TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : Abdullah Öcalan Memlekete Hoş geldin !!!!


Abdullah Öcalan Memlekete Hoş geldin

11 Mayıs 2017

Gerçek Bir Kahramanın Aziz Hatırasına

Yazar: Yılmaz Özdil

Allah yardımcımız olsun.”

Özel uçağa bindiler. Antalya’ya gittiler. Karpuzkaldıran askeri tesislerine yerleştiler. Uçağın kuyruğundaki Türk Bayrağı ve kimliğini gösteren işaretler kapatıldı. Üç gün sonra, vakit tamam… Tekrar havalandılar.

Ekip lideri pasaportları dağıttı. Fotoğraflar gerçek, geriye kalan tüm bilgiler sahteydi. İş adamı kimliğinde görünüyorlardı. İyi de hangi ülkeye gidiyorlar, neyin ticaretini yapıyorlar? Ekip lideri hariç, hiçbiri bilmiyordu. Sadece “Afrika’ya gittikleri” söylenmişti. Kendi aralarında şakalaşıyorlardı, “muz cumhuriyetinden geldiğimize göre, herhalde muz tüccarıyız” diyorlardı!

Altı saat uçtular, piste tekerlek koydular. Terminal binasında “Welcome to Entebbe International Airport” yazısını gördüler. Uganda’daydılar. Ta 23 sene evvel Filistinli korsanlar tarafından kaçırılan ve İsrail komandoları tarafından basılan Air France uçağının enkazı hala oradaydı.

Başkent Kampala’da The Windsor Lake Victoria Otel’e yerleştiler. Beklediler. Dört gün sonra… Ekip lideri odaları tek tek aradı, lobide buluştular. O ana kadar gizlenen görevi açıkladı: “Kenya’ya gidiyoruz, bebek katilini alacağız!”

Entebbe’ye geldiler, tam pasaport kontrolüne girerken, bir telefon… Görev ertelendi. Otele geri döndüler. Sabrın sınırlarını zorlayan bekleyiş başladı. Artık ne yapacaklarını biliyorlardı ama, bu sefer de saatler geçmek bilmiyordu. Ya görev iptal edilirse? Ya bu kadar yakınken elleri boş dönerlerse?

Üç gün, üç sene gibi geçti. Nihayet beklenen an geldi. Bindiler, Nairobi Jomo Kenyatta Havalimanı’na indiler. Uçakta bekleyeceklerdi. Paket, kendi ayağıyla gelecekti. Pilot kuleye bilgi verdi: “İki saat sonra havalanacağız, rota Hollanda.”

Ekibin Hollandalıya benzeyen sarışın mavi gözlü elemanı merdiven başına çıktı. Pilot, sağ motoru çalıştırdı. Üç otomobillik konvoy, aprona hışımla daldı, uçağın yanında zınk diye durdu. Hollanda’ya gidiyorum zanneden paket, indi. Hollandalı (!) gülümseyerek başıyla selamladı. Paket koşar adım merdivenleri tırmanırken, sol ve kuyruk motorları çalıştırıldı, kapı kapandı.

“Abdullah Öcalan, memlekete hoş geldin!”

Paket’i Bandırma’da teslim ettiler, tekrar havalandılar, başladıkları yere, Etimesgut’a indiler. MİT müsteşarı hangarda bekliyordu, tek tek kucakladı, duygusal bir konuşma yaptı. Çankaya Köşkü’ne götürdü. Cumhurbaşkanı Demirel, kahramanları Pembe Köşk’te, Atatürk’ün makam odasında karşıladı.

“Sizlerle hatıra fotoğrafı çektiremiyorum. Çok gizli bir görevi başarıyla ifa ettiniz. Şartlar, bundan sonra da gizliliğin korunmasını gerektiriyor. Sizleri bir fotoğraf karesinde buluşturmanın sakıncalı olduğunu düşünüyorum” dedi.

Birer kol saati hediye etti.

Saatlerin arkasında “T.C. Cumhurbaşkanı, 18.2.1999” yazıyordu.
*
Bu zorunlu gizlilik, tırışkadan efsaneler, köfteden kahramanlar yarattı. Sadece dokuz kişiydiler ama, neredeyse dokuz bin kişi o uçakta bulunduğunu ima etti.

Halbuki kanıt belliydi.
O saatler kimdeyse, uçakta onlar vardı.

Ve o saatlerden birinin sahibi rahmetli oldu.
Gazetelerde haber yapıldığı için, artık yazabiliriz…
“Abdullah Öcalan, memlekete hoş geldin” diyen ekip lideri, bordo bereli Albay Abdullah Soyluoğlu’ydu.

TSK’dan MİT’e geçmişti. Kıbrıs’tan Güneydoğu’ya sayısız kozmik görevde bulunmuş, hiçbirini şahsi ikbali için kullanmamış, sıra dışı hayatına rağmen sıradan kalmayı başarmış bir vatan evladıydı. İki tane mantar tabancası patlatanlar bile 22 tane kitap yazarken… Gerçek efsane albayın adını, rahmetli oluncaya kadar duyan olmadı.

Karakterini özetleyebilmek için tek örnek vereyim… Hastalandı. Öğretmen eşi ve iki kızı, tembihliydi. Asla kimseden iltimas istemeyeceklerdi. Herhangi bir emekli vatandaş gibi, devlet hastanesine gittiler. Vaziyet kötüydü, akciğerde, beyinde tümör… İlerlemişti, derhal ameliyat gerekiyordu, yoğun bakımda yer yoktu. Madem subaysınız, Haydarpaşa GATA’ya gidin dediler, gönderdiler.

GATA’ya geldiler, yoğun bakımda yer yoktu!

Cumhuriyet tarihinin en önemli görevlerinden birini gerçekleştirmiş olan efsane albay, acil serviste, bir sedyede yatıyordu. Eşi, kızı çaresizce başında bekliyordu.

Hani devamlı sallarız ya, “vatan sana minnettar” filan… İşte buydu.

Neyse ki, GATA komutanı tesadüfen acil servise geldi, tesadüfen gördü, yoğun bakımda yer yaratıldı. Ama maalesef, ameliyat edilemeden vefat etti. Çünkü, ailesine bile yük olmak istememişti, hastalığının nereye varacağını biliyordu, üzülmesinler diye son dakikaya kadar ailesine bile söylememişti. Kasım ayında, baba ocağında, Konya Seydişehir’in Gökhüyük köyünde toprağa verildi.

Ondan geriye bir büyük onur mirası, bir de madalya gibi kol saati kaldı.

Ve bugün, Öcalan’la pazarlığa oturan MİT’in haline bakınca, bakanların koluna takılan saatlere bakınca… Diyorum ki, hakikaten “kâhin” gibi adamlarmış.

“Muz cumhuriyetinden geliyoruz” derken, aslında ne kadar da haklılarmış!

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// ERCAN CANER : Bomba Yüklü Araçlara Karşı Tedbirler


ERCAN CANER : Bomba Yüklü Araçlara Karşı Tedbirler

15 Eylül 2020

EYPD Ortamında Harekât

El Yapımı Patlayıcı Düzenekler (EYPD) teknolojik imkân ve kabiliyetler ile üstün ateş gücüne sahip olmayan ordu ve unsurların stratejik operasyonel ve taktik silahıdır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 15 Eylül 2020

Bomba yüklü bir araca karşı en iyi korunma tedbiri aradaki mesafeyi korumak ve düşmanın ateşine karşı örtü ve koruma sağlayan bir mevzii almaktır. Keskin nişancılar ve emniyet personeli her zaman uyanık olmalı, hareket halindeyken veya yol kenarındaki molalarda yaklaşan araçları sürekli olarak izlemeli ve hiçbir şüpheli aracın dost unsurlara yaklaşmalarına fırsat vermemelidir. Sivil sürücüleri hareket halindeki konvoylara yaklaşmamaları konusunda uyaran işaretler kullanılmalıdır.

Konvoy ve devriye personeli giderek artan oranda şiddet kullanma usullerine vakıf olmalıdır. Devriye araçlarının yavaşlamasına neden olan tehlikeli bölgeler ve dar yerlerde tehlikeye karşı hazırlıklı olunmalıdır. Düşmanın dost unsurlara yaklaşmak maksadıyla sık olarak kullandığı yol üzerindeki farklı yönlerden gelen trafiğin birleştiği yerlere ve yokuş aşağı/yukarı rampalara özel bir dikkat sarf edilmelidir. Güvenlik personeli, bomba yüklü bir aracın her yönden saldırabileceği hususunda uyarılmalıdır. Afganistan, Irak ve Suriye’de gerçekleştirilen bomba yüklü araç saldırılarının bazılarında, birlikler karşı yönden gelen trafik arasında bulunan bomba yüklü araç taarruzlarına da maruz kalmışlardır.

Bir konvoy içerisinde ilerlerken düşmana kârlı bir hedef sunmaktan kaçınmak maksadıyla daima çok dikkatli olunmalıdır. Sürekli olarak saldırgan bir savunma durumunun muhafaza edilmesi ve sivil trafikle ilgilenmek maksadıyla planların önceden hazır olması gerekmektedir.

