GÜNDEM ANALİZİ /// TÜRKER ERTÜRK : “MÜCADELEMİZ HİLAFETİN YOLUNADIR”


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/mucadelemiz-hilafetin-yolunadir/

Irak, Suriye ve Libya’da bugüne kadar gördüklerimiz ve bundan sonra göreceklerimiz, halen devam eden ve uzun soluklu olarak devam edecek olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) sonuçlarıdır ve yansımaları da olacaktır. Türkiye’nin de bulunduğu bu geniş coğrafya yeniden dizayn edilmeye ve siyasi haritası yeni baştan çizilmeye çalışılmaktadır.

Arap Baharı ise BOP’un realizasyonuna yönelik olarak Atlantik üzerinden bölgeye doğru estirilen ve bölgenin kendi doğal dinamiklerinden doğmayan rüzgârın adıydı. “Demokrasi, insan hakları ve otoriter yönetimler yıkılıyor” söylemleri ise estirilen bu rüzgârın pazarlamasıydı.

Tecavüz Projesi

AKP iktidarı, BOP’a ve onun bir girişimi olan Arap Baharına balıklama atladı, kendine bir fırsat doğduğunu sandı ve bu kapsamda çağdışı “Siyasal İslamcı” ideolojisini ve “Yeni Osmanlı” hayalini gerçekleştirebileceğini düşündü. O kadar inandı ki; BOP Eş Başkanı olduğunu bile açık açık söyledi! Hâlbuki bu proje emperyalizmin Türkiye de dâhil bölgeye tecavüz projesiydi.

İktidarın danışmanlığını, Dışişleri Bakanlığını ve Başbakanlığını yapan Ahmet Davutoğlu “Stratejik Derinlik” adlı kitabında “ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.” diye yazmıştı. “Stratejik Derinlik” kitabında akademik olarak açıklananı daha yalın ve halkın anlayabileceği bir dile çevirirsek Davutoğlu; “ABD’nin bölgedeki taşeronluğunu yaparsak, bu sayede hedeflerimize ulaşırız” demek istemişti.

Yabancıların Planlarıyla Olmaz!

İşte bu kapsamda Suriye’nin üzerinde çullandık, vekâlet savaşının ateşine odun taşıdık ama sonuç olarak kaybettik, hem de fazlasıyla! Bölge istikrarsızlaştı, 4 milyon Suriyeli sığınmacıyı kucağımızda bulduk, ülkemiz radikal İslamcı teröristlerle doldu, Suriye’nin kuzeyinde Türkmenlere ve Araplara karşı etnik arındırma yapıldı, terör örgütü PKK’nın uzantısı PYD, zengin petrol bölgeleri de dâhil olmak üzere Suriye’nin kuzeyine hakim oldu, Türkiye’yi güneyinden kuşattı ve bu yüzden üç askeri operasyon yaptık, sorunu yine de çözemedik. Kaybettiğimiz canlar, hala gelmeye devam eden şehitlerimiz, milyarlarca dolarlık kaynağımız heba oldu ve olmaya da devam ediyor. Daha fazlasını da kaybedeceğiz, çünkü iktidar hala yanlış yolda!

İktidarın anlamadığı veya anlamak istemediği şu; kiralık kapitalle kapitalizm olmaz, borç parayla ve yabancıların projeleriyle “Siyasal İslamcı” ve “Yeni Osmanlıcı” girişimler başarıya ulaşmaz. Ancak BOP‘un taşeronluğu yapılır, kaybeden biz, kazanan ise emperyalizm olur! Oysa Atatürk; “Hangi istikbal vardır ki yabancıların planlarıyla ve nasihatleriyle yükselebilsin? Tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir” demiş ve uyarmıştı!

Davutoğlu ve Gül

Bugün Ahmet Davutoğlu çok büyük yanlışlar yaptıklarının, kullanıldıklarının ve Türkiye’yi kullandırdıklarının farkında mı, öz eleştiri yapıyor mu, bilemiyorum. Ama AKP’den ayrıldı, yeni parti kurdu ve iktidarı eleştiriyor. Gazeteciler özellikle bu konuları sormalı ve yanıt istemeli!

