SAVAŞLAR DOSYASI /// Kıvanç TERZİOĞLU : Türkiye ile Yunanistan savaşırsa


Kıvanç TERZİOĞLU : Türkiye ile Yunanistan savaşırsa

Mısır’la yaptığı (MEB) Münhasır Bölge Antlaşmasıyla, Türkiye’nin Libya’yla imzaladığı “Deniz Yetki Alanları” anlaşmasını yok sayan Yunanistan; Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi müslüman ülkelerin yanında siyonist İsrail ile Hristiyan Fransa ve diğer AB ülkelerinin desteğini alarak ülkemizi karasularına hapsetmeye çalışmakta ve Türkiye’nin bölgedeki egemenlik haklarını ihlal etmektedir. Batının şımarık çocuğu Yunanistan’ın uzun zamandan beri Ege’de, antlaşmalarla askersizleştirilmiş adaları silahlandırmak ve Ege’de aidiyeti anlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve Kayalıkları işgal ederek fiili bir durum yaratmak suretiyle, Türkiye’nin güvenliğine ve ekonomik çıkarlarına zarar verme politikası izlemektedir. Tarihte Türklerle girdiği her savaşı kaybettiği için “yenik pehlivan güreşe doymaz misali şimdi de haklıymış gibi, arkasına aldığı destekle gerilimi tırmandırmaktadır. Malesef bu komşumuz, antlaşmalarla teminat altına alınmış taahhütlerini, yükümlülüklerini, mecburiyetlerini ihlal etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Askeri açıdan baktığımızda, Muhtemel bir savaşın akıbeti daha ziyade Deniz ve Hava Kuvvetleri tarafından belirlenecektir. Bu konuda Türkiye avantajlıdır. Yunan ordusunun Türkiye ile savaşarak adaları savunması, Batı Trakya’yı elde tutması ve harbi kazanması mümkün değildir. Belki kendilerince çılgın harekat planları yaparak Türkiye’ye zarar vermeyi hayal ediyor olabilirlerse de uygulamada çok ağır bir bedel ödeyebiliriler. Savaş tecrübesi bulunmayan, ülkemizi hedef alarak yapılanan Yunan Kara Kuvvetleri’nin ekipmanlarını, araçlarını nicelik ve nitelik üzerine değerlendirecek olursak, bakmayın siz onların yüksek perdeden tehditler savurmasına… 2020 yılı askeri güç sıralamasını yayımlayan “Global Fire Power’a” göre Askeri personel sayısı, her yıl askerlik çağı gelen genç nüfus, mevcut silah gücüne göre Türkiye ve Yunanistan’ın askeri güçleri karşılaştırıldığında Yunanistan açısından durum endişe yaratıyor. Türkiye’nin askeri bütçesi, silah sistemleri Yunanistan’a göre daha üstün. Ayrıca tarih boyunca görüldüğü gibi Türk milletinin vatan ve millet sevgisi, askerlik ve fedakarlık anlayışı, yıllardır süren askeri operasyon tecrübesi sebebiyle savaş azim ve iradesi çok yüksek. Yunanistan’a göre kat kat fazla olan genç nüfusu, savaş döneminde personel ihtiyacı yaratmayacak büyüklükte. Yunanistan her nekadar askerlerinin eğitimini Türk Düşmanlığıyla beslese de namlu karşısında evdeki hesap çarşıya uymuyor. Bizden söylemesi, gerisi onların bileceği bir şey…. Yunan Kara Kuvvetleri özellikle Leopard 2A6 HEL tankları ve ileride tedarik edebileceği 2A7+ tankları ile öne çıkmakla beraber, ateş desteği konusunda hem nicelik hem nitelik olarak oldukça iyi kundağı motorlu topa sahiptir.

ATACMS Block1 füzeleri piyadenin ihtiyaç duyduğu ateş desteği konusunda ellerini güçlü kılmaktadır. AH-64 Apache helikopterleri ortada Longbow radarı da olduğundan sayı olarak az olsalar da hava üstünlüğünün sahip olunduğu senaryolarda büyük bir etki yaratabilir.Düşman taarruz helikopterlerine karşı Longbow radarının varlığı karşı tarafı strateji değiştirmeye itebilir. Buraya kadar her şey oldukça iyi iken ZMA ve ZPT konusunda çok kötü durumdalar. Yüksek deliş kapasitesine sahip ATGM’lere sahip olan Yunanistan, bu silahları zorlu arazide varlık gösteremeyecek araçlara monte ederek ATGM’lerden beklenilen verimi elde etmekten çok uzaktır. Ekipman nezlinde en büyük zaafı lojistik ve tankların ihtiyaç duyacağı yakın ateş desteği üzerinedir. En güçlü olduğu alan ise ana muharebe tankları ve AH-64D’lerdir. ABD merkezli Global Fire Power (GFP) 2020 raporuna göre Türk Donanması Akdenize kıyısı bulunan donamalar arasında “MISIR, İTALYA, CEZAYİR ve FRANSA’nın ardından 5.nci sırada yer alıyor. Yunanistan oldukça geride kalıyor… Denizaltılarımız ve su üstü gemilerimiz milgem projesi sayesinde Yunanistan’dan daha üstün. Yunanistan’ın elinde Rus S-300 füze sistemleri bulunurken, Türkiye S-400’leri aldı. Türk Ordusunun envanterine giren yerli üretim İHA ve SiHA’lar avantaj sağladı. Türkiye elindeki ana açık deniz gemilerinde , deniz devriye uçaklarında, hava savunması kabiliyetlerinde (Gabya sınıfı gemilerden dolayı), taktiksel durum hakkındaki iletişim ve bilgilendirme (elektronik harp aracı CN-235EW, insansız hava araçları ANKA-S, ultra modern AWACS tipi MESA ve yer radarları), uydu ve ağ merkezli savaş operasyonları, siber saldırı uygulamaları ve psikolojik savaş (Afrin savaşında tamamen operasyonel uygulama) konularında Yunanistan’a karşı üstün. Türk Hava Kuvvetleri elindeki tüm uçakları istisna olmadan uçurabilmekte. Hava kuvvetlerinin bölge üzerinde kalış süresi bakımından Türkiye avantajlı, Yunanistan’ın en yakın hava üssü ise 700 km uzaklıkta (Kasteli). Türk Hava Kuvvetleri’nin elinde 7 adet KC-135R havada ikmal tankeri mevcut ki bu uçuş süresini iki katına çıkarabilir. Bu kabiliyet Yunan Hava Kuvvetlerinde yok. Yunanistan sadece 84 jet gönderebilir. (F-16C/Dblock52/M), (konformal yakıt tanklarından dolayı) ve (24 adet ekstra depoyla donanmış Mirage2000-5 uçakları-DELTA konfigurasyonlu) Geriye kalan uçaklar ise mesafe sorunu ile karşılaşıyor. Ekstra kapasiteli yakıt tanklarıyla sorunu çözmek de uçağın silah taşıma ve manevra yapma kabiliyetlerinde bir azalmaya neden olmakta. Sonuç Olarak; Yunanistan’in aleyhine bulunan kuvvet dengesi, savaşın sonucuna doğrudan etki edecek ve Türkiye’nin zaferiyle sonuçlanacaktır. Türkiye, kimseyi ötekileştirmeden iç cepheyi bir ve bütün tutmalı ve ATATÜRK’ün yolundan ayrılmayarak, dostları çoğaltıp, düşmanları azaltmalıdır.

KAYNAK……: (1) Yusuf Metin-06.09.2020)

Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/turkiye-ile-yunanistan-savasirsa-makale,49552.html

Önce Vatan Gazetesi

DARBELER DOSYASI /// Türkiye Askeri Darbesi : TÜrk Hükümetine Göre Suçlular CIA ve FBI


Türkiye Askeri Darbesi : TÜrk Hükümetine Göre Suçlular CIA ve FBI

08 Ağustos 2016

Türkiye Askeri Darbesi: Türk Hükümetine göre suçlular CIA ve FBI

Türkiye ve ABD arasındaki ilişkiler hızla kopma noktasına doğru ilerliyor. Gülen, ABD liderliğinde, Türkiye’deki askeri darbeyi planlamakla direkt olarak suçlanıyor. Eğer durum gerçekten böyle ise Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler soğumanın ötesinde tamamen kopabilir. Türkiye sadece ABD’den değil NATO’dan da tamamen ayrılma noktasına doğru hızla ilerliyor… RI

ISTANBUL – Türkiye Anadolu Haber Ajansının bildirdiğine göre; ABD’nin en büyük iki istihbarat servisi Türkiye’deki başarısız darbe girişimini yönetmekle suçlanıyor.

