TSK DOSYASI /// AHMET AKYOL : NEDEN ASKERÎ OKULLAR ???


AHMET AKYOL : NEDEN ASKERÎ OKULLAR ???

24 Haziran 2020

31 Temmuz 2016 tarihli Resmî Gazete’ de yayımlanan KHK/ 669 ile askerî okulların kapatılması üzerine medyada çeşitli haber ve yorumlar arka arkaya çıkmaya başlamıştı. Konuyu incelemeye başlamadan önce bunlardan bazılarını hatırlamakta yarar var:

Askerî liseler kapatılıyor.

Kısacası son darbe teşebbüsü bu açıdan beklenmeyen olumlu sonuçlar doğurmuştur. ”

( Sabah 1.8.2016)

Kapatıldılar.

Doğru karar.

Subay olmak isteyen üniversite sınavına girer.

Yeterli puan alan Millî Savunma Üniversitesi’ ne giderek subay olur.

Yüksek lisans yaparak kurmay olur. ”

( Milliyet 1.8.2016);

Askerî liseler kapatılıyor.

Harp okulları ise YÖK’ e bağlı bir eğitim sistemi ile şekillendirilecek.

Askerî konularla bir ilgisi olmayan (liderlik gibi) dersler kalkıyor. ”

( Hürriyet 9.8.2016)

Askerî öğrenciliğin ne olduğunu subaylığın bir ruh ve yaşam biçimi olduğunu bilmeyenlerin konu hakkında fikir ve öneri ileri sürmeleri kadar yanlış bir durum olamaz!

Hele kurmaylığın ne olduğunu bilmeyenlerin ’ bir tez vererek kurmay olunabilir’ düşüncesi kadar da saçma ve mantıksız bir anlayış olamaz!

Konuyu birkaç alt bölümle incelemeye çalışalım.

Kamuoyunda ve basında ileri sürülenin aksine çağdaş ülkelerin hemen hepsinde askerî okullar vardır ve bu okullarda üzerinde durulan en önemli konuların başında liderlik gelir.

Örneğin ABD askerî okullarında temelde ortak değerlendirmeler şöyle özetlenebilir:

Okullardaki öğrenci sayısı ortalama 250- 300 arasındadır. Her öğretmene 10- 15 öğrenci düşer. Eğitim programlarında öz disiplin karakter ve liderlik üzerine odaklanılır. Akademik mükemmeliyet kişisel motivasyon karakter geliştirme fiziksel gelişim ve liderlik; öğrenciler arasında kaynaşma kendine ve arkadaşlarına güven ve saygı esastır. Yalan söyleme ya da sınavlarda kopya çekme söz konusu değildir. Çoğu okulda sınavlar gözetmen olmadan yapılır. Öğretmen soruyu sorar ve sınavdan çıkar. Sınavda kopya çeken de bunu görüp haber vermeyen de – durum anlaşıldığında- okuldan atılır. Öğrenciye güven tamdır öğrenci de bunun bilincindedir. Sistemde ahlâklı olmak esastır; ahlâksızlığı bilerek saklamak ahlâksızlığa ortak olmaktır!

Bazı askerî okullarda JUNİOR ROTC programı uygulanır. Bu program her öğrenciye özeldir; herhangi bir ders programı uygulanmaz.

*

Bu yazıda sadece kapatılan askerî liseleri esas almaya çalıştım. Bizde kapatılan askerî liseler çağdaş ülkelerin askerî okullarının yaptığı gibi kendilerine özel bir eğitim programını değil; kuruluş mevzuatında belirtilmiş Millî Eğitim Bakanlığı’ndan onaylı yabancı dil ağırlıklı fen programı uyguluyorlardı. Kısacası müfredat Millî Eğitim Bakanlığı müfredatıydı. Sivil dengi okullardan farklı olarak yabancı dil dersi ve beden eğitimi saatleri biraz daha fazlaydı. Haftada bir gün de askerî kıyafetli yanaşık düzen eğitimi yapılıyordu. Burada da amaç disiplini özümseme ve askerlik mesleğinin benimsenmesiydi.

*

Burada tarihe küçük bir not düşelim:

Türk kültür hayatına unutulmaz hizmetlerde bulunmuş kuruluşundan bu yana içlerinden Cumhurbaşkanı Genelkurmay Başkanı Kuvvet Komutanları çıkan çok değerli subay ve general yetiştirmiş; bunun yanında da nice şair ressam bilim adamını da Türk Milleti’ ne armağan etmiş (benim de mezunu olmakla gurur duyduğum) Kuleli Askerî Lisesi’ nde Eğitim ve Öğretimde Amaç şöyle tanımlanıyordu:

Çağdaş eğitim ve öğretim bilimi kapsamında; öğrenciyi merkeze alan eğitim felsefesine uygun olarak;

Silâhlı Kuvvetlerin mevcut ve gelecekteki ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte;

Kara Harp Okulu’ndaki eğitim ve öğretimi takip edebilecek bilimsel altyapı ile donanmış;

Temel askerî bilgi ve davranışları kazanmış askerlik mesleğinin temel değerlerine karşı duyarlı ve bu değerleri benimsemiş üstün bedeni yeterliliğe sahip;

İletişim becerisi gelişmiş; İnsanlığa saygı vatan millet sevgisi şeref ve bağımsızlık kavramlarını kendisine ilke edinmesinin yanı sıra Atatürkçü Düşünce Sistemini özümsemiş ve bunu bir yaşam tarzı olarak benimseyerek kendine rehber edinmiş askerî öğrenciler yetiştirmekti.

Hedef: Değişen ülke ve dünya gerçeğini görebilen algılayabilen;

Çağdaş yönde gelişmeyi sağlayan ve istenen yönde değişimi gerçekleştirebilecek liderlik özelliklerinde;

Bilgiye nasıl ulaşılabileceğini bilen ve bilgiyi inisiyatifle kullanabilen;

Sorumluluk duygusu gelişmiş ve öz denetim yapabilen;

Çağın gerektirdiği teknolojik gelişimi takip edebilecek bilgi beceri ile sağlam bir beden ve ruh yapısına sahip;

Atatürkçü Düşünce Sistemi” ni benimseyerek kalbine yerleştirmiş ve davranışlarına yansıtmış üstün nitelikli askerî öğrenciler yetiştirecek eğitim öğretim sistemleri ile buna hayat veren çağdaş teknolojik donanımlı eğitim ve sağlıklı yaşam ortamını oluşturmak ve sürekli geliştirmekti.

Kuleli Askerî Lisesinde öğrenciler Türk Silâhlı Kuvvetleri’ nin geleceğini oluşturacak liderler olarak değerlendiriliyor ve ileride bu şerefli vazifede en büyük sorumlulukları başarıyla yerine getirmelerini sağlayacak becerileri edinmeleri için modern öğretim teknikleri ve teknolojilerinin kullanıldığı bir öğretim sürecinden geçiyorlardı.

Eğitim ve öğretim ile ilgili gerçekleştirilen her türlü faaliyette; kısa ömürlü ve geçici sonuçlar yerine uzun vadeli ve kalıcı sonuçlar alabilecek tarzda süreci esas alan bir program uygulanmaktaydı.

Kuleli Askerî Lisesi’ nin en büyük özelliklerinden biri de verdiği yaşam biçimiyle kişinin özgüvenini artırması ve sorunlara çözüm üretebilme yeteneğinin geliştirilmesiydi…

Askerî liseler kapatıldıktan sonra kamuoyunda iddia edildiği gibi askerî liselerde “indoktrine” (fikri beyin yıkama) eğitimi verilmiyordu. Askerî lise öğrencisinin “bir gün bu ülkenin sana ihtiyacı olduğunda yönetime el koyacaksın” anlayışıyla yetiştirilmesi söz konusu bile değildi. Bu iddia sahiplerinin askerî lise eğitimi hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadan hayalî ve büyük bir olasılıkla art niyetli fikir oluşturduğu kanaatindeyim.

