MİT DOSYASI /// MURAT YETKİN : Türk spor âlemine yön veren bir istihbaratçı daha – TURGUT ATAKOL


MURAT YETKİN : Türk spor âlemine yön veren bir istihbaratçı daha – TURGUT ATAKOL

4 Haziran 2019

Sadece Süleyman Seba yoktu: Türkiye Basketbol Federasyonunun kurucu başkanı, Milli Olimpiyat Komitesi ve Galatasaray yöneticisi Turgut Atakol da Milli İstihbarat görevlisiydi.

Evliliklerinin üçüncü senesiydi. Evlerine hırsız girmiş, bir kaç gün sonra yakalanmıştı. Eşi Turgut Atakol işteydi, kapıyı Cahide Atakol açtı. Bir sivil polis kendisini tanıttı, “Burası Turgut Atakol’un evi mi?” diye sordu. “Evet” dedi Cahide Hanım, “Niye soruyorsunuz?”
Polis açıkladı: Turgut Atakol Milli Emniyet’te çalışıyordu, bazı “gizli” soruları olacaktı. Cahide Hanım, Turgut Atakol’un Dr. Oygur Yamak tarafından yazılan “Sporun Efendisi – Türk Basketbolunu Yücelten Adamın Yaşam Öyküsü” başlıklı biyografisine (1) göre “şoke oldu”. Çünkü o kocasını İstanbul Valiliğinde memur olarak çalışıyor diye biliyordu. Dört yıl önce Turgut Atakol, Galatasaray’ın o zamanlar “yenilmez armada” denilen dört tek dümencili ekibinde yer alıp, aynı zamanda kürek şubesi kaptanlığını yaptığı sırada, Cahide Usta da kadınlar takımında kürek çekerken tanışmışlardı. Atakol, o yıl İstanbul şampiyonluğunu kazandıktan sonra kürek sporunu bırakmış ve 27 yaşında Galatasaray Spor Kulübü yönetimine alınmıştı. Aynı yıl, yine kaptanlığını yaptığı Galatasaray basketbol takımındaki sporculuk hayatına da son verdi; artık spor yöneticisi kariyerine başlıyor, bir yandan da “Vilayetteki” devlet memuriyetini sürdürüyordu. Doğrusu işi İstanbul Valiliği binasındaydı ama mesleği istihbaratçılıktı. Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığının (MİT) öncülü olan Milli Emniyet Hizmetleri Riyasetinin (MAH) İstanbul ekibi, Valiliğin “Mektupçu Ofisi” denilen bölümündeki birkaç odasına sıkışmış çalışan bir avuç insandan oluşuyordu; 1860’larda Arnavutluk’tan Trabzon’a, oradan da 1900’lerin başında İstanbul’a göçüp yerleşen bir ailenin ferdi olan Turgut Atakol da onlar arasındaydı. O dönem İstanbul operasyonlarının başında Mehmet Tayfuroğlu olduğu bilgisi var. Yani, Atakol basketbol oynarken, kürek çekerken, müstakbel eşiyle tanışırken, Galatasaray’da yöneticiliğe başladığında da, evlendiği sırada da, o hırsızlık olayı sivil polisi kapılarına getirene kadar, tam dokuz yıldır herkesten sakladığı gizli hayatını sürdürüyordu bir yandan.

Turgut Atakol 1943’te Cahide Usta ile evlendiğinde 6 yıldır istihbarattaydı; eşi bu durumu 3 yük sonra tesadüfen öğrenecekti.

Dünya, ikinci büyük savaşa doğru sürüklendiği 1937 yılında, Alman Lisesini bitirdikten bir yıl sonra, bir MAH yetkilisi ona ulaşarak iş teklif etmişti. Almancası mükemmeldi, belge tercümeleri konusunda çalışmak ister miydi? O yıllarda MAH ajanlarının en çok uğraştığı işler arasında yabancı büyükelçilik ve konsolosluklardan gizlice aldıkları, kendi deyimleriyle “tırtıkladıkları” belgelerin içeriğini hükümete iletmek vardı. Genç Turgut işi kabul etmişti. Askerliğini Mustafa Kemal Atatürk’ün vefat ettiği Kasım 1938 ile Nisan 1939 arasında, yalnızca altı ay yapıp Yedeksubay diplomasıyla tamamlamış olması, zaten onu bekleyen daha önemli devlet görevleri olduğunu gösteriyordu. Spor yöneticisi olarak çok parlak bir kariyeri oldu Turgut Atakol’un. İstihbaratçılığının –o aşamada sadece- eşine deşifre olduğu 1946 yılında Türk basketbol milli takımı ilk yurtdışı maçı için Yunanistan’a onun başkanlığında gitti; maçı ayarlayan da zaten oydu. İkinci Dünya Savaşı bitmişti ve Türkiye’nin çok kısıtlı imkânlarıyla dünyaya açılma çabasında spor kanallarının açılmasını sağlayan spor yöneticilerinden birisi MAH’ın İstanbul bölgesi ajanlarındandı. Yunanistan’ı 1947’de Lübnan ve Suriye, 1948’de Mısır izledi. (Bunların tamamı Türkiye’nin o dönem uluslararası ilişkileri bakımından önem taşıyan komşularıydı.) Türkiye Uluslararası Basketbol Federasyonu’nun (FIBA) Kahire’de düzenlediği turnuvaya ilk kez 1949’da katıldı; bu 1936’da Nazi yönetimindeki Almanya’da düzenlenen Berlin Olimpiyatlarından sonra Türk Milli Takımının katıldığı ilk resmî uluslararası turnuva olmuştu.

Atakol aynı zamanda uluslararası basketbol hakemiydi. Hakemliğin kitabını yazmıştı. Uluslararası Basketbol Federasyonu FIBA Onur Listesinde Türkiye’den ismine yer verilen ilk ve tek isim oldu.