Anadolu Ajansının yaptığı habere göre, Türk Hükümeti yetkilileri, CIA – Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve FBI – Federal Soruşturma Bürosunun, Gülen Hareketi mensuplarını birçok alanda eğittiğini iddia ediyor.

İddialar, ABD’de sürgünde yaşayan imam Fethullah Gülen ile ilgili. Türk Hükümeti, Gülen ve Türk ordusundaki taraftarlarını darbe girişimini yönetmekle suçluyor.

Ankara Gülen’in derhal ABD’den sınır dışı edilmesini talep etti, fakat Washington, sınır dışı etmek için, Gülen’in 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe ile ilişkisini ortaya koyan ‘sağlam deliller’ talep ediyor.

Türk yetkililerin yaptığı açıklamaya göre başarısız darbe girişimi esnasında en az 290 kişi hayatını kaybetti, hayatını kaybedenlerin 100’den fazlası darbe girişimine katılanlar.

İddiaya göre darbe girişimi, 17 Aralık tarihinde bazı savcılar ve güvenlik kuvvetleri tarafından yürütülen operasyonun devamı. 17 Aralık Süreci, 17 Aralık 2013 tarihinde açılan ve üst düzey hükümet görevlilerini hedef alarak, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Gülen’in aralarının açılmasına neden olan süreç.

Hükümete mensup bakanlar da dâhil Türkiye’de bazı çevreler, Washington’un ret etmesine rağmen, başarısız darbe girişiminde ABD’nin rolü olduğunu ileri sürüyorlar.

‘‘Bu darbe girişiminin hedefi, devleti bütün kurumlarını kapsayacak şekilde etkisiz hale getirmek ve hükümeti devirmekti ve CIA ile FBI tarafından eğitilen yargı ile emniyet kuvvetlerine mensup Gülen Hareketi mensupları bu darbenin içinde rol aldılar.’’

Ercan Caner, Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Birleşmiş Milletler (BM), Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve savunma sanayinde toplam 30 yıllık çalışma deneyimine sahiptir. Ercan Caner evli ve iki çocuk babasıdır.

Kaynak: http://french.xinhuanet.com/2016-07/28/c_135547705.htm

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Sorun Zincirinin Kritik Halkası Akdeniz ve Tükiye’nin Durumu


Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Sorun Zincirinin Kritik Halkası Akdeniz ve Türkiye’nin Durumu

16 Eylül 2020

Bugünlerde gerek Libya ve Suriye, gerekse Türkiye’nin Akdeniz’de geçen yılın son iki ayında ilan edip onadığı Libya-Türkiye Deniz Sınır Anlaşması ve doğal gaz aramaları yine çok taraflı müzakerelerin gündeminde.

Tarafların geçici veya kalıcı uzlaşma zeminlerinde buluşması, ortak bir strateji arayışına girmeleri, sıcak çatışmaların önüne geçmek için zaruri. Müzakere masalarına oturmadan önce, art niyet ve ön koşullardan vazgeçilmesi, karşılıklı sorun ve sıkıntıların ortaya konması, güven tazeleyici jestlerin teatisi ve tarafların birbirine eşit, dengeli ve makul zaman tanıması gerekli.

Doğu Akdeniz’de barışçıl çözüm odaklı bir yaklaşım geliştirilebilmesi için, önce sorunların kökenindeki gerçek amaçları saptamak, niyetleri okumak önemli. Türkiye ve Yunanistan; Türkiye ve Mısır; Türkiye ve İsrail arasındaki sorunlar sadece bir enerji kaynakları paylaşımı, deniz sınırları ve alanları rekabeti sorunu mu? Yoksa özellikle Yunanistan, Kıbrıs ve Türkiye açısından hem salgınla mücadelede, hem de ulusal ekonomi yönetimindeki beceriksizlikleri örtbas etmek için, bölgesel çatışmaları fitilleyerek ulusal kamuoylarını oyalama taktiği mi? Sorunlara karşı siyasilerin takındıkları ideolojik yaklaşım farklarının pragmatik amacında bu art niyetler görülürse, uzlaşmalar daha kolay sağlanır mı? Bu soruların hepsini ve aynı anda cevaplamak zor. Ama bildiğim bir şey varsa, o da hiç kimseye faydası olmayacak çatışmaların önüne geçilebilmesi için tarafsız bir mekanizma oluşturulması için geç kalınmamalı.

Eski Defterleri Yoklamanın da bir Mantığı Olmalı

Daha somut olmak gerekirse, çıkan, çıkarılan ve üzerine körükle gidilen yangınların ne kadarı çözümü zor topografik gerçeklere dayanmakta? Neden geçen yüzyılın anlaşmalarla sonlandırdığı düşünülen tarihi hesaplar, yeniden, siyasilere günlük malzeme oluyor? Ama bu sorunların ne kadarının kişisel kaprislerle, insanları ulusal hedefler etrafında saf tutmaya, muhalif düşünce ve açıklamaların önünü kesmeye, basit akıl yürütmeyi bile vatan haini ilan etmeye yönelik olduğunu ayırt etmek gerekli. Tabii en önemlisi siyasilerin iktidarlarını pekiştirmek için uzak veya yakın cephelerde çatışma çıkarmayı ve hatta bunları bahane göstererek seçim ertelemek, ömür boyu iktidarını ilan etmek girişimlerde bulunup bulunmayacaklarını düşünmek gerek. Ülkenin askeri ve sivil kaynaklarını, tam da küresel bir mali krizin, bölgesel,ulusal iktisadi, siyasi ve toplumsal inişin keskin yamacında, uzak cephelere tahsis etmenin amacı,orta veya uzun vadeli ali çıkarlar söz konusu olsa, bunun bir akil değerlendirmenin ve stratejik öngörünün ürünü olması gerekir.

Eğer, böyle bir öngörü olsaydı, Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanları (DYA) ile ilgili sınır belirlemek için hiç on beş-on altı yıl beklenir miydi? Yoksa 2010 öncesinde, Suriye ile ilişkiler ortak bakanlar kurulu toplantısı yapacak kadar içli dışlı, Beşar Esat’a “kardeşim” diyecek kadar içten ve sıcakken, Suriye ve hatta Lübnan ile DYA anlaşmaları kotarılmaz mıydı?

Türkiye’ye karşı hiçbir vefa borcu hesabı gütmeyen ve hatta imparatorluğun Filistin cephesi yenilgisinde amil rol oynayan Filistin’in haklarını savunacağım diye, 2010 da Mavi Marmara harekâtı ile İsrail-Türkiye ilişkileri bam teli gibi gerilecek yerde, o ülke ile işbirliği yapmak mümkün değil miydi? Yoksa İsrail’i önce Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan’ın, sonra da İran tehdidini bertaraf etsin diye Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin(BAE) kucağına atmak başka bir hesap mıydı?

Sudan’da El Beşir’i, Venezuela’da Maduro’yu desteklemekte ve Mali’ye darbe sonrasında heyet göndermekte beis görmezken, El Sisi’ye diktatör diye saldırmak yerine, Mısır ile işbirliği yapmanın ulusal menfaatlere katkısı daha fazla olmaz mıydı? Hem Mısır, hem İsrail ile 2010 öncesinde DYA anlaşmaları imzalanabilseydi, şimdi Türkiye daha mı güçlü olurdu?