Sivil trafiğin geçmesi ya da yaklaşması durumunda uygulanacak hareket tarzlarını belirlemek maksadıyla vazife analizi çok iyi yapılmalıdır. Yaklaşan sivil trafiğin konvoyu geçmesine izin verilecek ise, araç ve sürücülerin, sivil araçlar yaklaştıkça kontrol tedbirlerinin artırılması maksadıyla, önceden belirlenmiş bir kontrol planı mevcut olmalıdır.

Yaklaşan sivil trafiğin konvoyu geçmesine müsaade edilmeyecek ise sivil sürücüleri uyaracak ve konvoya yaklaşmamalarını sağlayacak bir plan mevcut olmalı ve bütün personel, giderek artan oranda şiddet ve silah kullanımı hususunda çok iyi eğitilmiş olmalıdır.

Mahalli sürücüleri devriye araçlarına yaklaşmamaları hususunda ikaz eden işaretlerin kullanılması

Bu tedbirler bulunulan ülkenin lisanında uyarı işaretlerinin kullanılmasını, bütün yolu kapsayacak şekilde ilerlemeyi, görsel işaretleri, araç kornalarının kullanılmasını ve araçları yaklaşmamaları için uyaran işaret fişeklerini kapsar, bununla beraber tedbirler, bunlarla sınırlı kalmamalıdır. Unutulmamalıdır ki düşmanı uzakta tutmak ve yaklaştırmamak bomba yüklü araçlarla yapacağı taarruzları engelleyecektir. Dost unsurlar asla potansiyel bir hedef haline getirilmemelidir.

İntikal Halindeyken Düşmanın Emniyetli Mesafede Muhafaza Edilmesi

Giderek artan şiddette kuvvet kullanımı/angajman kuralları:

Kullanılan teknikler basit, kolaylıkla anlaşılabilir ve kesin olmalıdır.

  • Defansif/taarruzi araç manevraları.
  • Araçların arkasına asılan Arapça ‘‘Yaklaşma, Geçme!’’ uyarı işaretleri.
  • El ve kol işaretleri.
  • Korna, siren ve düdük kullanılması.
  • Geceleyin ışıldak kullanımı.
  • Yeşil lazer ışıklarının kullanılması.
  • Öldürücü olmayan ikazların kullanılması.
  • Kimyasal ışıkların kullanılması.
  • Küçük işaret fişeklerinin kullanılması.
  • 40 mm çaplı gözyaşı bombalarının kullanılması.
  • İkaz atışlarının kullanılması.
  • Gerekirse angajman kurallarına uyularak yaklaşan araca ateş açılması.
  • Gerektiğinde angajman kurallarına uygun olarak sürücü ve yolculara ateş açılması.

Sabit Durumdayken Düşmanın Emniyetli Mesafede Muhafaza Edilmesi

  • Bölgenin keşfi, işgal edilmeden önce yapılmalıdır.
  • Durmayı müteakip 5/25 metre kontrolleri icra edilmelidir.
  • Mayın ve gömülü EYPD tehditlerine karşı yollardan olabildiğince uzak durulmalıdır.
  • Doğal engellerden yararlanılmalıdır.
  • İyi bir dağılma uygulanmalıdır.
  • Çepeçevre emniyet tedbirleri alınmalıdır
  • Trafik konilerinin kullanılması.
  • Dikenli tellerin kullanılması.
  • İşaretlerin kullanılması.
  • Yol engellerinin kullanılması.
  • Gözetleme yerinin belirlenmesi.
  • Derinlikte savunma tedbirlerinin alınması.
  • Elektronik karşı koyma cihazlarının azami sahayı kapsayacak şekilde mevzilendirilmesi.

Trafik Kontrol Noktaları

Trafik kontrolleri düşmanın hareket ve gayretlerini kısıtlar ve planlarını uygulamasını geciktirir. Birçok kontrol noktasında yapılan aramalardan sonuç alınamasa da, önemli birçok şeyin tespit edildiği kontrol noktaları da bulunmaktadır. Düşman tarafından uygulanan bomba yüklü araçlarla yapılan saldırıların artması, bir yerde uzun süre kalan sabit trafik kontrol noktalarının düşman saldırılarına maruz kalma riskini artırmıştır.

Bomba yüklü araç saldırılarından sakınmak maksadıyla Trafik Kontrol Noktalarının (TKN) hazırlanma ve işgal süresi 20–30 dakika ile sınırlanmalıdır. (Vazife, düşman, arazi, meteorolojik durum, elde mevcut zaman ve sivil faktörler). Zamanın bu süreyle sınırlandırılması, TKN’larının süratle hazırlanmasını, işletilmesini ve faaliyetin sonunda toparlanmasını sağlayarak, düşmanın bomba yüklü araçlarla yapabilecekleri saldırılara engel olur. Afganistan, Irak ve Suriye’de görülen saldırılarda; işgal süresini uzatan TKN’larına düşmanın hafif silahlar ve roket ile saldırdığı gözlemlenmiştir. Bunun da ötesinde, bulunduğu yeri uzun süre işgal eden bir TKN etkinliğini kaybedecektir. Haberler çok hızlı yayıldığından TKN’nın yerini öğrenen düşman unsurlar yollarını değiştirecektir.

Trafik Kontrol Noktasının Hazırlanması

Trafik kontrol noktaları değişik yerlerde ve değişik zamanlarda kurulup kısa süre işgal edilmelidirler. Liderler, kurulma ve işgal süresini sınırlandırmanın yanı sıra dost unsurlara ait araçları TKN içerisinde azami şekilde dağıtmalı ve sivil trafiğin sabit durumdaki birliklere yaklaşmalarını önlemek maksadıyla mevcut bütün imkânlardan azami şekilde istifade etmelidirler. Karşı tedbirlerden bazıları aşağı sıralanmıştır:

  • TKN Arama Timinin ana yolun dışında tesis edilmesi.
  • Yol işaretlerinin bulunulan ülke lisanında olması.
  • Emniyet araçlarının (kanatlar) azami uzaklığa mevzilendirilmesi.
  • Toprak setleri ve duvarlar gibi doğal ve suni engellerden yaklaşan tehditlere karşı azami şekilde istifade edilmesi.
  • Mevziilerin işgal öncesi olası EYPD (El Yapımı Patlayıcı Düzenek) açısından araştırılması ve optik cihazlarla kontrol edilmesi (Düşman kullanılacak örtülü mevzileri önceden tahmin edebilir ve EYPD yerleştirebilir).

Muharebe Lojistik Devriyeleri

Bir askerin yapabileceği en büyük hatalardan bir tanesi: kendisinin bir savaşçı değil de destek personeli olduğunu düşünmesi ve korunma görevini diğerlerinin vazifesi olarak algılamasıdır. Barış zamanında uygulanan idari tedbirler muharebe esnasında hiçbir işe yaramamaktadır. Örneğin: barış zamanında kaza mahallinin terk edilmemesinin gerektiği herkes tarafından bilinen bir kuraldır. Muharebe sahasında ise durum tamamen farklıdır. Önemsiz bir tampon kazası için kesinlikle durulmamalı ve polisin gelmesi beklenmemelidir. Düşman, duraklayan konvoyu tespit edebilir ve bomba yüklü bir araçla saldırı düzenleyebilir. Gün ışığında araç farları mutlaka kapatılmalıdır. Açık farlar düşmanın sizi uzak mesafelerden tespit etmesini sağlayarak bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlemesine neden olabilir.

Konvoy Bir Muharebe Harekâtıdır

İki nokta arasında hareket eden bütün askeri araçlar bir konvoy teşkil ederler. Muharebe sahasında ise konvoylar; Muharebe Lojistik Devriyeleri (MLD) olarak adlandırılan bir muharebe harekâtıdır. Düşman, araç içindeki dost unsurlara zarar vermek maksadıyla bütün imkân ve kabiliyetlerini kullanacaktır. Muharebe sahasında bir yerden başka bir yere gitmek kesinlikle konvoy harekâtı olarak değerlendirilmemelidir. MLD komutanları her intikal için birlik idare prosedürlerini uygulamalı ve provalar icra etmelidir.

Bütün kurtarma, ilk yardım ve muhabere cihazları faal olmalı, yeteri kadar mühimmat araçlara yüklenmelidir. Kurtarma harekâtı için çeki demiri, halat ve zincirler alınmalı kullanılır durumda oldukları hareket öncesi kontrol edilmelidir. Yangın söndürme cihazlarının yerleri ve dolu oldukları kontrol ve teyit edilmelidir. Harita üzerinde rota ayrıntılı olarak incelenmeli, araçların aralıkları belirlenmeli ve telsiz frekansları koordine edilmelidir. Büyük araçlar mevcut ise, acele kurtarma maksadıyla MLD bünyesine bir kurtarıcı dâhil edilmesi dikkate alınmalıdır.

Muharebe sahasında her an her şey olabilir. Komutanlar; hasar görmüş araçlar, lastik patlamaları, arıza yapan araçlar, düşmanın direkt ve endirekt ateşlerine maruz kalma, EYPD tespit edilmesi, patlama öncesi ve sonrasında uygulanacak hareket tarzlarını belirlemeli, personelini eğitmeli ve provalar icra etmelidirler. Bununla birlikte hazırlanan planların her duruma uygun olması mümkün değildir. Komutan karşılaşılan her olayda durum muhakemesi yaparak bir karara varmalı ve bu kararını uygulamalıdır.