Atakol’un girişimleriyle 1950’de FIBA gözetiminde ilk Uluslararası İstanbul Basketbol Turnuvası düzenlendi. Nihayet 1959’da İstanbul’da ilk Avrupa Basketbol Şampiyonasının düzenlenmesinden bir yıl önce Turgut Atakol, Türkiye Basketbol Federasyonunun kurucu başkanlığı görevine getirildi. Bu arada uluslararası turnuvalarda basketbol hakemi olarak da görev alıyordu. 1964 yılında, Turgut Atakol’u Türkiye’nin Münih Başkonsolosluğu, Konsolos Yardımcısı olarak görüyoruz. Biyografisinde “ataşe” olarak da geçiyor, ama ayrıntı verilmiyor. Biz verelim. Türk işçi göçünün başlaması ardından “68’inci vilayetimiz” olarak da adlandırılan Münih o yıllarda (ve hâlâ da) Türk istihbaratının en önem verdiği dış merkezler arasındaydı. O tarihlerde Alman istihbaratı BND’nin merkezi de Münih’teydi. Dahası Münih, o zamanlar (ve kısmen hâlâ) Amerikan istihbaratı CIA’nın Avrupa operasyonlarının merkez üssü konumundaydı. Atakol’un dört yıllık Münih görevinin spor idareciliği ile bir ilgisi olmadığı açıktı. Milli istihbaratın Münih istasyon şefliğindeydi. Zaten en başta “Teşkilata” Almanca bilgisi sayesinde alınmıştı. Artık, otuz yıl kadar önce ajan olarak girdiği mesleğinin bir istihbarat analisti olarak zirvesinde, MİT İstanbul Bölge Daire Başkan Yardımcısı düzeyindeydi.

Atakol 1964-1968 arası Münih’te Konsolos Yardımcısı sıfatıyla Milli i İstihbarat istasyon şefliği yaptı. Atandığı sırada İstanbul Bölge Daire Başkanlığında üst düzey analistti.

Yine de sporla ilgisi kopmadı. Çünkü Münih aynı zamanda FIBA’nın da merkeziydi. Münih’teyken, 1967’de yayınladığı “Basketbol Hakemlik Tekniği”, FIBA tarafından “kılavuz kitap” kabul edildi. 1968’de Türkiye’ye dönüşü ardından 1971 İzmir Akdeniz Oyunları organizasyonunda yine spor idarecisi şapkasıyla önemli işlevi oldu. Biyografisinden 1972 yılında (artık MİT adını almış olan) devlet görevinden emekli olduğunu anlıyoruz. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi üyeliği gibi görevlerine bu tarihten sonra da devam etti. 1988’deki vefatından yıllar sonra, 1995’te, kurucusu olduğu Basketbol Federasyonu Turgut Atakol adına bir turnuva düzenlemeye başladı. Bu U20 – yirmi yaş altı turnuva düzenlenmeye devam ediyor. FIBA, 2007 yılında Turgut Atakol’u basketbola yaptığı katkılardan dolayı “Onur Listesine (Hall of Fame) aldı; bu listeye Türkiye’den eklenen ilk ve tek isimdi. Peki, Turgut Atakol’u Milli İstihbarata kim almıştı? Bunu kesin olarak bilemiyoruz. Ancak, spor camiasından gelip istihbaratçı olduğu açığa çıkan ilk isim olan (o zamanın gözde futbol takımlarından) Eyüpspor’un kaptanı Neşet Güriş’in 2006 yılında Tribün Dergisinden Engin Gürses’e yaptığı şu açıklamayı biliyoruz:

• “Sporcu olup da ajan olan bir de Beşiktaş’ın eski başkanı Süleyman Seba vardı. (..) Kendisi de çok başarılı işlere imza attı. (..) Ayrıca eski Galatasaraylı basketbolculardan Turgut Atakol da benim maiyetimdeydi.”

Tabii Güriş’in Teşkilata girişiyle (1932-33), Atakol’un girişiyle (1937) Seba’nın girişi (1954) arasında kuşak farkı vardı. Ama Atakol’un Teşkilata alan eğer Güriş değilse bile, oradaki ilk şefi, üç-dört yıl önce MAH’a katılan Güriş olmuştu. Süleyman Seba’nın imza attığı önemli işler arasında, İstanbul Bölge Daire Başkanlığı Komünizmle Mücadele Şube Müdürlüğünde görevliyken, 1971 darbesi öncesinde Doğan Avcıoğlu-Cemal Madanoğlu örgütü içine sızdırılan MİT ajanı Mahir Kaynak’ın “Teşkilatla” irtibatını sağlayan vaka subaylığı da bulunduğunu artık biliyoruz. Ayrıntılarını “Meraklısı İçin Casuslar Kitabında” yazmıştım. (2) Zaten bu kitabı okuyan kızı Sema Atakol Kasapoğlu’nun bana ulaşması sayesinde, özel olarak basılıp sınırlı sayıda dağıtılan biyografisini edinme imkânım oldu, müteşekkirim. Kitap 2015’te basılmıştı ve Atakol’un çalıştığı devlet dairesinin adı özellikle yazılmamıştı; kendisinin ve ailesinin ömür boyu sakladığı sırrı uyarınca. Şimdi böylelikle Türkiye’de hem spor tarihinin, hem istihbarat tarihinin bir sayfası daha kamuoyunun bilgisine açılmış oluyor.

(1) Dr. Oygar Yamak, Doğumunun 100. Yılında Turgut Atakol, Sporun Efendisi – Türk Basketbolunu Yücelten Adamın Yaşam Öyküsü, İstanbul: Elit Ofset, 2015
(2) Murat Yetkin, Meraklısı İçin Casuslar Kitabı, İstanbul: Doğan Kitap, 2018

KIBRIS DOSYASI /// NERİMAN CAHİT : “ARAPLARA SATILAN KIBRISLI TÜRK KIZLARI”


NERİMAN CAHİT : "ARAPLARA SATILAN KIBRISLI TÜRK KIZLARI"

Kıbrıs 1974’ den bugüne ikiye bölünmüş bir ada. Kim ne derse desin Kıbrıs kapanmayan yaralarla dolu. Kapanmayan yaralar bir yana Kıbrıs’ ın bir de az bilinen eski yaraları var. Bunlardan biri Araplara satılan Kıbrıslı Türk kızları.

Kıbrıs tarihinin bu az bilinen sayfalarına ışık tutanların başında emekli edebiyat öğretmeni ve yazar Neriman Cahit geliyor. Neriman Cahit hiç bilmedikleri diyarlara hem de satılarak gönderilen kızların öykülerini topladı ve “Araplara Satılan Kızlarımız” adlı bir kitapta yayımladı. Bu öyküler ayrımcılığın yoksulluğun ve acımasızlığın öyküleri; nice çocuk gelinin öyküsü gibi.

