TSK DOSYASI /// YAVUZ SELİM DEMİRAĞ : PİLOTLARIMIZA NE OLDU ???


YAVUZ SELİM DEMİRAĞ : PİLOTLARIMIZA NE OLDU ???

Günlük haber bültenlerinde etkili ve yetkililerin tekmili birden "FETÖ ile mücadelemiz kararlılıkla devam ediyor" klişesini kullanır. FETÖ’nün TSK’da en önemli ayağı GATA ile ilgili tek yapılan "Külliyen kapatmak" oldu. Yüzlerce pilotun uçuş ehliyetini alan çürük raporu yazan kelimenin tam anlamı ile "ÇETE" gibi çalışan FETÖ’nün doktorları serbestçe geziyor. GATA mezunu ve Türkiye’nin önemli psikiyatristlerinden Dr. Semih Dikkatli’nin tesbitlerini paylaşalım.

TSK neden pilotsuz kaldı?

“Ben GATA mezunu ve oradan emekli olma şerefine nail olmuş bir Emekli Hava Tabip Yarbayım. Uzmanlık alanım Psikiyatri olsa da ayrıca bir de "Uçuş Doktoru" unvanına sahibim. Okuldan mezun olduğumda ilk görev yerim Balıkesir 9’ncu Ana Jet Üs Komutanlığıydı. Ege üzerinde onlardan habersiz sinek uçamazdı. Hepsi her an harbe hazır müthiş pilotlardı. Bosna Savaşı sırasında altı ay İtalya’da NATO üssünde çeşit çeşit uçak ve helikopterlerin pilotlarının sağlıklarıyla ilgilendim. F-16 filomuzun pilotları o sırada havada 2-3 kez yakıt ikmali yapar 8-10 saat havada kalırlardı. Aşağıda füze tehdidi varken bile tek saniye tereddüt etmezler kimsenin uçak indirip kaldıramadığı hava koşullarında çekinmeden uçuş yaparlardı. Birçok NATO tatbikatında Türk filolarının doktorluğunu yaptım. Onların diğer ülke pilotlarından hem atış hem de yetenek açısından ne kadar üstün olduğunu gördüm. Tüm bu görevlerim sırasında hep hava pilotlarla çalıştım. Ardından Güneydoğu bölgesinde 4 yıl çalışma şansı buldum. Bu sırada çeşitli görevlerle Kara Kuvvetlerimizin kahraman ve cesur pilotlarıyla bölgede birçok kez uçma onurunu yaşadım. Kelle koltukta mücadele eden bu kahramanlara saygı duydum. Ardından önce Etimesgut Asker Hastanesinde pilotaj muayenelerine katıldım. Uçuş Doktoru bir psikiyatr olarak onların ruh sağlıklarının uçmalarına uygun olup olmadığı kararlarını verdim. Uçuş heyetinde bazı durumlara itiraz ettim ve hiç alışılmadık bir biçimde bir buçuk yıl sonunda Sağlık Komutanlığının kapanmış bir şubesinin olmayan masasına atandım. Aslında bir nevi açığa alındım. Lafın özü çalışmamız istenmiyor gibiydi. Ancak bazı değerli komutanlar sayesinde yoktan bir şube yarattık. TSK Sağlık Yeteneği Yönetmeliği TSK Personeli Sağlık Muayene Yönergesi PDR Yönergesi ve birçok uygulama emirleriyle çalışmalarımıza başladık. Hava Harp Okulları öğrencilerinin sağlık yoluyla yaşadığı gariplikler için mücadele ettik. Sonra bu FETÖ denilen alçakların birçok kara pilotumuzu sağlık gerekçeleriyle harcamak için nasıl uğraştıklarını gördük. "Pilotaj Görevine devam edemez" raporu düzenlenen pilotlarımıza binlerce saat uçuşun ardından işitmelerinde oluşan kayıp için "rahatsızlığı askerliğin sebep ve tesiriyle meydana gelmemiştir" raporu verdikten sonra bu kahramanlarla dalga geçerek "nereden bileyim kulaklarını diskoda sağır etmediğini" diyen doktorlar gördük. Bu hadiseyi yine genelkurmay adli müşavirliğine yazdığımız ayrıntılı bir yazı ve onların da desteğiyle atlattık ve pilotlarımızı görevine iade ettik. Sonra kardiyoloji kliniklerinde elenen pilotlarımızın elenmesinin önüne geçmek için çaba sarf ettik ve birçok raporu kontrol muayenesine göndererek pilotlarımızın göreve iadesini sağladık. Onların haksız ekolarla tanılar konulduğunu ilaç verilerek verilerinin bozulduğunu sonradan öğrendik.

Tüm askeri hastaneleri sağlık kurullarını çeşitli defalar denetledik ve birçok sahte raporu tespit ederek sorumlularını adalete teslim ettik. Sonra ne mi oldu? Sağlık Komutanlığı Kurmay Başkanı Kurmay Albay Mustafa Uluçakar’ın öncülüğünde askeri sağlık sistemindeki FETÖ uzantıları hakkında rapor hazırlama işine giriştik ve karşılığında Uluçakar Albay emekli edildi ve ben de rapor şubeden GATA’ya atandım. GATA’da psikiyatri kliniğinin heyet üyesi olarak göreve başladım ve burada bazı meslektaşlarımla verilen bazı atama raporlarının sınıf değişikliği raporlarının tuhaflıklarını fark ettik ve heyette kuş uçurmaz hale geldik ve tabi ki sonuç olarak bazılarımız heyetten uzaklaştırıldık. O sırada Ergenekon kumpasıyla tutuklanan Nejak Bek Korgeneralin çok değerli oğlu çok iyi bir nörolog olan Semai Bek heyetin çok dikkatli bir üyesiydi ve onun başına gelenler de ortadadır. Bu arada sağlık kurulları aracığıyla birçok subay astsubay tasfiye edilmeye çalışıldı ve benim gibi birçok vatansever askeri doktor onlara direndi. Evet aramızda FETÖ’cü serefsizler vardı ama sistemin içinde harika doktorlar da vardı. Şimdi sistemde ne pilotlar ne de doktorlar kaldı. Okullarımız kapatıldı ve şimdi emekli pilotları tekrar kazanmaya çalışıyoruz.

Yazık ki ne yazık…

Çok geç olmadan Harp Okullarını askeri liseleri GATA’yı ve askeri hastaneleri açmazsak daha çok emekli askerlerden yardım isteriz. Bu arada eminim benim gibi birçok askeri doktor askeri pilot ve diğer tüm branşlardan rütbeliler devleti için her an göreve hazırdır. Bugün çeşitli vesilelerle yakından tanıdığım kahraman pilotlarımızı anmak istedim. Bu vesileyle tüm hava şehitlerimizi saygıyla anıyorum. Ruhları şad gözleri ufukta olsun.”