Ne yazık ki “artık günümüz şartlarında askerî liselere ihtiyaç kalmadığı” gerekçesiyle bir kültüre kilit vuruldu. Kültürü korumanın sadece binaları korumak olmadığı duvarları şehit adlarıyla dolu o binalardaki hayatın maddî ve manevî varlığı unutuldu!

1845 yılında kurulan ve kapatıldığında 171 yıllık bir mazisi olan Kuleli Askerî Lisesi tarih demekti. Tarihî devamlılık gelenekler ve aidiyet duyguları silinip atıldı. Savaş zamanlarında hatta İstanbul İngilizler tarafından işgal edildiğinde bile kapatılmayan okul lağvedildi. Çok büyük YANLIŞ yapılmıştır!

Geleceğe hükmetmenin ön şartı geçmişi iyi bilmektir. İnanıyorum ileriki yıllarda bu ÇOK BÜYÜK YANLIŞTAN mutlaka dönülecektir. Umarım (mevcut değerler kaybedilmeden) çok fazla geç kalınmaz!

*

Çağdaş ülkelerin tüm askerî okullarında esas olan kurallara uymak yani disiplindir. Başarının temelini disiplin oluşturur. Birlik ve beraberliğin sağlanması ve sağlamlaştırılması disiplinin temini için çok önemlidir. Disiplin aynı zamanda kültürün en önemli öğesi olan saygıyı içerir.

Askerî okullar disiplini esas alarak küçük yaşlardan itibaren askerî öğrencilere askerlik mesleğinin yüksek vasıflarını çok yüksek bir eğitim düzeyi sonrasında verir; onların yüksek vasıflı komutan ve lider olmalarının alt yapılarını oluşturur.

Askerî okullar kişiliklerinin gelişip şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadıkları için askerî öğrencilerin hayatlarında derin izler bırakır/ bırakmıştır.

Askerî okullarda askerliğin bir meslek değil çok özel bir yaşam biçimi olduğu; her subayın kendi mesleğine- vatanına/ milletine/ bayrağına- adamış bir asker olmanın heyecanını duymasının önemi bilinçle işlenir. Bu bilinç küçük yaşlardan itibaren askerî okullarda öğrenilir ve benimsenir.

Bu dayanışma ruhu ile psikoloji ilminin bireysel ve toplumsal olarak benimsenmesi olarak da tanımlanabilen askerî terbiye askerî okullarda sağlanır.

Türk Silâhlı Kuvvetleri’ nin tarihinde boşlukları asla doldurulamayacak olan bu okullar derin kökleri olan eğitim kurumlarıdır.

Askerî okullar özellikle maddî olanakları kısıtlı ailelerin zeki ve çalışkan çocuklarını hayata kazandırmada vatana ve millete faydalı bir fert olmalarında yararları asla tartışılamayacak konumdadırlar.

Küçük yaşlarda başlayan yatılı eğitim meslek idealizminin kavranıp benimsenmesi açısından apayrı bir özelliğe sahiptir. Buralarda küçük yaşlardan itibaren vatan ve millet sevgisi mesleğe saygı amirlere itaat zihinlere kökleşerek yerleşir ve yaşam biçimine dönüşür.

Aidiyet duygusu askerlikte/ sosyo- kültürel yaşamda çok önemlidir. Askerî okullar bireylere aidiyet duygusu kazandırır; bireysel ve toplumsal sorumluluğu artırır. Askerî okullardaki günlük yaşam kişiye önce kendine sonra topluma saygılı olmasını öğretir.

*

Yabancı ülkelerdeki tarihî askerî okullar özenle korunurken ne yazık ki Türkiye’ de askerî okulların varlığı yazboz tahtasına dönmüştür.

Önce Harbiye açılmış daha sonra sayıları arttırılmış kısa bir süre sonra bunlar kapatılarak İstanbul Harbiye’sinde birleştirilmiş; o da bir süre sonra Ankara’ ya taşınmıştır. Kara Hava ve Deniz Harp Okulları Kuvvet Komutanlıklarına bağlı iken (son yıllarda kimin direktifiyle başladığını bilemediğim TSK’ da oluşturulan çalışma gruplarında alınan kararla) günümüzde Millî Savunma Üniversitesi’ ne bağlanmıştır.

Askeri İdadiler (liseler) açılmış bunların sayıları hızla artmış bir süre sonra sayıları 2’ye 3’e düşecek kadar azaltılmış; darbe girişimi gerekçe gösterilerek onlar da kapatılmıştır.

Askerî rüştiyeler/ortaokullar ülkenin her yanında açılmış sonunda teke indirilmiş ve Selimiye Askerî Ortaokulu açılmış en nihayet o da kapatılmıştır.

Çok kişi duymamıştır bile ama bir dönem askerî ilkokullar bile vardı! Örneğin 1920- 1921 öğretim yılında Kuleli Askerî İptidaisi (Kuleli Askerî İlkokulu) 118 mevcutlu ana sınıfını takip eden dört sınıftan ibaretti. Birinci sınıf: 266 İkinci sınıf: 150 Üçüncü sınıf: 126 Dördüncü sınıf: 47 olmak üzere toplam 707 kişiden ibaretti.

*

Kişisel değerlendirmeme göre:

Uzun yıllardan bu yana kökleşerek gelişen tarihî uzun bir geçmişe dayanan askerî okulları çeşitli nedenlerle bir gecede kapatmak kolaydır. Ancak esas olan zor olanı yapmak bu yapıyı hastalığından kurtararak yeniden sağlıklı bir hale getirerek topluma kazandırmaktır.

Askerî okulların sayısı artırılmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’ nin her coğrafi bölgesi için bir askerî lise açılabilir. Örneğin: Doğu Anadolu Bölgesi için Erzurum’ da; Güneydoğu Anadolu Bölgesi için Gaziantep’ te; Akdeniz Bölgesi için Isparta’ da: Ege Bölgesi için Afyon’ da; İç Anadolu Bölgesi için Konya’ da; Karadeniz Bölgesi için Amasya’ da Trakya bölgesi için Edirne veya Kırklareli’ nde bir askerî lise açılabilir. Marmara Bölgesi için ise mevcut Kuleli Askeri Lisesi varlığını devam ettirmelidir.

Ayrıca Kuleli Askerî Lisesi mevcut durumuna ek olarak diğer askerî liselerden mezun olup da Harp Okulu’ na gidecekler için bir senelik bir Hazırlık Okulu olarak da plânlanabilir.

Yine askerî liselerin olduğu her bölgede özel kıyafetleri olan özel statülere tabi askerî ortaokullar da düşünülebilir. Buralara da öğrenciler seçilerek alınmalı öğrenci sayıları 150- 200’ü asla geçmemelidir.

Pek çok çağdaş ülkede olduğu gibi ortaokul ve lise seviyesindeki askerî okullardan mezun olanların mutlaka Harp Okullarına gitmek gibi bir zorunlulukları olmamalı bu durum özel kanunlarıyla düzenlenmelidir.

*

Tabi burada çok önemli olan bir konuyu da özellikle belirtmek isterim. Askerî okullara öğrenci seçimi sınavların ÖSYM tarafından yapılması uygulamasına AKP hükûmeti döneminde geçildi. Örneğin Kuleli Askerî Lisesi’ ne öğrenciler bu lisenin yaptığı sınavla değil; normal liselere yapılan sınavla alınıyordu. Sınavı yapan kadroların soru- cevapları belirli odaklara bu aşamada verdiği basında yeterli derecede yer aldı. Bu satırları okuyanlar o yazıları da okumuş olmalıdır! Örneğin askerî liselere alınacak öğrencilere sorulara belirli odaklar tarafından nasıl verildiği 27 Mart 2014 tarihli Star Gazetesi’ nde ayrıntılı olarak yer aldı. Cemaatlerin askerî okullara nasıl sızdığı konusunu daha ayrıntılı öğrenmek isteyenlere özellikle Kuleli mezunu Harbiyeli Gazeteci- Yazar Yavuz Selim Demirağ’ ın yazdığı “İmamların Öcü” kitabı okumasını öneririm.

