TERÖR DOSYASI : Almanya’da Müslümanlara, gamalı haçlı tehdit !!! !!


Türkler’in ve diğer yabancıların posta kutularına gamalı haçlı bu bildiriler atıldı.

ÖZEL BÜRO NOTU :EĞER BU SEFER ALMAN DEVLETİ ORADAKİ TÜRKLERİ KORUMAYI BAŞARAMAZ İSE TÜRKLERİN TEK ÇÖZÜMÜ 1970’Lİ YILLARDAKİ “DAZLAK ALMAN ÇETELERİ”NE KARŞI YAPTIKLARI GİBİ TÜRK GENÇLERİNİN SAVUNMA İÇİN OLUŞTURDUKLARI TÜRK ÇETELERİNİ TEKRAR DEVREYE SOKMAKTIR. BU IRKÇILARA ANLADIKLARI DİLDEN CEVAP VERMEK HUKUKİ BİR ÇÖZÜM OLMASA DA TEK SEÇENEK GÖRÜNÜYOR. BU YÖNTEM O DÖNEM O KADAR BAŞARILI OLDU Kİ DAZLAK’LAR BIRAKIN SALDIRIYI, TÜRKLERİN ŞERRİNDEN KORKTUKLARI İÇİN SOKAĞA BİLE ÇIKAMAZ HALE GELDİLER. TABİ BİZLER BUNU TASVİP ETMEYİZ. POLİS VE HUKUK HALLETSİN İSTERİZ. AMA ALMAN IRKÇILARI’NA ALMAN DERİN DEVLETİNİN YOL VERDİĞİ ÜNLÜ NSU DAVASINDA KANITLANDI. NSU DAVASINI HERKES BİLİR. BU NEDENLE AYNI HADİSENİN TEKERRÜR ETMESİ HALİNDE TÜRK GENÇLERİNE DE BAŞKA BİR ÇÖZÜM ŞANSI BIRAKMAMIŞ OLACAKLAR. OLUŞACAK ŞİDDETTEN VE AKAN KANDAN DA ALMAN DERİN DEVLETİ VE POLİSİ SORUMLUDUR. BUNU DA ŞİMDİDEN BELİRTELİM.

Tam 15 yıl önce bir Türk kuaförü önüne bisikletin selesine yerleştirilen bomba patlamış ve bazıları ağır olmak üzere 22 kişi yaralanmıştı. Türk mahallesinde Türklere gözdağı verme amaçlı olayın, daha sonra ırkçı neonazi NSU örgütü tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıkmıştı.

YENİ BİR ÖRGÜT ADIYLA BİLDİRİ

8’i Türk 10 kişiyi de öldüren NSU’lular kısa süre önce yargılanırken, ırkçılık yeniden hortladı. Dün ve bugün, Türk mahallesi olarak bilinen Keupstr‘nin çevresindeki evlere, işyerlerinin posta kutularına, adı yeni duyulan “Atomsilahları Tugayı Almanya” imzalı, üzerinde gamalı haç bulunan tek sayfalık bildiriler bırakıldı.

“HEPİNİZ HEDEFİMİZSİNİZ”

Bildiride, “Almanya’daki Müslümanlar! Ülkemizi işgalinizi engelleyeceğiz. Alman halkı uyanıyor ve her geçen günü, sizin düşman olduğunuzu ve bizden nefret ettiğinizi daha net anlıyor. Siz, Almanya ve Avrupa’yı mahvetmek isteyen Yahudiler’in gönüllü araçlarısınız. Bu yüzden de her biriniz, hedef olmayı hak ediyorsunuz“ denildi.

Alman TV’si, WDR dağıtılan bildirileri ilk duyuran kanal oldu. Bu bildirilerden sonra, polis Keupstr ve çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındı. Pazar günü yapılacak 15’inci yıl kınama etkinliklerinin de yoğun güvenlik altında gerçekleştirileceği açıklandı.

TERÖR DOSYASI /// Bir Amerikan Pastası : Küresel Terör


Bir Amerikan Pastası : Küresel Terör

Gerçek Hayat

30 Kasım 2015

11 Eylül saldırıları ile başlayan işgaller, yüzbinlerce insanın öldürülmesi, bombalamalar, büyük askeri koalisyonlarla devam eden “terörle savaş” konsepti, Ankara, Beyrut ve Paris katliamlarından sonra yeni bir evreye doğru evriliyor. Halihazırda ABD, Birinci Körfez Savaşı’ndan bu yana kurduğu en büyük koalisyonu “terörle savaş” konsepti üzerinden meşrulaştırıyor. Öte yandan Rusya’nın başını çektiği, İran, Irak, Suriye ve Çin’in kısmen destek verdiği karşıt bir blok da aynı retorikle aynı bölgeleri, kısmen de benzer aktörleri bombalıyor. Her halükarda, Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya kadar olan “İslam kuşağı”, farklı ajandalarla ama aynı “terörle savaş” retoriği üzerinden kurulan bir meşruiyetle bombalanıyor. Terörle mücadele stratejisinin bu denli “askeri” müdahaleye indirgenmiş olması Afganistan işgalinden bu yana mütemadiyen başarısızlıkla sonuçlanmışken neden küresel aktörlerin ajandasında sosyolojiye, siyasal kapsayıcılığa, bölgesel realiteye göre belirlenmiş bir başka staretijiye yöneliş eğilimi yok? 2001’de işgal edilmiş Afganistan, o günden bu yana geçen süre zarfında daha mı güvenli bir yer? Irak’ın işgalinin üzerinden ise 12 yıl geçti.