Emekli Hava Tabip Yarbay

Semih Dikkatli

Uçuş Doktoru ve Psikiyatri Uzmanı

Bu konuya devam edeceğiz…

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/pilotlarimiza-ne-oldu-52948yy.htm

TSK DOSYASI /// MEHMET ALİ GÜLLER : TÜRK ORDUSUNA DARBENİN 4. AŞAMASI


MEHMET ALİ GÜLLER : TÜRK ORDUSUNA DARBENİN 4. AŞAMASI

27 Haziran 2019 Perşembe

“Güçlü ordu güçlü Türkiye” demektir… Ordu yurt savunması içindir ve “güçlü ordu” düşmanı caydırır! Yani ordunuzun güçlü olması savaşmaya gerek kalmamasının da sigortasıdır. Barış iklimleri ordunuzun silahınızın olmadığı iklimler değildir; tersine güçlü ordunuzun ve etkili silahlarınızın olduğu iklimdir.

Ve güçlü ordu en gelişmiş organizasyon olarak deprem gibi ulusal afetlerle mücadeledeki belirleyici rolünden dış politika hedefinizi gerçekleştirmenin aracı olmaya kadar pek çok öneme sahiptir.

Kısacası ordu milletin gözü gibi koruması gereken bir kurumdur. Oysa tersine bizzat milletin temsilcilerince orduya darbe üstüne darbe vuruluyor!

1. aşama: Ergenekon- Balyoz kumpasları

AKP-FETÖ işbirliğiyle yürütülen Ergenekon- Balyoz kumpasları Türk ordusuna darbenin 1. aşamasıydı.

21. yüzyılda AKP şeklinde partileşen tarikatlar koalisyonu 1. Meşrutiyet’ten beri kendilerine engel gördükleri “milli ordu”yu tasfiye etmek için ABD’nin de desteğiyle darbenin 1. aşamasını başlattılar.

“Askeri vesayetten kurtulmak” diye propaganda ettikleri darbenin 3 hedefi vardı:

a. Türk ordusunu ABD-AKP-FETÖ siyasetlerine itiraz edemez hale dönüştürmek.

b. NATO’ya mesafeli Avrasyacı komutanları tasfiye etmek.

c. “Komutanın değil imamın emrine itaat eden” subayların önünü açmak onları yükseltmek…

2. aşama: FETÖ darbe girişimi

1. aşama belli ölçülerde başarılı oldu ve AKP’nin YAŞ desteğiyle pek çok FETÖ’cü subay hızla yükseldi general oldu…

Ve o generaller AKP ile FETÖ’nün ayrışmasında 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulundular.

Fakat FETÖ’nün darbe girişimi hükümete olduğu kadar TSK’ye de darbe girişimiydi. Neyse ki gerçek subayların kararlı mücadelesinin öncülüğünde püskürtüldü.

3. aşama: ‘Allah’ın lütfu’ dönemi

FETÖ’nün darbe girişimi AKP’ye göre “Allah’ın lütfu”ydu. Darbe girişimini fırsata çevirip Türk ordusunu parçaladılar!

Gerçek anlamıyla parçaladılar orduyu parçalara bölüp bakanlıklara dağıttılar: Jandarma ve Sahil Güvenlik’i TSK’den koparıp İçişleri Bakanlığı’na bağladılar. Askeri hastaneleri TSK’den alıp Sağlık Bakanlığı’na bağladılar askeri okulları kapattılar ve harp okullarını tek bir üniversite çatısı altında birleştirip sivil rektöre bağladılar. Bazı askeri birimleri kapattılar “şehir dışına çıkarıyoruz” diyerek arazilerine el koydular. Yüksek Askeri Şura’yı “mini Bakanlar Kurulu”na çevirdiler; kimin general olacağına dışişleri adalet hazine ve eğitim gibi ilgisiz bakanlar karar verecekti!

4. aşama: Askerlik yasası

Ve Türk ordusuna darbenin 4. aşamasını da TBMM’den çıkardıkları “askerlik yasası” ile uyguladılar. Yeni askerlik yasasına göre askerlik artık 6 ay olacaktı “bedelli askerlik” sürekliydi ve parası olan bedelini ödeyerek o 6 ayı da yapmayacaktı…

6 aylık askerlik ve sürekli bedelli askerlik birisi hemen ikisi zaman içinde üç sonuç doğuracaktır:

a. Ordunun yarıya yakını bir anda terhis olacak.

b. TSK’nin “halk ordusu” özelliği ortadan kalkacak.

c. TSK’nin “milli ordu” karakteri aşınacak.

Sonuç

TBMM’den geçen Erdoğan’ın hızla onayladığı ve Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren yasanın ne anlama geldiği açıktır:

1. Ordunun yarısının terhis edilmesi ancak mütareke dönemlerinde görülebilir!

2. Askerliğin 6 aya inmesi ve sürekli bedelli olması pratikte askersizlik demektir!

3. Darbenin bu son aşaması doğuracağı sonuçlar itibarıyla Türk ordusuna vurulmuş en büyük darbedir!

LİNK : http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1458677/Turk_ordusuna_darbenin_4 ._asamasi.html

TSK DOSYASI : ‘Milli Ordu’ yerine ‘Hükümet Ordusu’


‘Milli Ordu’ yerine ‘Hükümet Ordusu’

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/milli-ordu-yerine-hukumet-ordusu-245189h.htm

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, bugünkü yazısında YAŞ’ın yeni yapısını değerlendirerek, "Açık ki, bugünkü terfi düzeni “Milli Ordu” yerine “Hükümet’in Ordusu” algısını resmen yerleştiriyor. " dedi.

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, bugünkü yazısında son Yüksek Askeri Şura’da alınan son kararları ve YAŞ’ın yeni yapısını değerlendirdi. Terkoğlu, TSK’daki terfi sisteminin tek hakiminin hükümet olduğunu belirterek, "Artık bakan teklif ediyor, diğer hükümet üyeleri el kaldırıyor, askerler uygun bulmasa da terfi kararları alınıyor. TSK’nin geleceğinde Maliye Bakanı Damat’ın oyu önemli, 40 yıl asker üniforması giymiş orgeneralin görüşü önemsiz hale geldi. Askerler ne düşünürse düşünsün, ordunun teamülleri ne olursa olsun, hükümet kendi istediği orduyu kuruyor." dedi.

Bugünkü terfi düzenin ‘Milli Ordu’ yerine ‘Hükümet’in Ordusu’ algısını resmen yerleştirdiğini ifade eden Terkoğlu, "binlerce yıla dayanan ordu geleneğini bir kararnameyle bozarak hükümetleştiriyoruz." dedi.

Barış Terkoğlu’nun yazısının tamamı şöyle:

‘Milli Ordu’ yerine ‘Hükümet Ordusu’

Kullanırız ama pek bilmeyiz. “Şerh” sözünü Arapçadan aldık. Nişanyan’ın etimoloji sözlüğünde ilk anlamı için “açma, yarıp içini çıkarma”, ikincisi için “açıklama, yorumlama” yazıyor. İki anlam aslında birbirine bağlanıyor. Diyanet’in İslam Ansiklopedisi’nden “kesilen hayvanların iç organlarına bakarak yorum yapma”nın İslam’dan da eski bir fal geleneği olduğunu öğreniyoruz.

