SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// Dr. Aslan Yaman : Türkiye’nin Karadeniz’deki Doğalgaz Keşfini Romanya Nasıl Değerlendirmektedir ? Rakip mi ? Ortak mı ?


Dr. Aslan Yaman : Türkiye’nin Karadeniz’deki Doğalgaz Keşfini Romanya Nasıl Değerlendirmektedir ? Rakip mi ? Ortak mı ?

02 Eylül 2020

Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu Dışİlişkiler Direktörü Daniel Apostol Agerpres’e verdiği demeçte, Türkiye’nin Karadeniz’deki doğalgaz üretim projelerinde Romanya’nın ortağ ıolabileceğini söyledi. (FPPG).

Cuma günü Türkiye, Karadeniz’de, Romen karasularındaki Neptun Deep’in çevresi yakınında 320 milyar metreküp olarak tahmin edilen doğalgaz rezervi bulunduğunu duyurmasını değerlendiren Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu Dış İlişkiler Direktörü Apostol; "Türkiye’nin keşfi, Rusya Federasyonu dışında Karadeniz’e komşu devletlerin (ve burada Türkiye, Romanya, Bulgaristan, Ukrayna ve Gürcistan’ı kastediyorum) – Rusya’nın enerji baskısından kurtulma çabalarının bir parçası. Net ithalatçı olan Türkiye, bu keşiflerle önemli bir doğalgaz üreticisi ve ihracatçısı olabilecektir. Ancak,uzmanlara göre bu, gelecek en az beşyıl içinde olamayacak.

Romanya’nın Karadeniz’de kendi kontrolü içinde tuttuğu yerlerde yapmak istediği gibi, Türkiye bu yeni rezervin çıkarılması için küresel çaptaki büyük oyuncuları buraya çekebilir "dedi. Ona göre, “eğer Türkiye bir şekilde üretimde milli bir yol seçmez ve kendi üretim imkanlarıyla gaz üretmeye kalkışmazsa, dünyanın büyük üreticilerinin Boğaz’dan Karadeniz’e girişine tanık olabiliriz”.

"Fakat şuandaki sorun; açıklanan rezervin ne kadarının gerçekten üretime dönüşebileceğini tepit etmektir. Çünkü, uluslararası enerji piyasaları, küresel enerji döngüsünde hangi yılın üretim miktarının hangi fiyatlarla piyasaya girebileceğini bilmek isteyecektir. Ancak salgın nedeniyle, küresel petrol ve gaz piyasası son 100 yılın en büyük krizini yaşıyor, talep hacmi ve fiyatlarındaki tarihsel düşüşler yaşanırken yeni üretim alanlarına yatırım yapmaya daha az ilgi var" dedi. Apostol, Deloitte’un Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu’na sunduğu bir araştırmaya atıf yaparak, Romanya’nın önümüzdeki on yıl içinde Karadeniz’den 20 milyar Doların üzerinde doğalgaz çıkararak enerji bağımsızlığı sağlayabileceğini hatırlattı. "Ancak, ne yazık ki, Romanya Parlamentosundaki popülist tutumlar, Karadeniz’deki stratejik yatırımcıların varlığını teşvik etmeyen bir yasal çerçeve oluşmasına yol açtı. Özellikle, Covid Salgını’nın petrol ve gaz sektöründeki krizi daha da derinleştirdiği ve yüksek belirsizlik nedeniyle birçok alanda yatırımcıları yatırım yapmaktan caydırdığı için, ‘treni kaçırma’ ve deniz tabanında keşfedilen yatakları kullanmak için doğru zamanı bulamama riski de gidere kartmaktadır.”

Apostol, “Türkler tarafından keşfedilen yataklar, Bulgaristan ve Romanya’nın deniz sınırlarının birleştiği bir bölgeye çok yakın ve Karadeniz’in sekiz yıl önce Petrom ve Exxon tarafından keşfedilen en büyük gaz sahası olan Romanya’nın Neptün Sahası’na çok uzak değil. "diye tamamladı. “Bu nedenle, komşu bir bölgede doğalgaz üretiminde rekabetin bir fırsat olabileceği düşünüldüğünde, Türklerin keşfi ekonomik bir tehdit olabileceği gibi, aynı zamanda derin deniz üretiminin geliştirilmesi ve çıkarılan hacimlere karşılık gelen bir ulaşım altyapısının geliştirilmesi için bir fırsat da olabilir”.

Öte yandan, uzmanlar; Türkiye’nin Romen yataklarının yakınında aktif bir şekilde var olmasının, Karadeniz sınırındaki bu ülkeyi, Romanya projelerinin gerçekleştirilmesinde olası bir ortak haline getirebileceğini, aynızamanda açık deniz platformlarına giriş ve çıkışların anahtarını elinde tutan stratejik bir ortak yapabileceğini söyledi.

Apostol’a göre, Türkiye’nin Karadeniz’deki keşfinden sonra nasıl ilerleyeceğinin tam olarak bilinmediği bir anda, Türk keşfinin Neptün projesini gerçekleştirme şansını azaltıp azaltmadığını söylemek için erken. Apostol "Dahaönce de ifade ettiğim gibi, bu bi tehdit olabileceği gibi aynı zamanda bir fırsat da olabilir. Şimdilik, Neptun Deep projesini gerçekleştirme şansı, popülizmin payına ve Bükreş’teki kararların bilgeliğinin nüansına bağlı"dedi. “Türkiye için bu, bölgede ihracatçı olmak, Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmak için büyük bir şans”.

"Türkiye’nin enerji üreticileri ve ihracatçıları arasına katılması ekonomik kalkınması için büyük bir fırsat olabilir. Öncelikle, Türkiye, gaz ithalat hacmini önemli ölçüde azaltabilecek, böylece tasarruf edeceği kaynakları ekonomik kalkınma için ihtiyaç duyduğu alanlara tahsis edebilecektir. Elbette keşiften üretime gidecek uzun bir yol var ama bu doğalgaz rezervleri ticari döngüye girerse Türkiye Rusya, İran, Irak, Azerbaycan, Katar ve hatta ABD’den enerji ithalatına bağımlılıktan kurtulabilir. Uzmanlar bunun Türkiye’yi yılda yaklaşık 40 milyar dolar harcamadan kurtaracağına, cari açığı önemli ölçüde azaltacağına ve ulusal para birimi olan Türk lirasını güçlendireceğine inanıyor. Türkiye’nin enerji ithalatı, kronik cari açığının en önemli bileşenidir.” “Türkiye, böylece Karadeniz havzasındaki net enerji tüketicisi olmaktan enerji üreticisi ve ihracatçısına dönüşecek ve böylece Karadeniz’in girişinde en azından coğrafi olarak sahip olduğu stratejik konumunu güçlendirecektir”. “Öte yandan Karadeniz’de keşfedilen doğalgaz yataklarına jeostratejik açıdan bakıldığında, 10 yılı aşkın bir süre önce Türk Tuğamiral Cem Gürdeniz tarafından teori olarak yazılan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yeniden dile getirilen, Ankara’yı Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de 462.000 km2 bir alanda egemenliğini dayatmaya teşvik eden "mavivatan" doktrinini daha da güçlendirecektir”.

Bu manzarada, Rusya Federasyonu Türkiye’de sahip olduğu ayrıcalığını kaybedecek ve Türkiye, Karadeniz’de artık Rusya ithalatına başvurmayacak önemli bir doğalgaz üreticisi olan bir "rakip" haline gelecektir. YenioyuncutarafındanyeriküçültülecekolanbölgedekidiğeruluslararasıdoğalgaztedarikçileriRusyailebirliktekaybedenlerolacak."Ancak, Küresel talepteki büyük düşüşe bağlı olarak bir iken önemli doğalgaz stokları ve düşük fiyatlar Türkiye’nin Karadeniz’de doğalgaz üretimine başlamasını geciktirebilir ve aynı bölgede gelecekteki yatırımlara ilgi düzeyinin azalması anlamına da gelebilir. Romanya, Karadeniz’in derin sularında gaz üretiminin başlamasını ne kadar geciktirirse, o kadar çok kaybetmek zorundadır, enerji bağımsızlığı ve bölgesel etki Karadeniz’de üretime başlayan herkes için büyük bir kazançtır "dedi.

Reuters, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Cuma günü yaptığı açıklamada, ülkenin 320 milyar metreküp doğalgaz içerecek bir Karadeniz sahası olan tarihinin en büyük doğalgaz yataklarını keşfettiğini belirterek, aynı bölgede başka kaynaklar bulunma olasılığının yüksek olduğunu da sözlerine eklediğini geçti. Bu keşfin yer aldığı Tuna-1 Kuyusu, Türkiye kıyılarının yaklaşık 150 kilometre açıklarında, Bulgaristan ve Romanya deniz sınırlarının Türkiye karasuları ile kesişme noktasında ve Karadeniz’de on yıllardır yapılan en büyük gaz keşfi olan Romanya’daki Neptün sahasının yakınında yer almaktadır. Neptün sahasında, Exxon Mobil ve OMV Petrom 42-84 milyar metreküp miktarında gaz keşfetmiş, ancak bu şirketler henüz nihai yatırım kararı vermemiştir.

http://www.financialintelligence.ro adlı siteden alınmıştır.

DİN & DİYANET DOSYASI /// Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü


Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

27 Ocak 2019

Yazar: Henri J. Barkey, Hoover Institution, 6 Aralık 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Ocak 2019

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde verdiği bir demeçte, Müslüman Dünyasına liderlik edebilecek tek ülkenin Türkiye olduğunu iddia etmiştir. Bu basit cümle, Türkiye’nin mevcut İslamcı liderliğinin hırsları ve çelişkilerini ortaya koymanın yanı sıra, ülkenin temel tutumundan ne kadar geriye doğru gittiğini de göstermektedir. Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), aşırı İslamcı lider Necmettin Erbakan ve onun 1970’li yılların Müslüman Kardeşler örgütünden esinlenen hareket ve siyasi partisinin bağrından çıkmıştır. Erbakan, dünyayı İslam ile Batı; iyi ile kötü arasında süren bir Manichean mücadelesi olarak görmüş, bu nedenle de Batı karşıtı sert söylemleri, Türkiye’yi Batı kurumlarından uzaklaştırma gayretleri ve Osmanlı ruhunu yeniden canlandıran bir Türkiye yaratma arzusuyla daima İslam dünyası liderliğini hedeflemiştir.

Erdoğan da başlangıçta bu düşünceleri benimsemiş ve sonrasında da bir grup yakın arkadaşı ile AKP’yi kurmak üzere bir fırsatını bularak akıl hocası Erbakan ile bağlarını koparmıştır. Aslına bakılırsa Erdoğan ve yakın arkadaşları, Türk ordusunun Erbakan’ın iktidara gelmesine asla izin vermeyeceği kanaatine doğru bir şekilde varmışlar, kendilerini Müslüman Demokratlar olarak yeniden tanımlayarak, Erbakan ve mirasından uzaklaşmış ve 2002 yılında iktidara gelmeyi başarmışlardır.

Bununla birlikte, Erdoğan ve arkadaşlarının ilk seçim zaferinden günümüze kadar geçen 16 yılda Türkiye büyük bir dönüşüme uğramıştır. Erdoğan adım adım bütün kurumları, devlet-toplum ilişkilerini ve ulusal ideolojiyi kendi vizyonuna daha iyi uyacak şekilde yeniden biçimlendirmiştir. Erdoğan geçen 16 yıllık sürede Türk devletini, bütün sivil ve askeri kurumları ile şekillendiren, tanımlayan ve tahakkümü altına alan rakipsiz bir lider olarak otokratik bir sistem inşa etmiştir. Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ten günümüze kadar geçen sürede, başka hiçbir lider, devlet ve toplum üzerinde kendi tercihlerini böylesine mükemmel bir şekilde dayatmayı başaramamıştır.

Recep Tayyip Erdoğan ve akıl hocası Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Erdoğan, görkemli ve ihtiraslı bir ajandası olan klasik bir popülisttir. Hedefi; esas olarak Batı ile olsa da dünyanın geri kalanıyla kendisine üstünlük sağlayacak bir mücadele olarak algıladığı, sonuçta her ikisinden de faydalanacağını değerlendirdiği güçlü Türk milliyetçi tercihleri ile küresel İslamcı ajandasını birleştirmektir. Türk milliyetçiliği ve İslami vizyon içerde ve dışarda birbirine pek uyuşmadığından bir zorluk da bulunmaktadır. Türk toplumu dış görünüşte oldukça dindar görünse de İslami bir karakteri hiçbir zaman benimsememiştir. Türkiye’nin İslam dünyası liderliği için açıkça bastırması, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere kesinlikle diğer ülkelerin sert muhalefetiyle de karşılaşacaktır.

