ANALİZ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/insanlar-icin-onemli-olan/

İnsanların önem verdiği şeyler; insanına ve toplumuna göre değişiklik göstermekle birlikte, genel olarak üçü diğerlerine göre daha çok öne çıkar. Bunlar; varlıkları (parasal, taşınır, taşınmaz), emekleri ve zamanlarıdır. Bu üçü arasındaki hiyerarşi bile insanına göre değişir. Özellikle insan nitelikli oldukça, zamanının ve emeğinin değeri yükselir. Nitelik azaldıkça, bu ikisinin değeri de düşer. Günümüzde ise insanlığın ezici bir çoğunluğu için en değerli şey; maddi varlıklarıdır.

İnsanlar, bu önemli kaynakları kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını sürdürebilmek, refahlarını arttırabilmek ve sosyal pozisyonlarını güçlendirebilmek için kullanırlar. Bunları yaparlarken de azımsanamayacak bir çoğunluk, zorluklarla karşılaştıklarında hedeflerine ulaşmak için ne yazık ki ahlaki kuralları eğip bükmekten ve çiğneyip yok saymaktan geri durmazlar.

Canan And

Ancak az sayıda insan sahip olduğu bu üç önemli kaynağı (varlıkları, zamanı ve emeği) kendisi ve ailesi dışında, içinden çıktığı toplum, yurttaşlığını taşıdığı ülkesi ve insanlık için kullanır ve onlar için katma değer yaratmaya çalışır.

23 Kasım 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi’nin Dr. Canan And Etkinlik Merkezi açılışındaydım. Bu etkinlik merkezi, içinden çıktığı toplum için hala çırpınan ve yararlı olmaya çalışan iki erdemli insanımızın bağışları sayesinde satın alındı. Etkinlik merkezinin adından da anlaşılacağı gibi bağışın aslan payını Dr. Canan And, diğer bölümünü de İhsan Kurdoğlu vermiş.

AKP’li Belediye Sokağa Atmış

Etkinlik merkezi; Zeytinburnu’nda yeni bir binanın bir dairesi satın alınarak yapılmış ve içi gerçekten de çok iyi tasarlanarak döşenmiş. Bu bağışı yapanları ve emeği geçenleri kutluyoruz. Ayrıca; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi, eski yerlerinden Zeytinburnu’nun AKP’li Belediyesi tarafından atılmış ve yeni bir yer gösterilmemişti. Bu nedenle; bağışla alınan bu yer onlara ilaç gibi geldi. AKP’li belediyelerin hangi tip derneklere ve vakıflara yardım ettiğini ama çağdaş derneklere ve vakıflara düşmanlık ettiğini bildiğimizden, bu öğrendiklerimiz de bizi şaşırtmadı.

Beni bu açılış törenine bağışın aslan payını yapan Canan And davet etmiş ve küçük bir konuşma da yapmamı istemişti. Tabii ki bu isteğini seve seve yerine getirdim. Esasında kendisinin varlığını bu yıl Şubat ayında fark etmiştim. 23 Şubat 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ataşehir Şubesi, burs verdiği gençlere konuşma yapmam için davet etmişti. Konuşmamın sonunda gençlerle ve üyelerle sohbet ederken “Buraya ne kadar kira ödüyorsunuz?” diye sormuştum. Sormamın nedeni; daire büyük ve güzeldi, dolayısıyla kirası da fazla olurdu ve kirayı ödeme sıkıntısı çekebilirlerdi. Ancak yanıtları; “Bu daire bizim, kira ödemiyoruz’’ şeklinde oldu. “Nasıl aldınız?” diye sorduğumda ise duvardaki hanımefendinin fotoğrafını göstererek “O bize aldı ve bağışladı” dediler ve adının da Canan And olduğunu söylediler.

Atatürk’e Borçluyum!

Duvarda fotoğrafı asılı olan bu hanımefendiyi bir yerden anımsıyordum ama bir türlü çıkaramıyordum. Ertesi günü öğrenmiştik ki; bu hanımefendi 3 yıl önce Almanya’da verdiğim bir konferansı dinlemeye gelmiş ve hatta konferans sonunda benimle fotoğraf bile çektirmişti.

Canan And, bir diş hekimi ve Almanya’da yaşıyor. Tüm birikimlerini ve mal varlığını Almanya’da diş hekimi olarak kazanmış ve yapmış. Annesinden, babasından ve Türkiye’den bir kuruş kendisine intikal etmemiş ama kendisini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı ve borçlu olduğunu hissediyor. “Atatürk ve onun temellerini attığı laik ve çağdaş düzen olmasaydı; ben kadın olarak okuyamaz, Almanya gibi bir ülkede başarılı olamaz ve halen sahip olduğum birikimleri edinemezdim” diyor. Zeytinburnu’nun diğer bağışçısı İhsan Kurdoğlu da Almanya’da yaşıyor ve kendisinin 40 yıl evvel cebinde 50 Alman Mark’ı bile yokmuş.

Haklarını Yemeyelim, Cami Yaptırıyorlar!