Hareket halindeki dost araçlara çok yaklaşan sivil araçlara karşı uygulanacak olan, giderek artan oranda şiddet kullanım usulleri gözden geçirilmelidir. Provalar yapılarak bütün personelin düşmanla temasa geçme kurallarına tamamıyla hâkim olması sağlanmalıdır.

Muharebe Lojistik Devriye Harekâtında Göz Önüne Alınacak Hususlar

Ana esaslar:

  • Sürücüler dikkatlerini araç kullanmaya yoğunlaştırmalıdır.
  • VDAM+Z faktörlerine bağlı olarak konvoy içinde taktik aralıklar muhafaza edilmelidir.
  • Mahalli trafikten uzak durulmalıdır.
  • Sert zemin üzerinde ilerlenmeli, virajlarda açıktan dönülmeli ve yoldaki çukurlardan kaçınmalıdır.
  • İntikal esnasında balistik koruyucu camlar kullanılmalıdır.
  • Mümkün ise yolun ortasından gidilmelidir.
  • Keskin nişancılar yol üstü yaya ve araç geçişlerine dikkat etmelidir.
  • Silahçılar mümkün olabildiğince her an ateşe hazır durumda olmalıdırlar.

Muharebe Lojistik Devriyesinde Emniyet Tedbirleri

  • Barış zamanı taktik, teknik ve usulleri uygulanmamalıdır. Örneğin: bir lastik patlamış ise ve yeterli emniyet personeli yok ise patlamış lastik üzerinde bir sonraki ileri üsse kadar gitmek zorunda kalınabilir. Hasar görmüş bir araç terk edildiğinde durum en kısa zamanda üst birliğe rapor edilmelidir.
  • Araçlar hızlı sürülmeli, EYPD tehdidinden çok daha fazla tehlike oluşturacak şekilde aşırı sürat yapılmamalıdır. Kolay bir hedef olmaktan sakınmak maksadıyla araçlar çok yavaş sürülmemelidir. En acemi sürücü konvoyun gerisine, en tecrübeli sürücü de konvoy başına planlanmamalıdır.
  • Yolun sağ ve sol kenarlarına olabilecek EYPD’den sakınmak maksadıyla yolun ortasından hareket edilmelidir.
  • Konvoy bünyesinde hareket halindeyken isabet alındığında bütün dikkat dışarıya yoğunlaştırılmalıdır. Sıhhiyeci ve muharebe hayat kurtarma personelinin görevlerini yapmalarına yardım edilir. Esas vazife düşmanla temas (angajman) kurallarına bağlı kalarak düşmanı en kısa zamanda etkisiz hale getirmektir.
  • Düşman hafif silahlarına ve parça tesirli mühimmata karşı koruma sağlayan balistik camlar mutlaka kullanılmalıdır.
  • Yol üzerindeki çukurlara dikkat edilmeli ve tekerlekler bu çukurların üzerlerinden geçirilmemelidir.
  • Düşman unsurları ve teröristlerin, EYPD’ni aynı çukurlara birçok kez yerleştirdikleri unutulmamalıdır.
  • Yolu kesen yaya ve araç üst geçitlerine azami dikkat gösterilmelidir. Düşman buraları gözetleme maksadıyla kullanmaktadır. Keskin nişancılar üst geçitlere yaklaşırken ateşe hazır durumda olmalıdırlar.
  • Virajlar açıktan dönülmelidir. Araç tekerlekleri mümkün olabildiğince önde giden aracın tekerlek izleri üzerinde muhafaza edilmelidir.
  • Araç zırhlı olsa dahi, kol ve bacaklar her zaman araç içinde olmalıdır.
  • Göz ve kulakları korumak maksadıyla balistik gözlükler ve kulaklıklar her zaman takılı olmalıdır.
  • Bütün duraklamalarda aracın etrafı kontrol edilmeli 5/25 metre kontrolleri uygulanmalıdır.
  • Tali EYPD saldırıları göz önüne alınarak hasar görmüş araçların kurtarma/onarım öncesi ölüm bölgesi dışına tahliye planları yapılmalıdır.

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// E. ALB. MUSTAFA ÖNSEL : Cemal Temizöz’ü bir de benden dinleyin


E. ALB. MUSTAFA ÖNSEL : Cemal Temizöz’ü bir de benden dinleyin

Yıl 1993. Türkiye kaynıyor. Güneydoğu kaynıyor. PKK terörü iyice azmış. Karakollara 500’den daha kalabalık militan gruplarla saldırabiliyor. Tabir-i caizse kan gövdeyi götürüyor. Bu arada şehirlerde de gösteriler tertip ediyor, gösteriye müdahale eden güvenlik güçlerine ateş açıyorlar. Böylece güvenlik güçleriyle halkı karşı karşıya getiriyorlar. Herhangi bir ölüm olursa propaganda hazırdır; “Katil devlet halkın üzerine ateş açtı”.

Durum içinden çıkılmaz hale geliyor. PKK, Apo’nun o zamanki “bir avuç özgür vatan” konseptine uygun olarak başta Şırnak olmak üzere, bazı bölgelerde eylemlerini alabildiğine yoğunlaştırıyor. O yıl devlet net bir karar alıyor; Bunlarla kıyasıya mücadele edilecek. Önce bölgeye gözü pek komutanlar gönderilecek. Araziyi kesinlikle kontrol altına alacak tedbirler geliştirilecek. Şehirlerde, özellikle ilçe bazında seçilen jandarma komutanlarıyla, vatandaşlarda kaybolmaya başlayan devlete güven yeniden tesis edilecek, halk mutlaka kazanılacak, devamında koruculuk sistemi geliştirilecek ve PKK’nın ülkeyi bölünme aşamasına getiren eylemleri önlenecek.

Bunun için özellikle jandarma komutanlarına çok iş düşmektedir. Bendeniz kıdemli üsteğmen olarak Van’ın Başkale ilçesine, kıdemli yüzbaşı olan Cemal Temizöz ise Cizre’ye jandarma komutanı olarak atanıyoruz. Cizre, kırsal alanın yanı sıra PKK terörünün şehir içerisinde de en yoğun görüldüğü yer o zaman. 1992’de pek çok gazete, “Cizre’ye dikkat!” başlığıyla çıkıyor. Örgüt başta Sur, Nur ve Cudi olmak üzere çeşitli mahallelerde artık devlet otoritesini kullanmaktadır.

İddialara göre, o günlerde de Cizre Belediyesi tıpkı bugünkü HDP’li belediyeler gibi PKK’nın lojistik üssü konumundadır. Belediye Başkanı Haşim Haşimi’dir. Şehirde, PKK’nın silahlı milisleri cirit atmaktadır. Devlet yanlısı bilinen insanlar, hem de ağızlarına para sokulup, hakaret edilerek elektrik direklerine asılmaktadır. Ki, bunlardan biri, benim de yakından tanıdığım Alakamış Köyü Muhtarı Abdo Ay’dır. Artık halk, devletten ümidini kesmiştir.

Cemal Yüzbaşı işte tam da buradan başlar. Cesaretiyle, ferasetiyle, sorumluluk anlayışıyla, düşünülemeyeni yapışıyla, halkla kurduğu sıcak ilişkiyle kısa sürede PKK’nın halk tabanını büyük oranda kaybetmesine sebep olur. Başta Kamil Atağ olmak üzere, halkın büyük bir bölümünü devletin yanında çeker. Ve PKK ile kıyasıya mücadele başlar. Yaşanan çatışmalarda, aralarında Kamil Atağ’ın babası ve kardeşin de olduğu pek çok insan şehit düşer. Sokak sokak yapılan müdahaleler sonucu Cizre, PKK’nın elinden geri alınır.

Büyük olayların çıktığı 1994’ün aksine, 1995 yılı Nevruz’u binlerce kişi tarafından, devlet erkânın da katıldığı büyük bir coşkuyla kutlamıştır. Terör yüzünden ilçeyi terk edenler geriye dönmeye başlamışlardır. PKK sevgisiyle tanıdığımız Hasan Cemal bile o günlerde (Aralık 1994) Cizre’deki bu değişimden bahseder. Cizre’nin önceki yıllarla kıyaslanmayacak şekilde düzeldiğini, adeta bir huzur kenti haline geldiğini ifade eder. Bu arada 1994 yılı belediye başkanlığı seçimi yapılmış ve PKK mücadelesinin halk ayağında efsane haline gelen Kamil Atağ başkan seçilmiştir. Hangi partiden biliyor musunuz; MHP’den. MHP, bölgede devlet otoritesi tesis edilince, PKK’ya tepkinin toplandığı odaktır. Hemen burada Temizöz’ün davasında bugünkü MHP yöneticilerinin hiç birini görmediğimizi belirtelim. Gerçi onlar bugünlerde çok yoğun, Cemaate yapılan operasyonlara tepki gösteriyorlar. Neyse, devam edelim.

