GÜNDEM ANALİZİ /// NACİ KAPTAN : TÜRKİYE GİZLİ BİR İŞGAL ALTINDADIR !!!


NACİ KAPTAN : TÜRKİYE GİZLİ BİR İŞGAL ALTINDADIR !!!

Sayın Erol Güçlü çok uzun zamandır benim de katıldığım bu gerçeği yazıyor. Gerçek ülke aydınları ve Ulusal medya yazar, çizerleri ve gazetecilerimiz de bu konuyu sürekli olarak dillendiriyor.

Ülkemizin fiili işgali bir ABD projesi olan AKP’nin yine ABD ve İsrail tarafından projelendirilerek iktidara getirilmesiyle başlamıştır. Bu emperyal yapılanma, AKP’nin iktidar gücünü arttıracak projeler kurgulayarak, psikolojik harp yöntemlerini istihbarat kurumlarının desteğiyle AKP’ye aktarmış ve yol göstericisi olmuştur. AB/D – İisrail üçlüsünün desteğiyle ve sayısı belki birkaç bin olan satılmış hainler ve Fetullah’ın cemaat gücüyle ne yazık ki Türkiye’nin gizli işgali başlamıştır.

1* Kurulan tuzaklarla, tasfiyelerle, yandaş komutan atamalarıyla TSK zayıflatılarak siyasallaştırılmıştır. Ve dilerim ki gerçek değildir; "Ben AKP’nin paşasıyım" diyen generaller göreve getirilmiştir. Atatürk’ün askerleri tasfiye edilmiştir.

2* Özelleştirmeler, ağır borçlar, akıl almaz yolsuzluklar ve harcamalarla ülke ekonomisi çökertilmiştir.

3* OHAL şartları altında AB/D’nin isteği doğrultusunda ANAYASA değiştirilmiş, parlamento ve demokrasi rafa kaldırılmış, Meclis eylemli olarak fesih edilmiştir.

Tüm kararlar, yasalar partili Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmektedir. Bir kişiyi ikna etmek bir meclisi, yargıyı, orduyu ikna etmekten çok daha kolaydır.

4* Evrensel hukuk değerleri yok edilmiş ve ülkede hukuk yapısını yürütecek olan ANAYASA MAHKEMESİ-YARGITAY- DANIŞTAY-HSK-YSK üyeleri Cumhurbaşkanı ve partisi tarafından belirlenir duruma getirilmiş. Hakim ve savcı teminatı kaldırılmıştır. Tüm kararlar Cumhurbaşkanı ve AKP’nin isteğine uygun alınır olmuştur. Saygın yargıçlardan hukuka uygun karar verenler ya damgalanarak görevden uzaklaştırılmaktadır veya pasif görevlere atanmaktadır.

5* Türkiye’mizi zayıflatmak için bizzat başbakan/cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından toplum inanç/din/etnisite üzerinden bölünmüş ve birbirine düşman edilmiş, terör ve kavga ortamı hazırlanmıştır.

6* Yanlış veya gizli ajandalı politikalarla Türkiye kendisine ait olmayan kargaşa ve savaşa sürüklenmiştir. Suriye ile savaş Erdoğan’ın mezhep inancı nedeniyle kişisel savaşıdır. Ardında Erdoğan’ın da parçası olduğu Müslüman Kardeşleri Suriye’de iktidara getirmek hayali vardır.

7* Erdoğan’ın Suriye’yi bölmek için, Suriye’ye Kuzey Afrika ülkelerinden topladığı teröristleri göndermesinin ve bunları silahlandırarak sağlık ve barınma desteği vermesinin ardında BOP eş başkanlığı vardır. Bilindiği gibi BOP dizgisinde Türkiye ve İran da vardır. Bu nasıl bir şeydir ki ülkenin başbakan/cumhurbaşkanı kendi ülkesinin yönetim ve sınırlarını değiştirmek üzere uygulamaya konmuş olan emperyal bir projenin içinde yer almaktadır.

8* Yaklaşık 5 milyon Suriyeliye ülke kapılarının sorgusuz açılması da emperyal bir projedir. Türkiye’nin demografik yapısının değiştirilerek BOP/GOP uyarınca Türkiye’de istikrarsızlaştırma ve karmaşa, terör yaratmak amaçlıdır. 30 milyon yoksul, 5 milyon işsizin olduğu bir ülkede 5 milyon mülteciye 50 milyar dolar harcamak hiç bir devlet adamının yapacağı bir iş değildir.

9* 1 Mart tezkeresinin reddi ile Türkiye’de 60 bin asker barındırma hakkını alamayan ABD şimdi de Hakkari’de II: Çekiç güç senaryosunu AKP ile anlaşarak uygulamaya sokuyor. Suriye sınırında tampon bölge anlaşması aslında ABD’nin, PYD/YPG/PKK’yı himaye ertmek projesidir. Devriye gezecek olan Türk askeri ABD askerinin gizli denetim ve engellemeleriyle karşılaşacaktır. Hakkari’de bulunacak olan ABD askeri için olması gereken Meclis kararı alınmamıştır ve tüm uygulamalar Erdoğan’ın kararlarıyla yapılmaktadır. Anayasa ihlal edilmektedir.

SONUÇ; Sayın Erol Güçlü’nün dediği gibi Türk görünümlü yabancı "the" generaller, görevliler şimdilik sivil elbiseli dolaşıyor. Son YAŞ toplantısında ise ATATÜRK’ün gerçek general ve amiralleri ise tasfiye edildi.

Şayet doğru ise; "Beni Cumhurbaşkanı general yaptı. Ben AKP’nin paşasıyım" diyen THE GENERAL/LER varsa yazıklar olsun. Bu milletin ona verdiği ekmek haram olsun.

Naci Kaptan

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Yrd. Doç. Dr. Mustafa Serdar Palabıyık : 2000 Sonrası Türkiye-Ermenistan İlişkileri


Yrd. Doç. Dr. Mustafa Serdar Palabıyık : 2000 Sonrası Türkiye-Ermenistan İlişkileri

Soğuk Savaş’ın sona ermesi Kafkasya’yı, Balkanlar ve Ortadoğu ile beraber dünyanın üç önemli kriz bölgesinden biri haline getirdi. 1990’lar, genel olarak Kafkas ülkeleri, özel olarak da Türkiye ve Ermenistan için bir çatışma ve gerginlik dönemi olarak anılabilir. Türkiye 1990’larda daha çok kendisini Orta Asya’ya model olarak sunmaya odaklanmış ve Kafkasya’yı ikinci plana itmiştir (Robins, 2003, s. 261-270). Ermenistan ise bir taraftan bağımsızlığın getirdiği devlet inşası sürecini yürütmeye, diğer taraftan, siyasi istikrarsızlıklar, ekonomik yetersizlikler ve Azerbaycan ile yaşadığı savaş ve sonrasındaki gergin ateşkesin olumsuz etkilerini bertaraf etmeye çalışmıştır. 2000’li yıllara gelindiğinde uluslararası sistemde meydana gelen bazı önemli gelişmeler Kafkasya’nın uluslararası sistem açısından önemini arttırmıştır.

Bu gelişmelerin başında 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin Afganistan’a müdahalesiyle bölgede etkin bir güç olarak ortaya çıkması gelmektedir. Bu etki yalnızca uluslararası terörizme karşı mücadele çerçevesinde değil, Rusya’nın Kafkasya bölgesinde artan etkinliğini dengelemek ve verimli Orta Asya petrollerinin Rusya dışındaki yollarla da güvenli şekilde Batı pazarlarına aktarılmasını sağlamak çerçevesinde de ortaya konmuştur. Gerçekten de Putin’in idaresi altında Rusya, Çeçen isyanını bastırarak, Gürcistan’a askeri müdahalede bulunarak ve Ermenistan ve Azerbaycan arasında arabuluculuk rolünü güçlendirerek Kafkasya’da etkili olmaya başlamış ve bu durum hem ABD’yi hem de Türkiye’yi endişelendirmiştir (Saivetz, 2012, s. 463). Dahası, Güney Kafkasya bölgesinin Orta Asya petrollerinin Batı pazarlarına aktarılması için bir enerji koridoruna dönüşmesi ve birbiri ardına teklif edilen petrol boru hattı projeleri bölgenin stratejik önemini arttırmıştır (Aydın, 2013, s. 476-480).

Türkiye ve Ermenistan bu gelişmelerden çok etkilenmişlerdir. Orta Asya devletlerinden beklediği ilgiyi göremeyen ve AKP iktidarının “komşularla sıfır sorun politikası” çerçevesinde komşularıyla ilişkilerine büyük önem atfetmeye başlayan Türkiye, yeni petrol boru hattı projelerinin de gündeme gelmesiyle dikkatini Kafkasya’ya çevirmiştir. Ermenistan ise Gürcistan’a yapılan Rus müdahalesi nedeniyle Gürcistan yolunun istikrarsız hale gelmesiyle daha içine kapanık bir ülkeye dönüşmüş, bir taraftan içeride yolsuzluk ve otoriterlikle suçlanan bir hükümete karşı demokratik bir hukuk devleti talep eden halk hareketleriyle uğraşmak, diğer taraftan güvenliğini Rusya’ya bağlamak zorunda kalmıştır. Öyle ki, Rusya’nın toprakları dışında kalan en büyük askeri üslerinden biri Ermenistan’da konuşlanmıştır ve 2010 yılında Ermenistan bu üssün kullanımını 2044 yılına kadar uzatmıştır (Donaldson v.d., 2015, 203).