Ne yüce bir duygu değil mi? İnsanlığa, içinden çıktığı topluma ve onun geleceğine katma değer yaratmak… Her iki erdemli insanımızla uzun uzun konuştum. Yardımlarında dinsel motivasyon yok, cennet beklentisi yok, daha da önemlisi herhangi bir karşılık beklemek de yok.

Bir bu erdemli insanlara, bir de Türkiye’de, kazancını iktidara olan yakınlığına, hileli ihalelere, karşılığında verilen komisyonlara, hırsızlığa, kamu malının peşkeşine borçlu olanların yaptığına bakın. Bu erdemsiz insanlar; çoğunlukla haksız edinimlerini yurt dışına kaçırıyorlar ve yurt dışında gayrimenkuller alıyorlar. Ama haklarını da yemeyelim; Türkiye’de de cami yaptırıyorlar ve malum vakıflara “hayır” adı altında pay veriyorlar.

Türker Ertürk

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI /// TÜRKER ERTÜRK : S-400’ÜN GELECEĞİ NE OLACAK ?????


TÜRKER ERTÜRK : S-400’ÜN GELECEĞİ NE OLACAK ?????

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/s-400un-gelecegi-ne-olacak/

13 Kasım’ın öncesinde, iktidarın geçmişte yaptıkları nedeniyle ağır şantaj altında olduğunu, bu hali ile ülkemizin çıkarları ve güvenliği lehine kararlar alıp uygulayabilmesinin mümkün gözükmediğini ekranlarda söylemiş ve köşemizde yazmıştık. Ayrıca; 13 Kasım’da Trump’ın yanına gitmek zorunda olduğunu ve görüşme sonunda Türkiye’nin kaybedeceğini, ödün vereceğini ve iktidarın ise ömrünü bir süre daha uzatacağını, fakat nihai sonunu değiştiremeyeceğini de ilave etmiştik.

Aynen böyle de oldu! Amerika ziyareti için söylenilebilecek tek şey; iktidarın teslim ve başarısız olduğudur. Zaten pazarlık yapacak gücü ve kozları da yoktu. İktidarın tek derdi; kendini ve içeride aşınan ve yok olmaya yüz tutan itibarını kurtarmak için dışarıdan bir manivela yakalamaktı. Şimdi, bu başarısızlığı halka zafer gibi satmak için top iktidarın koltuk değneklerinde ve yandaşlarında. Allah için haklarını vermek lazım! İçlerine sinmese de söylediklerine ve yazdıklarına kendileri bile inanmasa da bayağı enerjik çalışıyorlar.

13 Kasım Gelmeden Türkiye Kaybetmişti!

ABD, 13 Kasım öncesi Türkiye’ye karşı hangi pozisyonda ise 13 Kasım sonrasında da aynı pozisyonunu koruyor. Zaten, ülkelerin pozisyon değişikliği birkaç saatlik bir görüşme ile değişmez. Öncesinde kurmaylar günlerce çalışır, pazarlıklar yapılır, başkentlerden talimatlar alınarak ileri veya geri manevralar geliştirilir, son pozisyon alınır ve liderler görüşmeye başladığında esasında her şey bitirilmiş olur. Onlar sadece nezaket konuşmaları yapar, dilek ve temennilerde bulunulur, son rötuşlar ve basın açıklaması beraberce yapılır. 13 Kasım’da görüşme başladığında Türkiye çoktan kaybetmişti bile! Sonrasındaki gelişmeler, anlayabilen için malumun ilanı oldu.

Görüşmenin ana konusu Suriye idi! Suriye konusunda elde ne var, sıfır! Hatta eksideyiz! Hangi konuda ilerleme sağlandı? FETÖ mü, Gülen’in iadesi mi, Halk Bankası mı, yaptırımlar mı, S-400 mü, F-35 mi? Ne yazık ki hiçbiri! Ayrıca; Suriye’de kim terörist, kim değil konusunda bile anlaşma olmadı.

Devletin Aklıyla Alınmayan Kararlar Duvara Toslar!

S-400 sorunu çözülemediği gibi, Türk-Amerikan ilişkilerinin önündeki en büyük engel ve sorun haline geldi. İktidar şu anda S-400’ü almış olmaktan dolayı o kadar pişman ki, sormayın! Ama iş işten geçti. Zamanında uyarmıştık. S-400 alınmasına karar verilişinin bir tehdit değerlendirmesi ve bu tehdide karşı bir harekât ihtiyacının karşılığı olarak gelişmediğini, içinde askerin kurumsal olarak yer almadığını, tek kişilik bir siyasi kararın sonucu olduğunu, devlet aklının dışlandığını ve başımıza ileride iş açacağını, doğrusunun ise milli proje kapsamında kendi hava savunma silahımızı üretmemiz olduğunu çeşitli mecralarda söylemiş ve yazmıştık.

