AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : TÜRKİYE’ Yİ DOĞU AKDENİZ’DE KUŞATTIRAN KİM ?…


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/dogu-akdeniz/

İktidar 17 yıldır ülkemizi yönetiyor ama hep mağduriyet edebiyatı yapıyor, içte ve dışta düşman yaratıyor, suçu başkalarının üzerine atıyor ve hiçbir konuda doğruyu söylemiyor, söyleyemiyor! Bu 17 yılın sonunda ülkemizin geldiği yer; ekonomik iflas, adaletsizlik, hukuksuzluk, iç barışımızın dinamitlenmesi, demokratik kazanımlarımızın katledilmesi, beka sorunu ve kuşatılmışlık.

Bugün Türkiye’ye her yönden saldırılıyor ve kuşatılıyor olmasının nedeni; iktidarın 17 yıllık akıl dışı, Cumhuriyetimizin kurucu ilke ve değerlerine düşman, Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimlerini anlamayan ve aşındırmaya çalışan, çağdışı “Siyasal İslamcı” ideolojisi ve “Yeni Osmanlı” hayalinden beslenen yönetimidir.

Bağışıklık Sistemimiz Çöktü!

Bu yanlışlar yüzünden, Türkiye’nin bağışıklık sistemi çökmüştür. Her ülkenin, aynı insan metabolizmasında olduğu gibi zayıf ve sorunlu tarafları vardır. Onlarla yaşamak mümkündür; yeter ki bağışıklık sistemi güçlü olsun. Özellikle son senelerde ve aylarda tüm gelişmelerin ülkemiz aleyhine olmasının ve her şeyin üstümüze üstümüze gelmesinin nedeni; iktidar tarafından kısmen bilinçli, kısmen bilinçsiz olarak çökertilen bağışıklık sistemimizdir. Bu şekilde yönetilmeye devam edilirsek bizi bekleyen tehdit; çoklu organ yetmezliğidir.

Dış politika, çıkarlar üzerine oturur. Dış politikada dostluklar ve ideoloji asla belirleyici değildir. Ama ülke olarak sizin dış politika anlayışınız akla ve ülkenizin yalın çıkarları üzerine inşa edilmiyorsa, dinsel dayanışmalardan, geçmişin aklından ve hayalinden medet umuyorsa ülkenize yazık olur ve evet, ülkemize yazık oluyor.

Uygun Adımları Atmaz, Hamleleri Yapmazsanız…

Bugün Türkiye Suriye’nin kuzeyinden PKK’nın uzantısı olan unsurlar tarafından kuşatıldıysa, bu yüzden Fırat’ın batısına Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı gibi askeri harekâtlar yapmak zorunda kaldıysak ve bu bölgeden hala şehitlerimiz geliyorsa; bunun nedeni iktidarın Suriye konusunda yapmış olduğu affedilemez yanlışlardır.

Gelelim, yazımızın esas konusu olan Doğu Akdeniz’deki kuşatılmışlığımıza… Dış politikada, belki de siyaset dahil yaşamın her alanında geçerli olan önemli bir kural vardır. Zamanında gerekli adımları atmaz ve uygun hamleleri yapmazsanız daha sonra atacağınız adımların ve yapacağınız hamlelerin hem maliyeti artar, hem de bu hamleler işe yaramayabilir.

Enerjisini Başka Alanlarda Kullandı

İktidar; görevi devraldığı 2002’den beri Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine gelişen, çıkarlarımızı ve güvenliğimizi tehdit edeceği daha o günden belli olan gelişmelere duyarsız kalmış, uyarıları ciddiye almamış, parmağını kıpırdatmamış, enerjisini ve zamanını Cumhuriyetimizin kurucu ilke ve değerlerini yok etmek için harcamıştır.

Doğu Akdeniz’e sahili olan devletler harıl harıl bu denizi paylaşmaya çalışırken, Münhasır Ekonomik Bölgelerini (MEB) ilan ederken ve birbirileriyle koordine olup anlaşmalar imzalarken; iktidar hiçbir şey yapmadığı gibi, Türkiye’nin çıkarlarını ve güvenliğini zedeleyen gelişmelerin içinde olmuştur.

Suriye Türkiye’yi Satmadı Ama…

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY); 2003’de Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da Mısır’la Türkiye’nin çıkarlarını yok sayacak şekilde MEB paylaşım anlaşması yaptı. Suriye ise GKRY’nin MEB paylaşımı teklifini kabul etmedi, yani Türkiye’yi satmadı. Ama Türkiye, iktidarı nedeniyle Suriye’yi sattı ve emperyalizmin vekâlet savaşının ateşine odun taşıdı.

Ayrıca; 2004’de GKRY’nin Kıbrıs Cumhuriyeti olarak adanın tümünü temsilen Avrupa Birliği’ne katılmasına itiraz etmedi ve sessiz kaldı. Halbuki GKRY’nin adanın tümünü temsilen AB’ye alınması hem uluslararası anlaşmaları (Londra ve Zürih) hem de “komşularıyla sınır problemleri olan ülkelerin birliğe, AB’ye alınmayacağı” kuralını ihlal ediyordu. Artık GKRY ile olan her sorunumuz, aynı anda Türkiye-AB arasındaki sorun haline geldi.

Rauf Denktaş’a Düşmanlık Yapıldı!

İktidar tarafından; Kıbrıs davasının en büyük savunucusu olan Rauf Denktaş’a düşmanlık edildi, halkı aydınlatma girişimleri engellendi ve sansürlendi. Ama Türkiye’ye karşı her zaman düşmanlık içinde bulunan Yorgo Papandreu’ya 2011’de, Dünya Üniversitelerarası Kış Oyunları’nın açılış töreninde “Erzurum seninle gurur duyuyor” diye slogan attırıldı. Aynı şeyi 2012’de, AKP’nin 4. Olağan Kongresi’nde elinde Türk Askeri’nin Şehit kanı bulunan Barzani için de yaptılar ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye orada bulunanları bağırttılar.