Türkiye ile Ermenistan arasında 1990’lardan 2000’lere evrilen üç temel sorun vardır. Bunlardan birincisi iki ülke arasında diplomatik ilişkilerin bulunmayışıdır. Türkiye Ermenistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkelerden biri olmasına rağmen, Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi’nde Doğu Anadolu’nun “Batı Ermenistan” olarak adlandırılmasını toprak bütünlüğünün tanınmaması olarak kabul ettiğinden bu ülke ile diplomatik ilişki kurmamıştır (Mirzoyan, 2010, s. 67). İkincisi Türkiye-Ermenistan sınırının kapalı olmasıdır. 1993 yılında Ermenistan’ın Karabağ dışında kalan bir Azerbaycan bölgesi olan Kelbecer’i işgal etmesinin ardından Türkiye, sınırı kapatmıştır ve sınır halen kapalı durumdadır (de Waal, 2010, s. 121). Son olarak, Türkiye ile Ermenistan arasındaki en derin sorunlardan biri 1915 olaylarının nasıl adlandırılacağı meselesidir. Türkiye 1915 olaylarını tehcir olarak tanımlarken, Ermenistan’ın soykırım iddialarını mütemadiyen uluslararası camianın gündemine getirmesinden de büyük ölçüde rahatsızdır.

Bu üç sorun 2000’li yıllarda da Türkiye ile Ermenistan arasında temel sorunlar olmaya devam etmiştir; ancak tarafların, özellikle de Türkiye’nin bu sorunların çözümüne ilişkin yeni bir bakış açısı geliştirmeye çalıştığını söylemek mümkündür. Bu bakış açısının ilk kısmını Karabağ sorununun çözümü oluşturmaktadır. Türkiye 1994’teki ateşkes ile dondurulmuş ancak çözülmemiş bu sorunu gerek üst düzey temaslar, gerek sorunun çözümü için kurulmuş Minsk Grubu’nu işler hale getirmeye çalışarak çözmeye çalışmaktadır (Ruysdael ve Yücel, 2002, s. 208). 2002-2003 yıllarında önce Dışişleri Bakanları ardından da Devlet Başkanları seviyesinde gelişen üst düzey temaslarda odak noktasını Karabağ sorunu ve buna paralel olarak kara sınırının açılması oluşturmaktadır. Bu temaslar, aşağıda detaylandırılacağı üzere 2009 yılında imzalanan protokollere doğru evrilecektir.

İkinci ve daha önemli yenilik ise Ermeni soykırımı iddiaları konusunda reaktif dış politikadan proaktif dış politikaya geçilmesi sürecidir. 2001 yılında kurulan Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu Türkiye ve Ermenistan arasındaki iletişimi arttırmayı ve bunu yaparken soykırım iddialarını tartışmaktan özenle kaçınmayı öngörmüşken, sonunda yine bu konuya odaklanılmasıyla istenen sonucu üretememiştir (Laçiner, 2005, s. 279-282). Bizzat soykırım iddialarının iki tarafın arşiv belgeleriyle tartışılmasını amaçlayan, Türk, Ermeni ve Avusturyalı tarihçiler tarafından teşkil edilen Viyana Türk-Ermeni Platformu da Ermenistan tarafının istenen ek belgeleri temine yanaşmaması üzerine sonuçsuz kalmıştır (Atılgan ve Moumdjian, 2010, s. 61-62).

Bu sivil toplum girişimlerinin başarısızlığını takiben konu bizzat TBMM tarafından ele alınmıştır. 2005 yılında TBMM’de iktidar ve muhalefet partilerinin ortak deklarasyonuyla bir “ortak tarihçiler komisyonu” kurulması ve bu komisyonun çalışmaları için tüm arşivlerin açılması teklifi bir mektupla Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan’a iletilmiştir. Koçaryan ise cevabında yalnız soykırım iddialarının değil iki ülke arasındaki tüm problemlerin bir arada tartışılacağı komisyonlar önermiş ve Türk tarafının teklifi konusunda somut bir adım atmamayı tercih etmiştir (Schrodt, 2014, s. 4).

Bu proaktif politikanın bir diğer ayağını da Türkiye’deki azınlık vakıflarının, bu çerçevede de bazı Ermeni vakıflarının mallarının iadesi ve Akdamar Adası’ndaki Surp Haç Ermeni Kilisesi’nin restorasyonunun yapılıp yılda bir ayine açılması gibi sembolik, ancak toplumlararası iletişimi kuvvetlendirecek politikalar oluşturmaktadır (Küçükcan, 2013, s. 271). Yine Hrant Dink suikastının ardından bu menfur hadisenin Türk toplumu tarafından da kınanması ve Ermeni toplumuyla dayanışmaya yönelik sivil toplum girişimlerini de bu meyanda zikretmek gerekir (Aydın, 2011, s. 148).

2008 yılında başlayan ve “futbol diplomasisi” olarak adlandırılan süreç de ikili ilişkilerin geliştirilmesi için önemli bir nokta teşkil etmiştir. Türkiye ve Ermenistan milli futbol takımlarının Erivan’da yapacakları maç için Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan’ın Türk meslektaşı Abdullah Gül’ü Erivan’a davet etmesi ve Gül’ün bu teklifi kabul ederek Erivan’a gitmesiyle başlayan süreç, Bursa’da yapılan rövanş maçına Sarkisyan’ın iştirak etmesiyle gelişmiştir (Mkrtchyan, 2011, s. 160-161). Bu üst düzey ziyaretlerde görüşülmeye başlanan hassas konular bir yıl sonra İsviçre, ABD ve AB’nin de arabuluculuğuyla Zürih’te imzalanan protokollerle sonuçlanmıştır. Bu protokollerle hem Türkiye ve Ermenistan’ın karşılıklı olarak diplomatik ilişkileri başlatmaları, hem de aralarındaki sorunların halledilebilmesi için gerekli şartların sağlanması öngörülmüştür. Bu çerçevede bir taraftan iki ülke sınırının ve toprak bütünlüğünün açıkça tanınmasıyla diplomatik ilişkilerin kurulmasının önündeki engeller kaldırılacak, diğer taraftan da iyi komşuluk ilişkileriyle bağdaşmayan politikalardan – Türkiye tarafının okumasıyla soykırım iddialarının uluslararası platformlarda gündeme getirilmesinden – vazgeçilecekti. Ancak, imza sonrası onay sürecinde Ermenistan Anayasa Mahkemesinin, protokollerin Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi’ne aykırı olacak şekilde yorumlanamayacağını, yani soykırım iddialarının uluslararası camia tarafından kabul edilmesi için çaba harcamanın sona eremeyeceğini ifade etmesiyle taraflar onay sürecini askıya almışlardır (Osipova ve Bilgin, 2013, s. 7-9).

Bu başarısızlığın ardından yaşanan en önemli gelişmeler ise Erdoğan’ın 2014 yılında 1915 olaylarında hayatlarını kaybeden Ermenilerin yakınları için yayınladığı taziye mesajı ve 2015 yılında Çanakkale Savaşları’nın yüzüncü yıldönümü anma etkinliklerine savaşa katılan devletlerin başkanlarını, bu çerçevede de Ermenistan Devlet Başkanı Sarkisyan’ı da davet etmesidir (de Waal, 2015, s. 253; Hürriyet Daily News, 17.01.2015). Kısacası proaktif dış politika tüm aksamalara rağmen devam ettirilmeye çalışılmaktadır.

Sonuç olarak, 2000’li yıllarda Ermenistan ile ilişkilerde, Türkiye geleneksel savunmacı dış politika anlayışını tamamen dönüştürmese de, bu konuda daha fazla inisiyatif almaya çalışmıştır. Bu çabaları her ne kadar Ermenistan tarafında fazla karşılık görmese de, en azından Türkiye’nin karşı tarafı anlama çabalarını uluslararası kamuoyuna göstermektedir. Türkiye Ermenistan’la ilişkilerini geliştirmek istese de, bunu hem geleneksel dostu Azerbaycan’ı küstürmeden, hem de Ermenistan’la aralarındaki tarihi ve güncel sorunların çözümü konusunda Ermenistan’ı da adım atmaya yönlendirerek yapmak gibi son derece zor bir politika uygulamaya çalışmaktadır. Bu politikanın kısa vadede olmasa da, orta ve uzun vadede ilişkilerin gelişmesine katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.

Kaynakça

“Armenia’s Sargsyan rejects invitation to Gallipoli centenary”, Hürriyet Daily News, 17.01.2015.

Atılgan, İnanç ve Moumdjian, Garabet (2010), Archival Documents of the Viennese Armenian-Turkish Platform, (Klagenfurt: Edition Diwan im Wieser Verlag,).

Aydın, Mustafa (2011), “Turkey’s Caucasus Policies”, Mustafa Aydın (der.), Non-traditional Security Threats and Regional Cooperation in the Southern Caucasus, (Amsterdam: IOS Press), pp. 139-153.

Aydın, Mustafa (2013), “Kafkasya ve Orta Asya ile İlişkiler”, Baskın Oran (der.), Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt III: 2001-2012, (İstanbul: İletişim), pp. 463-531.

Donaldson, Robert H. (2015), Joseph L. Nogee ve Vidya Nadkarni, The Foreign Policy of Russia: Changing Systems, Enduring Interests, 5. Baskı, (London and New York: Routledge).

Küçükcan, Talip (2013), “Are Muslim Democrats a Threat to Secularism and Freedom of Religion? the Turkish Case”, Allen D. Hertzke (der.), The Future of Religious Freedom: Global Challenges, (New York: Oxford University Press), pp. 270-289.

Laçiner, Sedat (2005), Türkler ve Ermeniler: Bir Uluslararası İlişkiler Çalışması, 2. Baskı, (Ankara: USAK Yayınları).

Mirzoyan, Alla (2010), Armenia, the Regional Powers, and the West: Between History and Geopolitics, (New York: Palgrave Macmillan).

Mkrtchyan, Tigran (2011), “The Role of NGOs in Turkey-Armenia Rapprochment”, Mustafa Aydın (der.), Non-traditional Security Threats and Regional Cooperation in the Southern Caucasus, (Amsterdam: IOS Press), pp. 154-162.