Erbakan’ın birçok yaklaşımını benimsiyor olsa da Erdoğan’ın popülizmi kalın bir pragmatik çizgiyle ayrılmaktadır. AKP’nin Müslüman Demokratları muhafazakâr bir politik görünüm sergilerken, işe ilk başladıklarında demokratik değerler, politik açıklık ve ekonomik reformlar ile Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yaklaştıracak bir siyasi strateji tasarlamışlardır. Türkiye siyasi açıdan bir bahar yaşarken sonuçlar gerçekten etkileyici olmuştur. Avrupa da bu gelişmelere olumlu tepki göstermiş ve uzun dönemde şüpheleri olmasına rağmen, Türkiye’yi o zamana kadar başarılamayan, aday ülke statüsüne yükseltmiştir.

Erdoğan ve partisi tarafından demokrasi yönünde atılan bu adımlar, Avrupa Birliği nezdindeki etkilerinin yanı sıra, kemikleşmiş Türk laik askeri devlet sistemini frenleme ve kontrol altına almakta da aynı derecede etkili olmuştur. Erdoğan ve arkadaşları sadece yüzde 34 oy oranıyla iktidarı ele geçirdiklerini ve ordu teşkilatının kendilerine karşı olduğunu çok iyi bildiklerinden, siyasi yaşamlarının, özellikle Batınınki olmak üzere dış destek kazanmaya bağlı olduğunun farkındaydılar. İşte bu faydacılığı esas alan pragmatik yaklaşımı, Erdoğan’ı akıl hocası merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan ayıran en büyük özelliktir.

Bir zamanlar yakın dost ve olan ve AKP’yi birlikte kuran yol arkadaşları;
solda: Recep Tayyip Erdoğan, sağda Abdullah Gül.

Erdoğan ve yeni AKP yönetim kadrosunun yaptıkları analiz doğruydu; ordunun son yüksek sesli itirazı, karısı başörtüsü takıyor diye Erdoğan’ın sırdaşı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıktığı 2007 yılında meydana geldi. Erdoğan ordunun blöfüne, AKP’nin oyların yüzde 46’sını alarak subaylara büyük bir ders verdiği ulusal seçimlerle karşılık verdi. Adalet ve Kalkınma Partisinin, Erbakan’ın kurduğu birçok partiye yapıldığı gibi Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması gayreti de başarısızlıkla sonuçlanarak, askeri vesayetin Türk politikaları üzerindeki hâkimiyetini etkin bir şekilde sonlandırdı.

Ordunun yolundan çekilmesiyle Erdoğan, ağır ve emin adımlarla ülke içindeki gücünü pekiştirdi. Yapılan bir dizi anayasal referandumlarla, önce 2010 yılında yargı teşkilatı yenilendi ve sonrasında da mevcut icracı başkanlık sistemi onaylandı. 2018 yılına gelindiğinde, Türkiye’de bütün güç sadece onun yönetimi altında toplanmıştı. Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimi de ona, 200 kadar general ve amiralin yanı sıra sayısız düşük rütbeli subayın devre dışı bırakılarak veya hapsedilerek, orduda geride kalanların temizlenmesi imkânını sağladı. Erdoğan, darbeyi kışkırttıkları gerekçesiyle; bir zamanlar orduya karşı ittifak kurduğu sürgünde yaşayan imam Fethullah Gülen ve devlet bürokrasisindeki sözde takipçilerinin de peşine düştü. Darbe girişimine karşı gösterilen kuvvetli tepkiden faydalanılarak çok sayıda gazete, yayın organı, sivil toplum kuruluşu, üniversite, okul ile liberal, solcu, Kürt ve Gülen yanlısı birçok ticari işletme kapatıldı veya Türk devleti tarafından el koyuldu ve on binlerce insan ağır cezalarla yargılanmak üzere mahkemelere gönderildi.

İktidarını sağlamlaştıran Erdoğan, Abdullah Gül gibi başlangıçta işbirliği yaptığı arkadaşlarından kurtuldu ve çevresini sadece ve sadece kendisine sadık olan insanlarla doldurdu. Erdoğan’ın yeni sistemini, sivil toplum örgütleri ve en önemlisi de basın, kendisine ve devlet ihalelerine bağlı işadamı elitleri yarattığı yönünde eleştirdi. Çelişkili bir şekilde, iktidarını sağlamlaştırma süreci devam ederken, 2010 yılında Erdoğan’ın söylemi birden değişti. Çok daha saldırgan, popülist, Batı karşıtı ve daha fazla dini ajandaya önem veren bir hal aldı. Geçmişte Türkiye’nin laik yapısı üzerinde ısrarcıyken giderek bunu dikkate almamaya başladı.

Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimine direnen Türk halkı

Dini eğitim veren ve çok az seviyede laik bir müfredat uygulayan İmam Hatip okullarının sayısında dramatik bir artış yaşandı. Erdoğan, herkesin çok iyi bildiği gibi bu okulların sayısının artmasını, muhafazakâr kimliğe sahip bir toplumdan ateist öğrenci nesilleri yaratmasının beklenmemesi gerektiğini ifade ederek savundu. Bu gelişmelere paralel olarak Darwin teorisi de lise eğitim programlarından çıkarıldı.

Din ile devlet arasındaki ayrımı yavaş yavaş kaldırmanın bir yolu da din ve fetva işleri başkanlığı Diyanet’i çok daha fazla güçlendirmekti. Diyanet artık çok daha fazla göz önündeydi ve günlük hayata karışıyordu, ayrıca İmam Hatip okulları da Erdoğan’ın yeni dış politika aracı olarak boy göstermeye başlamıştı. Diyanet, yurt dışında, sadece Türklerin yaşadıkları yerlerde değil, Küba gibi yerlerde de cami inşasına girişti. Diyanet, Türk birliklerinin Suriyeli Kürtleri zorla uzaklaştırdığı Suriye’de de camiler inşa ediyordu. Bütün devlet kurumlarının 2019 yılı bütçelerinde azalmanın yaşandığı bir dönemde Diyanet bütçesinde yüzde 34 oranında bir artış yapıldı.

Arap Baharı esnasında, Türk dış politikasının giderek İslamlaştığına ve bölgesel liderliğe soyunduğuna yönelik belirtiler ortaya çıkmaya başlamıştı. O zamanlar Türkiye’nin dış işleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu Arap Baharını, Araplar tarafından Türkiye’nin AKP’yi seçme başarısının yanı sıra Müslüman köklerine dönme çabalarına özentisi olarak nitelendiriyordu. Bu şekilde davranarak Türkiye, Davutoğlu’na göre; Orta Doğu, Afrika ve Asya üzerine odaklanan ve Batı hâkimiyetinin bütün kötülüklerini sona erdirmeyi hedefleyen yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalışıyordu.

Erdoğan ve AKP’nin mücadelesi sadece Batı dünyası ile yarıştıkları bir uygarlaşma savaşı değildir, onların savaşı Atatürk, onun hatırası ve kurduğu laik ideolojiye de karşıdır. Bu savaş, yavaş yavaş yürütülen ve ilk cumhuriyet döneminin etkisini, daha geniş bir tarihe; modern Türkiye’yi Osmanlı ve Osmanlı öncesi Türk tarihine bağlayarak azaltmaya çalışan ve açık olarak sürdürülen bir mücadeledir. Elbette Atatürk döneminde getirilen ve laik askeri küçük bir kesim tarafından akılsızca dayatılan ve yeniden dayatılan tedbirler de bu yeni yorumu kolaylaştırmaktadır.

Erdoğan’ın İslamcılığa bariz dönüşü dâhice olsa da o hala bir pragmatisttir. Ülke içinde, teslim aldığı basın tarafından papağan gibi yinelenen Batı karşıtı söylemleri nefret doludur. Başarısız 2016 askeri darbesi ve Türkiye’nin ekonomik sancıları nedeniyle Birleşik Devletleri suçlamakta, Batı kurumlarına sövüp saymakta ve sık sık Yahudi aleyhtarı ifadeler kullanmaktadır. Yine de bütün bunlar, onun Washington yönetimi ve hatta Donald Trump gibi Müslümanlık karşıtı görüşleri ile bilinen biriyle ilişkilerini sürdürmesine engel olmamaktadır. Erdoğan, kendisi ve Türkiye için, Müslüman dünyası dâhil olmak üzere daha büyük bir uluslararası rol arayışında NATO üyeliğinin yanı sıra, dünyanın süper gücünün müttefiki olma ve mümkün olduğunda onunla emniyetli bir şekilde mücadele ettiği algılarının ona gerekli değerler olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu hassas bir dengedir. Aynı yöntemleri Avrupa ile olan ilişkilerinde de uygulamaktadır, Nazi kalıntıları olarak tanımladıktan sonra Türkiye’nin refahının Avrupa ile iyi ilişkilere bağlı olduğu gerçeğini göz ardı edemeyerek, Hollanda ve Almanya ile ilişkilerini tam bir görev duygusuyla geliştirmiştir.

Erdoğan’ın, dinin rolü ve yeri hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için, İslam dininin güncellenmesi gerektiğini öne sürdüğünde de yaptığı gibi gereğinden fazla zaman harcadığı bir gerçektir. Dindar bir nesil yaratma arzusu ile Müslüman dünyasının birleşme ve kendisini savunma ihtiyacı yönünde, iç ve dış politika alanında yaptığı önerilerde, Erdoğan daima dinin rolüne öncelik vermektedir. Türk basını daha şimdiden onu İslam dünyasının lideri olarak ilan etmiş ve hatta dış işleri bakanı, diğer Müslüman liderlerin Erdoğan’ı kıskandığını dahi ileri sürmüştür.

Erdoğan’ın, arka planda sadece kendi fikirlerini duyduğu böyle bir ortamda, hâlâ doğal arenası olarak kalan İslam dünyasında kendisini uluslararası olarak öne çıkarma gayretlerini artırması büyük bir olasılıktır, buna bağlı olarak; dış politikasındaki İslamlaşma da bütün formları ile hızlanacaktır.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar ile yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Ercan Caner : Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu


Ercan Caner : Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

03 Mart 2018

Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu

Kanlı zulmün başlamasından yüz yıl sonra bir soykırım sonunda tanınacak mı?

Geride bıraktığımız yüzyılda insanlık ailesi üç tane büyük ve görülmemiş trajedi yaşamıştır. Bu trajedilerden, büyük ölçüde yirminci yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilen birincisi, ilk Hristiyan ulus olan siz Ermenilerin yanı sıra Katolik ve Ortodoks Suriyelileri, Süryanileri, Keldanileri ve Yunanlıları vurmuştur. Piskoposlar, rahipler, din adamları ve kadınlar, yetişkinler ve savunmasız çocuklar ve sakatlar dahi katledilmiştir. Papa Francis, 12 Nisan 2015.

Yazar: Mardean Isaac, Tablet, 8 Ocak 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 3 Mart 2018

Yüzyıldan biraz daha fazla bir zaman önce, içinde bulunduğumuz hafta, Türk ve Kürt birlikleri Süryani halkın antik çağlardan beri yaşamakta olduğu toprakları işgal etmeye ve onları katletmeye başladılar. Sadece katliam 1915 ile 1923 yılları arasında vuku bulmuş, 300,000 Süryani öldürülmüş ve çok sayıda kadın kaçırılmıştır.

Joseph Yacoub tarafından kaleme alınan, 2014 yılında Fransızca olarak yayımlanan ve 2016 yılında İngilizceye çevrilen ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı kitap, soykırımı oluşturan olayların tarihsel akış içinde anlatıldığı en kolay bulunabilen kitap olmasının yanı sıra, soykırım olarak nitelendirilen olayların da kapsamlı bir incelemesini sunmaktadır. Lyon Katolik Üniversitesi siyasi bilimler bölümünden emekli olan Profesör Yacoub kitabında, soykırım faillerinin ve tanık olanların söylediklerini, kaynaklara dayandırarak anlatmaktadır. Olayların özünü yansıtmanın yanı sıra dikkatli bir şekilde analiz de eden ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı kitap, neler olup bittiğinin kapsamlı ve derinliğine öğrenilmesi için gereklidir.