S-400 gelince depoya kaldırdılar ama yeterli olmadı. Hani böyle bir silaha sahip olmak bizim için avantaj olacaktı? Normalde böyle bir silah envantere girince, ilk 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerinde Ankara’daki resmigeçitte yer alırdı. Ama almadı, aldırılmadı! Buna ilaveten en az bir ay içinde S-400’e fiili atış yaptırılır, dosta, düşmana ve halka silahın gücü gösterilirdi. Bu, caydırıcılığın da gereğiydi ama yapılmadı, çünkü depoya kaldırılmıştı ve unutturulmaya çalışılıyordu. Bu bile yetmedi! Beyaz Saray’da yapılan basın toplantısında Trump “Diğer konularda ilerleme sağlayabilmek için S-400 konusunu çözmemiz lazım” dedi ve Türk-Amerikan ilişkilerindeki her şeyi S-400 kilidine bağladı. Haydi, çözün bakalım!

Az Gelişmişlik Budur!

13 Kasım’da yapılan görüşmelerde alınan kararlar paralelinde, geçtiğimiz gün Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın “S-400 ve F-35 için ortak mekanizma bugün itibarıyla çalışmaya başladı” dedi. Bunun anlamı; konu komisyona (Türk-Amerikan) havale edildi, buradan S-400 ile olmuyor kararı çıkacak, aldatıldım denecek, bazı askerler suçlanacak ve S-400 Türkiye dışına çıkarılacak. Bu ekonomik krizde yandı bizim 2,5 milyar dolar. İşte, az gelişmişlik budur, kaynaklar kıttır ama israf da had safhadadır.

Basın toplantısında Trump’ın, PYD/YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmediğini, Suriyeli Kürtlerle aynı statüde gördüğünü, müttefik olarak değerlendirdiğini, iyi ilişkiler içinde olduğunu ifade etmesine rağmen anlamlı bir tepki verilemedi. Hatta Trump, “Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Kobani ve Erdoğan ile aramız iyi” diyerek Türkiye’yi terör örgütü olarak gördüğümüz bir yapıyla aynı kefeye koydu ama itiraz bile edilemedi.

İktidar PYD’den Şikâyetçi, PYD İktidardan Değil!

Bazı konuları da anlamakta da zorluk çektik. İktidar PYD’den şikâyetçi, ateşkes ihlali yaptığını söylüyor ama operasyon yapmıyor, yapamıyor. Yine Trump’ın söylediğine göre; PYD ise Türkiye’den ve Güvenli Bölge’den şikâyetçi değil. Bu nasıl oluyor?

Esas sorun; iktidarın Barış Pınarı Harekâtı öncesinde ilan ettiği siyasi hedefi ve bunun gerektirdiği askeri hedefleri ele geçirmeden harekâtı durdurmak zorunda kalmasıydı. 13 Kasım’dan sonra da bu durum aynen devam ediyor.

AKP Bölünmeli, Yoksa Türkiye Bölünecek!

Daha da kötüsü; toplantıda Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ayakta olmasına rağmen oturan senatörler vardı ve bir anlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sorguluyorlardı. Bu duruma anında tepki verilmesi lazımdı. Ama nerede! Yaklaşık 9 milyon nüfusu olan İsrail’in lideri Netanyahu bile ABD Kongresi’nde konuşturuluyor ve istediğini söylüyor ama 82 milyon nüfuslu Türkiye’nin lideri Kongre’den gelen üç senatöre sorgulatılıyor. İçlerinden biri (Senatör Graham), Erdoğan’a “Türk-Amerikan ilişkileri tarihinde bir ilki başardınız ve bütün ABD kamuoyunu Türkiye’ye karşı birleştirdiniz” diyor ve Erdoğan’ın “IŞİD’le mücadele ettik ve ediyoruz” sözlerine “Radikal unsurları desteklediğiniz konusunda veriler var” şeklinde cevap veriyor.

Ne yazık ki Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca bu kadar kötü bir duruma düşürülmemişti. Demem o ki; bu iktidarla Türkiye için çıkış yok! Muhalefet daha enerjik olmalı ve ülkemize sahip çıkmalı! Ayrıca; “AKP bölünür mü, bölünmez mi? Babacan ve Davutoğlu partilerini ne zaman kuracak? Bu partiler için AKP’den kopma olur ve Meclis aritmetiği değişir mi?” konuları üzerinden çok fazla spekülasyon yapılıyor! Bölünme de, kopma da olmalı! Yoksa Türkiye bölünecek, yaşamsal çıkarları, güvenliği ve iç barışı onanmaz biçimde yaralar alacak ve içinden çıkamayacağımız felaketlere gark olacağız.

Türker Ertürk

KARADENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/karadeniz-yarina-da-kalsin/

Geçtiğimiz Perşembe günü (31 Ekim 2019), Uluslararası Karadeniz Günüydü. Bu önemli günde farkındalık sağlayabilmek, hem kendi toplumumuzun hem de tüm insanlığın dikkatini çekmek maksadıyla Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu olarak, içeriğinde sorunlara işaret ettiğimiz ve çözüm önerilerini beraberinde sunduğumuz bir basın bildirisi yayınladık.