Doğu Akdeniz’de MEB paylaşımı için işbirliği yapmamız gereken Mısır’la, iktidarın Müslüman Kardeşler aşkı ve İsrail ile Hamas sevdası yüzünden papaz olduk. Yani Siyasal İslamcı ideoloji, bölgedeki herkesi Türkiye’ye düşman yaptı, bölgedeki yaşamsal çıkarlarımız zarar gördü ve görmeye de devam ediyor. Bugünlerde Yunanistan, GKRY, Mısır ve İsrail yakın işbirliği yapıyor, toplantılar düzenliyor, ortak tatbikatlar yapıyor, hatta bu tatbikatların senaryolarında ülkemizi tehdit ve bölgenin istikrarını bozucu bir unsur olarak gösteriyor.

Türk Denizciliği 500 Yılın Zirvesindeydi!

Ayrıca; Doğu Akdeniz’in zengin petrol ve doğalgaz yatakları nedeniyle, son yıllarda bölge dışı ülkeler de (ABD, AB, Rusya) bölgeye olan ilgilerini ve faaliyetlerini arttırdılar. En son olarak topa Fransa da girdi. Türkiye, bölgede hızla yalnızlaşıyor. Aleyhimize oluşan bu resim, iktidarın yanlış politikalarının bir sonucudur.

2009’da, AB İlerleme Raporunda Avrupalılar, Türk Deniz Kuvvetleri’nin adını açık açık vererek iktidara şikâyet ettiler. Denizcilerin suçu şuydu; “Türkiye’nin Doğu Akdeniz ve Ege’deki hak ve menfaatlerine aşırı bir sahibiyet göstermek”. İktidar bunun üzerine gereğini yaptı; bugün FETÖ denen ama o günlerde yere göğe konmayan ve menzil birlikteliği yapılan cemaatle birlikte gerçekleştirilen ortak operasyonla, denizciler başta olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üstüne Balyoz indirildi ve FETÖ’nün önü açıldı.

Balistik Füze Saldırısı Gibidir

Ki o Türk Deniz Kuvvetleri, 1571’de İnebahtı’da (Lepanto) alınan yenilgiden sonra geldiği en güçlü zirvedeydi. Ama bugün, Türk Deniz ve Hava Kuvvetleri başta olmak üzere Türk Silahlı Kuvvetleri’nin doğru ve milli bir siyasi otorite emrinde, ciddi bir rehabilitasyon sürecine ihtiyacı var, eski gücüne ulaşması için! Bu işler; “Ey Amerika!”, “Ey Avrupa!”, “Ey İsrail!”, “Ey Mısır!” demekle olmuyor! Yapılan konuşmalarda gürültülü bağırışlar ve meydan okumalar fazla ise içerik ve karşılığı zayıf demektir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) kendisini iyileştirebilmek ve eski gücüne ulaşabilmek için iktidara rağmen kahramanlar gibi çalıştığını ve mücadele ettiğini görüyor ve takdir ediyoruz. Ama henüz yasallaşmayan Yeni Askerlik Sistemi’nin TSK’ya ve dolayısıyla ülkemizin güvenliğine karşı atılan balistik bir füze saldırısı ile eş değerde olduğu bilinmelidir.

Türker Ertürk

SAVAŞ DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : ABD Türkiye’ye saldırıya mı hazırlanıyor ??


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : ABD Türkiye’ye saldırıya mı hazırlanıyor

Türkiye, 1945’den bu yana ABD ile çok sayıda ikili anlaşma ve protokol yaptı. Bunların ezici bir çoğunluğu Türkiye’nin zararına işleyen maddelerle doluydu.

Değerli dostum Haluk Dural, bir önceki köşe yazımda dikkat çektiğim “Haydut Devlet” kavramına yorum yaparak katkıda bulunmuş. Kendisine benim için kıymet arz eden ve faydalandığım fikirleri için gerçekten teşekkür ederim. Dural özetle şöyle demiş;

“Haydut Devlet tanımı yaparken, bir devletin haydut devlet olup olmadığına kim karar verecek? Bu tanım, bilindiği gibi ABD’ye aittir. ABD, geçmişte Libya ve Irak’ı, günümüzde ise İran ve Kuzey Kore’yi haydut devlet olarak ilan etmiştir. Halbuki bu ülkelerin kanıtlanmış bir terör faaliyeti olmamıştır.

Suudi Arabistan ve Katar gibi çağdışı ülkeler Suriye’deki isyancılara ve radikal İslamcı teröristlere her türlü desteği vermesine rağmen haydut devlet ilan edilmemiş, aksine korunmuştur. ABD’nin bizzat kendisi, Mart 2011’den beri Suriye’deki vekâlet savaşçılarına namütenahi destek sağlamış ve Kuzey Suriye’de terör örgütü PKK’ya ise yardım etmeye ve iş birliğine devam ediyor.

ABD ve İngiltere, İran ve Pakistan’ın Hint Okyanusu kıyısındaki Belucistan’da dinci ve ayrılıkçı terör örgütlerine silah ve lojistik destek veriyorlar. ABD, aynı şekilde Afganistan’daki Taliban terör örgütüne silah ve eğitim verdi. Fransa, Ruanda’da yaptıkları nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde soykırım suçuyla yargılanmaktadır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Dünyanın neresinde bir iç savaş, silahlı isyan ve terör varsa arkasında ABD ve emperyalist ortakları var.

Bu gerçek dikkate alındığında; ABD’nin haydut devlet tanımına en çok uyan devletler başta ABD olmak üzere İngiltere, Fransa ve İsrail olmaktadır. ABD’nin hedefindeki bütün devletler ABD’nin tanımını ABD’ye uygulamalıdırlar”demiş.

SAVAŞLARI HAKLILAR DEĞİL, GÜÇLÜLER KAZANIR!

Dural doğru söylüyor ve haklı ama savaşları ve mücadeleleri haklılar değil, güçlüler kazanır ve kazanıyor. Dünya tarihi, bunun aksine şahitlik etmedi. Yeterince güçlü değilseniz; sonuna kadar hukuka sahip çıkacaksınız, hukuktan ayrılmayacaksınız ve hukuken gayrimeşru işler yapmayacaksınız. Doğrudur; ABD zaman zaman, hatta çoğu zaman hukuktan ayrılmakta, gayri hukuki tasarruflarda bulunmakta, bu kapsamda hedeflerine ulaşabilmek için teröre destek vermekte ve vekâlet savaşçıları kullanmaktadır. Ama Türkiye böyle işler yapacak ve hukuku yok sayacak kadar hem güçlü değildir, hem de Cumhuriyetin kurucu ideolojisinin ilke ve değerleri buna müsait değildir.