Süryani soykırımı her ne kadar ayrı olsa da aynı dönemde yaşanan Ermeni ve Yunan soykırımlarını da içine alan bir programın parçasıdır. Amaç, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu topraklarda, bölgedeki üç Hristiyan toplumunun varlığını sonlandırmaktır. Soykırım politikaları güçlü milliyetçi ideoloji veya geleneklerin bir uzantısı değildir. Türk milliyetçiliği, genellikle Orta Asya’da bir yerlere yerleştirilen, ırksal orijinlerine atavist bir anlam ihtiyacı ile Küçük Asya’yı zapt etme ve bir araya getirme ihtiyacını uyumlaştırmak için sürekli bir mücadele içinde olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti ise bunun aksine, yeni ortaya çıkan Türk devletinin bölgesel sınırlarına uygulanan şiddetli cihat üzerine kurulmuştur. Türkiye’nin İslamlaşması, onun ulusal hâkimiyetini kurma faaliyetlerinden ayrılamaz.

Yacoub kitabında, yıkılmak üzere olan Osmanlı halifeliğinde, Sultan Hamid II (1876-1909) yönetimindeki iktidarın acımasız bir şekilde merkezileştirilmesi ve onun ayağını kaydıran ve imparatorluğu soykırım devrine sürükleyen Genç Türklerin milliyetçiliği gibi konulara da değinerek, soykırımdan onlarca yıl öncesindeki siyasi gelişmeleri de anlatmaktadır. Kitabın arka planı tümevarımsal çıkarsamalardan ziyade işin özünü yansıtmayı hedeflemektedir. Yacoub’un ana odak noktası, öldürme eylemlerinin detaylandırılmasıdır.

Çölü geçen Süryaniler.

Süryani soykırımındaki yöntemler kitlesel cinayet ve yağmanın yanı sıra kızların ırzına geçilmesi ve kaçırılmasıdır. Günümüzde İran topraklarında bulunan Urmiye kentinin Alman-Amerikan Papazı Hristiyan Pfander; Kürtlerin köylerde ele geçirdikleri herkesi öldürdüğünü yazmıştır. Fransız misyoner ve yazar Hyacinth Simon ise, Süryanilerin baltalarla öldürüldüğünü ve nehirlere atıldığını veya yarı infaz edilmiş durumda güneşin acımasızlığına terk edildiklerini dile getirmiştir. Bir Kürt; topraklarının Hristiyan köpeklerin mezarı olamayacak kadar temiz olduğunu ifade etmiştir. Papazlar inanılmaz işkence yöntemlerine maruz kalmışlar, bir papazın kafa derisi yüzüldükten sonra kafası kesilmiş, bir papaz ise kuru inek tezek yığınına bağlanarak diri diri yakılmış ve bir başkası da dua etmesi için diz çöktürülerek bıçaklanmıştır.

Diyarbakır gibi kentlerde cinsel kölelik ‘‘kadınların bir Türk’ten diğerine geçmesi’’ anlamına gelmektedir. Urmiye ölüm tarlaları ve Hakkâri gibi daha uzak bölgelerde ise silahlı adamlar, bazen can vermekte olan kızların dahi ırzlarına geçmişlerdir. Urmiye kentindeki Amerikan Tıp Departmanı, 12 yaş üstündeki hiçbir kadın veya kızın (bazen daha genç) şiddetten kaçamadığını gözlemlemiştir. Kaçırılan bütün Süryani kız, kadın ve çocuklar, Türkler tarafından Müslüman yapıldığından, bunların sayısını tespit etmek, ölenlerin sayısını tespit etmekten çok daha zordur. Süryanilerin kitlesel olarak kaçırılmaları nüfuslarını azaltmış ve üreme ile çoğalma kapasitelerini yok ederek, fetheden Müslüman grupların büyüme ve yayılmalarına hizmet etmiştir.

Joseph Yacoub tarafından kaleme alınan Kılıcın Yılı adlı kitap

Yacoub’un soykırımın tanınmasında en kilit rol oynayan yasal dayanaklar olan, merkezi planlama ve yönetim kanıtlarına dikkat çekiyor olması, ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı eserin en kuvvetli özelliklerinden biridir. Yacoub, yaygın şekilde gözlemlenen ve birbirini tekrar eden cinayet süreçlerini ifşa etmektedir. Ana unsurlar; erkeklerin bilinmeyen yerlere götürülmesi ve infaz öncesinde; Osmanlı devletinin fermanının ve infaz edenlerin eylemleri ve ölenlerin kaderleri hakkında sesiz kalınması için Kur’an üzerine yemin edilmesini bildiren emrinin yüksek sesle okunmasıdır. Yacoub, olayları gözlemleyen ve tanık olanların “Türk yetkililerin yaptıklarının, önceden tasarlanan, tanımlanan ve canice bir amacı olduğu” yolundaki ifadelerine dayanarak, soykırıma iten gücün dağlardan ziyade, başkentte olduğunu doğruladığını ileri sürmektedir.

Soykırıma potansiyel tepkilerin tartışılması haberlerin yayılmasına neden olmuştur. Yacoub, hayatta kalabilen Süryanilerin kaderlerinin belirlenmesinde yer alan kurumlar ve aktörler ağının haritasının oluşturulmasında mükemmel bir çalışma sergilemiştir.

Modern anlamda milli politik bir varlık olarak ortaya çıkmalarının hemen sonrasında Süryaniler, onları çevreleyen düşmanlıkların üstesinden, Batının desteği ile gelmek istemişlerdir. Süryaniler, her ne kadar coğrafi açıdan hâlâ Avrupa’da var olsa da yaygın Hristiyanlığın hızla yok olduğu ve Birinci Dünya Savaşı ile birlikte tamamen ortadan kaybolacağı gerçeği ile yüz yüze geldiler. Kılıcın Yılı adlı kitabın en etkili satırlarından bir tanesi, Süryani Aramice yazan Süryani yazarların vardığı şu ortak kanı olmuştur: ‘‘İstisnasız her yazar, iki Hristiyan ülke olan Almanya ve Avusturya’nın kendilerini Türkiye ile aynı tarafta bulmasından duydukları şoku ifade etmektedir.

Hayatta kalabilmek için IŞİD terör örgütü ile savaşan Iraklı Süryaniler. Foto: CNN

19’uncu yüzyılda Süryani dış politikası ve kurumsal girişimlerinin temelini oluşturan Batıdan bir Hristiyan birliği beklentisi, uluslararası topluma yapılan dua gibi bir yaklaşıma dönüşmüştür. 1919 yılındaki Paris Barış Konferansından günümüze kadar geçen sürede Süryaniler, Süryani davasının ahlaki meşruiyetinin sonunda ödüllendirileceği yönünde derin ve trajik bir inançla, batılı güçlere itiraz ve müracaatlar sistemi içinde sıkışmış kalmışlardır.

İslami Devletin 2014 yılında, Orta Doğu’da önemli Süryani demografik yoğunlaşmasının olduğu son yer olan Irak’taki Nineveh Ovasını işgal etmesi sonrasında ‘‘güvenli bir yer’’ ve ‘‘uluslararası koruma’’ çağrıları, Süryani hareket ve davasının esasını oluşturmuştur. Raphael Lemkin’in yeni soykırım sınıflandırmasını açık bir şekilde listelediği kurbanları ‘‘arasında Hristiyan Süryaniler de bulunmaktadır’’ uluslararası koruma nosyonu ile ilişkilendirmesi çok önemlidir. Ulus devlet anlayışı, tazminatı uluslararası kurumların ahlaki güç ve yasal düzenlemeleri ile halledilebilen, kendine has ya da şahsına münhasır bir kitlesel katliam olarak adlandırılan bir utanç yaratmıştır.

Soykırım sonrası kaynak ve devlet meşruiyetinin yokluğu, suçun failleri yararına olmak üzere, Süryanilerin soykırımın tanınması yönünde halen sürmekte olan başarısızlıklarına, bazı istisnalar hariç, katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte ABD Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Birliği Parlamentosu ve diğer organlar, İslami Devlet terör örgütü tarafından son zamanlarda işlenen suçları soykırım olarak tanımışlardır. Bu olayların soykırım olarak nitelendirilmesinde, faillerin niyeti üzerine odaklanılmış ve Hristiyanlar dahil bir kısım dini gruplardan oluşan kurbanların çektikleri acılar, olayların soykırım olarak tanımlanmasında kullanılmamıştır. Soykırımın tanınmasından sonra Süryanileri güçlendirecek belirgin herhangi bir tedbir alınmamıştır.

1914-15 yıllarındaki olaylarda maalesef Kürt halkı da İslamiyet adına açık bir şekilde kullanılmıştır diyerek; Süryani, Ermeni halklarından ve Ezidilerden özür dileyen Ahmet Türk. 17 Aralık 2014. Foto: Yeni Akit

Soykırım, yükünden arınmış bir gelecek için geçmişi temizlemeyi hedefler. Hakkâri’de saldırganlar bu emellerinde neredeyse tamamen başarılı olmuşlardır. Binlerce yıl Süryaniler tarafından sürekli yerleşim yeri olarak kullanılan Hakkâri, bugün, büyük oranda ıssız bir kent görünümündedir. Faillerin soyundan gelenler büyük oranda bilmiyor olsalar da 250 kadar harabe durumdaki Süryani kilise ve manastırı, bugün Avrupa’da yaşamakta olan oğullar ve kızlar tarafından gizlice hatırlanan bir soykırımın sessiz anıtlarıdırlar.

Yerel Kürtler, çoğu kez kimlik kartlarında neden bir Hristiyan büyük anne adı olduğu hususunda bilgi veya merak eksikliği olduğunu itiraf etmektedirler. Süryani kiliselerindeki taşlarda rastlanılan hazine kazı talimatlarının yer aldığı kafa karıştırıcı geleneksel haç figürleri, örtülmeye çalışılan geçmişin ortaya çıkarılmasını tetikleyen bir durum arz ederek kişisel servet için mezarların açılmasını teşvik eden bir kazı parodisi sergilemektedir.

Türkiye kendi topraklarında herhangi bir soykırım yapıldığını kabul etmemektedir. Myanmar’da Müslümanlara yapılan zulmü soykırım olarak niteleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2009 yılında yaptığı bir konuşmada, Müslümanların soykırım yapmasının imkânsız olduğunu ifade etmiştir.

Süryanilere yapılan zulüm sürdürülürken, soykırım, Milliyetçi Kürt liderler ve özellikle de liderlik tarafından, bağımsız bir Kürdistan devletine olan ihtiyaç vurgusunun arkasına itilmektedir. Yacoub kitabında Kürtlerin, bir asır önce Türk yetkililerin planlı ve iyi yönetilen Kürdistan’da ilan edilen kutsal savaş çağrısına, büyük bir hevesle olumlu yanıt verdiklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak, kurbanların günümüze yönelik iddiaların geçerliliğini kanıtlamak için kâğıt para gibi istiflendiği dünyanın bir bölümünde, Süryani soykırım mirasının, ona ev sahipliği yapan toprakların mülkiyeti gibi, hala karmaşa içinde olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar Mardean Isaac ve yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilmesi ve bu sitede yayınlanması, Sun Savunma Net ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir.

Yazının çevrilmesindeki maksat; Ermeni Soykırımı iddiaları ile mücadele eden Türkiye’nin gelecekte önüne çıkarılması olası bir diğer soykırım iddiasını yetkililere hatırlatmak ve gerekli önlemler için bugünden harekete geçmelerini teşvik etmektir.

Birbirinden tamamen farklı iki olay: Solda Yahudi Soykırımı, sağda Ermeni Tehciri

Osmanlı tarihinin en tartışmalı konularından bir tanesi olan ve ‘‘Ermeni Katliamı, Ermeni Soykırımı, Ermeni Tehciri’’ gibi birçok isimle adlandırılan 1915 Olaylarını ‘‘soykırım’’ olarak tanıyan ülkeler arasında; Uruguay, Kıbrıs Rum Kesimi, Arjantin, Rusya Federasyonu, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Belçika, İsveç, İtalya, Vatikan, Fransa, İsviçre, Slovakya, Hollanda, Venezuela, Litvanya, Polonya, Şili, Bolivya, Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Brezilya, Suriye, Bulgaristan, Lüksemburg, Paraguay, Ermenistan ve Almanya bulunmaktadır. Bu ülkelerin yanı sıra bazı kurum, organizasyon ve parlamentolar (son olarak Hollanda Parlamentosu) da 1915 Olaylarını soykırım olarak tanımaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Doğu Perinçek kararına bakıldığında iki husus öne çıkmaktadır: AİHM verdiği kararda, parlamentoların mahkeme ve tarihçilerin görevlerini üstlenemeyeceklerini ve 1915 Olaylarının Yahudi Soykırımına benzemediğini ifade etmiştir. Bunun anlamı 1915 Olaylarının kesinlikle soykırım olmadığıdır.

ABD eski Başkanı Ronald Reagan’ın danışmanı Bruce Fein’in Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili olarak: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin iki milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” ifadelerini kullanmıştır.

