TERÖR DOSYASI /// Osman Başıbüyük : Büyük Oyun – Yeni Zelanda Saldırısının Perde Arkası


Osman Başıbüyük : Büyük Oyun – Yeni Zelanda Saldırısının Perde Arkası

E-POSTA : osmanbasibuyuk

İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

18 Mart 2019

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 18 Mart 2019

Foto: TREASURE MAGAZINE

Brenton Tarrant adlı Avusturalyalı bir terörist, 15 Mart 2019 Cuma günü, Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camiye silahlı saldırı gerçekleştirdi. Müslümanları hedef alan bu acımasız terör saldırısında, 50 kişi hayatını kaybetti, onlarca yaralı var.

Geçmişte yaşanmış, çok daha fazla sayıda insanın öldüğü birçok terör saldırısı var. Hatta benzer örnekleri ülkemizde de pek çok defa yaşadık. Ama bu saldırı hepsinden başka. Münferit bir saldırı olmaktan ziyade “bir dönemin kapı aralayıcısı” gibi gözüküyor.

Profesyonel Bir Oyunu Ancak İstihbarat Örgütleri Kurgulayabilir

Bu manada Yeni Zelanda saldırısı, bir meczubun veya bir şizofrenin yaptığı bir iş değil. Kesinlikle profesyonel. Profesyonellikten kastım; saldırının profesyonelce planlanıp, profesyonelce icra edilmiş olması değil. Orası zaten öyle.

Asıl profesyonellik, saldırı bildirisinde (manifestosu) gizli. Saldırının asli amaçlarından birisinin de o bildiriyi bütün dünyaya okutmak olduğu anlaşılıyor. İşte o bildiriyi uzman birileri kaleme almış.

Böyle bir saldırıyı istihbarat örgütlerinden başkası tezgâhlayamaz. Siz Suudilere bakmayın, iyi bir istihbarat örgütü geride iz bırakmaz. Dolayısıyla eldeki tetikçiden yola çıkarak bir yerlere ulaşılabileceğini umut etmek beyhudedir. Ama akıl yürüterek, bu saldırıyla nasıl bir oyunun, kim veya kimler tarafından kurgulandığını tahmin edebiliriz. Kimin yaptığını öğrenip de ne yapacağız demeyin. Kimin tezgâhı ne amaçla kurduğunu keşfederseniz ya oyunu bozar ya da en az zararla bu tuzaktan çıkmayı başarırsınız.

Bu tür terör olayları etki-tepki mekanizması üzerinden fay hatlarını tetiklemek için kullanılır. Fay hatlarında yaşanacak sürtüşme ve çatışmalar ise istenilen nihai hedefe ulaşılmasını sağlar. Fakat harekete geçen fay hatlarını kontrol etmek ve arzu edilen istikamete yönlendirmek her istihbarat örgütünün harcı değildir.

Örneğin bizimkiler, 1970’lerde Kürt Sol hareketini kontrol etmek için Apocuları kurdular. Başkaları yaratılan bu aracı ellerinden aldı, PKK’ya dönüştürüp silah olarak bize geri çevirdi. Aynı şekilde, Hizmet Hareketini (FETÖ) hem ülke içinde hem ülke dışında siyasi manivela olarak kullanmayı tasarladılar; CIA geldi hareketin sözde peygamberini Amerika’ya götürdü, sonra da örgütü Gladyo’ya çevirip bize karşı kullandı. Demek istediğim, niyet önemli değildir. Bir aracı/maşayı “gücü” olan kullanır. Gücünüz yoksa oyunu siz kurgulamış olsanız dahi sonuç sizin arzu ettiğiniz gibi olmayabilir. Burada bahsedilen gücün en önemli unsuru, hiç şüphesiz istihbarat örgütünün entelektüel (intelligence-zekâ/akıl) kapasitesidir.

Yukarıda bahse konu saldırıyı tanımlarken, “bir dönemin kapı aralayıcısı” olarak tarif etmiştik. Yani bir süreçten bahsediyoruz. Bu süreci tezgâhlayıp yönetebilecek bir istihbarat örgütünün kabaca aşağıdaki yeteneklere sahip olması gerekir:

1) Entelektüel kapasitesi çok yüksek olmalıdır,

2) Arkasında güçlü bir politik, diplomatik, ekonomik, teknolojik ve askeri desteği olmalıdır,

3) Uzun soluklu bir süreci kendi planları doğrultusunda, müdahalelerle yönetebilecek güce sahip olmalıdır,

4) Müdahaleler için ellinde kullanıma hazır çok çeşitli aktörler bulunmalıdır,

5) Kurguyu öyle yapabilmeli ki, perde arkasında kendisinin olduğu kesinlikle anlaşılmamalıdır. Böylece,

  1. Kurulan mekanizma bozulmadan işlemeye devam eder,
  2. Kendi devletine bir zarar gelmez,

Sonuçta belli bir müddet sonra planlanan nihai hedefe ulaşılır.

Bu tür bir planlamayı yapabilecek yukarıda kabaca sıralanan yeteneklere sahip dünyada aşağı yukarı 4 istihbarat örgütü vardır: 1) MI6 (İngiliz), 2) BND (Alman), 3) CIA (Amerikan), 4) MOSSAD (İsrail). Fransız, Rus ve Çin istihbarat örgütleri bu kapasitede görülmemektedir. Böylece şüpheli sayısını kolayca dörde indirmiş oluyoruz.

Operasyonun Nihai Hedefi Ne Olabilir?

Kurgulanan operasyonun mutlaka nihai bir hedefi olmalıdır. Ayrıca operasyonun icra edileceği belli bir coğrafya, bir bölge veya bir ülke olmalıdır. Nihayetinde aktörler olmadan oyun oynanmaz. Bu üç unsura yönelik ipuçları, teröristin yayınladığı, ama aslında ilgili istihbarat örgütü tarafından kaleme alınan bildirinin içeriğinde mevcut. Şimdi bu üç unsur üzerinden olayı değerlendirelim.

Kim olduğunu keşfetmeye çalıştığımız istihbarat örgütünün yazdığı bildiride özetle; “Avrupalı “beyaz” insanın doğurganlık oranının çok düştüğü; nüfusun giderek yaşlandığı; beyaz insanın sistemin devamı için ülke ve şirketlerin ihtiyaç duyduğu ucuz işgücü, yeni tüketici ve vergi ödeyecek nüfusu yaratamadığı; bu sebeple siyasilerin ve şirketlerin dış göçü desteklediği; göçün devam ediyor olması ve göçmenlerin doğurganlık oranının yüksekliği sebebiyle, Avrupa’nın tarihte görülmediği ölçüde bir istila yaşadığı, “istilacıların” beyaz insanın yerini aldığı; istilanın tüm Avrupa’da bir etnik değişim, bir kültürel değişim, bir ırksal değişim yaratarak aslında bir beyaz soykırımı yaptığı, bu değişimi durdurmak için Avrupa’da yaşayan göçmenlerin ezilmesi ve Avrupa topraklarından atılması gerektiği; bunun barışçıl yollarla olamayacağı, Yeni Zelanda örneğinde olduğu gibi akla gelebilecek her türlü şiddet eylemi ile ancak başarılabileceği” söyleniyor. Bu değerlendirme ışığında nihai amaç; “Avrupa’ya yönelen göçü durdurmak” olabilir.