Kanaatimce yeniden çıkartılacak özel kanunlarla askerî okullara öğrenci alma sınavları okul personeli tarafından oluşturulan bir kurul tarafından yapılmalıdır. Bu komisyonlarda Atatürk ilke ve devrimlerini samimî olarak benimsemiş askerî personel görevlendirilmelidir.

Askerî okullar yeniden açılacak olur da sınavları yapacak olanlar herhangi bir siyasî parti yandaşları olursa; bu durumda o siyasî parti ya da siyasî hareketi benimseyenler seçilir. Kısacası günlük siyaset odaklı düşünülürse korkarım gelecekte çok büyük sorunlar yaşanabilir!

Ne yazık ki askerî liseler kapanmadan önce uygulamalardaki yanlışlıklar örneğin okullara belirli odakların belirlediği kişilerin sokulması sınav sorularının belirli yerlerin eline geçmesi buna göz yumulması hatta bazı yerlerde teşvik edilmesi okul içinde bazı odakların ayrıcalıklı bir konuma girmesi ve korunması yaranın büyümesine neden olmuş sorunlar içinden çıkılamaz hale gelmiştir. Atatürkçü kesimin dışlanması buna en büyük örnektir. Bazı emekli subaylar anılarında 2016 yılı öncesi askerî okullarda yaşananları çok ayrıntılı anlatmaktadırlar. Ben okurken utandım bizim zamanımızda böyle değildi! Bu gibi büyük yanlışlıkların kesinlikle tekrar etmemesi gerekir! Askerî okullar herhangi bir siyasi partinin arka bahçesi konumuna düşerse eski yanlışlar aynen hatta daha büyük ve onarılmaz yaralar açarak tekrarlanır. Bunun için okulların açılma zamanları ve açılma şekilleri çok iyi düşünülmelidir.

*

Prusya hükümeti daha 1808 yılında subaylarda olması gereken nitelikleri bir kararnameyle şöyle belirlemişti:

Bir subayın mevkiini belirleyici tek unsur barış zamanlarında öğrenim ve bilgi; savaş zamanında ise üstün cesaret ve kavrayıştır. ”

Askerî okullarda SİYASET ÜSTÜ bir anlayışla karakter gelişimi liderlik kendi kendine yeterlilik özgüven esas olmalı; Disiplin kendi kendini kontrol etmeye eylemleri ve tepkileri yönetme yeteneğine odaklanmalıdır.

Unutulmamalıdır ki bir kurallar sistemi olan disiplin ne sert ne de olağandışı cezalandırıcıdır. Disiplin sınırları yaratır ve zamanla sorumluluk alarak kendi kendini kontrol etmeyi benimseterek üst düzey güven ve karakter oluşturur.

*

Askerî okullardan ve öneminden söz ederken mutlaka askerî öğrenci ailelerinden de söz etmek gerekir!

Şüphesiz Türk Milleti asker bir millet. Herkes vatanını ve milletini seviyor ve önemsiyor. Ülkesini koruyacak olan askerine de saygı duyuyor. Ancak vatan- millet sevgisi yanında ailelerin çocuklarını onların sağlıklı beslenmesi iyi ve disiplinli bir okulda okuyarak hayata atılması iş bulma sorununun ortadan kalkması gelecek garantisi sağlaması gibi nedenlerle askerî okullara vermek istediklerini düşünüyorum.

Askerî okullarda genellikle Anadolu’ da çocuklarını okutma olanağı bulamayan ailelerin çocukları parasız yatılı okuyordu. Aileler de çocuklarını devlet okuttuğu için maddî anlamda bir rahatlık yaşıyorlardı. Bu çocukların büyük bir kısmı geldikleri şehirde dengi okullarda ( maddî anlamda) okuma şansına sahip değillerdi.

Bazı aileler ekonomik sorunların yanında sivil hayattaki ideolojik mücadelelerden korumak terörden uzak tutmak başıbozukluktan kurtarmak için çocuklarını askerî okullara yönlendirmiş olabilirler.

Askerî okulların kalitesi ve özellikle küçük yerlerde bu okullardan mezun olanların ailelere saygınlık kazandırması da bir tercih sebebi olabilir.

Neresinden ve hangi açıdan bakarsanız bakın askerî okullar önemlidir!

*

Askerî okullara uzun yıllardan bu yana art niyetli bir sızma olduğu gerçeği ortadadır. Ancak bu art niyetli yapılanma ile mücadele okullar kapatılarak değil bu okullara sızmalar engellenerek yapılır.

Daha önce sözünü ettiğim gibi sınav sorularının kimlere nasıl verildiği Atatürk ve Cumhuriyet ile sorunları olanların askerî okullara nasıl alındığı konusunda kaleme alınmış pek çok haber ve kitap var. Bunların iyi incelenmesi gerekir!

Bir dönem yapılan büyük bir YANLIŞ onur ve şeref dolu bir tarihî geçmişi silmenin gerekçesi olmamalıdır! Özellikle askerî okullara sızma düşüncesi bile bu okulların önemini gösterir. Askerî okullar silâhlı kuvvetler için çok önemli eğitim kurumları olduğundan buralara sızma plânlanmış ve gerçekleşmiştir.

Bu okulların kapatılmasının pratikte buraya sızmak isteyen oluşumun amacına hizmet edeceği / ettiği kanaatini taşıyorum. Günümüzde askerî okulların kapatılmasının kime ve neye hizmet ettiği veya edeceği çok iyi değerlendirilmelidir!

Bundan sonra yani askerî liseler kapatıldıktan sonra belirli amaçlara hizmet için özel yetiştirilmiş ve eğitilmiş öğrencilerin sivil liselerden Harp Okullarına girmesi kolaylaşmış olmayacak mıdır?

Askerî okulların kapatılması TSK bünyesinde çok derin yaralar açmıştır! Askerî okulları kapatmak burada okuyup TSK saflarına katılan ve çeşitli rütbe ve makamlara yükselenlerin veya okuldan sonra sivil hayatta başarılı olanların tarihe ve kültüre sahip çıkma bilinçlerinin temelini/ kökünü aidiyet duygularını tarihten silmektir.

Teröre kaynaklık ediyor diye askerî okulların örneğin Kuleli Askerî Lisesi’ nin kapatılması aynı zamanda bu okullardan mezun olmuş nice değerli insanın tamamının bir şekilde suçlanıp aşağılanması değil midir?

Sebebi ne olursa olsun tarihî ve kültürel değerlerin göz ardı edilebileceği ya da ikinci plâna itilebileceği düşüncesini çok YANLIŞ buluyorum!

Önemle tekrarlıyorum: hangi ülkede hangi ideolojide olursa olsun askerlikte her şeyden önce yaşam ve meslek disiplini ile millî şuur çok önemlidir. Bu disiplin ve şuur da ancak genç yaşlarda askerî okullarda verilip işlenebilir. Ağaç yaşken eğilir!

Unutmayın askerlik bir meslek değil bir ruh ve yaşam biçimidir!

Okuma sabrınızı zorladığımın bilinciyle bu küçük incelememizi Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün sözleriyle sonlandıralım:

“ ASKERLİK RÜTBE VE ELBİSE DEĞİL RUHTUR!”

