İRAN DOSYASI /// E. TUĞG. TÜRKER ERTÜRK : İran Kazandı, Tırmandırırsa Kaybeder !!!!


E. TUĞG. TÜRKER ERTÜRK : İran Kazandı, Tırmandırırsa Kaybeder !!!!

İran Devrim Muhafızları Ordusuna bağlı Kudüs Gücü komutanı Kasım Süleymani’nin Bağdat Havalimanı yakınında bir ABD saldırısı sonucu öldürülmesi durup dururken olmadı. Durumu anlayabilmek için öncelikle büyük resme bakmak lazım.

Türkiye’nin güneyinde İran’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı ve daha güneyde Yemen’i içine alan büyük coğrafyada neredeyse mini bir dünya savaşı var. Bu savaşta kimin eli kimin cebinde, kim kiminle ne kadar müttefik, kim kimin vekâlet savaşçısı, cephe ve emniyetli bölge neresi, asker kim, sivil kim, savaşçı kim belli değil. Ayrıca; bu savaşta sadece ateşli silahlar yok. Medya, hukuk, yaptırımlar, psikolojik harekât, algı operasyonları, siber saldırılar veenerji savaşları bu süren savaşın diğer cepheleri. Bu savaş, zaman zaman artan ve azalan yoğunlukta olmak üzere uzun süredir devam ediyordu. Kasım Süleymani’nin öldürülmesi gerginliği daha da arttırdı ve yayılma ve kontrolden çıkma riskini de beraberinde çoğalttı.

İran’ın En Büyük Suçu

Halen devam eden bu savaşın genel olarak iki tarafı var. Birincisi İran,ikincisi ise ABD ve İsrail’denoluşuyor. Bu savaşın esas nedeni ise;Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Irak’a yapılan müdahale sonucunda oluşan istenmeyen yan tesirler. Bu yan tesirler;ABD’nin Irak’a müdahalesi sonucunda oluştu. İran artık Şiilik ve ABD hegemonyasına bölgesinde direniyor ve bu konudaki direnç noktalarına destek veriyor olması nedeniyle Tahran’dan Akdeniz’e, Hamas ile İsrail’in burnunun dibine, Şiiler üzerinden Körfez Ülkelerine, Suudi Arabistan’a, hatta Kızıldeniz girişine veHusilerile Yemen’e kadar uzanmıştır.İran’ın en büyük suçu; Ortadoğu bölgesinde hegemonyaya direniyor olması ve özellikle Suriye’de emperyalizmin tekerine çomak sokmasıdır.

Özellikle ABD ve İsrail, bu durumdan hiç hoşnut değil. İran’ın artan bu etkinliği ciddi birŞii nüfusa sahip zengin körfez ülkeleri ve Suudi Arabistaniçin de büyük tehdittir. Ayrıca İsrail’in en büyük korkusu; İran’ın sahip olduğu balistik füze kapasitesidir. Bu kapasite ile İsrail’in Dimona şehri yakınındaki Negev Nükleer Araştırma Merkezi’ni ve nükleer silah depolarını vurarak Çernobil ve Fukuşima benzeri bir felaket yaratabilir.

ABD’nin Haklı Gerekçesi Yoktu!

“İran hegemonyaya direniyor ve söz dinlemiyor, bu nedenle ona saldırmak istiyoruz” denmesi mümkün değil. Dünya kamuoyunu ikna edebilecek ahlaki bir neden gerekli. “İran’ın nükleer silah üretmek peşinde olduğu, bölgenin güvenliğine tehdit teşkil ettiği ve bu durumun Batı çıkarları açısından kabul edilemez olduğu” söylemleri işte bu nedenle var.

ABD, Mayıs 2018 Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesi, Almanya ve İranarasında 2015’te imzalanmış olan nükleer anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmiş ve Ortadoğu’da gerilimi arttıracağını bir anlamda ilan etmişti. ABD’nin, 2015’de İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesinin hiçbir haklı gerekçesi yoktu. Zaten bu anlaşmada imzası olan İngiltere,Fransa, Çin, Rusya ve Almanya’nın anlaşmanın sonlandırılması yönünde bir isteği ve rızası da yoktu. Başından itibaren anlaşmaya İsrail muhalefet ediyordu ve sonunda emeline ulaştı. Bu işten memnun olan ikinci ülke de dünyanın karanlık ve terör destekçisi rejimi ile yönetilen ülkesi Suudi Arabistan’dı.

İran’da Ekonomi Çok Kötü

2018’den beri ABD yaptırımlarının tedricen artan etkisiyle İran petrol ihracatının yüzde 90’ını kaybetti, para birimi düştü, enflasyon yüzde 40’ı geçti, yaşam şartları halk için ağırlaştı ve genel ekonomik durum çok kötüleşti. Daha bir kaç gün önce medyada, İran’ın çok acil olarak petrol gelirlerindeki 200 milyar dolarlık azalma nedeni ile krediye ihtiyaçları olduğu haberleri vardı. Ama ABD‘den korkanlar, özellikle Batı, İran’a kredi vermeye yanaşmıyordu.

Kasım 2019’da akaryakıt fiyat artışını takiben, yaşam şartlarındaki zorluklar, eşitsizlik, yolsuzluk ve ayrımcılığa karşı ülke çapında yaygın protesto eylemleri başladı. Sert tedbirler ve kalabalıklara acımasızca müdahaleler eylemlerin sonunu getirmedi, çok sayıda protestocu yaşamını kaybetti ve olaylar bu son gerginliğe kadar durulmamıştı.