“Şerh”i en çok ağustos ve aralık aylarında duyardık. Sebebi var. AKP, 2002 yılının kasım ayında iktidara geldi. Bir ay sonra Yüksek Askeri Şûra’yı (YAŞ) taze başbakan Abdullah Gül yönetiyordu. Bir ilk oldu. Cemaat mensubu subayların ihracına dönemin başbakanı Abdullah Gül ve savunma bakanı Vecdi Gönül itiraz etti. Sonuç, oyçokluğu ile belirleniyordu. Şûra’da 15 asker ve 2 hükümet üyesi vardı. Eller kalktı. Askerler kazandı. Gül, karara şerh düştü. Erdoğan, Gül’ün demokratik hakkını kullandığını belirterek “kurallarauygun” dedi. O YAŞ’tan 6 yıl sonra Ergenekon kumpasına atılan o “şerh” için General Tuncer Kılınç, “hükümetin TSK’ye ilk meydan okuması ve ilk yumruğudur” diyecekti. “Şerh”, TSK’nin kurumsal teamülleri ile AKP-FETÖ ittifakının hedeflerinin karşılaşmasıydı. “Zamanı gelecek” mesajıydı. YAŞ’lar yıllarca hep “şerh”li geçti.

Şimdi soruyoruz ya… FETÖ ile mücadelede öne çıkan Cihat Yaycı ya da Mehmet Yüzbaşıoğlu neden terfi edemedi? “Afrin kahramanı” olarak tanıtılan İsmail Metin Temel ile çalışan Hakan Atınç, Mustafa Barut ve Erdal Şener neden emekli edildi? Kumpas davalarında hedef alınan Celalettin Bacanlı ve Sırrı Yılmaz gibi generaller ya da Bülent Olcay, Berker Emre Tok, Cemalettin Bozdağ, Şafak Duruer gibi amiraller neden gönderildi?
Hepsi bir buçuk saatte biten YAŞ’tan sonra hâlâ asıl meseleyi konuşmuyoruz.

YAŞ adım adım partileşti

15 Temmuz’dan sonra 150 civarında general ve amiral FETÖ gerekçesiyle ihraç edildi. Hükümet ise bunu gerekçe göstererek TSK’nin teamüllerine dayanan kuralları değiştirdi.
Darbe öncesinde 1612 Sayılı YAŞ Kanunu’nun 2. maddesi şöyleydi:
“YAŞ üyeleri; Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Kuvvet Komutanları, Ordu Komutanları, Jandarma Genel Komutanı, Donanma Komutam ile Silahlı Kuvvetler kadrolarında bulunan orgeneral ve oramirallerdir…”
Bu, 15 şûra üyesinden 13’ünün asker olması anlamına geliyordu. Kontrol askerlerdeydi. Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminden sadece 10 gün sonra, yani 25 Temmuz 2016’da, yayımladığı 669 sayılı KHK ile kuralı şöyle değiştirdi:
“YAŞ üyeleri; Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Başbakan Yardımcıları (5 kişi), Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve Milli Savunma Bakanıile Kuvvet Komutanlarıdır.”
Bu; 10 hükümet üyesine karşılık 5 asker demekti.

15 Temmuz 2018 tarihli kararnameyle YAŞ’ın yapısı yeniden düzenlendi. Buna göre YAŞ üyeleri: Cumhurbaşkanı yardımcıları, Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Hazine ve Maliye Bakanı, Milli Eğitim Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı ile Kuvvet Komutanları oldu. Cumhurbaşkanı ise “gerekli gördüğü hallerde” toplantıya katılıyor. Yeni düzenleme ile Cumhurbaşkanı dışında YAŞ, 7 hükümet üyesi ve 4 asker üye haline geldi. Yetmedi… Terfileri belirleyen 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nun 49. maddesi daha önce “Genelkurmay Başkanının teklifi ve Yüksek AskeriŞûra’nın üçte iki çoğunluğunun kararı ile…” şeklindeydi. 1 Aralık 2018 tarihinde kabul edilen 681 sayılı KHK ile “Genelkurmay Başkanlığı’nın görüşü alınarak Milli Savunma Bakanı’nın teklifi üzerine Yüksek Askeri Şûra’nın üçte iki çoğunluğunun kararı ile…” olarak değiştirildi.

Bu, TSK’deki terfi sisteminin tek hâkiminin hükümet olması demek. Artık bakan teklif ediyor, diğer hükümet üyeleri el kaldırıyor, askerler uygun bulmasa da terfi kararları alınıyor. TSK’nin geleceğinde Maliye Bakanı Damat’ın oyu önemli, 40 yıl asker üniforması giymiş orgeneralin görüşü önemsiz halegeldi. Askerler ne düşünürse düşünsün, ordunun teamülleri ne olursa olsun, hükümet kendi istediği orduyu kuruyor.

‘Bankamatik memurunu seçtiler’

Durumu sorduğum eski Askeri Hâkim Ahmet Zeki Üçok, ordunun kritik isimlerinin tasfiyesini “TSK’nin ihtiyaçları ile hükümetin kendilerini güvendehissettirecek kişilerin örtüşmediğinin göstergesi. Hükümet kendini güvende hissetme tercihini üstün kıldı” sözleriyle değerlendiriyor.
Gelinen noktayı da şu çarpıcı örnekle anlatıyor:
“2 yıldır kadro kuruluş yönergesi olmadığı için herhangi bir faaliyette bulunamayan, adeta bankamatik memuru gibi çalışan bir albayın; Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda FETÖ ile mücadeleyi neredeyse tek başına sırtlayan ve askeri yargıyı FETÖ üyelerinden temizleyen bir başka albayın yerine terfi ettirilmesini de aynı refleksin neticesi olarak değerlendiriyorum.”

Üçok, YAŞ’taki terfilerde askeri hiçe sayan düzenlemeyi doğru bulmadığı gibi yeni bir model öneriyor:
“YAŞ’ın bu yapısı mutlaka değiştirilmelidir. YAŞ’taki asker üye sayısı en az 5 ve üzeri olmalıdır ki ‘üçte iki oranı’nın içerisinde yer alabilsinler. Buçözüm, askerler ve hükümet üyeleri arasında uzlaşmayı sağlayacaktır.”
Açık ki bugünkü terfi düzeni “Milli Ordu” yerine “Hükümet’in Ordusu” algısını resmen yerleştiriyor. Genelkurmay çatı iddianamesi ek klasörlerinde, haksız olmadığımızı gösteren ilginç bir belgeyi gazeteci Müyesser Yıldız ortaya çıkarmıştı. Genelkurmay Personel Başkanlığı’nın YAŞ çalışmaları arasındaki “bilgi notu dosyası”nda “çeşitli kaynaklar”ın amiral ve generallerle ilgili tespitleri not edilmişti. Bir asker için “Reis düşmanı” yazarken, bir başkası için“terfi etmeli, hükümet yanlısı, eşi türbanlı” ifadeleri yer alıyordu.