Abdullah Gül ise sanırım durumun biraz farkında! Çünkü Gül “Siyasal İslam tüm dünyada çöktü” demiş. Esasında çökmedi ve çökmez de! Siyasal İslam’ın çökmesi için İslam coğrafyasında aydınlanmanın gerçekleşmesi lazım! Bugün İslam coğrafyasında Türkiye başta olmak üzere, sadece bazı aydınlanmış vahalar var, hepsi o kadar! Bu yüzden İslam coğrafyasındaki acılar uzunca bir süre daha devam edecek ve bu coğrafya emperyalist çıkarlar için daha çok kullanılacak! Görülen o ki; Gül yaşadıklarından sonra Siyasal İslam’ın kendisi için bittiğini ifade etmek istemiş, tabii ki eğer samimi ise!

İktidar Yine Atatürk’ün Yaptığının Tersini Yaptı!

Atatürk, 109 yıl önce Libya’da emperyalizme karşı savaştı. İktidar ise Libya’da başından itibaren emperyalist proje içinde olarak büyük hatalar yaptı ve bugün de emperyalist hedeflere yönelik kışkırtılan iç savaşta taraf olarak hata yapmaya devam ediyor.

İktidar BOP’a, Arap Baharına nasıl inandı ve fırsat olarak gördüyse, bu kapsamda planlanan ABD ve İngiltere güdümlü Hilafet Projesi’ne de inandı. 2004’de, zamanın ABD Başkanı Clinton bir konuşmasında bu projeyi ifşa etti. İktidarın akıl danelerinden Kadir Mısıroğlu ise 2012’de bu işin peşinden gidildiğini itiraf etti. Hatta bu işin peşinde gidildiğini bir anlamda deşifre eden ve tepki çeken Adnan Tanrıverdi sessizce istifa ettirildi.

Ayasofya Çıkışı İslam Dünyasına Yönelikti!

ABD, Arap ülkelerinin liderlerinden gelen sert tepkiler nedeniyle Hilafet işinden hiç değilse şimdilik vazgeçti ama iktidar hala bu işin peşinde. Hesap verebilir olmadığından ve devamlı iktidarda kalmaya ihtiyacı olduğundan, Hilafeti can simidi olarak görmekte.

Akla hemen gelen soru şu; Türkiye’de Hilafet ilan edilse, bunu hangi İslam ülkesi tanır ki? Bir, en fazla iki! O bile zor! İktidar bunun farkında. Bu yüzden İslam ülkelerinin sokaklarına, eğitimsiz insanlarına, radikal örgütlerine ve kendi ülkelerinde yasaklanmış yapılara hitap etmeye ve desteklemeye çalışıyor. Ayasofya çıkışı bile iç kamuoyundan çok, dış kamuoyuna ve İslam dünyasına yönelikti. Şu anda oralarda bu konu hala tartışılıyor.

Dünyadaki En Büyük Elçiliğimiz Nerede?

Endonezya’nın Açe eyaletindeki faaliyetler, balkon konuşmalarında size saçma da gelse İslam dünyasına gönderilen mesajlar, Suriye’deki radikal İslami örgütlere verilen destek, Mısır’ı ve İsrail’i karşımıza alma pahasına İhvan seviciliği, Hamas aşkı, antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) içeren söylemler, yurt dışında yapılan camiler, vakıflar vasıtası ile İslam coğrafyasında yapılan girişimler hep Hilafet amacına yönelik, o ülkelerin iktidarlarına rağmen kitlelerde taban bulma ve ağ (network) oluşturma gayretleridir.

Türkiye’nin dünyadaki en büyük elçiliğinin Somali’nin başkenti Mogadişu‘da olduğunu ve burada bir askeri üssümüzün bulunduğunu biliyor musunuz? Ayrıca Katar fonlarıyla Yemen‘de Suudi Arabistan liderliğindeki Arap koalisyonuna meydan okunduğunu, koalisyonu parçalamak için Yemen Ulaştırma Eski Bakanı ve İhvan ile görüşme yapıldığını? Bu girişimler hangi stratejik hedefe ulaşmak için yapılıyor?