Öfke ve Tepki ABD’ye Yöneldi

İran yönetiminin başı yalnızca İran’daki protesto eylemleri nedeni ile ağrımıyordu. İran’ın etkin olduğu Lübnan ve Irak’ta da İran’a karşı tepki vardı ve protesto eylemleri yapılıyordu. İşte tam bu gelişmeler yaşanırken 2 Ocak 2019’da Kasım Süleymani’nin öldürülmesi;İran’ın imdadına yetişti, adeta ilaç gibi geldi ve İran yönetimine yönelik içteki ve dıştaki tepkiyi ve öfkeyi ABD’ye doğru yöneltti.

Kasım Süleymani,İran için önemli bir komutandı. Dini lider Ayetullah Hamaney’e çok yakındı, 10 yılı aşkın süredir Irak, Suriye ve Lübnan’daki İran Devrim Muhafızları’nın ve Şii milislerin liderliğini yapıyordu.IŞİD’in bertaraf edilmesinde ve Suriye’deki savaşta gösterdiği başarıları ve geçmişteki İran-Irak savaşındaki yararlılıkları nedeniyle İranve Şiiler için bir kahramandı. Hatta ileride İran Cumhurbaşkanlığına bile aday olabileceği söyleniyordu.

ABD Büyük Hata Yaptı!

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi ile İran’dan, en yetkili ağızlar da dâhil intikam mesajları gelmeye başladı ve gerginlik bölgede tavan yaptı. Tahran’da, Bağdat’ta ve Lübnan’da Süleymanilehine ve ABD aleyhine gösteriler başladı. İran’ın Kum kentindeki Cemkeran Camiinin kubbesine intikam anlamına gelen kırmızı bayrak çekildi.

ABD’nin Kasım Süleymani’yi öldürme kararı,kendi çıkarları ve hedefleri açısından da çok yanlıştı. Bu saldırı İran’a taktik ve durumsal üstünlük sağladı ve İran yönetimi üzerindeki öfkenin ABD üzerine yönelmesine imkân sağladı. Geçmişte ABD Başkanı Obama,Kasım Süleymani’ye yönelik böyle bir suikast emrini vermekten kaçınmıştı. Bu saldırıdan sonra da ABD’deDemokratlar,Trump’ınSüleymani’yi bir saldırı ile öldürtmesini eleştiriyorlar. ABD’de bu yılın sonunda başkanlık seçimi varken,Trump yönetiminin İran’a müdahalenin önünü açacak bir tırmanmayı tetiklemek peşinde olmadığını değerlendiriyorum. Yani bu saldırı emri ABD için stratejik bir hatadır. Dün (5 Ocak 2020), Irak Meclisi tarafından alınan ABD güçlerinin Irak’tan çıkarılması kararı da bu hatanın sonucudur.

ABD-İRAN Savaşı Olarak Kalmaz, Yayılır!

Şu an bölge çok gergin. Gerginlik kontrol edilemez de tırmanırsa sıcak bir savaşa evrilebilir ama hiç şüpheniz olmasın, bu savaş Türkiye’ninde dâhil olduğu bütün bölgeyi içine alır ve sadece ABD-İran savaşı olarak kalmaz. Öncelikle İranlı yöneticiler sağduyularını ve itidallerini kaybetmemeli, öfkelerini ve karşı hamlelerini buna göre hesaplayarak durumu savaşa doğru tırmandıracak girişimlerden uzak durmalıdırlar.

İranlı yöneticiler bilmelidir ki; bu savaşı kazanamazlar, buna imkân ve ihtimal yok. Böyle bir savaşta yapabilecekleri tek şey; karşı tarafa zarar vermek, karşı tarafın maliyetini yükseltmek ve onları “Pirus Zaferi”durumuna sokmaktır. İran üzücü de acı da olsa Kasım Süleymani’nin öldürülmesi sonucundaki gelişmelerden kazandı. Doğru işler yaparsa daha da kazanır! Eğer tırmandırır ve nerede duracağını bilemezse kaybeder. Tabii ki bölgemizde kaybeder, Türkiye de çok zarar görür. Bu nedenle Türkiye; söylemleri ve girişimleri ile ABD-İran gerginliğini azaltacak ve kontrol altında tutacak işlerin içinde olmalıdır. Bugüne kadar yaptıklarını tekrarlarsa bu çok yanlış olur.

Türker Ertürk

1957 yılında Trabzon’da doğan Türker Ertürk, ilköğrenimini İstanbul’da, orta öğrenimini ise Ankara ve Trabzon’da tamamladı. 1971’de Heybeliada’da bulunan Deniz Lisesi’ne başladı. Lise ve müteakiben o zaman yine Heybeliada’da bulunan Deniz Harp Okulu mezuniyetinin ardından, 1979 yılında subay olarak donanma saflarına katıldı. 2008 – 2010 yılları arasında Deniz Harp Okulu Komutanlığı görevini yaptı. Bu görevde de birçok projenin gerçekleşmesini sağlayan Ertürk, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı icra edilen psikolojik savaşta komutanlarının bu süreci iyi yönetemediği ileri sürerek 9 Ağustos 2010 tarihinde istifa etmiş ve mücadelesine siyasi yaşamda devam etme kararı vermiştir. Türker Ertürk askerlik mesleğinden ayrıldıktan sonra birçok televizyon ve radyo programına katılmış, makaleleri yayınlanmış, çok sayıda konferansta konuşmacı olarak katılmıştır. Özden Ertürk ile evli olan Türker Ertürk’ün Deniz Sinem Ertürk İlhan ve Berrak Ertürk adlarında iki kız çocuğu vardır.

DİN & DİYANET DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Hangi İslam ? ??