Okullarda çocuklara Balkanlar’ın kaybedilişini “ordunun siyasallaşması” ile açıklıyoruz. Sonra neredeyse binlerce yıla dayanan ordu geleneğini bir kararnameyle bozarak hükümetleştiriyoruz. İktidara kurban ettiğimiz TSK’nin geleceği konusunda, askere “sana sormadık” diyoruz. Umut edelim, bu dönemin muhasebesine de bir başka hezimet sebep olmasın. Her “şerh” çok güzel olmadı ama belki de her “şerh”te bir hayır vardı…

TSK DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : “BU ORDUYU TUĞGENERALLE DE İDARE EDERİM” DERSENİZ !…


MÜYESSER YILDIZ : “BU ORDUYU TUĞGENERALLE DE İDARE EDERİM” DERSENİZ !. .

12 Ağustos 2019 Pazartesi

Geçen Aralık’ta TSK Karargâhı ile 2’nci Ordu Komutanı Orgeneral İsmail Metin Temel arasında yaşanan anlaşmazlığın ardından Temel’in görevden alınmasıyla bu Ordu Komutanlığı boşaldı. 2. Ordu Komutanlığı’na 8 aydır 7’inci Kolordu Komutanı Korgeneral Sinan Yayla vekalet ediyor. 1 Ağustos’ta yapılan YAŞ toplantısında da 3’üncü Ordu Komutanı İsmail Serdar Savaş ile Ege Ordusu Komutanı Abdullah Recep’in görev sürelerini tamamlayıp kadrosuzluk nedeniyle emekli edilmesiyle Orgeneralsiz kalan Ordumuzun sayısı 3’e çıktı.

Gerek Doğu gerek Suriye gerekse Ege ve Akdeniz’de kritik gelişmelerin yaşandığı bir süreçte birbirinden önemli olan bu Ordu Komutanlıklarına YAŞ kararlarıyla eş zamanlı atama yapılması beklenirdi. Olmadı. Yeni görevlendirmelerin geçtiğimiz Cuma günü açıklanacağı beklentisi de gerçekleşmedi.

Sıkıntı olduğu açık. Zira adı üzerinde buralar Ordu ve Orgeneral atanması gerekiyor. Ancak şu anda tek bir Orgeneral var İsmail Metin Temel. 15 Temmuz’da darbecilerle mücadelesi aylarca konuşulmuş ardından “Afrin kahramanı” ilân edilmişken Genelkurmay’da pasif bir göreve çekilen bu isim 3’üncü Ordu veya Ege Ordusu Komutanlığı’na atanır mı pek ihtimal verilmiyor. Geriye görev süresi 1 yıl uzatılan 2 korgeneral ile bu YAŞ’ta Korgeneralliğe terfi ettirilen tek isim olan İrfan Özsert kalıyor. Bu da demektir ki; En azından 2 ordunun başına Korgeneral getirilmesi ihtimali yüksek.

-Ege Ordusu Niye Hedefte?-

Bu yazıda Ege Ordu Komutanlığı’nın üzerinde durmak istiyorum.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan 1 yıl sonra kurulan bu Ordumuzun en büyük özelliği NATO’ya bağlı olmayan tek ordumuz olmasıdır.

Ege Ordusu’nun ilk komutanı 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yapılan seçimlerde Turgut Özal’ın karşısına Milliyetçi Demokrasi Partisi Genel Başkanı olarak çıkan Turgut Sunalp ikinci komutanı da Kenan Evren’di.

Sonrasında Çetin Doğan Hurşit Tolon Işık Koşaner Şükrü Sarıışık Necdet Özel Hayri Kıvrıkoğlu Nusret Taşdeler Abdullah Atay Galip Mendi gibi birçok önemli isim Ege Ordusu Komutanlığı yaptı.

Çetin Doğan Hurşit Tolon Şükrü Sarışık ve Nusret Taşdeler’in kumpas davalarda tutuklanıp hapis yattığını keza Balyoz kumpasında “TSK’nın Ege ve buradaki adalar ile kayacıklar üzerinden Yunanistan’la kriz çıkarma planından” söz edildiğini de biliyoruz.

Şuraya geleceğim; Emperyalistler Ege Ordusu’nu hiçbir zaman kabullenmedi Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte 90’lı yıllardan itibaren de her fırsatta lağvedilmesini istedi.

Mesela 1997’de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan emekli olduktan sonra Mesut Yılmaz’ın Başbakanlığı döneminde Boğazlardan sorumlu Başbakanlık Başdanışmanlığına getirilen Oramiral Güven Erkaya Nisan 2002’de o zamanki Başbakanı merhum Ecevit’e “Ege Denizi’nde Barış İçin Gizli Aksiyon” başlıklı bir plan sundu. Üç ayaklı planın ikinci kısmı Ege Ordusu’yla ilgiliydi ve “Türkiye’nin bu orduyu lağvetmesinden sonra Yunanistan’ın Ege’deki adalarını silahsızlandırması ve adalar üzerindeki hava sahasını da 10 mil değil 6 mil ilân etmesi” öngörülüyordu.

Bunu inceleyen Ecevit tek yeni unsurun “Ege Ordusu’nun kaldırılması” olduğunu belirterek “İşte bu Türkiye’de yetkili resmi kurulların gündeminde yer alan bir konu değildir. Sayın Erkaya’nın kişisel düşünceleridir. Bugün devletin resmi gündeminde bu konu bulunmuyor ele alınmadı” dedi.

Plan medyada yayınlandığında Güven Erkaya’nın “Bir kopyasını da Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’na verdim. İntibaları genel olarak müsbet. Destekliyorlar” açıklamasından hareketle “Ege Ordusu’nun kaldırılmasına Genelkurmay’ın da sıcak baktığı” öne sürülünce Genelkurmay şu sert açıklamayı yaptı:

“Son günlerde bazı basın-yayın organlarında Ege Ordusu’nun kaldırılması ile ilgili olarak ‘Genelkurmay Başkanlığı’nın konuya sıcak baktığı’ yönünde haber ve yorumların yer aldığı görülmektedir. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu Ege Ordusu’nun kaldırılması konusunda hiçbir kimse ile görüş alışverişinde bulunmamış ve hiçbir ortamda bu yorumları destekleyecek bir beyanı veya iması olmamıştır. Ayrıca Genelkurmay Başkanlığı’nın gündeminde Ege Ordusu’nun kaldırılması ile ilgili herhangi bir konu yer almamaktadır. Basın ve yayın organlarında Ege Ordusu hakkında yer alan haber ve yorumlar yazarların kendi düşüncelerini ve değerlendirmelerini yansıtmaktadır. ”

Bu tartışmalarla birlikte meşhur “Rogers Planı” hatırlandı. Neydi bu plan? Kenan Evren’in 12 Eylül darbesini yaptıktan kısa bir süre sonra dönemin NATO Başkomutanı General Rogers’in “Asker sözü”ne güvenerek Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönmesi konusunda Türkiye’nin vetosunu kaldırmasıydı. İçeriği açıklanmayan Rogers Plan’ın görünürdeki amacı buydu gerçekte ise Ege Ordusu’ndan başlayarak TSK’nın tasfiyesini hedeflediği hep konuşulmuştu.