TSK DOSYASI : Türk Silahlı Kuvvetlerine Kurulan İstihbarat Tuzakları


Türk Silahlı Kuvvetlerine Kurulan İstihbarat Tuzakları

YÜKSEL AKKALE

1. Uludere Tuzağı(1)

2011 Yılında 35 kişinin öldüğü Uludere’de yaşanan facianın arkasında MİT’in yanlış/kasıtlı istihbaratı ortaya çıkmıştı.(2) Söz konusu faciayı kısaca hatırlayalım;

Şırnak’ın Uludere ilçesinde, içlerinde üst düzey yöneticilerden birinin de bulunduğu terör örgütüne mensup bir grubun sınırdan giriş yapacağı istihbaratı üzerine Hava Kuvvetlerinin F-16 savaş uçaklarıyla 28 Aralık 2011’de yaptığı bombalama sonucunda 35 kişi yaşamını yitirdi. Söz konusu operasyonda hayatını kaybedenlerin, Irak’tan Türkiye’ye mazot ve sigara getirmek için terör örgütünün kullandığı yol üzerinden geçen bir kaçakçı kafilesi olduğu anlaşıldı.

Soruşturmayı yürüten savcılık ayrıca katliamdan bir hafta önce, yani 21 Aralık 2011 tarihinde, MİT’in Genelkurmay’a OBİPAS üzerinden gönderdiği yazıya ulaştı. Yazıda “terör örgütü sözde Zağros eyaleti sorumlusu Dr. Erdal Bahoz kod adlı Fehman Hüseyin’in Şırnak Uludere Ortasu bölgesinde yer alan Düğün Dağı karşısında Türkiye sınırına yaklaşık 10 km uzaklıkta telsiz çevrimine çıktığı, söz konusu keşif çalışması ve Fehman Hüseyin’in sınır bölgesine yakın bir mıntıkada bulunması, mezkûr alanda bir eylem arayışı olabileceği cihetiyle önemli görülmektedir” denildi.

Yazışmalar ve belgeler, MİT’in, olaydan hemen önce Genelkurmay’a PKK’lı Bahoz kod adlı Fehman Hüseyin’in bir eylem arayışında olduğu ve bölgede, katliamın yaşandığı 28 Aralık 2011 tarihini de kapsayacak şekilde, 21 Aralık-30 Aralık tarihleri arasında eylem yapacağına ilişkin bilgi gönderdiğini ortaya koydu. MİT’in söz konusu raporunda istihbaratın doğruluk derecesi “Doğruluğu kuvvetle muhtemel” olarak belirtilirken yapılacak eylemin “üs bölgelerine silahlı saldırı” olacağı belirtildi.

Genelkurmay Başkanlığı, o dönem soruşturmayı yürüten ve daha sonra dosyayı Askeri Savcılığa gönderen Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği yazıda MİT’in Uludere’deki rolünü ortaya koydu. Genelkurmay, MİT’in Uludere ile ilgili olmadığını savunduğu istihbarat notunun, “Olay günü karar vermede önemli rol oynadığını” belirtti.(3) Bu istihbarata güvenerek yapılan operasyonda sivillerin hayatını kaybetmesi ile Hava Kuvvetlerinin kullanıldığı terör operasyonları askıya alındı.

2. Fiat Doblo Tuzağı(4)

Hava Kuvvetlerinin operasyonlarda kullanılamamasını fırsat bilen terör örgütü artık intikallerini elini kolunu sallayarak yapıyor, Heronlarla görülmelerine rağmen, eğer bir konvoyda katır varsa, kaçakçı olma ihtimali yüzünden kesinlikle müdahale edilmiyordu. Artık katırlar teröristler için bir nevi sigorta görevi üstlenmişti.

2’nci Ordu Komutanlığına Orgeneral Galip Mendi atandıktan sonra bu soruna çözüm bulma arayışları hız kazanmıştı. Daha net görüntü sağlayan Predetor’lerden istihbarat desteği alınmaya başlanmış ve artık kaliteli görüntü üzerinden konvoyların kaçakçı mı terör grubu mu olduğu ayırt edilebiliyordu. Eylül 2012’den itibaren teröristlere ait lojistik katır konvoyları, yapılan talep üzerine uçaklarla tekrar etkisiz hale getirilmeye başlamıştı.

Bu gelişmeler üzerine Ekim 2012 ayında MİT tarafından Terörle mücadele eden 2’nci Ordu Komutanlığına, bölücü terör örgütünün üst düzey bir yöneticisi ile ilgili zamana duyarlı bir istihbarat iletilir. Buna göre bir MİT ajanı, terör örgütü yöneticisiyle buluşacak ve yeri bilinmeyen bir kampta yapılacak örgüt toplantısına Fiat Doblo marka bir araçla götürecektir.

Bunun üzerine söz konusu MİT ajanı ile koordineli olarak terör örgütünün bahsi geçen üst düzey yöneticisine bir operasyon planı yapılır. Plana göre ilk buluşma yerinden itibaren araç yeri henüz bilinmeyen kamp alanına kadar Heron’la takip edilecek, MİT ajanı kamptan emniyetli mesafeye ayrıldıktan sonra da havada bekleyen uçaklar tarafından terör kampı bombalanacaktır.

Her şey planlandığı gibi ilerler, ilk buluşma yerine buluşma saatinden önce bir Heron gönderilir. Hakikaten de aşağıda Fiat Doblo’ya benzer bir araçla buluşma gerçekleşir ve araç dağlık bölgede bilinmeyen bir yere doğru hareket eder.

Heron buluşmayı an be an kaydeder, aynı zamanda araç yaklaşık 1 saat boyunca kamp yerine ulaşana kadar operasyon merkezlerinden de canlı olarak izlenir. Bir yandan da aracın ulaştığı yerin terör kampı olup olmadığı, hayvancılıkla uğraşan göçerlerin bulunup bulunmadığı bilgisinin diğer kaynaklardan teyit edilme gayreti baş döndürücü hızla devam etmektedir. Araçtakileri indirdikten sonra MİT ajanı planlandığı gibi kamp yerinden uzaklaşır ve havada bekleyen uçaklar üst düzey yöneticiyi vurmak üzere olay yerine yönlendirilir. Bu arada bir kaynaktan daha bölgede sivillerin yaşamadığı bilgisi gelmiş, ikinci kaynağın teyidi beklenmektedir.

F-16 Uçakları hedefe yaklaşmaya devam ederken, Heron’un aktardığı görüntüyü izleyen havacı yetkilinin gözüne önemli bir ayrıntı takılır. MİT ajanı bir tepenin başına çıkıp olanı biteni bir kameraya çekmeye başlamıştır. Bu arada aşağıdaki gruba daha yakından bakınca grubun yanına gelen çocuklar ve kadınların olduğu fark edilir. Aynı zamanda ikinci kaynak, bölgede hayvancılık yapan bir göçer ailesi olduğu bilgisini harekât merkezine iletmiştir.

Hedefe yönlendirilmiş uçakların görevi derhal iptal edilir ve bombalama son anda engellenir. Böylece Operasyon merkezindeki havacıların titizliği ve gayretiyle Ekim 2012’de başka bir Uludere faciası kıl payı önlenmiştir.

Daha sonra yapılan araştırma ile Uludere benzeri bir tuzağın planlandığı, özellikle son üç haftadır başlatılan ve etkili sonuç vermeye başlayan Hava Harekâtı sürecinin tıpkı Uludere’de olduğu gibi sekteye uğratılması için hazırlanan tuzak planın devreye sokulduğu anlaşılmıştır.

3. Sonuç

Uludere faciasının sorumlusu Hava Kuvvetleri değildir. Hedefin terör hedefi olduğuna karar verme sorumluluğu seviyesine göre arazide operasyonu planlayan birliğin istihbaratına aittir. Facianın asıl sorumlusu olan kurum benzer bir komploya daha imza atmıştır. Aracın nihai olarak gideceği yerin bilgisini özellikle vermeyerek zamanı daraltmış diğer kaynaklardan söz konusu bölge ile ilgili bilgi alınmasını kasıtlı olarak engellemeye çalışmıştır.