Bugün ise oturum yöneticiliğini Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu Başkanı ve İstanbul Barosu eski Başkanı Av. Muammer Aydın’ın yaptığı, forum yöneticiliğini Gazeteci ve Yazar Alaettin Bahçekapılı’nın gerçekleştirdiği, Prof.Dr. Bayram Öztürk, Prof.Dr. Doğan Kantarcı, Yüksek Mimar Bekir Gerçek ve Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhçu gibi birbirinden değerli uzmanların konuşmacı olarak katıldığı, benim de açılış konuşmasını yaptığım “Karadeniz Yarına da Kalsın” konulu panelde çok önemli ve yararlı bilgi ve fikir alış-verişlerinde bulunduk.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu, Trabzon dışında ve ağırlıkla İstanbul’da yaşayan Trabzonlulardan oluşmuştur. Ama bilinen hemşehri derneklerinden biri değildir. Bu platform; Trabzon dışında yaşayan ama maddi ve manevi birikimleri ile Trabzon’a, bu bağlamda tüm Karadeniz’e ve Türkiye’ye faydalı olmayı, katma değer yaratmayı amaçlayanların hareket noktası düşünce ve kültür olan birlikteliğidir.

Panel konumuz; “Karadeniz Yarına da Kalsın!” Evet, endişeliyiz! Çünkü; bu gidişle Karadeniz’i yarına, çocuklarımıza ve torunlarımıza güzelliklerini, verimliliğini ve cennet durumunu yitirmiş olarak bırakacağız. Karadeniz derken; güneyinde ülkemiz Türkiye’nin bulunduğu, batı, kuzey ve doğusunda Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan ile beraber paylaştığımız denizden, arkasında ise Kırklareli’nden Artvin’e kadar uzanan sahil şeridimizden ve gerisinde bulunan dağlarından, yaylalarından ve vadilerinden bahsediyoruz. Biliyorsunuz, bu panelin yapıldığı İstanbul ilimiz de aynı zamanda bir Karadeniz kentidir.

Karadeniz’in doğal çevresi, denizi ve karası ile tahrip ediliyor ve katlediliyor. Şimdi harekete geçmezsek, yarın çok geç olacak. Fotoğraflarda sık sık karşınıza çıkan, adeta cennetten bir köşe gibi görünen bir Uzungöl’ümüz var. 50 yıllık geçmişini çok iyi biliyorum. İsviçre’deki dağ köylerini bile kıskandıracak güzellikteydi. Bugün maalesef aynı durumda değil. Ama İsviçre dağ köyleri hala aynı, hala güzelliklerini koruyorlar.

Görevim nedeniyle tüm Avrupa’yı gezdim, İngiltere’de ise 3,5 yıl yaşadım. İngiltere’nin iklimi aynı Karadeniz iklimi gibiydi. Bu nedenle alışmam ve sevmem zor olmamıştı. Hatta “Senin memleketin nasıl” diye sorduklarında “Burası Karadeniz’in ütülenmiş hali” derdim. Gerçekten öyleydi de! Ama bugün Karadeniz, sahili ile yaylaları ile biraz bilinçsizlik, biraz da rant nedeniyle tahrip ediliyor, yok ediliyor. Özellikle bu iktidar döneminde, bu tahribat tavan yapmış durumda.

Örneğin; Karadeniz’in sırtını dayadığı Çoruh Vadisi… Bu vadinin çeşitli yerlerinde, üç iklim yaşanır. Karadeniz, Doğu Anadolu ve Akdeniz iklimi… Burada zeytinden, satsumaya ve kırmızıbibere kadar yok yok!

Çoruh Nehri havzasının binlerce yıldır yerleşim yeri olarak seçilmesinin nedeni; yamaçlarını oluşturan kayaların, bitkilerin muhtaç olduğu elementlerin hemen hemen tümüne sahip olması, iklim çeşitliliği, bunun sonucu olarak bitki ve hayvanlar için bölgenin doğal bir sera oluşu ve çok özel bir yaşam alanı olmasıdır. Havzada binlerce yıllık tarımsal faaliyet sonucu, bazı bitkiler “Endemik Kültürel Bitki” özelliğini kazanmıştır. Bu bitkilerin başka bir yerde yetiştirilme özelliği yoktur. Ayrıca Çoruh Nehri, dünyanın ikinci derecede heyecan verici ve buna karşılık en uygun fiyatlı rafting parkurudur.

Elektrik üretme bahanesi ile yapılan ve hala realize edilmeye çalışılan HES’lerle bölgenin iklimi değişecek ve havzanın flora (doğal bitki örtüsü) ve faunası (bölgede yetişen hayvan türleri) tahrip olacaktır. Proje, bölgede yaşayan binlerce insanın dışarıya göçüne de neden olacaktır. Bölgenin madenler bakımından çok zengin olduğu bilinmektedir. Bu proje, maden yağmasının önüne çıkabilecek insan engelini ortamdan çıkartmaktadır. Barajların işgal etmediği alanlar ise uluslararası maden şirketlerinin yerli işbirlikçilerine tahsis edilmiş ve halen de edilmektedir.