Türkiye’nin Değil, İktidarın Stratejik İhtiyacı!

İhvan tarafından desteklenen Sudan’ın diktatörü Ömer Beşir’le bu yüzden iş birliği yapıldı, ziyaretler gerçekleştirildi, askeri işbirliği mutabakatları muhtırası teati edildi ve Kızıldeniz’de Mekke’nin karşısındaki ada kiralandı. Ama diktatör Ömer Beşir’in devrilmesi üzerine Sudan’da Türkiye’deki iktidara iyi gözle bakmayan bir yapı iktidar geldi ve mutabakatlar çöpe atıldı.

Katar’da niçin askeri üs açtık? Hangi ihtiyaca yanıt veriyor? Katar’ın Suudi Arabistan’a karşı korunması desek; bunu yüzölçümü yaklaşık Kadıköy ilçesinin yarısı kadar olan bu ülkede 15 bin Amerikan askeri varken 600 askerimizle biz mi sağlayacağız? Eğitim desek; yine aynı şekilde, bize mi kaldı? Belli ki bu askeri üs Türkiye’nin stratejik ihtiyaçlarından değil, iktidarla Katar Emiri arasındaki stratejik ihtiyaçtan kaynaklanıyor.

Libya’nın Stratejik Önemi

Bir coğrafi bölgenin stratejik olup olmaması; nereden baktığınıza ve hangi stratejik hedefin peşinde koştuğunuza göre değişir. Örneğin; Malezya ile Endonezya’nın Sumatra Adası arasında kalan Malaka Boğazı, Çin için stratejik öneme sahiptir. Aynı şekilde, küresel hedefler peşinde koşan ABD için de! Ama Türkiye için stratejik bir önemi yoktur!

Libya, tarihsel bağlar ve Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan hedeflerine ulaşmak açısından Türkiye için stratejik öneme sahiptir. Ama iktidar Doğu Akdeniz çanağında yer alan istisnasız tüm ülkelerle kavgalıysa, özellikle de İhvan ve Hamas yüzünden Suriye, Mısır ve İsrail ile kavgaya hala devam ediyor ve buralarda büyükelçi seviyesinde temsil edilmiyorsak; niyeti ve stratejik hedefleri başkadır. Çünkü sadece Libya’nın batısında iç savaş halinde bulunan İhvan’a yakın bir parça ile mutabakat muhtırası yapmak bizi Mavi Vatan hedeflerimize ulaştıramaz. İktidar Libya’yı Mavi Vatan hedeflerine ulaşmak için değil, “Siyasal İslamcı” ideolojisi ve gerçekleşmeyecek bir hayalden ibaret olan “Yeni Osmanlı” hedefleri için stratejik görmektedir. Mavi Vatan söylemi ise Türkiye’deki kitlelerin kandırılması içindir!

Mısır’ın Tehdit Algısı

Geçtiğimiz Cumartesi günü (20 Haziran 2020) Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, Mısır ordusuna Libya’daki gerginliğe ilişkin yurtdışı görevlerine hazır olması emrini verdi. Bu çok tehlikeli bir gelişme. Çünkü Sisi, Türkiye’deki iktidarın Mavi Vatan peşinde olmadığını, Libya’ya Mısır’ı ve kaybettiği Sudan’ı karıştırmaya geldiğini, Libya’nın komşu ülkeleri olan Cezayir ve Tunus’ta kendine yakın örgütleri destekleme peşinde olduğunu yüksek bir tehdit algısı ile değerlendiriyor. Bunun anlamı; Mısır’ın her şeyi göze alabileceğidir.

