TARİHİ ESERLER DOSYASI : Roma dönemine ait antik tiyatroya mescit ve prefabrik tuvalet yapıldı


Roma dönemine ait antik tiyatroya mescit ve prefabrik tuvalet yapıldı

Antalya Side’de Roma dönemine ait antik tiyatronun içine çocuk bakım ve mescit ile tuvalet olmak üzere ahşap kaplama 2 prefabrik yapı yerleştirildi. Tuvaletin atık su gider borusu ise tarihi eserler üzerinden yaklaşık 60 metre uzatılarak kanalizasyon hattına bağlandı.

Side’de, Roma dönemine ait olduğu düşünülen ve büyük kısmı ayakta olan antik tiyatroya, Müze Uygulamaları Daire Başkanlığı’nın birimi Örenyerleri Şube Müdürlüğü’nce koordine edilen uygulama ile ahşap kaplama iki prefabrik konteyner yerleştirilmesi ve atık gider boru hattı döşenmesi, ‘çirkin görüntü oluşturduğu’ ve ‘kanuna aykırılığı’ gerekçesiyle tartışma yarattı.

Biri çocuk bakım ve mescit ünitesi, diğeri de tuvalet olarak kullanılan iki ahşap kaplama prefabrik yapı ve tamamı dışarıda olan 60 metrelik atık gider boru hattıyla ilgili uygulama, Antalya Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’nun 23 Mayıs tarihli toplantısında ‘olumlu’ kararı sonrasında yaklaşık 20 gün önce yapıldı.

1. Derecede Arkeolojik Sit Alanı’nda yer alan Side Antik Tiyatrosu girişinde bebek bakım odası, mescit ve tuvalet olarak kullanılmak üzere iki prefabrik yapıya ilişkin projenin uygun olduğuna dair karar sonrasında, iki konteyner yapı ve atık gider boru hattı, antik tiyatronun ziyaretçi girişinin sağ tarafında, antik tiyatro duvarlarının hemen yanında ve tarihi eserler içine yerleştirildi. Atık gider boru hattı, ASAT’ın yol üzerindeki kanalizasyon hattına kadar uzatıldı.

‘2863 SAYILI KANUNA AYKIRI’

Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası (Kültür Sanat Sen) Antalya Şube Başkanı Seyfi Turan, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na göre SİT alanlarına çivi bile çakılmaması gerektiğine işaret ederek, “O tarihi dokunun bozulmaması gerekiyor. Ama bugün Side Antik Tiyatro’da görünen şeyler tamamen yasaya aykırı. 2863 sayılı kanunun 9’uncu maddesinde, ‘Koruma Yüksek Kurulunun ilke kararları çerçevesinde koruma kurullarınca alınan kararlara aykırı olarak, korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarında, her çeşit inşai ve fiziki müdahalede bulunmak, bunları yeniden kullanıma açmak veya kullanımlarını değiştirmek yasaktır. Onarım, inşaat, tesisat, sondaj, kısmen veya tamamen yıkma, kazı veya benzeri işler inşai ve fiziki müdahale sayılır’ deniliyor. Tamamen yasaklanan bir işi oraya yapmışlar” diye konuştu.

‘TARİHİ ESERLERİN ÜZERİNDEN BORU GEÇİYOR’

Antalya Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu buna karar vermişse bile koruma kurullarının verdiği her kararın doğru olamayacağını belirten Turan, “Neden böyle bir karar aldıklarını bilmiyorum. Arkadaşları da zan altında bırakmak istemiyoruz ama eminim bu kararlarından vazgeçip daha doğru bir karar vermeleri gerekiyor. Halkın göz zevkini bozmayacak şekilde, ortadan geçen hortumlar, borular kaldırılarak alan dışına herhangi bir yere yapılabilir. Zaten şehir merkezinde ihtiyaçların karşılanabileceği birçok alan var. Ya da daha uygun bir yeri belediye tahsis edebilir. Oralara taşınması o görüntünün yeniden düzenlenmesi ve eski haline getirilmesi talebimiz” dedi.

Ne olduğu anlaşılmayan çirkin bir görüntü olduğunu aktaran Turan, “Boru, tarihi eserlerin üzerinden geçiyor. Orası turistlerin de yoğun kullandığı geçiş yolu. Karşı durduğumuz taraflardan biri de o çirkinliğin görünmemesi. Resmi Gazetede yayımlanan kanunda da ‘kesinlikle bozulmaması’ diyor. Burada baktığımızda hem tarihi eserde görüntü kirliliği yaşanmış, hem de kanuna aykırı bir uygulama yapılmış. Bunların kaldırılmasını istiyoruz” diye konuştu. (DHA)

BİYOGRAFİ DOSYASI : ATATÜRK’ÜN MERHAMETLİ VE USTA TİYATRO SANATÇISI MÜJDAT GEZEN’İ TANIYALIM !!!!