“ABD ve emperyalist ülkeler böyle işler yapıyor. Bizim neyimiz eksik!” diyerek bu tür işlerin içerisine girerseniz ki girilmiştir; ülkemizin başı ciddi şekilde belaya girer. Dayılık, efelik, hukuk tanımazlık kişisel tercihiniz olabilir ve bunun faturasını kişisel olarak ödersiniz. Ama ülkeyi yönetiyor olma sorumluluğunu taşıyorsanız; yaptığınız dayılığın, efeliğin ve hukuk tanımazlığın densizlikten, sorumsuz davranmaktan, yargılanmayı gerektiren suçlardan başka bir anlamı yoktur.

BU HABERLER MAKSATLI

Bir de son günlerde; “ABD bizi kuşatıyor, ABD bize karşı saldırıya hazırlanıyor, Bulgaristan’a şu kadar, Gürcistan’a bu kadar Amerikan askeri geldi” diyen haberlere rastlıyoruz. Ayrıca; bu haberlere bire bin katılarak sosyal medyada paylaşılıyor. Bu haberler maksatlı, arkasında iktidara bağlı troller var. Bunlara inanıp paylaşmayın. Bu yalan haberlerden maksat; muhalefeti baskılamak, yakın tehdit algısı yaratarak iktidarın etrafındaki çözülmeyi durdurupkenetlenme sağlamaktır.

“ABD bizi kuşatıyor ve saldırıya hazırlanıyor” maksatlı değerlendirmesinin arkasında açık kaynaklardan alınan veriler var. Neymiş efendim; “ABD Yunanistan’ın Dedeağaç limanına 2 bin asker ve 700 araç çıkarmış. Gürcistan’a da ABD askerleri gönderilmiş. Araştırıyoruz; askeri birliklerin hepsi çok küçük çapta ve planlı NATO ve PFP (Barış İçin Ortaklık) tatbikatlarına katılmak için gelmişler. Yunanistan’a deniz yoluyla gelen ABD askerleri, daha sonra Bulgaristan ve Romanya’ya doğru yola çıkmışlar. Benim küçük bir araştırma ile öğrendiklerimin iktidar daha iyisini, daha ayrıntılısını ve daha güvenilir olanını elde edebilir. Çünkü devletin komşu ülkelerdeki askeri hareketlenmeleri zamanında tespit edip izleyecek elektronik dinleme istasyonları var.

DOĞRUYSA HANİ SEFERBERLİK!

Ayrıca; bu ülkelerde diplomatik misyonlarımız ve istihbarat ajanlarımız var. Yani iktidar, Türkiye’nin ABD tarafından kuşatılıp kuşatılmadığını çok kolaylıkla öğrenebilir. Zaten o öğrenemiyorsa, halk olarak bizim gazetelerden ve internetten ulaşılabilecek bilgilerle ondan daha iyisini öğrenebilme durumumuz yok.

Bir an için ABD tarafından kuşatıldığımızı düşünün. Yapılması gereken ilk şey; seferberlik ilan etmek ve ilk planda yeni terhis edilmişlerden başlayarak en az 500 bin gencimizi silahaltına almak ve kritik görevlerde çalışmış emekli olan subay ve astsubaylara sefer görev emri göndermektir.

NATO’DAN ÇIKMAK MI LAZIM?

Bunlar yapılmadığı gibi, iktidar aksine mevcut askerlerimizin dörtte üçünü terhis etmeyi planlamaktadır. Yani kuşatıldığımız ve yakın saldırı tehdidi altında olduğumuz şayiası; iktidar tarafından, yükselen muhalif hareketi baskılamak için çıkarılmıştır ve 23 Haziran seçimleri için düşünülmüş hamlelerden birisidir. Ayrıca; Türkiye gibi bir ülkeyi kuşatmak ve işgal etmek için ilk planda en az 1 milyon asker gerekli. Dedeağaç’a çıkarılan 2 bin askerle değil Türkiye, değil İstanbul, değil Kadıköy, Kadıköy’ün bir mahallesi konumunda bulunan Erenköy’ü bile işgal edemezsin.

Diğer konu ise NATO! “Derhal çıkmalıyız, başımıza ne felaket gelmişse sorumlusu NATO’dur. NATO’dan çıkmazsak ABD bizi NATO’yu kullanarak işgal edecek” değerlendirmelerini çok sık okuyoruz. Farz edelim; bugün için ABD Türkiye hakkında kötü şeyler düşünüyor ve NATO’yu bu kirli amaçları için kullanacak. Soruyorum; kararların oy birliği ile alındığı bu örgüt içinde kalarak mı yoksa dışına hemen çıkarak mı ülkemizin çıkarlarını ve güvenliğini daha iyi koruyabiliriz? NATO’yu Türkiye aleyhine kullanabilmek için Türkiye’nin NATO’dan çıkmasını ve atılmasını isteyen o kadar çok odak var ki!

SORUN; ÇAPSIZ VE NİTELİKSİZ SİYASETÇİLER

Sorun şu; NATO’dan çıkarılma yöntemi yok! Tek çare kızdırmak, sizin çıkmanızı sağlamak! En başta Yunanistan bayram eder ve NATO’yu aynen Avrupa Birliği’nde (AB) olduğu gibi Türkiye aleyhine kullanma şansını elde eder. Irak’ın, Libya’nın, Yugoslavya’nın, Suriye’nin başına neler geldi, gördünüz. Hangisi NATO’daydı? Hiçbiri değil mi! Demek ki; NATO’nun dışında kalmak kurtuluş değil ama içinde kalmak -akıllı olursanız- kendinizi korumak için imkân olabilir.

Türkiye, 1945’den bu yana ABD ile çok sayıda ikili anlaşma ve protokol yaptı. Bunların ezici bir çoğunluğu Türkiye’nin zararına işleyen maddelerle doluydu. Ama bunun sorumluluğunu ABD’de değil, ülkemizin çapsız, niteliksiz, Atatürk’ü,onun antiemperyalist duruşunu, Aydınlanma Devrimlerini ve çağdaş uygarlık rotasını anlamayan siyasetçilerde aramak lazım.

“Başımıza gelenlerin sorumlusu sadece NATO’dur” yaklaşımı; sorunlarını içselleştirmeyen, kendinde kabahat aramayan, yaşadığı sorunların nedenlerini daima dışarıda ve dış mihraklarda arayan, sorunlarını çözemeyen kafanın ürettiği mazeretlerden bir tanesidir.