MİT elemanı eğer aracın gideceği yeri gerçekten bilmiyorsa bile hayvancılıkla uğraşan göçer ailesini ve çocukları gördüğünde operasyonu iptal ettirmesi gerekirken, bir tepeye geçip olacakları kaydetmeyi tercih etmesi hazırlanan tuzağı net olarak ortaya koymaktadır. Facianın sorumlusu olan kurumun daha sonraki komploları havacıların gayretiyle engellenmiştir.

O tarihte 2’nci Ordu Komutanı olan Org. Galip Mendi dahil bu kumpası deşifre eden tüm havacılar 15 Temmuz sonrası tasfiye edilerek tüm hakları gasp edilmiştir. Hava Kuvvetlerine kurulan istihbarat tuzaklarının en sonuncusu ise “15 Temmuz Kumpası”dır ve Hava Kuvvetlerini yok etme üzerine tezgahlanmıştır.

  1. https://15julyfacts.com/2017/07/28/gercegin-pesinde/
  2. https://tr.sputniknews.com/turkiye/201509211017879949-uludere-roboski-genelkurmay-mit/
  3. http://www.radikal.com.tr/turkiye/genelkurmay-roboskide-miti-sucladi-1438374/
  4. Fiat Doblo Komplosu, o tarihlerde basında çıkan haberlerin operasyonda görev yapanlar tarafından teyid edilmesi üzerine kaleme alınmıştır.

TSK DOSYASI : Karadayı FETÖ’cüleri neden kabul etti ??? Bari Hulusi Akar’a sorsaydınız !!!


Karadayı FETÖ’cüleri neden kabul etti ??? Bari Hulusi Akar’a sorsaydınız !!!

Önce A Haber’in hazırladığı ve yayınladığı, AKP’li siyasetçilerin de sosyal medyada yoğun şekilde paylaştığı bu kısa videoyu izleyin.

Yazımıza öyle başlayalım.

VİDEOYU BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

Evet şimdi başlayabiliriz.

Yukarıdaki videoda gördüğünüz kişi eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı.

Geçen hafta hayatını kaybetti.

O hiç bitmeyen mağduriyet olan 28 Şubat yeniden gündeme geldi.

E tabii bu konunun baş aktörlerinden biri İsmail Hakkı Karadayı ve gündem de “darbe iddiaları” olunca, vur vurabildiğin kadar.

İslamcı-AKP medyası ve televizyona çıkarılan konuklar Karadayı’ya ağır laf etme konusunda adeta yarıştı.

Gerekçe basitti. Onlara göre, Karadayı birçok inançlı askeri TSK’dan atmıştı.

O kadar ağır sözler vardı ki Karadayı hakkında, bu kadar ağırını FETÖ’cülere söylediler mi hatırlayamadım.

Her kanal ve sözde iktidara yakın kişi harekete geçti.

AKP’nin propaganda kanalı A Haber de öyle…

Yukarıda izlediğiniz haberi yaptı.

4 yıl önce ilk kez ortaya çıkmıştı video.

Yine A Haber yayınlamıştı.

Video 1995 yılına aitti.

Karadayı açıkça başında Nurettin Veren’in bulunduğu bir FETÖ okulunun öğrencileriyle konuşuyordu.

Veren, Fetullah Gülen’den ve okullarından bahsederken, Karadayı da “başarılı” olan öğrencileri kutluyor ve öğrencilere bir küçük ödül veriyordu.

Bu haber, Karadayı’nın FETÖ’cüleri Karargâhta ağırlayarak aslında onlara yol verdiğini ima ediyor.

Haberde, FETÖ’nün o yıllarda bile Genelkurmay Karargahına rahatlıkla girebildiği, en üst düzeyde kabul gördüğü vurgulanıyor.

Sonuç hasıl oluyor ve bunu izleyen birçok kişi de sosyal medyada, “İşte Karadayı’nın gerçek yüzü”, “FETÖ’yü Karargâha sokan komutan” gibi tepki göstermeye başlıyor.

Millet kısaca İsmail Hakkı Karadayı’nın FETÖ ile irtibatına ikna oluyor.

Fakat TSK’da görev yapmış herkes bilir ki, Karadayı’nın FETÖ ile hiçbir işi yok. Hatta kendisinin irticaya karşı büyük mücadeleler verdiği biliniyor.

Karadayı’nın TSK’dan FETÖ’cüleri atan son komutan olduğu da biliniyor.

Zaten İslamcı cenah da bu nedenle Karadayı’dan nefret etmiyor mu?

Ama A Haber öyle bir ima yapıyor ki, görseniz sanki Karadayı FETÖ’cü.

Görevini yapıyor tabii.

Kendisine ve tüm grubuna 17-25 Aralık 2013’ü milat sayan, bu tarih öncesinde işlenmiş her türlü FETÖ günahını affeden ama bu tarihten sonra verilen desteği kabul etmeyen bir AKP var karşımızda.

Kim kendini kurtarmak istiyorsa, “Ben bunları 17-25 Aralık öncesinde, bunları hizmet hareketi olarak zannettiğim zaman söyledim” diyordu. Aklanıp paklanıyordu.

Hala da öyle…

Kendilerine bu sonsuz anlayışı gösteren AKP ve A Haber, Karadayı’nın 1995 yılındaki bir videosundan algı yaratmaya çalışıyor. Yani Karadayı’yı FETÖ’ye destek vermekle suçluyor.

Peki gerçek ne?

Bir Genelkurmay Başkanının FETÖ okul yöneticileriyle ve öğrencileriyle ne işi var?

Bu soruyu A Haber’in akıl edemediği(!), o gün Karadayı’nın ziyaretine giden bir numaralı tanığa, Nurettin Veren’e sordum.

Veren ziyareti şöyle anlattı:

Yekta Güngör Özden’i ziyaret etmiştik. Ani bir kararla gitmiştik, planlanmış bir şey değildi. Bu cemaat okullarında yetişmiş öğrenciler, dünya olimpiyat yarışmalarında her türlü fen dallarında dünya birincilikleri almışlardı. Onları devlet yetkilileriyle tanıştırmak istiyordum.

O zaman yaygın okullar zinciri yoktu. ‘Neden devlet bir cemaat okulundan olimpiyat şampiyonları çıkmasıyla ilgilenmiyor’ diye düşündüm. İlk önce öğrencileri Başbakan Tansu Çiller’e götürdüm. Fotoğraflarını yayınladık onların. Çok memnun oldu, hediyeler verdi.

Aklıma o an geldi, ‘Diğer devlet yetkilileri de görse de basında gündem olsa’, diye.

Tansu Hanım ‘gidin ziyaret edin’ dedi. Nusret Demiral’dan başladık (Dönemin DGM Savcısı), Sayıştay ve Yargıtay başkanlarına gittik.

Sonra da Yekta Güngör Özden’i (Dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı) ziyaret ettik. ‘Bu işi takip edin, bu çocukların bir cemaat okulundan çıktığını görün, destek verin bunlara’ dedim. Çok memnun oldu. O da hediyeler verdi.

Özden, ‘Bu çocuklar nasıl olimpiyat şampiyonu oldu?’ diye sordu. Ben de ‘Bakın bunlar Fetullah Gülen’in kurup organize ettiği okullarda yetişen çocuklar’ dedim. Çok memnun oldu. O an aklıma geldi, ‘Paşalar da bu çocukları görse, sevinirler, çok mutlu olurlar’ dedim. Hemen telefonu kaldırdı, İsmail Hakkı Karadayı Paşa’yı aradı: ‘Burada çocuklar var, bunlar fen alanında dünya birincisi olmuş çocuklar, ben şaşırdım, siz de bir görseniz bu çocukları’ dedi. Karadayı Paşa da, ‘Hemen gelsinler o zaman buraya’ dedi.