Image may contain: 1 person, text

ÖZEL BÜRO NOTU : ZAMANINDA MÜJDAT ABİ İÇİN BİR SÜRÜ ŞEY SÖYLEDİLER. HAKARETİN BİRİ BİN PARA. İŞİTMEDİĞİ HAKARET, GÖRMEDİĞİ TAVIR KALMADI. TEK SUÇU MUHALİF SANATÇI OLARAK BU ÜLKENİN DEĞİŞMEZ DİNAMİKLERİ OLAN LAİKLİĞE, DEMOKRASİYE, ÇAĞDAŞ YAŞAMA, SANATA YÖNELİK OLUMSUZ TASARRUFLARA KARŞI DİK BİR DURUŞ SERGİLEMESİYDİ. BAZILARI GİBİ YALAKALIK YAPMADI. MAKAMINI YADA ÜNVANINI DA KULLANMADI. ATATÜRK’ÜN BIRAKTIĞI EMANETE SAHİP ÇIKTI. ONA O HAKARETLERİ EDENLERİN KAÇININ BU ÜLKEYE MÜJDAT ABİ KADAR HİZMETİ VARDIR ? İŞTE SADECE BU HİZMETİ BİLE ONUN NE KADAR YÜCE GÖNÜLLÜ BİRİ OLDUĞUNU GÖSTERİYOR. ASLANSIN MÜJDAT ABİ. BU GENÇLİK YAŞADIĞIN MÜDDETÇE SENİ TAKİP EDECEK. ÖMRÜN UZUN, BAHTIN AÇIK OLSUN. ÖZEL BÜRO EKİBİ OLARAK EMRİNDEYİZ.

LİNK : www.facebook.com/photo.php?fbid=818685161816273&set=a.343488529335941&type=3&theater

Müjdat Gezen kimdir ?

Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, şair, yazar, oyun yazarı. Türk tiyatro ve sinema tarihine çeyrek asırlık sanat geçmişiyle hizmet etmiş olan Gezen, mizah ve güldürü türünde akla gelen ilk isimlerden biridir. Özellikle "Azmi" ve "Darbukatör Baryam" tiplemeleriyle hafızalara kazınan usta oyuncu, devlet ya da herhangi bir kurumdan yardım almaksızın, tamamen kişisel birikimleriyle kurduğu, ücretsiz hizmet veren Müjdat Gezen Sanat Merkezi ve yine kendi adını taşıyan tiyatroyla, Türkiye’deki gösteri sanatlarının gelişimine ve yeni yeteneklerin ortaya çıkmasına büyük katkı sağlamaktadır.
Müjdat Gezen, 29 Ekim1943 tarihinde İstanbul’un Fatih semtinde, eski TRT müzisyenlerinden Necdet Gezen ile Macide Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Oyunculuk yeteneğinin farkına varan ilkokul öğretmeninin zoruyla ilk defa 1953 yılında, "Küçük Çiftçiler" adlı bir ilkokul piyesiyle sahnelere adım attı. Sanatın diğer dallarıyla da alakalı olan küçük oyuncunun yazdığı şiirler de, aynı yıl Doğan Kardeş adlı çocuk dergisinde yayımlandı. İlerleyen yıllarda, İstanbul Radyosu bünyesinde kurulmuş olan Çocuk Klübü korosuna katılarak, şarkı söylemeye başladı.

Eğitim hayatına başladığı Hırka-ı Şerif İlkokulu’ndan mezun olduktan sonra orta öğrenimine Karagümrük Ortaokulu’nda devam eden Gezen, ikinci sınıfta ard arda iki defa kalınca, babası tarafından birçok sosyal faaliyetten men edildi. Gezen’in en ağırına gidense, konulan tiyatro yasağı olmuştu. Çünkü o dönemlerde, bir yandan amatör tiyatro topluluklarına katılıyor ve çeşitli oyunlarda rol alıyordu. Bu cezaya razı gelmek istemeyen küçük Gezen’le bir anlaşma yapan baba Necdet Bey, okulu daha fazla fire vermeden bitirmesi durumunda, kendi eliyle onu tiyatroya yazdıracağı sözünü verdi oğluna.

Ortaokulun arından lise öğrenimi için, dönemin birçok ünlüsüne eğitim vermiş ve Türkiye’de ilk defa ders dilini Türkçeye çevirmiş okul olan Vefa Lisesi’ne giden Gezen, Uğur Dündar ve Kemal Sunal ile burada tanıştı ve arkadaşlıkları uzun yıllar boyunca devam etti. 1959 yılında, 16 yaşındayken, sahne sanatlarına duyduğu ilgiyi ve yeteneğini görmezden gelmeyen ve anlaşmaları uyarınca sözünü tutan babası Necdet Bey, onu İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’na yazdırdı ve arkadaşı olan sahne amiri Kemal Tözem’e emanet etti. Böylece,1960 yılında profesyonel oyunculuk hayatına adım atmış olan Gezen’in kariyeri, bu dönemden sonra hızlı bir yükselişe geçti.

Gezen, 1961 yılında, İstanbul Belediyesi Konservatuarı’nın açtığı sınavı kazanarak Tiyatro Bölümü’ne girdi ve eğitiminin yanı sıra burada sahnelenen oyunlarda rol almaya başladı. Ertesi yıl, yönetmenliğini Yılmaz Atadeniz’in yaptığı "Yedi Kocalı Hürmüz" filmi ile ilk defa kamera önüne geçti. Sonrasında,1963 yılında, Muammer Karaca ve Münir Özkul tiyatrolarında oyunculuğa devam ederek, kamudan özel sektör sahnelerine adım attı. Aynı yıllarda, şiirleri ve bazı amatör tiyatro oyunları çeşitli kültür-sanat dergilerinde yayımlandı.

