İŞ VE KARİYER DOSYASI /// HAMZA GÜR : Türkiye’de Liyakatli ve Lİyakatsiz İşsizlik


Türkiye’de Liyakatli ve Lİyakatsiz İşsizlik

Üniversite mezunları işsizlikten her işe başvurunca, eğitimi yetmeyenler işsiz kalıyor

81 ile üniversite projesi ekonomik gelişmeye paralel yürütülmeyince istihdamın eğitim yapısı alt üst oldu. Üniversite sayısındaki artış, üniversite mezunlarındaki işsizliği artırdı.

Ancak üniversite sayısındaki artışla ilk göze çarpan gelişme üniversiteli işsizliği olsa da, imkanları sınırlı olduğu için hiç üniversiteye giremeyenlerin işsizliği çok daha çarpıcı bir hal almış durumda.

İktidar yanlısı ağızlar “Gençler iş beğenmiyor” masalına sığınsa da veriler tam tersini söylüyor. İşsizlikten yılan üniversiteli gençler artık her işe başvuruyor ancak bu sefer de eğitimi yetmeyenler işsiz kalıyor.

MEZUN OLMAYANLAR AZINLIĞA DÜŞECEK

Birgün’den Ozan Gündoğdu’nun haberine göre, sayısı her yıl yüzbinleri bulan yeni üniversite mezunu işgücü, istihdamda şok etkisi yaratıyor. Patronlar karşılarına çıkan özgeçmişlerden üniversite mezunu olanları tercih ediyor.

25-34 yaş aralığı gençlerin üniversiteden mezun olduktan sonra çalışma hayatlarına başladıkları yaşlar. Bu yaş aralığında 2014 yılının Mart ayında toplam 7 milyon 675 bin kişi istihdam ediliyordu. İstihdamın yüzde 29,8’ine karşılık gelen 2 milyon 287 bin kişi üniversite mezunuyken, 5 milyon 388 bin kişi yani istihdamın yüzde 70,2’si üniversite mezunu değildi.

ÜCRETLER DÜŞÜYOR ŞARTLAR KÖTÜLEŞİYOR

Üniversite sayısı özellikle 2014’ten itibaren hızlı artış gösterdi. Bundan 6 yıl önce kurulan üniversiteler ilk mezunlarını vermeye başladıkça vahim tablo daha da görünür oldu. 2014 ile 2018 arasında ülkenin ekonomik yapısı yeni istihdam yaratamadı. 2014’te 7 milyon 675 bin olan 25-34 yaş arası çalışan sayısı 2018’in aynı ayında 7 milyon 606 bin olarak kaydedildi. Ancak iş kapısında bekleyen üniversite mezunları giderek artıyordu. Böylece 2014 Mart ayında 370 bin olan üniversiteli işsiz sayısı 2018’e gelindiğinde yüzde 71’lik artışla 634 bine yükseldi. Artık üniversite mezunu olmanın iş bulmak anlamına gelmediği net şekilde anlaşılınca, mezunlar işe girerken arzu ettikleri kriterleri düşürdüler. Böylece gözlerini normal şartlarda üniversite mezunu olmayanların yaptığı işlere diktiler. 2014-2018 arasında 25-34 yaş arasında çalışan sayısı artmadı ancak aynı yaş grubunda üniversite mezunu çalışan sayısı arttı. 2014’ün Mart ayında 2 milyon 287 bin olan üniversite mezunu çalışan sayısı, 2018’in Mart ayında 2 milyon 907 bine yükselmişti. Buna karşılık bu yaş grubunda aynı dönemde üniversite mezunu olmayan çalışanların sayısı 5 milyon 388 binden 4 milyon 699 bine geriledi.

Yeni mezunlar nasıl etkiledi?

1- Yaşı daha büyük olan üniversite mezunlarının çalışma şartları kötüleşti, ücretleri düştü, bir kısmı işsiz kaldı.
2- Üniversite mezunu sayısı o denli arttı ki, mezun olmak çalışma hayatında bir ayrıcalık değil, zorunluluk haline geldi.
3- Üniversite eğitimi gerektiren işlerin ücretleri düştü, çalışma şartları kötüleşti.
4- Üniversite mezunu olmayanlar için işsizlik çok daha büyük bir tehdide dönüştü.

Kaynak Gerçek gündem

Hamza Gür

EGE DENİZİ BÖLGESİ DOSYASI /// Prof. Dr. İrfan Kaya ÜLGER : Türkiye’nin Ege Denizinde Tek Taraflı Münhasır Ekonomik Bölge İlan Etmesinin Kapısı Aralandı


Prof. Dr. İrfan Kaya ÜLGER : Türkiye’nin Ege Denizinde Tek Taraflı Münhasır Ekonomik Bölge İlan Etmesinin Kapısı Aralandı