Karşımızda Irak’a dair olumlu bir gelişme veya yakın geleceğe dair bir umut var mı? Afganistan- Kuzey Afrika hattı boyunca uzanan geniş bir coğrafyada çökmüş devletler, çözülmüş siyasal iktidarlar, bu boşluğu doldurmaya çalışan terör örgütleri, bu boşluktan yararlanmaya bakan küresel güçler, mutlak kazanananı veya kaybedeni olmayan ardı arkası kesilmeyen vekalet savaşları, talepleri bastırılmış geniş kitleler, öfkeli, aşınmış, umutsuz, tarihi yok edilmiş, geleceksiz uluslar… Sorulması gereken soru şudur: Küresel güçlerin cidden terörü bitirmek gibi sahici bir dertleri var mı? Varsa şayet, siyasal, iktisadi, sosyolojik kapsayıcılık, iyileştirme hiç hesaba katılmaksızın meselenin bir güvenlik stratejisine indirgenerek çözülemeyeceğini görmüyorlar mı? 873 düşünce kuruluşu, üç bine yakın kolej ve üniversitede on binlerce “düşünen” adamı olan ABD mesela, bunun farkında değil mi? Elbette farkındalar ve elbette farkında değillermiş gibi davranmaya devam edecekler çünkü küresel şiddet ve terör olmaksızın küresel hegemonya meşruiyet ve devamlılığını sağlayamaz.

Batı devleti Papalık kurumunun yargı ve ahlaki ilkelerini devşirdi

Akademik çevrelerde ve medyada dünyayı Batı ve Batı olmayan diye ikiye ayırma eğilimi vardır. Batı ve Batı olmayan ayrımında çoğunlukla, “Hıristiyan medeniyetinin taşıyıcısı olan devletler” ve bu medeniyeti “taşımayan devletler” mantığı esas alınmıştır. İddiaya göre, devletin kendisi özünde bir Hıristiyan medeniyeti buluşudur ve Ortaçağ boyunca Roma İmparatorluğu hukukunu, politik mirasını ve Papalık kurumunun yargı ve ahlakilik ilkelerini devşirip, yerel egemenliklerden oluşarak var oluşunu tamamladı.

Burada, şu itirazda bulunulabilir: Söz konusu ayrım Batı ve Batı olmayan arasında değil, devlet ve devlet olmayan arasındadır. Ancak devlet, Rönesans ve Aydınlanma Avrupası’ndan bugünkü modern formunu alması dolayısıyla “sınırları belli egemen bölgeler” olarak tanımlanmıştır ve bu özelliği ile de Batılı kabul edilmiştir. Bu tanımlamaya göre hukuki düzenleme, hukuku yapanlarla bu hukuka itaat edenler arasındaki sürecin güvence altına alınması açısından modern devletin de başlangıcıdır.

“Hukuk” ile düzenlenmemiş devletlerin durumu ise örtük bir feodalite halidir ki büyük oranda kişiler arası güç ilişkilerine dayanır ve varlığını da kurumsal olmayan bu kişisel güç ilişkilerine borçludur. Böyle bir devlette temsiliyet ve anayasanın çizdiği çerçeve ile mevcut yöneticinin arzu ve istekleri arasında temelde bir fark da yoktur. Yaşadığımız coğrafyada Türkiye ve İran istisnaları hariç, diğer devletlerin büyük çoğunluğu bu özelliği yansıtır.

Bu devletler, hukukla sınırlanmış otoritelerden çok, adeta feodalitenin bir özel egemenlik alanı, kişiler veya bazı aileler, bazı klanlar veya sektler tarafından kurulan mutlak bir yönetim biçimini yansıtır. Ortadoğu’daki bu devletlerde yürürlükte olan seküler veya dini hukuk, özellikle yorumlanması bakımından büyük oranda yönetenlere bağlıdır. Hatta yönetenlerce keyfi olarak değiştirilebilir veya tamamen ihlal edilebilir. Bu yönetici Saddam Hüseyin gibi tek bir kişi, bir parti, ya da Taliban gibi bir grup, ya da Suriye’de Hafız Esed döneminde başlayıp Beşşar Esed ile devam eden ve söz konusu üç özelliği barındıran, yani bir kişi, parti ve sekt tarafından üçlü bir mekanizma ile yönetilen bir yapı olabilir. Egemenlik bölgesi burada da modern devletteki gibi önemlidir. Ancak bu bölge hukukun hâkim olduğu bir alan olmaktan çok yönetenin bir sahiplik alanıdır.

Siyasal egemen­liğin meşruiyeti

Tam da bu noktada, söz konusu bu devletlerin vatandaşlarının büyük bir kısmı, aslında kendi siyasal yöneticilerini ve sistemlerini meşru görmezler ve vatandaş ile devlet arasında tanımlanmış bir hukuk ilişkisi yoktur. İslami gruplar ise, bu ülkelerdeki siyasal egemenliği veya hukuku gerçek bir meşruiyet temeli olarak görmezler ve onu kabul etmeme eğilimindedirler. Ortadoğu’daki devletler, büyük oranda İslam ile olan sorunlu ilişkilerinden dolayı İslami gruplar tarafından kendisine sadakatle bağlanılması gereken meşru devletler değildirler. Bu devletlerin kendi vatandaşlarının gözündeki imajı çoğunlukla ya bir kişinin, ya bir zümrenin ya da Batılı devletlerin ve sermaye merkezlerinin güdümündeki kukla yönetimlerdir. Tam da bu noktada, bu ülkelerdeki vatandaşların çoğu ve İslami grupların ekseriyeti sadakatin devlete değil ilahi bir nizama karşı olması gerektiğini düşünürler ve kişisel sorumlulukların da bu ülkü ve onun buyruklarına uymak çerçevesinde ele alınması gerektiğine inanırlar. Böylesi devletlerde, devlet ile vatandaşları arasında çoğunlukla düşük düzeyli bir savaş durumu, mücadele, kimi zaman ise doğrudan sıcak çatışma hali bir rutine dönüşür.