KURTARICI BEKLEMEYEN TOPLUM OLMAK

II. Dünya Savaşı’ndan (1939-1945) sonra, 1952 yılında kurulan NATO’nun ilk Genel Sekreteri (1952-1957) olan İngiliz emekli asker ve diplomat HastingsIsmay, NATO’nun kuruluş amacını “Rusları dışarıda, Amerikalıları içeride, Almanları da aşağıda tutmak”(“tokeepthe Soviet Unionout, the Americans in, and the Germansdown.”) olarak özetliyor. Almanları aşağıda tutmayı; onları baskılamak, kontrolde tutmak ve tekrar başkaldırmalarını engellemek olarak özetleyebiliriz. Ama II. Dünya Savaşı’ndan sonra taş taş üstünde kalmayan, harabe hale gelen, ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği tarafından işgal edilen, “Batı ve Doğu” olarak bölünen, aşağılanan, tazminat ödemeye mahkûm edilen Almanya bugün ayağa kalktı, bölünmüş ülkesini birleştirdi, dünyanın dördüncü büyük ekonomisi ve Avrupa’nın lider ülkesi oldu. Şimdi ABD’nin ve NATO’nun dışında da işler yapıyor, hatta kontrollü olarak kafa da tutuyor. Almanlar bu başarıyı cemaatlerle, çağdışı düşünce sistemleri ile sağlamadılar.

İhtiyacımız olan; Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde başlatılan Aydınlanma Devrimlerini tamamlamak, eleştirel akla sahip, bilim egemen kafalı toplumu yaratmak, sorunlarını çözebilen, kurtarıcı aramayan ve sorunlarının suçunu dış güçlere havale etmeyen bir toplum haline gelmektir.

Türker Ertürk

Odatv.com

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : S-400’e bakarken bu tehlikeye dikkat


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : S-400’e bakarken bu tehlikeye dikkat

Geçen iki köşe yazımda; S-400 krizinin arka planını anlatmaya çalışmıştım. Bugün ise size, yine bu krizi başlangıç referansı yaparak, ülkemizi bekleyen en büyük tehlikeyi değerlendirmeye çalışacağım.

“S-400 bahane! Aslında ABD, Türkiye’yi boğmak istiyor!” diyenlerin olduğunu biliyorum. Evet, böyle düşünen Amerikalılar var. Hatta böyle düşünenlerin Trump yönetimi içinde var oldukları da doğru. Ama böyle düşünmeyen, “Türkiye’ye karşı yanlış yaptık ve yapıyoruz diyen ve karşılıklı güvene dayanan iş birliğini savunan Amerikalılar da var! Aynı şey Batı dünyası için de geçerli. “Tüm Batı birlik olmuş, Türkiye’ye karşı kumpas kuruyor ve bizi yok etmeye çalışıyor!” çok yanlış bir değerlendirme. Çünkü her konuda aynı düşünen, yekpare bir Batı yok! Yekpare bir ABD olmadığı gibi! Batı, kendi içinde de birbirini yiyor. Hiçbir ülkenin dostu yok, sadece çıkarları var!

HAYDUT DEVLET

Ülkemiz de yekpare değil. Çağdaş ve üretken bir Türkiye olduğu gibi, çağdaş olmayan, hatta yobaz olan, insanlık için bir katma değer üretemeyen ve işlevsel olmayan bir Türkiye de var! Trump demek ABD demek değil, Macron demek Fransa demek değil ve tabii ki Erdoğan demek de Türkiye demek değil!

Türkiye; tüm dünyada her geçen gün bir önceki güne göre daha fazla olacak şekilde ötekileşiyor, ötekileştiriliyor, düşmanlaşıyor ve düşmanlaştırılıyor. Hızla tırmanılan bu merdivenin zirvesinde “Haydut Devlet” (Rogue State) ilan edilme olasılığı var.

BAŞAT SORUMLULUK İKTİDARIN

Kural ve hukuk tanımayan, küresel barışı tehdit eden, belirli bir düzen ve sistem içinde hareket etmeyen, ne yapacağı önceden tahmin edilemeyen, terörizme destek veren, kitle imha silahlarının yaygınlaşmasına yardım eden devletleri tanımlamak için “Haydut Devlet” denmektedir.

Bugüne kadar “Haydut Devlet” ilan edilip de bu durumu kazasız belasız atlatmış ve başına felaket gelmemiş tek bir örnek ülke bile yok. Bu kötü gidiş mutlaka durdurulmalıdır. Bu tehlikeli tırmanışta, ülkemiz üzerinde kötü emelleri olan, dış dünyanın bir bölümünün sorumlu olduğu doğrudur. Ama başat sorumluluk;Türkiye’yi gayri hukuki olarak yöneten, insan hak ve özgürlüklerine saygı duymayan, demokratik ülkelerin olmazsa olması olan kuvvetler ayrımını yok eden, basın özgürlüğünü katleden, devletin gücüyle muhalefeti ezmeye çalışan ve geçmişin aklı olan “Siyasal İslamcı” ideoloji ve “Yeni Osmanlı” hayali peşinde koşmaya devam eden iktidardır.

“TEK BİR TÜRKİYE VAR” DEMEK ÇOK TEHLİKELİ!

Bu durumda ülkece yapacağımız en kötü şey;dış dünyaya iktidarın verdiği gibi tek bir algı vermek. Yani iktidarın arkasında tek bir Türkiye var demek! Bu çok tehlikeli! İktidar bunun peşinde ve hayali düşmanlar yaratmaya çalışıyor. “Kuşatılıyoruz, sınırlarımızın ötesine yığınak yapıyorlar, ülkemizi işgal edecekler, bize füzelerle saldıracaklar, iktidarın etrafında kenetlenelim ve ittifak edelim” söylemleri uyduruktur, maksatlı olarak çıkarılmıştır ve arkasında iktidar vardır. Amaç; güçlenen muhalefeti hayali dış düşmanla baskılamak ve tek sesliliği güçlendirmektir.

Diyelim ki tehdit büyük ve ülkemize saldırı çok yakın, o zaman;

1- Niçin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dörtte üçünü terhis etmeye kalkıyorsun?

2- Niçin aynı gemideymiş izlenimini tahrip eden bedelli uygulamasını devamlı hale getiriyorsun?

