır.
∼Oysaki “Pers” olarak ifade edilen devlet, Araplar tarafından işgal edilmiş olan Sasanlı Devleti’nden geriye kalan ve bugünkü Horasan, Türkmenistan, Özbekistan, Taciksitan, Kırgızistan ve Kuzey Afganistan’ı kapsayan bölgedir. Bu bölge ise Partların (Sakaların) anayurdudur.
∼Ancak Avrupalı tarihçiler tarafından bu bölgede 1925’den önce kurulmuş ve hepsi birer Türk devleti olan Gazne İmparatorluğu, Harzemşahalar İmparatorluğu, Cengiz İmparatorluğu, Akkoyunlu Devleti, Safavi İmparatorluğu ve Kaçar Devleti nin her biri “Pers Devleti” veya “perleşmiş Türk Devleti” olarak adlandırılmaktadır.
∼“İran” adının yazılı en eski belge olduğu öne sürülen Nakş-i Rustem kabartmalarındaki ve döneme ait paralar üzerindeki yazılar bile Ön Türkçe (Sakaca) olduğu halde Avrupalı bilim adamları tarafından bu yazıların “Orta Frasça” olduğunun iddia edilmesi sadece komiktir.
ÜÇ BÖLÜMLÜK “TÜRKLER OLMADAN TARİH OLMAZ” KONULU YAZI DİZİSİNİN SONUCU OLARAK:
∼Türkler MÖ 9.000’li yıllarda Orta Asya’dan başlattıkları göçlerin devamında yerleştikleri ırmak kenarlarında yeni şehirler ve yeni uygarlıklar kurmuşlardır.
* Türkler İran uygarlığını yaratmış ve 3.500 yıl yönetmişlerdir.
* Aynı şekilde Hint uygarlığını yaratan Türkler bu uygarlığı da 1.800 yıl egemen olmuşlardır.
* Aynı şekilde MÖ 2.200 yıllarında Çin uygarlığını kurmuşlar ve 3.000 yıl aralıksız olarak Çin’e Türkler hükmetmiştir.
∼Ancak tarihi çarpıtmaya çalışan bilim adamları ve tarihçiler bu uygarlıkları Türklerin kurduklarını kabul etmemekte ve yalan ve sahte belgeler üreterek uygarlıkların temelini Avrupalı halklara, Semitik ve Sinitik topluluklara ve kavimlere bağlamaya çalışmaktadırlar.
* Oysaki; Sinitik (Çinli) halklar bugünkü Çin’in güneyinde yer alan Hindi-Çin’inde yaşadıktan sonra MS 500’lerde şimdiki Çin’e doğru göçe başlamışlardır.
* Benzer şekilde Hint-Med halkları MÖ 1.700’lerde Balkanlara ve oradan da MÖ 1.500’lü yıllarda İran ve Hindistan’a göç etmişlerdir.
* Cermenler MÖ 300 yıllarında Avrupa’da ortaya çıkmışlardır.
* Slavlar ise MS 500 yıllarında Polonya’nın güneyinden şimdi yaşadıkları yerlere göç etmişlerdir.. Yani bu uygarlıklar Türkler tarafından kurulduktan binlerce yıl sonra !
∼Hattiler, Hurriler ve Mittaniler, Hurrilerin devamı olan Urartular… birbirine yakın dilleri konuşmuş olan Türk halklardır ve Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. Bu halkların Anadolu’ya yerleşimi çok eski tarihlere dayanmaktadır.
∼Tarihi yazılırken, ırkçı bir anlayış içinde hareket eden Avrupalı tarihçiler, Avrupalıların ulaşamadıkları yerlerde düzmece bir “Hint-Avrupalı” tanımı ve uygarlığı yaratmaktadırlar. * Geçmişte hiçbir zaman bu şekilde bir dil veya ortaklık var olmamıştır ve olması da mümkün değildir.
* Çünkü bir İngiliz’in ile bir Hintli ile genetik olarak akraba olması, bir Kızılderili ile akraba olması kadar olasıdır. İngilizce ile Hintçe arasında (daha sonradan geçen sözcükleri saymazsak) herhangi bir benzerlik yoktur, birbirleri ile ortak ve anlaşılabilir sözlere de sahip değillerdir.
∼Özet olarak; güneş balçıkla sıvanmaz ve gerçek şudur ki, TARİH TÜRKLERLE BAŞLAR VE BUGÜN DÜNYADA VAR OLAN HEMEN BÜTÜN MEDENİYETLERİN TEMELİ TÜRKLER TARAFINDAN ATILMIŞTIR!