FİLİSTİNLİLERE SATILAN KIZLAR

1920 ile 1950 yılları arasında Kıbrıs bir İngiliz sömürgesiyken yaklaşık 4 bin Türk kızı Filistinli Araplara anne babaları tarafından satıldı. Bu kızların çok azı geri dönebildiler. Geri dönemeyenlerin çoğu evlerinin köylerinin memleketlerinin özlemi ile yaşadılar ve kaderlerine küstüler.

MÜTHİŞ BİR SUSKUNLUK

Neriman Cahit kitaba varan süreci şöyle anlatıyor: “Ben yıllardır bu kızları merak ediyordum. Öğretmenlik yaptığım köylerde çalıştığım kadın örgütlerinde hep izlerini sürmeye çalıştım. Fakat müthiş bir suskunluk vardı. Bu kızlar 11-12 yaşında henüz sek sek oynarken aileleri tarafından para karşılığı taliplileri hiç araştırılmadan neyin nesi oldukları bilinmeden Araplarla evlendiriliyordu. Dr. Haşmet Gürkan’ ın araştırmacı yönü çok güçlüdür. Bir yazısında bu kızlardan bahsediyordu. Hep ona sorular sorardım. Bir gün bana: Sen bu işin peşini bırakmayacaksın. Ama lütfen meselenin adını doğru koy; ‘Biz bu kızları sattık’ dedi. ”

TARİHLE YÜZLEŞMEK

Neriman Cahit tarihle yüzleşmek gerektiğine inanıyordu: “Ben bir ilkokul öğretmeniyim. Bu kızları yazmak benim topluma olan borcumdu. Bu konuyu konuşmalıydık. Bu kızlar çok büyük acılar çekmişler ve hâlâ çekiyorlar. Ve Kıbrıslılar onları unutmayı tercih etmiş. Haklarını korumamış. Mesela onların da miras hakkı var. Ama bunu kimse gözetmemiş. O dönemde Kıbrıs İngiliz sömürgesiydi. Köylü çok fakirdi kuraklık vardı. Ve tefeciler köylünün kanını emiyordu. Kadınlar için bir eğitim söz konusu değildi. Şehirli üst tabakadan ailelerin kızları Kur’an bilirdi. O kadar. ”

SATIŞ VE TİCARET

Yoksulluktan kurtulmak belki de kızlarının yoksulluktan kurtulması umuduyla kimi köylüler çocuklarının para karşılığı ellerinden alınmasına ve evlenmek üzere Filistin’ e götürülmesine izin verirler. Baf Limasol Larnaka gibi kıyı bölgelerinden 10-15 yaşındaki kızlar vapurlarla bir bilinmeze doğru yola çıkar.

Köylü kızların satılması bir süre sonra Araplara kız bulmak için acente gibi çalışan simsarların ortaya çıkmasına da yol açmış. Bu kişiler ev ev dolaşarak çoğunlukla sarışın renkli gözlü kızları bulmaya çalışırlar; satılan kızlar için hem anne babalardan hem de kızları satın alanlardan komisyon alırlarmış.

Simsarların ille de erkek olduğu sanılmamalı. Gündüzleri kadınlara geceleri de erkeklere hizmet veren Tantin Hamamı’ nı işleten Pembe ve kızı Fatma kadın simsarlara bir örnek.

Damat adayları anne babalara çoğu zaman bir doktor bir mühendis olarak tanıtılsa da damatların sözleri çoğu zaman doğru çıkmaz. Satılan kızların çoğu gittikleri yerde büyük bir yoksulluk ile karşılaşırlar. Kimisi kuma durumuna düşer.

KARA HABERLER

Neriman Cahit kızların haberlerinin Kıbrıs’ a gelişini şöyle anlatır: “50’ lere doğru Türk toplumu bu kızlarla ilgili birçok şey öğrendi. Filistin bölgesindeki savaşlara İngilizler Türk askerlerini de götürdüler. Askerler boş zaman bulunca genelevlere giderler. Geneleve giden Rum ve Türk askerleri orada Kıbrıslı bir kıza rastlıyorlar. Kız ağlamaya başlıyor. Nereli ve kim olduğu anlaşılıyor. İnanır mısınız oradaki askerlerden birinin kardeşi çıkıyor. Meğer kocasının üç karısı varmış. Bizimkini akşam geneleve getiriyor sabah gelip alıyormuş. Bu kızlar arasından geneleve düşenlerin sayısı az değil. Gariptir bazıları Kıbrıs’ a dönmeyi başardı ama kimse sahip çıkmadığı için genelevlerde çalıştılar ömürleri orada geçti. ”

AMAN NE OLUYORUZ?

Filistin’ e götürülen kızların kötü durumda olduğunu duyanlardan biri de İngiliz ordusuyla birlikte Filistin’ e giden tercüman Mustafa Bitirim’ dir. Bitirim Kıbrıs’ a döndükten sonra 1943 yılında “Biz Kızlarımız ve Araplar… Aman Ne Oluyoruz” adlı 16 sayfalık bir broşür yayınlar.

Bitirim kendisine durumu anlatan asker mektuplarını da yayınlar. Bu askerlerin arasında Kıbrıs Rumlar da vardır. Ama durum Filistin’ in işgaline dek değişmez. O yıllarda İsraillilerin saldırılarından kaçan Filistinlilerin çoğu Ürdün’ e ve çevredeki ülkelere sığınır. Kıbrıslı kızların karşısına bir de sürgün hayatı çıkar. Nice Filistinli gibi onlar da kamplarda yaşamaya başlarlar. Bazıları zaman zaman Kıbrıs’ a gelmeyi ve aileleriyle bağlantı kurmayı başarsa da zamanla tüm ilişkiler kopar.

ÜRDÜN ZİYARETİ

Neriman Cahit günün birinde Ürdün’ de yaşayan Kıbrıslı Emel Muhareb’ le tanışır ve hemen Ürdün’ e artık neredeyse 90’ lı yaşlarının sonlarına gelen Kıbrıslı kızlarla tanışmaya gider. Neriman Hanım ziyaretini şöyle anlatır: “İsrail zulmünden kaçıp Ürdün’ e sığınan aileleri bulduk. Kıbrıslı kızlara çocuklarına torunlarına ulaştık. Gördüklerime duyduklarıma inanamadım! Her şey çok acıydı… Filistinliler kamplarda inanılmaz bir yoksulluk var. Ben o kadınların yüzlerindeki derin ifadeyi her hallerine sinmiş hüznü küskünlüğü gözlerimle gördüm. İçimde hissettim. Benim onları o acıyı unutmam mümkün değil. Ben gittim gördüm ve öldüm…”

LEFKELİ HATİCE TEVFİK

Hatice Tevfik Neriman Cahit ile tanıştığında altı oğlu bir de kızı 97 yaşında bir kadındır. Ürdün’ de El Vahdet Kampı’ nda yaşamaktadır. Satılmadan önceevin en küçüğüdür. Filistin’ e gönderileceğini öğrenince bir resim çizer. Resimde evdeki dört kardeşi çizer ve kendisini temsil eden figürün üzerini karalar. Çocuk gözüyle “Niye diğerleri değil de ben?” diye sormaktadır.