Çözüme Odaklanmak için

Şimdi Fransa, İspanya, Yunanistan, Kıbrıs, Malta ve Portekiz Türkiye’ye karşı, geçen haftadan (9 Eylül 2020) beri saf tutmakta. Hal böyleyken Akdeniz’de tamamen yalnızlığın pençesinde kıvranmamak, sadece Rusya ve AB den kavga ile ayrılan İngiltere’den medet ummanın muhtemel maliyetlerinden kaçınmak için bir an önce Türkiye’nin ve Akdeniz’deki muhalif ve muhatapları ile atacağı adımlar olmalı. Çözüm önerileri yuvarlak masa toplantılarında sarahaten konuşulmalı ve ortak çıkar paydalarına odaklanılmalı. Tabii bunun için başta Yunanistan olmak üzere tüm Doğu Akdeniz kıyıdaş ülkelerinin de olumlu adımlar atması önemli. Bunlar:

Yunanistan Açısından: Yakın bir tarihe kadar Yunanistan ile Türkiye arasında Doğu Akdeniz’de doğrudan bir anlaşmazlığın olmadığını hatırlamalı (Girit güneyindeki Gavdos Adası hariç ki 1997 yılında kesin bir çözüme erişilmişti). Bu konuda Yunanistan kendi hesabına neden şimdi Türkiye ile doğrudan çatışma isteğine kapılmıştır?Bence bunu sorgulamalı. Ayrıca hem Türkiye, hem de Yunanistan 1999 depremi sonrasında ulaştıkları dostluk ve dayanışmayı hiç unutmamalı ve bu Papandreou-İsmail Cem mirasını gözleri gibi korumalı.

Geçen ay Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan DYA belirleme anlaşması, Türkiye ile müzakerelerin sağlıklı başlayabilmesi için dondurulmalı. Buna karşılık Türkiye’nin Kasım 2019 da Trablus hükumeti ile imzaladığı, fiili önemi meşkûk DYA anlaşması da en geniş sınırı gösterecek şekilde, referans olarak alınmalı. Bu müzakerelerde dış sınır olarak kabul edilmeli ve etrafında uzlaşma alanları saptanmalı (nitekim Türkiye sismik araştırma gemisini belirlenmiş sınırın yaklaşık 300-340 km doğusuna göndererek kendisine göre bir iç sınır tespitinde bulunmuştur).

Tüm Doğu Akdeniz Kıyıdaş Ülkeleri Açısından: Tüm Doğu Akdeniz kıyıdaş ülkeleri ortak bir amaç saptamalı. Bunun için hepsine eşitlik, adalet ve nispi denge ilkeleri gözetilereken ortak çıkarı sağlayacak işbirliği alanları düşünülmeli. Hepsi için aynı kurallar geçerli olmalı.

Doğal gaz ve petrol aramaları pahalı ve zaman isteyen projeler olduğu cihetle aslında ulusal kaynakların israf edilmeden kullanılabilmesi için teknik, mali ve lojistik işbirliği açısından gayet uygun projelerin bulunabileceği açıkken çatışma psikolojisinden çıkılmalı.

Devletle rarasında 740-750 km den az kıyı mesafesi olduğunda(ve adalar dolayısı ile çakışma alanları varsa) deniz sınırlarının müzakere ile ve hakkaniyete dayanarak belirlenmesi esası makul ve kabul görmüş bir kural olarak yeniden hatırlanmalı. Bu nedenle, ince ayarın ikili görüşmelerle yapılması ve çok taraflı müzakerelere bu ayar ile gidilmesi iyi olur.

Çok taraflı görüşmelerde şahsen AB, ABD, Fransa, Rusya veya hatta Almanya’nın arabulucu olmasından, farklı nedenlerle bir fayda ummuyorum. Bu ülkeler sadece yaraya tuz basıp, koşulları kendi lehlerine yontmaya çalışacak özellikte ve her koşulda bölgesel çatışmalardan nemalanan ülkeler. Bu nedenle, eğer önümüzdeki haftalardaki ikili görüşmeler, yakın bir tarihte çok taraflı ve teknik görüşmelere imkân hazırlarsa, bunlara Japonya veya Güney Kore gibi bölge dışı ülkelerin yön vermesinin tarafsızlık açısından fayda sağlayacağını düşünmek iyi bir fikir olabilir.

Mısır Libya için oyun değiştirici ve Libya’nın iki tarafını barıştırıcı bir ülke rolü oynayabilir. Dolayısı ile El Sisi’nin tarihin bu dönemecinde, Mısır’ın Libya ile olan eski hesaplarını bir kenara bırakarak, Haftar ve Sarraj’ı uzlaştırmayı hedeflemesi, bunun için Tobruk temsilciler meclisi başkanı Akila Saleh’ten destek alması ve ateşkesin devamını güvenceye alması iyi olur.

Türkiye Açısından: Türkiye’nin Mısır ve İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi, kendisine önemli bir açılım sağlayacaktır.Akdeniz yalnızlığını hafifletecektir. Bu bağlamda, Türkiye “inatla murat olmaz”atasözünün değerini hatırlamak zorunda. Ama bunun için de Türkiye mutlaka Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na(East Med Gas Forum) a katılmaya davet edilmeli. Bu daveti İsrail’in yapmasının uygun olduğu düşüncesindeyim.

Yeni bir İsrail-Türkiye yakınlaşması Doğu Akdeniz’de oyunun yönünü çatışmadan barışa doğru çevirebilir. Buna BAE’nin İsrail ile imzaladığı anlaşmanın da bir engel olduğunu sanmıyorum. Eğer istek ve kararlılık varsa, yolu da bulunur.

Aynı şekilde Türkiye, Mısır ile uzlaşmanın ve bu ülke ile ortak deniz çıkarlarının belirlenmesi için bir yol arayışı içine girmeli. Kişiselleşmiş siyasi güç rekabeti ile tırmandırılan güvensizlik, mesafeli ve ortak çıkar odaklı görüşmelerlerayına oturtulmalı. Bunun için öncü heyetler için Mısır’ın çok itibar ettiği isimleri kendi emekli dışişleri ve askeri kadrolarımız arasında bulabiliriz.

Türkiye- Libya DYA anlaşması özellikle Libya lehinedir. Tobruk yönetiminin ve General Halife Haftar’ın bunun ayırdında olmaması, anlaşılabilir bir şey değil. Dolayısı ile bir şekilde Haftar ile Sarraj hükumetinin uzlaşma şifresi, Haftar’ ın bu konuda ikna edilmesinden geçmektedir.

Türkiye- Libya anlaşması esas itibarı ile tüm Akdeniz kıyıdaş ülkelerine bu savaş yorgunu ve perişan Akdeniz ülkesinin DYA alanlarına saygı göstermeye davet olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle Yunanistan ve Mısır bir an önce hiçbir ön koşul olmadan Libya ile DYA anlaşmaları imzalayarak, bu ülkenin deniz haklarına saygı gösterdiklerini ispat etmeliler.

Ayrıca bunu yapmadan Girit açıklarında herhangi bir arama faaliyetine girişmekten imtina etmeliler. Mısır ve Yunanistan’ın Libya ateşkesinden yana tavır sergileyerek Trablus ve Tobruk arasında bir uzlaşmaya zemin hazırlamaya yardımcı olması, bu iki ülkenin Türkiye ile uzlaşmasına da katkıda bulunabilecek bir adım olur. Tabii Türkiye de, Libya’da kanayan yarayı durdurmaktan yana ise.

Çatışmasızlık ve Barış, Çatışma ve Savaşa Tercih Edilmeli

Tabii bölünmüş bir Libya’yı ve perişan bir Suriye’yi Ankara siyasi ikbal aracı olarak görüyorsa, bu bakış açısı hatasından artık uygun bir diplomatik manevra ile geri atması ülke çıkarına olacaktır. Ne Libya, ne de Suriye veya Doğu Akdeniz Gaz paylaşım sorunları, Türkiye’yi bölgesel bir güç yapacak hamleler değildir. Hiçbir zaman da olmayacaktır. Çatışma alanları Türkiye’nin sadece ekonomik gücünü siyasi saygınlığını ve askeri güvenilirliğini aşındırmakta. Yeterince geri dönüşü olmayan adım atılmıştır. Yenilerinden özenle imtina edilmelidir.