Ancak şu kesindi; Rogers Planı’nın kabul edilmesiyle Türkiye’nin yıllardır savunduğu “Önce Ege’deki sorunlar çözülsün sonra Yunanistan NATO’ya dönsün” tezi “Önce Yunanistan NATO’ya dönecek sonra Ege’deki sorunlar halledilecek” şeklinde ters-yüz olmuştu.

Ege Ordusu’nun lağvı 2003 yılından itibaren ise AB üzerinden gündeme geldi getirildi. AB’ye uyum sürecinde TSK’da gerçekleştirilecek “Örgütlenme modelinde”; “Ege Ordusu’nun kaldırılıp bu birliklerin 1’inci Ordu içinde yeniden organize edilebileceğinden” söz edilirken “Böyle bir düzenlemenin AB ve NATO açısından askeri bir gereklilik olarak gündeme gelebileceği gibi Yunanistan açısından da bir jest niteliği taşıyacağı” savunuldu vs.

-Tolon’un Uyarısı-

İşte böylesine önemli ve yaklaşık 40 yıldır hedefte olan bu Ordumuzun Komutanının da emekliye sevk edilip yerine hemen atama yapılmaması üzerine emekli Orgeneral Hurşit Tolon’la konuşma ihtiyacı duydum.

Tolon “Ege Ordusu’nun kuruluş amacı çok açık. Tevdi edilen görevler belli. Amaç görevler ve birlik sayısı değişmedikçe komutanın Orgeneral veya Korgeneral olması çok önemli değildir. Korgeneral de stratejik sevk ve idare makamıdır” dedikten sonra şöyle devam etti:

“Bu coğrafyada çevremizde bu kadar risk varken TSK komutasında büyük ölçüde indirim yapılması uygun mütalaa edilmemelidir. TSK’da hiyerarşi esastır. ‘Ben üsteğmenle tabur komutanlığı yaparım. ‘ derseniz TSK’nın omurgasıyla oynarsınız. Bu ne TSK’nın varlık sebebi ne de gelenekleri ile bağdaşır. Her rütbenin kazanımı vardır. Korgeneral ve orgenerallik rütbeleri stratejik kademelerdir. O yüzden de ‘Ben tuğgeneralle yönetirim. ‘ diyemezsiniz. ”

-Ya Karşımızdakiler “Jest” Olarak Algılarsa-

Toparlarsak; Üç endişem var.

Birincisi şu:

Bilindiği gibi “AKP-Cemaat” ortaklığı döneminde Kuvvet Komutanı olmak için Ordu Komutanlığı yapma şartı kaldırıldı.

Acaba şimdi de Ordu Komutanlığı yapmak için Orgeneral olma şartının kaldırılmasının altyapısı mı hazırlanıyor?. . Ki bunun sonu sadece Kuvvet Komutanları değil Genelkurmay Başkanı’nın da Orgeneral veya Oramiral olmasından vazgeçilmesine varabilir.

İkincisi; Türkiye’nin yönünü yeniden AB’ye çevirdiği açıklanırken acaba 2003’lerdeki gibi “AB ve NATO’nun askeri gerekliliği” uyarınca “Ege Ordusu’nun kaldırılması” da mı gündeme getirilecek?

Üçüncüsü; Bunların hepsi vehim olsa bile bundan sonra Ege Ordusu’nun Orgeneral değil Korgeneral ya da Tümgeneral veya Tuğgeneral rütbesinde temsil edilmesini ya karşımızdakiler “Türkiye’nin yeni bir jesti” sayıp yeni umutlara kapılırsa?!.

Müyesser YILDIZ

12 Ağustos 2019

TSK DOSYASI /// E. ALB. ERDAL SARIZEYBEK : TSK, baştan aşağı değişiyor kimseden ses çıkmıyor, neden ???


E. ALB. ERDAL SARIZEYBEK : TSK, baştan aşağı değişiyor kimseden ses çıkmıyor, neden ???

Emekli albay Erdal Sarızeybek, yeni kitabını anlattı: ‘Türk Ordusu Nereye’ kitabı geniş yankı uyandıran Sarızeybek, “Türk Ordusu’na içeriden tuzak kuruldu. Ordunun komuta yapısı, disiplini, hiyerarşisi bozuldu” dedi.

Erdal Sarızeybek, 1976’da Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu, 1978-96 arasında jandarmada sınır, eğitim ve iç güvenlik birliklerinde komutanlık yaptı. 1992’de Şemdinli Hudut Tabur Komutanlığı görevine atandı. Bugüne kadar pek çok kitap yazan Sarızeybek’in Destek Yayınları’ndan çıkan son kitabı Türk Ordusu Nereye, geniş yankı yarattı. Sarızeybek’le kitabını konuştuk.

‘YÜREĞİMDE BASKI VAR’

Türk Ordusu Nereye adlı kitabı yazma nedeniniz ne?

Bu kitabı yakın tarihimizdeki asker-siyaset-terör karanlığını aydınlatabilmek, her satırını günümüze ve gelecek nesillere ışık olması için yazdım. Ağır bir yük var omuzlarımda, yüreğime baskı yapıyor. Sıkıntının kaynağında 30 yıl şerefle hizmet ettiğim Türk Ordusu yatıyor. Bugün Türk Ordusu baştan ayağa değişiyor ama kimseden ses çıkmıyor, neden? 15 Temmuz’dan sonra ordunun komuta yapısı, disiplini ve hiyerarşisi bozuldu. Askeri okullar kapatıldı. Askeri sağlık sistemi kökünden değişti. Türk Ordusu’ndaki atların ve köpeklerin dahi kendi hekimleri (veterinerleri) varken, çarpışan Mehmetçiklerin askeri hekimleri yok.

‘SIRTINDAN HANÇERLENDİ’

Bu yapılanları nasıl yorumluyorsunuz?

Gerek kod Ergenekon kumpası gerekse 15 Temmuz darbe girişimi, her ikisinde de Türk Ordusu çok ağır darbe aldı. İstediğiniz kadar ‘15 Temmuz zaferdir’ deseniz de komutan heyeti dağılmış olan ordudur; askeri okulları kapatılmış olan ordudur, Türk Ordusu bu kalkışmayla kendi içinden ve sırtından hançerlenmiştir.

‘BU SİYASETLE BİTMEZ’

Neden ordu hedef oldu?

Türkiye’yi hedef almış BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) gibi küresel projelerin işleyişinde en büyük engel olarak ordumuzun görüldüğü anlaşılabiliyor. Bu BOP nedir diye sorduğunuzda da karşımıza dört büyük ülkeyi parçalamayı hedeflemiş sözde büyük Kürdistan ya da Ermenistan ya da büyük İsrail şeklinde çeşitli kılık ve isimler altında kendini gösteren projeler çıkıyor. Meselenin düğüm noktası da bu. Türk Ordusu 30 yıldır bu projenin silahlı ayağı olan PKK terör örgütüyle mücadele ediyor ama bir türlü istediği sonuca ulaşamıyor. Bu da bize Tük Ordusu’na içeriden tuzak kurulmuş olduğunu gösteriyor. Soruyorum kendime, şimdi dahi istese ‘Türk Ordusu bu terörü bitirebilir mi’ diye… Hayır, bu siyasetle Türkiye terörü bitiremez…

Hainlerle çatışmadık mı?