Hatice Tevfik küçük evinin kapısından tam dokuz yıldır hiç çıkmamış. Çünkü dünyaya küskün. Türkçe bilmediğini söylüyor. Ama çevirmen aracılığı ile soruyor; “Bunca yıl neredeydiniz?” Neriman Cahit onu ikinci kez ziyarete gittiğinde Hatice Tevfik’ in kızı gizlice şu bilgiyi aktarıyor: “Bütün gece uyumadı eski sandıkları karıştırdı!” Sandıktan yıllar önce giydiği mor bir elbise mor bir başörtüsü ile Kıbrıs nakışlarıyla dolu bir bohça çıkarıyor. Neriman Hanım yaşlı kadının acıyla özlemle ördüğü duvarı yıkamayacağını düşünüyor. Ama son bir gayret; ekip arkadaşı Eralp Adanır’ a; “Bir Kıbrıs türküsü söylesene” demeyi akıl ediyor. Sıra “Çanakkale içinde vurdular beni” türküsüne gelince bir feryat kaplıyor ortalığı; yaşlı kadın; “Beni vurdularrr beni vurdular! Ölmeden beni mezara goydular… Unuttunuz beniii” diye feryat ediyor.

NECLA ÖMER

Neriman Cahit sayesinde ortaya çıkan öykülerden birisi güzelliği ile dillere destan Necla Ömer’ in yaşam öyküsü. Necla Baf’ ın Evretu köyünden. Yoksulluk içinde babası ile yaşıyor. Bir gün ünlü simsar Halil ile bir Arap damat adayı çıkagelir. Baba direnir kızını vermez. Ama yoksulluk ağır basar. Necla aynı köyden Mustafa’ ya âşık olduğu halde babasına karşı gelmez. Kendisini Kıbrıs’ ta doktor olarak tanıtan Necla’ nın kocası kavun- karpuz satan bir manav çıkar. Üstelik Necla’ ya akıl almaz derecede kötü davranır. Bir yandan şiddet bir yandan aile memleket özlemi Necla’ yı bitirir. Beterin beteri olur ve geneleve düşer. Bu arada İngilizlerle birlikte İkinci Dünya Savaşı’ na katılanlardan biri olan Mustafa deli gibi Necla’ yı arar. Necla’ yı genelevde Mustafa’ nın çok yakın arkadaşı bulur. Ama Mustafa’ ya hiçbir şey söylemez çünkü Necla’ ya söz vermiştir. Yıllar sonra Necla Lefkoşa’ nın ünlü genelev mahallesi Kuru Çeşme’ de görülür yaşlanmıştır. Mustafa da Lefkoşa’ dadır Ama bir daha karşılaşmazlar.

VEDİA MUSTAFA

Vedia Mustafa’ nın öyküsünü torunu Dr. Ahmed Ali Hamiş şöyle anlatıyor: “Dedem evlenmek için Kıbrıs’ a gitmiş. Simsar aracılığıyla bir miktar para vererek ninem Vedia ile evlenmiş. Ninemin ailesi fakir bir aile. ” Beş erkek iki de kız kardeşi olan Vedia kocasıyla birlikte Filistin’ e gider ve Abu Şusu köyünde yaşamaya başlar. Dr. Ahmed Ali Hamiş nenesini hep hüzünlü hatırlıyor: “Ninemi çok severdim. Çünkü hep üzgündü ve hep ağlardı çok mutsuzdu. Ben de yanına gider onunla ağlardım. Annem bana kızardı marazi bir çocuk olacaksın diye…” Ahmed Bey çocuk yaştan itibaren ninesinin vatanını ve ailesini özlediği için mutsuz olduğunu bildiğini söylüyor: “Ninemin mutsuzluğun azaltmak için onun ailesini bulmaya onları buluşturmaya karar verdim. Tabii bu o kadar kolay olmadı…” Ahmed Bey’ in arayışı çok uzun yıllar sürer ama o hiç vazgeçmez. Günün birinde amacına ulaşır ve Kıbrıs’ taki ailesini bulur. Ve nine Kıbrıs’ a götürülür. Havaalanındaki karşılama anı çok hazin olur. 40 yıldır ailesine hasret olan Vedia nine sevdiklerine sarılır. Fakat hasretin bittiği an başka bir dram yaşanır. Vedia Hanım’ ın dili tutulur ve hayatının sonuna kadar bir daha konuşamaz. Londra’ da yaşayan kardeşleri onu yanlarına alır ve tedavi ettirmek için çalmadık kapı bırakmazlar. İki yıl süren tedavilerin sonucunda doktorlar son sözü söyler: “Konuşmaması için bir neden yok. ?. Konuşmak istemiyor. !. ”

Sayın İsmet Bayram’ dan alıntıdır.

KISA ÖYKÜLER : TÜRK İNSANI MERHAMETİNİ KAYBETMESİN /// DÜNYANIN EN MERHAMETLİ ULUSUYUZ /// İŞTE BİR ÖRNEK !!!!


(YAŞANMIŞ BİR HİKAYEDİR !!!)

Adamın biri anlatıyor. Ben lokantada oturmuşken telefonla konuşan bir adam birden sevinç çığlıkları atmaya başladı. Konuşmasını bitirdikten sonra garsona :

– Burada olanlara hepsine benden pilav üstü kebap ver ! 18 yıl aradan sonra baba olacağım !

Birkaç gün sonra aynı adamı sinemaya giderken elinde 3-4 yaşında bir çocukla bilet kuyruğunda gördüm. Çocuk ona baba diyordu. Adamın yanına gidip o günkü işinin hikmetini sordum. Adam utana sıkıla olayı anlattı.