Foto: Indian Folk

Aynı zamanda bildiride; “Büyük değişimler ve ihtiyaç duyulan değişimin ancak büyük bir kriz sonrasında gerçekleşebileceği; kademeli ve yavaş bir değişimin asla zaferle sonuçlanmayacağı; bu sebeple her yerde ve her fırsatta toplumun rahatsız edilerek, istikrarsızlaştırılması gerektiği” söyleniyor. Bu bilgilere göre ise nihai amacın; “bir toplumu, bir ülkeyi veya bir bölgeyi istikrarsızlaştırmak” olduğu kanaatine varılabilir.

Yani nihai amaç için iki seçeneğimiz var: 1) Avrupa’ya yönelen dış göçü durdurmak, 2) Avrupa’da istikrarsızlık yaratmak. Acaba hangisi? Tahmin yürütebilmek için diğer iki unsura, aktörlerin kim olduğuna ve operasyon bölgesinin neresi olduğuna bakmamız gerekiyor.

Oyunun Aktörleri

Şimdi oyunun aktörlerini tahmin etmeye çalışalım. Aslında bu hiç de zor değil. Saldırıda Müslüman göçmenler hedef alınmıştı; çarpıştırılacak taraflardan birinin Müslüman kökenli göçmenler olduğu çok açık. Genelden daha özele inmek için yine İstihbarat örgütünün yayınladığı bildiri ve saldırıda verilen mesajlara bakmak gerekiyor.

Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin, Hindistan başbakanı Narendra Modi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan BRICS zirvesinde görülürken.
Foto: Gianluigi Guercia/Reuters

Bildiride; “Boğaz’ın doğu tarafında barış içinde yaşayabilirsiniz. Fakat Avrupa topraklarında, Boğaz’ın batısındaki herhangi bir yerde yaşayamazsınız. Sizi öldürür ve topraklarımızdan süreriz. “Konstantinopolis’e gelecek ve bütün camiler ile minareleri yıkacağız. Ayasofya’yı minarelerden kurtaracağız. İstanbul bir kez daha Hristiyan toprağı olacak.” ifadeleri yer alıyor. Bildirinin bir başka yerinde; “Türkiye’yi bir Avrupa örgütü olan NATO’dan koparmalı ve Türkiye’yi yeniden gerçek pozisyonu olan düşman konumuna itmeliyiz.” diyor. Bir örnek daha verelim; “Avrupa topraklarına yönelen yabancı istilasının gelecekte, Çin, Türkiye, Hindistan veya üçünün karışımından kaynaklanacağı” iddia ediliyor.

Saldırı icra edilirken verilen mesajlara bakacak olursak; örneğin, kullanılan silahların birinde Kosova Savaşı’nda Osmanlı Padişahı 1. Murad’ı sırtından bıçaklayarak şehit eden Sırp Miloş Obiliç’in adı yazılı. Yine silahlardan birinde 1683 tarihi ile 2. Viyana Kuşatmasına atıfta bulunuluyor. Türklerle ilgili daha bir sürü örnek saymak mümkün. Uzatmayalım, ana aktörlerden birisi Avrupa’da yaşayan Müslüman kökenli Türkler yapılmak isteniyor. Bir başka deyişle Türkler hedef tahtasına oturtulmuş durumda.

Karşı tarafta kimler var dersiniz? Almanya’dan örnek verelim; Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütü, Ölümsüzler (Die Unsterblichen) gibi Neonazi gruplar ile güvenlik kuvvetleri, istihbarata bağlı özel yetiştirilmiş provokatörler, ajanlar, tetikçiler vb. açık-örtülü bir sürü aktör olabilir.

Bu Oyun Nerede Oynanacak?

Bildiride, “Avrupa’nın göçmenlerden kurtarılacağı” söyleniyor. Anlayacağınız harekât alanı tüm Avrupa. Ancak biraz detaya girecek olursak yine bildiriye bakmamız gerekecek. Öldürülecekler listesinin başında Merkel var. Merkel, “beyaz ve Alman aleyhtarı her şeyin anası” olarak görülüyor. Hiç kimsenin etnik olarak Avrupa’ya onun kadar zarar vermediği söylenerek, Merkel’in göçmen politikası eleştiriliyor. Merkel’in azalan ve yaşlanan Alman nüfusun yerini dolduracak göçmenlerin ucuz iş gücü olarak kullanılması fikri, Almanya’ya bir ihanet olarak gösteriliyor.

Foto: Krisztian Bocsi/Bloomberg

Bildiride; “Beyaz karşıtı CEO’lara ölüm” sloganı ile biten bölümde şu tehditler savruluyor: “Ucuz iş gücünden yıllarca kâr edenler hiç cezalandırılmadılar. Cebini düşünen bu ekonomik elit, işgücü olarak beyazlar yerine göçmenleri çalıştırmayı tercih ediyor. Onlara karşı tepkimiz çok sert ve acımasız olacak. Avrupalılar yerine göçmenleri tercih eden şahıs, şirket sahibi, şirket yöneticisi, kamu görevlisi, kim olursa olsun bu hainleri yok edeceğiz”.

Bildiride “şehirlerimizi geri alın” sloganıyla biten bir bölüm var. Bu bölümde; “kırsal alanların ve köylerin her zaman onların olduğu ve öyle kalacağı, ancak şehirlerin yabancı istilası altında olduğu” söyleniyor. Avrupa ülkelerine baktığımız zaman en çok göçmenin %25 ile Almanya’da olduğunu görüyoruz. Onu %19 oranıyla Fransa takip ediyor[1]. İlk 10’daki Alman şehrinde ise göçmen oranı %30’ları geçiyor[2].

Avrupa’da en çok yabancı işçinin çalıştığı ülke hangisi diye bakacak olursanız, karşınıza Almanya çıkar. Oyunun aktörlerinden en önemlisinin Türkler olduğu tespitini yukarıda yapmıştık. Türklerin Avrupa’da en yoğun yaşadığı ülke hangisi diye soracak olursanız yine karşınıza Almanya cevabı çıkar. Bütün bu değerlendirmeler ışığında harekât alanının genelde Avrupa, özelde ise Almanya olacağı anlaşılıyor.

Çıkarım ve İki İhtimal

O zaman şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz. Bir veya birkaç istihbarat örgütü, dünyada yükselen göçmen karşıtlığı akımının yarattığı fay hatlarını terörist saldırılar ve çeşitli provokasyonlarla tetikleyerek 2 şeyden birini yapmak istiyor; 1. Genelde Avrupa’ya, özelde Almanya’ya yönelen dış göçü durdurmak istiyor veya 2. Göçmen karşıtlığı temelinde çıkartacağı çatışmalar ile genelde Avrupa’yı, özelde Almanya’yı istikrarsızlaştırmak istiyor.