1995 yılında Cemal Temizöz arkasında insanların huzurla yaşadığı bir kent bırakarak, bölgeden ayrılır. Ama bölücüler onu hiç unutmaz. “Bir avuç özgür vatan” hedefine engel olmuştur bu yüzbaşı. Halkın o günkü ifadesiyle, “devlet geri gelmiştir.” O günkü yalın gerçek budur.

"GÜVENİN DEDİĞİN DEVLET BU MU?”

Aradan yıllar geçer. Yıl 2009; Cemal Temizöz artık Albay ve Kayseri İl Jandarma Komutanıdır.

Bu sırada Kayseri’de bulunan Hava Kuvvetlerine bağlı birlikte 3 astsubayın cemaatin emirleri doğrultusunda faaliyet gösterdiği tespit edilir. Soruşturma sonucu, personeli fişledikleri, bazı bilgi ve belgeleri dışarıdaki “abi”lere verdikleri, sistem bilgisayarlarına dışarıda hazırlanmış manipülatif evrak girişi yaparak, birlik komutanına kumpas hazırladıkları ortaya çıkar. Soruşturmayı yürüten Cemal Temizöz’dür. Ve cemaat düğmeye basar…

İlk önce Kayseri Barosu, başta başkanı Ali Aydın olmak üzere (2010 yılında cemaat tarafından ödüllendirilerek HSYK üyesi oldu), olayı protesto eden bir açıklama yapar. Açıklamada, Cemal Temizöz’ün şüpheli astsubaylara, “Sizi Cizre’de yaptığım gibi asit kuyularına atarım” diye tehdit ederek, baskı uyguladığı iddia edilir. O açıklama, Cemal Albayın deyimiyle, “ölüm fermanı” gibidir.

Artık başta cemaat medyası, yandaş, hatta merkez medyada “asit kuyuları” manşetlerden inmez olur. Ve toplum “asit kuyularına” inandırılır. Ama daha sonra yapılan incelemelerde asit kuyularına rastlanmaz tabii. Olsun, algı yaratılmıştır. Bazıları bugün bile bu argümanı hala kullanmaktadır ya utanmadan…

Hemen çalışmaya başlanır. İki eski itirafçı bulunur; “Tükenmez Kalem” ve “Sokak Lambası.” Kimin bulduğunu anlamışsınızdır. Diyarbakır Emniyetinde, ama cemaatin emrinde görev yapan polisler. Bir de açık tanık vardır. Adı Nuri Binzet. O da Midyat Cezaevinde yatarken, yine ilgili polislerin vaatleriyle tanık olur. İlginç olan, “olayların yakın tanığıyım” diyen ve yer tarifi veren Nuri o zamanlar 13 yaşındadır. Konu, o yıllarda olduğu iddia edilen faili meçhullerdir. Onların ifadeleri sonucu, Cemal Temizöz cemaat mensubu astsubaylarla ilgili başlattığı soruşturma daha bir ay bile olmadan gözaltına alınır. Diyarbakır’a götürülür ve tutuklanır. Süreç çok hızlı işlemektedir.

Onunla birlikte tutuklanan diğer kişi ise, 1993 yılında omuz omuza verdikleri Kamil Atağ’dır. Bu arada Cizre’de, gösterilen yerlerde nerdeyse naklen yayınla kemik aranmaya başlanmışır. Malum basının yanı sıra, bir kısım merkez medya bile “topraktan kemik fışkırıyor” şeklinde başlıklar atmaktadır. Algı yaratılmıştır. Toplum, her “kemik fışkırıyor” başlığını insan kemiği olarak düşünür olmuştur. Zamanın Cemal Yüzbaşısı, canını ortaya koyduğu bir dönemden dolayı linç edilmektedir. Konulduğu Diyarbakır Cezaevi ise tam bir kâbustur. Burada bulunan PKK’lı mahkûmlar, aleyhine devamlı slogan atmaktadırlar. Her şey bir tarafa, ona en çok dokunan cezaevinde birlikte kaldığı Kamil Atağ’ın kendisine “güvenin dediğin devlet bu mu?” demesidir.

Evet aramalarda kemikler bulunmuştur. Ama bunların çoğu tavuklara, diğerleri ise daha büyük hayvanlara aittir. Biraz büyükçe olanları toplarlar. Hayvanlara ait olduğu çok açık olmasına rağmen bunlar Adli Tıp Kurumu’na gönderilir. Algı önemlidir. Adli Tıp’a giden 13 parça kemiktir. Ve sadece iki avuç kadardır. Sonuç, hepsinin hayvan kemiği olduğu raporla ortaya konur. İHD’nin özellikle Diyarbakır Şubesi olayın başından beri işin içindedir ve kazıların hepsine iştirak etmişlerdir. Ama çabaları boş çıkmıştır. Elde, sadece çeşitli vaatlerle tanık yapılanlar kalmıştır. Davanın ilerleyen yıllarında, onlar da kendilerine vaat edilen “şeylerin” tam olarak yerine getirilmemesi üzerine, “kandırıldıklarını, aleyhte ifade vermeye zorlandıklarını” söyleyerek tanıklıktan çekilmişlerdir. Ve davada sanıkları suçlayacak delil kalmamış, dava dosyası çöp durumuna gelmiştir. Unutmadan ifade edelim ki, bu olaydan bir yıl sonra, Cemal Albay Balyoz’dan da tutuklanmış ve 18 yıl hüküm giymiş, sonrasında tıpkı ben ve diğer Balyoz sanıkları gibi beraat etmiştir.

BUGÜN: “DEVLET YİNE GİTMİŞ”

Temizöz geçtiğimiz günlerde bu çöp haline gelmiş davadan da beraat etti. Ortalık yine ayağa kalktı; “Nasıl beraat edermiş… Faili meçhuller yalan mıymış” vs. Yargı illa bunların istediği gibi karar verecek. Yoksa yanlış içerisindedir. Bu ne çarpık ötesi, ne zalimce bir yaklaşımdır. Bölücüler ve Cemaat yanlıları bir tarafa; Ya ülkenin bölünmez bütünlüğünden yana tavır almasını beklediğimiz kimi şahıs ve kurumlar?

Hele de CHP’nin kurumsal kimliğini temsil eden Kılıçdaroğlu’nun, “Faili meçhullerin üstü yargı eliyle örtülüyor” demesi? Azıcık insaf. Bu açıklamayı yaparken yanında kim var? O zamanlar Diyarbakır Baro Başkanı, bu davada da başından itibaren müdahil avukat olan, Wikileaks belgelerinde ismi CİA’nın yan kuruluşu olan STRAFOR’un (Kodu TR705) elemanı olarak geçen Sezgin Tanrıkulu. Söz konusu şahıs sadece bu davada değil, Şemdinli, Ergenekon, Zirve Yayınevi cinayetlerinde de müdahil olmuş birisidir. Yani nerede asker suçlanıyorsa, o karşı cephede yerini almıştır.

Ne yazık ki, Atatürk’ün kurduğu partide Genel Başkan Yardımcısıdır. Kılıçdaroğlu’nun akıl vereni, bu konularda yol göstereni de belli ki, bu şahıstır. Kılıçdaroğlu’na hatırlatmakta fayda var; “Kılavuzunuz karga olmasın”!..

Peki, bugünkü Cizre, Cemal Temizöz’ün bıraktığı gibi midir? Herkesin malumu olanı yazalım. Şu an için tıpkı 1992’de olduğu gibi Sur, Cudi, Nur mahallerinin yanı sıra Yasef mahallesi de PKK’nın kontrolündedir. Yapılan operasyonlar, yoğun baskılar sonucu yarım bırakılmış, o mahallelerde yaşayan yüz bin kadar insan örgütün insafına bırakılmıştır. Yedi okul kapalıdır ve bayrak direklerinde PKK paçavraları asılı durmaktadır. PKK sempatizanları sözde “asayiş birimleriyle”, “kırıntı” olarak yol ve mahallelerde kontrol yapmaktadır.

Yani 1993’de “gelen devlet”, bugün “giden devlet” durumundadır. Bugünkü yalın gerçek de budur…

Mustafa ÖNSEL / E. Jandarma Kurmay Albay

Odatv.com

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// E. KORG. İSMAİL HAKKI PEKİN : Karnımızdan konuşarak sorun çözemeyiz !!!!


E. KORG. İSMAİL HAKKI PEKİN : Karnımızdan konuşarak sorun çözemeyiz !!!!

12 Haziran 2020

Kimimiz PKK terörü diyor, bir kısmımız Kürt sorunu diyor ama neredeyse 40 yıldır enerjimizi tüketen bir sorunu hala çözemedik. Nasıl çözebileceğimiz konusunda bir stratejimiz var mı? Olması lazım çünkü 40 yıldır barış süreci dahil hemen her yöntemi denedik.