Mısır’la itişip kakışmanın ve gerginliği arttırmanın Türkiye’ye kazandıracağı hiçbir şey yok. Mısır, Libya ile sınırdaş. Bu avantajını kullanarak ve yüksek tehdit algısı nedeniyle Libya’ya büyük güçlerle girebilir ve iç savaşa direkt olarak müdahil olabilir. Suudi Arabistan ve zengin körfez ülkeleri, Mısır’dan yana tavır koyacaktır. İsrail de hiç şüpheniz olmasın, Mısır ve Suudi Arabistan’dan yana olacaktır. Yunanistan’ı ve AB’nin iki lider ülkesinden biri olan Fransa’yı da buna ilave edebilirsiniz. ABD de İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan’dan vazgeçemeyeceği için son tahlilde karşımıza geçecektir. ABD’nin Libya’da iktidara verdiği destek sınırlıdır ve Türkiye’yi Rusya’dan uzaklaştırma amacına yöneliktir.

İktidarın çağdışı ideolojisinden ve hayalinden kaynaklanan tuttuğu bu yol ve sürdürdüğü bu politikalar, fahiş derecede yanlıştır. Buradan Türkiye için iyi şeyler çıkmaz ve üzülürüz. Ayrıca; halktan bunun için oy istendi mi? Seçim manifestosunda halen yaptıklarını yapacağını yazdı mı? İktidar, her türlü kaynaklarımızı ülkemizin güvenliği, refahı ve mutluluğu için değil kendi çıkarları, güvenliği ve gerçekleşme şansı olmayan rüyası için tüketmektedir. Uyandığınızda çok geç olabilir!

Türker Ertürk

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : ARAP REZERVASYONU


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : ARAP REZERVASYONU

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/arap-rezervasyonu/

ABD Başkanı Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması”; beklentisi yüksek olanlar, büyük resmi göremeyenler ve görmek istemeyenler için gerçekten fare doğurdu. Bu haliyle Filistin’e ve bölgeye barış değil, daha fazla istikrarsızlık ve savaş gelir. Belki de istenen budur!

Trump’ın İsrail Başbakanı Netenyahu ile beraber, yanlarında Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Umman ve Bahreyn Büyükelçileri olduğu halde açıkladığı 80 sayfalık planda özetle;

  1. Filistinliler toprak kaybetmeye devam ediyorlar,
  2. Eğer denebilirse; iki devletli çözüm var ama şarta ve zamana yayılmış,
  3. Kudüs, İsrail’in bölünmemiş başkenti olacak,
  4. Filistin’in Başkenti de İsrail’in güvenlik noktaları dışında kalan, Kudüs’ün kuzey ve doğu mahallelerinden oluşan küçük bir yer olacak ve ABD buraya büyükelçilik açacak,
  5. Her şey yolunda giderse Filistinlilere para ve istihdam imkânı sunulacak ve kaynak da Araplardan

Tek Taraflı Anlaşma Olmaz!

Bir kere, bir anlaşmanın anlaşma olabilmesi için anlaşmazlığın iki tarafının da olması lazım. “Yüzyılın Anlaşması” olarak takdim edilen bu anlaşmada ise anlaşmazlığın iki tarafından biri olan Filistin yok. Bu eksikliği ABD’nin korumasında, kollamasında ve dümen suyunda olan üç Arap ülkesinin büyükelçisini vitrine koyarak doldurmaya çalışmışlar. Esasında; Mısır ve Suudi Arabistan da işin içinde ama olası tepkiler nedeniyle yoktular ve şimdilik perde arkasından destek veriyorlar.

Yüzyılın Anlaşması ile Filistinlilere önerilen devlet, bir anlamda ABD’de bulunan Kızılderili Rezervasyonlarına benziyor. Kızılderili Rezervasyonu; ABD federal hükümetince anayasal olarak tanınan bir yerli kabilenin egemenliğindeki toprakları ifade ediyor. ABD’de bulunan bu rezervasyonlara “Indian Country” (Kızılderili Ülkesi) veya “Domestic Dependent Nations” (Yerli Bağımlı Milletler) deyimleri de kullanılıyor.

Devlet Gibi

ABD hükümetlerinin Avrupa kökenli göçmenlere yer açmak için 1830’dan itibaren uygulamaya başladığı tehcir politikaları ile Kızılderilileri yaşamaya ve yerleşik hayata zorladığı yerlerdir bu rezervasyonlar. ABD’de bugün, toplam 326 Kızılderili Rezervasyon Bölgesi var ve bunların yüzölçümü yaklaşık olarak Türkiye’nin yüzölçümünün üçte biridir.