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarının son derece asılsız olduğunu belirterek, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söylemiştir.

Sözde Ermeni soykırımı iddiaları hakkında Bruce Fein’in açıklamaları: “Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü. Ermeni terör çeteleri Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın iki milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”

KYP (YUNAN GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI /// Yunan istihbaratçı : Cihat Yaycı Türkiye’nin gelecek stratejisini belirliyor !!!


Yunan istihbaratçı : Cihat Yaycı Türkiye’nin gelecek stratejisini belirliyor !!!

02 Eylül 2020

Yunan istihbaratçı Savvas Kalenderis, çıktığı televizyonda Cihat Yaycı’nın kitabından bahsetti ve “Bir subay Türkiye’nin gelecek ulusal stratejisini belirlediğini görüyoruz, Yunanistan ise subaylarını hadım ediyor.” yorumunda bulundu.

Genelkurmay Başkanlığı emrine atandıktan sonra istifa eden eski Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın kaleme aldığı kitaplar Yunanistan’da konuşulmaya devam ediliyor.

Cihat Yaycı Yunan medyasının gündeminden hiç düşmüyor

Cihat Yaycı, “Libya Türkiye’nin denizden komşusudur” başlıklı kitabından ardından ‘‘Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı’ isimli kitabıyla da Yunan medyasının gündeminden hiç düşmüyor.

"MAVİ VATAN İDEOLOJİSİNİN BABASI"

Yunanistan’ın, "kara sularını yıllar önce 12 mile çıkararak Ege’yi kapalı deniz haline getirmesi gerektiği" iddiasında bulunan Kalendiridis, bunu yapmış olsaydı şu anda Türkiye ile Ege denizi özelinde yaşadığı sorunların hiç biri olmayacağını savunarak Yunan siyasi sistemine yüklendi. Kalenderidis, bu şekilde Yunanistan’ın geleceğinin baltalanmakta olduğuna işaret ederek, Müstafi Koramiral Yaycı’nın "Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Kavramı" isimli kitabını eline aldı ve program sunucusuna göstererek "bugün sana Amiral Yaycı’nın yazdığı altı kitaptan birini getirdim" dedi. Program sunucusunun ağzından "Hah! Mavi Vatan ideolojisinin babası" sözleri döküldüğü dikkat çekti.

İŞTE PROGRAMDA CİHAT YAYCI’DAN BAHSEDİLDİĞİ ANLAR:

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=GbiFGlApY6M&pbjreload=101

"BİZİ YÖNETENLER BİZE YANLIŞ MESAJLAR VERİYOR"

Yaycı’nın yakın zamana kadar Türk Deniz Kuvvetleri’nde aktif görevde bulunduğunu ancak istifa ettiğini anlatan Kalenderidis kitabın arka kapağını çevirdi ve kapakta yer alan Mavi Vatan haritasını göstermek için kameranın yakın plan çekim yapmasını istedi. Kalenderidis "Mavi Vatan, Ege’nin yarısına kadar yayılıyor, peki neden? Çünkü kara sularımızı 12 deniz miline çıkarmadık. Yani Türkiye’ye, taleplerde bulunabileceği boşluk bıraktık" dedi, sözü Türkiye-Libya muhtırasına getirerek şunları söyledi:

"Maalesef bizi yönetenler bize bu konuda yanlış mesajlar veriyor. Örneğin Milli Güvenlik Danışmanı Yardımcısı, Türkiye-Libya mutabakatı ile yaşamayı öğrenmemizi tavsiye etti. Aslında sanki Mavi Vatan’ın sınırlarını kabul ediyor gibi görünelim diyorlar."

"YUNANİSTAN’DA SUBAYLARI HADIM EDİYORUZ"

Programcının, "müsadenizle, bu kitap ne zaman yayınlandı, (Yaycı’nın) Tüm düşüncelerini mi içeriyor?" sorusuna karşılık Kalenderidis elindekinin, Yaycı’nın Nisan ayında yayınlanan son kitabı olduğuna işaret etti ve bu noktada Yunan subaylarla ilgili bir mesele olduğuna vurgu yaparak şunları söyledi:

Burada bir subayın, Türkiye’nin gelecek on yıllarının ulusal stratejisini belirlediğini görüyoruz. Aktif görevdeyken ve şimdi emekli iken… Görevdeyken de kitaplar yazdı. Şunu söylemek istiyorum: Biz Yunanistan’da subayları hadım ediyoruz (ellerini kollarını bağlıyoruz). Yunan subayların, 1967’deki darbeye aktif katılmaları ve açtığı ulusal felakette büyük katkıları ve sorumlulukları olması siyasi sistemi, Yunan subayları hadım etmeye; düşünmelerine, düşüncelerini ifade etmelerine veya kitap yazmalarına müsaade etmemeye sürükledi. (Yaycı’nın kitabını göstererek) Burada bir fark var. Yaycı altı kitap yazdı ve bütün kitapları da Doğu Akdeniz, Libya, Kıbrıs, Girit meseleleriyle ilgili.

"YUNANİSTAN TÜRKİYE KARŞISINDA BİR REHİNE KONUMUNDA"

Yunan istihbaratçı Savvas Kalenderis, Yunan televizyonunda sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Girit’in üçte ikisinin Türk, üçte birinin, yani aslında sadece Hanya’nın Yunan olduğunu söyleyen bu kişidir. (kitapta) bununla ilgili, daha sonra göstereceğim ilgili da harita var. Dolayısıyla, eğer Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarmış olsaydık, (bunun yapılmamasının) ki hiçbir haklı gerekçesi yok. Yunanistan, bugün 12 mil konusunda savaş sebebini dikkate alırsa, yarın başka bir konuda, daha sonra başka bir konuda daha savaş sebebi meselesiyle karşılaşır. Yani Yunanistan gerçekten Türkiye karşısında inanılmaz bir rehine konumuna düşüyor.”

Kaynak: Yunan istihbaratçı: Cihat Yaycı Türkiye’nin gelecek stratejisini belirliyor!

AMERİKA DOSYASI : ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???


ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???

01 Eylül 2020

Demokles’in Kılıcı

ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı?

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır.

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 14 Aralık 2019 (Güncelleme: 01 Eylül 2020)

Türkiye-ABD İlişkileri Giderek Geriliyor

Türkiye, Rusya Federasyonu’ndan (RF) S-400 hava savunma sistemleri alarak bölgedeki askeri dengeyi lehine değiştirdi. Arkasından Barış Pınarı Harekâtı ile Suriye’ye girerek, Kürtlere devlet vadetme kandırmacasıyla bütün bölgeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan İsrail’in planlarını bozdu. Bu durumdan en çok rahatsızlık duyan ülkelerden birisi de Suriye’nin parçalanmasıyla Kuzey Irak’tan Akdeniz’e bir enerji koridoru açmayı hayal eden Fransa’ydı. Doğal olarak bütün bu gelişmeler Washington üzerindeki Türkiye’yi cezalandırma baskılarını artırdı.

Sonunda ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, S-400 alımı ve Barış Pınarı Harekâtı sebebiyle Türkiye’ye yönelik hazırlanan yaptırım tasarısını geçtiğimiz günlerde kabul etti. Karşılık olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’den yaptırım kararı gelmesi halinde; “Gündeme İncirlik de Kürecik de gelir, her şey gelir. Kötü senaryoyu varsayımlar üzerine konuşmak istemiyoruz” diyerek Türkiye’nin üst düzeyde karşılık vereceğini ilan etti. Bu arada ABD Senatosu sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul ederek gerginliği biraz daha tırmandırdı.

Baskı Kurma Stratejisi

Çavuşoğlu’nun söylemlerinden Türkiye’nin ABD’ye karşı elindeki en önemli iki kozun İncirlik ve Kürecik olduğunu anlıyoruz. Bu yazımızda İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini anlatmaya çalışacağız. Ama önce Washington’un izlediği baskı kurma stratejiden kısaca bahsedelim.

Washington, hedef ülke üzerinde baskı kurmak için önce bir yaptırım kararını Kongre’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi’ne getireceğini ilan ediyor. Sonra giderek tehdidin dozunu artırıyor. Bu arada kendisi zaman kazanırken karşı tarafa da zaman tanımış oluyor. Takiben sırasıyla Temsilciler Meclisi kararı kabul ediyor. Karar Senato’ya geliyor. Senato Kararı kabul ederse, Temsilciler Meclisi ile Senatonun yaptırım metinleri aynı olmadığı için ortak metin yazılması için yeni bir zaman ve dolayısıyla rakibe baskı imkânı yaratılıyor. Sonra karar Senato’da onaylanıyor. Son aşamada Başkanın onay süreci başlıyor. Başkan, yaptırım tasarını bekletebilir veya onaylamayarak Senato’ya geri göndererek yeni bir baskı adımı daha oluşturabilir. Anlayacağınız Washington yaptırım tehdidini hedef ülke üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallayıp duruyor.

Türkiye’ye yaptırım uygulayacaklarmış! Kıvırtıp duruyorlar! Arkadaş bu kadar top çevirmeye gerek yok! Maçanız yiyorsa inceldiği yerden kopsun! Fazla naz âşık usandırır! (Bu cümleyi tercüme ederlerken zorlansınlar diye yazdım)

Espri bir yana, bizim de benzer bir taktik uygulamamız gerekiyor. Karşı tarafın hamlelerine göre adım adım izlenmesi gereken bir stratejimiz olmalı. Örneğin Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle ABD, Türkiye’ye ambargo uygulamaya başlayınca Ankara, 1975 yılında birdenbire bütün ABD üslerini kapatmıştı. Bu sefer ABD’ye karşı biz de kademeli yaptırımlar uygulamalıyız.

İncirlik’in Önemi Nükleer Silahlardan Kaynaklanıyor

Bu tespitlerden sonra şimdi sırasıyla İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini açıklayalım. İncirlik üssü, kurulduğu 1954 yılından beri ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli üssü oldu. Her türlü imkân ve kabiliyete sahip olan bu üsten ABD, stratejik bombardıman uçakları veya havada yakıt ikmali ile taktik av bombardıman uçaklarını kullanarak Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar veya Balkanlardaki hedef ülkelere operasyon yapabilir. İncirlik üssü, şu anki kriz bölgeleri Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’e yakınlığı sebebiyle Pentagon’un ateş gücünü bölgeye yönlendirmek için elinde tutmak isteyeceği en önemli üslerden birisidir.

Bütün bunların yanı sıra üste bulunan, NATO’ya tahsisli, ABD’ye ait, uçaklardan atılabilen B61-12 nükleer silahları, üsse ayrı bir önem katmaktadır. 1975 yılında bütün Amerikan üsleriyle birlikte kapatılan İncirlik üssünde nükleer silahların kalmasına ve ihtiyaç halinde kullanılmasına izin verilmişti. Üssün asıl önemi işte bu nükleer silahlardan kaynaklanmaktadır.

Daha önce yazmıştık ancak tekrar etmekte fayda var. Olası bir nükleer savaşta karşı tarafın nükleer silahlarını etkisiz hale getirmek en öncelikli hedeftir. Nükleer silahları etkisiz hâle getirmek için yine nükleer silahlar kullanılır. Örneğin RF ile ABD arasında çıkabilecek nükleer bir savaşta, İncirlik üssü ilk gün Ruslar tarafından nükleer silahlarla vurulacaktır. Barış döneminde bu üste bulunan nükleer silahlar, otomatikman Türkiye’yi Amerikan taraftarı yapmaktadır. Nükleer silahlar, Türkiye ile ABD arasındaki en önemli bağdır. Nükleer silahlar İncirlik üssünden çıkartılırsa iki ülke aradaki bağ da büyük ölçüde zayıflayacaktır[1].

Kürecik Radar Üssünün Asli Görevi İsrail’i Korumaktır

NATO’ya tahsisli olmasına rağmen tamamen ABD tarafından işletilen Malatya Kürecik’teki radar üssüne gelince, bu üs de Washington için olmazsa olmazlar arasındadır. Bu üsteki etkili menzili yaklaşık 1000 km olan radarın asli görevi bölgedeki balistik füze tehditlerini tespit etmektir. Balistik füzeler, ateşlendikten sonra dikine atmosfer dışına çıktıktan sonra hedeflerine yönelmektedir. Bu radar, balistik füzeleri ateşlenmesiyle birlikte takibe alarak hangi hedefe yönlendiklerini tespit edebilmekte ve hedef yakınındaki hava savunma sistemlerine bilgi aktararak, hava savunma sistemlerine reaksiyon süresi kazandırmaktadır. Bu radarın menziline bakıldığında gözlem altında tutulan asıl ülkenin Rusya değil İran olduğu görülecektir. İran’ın bölgede hangi ülke veya ülkelere balistik füzeler ile saldırabileceği düşünüldüğünde Kürecik radarının da kimi korumayı amaçladığı ortaya çıkacaktır. Kürecik radarının asli vazifesi, olası bir savaşta İran’dan İsrail’e atılabilecek balistik füzeleri tespit ederek, İsrail hava savunma sistemlerini önceden bilgilendirmektir.