Gittik, kapıda karşıladılar bizi. Okulun müdürü ve öğretmenleri de geldi. Karadayı Paşa dedi ki, ‘Bakın oğlum buraya benim devre arkadaşlarım bile gelmek için randevu alırlar, 10-15 gün 1 ay bekleyenler var ama ben sizi anında kabul ettim, çok memnun oldum, bu başarılarınızı tebrik ediyorum’ dedi. Hemen oradan hediye edilecek şeyleri hazırlatmış, çocuklara bu hediyeleri verdi.

Şimdi bu iş spontane olduğu için Karadayı’nın işin gerçeğini ve konuyu anlamadığını hissettim. O ara konuştu Karadayı Paşa, normal talebelere konuşur gibi. İşte ‘ülkemiz düşmanlarla çevrili, Türkiye bir tehlike içinde, Atatürk ilkelerine bağlı gençler olarak sizi kutluyorum, bu hedefinizde yürüyün’ gibi öğrencileri normal talebe statüsünde görüp konuştu.

Cemaat okulu öğrencisi olduğunu anlamadığını görünce dedim ki, ‘Paşam bu çocuklar daha çok Fetullah Gülen’in İzmir, Ankara, İstanbul okullarında yetişmiş talebeler.’ Ben bunu deyince Karadayı Paşa’nın rengi kaçtı. Gülen hakkında demek ki olumsuz bir bilgisi vardı. ‘Çocuklar’ dedi, ‘Bakın Atatürk ilke ve devrimlerine bağımlı ve bağlı olun, ilkelerinizi buna göre ayarlayın, sakın böyle sapkın fikirlere düşmeyin’. Karadayı Paşa bir anda konuşma stilini değiştirdi.

Ardından Karadayı Paşa, ‘Buraya fotoğraf makinesi ve kamera hiçbir şekilde girmez, ben size müsaade ettim ama sakın bu görüntüleri bir yerde yayınlamayın, bu okulunuzda dursun’ dedi. 1 saate yakın çocuklara nasihat etti. Çocuklara hayatlarına Atatürk ilkelerinde yetişmiş bireyler olarak devam edin gibi nasihatlerde bulundu ve bu konuşma bittikten sonra oradan çıktık biz.”

Bu açıklamalar başka söze gerek duyulmadığını gösteriyor.

Hayatını kaybetmiş bir askere bu alçak iftirayı atan bir medya…

Kendisi 4 sene önceye kadar FETÖ övgüsü yaparken, 25 yıl önce çekilmiş ve sadece FETÖ’cülerin elinde olan bir videoyu buluyor ve Karadayı’ya itibar suikastı yapıyor.

Hadi Nurettin Veren’i aramıyorsun! Peki ya videonuzun 8’inci saniyesinde görünen Karadayı’nın arkasındaki askere neden sormadın?

Evet, o asker Hulusi Akar.

İsmail Hakkı Karadayı’nın Genelkurmay Başkanlığı yaptığı süreçte Özel Kalem Müdürü Hulusi Akar’dı ve o zamanlar Kurmay Albaydı.

Bari Hulusi Akar’a sorsaydınız, FETÖ’cüler oraya niye gelmiş diye?

Bu ülkeye ve millete kötülük yapıyorsunuz, sizin gazeteciliğiniz bu kadar!

TSK DOSYASI /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Cihat Yaycı’yı nereye koyacağını bilemeyenler için yol haritası


FATMA SİBEL YÜKSEK : Cihat Yaycı’yı nereye koyacağını bilemeyenler için yol haritası