Demem o ki; Yüzyılın Anlaşması’na göre Filistin Devleti dış güvenliği İsrail tarafından sağlanacak, biraz da devlet gibi gözükecek olan, aynen Amerika’daki Kızılderililere layık görülene benzeyen, Batı Şeria ve Gazze rezervasyon bölgelerinden oluşacak bir yapı!

“Kudüs Satılık Değildir!”

Trump için “Yüzyılın Anlaşması” girişimi çok önemli. Zaten Trump’ın Yahudi damadı olan Kushner, uzun zamandır devam eden bu anlaşma sürecinin planlayıcısıydı ve başındaydı. Çünkü Trump, kendisine yönelik başlatılan görevden alma sürecinin halen ABD Senatosu’nda devam eden duruşmaları nedeniyle zor durumda. Bu girişimle, Yahudi lobisini tam olarak arkasına alacağını planlıyor.

Filistin Lideri Mahmut Abbas, açıklanan anlaşmayı sert ifadelerle eleştirdi, “Kudüs satılık değildir” dedi ve bu anlaşma üzerinde İsrail ile masaya oturmayı reddetti. İran da anlaşmayla ilgili olarak “Filistin ve İslam Ümmetine yüzyılın ihaneti” açıklamasını yaptı. Müslüman Kardeşler (İhvan), Hamas ve çeşitli İslamcı Cihatçı örgütler de anlaşmaya karşı savaş ilan etti.

Üçüncü Nakba

Önerilen bu anlaşma, Filistinliler için Üçüncü Nakba (Büyük Felaket) sayılabilir. Filistinlilere göre Birinci Nakba; 1947-1949 arasındaki gelişmeler, İsrail’in kuruluşu ve vatanlarının büyük bir bölümünü terk etmek zorunda kalmalarıdır. İkinci Nakba ise 1967’deki Arap-İsrail Savaşı ve yine vatanlarının bir bölümünü daha terk etmek zorunda kalmalarıdır. Görülen o ki; Filistinliler dahil Araplar ve İslam Dünyası hep kaybediyor. Bu kafayla devam ettikleri sürece daha da kaybedecekler. Çözüm; daha çok dine sarılmak ve radikalleşmek değil, akılcı ve bilimsel düşünce sistemine geçmektir. Karşı tarafın güçlü olmasının nedeni sorgulayıcı akıl ve bilimdir.

Tabii ki Türkiye’deki Siyasal İslamcı iktidar da bu anlaşmaya yalandan da olsa tepkiler koyacak ve halkı kandırıp gazını almak için eylemler planlayacak. Hâlbuki Trump, iki damadı karşısına alıp bu planı ana hatları ile anlatmış ve daha sonra damatlar kendi aralarında koordinasyon bile sağlamışlardı.

BOP Eş Başkanlığı Yaptıysanız…

Yüzyılın Anlaşması’na bir günde gelinmedi. İsrail’i merkeze alan, çevresindeki ulus devletleri bölüp parçalamaya çalışan, bölgenin Arap-İsrail olan çatışma eksenini Şii-Sünni olarak değiştirmeyi planlayan Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) ve Arap Baharı’na destek verdiyseniz, eş başkanı olduğunuzu böbürlenerek her tarafta anlattıysanız bu gelişmelere şaşırmayacaksınız.