1. İhtimal: Birinci ihtimali ele alacak olursak, Almanların ırkçılık konusunda sicillerinin hiç de temiz olmadığını görürüz. 2’nci Dünya Savaşı’nda Yahudilere yaptıkları ortada. Almanların bilinçaltında halen “üstün ırk” oldukları fikri yerini koruyor. Bu günlerde, Alman sosyal medyasında 2. Dünya Savaşı döneminde yapıldığı iddia edilen “Alman ırkını yok etme planları” tartışılıyor. Bu planlardan birine göre, Almanların kalıtımsal üstün özellikleri, başka ırklarla karıştırılarak yok edilecekmiş[3]. Bu tartışmaların Almanların milliyetçilik duygularını körüklemeye yönelik olduğu anlaşılıyor.

Diğer yandan Almanlar, Müslümanları manipüle etme konusunda belki de İngilizlerden daha mahirdir. Bütün bu bilgiler ışığında, Yeni Zelanda katliamının arkasında Alman istihbaratının parmağı olabileceği değerlendirmesini yapabiliriz.

Ancak Alman istihbaratının bütün Avrupa’yı sarma tehlikesi olan bir anti göçmen terör dalgasını kontrol etmesi hiç de kolay olmaz. Mutlaka Fransız, Avusturya ve İtalyan istihbarat örgütleriyle birlikte hareket etmesi gerekir. Bu çapta büyük bir operasyon planlamak, farklı ülke ve çeşitli siyasi partiler sebebiyle kolay değildir.

Eğer Alman istihbaratı, göçmen karşıtlığı üzerinden bir operasyon yapmak istiyorsa, bu operasyon mevcut göçmenleri ülkeden atacak istikamette değil de ülkeye yeni gelebilecek göçmenleri korkutarak durdurmaya yönelik olmalıdır. Örneğin, Türkiye’de yaşanması kaçınılmaz olan ağır ekonomik krizin sonuçlarının nereye varacağı belli değildir. Ciddi bir istikrarsızlık durumunda herkesin Almanya’da bir akrabası olduğu için göçün ilk yöneleceği adres Almanya olacaktır. Belki de Alman istihbaratı bu ihtimale karşı şimdiden önlem almaya çalışmaktadırlar.

2. İhtimal: Gelelim ikinci ihtimale. Birileri göçmen karşıtlığı üzerinden çıkacak çatışma ve sabotajlarla Avrupa ve özelinde Almanya’yı istikrarsızlaştırmayı planlamış olabilir. Mesela Fransa’da başlayan ekonomik şartları protesto eden “sarı yelekliler” eylemi, “göçmen karşıtlığı” eylemlerine dönüştürülebilir. Büyük çapta bir istikrarsızlık dalgasını yaratabilmek için birçok ülkede birbirini takip eden ve tamamlayan çok sayıda provokasyon yapılması gerekmektedir. Ancak bu sayede fitil ateşlenebilir. Fitil ateşlendiğinde, her ülke kendi başının çaresine bakmaya çalışırken kabuğuna çekilecek, böylece Avrupa Birliği projesi büyük bir darbe almış olacaktır.

Bunu kim ister diye soracak olursanız, akla ilk gelen Almanların ezeli düşmanı, Brexit ile AB’den çıkan İngilizler olabilir. İngiltere hiçbir zaman serbest dolaşıma katılmadığı için toprakları diğer AB ülkelerine göre daha güvenlidir. Sınırların kalkmış olduğu AB’de, her ülkenin birbirinden bağımsız çalışan güvenlik teşkilatlarının teröristleri takip etmesi çok daha zordur. Diğer yandan İngiltere, 2000’li yıllarda yaşadığı metro ve otobüs durağı gibi insanların yoğun olduğu noktalara yapılan bombalı saldırılar sebebiyle, gözetleme ve kontrol mekanizmalarını oldukça geliştirmiş ve kendisini terör saldırılarına karşı hazırlamıştır. Pek çok AB ülkesi bu yeteneklerden yoksundur. Anlaşılacağı üzere Yeni Zelanda saldırısının arkasında İngiliz istihbaratı olabilir.

Foto: AP

Amerikan dış istihbaratı CIA’ya gelince. Meksika sınırına duvar örme projesi Trump’ın göçmen politikasını tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Son yıllarda Almanya’nın Rusya Federasyonu (RF) ile yakınlaşması, ABD’yi korkutmaktadır. Almanya, Kuzey Akım-1 boru hattıyla halen RF’den yüklü miktarda doğalgaz satın almakta, Washington’un tüm baskılarına rağmen Kuzey Akım-2 projesinden vazgeçmemektedir. Ukrayna ve Baltık ülkelerini bypass eden bu proje, olası bir Alman-Rus ittifakının bir adımı gibi görülmektedir. Böylesi bir ittifak, bütün dünya dengelerini kökünden değiştirir. Bu değerlendirme, CIA’nın Yeni Zelanda saldırısının arkasında olma ihtimalini güçlendirmektedir. Hatta MI6 ile beraber hareket ediyor da olabilirler.

Peki, bu işte MOSSAD’ın parmağı var mıdır? Göçmen karşıtlığı dalgası, bir yerde Yahudi düşmanlığına da dönüşür. Avrupalı birçok zengin ve işveren Yahudi kökenlidir. MOSSAD’ın göçmen karşıtlığı üzerinden operasyon yapması kendi soydaşlarını tehlikeye atacağı için pek ihtimal dâhilinde görülmemelidir.

Sonuç

Avrupa’daki göçmen karşıtı hareketlerde yavaş yavaş kontrollü bir tırmanma varsa ve tırmanmaya paralel olarak hükümetler göçü azaltmaya yönelik ve göçmenlerin yaşam şartlarını zorlaştıracak tedbirleri kademe kademe alıyorlarsa, bu işin arkasında göçü durdurmak amacıyla Alman istihbaratının olduğu kanaatine varabiliriz.

Ama göçmen karşıtı hareketlerde, kontrolsüz, çok şiddetli, can ve mal kayıplarına sebep olacak şekilde hızlı bir tırmanma söz konusu olursa, o zaman şüphelileri MI6 ve/veya CIA olarak düşünmek gerekir.