Uygulamaya koyduğumuz yeni strateji;

PKK’nın yurt içindeki silahlı teröristlerini etkisiz hale getirmek,

Yurt içindeki siyasi, mali,lojistik ve insan desteğini kesmek, Sınırdan Türkiye’ye terörist geçişlerini önlemek için Irak kuzeyinde Terörist kamplarını kontrol edecek şekilde sınırın ötesinde üsler teşkil etmek ve operasyon yapmak,

Suriye’de sınırlarımızda bir PKK/PYD terör devletçiğinin tesisini önlemek ve bunun için Suriye kuzeyinde TSK’nin müdahale ettiği bölgeleri anlaşma sağlanıncaya kadar elde bulundurmak,

Irak ve Suriye’nin derinliğindeki terörist kamplarına hava kuvvetleriyle operasyonlar düzenlemek,

Terör örgütü liderlerine yönelik istihbarat operasyonları düzenlemek

Bu strateji gerçekten çok etkili olmuş, terör örgütü yurt içinde neredeyse bitme noktasına gelmiş, terör örgütünün Irak ve Suriye’deki unsurları baskı altına alınmış,diplomatik faaliyetler ve istihbarat çalışmaları ile terör örgütüne yardım eden ülkeler üzerinde girişimde bulunulmuştur. Bu tedbirlere bir de Kürt vatandaşlarımız taleplerinin karşılandığını eklerseniz ana dille eğitim dışında ile tutar bir talep kalmadığını görürsünüz. Zaten bunun dışındaki talepler de ülkeyi bölünmeye götürür. Kürt kökenli vatandaşlarımızın ekseriyetinin böyle bir talebi olmadığını biliyorum. O zaman Türkiye’nin bir Kürt sorunu olmaması gerekiyor. PKK terörü sorunu olması gerekiyor. Ama hala birileri bu konuyu kaşıyor. Nedir peki problem?

En büyük problem PKK/YPG’nin uluslararası bir terör örgütü oluşu ve emperyalizmin maşası olarak kullanılmasıdır. Bu örgütün Kürtlerle ve onların haklarıyla bir alakası yoktur.Maalesef bu örgüt taşeron bir örgüttür yabancı istihbarat örgütleri tarafından kullanılmaktadır. Diğer taraftan Suriye’de ABD ve Rusya tarafından desteklenmekte özerk bir bölge veya bir devletçik haline getirilmeye çalışılmaktadır.

Türkiye bu yapıyı yurt içinden tamamen temizlese bile ABD, Rusya, AB ve BAE, Suudi Arabistan, İsrail vb. ülkelerin desteği ve Türkiye’yi sıkıştırma, bazı siyasi tavizlere zorlama gayretleri devam ettiği sürece maalesef bu örgüt hem Sınırlarımız dışında hem de içinde faaliyetlerine devam edebilecektir.

Peki biz mu örgütü nasıl marjinal hale getireceğiz, Türkiye’yi bu bölücü beladan nasıl kurtaracağız.Tek bir yolu var bence. Tabii güvenlik önlemlerini almaya devam edeceğiz. Ancak Kürt kökenli vatandaşlarımızın bu örgütle ilişiğinin kesilmesini sağlayacağız veya minimuma indireceğiz. Bunu yazmak kolay uygulamak ve başarabilmek sabır ve çalışma gerektiriyor. Sosyolojik olarak,siyasi olarak, psikolojik ve ekonomik olarak vb. alacağımız tedbirler uygulayacağımız hareket tarzları çok. Yeter ki yılların ortaya çıkardığı kendini ikinci sınıf hissetmelerini önleyecek, içlerinde birikmiş olan ötekileştirme sorununu ortadan kaldırabilelim. Üzerinde durmamız gereken ana husus bence budur. Eğer bunu başarabilirsek o zaman bu işi bitirmiş oluruz.

Emperyalist ya da bölgede menfaati olan ülkelerin amacının ülkemizdeki fay hatlarını tetikleyerek Türkiye’nin enerjisinin yanlış yere harcanmasını sağlamak ve Türkiye’nin içini tanzim etmek ve onu kendi dış politikaları yönünde kullanmak olduğunu biliyoruz. Bundan kurtulmanın yolu Kürt vatandaşlarımız ile PKK/PYD ve bu örgütün siyasi uzantıları arasında iletişimi, bağı çözmektir. Bağ diyorum yanlış anlaşılmasın kastım Kürt vatandaşlarımızın sahip oldukları güçlü aidiyet duygusu nedeniyle HDP veya başka siyasi uzantılarına oy vermelerini kastediyorum. Bu aidiyeti Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı aidiyetine döndürebilirsek, mevcut siyasi partiler ve siyasi düzen buna imkan verecek duruma getirilirse o zaman bu sorunun üstesinden gelinebileceğini değerlendiriyorum.

Bu konuda üniversitelere,akademisyenlere, düşünce kuruluşlarına , devletin kurumlarına çok iş düşüyor. Gerçekçi araştırmalar, saha araştırmaları, analizler hazırlayarak karar vericilerin kullanışına sunmaları gerekiyor. Büyük bir seferberlik gerekiyor. Bu konuda enstitü bile kurulabilir. Ama söylenecekler açıkça söylenmeli, karnımızdan konuşmamalıyız.

Söz konusu sorunun üstesinden gelemezsek ve karnımızdan konuşmaya devam edersek bu cennet vatanda cehennemi yaşamaya devam ederiz.

Kaynak: Karnımızdan konuşarak sorun çözemeyiz! – İsmail Hakkı PEKİN

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// SERVET AVCI : BU FOTOĞRAFLARA LAYIK MIYIZ ???.


SERVET AVCI : BU FOTOĞRAFLARA LAYIK MIYIZ ????. .

Bazı anlar vardır devleti yöneten veya devleti temsil eden siz olmasanız da o devlet gözünüzden bile sakındığınız devletiniz olduğu için utanırsınız…

Geçmişte çok oldu meselâ… Çözüm sürecinde PKK’lıların ölülerini mezarlıklara taşıyıp Türkiye Cumhuriyeti topraklarında kendilerince şehitlikler inşa etmeleri ve oralara terörist anıtları dikmeleri söz konusuydu… Dönemin İçişleri Bakanı "Abartmayın heykel dediğiniz fiberglastan" diyebilmişti ve yerin dibine girmek size düşmüştü…

Ya Silvan’daki o görüntüler… Türk askeri çarşının içinden geçirilirken sivil halk tarafından ağır hakaretlere uğruyor adeta bir ‘işgal gücü’ muamelesi görüyordu… Rezaletin tarifi bile yoktu… PKK’lılar hava basıyordu "Öldürmeye çalıştığınız halk bakın sizin canınızı nasıl koruyor" diye…

Diyarbakır’da askeri birliğin içinde gönderdeki Türk bayrağı indirilmişti… "Araştırdık olay çocuk işi" diyerek küçültme çabası resmî görevlilere düşerken utanmak yine millete kalmıştı…

Irak’ın kuzeyinden Suriye’nin kuzeyine ‘savaşçı’ ve silah sevkiyatına izin verdiğimiz ve her ilçede şova dönüşen o kara yolculuk… Heriflerin yediği kebapların ve fasulyelerin paralarını ödemek kaymakamlıklara konvoyun önüne eskort koymanın şerefi de yine bize düşmüştü!. .

Dağdaki teröristlere yemek ve meyve taşıyan kamyon uçuruma yuvarlanmasa bilmeyecektik Şırnak Belediyesi’nin günlük yemek taşımasını… Tıpkı soruşturmanın sonucunu hiçbir zaman öğrenemediğimiz gibi!. .

Süleyman Şah Türbesi’nin bir gecede kaçırılması da farklı değildi… Kendi topraklarımızdan ata mezarı kaçırıyoruz… Buradan da yöneticilere ‘başarılı operasyon’ gururu kalırken geri kalana anlamsız bakışlar kalıyordu…

***

Özellikle çözüm sürecinde böylesine gururu kırıcı öyle sahneler yaşadık ki devleti ve onun ciddiyetini fazlasıyla arar olduk… ‘Her kötülüğün müsebbibi güvenlikçi politikalar’dan ‘demokrat ve özgürlükçü yönetim’e dönüşümüz geride acı fotoğraflar bırakmıştı çünkü…

Geçtiğimiz gün bu fotoğraflara bir yenisi daha eklendi… HDP Diyarbakır İl Teşkilatı önünde çocuklarını almak için çırpınan ailelere destek amacıyla Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı da fotoğraf karesine girdi…

Bir hanım olarak o ailelerin arasına girmesi destek olması pek güzel de Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanı olarak orada yer alması yaralayıcı oldu…

Türkiye Cumhuriyeti devleti PKK’ye "Terör örgütüdür" diyemeyen PKK’yı ‘halk’ olarak gören bir yapının kapısında ‘talepkâr’ olamaz öyle görüntü veremez… Devlet dediğiniz gereğini yapar… Bir terör örgütünün sivil uzantısının kapısında o pozu vermez…

Bir terör örgütünden aman dilemek yalvarmak onunla ittifak etmek birlikte gelecek inşa etmek ne kadar saçmaysa o terör örgütünden neredeyse rica yoluyla kaçırılan çocukları geri istemek o kadar saçma… Devlet ciddiyetini tahrip eden bir uygulama… Bir de dilekçe verilseydi de tam olsaydı!. .