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Hangi İslam ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/hangi-islam-2/

Erdoğan’ın geçen hafta Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen 6. Din Şurası’nda yaptığı konuşmada söyledikleri hem doğru değil hem de bilimsel, sosyolojik ve teolojik bir temeli yok. Daha da önemlisi; bu açıklamaları kendisinin de üzerine yemin ettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilkeleri ile cepheden çelişen, evrensel çağdaş hukukla ciddi problemleri olan, insanlığın yarattığı ortak medeniyetin bugün geldiği yerle uyum içinde olmayan fikirler manzumesi adeta.

Konuşmasına; “Dinimiz İslam, hayatın tüm alanlarını kuşatan ve kucaklayan kurallar ve yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim ve öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz” diyerek başlıyor, bu paralelde devam ediyor ve konuşmasının bir yerinde “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz” diyor.

Teokrasi

Ortaçağ da böyleydi! Din; siyaset, bilim, felsefe, sanat, ticaret ve her türlü sosyal ve toplumsal ilişkiler de dâhil olmak üzere tüm alanlara egemendi ve hayatın tüm alanlarını kuşatırdı. Bu dönemde her şey dine endekslenir, dinle yatılır, dinle kalkılırdı. Tüm güçlerin (yasama, yürütme, yargı) tek kişide (padişah, sultan, hakan, kral, çar) toplandığı monarşi yani tek adam yönetimi, bu dönemin yönetim şekliydi. Bu dönemin tek adamları gücünü ve yetkisini halktan değil Tanrı’dan alır, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi veya gölgesi olarak nitelendirilir ve sorgulanmazlardı. Buna teokrasi denirdi.

Bu dönemde bilim, felsefe, sanat adına ciddi bir ilerleme kaydedilemedi, halk sefalet içindeydi, artı değeri sömürülürdü, din adına ölmek ve öldürmek için savaşlara gönderilirdi, kadın insan yerine konmazdı ve din adına oluk oluk kan akıtılırdı.

Osmanlı Niçin Yıkıldı?

Medeniyetin gelişimi ile birlikte bu dönem yıkıldı. Tabii ki kolay olmadı! İçeriğinde rönesans, reform, hümanizm (insan odaklılık), sanayi devrimi, siyasal devrimler (1689 İngiliz Devrimi ve Haklar Bildirisi, 1789 Fransız Devrimi, 1776 Amerikan Devrimi) ve aydınlanma olan uzun soluklu ve acılı bir dönemin sonunda dinsel düşünceden akılcı ve bilimsel düşünce dönemine geçildi. Bu gelişimin doğal sonucu olarak tek adam rejimleri yıkıldı, egemenliğin kaynağı Tanrı’dan halka geçti. Bugün çokça konuştuğumuz ve referans yaptığımız demokrasi, insan hakları, kadın erkek eşitliği, çağdaş hukuk, basın ve ifade özgürlüğü, ortak akıl gibi kavramların hepsi bu gelişimin ürünleridir. Geçmişte, dinsel düşünce döneminde bunların zerresi bile yoktu!

Osmanlı bu gelişimi ve değişimi ıskalayıp dışında kaldığı için geriye düştü, “Hasta Adam” oldu, bölündü, parçalandı ve enkaz haline geldi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimleri ise Türkiye’yi insanlığın ulaştığı ve devamlı gelişim ve evrim halinde olan çağdaş medeniyet seviyesine getirme hamleleriydi ve yapılan her bir devrimin çağdaşlık hedefine ulaşma yolunda bir anlamı vardı.

Egemenlik Gökten Yere İndirildi

Örneğin; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü… Atatürk’ün derin anlamı olan bu veciz sözünü iktidar çokça kullandı ve kullanıyor ama tabii ki anlamını bilmeden! İktidar bu sözü “Madem sandıktan çıktım, her istediğimi hiçbir sınırlamaya tâbi olmadan yapabilirim’’ anlamında kullanıyor. Hâlbuki bu söz, monarşinin kaynağı olan teokrasinin bitirildiğini gösteren bir sözdür. Yani egemenliğin kaynağı artık Tanrı değil, insandır ve halktır anlamındadır. Bir anlamda; egemenliğin gökten yere indirilmesidir. Egemenliğin kaynağı Tanrı olursa; tek adam yönetime hâkim olur ve burada demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden, akıl ve bilimden, kadın erkek eşitliğinden bahsedilemez.

Demem o ki; Din Şurasında konuşulanlar sorunludur, insanlığın bugün ulaştığı, yarın daha da öteye taşıyacağı çağdaş medeniyet çizgisi, demokrasi ve özgürlükler ile taban tabana zıttır. Ne yazıkki bu iktidar döneminde din ve diyanet; halk üzerinde baskı yaratabilmeyi, tek adam yönetimini meşrulaştırabilmeyi, iktidarda sonsuza kadar kalabilmeyi, yapılan fahiş yanlışların ve yolsuzlukların sorgulanmasını engellemeyi ve sömürü düzenini devam ettirebilmeyi hedefleyen, halka refahı ancak cennette uygun bulup kendilerine bu dünyada reva gören zihniyetin operasyon silahı haline gelmiştir.

Herkesi İslam’ı Farklı

Ayrıca hangi İslam? Bin bir çeşit İslam var! Belki daha da fazlası. Bir Hz. Muhammed’in genetik olarak akrabası olan Ürdün Kralı II. Abdullah’a, eşine, çocuklarına, kılık kıyafetlerine, İslam adına söylediklerine ve yaptıklarına bakın, bir de bizimkilere! Benzerlik bulamazsınız. Osmanlı Hanedanı’ndan son İslam Halifesi olan Abdülmecid Efendi’nin kıyafetine, ailesine, kızlarına bir bakın, bir de “Yeni Osmanlı” gibi uyduruk bir hayale sahip olmalarına rağmen, Diyanet’in Din Şurası’nda İslam adına söylediklerine, santim benzemez!