Bununla birlikte, Türkiye hep Akdeniz’de adil ve hakça bir kaynak paylaşımından söz etmektedir. Haklı bir yaklaşımla, neden diğer kıyıdaş ülkeler, ellerini kollarını sallayarak sismik araştırmalar yapabilirken, kendisinin ve Kuzey Kıbrıs’ın bundan mahrum bırakılmak istendiğini anlayamadığını belirtmektedir. Doğu Akdeniz kıyıdaşlarından kaynaklanan engelleme çabalarını kabul etmemekte ve meşru haklarını her zaman savunacağını açıklamaktadır. Bu arada her zaman için kaynak paylaşımında, nispi yararlanma (proportionality) ilkesine ve eşit uzaklık koşullarına uyma sözü vermektedir. Bunlar Türkiye’nin taraflarla müzakere masalarına oturmak konusundaki iyi niyetini göstermektedir.

Ayrıca Türkiye, bir kuruluş ve varlık güvencesi olarak kabul ettiği Lausanne anlaşması kurallarını ihlal ederek ulusal kıyılarına sadece birkaç kilometre uzaklıkta bulunan adaları silahlandıran Yunanistan’ın bu faaliyetlerini durdurmasını istemektedir. Statüsü belli olmayan ada ve kayalıklara sivil, asker ve canlı hayvan çıkaran Yunanistan’ın bu girişimlerini ağır tahrik, kıyılarına ve Kuzey Kıbrıs’ın varlığına tehdit olarak kabul ettiğini mükerreren açıklamaktadır. Başta Birleşmiş Milletler, NATO, ABD ve AB nin bu açıklamalara duyarsız kalmasının nedeni anlaşılabilir bir durum değildir.

Ancak bu noktada, Türkiye’nin “gambot diplomasisi” ni kendisinin ve Kuzey Kıbrıs’ın güvenlik endişeleri yüzünden fiilen sürdürmekte olduğunun dünyaya anlatamamasının nedeni sorgulanmalıdır. Ankara’nın uluslararası platformlarda neden siyasi saygınlık kaybına uğradığı sorusu mutlaka ciddi bir şekilde ele alınmalıdır.

Ayrıca Türkiye ekonomik olarak güçsüzleştikçe, toplumsal olarak kamplaştırıldıkça ve ideolojik saplantıların peşine takıldıkça, karşısına çeşitli tuzaklar ve ayırımcı muameleler çıkmasının kaçınılmaz olduğu artık fark edilmeli ve artık salgın sonrasında gerçekleşebilecek bir toparlanma ile yeniden kazanacağı ekonomik gücünü, önce kendi ulusal refahı, insanının iyi ve çağdaş eğitimi için kullanması hedeflenmelidir.

Ama en önemlisi, Akdeniz’de silahlı bir çatışma mutlaka engellenmeli.

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// Dr. Aslan Yaman : Türkiye’nin Karadeniz’deki Doğalgaz Keşfini Romanya Nasıl Değerlendirmektedir ? Rakip mi ? Ortak mı ?


Dr. Aslan Yaman : Türkiye’nin Karadeniz’deki Doğalgaz Keşfini Romanya Nasıl Değerlendirmektedir ? Rakip mi ? Ortak mı ?

02 Eylül 2020

Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu Dışİlişkiler Direktörü Daniel Apostol Agerpres’e verdiği demeçte, Türkiye’nin Karadeniz’deki doğalgaz üretim projelerinde Romanya’nın ortağ ıolabileceğini söyledi. (FPPG).

Cuma günü Türkiye, Karadeniz’de, Romen karasularındaki Neptun Deep’in çevresi yakınında 320 milyar metreküp olarak tahmin edilen doğalgaz rezervi bulunduğunu duyurmasını değerlendiren Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu Dış İlişkiler Direktörü Apostol; "Türkiye’nin keşfi, Rusya Federasyonu dışında Karadeniz’e komşu devletlerin (ve burada Türkiye, Romanya, Bulgaristan, Ukrayna ve Gürcistan’ı kastediyorum) – Rusya’nın enerji baskısından kurtulma çabalarının bir parçası. Net ithalatçı olan Türkiye, bu keşiflerle önemli bir doğalgaz üreticisi ve ihracatçısı olabilecektir. Ancak,uzmanlara göre bu, gelecek en az beşyıl içinde olamayacak.

Romanya’nın Karadeniz’de kendi kontrolü içinde tuttuğu yerlerde yapmak istediği gibi, Türkiye bu yeni rezervin çıkarılması için küresel çaptaki büyük oyuncuları buraya çekebilir "dedi. Ona göre, “eğer Türkiye bir şekilde üretimde milli bir yol seçmez ve kendi üretim imkanlarıyla gaz üretmeye kalkışmazsa, dünyanın büyük üreticilerinin Boğaz’dan Karadeniz’e girişine tanık olabiliriz”.

"Fakat şuandaki sorun; açıklanan rezervin ne kadarının gerçekten üretime dönüşebileceğini tepit etmektir. Çünkü, uluslararası enerji piyasaları, küresel enerji döngüsünde hangi yılın üretim miktarının hangi fiyatlarla piyasaya girebileceğini bilmek isteyecektir. Ancak salgın nedeniyle, küresel petrol ve gaz piyasası son 100 yılın en büyük krizini yaşıyor, talep hacmi ve fiyatlarındaki tarihsel düşüşler yaşanırken yeni üretim alanlarına yatırım yapmaya daha az ilgi var" dedi. Apostol, Deloitte’un Romanya Petrol ve Gaz İşverenleri Federasyonu’na sunduğu bir araştırmaya atıf yaparak, Romanya’nın önümüzdeki on yıl içinde Karadeniz’den 20 milyar Doların üzerinde doğalgaz çıkararak enerji bağımsızlığı sağlayabileceğini hatırlattı. "Ancak, ne yazık ki, Romanya Parlamentosundaki popülist tutumlar, Karadeniz’deki stratejik yatırımcıların varlığını teşvik etmeyen bir yasal çerçeve oluşmasına yol açtı. Özellikle, Covid Salgını’nın petrol ve gaz sektöründeki krizi daha da derinleştirdiği ve yüksek belirsizlik nedeniyle birçok alanda yatırımcıları yatırım yapmaktan caydırdığı için, ‘treni kaçırma’ ve deniz tabanında keşfedilen yatakları kullanmak için doğru zamanı bulamama riski de gidere kartmaktadır.”

Apostol, “Türkler tarafından keşfedilen yataklar, Bulgaristan ve Romanya’nın deniz sınırlarının birleştiği bir bölgeye çok yakın ve Karadeniz’in sekiz yıl önce Petrom ve Exxon tarafından keşfedilen en büyük gaz sahası olan Romanya’nın Neptün Sahası’na çok uzak değil. "diye tamamladı. “Bu nedenle, komşu bir bölgede doğalgaz üretiminde rekabetin bir fırsat olabileceği düşünüldüğünde, Türklerin keşfi ekonomik bir tehdit olabileceği gibi, aynı zamanda derin deniz üretiminin geliştirilmesi ve çıkarılan hacimlere karşılık gelen bir ulaşım altyapısının geliştirilmesi için bir fırsat da olabilir”.

Öte yandan, uzmanlar; Türkiye’nin Romen yataklarının yakınında aktif bir şekilde var olmasının, Karadeniz sınırındaki bu ülkeyi, Romanya projelerinin gerçekleştirilmesinde olası bir ortak haline getirebileceğini, aynızamanda açık deniz platformlarına giriş ve çıkışların anahtarını elinde tutan stratejik bir ortak yapabileceğini söyledi.

Apostol’a göre, Türkiye’nin Karadeniz’deki keşfinden sonra nasıl ilerleyeceğinin tam olarak bilinmediği bir anda, Türk keşfinin Neptün projesini gerçekleştirme şansını azaltıp azaltmadığını söylemek için erken. Apostol "Dahaönce de ifade ettiğim gibi, bu bi tehdit olabileceği gibi aynı zamanda bir fırsat da olabilir. Şimdilik, Neptun Deep projesini gerçekleştirme şansı, popülizmin payına ve Bükreş’teki kararların bilgeliğinin nüansına bağlı"dedi. “Türkiye için bu, bölgede ihracatçı olmak, Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmak için büyük bir şans”.