***

Daha dün Nevruzlarda birlikte yeni Türkiye inşa etmeye kalkışıp bugün aynı ilde dünkü masa arkadaşınızın il binası önünde acılı ailelere eşlik etmek tarif edilemez bir çelişki olmalı… "Bu çocuklar bu dağlara nasıl çıktı nasıl kaçırıldı bu iklim nasıl oluştu nasıl yeşertildi?" sorularıyla özeleştiri yapmak yerine hiç sorumluluk yokmuş gibi davranabilmek çok ama çok zor olmalı…

Asfaltların altına patlayıcı yerleştirilirken devletin uyutulduğu günler geride kalmış olmalı… Devlet devlet gibi davranmalı ve resmi görevlileri parti kapılarında bu hâle düşürülmemeli… Yoksa sadece çocuklar değil devlet de bir yerlere kaçırılmış sayılır!. .

Ayarlarla daha fazla oynanmasın!. . Yeter artık!. .

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/bu-fotograflara-layik-miyiz-53236yy.htm

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// MUSA ÖZUĞURLU : ASKERLER NE/KİMİN İÇİN ÖLÜYOR ???


MUSA ÖZUĞURLU : ASKERLER NE/KİMİN İÇİN ÖLÜYOR ???

11 Şubat 2020

Hükümet halkla ilişkilercilerinin bütün çalışmalarına rağmen sokağı askerlerin orada bulunması konusunda ikna edebilmiş değil. Sokakta vatandaşla biraz sohbet edince “Ne işimiz var orada” demeye başlıyor. Ortada biz gafillerin anlayamadığı olağanüstü zeka gerektirecek bir durum da yok.

“Suriye’nin kuzeyinde oluşan otorite boşluğu nedeniyle uluslararası hukukun ve Adana Anlaşması’nın verdiği haklarla terör ve benzeri tehditler gerekçeleri ile” Suriye’de bulunduğumuz söyleniyor. Bu açıklama ne kadar doğru?

Kamuoyu çok hızlı gelişmeler nedeniyle bilginin ucunu kaçırıyor ve meseleyi son gelişme(ler)den ibaret/itibaren görüyor.

İdlib özeline sıkıştırılan bu sürecin daha iyi anlaşılabilmesi ve klişe deyişle “büyük resmin görülebilmesi” için Suriye’de örtülü amaçlarla hareket edenlere ve bunların propagandalarını yapanlara bir kez daha hatırlatmak lazım:

– İdlib’te çeşitli zamanlarda çeşitli yerlerden nakledilen konsantre cihatçılar var. Konsantre diyoruz çünkü ılımlı olanların büyük çoğunluğu Suriye yönetimi ile anlaşma yapmayı kabul ederek bu gruplardan ayrıldı. Kalanların büyük bir kısmı ise dini ideolojileri gereği cihat yapmak isteyenlerden oluşuyor. Bu gruplar demokrasi gibi bir amaçlarının olmadığını bizatihi kendileri vurguluyor. Toplum adına siyasi bir ideolojileri yok. Amaçları Farabi İbn-i Sina El Kındi Harezmi Maarratul Numan’da heykelinin kafasını kopardıkları şair ve felsefeci Ebu Ala El Maarri gibi filozof şair matematikçi müzik adamı astronomlar ve benzerlerinin izlerini yeryüzünden silmek ve kendi İslami anlayışları içinde bir düzeni hakim kılmak. İnsan emekçi kadın çocuk hayvan hakları umurlarında değil. Teknoloji ve bilimle ilişkileri sadece kendi cihatlarını yürütebilecekleri silah ve iletişim araçları ile sınırlı. Üretim sanayi gelişim gibi kavramlardan haberleri bile yok.

– Bu gruplar cihat anlayışıyla hareket ettikleri için kendi amaçlarına engel olarak gördükleri herkesi katletmekten zerre kadar çekinmiyorlar. Bu nedenle hukuku önemsemiyorlar ve bu açıdan toplum için büyük tehlike oluşturuyorlar.

– Dini açıdan kendileri gibi olmayan/düşünmeyen Sünnileri Alevileri Hıristyanları Ezidileri Ermenileri Arapları Türkleri laikleri solcuları sosyalistleri düşman ve yok edilmesi gereken olarak görüyorlar.

– Bu silahlı grupların bazıları Türkiye ve Rusya ile birçok devlet tarafından “terör örgütü” olarak kabul ediliyor. Aslında İdlib’te silah gücü ve alan hakimiyeti olan grupların hepsi terör örgütü.

– Bu grupların bazıları Türkiye ile Rusya arasında yapılan gerilimi azaltma anlaşmasını en baştan reddetti silahlı grupların hepsi ateşkes anlaşmasına bir saat bile uymadı ve saldırılarına devam etti.

– İdlib’te bulunan sivillerin çoğunluğu bu grupları onaylamıyor. Ancak kaçabilenlerin dışında imkanı olmayanlar bu örgütlere mahkumlar. Bir kısmı bu cihatçıların aileleri ve başka şansları da yok.

– Suriye’de artık siyasal sürecin başlatılması için şartlar oluşmaya başladı. Ancak siyasal süreç de bu örgütlere kurban edilmiş durumda. Bu nedenle Kürtlerin dışında hükümet ile masaya oturabilecek tek bir siyasal grup ya da parti yok. Suriye sürecine müdahil olan ülkeler sanki Sünniler siyaset yapamazmış gibi ya da bu cihatçılara mahkummuş gibi hareket ediyor ve Sünni Müslümanlara “şeriat” dayatılıyor.

Bu ahval ve şerait içinde birçok ülke Suriye’den elini çekmişken Türkiye ısrarcı olmaya devam ederek hatalar zincirini devam ettiriyor.

– Türkiye’nin içinde bulunduğu topraklar Suriye’nin yani bir başka ülkenin toprağı.

– Cumhurbaşkanı Erdoğan Adana Mutabakatı’nın böyle bir hak verdiğini söylüyor ancak bu doğru değil. Adana Mutabakatı’nın muhatabı kim? Suriye. Suriye yönetimini tanıyor muyuz? Hayır. “Teröre karşı” yapılmış olan mutabakatı kimin yararına ve kime karşı kullanıyoruz? Bizim de terör örgütü olarak kabul ettiğimiz (daha doğrusu etmek zorunda kaldığımız) El Nusra ve benzerlerinin yanında anlaşmanın altında imzası olan Suriye’nin ordusuna karşı.

TSK unsurlarının İdlib ve diğer bölgelerde tutulmasının savaştırılmasının faydası ne? Bu bölgelerden gelebilecek terör tehdidi var mı gerçekten? Fırat’ın doğusundan yok. Batısında ise bu omurgasız ve kendilerine üç kuruş fazla verenin yanında savaşacak cihatçılar var. O halde tehlike asıl nereden kaynaklanıyor? Bizatihi uğruna asker feda edilen bu gruplardan.

Neresinden bakarsanız bakın iktidarın o bölgede asker bulundurması/savaştırması yukarıdaki gerçekler ışığında akla mantığa uluslararası hukuka komşuluğa aykırı.

Hükümet halkla ilişkilercilerinin bütün çalışmalarına rağmen sokağı askerlerin orada bulunması konusunda ikna edebilmiş değil. Sokakta vatandaşla biraz sohbet edince “Ne işimiz var orada” demeye başlıyor. Ortada biz gafillerin anlayamadığı olağanüstü zeka gerektirecek bir durum da yok.

Memleketi yönetenlerin cevaplaması gereken iki soru ile bitirelim:

1- Askerler ne için ölüyor?

2- Amaç İdlib’i ilhak mı?

Musa Özuğurlu kimdir?

Gazeteci. Mesleğe 1994 yılında başladı. Çok sayıda radyo ve TV kanalının haber merkezlerinde editörlük muhabirlik program sunuculuğu yaptı. 2010 yılında TRT Türk’ün Suriye temsilcisi olarak çalışmaya başladı. Suriye’de 2011’de başlayan süreci 2016 yılına kadar yerinde takip eden az sayıda yabancı gazeteciden biridir. Alanı Suriye başta olmak üzere Ortadoğu. Halen Artı TV’de hafta içi her gün iç ve dış gündeme medyanın yaklaşımını yorumladığı “Medya Kritik” ve iç ve dış gündemin tartışıldığı “Bu arada” haftalık programını sunmaktadır.

LİNK : https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2020/02/11/askerler-nekimin-icin-oluyor/?fbclid=

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// “TAMBURALI PAŞA” KUNDAKÇI : SURİYE İLE İŞ BİRLİĞİ PKK’YI BİTİRİR


"TAMBURALI PAŞA" KUNDAKÇI : SURİYE İLE İŞ BİRLİĞİ PKK’YI BİTİRİR

“Tamburalı Paşa” olarak tanınan emekli Korgeneral Hasan Kondakçı Suriye’de yaşanan gelişmeleri ve Fırat’ın doğusuna yapılan Barış Pınarı Harekatını Aydınlık’a değerlendirdi.

Fırat’ın doğusunda hedefinPKK/PYD’nin temizlenmesi olması gerektiğinivurgulayan Kondakçı “30 km güvenlik hattıTürkiye’nin güvenlik sorununu çözmez. 30 km uzun vadede çözüm değil. Sen kovalarsın o 30 km geriye kaçar. 30 km sonrası teröristler için cephe gerisi olur. Yarın yeniden başına bela olarak karşına çıkar. Türkiye PKK/PYD’nin bitirilmesi hedefiyle hareket etmelidir. Bunun koşulları vardır” dedi.