27 Haziran 2020

Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi ve hukuki anlaşmazlıkların sayısı bir düzineye yakın. Bunlardan Batı Trakya’da Yaşayan Türk Azınlığın Statüsü, Fener Rum Patrikhanesi ve Kıbrıs Sorunu dışında kalanlar genel olarak Ege denizi ile ilgili anlaşmazlıklardır. Başlıklar halinde sıralamak gerekirse en başta karasuları ve kıta sahanlığı sorunu gelmekte, bunları hava sahası, FIR hattı, Ege adalarının silahsızlandırılması ve son olarak da egemenliği belirsiz olan adacık ve kayacıklar sorunu takip etmektedir.
Ege denizindeki anlaşmazlık konularında Türkiye’nin resmi görüşü, sorunların tek başına ele almak yerine Türk –Yunan ilişkilerindeki genel genel perspektifin dikkate alınması suretiyle ve hakça ilkelere göre çözüme kavuşturulması ve müzakere yönteminin esas olmasıdır. Buna karşılık Yunanistan, Ege denizindeki anlaşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanına taşınması ve 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde çözümlenmesi görüşünü savunmaktadır.
Ege denizindeki anlaşmazlıkları daha da içinden çıkılmaz hale getiren hususlar da var kuşkusuz. Sorunların Türkiye- AB ilişkileri ile ilişkilendirilmesi bunlardan biri. Bir diğeri Türkiye’nin BM Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf olmamasıdır. Türkiye, üçüncü deniz hukuku faaliyetlerine etkin biçimde katılmış, ulusal çıkarları temelinde sözleşmeyi imzalamamış ve taraf olmamıştır. Buna rağmen Türkiye’nin ihtilafların Uluslararası Adalet Divanına gitmesini isteme veya buna taraf olma hakkı bulunmaktadır. Bir diğer husus da, AB adaylık sürecinde Türkiye’nin Ege denizindeki anlaşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanına taşınmasını, adaylığın ön koşulu yapan AB zirve kararını kabul etmesi, buna karşılık söz konusu karar mucibince Yunanistan’ın sorunu mahkemeye taşımaktan çekinmesidir. Bu konuyu daha açık biçimde ortaya koymak için Türkiye-AB ilişkilerinin son dönemine mercek tutmak gerekmektedir. AB Komisyonu tarafından 1997 yılında yayınlanan Gündem -2000 raporunda Türkiye’ye karşı ayrımcılık yapılmış, Varşova Paktı, SSCB ve Eski Yugoslavya kökenli ülkeler AB’ye aday ilan edilirken Türkiye dışlanmıştı. Aynı yılın Aralık ayında toplanan Devlet ve Hükümet Başkanları Lüksemburg zirvesinde söz konusu Gündem 2000 raporu, olduğu gibi onaylanınca, Türkiye bu duruma tepki gösterdi. Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz, AB ile ilişkilerin dondurulduğunu açıkladı. Türkiye’nin bu tepkisi tepkisi son derece haklı gerekçelere dayanıyordu. Çünkü 1990’lı yıllar boyunca AB yetkilileri tarafından çeşitli platformlarda yapılan açıklamalarla ısrarla üzerinde durulan husus tüm başvuru yapan devletlere eşit muamele uygulama yapılacağı, Türkiye’ye karşı ayrımcı tutum izlenmeyeceği şeklindeydi. Lüksemburg zirvesinden üç yıl sonra, 1999 yılı Aralık ayında toplanan Helsinki zirvesinde Türkiye AB’ye aday ilan edildi. Bu zirvede AB, önceden yaptığı tüm taahhütlere rağmen Türkiye’nin adaylığını koşullara bağladı. AB zirvesi kararında Türkiye için öne sürülen koşullar, Kıbrıs Sorununda BM arabuluculuğu altında yürütülen müzakerelere güçlü destek verme, Ege denizindeki anlaşmazlıklar hakkında da ikili müzakerelerle netice alınmadığı taktirde 5 yıl sonra Uluslararası Adalet Divanı önüne taşınmasını kabul etme şeklindedir.
Helsinki zirvesi kararlarına uygun olarak Türkiye, Kıbrıs sorununda çözüm çabalarına güçlü destek vermiş ve eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan. Annan Planı, Türkiye’nin de desteği ile KKTC’de onaylanmıştır. Söz konusu plan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından reddedildiği için uygulamaya girmemiştir. Öte yandan, 2004 yılı sonu itibariyle Ege Denizinde Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmazlıklarda da bir ilerleme kaydedilmemiştir. Bu durumda Helsinki zirvesi sonuç bildirgesine göre, Ege denizindeki ihtilafların Uluslararası Adalet Divanına taşınması gerekiyordu. Ancak Yunanistan hükümeti bu noktada Türkiye’ye karşı yürüttüğü geleneksel dış politika paradigmasını değiştirdi ve anlaşmazlık Uluslararası Adalet Divanına götürmek için bir girişimde bulunmadı. Yunanistan’ın yaptığı değerlendirmeye göre, Ege denizindeki anlaşmazlıklar uluslararası yargıya taşınırsa bu durum Türkiye’nin Batı bağlantısının kopması ile sonuçlanacaktı. Batı ile köprüleri atan yeni Türkiye’nin yönetimi ya askerler, ya aşırı milliyetçiler yahut da İslamcıların kontrolü altına girecekti. Bu alternatiflerden her biri Yunanistan’ın ulusal çıkarları bakımından büyük tehlike anlamına geliyordu. Paradigma değişikliğinin etkisiyle Yunanistan hükümeti, Türkiye ile olan Ege denizindeki ihtilafları Uluslararası Adalet Divanına taşımadığı gibi, Türkiye’nin adaylık ve müzakere sürecine de engel çıkarmamış ve hatta Rum Kesiminin Türkiye’nin müzakereler başlamasını engelleme girişimlerini engellemişti. Bu tarihsel arka plan bilgisinin ardından bu analizde Ege denizinde Türkiye ile Yunanistan arasında temel anlaşmazlık konularının başında gelen karasuları ve kıta sahanlığı üzerinde durulacak ve ardından Münhasır Ekonomik Bölge ilan edilmesi seçeneği gündeme getirilecektir.
Türkiye ile Yunanistan arasında Karasuları ve Kıta Sahanlığı Anlaşmazlığı
Ege denizinde kadim anlaşmazlık konularının başında gelen karasuları, teknik olarak sahildar bir devletin deniz içerisinde münhasır egemenlik kullanabileceği deniz alanı, toprak altı ve üzerindeki hava sahası anlamına gelmektedir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesine göre, devletlerin 12 mile kadar karasuları ilan etme hakları bulunmaktadır. Ege denizinde halen karasuları genişliği, hem Yunanistan, hem de Türkiye bakımından 6 mildir. 1990’lı yılların ortasında Yunanistan hükümeti karasularını 12 mile çıkarmak için girişim başlatmış, ancak Türkiye’nin bunu savaş sebebi (casus belli) sayacağını ifade etmesinin ardından geri adım atmıştır. Karasularının 12 mile çıkarılması halinde Ege denizi, tamamen Türkiye’ye kapanmakta, adalar arasındaki açık deniz alanları Yunanistan karasuları haline gelmektedir. Bir başka ifadeyle karasularının 12 mile çıkarılması halinde Ege denizi bir Yunanistan iç suları, bir başka ifadeyle Yunan görül haline gelmektedir.
Kıta Sahanlığı kavramı ise 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesinde sahildar ülkenin deniz altındaki uzantısı olarak tanımlanmaktadır. Sözleşmeye göre, kıta sahanlığı, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye kadar olan bölgede kara ülkesinin doğal uzantısı olan denizaltı alanlarını deniz yatağı ve toprak altını içermektedir. Kıta sahanlığı dış sınırının 200 deniz milinden öteye uzanması halinde ise maksimum uzunluk 350 deniz mili olabilmektedir. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi göre sahildar devletin kıta sahanlığı üzerindeki hakları kendiliğinden vardır (ipso facto) ve ilan edilmesine bağlı olmadan başlangıçtan beri (ab initio) sahildar devlet için hak doğurmaktadır. Kıta sahanlığı konusunda Yunanistan, adaların da kıta sahanlığı bulunduğu iddiasını öne sürmüştür. Türkiye ise Uluslararası Adalet Divanı içtihatlarını da dikkate alarak adaların kıta sahanlığına sahip olduğu görüşünü kabul etmemekte, sadece devletin tüm ülkesinin adalardan oluşması halinde (takımada rejimi) adaların kıta sahanlığının hukuki bakımdan kabul edilebilirliği görüşünü savunmaktadır. Dolayısıyla Ankara’nın resmi görüşüne göre, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı sınırlandırmasında ana karalar esas alınmalıdır.

Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı
İlk kez 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile gündeme gelen Münhasır Ekonomik Bölge kavramı esas itibariyle kıta sahanlığını da içermektedir. Münhasır ekonomik bölge, karasularının ölçülmeye başlandığı esas çizgiden itibaren 200 deniz mili genişliğindeki deniz alanlarında sahildar devletin deniz yatağı ve toprak altı ile üzerindeki canlı ve canlı olmayan varlıklar üzerinde ekonomik haklarını içermektedir. Kıta sahanlığı kendiliğinden var kabul edilirken, Münhasır Ekonomik Bölge için ilan edilme koşulu getirilmiştir. Münhasır Ekonomik Bölgenin ilan edilmesi ve coğrafi koordinatlarının belirlenerek, Birleşmiş Milletler teşkilatına bildirilmesi gerekmektedir. Münhasır Ekonomik Bölge, yan yana veya karşı karşıya olan devletler arasında yapılan deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması yoluyla veya tek taraflı olarak ilan edilebilmektedir. Sözleşmeye göre, bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesi üzerinde egemenlik hakkı vardır ve bu bölgede başka devletlerin boru ve kablo döşeme kategorisindeki faaliyetleri izne tabiidir.
Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74’ncü maddesine göre Münhasır Ekonomik Bölge ilanı anlaşma yapmak suretiyle kazanılmaktadır. Bununla birlikte 75’inci madde hükümlerine göre, sahildar devlet harita yayınlayarak ve coğrafi koordinatları belirleyerek de kendi başına Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilme hakkına sahiptir.
Türkiye, Ege Denizinde Münhasır Ekonomik Bölge İlan Edebilir mi?
Türkiye ile Libya hükümeti arasında 27 Kasım 2019’da Libya’da BM tarafından tanınan Libya hükümeti ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması imzalandı. Anlaşma metni, coğrafi sınırlar ve koordinatlar BM’ye gönderildi ve ardından anlaşma yürürlüğe girdi. Böylece Türkiye, KKTC ile 2011 yılında imzalanan deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmasının ardından benzer kategoride yeni bir anlaşma imzalamış oldu. Türkiye’yi Antalya körfezine hapseden 41 bin km2 genişliğindeki Sevilla haritası sınırlamaları ortadan kalktı. Akdeniz üzerindeki Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölge alanının 186 bin km2 olduğu kamuoyuna coğrafi koordinatları verilmek suretiyle açıklandı.
Önümüzdeki yıllarda uluslararası siyasi konjonktüre göre Türkiye’nin Akdeniz’de sahildar devletlerle yeni Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları imzalaması ihtimal dahilindedir. Siyasi ilişkilerin seyrine bağlı olarak Mısır ve İsrail ile benzer kategoride anlaşma yapılması mümkün gözükmektedir. Bununla birlikte yeni anlaşma yapılamaması Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki mevcut Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarından geriye gitme anlamına gelmemektedir. Peki Türkiye, Ege denizinde tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilir mi?
1958 sayılı BM Deniz Hukuku Sözleşmesinin 75’nci maddesi devletlerin tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmelerine imkân vermektedir. Ege denizinde Türkiye ve Yunanistan ana karaları esas alınmak suretiyle Türkiye’nin tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi teorik olarak mümkün gözükmektedir. Zira bu durum devletin egemenlik hakkının bir doğal sonucudur. İkinci olarak Yunanistan hükümeti, adaların kıta sahanlığı olduğunu iddia etmiş olsa dahi, bunu pratikte uygulamamıştır. Nitekim 9 Haziran 2020’de Yunanistan ile İtalya arasında imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşmasında ana karalar esas alınmış, İyon denizinde Yunanistan hakimiyeti altında bulunan adaların Münhasır Ekonomik Bölge hakları ileri sürülmemiştir. Bu durum zımnî olarak Yunanistan’ın adaların kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge haklarının bulunmadığını kabul etmesi anlamına gelmektedir.
İyonya denizindeki Yunanistan adaları kuzeyden güneye doğru Korfu, Paksu, Lefke, Eteka, Kefalonya, Zante ve Çuha olarak sıralanmaktadır. Yunanistan ile İtalya arasında yapılan anlaşmada İyonya adalarının da Münhasır Ekononomik Bölge hakkına sahip olduğu ileri sürülmemiştir. Dolayısıyla Yunanistan’ın Ege denizinde Türkiye’ye karşı ileri sürdüğü adaların kıta sahanlığı /Münhasır Ekonomik Bölge hakkı bulunduğu iddiası çökmüştür. Yunanistan bu iddiaların temelsiz olduğunu bizzat kendisi yaptığı anlaşma ise tescil etmiştir.
Peki bu durumda Türkiye, Ege denizinde tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilir mi?
Teorik olarak Türkiye’nin böyle bir hakkı bulunmaktadır. Deniz Hukuku Sözleşmesi hükümlerine dayanarak Türkiye’nin Ege denizinde tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi mümkün gözükmektedir. Bu şekilde yapılacak bir deklarasyonun Batı dünyasında, NATO ve AB çevrelerinde büyük tepki toplayacağını tahmin etmek için de kahin olmaya gerek yoktur. Yunanistan’ın İtalya ile yapmış olduğu Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşması, Türkiye’nin böyle bir seçeneği kullanmasının kapısını aralamıştır. Yunanistan’ın bugüne kadar savunduğu adaların ana kara dışında kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeleri bulunduğu iddiaları tamamen mesnetsiz kalmıştır. Bu koşullarda Türk hükümetinin konjonktüre bağlı olarak Ege denizinde Yunan adalarının varlığını dikkate almaksızın ana karanın esas alınması temelinde tek taraflı münhasır ekonomik bölge ilan etmesi güçlü bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// MUSTAFA SOLAK : TÜRKİYE-RUSYA DİPLOMATİK İLİŞKİLERİNİN 100. YILI


MUSTAFA SOLAK : TÜRKİYE-RUSYA DİPLOMATİK İLİŞKİLERİNİN 100. YILI

Atatürk’ün, SSCB lideri Lenin’e yazdığı 26 Nisan 1920 tarihli mektubu, Sovyet Dışişleri Komiseri Çiçerin, 3 Haziran 1920’de yanıtlar. Bu tarihle başlayan Türkiye-Rusya ilişkileri mecburiyet gereği başlamıştı. Daha, TBMM’nin açılmasından üç gün sonra, 26 Nisan 1920’de, ortak mücadele programı geliştirmek için Mustafa Kemal Paşa, SSCB lideri Lenin’e mektup yolladı. Mektup ilk resmi dış politika girişimidir. Mektupla emperyalizme karşı birliktelik arzulanmış ve işgalcilere karşı savaşmak için Rusya’dan 5 milyon altın, silah, cephane ve malzeme talep edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa imzalı mektubun içeriği şöyleydi:

“1. Emperyalist hükümetler aleyhine harekâtı ve bunların tahakküm ve esareti altında bulunan mazlum insanların kurtuluşu gayesini hedefleyen Bolşevik Ruslarla mesai ve harekat birliğini kabul ediyoruz.