– O gün yan masada yaşlı bir çift vardı. Yaşlı kadın menüye baktıktan sonra eşine: ‘ keşke bu gün pilav üstü kebap yiyebilsek ‘ dedi. Kocası da hanımının yanında utanarak ancak çorba alacak paralarının olduğunu söyledi. Bunu duyunca üstüme kaynar su dökülür gibi oldu. Bende o yapmacık telefon konuşmasıyla onlara pilav üstü kebap almak istedim. Ben adama :

– Peki niye herkese yemek verdin ?

Adam ciddileşerek :

– Ben bütün malımın gitmesine razıyım ama bir insanın izzeti nefsinin rencide olmasına razı değilim. Eğer o yaşlı adama açıktan yardım etseydim hanımına karşı çok mahcup olacaktı. Ondan dolayı öyle yaptım !

CIA DOSYASI /// “CIA’nın Türk Casusu Ruzi Nazar”ın öyküsü – ‘Ruzi 12 Eylül’ü bana bir yıl önce bildirdi’


“CIA’nın Türk Casusu Ruzi Nazar”ın öyküsü – ‘Ruzi 12 Eylül’ü bana bir yıl önce bildirdi’

“CIA’nın Türk Casusu Ruzi Nazar”ın öyküsünü soluksuz okuyacaksınız

Riskleri sebebiyle CIA’dan “okey” almış, tek bir insanın hikâyesinde aslında 20’nci yüzyılı anlatan müthiş bir kitap bu. Eski MİT mensubu Enver Altaylı yazdı… Bağımsız Türkistan hayalinin peşinde, Soğuk Savaş’ta dengeleri değiştirmiş, 11 yıl da Türkiye’de çalışmış “CIA’nın Türk Casusu Ruzi Nazar”ın öyküsünü soluksuz okuyacaksınız

KÜRŞAD OĞUZ / HT PAZAR
koguz

3 rejim altında geçen 100 yıla yakın bir hayattan bahsediyoruz. Aslında Ruzi Nazar’ın hikâyesi, 20’nci yüzyıl savaşlar tarihinin özeti gibi. Sovyet topraklarında bir Özbek olarak, 1917 Ekim devrimi sırasında dünyaya gelir. İç savaşı, yoksulluğu, açlığı görür. Yakınları Stalin şiddetine kurban gider. Bağımsız ve özgür Türkistan hayali böyle başlar. II. Dünya Savaşı’nı önce Kızıl Ordu subayı olarak, ardından Alman ordusu saflarında tamamlar. Türkistan Lejyonları’nda vatandaşlarına eğitim verir.

Savaş biter, Almanya’da yakalanıp Sovyetler’e teslim edilme korkusuyla geçen günlerde Alman Linda ile evlenir. İki çocuğu olur. Kızı, büyük sükse yapan Akıl Oyunları filminin romanını yazan Sylvia (Zülfiye) Nazar’dan başkası değildir.
Franklin Roosevelt’in oğlu ondaki yeteneği keşfeder ve kendini önce Amerika’da, ardından CIA‘de bulur…

Soğuk Savaş’ın en sıcak yıllarında çok önemli görevlerde bulunur. İran’da sizin Argo filmiyle bildiğiniz rehine kurtarma operasyonunun asıl kahramanıdır. Sovyetler’i "milliyetler meselesi"nin çökerteceğini düşünerek hayatı boyunca bunu sağlamaya gayret eder. 1960’larda Türk yetkilileri, Alparslan Türkeş’i bile, bu sefer kaygıyla Kürt meselesi için uyarır.

Ama Türkiye için asıl önemi, 1959’dan itibaren 12 yıl yaşadığı Ankara’da "CIA casusu" olarak görev yapmasıdır. Bazıları darbelerde onun parmağı olduğuna inanır.

Artık buna kendiniz karar vereceksiniz. Zira bir dönem MİT’te görev yapan Enver Altaylı, şu an 96 yaşında olan ve Türkiye’de yaşayan Ruzi Nazar’la onlarca görüşme yaparak, onu anlatan film gibi bir kitap yazdı: "Ruzi Nazar: CIA’nın Türk Casusu" (Doğan Yayıncılık). Yayınlanması için CIA’dan izin alınan kitap, 30 sayfalık bibliyografyası ve 400 dipnotuyla aslında tarihi belge niteliğinde. Yakında İngilizce, Almanca, Rusça yayınlanacak ve kesinlikle ileride müthiş bir film olacak. Okuma zevkini size bırakalım ve Altaylı’yla söyleşimize geçelim.

12 EYLÜL ABD PLANI MI?

Ruzi Nazar’ın CIA casusu olarak Türkiye’ye gönderildiği yıldan, yani Aralık 1959’dan başlayalım…

Ona hep CIA’nın Türkiye İstasyon Şefi diyorlar ama değildi. Ruzi Amerikalılar’a "Beni Türkiye’ye gönderiyorsunuz, memnuniyetle gidiyorum ama benden Türkiye’ye ilişkin istihbarat beklemeyin" diyor. O zamanlar Suriye, Mısır, Irak’ta Sovyetler etkin. "SSCB’ye karşı Türkiye ile yapılan müşterek operasyonlarda çalışırım. O konularda onlardan bilgi alıp veririm. Yoksa beni başka yere tayin edin" diyor.

11 yıllık görevinde ABD’ye Türkiye hakkında tek istihbarat vermemesi mümkün mü?

Ruzi meselelere yalnızca Amerika’nın çıkarları açısından bakmadı. Türkiye’ye zararı olur mu bu bilginin? Bunu da düşündü. Bildiği bazı şeyleri, dostlarına zarar vereceğini düşünüyorsa haber verirdi. ABD’nin 12 Eylül müdahalesinden haberdar olmaması mümkün değil. Ruzi o dönemde Almanya’daydı. Bir gün beni aradı ve "Türkiye’de iç savaş ortamı var. Askeri müdahale olacak" dedi…

12 Eylül’den ne kadar önce söyledi?

Bir yıl.

Bunu ben de söylerdim size…

Ama şöyle devam etti: "Darbeden sonra 1. Ordu Komutanı Necdet Üruğ’un başkanlığında bir milli mutabakat hükümeti kurulacak. Proje bu."

Öyleyse ABD projeden haberdardı. Başka ne söyledi?

"Türkeş’e söyle, bunun altında kalacak. Tedbirini alsın" dedi. "Peki Amerikalılar ne düşünüyor" dedim. "Türkiye’de solun gelmesi halinde iç savaş çıkar. Amerika Türkiye’nin istikrarsızlaşmasını arzu etmez" dedi.