Avrupa’da yaşayan soydaşlarımıza bir tavsiye ile bitirelim. Bu yeni oyunda soydaşlarımız bir piyon olarak kullanılmak isteniyorlar. Yeni Zelanda katliamı ile dünyaya duyurulan bildiride, Neonazilere kışkırtma yapmaları çağrısında bulunularak, “kamuya açık alanlara önce şeriat hukuku çağrısı yapan afişleri asın, bir hafta sonra o afişlerin üzerine tüm göçmenlerin ülkeden kovulması çağrısında bulunan yeni afişler yapıştırın, bu işi kriz çıkartana kadar tekrarlayın” talimatı veriliyor. Bu kapsamda önümüzdeki günlerde Avrupa’da Hz. Muhammed ve Kuran-ı Kerim’e saldırı veya bir başka yöntemle provokasyonlar olacaktır. Siz siz olun evinizde oturun, dolduruşa gelmeyin. Kendinizi koruyacak tedbirleri mutlaka alın, ama asla şiddete bulaşarak istihbarat örgütlerinin piyonu olmayın.

[1] http://worldpopulationreview.com/countries/france-population/

[2]http://www.spiegel.de/international/germany/germany-and-immigration-the-changing-face-of-the-country-a-1203143.html

[3]https://sunsavunma.net/alman-irkini-yok-etme-planlari-mi/

TERÖR DOSYASI /// Hasan Oktay : Beyrut patlaması Türkiye İsrail ilişkilerini nasıl etkiler ? ???


Hasan Oktay : Beyrut patlaması Türkiye İsrail ilişkilerini nasıl etkiler

5 Ağustos 2020

Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta ikinci Dünya Savaşı’ndaki hiroşima faciası gibi bir patlama meydana geldi. Beyrut Valisi olay yerinde gözyaşları içinde inceleme yaparken bu açıklamayı yaptı çaresizlik içinde. Hizbullah’ın işlettiği Beyrut Limanı’ndaki depolarda kimyasal malzemelerin bulunduğu bölümde Hiroşima saldırısını hatırlatan bir patlama gerçekleşti. Limanın etrafındaki mahallelerde oturan Hristiyan gruplar saldırı karşısında dehşete kapıldılar. Yüzlerce ölü en az 5 bin yaralı ve nerdeyse Beyrut’ta kırılmadık cam kalmadı. Patlama sesinin Kıbrıs’tan bile duyulduğu iddia edilmektedir Hizbullah’ın işlettiği liman depolarının birinde yanıcı ve patlayıcı maddelerin olduğu ve bu depoların kazaen patladığı iddia edilmekle beraber patlamadan birkaç saniye önce füzeye benzer bir cismin patlayıcı madde ambarlarına çarptığı iddia edilmektedir. ABD başkanı Trump ise yaptığı açıklamada bir saldırıdan bahsetmektedir. Trump, ‘‘Bazı generallerimiz bunun sanayi patlaması tarzı bir durum olamayacağı görüşünde. Şu aşamada onlar da çok iyi bilmeseler de durum böyle görünüyor’’ ifadelerini kullandı. Akdeniz’deki gelişmeler dikkate alındığında bu saldırının İsrail saldırısı olabileceği şüphesini artırmaktadır. Son günlerde İran’a karşı özellikle başkent Tahran’da meydana gelen şüpheli patlamalar gibi Lübnan’daki patlamada aynı amac ve hedef doğrultusunda İsrail tarafından yaptırıldığı veya yapıldığı görüşü ön plana çıkmakta. İsrail’in amacı Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra Orta Doğu‘da İran’a ait tüm askeri noktaları bu şekilde bombalayarak İran’ı bölgeden çekilmeye zorlama yönündedir. Bununla birlikte Lübnan’da Hizbullah’ın etkisini ve dolayısıyla iran’ın etkisini sıfıra indirecek olan İsrail Doğu Akdeniz’de verilen enerji kavgasında Bir adım daha öne çıkmak istiyor. Patlama meydana geldikten kısa bir süre sonra olayı İŞİD adlı terör örgütünün üstlenmesi hedef saptırmak için yapıldığı iddia edilmektedir. Eğer bu örgüt patlamayı gerçekleştirmiş ise başta Suriye olmak üzere Irak’ta ciddi anlamda bir İŞİD Hizbullah kavgasına sahne olacak gibi gözükmektedir. Lübnan Türkiye’nin doğu Akdeniz enerji politikaları açısından oldukça önemli bir noktadadır. Bu anlamda Türkiye’nin tercih edebileceği üç devletten biridir. Mısır İsrail ve Lübnan Türkiye’nin bölgede hareket etmesi gereken devletler olarak ifade edilmektedir. Bu şekilde yıllardır istikrarsızlık ve hükümet krizleri ile boğuşan Lübnan devredışı kalmış oldu. Mısır’ın ise Türkiye ile yakın bir gelecekte herhangi bir ittifak veya anlaşma zemininde buluşması mümkün gözükmemektedir. Geriye bir tek İsrail kalmaktadır. Bu stratejik gelişme Eylemi İsrail’in yaptığı ve ya yaptırdığı şüphesini artırmakta olup eylemi İŞİD’in Üstlenmesi ise ister istemez Türkiye ile İsrail’in işbirliğini gündeme getirecektir. İŞİD’i destekleyen bir kısım Arap Devletlerine karşı bu patlama yeni ittifaklar doğuracak ve başta Doğu Akdeniz olmak üzere Ortadoğu yeniden ama bu sefer daha gerçekçi bir şekilde gündeme gelecek. Son günlerde Türkiye Rusya ilişkilerinde meydana gelen zikzaklı olumsuz gelişmeler ve Putin sonrası Rusya’nın geleceğinin belirsiz olması Doğu Akdeniz’de Türkiye İsrail işbirliğini daha belirgin bir şekilde ön plana çıkaracak gibi gözükmektedir. Fatih Sultan Mehmet dayıları Bizans’ın mirasını tevarüs yolu ile elde etmek yerine dayılarını öldürerek elde etme yöntemini seçince çok değil 39 yıl sonra Oğlu 2. Beyazıd Yahudiler ile ittifak yapmak zorunda kalmıştı. İstanbul’un fethi Rusları harekete geçirmiş ve 500 yıllık Türk Rus savaşı böylece başlamış oluyordu. Ayasofya’nın ibadete açılması sonrası gelişen olaylar Türkiye İsrail ittifakını doğuracak mı yoksa Ruslar yeniden Bizans varisi olarak Türklerle savaşacak mı merakla bekliyoruz.

Hasan Oktay
Kafkassam başkanı

TERÖR DOSYASI /// Güray ALPAR : Terörle Değer Yaratmaya Çalışmak


Güray ALPAR : Terörle Değer Yaratmaya Çalışmak

07 Mayıs 2020

Nisan ayının sonuna doğru bütün dünyanın virüse karşı var gücü ile mücadele ettiği bir dönemde PKK/YPG terör örgütünün Suriye’de Afrin ilçe merkezinde bomba yüklü bir yakıt tankeri ile gerçekleştirdiği saldırıda 44 sivil hayatını kaybetti, en az bir o kadar kişi de yaralandı. Ölenler arasında 11 çocuk da vardı. Aslında bu PKK/YPG’li teröristlerin sivil ve çocuklara karşı ilk saldırıları da değildi.