"Türkiye’nin enerji üreticileri ve ihracatçıları arasına katılması ekonomik kalkınması için büyük bir fırsat olabilir. Öncelikle, Türkiye, gaz ithalat hacmini önemli ölçüde azaltabilecek, böylece tasarruf edeceği kaynakları ekonomik kalkınma için ihtiyaç duyduğu alanlara tahsis edebilecektir. Elbette keşiften üretime gidecek uzun bir yol var ama bu doğalgaz rezervleri ticari döngüye girerse Türkiye Rusya, İran, Irak, Azerbaycan, Katar ve hatta ABD’den enerji ithalatına bağımlılıktan kurtulabilir. Uzmanlar bunun Türkiye’yi yılda yaklaşık 40 milyar dolar harcamadan kurtaracağına, cari açığı önemli ölçüde azaltacağına ve ulusal para birimi olan Türk lirasını güçlendireceğine inanıyor. Türkiye’nin enerji ithalatı, kronik cari açığının en önemli bileşenidir.” “Türkiye, böylece Karadeniz havzasındaki net enerji tüketicisi olmaktan enerji üreticisi ve ihracatçısına dönüşecek ve böylece Karadeniz’in girişinde en azından coğrafi olarak sahip olduğu stratejik konumunu güçlendirecektir”. “Öte yandan Karadeniz’de keşfedilen doğalgaz yataklarına jeostratejik açıdan bakıldığında, 10 yılı aşkın bir süre önce Türk Tuğamiral Cem Gürdeniz tarafından teori olarak yazılan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından yeniden dile getirilen, Ankara’yı Karadeniz, Ege ve Akdeniz’de 462.000 km2 bir alanda egemenliğini dayatmaya teşvik eden "mavivatan" doktrinini daha da güçlendirecektir”.

Bu manzarada, Rusya Federasyonu Türkiye’de sahip olduğu ayrıcalığını kaybedecek ve Türkiye, Karadeniz’de artık Rusya ithalatına başvurmayacak önemli bir doğalgaz üreticisi olan bir "rakip" haline gelecektir. YenioyuncutarafındanyeriküçültülecekolanbölgedekidiğeruluslararasıdoğalgaztedarikçileriRusyailebirliktekaybedenlerolacak."Ancak, Küresel talepteki büyük düşüşe bağlı olarak bir iken önemli doğalgaz stokları ve düşük fiyatlar Türkiye’nin Karadeniz’de doğalgaz üretimine başlamasını geciktirebilir ve aynı bölgede gelecekteki yatırımlara ilgi düzeyinin azalması anlamına da gelebilir. Romanya, Karadeniz’in derin sularında gaz üretiminin başlamasını ne kadar geciktirirse, o kadar çok kaybetmek zorundadır, enerji bağımsızlığı ve bölgesel etki Karadeniz’de üretime başlayan herkes için büyük bir kazançtır "dedi.

Reuters, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Cuma günü yaptığı açıklamada, ülkenin 320 milyar metreküp doğalgaz içerecek bir Karadeniz sahası olan tarihinin en büyük doğalgaz yataklarını keşfettiğini belirterek, aynı bölgede başka kaynaklar bulunma olasılığının yüksek olduğunu da sözlerine eklediğini geçti. Bu keşfin yer aldığı Tuna-1 Kuyusu, Türkiye kıyılarının yaklaşık 150 kilometre açıklarında, Bulgaristan ve Romanya deniz sınırlarının Türkiye karasuları ile kesişme noktasında ve Karadeniz’de on yıllardır yapılan en büyük gaz keşfi olan Romanya’daki Neptün sahasının yakınında yer almaktadır. Neptün sahasında, Exxon Mobil ve OMV Petrom 42-84 milyar metreküp miktarında gaz keşfetmiş, ancak bu şirketler henüz nihai yatırım kararı vermemiştir.

http://www.financialintelligence.ro adlı siteden alınmıştır.

DİN & DİYANET DOSYASI /// Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü


Ercan Caner : Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

27 Ocak 2019

Yazar: Henri J. Barkey, Hoover Institution, 6 Aralık 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Ocak 2019

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde verdiği bir demeçte, Müslüman Dünyasına liderlik edebilecek tek ülkenin Türkiye olduğunu iddia etmiştir. Bu basit cümle, Türkiye’nin mevcut İslamcı liderliğinin hırsları ve çelişkilerini ortaya koymanın yanı sıra, ülkenin temel tutumundan ne kadar geriye doğru gittiğini de göstermektedir. Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), aşırı İslamcı lider Necmettin Erbakan ve onun 1970’li yılların Müslüman Kardeşler örgütünden esinlenen hareket ve siyasi partisinin bağrından çıkmıştır. Erbakan, dünyayı İslam ile Batı; iyi ile kötü arasında süren bir Manichean mücadelesi olarak görmüş, bu nedenle de Batı karşıtı sert söylemleri, Türkiye’yi Batı kurumlarından uzaklaştırma gayretleri ve Osmanlı ruhunu yeniden canlandıran bir Türkiye yaratma arzusuyla daima İslam dünyası liderliğini hedeflemiştir.

Erdoğan da başlangıçta bu düşünceleri benimsemiş ve sonrasında da bir grup yakın arkadaşı ile AKP’yi kurmak üzere bir fırsatını bularak akıl hocası Erbakan ile bağlarını koparmıştır. Aslına bakılırsa Erdoğan ve yakın arkadaşları, Türk ordusunun Erbakan’ın iktidara gelmesine asla izin vermeyeceği kanaatine doğru bir şekilde varmışlar, kendilerini Müslüman Demokratlar olarak yeniden tanımlayarak, Erbakan ve mirasından uzaklaşmış ve 2002 yılında iktidara gelmeyi başarmışlardır.

Bununla birlikte, Erdoğan ve arkadaşlarının ilk seçim zaferinden günümüze kadar geçen 16 yılda Türkiye büyük bir dönüşüme uğramıştır. Erdoğan adım adım bütün kurumları, devlet-toplum ilişkilerini ve ulusal ideolojiyi kendi vizyonuna daha iyi uyacak şekilde yeniden biçimlendirmiştir. Erdoğan geçen 16 yıllık sürede Türk devletini, bütün sivil ve askeri kurumları ile şekillendiren, tanımlayan ve tahakkümü altına alan rakipsiz bir lider olarak otokratik bir sistem inşa etmiştir. Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ten günümüze kadar geçen sürede, başka hiçbir lider, devlet ve toplum üzerinde kendi tercihlerini böylesine mükemmel bir şekilde dayatmayı başaramamıştır.

Recep Tayyip Erdoğan ve akıl hocası Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Erdoğan, görkemli ve ihtiraslı bir ajandası olan klasik bir popülisttir. Hedefi; esas olarak Batı ile olsa da dünyanın geri kalanıyla kendisine üstünlük sağlayacak bir mücadele olarak algıladığı, sonuçta her ikisinden de faydalanacağını değerlendirdiği güçlü Türk milliyetçi tercihleri ile küresel İslamcı ajandasını birleştirmektir. Türk milliyetçiliği ve İslami vizyon içerde ve dışarda birbirine pek uyuşmadığından bir zorluk da bulunmaktadır. Türk toplumu dış görünüşte oldukça dindar görünse de İslami bir karakteri hiçbir zaman benimsememiştir. Türkiye’nin İslam dünyası liderliği için açıkça bastırması, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere kesinlikle diğer ülkelerin sert muhalefetiyle de karşılaşacaktır.

Erbakan’ın birçok yaklaşımını benimsiyor olsa da Erdoğan’ın popülizmi kalın bir pragmatik çizgiyle ayrılmaktadır. AKP’nin Müslüman Demokratları muhafazakâr bir politik görünüm sergilerken, işe ilk başladıklarında demokratik değerler, politik açıklık ve ekonomik reformlar ile Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yaklaştıracak bir siyasi strateji tasarlamışlardır. Türkiye siyasi açıdan bir bahar yaşarken sonuçlar gerçekten etkileyici olmuştur. Avrupa da bu gelişmelere olumlu tepki göstermiş ve uzun dönemde şüpheleri olmasına rağmen, Türkiye’yi o zamana kadar başarılamayan, aday ülke statüsüne yükseltmiştir.