Öncelikle belirtmek isterim ki bu yazıda derinlerden gelen bilgiler, sisler bulvarının ardındaki haber kaynakları vs. yok. Kaynak sadece kendi hafızam. Açık kaynaklara saçılmış binlerce taşı toplayarak akıl, mantık ve doğru öngörüye dayalı "makul" bir kule inşa etmeye çalışacağım.
Büyük sarsıcı olaylar yaşamış bir toplumun bireyleri olarak, kamuoyuna mal olmuş hiç kimsenin bütün hayatına kefil olunamayacağını öğrenmiş olmalıydık ancak kamplaşmanın kolaycılılığına alıştık. Sırtımızı dayayacak bir duvar bulmadan hiç bir adım atamayacak kadar karakter zaafına uğramış durumdayız.
Egemen bir devletin başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisi, milli ordusunun gruplar, siyasi görüşler, ideolojiler, cemaatler, tarikatlar vesaireye bölünmesidir ki sanırım bunu başarmış bulunmaktayız. Devletin ve ordunun binlerce yıllık teamülleri yerle bir olmasa, bir cumhurbaşkanı ile (üstelik parti genel başkanı) belki de ömründe bir kez bile karşılaşmayacak olan bir tümamiral, istifasının ardından "Kendisine ölene kadar sadık kalacağım" şeklinde bağlılık yemini edebilir miydi?
Aynı şekilde, bu yerle bir oluşu içselleştirmemiş bir muhalefet, "Milli bir askeri harcadılar", "Yunanlılar sevindi, Mavi Vatan öksüz kaldı" , "Fetö ile mücadele bitti" gibi akla ziyan açıklamalar yapabilir miydi? Devletin dış politikası bir subayın patentinde miydi ki Mavi Vatan öksüz kalıyordu? Veya Fetö ile mücadelede asli görev yargı, polis ve istihbaratta değil de bir deniz subayı mıydı ki Fetö ile mücadele sona eriyordu?
Epeydir medyada ve orduda kendisine hayli karizma yapmış olan Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümgeneral Cihat Yaycı’nın önce tenzil-i rütbe olarak değerlendirilecek bir biçimde görevden alınıp sonrasında istifa etmesiyle, bütün kavramların hepimizin kafasında ne kadar çorbaya döndüğü bir kez daha ortaya çıktı.
Cihat Yaycı’nın ismine ilk kez Ergenekon ve Balyoz operasyonları sırasında, operasyonun medya ayağında görev yapan Taraf gazetesinde rastladım. Gazetenin 5 Ekim 2010 tarihli haberine göre, 2005 yılında kıdemli astsubay Suat Çakır, seyir halindeki Turgut Reis Fırkateyn’inde aniden kaybolmuş , ölüsü veya dirisi bir daha bulunamamıştı. Ailesinin başvurusu üzerine askeri savcılık soruşturma başlatmış, fırkateynin komutanı Yarbay Cihat Yaycı ise mürettebata Astsubay’ın intihar ettiği yönünde ifade vermeleri için baskı yapmıştı. Gazetenin iddiasına göre ellerinde Cihat Yaycı’nın müretebatı tehdit ettiğine dair ses kayıtları da vardı. Olayın akabinde, askeri savcılık soruşturmayı "astsubayın intihar ettiğine" karar vererek kapatmış, Oğullarının öldürülüp denize atıldığını iddia eden aile de susturulmuştu.
Haberi yazan, görevi Zekeriya Öz’ün siparişleri üzerine, hedefe konulan kişilerin tutuklanmasına yönelik zemin hazırlamak olan Taraf paçavrası olduğu için olayın doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Taraf’ın arşivinde böyle bir ses kaydı var mı, onu da bilmiyoruz çünkü gazete kapatıldı ve arşivi yok edildi. Bilmediğimiz bir başka şey de o dönem yarbay rütbesinde olan Cihat Yaycı’nın kendisini "cinayet" gibi ağır bir suçla itham eden gazete hakkında dava açıp açmadığı.
Ama şunu biliyoruz:
Taraf gazetesinin bu yayını etkili olmadı ve Yarbay Yaycı, geçen on yıllık süre içerisinde hiç bir engele takılmadan tümamiralliğe kadar yükselip, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın gözdeleri arasına girdi.
Yaycı’nın görevden alınmasına twitter hesabında isyan eden, Balyoz davası sanıklarından Emekli Tümamiral Semih Çetin’e, Cihat Yaycı’nın Ergenekon-Balyoz sürecinde nasıl bir tutum takındığını, tutuklamalara karşı çıkıp çıkmadığını, kendilerini cezaevinde ziyaret edip etmediğini sordum ve cevap alamadım ama Yaycı’nın kariyer basamaklarına geriye dönüp baktığımızda, Ergenekon-Balyoz sürecinde basbayağı araziye uyduğunu ve tutuklanan arkadaşlarından boşalan rütbeleri birer birer omuzuna taktığını görüyoruz.
Karizmatik Tümamiral’in gündemi dikkatli takip edenlerin nazarında nevzuhur ettiği ikinci durak, menfur 15 Temmuz darbe girişimi. Yaycı’nın ismi bu kez, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbe gecesi Marmaris’te kaldığı otelin çalışanlarının verdiği ifadelerde yer alıyor. Bir otel çalışanı ifadesinde, Yaycı’nın darbeden bir gün önce eşi ve oğlu ile birlikte otelde olduğunu ancak Erdoğan’ın otelden ayrılmasından yaklaşık 24 saat önce "apar topar" oteli terk ettiğini söylüyor. Dava dosyasına giren bu ifadenin akıbetini de bilmiyoruz. Bu ifade üzerinden Cihat Yaycı’ya yönelik bir soruşturma yapılıp yapılmadığını araştırmaya kalkışan bazı gazeteciler de "apar topar" tutuklanmıştı.
Liste savaşlarına gelince. Biliyorsunuz, hukukun olmadığı ülkelerde tutuklamalar, kapalı kapılar ardında hazırlanan listeler üzerinden yapılır. Listelerin gücünü bilen herkes de husumet duyduklarını tutuklatmak için kendi listesini hazırlar. O an için devlet hangisine itibar etmeyi lüzumlu görürse, o listedekiler tutuklanır. Sonra işler döner dolaşır, bu kez o listeleri hazırlayanlar tutuklanır. Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde böyle olmuştu. Anlaşılan o ki 15 Temmuz sonrası süreçlerde de böyle olacak/oluyor.
Cihat Paşa’nın listeler bazındaki durumu pek karışık. Hem "Fetöcüler" listelerinde, hem de "Fetö’nün hedefindeki askerler" listelerinde bolca yer almış. Örneğin, hayatı fişleme listeleri ile geçen Aydınlık gazetesinin 17 Mart 2014 tarihli sayısında Yaycı’nın adı "Donanmadaki 60 kişilik Cemaat Kadrosu" listesinde geçiyor. Aynı Aydınlık, 2017’den itibaren nedense birden bire Yaycı’yı "Fetö ile mücadele eden amiral" payesi ile el üstünde tutmaya başladı. İstifasıyla birlikte de "Olur böyle şeyler, donanmamız dimdik ayakta" mealindeki bir manşetle de Paşa’yı terk ediverdi. Dahası Doğu Perinçek, televizyona çıkıp kendisini "Savaş sırasında cepheyi terk etmekle" suçladı.
Amiral’in medya ile ilişkileri de bir askerde görmeye pek alışık olduğumuz türden değil. Gerçi bunu pek çok kişi yazdı ama biz tekrar hatırlatalım. Amiralimiz, medya ile çok cüretkâr biçimde iç içe. Sosyal medyada adeta bir trol ordusu, yazılı medyada kalemşörleri, görsel medyada yorumcuları var. Ne zaman Cihat Paşa’nın başı sıkışsa "Paşa’yı yedirmeyiz" nidaları ile harekete geçtiler. Görevden alınması pek ani ve pek gece yarısı olduğu için ön almakta maalesef gecikip bu kez "Paşa’yı yedirmeyiz" korosunu arkadan koşturdular ama artık iş işten geçmişti.
Peki bir asker, hem de üst düzey bir asker, alışılmış kalıpları ve yazılı kuralları kırarak neden bir medya ordusu yedeklemeye gerek duyar?
Bu konuda bilgim yok, yorum yapacağım:
Belli ki çetin bir kariyer savaşının içindeydi. Hedefleri ve o hedeflere ulaşmasını engelleyen rakipleri vardı. Bu çetrefilli savaşta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın arkasında olduğundan pek emindi. Rahat hareket etme kabiliyetini bu güvenden aldığını anlıyoruz. Bir askerin medyadan zinhar uzak durması gerektiği prensibi de kendisine pek akıllıca görünmüyordu çünkü "çağımızda" medya desteği olmadan girişilecek bir savaş kaybedilmeye mahkûmdu. Oysa tam tersi oldu ve medya ile kurduğu pervasız ilişki, Paşa’nın sonunu hazırlayan sebeplerden biri olarak siciline yazıldı.
"Medya ve Cihat Yaycı" başlığını açmışken, Amiral’in medya ekibini de not düşelim:
Odatv. Aydınlık-Ulusal Kanal (görevden alınana kadar), Veryansın Tv, Sözcü, Nedim Şener, Müyesser Yıldız, Aytunç Erkin, Mustafa Önsel, Ali Türkşen, Ahmet Zeki Üçok. Bilhassa Üçok her zaman Yaycı’nın basın müşaviri gibi hareket etti.
Çoğunluğu Balyoz ve Ergenekon süreçlerinde zarar görmüş, bir kısmı AKP muhalifi, bir kısmı 15 Temmuz’dan sonra AKP’yi "şartlı" desteklemeye başlayan, çoğunlukla CHP’li, Atatürkçü bu zevat, Cihat Yaycı’nın "Tayyip Erdoğan’a ölene kadar bağlı kalacağım" şeklindeki açıklamasıyla nasıl ters köşeye düştüklerinin bilmem farkındalar mı? Bilhassa son zamanlarda kendisini konuşmanın şehvetine fazla kaptırdığı için sık sık çuvallayan CHP sözcülerinden Özgür Özel, bu açıklamadan sonra neler hissediyor, doğrusu merak ediyorum.
Burada CHP’den İyi Parti’sine, Odatv’den Sözcü’süne Cihat Yaycı’cı kesimin aslında sosyal medyada dolaşıp duran kalıplardan etkilenerek tavır oluşturduğu, "Fetö ile mücadele eden komutan", "Mavi Vatan’ın mimarı" gibi ezberlerden hareket ettiği tespitini yapalım. Kimsenin derinlemesine bir bilgi ve analize sahip olmadığı, "Bir twit atmazsam olmaz" kaygısıyla var olan ezberlere sarıldığı anlaşılıyor. Bu son söylediğim daha çok muhalif parti sözcüleriyle ilgili. Yaycı’nın medyadaki adamları daha "militan" ve daha operasyoncu.
Nedim Şener için bir bir parantez açmam gerekirse, bu arkadaş hayatı boyunca kliklerden birine dayanarak gazetecilik yaptı. Ergenekon’dan tutuklanma sebebi, sırtını dayadığı Emniyet ekibinin o konjonktürdeki ekipler savaşını kaybetmesidir. Cezaevinden çıktıktan sonra, bilhassa 15 Temmuz’la birlikte kendisine yeni klikler buldu. Cihat Yaycı’ya cansiperane yaslanmasının başta gelen nedeni de Tayyip Erdoğan’ın sonsuza kadar Yaycı’nın arkasında duracağını zannetmesi.
Bu tabloyu ortaya koyduktan sonra, Cihat Yaycı hakkındaki görüşüm şudur:
Her dönemin şartlarına uyan kariyerist bir bürokratla karşı karşıyayız. Gözünü daha yükseklere dikmişti. Hedef yüksekte olunca, insanın kanına siyaset girer. Paşa, rakipleriyle medya desteğini alarak mücadele etmeye karar vermişti. Siyasetin ve medyanın ne kadar kaypak alanlar olduğunu neticede bir asker olduğu için anlayamadı. Tayyip Erdoğan’ın sonuna kadar arkasında duracağına kendini inandırdı, donanma içinde adeta bağımsız hareket etmeye başladı. Oysa, Erdoğan’ın "harcanmış gözdeler" listesine bir baksa, kendisi gibi sivili-askeri ne çok insanın -hem de kendilerini en güçlü hissettikleri anda-hurdaya çıkarıldıklarını görecekti.
Şimdi "Saraya danışman yapılacağı" konuşuluyor. Kendisine tavsiyemiz, böyle bir şeyi kabul etmeden önce, Saray’da birer oda verilmiş ve bomboş oturan kaç danışman olduğunu bir sayması. Böyle bir görevi kabul ederse kendisini tamamen bitirir. Hiç değilse bir kaç kişinin hafızasında "onurlu davranıp istifa etmiş asker" olarak kalmak istiyorsa, hiç değilse bundan sonra Zekai Aksakallı ve Metin Temel gibi yapıp kulağının üstüne yatmalı ve kendini unutturmalıdır.
Hisse:
Elde ettiğiniz gücün ne kadarının kendinize ait olduğunu doğru tartamazsanız, kaybetmeniz kaçınılmazdır.