IŞİD, El Nusra, El Kaide, Taliban, Hamas, İhvan, Tunus’un Nahda Hareketi, Pakistan, Cezayir, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Muhammed bin Selman, Şiiler, İran ve daha bir sürü örnek sayabilirim. Hangisi bir diğerine benziyor? Her biri gerçek İslam’ı kendisinin temsil ettiğini iddia ediyor. Tarikatlar da böyledir! Gerçek İslam’ı kendilerinin temsil ettiğini söylerler ve birbirilerini yerler!

Türk’ün İslam Yorumu

Aynı hanedan içinde, aynı aile içinde baba ile oğulun din anlayışları bile farklıdır. Tarih bize bu gerçeği gösteriyor. Biliyorsunuz; Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Sultan II. Beyazıt bir dindar ve sofuydu. Ama babası öyle değildi! Fatih’in sarayında yıllarca yaşamış olan Gian-Maria Angiolello “Sultan II. Beyazıt, babası Fatih Sultan Mehmet için otoriterdi ve Muhammed Peygamber de dâhil, hiçbir dine inanmazdı” dediğini yazmıştır. Diyelim ki; Angiolello söylenenleri biraz abartmış. Öyle bile olsa, bu bile baba ile oğulun, Fatih ile Beyazıt’ın İslam’ı taban tabana zıt bir yorumlama içinde olduklarını göstermez mi?

Bir de Türk’ün İslam yorumu var! Kökleri Orta Asya’ya, Hoca Ahmet Yesevi’ye, Horasan Erenleri’ne, Osmanlı’nın kurucu fikir babalarından ve Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebali’ye kadar uzanan, zaman içinde Anadolu’da Alevi-Bektaşi geleneğini oluşturan, hoşgörülü, sağduyulu, kadını yok saymayan, korkuya değil sevgiye dayanan, insanı merkezine alan, gelişmeye ve çağdaşlığa açık olan bir İslam anlayışıdır bu! İslam dünyasında tektir!

Hristiyanlar Niçin Müslümanlardan Önde?

İstanbul’u bile tam olarak alamamışken, Orta Avrupa ovalarına kolayca hâkim olmamızı ve Makedonya’yı baştanbaşa ele geçirmemizi sağlayan üstünlük, bu fikir ve inanç üstünlüğüydü. Bu sonuç sadece kılıcın gücüyle alınamazdı! Ancak Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği yobaz ulema ile bu üstünlük zaman içinde azaldı, bitti ve devir Avrupa’daki gelişim ve değişimle birlikte tersine döndü, aleyhimize gelişti.

Bugün Hıristiyan dünyası İslam dünyasından her bakımdan fersah fersah ileride ve güçlü! Ama bunun nedeni Hristiyan olmaları değil! Hristiyanlığı sadece din, inanç ve itikat haline getirip kültür olarak görmeleri, dünyevi yaşamın referansı yapmamaları ve yaşamın her alanını kuşatmasını engellemeleridir. Hristiyanlar bu noktaya analarının karnında gelmedi. Reformlarla, uzun soluklu ve acılı mücadeleden sonra ulaştılar.

Türker Ertürk

ANALİZ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/insanlar-icin-onemli-olan/

İnsanların önem verdiği şeyler; insanına ve toplumuna göre değişiklik göstermekle birlikte, genel olarak üçü diğerlerine göre daha çok öne çıkar. Bunlar; varlıkları (parasal, taşınır, taşınmaz), emekleri ve zamanlarıdır. Bu üçü arasındaki hiyerarşi bile insanına göre değişir. Özellikle insan nitelikli oldukça, zamanının ve emeğinin değeri yükselir. Nitelik azaldıkça, bu ikisinin değeri de düşer. Günümüzde ise insanlığın ezici bir çoğunluğu için en değerli şey; maddi varlıklarıdır.

İnsanlar, bu önemli kaynakları kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını sürdürebilmek, refahlarını arttırabilmek ve sosyal pozisyonlarını güçlendirebilmek için kullanırlar. Bunları yaparlarken de azımsanamayacak bir çoğunluk, zorluklarla karşılaştıklarında hedeflerine ulaşmak için ne yazık ki ahlaki kuralları eğip bükmekten ve çiğneyip yok saymaktan geri durmazlar.

Canan And

Ancak az sayıda insan sahip olduğu bu üç önemli kaynağı (varlıkları, zamanı ve emeği) kendisi ve ailesi dışında, içinden çıktığı toplum, yurttaşlığını taşıdığı ülkesi ve insanlık için kullanır ve onlar için katma değer yaratmaya çalışır.

23 Kasım 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi’nin Dr. Canan And Etkinlik Merkezi açılışındaydım. Bu etkinlik merkezi, içinden çıktığı toplum için hala çırpınan ve yararlı olmaya çalışan iki erdemli insanımızın bağışları sayesinde satın alındı. Etkinlik merkezinin adından da anlaşılacağı gibi bağışın aslan payını Dr. Canan And, diğer bölümünü de İhsan Kurdoğlu vermiş.

AKP’li Belediye Sokağa Atmış

Etkinlik merkezi; Zeytinburnu’nda yeni bir binanın bir dairesi satın alınarak yapılmış ve içi gerçekten de çok iyi tasarlanarak döşenmiş. Bu bağışı yapanları ve emeği geçenleri kutluyoruz. Ayrıca; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi, eski yerlerinden Zeytinburnu’nun AKP’li Belediyesi tarafından atılmış ve yeni bir yer gösterilmemişti. Bu nedenle; bağışla alınan bu yer onlara ilaç gibi geldi. AKP’li belediyelerin hangi tip derneklere ve vakıflara yardım ettiğini ama çağdaş derneklere ve vakıflara düşmanlık ettiğini bildiğimizden, bu öğrendiklerimiz de bizi şaşırtmadı.