Ortadoğulu vatandaşların kendi yöneticilerinin ülkelerinin menfaatlerine aykırı olacak bir biçimde Batılı devletlerle veya son dönemlerde bazı bölgesel güçlerle işbirliği içinde olduklarını düşünmeleri de devlet ile vatandaş arasındaki rıza sözleşmesini tamamen fesheder bir nitelik arz eder. Ortadoğu’da bugün bir kısmı kişisel güç ilişkileriyle, bir kısmı ise diktatörlük ile yönetilen birçok devlet ve o devletlerin yöneticileri, var oluşlarını ve devamlılıklarını vatandaşlarının doğal kabullerine değil, Batılı devletlerin koşulsuz desteğine borçludurlar.

Öte yandan, Batılı devletlerin hem kendilerinin hem de vatandaşlarının zengin ve özgür olduğuna dair imaj ise, Batı açısından bir yandan hegemonyasını psikolojik düzeyde devam ettirme imkanı sağlarken, kendisi için yeni bir tehdit formu olarak da ortaya çıkıyor. Mesela Ortadoğulu herhangi bir vatandaş, Batılı bir toplum veya bireyle ilişkiye girdiği andan itibaren bu zenginliğin kaynağını sorgulamaya başlar. Dahası, kendi ülkesindeki kötü ekonomik koşulları ve alabildiğine dar tutulmuş kişisel özgürlükleri, bastırılmış talepleri de sorgulamaya başlar. Bu sorgulama iki yönlü işler: Birincisi, bu sorgulamanın sonucunda kendi ülkelerindeki yöneticilerin ülkelerini Batılıların sömürüsüne açık tuttuklarını düşünürler ki bu kendi yöneticilerini hain ve Batı kuklaları olarak görmelerine neden olur. İkincisi, bu sömürüyü yaptığı ve onları amansız bir yoksulluk ve baskıcı sistemlere mahkûm ettiği için sömürgeci Batılı devletlere karşı da bir nefret veya öfke hisseder.

Şiddet ve küreselleşme…

Globalleşme devletler arasındaki sınırları fiziki olarak henüz aşındırmış olmasa da ortaya çıkan yeni imkanlarla bilginin sınır engeline takılmadan dolaşımını kolaylaştırdı. Batılı ülkelerin başkentlerinden veya metropollerinden uçaklar dünyanın dört bir tarafında uçuyorlarsa bu, aynı zamanda gittikleri ülkelerden de dolu olarak dönecekleri anlamına gelir. Batılı metropollere gelen insanların bir kısmı buralarda yaşamaya başlar. Buralarda kalmayı başaramayanların büyük bir kısmı ise hem kendi ülkelerine hem de Batılı devletlere karşı hissettiği derin nefret ve düş kırıklığıyla ya ülkesine döner veya böyle bir imkan yoksa daha düşük beklentilerle kabul edilebileceği başka ülkelere yönelir. Son bir kaç aydır AB üyesi ülkelerin sınırlarına dayanmış yüzbinlerce mültecinin durumu bunun somut bir örneğidir.

Globalleşme tek yönlü işleyen bir yayılma biçimi olarak vuku buluyor: Batı’nın kendi yerelini, normunu, kültürünü evrenselleştirmesi, buna direnenin ise “şeytanlaştırılması”. Ancak bu dalga Batı’ya sempati ve sevgiyi arttırmanın aksine düşmanlık ve nefreti arttırıyor. Bu nefretin bir kısmı Ortadoğulu menşeili şiddet eylemleri ile dışa vurdu. Bölgesel bir egemenlik veya seküler bir hukuk düzenine karşı sorumluluk hissetmeyen, politik yükümlülüklere dair bir algılaması veya kabulü olmayan, kendisine rağmen inşa edildiği için kendi ülkesindeki hukuk kurumlarını meşru görmeyen kişiler, bir yandan ülkelerindeki bu durumu değiştirmeye, diğer yandan bu durumun ana müsebbibi olarak gördükleri Batılı demokrasilere karşı şiddet eylemleri veya saldırılarla bu durumu ortadan kaldırmaya yöneliyor. Sosyal kimliğini ve sadakat bağlarını üzerinde inşa edebileceği bir zemin bulamayan ve kendi ülkelerindeki yöneticilerin uyguladıkları hukuk düzeninin keyfiliği ve baskısından da bunalmış olan kişiler, kendilerini devletlerine karşı vatandaşlık bağıyla bağlı hissetmezler.

Tam da bu noktada, artık modern dönemlerdeki birçok modern terör saldırısının globalleşme tarafından kolaylaştırıldığını kabul etmeliyiz. Globalleşme aslında, bir anlamda hukuk üzerine inşa edilmeyen devlet yapılarının bulunduğu ülkelerde büyüyen nefret dalgasının bir intikam girişimine dönüşmesini tetikliyor ve bu intikam girişimleri kendisini terör saldırılarıyla dışa vuruyor.