Osipova, Yelina ve Bilgin, Fevzi (2013), “Revisiting the Armenian-Turkish Reconciliation”, Rethink Paper, No. 8, January.

Robins, Philip (2009), Takım Elbiseliler ve Üniformalılar, çev. Şirin Yener, (Ankara: Arkadaş Yayınları).

Ruysdael, Salomon ve Yücel, Vedat (2002), New Trends in Turkish Foreign Affairs: Bridges and Boundaries, (Lincoln, NE: Writers Club Press).

Saivetz, Carol (2012), “Reset? Russian Perspectives on US-Russian Relations,”, Graeme Gill and James Young (der.), Routledge Handbook of Russian Politics and Society, (London and New York: Routledge).

Schrodt, Nikolaus (2014), Modern Turkey and the Armenian Genocide: An Argument About the Meaning of the Past, (New York: Springer).

Waal, Thomas de (2010), The Caucasus: An Introduction, (Oxford, Oxford University Press).

Waal, Thomas de (2015), Great Catastrophe: Armenians and the Turks in the Shadow of Genocide, (Oxford: Oxford University Press).

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Türkiye hükümeti tarafından ifade özgürlüğü konusunda BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ne gönderilen Sözlü Not


Sayın Turkish Forum üyeleri,

BM’de bir konuda (sözde Ermeni soykırımı) araştırma yaparken Türkiye hükümeti tarafından ifade özgürlüğü konusunda Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ne gönderilen, 6 Haziran 2019 tarihli, savunma nitelikte, 4 sayfalık bir “sözlü not” (note verbal) tesadüfen gözüme ilişti. İfade özgürlüğü konusunda ilgilenenlerin faydalanabileceğini düşünerek rapor ektedir. Rapor İngilizce.

Sağlıkla,

F. Demirmen

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

AVRUPA BİRLİĞİ DOSYASI : TÜRKİYE İLE AB ARASINDA YÖNETİLEMEYEN KRİZ HALLERİ


TÜRKİYE İLE AB ARASINDA YÖNETİLEMEYEN KRİZ HALLERİ

KAYNAK : http://politikaakademisi.org/2019/07/21/turkiye-ile-ab-arasinda-yonetilemeyen-kriz-halleri/

Türkiye-AB ilişkileri yeni bir gerginlik konusu daha edinmiş durumda ya da zaten varolan gerginlik konuları başka şekillerde yeniden ilişkileri tartışmalı kılıyor. 15 Temmuz’da Brüksel’de gerçekleştirilen AB üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanları toplantısında, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz aramasına yönelik sondaj faaliyetlerinden dolayı 5 maddelik bir karar açıklandı. Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, kararları Türk kamuoyuna şu şekilde duyurdu:

  1. …Konsey, Doğu Akdeniz’deki yasadışı faaliyetlerini durdurması yönünde Avrupa Birliği tarafından defalarca yapılan çağrılara rağmen Türkiye’nin Kıbrıs’ın batısındaki sondaj faaliyetlerini sürdürmesini ve Kıbrıs karasuları dâhilinde Kıbrıs’ın kuzeydoğusunda ikinci bir sondaj faaliyeti başlatmasını esefle karşılar. …Konsey, Türkiye’yi bir defa daha bu tür adımlardan kaçınmaya, iyi komşuluk ruhuyla hareket etmeye ve uluslararası hukuk uyarınca Kıbrıs’ın egemenliğine ve egemen haklarına saygı göstermeye çağırır.
  2. Türkiye ile müzakere yapılması doğrultusunda, Kıbrıs Hükümeti tarafından yapılan daveti memnuniyetle karşılayan Konsey, münhasır ekonomik bölgelerin ve kıta sahanlığının kısıtlanmasının diyalog ve iyi niyetli müzakereler yoluyla; uluslararası hukuka tam riayet edilerek ve iyi komşuluk ilişkileri ilkesi uyarınca ele alınması gerektiğini kaydeder.
  3. AB, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması doğrultusunda müzakerelerin yeniden başlamasına imkân verecek koşulların oluşturulması amacıyla, taraflarla birlikte çalışmak üzere BM önderliğindeki çabalara destek verme hususundaki kararlılığını korumaktadır. Çözüm konusunda Türkiye’nin kararlılığının ve katkısının taşıdığı yaşamsal önemi hatırlatır.
  4. Türkiye’nin devam etmekte olan yeni yasadışı sondaj faaliyetleri ışığında, Konsey Kapsamlı Hava Ulaştırma Anlaşması’na ilişkin müzakereleri askıya alma ve Ortaklık Konseyi ile AB-Türkiye yüksek düzeyli diyalog toplantılarını şimdilik yapmama kararı alır. Konsey, Komisyon’un 2020 için Türkiye’ye yönelik katılım öncesi yardımların azaltılması teklifini onaylar ve Avrupa Yatırım Bankası’nı, başta ülke destekli krediler olmak üzere Türkiye’deki kredi faaliyetlerini gözden geçirmeye davet eder.
  5. …Konsey gelişmeleri yakından takip edecek ve gerektiğinde bu meseleye yeniden dönecektir.

Bu maddeleri tam olarak görmekte fayda var. Maddelerden birkaç anahtar kelimeyi öne çıkaralım ki, mevzunun neden “yeni”den ziyade, zaten var olan bir gerginlik olduğu daha net anlaşılabilsin. İlk maddede, ilişkilerin seyriyle ilgili anahtar kelime, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerinin AB tarafından yasadışı olarak kabul edilmesi, bir başka deyişle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmen egemen sayılmasının beklenmesidir. İkinci maddede, iyi komşuluk ilişkileri vurgulanmıştır. Üçüncü maddede, Kıbrıs sorunu ve çözümü ifade edilmektedir. Dördüncü maddede, müzakere ve toplantıların askıya alınması, yardımların azaltılması ve kredilerin gözden geçirilmesi belirtilmiştir. Beşinci maddede ise, bu konuların AB tarafından takip edileceği ilan edilmiştir. Bu anahtar kelimeler, aslında yıllardır Türkiye-AB-Yunanistan-Kıbrıs ilişkilerinin gündemini etkileyen konuları işaret etmektedir. Yeni olan husus ise, Akdeniz’in merkez haline geldiği ve uluslararası enerji stratejilerini etkileyen yeni bir enerji rotasının oluşmasıdır. Burada da, 2000’lerin başından itibaren Güney Kıbrıs tarafından yürütülen bir sürecin olduğu bilinmelidir.

Doğu Akdeniz konusuna geçmeden, anahtar kelimeleri göz önünde tutarak, Türkiye-AB ilişkileriyle ilgili güncel gelişmelere istinaden çıkarımlar yapmak gerekirse, buna birkaç gerçekliği hatırlatarak başlamakta yarar vardır. Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı AB’dir. Ticaretinin yaklaşık yüzde 40’ını AB ile gerçekleştirmektedir. 2018’de Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırımların yüzde 60’ı AB’den gelmiştir. 2014-2020 için çeşitli sektörlere 3,4 milyar avroluk AB desteği öngörülmüştür. Konsey kararlarının dördüncü maddesi, tanımlanan destek koşullarında değişim yaratacak gibi görünmektedir. Beşinci madde ise, Konsey’in gelişmeleri takip edeceğini vurgulayarak, hem olumlu, hem de olumsuz bir tutumu yansıtmıştır. Demek istenen, uzlaşı olduğunda kısıtlama kararlarının değişebileceği, uzlaşmazlıkta ise devam edebileceğidir. Maddelerden en kritiği birincisidir. Çünkü bu madde, AB’nin Güney Kıbrıs’ın Türkiye tarafından resmen tanınması beklentisini, yani ilişkilerdeki çıkmazı doğrudan yansıtmaktadır.

2012’den itibaren, AB ve Türkiye, mülteci krizi, terörle mücadele gibi işbirliği gerektiren sorunlar karşısında, müzakere sürecinin kopukluğunu gidermeye yönelik diyalog arayışındaydılar. Pozitif Gündem, bu arayışın bir sonucuydu. Devamında, Ortaklık Konseyi ve AB-Türkiye Yüksek Düzeyli Diyalog Toplantıları’nın yapıldığını da görmüştük. Örneğin, en son Mart 2019’da Ortaklık Konseyi toplantısı yapılmıştı. Müzakeresizliğin aralarında yarattığı gerginliği, bu şekilde azaltmaya çalışıyorlardı. Artık bu toplantıların yapılmamasına yönelik bir karar var. Bu karar elbette değişebilir; fakat mevcut hali AB’nin bir tutumunu göstermesi açısından önemlidir. 2016 tarihli Küresel Stratejisi kapsamında, AB, bir yandan çok-taraflılığa vurgu yaparak, uluslararası sorunların diplomasiye ve diyaloğa dayalı olarak çözülmesi doğrultusunda taraflarla masada bir araya gelme çabasına işaret etmiştir. Diğer yandan da, Polonya ve Macaristan gibi üyelerine, yakın bir geçmişte normatif uyumsuzluklar konusunda yaptırım uygulama niyeti taşıdığını üst perdeden hissettirmiştir. Türkiye, ilgili kararda ağırlıklı olarak ikinci hususa yakın bir AB profilini yansıtmıştır. Kısacası, Türkiye-AB ilişkileri, yine rasyonel-normatif değerlendirmeler eşiğinde gidip gelmektedir. Rasyonel hassasiyetler öne çıktığında anlık ya da krizlerin çözümüne odaklı işbirlikleri görülebilmekte, normatif hassasiyetler öne çıktığında ise ilişkilerde uzun vadeli yapılandırmalara ağırlık verilebilmektedir. İdeali ikisinin de olduğu durumlardır; ama bu da pek görülür değildir. Bugün ise, Türkiye ile AB açısından ikisinde de yıpratıcı aşınmaların olduğu açıktır. Hukuki meseleler, temel haklarla ilgili konular ve siyasi sistem değişikliği nedeniyle Türkiye’nin kendisinden iyice uzaklaştığını düşünen AB, Haziran 2018’de Türkiye ile varolan müzakerelerin fiilen durma noktasına geldiğini ve başka fasılların açılması veya kapatılmasının söz konusu olamayacağını karara bağlamasıyla aşınmayı tescillemiştir.