2005’de Kudüs’ü ziyaret ediyorken, zamanın İsrail Başbakanı Ariel Şaron tarafından “Yahudi Milletinin ve İsrail’in başkenti Kudüs’e hoş geldiniz” sözlerine ses çıkarmadıysanız…

24 Kasım 2015’de, İsrail’in 8 adet F-16 savaş uçağının Türkiye hava sahasından geçip, 656 km uçmasına müsaade ederek Suriye’nin Kibar’daki nükleer enerji santraline saldırmasına izin verdiyseniz…

Yönetme Ehliyetiniz ve Niteliğiniz Yok

Mart 2011’de Suriye’de emperyalizm tarafından başlatılan vekâlet savaşının ateşine odun taşıdıysanız, BOP kapsamında emperyalistlerle beraber Libya’nın üzerine çullandıysanız ve hala bu ülkedeki emperyalist destekli iç savaşın ateşine benzin dökmeye çalışıyorsanız, Yemen’de Şiileri katlediyorlar diye sessiz kaldıysanız ve Yüzyılın Anlaşması’nın en önemli mimarlarından ve destekçilerinden Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’ın İstanbul’da Cemal Kaşıkçı’yı katletmesine seyirci kaldıysanız Kudüs ve Filistin için bağırıp çağırmayacaksınız!

“Hayır, biz iyi niyetliyiz, sadece büyük resmi göremedik ve olayların buralara geleceğini kestiremedik” diyorsanız; bu da ülkemizi yönetme ehliyetinizin ve niteliğinizin olmadığını gösterir.

Türker Ertürk

İRAN DOSYASI /// E. TUĞG. TÜRKER ERTÜRK : İran Kazandı, Tırmandırırsa Kaybeder !!!!


E. TUĞG. TÜRKER ERTÜRK : İran Kazandı, Tırmandırırsa Kaybeder !!!!

İran Devrim Muhafızları Ordusuna bağlı Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’nin Bağdat Havalimanı yakınında bir ABD saldırısı sonucu öldürülmesi durup dururken olmadı. Durumu anlayabilmek için öncelikle büyük resme bakmak lazım.

Türkiye’nin güneyinde İran’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı ve daha güneyde Yemen’i içine alan büyük coğrafyada neredeyse mini bir dünya savaşı var. Bu savaşta kimin eli kimin cebinde, kim kiminle ne kadar müttefik, kim kimin vekâlet savaşçısı, cephe ve emniyetli bölge neresi, asker kim, sivil kim, savaşçı kim belli değil. Ayrıca; bu savaşta sadece ateşli silahlar yok. Medya, hukuk, yaptırımlar, psikolojik harekât, algı operasyonları, siber saldırılar veenerji savaşları bu süren savaşın diğer cepheleri. Bu savaş, zaman zaman artan ve azalan yoğunlukta olmak üzere uzun süredir devam ediyordu. Kasım Süleymani’nin öldürülmesi gerginliği daha da arttırdı ve yayılma ve kontrolden çıkma riskini de beraberinde çoğalttı.

İran’ın En Büyük Suçu

Halen devam eden bu savaşın genel olarak iki tarafı var. Birincisi İran,ikincisi ise ABD ve İsrail’denoluşuyor. Bu savaşın esas nedeni ise;Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Irak’a yapılan müdahale sonucunda oluşan istenmeyen yan tesirler. Bu yan tesirler;ABD’nin Irak’a müdahalesi sonucunda oluştu. İran artık Şiilik ve ABD hegemonyasına bölgesinde direniyor ve bu konudaki direnç noktalarına destek veriyor olması nedeniyle Tahran’dan Akdeniz’e, Hamas ile İsrail’in burnunun dibine, Şiiler üzerinden Körfez Ülkelerine, Suudi Arabistan’a, hatta Kızıldeniz girişine veHusilerile Yemen’e kadar uzanmıştır.İran’ın en büyük suçu; Ortadoğu bölgesinde hegemonyaya direniyor olması ve özellikle Suriye’de emperyalizmin tekerine çomak sokmasıdır.

Özellikle ABD ve İsrail, bu durumdan hiç hoşnut değil. İran’ın artan bu etkinliği ciddi birŞii nüfusa sahip zengin körfez ülkeleri ve Suudi Arabistaniçin de büyük tehdittir. Ayrıca İsrail’in en büyük korkusu; İran’ın sahip olduğu balistik füze kapasitesidir. Bu kapasite ile İsrail’in Dimona şehri yakınındaki Negev Nükleer Araştırma Merkezi’ni ve nükleer silah depolarını vurarak Çernobil ve Fukuşima benzeri bir felaket yaratabilir.