1964 yılında askerlik görevini yerine getiren Gezen, bu dönemde oyun yazarlığına ağırlık verdi. 1966’da ise, Ulvi Uraz Tiyatrosu’nda rol almaya başladı. Aynı dönemde, "Denizciler Geliyor" adlı komedi filminde oynadı. Ertesi yıl, kendisi gibi oyuncu arkadaşlarıyla bir araya gelerek "Halk Oyuncuları" adlı bir oluşuma imza attı. Profesyonel oyunculuk yaşamının sekizinci yılında, 1968’de, ilk defa kendi adını taşıyan özel tiyatrosunu kurdu. Öte yandan da İstanbul Tiyatrosu’nda rol almaya devam etti. Aynı yıl, Güzin Hanım’la hayatını birleştirdi ve bu evlilikten iki yıl sonra Elif adını verdikleri bir kızı dünyaya geldi. 1969’da "Berduş" ve 1970 yılında da "Kara Gözlüm" adlı sinema filmlerinde rol alarak beyaz perdede boy gösterdi. Bu dönemde, Uğur Dündar ve Perran Kutman’la birlikte, izleyici tarafından çok büyük ilgiyle karşılanan televizyon programları hazırladı. Bu ilginin nedeni ise, ülkenin sosyal durumuna yönelik eleştirel bakış açısını, komedi unsurlarıyla birleştirerek işlemesiydi.

Hayat görüşü, tiyatro oyunculuğu, yaşamı ile ilgili birçok kitap kaleme almış olan Müjdat Gezen, ilk kitabını 1975 yılında yayımladı. Savaş Dinçel’le birlikte yazdığı, "Çizgilerle Nazım Hikmet" adlı kitap, dönemin çalkantılı siyasi ortamının, düşünce özgürlüğüne yönelik olumsuz yansımalarından nasibini aldı ve Gezen tutuklanarak cezaevine girdi. Ancak bu durum, onun yazmasına ve üretmesine engel olmadı. 1982’de, kendi yayınevini kurarak, yazdığı kitapları buradan yayımlamaya başladı. Bu dönemden başlayarak uzun yıllar, İstanbul Belediye Konservatuarı ile İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda öğretmenlik yaptı ve Türk Tiyatrosu derslerine girdi. Ayrıca, 1980 yılında, ünlü meddah üstadıİsmail Dümbüllü adına her yıl düzenli olarak verilecek bir tiyatro ödülü oluşturdu.

Yine 1982’de, o dönemler üniversitede öğretim görevlisi olan güldürü üstadı Kandemir Konduk’la biraraya gelerek, "Güldürü Üretim Merkezi"ni (GÜM) kurdu. Televizyon programlarından tiyatro sahnelerine, gazetelerin ve dergilerin güldürü sayfalarına kadar birçok alanda hizmet veren GÜM, bu faaliyetlerinin yanı sıra, birçok genç mizah yazarına da kapılarını açtı ve onların kariyerlerine önemli katkılarda bulundu. Aynı zamanda, Türkiye’nin gündemini belirleyen belli başlı birtakım gazetelerin de mizah sayfalarının koordinatörlüğünü yapan Gezen,1981 ve 1983 yıllarında, çok beğenilen "Gırgıriye" adlı seri filmlerde rol aldı ve canlandırdığı "Darbukatör Baryam" tiplemesiyle hafızalara kazındı. 1984’de "Gülümseyen Dünya" ve 1986’da "Kobay" adlı filmlerin çekimi için bu defa kamera arkasına da geçen usta oyuncu, sinema çevrelerinin görüşüyle paralel bir şekilde, kendini yönetmenlik konusunda başarılı bulmadı. Kısa süren ilk evliliğinin ardından Gezen, 1988’de ikinci kez Leyla Turgut’la nikah masasına oturdu

1991 yılına gelindiğinde, tüm malvarlığını satmasının yanı sıra, büyük bir borç yükünün altına girerek, İstanbul Kadıköy’de satın aldığı eski bir köşkü restore ettirerek "Müjdat Gezen Sanat Merkezi"ni (MSM) kurdu. Ekranlarda ve sahnelerde gördüğümüz birçok başarılı yeni yeteneği bünyesinden çıkaran bu sanat merkezinin en güzel yanı, eğitimin ücretsiz olmasıydı. Ancak, o dönemlerde ücretsiz okul açmak yasak olduğu için, bu teşebbüsü nedenyile Gezen, iki yıl boyunca hapis cezasıyla yargılandıysa da sonunda beraat etti ve okul da ücretsiz eğitim vermeyi sürdürdü. 1992 yılında, MSM bünyesinde "MSM Ormanı"nı kurarak, başarılı bir sosyal projeye daha imza attı. Sanat yaşamı boyunca "Hamlet"i canlandırmak istemiş olan oyuncu, rol aldığı üç oyunda da figüranlıkla yetinmek zorunda kalsa da, 1995’de kaleme aldığı "Hamlet Efendi" oyunuyla ödüle layık görüldü ve bu oyun Devlet Tiyatroları’nda sahnelendi.

1996 ile 1998 yılları arasında Cumhuriyet gazetesinde mizah yazıları ve fıkralar yazan Gezen, 1997 yılında ise, Devlet Tiyatroları’nda oyun yönetmenliği yaptı. Bu dönemde yönettiği oyunlardan "Babam", ödüllendirildi. 1998 yılına gelindiğinde, yine oldukça yüklü bir maddi külfet altına girerek, ilk defa kendi adıyla özel bir tiyatro kurma hayaline kavuştu. 2000 yılında, "Bir Milyara Bir Çocuk", "Gerçek Niyazi" ve 2001’de "Hırsız" gibi televizyon yapımlarında rol aldı. Aynı yıl, yine MSM bünyesinde, eski sinema ve tiyatro emektarlarının geri kalan hayatlarını daha sağlıklı ve huzurlu bir ortamda geçirmesi amacıyla bir huzurevi açtı.2002’de, "Abdülhamit Düşerken" ve "Papatya ile Karabiber" adlı sinema yapımlarında yer alan Gezen, büyük beğeni toplayan "Cennet Mahallesi" adlı komedi dizisinde de, "Darbukatör Baryam" tiplemesini anımsatan "Yunus Baba" karakteriyle ekranlarda göründü.