2. Bolşevik kuvvetleri Gürcistan üzerine askeri hareket yapar veyahut takip edeceği siyaset ve göstereceği tesir ve nüfuzla, Gürcistan’ın da Bolşevik ittifakına dahil olmasını ve içlerindeki İngiliz kuvvetlerini çıkarmak üzere bunlar aleyhindeki harekata başlamasını temin ederse, Türkiye hükümeti de emperyalist Ermeni hükümeti üzerine askeri harekat icrasını ve Azerbaycan hükümetini de Bolşevik devletler zümresine dahil etmeyi taahhüt eyler.

3. Evvela, milli topraklarımızı işgal altında bulunduran emperyalist kuvvetleri kovmak ve gelecekte emperyalizm aleyhine vuku bulacak ortak mücadelelerimiz için dahili kuvvetlerimizi şekillendirmek üzere, şimdilik ilk taksit olarak beş milyon altının ve kararlaştırılacak miktarda cephane ve diğer fenni harp vasıtaları ve sıhhi malzemenin ve yalnız Doğu’da harekât icra edecek olan kuvvetler için erzakın, Rus Sovyetler Cumhuriyeti’nce temini rica olunur. Üstün ihtiramlarımızın ve samimi hissiyatımızın kabulünü rica eyleriz.”[1]

Görüldüğü gibi mektup sadece ülkemizin ihtiyacını ortaya koymuyor. Rusya da emperyalizmle ve emperyalist destekli isyanlar mücadele etmektedir. Emperyalist destekli Gürcü, Ermeni, Azeri güçler iki ülke arasında Kafkas Seddi oluşturmuştu. Bu seddi yıkarak Batıda ilerleyen işgallere karşı askeri gücü kaydırmak gerekiyordu. Bu seddi yıkmak her iki ülke için hayatiydi.

Mektuptan sonra 11 Mayıs 1920’de Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığında bir heyet Moskova’ya yola çıkar. 19 Temmuz ‘da Moskova’ya varan heyet, Lenin ve önemli Sovyet yetkilileriyle görüşür. Sovyetler Birliği, yüzbinlerce ton cephane, silah gönderir. 16 Mart 1921’de Moskova’da Türk-Sovyet Antlaşması imzalanır.

“Emperyalistlerin gururunu kıracak, padişahı silip süpürecek”

SSCB, Aralov’u Türkiye’ye elçi gönderme kararı alır. Aralov, Türkiye’ye giderken Lenin’in şunları söylediğini belirtir:

“Mustafa Kemal Paşa, tabii ki sosyalist değildir, diyordu Lenin ama görülüyor ki iyi bir teşkilatçı. Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılabımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikte silip süpüreceğine inanıyorum. Halkın ona inandığını söylüyorlar. Ona, yani Türk halkına yardım etmemiz gerekiyor. İşte sizin işiniz budur. Türk hükümetine, Türk halkına saygı gösteriniz. Büyüklük taslamayınız. Onların işlerine karışmayınız. İngiltere onların üzerine Yunanistan’ ı saldırttı. İngiltere ile Amerika bizim üzerimize de sürü ile memleket saldırttı. Sizi ciddi işler bekliyor. Yoldaş Frunze bugünlerde Ukrayna Cumhuriyeti adına Ankara’ya gidecektir. Herhalde onunla Türkiye’de karşılaşacaksınızdır.

– Kendimiz fakir olduğumuz halde Türkiye’ ye maddi yardımda bulunabiliriz. Bunu yapmamız gereklidir. Moral yardımı, yakınlık, dostluk, üç kat değeri olan bir yardımdır. Böylece, Türk halkı yalnız olmadığını hissetmiş olacaktır.”[2]

Sovyet elçisi 28 Ocak 1922 günü Ankara’ya gelir. Mustafa Kemal Paşa Büyük Taarruz hazırlıklarını göstermek için Aralov’a cepheyi gezdirir. Bu, iki ülkenin kader birliği açısından önemlidir. İlişkilerin diplomatik düzeyde kalmadığını, iki ülkenin askeri alandaki deneyimleri de paylaştıklarını gösterir. Mustafa Kemal Paşa, taarruza karar verdiğinde, her şeyi normalmiş gibi göstermek için Aralov’dan 17 Ağustos’ta Sovyet temsilciliğinde kendisinin de katılacağı bir davetin düzenlenmesini ister. Davet verilir ama Atatürk, cepheye gitmek için rahatsızlığını bahane ederek gitmez.

Milli mücadelenin başarısından sonra da Türk-Sovyet dostluğunu pekiştirmek için İstanbul’da Taksim Meydanı’na dikilen anıtta Aralov’un da heykeline yer verilir.

Emperyalizme karşı başarı için bugün de Türk-Rus işbirliği şart

He ne kadar S-400’lerin alımını “bağımlılık” olarak görenler varsa da, bu, gereklidir.

Bağımlılığı, tehdidi silah almayarak savuşturamayız. Millî silah sanayi masa başında “tam bağımsız kalalım” demekle gelişmiyor. Biz etkili silah yapana kadar ABD boş durmuyor. “Putin’in, Trump’tan farkı yok demek”, ABD ile Rusya’yı eşit görmek; daha önemlisi ABD tehdidine karşı yine ABD’nin hedefindeki müttefikinden yoksun kalmak demektir. Dünyayı ve bölgemizi hangisi tehdit ediyor?

Akdeniz’de Yunan, Rum, İsrail ile askeri tatbikat yapan, PKK’ye silah veren, petrol aramamıza itiraz eden ABD değil mi? Afganistan’ı, Irak’ı, Suriye’yi kim işgal etti? Libya’yı kim parçaladı? PKK’ye kim silah veriyor? IŞİD’i kim destekledi? FETÖ darbe girişiminin arkasında kim var? Venezüela’da, Balkan ve Kafkaslardaki Turuncu darbe girişimlerinin arkasında kim var? ABD mi Rusya mı?

Rusya da bizim gibi parçalanmak istenen ülke konumda. Balkan, Kafkas, Türk cumhuriyetlerindeki Turuncu darbe girişimleriyle hedef alındı. Rusya, ekonomik ve siyasi olarak dünyanın jandarmalığına soyunacak güçte değil. AB, ABD’ye karşı Türkiye ve Asya ülkeleriyle işbirliği arıyor. Bu sebeplerle “Rusya’ya bağımlı oluruz” kaygısı yerinde değildir.