Beni bu açılış törenine bağışın aslan payını yapan Canan And davet etmiş ve küçük bir konuşma da yapmamı istemişti. Tabii ki bu isteğini seve seve yerine getirdim. Esasında kendisinin varlığını bu yıl Şubat ayında fark etmiştim. 23 Şubat 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ataşehir Şubesi, burs verdiği gençlere konuşma yapmam için davet etmişti. Konuşmamın sonunda gençlerle ve üyelerle sohbet ederken “Buraya ne kadar kira ödüyorsunuz?” diye sormuştum. Sormamın nedeni; daire büyük ve güzeldi, dolayısıyla kirası da fazla olurdu ve kirayı ödeme sıkıntısı çekebilirlerdi. Ancak yanıtları; “Bu daire bizim, kira ödemiyoruz’’ şeklinde oldu. “Nasıl aldınız?” diye sorduğumda ise duvardaki hanımefendinin fotoğrafını göstererek “O bize aldı ve bağışladı” dediler ve adının da Canan And olduğunu söylediler.

Atatürk’e Borçluyum!

Duvarda fotoğrafı asılı olan bu hanımefendiyi bir yerden anımsıyordum ama bir türlü çıkaramıyordum. Ertesi günü öğrenmiştik ki; bu hanımefendi 3 yıl önce Almanya’da verdiğim bir konferansı dinlemeye gelmiş ve hatta konferans sonunda benimle fotoğraf bile çektirmişti.

Canan And, bir diş hekimi ve Almanya’da yaşıyor. Tüm birikimlerini ve mal varlığını Almanya’da diş hekimi olarak kazanmış ve yapmış. Annesinden, babasından ve Türkiye’den bir kuruş kendisine intikal etmemiş ama kendisini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı ve borçlu olduğunu hissediyor. “Atatürk ve onun temellerini attığı laik ve çağdaş düzen olmasaydı; ben kadın olarak okuyamaz, Almanya gibi bir ülkede başarılı olamaz ve halen sahip olduğum birikimleri edinemezdim” diyor. Zeytinburnu’nun diğer bağışçısı İhsan Kurdoğlu da Almanya’da yaşıyor ve kendisinin 40 yıl evvel cebinde 50 Alman Mark’ı bile yokmuş.

Haklarını Yemeyelim, Cami Yaptırıyorlar!

Ne yüce bir duygu değil mi? İnsanlığa, içinden çıktığı topluma ve onun geleceğine katma değer yaratmak… Her iki erdemli insanımızla uzun uzun konuştum. Yardımlarında dinsel motivasyon yok, cennet beklentisi yok, daha da önemlisi herhangi bir karşılık beklemek de yok.

Bir bu erdemli insanlara, bir de Türkiye’de, kazancını iktidara olan yakınlığına, hileli ihalelere, karşılığında verilen komisyonlara, hırsızlığa, kamu malının peşkeşine borçlu olanların yaptığına bakın. Bu erdemsiz insanlar; çoğunlukla haksız edinimlerini yurt dışına kaçırıyorlar ve yurt dışında gayrimenkuller alıyorlar. Ama haklarını da yemeyelim; Türkiye’de de cami yaptırıyorlar ve malum vakıflara “hayır” adı altında pay veriyorlar.

Türker Ertürk

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI /// TÜRKER ERTÜRK : S-400’ÜN GELECEĞİ NE OLACAK ?????


TÜRKER ERTÜRK : S-400’ÜN GELECEĞİ NE OLACAK ?????

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/s-400un-gelecegi-ne-olacak/

13 Kasım’ın öncesinde, iktidarın geçmişte yaptıkları nedeniyle ağır şantaj altında olduğunu, bu hali ile ülkemizin çıkarları ve güvenliği lehine kararlar alıp uygulayabilmesinin mümkün gözükmediğini ekranlarda söylemiş ve köşemizde yazmıştık. Ayrıca; 13 Kasım’da Trump’ın yanına gitmek zorunda olduğunu ve görüşme sonunda Türkiye’nin kaybedeceğini, ödün vereceğini ve iktidarın ise ömrünü bir süre daha uzatacağını, fakat nihai sonunu değiştiremeyeceğini de ilave etmiştik.

Aynen böyle de oldu! Amerika ziyareti için söylenilebilecek tek şey; iktidarın teslim ve başarısız olduğudur. Zaten pazarlık yapacak gücü ve kozları da yoktu. İktidarın tek derdi; kendini ve içeride aşınan ve yok olmaya yüz tutan itibarını kurtarmak için dışarıdan bir manivela yakalamaktı. Şimdi, bu başarısızlığı halka zafer gibi satmak için top iktidarın koltuk değneklerinde ve yandaşlarında. Allah için haklarını vermek lazım! İçlerine sinmese de söylediklerine ve yazdıklarına kendileri bile inanmasa da bayağı enerjik çalışıyorlar.