Ülkemizin doğasına karşı tahribat yalnız Trabzon’la, Karadeniz’le sınırlı da değil! Türkiye’nin her yeri, az veya çok, doğa katliamından nasibini alıyor. Geçtiğimiz Ağustos’ta Kaz Dağları, Kirazlı Köyü, Balaban Mevkiinde altın madeni projesi kapsamında yapılan doğa katliamına dur diyebilmek için başlatılan “Su ve Vicdan” nöbetine destek vermek amacıyla o bölgeye gittim ve katliamı yerinde görüp, direnişe destek verdim.

Kaz Dağlarına, Salda Gölü’ne, Karadeniz’in yaylalarına ve Cerattepe’ye sahip çıkmak; aynı zamanda bir vatan savunmasıdır. Günümüzde, bir milletin üzerinde yaşadığı ve nimetlerinden faydalanma imkânına sahip olduğu kara ve deniz alanları ile bu alanların üzerindeki hava sahasına vatan ve bu alanların korunmasına ise vatan savunması denmektedir.

Geçmişte ise vatan, sadece bir kara parçasıydı. Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” şeklindeki duygulu mısraları, zamanına göre çok doğruydu. Ama bugün için eksik kalır. Özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra, teknolojinin de gelişmesiyle, denizler paylaşılmaya ve vatan parçaları haline gelmeye başladı. Günümüzde Türkiye’nin karasal yüzölçümünün yaklaşık olarak yarısından daha fazla olan bir de Mavi Vatanı (450 bin Km²) var. Doğu Akdeniz’de ve Ege’de bunun için mücadele veriyoruz.

Çağ, çok büyük bir hızla değişiyor. Günümüzde, sadece ölerek veya öldürerek vatan korunamaz hale geliyor. Bu hızla yarın, yani 21. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren binlerce, yüzbinlerce insanımız ölse bile vatanımızı koruyamayacak hale geleceğiz. Yakın gelecekte, karşınızda savaşan bir canlı bile göremeyeceksiniz. Karşınızda; binlerce kilometre uzaktan gönderilen ve kumanda edilen robot askerler, insansız ve silahlı hava, deniz ve kara araçları ile uzaydan sizi hedefleyen çeşitli silahlar olacak. Artık vatan savunması ölerek değil yaşayarak, hayatta kalarak, bilim insanlarına ve nitelikli topluma sahip olarak, toplumsal katma değer üreterek, bilinçlenerek, farkındalık yaratarak, elini taşın altına sokarak ve sorumluluk alarak yapılacak.

Türkiye, her yıl erozyonla, geriye dönüşü olmayacak şekilde, 750 milyon ton kadar, en verimli toprak parçalarını kaybediyor. Bunun nedeni; doğal bitki örtüsünün ortadan kaldırılması. Kaz Dağları bölgesinde, yalnız altın madeni gerekçesiyle 195 bin ağaç kesildi. Sadece bu kadar da değil vatanımıza saldırılar! Doğamız her yerde tahrip ediliyor, sahillerimiz, göllerimiz, nehirlerimiz ve yaylalarımız kirletiliyor, en verimli ovalarımız betonların altında bırakılıyor. Bunun için bir vatan savunması yok mu? İşte bu saldırılara karşı savunma tankla, tüfekle olmuyor; bilinçli insanlarla, toplumla ve bizim gibi farkındalık yaratmaya çalışan platformlarla, derneklerle oluyor.

Vatan; hoyratça, haince, sorumsuzca kullanacağımız ve har vurup harman savurabileceğimiz bir miras değil, atalarımızdan gelecek nesillerimiz için emanet aldığımız, ortak kutsal evimizdir. Ama iktidar, kutsal vatanımıza karşı duyarlı ve hassas değil; bilakis eylemleriyle, yaptıkları ve yapmadıkları ile sanki düşmanlık içinde.

İstanbul gibi bir şehirde, geçmişte çocukluğumuzda ve gençliğimizde yaşamadığımız kadar dolu ve sel gibi tabii afetleri sıklıkla yaşar olduk. Esasında bu felaketler, doğaya karşı işlenen ihanetin neticesidir. İstanbul’daki sel felaketinin başat sorumlusu; doğayı katleden, yeşil alanlarımızı yok eden, şehri ranta kurban ettiren, çağdaş şehircilikten damla kadar nasibini almayan, ama çeyrek asırdır İstanbul’u yönetmiş olanlardır.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu’na böylesine önemli bir konuda düzenledikleri panel vesilesi ile yarattıkları farkındalığa katkıda bulunmamı sağladıkları için teşekkür ederim.

Türker Ertürk

AMERİKA DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : TRUMP’IN TWEETLERİ NE ANLAMA GELİYOR ???


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/trumpin-tweetleri̇/

Bugün (13 Ekim 2019), Suriye’nin kuzeydoğusunda başlatılan Barış Pınarı Harekâtının beşinci günü. Türk Silahlı Kuvvetleri kahramanlar gibi savaşıyor, aslanlar gibi mücadele ediyor ve Mehmetçik yine tarih yazıyor. Zaten bunun böyle olacağını biliyorduk. Ama başlarındaki siyasi iktidar için aynı şeyi söylemek mümkün değil! İktidar, kahraman askerlerimizin aksine şov ve yanlış işler peşinde ve iktidarını bunun üzerinden pekiştirme derdinde.