Türkiye silah envanterini çeşitlendirerek ABD’ye bağımlılığı azaltıyor. ABD tehdidin artması, millî füze, savunma sistemini geliştirecektir. ABD’ye bağımlı hava kuvvetlerimiz, F-35 ile yüzde yüz bağımlı hale geleceği için, ABD’nin Türkiye’yi F-35 programından çıkarması bağımlılığı azaltır. Rusya’ya düşmanlık veya mesafe durmak Türkiye’yi ABD’ye teslim eder. Rusya’dan silah almak neden tam bağımsızlığa engel olsun! Aksine onu pekiştirir.

Tam bağımsızlık, Rusya’dan füze almamakla değil, mevcut tehdide karşı tedbirlerini almak ve en geniş ittifakı sağlamakla olur. Atatürk de “tam bağımsızlık” diyerek Kurtuluş Savaşı verirken SSCB’den ve Müslüman ülkelerden askeri, mali destekle almamalı mıydı? Sadabat Paktı, Balkan Atlantı ile emperyalizme karşı ittifak kurmamalı mıydı? Atatürk “bağımsızlığımızı ihlal etmedikçe, mali, askeri, yardım alabilir deyince” tam bağımsızlıkçılığına halel mi geldi?

Tehdit bugünün tehdidi ise; emperyalizm, bugünün işini yarına bırakmamızı beklemez.

Aralov Türkiye’den ayrılacağı zaman Atatürk’ün, kendisine şunu söylediğin belirtir:

“Padişahların ve Çarların, emperyalistlerin işine gelen, bitmez tükenmez savaşlara sürükledikleri biz, her iki ülkenin halkları, sürekli bir dostluk içinde yaşamak zorundayız İran gibi, Arabistan gibi, öteki doğu halklarını da bizim dostluk ailesinin arasına sokalım. Bu benim hayalimdir.”[3]

Bu bakımdan ülkemiz, çıkarları önemli ölçüde uzlaşan Ruslarla, bağımsızlık temelinde ilişkilerini geliştirmelidir.

Türkiye, Lübnan, Suriye, Irak ve İran’ın toprak bütünlüğü, ekonomik gelişme için Avrasya Birliği seçeneği güçlendirilmelidir.

Her iki ülkenin eğitim hayatında Türkçe ve Rusça daha fazla kullanılmalıdır.

Turizm potansiyelimiz Rusya ile daha fazla değerlendirilmelidir.

Mustafa Solak

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.8, Kaynak Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2004, s.114.

[2] Semyon İvanoviç Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları 1922-1923, Çev: Hasan Ali Ediz, 2. Baskı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2010, s.27-28.

[3] Age, s.229-230.

SAVAŞLAR DOSYASI /// Naci Beştepe : Yunanistan Türkiye ile savaşabilir mi ???


Naci Beştepe : Yunanistan Türkiye ile savaşabilir mi ???

21 Haziran 2020

Son günlerde Yunanistan’dan Türkiye’ye yönelik çatlak sesler çıkmaya başladı.

Yunanistan’ı çatlatan Türkiye’nin özellikle Doğu Akdeniz’deki etkinlikleri.

Bunların başında Libya ile yaptığımız Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) antlaşması geliyor.

Hazmedemiyorlar.

Ardından gelen önemli etkinlik de doğal gaz ve petrol arama girişimlerimiz.

NE DEDİLER?

Yunan Başbakan Miçotakis, geçen hafta İsrail’e yaptığı ziyarette,

  • Türkiye’nin yayılmacı boru hattı hayallerinden vazgeçip, bizimle mahalle kabadayısı gibi değil de eşit ve yasalara uyan bir ortak olarak işbirliği yapmasını memnuniyetle karşılarız,

Kendileri İsrail ve GKRY ile sondaj çalışmaları yaparken, Türkiye’nin Girit, Rodos ve Kerpe adalarının güneyinde petrol-doğal gaz aramak için ruhsat başvurusunda bulunmasını yayılmacılık olarak niteledi.

Miçotakis bu konuda ülkemizi AB’ne şikayet ederek provakatif davranmakla ve kendisine ilaveten AB ile de krizi tırmandırmakla suçladı.

Miçotakis aklınca AB’yi yanına çekmek için Türkiye’yi ortak düşman gösteriyor.

6 Haziran 2020’de,Yunan Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos,

  • Her türlü senaryoya hazırlanıyoruz. Elbette bu olasılıklar arasında askeri müdahale de var. Bunu yapmak istemiyoruz, ancak egemenlik haklarımızı azami derecede korumak için mümkün olan her şeyi yapacağımızın anlaşılmasını sağlamak istiyoruz,

Bakan bir soru üzerine, askeri çatışmaya tam olarak hazır olduklarını ifade etti.

19 Haziran 2010’de, Yunan Gnkur. Bşk. Konstantinos Floros,

  • Kim Yunan topraklarına saldırırsa, önce yakacağız, sonra gidip kim olduğunu göreceğiz. Yunan Silahlı Kuvvetleri ile çatışan herkes, ağır bir bedelle ayrılacağını bilmelidir. Diyalog istiyoruz ama eşit şartlarda. Ancak Türkiye bunu istemiyor” dedi.

Floros ötekilerden bir adım ileri giderek Türkiye’nin taarruzu halinde bedelini ödeteceğini bununla da yetinmeyip Türkiye topraklarına saldıracaklarını ifade ediyor.

Vay, vay, vaaay!

Neler de yaparlarmış?…

NE SÖYLETİYOR?

Üst ağızdan bunları söyleten nedir Yunanlara?

TELE-1 ‘de üç denizcimizin katıldığı programda bu soruya iki yanıt verildi.

Birisi, TSK’nin kumpas davalar ve 15 Temmuz darbe girişimi sonucunda önemli personel kaybı yaşadığı ve bu yüzden caydırıcılığını kaybettiği savı idi.

Haklılık ve doğruluk payı olmakla birlikte bu sava katılamayacağım. Gerekçemi son bölümde açıklayacağım.

Diğer gerekçeyi E. Dz.Kur.Alb. Ali Türkşen çok kısaca söyledi,

  • Türkiye’den korkuyorlar.

Aynı kanıdayım.

Bu konuda çok güzel bir ata sözümüz var, “Isıracak köpek havlamaz!”

Tam bu durum için söylenmiş gibi.

Yunanlar fanatik bir ulus. Ancak içlerine Türk/Türkiye korkusu işlemiş.

Bulgaristan’da askeri ataşe iken Yunan hava ataşesi pilot albay aynen şöyle demişti,

  • Türkiye ile savaşta ölmek istemiyorum.