Olayın ardından PKK/YPG’li terörist failler yakalandı. Suriye’de neredeyse 10 yıldır süren savaş esnasında ölen ve yaralananlarını kaydını tutmaktan başka bir işe yaramayan BM saldırının ardından terör eylemini (lütfen) kınadı.

Türkiye’nin gerçekleştirdiği harekatlardan sonra bölge huzur ve güven ortamına kavuşturulmuş ve yıllarca acı çeken bu insanlar artık biraz da olsa rahata ermişti. Okullar, ibadethaneler açılmış, ticaret canlanmış, insanların yüzleri gülmeye başlamıştı. Bu durum PKK/YPG terör örgütünü rahatsız ediyor. Çünkü herkes bilir ki, terör bütün insanlığın düşmanıdır ve huzurlu ve güvenli ortamı sevmez ve mutlu insanlara tahammül edemez. Barış ve huzur ortamını sevmeyen başkaları da var şüphesiz.

Avrupa Birliği’nden (AB) de sözlü bir kınama geldi. Bölgede huzur ve güvenliğin sağlanması için bugüne kadar hiçbir şey yapmayan, yapılanları da engelleyen AB’nin Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilciliği yaptığı yazılı açıklamada, saldırıyı yapan örgütün ismini vermeden saldırıya tepki gösterdi ve bu saldırının hiçbir gerekçesinin olmayacağı açıkladı. İfadede sanki AB bu konuda bir adım atacakmış gibi “saldırının sorumluları hesap vermelidir” deniliyordu.

İngiltere Ortadoğu Bakanı saldırı için “dehşet verici” ifadesini kullanırken, terör örgütünün isminden bahsetmedi. Bir kınama’da ABD’den geldi. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “Böylesi şeytani bir eylem hiçbir taraf için kabul edilemez.” derken her nedense bu açıklamada da sivillere karşı bu acımasız eylemi yapan örgütün isminden bahsedilmiyordu.

ABD Dışişleri Bakanı’nın tespitlerine katılmamak mümkün değil. Şüphesiz ABD terör tehlikesini yaşamış bir ülke. Terörle mücadelesini de Türkiye başta olmak üzere birçok ülke saygı duyuyor ve destekliyor. Sivillere karşı gerçekleştirilen ve 11 masum çocuğun öldüğü bu saldırı, bütün terör saldırıları gibi gerçekten de bir terör örgütünden beklenecek şekilde şeytani. Bunu herkes biliyor. Ama her nedense akla garip garip sorular geliyor. Acaba diyor insan, bu terör örgütünü kimler destekliyor, ortadan kaldırılmasını ve bütün insanlık için bir tehlike olmasını kim engelliyor, kimler kendi ülkesinde insanlara bir maske bile veremezken ve dışarıdan yardım talep ederken bu terör örgütüne milyonlarca dolarlık sağlık malzemesi desteği sağlıyor. Diğer bir soru ise bu kadar yardımı alan PKK/YPG terör örgütü kimin komutasında bu eylemleri gerçekleştiriyor. Eğer kendisini destekleyenlerden aldığı talimatlarla bu şeytani saldırıyı gerçekleştirmişse, bu çok kötü. Çünkü bu ülkeler terörü kendisi yaratıyor demektir. Hayır eğer “bizim haberimiz olmadan gerçekleştirdi” deniyorsa o zaman daha da kötü, çünkü bütün dünya kontrolsüz bir terör örgütünün yaratacağı tehlikelerle karşı karşıya. Bu kadar silah ve malzeme desteği almış ve kontrolsüz kalmış bir terör örgütünün bundan sonra yaratacağı tehdit gerçekten çok daha şeytani olacaktır. Bu durumda gerçekleşen ve gerçekleşecek şeytani terör eylemlerinin sorumlusu olarak kimi görmek gerekecektir.

Bugüne kadar yapılan on binlerce tır silah ve malzeme yardımları ve nisan ayı başında 1 milyon 200 bin dolarlık yardımlara ilave olarak, Afrin’deki terör olayının hemen ertesinde ABD Ordusunun “Irak-Suriye Özel Ortak Görev Gücü resmi twitter hesabında” PKK/YPG terör örgütüne ABD ordusu tarafından sağlık malzemelerinin teslim edildiği duyuruldu. ABD koronavirüs’ten en fazla etkilenen ülkelerden birisi ve resmi verilere göre 1 milyondan fazla insan Covid-19 ile mücadele ediyor. ABD yönetiminin bu kriz esnasında bazı konularda yetersiz kaldığı da zaman zaman medyada geniş biçimde yer alıyor. Ama her nedense kendi halkına yardım götüremeyen ABD, sivilleri ve çocukları katleden bir örgüte karşı yardımlarını böylesi bir ortamda dahi aksatmadan yerine getiriyor. İnsanlığı şaşırtan böylesi ilginç bir durum, belki de koronavirüs sonrası bütün dünyada ve ABD kamuoyunda en çok tartışılacak konulardan birisi olacak görünüyor.

Soğuk Savaş Dönemi ertesindeki 30 yıla yakın bir süreyi yönlendirilmiş sahte hedeflerin peşinde harcayan ve kamuoylarını bu doğrultuda ikna eden büyük devletler asıl tehdidi göremediler ve beklenilmeyen bir virüs salgını karşısında darmadağın olarak büyük bedeller ödemek zorunda kaldılar. Bütün dünyanın koronavirüs (covid-19) salgını ile mücadele ettiği bir dönemden sonra yeni dönemde daha önce yapılan hataların tekrar etmemesi ve bütün ülkelerin gayretlerini insanlığın huzur ve refahına yönlendirmeleri beklenir. Ancak PKK/YPG terör örgütünün gerçekleştirdiği terör saldırısında görüldüğü üzere, değişimin farkına varmayan bazıları kaldığı yerden aynı hataları yapmaya devam etmek niyetindeler.

Terör örgütünün öldürdüğü çocukları kendi çocuklarımız gibi göremediğimiz ve onların ailelerinin acılarını yüreğimizin derinliklerinde hissetmediğimiz sürece, terör örgütleri de hallerinden memnun bir şekilde var olmaya devam edecektir. Sonuçta bu terör eylemine kınama dışında bir yaptırım uygulanmadı. İlkel ve bencil bir düşünce anlayışı içinde sadece Suriye’deki savunmasız, kimsesiz garip çocuklar ve siviller zarar gördüğü düşünüldüğü için de herhangi bir yaptırım uygulanmayacak gibi. Üstelik bu terör eyleminden sonra eylemi yapan terör örgütüne” sanki eylemin bir mükafatı” gibi yardım yapıldığı da ABD ordusu tarafından resmi olarak açıklanıyor. Dolayısıyla terör örgütü de kendisine sağlanan korumalı bir alanda eylemlerine rahatça devam ediyor. Ödül ve yardım devam ettiği sürece de önümüzdeki dönemde böylesi şeytani saldırıları muhtemelen göreceğiz. Bu durumu bombalı saldırıda ölen çocukların ve sivillerin ailelerine ve bütün dünyaya nasıl anlatacağız? Bu terör örgütlerinin hür ve demokratik dünyayı esir alması manasına mı geliyor? Peki bundan sonra dünyanın herhangi bir yerinde bir terör eylemi olduğunda insanlık olarak nasıl bir araya geleceğiz, hangi terörle ve nasıl mücadele edeceğiz? Yapılacak çağrıların samimiyetine insanları nasıl inandıracağız? İşte terör örgütlerinin tam olarak başarmak istedikleri de budur.