Bu radarın diğer bir görevi ise Türkiye’yi gözetlemektir. NATO üyesi olan Türkiye, kendi radarları ile oluşturduğu hava resmini NATO ile paylaşmaktadır. Yani Türkiye’nin radarlarının gördüğü uçakları NATO karargâhı da görebilmektedir. Fakat Türkiye istediği izleri NATO’ya aktarmakta, istemediklerini filtreleyerek NATO’nun görmesini engellemektedir. Örneğin Barış Pınarı Harekâtı’na katılan uçaklarımızın nerede, ne yaptığı, NATO’ya gösterilmeyebilir. Ancak ABD’nin Kürecik’teki radarı, uçaklarımızın hangi üsten kalktığını, nerede operasyon yaptıklarını, tanker ve havadan erken ihbar uçaklarımızın nerede beklediğini biz istemesek de görebilmektedir. Üstelik bizim bu radar üzerinde hiçbir yetkimiz yoktur. Kontrol tamamen ABD’nin elindedir. Bu radarın kapatılması, İsrail’in savunmasını önemli ölçüde baltalayacak ve aynı zamanda ABD’nin içimizdeki gözünü kör edecektir.

Diğer yandan İran’a yönelik bir harekâtta muhtemelen bu radar, İran’ın vurmak isteyeceği hedefler listesinin tepesinde yer almaktadır. Dolayısıyla Kürecik radarının varlığı, İran’a yapılacak bir müdahalede Türkiye’yi istemeden savaşın içine çekme potansiyeli taşımaktadır.

Türkiye’nin ABD Yaptırımlarına Karşı Atacağı Adımlar

İncirlik ve Kürecik’in ABD için önemini bu şekilde özetledikten sonra olası ABD yaptırımlarına karşı kademeli olarak neler yapabileceğimizi şu şekilde sıralayabiliriz:

1) ABD’nin yaptırımlarına karşı ilk önce Kürecik radar üssü hiç vakit kaybetmeden kapatılmalıdır. Zaten bu radarın varlığı Türkiye için tehdit teşkil etmektedir.

2) Washington krizi tırmandırmayı tercih ederse ikinci aşamada İncirlik Üssü kapatılmalıdır.

3) Karşılıklı restleşme durumuna gelindiğinde inceldiği yerden kopsun diyerek Atlantik bağın son halkasını oluşturan nükleer silahlar ABD’ye geri gönderilmelidir.

Yaratıcı düşünüldüğünde çok daha başka tedbirlerin değişik sıralamalarla alınabileceği görülecektir. Burada yapılmak istenilen, Washington’a karşı kozlarımızın neler olduğunun anlaşılmasını sağlamak ve giderek tırmanan bir sıralama ile karşı tedbirlerin alınması gerektiğini vurgulamaktır.

Zorda Olan Türkiye Değil ABD’dir

ABD’nin yaptırımlarına karşı korkması gereken Ankara değil Washington’dur. Washington’un zorlamaları Türkiye ile ABD arasındaki bağları giderek kopma noktasına doğru ilerletecektir. Türkiye’de hiç kimse ABD gibi küresel bir gücün düşmanlığını kazanmak istemez. Ancak bu Ankara’nın seçimi olmayacaktır. Türkiye bekası için kendisini korumak durumundadır. Dünya dengeleri değişirken Washington’un dayatmaları, ister istemez Türkiye’yi RF, Çin ve İran’a yanaşmaya yönlendirir.

Türkiye-ABD ilişkilerinin bozulması en çok Putin’i sevindirecektir. Bir NATO müttefikini yanına çekmek, RF’ye çok ciddi avantajlar sağlar. Diğer yandan İncirlik ve Kürecik’in kapatılması, İran’ın Türkiye’den tehdit algılamasını giderek azaltacak ve iki ülke ilişkilerinin gelişmesini sağlayacaktır. Zamanla bu iki ülke İsrail’e karşı müttefik haline gelir. Türkiye, İran ve RF’nin beraber hareket etmesi, Çin’in bu üçlüyü dışarıdan desteklemesi, bütün bölge ülkelerini yeni oluşan bu kutba çekecektir. Böylece hem ABD’nin hem de Avrupa’nın, Ortadoğu, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Balkanlardaki etkinliği kırılacaktır.

Washington, Türkiye’yi kaybetmek istemiyorsa dikkatli davranmak zorundadır. Trump yönetiminin Türkiye’ye yaptırım uygulama konusunda baskı altında olduğu açıktır. Trump’ın hem Türkiye’yi çok üzmeyecek hem de baskı gruplarını susturacak bir formül bulması gerekmektedir. En iyi formülün Türkiye’ye yönelik bir silah ambargosu olabileceği gözükmektedir. Örneğin, Türkiye F-35 programından tamamen çıkartılabilir. Bu uçakları Türkiye’ye vermemek baskı gruplarını biraz olsun susturacaktır. Aynı zamanda ödediği parayı geri almak kaydıyla Türkiye de bu işten karşı çıkabilir. Böylece bir çeşit kazan kazan formülü yaratılmış olur.

Bu arada Türkiye’ye yönelik silah ambargosunun dozu artırılır ve Türkiye milli olarak geliştirdiği sistemlerin uluslararası piyasadan tedarik ettiği parçalarına ulaşamazsa bu sefer Ankara, Moskova ve Pekin’e yönelmek zorunda kalır. Bu sürecin devamı, Türkiye’nin RF ve Çin ile askeri ittifaka yönelmesidir. Bu konuyu da Türkiye’ye ambargo koymak isteyenlerin göz önünde bulundurması gerekir.

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır. Washington’un olası yaptırımlar çerçevesinde Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarını vermekten vaz geçmesi, bu projeye ayrılan kaynağın Milli Muharip Uçak TF-X’e aktarılmasını sağlayacaktır.

Washington’un Türkiye’ye yönelik bir başka seçeneği de ekonomik yaptırımlar olabilir. Ekonomik alanda yaptırım uygulanması, Türkiye-ABD ilişkilerini bir daha onarılmamak üzere bozabilir. Çünkü ekonomik zorluklar, Türkiye’yi giderek artan oranda Çin’e bağımlı hale getirecektir. Türkiye’nin 453 milyar dolar civarında dış borcu vardır. Ekonomik yaptırımlar sebebiyle Türkiye ciddi bir krize girerse, ekonomisini tamamen Çin’e açmak durumunda kalır. Bu durumda Çin, Türkiye’nin bütün ulaşım ve enerji alt yapısını kolayca ele geçirecektir. Giderek tırmanan ticaret savaşlarında Çin’in Türkiye ve coğrafyasında etkin olması hem ABD hem de AB’nin işine gelmeyecektir.

Washington’un şimdilik Türkiye’ye yönelik ilk tercihi sözde Ermeni soykırım tasarısını Kongresinde kabul etmek olmuştur. Türklerin işlemediği bir suçu sanki gerçekmiş gibi dünyaya ilan etmek sadece ve sadece Türk halkının gözündeki ABD algısını daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Uluslararası baskı gruplarını tatmin etmek için ABD ulusal çıkarlarını göz ardı etmemelidir. Bu oyundan zararlı çıkacak Washington’dur.

Bizden söylemesi…

LİNK : [1] https://odatv.com/turkiyenin-kaderi-o-nukleer-silahlardan-kurtulmasina-bagli-0610161200.html

DEMOKRASİ DOSYASI /// Mehmet ASAL : TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ KOLAY KOLAY GELEMEZ. NEDEN Mİ ???


Mehmet ASAL : TÜRKİYE’YE DEMOKRASİ KOLAY KOLAY GELEMEZ. NEDEN Mİ ???

Ocak 2017

Demokrasi, halkın egemenliğini bizzat ve doğrudan doğruya kullandığı yönetim türüdür. Halkın halk tarafından yönetilmesi anlamına gelir ki çoğunluğun mutlak hâkimiyetini reddeden, azınlıktakilerin siyasal ve kültürel haklarının kabul edilmesi gerektiğini savunan bir sistemdir. Burada sizleri uzun cümleler ve tanımlarla sıkmak yerine mümkün olduğunca kısa ve sonuca götürücü açıklamalar kullanacağım.

Bana göre “Demokrasi için dikkate alınması gereken altı temel kıstas” vardır:

  • Ülkenin Eğitim Seviyesinin yüksekliği,
  • Ülkenin Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi,
  • Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması,
  • Ülkenin gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi,
  • Nüfus artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi,
  • Kişi başına düşen milli gelirin fazlalığı ve bunun bölüşümündeki adalet.

Yukarıdaki temel kıstaslara şöyle bir bakıp düşündüğünüzde, ülkemizde neden uzunca bir dönem daha Demokrasinin olamayacağı, herhangi bir detaya bile girmeden kolayca anlaşılabilir. Ancak daha ilk cümleden bir sonuca gitmek yerine bu kıstasları kısaca inceleyelim.

Ülkenin Eğitim Seviyesi:

Türkiye’de Eğitim Durumu. (DİE Sitesinden alınmıştır.)

EĞİTİM DÜZEYİ TÜM NÜFUSA ORANI AÇIKLAMALAR
İlkokul Mezunu % 32 İlkokul diplomalı
Okuma-yazma bilip okul mezunu olmayan % 23,76 Diplomasız
İlköğretim mezunu (8 yıllık) % 4,82
İlkokul mezunu (5 yıllık) % 13,6
ARA TOPLAM % 74,18 Cahil sayılabilecek kesim
Lise Mezunu % 18,1
Yüksek Okul/Fakülte Mezunu % 7,10
Yüksek Lisans Yapmış % 0,49
Doktora Yapmış % 0,13
ARA TOPLAM % 25,82 Aydın sayılabilecek kesim
TOPLAM % 100

Dünya üzerinde, halkının değil % 75’i, % 30-40’ı bile eğitimsiz tek bir demokrasi yoktur.

Ülkenin Jeopolitik Konumu ve komşularıyla ilişkilerinin dengesi:

Türkiye’nin kuzeybatısında Yunanistan ve Bulgaristan; Güneydoğusunda Suriye ve Irak; doğusunda İran ve Azerbaycan; Kuzeydoğusunda ise Ermenistan ve Gürcistan komşu olarak yer almaktadır. Bu ülkelerden Azerbaycan’ı bir tarafa ayırdığımızda kalanların;

  • Hepsinin ırkı farlıdır,
  • Hepsinin dini/mezhebi farklıdır,
  • Hepsinin dili ve bundan ötesi alfabesi bizden farklıdır,
  • Hepsi Türkiye’den daha fakirdir,
  • Hepsi Türkiye’den tarihsel çıkarlar peşindedir,
  • Türkiye’nin NATO’da Yunanistan dışında hiçbiri ile bir ortaklık anlaşması yoktur. Kaldı ki Yunanistan ile NATO İşbirliğimiz ve ortaklığımızın ne kadar güvenilir olduğu da her Türk’ün malumudur.

Siyasi Coğrafyacı ve jeopolitik uzmanları dünyanın kalbi olarak Kafkaslar ve Türkiye’nin bulunduğu coğrafyayı tanımlarlar. Nitekim Halford J. Mackinder ’in (1861-1947) Kara hâkimiyeti teorisi de, Nicholas J.Spykman, (1893-1943) Kenar Kuşak Teorileri de aynı coğrafyayı esas alır. 20.nci yüzyıl başlarında tartışılan ve kabul gören bu teoriler “Deniz Hâkimiyeti” (Alfred Thayer Mahan) ve” Hava hâkimiyeti” teorileri (Alb. Haevy Scitoklian )ile çürütülmeye çalışılmış ise de, bugün, 21nci yüzyılın başında, bu teorilere esas kalbin yerinde hiçbir değişme olmadığını ve hala dünyanın nabzının aynı coğrafyada attığını görmekteyiz.