3- Niçin Osmanlı Sultanlarına bile verilmeyen askerlikten muaf tutma hakkını partili Cumhurbaşkanına veriyorsun.

DIŞ MİHRAKLAR VE MUHALİFLER SUÇLANIYORSA!

Ayrıca geçmişte ama haklı ama haksız dış müdahale yapılan ülkelere bakınız; hepsinin ortak özelliği otoriter olmaları, diktatörlüklerle yönetilmeleri ve dış dünyaya tek sesli oldukları algısını vermeleriydi. Parlamenter sistemi çalışan, eksik de olsa demokrasisi işleyen ve çok sesli bir görüntü veren bir ülkeye askeri dış müdahale olmadı, olamazda!

Soruyorlar; “Niye her şeyden iktidarı sorumlu tutuyorsunuz?” diye. Bilinmeli ki; tüm çağdaş ve demokratik ülkelerde tüm yapılanlardan ve yapılmayanlardan iktidarlar sorumludur. Faşist ve otoriter yönetimlerde ise, ülkede kötü giden şeylerden ve olumsuzluklardan dış mihraklar ve muhalifler sorumludur.

BENİMLE AYNI DÜŞÜYORSAN GELME!

Yaşadığımız tüm felaketlerin ana nedeni tek sesli olmak. Ama şimdi “bu tek sesliliği pekiştirelim” diyorlar. Buna katılmak mümkün değil! Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tek seslilik değil, çok sesliliktir. Sorunlarımızı çözebilmek için farklı seslere ve farklı düşünen insanlarımıza ihtiyacımız var. İktidar 17 yıldır ülkemizi yönetiyor, 2002 öncesi var olan hiçbir sorunumuzu çözemediği ve sorunlarımızı katmerleştirdiği gibi, yeni sorun alanları doğurdu, ülkemizi felakete sürükledi ve yönetilebilir olmaktan çıkardı.

Meslekteyken bir büyüğümden öğrendiğim bir sözü ve ilkeyi bir toplantı ve önemli bir karar üretme aşamasında çokça kullanırdım; “Benimle aynı düşünüyorsan toplantıya gelme, zaten ben varım. Mesaine devam et, emek ve zaman israfı olmasın”. Eğer üst düzey bir yönetici, bürokrat veya siyasetçiysem; bana benim gibi düşünmeyen insanlar lazım, benim gibi düşünenler değil! İktidar ise etrafına ya kendi gibi düşünenleri ya da kendisinin ne kadar da güzel düşündüğünü söyleyenleri topluyor ve sonuç malum.

TEK MİKROPLA YOK EDİLİR

Halbuki aynı fikirler fakirliği, farklı fikirler zenginliği getirir. Benzer akıllar çaresizlik, farklı akıllar ise çare üretir. Her konuda duvara toslayan ülkemiz için çıkış yolu; farklı akılların ve farklı düşüncelerin birlikteliğinden geçer, farklı düşünceleri susturmaktan değil! Benzer düşüncelerden oluşan bir millet, tek bir mikropla yok edilebilir. Bu gerçek, düşünsel alanın dışında da geçerlidir. Örneğin; benzer biyolojik yapıdaki insanların (akraba evlilikleri gibi) birliktelikleri bile iyi netice vermez.

Az da olsa, bazı Osmanlı münevverleri bile bu gerçeği fark etmişlerdi. Atatürk’ün ilham kaynaklarından olan Namık Kemal“Bârika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar" derken;“Gerçeğin ışığı, fikirlerin çatışmasından doğar” demek istiyordu. Ama bu Namık Kemal, II. Abdülhamit’in sürgünü neticesinde, 48 yaşında yaşamını Rodos’ta kaybetti, daha doğrusu öldürüldü. Namık Kemal, yaşadığımız topraklarda “Vatan”,“Millet” ve “Hürriyet” gibi kavramları bilinçli olarak ilk defa kullanan insandı. Şimdi II. Abdülhamit’i rol model alanlar ise vatan ve millet gibi kavramları kirletiyor, hürriyetlerimizi kısıtlıyor ve kendinden olmayan fikirleri yok etmeye çalışıp, hapse atıyorlar. Bu gidiş hayra alamet değil, bilesiniz!

TEK KİŞİLİK AKILLA OLMAZ!

İktidar; 17 yıldır ülkemize bazen bilinçli, bazense bilinçsiz olarak, çok büyük zararlar verdi. Bu zararların en büyüğü ise ülkemizi tek kişilik aklın yönetimine gark etmiş olmasıdır. Bu aklın kim olduğu da önemli değil! Artık çağımızda toplumların ve ülkelerin sorunları bir kişilik aklın çözebilme sınırlarının çok çok ötesine geçmiş durumda. Türkiye için çözüm; bir an önce parlamenter sisteme dönerek, uzlaşmayı esas alan “Ortak Aklı” ve niteliği esas alan “Birleşik Aklı” öne çıkarmaktır. Bu akıl durumlarının gerçekten ne olup ne olmadığını merak ediyorsanız;Beyaz Nokta Gelişim Vakfının internet sitesi olan https://www.beyaznokta.org.tr/’yi inceleyiniz ve çalışmalarını takip ediniz.

Metin Aydoğan’ın Galeati Yayınlarından çıkan “Türkiye’nin 180 Yılı – Türkiye Üzerine Notlar, 1838-2018”adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Türker Ertürk

Odatv.com

AK PARTİ DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İktidar Türkiye’nin Yumuşak Karnı


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/turkiyenin-yumusak-karni/

“S-400 Meselesinin Aslı Astarı” başlıklı önceki yazımızda başladığımız konuya bugün de devam edeceğiz. Türkiye’nin balistik füzelere karşı yüksek irtifa hava savunması için doğru karar, milli bir sistemin tasarlanması ve üretilmesiydi. Ama Türkiye, iktidar nedeniyle başından itibaren yanlış yaptı ve hazır sistem alma peşinde koştu. Önce bu konuda ihale açtı ve nispeten açık mimarili ve teknoloji transferi içeren Çin projesi kazandı. Arkasından, ABD’nin baskılarına dayanamadı, bu projeyi iptal etti, kamuoyunu kandırmak ve oyalamak için “milli proje geliştireceğiz” dedi. Ama hiçbir şey yapmadı.