Çatıştık. Bu mücadelede şehit vermedik mi? Verdik. Yıllar geçti, sonuç ne oldu? 2002’de Irak’ta sıkıştırdığımız sayıları iki 3 bin olan teröristler, şimdi sınırları aşıp Suriye’de sayıları yüz bini aşkın bir güce dönüştürüldü; yakındır onların da Barzani gibi bağımsızlık referandumuna gitmesi… Peki nasıl oldu bu iş, kim yaptı bunu kim?.. Asker polis jandarma teröristle elbette mücadele etti ama ülkeyi yönetenler terör üzerinden siyaset yaparak aldığı yanlış karar ve yaptığı yanlış uygulamalarla terör bitmiyor ve bu süreç hâlâ işliyor. Bu durumda dünyanın en güçlü ordusu da olsanız, tüm çabanız boşadır, çünkü bu süreç içimizden işletiliyor.

“BU OLAY ÇOK ÖNEMLİ’

Orduya karşı girişilen olaylara müdahil oluşunuz Manisa İl Jandarma Komutanı’yken başladı ve dönemin Meclis Başkanı Bülent Arınç’la karşı karşıya geldiniz… Bu olayı özetler misiniz?

Bu Arınç olayı çok önemli. Çünkü soruşturmaya konu olan bu silahsız örgüt din kisvesi altında teşkilatlanmıştı. Dernek ve vakıf şeklinde örgütlendiği ortaya çıkmıştı. Bu örgütün anayasal düzene karşı yapılanmış bir teşkilat olduğunun kavranması çok kolaydı. Arınç evi hikayesi bir kenara bırakılıp savcılıklarca bu yapı üzerine gidilmesi gerekirdi ama olmadı, gidilmedi. O süreçte, Ankara’da Fetullah Gülen hakkında açılmış olan soruşturmaya bu dosya zamanında dahil edilmiş olsaydı, belki de verilmiş kararlar şimdikinden farklı olacaktı. Gülen örgütü bugünkü gibi devlet içinde devlet olamayacaktı.

Arınç’ın annesinin evi aranacaktı…

Arama kararı veren mahkeme Arınç’ın olası müdahalesi sonucu kararını iptal ettiğinden ev aranamadı. Bir ülkede yasa hakimiyeti varsa yasalar konuşacaktır ama bu olayda ne yazık ki Arınç konuştu.

Arınç bilerek ya da bilmeyerek TSK’ya yönelik operasyonları (Ergenekon ve Balyoz) tetikledi mi?

Bu noktada dikkat çeken husus, Yalçın Tanfer isimli karanlık bir kişinin Bülent Arınç’ın annesi üzerine kayıtlı bir evin yasa dışı bir yapıyla ilgisinin araştırıldığı dönemde Manisa’da neden ortaya çıkmış oluşudur. Bu kişi üzerinden gidilerek aydınlatabilecek çok karanlıklar var. En başta Bülent Arınç’tan yola çıkarak Gülen örgütü çözülebilir. Yalçın Tanfer’den yola çıkarak kod adı Ergenekon davası çözülebilir. Tuzakları bulup yok etmeye doğru bir adım atılmak isteniyorsa eğer Manisa’dan başlanmalıdır.

‘GERÇEĞE ULAŞMAK İÇİN’

Arınç dosyası nerede?

Bu dosya hâlâ Manisa Adliyesi’ndedir. AKP hükümet engelleme yapmaz ise hâlâ gerçeğe ulaşmak için izlenecek yollar elbette ki vardır.

‘ORDUYA ZARARDAN BAŞKA HİÇBİR YARARI YOK’

Sarızeybek, son uygulamaları “Jandarma, İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Orduya zarardan başka hiçbir yararı olmayacak olan ‘yedek astsubaylık’ sistemi getiriliyor. Tank Palet Fabrikası yabancılara satıldı. Şimdi de sıra askerlik sistemine geldi” diye eleştirdi.

FETÖ kılık değiştirip yakında yeniden karşımıza çıkacaktır

Türkiye’nin geldiği şu noktadan sonraki süreçleri nasıl görüyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu noktada dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un kod Ergenekon kumpasıyla ilgili olarak ‘Hedef Türk Ordusu ve Türkiye Cumhuriyeti’ dediğini biliyoruz. Buradan FETÖ’nün yarınki hedefinin Cumhuriyet olacağını, buna giden yolun da anayasadan geçtiğini görebiliyoruz. Bu demektir ki FETÖ bu hedefine ulaşabilmek için mutlaka başını gömdüğü kumdan çıkaracak ve bu kez silahlı terör örgütü olarak değil, medya desteğinde sivil toplum örgütü olarak yani kılık değiştirerek çok yakın zamanda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin karşısına yeniden çıkacaktır.

Niye artık silahlı değil?…

Çünkü kendine hedef aldığı Cumhuriyet silahlı değil, bütün gücü anayasada. Bu anayasayı Cumhuriyet’in altından çekip alabilirseniz silah kullanmaya artık gerek kalmıyor, temel direkleri zaten yıkılmış oluyor, mesele bu. Bu bir kehanet mi derseniz, değil, birlikte başladığımız bu yolculuğun sonunda karşımıza çıkan bir sonuçtur. Bunu açıklamak da bizim, ordumuza devletimize ve milletimize bir vefa borcumuzdur. Şimdi ülkemizi yönetenlerin dikkatine bu bilgileri sunuyorum, ‘anayasaya dikkat’ diyorum, anayasaya dikkat!..

Bu kitabı ibret olsun diye yazdım

Son kitabı “Türk Ordusu Nereye?”yi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ithaf eden Sarızeybek, FETÖ kumpasları için şöyle dedi: “İşte ben ‘Türk Ordusu Nereye’ adlı kitabımda ordumuza kurulmuş tuzağı anlatıyorum, ibret alınsın, bir daha aynı tuzağa düşülmesin diye.”

TSK DOSYASI : Deniz Kuvvetleri’nden manifesto gibi kitap


Deniz Kuvvetleri’nden manifesto gibi kitap

"Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı, Türkiye’nin neden Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi gerektiğiyle ilgili bir çalışma yaptı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından kitaplaştırılan çalışmada, Türkiye’nin ‘itiraz eden devlet konumunda bulunmayı bırakması’ istendi. "

TEVFİK KADAN/ AYDINLIK

Doğu Akdeniz’i dünyanın en çekişmeli bölgelerinden biri yapan başlıca sebep, ekonomik potansiyeli. İçinde barındırdığı doğalgaz, petrol ve gaz hidratların miktarı, kıyıdaş ülkeleri rahatça üst lige taşıyacak seviyede. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi verilerine göre, halen bölgede keşfedilmeyi bekleyen 10 trilyon metreküplük doğalgaz rezervi bulunuyor.