Siyasi Hedef yanlış seçilmiş. Bu hedef, ülkemizin çıkarları ve güvenliği ile taban tabana zıt! Bunun anlamı; asker zafer kazanacak, Türkiye yine kaybedecek. İktidar, Suriye’nin toprak bütünlüğünün peşinde değil! Bu konudaki söylemleri asıl amacını gizlemek için sözde, özde değil! Suriye’yi Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında bölüp parçalamak amacıyla emperyalizm tarafından kurulan ÖSO için “Suriye’nin Milli Ordusu’dur” denmesi bile bunun onlarca emarelerinden biridir.

Türkiye, ne yazık ki aklı ve vicdanı hür, emin, ehil, ehliyetli ve bilgili eller tarafından yönetilmiyor. Bunun sayısız örnekleri var. Bugün, bunlardan bir tanesine dikkatinizi çekmek istiyorum.

Artık Savaşların Karakteri Değişti

Erdoğan, Sırbistan’dan dönerken uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlamış ve Trump’ın sosyal medya üzerinden yayımladığı çeşitli mesajların sorulması üzerine; “ABD askeri ve güvenlik bürokrasisi başkanlarının talimatlarını yerine getirmiyor. Siyasiler ve medya Trump’ın üzerinde baskı oluşturmaya çalışıyor. O da bu baskıları hafifletmek için mecburen twitter üzerinden bazı mesajlar veriyor’’ demiş.

Bu açıklamanın uzaktan veya yakından gerçeklikle ilgisi yok! Daha da kötüsü, bu açıklama gösteriyor ki; Türkiye kendisine karşı çok ağır biçimde icra edilen Beşinci Nesil Savaş’ın ve bu kapsamda yapılan Bilgi Harbi’nin farkında değil. Trump’ın tweetleri bu kapsamda olup, arkasında devlet aklı bulunan ataklardır. Düşünebiliyor musunuz; bir tweet atıyor, Türkiye’de Türk Lirası’nın değeri düşüyor ve borsa çakılıyor. Bir tweet atıyor, Çin’de karışıklık çıkıyor. Dahası da var!

Beşinci Nesil Savaş

Artık savaşların karakteri, özellikleri, yapısı ve genetik kodları değişmiştir. Günümüzün savaşlarında; çatışma ile barış, asker ile sivil, cephe ile emniyetli bölge, dost ile düşman kavramları arasındaki hatlar bulanık ve belirsizdir. Bu savaşlar tek merkezden yönetilmez, ateş ve manevra gücü asli unsur olmaktan tamamen çıkmıştır.

Günümüzdeki bu savaş artık; “Beşinci Nesil Savaş (Fifth Generation Warfare)” veya “Hibrit Savaş (Hybrid Warfare)” olarak adlandırılıyor. Bu savaş, ağırlıkla ateşli silahlarla yapılmıyor ve yapılmayacak da. Bu, Beşinci Nesil Savaş (Fifth Generation Warfare). Yüksek teknoloji, devlete bağlı olmayan aktörler, terörizm, vekâlet savaşçıları, binlerce kilometre uzaktan ve uzaydan sevk ve idare edilen insansız hava ve deniz araçları, bilgi harbi, psikolojik harekât, medya, din, terörizm, siber timler, toplumsal mühendislik, seçimlere müdahale, beyin yıkama, ekonomik ve ticari manipülasyonlar ve daha niceleri bu savaşın silahlarıdır.

Bilgi Harbi

Bilgi Harbi (Information Warfare); bir devletin ulusal hedeflere ulaşmasını desteklemek için, kendi bilgilerini, sistemlerini ve bilgi altyapısını yüksek teknolojinin katkısıyla etkin olarak kullanıp korurken, diğer ülkelerin bilgi sistemleri ve alt yapılarını etkisiz hale getirmek ve istismar etmek amacıyla yaptığı faaliyetlerdir.

Yazarsam Yer Yerinden Oynar!

Bilgi Harbi’nin silahlı kuvvetler tarafından uygulanan bölümüne ise Bilgi Harekâtı denir. Bilgi Harekâtı yalnız silahlı kuvvetler tarafından değil, hemen hemen tüm bakanlıklar tarafından (Ticaret, Turizm, Tarım gibi) uygulanır veya uygulanması, hatta bu konuda planlarının olması da gerekir. Bizde ise durum evlere şenlik; ne plan, ne bilgi ne de farkındalık var!

Konuyu daha kolay anlatabilmek için bir örnek vermek gerekirse; bazen bazı kişilerden “Konuşursam çok kişinin başı belaya girer’’ veya “Yazarsam yer yerinden oynar” gibi sözler duyarsınız. İşte bunlar; kişisel olarak yapılan Bilgi Harbi’dir. Ama arkası getirilemezse, yani bilgi ile doldurulamazsa; inandırıcılığını kaybeder, boş tehdit ve şantajın ötesinde bir anlam taşımaz ve başarısız olunur.