15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra, iktidar ABD’ye tepki olarak Rusya tarafına savruldu. Bu savrulmanın sonucu olarak da Eylül 2017’de Ruslarla yaklaşık 2,5 milyar dolarlık S-400 anlaşması yapıldı. Bu proje, Çin projesinden farklı olarak, teknoloji transferi içermiyordu. Daha da önemlisi; S-400 alınmasına karar verilmesi bir tehdit değerlendirmesi ve bu tehdide karşı bir harekât ihtiyacının karşılığı olarak gelişmedi. Bu; içinde askerin kurumsal olarak yer almadığı, tek kişilik bir siyasi kararın sonucuydu.

İktidar “Nasıl Kurtulurum”un Peşinde!

Bugün iktidar, S-400 nedeniyle ABD’nin çok ağır baskısı altında! Halbuki zamanında ortak akılla doğru karar verilseydi ve milli proje geliştirilseydi, Türkiye bu baskılara maruz kalmayacaktı. İktidarın kendisi bile pişman, zamanında aldığı bu yanlış karar nedeniyle ve “bu işten karizmayı çizdirmeden nasıl kurtulurum?”un peşinde. Kurumsal olmayan, ortak ve nitelikli aklı kullanmayan bu tek kişilik aklın verdiği kararlar, istisnasız her konuda ülkemizi çuvallatıyor ve felakete taşıyor.

Bir kere şantaja ve baskıya oyun eğersen, müteakiben gelecek ataklara da boyun eğmek durumunda kalırsın. İktidar ne yaptığını bilmiyor, ilkeleri ve değerleri olmadığı için yaprak gibi, gelen rüzgârın yönüne göre savruluyor. Söylemlerinde ve icraatlarında bir tutarlılık ve istikrar yok. İktidar, bu yanlışları ve iş bilmezliği ile adeta Türkiye’nin yumuşak karnı.

Uyardık Ama Bildiğini Okudu!

8-9 Temmuz 2016’da, Polonya’nın başkenti Varşova’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katıldığı NATO Zirvesi’nde “Rusya’nın bir tehdit olduğu, işbirliği yapılamayacağı, Moskova’nın saldırganlık içinde bulunduğu ve bölgesel istikrarsızlığın kaynağı olduğu” değerlendirmesi yapıldı ve kayıt altına alındı. Türkiye hiç itiraz etmedi, aynen altını imzaladı ve şerh koymadı. İktidarın yanlış yaptığını “Varşova Zirvesi’nin Düşündürdükleri” başlıklı yazımızda sıcağı sıcağına yazmıştık.

Geçen yıl Ekim-Kasım aylarında, Trident Juncture-2018 adlı NATO tatbikatı icra edildi. Bu tatbikat; 2002’den beri yapılan en büyük NATO tatbikatıydı. Tatbikat senaryosuna göre; Norveç hayali bir ülke tarafından işgal ediliyor ve NATO, 5.Madde gereğince Norveç’in yardımına koşuyordu. Bu hayali ülke tabiri ile Rusya’nın işaret edildiği çok açıktı! Zaten, böyle de anlaşılsın istiyorlardı! Türkiye, bu tatbikata katıldı. Rusya’yı çok açık olarak hedef alan ve biraz da kışkırtmaya yönelik olan bu tatbikata ülkemizin katılması doğru değildi! Türkiye’nin bu tatbikata katılmasının doğru olmadığını sıcağı sıcağına, testi kırılmadan önce yazdığımız “Denizler Tanrısı Poseidon’un Üçlü Mızrağı” başlıklı yazımızda anlatmış ve uyarımızı yapmıştık.

Elinizi Vicdanınıza Koyun

19-20 Kasım 2010’da Lizbon’da yapılan NATO zirvesinden sonra, Füze Kalkanı Projesi çerçevesinde Malatya-Kürecik’e AN/TPY-2 X Band Radarın konuşlandırılmasına karar verildi ve 2012 başında da konuşlandırıldı. Bugün milletvekillerimizin bile giremediği bu radar birimi için hedef ülkeler Rusya ve İran’dı. Bunun yanlış olduğunu, radarın Türkiye’ye konuşlandırılmaması gerektiğini, Rusya ve İran için Türkiye’yi hedef yapacağını zamanında hem yazdık hem de televizyon ekranlarında anlattık.

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ama sorgulayıcı aklınızla değerlendirin; iktidar NATO’da kararlar oy birliği ile alınmasına rağmen yapılan toplantılarda, tehdit değerlendirmelerinde ve zirvelerde Rusya’nın tehdit olduğunu kabul ediyor, itiraz etmiyor, tartışmıyor ve şerh koymuyor. Ama dün cemaat olarak yere göğe koymadığı, bugün ise FETÖ olarak nitelendirdiği yapıyı devletin aklı tehdit olarak görmesine, hatta “PKK’dan bile daha tehlikelidir” demesine rağmen iktidar, zamanında Türk Silahlı Kuvvetleri’nden tasfiyelerine şerh koymasını biliyordu.

S-400 mü, Yoksa Patriot mu?

Gelelim, S-400 yüksek irtifa hava savunma silahına. Bu; savaş gemisi, savaş uçağı, tank, top, tüfek gibi bir silah değil. Bir ülkenin hava savunma silahları; algılayıcılar, sistemler ve tüm silahlar olarak birbirine entegre edilir. İster istemez S-400, sisteme entegre edilecek. Ama Türkiye’nin hava savunma sistemi barış, kriz ve savaş durumunu kapsayacak şekilde, NATO entegre hava savunma mimarisi içinde. S-400’ün sisteme entegrasyonu için, Rus uzmanların hava savunma sisteminde çalışması gerekebilir ve bu NATO açısından istihbarat zafiyeti yaratabilir. “Efendim, ben S-400’ü sisteme entegre etmeyeceğim, bağımsız kullanacağım” sözleri; muhataplar için inandırıcı ve ikna edici gelmeyebilir ve gelmiyor da.

Rus yapımı S-400’mü, yoksa ABD yapımı Patriot mu daha iyi? Bu soru çok sık sorulur ve çoğu kez bana da soruyorlar. Hangi silahın daha iyi olduğu konusunda yeterince kanaatim yok. Bunu anlayabilmek için her iki silah ve sistemlerinin üzerinde günlerce çalışmam, performanslarını yerinde deneyerek görmem ve fiili atışlarına katılmam lazım. Yoksa, herkesin yaptığı gibi bu silahların performans bilgilerini gösteren üretici şirketlerin yayınladığı kitabi bilgilerine bakarak, AVM’den mal alır gibi karar vermek, uzmanlığıma ve deneyimlerime ters düşer. Kimse “malım kötü” demez!