Öte yandan globalizasyon, aslında bir anlamda bütün bir dünya kültürünün Batı merkezli olarak homojenleştirilmesi veya melezleştirilmesidir. Bu açıdan, kendi yerel kimliklerini tehdit altında hisseden birçok kişi, bu dalgaya karşı bir savaşa tutuşuyor. Globalleşme bir yerde, tüm kimliklerin yok olması ve pazar ekonomisi çerçevesinde insani değerlerin ikincil plana itilmesi anlamına geliyor. Bugün terörist olarak adlandırılan birçok kimse aslında kişisel hakları ve adalet için savaştığını düşünüyor. Çünkü globalleşmenin sınır tanımayan gücü dünyanın birçok ulusu ve bireyi üzerinde dayanılmaz bir baskı oluşturuyor. Globalleşmenin küresel hegemonyası, bu hegemonyaya karşı küresel bir başkaldırı ve direnişi de beraberinde getiriyor.

Küresel hege­monyaya karşı küresel savaş

Bugün teröristlerin ya da terörist olarak adlandırılan kişilerin karşılarında savaştıkları güçlerin kimliği de terörün nitelik ve kimliğinin belirlenmesinde hayati bir öneme sahip. Terör bugün, küresel güçlere karşı savaştığını iddia ediyor. Savaştığı düşman küresel bir düşman olduğu için, terör ya da direniş de doğal olarak küreselleşmektedir. Küresel bir güce ya da güçlere karşı düzenli, düzensiz veya dağınık bir savaş veren gruplar, sadece stabil ve belirli bir alanda değil, küresel gücün dünya çapında en zayıf noktalarını bulup o noktadan saldırma yöntemini benimsiyor. Çoğu saldırı ise elbette bir küresel veya bölgesel gücün bir başka küresel veya bölgesel güce karşı yürütttüğü vekalet savaşı temelinde yürütülüyor.

Küresel güçlerin küresel emelleri veya iddiaları, küresel çapta gerçekleştirmek istedikleri projelere karşı yeni ve farklı, elbette ki retoriksel de olsa daha adil bir dünya söylemiyle karşı karşıya. Küresel güçlerin küresel düzlemdeki retorikleri kaçınılmaz olarak onlara karşı savaşan yerel grupların da bu iddialara karşı küresel iddialar üretmesini beraberinde getiriyor. Küresel hegemonik güçlerin kendi içkin karakteristiği onlara karşı savaşan terör gruplarının da küreselleşmesini kaçınılmaz kılıyor. Küresel gücün doğası, terör gruplarının da doğasını belirliyor ve kimi zaman bizzat terörizmi üreten başat faktörlerden biri oluyor.

Buna ek olarak, küresel güç, küreselleşme ile beraber dünya çapında gerçekleştireceği eylemler için de ciddi mazeretlere ve nedenlere ihtiyaç duyar. Örneğin Amerika’nın Afganistan ve Irak işgalleri için 11 Eylül gibi korkunç bir saldırı ciddi bir teşvik edici bahane olmuştur. Bugün ise IŞİD gibi korkunç vahşi bir örgüt üzerinden hangi bölgesel ve küresel şeytanların meşrulaştığına bakılırsa durumun değişmediği rahatlıkla görülür. Küresel çaptaki operasyonları için küresel gücün küresel çapta büyük tehditlere ihtiyacı var. Küresel güç, küresel çaptaki operasyonları için ihtiyaç duyduğu meşruiyet kaynağını küresel çaptaki meydan okumalarla kuruyor. Küresel güç var olmak, kendi iç kamuoyunu ikna ederek varlığını sürdürmek ve dünya üzerindeki egemenliğini süreklileştirmek istiyorsa, küresel çaptaki tehditleri üretmek zorundadır. Burada artık önemli olan gerçekte bir Taliban örgütünün ya da El-Kaide organizasyonunun veya IŞİD’in var olup olmadığı değil, bunların bir retorik olarak küresel güç veya güçlere operasyonlarında sağladığı inandırıcılık, meşruiyet ve küresel gücün operasyonları için üstlendikleri fonksiyondur. Dolayısıyla küresel güç bu örgütleri yaşatarak ve saldırganlaştırarak kendi operasyonları için de meşruiyet sağlar. Bu açıdan bakıldığında, terörün küreselleşmesinin küresel veya bölgesel hegemonik gücün varlığını sürdürebilme nedenlerinden biri olarak bizzat küresel güç tarafından sağlandığı ileri sürülebilir. Özetle terörizm bugün, bir yandan aslında yozlaşan, adaletsiz ve çökmekte olan bir dünyanın ürünüyken, bir yandan da küresel statükoyu korumaya çalışanlar için ürkütücü derecede işlevsel bir imkan alanıdır.