Erdoğan ve partisi tarafından demokrasi yönünde atılan bu adımlar, Avrupa Birliği nezdindeki etkilerinin yanı sıra, kemikleşmiş Türk laik askeri devlet sistemini frenleme ve kontrol altına almakta da aynı derecede etkili olmuştur. Erdoğan ve arkadaşları sadece yüzde 34 oy oranıyla iktidarı ele geçirdiklerini ve ordu teşkilatının kendilerine karşı olduğunu çok iyi bildiklerinden, siyasi yaşamlarının, özellikle Batınınki olmak üzere dış destek kazanmaya bağlı olduğunun farkındaydılar. İşte bu faydacılığı esas alan pragmatik yaklaşımı, Erdoğan’ı akıl hocası merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan ayıran en büyük özelliktir.

Bir zamanlar yakın dost ve olan ve AKP’yi birlikte kuran yol arkadaşları;
solda: Recep Tayyip Erdoğan, sağda Abdullah Gül.

Erdoğan ve yeni AKP yönetim kadrosunun yaptıkları analiz doğruydu; ordunun son yüksek sesli itirazı, karısı başörtüsü takıyor diye Erdoğan’ın sırdaşı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıktığı 2007 yılında meydana geldi. Erdoğan ordunun blöfüne, AKP’nin oyların yüzde 46’sını alarak subaylara büyük bir ders verdiği ulusal seçimlerle karşılık verdi. Adalet ve Kalkınma Partisinin, Erbakan’ın kurduğu birçok partiye yapıldığı gibi Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması gayreti de başarısızlıkla sonuçlanarak, askeri vesayetin Türk politikaları üzerindeki hâkimiyetini etkin bir şekilde sonlandırdı.

Ordunun yolundan çekilmesiyle Erdoğan, ağır ve emin adımlarla ülke içindeki gücünü pekiştirdi. Yapılan bir dizi anayasal referandumlarla, önce 2010 yılında yargı teşkilatı yenilendi ve sonrasında da mevcut icracı başkanlık sistemi onaylandı. 2018 yılına gelindiğinde, Türkiye’de bütün güç sadece onun yönetimi altında toplanmıştı. Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimi de ona, 200 kadar general ve amiralin yanı sıra sayısız düşük rütbeli subayın devre dışı bırakılarak veya hapsedilerek, orduda geride kalanların temizlenmesi imkânını sağladı. Erdoğan, darbeyi kışkırttıkları gerekçesiyle; bir zamanlar orduya karşı ittifak kurduğu sürgünde yaşayan imam Fethullah Gülen ve devlet bürokrasisindeki sözde takipçilerinin de peşine düştü. Darbe girişimine karşı gösterilen kuvvetli tepkiden faydalanılarak çok sayıda gazete, yayın organı, sivil toplum kuruluşu, üniversite, okul ile liberal, solcu, Kürt ve Gülen yanlısı birçok ticari işletme kapatıldı veya Türk devleti tarafından el koyuldu ve on binlerce insan ağır cezalarla yargılanmak üzere mahkemelere gönderildi.

İktidarını sağlamlaştıran Erdoğan, Abdullah Gül gibi başlangıçta işbirliği yaptığı arkadaşlarından kurtuldu ve çevresini sadece ve sadece kendisine sadık olan insanlarla doldurdu. Erdoğan’ın yeni sistemini, sivil toplum örgütleri ve en önemlisi de basın, kendisine ve devlet ihalelerine bağlı işadamı elitleri yarattığı yönünde eleştirdi. Çelişkili bir şekilde, iktidarını sağlamlaştırma süreci devam ederken, 2010 yılında Erdoğan’ın söylemi birden değişti. Çok daha saldırgan, popülist, Batı karşıtı ve daha fazla dini ajandaya önem veren bir hal aldı. Geçmişte Türkiye’nin laik yapısı üzerinde ısrarcıyken giderek bunu dikkate almamaya başladı.

Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimine direnen Türk halkı

Dini eğitim veren ve çok az seviyede laik bir müfredat uygulayan İmam Hatip okullarının sayısında dramatik bir artış yaşandı. Erdoğan, herkesin çok iyi bildiği gibi bu okulların sayısının artmasını, muhafazakâr kimliğe sahip bir toplumdan ateist öğrenci nesilleri yaratmasının beklenmemesi gerektiğini ifade ederek savundu. Bu gelişmelere paralel olarak Darwin teorisi de lise eğitim programlarından çıkarıldı.

Din ile devlet arasındaki ayrımı yavaş yavaş kaldırmanın bir yolu da din ve fetva işleri başkanlığı Diyanet’i çok daha fazla güçlendirmekti. Diyanet artık çok daha fazla göz önündeydi ve günlük hayata karışıyordu, ayrıca İmam Hatip okulları da Erdoğan’ın yeni dış politika aracı olarak boy göstermeye başlamıştı. Diyanet, yurt dışında, sadece Türklerin yaşadıkları yerlerde değil, Küba gibi yerlerde de cami inşasına girişti. Diyanet, Türk birliklerinin Suriyeli Kürtleri zorla uzaklaştırdığı Suriye’de de camiler inşa ediyordu. Bütün devlet kurumlarının 2019 yılı bütçelerinde azalmanın yaşandığı bir dönemde Diyanet bütçesinde yüzde 34 oranında bir artış yapıldı.

Arap Baharı esnasında, Türk dış politikasının giderek İslamlaştığına ve bölgesel liderliğe soyunduğuna yönelik belirtiler ortaya çıkmaya başlamıştı. O zamanlar Türkiye’nin dış işleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu Arap Baharını, Araplar tarafından Türkiye’nin AKP’yi seçme başarısının yanı sıra Müslüman köklerine dönme çabalarına özentisi olarak nitelendiriyordu. Bu şekilde davranarak Türkiye, Davutoğlu’na göre; Orta Doğu, Afrika ve Asya üzerine odaklanan ve Batı hâkimiyetinin bütün kötülüklerini sona erdirmeyi hedefleyen yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalışıyordu.

Erdoğan ve AKP’nin mücadelesi sadece Batı dünyası ile yarıştıkları bir uygarlaşma savaşı değildir, onların savaşı Atatürk, onun hatırası ve kurduğu laik ideolojiye de karşıdır. Bu savaş, yavaş yavaş yürütülen ve ilk cumhuriyet döneminin etkisini, daha geniş bir tarihe; modern Türkiye’yi Osmanlı ve Osmanlı öncesi Türk tarihine bağlayarak azaltmaya çalışan ve açık olarak sürdürülen bir mücadeledir. Elbette Atatürk döneminde getirilen ve laik askeri küçük bir kesim tarafından akılsızca dayatılan ve yeniden dayatılan tedbirler de bu yeni yorumu kolaylaştırmaktadır.

Erdoğan’ın İslamcılığa bariz dönüşü dâhice olsa da o hala bir pragmatisttir. Ülke içinde, teslim aldığı basın tarafından papağan gibi yinelenen Batı karşıtı söylemleri nefret doludur. Başarısız 2016 askeri darbesi ve Türkiye’nin ekonomik sancıları nedeniyle Birleşik Devletleri suçlamakta, Batı kurumlarına sövüp saymakta ve sık sık Yahudi aleyhtarı ifadeler kullanmaktadır. Yine de bütün bunlar, onun Washington yönetimi ve hatta Donald Trump gibi Müslümanlık karşıtı görüşleri ile bilinen biriyle ilişkilerini sürdürmesine engel olmamaktadır. Erdoğan, kendisi ve Türkiye için, Müslüman dünyası dâhil olmak üzere daha büyük bir uluslararası rol arayışında NATO üyeliğinin yanı sıra, dünyanın süper gücünün müttefiki olma ve mümkün olduğunda onunla emniyetli bir şekilde mücadele ettiği algılarının ona gerekli değerler olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu hassas bir dengedir. Aynı yöntemleri Avrupa ile olan ilişkilerinde de uygulamaktadır, Nazi kalıntıları olarak tanımladıktan sonra Türkiye’nin refahının Avrupa ile iyi ilişkilere bağlı olduğu gerçeğini göz ardı edemeyerek, Hollanda ve Almanya ile ilişkilerini tam bir görev duygusuyla geliştirmiştir.