Bunu bir Türk askerinin ağzından duyamazsınız. Ertesi gün öleceğini bilse, burnunu, kulağını kesseniz söylemez.

Yunan subayı bunu söylüyorsa, boşuna değildir.

KORKUNUN İTİRAFI

Benim anım 30 yıl geride kaldı. Bu yüzden,

  • O günler geçti! diyenler olabilir.

Geçmediği anlaşılıyor.

Bakın, E. Koramiral Stelios Fenekos bir TV programında ne diyor?

  • Türk korkumuzla başa çıkmamıza yardımcı olacak müttefik bulma arzumuz, İtalyan taleplerine boyun eğerek aceleyle ve ödün vererek hareket etmemize neden oldu. Türkiye ile yüzleşme anlamında ise hiçbir şey sunmayan bir anlaşma imzaladık. Aksine, üçüncü tarafların eline koz verdik ve gereksiz yere ulusal konumumuzu zedeledik.

Amiral, Yunanistan’ın İtalya ile yaptığı MEB anlaşmasında, bize karşı hararetle savundukları tezlerinin aksine “adaların MEB’inin olmadığını”ndan hareketle ana karaların esas alınıp orta hattın kabul edilmesini eleştiriyor.

Çok doğru söylüyor, şimdi elimizde çok iyi bir koz daha var.

Peki,korkunun itirafı daha nasıl olabilir?

YAPABİLİR Mİ, YA YAPARSA?

Yunanistan, TSK,

  1. Suriye’de bir kısım kuvvetleri ile harekatta iken,
  2. PKK ile mücadeleyi sürdürürken,
  3. 2012-2016 yıllarında önemli personel (özellikle komuta kademesi ve kurmay kadrosunda) kayıpları yaşamışken

Kendisine karşı koyamayacak güçte olduğu değerlendirmesi ile Doğu Akdeniz’deki girişimlerimize karşılık savaşa kadar tırmanacak saldırgan bir eylemde bulunabilir mi?

Yüksek perdeden atılan tehdit dolu açıklamalarda yapacaklarını söylüyorlar.

Burada duygusal değil mantıklı bir değerlendirme yapmalıyız.

Biz askerler böyle durumlarda ülkelerin milli güçlerini kıyaslarız.

Kıyaslayalım.

Önce cephedeki askeri güçlere bakalım.

Dünya orduları sıralamasında Global Fire Power 2019 raporuna göre , TSK137 ülke içinde 9. sırada iken Yunanistan 27. sıradadır.

Genel hatlarıyla açalım,

Hava ve Deniz güçlerinde sayısal olarak yakınlık vardır. Ancak burada bizim üstünlüğümüz kendi geliştirdiğimiz araç, silah ve cephane ile savaşacak durumda olmamızdır. Azımsanamayacak bir üstünlüktür.

İHA, SİHA ve uzun menzilli roket sistemlerimiz üstünlüğümüzü perçinleyecektir.

S-400’lerin etkinleştirilmesi ile hava savunma alanında önemli bir üstünlük sağlanacaktır.

Kara kuvvetleri açısından kıyaslanmayacak bir üstünlüğümüz vardır.

İnsan gücü açısından genel nüfusta 1/8, savaşacak nüfus bakımından 1/10 üstünlüğümüz vardır. Sayısal üstünlük yanında TSK yıllardır terörle mücadele ve Suriye’deki harekatı nedeniyle daha eğitimli ve deneyimlidir.

Ekonomik güç olarak ülkemiz her ne kadar bir krizden geçmekte ise de Yunanistan yıllardır kriz içindedir ve dış borç açısından çok daha kötü durumdadır. Savaşın uzaması durumunda bu gücün önemi çok daha fazla duyumsanacaktır.

Teknolojik açıdan Türk savunma sanayisinin aldığı yol önemli bir üstünlük alanıdır.

Coğrafyamızın sağladığı derinlik gücümüzü koruma ve saldırganı zayıflatma açısından önemlidir. Yunanistan’ın uluslar arası antlaşmaların yasaklamasına karşın adaları silahlandırması da kuvvetlerini dağıtmasına ve ana kara zararına kuvvet kaybına neden olmaktadır.

Siyasi güç, ülkeyi yönetenlerin diğer ülkelerle geliştirecekleri ilişkiler ve düşman ülke sayısının artmaması açısından önemlidir. Bu konuda kıyaslama yapmakta zorlandığımı söyleyebilirim.

Bu genel tablo bize Yunanistan’ın Türkiye ile savaşa girmesinin, neticesi belli bir çılgınlıktan öteye gitmeyeceğini göstermektedir.

Şu tarihi gerçeği de unutmamak lazımdır. Savaşı kazandıracak olan savaşanların azim ve kararlılığıdır.

En büyük güvencemiz Türk insanıdır. En tehlikeli silahımız insanımızdır.

Türk’ün vatan sevgisi, milletine olan bağlılığı tüm unsurların üzerinde bir üstünlük alanımızdır.

Darbe öncesi ve sonrasında TSK’da meydana gelen personel kayıpları ne düşmanı sevindirecek ne de dostu umutsuzluğa düşürecek boyuttadır. Her geçen gün eksikler tamamlanmış, tamamlanmaktadır.

Her subay astsubayımız eksilenlerin görevlerini yapacak gibi yetiştirilmiş ve yetiştirilmektedir.

Her dönemde böyle olmuştur.

Netice olarak Yunanistan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da söylediği gibi “kuru sıkı atmaktadır”.

Türkiye’ye savaş açması çılgınlıktır.

Savaş zorunlu olmadıkça cinayettir. Yunanistan aklını başına toplamazsa Floros’un dediği gibi gelip buralara bakamayacağı gibi evdeki bulgurdan olması en kuvvetli olasılıktır.

LİBYA DOSYASI /// Ercan Caner : Türkiye – Libya Deniz Anlaşması


Ercan Caner : Türkiye – Libya Deniz Anlaşması

Türkiye, ezeli düşmanları olan Yunanistan ve Kıbrıs karşısında elini güçlendirirken Ulusal Mutabakat Hükümeti de içte süren silahlı çatışmalarda güçlü bir askeri destek kazanmıştır.