Fırat Kalkanı Zaytin Dalı ve Barış Pınarı Harekatları ile “terör koridoru”nun kesildiğini ABD’nin ve terör örgütünün “Akdeniz’e ulaşma” hayallerinin bittiğini kaydeden Kundakçı teröre karşı da önemli mesafe alındığını belirtti. Türkiye’nin hamleleri sonrasında Fırat’ın

doğusunda dengelerin değiştiğini belirten Kondakçışunları söyledi: “Şimdi yapılması gereken hamleŞam yönetimi ile işbirliği. Türkiye ile Suriye’nin çıkarı ortak. Türkiye’nin teröristdediğine Suriye de terörist diyor. Hedef bir. Yapılması gereken de teröre karşı birlikte hareket etmek. Birlikte hareket etmek zorundayız.

Suriye’nin toprak bütünlüğü siyasi birliği Türkiye’nin güvenliği için gerekli. İki ülke birlikte hareket ederse ABD oynayacak elemanbulamaz. Bölgede kalmak için de fazla şansı kalmaz. Amerika’nın bölgeden tamamen çıkışıiçin de Türkiye-Suriye işbirliği gerekli. Türkiye

Suriye ile işbirliği yaparsa terör örgütünü bitirme hedefine kısa sürede ulaşır. ”

Suriye askerinin sınırımıza kadar gelmesini isteyen Kondakçı “Suriye askerinin sınırımıza gelmesi Türkiye’nin güvenliğini de sağlar. Sınırımızın tamamında Suriye askeri dışındaki güçler tasfiye edilmelidir” diye konuştu. Kondakçı bölge ülkelerinin işbirliği yapmasının önemine de dikkat çekerek “Bölge ülkeleri birlikte hareket ederse sorun çok hızlı çözülür. Şu andaki birliktelik bozulmamalı” ifadelerini kullandı.

LİNK : http://www.ulusal.com.tr/baris-pinari-harekati/tamburali-pasa-kondakci-suriye-ile-is-birligi-pkk-yi-bitirir-h242013.html

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : 2. ORDU KOMUTANI RASİM BETİR’İN DEMİREL’E VERDİĞİ BRFİNG SAYESİNDE APO SURİYE’DEN NASIL GÖNDERİLDİ ???


2. ORDU KOMUTANI RASİM BETİR’İN DEMİREL’E VERDİĞİ BRFİNG SAYESİNDE APO SURİYE’DEN NASIL GÖNDERİLDİ ???

Demirel’e verilen Apo brifingindeki istihbarat

Mayıs 1998’de Üzümlü Karakolu’nda ne oldu?

İpek Özbey

Yıl 1998… Süleyman Şah türbesi, PKK terörü ve Hatay krizleriyle Ankara ile Şam arasındaki ipler kopmak üzereydi… Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Meclis’teki “Suriye’ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı ve sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum” uyarısı Suriye’de büyük tedirginlik yaratmıştı. Tarihi konuşmanın ardından resmi açıklamalar ve NATO tatbikatında Suriye’nin de hedef ülkeler arasında gösterilmesi üzerine Hafız Esad pes edecek, Abdullah Öcalan’ın Suriye’yi terk etmesini isteyecekti… Teröristbaşının 20 yıl önce şubat ayında Kenya’da yakalanmasıyla son bulan takip sürecinin nasıl başladığını 2. Zırhlı Tugay Komutanı emekli Tuğgeneral Ercan Birol anlattı.

Sayın Birol, önce mayıs 1998’e gidelim…

O tarihte Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Üzümlü Karakolu’nu ziyaret etmek istedi. Çünkü o karakol kış aylarında büyük bir çığ felaketine maruz kalmıştı. Ayrıca o yıllarda hatırlanacağı üzere o karakolumuza pek çok terör saldırısı olmuştu. Hem şehitler için başsağlığı dileme, hem de çığ felaketi için geçmiş olsun deme amacıyla bir ziyaret düzenlenmişti. O ziyarette kendisine bir brifing verildi.

Brifingi kim verdi, ne anlatıldı?

O zaman 2. Ordu Komutanı olan Orgeneral Rasim Betir bizzat verdi. Hazırlıklarını biz karargâh subayları yapmıştık. İçeriği; teröre karşı alınması gereken tedbirlere ilişkin önerilerdi. Bunlar arasında da özellikle terör örgütü üzerinde şok etkisi yapabilecek bir olay olmalıydı, o da terör örgütü liderinin ele geçirilmesiydi.

Rutin bir çalışma mıydı?

Standart brifinglerimiz vardır. Bunlar güncellenir. Teröre karşı alınan tedbirler, yapılan operasyonlar, ne zaman, nerede, ne kadar kuvvetle, ne yapıldı, gizliliği çok açığa vurmayacak şekilde yakın gelecekte neler yapılması tasarlanıyor gibi konularda hazırlıklar yapılır. Merhum Cumhurbaşkanı Demirel’in şahsiyetini bilirsiniz, renkli bir üslubu vardı. Terör örgütü liderinin ele geçirilmesi başka zamanlarda da düşünüldü elbet ama sonuç alınamadı. Hatta Suriye terör örgütü liderinin kendi topraklarında olduğunu inkâr ediyordu. Uluslararası bir toplantıda Cumhurbaşkanı Demirel terör örgütü liderinin bulunduğu adresi bir not kâğıdına yazarak baba Esad’a vermişti. Ondan da bir şey çıkmamıştı. Kişisel düşünceme göre o tarihe kadar pek çok demeç verilmiş olmasına rağmen terörün bitirilmesi konusunda siyasi irade ve kararlılık yoktu. Asıl zaafiyet oradan kaynaklanıyordu. Silahlı kuvvetlerin üzerine yıkılmış bir görevdi. Büyük fedakârlıklarla, şehitler verilerek terörle mücadele edilmeye çalışılıyordu. Bizim önerimiz şuydu: Askeri güç kullanarak Suriye üzerinde bir baskı yaratalım ve terör örgütü liderinin teslimini sağlayalım.

Peki Demirel kabul etti mi?

“Bunun için ne yapacaksınız” diye sordu. Hazırlanmış harekât planları da var tabii. Org. Rasim Betir de “Suriye’ye iki koldan girip, iki kulak kopartırsak bu epey bir etki yapar. Terör örgütü liderini bize teslim etmek zorunda kalırlar” dedi. Hatay civarında, İskenderun, Gaziantep, Maraş tugaylarıyla, Afrin, İdlib, Halep bölgesinin ele geçirilmesi ve Urfa, Diyarbakır, Şırnak tugaylarıyla da Kamışlı’ya girilirse başarı elde edebileceğimizi düşünüyorduk. Çünkü o günlerde bir istihbarat almıştık.

Kimle, neyle ilgili bir istihbarat?

Bu istihbarata göre Suriye Kara Kuvvetleri çok zayıf bir dönemini yaşıyordu. Ve yaptıkları bir tatbikatta araç ve tankların sadece yüzde 27 kadarının kışlalardan dışarı çıkabildiğini haber almıştık. Dolayısıyla büyük bir askeri direnç beklemiyorduk Suriye’de. Demirel, brifingi aldıktan sonra “Bu komşu ülkeye bir taarruz-ı harekâttır. Ben uluslararası kamuoyuna ne derim?” Emekli Org. Rasim Betir de renkli bir kişiliğe sahiptir. Şaka yollu, “Sayın Cumhurbaşkanım ne diyeceğiniz sizin sorununuz. Bize bir 36 saat kazandırın, yeter” dedi.

36 saat yetecek miydi?

Uluslararası kuruluşların devreye girip ateşkes isteyecekleri ve harekâtı durdurun diye araya girmeleri beklenirdi. Bizim planlarımıza göre de ertesi gün akşama kadar hedefler ele geçirilebilirdi. Asıl amaç da Suriye’nin işgali değil, uygulanacak askeri güçle siyasi sonucun alınmasıydı. Brifingden sonra yemek yenildi. Bu olay o gün için orada bitti.

Ama sonrası vardı…

Genel bir askeri teamül vardır. Ağustos ayında terfiler belirlenir. Eylül içinde de üst düzey komutanlar, daha alt düzeydeki komutanlara ‘hayırlı olsun’ ziyareti yaparlar. Kara Kuvvetleri’nden ikinci orduya bir mesaj geldi: “Komutan, şu tarihler arasında şu birlikleri denetleyecek, bir hudut karakolunu da ziyaret etmek istiyor, tekliflerinizi bildirin” diye. Biz İkinci Ordu Karargâhı olarak bir çalışma yaptık. 16 Eylül 1998’de Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş Hatay’a gitti ve Cilvegözü’nde tarihe geçen bir konuşma yaptı; “Sabrımızı taşırmasınlar, gelip alırız” dedi. Daha sonra 1 Ekim’de TBMM’nin açılış konuşmasında Süleyman Demirel aynı mealde bir konuşma gerçekleştirdi. Bu konuşmalardan sonra en üst kademede ne tür talimatlar verildi bilmiyorum ama Kara Kuvvetleri’nden 2. Ordu Komutanlığı’na gelen emirler vardı. Biz de askeri hazırlığımızı arttırdık.