Doğu Akdeniz’de yaşananlar bu aşınmayı pek giderecekmiş gibi görünmemektedir. Yaşananların mazisi 20 yıla yakın bir süreyi kapsamaktadır. Güney Kıbrıs, 2003’te Mısır, 2007’de Lübnan, 2011’de de İsrail ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlama anlaşmaları imzalayarak süreci başlatmış, yabancı şirketlere arama-tarama faaliyetleri için ruhsat vermiştir. İsrail ve Mısır ile ilişkilerin gerilmesiyle de, bu süreç, iyice Türkiye ve KKTC’nin hakları aleyhinde gelişir olmuştur. Halbuki BM Deniz Hukuku Sözleşmesi, ada devletlerinin MEB belirlemesinin kısıtlarını tanımlar. MEB için kıyıdaş ülkelerin mutlaka uzlaşısı gereklidir. Avrupa Komisyonu’nun Mayıs ayında açıkladığı Türkiye 2019 Raporu’nda ve yukarıda bahsedilen son Konsey kararlarında ise, Türkiye’nin faaliyetleri “hukukun dışında” olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla, uzlaşmazlıkların çözümünde temel referans olması beklenen hukuk kuralları, Doğu Akdeniz’de adeta etkisiz hale gelmiştir. Bunda tarafların egemenlikler konusundaki uzlaşmazlıkları temel etkendir.

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), karşılarındaki dirence rağmen önerileriyle ilişkilerde aşınmayı gidermeyi ve hukuki ortaklığa yakınlaşmayı amaçlamaktadır. Örneğin, KKTC, Güney Kıbrıs’a, Kıbrıs etrafındaki hidrokarbon kaynaklarının araştırılması ve işletilmesine yönelik ortak komisyon kurulması yönünde öneride bulunmuş, ancak olumlu bir karşılık alamamıştır. Gerek bunda, gerekse de son Konsey kararlarında, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın AB üyelikleri ve Güney Kıbrıs’ın tanınırlığı belirleyici olmuştur. Türkiye, mevcut durumda bu gerçekliğin adadaki ve Akdeniz’deki “ayrıştırıcı” yüzüyle karşı karşıya kalmaktadır. Halbuki AB’den beklenen, “birleştirici” olmasıdır.

Kıbrıs meselesi, Avrupa ülkelerinin, ABD’nin, Ortadoğu ülkelerinin ve Rusya’nın Akdeniz politikalarına açıkça yansımaya başlamıştır. Bu yansıma, Türkiye’nin ve KKTC’nin çıkarlarını yakından etkilemeye başlamıştır. Kıbrıs Adası’ndaki Türklerin egemenlik haklarının tanınması gerektiği bir kez daha kendisini göstermiştir. KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay’ın da bir röportajında ifade ettiği gibi, Akdeniz’de hem savaş gemilerinin, hem de İtalya, Fransa, ABD gibi Güney Kıbrıs’la işbirliği anlaşmaları yapan ülke sayısının artması, denizde doğal kaynak ağırlıklı görünen, ama ekonomik, askeri, siyasi rekabet ve nüfuz arayışını da barındıran bir eylem dizisinin olduğunu göstermektedir. Ardı ardına enerji politikası hamleleri yapılmış ve Güney Kıbrıs aktif bir profil sergilemiştir. AB de, Orta Doğu etkinliği için bunu zemin olarak görmüş ve Güney Kıbrıs’ı desteklemiştir. Aynı zamanda, Fransa gibi üye ülkeler de benzer bir etkinlik arayışıyla aynı desteği sergilemiştir. Türkiye ve KKTC ise, başta bu hamleler karşısında savunmacı konumda kalmış, ardından da aktif politikaya geçmeye başlamıştır.

Bu koşullarda, Mısır ve İsrail gibi Doğu Akdeniz’e kıyıdaş olan ülkelerle diyalog zemininin oluşturulmasına daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Akdeniz’de Türkiye’nin aktif varlığını hissettirmesi önemlidir ve sürdürülebilir olmalıdır. Bu, hem sondaj gemileri, hem de donanma üzerinden olabilir. Bu, sahada olmanın bir gereğidir. Eşzamanlı olarak diplomatik atakların yapılması da elzemdir. Diplomatik ataklar, AB içinde ve üye ülkelerde Türkiye’nin tezlerine yakın duruş sergileyen siyasetçiler ve bürokratlarla diyalogdan geçmektedir. Örneğin, İspanya Dışişleri Bakanı ve AB’nin müstakbel Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Türkiye’ye yönelik son Konsey kararlarının anlamsızlığına işaret etmiş ve Türkiye için AB içinde diyalog kanallarının olduğunu göstermiştir. Türkiye, benzer görüşlere sahip ve kendi tezlerine yakın AB temsilcileriyle birlikte çalışarak Avrupa kamuoyunu etkileyebilir. Konjonktürün pek de Türkiye ve KKTC lehine olmadığı ve koşulların tarihsel birikimlerle zorlaştığı açıktır. Yine de, Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve askeri işbirlikleri ve diplomatik inceliklerle taraflar için caydırıcılığını arttırdığı koşullarda, zorlukların aşılması ya da en azından ilerlemelerinin durdurulması imkânı bulunmaktadır. Akdeniz enerji politikası açısından bölge ülkelerine yönelik önerileri, caydırıcılığın ve bölgede oyun kuruculuğun ilk adımlarını oluşturabilecektir.

Dr. Öğr. Üyesi Sezgin Mercan

Başkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü

EKONOMİ DOSYASI /// CAN ATAKLI : Türkiye tefecilerin elinde mi ? ??


CAN ATAKLI : Türkiye tefecilerin elinde mi ???

15 Ağustos 2019

MERAK ETTİĞİM ŞEYLER

Bayram tatilinde Ankara’dan gelen sarayda da iyi kaynakları olan bir dostumla beraberdik. İki gün kaldı İstanbul’da hayli uzun iki sohbet yaptık. Siyasetten elbette çok şey konuştuk. Saray kaynaklı duyduğum bazı şeylere çok şaşırdım. Önümüzdeki günlerde yeri geldikçe sizlerle de paylaşırım elbette. Bugün Ankaralı dostumun ekonomi ile ilgili söylediklerini sizlere aktarmak istiyorum. Duyduklarım hiç hoş değil hatta öyle ki; “Ne hallere düşmüşüz buradan nasıl çıkacağız?” dedirtecek cinsten şeyler bunlar. Dostum “Türkiye’yi sonunda tefecilerin de eline düşürdüler” dedi. İşin özeti şu: Sistem çok sıkıştı. Borç ödeme konusunda çok büyük zorluklar çekiliyor. Borçlanmayı ise artık beceremiyoruz. Bu nedenle uluslararası tefeciler devreye girdi. Kimdir bu tefeciler bunlardan ne kadar para alıyoruz? Dostumun anlattığına göre merkezi Londra’da olan büyük sermaye sahipleri Türkiye’nin anlık finansmanını sağlamak üzere çok yüksek faizler uygulamaya başlamışlar. İktidar başka çaresi kalmadığı için bu çok yüksek faizli ve aynı oranda kısa vadeli paraları almaya başlamış. Ağustos ayının kurtarılması şu an mümkün görünüyormuş ama eylül-ekim aylarında Türkiye’yi bir facianın beklediği söyleniyormuş. . Ankaralı dostum “Kasım ayı korkunç gelebilir iktidarın kasımı aşmasını bile zor gören çevreler var” dedi. Dış borçlanma genellikle bankalar üzerinden yapılıyor. Ancak şu sıralar bankaların da devreden çıktığı ekonomi ile ilgili resmi birimlerin “yüksek faizli” borç için masalarda olduğu söyleniyor. Çok yakın ve güvenilir dostum da olsa anlattıklarına inanmak (ki yazamadığım bazı şeyler çok korkunç) içimden pek gelmiyor. Çünkü sonuçta bu iktidarın değil hepimizin felaketi. Ancak uyarı görevimizi de yapmalıyız. Bu nedenle muhalefetin de işlemesi amacıyla bazı sorular yöneltmek istiyorum. İlk sorum “Gerçekten tefecilerin eline düştük mü?” Bu sorunun cevabı ne olursa olsun iktidar şu sorulara da cevap vermeli;

–;Kimden borç alıyoruz?

–;Şu andaki toplam borcumuz ne kadar?

–;Dış borçlanmamızdaki vade ortalaması nedir?

–;Dış borcumuzun ortalama faizi ne kadar?

–;Piyasalarda dolaşan “Son zamanlarda çok yüksek faizli kısa vadeli borç alınıyor” iddiaları doğru mu?

–;Zaman zaman ortaya atılan “kaynağı belirsiz döviz girişi” ne anlama geliyor?

–;Bu kaynağı belirsiz paralar kimlerindir bu paralara faiz ödeniyor mu geri ödemeleri hangi şekilde yapılıyor?

Bu tür soruların cevabını bu ülkenin her vatandaşının öğrenmeye hakkı var. Bizler uyarı görevi yaparak bu soruları ortaya atabiliriz ama izlemek ve gerçeği ortaya çıkarmak siyasi partilerin işidir. Muhalefet bu konudaki görevini hakkıyla yerine getirmelidir.