Erdoğan’ın, dinin rolü ve yeri hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için, İslam dininin güncellenmesi gerektiğini öne sürdüğünde de yaptığı gibi gereğinden fazla zaman harcadığı bir gerçektir. Dindar bir nesil yaratma arzusu ile Müslüman dünyasının birleşme ve kendisini savunma ihtiyacı yönünde, iç ve dış politika alanında yaptığı önerilerde, Erdoğan daima dinin rolüne öncelik vermektedir. Türk basını daha şimdiden onu İslam dünyasının lideri olarak ilan etmiş ve hatta dış işleri bakanı, diğer Müslüman liderlerin Erdoğan’ı kıskandığını dahi ileri sürmüştür.

Erdoğan’ın, arka planda sadece kendi fikirlerini duyduğu böyle bir ortamda, hâlâ doğal arenası olarak kalan İslam dünyasında kendisini uluslararası olarak öne çıkarma gayretlerini artırması büyük bir olasılıktır, buna bağlı olarak; dış politikasındaki İslamlaşma da bütün formları ile hızlanacaktır.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar ile yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Ercan Caner : Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu


Ercan Caner : Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

03 Mart 2018

Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu

Kanlı zulmün başlamasından yüz yıl sonra bir soykırım sonunda tanınacak mı?

Geride bıraktığımız yüzyılda insanlık ailesi üç tane büyük ve görülmemiş trajedi yaşamıştır. Bu trajedilerden, büyük ölçüde yirminci yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilen birincisi, ilk Hristiyan ulus olan siz Ermenilerin yanı sıra Katolik ve Ortodoks Suriyelileri, Süryanileri, Keldanileri ve Yunanlıları vurmuştur. Piskoposlar, rahipler, din adamları ve kadınlar, yetişkinler ve savunmasız çocuklar ve sakatlar dahi katledilmiştir. Papa Francis, 12 Nisan 2015.

Yazar: Mardean Isaac, Tablet, 8 Ocak 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 3 Mart 2018

Yüzyıldan biraz daha fazla bir zaman önce, içinde bulunduğumuz hafta, Türk ve Kürt birlikleri Süryani halkın antik çağlardan beri yaşamakta olduğu toprakları işgal etmeye ve onları katletmeye başladılar. Sadece katliam 1915 ile 1923 yılları arasında vuku bulmuş, 300,000 Süryani öldürülmüş ve çok sayıda kadın kaçırılmıştır.

Joseph Yacoub tarafından kaleme alınan, 2014 yılında Fransızca olarak yayımlanan ve 2016 yılında İngilizceye çevrilen ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı kitap, soykırımı oluşturan olayların tarihsel akış içinde anlatıldığı en kolay bulunabilen kitap olmasının yanı sıra, soykırım olarak nitelendirilen olayların da kapsamlı bir incelemesini sunmaktadır. Lyon Katolik Üniversitesi siyasi bilimler bölümünden emekli olan Profesör Yacoub kitabında, soykırım faillerinin ve tanık olanların söylediklerini, kaynaklara dayandırarak anlatmaktadır. Olayların özünü yansıtmanın yanı sıra dikkatli bir şekilde analiz de eden ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı kitap, neler olup bittiğinin kapsamlı ve derinliğine öğrenilmesi için gereklidir.

Süryani soykırımı her ne kadar ayrı olsa da aynı dönemde yaşanan Ermeni ve Yunan soykırımlarını da içine alan bir programın parçasıdır. Amaç, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu topraklarda, bölgedeki üç Hristiyan toplumunun varlığını sonlandırmaktır. Soykırım politikaları güçlü milliyetçi ideoloji veya geleneklerin bir uzantısı değildir. Türk milliyetçiliği, genellikle Orta Asya’da bir yerlere yerleştirilen, ırksal orijinlerine atavist bir anlam ihtiyacı ile Küçük Asya’yı zapt etme ve bir araya getirme ihtiyacını uyumlaştırmak için sürekli bir mücadele içinde olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti ise bunun aksine, yeni ortaya çıkan Türk devletinin bölgesel sınırlarına uygulanan şiddetli cihat üzerine kurulmuştur. Türkiye’nin İslamlaşması, onun ulusal hâkimiyetini kurma faaliyetlerinden ayrılamaz.

Yacoub kitabında, yıkılmak üzere olan Osmanlı halifeliğinde, Sultan Hamid II (1876-1909) yönetimindeki iktidarın acımasız bir şekilde merkezileştirilmesi ve onun ayağını kaydıran ve imparatorluğu soykırım devrine sürükleyen Genç Türklerin milliyetçiliği gibi konulara da değinerek, soykırımdan onlarca yıl öncesindeki siyasi gelişmeleri de anlatmaktadır. Kitabın arka planı tümevarımsal çıkarsamalardan ziyade işin özünü yansıtmayı hedeflemektedir. Yacoub’un ana odak noktası, öldürme eylemlerinin detaylandırılmasıdır.

Çölü geçen Süryaniler.

Süryani soykırımındaki yöntemler kitlesel cinayet ve yağmanın yanı sıra kızların ırzına geçilmesi ve kaçırılmasıdır. Günümüzde İran topraklarında bulunan Urmiye kentinin Alman-Amerikan Papazı Hristiyan Pfander; Kürtlerin köylerde ele geçirdikleri herkesi öldürdüğünü yazmıştır. Fransız misyoner ve yazar Hyacinth Simon ise, Süryanilerin baltalarla öldürüldüğünü ve nehirlere atıldığını veya yarı infaz edilmiş durumda güneşin acımasızlığına terk edildiklerini dile getirmiştir. Bir Kürt; topraklarının Hristiyan köpeklerin mezarı olamayacak kadar temiz olduğunu ifade etmiştir. Papazlar inanılmaz işkence yöntemlerine maruz kalmışlar, bir papazın kafa derisi yüzüldükten sonra kafası kesilmiş, bir papaz ise kuru inek tezek yığınına bağlanarak diri diri yakılmış ve bir başkası da dua etmesi için diz çöktürülerek bıçaklanmıştır.

Diyarbakır gibi kentlerde cinsel kölelik ‘‘kadınların bir Türk’ten diğerine geçmesi’’ anlamına gelmektedir. Urmiye ölüm tarlaları ve Hakkâri gibi daha uzak bölgelerde ise silahlı adamlar, bazen can vermekte olan kızların dahi ırzlarına geçmişlerdir. Urmiye kentindeki Amerikan Tıp Departmanı, 12 yaş üstündeki hiçbir kadın veya kızın (bazen daha genç) şiddetten kaçamadığını gözlemlemiştir. Kaçırılan bütün Süryani kız, kadın ve çocuklar, Türkler tarafından Müslüman yapıldığından, bunların sayısını tespit etmek, ölenlerin sayısını tespit etmekten çok daha zordur. Süryanilerin kitlesel olarak kaçırılmaları nüfuslarını azaltmış ve üreme ile çoğalma kapasitelerini yok ederek, fetheden Müslüman grupların büyüme ve yayılmalarına hizmet etmiştir.

Joseph Yacoub tarafından kaleme alınan Kılıcın Yılı adlı kitap

Yacoub’un soykırımın tanınmasında en kilit rol oynayan yasal dayanaklar olan, merkezi planlama ve yönetim kanıtlarına dikkat çekiyor olması, ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı eserin en kuvvetli özelliklerinden biridir. Yacoub, yaygın şekilde gözlemlenen ve birbirini tekrar eden cinayet süreçlerini ifşa etmektedir. Ana unsurlar; erkeklerin bilinmeyen yerlere götürülmesi ve infaz öncesinde; Osmanlı devletinin fermanının ve infaz edenlerin eylemleri ve ölenlerin kaderleri hakkında sesiz kalınması için Kur’an üzerine yemin edilmesini bildiren emrinin yüksek sesle okunmasıdır. Yacoub, olayları gözlemleyen ve tanık olanların “Türk yetkililerin yaptıklarının, önceden tasarlanan, tanımlanan ve canice bir amacı olduğu” yolundaki ifadelerine dayanarak, soykırıma iten gücün dağlardan ziyade, başkentte olduğunu doğruladığını ileri sürmektedir.

Soykırıma potansiyel tepkilerin tartışılması haberlerin yayılmasına neden olmuştur. Yacoub, hayatta kalabilen Süryanilerin kaderlerinin belirlenmesinde yer alan kurumlar ve aktörler ağının haritasının oluşturulmasında mükemmel bir çalışma sergilemiştir.