  • 1970’li yıllarda tüm teoriler tasnif edilerek iki başlık altında toplanmıştır:
    1. Fiziki coğrafyaya dayalı teoriler: Kara Hâkimiyet Teorisi, Kenar Kuşak Teorisi.
    2. Salt kuvvete dayalı teoriler: Deniz Hâkimiyet Teorisi, Hava Hâkimiyet Teorisi.
  • Jeopolitiğin bir amacı, geleceğe ait hükümler çıkarmaktır. Jeopolitiğin asıl önemli özelliği ise uygulamaya yönelik oluşudur. Jeopolitik siyasi coğrafyayı siyasete bağlar.
  • Bunları niye anlatıyorum? ABD Fiziki coğrafyaya egemen olamadığından, salt kuvvete dayalı sistemlerle fiziki coğrafyalar üzerinde etkin olmaya çalışmaktadır. Yani aslında güç olanı başarmaya çalışmaktadır.
  • Oysa Türkiye, Dünyanın kalbi olan coğrafyada, politikalarını oluştururken dünyaya hâkim olabileceği bir siyaseti geliştirememekte ve Salt Güce sahip olan ülkenin suyuna gitmeye çalışmaktadır.
  • Bunun en büyük nedenlerinden biri de, daha önceki yazılarımdan birinde de değindiğim gibi, bizleri yöneten ve özellikle dış politika esasları konusunda karar verici durumda olan siyasilerin, jeopolitik ve buna bağlı jeostratejiyi bilmiyor ve bu konuda araştırıp eğitilmiyor olmalarıdır. Biraz amiyane tabirle, “Sandal kürekçisine uçak gemisi komutasını emanet etmek” le eşdeğerdir bu durum.
  • Bazı düşünürler jeopolitiği siyasi coğrafyanın içerisinde, siyasi coğrafyanın bir bölümü gibi görmek eğilimindedirler. Bu görüş, siyasi coğrafyayı olduğundan fazla, jeopolitiği de olduğundan daha dar bir alana yerleştirmek olur. Jeopolitik siyasi coğrafyanın bir devamıdır. Ancak daha geniş bir alanda ve daha çok sayıda konuyu içerir.
  • Daha anlaşılır bir ifade ile çok iyi bir coğrafyaya sahip olmak tek başına yeterli değildir, önemli olan o coğrafi avantajı uluslararası politikaya ile ülke çıkar ve menfaatlerine dönüştürebilmektir.
  • Aslında büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün de yaptığı budur. Bu coğrafyada yer alan Rusya, İran gibi ülkeleri de yanına alarak, ya da en azından karşısına almayarak, batılı devletlere karşı büyük bir kurtuluş mücadelesi vermiş, ülkeyi ve milleti var etmiştir.

Türkiye’nin jeopolitik konumu; coğrafi konumda sayılan bütün özelliklere ek olarak; Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu ile komşu olması; Kafkasya, Ortadoğu, Balkanlar gibi duyarlı ve sıcak kesimlerin bileşkesinde bulunması; çok önemi bir sınırlar ülkesi oluşu (Doğu kültürü ile batı kültürünün, Hristiyanlıkla İslamiyet’in liberal ekonomi ile yarı kolektif sistemlerin, demokrasi ile totaliter sistemlerin… Sınırında) bütün evrensel politikaların ya hareket noktası, ya hedefi, ya da en azından güzergâh üzerinde bulunması… Gibi çok güçlü özellikler içerir.
İşte Türkiye Atatürk’ten sonra bu önemi anlayamadığından, ülke her zaman Emperyalizmin hedefinde olmuştur ve bundan sonra da olacaktır. Komşularıyla ortak bir dil, din, kültür bağı ne yazık ki yoktur.

Emperyalist ülkelerin yayılmacı politikalarını en zor uygulayabileceği ülkeler tam demokrat ülkelerdir. Bu nedenle onlar bizim Demokrasi ile yönetilmemizi istemezler ve bu 7 benzemez komşu ile her zaman ülkemizi ve demokrasimizi aşındırmak, kendilerine yakın ve çanak tutacak SÖZDE DEMOKRAT OLİGARŞİK YAPILAR tarafından yönetilmemizi isterler.

Doğu Akdeniz’de aleyhimize petrol arar/aratır, PYD-PKK’yı kışkırtır, Ege Adacıklarının İşgaline sessiz kalır, Ermeni Soykırımı diye bir dayatmayı sürekli gündemde tutarlar. Buna karşı, Sosyal-Demokrat Hükümetlerin iş başında olması ve akıllı politikalar üretmesi gerekirken bizim gibi ülkeler, sağ ve muhafazakâr hatta din tandanslı parti ve liderlerince yönetilir, bu liderler BOP eş başkanlığı ile kandırılıp kafamıza çuvallar geçirilir, Seksen milyonluk ülke bir Twitter Mesajı ile aşağılanabilir.

Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması:

Din kuruluşundan beri gerek Osmanlı Dönemi gerek genç Türkiye Döneminde, her zaman etkili olmuş ve Devlet İdaresinde İslami akımlar ve kayırmalar alenen yapılmış, laiklik ilkesi hemen hiçbir dönemde anlaşılamamış ve uygulanmamıştır.

Osmanlı’nın kuruluşundan bu yana, yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır.

Din; giderek genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikat ayrımları din öğesinin yerine belirleyici olmuşlardır.

Tasavvufi tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği; 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha da öne çıkmıştır. Devlet-siyaset adamları, bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi tarikatın bağlısı olmak, bir dergâha / tekkeye devam etmek, bir mürşide bağlanmak geçerli bir moda olmuştur.

Ne yazık ki, bu yüzyılda da aydınlar arasında aynı durum oldukça yaygındır. Ayrıca toplumun üst katmanları, salon toplantılarıyla bu tür gelişmelere öncülük etmektedirler.

Mevlevilerle Bektaşiler arasında öteden beri süregelen, devlet içinde egemenlik kurma, yönetim kadrolarını oluşturma yarışı vardır. Bu durum, her iki tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için örgütlendiklerini, birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla devleti yürütmede söz sahibi olduklarını veya söz sahibi olmak için çabaladıklarını göstermektedir.

Sünni tarikatlar Milli Mücadele’ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele’nin doğrudan içinde yer almış, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal’in önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı bir hareket yürütmüşlerdir.

Alevilikte kadın, Sünniliğin tam aksine, kesinlikle toplumdan tecrit edilmemiştir. O, toplumun eşit bir parçasıdır. Dini törenlerde dahi başını örtmez. Bu törenlerde kadınlar ve erkekler birlikte dans ederler ve hatta topluluğa saygı kuralını gözetmek koşuluyla içki dahi içebilirler.

Mustafa kemal Atatürk kadının toplum için önemini vurgulayıp bunları yasalar ile teminat altına almıştır. Ancak, 1938 den başlayarak Türkiye’de en ucuz ve kolay siyaset aracı “DİN SÖMÜRÜSÜ” olmuştur. Bu sömürü o kadar ileri gitmiştir ki 1986 dan sonra Sistematik bir şekilde tüm Ordu, Polis ile Hukuk Sistemi, Fetullah Gülen denen bir din bazın eline geçmiş ve ülkenin neredeyse “İran’ laşacağı” 15 Temmuz darbesi kıl payı atlatılmıştır.

Bundan gerekli dersler alınabilmiş, “DİN SİYASET DIŞI ALANA” çekilebilmiş ve “LAİKLİK UYGULANMAYA BAŞLAMIŞ” mıdır? Ne yazık ki hayır.

Oysa Demokrasinin olmazsa olmazı;

Laiklik anlayışı ve dinin tamamen siyaset dışına çıkarılması, kadının özgürleşmesi, kadının erkeğin köleliğinden ve hegemonyasından çıkartılmasıdır ki daha uzunca bir süre bu mümkün görülmemektedir.

Ülkenin gelenekleri ve Demokrasi Mücadelesinin geçmişi:

Ne yazık ki bu konuda da ümitli olabilmek mümkün değildir. Siyasi hayatı sürekli “Gericilik ve Askeri Müdahalelerle geçmiş” bir ülkenin elbette Demokrasi karnesinin de iyi olması beklenemez.

Cumhuriyetin ilanı ve Hilafetin kaldırılmasına kadar olan tarihi süreçte, iki ayrı defa Meşrutiyet İlanına rağmen Demokrasi alanında bir ilerleme kaydedilememesi ve gayretlerin sözde kalışı dışında Demokrasi ve Özgürlükler adına bir şey yapıldığını, inşa edildiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Cumhuriyetin ilanı ile 1938 arasında geçen 15 yıllık sürede Demokrasi ve insan hakları, laiklik, erkek-kadın eşitliği alanında yapılan reform ve atılımlar, 1938’den sonra irticai hareketler nedeniyle tekrar geri gitmeye başlamıştır.

Dini Kuralların tüm topluma yaygın ve egemen olması isteği, hatta adı çok net söylenmese de ŞERİAT vurguları ve istekleri; bırakınız Demokrasiyi ileri götürmeyi, gemiyi sürekli denizin dibine doğru çekmek isteyen bir gemi demiri işlevi görmüştür.

Bugün modern demokratik yönetim sistemi ve anlayışı denildiğinde, genellikle Batılı sanayileşmiş ülkelerin gelişmiş, liberal demokrasi olarak bilinen seçimli demokrasi yöntemi anlaşılmaktadır.

İnsanlığın varoluşundan beri Klâsik Cumhuriyetçilik anlayışı, farklı iki temel problematikten hareket eden iki farklı ekol halinde gelişmiştir. Bunlardan biri, Atina, diğeri ise Roma Ekolü’dür.

Aristoteles tarafından temsil edilen ve insanı ancak siyasal topluma katılmak suretiyle beşeriyetini tamamlayabilecek ve gerçekleştirebilecek bir varlık olarak gören Atina Ekolü’nün temel problematiği, erdemli yurttaştır. Atina demokrasisinde yurttaşlık erdemi prensibi önemliydi ve bu prensip, siyasal topluma (site) adanmışlığı ve özel hayatın kamusal hayata tabi olmasını veya feda edilmesini gerektirmekteydi.

Cicero tarafından temsil edilen Roma Ekolü ‘nün temel problematiği ise, meşru yönetim tarafından güvence altına alınmış olan güçlü bir özgürlük idealidir.

17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’da mutlak monarşilerden demokratik yönetime geçişte, iki siyasal düşünce geleneğinin merkezi göze çarpar. Bunlardan biri cumhuriyetçilik, diğeri ise liberalizmdir.

Modern liberalizmin ve liberal demokratik düşüncenin ortaya çıkmasında, Yöneticiler (krallarla) başlıca sınıflar arasında meşru otorite alanıyla ilgili süre giden mücadeleler; köylülerin ağır vergilere ve diğer sosyal yükümlülüklere karşı isyanlar; ticaret, alış-veriş ve pazar ilişkilerinin yaygınlaşması; teknolojide (özellikle askeri teknolojide) kaydedilen ilerlemeler; başta İngiltere, Fransa ve İspanya olmak üzere ulusal monarşilerin konsolidasyonu; Rönesans’a özgü kültür ve düşünce yapısının gittikçe yaygınlaşması; din eksenli çatışmalar ve Katolikliğin evrenle ilgili iddialarına yönelen itirazlar; nihayet din ve devlet arasındaki mücadeleler gibi tarihi gelişme ve değişmelerin değişen ağırlıklarda payı vardır. Ancak, tüm bu dönemlerde cumhuriyetçi düşünce geleneğinin birikimi çok önemlidir.

Osmanlı’ya baktığımızda, 2 adet cılız ve sonuçsuz Meşrutiyet ilanı dışında hiçbir demokratik mücadele ve birikim görememekteyiz. Tüm ilerici adımlar ve mücadeleler de hep Ordu Eksenli olmuştur. Bu da Demokrasinin istediği ve uygun gördüğü bir durum değildir.

Batılıların yüzyıllarca süren mücadele, birikim, Fransız İhtilali, Reform hareketleri vb. gibi, vasıtalarla elde ettikleri Demokratik süreç ve sonuçlar, bizlere bu alanda mücadele etmemize gerek kalmadan büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk tarafından armağan edilmiştir.

Ne yazık ki bizler bu armağanın kıymetini bilememiş ve hep geçmişe, Padişahlığa, Monarşiye ve Hilafete özenmiş ve bu uğurda ülkeyi ilerletmek yerine gemiyi tornistan çalıştırarak geriye çekmiş bulunmaktayız.

Nüfus artışının kontrolü ve dengeli büyümeye geçilmesi:

Bütün canlıların ortak özelliklerinden birisi de üreyebilmeleridir. İnsan haricindeki canlı topluluklarının artışı ekosistemler tarafından kontrol edilmektedir. İnsan zekâsı ve teknolojisi sayesinde böyle bir kontrolün dışında kalmayı başarmıştır. Canlıların en az üreyenlerinden birisi olmasına rağmen insan, dünya nüfus artışı günümüzün önemli sorunlarından biridir. Türkiye’nin de en önemli sorunu da, Nüfus artış politikasının yanlışıdır.