Yıkıcı silahlara ve büyük ordulara sahip olmak güçlü olmak demek değildir. Güçlü olmak; adaletsiz olmak ve her istediğini yapmak da değildir. Güçlü olmak ancak insanı esas alan değerleri geliştirmek ve onların gönüllerinde yer etmekle mümkündür. Şu iyi bilinmelidir ki, terörü ve terör örgütleri kullanılarak değer yaratılamaz. Çocukları ve sivilleri katlederek insanlara mesajlar verilemez, dahası büyük devlet olunamaz. Terörün ve terör örgütlerinin er geç kendini destekleyenleri vurduğu da bilinen bir gerçektir. Diğer taraftan elbette virüs salgını sonrası dönemde Batılı ülkelerin vatandaşları da kendi yönetimlerinden, neden sahte tehditlere milyarlarca doları harcarken kendilerini virüs tehdidine karşı korumasız bıraktıklarının hesabını soracaklardır. Değişim çoktan başlamıştır. Şüphesiz yeni dönem, insanları birbirine düşürenlerin değil, insanı merkeze alarak değer yaratanların ve onlara huzur ve refah sunanların dönemi olacaktır.

TERÖR DOSYASI /// E. TUĞG. OKTAY BİNGÖL : ABD’nin Terörizm Ülke Raporları 2016 ve Türkiye


ABD’nin Terörizm Ülke Raporları 2016 ve Türkiye


Hazırlayan: Oktay BİNGÖL
Emekli Tuğ General, Doç. Dr. MSE Bşk.

Giriş.,

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yıllık olarak hazırlanan Terörizm Ülke Raporların dan 2016 yılı verilerini ve değerlendirmelerini kapsayanı 19 Temmuz 2017 tarihinde açıklanmıştır.1

Rapor, Yedi Bölümden oluşmaktadır:

1 Country Reports on Terrorism 2016, US Department of State, https://www.state.gov/j/ct/rls/crt/2016/index.htm

• Stratejik Değerlendirme,

• Ülke Raporları (Altı kısımdan oluşmaktadır: Afrika, Doğu Asya ve Pasifik, Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika, Güney ve Orta Asya ile ABD kıtası),

• Terörizmi destekleyen ülkeler,

• Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer Terörizm ile Küresel Mücadele

• Terörist Güvenli Bölgeler,

• Yabancı Terör Örgütleri (Tablo 1),

• Mevzuat İhtiyaçları ve Anahtar Terimler.

Raporun Türkiye için önem taşıyan bölümlerinde yer alan tespit ve değerlendirmeler müteakip bölümlerde sunulmaktadır.

Türkiye Terörizm Raporu.,

Türkiye Terörizm Raporu, 2’nci Bölüm 3’üncü Kısım’da yer almaktadır. Raporda, PKK, TAK, IŞİD ve DHKP-C’nin Türkiye’de terör eylemeleri yaptığı, Hükümetin bu örgütlere ilaveten ülke içinde faaliyet gösteren Türkiye’deki Hizbullah, TKP/ML ve TİKKO, MLKP gibi çok sayıda örgütü terör örgütü olarak ilan ettiği ifade edilmektedir. Türkiye’nin PKK bağlantısı nedeniyle Suriye’de PYD ve askerî kanadı YPG’yi terör örgütü olarak kabul ettiği belirtilmekte, bu cümlenin ardından Türkiye’nin HAMAS’ın siyasi lideri Halid Meşal ile diplomatik işbirliğine devam ettiği vurgulanmaktadır. Bu şekilde, ABD’nin terör örgütü olarak ilan ettiği Hamas’a Türkiye’nin desteği öne çıkarılırken ABD’nin PYD/YPG ile işbirliği normalleştirilmeye çalışılmaktadır.

Raporda, kendi isteğiyle ABD’de “sürgünde” yaşayan "din adamı" Fetullah Gülen’in dini hareketinin Türkiye’de Milli Güvenlik Kurulu’nun 26 Mayıs 2016’da aldığı kararla terör örgütü olarak kabul edildiği ve FETÖ olarak adlandırıldığı ifade edilmektedir. Türkiye’de Hükümetin Gülen Hareketi’nin 15 Temmuz
darbe girişimini planladığı ve yönettiğini iddia ettiği, FETÖ’nün Körfez İşbirliği Örgütü ve İslam İşbirliği Örgütü tarafından terör örgütü olarak kabul edildiği belirtilmektedir. Raporda Türkiye’nin FETÖ hakkındaki işlemlerine yer verilmekle birlikte terimler tırnak içinde kullanılarak ve iddia olduğu belirtilerek ABD yönetiminin Türkiye’nin kararlarına şüphe ile yaklaşıldığına işaret edilmektedir. Bölüm içinde FETÖ yerine Gülen Hareketi teriminin tercih edilmesi, FETÖ ile ilgili paragrafta 15 Temmuz sonrası OHAL ilanı ile kamu görevlerinden ihraçların ve tutuklamaların fazlalığına vurgu yapılması dikkat çekmektedir.

Raporda dikkat çeken diğer bir konu, Türkiye’de terörizmin geniş tanımına ve ABD’nin ifade ve toplanma özgürlüğü olarak gördüklerinin Türkiye’de suç olarak kabul edilmesine yönelik eleştiridir. Türkiye’de yetkililerin, siyasi muhalifleri, gazetecileri ve aktivistleri etkisizleştirmek için mevcut yasaları geniş olarak yorumladıkları öne sürülmektedir. 20 Temmuz 2016’dan beri devam eden OHAL nedeniyle şüphelilerin adil yargılanma hakkının ihlal edildiği, mahkemelerin yetersiz delillerle tutuklamalar yaptığı diğer bir eleştiridir.

Raporda Türkiye’nin IŞİD ile 2016 yılındaki mücadelesine özel bir vurgu olduğu görülmektedir.
Ayrıca Türkiye’nin aldığı sınır güvenlik tedbirleri, radikalleşmenin önlenmesi yönündeki çabaları, uluslararası terörizmin finansmanının kesilmesine yönelik girişimleri ile uluslararası işbirliğine olumlu vurgular öne çıkmaktadır.

Yabancı Terör Örgütleri.,

Raporun 6’ncı bölümünde ABD’nin terör örgütü olarak kabul ettiği 61 örgüt sıralanmaktadır. Bu örgütler içinde El kaide ve IŞİD bağlantılı olanlar çoğunluğu oluşturmaktadır. Türkiye’den PKK ve DHKP-C listede yer alırken FETÖ, PYD/YPG, TKP/ML TİKKO ve Türkiye’deki Hizbullah yer almamaktadır.

Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul etmediği başta HAMAS olmak üzere çok sayıda örgüt ABD listesinde yer almaktadır.

Teröre Destek Veren Ülkeler.,

Raporun 3’üncü bölümünde İran, Sudan ve Suriye’nin teröre destek veren ülkeler olduğu ifade edilmektedir.

İran’ın; Suriye, Irak, Lübnan, Filistin ve Bahreyn’deki gruplara; Sudan’ın; Abu Nidal, Filistin İslami Cihadı, Hamas ve Hizbullah’a; Suriye’nin ise 2011’den itibaren ülke içindeki yandaş terör gruplarına destek verdiği ve El Kaide bağlantılı gruplara zaman zaman ılımlı davrandığı ifade edilmektedir.

Teröristler İçin Güvenli Bölgeler

Raporun 5’inci bölümünde teröristler için güvenli bölgeler olarak; Somali, Mali, Yemen, Suriye, Irak, Mısır, Lübnan, Libya, Pakistan, Afganistan, Kolombiya, Venezüella ve Filipinler’in tespit edilmiş bölgeleri dikkat çekmektedir.

Rapora İlişkin Değerlendirme

ABD’nin raporunda kendisinin ve yakın müttefiklerinin ulusal güvenliğine ve ABD’nin ülke dışındaki tesis ve personeline tehdit teşkil eden gruplara ağırlık verdiği, bu kapsamda El Kaide ve bağlantılı grupların öncelik aldığı görülmekte dir. ABD’nin terörizmle uluslararası mücadelede sıklet merkezinin, içinde etkin olarak yer aldığı uluslararası kuruluşların kararlarına diğer ülkelerin uymasını ve
işbirliği yapmasını sağlamaya yönelik olduğu, bu kapsamda terörizmin finansmanını kesmeyi ve personel teminini engellemeyi sağlayacak tedbirlere öncelik verildiği görülmektedir.

ABD’nin, kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer silahların terör örgütleri tarafından kullanılmasını öncelikli bir tehdit olarak görürken, siber teröre ağırlıklı vurgu yapmamasının, siber savunma/taarruz kapasitesine duyduğu güveni yansıttığı düşünülmektedir.

Türkiye ile ABD arasında terörizm kavramı, terör örgütü tanımı ve cezai tedbirler konusunda önemli farklılıklar olduğu rapora da yansıtılmıştır. Bu kapsamda önümüzdeki dönemde FETÖ ve PYD/YPG’nin terör örgütü olarak kabul edilmesinde bir ilerleme yaşanmasının zor olduğu kıymetlendirilmektedir.

Tablo 1. ABD’nin Yabancı Terör Örgütleri Listesi-2016

  1. Abdallah Azzam Brigades (AAB)
    2. Abu Nidal Organization (ANO)
    3. Abu Sayyaf Group (ASG)
    4. Al-Aqsa Martyrs Brigade (AAMB)
    5. Ansar al-Dine (AAD)
    6. Ansar al-Islam (AAI)
    7. Ansar al-Shari’a in Benghazi (AAS-B)
    8. Ansar al-Shari’a in Darnah (AAS-D)
    9. Ansar al-Shari’a in Tunisia (AAS-T)
    10. Army of Islam (AOI)
    11. Asbat al-Ansar (AAA)
    12. Aum Shinrikyo (AUM)
    13. Basque Fatherland and Liberty (ETA)
    14. Boko Haram (BH)
    15. Communist Party of Philippines/New People’s Army (CPP/NPA)
    16. Continuity Irish Republican Army (CIRA)
    17. Gama’a al-Islamiyya (IG)
    18. Hamas
    19. Haqqani Network (HQN)
    20. Harakat ul-Jihad-i-Islami (HUJI)
    21. Harakat ul-Jihad-i-Islami/Bangladesh (HUJI-B)
    22. Harakat ul-Mujahideen (HUM)
    23. Hizballah
    24. Indian Mujahedeen (IM)
    25. Islamic Jihad Union (IJU)
    26. Islamic Movement of Uzbekistan (IMU)
    27. Islamic State of Iraq and Syria (ISIS)
    28. Islamic State’s Khorasan Province (ISIS-K)
    29. ISIL-Libya
    30. ISIL Sinai Province (ISIL-SP)
    31. Jama’atu Ansarul Muslimina Fi Biladis- Sudan (Ansaru)
    32. Jaish-e-Mohammed (JeM)
    33. Jaysh Rijal Al-Tariq Al-Naqshabandi (JRTN)
    34. Jemaah Ansharut Tauhid (JAT)
    35. Jemaah Islamiya (JI)
    36. Jundallah
    37. Kahane Chai
    38. Kata’ib Hizballah (KH)
    39. Kurdistan Workers’ Party (PKK)
    40. Lashkar e-Tayyiba (LeT)
    41. Lashkar i Jhangvi (LJ)
    42. Liberation Tigers of Tamil Eelam (LTTE)
    43. Mujahidin Shura Council in the Environs of Jerusalem (MSC)
    44. Al-Mulathamun Battalion (AMB)
    45. National Liberation Army (ELN)
    46. Al-Nusrah Front (ANF)
    47. Palestine Islamic Jihad (PIJ)
    48. Palestine Liberation Front – Abu Abbas Faction (PLF)
    49. Popular Front for the Liberation of Palestine (PFLP)
    50. Popular Front for the Liberation of Palestine-General Command (PFLP-GC)
    51. Al-Qa’ida (AQ)
    52. Al-Qa’ida in the Arabian Peninsula (AQAP)
    53. Al-Qa’ida in the Indian Subcontinent (AQIS)
    54. Al-Qa’ida in the Islamic Maghreb (AQIM)
    55. Real IRA (RIRA)
    56. Revolutionary Armed Forces of Colombia (FARC)
    57. Revolutionary People’s Liberation Party/Front (DHKP/C)
    58. Revolutionary Struggle (RS)
    59. Al-Shabaab (AS)
    60. Shining Path (SL)
    61. Tehrik-e Taliban Pakistan (TTP)

LİNK : www.merkezstrateji.com
E-POSTA : bilgi – Analiz
Tlf.: +90 3122362199
GSM: +90 5332303018

TERÖR DOSYASI /// Ramazan Yelken : Terör, Akıl Tutulması ve Politikacıların, Aydınların Rolü