Modern anlamda milli politik bir varlık olarak ortaya çıkmalarının hemen sonrasında Süryaniler, onları çevreleyen düşmanlıkların üstesinden, Batının desteği ile gelmek istemişlerdir. Süryaniler, her ne kadar coğrafi açıdan hâlâ Avrupa’da var olsa da yaygın Hristiyanlığın hızla yok olduğu ve Birinci Dünya Savaşı ile birlikte tamamen ortadan kaybolacağı gerçeği ile yüz yüze geldiler. Kılıcın Yılı adlı kitabın en etkili satırlarından bir tanesi, Süryani Aramice yazan Süryani yazarların vardığı şu ortak kanı olmuştur: ‘‘İstisnasız her yazar, iki Hristiyan ülke olan Almanya ve Avusturya’nın kendilerini Türkiye ile aynı tarafta bulmasından duydukları şoku ifade etmektedir.

Hayatta kalabilmek için IŞİD terör örgütü ile savaşan Iraklı Süryaniler. Foto: CNN

19’uncu yüzyılda Süryani dış politikası ve kurumsal girişimlerinin temelini oluşturan Batıdan bir Hristiyan birliği beklentisi, uluslararası topluma yapılan dua gibi bir yaklaşıma dönüşmüştür. 1919 yılındaki Paris Barış Konferansından günümüze kadar geçen sürede Süryaniler, Süryani davasının ahlaki meşruiyetinin sonunda ödüllendirileceği yönünde derin ve trajik bir inançla, batılı güçlere itiraz ve müracaatlar sistemi içinde sıkışmış kalmışlardır.

İslami Devletin 2014 yılında, Orta Doğu’da önemli Süryani demografik yoğunlaşmasının olduğu son yer olan Irak’taki Nineveh Ovasını işgal etmesi sonrasında ‘‘güvenli bir yer’’ ve ‘‘uluslararası koruma’’ çağrıları, Süryani hareket ve davasının esasını oluşturmuştur. Raphael Lemkin’in yeni soykırım sınıflandırmasını açık bir şekilde listelediği kurbanları ‘‘arasında Hristiyan Süryaniler de bulunmaktadır’’ uluslararası koruma nosyonu ile ilişkilendirmesi çok önemlidir. Ulus devlet anlayışı, tazminatı uluslararası kurumların ahlaki güç ve yasal düzenlemeleri ile halledilebilen, kendine has ya da şahsına münhasır bir kitlesel katliam olarak adlandırılan bir utanç yaratmıştır.

Soykırım sonrası kaynak ve devlet meşruiyetinin yokluğu, suçun failleri yararına olmak üzere, Süryanilerin soykırımın tanınması yönünde halen sürmekte olan başarısızlıklarına, bazı istisnalar hariç, katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte ABD Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Birliği Parlamentosu ve diğer organlar, İslami Devlet terör örgütü tarafından son zamanlarda işlenen suçları soykırım olarak tanımışlardır. Bu olayların soykırım olarak nitelendirilmesinde, faillerin niyeti üzerine odaklanılmış ve Hristiyanlar dahil bir kısım dini gruplardan oluşan kurbanların çektikleri acılar, olayların soykırım olarak tanımlanmasında kullanılmamıştır. Soykırımın tanınmasından sonra Süryanileri güçlendirecek belirgin herhangi bir tedbir alınmamıştır.

1914-15 yıllarındaki olaylarda maalesef Kürt halkı da İslamiyet adına açık bir şekilde kullanılmıştır diyerek; Süryani, Ermeni halklarından ve Ezidilerden özür dileyen Ahmet Türk. 17 Aralık 2014. Foto: Yeni Akit

Soykırım, yükünden arınmış bir gelecek için geçmişi temizlemeyi hedefler. Hakkâri’de saldırganlar bu emellerinde neredeyse tamamen başarılı olmuşlardır. Binlerce yıl Süryaniler tarafından sürekli yerleşim yeri olarak kullanılan Hakkâri, bugün, büyük oranda ıssız bir kent görünümündedir. Faillerin soyundan gelenler büyük oranda bilmiyor olsalar da 250 kadar harabe durumdaki Süryani kilise ve manastırı, bugün Avrupa’da yaşamakta olan oğullar ve kızlar tarafından gizlice hatırlanan bir soykırımın sessiz anıtlarıdırlar.

Yerel Kürtler, çoğu kez kimlik kartlarında neden bir Hristiyan büyük anne adı olduğu hususunda bilgi veya merak eksikliği olduğunu itiraf etmektedirler. Süryani kiliselerindeki taşlarda rastlanılan hazine kazı talimatlarının yer aldığı kafa karıştırıcı geleneksel haç figürleri, örtülmeye çalışılan geçmişin ortaya çıkarılmasını tetikleyen bir durum arz ederek kişisel servet için mezarların açılmasını teşvik eden bir kazı parodisi sergilemektedir.

Türkiye kendi topraklarında herhangi bir soykırım yapıldığını kabul etmemektedir. Myanmar’da Müslümanlara yapılan zulmü soykırım olarak niteleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2009 yılında yaptığı bir konuşmada, Müslümanların soykırım yapmasının imkânsız olduğunu ifade etmiştir.

Süryanilere yapılan zulüm sürdürülürken, soykırım, Milliyetçi Kürt liderler ve özellikle de liderlik tarafından, bağımsız bir Kürdistan devletine olan ihtiyaç vurgusunun arkasına itilmektedir. Yacoub kitabında Kürtlerin, bir asır önce Türk yetkililerin planlı ve iyi yönetilen Kürdistan’da ilan edilen kutsal savaş çağrısına, büyük bir hevesle olumlu yanıt verdiklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak, kurbanların günümüze yönelik iddiaların geçerliliğini kanıtlamak için kâğıt para gibi istiflendiği dünyanın bir bölümünde, Süryani soykırım mirasının, ona ev sahipliği yapan toprakların mülkiyeti gibi, hala karmaşa içinde olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar Mardean Isaac ve yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilmesi ve bu sitede yayınlanması, Sun Savunma Net ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir.

Yazının çevrilmesindeki maksat; Ermeni Soykırımı iddiaları ile mücadele eden Türkiye’nin gelecekte önüne çıkarılması olası bir diğer soykırım iddiasını yetkililere hatırlatmak ve gerekli önlemler için bugünden harekete geçmelerini teşvik etmektir.

Birbirinden tamamen farklı iki olay: Solda Yahudi Soykırımı, sağda Ermeni Tehciri

Osmanlı tarihinin en tartışmalı konularından bir tanesi olan ve ‘‘Ermeni Katliamı, Ermeni Soykırımı, Ermeni Tehciri’’ gibi birçok isimle adlandırılan 1915 Olaylarını ‘‘soykırım’’ olarak tanıyan ülkeler arasında; Uruguay, Kıbrıs Rum Kesimi, Arjantin, Rusya Federasyonu, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Belçika, İsveç, İtalya, Vatikan, Fransa, İsviçre, Slovakya, Hollanda, Venezuela, Litvanya, Polonya, Şili, Bolivya, Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Brezilya, Suriye, Bulgaristan, Lüksemburg, Paraguay, Ermenistan ve Almanya bulunmaktadır. Bu ülkelerin yanı sıra bazı kurum, organizasyon ve parlamentolar (son olarak Hollanda Parlamentosu) da 1915 Olaylarını soykırım olarak tanımaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Doğu Perinçek kararına bakıldığında iki husus öne çıkmaktadır: AİHM verdiği kararda, parlamentoların mahkeme ve tarihçilerin görevlerini üstlenemeyeceklerini ve 1915 Olaylarının Yahudi Soykırımına benzemediğini ifade etmiştir. Bunun anlamı 1915 Olaylarının kesinlikle soykırım olmadığıdır.

ABD eski Başkanı Ronald Reagan’ın danışmanı Bruce Fein’in Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili olarak: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin iki milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” ifadelerini kullanmıştır.

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarının son derece asılsız olduğunu belirterek, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söylemiştir.

Sözde Ermeni soykırımı iddiaları hakkında Bruce Fein’in açıklamaları: “Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü. Ermeni terör çeteleri Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın iki milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”