TERÖR DOSYASI /// BEKİR HAZAR : Tezgahtar


BEKİR HAZAR : Tezgahtar

BİTTİ denilen DEAŞ, aniden Münbiç’te PKK karargahına bomba yüklü araçla dalıp havaya uçuruyor. Garip değil mi? Zira Suriye’deki PKK’ya Amerika komutanlık yapıyor. Aynı şekilde DEAŞ da ABD’nin kurduğu ve Washington-Tel Aviv çıkarlarına hizmet eden CIA-MOSSAD kontrolündeki bir örgüt. Amerikan maşası bir örgüt Amerikan maşası diğer örgüte neden saldırıyor? Demek ki ortada bir problem var. Komutan Amerika’nın herhangi bir konuda isteğine direnen bir PKK varsa karşılığını işte böyle bombalı araçla görür. Sopayı yer, hizaya getirilir. Bu arada ölenler de ölür gider. Devletlere kukla olmak, oyuncağı haline gelmek bazen bu şekilde sırtını dayadığın başkent tarafından da öldürülmene, havaya uçurulmana neden olur. Çünkü senin canının hiçbir değeri yoktur.
Sahiplerin ulusal güvenlik ve çıkarları uğuruna toprağa gömülmek dahil her türlü satılabilecek kullanışlı bir eleman, zavallı bir oyuncaksındır.
Bakın Suriye’de çok sayıda Avrupalı DEAŞ üyesi PKK’nın gözetiminde cezaevlerinde yaşıyor. Amerika Avrupa ülkelerine "Suriye’de DEAŞ üyeleri hangi ülke vatandaşıysa oraya dönmeli. Avrupa ülkeleri terörist vatandaşlarına kapılarını açmalı" diyor. Peki Avrupa ülkeleri aptal mı?..
Amerika tarafından kurulduğu kesin olan bir örgütün cezaevlerindeki üyelerini neden memleketlerine soksunlar. Aldıkları takdirde kumandası Amerika’nın elinde olan terörist uyuyan hücreler başkentlerinde nefes alacak. O yüzden "Biz asla bu örgüt üyelerini almayız" diyorlar. Trump da tehdit ediyor. "Almazsanız, DEAŞ üyelerini cezaevlerinden salarım" diyor. Yani "Başınıza daha beter bela ederim" demek istiyor.
ABD, Avrupa’yı parçalara ayırmak istiyor. İngiltere referandum ve AB’den ayrılma kararı aldı. Ancak bunu uygulamaya sokamadı. Hala kararsız ve ortada… Londra’da DEAŞ bombalarının her an patlayabileceğini İç İstihbarat Başkanları açıklıyor.
Fransa hala Sarı Yelekliler ile dövülüyor. DEAŞ sırada bekliyor.
Almanya ile Fransa AB’nin yapıtaşı ve dost gibi görünse de aralarındaki görüş ayrılıkları büyüyor. İki ülke arasında kavga başladı. ABD körfeze yığınak yapıyor, İran’a savaş çığlıkları gönderiyor. İran rest çekiyor, "Füzelerimiz denizdeki tüm Amerikan hedeflerini çok kolaylıkla vurur" diyor.
İran’da DEAŞ saldırılarının başlaması bekleniyor. Böylesine krizlerin tavan yaptığı bir dönemde kayıplara karışan DEAŞ lideri Ebubekir El Bağdadi aniden elinde "Türkiye vilayeti" yazılı bir dosyayla ortaya çıkıyor. Iraklı milletvekilleri "Bağdadi’yi sınırımızdaki Amerikan üssünde elini kolunu sallayarak gezerken gördük" diye yemin ediyor.
Bağdadi’nin son görüntüsünü ilk yayınlayan İsrailli bir kadının internet sitesi oluyor. Bağdadi sesini duyurmak için bir İsrailliyi mi seçiyor yoksa MOSSAD " Hadi konuş" diyerek görüntüyü çekip kendisi mi yayınlıyor? "Yaralı DEAŞ üyelerini biz tedavi ediyoruz" diyen MOSSAD Başkanlarını görünce kurulan tezgahları anlamak daha kolay oluyor. İçeride kirli ittifaklara, oyunlara, projelere alet olmadan, istikrarlı bir Türkiye ile tamamen dışarıya kilitlenmek zorundayız. Çünkü tezgahtarlar çalışıyor ve hedeflerinde biz de varız. Dolarla geliyorlar, bankalarla üzerimize çullanıyorlar.
İçimizdeki işadamlarımızla milyarlarca doları dışarı kaçırıyorlar. Bir yerlerden düğmeye basılıyor, bazı işadamlarımız üretimi konuşmak yerine devlete çullanmayı seçiyor. Avrupa’da dün 5 büyük ve tanıdık bankaya döviz oyunları yaptıkları gerekçesiyle 1 MİLYAR EURO ceza kesildi.
Yani dövizle nasıl top gibi oynayıp operasyonlar çektikleri tescillendi.
Terör-Para-kriz-İşbirlikçi saldırıları sömürgeci devletlerin tercih ettiği en kolay yoldur. Ve bazıları maalesef bu uğurda kolay lokma olup yontularak oyuncağa döner.

TERÖR DOSYASI : 15 Temmuz şehidinin oğlundan Öcalan çıkışı !


15 Temmuz şehidinin oğlundan Öcalan çıkışı !

Bebek katili Öcalan’ın 8 yılın ardından avukatlarıyla görüştürülmesine tepki gösteren 15 Temmuz şehidi Mustafa Cambaz’ın oğlu Alpaslan Cambaz, "Herkese PKK’lı dedikten sonra Öcalan’la el ele sandığa gitsinler şimdi" ifadelerini kullandı.

15 Temmuz darbe girişiminde yaşamını yitiren Yeni Şafak gazetesi foto muhabiri Mustafa Cambaz’ın oğlu Alpaslan Cambaz, YSK’nın İstanbul seçimlerinin yenilenmesi yönündeki kararının ardından sosyal medya hesabından duruma tepki gösterdi.

YSK’nın kararı için ‘absürt’ ifadesini kullanan Cambaz, bebek katili Abdullah Öcalan 8 yılın ardından avukatlarıyla görüştürülmesine de tepki gösterdi. Cambaz, "Herkese PKK’lı dedikten sonra Öcalan’la el ele sandığa gitsinler şimdi. Her şeyi yapsınlar ama utanmayı, erdemi, ahlakı, adaleti hiç bilmesinler. Şifa veren acı doğrular yerine hasta eden tatlı yalanları seçsinler daima. Zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmez, neyleyelim.." dedi.