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

11 Haziran 2020

Yunanistan – ‘‘Uykuda Yakalandık’’

Türkiye – Libya Deniz Anlaşması

“Türkiye ve Libya olarak karşılıklı yeni bir anlaşma ile belirlediğimiz bu münhasır ekonomik bölge alanlarında ortak arama faaliyetleri gerçekleştirebileceğiz. Herhangi bir sıkıntı yok. Diğer uluslararası aktörler, bu anlaşma ile Türkiye’nin çizdiği alanlarda onay almaksızın arama-tarama faaliyeti yapamaz. Güney Kıbrıs, Mısır, Yunanistan ve İsrail, bu bölgeden Türkiye’nin onayı olmadan doğal gaz nakil hattı kuramaz.” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Fanack Bağımsız Medya Organizasyonu, 26 Mart 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 11 Haziran 2020


Libya Temsilciler Meclisi üyelerinin 04 Ocak 2020 tarihinde Benghazi kentinde gerçekleştirdikleri toplantıda, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Tripoli merkezli hükümetine ileriye dönük askeri müdahalesi görüşülmüştür. Foto: Abdullah DOMA / AFP ©AFP ⁃ Abdullah DOMA

Türkiye ve Libya 2019 yılı Aralık ayı başlarında, Akdeniz’e uzanan bir münhasır ekonomik bölge oluşturarak, deniz sınırlarını resmi hale getirmek maksadıyla bir anlaşma imzalamıştır. Her iki ülkenin uluslararası çevreler tarafından tanınan parlamentoları tarafından onaylanmasından beri bu anlaşma, deniz yatağı altında yeni bulunan hidrokarbonları işletme yarışı ve jeopolitik düşmanlıkların kara bulutlarının ikili lanetiyle yüz yüze olan bölgede Pandora’nın Kutusunu (ÇN: Antik Yunan efsanelerinde geçen ve içinde kötülüklerin bulunduğuna inanılan sihirli kutu. Vikipedi) açmıştır.

Akdeniz’de Yeni Fırsatlar

İki ülke arasındaki 35 kilometre uzunluğundaki deniz yetki alanı sınırı önemsiz gibi görülebilir, fakat hidrokarbon yatakları için rekabetin arttığı bir ortamda, komşuları öfkelendiren, Akdeniz’in karmaşık deniz hudut sınırları içinde kilit bir kısmı kapsamaktadır.

Beklenildiği gibi Libya’nın doğusundaki alanlara hâkim olan General Khalifa Haftar’a sadık parlamento, Birleşmiş Milletler tarafından tanınan, Tripoli merkezli ülkenin meşru yönetimi Ulusal Mutabakat Hükümeti tarafından imzalanan anlaşmaya oybirliği ile karşı çıkmıştır. Bununla birlikte uluslararası yasalara göre Türkiye ve Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti arasında imzalanan anlaşma geçerlidir.

Bu anlaşma ile Libya ve Türkiye; Türkiye’nin güney kıyılarından Libya’nın kuzey kıyılarına uzanan bir Münhasır Ekonomik Bölge konusunda anlaşmaya varmıştır. Akdeniz’in ortasına doğru uzanan bu bölge; deniz yatağı altında olduğu düşünülen hidrokarbon rezervlerinin büyük kısmını kapsamasının yanı sıra, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz rezervlerinin Avrupa’daki kilit pazarlara ulaşmasını sağlayan deniz altındaki boru hatları üzerinde de sınırlandırıcı kontrol yetkileri sağlamaktadır.

Yapılan bir ABD Jeolojik Araştırmasına göre; Doğu Akdeniz havzasının 700 milyar dolarlık doğal gaz rezervlerine sahip olduğu tahmin edilmektedir ve Türkiye şimdiden kendisi ve Libya’nın uluslararası şirketlerle hidrokarbon arama sözleşmeleri yapabileceğini ifade etmiştir.

Anlaşmanın Getirdikleri

Anlaşma, her iki ülkeye de münhasır ekonomik bölgenin kendi kısımlarında kalan deniz yatağı altındaki kaynaklar üzerinde açık ve net bir işleme hakkı sağlamaktadır. İşletme hakları, son yıllarda Akdeniz’de giderek büyüyen şiddetli bir politik gerginlik konusudur. Güçlü ülkelerin pastadan kendi haklarını almaya olan istekleriyle birlikte deniz sınırlarının nereden geçtiği ve hatta ülkelerin egemenlik iddiası hakkına sahip olup olmadığı konusunda uzun yıllardan beri süren gerilimler ve tarafların işletme yönünde yapılan hamleler devamlı itiraz konusu olagelmiştir.

Libya geçmişte Yunanistan ile Yunanistan’a ait Girit Adası yakınlarındaki sularda imtiyaz hakları konusunda çatışmıştır. Libya-Türkiye anlaşması Tripoli’ye iddialarını koruması için güçlü bir müttefik sağlamaktadır. Yunanistan anlaşma imzalandığından beri Libya büyükelçisini sınır dışı etmiş durumdadır.

Türkiye de bölgedeki gerginliklerin tam merkezinde yer almaktadır. Ankara, son yıllarda; kendisine ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ait sularda diğer Akdeniz ülkelerinin hidrokarbon aramalarını durdurmak maksadıyla bölgeye deniz araçları göndermektedir. Türkiye, Ankara’nın potansiyel doğal gaz yatakları için sondaj yaptığı iki adet gemiyi korumak maksadıyla Kuzey Kıbrıs’a askeri bir dron dahi göndermiştir.

Libya Başbakanı Fayez al-Sarraj ve Khalifa Haftar Libya iç savaşına olası bir çözüm bulmak maksadıyla bir araya geldikleri Birleşik Arap Emirlikleri’nin Abu Dhabi kentinde görülürken 02 Mayıs 2017. Foto: AP ©Hollandse Hoogte


Yapılan bu anlaşma ile Türkiye, kendi hidrokarbon yatakları olarak ilan etmeyi ümit ettiği bölgenin çoğunda güçlü bir uluslararası yasal hak talebine sahip olmuştur.

Yunanistan, iki ülke arasında varılan anlaşmanın kendi deniz haklarını ihlal ettiğinden şikâyetçidir, fakat Doğu Akdeniz’de kendilerini kilit olarak gören Türk yetkililer kesinlikle geri adım atmamaktadır. Türkiye, 2018 yılından beri Libya ile bu anlaşmanın peşindedir, fakat Libya, önceleri bölgesel jeopolitiklerin içine girmekte isteksiz davranmıştır. Bununla birlikte, Haftar’ın Rusya destekli güçleri Tripoli’nin kapısına dayandığında, Ulusal Mutabakat Hükümetinin, hayatta kalmasını garanti altına alabilecek askeri yardım karşılığında Türkiye ile anlaşmaktan başka çaresi kalmamıştır.

Libya Ulusal Ordusunun (LNA-Libyan National Army) Ocak 2020’de Ulusal Mutabakat Hükümeti (GNA-Government of National Accord) kontrolündeki birkaç bölgeyi ele geçirmesi sonrasında Libya’daki durum. Kaynak: AMN (Al-Masdaar News).