Yaklaşık 50 yıllık sanat hayatı boyunca, yüz kadar sinema filminde, elli civarında tiyatro oyunuyla binden fazla radyo ve TV skecinde yer alan Müjdat Gezen, görsel sanatların yanı sıra, yazın çalışmalarıyla da gündeme gelmiş ve 38 tane kitap kaleme almıştır. Bu kitapların dokuzu üniversitelerde yardımcı ders kitabı olarak okutulmaktadır. Özellikle Aziz Nesin’i anlattığı "Ç.Arkadaşım Aziz Nesin", "Ustalarım", "İkibuçuk Lira İçin", "Komikler Ağlamaz", "Eşeğin Karnındaki Elmas", "Bir Bulut Olsam", "Şiirim Geldi Bırakın Beni" (şiir kitabı), "Artiz Mektebi", "Oyunculuk Eğitimi", "Oyuncunun El Kitabı", "Galiba Ben Sanatçıyım" yazdığı kitaplardan bazılarıdır. "Ağlama Palyaço Makyajın Bozulur / Müjdat Gezen Kitabı" da Halit Kıvanç tarafından kaleme alınmıştır. 25’in üzerinde tiyatro oyunu, 8 sinema filmi ve 5 TV dizisinin de yönetmenliğini üstlenmiştir. Aşırı derecede simetri, denge ve hastalık takıntısı vardır.

Evlilikleri :
1.evliliği: sanatçı Gün İrk ile evlendi. Elif (d.1970) adında bir kızı vardır. 12 yıl evli kaldıktan sonra boşandılar.

2.evliliği : 1988 yılında Leyla Turgut ile evlendi.

Tiyatro :
2012 – 1881 (oyun) : Müjdat Gezen – Müjdat Gezen Tiyatrosu
2010 – Mustafam Kemalim : Tuncer Cücenoğlu – Müjdat Gezen Tiyatrosu
2008 – Aptal (oyun) : Müjdat Gezen – Müjdat Gezen Tiyatrosu
2007 – Sınıf Bunadı : Müjdat Gezen – Müjdat Gezen Tiyatrosu
2006 – Hamlet : William Shakespeare – Müjdat Gezen Tiyatrosu
1999 – Yedi Kocalı Hürmüz : Sadık Şendil – Yayla Sanat Merkezi
1998 – Hababam Sınıfı : Rıfat Ilgaz – Yayla Sanat Merkezi
1996 – Hamlet Efendi : Müjdat Gezen – Bursa Devlet Tiyatrosu
1996 – Sersem Kocanın Kurnaz Karısı : Haldun Taner – Trabzon Devlet Tiyatrosu
1987 – Artiz Mektebi : Müjdat GezenKandemir Konduk – Şan Tiyatrosu
1978 – Vatan veya Memleket : Sadık ŞendilMuzaffer İzgüUmur Bugay – Müjdat Gezen Tiyatrosu
1977 – Palyaço (oyun) : Müjdat Gezen – İstanbul Şehir Tiyatrosu

Filmleri :
1963 – Yedi Kocalı Hürmüz
1966 – Denizciler Geliyor
1967 – Zilli Nazife
1968 – Yakılacak Kitap
1968 – Kader
1968 – Eşkiya Halil
1969 – Berduş
1969 – Erkek Fatma
1970 – Cafer Bey
1970 – Kara Gözlüm
1970 – Vur Patlasın Çal Oynasın
1971 – Ateş Parçası
1971 – Hasret
1971 – Mıstık
1971 – Sürgünden Geliyorum
1971 – Yalnız Değiliz
1971 – Yavru ile Katip
1972 – Aşk Sepeti
1972 – Rüyalar Gerçek Olsa
1974 – Aman Ne Gırgır
1974 – Palavracılar
1974 – Uyanık Kardeşler
1975 – Adamını Bul
1975 – Aptal Şampiyon
1975 – Hababam Taburu
1975 – Kara Yemin
1975 – Pembe Panter
1975 – Televizyon Çocuğu
1976 – Mahallede Şenlik Var
1976 – Şöför Mehmet
1978 – Çaresiz
1979 – Gül Hasan
1981 – Gırgıriyede Şenlik Var
1981 – Gırgıriye
1981 – Deliler Koğuşu
1981 – Bizim Sokak
1982 – Görgüsüzler
1983 – Gırgıriyede Cümbüş Var
1984 – Bizimkiler – Of Of Emine
1984 – Gülümseyen Dünya
1984 – Gırgıriyede Büyük Seçim
1984 – Çalsın Sazlar
1986 – Bekçi
1986 – Belalı Kaynana
1986 – Kaynanam Tatilde
1986 – Bu Muhtar Başka Muhtar
1986 – Güldürme Beni
1986 – Kobay
1987 – Bütün Kuşlar Vefasız
1987 – Homoti
1987 – Kahraman Hamamcı
1987 – Kocamın Karısı
1989 – Güzel Bir Gün İçin
1989 – Garip Bir Cinayet
1990 – Bir Milyara Bir Çocuk
1992 – Seni Seviyorum Rosa
1995 – Azmi
2000 – Gerçek Niyazi
2001 – Hırsız
2002 – Abdülhamit Düşerken
2002 – Darbukatör Baryam
2002 – Papatya ile Karabiber
2003 – Deliyle Geçen Gece
2003 – Hayat Bilgisi
2003 – Peki Olur Şekerim
2004 – Cennet Mahallesi
2004 – Taşı Sıksam Suyunu Çıkarırım
2006 – Bir İhtimal Daha Var
2007 – Hicran Sokağı
2007 – Şöhret Okulu
2009 – Yedi Kocalı Hürmüz
2009 – Suluboya
2010 – Memlekette Demokrasi Var
2010 – Sessizlerin Sesi
2012 – İbret-i Ailem