Hesabını Uzmanlar Kullanıyor

İşte devletler de bu anlamda Bilgi Harbi yaparlar. Tarihi gelişim içinde, ilk çağlardan itibaren Bilgi Harbi yapıla gelmiştir. Ama günümüzde, özellikle bilgi ve iletişim teknolojisinin gelişmesi ile birlikte bu harp büyük bir çıkış yapmış ve etkinliğe ulaşmıştır. Sosyal medyanın Bilgi Harbi’nde her bakımdan büyük önemi ve etkinliği vardır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse; Trump’ın mesajları hatta mesajlarının içeriğindeki küstahlıkları, tehditleri ve hatta densizlikleri bile, arkasında ABD’nin emperyalist devlet aklını ve bu kapsamda Bilgi Harbi’nin özelliklerini içermektedir. Muhtemelen Trump’ın twitter hesabını kendisi dışında ama kendi üslubuna haiz Bilgi Harbi uzmanları kullanmaktadır. Yani Trump’ın tweetleri Bilgi Harbi kapsamında, adeta nükleer başlıklı balistik füze değerindedir. Eğer ülkenizi yöneten siyasi kadrolarınızda bu farkındalık yoksa, bu tweetlerin isabet ve hasar oranı çok ama çok yüksek olur ülkeniz için!

Türker Ertürk

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : BU ŞEKİLDE GİRERSEK, TUZAĞA DÜŞERİZ !!!


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/bu-sekilde-girersek-tuzaga-duseriz/

Geçtiğimiz Pazartesi günü (7 Ekim 2019) ABD Başkanı Trump, sosyal medya hesabı üzerinden Türkiye’yi tehdit etti ve “Sınırların aşılması durumunda Türkiye’nin ekonomisini yok edeceğim” dedi. Halbuki Trump, Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinde Suriye’nin kuzeyindeki harekât için yeşil ışık yakmıştı. Gerçekte bu yeşil ışık, Trump’ın derin devleti arkasına almaya yönelik bir iç politika manevrasıydı. Çünkü ABD derin devletinin bunu kabul etmeyeceği biliniyordu.

Trump aynı şeyi geçen sene (Aralık 2018) de denemiş, Suriye’nin kuzeyinden ABD askerlerini çekmeye kalkmış, yer yerinden oynamış, Savunma Bakanı James Mattis tepki olarak istifa etmiş ve Trump geri adım atmak zorunda kalmıştı. Şimdi de çok tepki geldi. Daha önceden Güney Carolina Valiliği ve ABD’nin Birleşmiş Milletler eski Daimî Temsilciliğini yapan Nikki Haley, Trump’ın Suriye’nin kuzeyinden asker çekmesini sert bir dille eleştirdi ve “Türkiye dostumuz değil, Suriyeli Kürtleri desteklemeliyiz, onları ölüme terk etmek büyük hata olur” dedi.

Trump’ın Boyunu Aşar!

Dışişleri eski Bakanı Hillary Clinton, “Trump Türkiye’nin otoriter liderinden yana tavır alarak, Suriye’deki Kürt müttefiklerimize ve Amerikan çıkarlarına ihanet ediyor” açıklamasını yaptı. Daha geçen hafta, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey “Washington SDF’yi (Suriye Demokratik Güçleri) desteklemeye devam edecek” açıklamasını yapmıştı. SDF denen, esasında PYD’nin Türkiye’yi kandırmak için konan diğer adıydı. Buradan anlayacağımız üzere; ABD’nin Suriye’de Kürtleri destekleme politikasından vazgeçmesi mümkün değil. Bu, Trump’ın boyunu aşar! O da bunu bildiğinden, hemen Türkiye’yi tehdit ederek içeriye “Sorun yok” demek istedi.

Trump bu tehditle; “Benim tanıdığım limitler içinde, kendi iç politika ihtiyaçların için operasyon yapabilirsin. Dışına çıkar da müttefikim olan PYD’ye zarar verirsen, daha önce papaz krizinde yaptığım gibi ekonomini perişan ederim” demek istedi. Mesaj piyasalar tarafından hemen alındı ve Türk Lirası, Amerikan Dolarına karşı hemen düşüşe geçti. Bakın Trump’ın sosyal medya mesajı nelere kadir oluyor! Burada esas sorun; iktidarın 17 yıldır hiçbir sınırlama olmadan yönettiği ekonomimizin bu kadar kolay manipüle edilir hale getirilmiş olmasıdır.

“Demokrasi Getireceğiz” Gizli Amacı Örtmek İçindi!

Bu tehditle Trump’ın telefonla verdiği sınırlı müsaade, karşı tarafta yanlış anlaşılmayı engellemek maksadıyla yazılı hale getiriliyor, kayıt altına alınıyor, iç ve dünya kamuoyuna deklare ediliyor. Bunu yapmasaydı; Trump ile Erdoğan arasındaki bu konuşma iki kişi ve iki devlet arasında gizli kalacaktı. Demem o ki; bu tehdidin arkasında ABD’nin devlet aklı vardı!