Kızıl Ordu Bu Olamazdı!

Rusların diğer alanların aksine, savunma sanayinde iyi olduklarını kabul etmekle birlikte, Rus silah ve sistemlerinin sunulan performanslarına deneyimim gereğince hep şüphe ile bakar ve epey bir miktar darasını alırım. Soğuk Savaş (1947-1990) henüz bitmişti. 1990’lı yıllarının başında, Ruslarla ve Ukraynalılarla birlikte tatbikatlara çok katıldım, ülkelerine gittim, savaş gemilerinde bulundum ve silahlı kuvvetlerinin durumunu çok yakından gördüm. Durumları çok kötüydü. Gözümüzde büyüttüğümüz Kızıl Ordu bu olamazdı! Teknolojik olarak çok geriydiler, bakım ve idame olarak silahlarının durumu da çok kötüydü ve konvansiyonel olarak savaşacak durumları yoktu.

ABD Soğuk Savaş döneminde, Türkiye de dahil tüm NATO ülkelerine sunduğu istihbarat raporları ile Sovyetler Birliğini’nin gücünü ve Kızıl Ordu’nun imkan ve kabiliyetini çok ama çok abartmıştı. Amaç; tehdidi olduğundan büyük göstererek NATO içinde birliği sağlayabilmek ve kendi kamuoyu da dahil NATO ülkeleri için yüksek savunma harcamalarının gerekçesini yaratmaktı. Sosyalist sistem kapitalist ABD ve Batı için fikren tehditti ama sosyalizmin ağa babası Sovyetler Birliği, ABD ve Batı için fiziken bir tehdit değildi. Nükleer silahların yarattığı dehşet savaşın çıkmasını engelliyor ve dengeyi sağlıyordu. Ruslar, Soğuk Savaş bitiminden bugüne kadar ne oldu da savunma sanayinde çok çok büyük bir ilerleme kaydettiler? Bu pek inandırıcı değil! Ayrıca; bu iş birleşik kaplar gibi olup, savunmada ürettikleriniz de üç aşağı beş yukarı diğer alanlarda ürettikleriniz ve yaptıklarınız gibidir.

Ne ABD, Ne Rusya, Ne Çin!

Bir ülkenin savunma sanayindeki durumunu öğrenmek istiyorsanız veya iki ülke arasında savunma sanayii konusunda kıyaslama yapmak istiyorsanız, o ülkenin veya kıyaslama yapacağınız ülkelerin üniversitelerine, bu üniversitelerin teknokentlerine, yüksek teknolojiye ve inovasyona ayrılan kaynak miktarlarına, savunma bütçelerine, bir yılda alınan patent sayısına ve bunun son 20 yıldaki durumuna bakın; emin olun turnusol kâğıdı gibidir, durumlarını özetler.

Türkiye, merkez coğrafyada bulunuyor. Tüm komşularıyla ve küresel güçlerle karşılıklı çıkara ve saygıya dayalı, dengeli ve çok taraflı iyi ilişkiler geliştirmek zorunda. Önce ABD’ye iliklerine kadar teslim ol ve hatta taşeronluk yap ama sorun çıkınca Rusya’ya doğru savrul! Böyle bir ülkeye kimse saygı duymaz ve ciddiye almaz, sadece kullanır. Türkiye ne ABD’ye, ne Rusya’ya, ne Çin’e ne de bir başkasına teslim olmamalı ve güdümüne girmemelidir. Biri, diğerinin alternatifi değildir. Bugün ABD’den gördüğümüz kötü muameleyi, yarın çıkarlarımız çatıştığında Rusya’dan ve Çin’den görmeyeceğimizi garanti ediyor musunuz? Tarihin sayfalarına iyi bakın! O zaman savrulabileceğiniz başka küresel güç de kalmaz!

“S-400 bahane, ABD ve Batı bizi boğmak ve Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek istiyor. Başımıza gelen bu felaketlerin tüm sorumlusu NATO’dur.” konusunu gelecek yazımızda masaya yatıracağız.

E. Deniz Kurmay Albay Yılmaz Dalkanat’ın İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan “Osmanlı İmparatorluğu Garp Ocakları ile ABD Arasındaki Deniz Antlaşmaları” adlı kitabını okumanızı tavsiye ederim.

Türker Ertürk

İRAN DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : ABD’nin İran operasyonunun şifreleri


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : ABD’nin İran operasyonunun şifreleri

ABD, 2015 tarihli nükleer anlaşmadan çekilmesinin birinci yılı dolarken İran işini daha da tırmandırmak ve yaza doğru bölgeyi iyice ısıtmak istiyor.

Geçen ay ABD, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu terör örgütü olarak tanıdı. Arkasından, İran’ın petrol satışlarını tamamen sıfırlayabilmek için 2 Mayıs 2019’dan itibaren, daha önce sekiz ülkeye (Çin, Güney Kore, Japonya, Hindistan, Tayvan, BAE, Türkiye, İtalya) tanıdığı muafiyeti kaldıracağını açıkladı.

Bu hamle, esasında İran’ın yaşamasına imkân vermeyecek şekilde boğazını sıkmak ve ona karşı savaş ilan etmek demek. Yani İran’ı provoke etmeye ve yanlış bir şey yapmaya zorluyorlar. Bir anlamda aynı şeyi 1941’de, Japonya’ya karşı yaptılar, Japonya’ya petrol ambargosu uyguladılar ve onu Pearl Harbour baskınını yapması için provoke edip, arkasından işini bitirdiler.

TERÖR DESTEKÇİSİ SUUDİ ARABİSTAN

ABD, Mayıs 2018’de, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi, Almanya ve İran arasında 2015’te imzalanmış olan nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilerek İran’a yönelik yeni yaptırımları gündeme getirmiş ve Ortadoğu’da gerilimi arttıracağını ilan etmişti. ABD Başkanı Trump, anlaşmadan çekilme kararı almasından hemen sonra, İran‘a yönelik yaptırımların 90 ve 180 günlük iki aşamayla uygulamaya konacağını duyurmuş, ilk aşama 7 Ağustos 2018’de, ikinci aşama ise 5 Kasım 2018’de yürürlüğe girmişti.