CANIMI SIKAN ŞEYLER

İnanmayacaksınız ama hâlâ duyduğuma inanmak istemiyorum. Turizmin başına bakan olarak getirilen otel sahibi bu bayram tatilinin uzatılmasına karşı olduğunu söylerken “Zaten oteller de doldu” demişti. O zaman da yazıp hafiften dalga geçmiştim ama yine de “Olmaz böyle şey” demekten kendimi alamıyorum. Ama ne yazık ki Türkiye bir çadır devleti gibi yönetildiği için bu beyan doğru. Zaten kulaklarımızla da duyduk yeni Türkiye dedikleri yer böyle bir şey oldu. Muhtemelen bu bakan kendi otel müdürlerine “Benim otellerde doluluk durumu nedir?” diye sorduktan sonra “Efendim maşallah sayenizde hiç boş yerimiz yok” cevabını alınca bütün otellerin dolu olduğunu düşündü. Eh oteller dolu olduğuna göre tatile ne gerek var değil mi? Aynı bakanın kiraladığı Yunan gemisine müşteri bulmak için “Yunan adalarına vizesiz yolculuk” diye bas bas bağıran reklamları da devam ediyor. Şu AKP içinde bir Allah’ın kulu da çıkıp “Yahu bu bakan ülkeleri karıştırdı galiba Türkiye’nin turizmini geliştirmek zorunda” demiyor. Böylelikle tarihimizde ilk kez ülkemizin Turizm Bakanı olarak atanan kişisi komşu bir ülkenin turizmine katkı sağlamak için çırpınıyor. Yunanistan bu bakana maaş veya komisyon verse yeridir yani.

BUNU YAZMAK GEREK

Turizme bakan kişi “otellerin dolu olmasından” büyük memnuniyet duyuyor. Orası güzel de dolu olan oteller müşterilerine nasıl hizmet verdi ona da bakmak gerekmiyor mu? Almanya’dan tatil için gelen bir gurbetçinin anlattıklarını ibretle dinledim. Adı bende saklı gurbetçi “Almanya’dan rezervasyon yaptırıp geldik. Beş yıldızlı otel dediler bir de ne görelim meğer üç yıldızmış” diyor. Hesapta her şey dahil ama yiyebilirsen ye. Gurbetçi “Otel ucuz olunca et yemeği hiç yok gibi dayanmışlar tavuğa” dedikten sonra devam ediyor; “Avrupalı turist kaçmış yerini eski Sovyet ülkelerinden gelenler sarmış bir de Araplar. Her şey dahil sistemi ile süt ayran peynir tereyağı hakiki bal bulunmaz hale gelmiş. Barlarda ise ne idüğü belirsiz içkiler duruyor. ” Tatili burnundan gelen gurbetçinin anlattıkları bitmiyor. Diyor ki “Bir şişe suyu bile 10 liraya satıyorlar otellerin dışında. Soruyorsun; ‘Abi hepsi iki buçuk ay iş yapıyoruz sonra bunu yiyoruz’ diyorlar. Ayrıca esnaf otelinden çıkan turisti de rahat bırakmıyor. Rusça Arapça çığırtkanlar sarmış pazar yerlerini. ” Gurbetçi vatandaş “En çok da farklı fiyat uygulanması rahatsız ediyor” dedikten sonra şöyle devam ediyor; “Türkiye’ye bir Alman aileyi de davet etmiştik. Ama onların yanımızda olması çok sorun çıkardı. Çünkü her yerde bize ayrı onlara ayrı fiyat uygulamaya kalktılar. ” Örneğin Tekirova’da teleferik gezisine katılmak istemişler. Bizim gurbetçiden adam başı 130 lira istenmiş ama Alman aileden kişi başı 400 lira talep etmişler. Bu gurbetçi kültür turizmine de merak olduğunu belirterek müzeleri de gezmek istediklerini kendisine müze kartı alabildiği halde Alman uyruklu eşine bu karttan verilmediğini bu nedenle eşinin müzelere daha pahalı girebildiğini söylüyor. Son olarak gurbetçimizin fiyat tespitlerine de göz atalım; Şişe Su (simit arabalarında); Aksaray metrosu çıkışı 1 lira Laleli civarı 1.5 lira Sultanahmet 2 lira Topkapı Sarayı içindeki tablacıda 6 lira. Simit normalde 1 lira havaalanında 9 lira. Taksi havaalanından gideceğin otele taş çatlasa 150 lira iken yabancıya gurbetçiye 50 Euro. Bilmem turizme bakanlar bu gurbetçinin şikayetlerine kulak verirler mi?

Bİ SORALIM BAKALIM

Bayramla birlikte siyasetçilerin de demeç yarışı vardı. Şimdi sizlere AKP’nin üç önemli isminden hepsi birkaç gün içinde söylenmiş sözlerinden aldığım cümleleri sunmak istiyorum. AKP Genel Başkan Yardımcısı Mahir Ünal şöyle dedi; “Türbülanstan çıktık şahlanma dönemine giriyoruz. ” Sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanı Mustafa Şentop konuştu; “Yeni kurulacak dünyanın belirleyici aktörü Türkiye olacaktır. ” Ardından Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’dan şu sözleri duyduk; “Türkiye yeni bir şahlanış dönemine geçti. ” Üçünün ortak noktası şu; Türkiye fena halde çamura batmış durumdaydı. Ancak şimdi durum değişti ve Türkiye tekrar kendini buldu artık önümüz açık ve ferah. Gerçekten öyle mi? Bu zihniyetin halktan utanması da yok. Çünkü düne kadar Türkiye’nin durumunun kötüye gittiğini hiç söylemiyorlardı. Ekonomi çok iyi. İhracat harika. Üretimde rekor kırılıyor. Yabancı yatırımcı Türkiye’ye gelmek için birbirini çiğniyor. Tüm bunların dışında bir de şu var ki “Tüm dünya Türkiye’deki Erdoğan iktidarını devirmek için çabalıyor hepsi bizi kıskanıyor. ” Halka anlatılan bu değil mi? O halde nereden çıkıyor bu “Türbülanstan çıkmak yeniden şaha kalkmak dünyanın yeniden kurulması?” Kandır kandır da nereye kadar? Hatırlatayım vatandaş artık eskisi gibi değil ne olup bittiğinin farkında.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/can-atakli/turkiye-tefecilerin-elinde-mi-5282338/

MİLLİ GÜVENLİK DOSYASI /// Nihat Altunbulak : Türkiye’nin Rusya tercihindeki 4 kritik nokta


Nihat Altunbulak : Türkiye’nin Rusya tercihindeki 4 kritik nokta

Tarihi gelişimi içerisinde imparatorluklar ve büyük devletlerin kuruluşu ve dağılışı çok uzun yıllar alıyor. Bu konu ulus devletler açısından bir dönüşüm şeklinde olsa da, dünyada ki güç dengelerinin değişimi beraberinde birçok sorunlara ve acılara da sebep olabiliyor.

1720’lerde Çarlık’tan İmparatorluğa dönüşen Rus İmparatorluğu, 1917 Devrimi ile Sovyet İmparatorluğu’na dönüşmüş, 1990’da Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Rusya Federasyonu olarak bulunduğu coğrafyada aynı imparatorluk misyonunu üstlenmiştir. Başlangıçta, Yeltsin Hükümetinin uyguladığı politikalar ve geçiş dönemi sancılarının etkisi ile Batı dünyası, Rusya Federasyonu’nun kısa bir süre içerisinde toparlanamayıp dağılma sürecine gireceği umuduna kapılmıştır. Bu umudun verdiği iştahla, batı dünyası özellikle Ukrayna ve Gürcistan üzerindeki beklenti ve buna yönelik faaliyetlerini artırmıştır. Ancak iktidara geçen Sovyet devlet adamlığı kültürüyle yetişmiş Vilademir Putin ve onun aynı kültürdeki kadroları emperyal dünyanın iştahını kursağında bırakmıştır.

RUSYA NEDEN İŞTAH KABARTIYOR

1) Rusya’nın yüzölçümü 17 100 000 Km²dir. Rusya’nın yüzölçümü Çin, ABD, ve Kanada yüzölçümünün iki katıdır. Türkiye’nin 21 katı, Fransa’nın 26 katı, Japonya’nın 45 katı, Almanya’nın 47 katı, İngiltere’nin 70 katıdır.

2) Rusya’nın nüfusu 141.4 milyondur. Çin’in 1/10’u kadar, Hindistan’ın 1/9’u kadar, ABD’nin 1/2,3’ü kadar, Japonya’nın 1,15 katı, Almanya’nın1,73 katı, Türkiye’nin 1,79 katı, Fransa’nın 2,17 katı, İngiltere’nin 2,24 katı kadardır.

3) Rusya tatlı su (kullanılabilir su) kaynakları bakımından, doğalgaz ve petrol yatakları açısından dünyanın en zengin kaynaklarına sahiptir.

4) Rusya orman alanları açısından dünyanın en büyük arazilerine sahiptir.

5) Rusya yakın gelecekte küresel ısınma ile birlikte dünyanın en geniş ekilebilir alanlarına sahip olacaktır.

6) Rusya’nın geniş topraklarındaki yaygın nehir taşımacılığı, kara ve demiryolu ağı ve bunları ucuz maliyetle daha da yaygınlaştırma imkanı vardır.

Buna karşılık, yumuşak nokta olarak Rusya Federasyonu, 88 adet federe yapıdan oluşmaktadır. Bu yapılanmanın 21 tanesi Cumhuriyetlerden oluşur. Cumhuriyetlerde, toplumun çoğunluğunu etnik kökeni Rus olmayan halk oluşturur. Rusya Federasyonu’nun 141 milyonluk nüfusunun %80’i Rus kökenli (112 milyon), geri kalan %20’si (22,8 milyon) farklı etnik kökenlidir. Aynı zamanda Rusya’da bir arada 70’i aşkın farklı milliyet yaşamaktadır ki bunlar aralarında dil, din, kültür, köken, ekonomik gelişmişlik ve nüfus sayıları yönünden büyük farklılıklar göstermektedir.