13 Kasım Gelmeden Türkiye Kaybetmişti!

ABD, 13 Kasım öncesi Türkiye’ye karşı hangi pozisyonda ise 13 Kasım sonrasında da aynı pozisyonunu koruyor. Zaten, ülkelerin pozisyon değişikliği birkaç saatlik bir görüşme ile değişmez. Öncesinde kurmaylar günlerce çalışır, pazarlıklar yapılır, başkentlerden talimatlar alınarak ileri veya geri manevralar geliştirilir, son pozisyon alınır ve liderler görüşmeye başladığında esasında her şey bitirilmiş olur. Onlar sadece nezaket konuşmaları yapar, dilek ve temennilerde bulunulur, son rötuşlar ve basın açıklaması beraberce yapılır. 13 Kasım’da görüşme başladığında Türkiye çoktan kaybetmişti bile! Sonrasındaki gelişmeler, anlayabilen için malumun ilanı oldu.

Görüşmenin ana konusu Suriye idi! Suriye konusunda elde ne var, sıfır! Hatta eksideyiz! Hangi konuda ilerleme sağlandı? FETÖ mü, Gülen’in iadesi mi, Halk Bankası mı, yaptırımlar mı, S-400 mü, F-35 mi? Ne yazık ki hiçbiri! Ayrıca; Suriye’de kim terörist, kim değil konusunda bile anlaşma olmadı.

Devletin Aklıyla Alınmayan Kararlar Duvara Toslar!

S-400 sorunu çözülemediği gibi, Türk-Amerikan ilişkilerinin önündeki en büyük engel ve sorun haline geldi. İktidar şu anda S-400’ü almış olmaktan dolayı o kadar pişman ki, sormayın! Ama iş işten geçti. Zamanında uyarmıştık. S-400 alınmasına karar verilişinin bir tehdit değerlendirmesi ve bu tehdide karşı bir harekât ihtiyacının karşılığı olarak gelişmediğini, içinde askerin kurumsal olarak yer almadığını, tek kişilik bir siyasi kararın sonucu olduğunu, devlet aklının dışlandığını ve başımıza ileride iş açacağını, doğrusunun ise milli proje kapsamında kendi hava savunma silahımızı üretmemiz olduğunu çeşitli mecralarda söylemiş ve yazmıştık.

S-400 gelince depoya kaldırdılar ama yeterli olmadı. Hani böyle bir silaha sahip olmak bizim için avantaj olacaktı? Normalde böyle bir silah envantere girince, ilk 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerinde Ankara’daki resmigeçitte yer alırdı. Ama almadı, aldırılmadı! Buna ilaveten en az bir ay içinde S-400’e fiili atış yaptırılır, dosta, düşmana ve halka silahın gücü gösterilirdi. Bu, caydırıcılığın da gereğiydi ama yapılmadı, çünkü depoya kaldırılmıştı ve unutturulmaya çalışılıyordu. Bu bile yetmedi! Beyaz Saray’da yapılan basın toplantısında Trump “Diğer konularda ilerleme sağlayabilmek için S-400 konusunu çözmemiz lazım” dedi ve Türk-Amerikan ilişkilerindeki her şeyi S-400 kilidine bağladı. Haydi, çözün bakalım!

Az Gelişmişlik Budur!

13 Kasım’da yapılan görüşmelerde alınan kararlar paralelinde, geçtiğimiz gün Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın “S-400 ve F-35 için ortak mekanizma bugün itibarıyla çalışmaya başladı” dedi. Bunun anlamı; konu komisyona (Türk-Amerikan) havale edildi, buradan S-400 ile olmuyor kararı çıkacak, aldatıldım denecek, bazı askerler suçlanacak ve S-400 Türkiye dışına çıkarılacak. Bu ekonomik krizde yandı bizim 2,5 milyar dolar. İşte, az gelişmişlik budur, kaynaklar kıttır ama israf da had safhadadır.

Basın toplantısında Trump’ın, PYD/YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmediğini, Suriyeli Kürtlerle aynı statüde gördüğünü, müttefik olarak değerlendirdiğini, iyi ilişkiler içinde olduğunu ifade etmesine rağmen anlamlı bir tepki verilemedi. Hatta Trump, “Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Kobani ve Erdoğan ile aramız iyi” diyerek Türkiye’yi terör örgütü olarak gördüğümüz bir yapıyla aynı kefeye koydu ama itiraz bile edilemedi.

İktidar PYD’den Şikâyetçi, PYD İktidardan Değil!

Bazı konuları da anlamakta da zorluk çektik. İktidar PYD’den şikâyetçi, ateşkes ihlali yaptığını söylüyor ama operasyon yapmıyor, yapamıyor. Yine Trump’ın söylediğine göre; PYD ise Türkiye’den ve Güvenli Bölge’den şikâyetçi değil. Bu nasıl oluyor?

Esas sorun; iktidarın Barış Pınarı Harekâtı öncesinde ilan ettiği siyasi hedefi ve bunun gerektirdiği askeri hedefleri ele geçirmeden harekâtı durdurmak zorunda kalmasıydı. 13 Kasım’dan sonra da bu durum aynen devam ediyor.

AKP Bölünmeli, Yoksa Türkiye Bölünecek!

Daha da kötüsü; toplantıda Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ayakta olmasına rağmen oturan senatörler vardı ve bir anlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı sorguluyorlardı. Bu duruma anında tepki verilmesi lazımdı. Ama nerede! Yaklaşık 9 milyon nüfusu olan İsrail’in lideri Netanyahu bile ABD Kongresi’nde konuşturuluyor ve istediğini söylüyor ama 82 milyon nüfuslu Türkiye’nin lideri Kongre’den gelen üç senatöre sorgulatılıyor. İçlerinden biri (Senatör Graham), Erdoğan’a “Türk-Amerikan ilişkileri tarihinde bir ilki başardınız ve bütün ABD kamuoyunu Türkiye’ye karşı birleştirdiniz” diyor ve Erdoğan’ın “IŞİD’le mücadele ettik ve ediyoruz” sözlerine “Radikal unsurları desteklediğiniz konusunda veriler var” şeklinde cevap veriyor.