Nüfus artışı, gelişmiş ülkelerde % 0,5-1 civarında artarken, gelişmekte olan ülkelerde % 2-3 gibi yüksek oranlarda artmaktadır. Bu gelişme, dünyanın demografik yapısında önemli değişmelere ve sorunlara yol açmaktadır.

Halen 7 milyar civarında olan dünya nüfusunun 1 milyar kadarı gelişmiş ülkelerde, 6 milyardan fazlası da gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadır. Hızlı nüfus artışı, gelişmekte olan ülkelerde kaynakların yetmemesine, kalkınma hızlarının yavaşlamasına, ekonomik ve sosyal sorunların artmasına neden olmaktadır. Nüfus artışı ile birlikte ele alınması gereken en kritik nokta eğitimdir.

İçsel büyüme teorileri ile birlikte beşeri sermayenin ön plana çıkması, eğitimin ekonomik büyüme üzerindeki rolünün de tartışılmasına neden olmuştur. Eğitim ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi inceleyen çok sayıdaki çalışmada, eğitimin ekonomik büyümeyi pozitif yönde etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.

Eğitimin teknolojik gelişme ve toplam faktör verimliliğini artırarak ekonomik büyümeye katkı sağladığı da çok açıktır. Ancak; Ekonomik büyüme sürecinde nüfus artışının rolü tartışmalıdır. Büyüme ve nüfus artışı ilişkisi birçok yönden araştırmacıların ilgisini çekmiştir.Konu üzerindeki görüşlerin çoğu, nüfus artışını ekonomik büyümenin üzerinde bir engel olarak görürken, bazıları da ekonomik büyümeyi hızlandırıcı etken olarak kabul etmektedir.

Nüfus ve büyüme üzerine yapılan çalışmaların büyük bir bölümü kalkınmakta olan ülkeler üzerinde yoğunlaşmıştır. Çünkü bu ülkeler sanayileşmenin henüz başlangıç dönemindedirler. Büyüme ile birlikte bu ülkelerin doğum oranlarında fazla bir artış görülmemiş, buna karşılık ölüm oranında meydana gelen düşüş ile birlikte nüfusları hızla artmıştır. Bu ülkelerde nüfus ile büyüme arasındaki ilişkinin belirlenmesi, geleceğe yönelik büyüme stratejilerinin oluşturulmasında oldukça önemlidir.

Türkiye’de bu alanda dikkat çeken bir örnek oluşturmaktadır.

Yurdumuz, eğitim alanında her yıl çok daha fazla derslik, okul, öğretmen ihtiyacı duyan bir ülkedir. Yani mevcut okulları ıslah etmek, modernleştirmek bir yana her yıl yeni okul binalarına, dersliklere ve öğretmenlere ihtiyaç vardır.

Oysa bir batı ülkesinde nüfus artmadığı veya çok az arttığı için, bu ülkeler yeni bina ve derslikler yerine mevcutları yenilemekte, öğretmenlerini yüksek lisans ve doktora programları ile eğitmekte ve modernize etmekte, böylece daha iyi bir eğitim sistemi sonucu yetişen verimliliği yüksek nüfus ile GSMH ‘arını arttırarak refah düzeylerini yükseltmektedirler.Türkiye ise her geçen yıl daha başarısız PISA neticeleri, Üniversite sıralamaları ve sonuçları ile Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) küresel eğitim araştırmasında 76 ülke arasında 41. sırada yer almaktadır.

Kalkınmakta olan bir ülke olarak hızlı nüfus artışı en başta Eğitim de olmak üzere ülkemize sürekli KALİTESİZLİK getirmekte ve Kişi Başına Düşen Milli Gelir de hiçbir zaman refah düzeyine ulaşmamaktadır. Refah olmayan yerde Demokrasinin de gelişemeyeceği son derece açıktır.

Kişi başına düşen milli hasılanın fazlalığı ve bunun bölüşümündeki adalet:

Her ne kadar yukarıda son bölümde buna değinmiş olsam da Kişi başı milli gelir aslında ülkelerin gelişmişlik düzeyini belirler. Yani kişi başı milli gelir ne kadar fazla olursa, o ülkenin gelişmişlik seviyesi de o kadar yüksek olur.

Kişi başı milli geliri tanımlamak gerekirse, bir ülkenin gayri safi milli hasılatının (GSMH) o ülkenin nüfusuna bölünmesi sonucu ortaya çıkan sonuçtur denebilir.

Kalitesiz ve üretmeyen insan gücü, kişi başına düşen refahı sürekli aşağıya çeker ki bu da özellikle dengesiz ve bana göre kalitesiz nüfus artışının bir sonucu olarak ülkemizi sürekli fakir ülkeler liginde bırakır, bir üst lige yükselemeyiz.

Ülkemizde eğitimli ve refah düzeyi yüksek aileler tek ya da en çok iki çocukla yetinirken, eğitim seviyesi düşük ve gelir düzeyi toplum standardının altında kalan aileler, 3-4 hatta 5 çocuğa kadar sürekli olarak çoğalmaya teşvik edilmekte ve çoğalmaktadır. Üstelik bu teşvikin hiçbir bilimsel ve ekonomik açıklaması ve gereksinimi yokken tek itici ve çoğaltıcı gücü Dinsel Motif olmaktadır.

Böyle durumlarda; aynı ülkenin fertleri arasında gelir açısından uçurumlar oluşmakta, refah adil olarak bölüşülememektedir. Refah düzeyi yüksek kişiler Demokrasi ve kişisel haklarına önem verip bu uğurda maddi ve manevi fedakârlıklara katlanabilirken, gelir düzeyi düşük kişilerin tek beklentisi daha fazla kazanabilmek, hem de ne pahasına olursa kazanabilmek olabilmektedir.

Öncelik olarak Maddi Kazanca yönelme neticesinde, toplumda ahlak anlayışı da çöküntüye uğramakta ve yasal olsun olmasın her yol daha fazla kazanç için geçerli kabul edilebilmektedir. Bu da Demokratikleşme ve Adalet alanında en büyük çıkmazı oluşturmaktadır.

SONUÇ:

Sayfalarca sürebilecek bir incelemeyi size burada çok özet şekilde vermeye çalıştım. Aslında, zaten bildiğiniz pek çok hususu sizlere sadece toplu ve kısa bir şekilde hatırlatmak istedim.

Batı Ülkelerine gittiğimiz zaman oradaki “İnsan hakları ve özgürlükler” ile “Demokrasi” anlayışına imrenmekteyiz. Ancak unutmayalım ki bu hak ve özgürlükler, uzun ve ciddi mücadeleler sonucunda ve EĞİTİM DÜZEYİ BİZDEN ÇOK YÜKSEK fertlerin yaşadığı coğrafyalarda ter dökerek, çaba göstererek, birçok zorluğa göğüs gererek ve Demokrasi Mücadelesi verilerek kazanılmıştır.

“Hak verilmez alınır” deyişindeki kast edilen anlam da bu olsa gerek.

O zaman tekrar başa dönersek; “Türkiye’ye daha uzunca bir süre Demokrasinin kolay kolay gelemeyeceğini” söylemek sizce de bir kehanet mi olacaktır?

Esen kalın… Mehmet ASAL

MİLLİ SANAYİ DOSYASI /// MEHMET ASAL : TÜRKİYE SANAYİ DEVRİMLERİNİ NEDEN ATLADI ???


MEHMET ASAL : TÜRKİYE SANAYİ DEVRİMLERİNİ NEDEN ATLADI ???

YAZAN ve DERLEYEN: Mehmet Asal Mayıs 2020

Bazı Kısımları Mahfi Eğilmez’in Kitabından aynen alınmıştır.

(Değişim sürecinde Türkiye: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sosyo-ekonomik bir değerlendirme)

Avrupa, imparatorlukların dağılmasıyla ulus devletlere dönüşüp aydınlanmanın ardından sanayi kapitalizmine geçerken, Osmanlı İmparatorluğu hep bir ümmet devleti olarak kalmıştır.

Osmanlı; ne tam olarak aydınlanmaya girebilmiş ne de sanayi kapitalizminin getirdiği rüzgârı yakalayabilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla aydınlanma ve sanayileşme atılımı gibi kazanımlar ortaya çıkmıştır. Ne var ki bunlar, toplumca bir çaba karşılığı elde edilmiş kazanımlardan çok, ilerici bir kadronun getirdiği düzenlemelerdi.

O nedenle de toplum tarafından tam olarak sahiplenilmediler. Son yüz yılda ülkemizde yaşanan sosyo-ekonomik evrim, başlangıçta ileriye doğru olsa da sonradan çok daha karışık bir görünüm içine girdi.

Bizde hiçbir zaman geniş bir sanayi burjuvazisi oluşamadı. Daha çok bir esnaf burjuvazisi oluştu.

Hiçbir zaman kapitalizm, ahbap-çavuş kapitalizmini aşamadı. Türkiye bazen Batı’ya bazen Doğu’ya, bazen ileriye bazen geriye doğru kararsız bir denge içinde savrulup durdu.

Osmanlı’nın başından beri yönetimde din etkeni belirleyici rol oynamıştır.

Din; giderek genellik özelliğini koruyamamış, mezhep ve tarikat ayrımları din öğesinin yerine belirleyici olmuşlardır.

Tasavvufi tarikatların gerek halk üzerinde, gerekse asker-sivil yönetici bürokrasi üzerindeki belirleyici ve yönlendirici etkinliği; 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde daha öne çıkmıştır.

Devlet-siyaset adamları, bilim adamları ve düşünürler arasında herhangi bir tasavvufi tarikatın bağlısı olmak, bir dergâha / tekkeye devam etmek, bir mürşide bağlanmak geçerli bir moda olmuştur.

Mevlevilerle Bektaşiler arasında öteden beri gelen bir devlet içinde egemenlik kurma, yönetim kadrolarını oluşturma yarışı vardır.

Bu durum, her iki tarikatın da çok erken dönemlerden beri egemenlik kurmak için örgütlendiklerini, birçok devlet adamını yanlarına çektiklerini, bunlar yoluyla devleti yürütmede söz sahibi olduklarını ve söz sahibi olmak için çabaladıklarını gösterir. Bunun en yakın örneklerini de Türkiye 2002-2016 yılları arasında yaşamıştır.

Osmanlı’ya baktığımızda; Padişah I.İbrahim döneminden (1640- 1648) beri sarayda Mevleviler egemendirler.

3. Ahmed, 1703’de bir Yeniçeri ayaklanması sonucu yönetime getirildi. Padişahın Kılıç Kuşanma Töreni’nde Silahtar Ağa ile Nakibüleşraf bulunmasına karşın, asıl rolü Yeniçeri Ağası oynadı.

Bu tarih ve olay siyasal bakımdan Yeniçerilerin resmen Bektaşilerle birleştiği ve kendilerini "Bektaşi köçekleri" olarak niteledikleri tarihe rastlar.

Bektaşilerin, Mevlevilerin elindeki ayrıcalık ve yetkileri ele geçirdikleri biçiminde ilk görünüş Hasluck’a göre bu olaydır. Padişaha yasallık sağlayan güç böylece Yeniçeri-Bektaşi bütünlüğüyle simgeleşmiş olur. Böyle olmasına karşın sadrazamlık, şeyhülislamlık gibi en üst görevler hala Mevlevilerin elindedir.

18. yüzyılda siyasal alanda Bektaşilerle Aleviler arsında bir uzlaşma, bir alan ve görev paylaşımı, bir dengelenme kurulur. Böyle olmasına karşın, yine de bu yüzyıl boyunca padişahlık makamının yasallaştırması (meşrulaştırması) konusunda Alevi-Bektaşi yarışı sürer.

2. Mahmud Bektaşilere, tarihleri boyu en büyük darbeyi vurmuştur. Onun Yeniçeri ve Bektaşilere uyguladığı 1826 kırımı ve yasaklaması üzerine geri kalan Bektaşi ve Yeniçeriler özellikle Balkanlardaki Dere beylerle birleşerek son savaşlarını verirler. Yeniçeriler küçük esnaf ve halk kesiminin bir bölümünde Bektaşilik güçlenmesine karşın, 2. Mahmud ulemayı ve öteki Sünni tarikatları yanına alabilmiştir. Öyle ki, ulema arasında da Mevlevilik tutulmaktadır.

Yeniçerilik-Bektaşiliğin kaldırılışında da tüm Sünni tarikat şeyhleriyle, asker-sivil Sünni bürokrasi ve Sünni ulema padişahın destekçisi olmuş, Bektaşiliğin gücünü kırmada, dahası ortadan kaldırmada ortak hareket etmişlerdir.