ABD’nin, 2015’de İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesinin hiçbir haklı gerekçesi yoktu. Zaten bu anlaşmada imzası olan İngiltere, Fransa, Çin, Rusya ve Almanya’nın anlaşmanın sonlandırılması yönünde bir isteği ve rızası da yoktu. Başından itibaren anlaşmaya İsrail muhalefet ediyordu ve sonunda emeline ulaştı. Bu işten memnun olan ikinci ülke de dünyanın karanlık ve terör destekçisi rejimi ile yönetilen ülkesi Suudi Arabistan’dı.

ŞAHİNLERİN HEDEFİ

Görülen o ki; ABD, 2015 tarihli nükleer anlaşmadan çekilmesinin birinci yılı dolarken İran işini daha da tırmandırmak ve yaza doğru bölgeyi iyice ısıtmak istiyor. Bu siyasetin liderliğini ise Trump yönetiminin iki şahin ismi Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ile Dışişleri Bakanı Mike Pompeo yapıyor. Hedefleri ise;

1. İran’ı kışkırtarak,halen devam eden 2015 tarihli nükleer anlaşmadan çekilmesini sağlamak ve uranyum zenginleştirme programına dönüşünü tetikleyerek anlaşmayı kadük etmek. Ayrıca, 2020’de başkan seçilebilecek Demokrat Parti adayının da tekrar nükleer anlaşmaya geri dönüşü olasılığının önünü kesmek,

2. İran’ın nefes almasını engelleyecek şekilde boğazını sıkarak, onu uluslararası kamuoyunun kabul edemeyeceği, suçlu ve saldırgan duruma düşeceği bir harekete zorlamak,

3. İran’ı ağır baskı altına alarak, İsrail tarafından kendisi için yaşamsal tehdit olarak değerlendirilen Suriye’deki varlığını sonlandırmaya zorlamak, pes ettirerek yeni bir anlaşma için masaya getirmek ve ABD, İsrail, Suudi Arabistan liderliğinde Sünni Arap ülkeleri tarafından kotarılmakta olan Filisin sorununu İsrail lehine halledecek kapsamlı çözüme itiraz edemez duruma düşürmektir.

GEREKİRSE KAPATIRIZ

İran yönetimin en yetkili ağızları “Gerekirse Hürmüz’ü kapatırız” diyor. ABD de içinden “Keşke kapatsa!” diyor. Hürmüz Boğazı; Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak ve İran’ın çevrelediği Basra Körfezini, Umman Körfezine, dolayısıyla Hint Okyanusuna ve dünyaya bağlıyor. Boğazın bir tarafında (kuzey) İran, diğer tarafında (güney) ise Umman bulunuyor. Tüm dünyada, deniz yolu ile yapılan ham petrol taşımacılığının yüzde 40’ı, Asya pazarlarına ve ağırlıkla Hindistan, Güney Kore, Çin ve Japonya’ya giden ham petrolünse yüzde 85’i, Hürmüz’den geçiyor.

Hürmüz Boğazı’ndan ham petrol geçişi günlük olarak 18 milyon varil olup, bu miktar Türk Boğazlarından (İstanbul ve Çanakkale) geçenin 6 katı, Süveyş’ten geçenin 8 katıdır. İran, Yemen’de Husiler üzerinden de Bab’ül Mendep Boğazı girişini füzelerle tehdit ederek, Kızıldeniz yolu ile yapılan ham petrol trafiğini de sekteye uğratabilir. Bu durum dünya petrol fiyatlarının uçmasına, kaosa ve askeri müdahale için meşru zeminin doğmasına neden olur. Naçizane tavsiyemiz; sakın İran böyle bir yola gitmesin!

SUUDİ ARABİSTAN İLK BEŞTE

“İran üzerinden Türkiye’yi de içine alabilecek savaş gibi bir kızılca kıyamet kopar mı?” diye sorarsanız; vereceğim yanıt “Eğer yanlış adımlar atılırsa bu mümkün, hatta kaçınılmaz”olur. Bakınız; merkezi İsveç’in başkenti Stockholm olan Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü (SIPRI) yaptığı araştırmada; geçtiğimiz yıl (2018) askeri harcamaların yaklaşık olarak 2 trilyon dolara ulaştığını, 2017’ye göre yaklaşık yüzde 3’lük bir artış olduğunu ve 1988’den beri en yüksek seviyeye ulaştığını açıklamış. Daha da önemlisi,bu araştırmada dünyadaki toplam askeri harcamaların yüzde 60’ının ABD, Çin, Suudi Arabistan, Hindistan ve Fransa’ya ait olduğu belirtilmiş. Burada dikkati çeken ülke ise Türkiye’nin yarısı kadar bile olmayan, 32 milyon nüfusa sahip Suudi Arabistan’dır.

BU SİLAHLAR ÜLKE SAVUNMASI İÇİN OLAMAZ!

Bu silahların ülke savunması için olmadığı çok açık. Suudi Arabistan iki nedenle bu kadar çok silah alıyor. Birincisi; İsrail ve ABD’nin Ortadoğu’daki taşeronluğunu yapmak ve İran’a karşı savaşabilmek için ikincisi ise kraliyet ailesini halkına karşı koruyabilmek içindir. Ama daha dün, bu Suudi Arabistan bizim iktidarın kankası idi, içtikleri su bile ayrı gitmiyor ve kraliyet ailesinden bizim yani halkın bilgisi dışında özel hediyeler alıyorlardı.

Bu gelişmeler için ülkemizi yöneten iktidar ne düşünüyor? Yarından itibaren (2 Mayıs 2019) Türkiye’nin İran’dan aldığı petrolün muafiyeti bitiyor, ne yapmayı planlıyorlar? Damat Berat Albayrak’ın ekonomi için söylediği aylık gelişmelerin tam tersi oluyor! Çünkü yanlış rotada seyrediyorlar! Ya iktidar bugüne kadar yaptıklarının tam tersini yapmaya başlayacak, yani rotayı 180 derece değiştirecek ya da iktidar değişecek. Aksi takdirde, Türkiye için her hafta bir önceki haftadan, her ay bir önceki aydan ve her yıl bir önceki yıldan daha da kötü geçecektir!

Türker Ertürk

Odatv.com