ABD’nin Haklı Gerekçesi Yoktu!

“İran hegemonyaya direniyor ve söz dinlemiyor, bu nedenle ona saldırmak istiyoruz” denmesi mümkün değil. Dünya kamuoyunu ikna edebilecek ahlaki bir neden gerekli. “İran’ın nükleer silah üretmek peşinde olduğu, bölgenin güvenliğine tehdit teşkil ettiği ve bu durumun Batı çıkarları açısından kabul edilemez olduğu” söylemleri işte bu nedenle var.

ABD, Mayıs 2018 Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi, Almanya ve İranarasında 2015’te imzalanmış olan nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmiş ve Ortadoğu’da gerilimi arttıracağını bir anlamda ilan etmişti. ABD’nin, 2015’de İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesinin hiçbir haklı gerekçesi yoktu. Zaten bu anlaşmada imzası olan İngiltere,Fransa, Çin, Rusya ve Almanya’nın anlaşmanın sonlandırılması yönünde bir isteği ve rızası da yoktu. Başından itibaren anlaşmaya İsrail muhalefet ediyordu ve sonunda emeline ulaştı. Bu işten memnun olan ikinci ülke de dünyanın karanlık ve terör destekçisi rejimi ile yönetilen ülkesi Suudi Arabistan’dı.

İran’da Ekonomi Çok Kötü

2018’den beri ABD yaptırımlarının tedricen artan etkisiyle İran petrol ihracatının yüzde 90’ını kaybetti, para birimi düştü, enflasyon yüzde 40’ı geçti, yaşam şartları halk için ağırlaştı ve genel ekonomik durum çok kötüleşti. Daha bir kaç gün önce medyada, İran’ın çok acil olarak petrol gelirlerindeki 200 milyar dolarlık azalma nedeni ile krediye ihtiyaçları olduğu haberleri vardı. Ama ABD‘den korkanlar, özellikle Batı, İran’a kredi vermeye yanaşmıyordu.

Kasım 2019’da akaryakıt fiyat artışını takiben, yaşam şartlarındaki zorluklar, eşitsizlik, yolsuzluk ve ayrımcılığa karşı ülke çapında yaygın protesto eylemleri başladı. Sert tedbirler ve kalabalıklara acımasızca müdahaleler eylemlerin sonunu getirmedi, çok sayıda protestocu yaşamını kaybetti ve olaylar bu son gerginliğe kadar durulmamıştı.

Öfke ve Tepki ABD’ye Yöneldi

İran yönetiminin başı yalnızca İran’daki protesto eylemleri nedeni ile ağrımıyordu. İran’ın etkin olduğu Lübnan ve Irak’ta da İran’a karşı tepki vardı ve protesto eylemleri yapılıyordu. İşte tam bu gelişmeler yaşanırken 2 Ocak 2019’da Kasım Süleymani’nin öldürülmesi;İran’ın imdadına yetişti, adeta ilaç gibi geldi ve İran yönetimine yönelik içteki ve dıştaki tepkiyi ve öfkeyi ABD’ye doğru yöneltti.

Kasım Süleymani,İran için önemli bir komutandı. Dini lider Ayetullah Hamaney’e çok yakındı, 10 yılı aşkın süredir Irak, Suriye ve Lübnan’daki İran Devrim Muhafızları’nın ve Şii milislerin liderliğini yapıyordu.IŞİD’in bertaraf edilmesinde ve Suriye’deki savaşta gösterdiği başarıları ve geçmişteki İran-Irak savaşındaki yararlılıkları nedeniyle İranve Şiiler için bir kahramandı. Hatta ileride İran Cumhurbaşkanlığına bile aday olabileceği söyleniyordu.

ABD Büyük Hata Yaptı!

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi ile İran’dan, en yetkili ağızlar da dâhil intikam mesajları gelmeye başladı ve gerginlik bölgede tavan yaptı. Tahran’da, Bağdat’ta ve Lübnan’da Süleymanilehine ve ABD aleyhine gösteriler başladı. İran’ın Kum kentindeki Cemkeran Camiinin kubbesine intikam anlamına gelen kırmızı bayrak çekildi.