Siz ne yaptınız peki?

Yönettiğim ve başyazarı olduğum Hergün gazetesinde 20 gün boyunca "Sağ Terör" adlı bir yazı dizisi yayınlattım. Alparslan Türkeş’le konuştum, "Gerekiyorsa Ülkü Ocakları’nı kapatalım" dedim. Olmadı. Sonra birçok kişi tutuklandı, işkence gördü, idam edildi. Ben vatandaşlıktan atıldım.

Ruzi Nazar Türkiye’ye geldikten 4-5 ay sonra 27 Mayıs darbesi oldu. Onun için de "Arkasında ABD vardı" denir. Ruzi bunu reddediyor. İsmet İnönü’nün TSK’ya darbe çağrısında bulunmasını vurguluyor.

Doğru. İnönü’nün "Darbeler ve ihtilaller ülke için zaruri ve meşru hale gelir. Sizi ben bile kurtaramam" sözleri var. Fakat Ruzi, Demokrat Parti’nin (DP) yaptığı hataları da vurguluyor. Kayseri olayları, İnönü’nün konvoyuna saldırı, basına sansür… "DP’nin yaptığı korkunç hatalar var. Diğer tarafın korkunç tahrikleri var. Bunlar olmasaydı 27 Mayıs olmazdı" diyor.

"ABD böyle bir şey yapmaz çünkü DP ile bir meselesi yok. Meselesi CHP içindeki solcu gruplar" diyor…

Evet.

O dönemde Başbakan Adnan Menderes’in bir Moskova seyahati planı var. ABD’nin bundan rahatsız olduğu, darbeye bunun yol açtığı söylenir.

Aksine, bunlar ABD ile görüşülerek atılan adımlar. Büyükelçilerin raporlarında bunlar var. Hepsi var orada. Hatta U2 casus uçağı meselesi çıkınca ABD büyükelçisi, "Bundan daha iyi müttefik bulmamız mümkün değil. Adam problem çıkarmadı" diyor. Amerikalılar darbe yapsaydı temasta oldukları generallere birtakım şeyleri empoze ederlerdi. Dikkat ederseniz darbeciler mütecaviz bir grup değil. Bir Alparslan Türkeş grubu var, bir Cemal Madanoğlu grubu. Ruzi’nin kesin kanaati, 27 Mayıs’la Amerikalılar’ın uzaktan yakından ilgisi olmadığı. Ama 12 Eylül için Amerikalıların ne derece telkini oldu, o konuda şüphesi var.

Alparslan Türkeş ABD’de eğitim görüp darbeye karıştığı için, "Amerika tarafından kullanıldığı" söylenir. Ama kitapta bambaşka bir Türkeş portresi çıkıyor…

Ruzi bunları Türkeş’i korumak için anlatmadı. 27 Mayıs’ta Türkeş kendini başbakan konumunda buluyor. Bir bakıyor, İçişleri Bakanlığı dahil bazı bakanlıklarda Amerikalılar devletin her şeyini kontrol ediyor. Hemen bunlara el atıyor. O dönemde MİT Müsteşarı Fuat Doğu. Türkeş de Fuat Doğu da Amerika’da eğitim görmüş. 1952’de Türkiye NATO’ya girince en kaliteli subaylarını seçip Amerika’ya göndermiş. Yani orada eğitim görmek Amerikancı olmayı gerektirmiyor. Neyse, bir bakıyorlar ki Ankara’da, Türk istihbaratı ile CIA aynı binada. "Olmaz, hadi bakalım ayrılın" diyorlar.

Darbeden sonra Türkeş’le birlikte 13 subayın öldürülmesini Ruzi Nazar mı engelliyor? Zaten Türkeş tutuklandığında, kızı Ruzi Nazar’ın evinde…

Ruzi’nin o dönemde Amerikalılar nezdinde ciddi çabaları oluyor. Bunu Ruzi anlattı; Cemal Gürsel’le görüşmelerinden bahsetti. Çünkü seviyor Türkeş’i, saygı duyuyor. Ama ne derece etkili oldu bilmiyorum. Hatta Türkeş’in, askerin baktığı bir atı varmış, 13 Kasım günü hemen atı atıyorlar dışarıya. Hindistan’dan dönünceye kadar ata Ruzi bakıyor.

MADANOĞLU KENDİNİ Mİ İHBAR ETTİ?

Gelelim 9 Mart "sol darbe" girişimi ve 12 Mart darbesine… 9 Mart’çı Cemal Madanoğlu Mart 1971’in başında Ruzi Nazar’ın Bahçelievler’deki evine geliyor…

Ruzi şöyle anlatıyor: "Buyurun paşam, dedim, viski verdim. ‘Biz askeri müdahale yapacağız. Senin Amerikalı generallere söyle, bize yardımcı olsunlar’ dedi. Ben de bunun üzerine ‘Paşam yanlış kapı çaldın’ dedim. Çünkü bildiğim, ama onların bizim bildiğimizi bilmediği bir şey vardı. Sovyetler Birliği Türkiye’de sosyalist subaylara bir müdahale yaptırarak Türkiye’nin Doğu Avrupa halk cumhuriyetleri tipi bir cumhuriyet olmasını istiyordu. Sovyet yanlısı subayların Türkiye’de iktidar olması dünyadaki bütün dengeyi alt üst ederdi." Sonra Madanoğlu’nun neden geldiği sorusu kafasına takılıyor. "Amerikalılar’ın darbe teşebbüsümüzden zaten haberi vardır, ama Moskova bağlantımızdan haberleri olmayabilir. Onun için ‘Bu tarafı da sağlama alalım’ demiş olabilirler" diye düşünüyor.

Bunu Amerika’ya bildiriyor mu?

"Hemen ertesi gün Amerikan büyükelçisini haberdar ettim" diyor. İşin enteresan tarafı, Madanoğlu mahkemede "Ruzi Nazar arayıp ‘Siz darbe yapın, biz arkanızdayız’ dedi" diyor. Fuat Doğu’yu da haberdar ediyor. "Arkasında Sovyetler Birliği’nin olduğunu biliyorum. Haberdar etmeseydim çok zor durumda kalırdım. Onun için tedbirimi aldım" diyor.

Yani 9 Mart darbe girişimini kendi kendine ihbar eden Cemal Madanoğlu muydu? Hep bu cuntayı Mahir Kaynak’ın ortaya çıkardığı söylenir.