Fatma Sibel Yüksek
19/05/2020

Yazıya gelen açıklamalar ve ek belgeler:

1-Emekli Deniz Albay Tayfun Duman’ın açıklaması:

"Sayın Yüksek,

2009-2015 yılları arasında FETÖ tarafından sahte delillerle yaratılan Poyrazköy ve Balyoz davalarından yargılanan, zamanın komutanlarına suikast yapma yaftası yapıştırılan, bu kumpas davalar kapsamında 1226 gün cezaevinde kalan, 2013 yılı Aralık ayında cezaevinde iken emekli olmak zorunda kalan emekli bir deniz subayıyım. İsmim Tayfun Duman, ismimi internete yazıp basit bir tarama yaptığınızda kolayca bu bilgilere ulaşabilirsiniz.

19 Mayıs 2020 tarihli “Cihat Yaycı’yı nereye koyacağını bilemeyenler için yol haritası” başlıklı yazınızı üzülerek okudum. Yazınızda belirttiğiniz gibi; Ergenekon ve Balyoz operasyonları sırasında, operasyonun medya ayağında görev yapan Taraf gazetesi, suç üretme ve sahte delil yaratmaktan başka bir işlev görmedi. Bu sözde gazetenin o dönemde yaptığı yalan ve iftira dolu yayınlarla kamuoyunun algısını yönlendirerek birçok masum subayı yargısız infaz ettiği bugün herkesin malumudur.

Size bu yazıyı yazmamın sebebi; Taraf gazetesi gibi terör örgütünün medya ayağı olan gazetenin yazdığı yalan haberler ile bir yargıya varmanın ne kadar hatalı olduğunu göstermektir. Öncelikle yazınızda belirttiğiniz intihar olayının yaşandığı geminin ismi Turgut Reis değil Kemal Reis’tir. Ben yazınızda bahsettiğiniz intihar olayı yaşandığında Gölcük’te Kıdemli Fırkateyn komutanı olarak bu olay ile ilgili İdari Tahkikat Heyetinde görevlendirildim ve idari tahkikat esnasında bizzat tüm gemi personeli ile (Fırkateynde yaklaşık 200 kişi görev yapar ) tek tek görüştüm. Olayı Heyet olarak ayrıntıları ile inceledik ve raporumuzu ilgili birimlere sunduk. Gemi Komutanı Cihat Yaycı’nın personeli tehdit ettiğine dair maddi hiçbir delile rastlamadık ve tüm yaşananları ve delilleri değerlendirdiğimizde bu olayın “intihar olabileceği” konusundaki görüşümüzü ilgili makamlara bildirdik. Yazınızda düzeltilmesi gerek bir başka husus da; bu olayın Askeri Savcılığın kararı ile kapandığını ifade ettiğiniz kısımlardır. Oysa bu olay Askeri Savcılık tarafından mahkemeye taşınmış ve yapılan yargılama beraat kararı ile neticelenerek kesinleşmiştir. Başka bir ifade ile yazınıza konu ettiğiniz bu iddia tüm yönleri ile mahkemede araştırılmış, hüküm kurulmuş ve bu hüküm kesinleşmiştir.

Bu iddia hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı olmasına rağmen, kara bir propaganda makinesi olarak tarihin çöplüğünde yerini alan terör örgütü tetikçisi bir sözde gazetenin sözde haberine atıf yapılarak Cihat Yaycı’nın isminin karalanmasını ya da istemeyerek de olsa toplumda kötü bir algı yaratılmasını, olayların canlı şahidi ve tahkikatta bizzat görev almış bir subay olarak kabul etmem mümkün değildir. Kaldı ki bu sözde gazetenin haberinin daha sonra tekzip edildiğini de biliyorum.

Yazınızda Tümamiral Semih Çetin’e, Cihat Yaycı’nın Ergenekon-Balyoz sürecinde nasıl bir tutum takındığını, tutuklamalara karşı çıkıp çıkmadığını, kendilerini cezaevinde ziyaret edip etmediğini sorduğunuzu fakat bir cevap alamadığınızı belirtmişsiniz.
4 Haziran 2009’da FETÖ kumpaslarına ilk maruz kalanlardan birisi benim. O dönemde bir çok silah arkadaşım yanıma yaklaşmaya dahi korkar iken kendisi bana ilk geçmiş olsun dileklerini ileten nadir kişilerdendir. Cezaevi sürecinde de bir çok kez ziyaretlerde bulunduğuna şahidim. Hatta o dönemdeki iki yıllık yurt dışı görevi esnasında Türkiye’ye geldiği her izninde cezaevi ziyaretlerinde bulunmuştur.

Sonuç olarak 40 yıl vatanına milletine sadakat ile hizmet etmiş bir subayı terör örgütünün yayın organı olduğu tescilli olan bir sözde gazetenin iftiraları ile değerlendirmeniz en başta sizin yanlış anlaşılmanıza sebep olacak, toplumun da yanlış bilgilenmesine yol açacaktır.

Tüm bu sebeplerle yazınızın düzeltilmesini rica ediyorum."

2-Gazeteci Müyesser Yıldız’ın açıklaması:

"Sevgili Fatma Sibel; "Amiral’in medya ekibi" arasında adımı vermişsin. Asla böyle bir pozisyonda olmadım. Kendileriyle bir kez hiç de hoşuna gitmeyen bir yazımdan dolayı yine kendi isteğiyle görüştük. Görüşmenin çok da hoş geçmediğini, sonrasında hiçbir diyaloğumuz olmadığını belirteyim. Yaycı ile ilgili yazılarımda sadece olgu ve olayları aktarmakla yetindim. Şunu da ekleyeyim, Libya ile ilgili yazdığım yazılardan çok rahatsız olduğunu ve yaşadığı sürecin sebeplerinden birisinin bu olduğunu düşündüğünü de duydum. Bilgine."

Ek 1- Cihat Yaycı’yı cemaat mensubu olarak gösteren 2014 tarihli Aydınlık gazetesi listesi.

LİNK : https://www.aydinlikgazete.com/m/mansetler/iste-donanmadaki-60-kisilik-cemaat-kadrosu-h35858.html

Ek 2-Cihat Yaycı’nın bir astsubayın ölümünü ört bas ettiği iddia edilen 2010 tarihli Taraf gazetesi manşeti.

bilgiseli.txt