Bektaşiler, yedikleri darbe sonucu Tanzimat dönemine kadar bellerini doğrultamamışlardır. Fakat ondan sonra Bektaşilik-Masonluk-Jön Türklük bağlantısı biçiminde yeniden gücünü toparlamış ve yönetime yön verme savaşımına başlamıştır.

Bektaşilik, Alevilik zemininde bir tarikat olmasına karşın, Mevlevilerin ancak bir bölümü Alevi eğilimlidir.

Bunlar zaten Sünni Mevlevilik içerisinde Alevi bir inanç çizgisi izlemişlerdir.

Mevleviler Sünni ve Ortodoks yanları nedeniyle zaman zaman yönetimlere ortak edilmişlerse de, Alevi ve Bektaşilere hiçbir zaman bu olanak tanınmamıştır.

Bektaşilerin asıl kaynağı Balkanlardaki ve Anadolu’daki köylülerdir. Eski Türklük özünü bağrında taşıyıp getirmiştir. Mevleviler ise, özellikle Anadolu kentlerinde etkin olmuş, kentli bir tarikattır.

Tarikatlarda, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra ayrışma olur. Sünni tarikatlar padişah ve halife yanlılıklarını açıkça ortaya koyarlar. Bektaşilerle Mevleviler padişah-halife karşıtı bir siyaset izlerler. İttihat ve Terakki Partisi’nin yönetimi yıllarında toplumda yapılan her ileri reformu desteklerler.

Sünni tarikatlar Milli Mücadele’ye de yer yer karşı çıkıp, halifenin sesini dinlerken, Alevi toplumuyla Bektaşi ve Mevlevi tarikatlar Milli Mücadele’nin doğrudan içinde yer alır, emperyalizme ve halife-padişahlığa karşı M. Kemal’in önderliğindeki ulusal bağımsızlıkçı hareket olarak savaşım yürütürler.

Mustafa Kemal, Alevi-Bektaşilerle "ittifak" kurar. Emperyalizmin ve ülkede gericiliğin temsilcisi padişah-halifeliğin gücü bu ulusçu, bağımsızlıkçı ve yurtsever bağlaşıklıkla kırılır.

İslam’daki tarikatların çoğu Anadolu’da kitle bulabilmiş, 11. yüzyıldan itibaren Türk toplumunun yerleştiği bu bölgede yayılabilmiş ve yandaş bulabilmişlerdir. Osmanlı’nın Yakınçağında özellikle askeri kesimler arasında Bektaşilik; yüksek yönetici kesimde Mevlevilik; ulema arasında Nakşibendilik; halk arasındaysa Kadirilikle Halvetilik daha çok tutunabilmiştir.
Bektaşiliğin liberal, laik, demokratik, ulusal bağımsızlıkçı niteliği bağımsızlık hareketinde bizzat yer alan kadrolarla harekete katılmıştır. Atatürk de bu inançtan olanlardan biridir.
2. Mahmud’un Bektaşi ve Yeniçeri yasağı, Bektaşi yazınının yeraltına çekilmesine neden olmuştu. Fakat 1869’dan itibaren yeniden basımlar başlamıştır.

Abdülhamid’in 1908’de Jön / Genç Türklerce devrilmesiyle Bektaşiliğin "küçük Rönesans’ı" başlar.

Son iki yüz yılda birçok paradigma değişimi yaşandı. Bunlar arasında her türlü sistemin değişmesine yol açan iki tanesi çok önemli:

Sanayi devrimi ve küreselleşme.

Batı dünyasında sanayi devriminin yarattığı paradigma değişimi, esnaf sınıfının bir bölümünün, birikimini ve kredi sistemini kullanarak sanayici veya tüccar konumuna geçmesini sağladı. Böyle bir birikimi olmayan ve kredi de kullanamayan esnaf da ücret karşılığı çalışan emekçi sınıfına geçti.

Sanayi devriminden önce de zengin çiftçilerin, tüccarların ve büyük esnafın oluşturduğu bir burjuva sınıfı vardı. Sanayi devriminden sonra sanayici olan esnafın da katılımıyla bu sınıfı oluşturanların hem sayısı hem de zenginliği arttı. Ve ilk kez sanayi ve ticaret burjuvazisi, aristokrasi ve emekçi sınıfının karşısında yeni bir sınıf olarak yer aldı.

Bu yeni burjuva sınıfı, bir yandan edindikleri eğitim ve kültür düzeyiyle aristokrasiye yakın bir yer edinirken bir yandan da esnafın çalışkanlığına yakın bir çalışma disiplininin içinde oldu.

Osmanlı İmparatorluğu, aydınlanmaya geçemediği, oradan da sanayi devrimine giremediği, dolayısıyla ekonomik yapıda bir paradigma değişimi yaşamadığı için Osmanlı esnafı böyle bir dönüşümden geçmedi ve esnaf olarak kalmaya devam etti.

Sanayi devrimine geçiş kısmen Cumhuriyetle birlikte başladı ve halen devam ediyor. Bu gecikmiş sanayi devrimine giriş, esnafın sanayi burjuvasına dönüşümünü henüz sağlayamadı. Aradan geçen 100 yılda gelinen noktada esnafın az sayıda bir bölümü sanayi burjuvası olurken daha çoğu ya esnaf burjuvası oldu ya da esnaf olarak kaldı.

Esnaflıktan sanayi burjuvalığı na değil de esnaf burjuvası konumuna geçen kuşakların kafası karışıktır. Bir yandan daha üst değerleri benimser görünse de bir yandan aklı hep daha alt değerler de takılı kalır.

Bunu, çocuğuna klasik piyano veya bale dersleri aldıran ama yalnız başına kaldığında arabesk müzik dinleyen ailelerin durumuna benzetebiliriz. Aradan 3-4 kuşak geçmeden bu kafa karışıklığı kaybolmaz.

Küreselleşme, paradigma değişimlerinin sonuncusu olmayacaktır. Küreselleşme ile birlikte soğuk savaş sona erdi, küresel sistemde Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya ya da kapitalizm ile sosyalizm arasında bölünmüş, iki kutuplu olmuş dünya tek kutuplu hale geldi.

Soğuk savaş döneminde var olan dengelerin yok olmasıyla Amerika Birleşik Devletleri tek başına sistemin lideri konumuna geldi. Küresel sistemin Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliği altında toplanması pek çok kişi tarafından coşkuyla destekten ve beklenen bir gelişmeydi. Kötülüğün lideri olarak görülen Sovyetler birliği dağılmıştı.

Beklentilere bakılırsa barış gelecek çekişmeler bitecek dünyanın geliri dünyanın ortak refahı için harcanacaktı. Ne var ki gelişmeler beklentilerle aynı yönde olmadı.

Amerika Birleşik Devletleri bu dönemde dünyaya liderlik edebilecek bir olgunluk içine girip barışa önderlik edemedi, hatta tam tersine birçok bölgesel savaşın ya düzenleyicisi ya da yönlendiricisi konumunda oldu.

Karşısında onu dengeleyecek bir gücün olmaması Amerika Birleşik Devletleri’ne küstahça hareket edebilme olanağı verdi ve Amerika Birleşik Devletleri bunu aşacak bir olgunluğa erişmediğini her fırsatta ortaya koydu.

Bugün geldiğimiz aşama soğuk savaşın sağladığı güç dengesinin, bugünkü dengesiz güç durumundan daha iyi bir durum olduğunu gösteriyor. Bütün bunlar bize gelecekte küreselleşmenin bir başka paradigma değişimi ile sona erebileceğini gösteriyor.

Türkiye Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana sosyal ekonomik ve kültürel bir değişim yaşıyor. Bu değişimin ekonomi açısından birçok dönüm noktası var. Değişimin giderek hızlandığı ve farklılaştığı son 35 yılda yaşamış dört dönüm noktası önemli.

Birinci dönüm noktası 1980’lerde başlayan ekonomik sistem değişikliğidir Türkiye 1980 lere kadar arada bir değişim denemesi geçirmiş olsa da kamu kesimi ağırlıklı karma ekonomik yapıyı 1980’lerden başlayarak özel kesim ağırlıklı hale getirmeye yöneldi ve bu alanda epeyce yol aldı.

İkinci dönüm noktası 2001 ekonomik krizidir. Bu kriz eski yapıyı, eski düşünceleri ve dayanaklarını büyük ölçüde tasfiye ederek paranın en kutsal değer hale gelmesine yol açtı. AKP’nin iktidara gelişinde 2001 ekonomik krizi son derece ağırlıklı bir rol oynadı.Birinci ve ikinci dönüm noktalarının geçilmesi sonuçta bir esnaf iktidarına zemin hazırladı.

Üçüncü dönüm noktası, Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri’nin güdümünde ki büyük Orta Doğu Projesi’nde rol almasıdır. Bu Türkiye’yi Orta Doğu’dan uzak durmayı Öngören altın kuraldan uzaklaştıran tarihi bir karardır.

Dördüncü dönüm noktası çok uzun bir süreden beri Avrupalı olmayı hedeflemiş ve bu yolda Avrupa birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlamış olan ülkenin küresel kriz sonrasında değişen eğilimleri sonucunda Avrupa’dan giderek uzaklaşmaya başlamasıdır.

Türkiye’de geçmişte sanayici büyük çiftçi tüccar asker ve bürokrat tek başına ya da birlikte temsil edilebilecek şekilde iktidar olmuştu. 1960’larda işçiler iktidar olacakmış gibi görünüyordu ama olmadı. Esnaf ise ilk kez 2002 sonunda iktidar oldu.

Özal iktidarı sırasında da iktidarda küçük bir payı olmuştu ama ilk kez tek başına iktidara gelmesi 2002 seçimiyle oldu.

Esnaf dediğimizde mutlaka iktidar sahiplerinin esnaf olması gerektiği anlaşılmamalıdır. Esnaflık tıpkı bürokratlık gibi biraz da zihniyet meselesidir. Esnaf hem emeği hem de sermayeyi temsil eder. Halkın içinde olduğu için dertlerini ve basit sorunlarını en iyi bilen kesimdir. Esnaf iktidarında; çözümler, destekler ve ilgi göçle gelip te bir türlü kentli olamamış olan, geleceği sıkıntılı algılayan insanlara yöneldi ve büyük oy desteği sağladı.

Türkiye’nin değişimi açısından hedef olarak aralarına girmeye çalıştığı Avrupalı devletlerden en büyük farkı, esnafın iktidar olması meselesidir.

Bu farklılığın temel nedenlerinden birisi Avrupa’da esnafın sayıca ve güç olarak çok geriye düşmüş olmasına karşılık Türkiye’de tam tersine sayıca artmış ve güçlenmiş olmasıdır.

Türkiye’nin içine girmeye çalıştığı Avrupa ailesinde hiçbir ülkede esnaf iktidarı söz konusu değildir. Ya sermayenin tarafındaki muhafazakârlar ya da emeğin tarafındaki sol partiler, ya da her iki kesimin oluşturduğu koalisyonlar siyaset dümenindedir. Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik sosyal ve kültürel değişimi aralarına katılmaya çalıştığı gruptan farklı bir yöne doğru hareketlenmiş bulunuyor.

Türkiye bu dönemde Amerika Birleşik Devletleri’nin güdümü ile Orta Doğu’nun liderine soyundu. Ne var ki bu liderliği yürütemedi. Başlangıçta Avrupa ailesine katılmayı hedeflemiş görünüyordu. Son dönemlerde tersi söylemler gündeme gelmeye başladı. Bir süre sonra çok daha net bir yön düzeltmesi olması kaçınılmaz görünüyor.

Yani Türkiye ya Avrupa’dan başka bir yöne doğru gidecek ya da Türkiye’yi yeniden Avrupa’ya yönlendirecek bir iktidar değişimi olacaktır.

AKP, iktidara ekonomik kriz sonucunda geldi. Ekonomi AKP’nin iktidara geldiği ortamdan daha kötüye gitmedikçe, insanlar o referans tarihindeki durumdan daha kötü duruma düştüklerini görmedikçe, AKP’nin ekonomi kökenli bir gelişmeyle iktidarı kaybetmesi pek olası görünmüyor.

Ekonomik krizlerde ilk ve en büyük darbeyi esnaf alır. Satışları düşer para kazanamaz hale gelir, hatta bir bölümü işini tasfiye eder. Esnaf ancak o zaman Siyasal iktidardan desteğini çeker. İlginç bir biçimde bugün esnaf, kendi iktidarına son verebilecek en önemli güç gibi duruyor.