Diğer taraftan yakın bir gelecekte dünyayı bekleyen önemli sorunlar olarak:

Mali krizler; Dünyanın büyük ekonomilerinden herhangi birinde oluşacak olan mali bir kriz, diğer tüm ülkeleri etkileyebilir. Böylece, tüm dünya da yaşanılacak olan mali krizler, işsizlik, açlık ve ölümlere neden olacaktır. Bu nedenle birçok ülke ve global boyuttaki birçok uluslararası ve ulusal şirketler ciddi bir arayış içerisindedir.

İşsizlik oranlarının; her yıl artması. Yapılan araştırmalar, her yıl dünyada işsizliğin hızla arttığını gösteriyor. Özellikle genç işsizlik oranı %50’lere kadar ilerlemiştir. Kaynakların yetersizliği, iş bulmayı zorlaştırmaktadır.

Su krizi ; Pek çok araştırmacı yakın zamanda dünya nın su kaynaklarının tükeneceği konusunda hem fikirdir. Kalan su kaynakları için ülkeler arasında yakın zamanda çok büyük bir karmaşa hatta savaşların bile yaşanacağı düşünülmektedir.

İklim değişiklikleri; İklim değişikleri nedeni ile dünya mızda her şey değişiyor. Hatta yakın zamanda buzulların erimesi ile dünyanın bir kısmı sular altında kalacak diye bilim adamlarının açıklamaları vardır. Çeşitli hayvan ırkları hayatını kaybedecek ve dünya haritası değişecektir. Bu konuda, iklim değişiklerine uyum sağlayabilmek çok önemlidir. Pek çok ülke, sera gazı salınımını azaltmak için önlemler alıyor.

Gıda krizleri. Fırtınaların, iklim değişiklerinin fazlaca oluşması dünyanın gıda kaynaklarını yavaş yavaş eritiyor. Şu an dünyamızda açlık çeken ülkelere yenilerinin de ekleneceği açıkça ortadadır.

Arz-talep dengesindeki değişmeler ve dünyanın büyük ekonomilerindeki kırılganlık ve hassasiyetler her geçen gün daha da artmaktadır. Her ne kadar global boyutta uluslararası şirketler dünyanın birçok bölgesinde belirli bir güce ve etkinliğe ulaşmış olsa da; Rusya Devlet Başkanı Viladimir Putin’in ulusal ve korumacı politikaları global şirket ve yapıların Rusya toprakları içerisinde etkin bir konuma gelmesini engellemiştir. Buna rağmen emperyal dünyanın, Rus halkı üzerindeki sözde globalleşme ve demokratikleşme görüntüsü altındaki psikolojik harp çalışmaları uzun vadeli olarak halen devam ettirilmektedir.

Rusya, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış topraklarında çok geniş bir savunma hattı oluşturmak ve ona göre farklı tedbirler almak durumundadır. Rusya için şu anki güçler itibarı ile tehdit algılamaları açısından coğrafi olarak hassas olduğu üç ana cephe vardır.

Bu cepheler;

1) Çin ve Japonya ekseninde doğu cephesi (pasifik cephesi),

2) Norveç, İsveç, Finlandiya,Letonya, Litvanya, Estonya ve Polonya ekseninde batı cephesi,

3) Ukrayna ve Türkiye (Karadeniz; Gürcistan-Azebaycan ve Romanya-Bulgaristan) ekseninde güney batı cephesidir.

DOĞU CEPHESİ

Her ne kadar Şangay İttifakı dolayısıyla Rusya ile Çin arasında güçlü bir güvenlik bağı var gibi görünüyorsa da. Çin’de oluşabilecek politika değişiklikleri, yukarıda bahsedilen küresel boyutta krizlere neden olabilecek olumsuzluklar ve değişimler yaşandığında; 1,5 milyarlık nüfusa sahip Çin tarafından kuzey komşusu Rusya’ya yönelik baskılarda mutlaka artacaktır. Dünya’nın en büyük ekonomisi olma iddiasındaki Çin’in petrol, doğal gaz, çeşitli madenler, su ve tarım arazilerine olan ihtiyacı her geçen gün daha da artmaktadır. Bu kapsamda bu ihtiyaçlarının hemen yanı başında, kuzeyindeki uçsuz bucaksız Rusya Federasyonu topraklarında bulunduğunun da pek tabii ki farkındadır.

30 Temmuz 2017 de Çin Halk Kurtuluş Ordusunun (PLA) 90’ıncı kuruluş yıl dönümü kutlamaları kapsamında başkent Pekin’in 400 kilometre kuzeyinde, İç Moğolistan Özerk Bölgesi’ndeki Curıhı Askeri Eğitim Üssü’nde askeri geçit töreni düzenlendi.

Çok sayıda uçak, askeri araç ve silahın yer aldığı törene askeri üniforma ile katılan Çin Devlet Başkanı ŞiCinping, yaptığı konuşmada, "Çin’in güçlü bir orduya her zaman olduğundan daha fazla ihtiyacı olduğunu, Çin ordusunun, hücum gücünü sürekli artırması gerektiğini”söylemiştir. Birçok uzman tarafından bu söylemin ABD ve batı dünyasını hedef aldığı şeklinde açıklansa da; Rusya’ya yakın bir bölgede yapılan bu açıklamadaki hedefin Rusya olabileceğini göz önünde bulundurmakta fayda vardır.

Diğer taraftan Japonya ile Rusya arasındaki Pasifik’teki tarihsel mücadele halen bir şekilde devam etmektedir. Bir de bunu değişen dengeler ve olabilecek krizler odağında ABD’nin Deniz Kuvvetleri bağlamındaki askeri güç kaydırma kabiliyetini de göz önünde bulundurarak ele aldığımızda, çok ciddi boyutta bir hassasiyetin olduğu aşikardır. Dünyanın en büyük askeri gücü olan ABD Donanmasının büyük bir bölümü sürekli olarak bu bölgede bulunmaktadır. Bu da Pasifik ekseninde hassasiyetin yüksek hazırlık seviyesinde idame ettirildiğinin açık delilidir.

BATI CEPHESİ

Batı cephesinden Rusya’ya tarihte iki defa büyük saldırı yapılmıştır. Bunların birincisi 1812 yılında Fransa İmparotoru Napolyon’un Rusya’yı işgalidir. Rus ordularını yenerek Moskova’ya bile girmeyi başaran Napolyon, çetin kış şartları dolayısıyla tutunamamış ve geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu saldırısı, Napolyon’un sonunun başlangıcı olmuştur. Diğer büyük saldırı 2. Dünya Savaşında Hitler’in önce 1941’de SSCB’ye taarruzu ve Moskova’ya kadar ele geçirmesi, daha sonra 1942 yılında muharebelerin kuzey Kafkasya’da Stalingrad’da yoğunlaşması ve 1943 yılında coğrafya ve iklim şartlarının verdiği dezavantajla Almanların geri çekilmek zorunda kalmaları ile sonuçlanmıştır. Tarihte batı istikametinden yapılmış her iki saldırı da coğrafi, iklim şartları ve Rusya hinterlandının çok büyük olması nedeniyle amacına ulaşamamıştır. Bu şartlar bugün de aynı şekilde Rusya’nın savunma hatlarını kendi lehine güçlü kılacak şekilde kullanılabilecek durumdadır. Bu nedenle yalnızca batı cephesinden saldırı ile Rusya’nın ele geçirilmesi mümkün değildir.

Bununla birlikte, emperyal güçlerin batı cephesinden kalkışacakları bir saldırı ve teyakkuz durumu Avrupa’nın tamamında ciddi boyutta bir istikrarsızlık kaynağı olacağı için bu cephede kısa ve orta vadede aktif bir girişimin istenmediğini değerlendirmekteyim. Aksi taktirde, Avrupa’da ortaya çıkacak bir güvenlik endişesi ve dolayısı ile istikrarsızlık ortamı; tüm dünyanın ekonomik ve finansal krizlere sürüklenmesine sebep olacaktır. Bu durum bu günkü konjonktür gereği emperyal güçler tarafından istenmeyen bir durumdur. Ancak buna rağmen ABD silahlı Kuvvetlerinin bu bölgedeki askeri varlığında sürekli bir artış gözlenmektedir, buda batı cephesinden Rusya’nın baskı altında tutulacağının önemli bir emaresidir.

GÜNEY BATI CEPHESİ

Farklı demografik yapılar, yaklaşma hatlarının genişliği ve çeşitliliği, deniz yolu ile yapılacak saldırılar ile Rusya’nın kalbi sayılacak stratejik mevkilerini etki altına alma imkânı sağlaması dolayısı ile Ukrayna ve Türkiye ekseninde güney batı cephesi en hassas cephedir. Batı dünyası bu cepheden ilk taarruzunu 164 yıl önce Kırım harbinde yapmıştı. O dönemde harp silah ve araçlarının etki menzilinin çok kısıtlı olması nedeniyle Rusya hinterlandı ele geçirilememiş, çatışmalar Kırım bölgesinde sınırlı boyutta kalmıştır. Ancak günümüzde çok uzun mesafelerden etkili olabilecek yüksek teknoloji harp silah ve araçları sayesinde Ukrayna ve Türkiye ekseninde, Karadeniz vasıtası ile Romanya- Bulgaristan ve Gürcistan-Azerbaycan geçiş bölgelerinden Rusya üzerinde her türlü baskı ve harekât yapma imkânı mevcuttur.

Doğrudan ülkemizin bugününü ve geleceğini ilgilendirmesi nedeniyle bizim için önemli olan Ukrayna ve Türkiye (Karadeniz; Gürcistan-Azebaycan ve Romanya-Bulgaristan) ekseninde güney batı cephesidir. Bu cephede emperyal dünya önemli boyutta mevziler kazanmıştır.