ABD’nin Kasım Süleymani’yi öldürme kararı,kendi çıkarları ve hedefleri açısından da çok yanlıştı. Bu saldırı İran’a taktik ve durumsal üstünlük sağladı ve İran yönetimi üzerindeki öfkenin ABD üzerine yönelmesine imkân sağladı. Geçmişte ABD Başkanı Obama,Kasım Süleymani’ye yönelik böyle bir suikast emrini vermekten kaçınmıştı. Bu saldırıdan sonra da ABD’deDemokratlar,Trump’ınSüleymani’yi bir saldırı ile öldürtmesini eleştiriyorlar. ABD’de bu yılın sonunda başkanlık seçimi varken,Trump yönetiminin İran’a müdahalenin önünü açacak bir tırmanmayı tetiklemek peşinde olmadığını değerlendiriyorum. Yani bu saldırı emri ABD için stratejik bir hatadır. Dün (5 Ocak 2020), Irak Meclisi tarafından alınan ABD güçlerinin Irak’tan çıkarılması kararı da bu hatanın sonucudur.

ABD-İRAN Savaşı Olarak Kalmaz, Yayılır!

Şu an bölge çok gergin. Gerginlik kontrol edilemez de tırmanırsa sıcak bir savaşa evrilebilir ama hiç şüpheniz olmasın, bu savaş Türkiye’ninde dâhil olduğu bütün bölgeyi içine alır ve sadece ABD-İran savaşı olarak kalmaz. Öncelikle İranlı yöneticiler sağduyularını ve itidallerini kaybetmemeli, öfkelerini ve karşı hamlelerini buna göre hesaplayarak durumu savaşa doğru tırmandıracak girişimlerden uzak durmalıdırlar.

İranlı yöneticiler bilmelidir ki; bu savaşı kazanamazlar, buna imkân ve ihtimal yok. Böyle bir savaşta yapabilecekleri tek şey; karşı tarafa zarar vermek, karşı tarafın maliyetini yükseltmek ve onları “Pirus Zaferi”durumuna sokmaktır. İran üzücü de acı da olsa Kasım Süleymani’nin öldürülmesi sonucundaki gelişmelerden kazandı. Doğru işler yaparsa daha da kazanır! Eğer tırmandırır ve nerede duracağını bilemezse kaybeder. Tabii ki bölgemizde kaybeder, Türkiye de çok zarar görür. Bu nedenle Türkiye; söylemleri ve girişimleri ile ABD-İran gerginliğini azaltacak ve kontrol altında tutacak işlerin içinde olmalıdır. Bugüne kadar yaptıklarını tekrarlarsa bu çok yanlış olur.

Türker Ertürk

1957 yılında Trabzon’da doğan Türker Ertürk, ilköğrenimini İstanbul’da, orta öğrenimini ise Ankara ve Trabzon’da tamamladı. 1971’de Heybeliada’da bulunan Deniz Lisesi’ne başladı. Lise ve müteakiben o zaman yine Heybeliada’da bulunan Deniz Harp Okulu mezuniyetinin ardından, 1979 yılında subay olarak donanma saflarına katıldı. 2008 – 2010 yılları arasında Deniz Harp Okulu Komutanlığı görevini yaptı. Bu görevde de birçok projenin gerçekleşmesini sağlayan Ertürk, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı icra edilen psikolojik savaşta komutanlarının bu süreci iyi yönetemediği ileri sürerek 9 Ağustos 2010 tarihinde istifa etmiş ve mücadelesine siyasi yaşamda devam etme kararı vermiştir. Türker Ertürk askerlik mesleğinden ayrıldıktan sonra birçok televizyon ve radyo programına katılmış, makaleleri yayınlanmış, çok sayıda konferansta konuşmacı olarak katılmıştır. Özden Ertürk ile evli olan Türker Ertürk’ün Deniz Sinem Ertürk İlhan ve Berrak Ertürk adlarında iki kız çocuğu vardır.