Ne yazık ki Türkiye, Cumhuriyet tarihi boyunca bu kadar kötü bir duruma düşürülmemişti. Demem o ki; bu iktidarla Türkiye için çıkış yok! Muhalefet daha enerjik olmalı ve ülkemize sahip çıkmalı! Ayrıca; “AKP bölünür mü, bölünmez mi? Babacan ve Davutoğlu partilerini ne zaman kuracak? Bu partiler için AKP’den kopma olur ve Meclis aritmetiği değişir mi?” konuları üzerinden çok fazla spekülasyon yapılıyor! Bölünme de, kopma da olmalı! Yoksa Türkiye bölünecek, yaşamsal çıkarları, güvenliği ve iç barışı onanmaz biçimde yaralar alacak ve içinden çıkamayacağımız felaketlere gark olacağız.

Türker Ertürk

KARADENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : KARADENİZ YARINA DA KALSIN !!!

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/karadeniz-yarina-da-kalsin/

Geçtiğimiz Perşembe günü (31 Ekim 2019), Uluslararası Karadeniz Günüydü. Bu önemli günde farkındalık sağlayabilmek, hem kendi toplumumuzun hem de tüm insanlığın dikkatini çekmek maksadıyla Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu olarak, içeriğinde sorunlara işaret ettiğimiz ve çözüm önerilerini beraberinde sunduğumuz bir basın bildirisi yayınladık.

Bugün ise oturum yöneticiliğini Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu Başkanı ve İstanbul Barosu eski Başkanı Av. Muammer Aydın’ın yaptığı, forum yöneticiliğini Gazeteci ve Yazar Alaettin Bahçekapılı’nın gerçekleştirdiği, Prof.Dr. Bayram Öztürk, Prof.Dr. Doğan Kantarcı, Yüksek Mimar Bekir Gerçek ve Mimarlar Odası Genel Başkanı Eyüp Muhçu gibi birbirinden değerli uzmanların konuşmacı olarak katıldığı, benim de açılış konuşmasını yaptığım “Karadeniz Yarına da Kalsın” konulu panelde çok önemli ve yararlı bilgi ve fikir alış-verişlerinde bulunduk.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu, Trabzon dışında ve ağırlıkla İstanbul’da yaşayan Trabzonlulardan oluşmuştur. Ama bilinen hemşehri derneklerinden biri değildir. Bu platform; Trabzon dışında yaşayan ama maddi ve manevi birikimleri ile Trabzon’a, bu bağlamda tüm Karadeniz’e ve Türkiye’ye faydalı olmayı, katma değer yaratmayı amaçlayanların hareket noktası düşünce ve kültür olan birlikteliğidir.

Panel konumuz; “Karadeniz Yarına da Kalsın!” Evet, endişeliyiz! Çünkü; bu gidişle Karadeniz’i yarına, çocuklarımıza ve torunlarımıza güzelliklerini, verimliliğini ve cennet durumunu yitirmiş olarak bırakacağız. Karadeniz derken; güneyinde ülkemiz Türkiye’nin bulunduğu, batı, kuzey ve doğusunda Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan ile beraber paylaştığımız denizden, arkasında ise Kırklareli’nden Artvin’e kadar uzanan sahil şeridimizden ve gerisinde bulunan dağlarından, yaylalarından ve vadilerinden bahsediyoruz. Biliyorsunuz, bu panelin yapıldığı İstanbul ilimiz de aynı zamanda bir Karadeniz kentidir.

Karadeniz’in doğal çevresi, denizi ve karası ile tahrip ediliyor ve katlediliyor. Şimdi harekete geçmezsek, yarın çok geç olacak. Fotoğraflarda sık sık karşınıza çıkan, adeta cennetten bir köşe gibi görünen bir Uzungöl’ümüz var. 50 yıllık geçmişini çok iyi biliyorum. İsviçre’deki dağ köylerini bile kıskandıracak güzellikteydi. Bugün maalesef aynı durumda değil. Ama İsviçre dağ köyleri hala aynı, hala güzelliklerini koruyorlar.

Görevim nedeniyle tüm Avrupa’yı gezdim, İngiltere’de ise 3,5 yıl yaşadım. İngiltere’nin iklimi aynı Karadeniz iklimi gibiydi. Bu nedenle alışmam ve sevmem zor olmamıştı. Hatta “Senin memleketin nasıl” diye sorduklarında “Burası Karadeniz’in ütülenmiş hali” derdim. Gerçekten öyleydi de! Ama bugün Karadeniz, sahili ile yaylaları ile biraz bilinçsizlik, biraz da rant nedeniyle tahrip ediliyor, yok ediliyor. Özellikle bu iktidar döneminde, bu tahribat tavan yapmış durumda.

Örneğin; Karadeniz’in sırtını dayadığı Çoruh Vadisi… Bu vadinin çeşitli yerlerinde, üç iklim yaşanır. Karadeniz, Doğu Anadolu ve Akdeniz iklimi… Burada zeytinden, satsumaya ve kırmızıbibere kadar yok yok!

Çoruh Nehri havzasının binlerce yıldır yerleşim yeri olarak seçilmesinin nedeni; yamaçlarını oluşturan kayaların, bitkilerin muhtaç olduğu elementlerin hemen hemen tümüne sahip olması, iklim çeşitliliği, bunun sonucu olarak bitki ve hayvanlar için bölgenin doğal bir sera oluşu ve çok özel bir yaşam alanı olmasıdır. Havzada binlerce yıllık tarımsal faaliyet sonucu, bazı bitkiler “Endemik Kültürel Bitki” özelliğini kazanmıştır. Bu bitkilerin başka bir yerde yetiştirilme özelliği yoktur. Ayrıca Çoruh Nehri, dünyanın ikinci derecede heyecan verici ve buna karşılık en uygun fiyatlı rafting parkurudur.