Öcalan o sırada halen Suriye’de mi?

Evet, Şam’da, Lazkiye ve Kamışlı’da özel korumalı konutlar tahsis edilmişti.

Size gelen emir, harekât emri miydi?

O günlerde bir NATO tatbikatı düzenlendi. NATO ülkelerinden subaylar Gaziantep’e geldiler, hudut hattındaki faaliyetleri gördüler. O tatbikatın görünürdeki amacı; Suriye’ye karşı ya da Suriye’den bir harekât olursa NATO ülkeleri Türkiye’nin yanında olacaklar. Bayrak gösterme faaliyetidir o. Asıl perde arkasındaki niyet, biz gerçekten Suriye’ye girmekte kararlı mıyız, bunu ölçmekti. Tugaylar araziye çıkmışlardı, genel olarak taarruz harekâtı büyük bir gizlilik içinde yapılır. Ne zaman, nereye saldıracağınızı düşman bilsin istemezsiniz. Ama o günlerde farklı bir davranış biçimi içindeydik. Zaten amaç, askeri gücü kullanma tehdidiyle karşı tarafa bir şeyler yaptırmaktı. Zırhlıların antenlerine Türk bayrakları çekildi, göstere göstere Suriye’ye gireceğiz diyorduk. Bu ekim ayının başlarında oluyor.

Mesaj alındı mı?

Zannediyorum alındı. NATO subayları ülkelerine döndüler ve yetkili kurullarına aldıkları istihbaratı değerlendirdiler diye düşünüyorum. Bu arada Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek o arada Türkiye’ye geldi. Şam ile birkaç kez görüştü. Mekik diplomasisi yürüttü. Türkiye’ye “Sakin olun, Apo’yu teslim edecekler” şeklinde itidal tavsiye ediyordu, Şam’a gidip, “Türkler kararlı, Apo’yu verin” diyordu. Ekim’in ortalarına doğru Suriye hükümeti resmi bir açıklama yaptı, “Apo Suriye’de değil” dedi. Adana Mutabakatı görüşülüyordu. İkinci Ordu Komutanı’na bir görev verildi. Komutan, heyetle Şam’a gitti. Şam’dan bir heyet Adana’ya geldiler. Malatya, Adana ve Şam’da toplantılar yapıldı. Malatya’daki toplantıda Suriye yetkilileri “Yeni bir sayfa açalım, biz ettik, siz etmeyin” demeye başladı. Teröristi gönderdiklerini söylediler. Apo, işte bu görüşmeler esnasında gönderildi. Yunanistan’a gitti, barınamadı. Rusya’ya geçti. MİT ve işbirliği yapılan istihbarat örgütleriyle Apo adım adım izlenir hale geldi. Sonra İtalya’ya geçti. Son olarak da Kenya’da yakalandı.

Ve “Apo’yu Demirel’e verilen brifing yakalattı” diyorsunuz, öyle mi?

Öyle olduğu kanaatindeyim. Çünkü Cumhurbaşkanı, terörist Apo’nun teslimi konusunda artık askeri güç kullanmanın zorunlu hale geldiği kanaatine ulaşmıştı.

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : Ayetullahlar Harekata Karşı Onlar İran Rejimi’ne Yandaş !!!


Ayetullahlar Harekata Karşı Onlar İran Rejimi’ne Yandaş !!!

TSK Suriye’ye girer girmez, kendilerini "Avrasyacı" ya da "anti-emperyalist cephe" diye tanıtanlar, "Operasyona karşı çıkanlar" listeleri yayınladılar.

Listede ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya vb. vardı; ama Rusya, Çin, İran yoktu.

İran Ayetullahlar rejiminin devlet başkanı, bakanları, eski devlet başkanları, Rehber İmam Hameney’e bağlı Cuma İmamları, Türkiye’yi işgalcilikle suçladılar. Bildiriler, hutbeler, İslam Cumhuriyeti Haber Ajansı’nda (irna), Rejim’in Kayhan, Ferhiktegan gazetelerinde, İngilizce, Arapça, Fransızca, Almanca, Türkçe çevirileriyle günü gününe yayınlandı.

Türkiye üst yönetimini dışardan ya da dolaylı destekleyenlerin görmezden geldikleri Ayetullah rejimi bildirileri:

Hassan Ruhani – Devlet Başkanı, eski Meclis Sözcüsü, Humeyni’nin örtülü işler komitesi üyesi, bazı çevrelere göre "Terör Şeyhi"

"Türkiye, güney sınırları için kaygılıdır… ama askeri girişe karşıyız."

Cevad Zarifi – Dışişleri Bakanı

"İran, Türkiye’nin askeri saldırıyı hemen durdurmasını ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye topraklarından çekilmesini istiyor! Doğacak zararlardan Türkiye sorumludur."

Dışişleri Enfermasyon Genel Müdürlüğü

"İslam Cumhuriyeti her türlü askeri operasyona karşıdır!"

Ali Ardeşir Larijani – İran Meclisi Sözcüsü

Sınır geçilir geçilmez, protesto için Türkiye gezisine çıkmayacağını açıkladı. (9.10.2019) Daha sonra Almanya’ya gitti ve Alman Meclisi 2. Başkanı Claudia Roth’la buluştu; "Türkiye’nin saldırısına karşı çıktığını" bildirdi. (15.10.2019)

Ahmed-i Nejad – İnkılap militanı, (e) Devlet Başkanı

TSK’nin Suriye’ye girmesini protesto için İstanbul’daki toplantıya katılmayacağını açıkladı.

İran Meclisi Bildirisi

"Türkiye ordusu Suriye’ye saldırdı. Kuzey Suriye’de çok sayıda bomba atarak savunmasız sivilleri öldürdü. İran Meclisi Üyeleri, baskı altındaki Suriye Kürtlerini destekleyecektir! … Kardeşlik ve adaletin sözde savunucuları,Türkiye yönetiminin Kürt halkının insan haklarına iğrenç saldırısı karşısında sessiz kaldılar."

Kayhan gazetesi (Rehber İmam Ali Hameney’e bağlı)

"Türkiye Suriye’ye askeri saldırı düzenledi! (Saldırı) yeni Osmanlıcılığın bir parçasıdır."

Ferhiktegan gazetesi (Hameney’in Danışmanı Ali Ekber Velayeti’nin yönetimindedir)

"Sultanizm terörün hizmetindedir! (Daha sonra Web’den kaldırıldı.)"

Eyalet yöneticisi Cuma İmamlarının hutbeleri

Ayetullah Ahmed Hatemi -Tahran Cuma İmamı

"Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye saldırısı, bağımsız bir devleti işgaldir!"

Ressul Falahati – Reşt Cuma İmamı

"Türkler hala Osmanlı Devletini ihya etme rüyasında; ancak Moğolvari saldırı dönemi geçmiştir!"

Ali Haşem – Tebriz Cuma İmamı

"Türkiye’den sağduyuyla Suriye’nin sınırlarına ve egemenliğine saygı duymasını bekliyoruz."

Muhammed Sahçeragi -Simnan Cuma İmamı

"Türkiye bu ülkeye (Suriye’ye) saldırarak halkı rahatsız ediyor!"

General Kiomars Heidari – Kara Kuvvetleri Komutanı

İran Orduları Komutanı Abdulrahim Musevi’nin emriyle mobil vurucu kuvvetlerimiz çeşitli savaş gelişmelerine karşı hazırlık için Türkiye sınırında tatbikattadır." 09.10.2019

Rusya

Oleg Syromolotov – Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü

"Türkiye’nin harekatı, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saldırıdır!"

Çin

Geng Shuang – Çin Dışişleri Sözcüsü

"Egemenliğe, bağımsızlığa, toprak bütünlüğüne saygılı olunmalıdır. Türkiye’nin askeri operasyonu hemen durdurmasını, politik çözümlere başvurmasını istiyoruz."

İRAM – Türkiye

Rahimullah Farzan

"Tahran, Barış Pınarı harekatı gibi, bölgede yeni olasılıklar çıkarabilecek girişimleri, Suriye’deki stratejik çıkarına yönelik bir tehdit olarak değerlendiriyor."

Vatan Partisi – Aydınlık

"Türkiye, Suriye ve Irak orduları ortak harekat merkezi kurmalı." *

"Avrasya kazandı, Atlantik kaybetti! … Çin, Rusya, Suriye, İran ve Irak, yasak savar türünden harekatı kınasalar da, aslında desteklediler."**

Sonuç

Rusya, İran ve ABD, Suriye’ye, Akdeniz kıyılarına iyice çöküyorlar!

Atatürk’ü de işin içine katarak başka devletlerin gemisine binmek, bazı (e) amirallere – generallere ve dahası Türklere hiç yakışmıyor!

Ayetullah Rejimi’nden daha "rejimci" olmak yerine bağımsızlık yolunda ilerleyeceğiz!

10 Kasım 2019

*www.youtube.com/watch?v=TjsbOx7wYKA

**www.aydinlik.com.tr/avrasya-kazandi-atlantik-kaybetti-huseyin-vodinali-kose-yazilari-ekim-2019