ABD’nin Suriye politikasında hala bir değişiklik yok. Mart 2011’de, Türkiye’nin de içinde olduğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Suriye bacağı kapsamında bu ülkede vekâlet savaş başlatıldı. “Demokrasi, Esad halkını eziyor, diktatör Esad, insan hak ve özgürlükleri” söylemleri, tamamen gizli amaçlarını örtmek için palavraydı. Hem de ne palavra! Amaç; Suriye’yi bölüp parçalamak ve Kürt Devleti’nin Suriye parçasını inşa etmekti. Düşünebiliyor musunuz; demokrasi ve insan hakları açısından 22 Arap ülkesi içinde en iyi durumda olan Suriye’ye, bu konularda en kepaze durumda olan Suudi Arabistan ile demokrasi getirilmeye çalışıldığını!

Rusya Topa Girince, ABD Planını Revize Etti

ABD 2015’den sonra, Rusya’nın Suriye’de topa girmesinin ardından yaşanan gelişmeler nedeniyle, Suriye’yi parçalama hedefini kuzeyde aynen Irak’ta olduğu gibi güçlü bir Kürt otonomi yapının bulunacağı federatif bir Suriye olarak değiştirdi. Yani ABD, BOP’un Suriye bacağının realizasyonunu bir miktar revize etti ve zaman olarak öteledi. Tabii ki nihai hedefi değişmedi. Görünen o ki -daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi- Suriye konusunda Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği, ABD’nin yapmak istedikleri ile taban tabana çelişiyor. Yapılması gereken; Suriye merkezi hükümeti başta olmak üzere, bölge güçleri ile işbirliği yapmaktır. Ama iktidar en başından beri hep yanlış işlerin içinde oldu ve hala da doğruya gelmiş değil.

Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın uzantısı bir yapının egemen olmasının ülkemizin çıkarları ve güvenliği ile çelişmekte olduğunu artık iktidar da söylüyor. Bunu engellemenin yolu ise Suriye ile işbirliğinden geçmekte. Ama iktidar başka şeyler peşinde olduğundan, Türkiye’nin çıkarları ve güvenliği için adeta şart olan Suriye ile işbirliğine yanaşmıyor. Egemen bir ülkenin topraklarına kaymakamlar, emniyet müdürleri, jandarma komutanları atıyor ve fakülteler kuruyor. Bunlar, doğru işler değil! İleride başımızı çok ağrıtacak.

Kimse Yanımızda Olmaz!

ABD, Türkiye’yi ikili seçeneğe mahkûm ediyor. Birincisi; oyalama taktiği ile Suriye için kurguladığı mevcut durumu kabule zorlamak ki şimdiye kadar bunu başarı ile götürdüler. İkincisi ise; kışkırtarak, gel gel yaparak ve tuzak kurarak Türkiye’yi Suriye’nin kuzeyine sokup, ağzına kadar bataklığa girmesini sağlamak. Türkiye’nin bütün dünyayı karşısına alarak Suriye’ye girmesi çok yanlış olur ve uluslararası hukuk açısından meşruiyeti de olmaz. Kimse yanımızda da olmaz.

Sovyetler Birliği, 1979’da Afganistan hükümetinin daveti üzerine bu ülkeye girdi. Burada 9 yıl savaştıktan sonra 1988’de, 15 bin insanını kaybederek geri çekildi. Sovyetler Birliği bu süre içinde Afganistan’da, gerçekte ABD’nin verdiği imkânlarla donatılmış vekilleriyle savaştı.

Kızıl Ordu’nun Durumuna Düşeriz

Yenilmez denilen Kızıl Ordu yenildi, arkasından Sovyetler Birliği çöktü ve dağıldı. Çünkü Kızıl Ordu’ya karşı savaşan, uzaktan bakıldığında ve Moskova’dan değerlendirildiğinde çapulcu gibi gözüken bu Afgan savaşçıların, radikal İslami örgütlerin ve Taliban’ın arkasında ABD’nin sınırsız desteği, lojistiği ve teknolojik imkânları vardı.

Tüm dünyayı karşımıza alarak Suriye’ye girersek; başımıza çok ama çok büyük bela alırız ve işin içinden çıkamayız. Karşımızda yalnızca yaklaşık 80 bin kişilik PYD kuvvetleri olmayacak. Aynen Afganistan örneğinde olduğu gibi olacak. Rusya’nın desteği bile şartlı ve sınırlı. Burada yapmamız gereken; Suriye ile anlaşmak ve Suriye ile beraber hareket etmektir. Küresel emperyalist dayatmaya karşı ancak bölgesel dayanışma içinde direnebiliriz. ABD’nin Suriye’ye ve bölgeye yönelik planını ancak bu şekilde değiştirebiliriz. Mücadeleler hamasetle değil, akılla kazanılır. Suriye konusunda bugüne dek akılsızca işler yaptık, umarım bundan sonra aklımızı başımıza devşiririz.

Türker Ertürk