Elektrik üretme bahanesi ile yapılan ve hala realize edilmeye çalışılan HES’lerle bölgenin iklimi değişecek ve havzanın flora (doğal bitki örtüsü) ve faunası (bölgede yetişen hayvan türleri) tahrip olacaktır. Proje, bölgede yaşayan binlerce insanın dışarıya göçüne de neden olacaktır. Bölgenin madenler bakımından çok zengin olduğu bilinmektedir. Bu proje, maden yağmasının önüne çıkabilecek insan engelini ortamdan çıkartmaktadır. Barajların işgal etmediği alanlar ise uluslararası maden şirketlerinin yerli işbirlikçilerine tahsis edilmiş ve halen de edilmektedir.

Ülkemizin doğasına karşı tahribat yalnız Trabzon’la, Karadeniz’le sınırlı da değil! Türkiye’nin her yeri, az veya çok, doğa katliamından nasibini alıyor. Geçtiğimiz Ağustos’ta Kaz Dağları, Kirazlı Köyü, Balaban Mevkiinde altın madeni projesi kapsamında yapılan doğa katliamına dur diyebilmek için başlatılan “Su ve Vicdan” nöbetine destek vermek amacıyla o bölgeye gittim ve katliamı yerinde görüp, direnişe destek verdim.

Kaz Dağlarına, Salda Gölü’ne, Karadeniz’in yaylalarına ve Cerattepe’ye sahip çıkmak; aynı zamanda bir vatan savunmasıdır. Günümüzde, bir milletin üzerinde yaşadığı ve nimetlerinden faydalanma imkânına sahip olduğu kara ve deniz alanları ile bu alanların üzerindeki hava sahasına vatan ve bu alanların korunmasına ise vatan savunması denmektedir.

Geçmişte ise vatan, sadece bir kara parçasıydı. Mithat Cemal Kuntay’ın “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır” şeklindeki duygulu mısraları, zamanına göre çok doğruydu. Ama bugün için eksik kalır. Özellikle 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra, teknolojinin de gelişmesiyle, denizler paylaşılmaya ve vatan parçaları haline gelmeye başladı. Günümüzde Türkiye’nin karasal yüzölçümünün yaklaşık olarak yarısından daha fazla olan bir de Mavi Vatanı (450 bin Km²) var. Doğu Akdeniz’de ve Ege’de bunun için mücadele veriyoruz.

Çağ, çok büyük bir hızla değişiyor. Günümüzde, sadece ölerek veya öldürerek vatan korunamaz hale geliyor. Bu hızla yarın, yani 21. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren binlerce, yüzbinlerce insanımız ölse bile vatanımızı koruyamayacak hale geleceğiz. Yakın gelecekte, karşınızda savaşan bir canlı bile göremeyeceksiniz. Karşınızda; binlerce kilometre uzaktan gönderilen ve kumanda edilen robot askerler, insansız ve silahlı hava, deniz ve kara araçları ile uzaydan sizi hedefleyen çeşitli silahlar olacak. Artık vatan savunması ölerek değil yaşayarak, hayatta kalarak, bilim insanlarına ve nitelikli topluma sahip olarak, toplumsal katma değer üreterek, bilinçlenerek, farkındalık yaratarak, elini taşın altına sokarak ve sorumluluk alarak yapılacak.

Türkiye, her yıl erozyonla, geriye dönüşü olmayacak şekilde, 750 milyon ton kadar, en verimli toprak parçalarını kaybediyor. Bunun nedeni; doğal bitki örtüsünün ortadan kaldırılması. Kaz Dağları bölgesinde, yalnız altın madeni gerekçesiyle 195 bin ağaç kesildi. Sadece bu kadar da değil vatanımıza saldırılar! Doğamız her yerde tahrip ediliyor, sahillerimiz, göllerimiz, nehirlerimiz ve yaylalarımız kirletiliyor, en verimli ovalarımız betonların altında bırakılıyor. Bunun için bir vatan savunması yok mu? İşte bu saldırılara karşı savunma tankla, tüfekle olmuyor; bilinçli insanlarla, toplumla ve bizim gibi farkındalık yaratmaya çalışan platformlarla, derneklerle oluyor.

Vatan; hoyratça, haince, sorumsuzca kullanacağımız ve har vurup harman savurabileceğimiz bir miras değil, atalarımızdan gelecek nesillerimiz için emanet aldığımız, ortak kutsal evimizdir. Ama iktidar, kutsal vatanımıza karşı duyarlı ve hassas değil; bilakis eylemleriyle, yaptıkları ve yapmadıkları ile sanki düşmanlık içinde.

İstanbul gibi bir şehirde, geçmişte çocukluğumuzda ve gençliğimizde yaşamadığımız kadar dolu ve sel gibi tabii afetleri sıklıkla yaşar olduk. Esasında bu felaketler, doğaya karşı işlenen ihanetin neticesidir. İstanbul’daki sel felaketinin başat sorumlusu; doğayı katleden, yeşil alanlarımızı yok eden, şehri ranta kurban ettiren, çağdaş şehircilikten damla kadar nasibini almayan, ama çeyrek asırdır İstanbul’u yönetmiş olanlardır.

Trabzon Düşünce ve Kültür Platformu’na böylesine önemli bir konuda düzenledikleri panel vesilesi ile yarattıkları farkındalığa katkıda bulunmamı sağladıkları için teşekkür ederim.

Türker Ertürk