TAZİYE MESAJI : ÖZEL BÜRO GRUBU EKİBİ olarak tiyatro ve sinema dünyamızın usta sanatçılarından AYŞEN GRUDA vefat etti. Merhum’a rahmet, ailesine sabır dileriz.


ÖZEL BÜRO GRUBU EKİBİ olarak tiyatro ve sinema dünyamızın usta sanatçılarından AYŞEN GRUDA vefat etti. Merhum’a rahmet, ailesine sabır dileriz.

ANALİZ /// Mustafa Solak : Andımız’ın kaldırılması bir tiyatro mu ???


Mustafa Solak : Andımız’ın kaldırılması bir tiyatro mu

08.10.2013 tarih ve 28789 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin 1. maddesi ile Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 12. maddesinde yer alan “Öğrenci Andı” kaldırılmıştı. Andımız “ırkçı” bulunmuştu.

ANDIMIZ “IRKÇI” DEĞİLDİR

“Andımız” ilkokul öğrencilerinin vatan, millet, cumhuriyet kavramlarını pekiştirmek, için okutuluyordu. Üstelik birçok devlette benzer uygulamalar vardı. ABD’de okullara giderseniz sabahları çocukların “ABD’nin bayrağına ve o bayrağın simgelediği cumhuriyete bağlı kalacağıma, herkese özgürlük ve adaletle; tanrının gözetiminde, bölünmez, tek ulus için ant içerim” sözleri vardır.

Atatürk döneminin Milli Eğitim Bakanlarından Reşit Galip Bey Andımız’ı yazdı.

ANDIMIZ’IN ÖYKÜSÜ VE BİRLEŞTİRİCİLİĞİ

Reşit Galip’in 23 Nisan 1933’te çocuklarına yazdığı andı, Çocuk Haftası’nı açış konuşmasında okumuştu. Bakanlıkça yayımlanan bir genelge ile okullarda bu ant sürekli hep bir ağızdan okutuldu.

Andımız’ın işlevi öğrencilere, Türk Milleti’nin çağdaş bir millet olarak yaşaması yolunda bağımsızlık, vatan, cumhuriyet, milli birlik, ilerlemek, sevgi, saygı hususlarında ideal aşılamaktı. Bu ideale, 1933 yılında “Andımız” şöyle yansımıştı:

"Türküm, doğruyum, çalışkanım.

Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.”

1972’de “budunumu” kelimesi “milletimi” olarak değiştirilirken “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlayan cümle ile sonra yer alan “Ne mutlu Türküm diyene” cümlesi eklendi:

1997’de şu şekli aldı:

"Türküm, doğruyum, çalışkanım.

İlkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir.

Ey büyük Atatürk!

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe, hiç durmadan yürüyeceğime and içerim.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türküm diyene!"

Dolayısıyla Andımız Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir” tanımında ifadesini bulan, ırka ve ümmete dayanan millet tanımı yerine coğrafyaya, yani siyasal aidiyete dayanan millet tanımını yansıtmaktadır. Bu yönüyle Andımız birleştiricidir.

Önce Eğitim İş, daha sonra Türk Eğitim Sen’in Milli Eğitim Bakanlığı’nın Andımız’ın okutulmasını kaldıran düzenlemenin iptali istemiyle açtığı davalar sonucu Danıştay 8. Dairesi, ilköğretim okullarında uygulanan Öğrenci Andı’nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti. Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, “Anayasamıza göre Danıştay, yerindelik denetimi yapamaz, idarenin yerine geçerek karar veremez” diye tepki gösterdi. AKP Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ da Danıştay için “Hukuka uygunluk denetiminin sınırlarını aşmış, kendisini yürütmenin yerine koymuş, yürütmenin takdir hakkını yok saymış, dahası yürütmenin takdir yetkisini bizzat kullanmıştır” ifadelerini kullandı.

DANIŞTAY’DAN HUKUK DERSİ

Oysa yürütmenin takdir hakkının da sınırı vardır. Danıştay’dan "Öğrenci Andı" kararında bu hakkın kapsamına dair sarf ettiği cümlelerle iktidara hukuk dersi verdi. Danıştay, kararında, Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesinin görünümlerinden biri olan düzenli idare ilkesi gereği idarenin düzenleme yetkisine sahip olduğu alanlarda hukuka uygun olan uygulamayı sağlamak adına objektif düzenlemeler yapması ve istikrarlı uygulamalarda bulunması gerektiğini belirtti. Fakat idarenin haklı bir neden olmadan yerleşik, istikrar kazanmış uygulamalarından ayrılmasının sahip olduğu serbestiyi düzenli idare ilkesine ve bu ilkenin bağlı olduğu eşitlik ilkesine de aykırı buldu. Dahası öğrenci andının 1933’ten bu yana uygulandığı kaydedildi. Metinde yer alan kavram ve ilkelerin Anayasa’da anlamını bulan kavram ve ilkeler olduğu, milli eğitim sisteminin kanun ve yönetmelikle belirlenen, düzenlenen temel amaçlarını ortaya koyduğu belirtilen kararda, şunu da dile getirdi:

“İdari istikrar oluşturacak biçimde çok uzun zamandır bütün devlet okullarında ve hatta özel okullarda genç nesillerin anayasal vatandaşlık temelinde aidiyetini güçlendiren ve öğrencilerde değer oluşumuna katkı sunan ve her sabah ders başlamadan önce okutulması şeklinde uygulanan öğrenci andının kaldırılması, ancak bu değişikliği hukuka uygun kılacak bir bilimsel gerekçeye dayanması halinde olanaklıdır. Aksi tutum, idarenin sahip olduğu düzenleme yetkisini ve takdir hakkını hukuka uygun kullanmadığı anlamına gelecektir.”

Öğrenci Andı’nın uygulanmaya başlamasından itibaren dayanağını teşkil eden anayasal ve yasal kurallarda bir değişiklik olmadığı gibi bu kuralları şekillendiren ve metinde de yer alan toplumsal değer yargılarının ve ilkelerin değişmesinin de mümkün olmadığının aktarıldığı kararda, şu tespitlere yer verildi:

“Dava konusu kararı hukuki bir zemine oturtacak, idarenin takdir hakkını ve düzenleme yetkisini kamu yararı ve hizmet gerekleri uyarınca kullandığını ortaya koyacak yeterli bilimsel gerekçenin bulunmadığı, Türk Devletini ve milletini ebediyete kadar yaşatacak, çağdaş uygarlığın ve medeniyetin ortağı ve öncüsü yapacak, toplumun ve kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu sağlayacak yeni nesillerin yetiştirilmesi olan milli eğitim sistemimizin temel amaçlarını gerçekleştirmesini içeriği itibarıyla sağlamaya yardımcı olabilecek nitelikteki öğrenci andının kaldırılmasına ilişkin değişikliğin haklı ve hukuksal temellere dayandırılmadığı anlaşıldığından dava konusu düzenlemede hukuka uyarlık görülmemiştir.”[*]

Özetle Danıştay idareye şu mesajları verdi:

1. Haklı bir neden olmadan yerleşik, istikrar kazanmış uygulamalardan ayrılmak, düzenli idare ve eşitlik ilkelerine aykırıdır.

2. Toplumsal değer yargıları değişmediği sürece Andımız okunmalıdır.

3. Andımız, genç nesillerin anayasal vatandaşlık temelinde aidiyetini güçlendirmektedir.

4. Andımız, Türk Devletini ve milletini, çağdaş uygarlığın ve medeniyetin ortağı ve öncüsü yapacak ve milli eğitim sistemimizin temel amaçlarını gerçekleştirecektir.

Aslında bu maddenin de özeti; “Türk milletinin, bütünlük içinde ve çağdaş uygarlığın gereğine uygun varlığını sürdürebilmesi için Andımız gereklidir.”

Danıştay, gerekçeli kararıyla Andımız’ın ırkçı olmadığını, milli birliği pekiştirdiğini dile getirmiş oldu.

AKP HER ŞEYE MUKTEDİR Mİ?

Danıştay’ın kararı üzerine bir kısım vatandaş da şu tür cümleleri kuruyor:

“Bu karar tamamen serbest bırakılan rahiple ilgili güya ‘yargı bağımsız’ diyecekler. Niye şimdi verildi böyle bir karar?”

“‘Türkiye vatandaşı olan herkese Türk denir’. Bunda bir sorun yok; fakat bu karar yargı bağımsızlığına güven sarsıldığı için alınmışa benziyor, danışıklı dövüş.”

“İttifak kurduğu MHP’nin ağzına çalışmış bir parmak bal.”

Özetle bu tür değerlendirmelerde bulunanlara göre AKP, her şeyi kendi denetiminde yürütüyor. Rahip Brunson’un serbest bırakılması da planlı, Danıştay’ın kararı da planlı. Yani yaşananlar tiyatro.

OysaMHP karara sahip çıktığını göstermek için, Twitter hesabından genel merkezlerine asılı olan Andımız’ın yazılı olduğu metni ve Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü paylaştı. Tiyatro olsa, iktidarı kızdıracak bu hamleyi yapmasına gerek yoktu, sessizce yaşananları izleyebilirdi.

Tiyatronun ikna gücünü artırmak içinse, bu durum AKP’nin sıkışmışlığının, yani çaresizliğinin de büyük olduğunu, dolayısıyla her şeyi planına uygun yürütemediğini göstermiyor mu?

Tiyatro bile olsa neden tiyatro oynadığının gerekçesi olmalı. Demek ki AKP, her şeye muktedir değil.

MHP’nin bu tavrı, yerel seçim öncesi kurulan ittifakın gözden geçirilmesine, sona ermese de bağın zayıflamasına, AKP ve MHP’nin birbirlerine güvensiz yaklaşmalarına neden olmayacak mı? MHP, bunu hesaplamamış olabilir mi?

Bu durum, MHP’nin Türk Milleti’nin, tabanının taleplerini belli ölçüde dikkate almak durumunda olduğunu göstermiyor mu?

Dahası iktidar yandaşı Eğitim Bir Sen, Danıştay’ı protesto etmek için 81 ilde basın açıklamaları yapacağını duyurdu. Tiyatro diyenler buna “tiyatronun etkisini güçlendirmek için yapıyorlar” mı diyecek acaba?

İktidar da “temyiz yolu açık” dedi.