Ukrayna’nın birliği ve bütünlüğü bozulmuş, dış ve iç dinamiklerin harekete geçirilmesi sonucunda Rusya reflekssel bir tepki ile kendisi açısından en hayati bölge olan Kırım Bölgesini topraklarına katmıştır. Ukrayna’da devlet yönetimi Rusya karşıtlığı üzerine oturtulmuştur. Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan da farklı bir durumda değildir. Karadeniz’e girişler 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Karadeniz’e sahildar ülkelerin güvenliği için düzenlenmiş ise de Batının bunu delme girişimleri sürekli devam etmektedir. Ukrayna bağlamında, emperyal güçler Rusya’ya daha da yakınlaşmıştır.

Bu cephenin Türkiye boyutunu düşünürken Türkiye’yi çevreleyen kuşak içerisinde, Türkiye-AB ilişkileri, Türk-Yunan ilişkileri, Ege ve Doğu Akdeniz’deki uzlaşmazlıklar, Kıbrıs Sorunu, Arap Baharı, Tunus, Libya, Mısır, Yemen, Irak ve Suriye bağlamında da düşünmemiz gerekir. Bununla birlikte PKK ve FETÖ’nün de bu kapsamda değerlendirilmesi zaruridir.

Emperyal güçler bu mevzilerini özellikle Türkiye yönünde genişletme gayretine ağırlık vermektedir. Bunun içindir ki 2003 yılında Irak işgal edilerek, Kuzey Irak’da özerk bir Kürdistan Devleti kurdurulmuş ve halen de ABD himayesinde yaşatılma ve geliştirilme çabaları devam etmektedir. Bunun içindir ki Suriye iç savaşından en kazançlı duruma erişen ABD himayesindeki PKK-PYD/YPG terör örgütü olmuştur. Bu örgüt Kuzey Suriye’nin büyük bir bölümünehâkim olmuş,fakat Akdeniz’e çıkış elde etme çabaları Türkiye ve Rusya’nın müdahalesi sonrasında engellenmiştir. Bu yüzden Türkiye’nin Suriye sınırındaki Fırat’ın doğusunda kalan alanın PKK-PYD/YPG terör örgütünden temizlenmesi, sınır hattı boyunca bir güvenlik kuşağı oluşturulması konusu Türkiye açısından hayati öneme haizdir. ABD’nin PKK-PYD/YPG terör örgütünü desteklemesi kapsamında bölgeye getirdiği binlerce konteyner dolusu silah ve mühimmat halen Türkiye için tehdit olmaya devam etmektedir.

Bu çerçevede Türkiye’nin bölge üzerindeki politikalarını uygulamasını geciktirmek, engellemek ve oyalamak maksadıyla; ABD her türlü hile ve desiseye başvurmaktan geri kalmayacaktır. S-400, F-35, ambargo tehdidi, Doğu Akdeniz’de Rum, İsrail ve Yunan politikalarının desteklenmesi, bu kapsamda Türkiye’nin Doğu Akdeniz politika ve uygulamaları dolayısıyla tehdit edilmesi de bütün bu oyunun ayrı ayrı parçalarıdır.

Ayrıca yaklaşık 40 yıldır sürdürdüğümüz PKK terör örgütü ile mücadelemiz halen devam etmekte, bir türlü bitirilememektedir. Çünkü karşımızdaki PKK kanlı terör örgütünün arkasında emperyal dünyanın ciddi boyutta desteği vardır. PKK terör örgütünün ortaya çıkışı ile FETÖ’nün devletimiz içerisine sızmaya ve yapılanmaya başlamasının, 1975 yılından itibaren aynı zamana denk gelmesinin bir tesadüf olmadığını da göz önünde bulundurmamız gerekir.

Batı basınında sıklıkla rastladığımız Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunu da kapsayan büyük bir Kürdistan’ı ön plana çıkarma gayretindeki haritayı lütfen gözünüzün önüne getirin ve düşünün; Türkiye ile İran’ın arasında Gürcistan ve Ermenistan’a komşu bir uydu devlet olarak Kürdistan vasıtası ile emperyal dünya, Hazar Havzası ve Kafkaslara ulaşmış olacaktır. Bir de PKK-PYD/YPG terör örgütü Kuzey Suriye’den bir hat üzerinde Akdeniz’e ulaştığı takdirde Rusya güney doğu cephesinden tamamıyla kuşatılmış olacaktır. Bununla birlikte, FETÖ gibi dini cemaatve tarikat yapılanmaları kullanılarak; ordusu, demokrasisi, ekonomisi, yargı sistemi, devlet yapısı, milli birliği gibi ülkeyi güçlü kılan yapıları zayıf düşürülerek Türkiye’yi parçalanmanın eşiğine getirebilirler. Bu durumda Karadeniz’e istedikleri gibi, istedikleri kadar kuvvet ile girerek Karadeniz’den de Rusya’yı kuşatma altına alma imkanına kavuşmuş olacaktır. İşte emperyal dünyanın mücadelesinin arkasında bu yatmaktadır. Bütün çabalar bunun içindir. Rusya’nın en yumuşak karnı olan Ukrayna ve Türkiye (Karadeniz; Gürcistan-Azebaycan ve Romanya-Bulgaristan) ekseninde güney batı cephesini ele geçirmek veya bu hattı kontrol etmegayretidir.

Ukrayna ve Türkiye (Karadeniz; Gürcistan-Azebaycan ve Romanya-Bulgaristan) ekseninde güney batı cephesi, Rusya açısından o kadar önemlidir ki Rusya;

1) Moldova ve Ermenistan’daki askeri varlığını sürekli güçlü tutma yönünde asla taviz vermemektedir.

2) Gürcistan krizinde, hiç tereddüt etmeden müdahil olmuş, Abhazya ve Osetya’yı kendi topraklarına bağlamış, Gürcistan’ı ağır bir şekilde cezalandırmıştır.

3) Aynı şekilde Ukrayna krizinde, hiç tereddüt etmeden müdahil olmuş ve Kırım’ı kendi topraklarına bağlamıştır.

Yukarıda bahsettiğim çerçeveden baktığımızda, Türkiye’nin birliği, bütünlüğü ve bağımsızlığı Rusya açısından elzemdir. Türkiye’nin birliği, bütünlüğü ve bağımsızlığı; Rusya’nın birlik, bütünlük ve bağımsızlığının sigortasıdır. Türkiye düşerse, arkasından Rusya’da düşecektir. Emperyal dünyanın Ortadoğu ve Doğu Avrupa politikalarının hedefinde bu amaç vardır. Bu yüzden Rusya ve Türkiye karşılıklı çıkarlar çerçevesinde ve iyi komşuluk ilişkileri içerisinde birbirine destek vermelidir. Bölgemizde Türkiye ile Rusya’nın çıkarları çatışmamakta, aksine örtüşmektedir.

Bu yüzdendir ki;

1) Türkiye’nin inisiyatifi ile Karadeniz’de kurulan BLACKSEAFOR ve Karadeniz Uyum Harekatı oluşumlarına Rusya ilk başlangıçtan itibaren destek vermiştir.

2) Karadeniz’e askeri gemilerin geçiş rejimini düzenleyen 1936 Tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uygulanmasındaki Türkiye’nin kararlı politikalarına, Rusya sürekli destek vermektedir.

3) Rusya, Suriye’de stratejik seviyedeki menfaatleri doğrultusunda Esad Rejimine destek vermekle birlikte, ABD’nin desteğindeki PKK-PYD/YPG terör örgütünün Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e ulaşacak koridoru tamamı ile ele geçirmesini önleme gayretlerimize destek vermiş ve Astana görüşmeleri çerçevesinde birlikte hareket etme inisiyatifi geliştirilmiştir.

4) 15 Temmuz 2016 tarihinde FETÖ tarafından gerçekleştirilen darbe girişimine ABD ve Batı dünyasının destek verdiği artık inkâr edilemez bir gerçek olmuştur. Bu süreçte Rusya, FETÖ’ye karşı Türk Hükümetine açık şekilde destek vermiştir.

Tarihin ve olayların hızlandığı bir döneme girdiğimiz bu günlerde Türkiye’nin birliğine, bütünlüğüne, güvenliğine, refahına ve gelişmesine engel olmak isteyen ve küresel masal yalanını dillerine dolayan bütün güçlere karşı kendi yağımızla kavrulup, varlığımızı ve bağımsızlığımızı koruyarak ülkemizin geleceğine yön vermemiz esastır. Ebedi dost, ebedi düşman yoktur,ulusal çıkarlarımız her şeyin üzerindedir. Bunun için önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ilkeleri ve bize gösterdiği hedefler yolumuzu aydınlatmaya yetecektir.

Nihat Altunbulak

Odatv.com

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Hüsnü Mahalli haklı mı ? : “Türkiye’yi hayal edilemeyecek büyük tehlike bekliyor”


Hüsnü Mahalli haklı mı ? : “Türkiye’yi hayal edilemeyecek büyük tehlike bekliyor”

“Türkiye’yi hayal edilemeyecek büyük tehlike bekliyor”

Aslen Suriyeli olan gazeteci yazar Hüsnü Mahalli, IŞİD tehlikesinin, Suruç katliamının Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın halifelik hayalinin sonucu olduğunu söyledi.

Mahalli, Suruç’taki canlı bomba saldırısından bir gün önce IŞİD komutanlarının Reyhanlı’da toplantı yaptığına dikkat çeken Mahalli, “Türkiye’yi bekleyen tehlike kimsenin hayal edemeyeceği kadar büyük” uyarısında bulundu.

Mahalli, Sözcü’den Özlem Gürses’in sorularını yanıtladı. Sözcü’nün haberine göre; Suriye Cerablus doğumlu olan, 40 yıldır Türkiye’de yaşayan, 38 yıldır gazetecilik yapan Mahalli, hep Ortadoğu’yu izledi, yazdı. En karanlık adamları da tanıyor en güçlüleri de… Liderlere de ulaşıyor bir telefonuyla, örgüt evlerine de… Olup bitenleri endişe ve acıyla izliyor. “Bu coğrafyada genetik bir sorun var, bu coğrafyada hep kan vardır, hiç iyi bir haber yazmadım ben” diyor.