Hayır. Mahir Kaynak, MİT’in sol cuntanın içine yerleştirdiği, Fuat Doğu’nun sevdiği bir insandı. O dönemde MİT’in hem sağdan hem soldan hocalar içinde adamları vardı. Fuat Paşa her şeyi öğreniyor ama sadece Mahir Kaynak’tan değil. Kaynak’ın deşifre edilmesinin sebebi, adamı darbe yapacaksın diye tutukladın ama delil, belge nerede? Fuat Paşa orada Kaynak’ı feda etti, "Belgem budur" dedi.

Peki Başbakan Süleyman Demirel’e haber veriliyor mu?

Fuat Paşa "Süleyman Bey’e haber veriyorum darbe olacak diye, tedbir aldığı yok" diyor. Onun için gidip Cevdet Sunay ve Memduh Tağmaç Paşa’yla konuşuyor. İşte bu, o üç paşanın operasyonu.

ABD Soğuk Savaş’ta Türk istihbaratını kullandı mı?
İşbirliği tabii ki var. Resmen periyodik toplantılar yapılırdı.

ARGO’NUN SENARYOSU BU KİTAPTAN MI?

‘Mendez’in rolü gerçek dışı, operasyon Ruzi sayesinde yapıldı’

Kitabınıza bakarsak, Oscar’ın favorisi Argo filminin hikâyesinin asıl kahramanı Ruzi Nazar. Rehine kurtarma operasyonunda rolü neydi?

1979’da İran’da ABD Büyükelçiliği mensuplarının rehin alınmaları üzerine bir kriz masası oluşturuldu. Ruzi CIA’yı temsilen bu kriz masasına üye atandı. Elçilikteki 6 ABD’li diplomatın Kanada Büyükelçiliği’ne sığındıklarını öğrenmişti. O günlerde Tahran’a giden tek CIA ajanı Ruzi. İran’da kaldığı 11 gün içinde bütün çalışmaları yaptı ve bilgileri topladı. Topladığı bilgilerle ABD’ye döndü. CIA Başkanı’nın uçağı ile Washington’dan Teksas’a uçtu. Orada ABD Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon (savunma bakanlığı) temsilcilerinin de katıldığı toplantıya iştirak etti. Bu toplantıların hiçbirinde Mendez yoktu. Mendez bir istihbarat elemanı değil. Diplomatların Argo ismi verilen operasyonla kurtarılmasına o toplantıda karar verildi. Operasyon Ruzi’nin derlediği istihbari bilgiler ışığında yapıldı ve başarıyla sonuçlandı.

Yani Argo gerçeği yansıtmıyor mu?

Filmde Mendez’e gerçekle ilgisi olmayan bir rol verilmiş. Sanki Mendez başarılı bir CIA ajanı gibi. Gerçek tamamen farklı. Mendez yalnızca mükemmel bir makyaj ustası. 6 ABD’li diplomatı makyajla öyle değiştirmiş ki, sahte pasaportlardaki resimlerle bu insanlar aynı olmuş. İşin asıl heyecanlı yanı, Ruzi’nin Argo operasyonu öncesi Tahran’da yaptığı çok riskli ve tehlikeli istihbarat çalışması. Gerçeklerle film arasında büyük farklar var. Eğer filmde bu 11 güne yer verilseydi, Argo çok daha heyecanlı ve gerçekçi olurdu.

Film aslında sizin Mendez’le ilgili anlattığınız bölüme çok benziyor.

Evet, mesela ben "Mendes viskisini yolcular uçağa bindikten ve uçak İran hava sahasını terk ettikten sonra yudumlar" yazdım. Filmde aynen öyle. Ama şu yok: Mendez’in operasyon için çekileceğini ilan ettiği filmin adı (Argo) ile uçağın adı (Aargau) arasında büyük benzerlik var.

Kitabı yazarken filmden haberdar mıydınız?

Hayır. Kitaba da Ruzi’nin hayatında bir bölüm olduğu için koydum. Yazalı iki yıl oldu. Tabii bir yerlere göndermem gerekiyordu.

Bir yerler dediğiniz, CIA herhalde…

ABD’de Security Act var. "Ülkenin güvenliğini tehdit eden bilgileri ifşa etti, sen de vesile oldun" diye tazminat davası açarlar, ABD’ye giremezsin. Doğru olan onay almak.

Net sorayım: Bu kitabı CIA okudu ve onay verdi mi?

Ruzi 45 yıl CIA’da görev yapmış. Böyle bir insanın biyografisi yayınlandığında CIA’nın karşı çıkmaması lâzım. O tedbiri aldık.

Argo’nun senaryosu kitabınızdan alınmış olabilir mi?

Bilemem. Ama belgeler ve Ruzi’nin anlattıklarından yola çıkıp yazdıklarıma çok benziyor.

NAZIM PİŞMAN MIYDI?

"Nâzım çok büyük şair. Fakat Ruzi’nin 1959’da Viyana’da kendisiyle görüştüğünde edindiği intiba, hayatından memnun olmadığı. Ne pahasına olursa olsun, tekrar tutuklansa, cezaevine girse bile Türkiye’ye gelmek düşüncesinde. Hem vatan hasreti var hem Stalinizm’in uygulamalarından memnun değil. Rusya Nâzım gibi büyük bir şairi dahi kullanmak istedi. Ruzi’ye ‘Siyasete bulaşmamaya gayret et’ diyor ve ekliyor: ‘B.k yiyip büyük devletlerin oyuncağı olmamak gerek.’ Onu kendine söylüyor."

ABD EL KAİDEYİ NASIL DOĞURDU?

CIA ajanı Ruzi Nazar Vahabiliğe karşı. Oysa CIA Vahabiliği kullanmadı mı?

ABD, Afganistan savaşı sırasında Rusya’ya karşı İslami bir Haçlı seferi organize etmek için Vahabiliği kullandı. Ruzi o zaman CIA merkezine "Bu yarın çok büyük problemlere sebep olacak" diyor. Abdullah Azam, El Kaide’nin ilk lideri, CIA parasıyla bütün İslam ülkelerini dolaşıyor, cihada destek istiyor.

CIA nasıl destek oluyor onlara?