AKP’NİN HER ŞEYE GÜCÜ YETİYORSA NİYE MÜCADELE EDİYORUZ?

Soru garip gelebilir. “Mücadele etmeyelim mi!” diyebilirsiniz. Yaşanan her şeyi AKP’nin planladığını düşünen, Türkiye’yi de tiyatro sahnesine dönüştüren anlayış aslında AKP’nin ne kadar kuvvetli olduğunu ballandırarak anlatmış oluyor. “AKP o kadar güçlü ki sendelemez, sendeliyorsa bile bildiği vardır, ne yapsak boş” mesajı veriyorlar. Ben de soruyorum:

Ne yapsak boşsa neden mücadele ediyoruz?

Neden yerel seçimlere hazırlanıyoruz?

Bu soruları kendimize soralım ve millete yılgınlık aşılamaktan vazgeçelim. Kendi gücümüzü de görelim. Tamam her şeyi istediğimiz şekle büründüremiyoruz ama örneğin Andımız için Eğitim İş, Türk Eğitim Sen’in iptal davaları, ADD, CKD, TLB gibi kurumların imza kampanyalarını, mücadelelerini neden hiçe sayıyoruz! Danıştay kararında “Türk Devletini ve milletini ebediyete kadar yaşatacak, çağdaş uygarlığın ve medeniyetin ortağı ve öncüsü yapacak” derken bu kurumların mücadelelerini yansıtıyor. O mücadeleler Danıştay’ın kararında belli ölçülerde etkili oldu. Hukuk dediğiniz hukukçular arası iş değildir. Hukuk, toplumun istencinin kurallaşmış halidir. Hukuk, milletin isteğini dikkate almıştır. Verdiğimiz mücadeleler milletin isteğini hukukçulara hatırlattığı için hukuksal kararlarda etkilidir. Yanisi şu ki bu kararı alınmasında bu mücadeleyi verenlerin önemli payı vardır. Gücümüzü görelim, moralli olalım.

HAYAT DİYALEKTİK İŞLER

Hayat diyalektik işliyor. AKP, 16 yılda cumhuriyetin ekmeğini yedi, fabrikaları, tesisleri sattı, ülkeyi betona gömdü, üretimden vazgeçti. Şimdi ekonomik krizin içindeyiz. Bu kriz de AKP’nin tiyatro gösteri değil heralde. Demek ki AKP’nin her şeye gücü yetmiyor. Ülkeyi istediği gibi yönetemiyor, sendeliyor. AKP’ye olduğundan fazla güç vehmederek AKP’ye karşı verilen mücadelelerin işe yaramadığı algısı üzerinden yılgınlık aşılamayalım. AKP’yi güçlendirmeyelim,

Unutmayalım kiTürkiye, AKP’den büyüktür.

Mustafa Solak

Odatv.com

[*] “Danıştay’dan ‘Öğrenci Andı’ kararı”, Habertürk, 18.10.2018, erişim tarihi 19.10.2018,

LİNK : https://www.haberturk.com/danistaydan-ogrenci-andi-karari-2183617fbclid=IwAR0gBS0d_o4qBAw7odnSRt6u4IFTZwOIpsluDYQjK_hena6eEijvGCn_K9I

ERGENEKON DAVASI : BİR ZAMANLAR ERGENEKON TİYATROSUNDA PENTAGON YÖNETİCİSİ “MICHAEL RUBIN” DE İFADE VERECEKTİ /// HATIRLAYALIM


EZGİ BAŞARAN

ezgi.basaran

Ergenekon raporlarında adı hükümete karşı ‘kara propaganda’ planlarıyla anılan Michael Rubin, 2007’de Genelkurmay’ın davetiyle yaptığı sunumu ve askerlerle ilişkisini anlatıyor…

Michael Rubin: Çağırın Ergenekon davasında ifade vereyim.

Geçtiğimiz cumartesi Star gazetesinde Ergenekon mahkemesine teslim edilen bir raporun detayları vardı. Rapor, Genelkurmay Bilgi Destek Dairesi’ndeki bilgisayarlarda ele geçirilen belgelerle ilgiliydi. Ve gazetenin haberine göre incelenen bilgisayarlardan elde edilen belgeler ordunun 2002’den başlayarak AK Parti’ye karşı nasıl planlar yaptığını gösteriyordu. Bu planlar ‘2007’de zirve yapmış ve kurgulanırken medya, yargı, TÜSIAD’ı ve Hudson gibi yabancı kuruluşları araç olarak kullanmayı hedeflemişti. Raporda özellikle Hudson Enstitüsü’nden Zeyno Baran ve Michael Rubin’in adı geçiyordu. Ordu Türkiye’nin yakından tanıdığı bu iki stratejisti AK Parti’ye karşı kara propaganda yapmak üzere ‘kullanışlı’ bulduğunu belirtiyordu. Yani Ergenekon mahkemesine teslim edilen raporda böyle deniyordu. Ki, yineleyeyim, bu rapor Genelkurmay’ın Bilgi Destek Dairesi’ndeki bilgisayarlardan elde edilen dokümanlara binaen hazırlanmıştı.