“BU ADAMLAR HER ŞEYİ GÖZE ALMIŞ”

Mahalli’nin sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

– IŞİD savaşı Türkiye topraklarına taşınır mı?

Yüzde 100. Daha hiçbir şey görmedik! Bu adamlar her şeyi göze almış. Her tarafta eylem yaparlar, bomba patlatırlar. Eğer Batı, IŞİD’e ve radikal İslam’a karşı tavır almazsa, Türkiye bu işbirliğinin içine girmezse, bu coğrafyanın göreceği kan hiç kimsenin hayal edemeyeceği kadar derindir!

“OTELLERDE KRALLAR GİBİ YAŞIYORLAR”

– İran anlaşması çözüme yardımcı olamaz mı?

Hayır. Önce Suriye sorununu çözecekler. Onun da çözülmesi için Türkiye önce Suriye politikasını değiştirmek zorunda. Sınırını kapatacak, IŞİD, Nusra, Özgür Suriye Ordusu ne kadar örgüt varsa her türlü ilişkisini kesecek, buradaki temsilcilerini kovacak, hepsinin ofisleri var burada, otellerde krallar gibi yaşıyorlar, CUMHUR BASKANLIGINA VE BASBAKANLIGA AID örtülü ödenekten paralar aktarılıyor…

BUNLAR ÇOK TEHLİKELİ OYUNLAR

– IŞİD-PYD denkleminde Türkiye’nin tutumu ne olmalı?

Türkiye baştan hata yaptı. Baştan hata yapınca bu yanlışlar seni korkunç bir noktaya götürür. Çünkü o yanlışlıklar, çok karanlık ilişkiler içindeki yanlışlıklar. Davutoğlu bile kaç kere Erbil’e gitti, kaç kere Salih Müslim Türkiye’de misafir edildi. Ne dediler adama? “Esad’a karşı ayaklan, sana istediğini verelim.” Fakat Müslim ikna olmadı. Onun üzerine Türkiye IŞİD’i destekledi PYD ve Kürtleri sıkıştırsın diye. Çok tehlikeli oyunlar bunlar!

“YAVUZ SELİM ADI BOŞUNA SEÇİLMEDİ”

– Bunun sebebi olmalı. Nedir bu, ego mu?

Ego ikincisi. Birincisi hayal: “Ben bu bölgenin lideri olacağım.” Buna yüzde 100 inanıyorlardı. Arap Baharı başlayınca bunlar Osmanlı hayalini canlandırmak istedi. Araplar da bir süre gaz verdiler, coşturdular. Yavuz Selim adı köprüye tesadüfen mi verildi? Bu mesaj Ortadoğu’dakilere, İslamcılara ve Müslüman Kardeşler’e… “Hey Müslüman Kardeşler, ben Tayyip Erdoğan, Yavuz Selim’im!” dedi, “Gireceğim Mercidabık’tan, Emevi Camii’nde namaz kılacağım, sonra halife olacağım.” Hep bu düşünce vardı aklında, böyle örgütlendi her şey. Bütün o örgütlerden binlerce insan Türkiye’ye getirildi ve eğitildi. Mısır’dan, Tunus’tan, Suriye’den, Libya’dan…

TÜRKİYE, BUNLARIN HİÇBİRİNİ HAK ETMEDİ

– Tümünü reddediyor hükümet iddiaların!

Suruç’tan bir gün önce IŞİD’in ve Suriye’de savaşan tüm örgütlerin komutanları Reyhanlı’da toplantı yaptı, kendileri servis ettiler bu fotoğrafları. 9 Haziran 2011’den beri bu örgütlerin liderleri, üyeleri Türkiye’ye giriyor çıkıyor, telefonunu, donunu, pantolonunu, yemeğini, çikolatasını her şeyini buradan alıyor, yaşıyor, geziyor! Müslüman Kardeşler’in binlerce lideri, komutanı var Türkiye’de. Her hafta bir otelde toplanıyorlar. Türkiye’yi bekleyen tehlike kimsenin hayal edemeyeceği kadar büyük! Yıllardır söylüyorum bunu ve hep söyleyeceğim. Çünkü hak etmiyor Türkiye bunu. Çağdaş, demokratik bir ülke, hiç hak etmiyor. Çünkü ben karşı tarafı biliyorum, iyi tanıyorum, ne kadar hasta, sapık olduklarını biliyorum. Arap coğrafyasında ve dünyada IŞİD’i destekleyen, seven, inanan, dayanışma içerisinde olan 150 milyon insan var. Bu Türkiye için büyük tehlike!

TÜRKİYE’DE BİNLERCE IŞİD HÜCRESİ VAR

– Suruç’ta yaşanan nedir?

Suruç’ta olan bekleniyordu. IŞİD’in Türkiye içinde yüzlerce belki de binlerce uyuyan hücresi vardı, bundan eminim. Son 4 yılda buradan Irak’a ya da Suriye’ye binlerce Türk gitti. IŞİD’in başkenti olan Rakka’da artık insanlar Türkçe konuşuyor, buradan giden Türklerin yoğunluğundan dolayı…

– Kim kurdu El Kaide’yi, Nusra’yı, IŞİD’i? Kim kullanıyor şimdi bu örgütleri?

Suudi Arabistan, Pakistan, CIA. Amaç şu; Sovyetler Afganistan’ı işgal edince Sovyetler’i dağıtma projesi altında “Yeşil Kuşak” teorisi oluştu. Nitekim de başarılı oldu. Sovyetler dağıldı. Yeşil Kuşak’ın hedefi şuydu: İslam’ı yozlaştırıp siyasi amaçlarımız için kullanalım. İslam coğrafyasını perişan edelim. Bugün İslam Konferansı içinde 57 Müslüman ülke var, 57 ülkenin İslami görüşü birbirine benzemez! 57 ülke birbirleriyle kavgalı.

– İyi de bu proje kurulurken bunun kontrolden çıkacağı öngörülemedi mi?

Kazaya uğrasa da bunu kuran ülkelere bir zarar gelmiyor ki. CIA’nın ne zararı, Amerika’nın ne zararı var? Gücünü nereden alıyor CIA? Bu coğrafyada var olan işbirlikçilerden. Krallar, emirler, şeyhler; bizim coğrafyada hayal edemeyeceğin kadar tehlikeli! Yeşil Sermaye dediğimiz kurumların sayısı 720 ve bu 720 kurumun toplam parası 2 trilyon dolar. Yani sen, ben 2 trilyon dolara karşı savaşıyoruz.

– Peki paranın kaynağı ne?

Suudi Arabistan, Katar ve oradaki zenginler. Bugün IŞİD’i sadece devletler değil bu zenginler destekliyor, acayip para akıttılar IŞİD’e, Nusra’ya… Çünkü şöyle inanıyor ruh hastaları; “Bizim düşmanımız Şiiler, Aleviler, bunlar kafir.” Bu oyun değil.

– Sünni İslam’la Şii İslam’ın oranları nedir?

Yüzde 80’e yüzde 20’dir. Devlet olarak bir tek İran. 56 devlet Sünni’dir. 11 Eylül, Amerika sistemi içinde bir tartışmaya neden oldu: Demek ki bu sistem de bir yanlışlık var. Yeni bir proje yapsak mı? İran ve Şiilerle de dost olmaya çalışalım.

SEVR’İN 100. YILINDA KÜRT DEVLETİ

– Kürt­le­re bu­ra­da dü­şen gö­rev ne?

İş­te asıl so­ru bu! Çün­kü 100. yı­lı­na yak­la­şı­yo­ruz Sev­r’­in, 2020. Sev­r’­in 100. yı­lın­da bu­ra­da bir Kürt dev­le­ti ku­rul­muş ola­cak. Bir ön­ce­ki yüz­yıl­da İn­gi­liz­ler Ya­hu­di­le­re dev­let ver­di, şim­di de Ba­tı di­yor ki; “Kürt­le­re dev­let ve­re­lim…” Su­ri­ye­’de olan bi­ten Su­ri­ye­’nin ku­ze­yin­de bir Kürt böl­ge­si ku­rul­ma­sı için ya­şa­nı­yor.

– Tür­ki­ye ne­yi ha­ta­lı yap­tı?

Her şe­yi… Tür­ki­ye de­ğil, Er­do­ğan ve Da­vu­toğ­lu. Da­vu­toğ­lu ken­di­ne gö­re bu coğ­raf­ya­yı kur­gu­la­ya­bi­le­ce­ği­ni san­dı. Oy­sa Da­vu­toğ­lu­’nun bir­lik­te ha­re­ket et­ti­ği Suu­di Ara­bis­tan ve Ka­tar Tür­ki­ye­’den ve Türk­ler­den nef­ret eder. Za­ten ka­zık at­mış sa­na ta­rih bo­yun­ca. Ay­rı­ca Arap­lar sa­na Müs­lü­man­la­rın li­der­li­ği­ni ver­mez, Ku­ran Arap­ça­’dır. Suu­di Ara­bis­tan di­ye­cek ki: “Mek­ke ben­de ya­hu, sen kim­sin?”

-Yolsuzluğun dış politika ile bir ilgisi var mı?

Yüzde 100! Çünkü AKP iktidarının başından beri Suudi’lerle ve Katar’la olan ilişkilerinin tümünde yolsuzluk var. Milyarlarca dolar geliyor buraya “IŞİD’e verin, Nusra’ya verin, ÖSO’ya verin, tank alın, tüfek alın, donlarını verin, şekerlerini verin.” Kim kontrol ediyor bunu? Var mı bunu denetleyen bir kurum? Suudi Arabistan kaç para gönderdi? Meclis biliyor mu, bu gazetenin okuyucuları biliyor mu? Niye örtülü ödenekler Başbakanlığa verildi?

www.Gazetecileronline.com