Alparslan Cambaz’ın o paylaşımı:

"Bir Ramazanımız var diyorduk, onu da ziyan ettiler. Emdiler bitirdiler ülke enerjisini, rahmetini, bereketini.. Daha mağdur bir İmamoğlu daha kahraman bir lider olarak gümbür gümbür geliyor. Erdoğan’ın yükseliş filmi gibi aynı. AKP’nin şuursuz kitlesi İmamoğlu’ndan cumhurbaşkanı yapmayı kafaya koymuş belli. YSK’nın bu absürt kararıyla sevinçten havalara uçup alaycılıkta ve kibirde yine zirvede olmaya aynen devam etsinler. Tencere tava susturmaya çalışıp komşularıyla, akrabalarıyla savaş etsinler. Herkese PKK’lı dedikten sonra Öcalan’la el ele sandığa gitsinler şimdi. Her şeyi yapsınlar ama utanmayı, erdemi, ahlakı, adaleti hiç bilmesinler. Şifa veren acı doğrular yerine hasta eden tatlı yalanları seçsinler daima. Zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmez, neyleyelim.."

Kaynak Yeniçağ: 15 Temmuz şehidinin oğlundan Öcalan çıkışı!

TERÖR DOSYASI : Sri Lanka saldırılarının sorumlusu olduğu söylenen Ulusal Tevhid Cemaati kimdir ???


Sri Lanka saldırılarının sorumlusu olduğu söylenen Ulusal Tevhid Cemaati kimdir ???

Sri Lanka’da Pazar günü Paskalya kutlamaları sırasında otel ve kiliselere düzenlenen, en az 310 kişi yaşamını yitirdiği, 500’den fazla kişi de yaralandığı 8 bombalı saldırının sorumlusu olduğu söylenen Ulusal Tevhid Cemaati (UTC) henüz saldırıları üstlenmedi.

Ancak çeşitli vesilelerle gazetecilere konuşan Sri Lankalı yetkililer, dolaylı yollardan UTC’yi suçluyor.

Son olarak Sri Lanka Savunma Bakanı Ruwan Wijewardene Meclis’te yaptığı açıklamalarda "Yürütülen soruşturma sonucu elde edilen ilk bulgular, saldırıyı Ulusal Tevhid Cemaati tarafından gerçekleştirildiğini ve Yeni Zelanda’daki cami saldırılarına bir misilleme olduğunu gösteriyor" dedi.

Peki bugüne kadar adı pek duyulmayan bu örgüt kimdir?

Yetkililer de, Sri Lanka basını da UTC’yle ilgili detaylı bir bilgi vermiyor.

Grubun, bir başka radikal İslamcı örgüt olan Sri Lanka Tevhid Cemaati’nden koptuğu tahmin ediliyor.

Henüz bu bağlantıyı kanıtlayan bir delil ya da belge sunulmasa da, özellikle Hint basını bu iddianın üzerinde duruyor. Sri Lanka Tevhid Cemaati de aslında Hindistan’daki Tamil Nadu Tevhid Cemaati’nin Sri Lanka’daki uzantısı.

UTC bugüne kadar pek duyulmazken Sri Lanka Tevhid Cemaati, çok daha organize bir örgüt. 2016’da örgütün liderlerinden Abdül Razik, ülkedeki Budistlere yönelik nefret söylemi nedeniyle gözaltına alınmış, ardından özür dilemişti.

UTC ismi en son 2018’in aralık ayında gündeme gelmişti. Mawanella’da Budist tapınaklarının dışındaki Buda heykellerine yapılan saldırılardan, bazı haberlere göre, UTC sorumluydu.

Yaklaşık 21 milyon nüfusu olan Sri Lanka’nın yüzde 9,7’si Müslüman.

Örgütün sosyal medyadaki görünürlüğü de az. Facebook sayfası birkaç haftada bir güncelleniyor, Twitter hesabı ise Mart 2018’den beri güncellenmemiş.

Facebook sayfasında daha çok kan bağışı kampanyaları, birikimlerin yoksul kesimle de paylaşılması gibi çağrılar yer alıyor. Sayfada aynı zamanda, örgütün lideri olduğu düşünülen Muhammed Zahran’ın da bir videosu paylaşılmış.

Örgütün bir internet sitesi de var ancak kapatılmış durumda. Pazar günkü saldırılardan sonra yetkililer tarafından mı kapatıldı yoksa öncesinde kendileri mi kapatmıştı, henüz bilinmiyor.

Saldırılarla bağlantısı araştırılıyor

AFPHükümet Sözcüsü Rajitha Senaratne

Hükümet Sözcüsü Rajitha Senaratne, Pazartesi günü başkent Colombo’da gazetecilere yaptığı açıklama sırasında, "saldırıların öncesinde yabancı istihbarat örgütlerinden bazı uyarılar geldiğini" söyledi.

Başbakan Ranil Wickremesinghe de Pazar günü düzenlediği basın toplantısında "ilgili kurumların daha önceden bazı istihbarat bilgilerine sahip olduğunu ancak bu bilgilerin kendisine ya da doğrudan cumhurbaşkanına bağlı olan savunma ve güvenlikle ilgili bakanlarına iletilmediğini" söyledi.

Cumhurbaşkanı ile görevden alıp kısa bir süre sonra yeniden koltuğu verdiği Başbakan arasında, 2018’in sonundan beri gerilim yaşanıyor.

Sri Lanka İletişim Bakanı Harin Fernando da Twitter hesabından, Sri Lanka emniyet müdürünün nisan ayı başında gönderdiği bildirilen bir belgeyi paylaştı.