* * *

Öncelikle belirteyim… Michale Rubin’in, Türkiye medyasındaki sıfatları şöyle: ‘neo-con’, ‘aşırı Israilci’, ‘Islamafobik’, ‘orduyla çok içli dışlı’ ve hatta ‘ruh sağlığı yerinde olmayan’… Şekil bu. Bilin. Rubin’e bu sıfatlarıyla ilgili ne düşündüğünü değil de, Ergenekon mahkemesine iletilen ve birebir adı geçen bu rapora tepkisinin ne olduğunu sormaya karar verdim. Uzun uzun yazıştık. Sizinle paylaşayım:

Ilk sorum, Genelkurmay’ın TÜSIAD ve Hudson Enstitüsü’nü de kullanarak hükümete karşı bir kara propaganda planladığından haberdar mıydınız şeklindeydi.

Cevabı şöyle: Hayır hiç böyle bir planın farkında değilim.

Soru: TSK’dan herhangi biri sizinle bir plan çerçevesinde hareket etmeniz konusunda iletişime geçti mi?

Cevap: Hayır. Türk yetkililerle diyaloglarım Irak, Iran ve PKK konusundaydı. Hiç bir zaman hükümetle ilgili değildi. Benim Genelkurmay’da düzenlenen konferansta ne konuştuğum kamuya açık bir makale halindedir. Google kullanmayı bilenler inceleyebilir.

* * *

Rubin’in sözünü ettiği konferans 2007’de Genelkurmay Stratejik Araştırmalar ve Etüt Merkezi(SAREM) tarafından düzenlenmişti. Ve Google’dan bulunur dediği ‘Asimetrik Tehdit ve Uluslararası Güvenliğe Yansımaları’ başlıklı sunumu El Kaide ağırlıklı olmak üzere terör örgütlerinin hareket biçimlerini anlatıyordu. Iyi de Genelkurmay niye Rubin’i çağırıyor da başka birini değil?

Size nasıl ulaşmışlardı soruma şöyle cevap verdi: ‘Email atıp davet ettiler. Gayet basit. Herhangi bir ücret de ödemediler, ekonomi sınıfından uçak biletim hariç. Diğer bütün düşünce kuruluşlarına da aynı şekilde davranıyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam, o gün bir çok farklı görüşten konuşmacı vardı. Örneğin Timur Göksel ve benim aynı bakış açısına sahip olduğumuzu söylemek zor.’

Peki bu konferansta terör örgütlerini anlattı… Ordudaki üst düzey birçok kişiyle yakın ilişkisi olduğunu bildiğimiz (kendisi de inkar etmiyor) Rubin’e hiç mi AK Parti konusunu açmamış eski komutanlar? Mesela Büyükanıt? Cevabı şu: ‘Hayır. Genelkurmay’la toplantı yaptığımızda Irak ya da Iran konuşurduk. Bir keresinde Iran’ın nükleer programını tartıştığımızı hatırlıyorum. AK Parti konusunu Ak Partililerle, CHP ve MHP’lilerle konuşurdum.’

Peki orduyla ilişkisini nasıl tarif ediyor Rubin, tanışık olduğu bazı ordu mensuplarının bugün Ergenekon sanığı olmasına ne diyor?

‘Türkiye’ye geldiğimde ordu mensuplarıyla, AK Parti dahil tüm siyasi partilerin üst düzey yöneticileriyle, farklı gazetelerden gazetecilerle ve diplomatlarla buluşurdum. Evet, Ergenekon sanıklarından hem de savcılarından bazılarını tanıyorum. Bir çok Türk, -gazeteciler, diplomatlar ve hatta Ak Partililer- benimle rahat konuşurdu çünkü Türkiye’yle herhangi bir organik bağım yok. Orada ailem ya da ticari bir işim yok. Bakın, eğer savcılar suçlamalarıyla ve bana biçilen iddia ettikleri rolle ilgili ciddilerse, hodri meydan! Beni çağırsınlar, mahkemede ifade vereyim. Korkmuyorum. Hadi, yüzyüze bu konuyu tartışalım. Ama bazılarının buna cesareti olduğunu sanmıyorum.’

* * *

Şahsen siyasi görüşlerini, analizlerini, özellikle Kürt sorunuyla ilgili fikirlerini bırakın bana yakın olmasını, derinlikli dahi bulamayacağım bir kişi Michael Rubin. Ortalama ulusalcıdan hallice, diyebilirim. Lakin, hakkında bunca yıldır bunca teori üretilen ve en son bu raporda da ‘kullanışlı’ kişi olarak adı geçen bu kişinin Ergenekon davasıyla ilgili söyleyeceklerini mahkemede dinlemekte fayda görüyorum. Çağırın, ifade versin hakikaten. Madem amaç hesaplaşmak… Fakat tabii bu hesaplaşma işi, mahkemeye kadar gelmiş tanıkları dahi dinlememek gibi bir huy geliştiren yargıçlarımızla nasıl olacak bilemiyorum.

NOT: Yine aynı kısırlık baş göstereceğinden ‘pre-emptive’ notumu yazayım. Yaptığım bir takım mülakat yahut görüşmelerden sonra bazı gazete yazarları, beni ‘görev bilinciyle’ hareket etmek, ‘bir yerlere hizmet sunmak’ ile itham ediyor bir süredir. Evet görev sözkonusudur ve adına gazetecilik denir. Siz de yapın, iyidir. Gazetecilik bir konunun her çeşit bilen kişileriyle yahut bir haberde adı geçen tüm taraflarla görüşmeyi de içerir. Bunu da yapın bazen, hobi olarak. Siz de fikirlerinizi çarpıştırın, benim eksik bıraktığımı düşündüğünüz sorularınızı aynı kişilere ulaşıp sorun. Ama, biliyorsunuz, ‘ad hominem’ lapacılıktır. Onu yapmayın işte, gözüm. Valla yapmayın, koca koca adamlar.