Pakistan’ın kuzeyinde, Veziristan’da 2500 medrese var. Ortaçağ tipi dini eğitim veriyorlar. CIA subayları da bunlara askeri eğitim veriyor. İlkokullar için Amerika’da basılmış ders kitapları var. Bunlar da diyor ki, "Rus’u esir yaptığında dizinin altını kes." Bir soru şöyle: "2400 metre uzakta bir Rus kâfiri var, kalaşnikofun saniyedeki hızı 800 km, kaç saniye sonra kâfirin beyni parçalanır?" ABD Güvenlik Bakanı Zbigniew Brzezinski, "Laboratuvarda mikrobu biz ürettik ama laboratuvardan kaçtı" diyor. Gulbeddin Hikmetyar’ın ABD büyükelçisine söylediği bir söz var: "Afganistan’ın bir şeriat devleti olması için gerekirse 1 milyon insan öldürürüm." Taliban işte o Hikmetyar düşüncesinin devamı.

Türkistan Lejyonları ve İnönü Hükümeti

‘Bu fikri Hitler’e Türkiye verdi’

II. Dünya Savaşı’nda Türkistan lejyonlarının rolü neydi?

Türkistan Lejyonları tarihi, Orta Asya tarihinin çok önemli fakat üzerinde çalışılmamış bir dönemi. II. Dünya Savaşı’nda Naziler Sovyetler’e karşı Barbarossa harekâtını yaptıktan sonra, Doğu cephesindeki Alman asker sayısı 800 bindi. Savaş sırasında bunların 200 bine yakını Türkistanlı, Azerbaycanlı, Tatar ve diğer milli komite askerlerinden oluşuyordu. Türkistan Lejyonları’nda savaşan askerlerin sayısı 100 binden fazlaydı. Ruzi bu harekette çok önemli rol oynadı.

Nasıl oluştu bu lejyonlar?

Savaşın ilk yıllarında 100 binlerce Sovyet askeri Almanlar’a esir düştü. Bunlar arasında Türkistanlılar da vardı. Bir Alman esir kampındaysanız, artık ölüme mahkumsunuz demektir. Yaşama şansınız yüzde 5-6’dır. Hayatta kalmak için tek alternatif Almanlarla işbirliği yapmaktır. Yoksa 100 binlerce Türkistanlı ölecekti.

Kim ön ayak oldu bu oluşuma?

Çok enteresan, Türkistan Lejyonları fikrini Almanlar’a veren Türkiye, Berlin Büyükelçisi Hüsrev Gerede… Harp Akademileri Komutanı Korgeneral Ali Fuat Erden Almanya’ya gidiyor, Hitler’in karargâhında Hitler’le defalarca görüşmeler yapıyor. Bunun devletin bilgisi dışında yapılması mümkün olabilir mi? Ali Fuat Erden Berlin’den döndükten sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın katılımıyla 6 saatlik toplantı yapılıyor. Türkiye, Almanlar’a "Biz I. Dünya Savaşı’nda bu tecrübeyi yaşadık. Rus Çarlığı sınırlarında yaşayan Türklerden Almanlara esir düşenleri Türkiye’ye getirdik, bir alay kurduk. Irak cephesinde savaştılar ve büyük kahramanlıklar gösterdiler. Siz de bunlardan bir ordu kurabilirsiniz" fikrini veriyor.

Türkiye neden yapıyor bunu?

Bir, bu insanlar kurtulsun, yoksa ölecekler. İki, Sovyetler dağılsın. Türkiye’nin şunu istiyor: Azerbaycan bağımsız devlet olsun, Orta Asya’da bir Türkistan devleti kurulsun. Almanların savaşı kazanacağına inandığı sürece, Türk devleti lejyonlara sahip çıkıyor.

Ama kaybedeceğini anlayınca da teslim ediyor…

Evet, çok acı. 1945’te Yalta’da Stalin, Roosewelt ve Churchill arasında yapılan üçlü görüşmede, 1939’dan sonra Almanya’ya geçen ve yakalanan Sovyet vatandaşlarının hemen Ruslara teslim edilmesi üzerinde anlaşıyorlar. Stalin’in bir kararnamesi var. "Bunlar mahkeme edilmeden kurşuna dizilecekler çünkü haindirler" diyor.

Bizimkiler o Türk askerleri sınırda elleriyle teslim ediyorlar ve öldürüldüklerini de görüyorlar.

O zaman Türkiye’nin derdi, Rusya’nın başına yeni sıkıntılar açmaması. Sovyetler’e gönderilirken, Boğaz’da Arnavutköy açıklarında denize atlayıp kurtulanlar var.

TARİH : OSMANLI’YI TÜRK ZANNEDENLER İÇİN OSMANLI DÖNEMİNDEN BİR ŞİİR


OSMANLI’YI TÜRK ZANNEDENLER İÇİN OSMANLI DÖNEMİNDEN BİR ŞİİR

KANUNU SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİNİN DİVAN-I HUMAYUN KATİPLERİNDEN HAFIZ HAMDİ ÇELEBİ PADİŞAH’A SUNDUĞU KADİMİ MAHLASIYLA YAZDIĞI BİR ŞİİRİNDE

“Devr-i ezelden beri şahım eflak

(Padişahım kâinatın yaratılışından bu yana)

Zemmolur âlem içinde Etrak

(Türkler bu dünyada hep kötülenmiştir)

Vermemiş Türk’e Hüda hiç idrak

(Allah Türk’e hiç anlayış/akıl vermemiştir)

Akl-ı evvel de olursa bibâk

(Türk çok akıllı olsa bile pervasızdır)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Baban bile olsa Türkü öldür)

Dedi ol kân-ı kerem Şah-ı celâl

(O iyilik kaynağı yüce Peygamber dedi ki:)

Türk’ü katleyleyiniz kanı helal

(Türk’ü öldürünüz kanı helaldir)

Daim oldu bunların işi dalâl

(Bunların işi sürekli sapıklık olmuştur)

Cümlesinden bunu ahzeyle misal

(Cümlesinden bunu örnek olarak al)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Öldür Türk’ü baban bile olsa da)

Türk eğer ilimde olursa derya

(Türk derin bilgi sahibi de olsa)

Müfti olup verir ise fetva

(Müftü olup fetva bile verse)

Hemnişin olma bunlarla katâ

(Asla onlara yaklaşma)

Bu kelam içre muhassal cana

(Ey değerli dost bu sözde özetlendiği üzere)

Uktul-üt Türk’e velevkâne ebâk

(Türk’ü öldür baban olsa bile)

Türk’ü zannetmeki ola âdem