Bölgedeki zenginlik bununla da sınırlı değil. Doğu Akdeniz’deki balık potansiyelinin de gerekli kotalar koyulduğunda ciddi bir ekonomik girdiye dönüşebileceği değerlendiriliyor. Türkiye, şuan Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB)’ni ilan etmediği için kota belirleyemiyor, kota olmayınca da karasuları dışındaki gemileri engelleyemiyor. Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’e göre, bu bölgede sadece orkinos avcılığından kaybımız 400 milyon doların üzerinde.

Türkiye, her ne kadar örf ve adet hukuku gereği bölgedeki hakları korumaya çalışsa da, MEB ilanının çok çeşitli alanlarda ülkemize katkı sunacağı değerlendiriliyor.

İşte tam bu konuda, Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın yaptığı bir çalışma, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından kitaplaştırıldı. “Sorular ve Cevaplar ile Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı” ismini taşıyan kitap, Doğu Akdeniz’deki hukuki çerçeveyi çizerek, MEB ilanı ile kıyıdaş ülkelerin elde edeceği kazanımları gösteriyor. Tümamiral Yaycı’nın çalışmasından dikkat çeken bölümler şöyle:

BALIKÇILIK KOTASI

Yaycı, kitabında Suriye, Mısır ve GKRY bayraklı balıkçı teknelerinin karasularımızın hemen dışında avlandıklarına dikkat çekerek, MEB ilan etmediğimiz için caydırıcı müeyyideler uygulayamadığımızı belirtiyor. Cezayir, İspanya, Libya ve Malta’nın balıkçılık koruma bölgesi, GKRY ve Fas’ın da MEB ilanı ile bu alanda düzenlemeler yaptığını belirten Yaycı, Türk balıkçılarının Akdeniz’de yürüttüğü faaliyetlerden dolayı milyonlarca avro para cezası ödediğini hatırlatıyor. Yaycı’ya göre, MEB ilanı ya da balıkçılık koruma bölgesi belirlemeden, üçüncü ülke balıkçılarının engellenmesi mümkün değil.

ÇEVRENİN KORUNMASI

Son dönemde denizlerin giderek çevre siyasetinin bir parçası olarak görüldüğünü, bu kapsamda da, denizlere yönelik menfaatleri bulunan devletler tarafından deniz çevresinin korunmasına yönelik projelerin bir çeşit sahiplenme aracı olarak kullanıldığını belirten Yaycı, çevre projelerinin politik çıkarlar doğrultusunda istismar edildiğini söylüyor. Yunanistan ve GKRY’nin de benzer girişimlerle Doğu Akdeniz’i sahiplenmeye çalıştığını belirten Yaycı, ilan ettiğimiz acil müdahale sınırlarımız dahilinde deniz çevresini ve muhafaza etme yükümlüğümüzü yerine getirmemiz gerektiğini vurguluyor.

SUNİ ADALAR

Kitapta, MEB ilanı ile elde edeğimiz haklardan birisi de şöyle özetlenmiş:

-Suni adaların, ekonomik amaçlar için kurulan tesis ve yapıların ve yine, kıyı devletinin haklarının kullanılmasına müdahale edebilecek nitelikteki tesis ve yapıların yapılması, yapılmasına izin vermek, yapılmasını düzenlemek, işletmek ve kullanmak hakkını kıyı devleti münhasıran haizdir.

-Kıyı devleti, bu suni ada, tesis ve yapılar üzerinde gümrük, maliye, sağlık, güvenlik ve göç konularının düzenlenmesi yetkisi de dahil olmak üzere, inhisari yetkilere sahiptir. Bu ada, tesis ve yapılar çevresinde, 500 metreyi aşmamak koşuluyla uygun olacak bir genişlikte, güvenlik bölgeleri kurulabilir.

BİLİMSEL ARAŞTIRMA

1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’ne göre MEB’de bilimsel araştırma izninin kıyı devletin iznine tabi olduğunu vurgulayan Yaycı, şu önemli bilgiyi paylaşıyor:

“Sahildar devlet MEB’de araştırmada bulunmadığı veya buranın doğal kaynaklarını işletmediği takdirde hiç kimse, sahildar devletin rızası olmadan bu çeşit faaliyetlere girişemez. Sahildar devlet, egemenliğine karşı yapılan bu tür faaliyetleri durdurmak için gerekli tedbirleri alabilir, ve egemenliğine tecavüz edenleri ulusal mevzuatına göre yargılayabilir.”

TEK TARAFLI MEB İLAN EDİLEBİLİR Mİ?

Tümamiral Yaycı, çalışmasında MEB ilanının tek taraflı yapılamayacağına ilişkin iddialara da yanıt veriyor. Tek taraflı MEB ilanına aykırı bir hükmün bulunmadığını vurgulayan Yaycı, Karadeniz’de herhangi bir sınırlandırma anlaşması yapmadan 200 millik MEB alanımızı ilan ettiğimizi belirtiyor. Doğu Akdeniz’de ise Fas, Suriye, Libya ve Lübnan’ın benzer şekilde MEB ilan ettiğine dikkat çekiyor.

TERS YÖNDEKİ ADALARIN DENİZ YETKİ ALANINA ETKİSİ

Yaycı’nın kitabında ayrıntılı incelediği konulardan birisi de ters yöndeki adaların deniz yetki alanlarına etkisi. Çünkü bu konu, Türkiye için özellikle önem taşıyor. Yunanistan, 7 kilometrekarelik Meis Adası gerekçe göstererek Doğu Akdeniz’deki 148 bin kilometrekarelik deniz yetki alanımızı çalmaya çalışıyor. Yaycı ise bu tezi Uluslararası Adalet Divanı ve Hakem Heyeti kararları ile yıkıyor. Kuzey Denizi Davası (1969), İngiltere-Fransa Davası (1977), Gine-Gine Bissau Davası (1983), Libya-Malta Davası (1984), Libya-Tunus Davası (1984), Eritre-Yemen Davası (1999), Romanya-Ukrayna Davası (2009) ve Bangladeş-Myanmar Davası (2012) gibi pek çok davayı inceleyen Yaycı, “Bu kararlar çerçevesinde, Ege’de ters tarafta bulunan Yunan adaları ile Doğu Akdeniz’de Türkiye kıyılarına yakın mesafede bulunan Meis Adası’nın karasuları dışında herhangi bir kıtasahanlığı veya MEB’e sahip olamayacağı aşikardır” diye yazıyor.

ADIM ADIM DE FACTO

Tümamiral Yaycı’nın önemli tespitlerinden birisi de Doğu Akdeniz’de son dönemde geliştirilen enerji nakil ve boru hattı projeleriyle ilgili.

East-Med ve EuroAfrica Interconnector hattı gibi projelerin Yunanistan ve GKRY tezleri doğrultusunda hazırlandığına dikkat çeken Yaycı, şu ifadeleri kullanıyor:

“Hak ve menfaatlerimizin fiili durum yaratılmak suretiyle yok sayılmasına gayret edildiği ve Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapseden sözde Seville Haritası’nın adım adım ‘de facto’ gerçekleştirilmeye başlandığı görülmektedir.”