Twitter Reklamları’na ilişkin bilgiler ve gizlilik

Belgede, UTC ismi açıkça yer alıyor ve örgütün hem kiliselere, hem Hint Yüksek Komiserliği’ne saldırı hazırlığında olduğu uyarısı yapılıyor.

Örgütün lideri olarak da Muhammed Zahran’ın ismi veriliyor.

Bir gün sonra da Sağlık Bakanı Rajitha Senaratne, hükümetin güvenlik toplantısından çıkıp gazetecilerle bir araya geldi. Fernando’nun paylaştığı belgenin gerçek olduğunu ve UTC’nin adının da bu belgede yer aldığını açıkladı.

Ancak hükümet henüz resmi olarak saldırıları UTC’nin yaptığını duyurmadı.

Bugüne kadar 24 şüpheli gözaltına alındı. Gözaltına alınanlarla ilgili de detaylı bilgi verilmiyor. Bu isimlerin UTC’yle bağlantısı olup olmadığı henüz kamuoyuyla paylaşılmadı.

Uluslararası bağlantı şüphesi

Yetkililer, çok küçük bir yapılanma olan UTC’nin tek başına hareket etmediğinden şüpheleniyor.

Hükümet Sözcüsü Sanaratne, "Bize göre bu ülkedeki küçük bir örgüt bütün bunları yapamaz. Şu an örgütün arkasındaki uluslararası desteği ve diğer bağlantıları araştırıyoruz. Buradaki intihar saldırganlarının nasıl ortaya çıktığını, bu bombaları burada nasıl ürettiklerini bulmaya çalışıyoruz." açıklaması yaptı.

UTC’nin adını doğrudan vermese de, Sri Lanka Cumhurbaşkanı Maithripala Sirisena’nın ofisinden yapılan açıklamada da saldırıların arkasındaki grubun ülke dışından destek aldığına yönelik iddiaya yer verildi:

"İstihbarat birimlerimiz, yerli teröristlerin arkasında uluslararası terör gruplarının olduğunu bildiriyor. Bunlarla mücadele etmek için uluslararası yardım talep edeceğiz."

TERÖR DOSYASI : Sri Lanka’da 290 kişinin ölümüne neden olan kanlı saldırıda CIA parmağı


Sri Lanka’da 290 kişinin ölümüne neden olan kanlı saldırıda CIA parmağı

Sri Lanka’da 290 kişinin ölümüne neden olan bombalı saldırıları gerçekleştiren örgütün Ulusal Tevhid Cemaati adlı radikal bir Müslüman grup olduğu açıklandı. 10 gün önceden istihbarat alındığı halde saldırıya karşı hiçbir önlem alınmaması kafaları kurcalıyor. Kanlı saldırının ABD istihbarat servisi CIA işi olabileceği iddia ediliyor

Terör tüm dünyada kol geziyor. Son olarak Sri Lanka’da ortaya çıkan terör, 290 kişinin ölümüyle sonuçlanan kanlı bir saldırıya imza attı.

15 Mart’ta Yeni Zelanda’daki saldırının ardından Paskalya Bayramı’nda Hıristiyanları hedef alan saldırının failleri Sri Lanka hükümeti tarafından açıklandı. En az 290 kişinin hayatını kaybettiği saldırıların Ulusal Thowheet Jama’ath (Ulusal Tevhid Cemaati) adlı radikal bir Müslüman grubun gerçekleştirdiği açıklandı.

Gelen bilgilere göre kilise ve otellere düzenlenen terör saldırılarını 7 intihar eylemcisinin gerçekleştirdi. Sağlık Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Rajitha Senaratne, yaptığı açıklamada, saldırıların sorumlusunun "Ulusal Tevhid Cemaati" adlı yerli örgüt olduğunu belirtti. Senaratne, örgütün saldırıları uluslararası bir terör şebekesinin desteğiyle gerçekleştirdiğinden şüphelenildiğini ifade etti.

Sri Lanka cumhurbaşkanı da saldırıya ilişkin uluslararası bağlantıların ortaya çıkarılması için yabancı ülkelere işbirliği çağrısında bulundu.

Hükümet 3 kez uyarılmış

Öte yandan, hükümetin saldırılardan önce Paskalya döneminde ülkede terör eylemi düzenlenebileceği konusunda üç kez uyarıldığı iddia edildi.

Hindistan’da yayın yapan Business Television India’da yer alan haberde, Sri Lanka hükümetinin, saldırıların olabileceğine dair 4 Nisan’da bir "dost ülkenin" kendilerini uyardığını kabul ettiğini ileri sürdü. Hint basınında çıkan haberlerde, söz konusu dost ülkenin Hindistan olduğu yorumları yapıldı.

Sri Lanka Telekomünikasyon Bakanı Harin Fernando da kişisel Twitter hesabında, Sri Lanka Emniyet Müdür Yardımcısının imzasıyla yayımlanan 11 Nisan tarihli bir istihbarat raporunun fotoğrafını paylaştı.

Raporda, "Ulusal Tevhid Cemaati" adlı örgütün, Paskalya Bayramı’nda ülkedeki Katolik kiliselerine ve İngiltere Yüksek Temsilciliğine yönelik eylem hazırlığında olduğuna dair bilgilerin yer aldığı belirtildi.

Fernando, yetkilileri raporu görmezden gelmekle suçladı. Ülkesinde düzenlenen saldırılara ilişkin istihbaratın önceden alındığını kabul eden Sri Lanka Başbakanı Ranil Wickremesinghe, yeterli önlemlerin neden alınmadığının araştırılacağını söyledi.