Anlaşmaya Türkiye açısından bakıldığında; Ankara’nın kazançları sadece imtiyaz haklarından elde ettikleriyle sınırlı değildir, anlaşma ile Ankara’nın elde ettiği en büyük kazançlardan bir tanesi de bölgede sağladığı durdurma imkânlarıdır.

Siyasetin Perde Arkasındaki Enerji

İki ülke arasında yapılan anlaşma daha kapsamlı olarak ele alındığında, muhtemelen bölgesel düzeyde enerji politikalarıyla bağlantılıdır. Türkiye’nin (ve Libya) Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon pazarlarına giden ana rotayı gelecekte kontrol etme tehdidi, Doğu Akdeniz devletlerini öfkeden deliye döndürmüştür.

Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti lideri Fayez Sarraj ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Kaynak: Anadolu Agency.

Son yıllarda Türkiye ile ilişkileri hiç ümit verici olmayan İsrail ve Mısır; Türkiye-Libya hamlesini şiddetle kınamış, Mısır daha da ileri giderek anlaşmanın illegal olduğunu dahi ileri sürmüştür. Her iki ülke de Doğu Akdeniz’de keşfettikleri yeni doğal gazı Avrupa pazarlarına ulaştırmayı hedeflemektedir. Boru hattının inşa edileceği rota üzerinde bir Türk engellemesi, bölgede bulunan hidrokarbonların dünyanın ikinci büyük doğal gaz pazarı olan Avrupa’ya ulaştırılması için inşası planlanan rota için geriye çok az seçenek bırakmaktadır.

İsrail, yeni bulduğu doğal gazın Avrupa pazarına ulaştırılması için İsrail-Kıbrıs-Yunanistan-İtalya boru hattı projesine güvenmektedir. Türkiye’nin bu projenin işlerliğini ortadan kaldırması durumunda, İsrail sıvı doğal gazını zaten Mısır üzerinden ihraç etmeye başladığından, Doğu Akdeniz Boru Hattına daha az bağımlı durumdadır.

Ayrıca, Türkiye ile İsrail aralarındaki zor siyasi bağlara rağmen, İsrail doğal gazının son gelişmelerin siyasi veya askeri sonuçlarından etkilenmeden kesintisiz akışını sağlayabilecek güçlü ekonomik ilişkilerini bugüne kadar muhafaza etmişlerdir. Türkiye-Libya anlaşması sonrasında, 1,900 kilometre uzunluğundaki Doğu Akdeniz boru hattı projesinde yer alan dört ülkeden üçü, hiç şüphesiz diplomatik ve ekonomik güçlerini birleştirmek maksadıyla bir anlaşma imzalamıştır.

Türkiye’nin desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti yetkilileri tarafından yapılan açıklamada; Mısır ordu birliklerinin, Haftar’ın kontrolündeki Libya Ulusal Ordusunu desteklemek maksadıyla Libya sınırında konuşlandığı ifade edilmiştir. Kaynak: Al Masdaar News

Kahire’nin kaybedecekleri çok daha fazladır. Askeri açıdan güçlü Haftar ile yakın müttefik olan Mısır, Libya çatışmasında Türkiye’nin karşı tarafında yer almaktadır. Türkiye’nin, Kahire’de iktidardaki rejimin can düşmanı olan Müslüman Kardeşler ile bağları göz önüne alındığında, Akdeniz’deki boru hatlarına erişim konusunda Türkiye ile müzakerelere girmesi durumunda Mısır’ın pozisyonu, Türkiye’den cömert anlaşma şartları sağlayabilecek durumda değildir.

Mısır’ın, Akdeniz’deki komşularının geçmişte başlattığı önceki çatışmalara nazaran askeri bir harekâta direkt olarak dâhil olma olasılığı düşük görünüyor olsa da Türkiye ile Libya arasında varılan anlaşma, Libya’nın çektiği acıları artırarak ve çatışmayı uzatarak, Kahire’yi Haftar’a verdiği desteği iki katına çıkarmaya zorlayacak gibi görünmektedir. Türkiye ile Libya arasındaki anlaşma, zaten gergin olan bölgeye daha fazla baskı yaparak, Mısır’ı muhtemel bir ekonomik sıkıntı içine de sokacaktır. Türkiye’nin, Mısır’ın sağladığı desteğe karşı savaşmak maksadıyla; mevcut anlaşmada yer almayan Libya’ya asker gönderme zorunda kalması durumunda, Ankara deniz yetki alanları haklarını sağlama bağlamakta acele etmesinden pişmanlık duyabilir.

Zehirli Kadeh mi?

Türkiye-Libya anlaşması, her iki ülke için de temel güvenlik ve jeopolitik düzenlemeleri sağlama alarak, Doğu Akdeniz güçleri arasındaki mevcut hidrokarbon çılgınlığından faydalanmaktadır. Türkiye, ezeli düşmanları olan Yunanistan ve Kıbrıs karşısında elini güçlendirirken Ulusal Mutabakat Hükümeti de içte süren silahlı çatışmalarda güçlü bir askeri destek kazanmıştır. Hidrokarbonlar her ne kadar Doğu Akdeniz için bir nimet olarak değerlendirilse de bölgede keşfedilen zengin hidrokarbon kaynakları bir kez daha jeopolitik kavgaları su yüzüne çıkarmıştır. Türkiye ve Libya, sürmekte olan bu hikâyenin sadece en son bölümü gibi görünmektedir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Yazıda ifade edilen görüşler ve ileri sürülen iddialar Fanack Bağımsız Medya Kuruluşuna aittir.

21 Mayıs 2020 tarihinde The New York Times internet haber portalında Declan Walsh imzasıyla yayımlanan makalede Türkiye’nin şaşırtıcı bir geri dönüşle Libya’da iktidarı belirleyebilecek bir güce sahip olduğu ifade edilmektedir.

Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Libya’nın meşru yönetimi Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin, diktatör Khalifa Haftar’ın emir komutası altındaki Libya Ulusal Ordusunu yenerek ülkede birliği sağlaması dilekleriyle yazımızı bitirelim.

LİNK : https://fanack.com/libya/history-past-to-present/turkey-and-libya-maritime-deal/

KİTAP TAVSİYESİ : MENZİL – Türkiye’de Siyasal İslamcılığın Ve Devrim Düşmanlığının Kısa Tarihi


MENZİL – Türkiye’de Siyasal İslamcılığın Ve Devrim Düşmanlığının Kısa Tarihi ( 1876 : 1909 – 2002 : 2020 )

YAZAR : Doç. Dr. Necati Ulunay Ucuzsatar

· Hazırlayan

· : Aysel Türkmen , Betül Ayar

· Yayınevi

· : Koral Yayınları, 2020

· Yayın Yeri

· : İstanbul