Yunanistan ve GKRY’nin hedefi

EN KÖTÜ SENARYO
Yaycı’ya göre Doğu Akdeniz’deki en kötü senaryo ise Yunanistan-Mısır ve Yunanistan-GKRY arasında deniz yetki alanların paylaşımına dair anlaşmaların imzalanması. Bu durumda öngördüğümüz 189 bin kilometrekarelik yetki alanımızın 41 bin kilometrekareye düşeceğini belirten Yaycı, kitabını şu sözlerle bitiriyor: “Kıyıdaş yönetim/devletler tarafından yapılan karşıklı MEB anlaşmalarına daima itiraz eden devlet konumunda bulunmak yerine, karşılıklı sınırlandırma anlaşmaları yapmaya hazır olduğumuzu beyan ederek, Doğu Akdeniz’de MEB ilan edilmesi gerekmektedir.”

LİBYA İLE ANLAŞALIM
Türkiye’nin Libya, Mısır, İsrail ve Lübnan ile, KKTC’nin de Mısır, İsrail, Lübnan ve Suriye ile karşılıklı kıyıları bulunuyor. Yaycı, hızlıca Libya ile deniz yetki alanı sınırlandırılmasına yönelik bir anlaşmasının yapılması gerektiğini vurguluyor.

LİNK : https://www.ulusal.com.tr/gundem/deniz-kuvvetleri-nden-manifesto-gibi-kitap-h232570.html

TSK DOSYASI /// Arslan BULUT : ABD, neden Türk ordusuna yeşil ışık yakıyor ???..


Arslan BULUT : ABD, neden Türk ordusuna yeşil ışık yakıyor ???..

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/abd-neden-turk-ordusuna-yesil-isik-yakiyor-52842yy.htm

E-POSTA : arslanbulut

07 Ağustos 2019

Washington Post gazetesi, Türkiye’nin iki hafta içinde Fırat’ın doğusuna müdahale edebileceğini yazdı. Gazete, Türkiye’nin geçmişte de böyle bir harekâtın sinyalini verdiğini hatırlattıktan sonra, "Fakat ismini açıklamak istemeyen ABD’li, Türk, Kürt ve Avrupalı yetkililere göre, tehdit bu kez gerçek ve yakın" ifadelerini kullandı.

Washington Post, Türkiye’nin olası harekâtı sırasında "ABD’nin IŞİD’e karşı ortaklık kurduğu Suriyeli Kürtleri savunmak için müdahalede bulunmayacağını" da yazdı! Haberde, Amerikan yönetiminin böyle bir müdahale için yetkisi olmadığına dikkat çekildi.

Gazete, "Amerikan yönetimi, Türkiye’nin ABD’nin son ricasını reddetmesi halinde, Kongre’den aldığı mevcut yetkiler dahilinde Kürt savaşçıları korumak için müdahale edemeyeceğini açıkça ifade etti" diye yazdı!

Haberde, "Türkiye’ye son olarak14.5 kilometrelik güvenli bölge önerilecek" bilgisi de verildi.

***

Bu habere sayfasında yer veren ve kendisini "Bağımsız Kürt kaynak" olarak tanıtan Nerina Azad, 3 Ağustos tarihinde de Al Monitör’ün "Fransa ve ABD, Suriye’deki Kürt özerk idaresine siyasi desteği artırıyor." başlıklı haberini yayınlamıştı.

Haberde "Suriyeli Kürtlere verilen siyasi desteğin bir başka göstergesi, çocuk savaşçıların kullanılmasına son verilmesi için Birleşmiş Milletler ile 29 Haziran’da imzaladıkları anlaşma oldu. Türkiye bu adımı Kürtlere destek gösterisi olarak algıladığı için protesto etti." deniliyordu.

Haberde, "Türkiyeli gazeteci" ve Al-Monitor yazarı Fehim Taştekin’in anlaşmanın olumlu karşılanması gerektiğine dair görüşlerine yer veriliyor, ayrıca "Fakat ‘Birleşmiş Milletler ile anlaşma yapmak aynı zamanda tanınma anlamına geliyor ve bu (…) Türkiye’nin istediği bir şey değil. Türkiye YPG’yi ve YPG’yle bağlantılı tüm bu yapıları terör örgütü olarak nitelendiriyor, hiç kimsenin muhatap almasını istemiyor. Sadece Birleşmiş Milletler değil, Suriye’nin de muhatap almasını istemiyor, Amerika’nın da bunlarla işbirliğini istemiyor. Birleşmiş Milletler’le bir mutabakat bu örgütün uluslararası alanda bir anlamda tescillenmesidir, kabul edilmesidir ve bu Türkiye’nin politikalarına aykırıdır." dediği bildiriliyordu.

Haberin diğer bölümlerinde ABD, Fransa ve İsveç’in, Anayasa Komisyonu’na katılması için SDG’ye yani PKK/PYD’ye verdiği destekle ilgili ayrıntılardan bahsediliyor.

***

Bu haberlerden, sanki "ABD, Türkiye’nin, Fırat’ın doğusuna müdahale etmesini ve bu defa başarısız olmasını bekliyor" sonucu çıkıyor.

Gerçi, Türkiye müdahale sırasında hava kuvvetleri de kullanılacağından, PKK/PYD’nin ancak şehirlerde direnmesi söz konusu olabilir ama Türkiye’nin doğru istihbaratla her ihtimali değerlendirmesi gerekir.

Bilindiği gibi, ABD, başlangıçta Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi için Bağdat Büyükelçisi üzerinden Saddam’ı cesaretlendirmiş, sonra da bütün dünyayı arkasına alarak Irak’ı işgal etmişti. ABD’nin Türkiye’ye müdahale etmek gibi kendisi açısından akıl dışı bir yola başvurması beklenmez ama yine de Washington Post’un haberi, garip…

***

ABD’nin, PKK/PYD’yi korumak için kılını bile kıpırdatmayacağını, neden etkili bir Amerikan gazetesine yazdırırlar?

Kimse, "Amerika’da basın özgürlüğü var" demesin. ABD’de, basın özgürlüğünden bahsedilemez. Orada çıkar gruplarının basını, medyası vardır ama ABD’nin derin politikalarında hepsi aynı çizgidedir…

ABD, on binlerce TIR dolusu silâh ile donattığı ve 80 bin kişilik ordu haline getirdiği PKK/PYD’nin askeri gücü olan YPG’yi, Türkiye’ye kurban bayramı hediyesi olarak mı verecek? Öyleyse bu kadar masrafı neden yaptı?

ABD, neden Türk ordusuna, medya üzerinden yeşil ışık yakar gibi görünüyor?

Bu durumun, devlet kademelerinde değerlendirilmesi gerekir.

Bu itibarla, sadece Türkiye’yi yönetenlerin çok dikkatli olması gerektiği uyarısında bulunabilirim.

Türkiye, her şartta Fırat’ın doğusundaki terör yapılanmasını dağıtmalıdır ama tuzağa düşmeden…