Uyarılardan sonuncusunun ise saldırının yaşandığı sabah saatlerinde, bombaların patlamaya başlamasından 10 dakika önce militanlar tarafından yapıldığı ileri sürüldü. Sri Lanka’da 21 Nisan pazar günü 8 ayrı noktaya düzenlenen terör saldırılarında en az 290 kişi hayatını kaybetmiş, 500’den fazla kişi de yaralanmıştı.

Hristiyanlarca kutsal kabul edilen Paskalya ayinlerinin düzenlendiği Kochchikade kentindeki St. Anthony, Katana’daki St. Sebastian ve Batticaloa’daki Meryem Ana kiliseleri ile başkent Kolombo’daki beş yıldızlı Shangri-La, Cinnamon Grand ve Kingsbury otellerine bombalı saldırılar gerçekleştirilmişti.

Bu saldırıların ardından başkent Kolombo’nun banliyöleri Dehiwala’daki konukevi yakınında ve Dematogoda da üst geçit yakınında patlamalar olmuştu.

İstihbarat işine benziyor

Saldırının planlandığı bilgisi 10 gün önceden elde edildiği halde hiçbir tedbir alınmamış olması şüphe çekiyor. Zira 8 ayrı noktada patlatılan bombalara karşı güvenlik güçlerinin hiçbir önlem almadığı anlaşılıyor. S

aldırının ardından hemen radikal Müslüman bir grubun fail olarak açıklanması da kafalarda soru işaretleri ortaya çıkmasına neden oldu. Zira bu karanlık örgütün adı ilk kez, Amerikan istihbarat servislerine yakınlığıyla bilinen New York Times (NYT) tarafından duyuruldu.

NYT’nin örgütün adını duyurduğu saatlerde İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin Sri Lanka hükümet yetkililerine örgütle ilgili sorusu, ‘örgüt adı henüz belli değil’ şeklinde yanıtlandığı da biliniyor. Bütün bunlar göz önüne alındığında saldırının ABD dış isitbarat servisi CIA işi olabileceği ihtimali gündeme geliyor.

Saldırıyla birlikte zaten azınlıkta ve baskı altında olan Müslümanlar için Sri Lanka’da hayat bundan sonra daha da zorlaşacak.

TERÖR DOSYASI /// Emniyet’in istihbaratı : 10 Ekim katliamının firarileri yeni saldırıda bulunabilir


Emniyet’in istihbaratı : 10 Ekim katliamının firarileri yeni saldırıda bulunabilir

Emniyet Genel Müdürlüğü, Ankara’daki gar katliamı ile ilgili halen aranan bazı şüphelilerin Türkiye’ye yönelik yeni saldırılarda bulunabileceğini bildirdi.

Ankara’da 10 Ekim 2015’te Ankara Tren Garı’nda 100 kişinin yaşamını yitirdiği IŞİD’in intihar saldırısına ilişkin davaya bakan Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi, 19 sanıkla ilgili mahkûmiyet kararı verirken firari 16 sanığın dosyasını ise ayırmıştı. Mahkeme, geçen duruşmada tüm sanıkların örgütsel konumları ve bağlantıları hakkında Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’na (TEM) yazı yazmıştı. Emniyet Tearörle yazıyı mahkemeye gönderdi.

Cumhuriyet’ten Alican Uludağ’ın haberine göre yazıda firari sanıklardan bazılarıyla ilgili detaylı bilgiler verildi. Yazıda sanıklardan Bayram Yıldız için şöyle dendi: “2018 Mart ayı başlarından Suriye’de bulunduğu bölgeden ayrılarak Irak’a geçtiği, IŞİD terör örgütü için silah ve mühimmat (havan topu, bomba vs.) yaptığı, Irak / Bağdat’ta örgüt tarafından ‘uyuyan hücre’ diye tabir edilen sözde güvenli evde kalıyor olabileceği, DEAŞ terör örgütü tarafından ülkemizde ses getiren bir eylem için görev verilmesi durumunda ülkemize gelebileceği şeklinde teyide muhtaç bilgilerin bulunduğu” belirtildi. Firari sanıklardan Kasım Dere için de “IŞİD terör örgütü içerisinde faaliyet yürüttüğü, çatışmalarda hayatını kaybettiği veya bahse konu örgüt tarafından öldüğü algısı oluşturularak rahat hareket etmesi sağlanıp ülkemize yönelik eylem arayışı içerisinde olabileceği şeklinde istihbari mahiyette bilgiler bulunduğu…”
Bir diğer firari sanık olan Yakup Selağzı için de “İllegal yollardan Suriye’ye geçerek Türkiye’ye karşı intihar eylemi düzenleyebileceği şeklinde istihbari mahiyette bilgiler bulunuyor” ifadesi kullanıdı.

Kazakistan doğumlu sanık Walentina Slobodjanjuk’un ise ‘2015 yılı ekim ayı sonlarında veya Kkasım ayı içerisinde Suriye’den Türkiye’ye gelerek canlı bomba eylemi gerçekleştirebileceği şeklinde istihbari mahiyette bilgiler bulunduğu’ ifade edildi.

Muhammet Zana Alkan için de Suriye’de faaliyet yürüttüğü muhtemel eylemlerde kullanılabileceği değerlendirilen şahıslar listesinde bulunduğu, çatışmalarda hayatını kaybettiği veya bahse konu örgüt tarafından öldüğü algısı oluşturarak rahat etmesi sağlanıp ülkemize yönelik eylem arayışı içerisinde olabileceği şeklinde istihbari mahiyette bilgiler bulunduğu belirtildi.