Ramazan Yelken : Terör, Akıl Tutulması ve Politikacıların, Aydınların Rolü

02 Kasım 2015

Terörün asıl hedefinin ekonomik açıdan zarar vermek ve ya can kaybının yüksek olmasını sağlamak olduğu düşünülür. Elbette bunlar da amaçları arasındadır ve bunlar için farklı enstrümanlar da kullanılabilir, fakat bunlar ikincil amaçlarıdır. Terörün asıl hedefi toplumun düşünme melekelerini yok ederek, beyinleri felç etmektir. Ortaya çıkardığı dehşetin ve şiddetin boyutu ve duyulan korku ile bu beyin felcini oluşturarak, yanlış kararlar alınmasına, yanlış tepkiler verilmesine, toplumun birbirine düşmesine, giderek ayrışmanın artmasıyla sonuçta önlem alınmazsa toplumun dağılmasına giden yolu açmaktır. Bunu sağlayan en önemli şey terörün seçtiği hedeftir. Bu hedef önemli bir yazar, politikacı, din adamı, işadamı, gazeteci, aydın olabileceği gibi, bir parti binası, gazete binası, kamu binası, okul, ev, metro gibi mekanlar da olabilir. Ya da insanların kitle halinde bulundukları miting, gösteri, yürüyüş, toplantı gibi etkinlikler de olabilir. Türkiye toplumu zaman ve duruma göre bu örneklerin hepsini de yaşadı. Bu somut hedeflerin yanında artık sanal dünyada siber terörle de yüz yüze bulunmaktayız. Bir bankanın, bir kamu kuruluşunun, bir şirketin sitesinin çökertilmesi ve ya bir kişinin internet hesaplarının ele geçirilmesi ve kullanılması bu tip teröre örnek olarak verilebilir.

Kavramın etimolojik tartışmasına girmeden kısaca hatırlayacak olursak; terör ya da terörizm, siyasal, dinsel ve ekonomik amaçlara ulaşmak için, seçilen hedeflere yönelik uygulanan baskı, yıldırma ve her türlü şiddet içeren tekniklerin kullanılması demektir. Latince de sözcüğün anlamı "korkudan titreme” anlamına gelmektedir. Şiddet kavramıyla yakından ilişkilidir ve amaçlı bir şiddet kullanımıdır diyebiliriz. Terör şiddetin içinde ve altında değerlendirilebilir. Çünkü şiddet çok daha geniş bir alana sahiptir. Hayatın içinde ve doğasında vardır. Kimilerine göre doğuştan gelir kimilerine göre öğrenilen bir şeydir. Bu nedenle Johan Galtung şiddeti, yapısal şiddet, kültürel şiddet ve doğrudan şiddet olarak ayırmıştır. Bir bölgeyi, dini/etnik bir grubu veya aileyi ekonomik açıdan fakir, geri bırakmak bir nevi yapısal şiddettir. Yabancı düşmanlığı, cinsel ayrımcılık, islamofobi, ırkçılık kültürel şiddettir. Doğrudan şiddet ise fiziksel zarar vermeye yönelik eylemlerin hepsini içerir.

İşte terör bu nedenle geniş bir alana yayılmış şiddetin, zor kullanmanın daha nitelikli özel bir kısmıdır. Yani terör şiddet kullanarak topluma dehşet, korku ve panik duyguları yaşatmak ve yıldırmaya çalışarak amaçlarına ulaşmayı sağlamaktır. Ağırlıklı olarak günümüzde politik/ekonomik amaçlara yönelik olarak kullanılmaktadır. Terörü anlamanın önündeki en büyük engel amacını ve hedefini sağlıklı bir şekilde değerlendiremeyerek yani sağlıklı bir düşünmeden geçirmeden tamda onun istediği amaçlara hizmet edecek şekilde korkudan kaskatı kesilip sinmek, yılmak ya da düşünmeden erken, ani reflekslerle en yakın politik rakip sayılan kişi, kurum ve mercilere saldırmaktır. Bu durum tam da terörün amaçladığı bir durumdur. Bu nedenle başta belirttiğimiz gibi terörün asıl hedefi amacına ulaşmak için toplumun sağlıklı düşünme melekelerini yok etmek, beyin felcine uğratmaktır. Terörün amaçladığı şey çoğu zaman toplumun yarılma noktalarını çok iyi hesap ederek, hedef saptırma yoluyla istenilen kesimlerle rakiplerini şiddet ortamında karşı karşıya getirmektir. Türk toplumunun hafızasında bu gibi yaşanmış örnekler bol miktarda bulunmaktadır. Sol görüşlü birini öldürerek dindarları ve sağ görüşlüleri suçlu haline getirmek ya da alevi bir aydını öldürerek tüm dindarları şüpheli duruma düşürmek en bilinen yöntemlerdir.

Terörü anlama konusunda yapılan ikinci önemli hata da terörü icra edenleri doğru değerlendirememektir. Terör yöntemini seçenler bizzat kullanılan inanmış patolojik bir ruha sahip militanlardan başlayarak örgüt, parti, istihbarat örgütleri ve devletler gibi geniş bir kimliğe sahip olabilirler. Bu bakımdan terörü sadece kullanılan maşalardan yola çıkarak toplumun dışında yaşayan bazı anormal bireyler tarafından işlenen hastalıklı bir eylem türü olarak görmek, terör eylemini icra edenleri ve bu eylemi kullananları psikolojik bir ruhsal bozukluk içerisinde değerlendirmek onu anlamayı ve kaynağına inmeyi engeller. Kullanılan maşalar patolojik ruhlu meczup kişiler olabilir. Çoğu zaman davasına inanmış sağdan soldan veya çeşitli dinlerin inanmış müminlerinden oluşan bu militanlar asıl planlayıcıları her zaman tanımazlar ve onlardan çok farklı düşünce ve amaçlara da sahip olabilirler. Söz gelimi Sabancı Ailesinden Özdemir Sabancı’yı öldüren DHKP/C’li militanlar “Türkiye kapitalist siteminin önde gelen bir sermayedarını ortadan kaldırdıklarına” inanıyorlardı. Fakat işi yaptıran patronların amacı ise Türkiye’deki otomobil pazarındaki rekabet ve politik sonuçlarıyla ilgileniyorlardı. Kürt bölgesinde hastane, okul yakan, öğretmen ve doktor öldüren PKK militanları ezilen Kürt halkının hakları için “işgalci devlete” karşı savaştıklarına inanmaktadırlar. Yeryüzünde “şeriat devleti kurmak” gibi kutsal amaçlar için “cihat” ettiğini inanan IŞID militanları biat ettikleri “Halifenin” ve onun örgütünün dünya petrol ve silah şirketlerinin küresel pazardaki illegal bir uzantısı olduğunu bilmeyebilirler. Çünkü bir devletten petrol almak ve ona silah satmak daha zor ve maliyetli olmaktadır. Dağılan Iraktaki zengin petrol rafinerilerinin kontrolünü sağlayan ve karaborsada çok ucuza petrol satılmasını sağlayan bu örgütün “üsleri” devamlı “bombalanmakta” fakat onun varlığını sağlayan elindeki rafinerilerin bombalanmaması dikkatlerden kaçırılmaktadır. Kısaca bu “Şeriatçi” terör örgütü aslında sadece belli büyük ülkelerin -bunların arasına en son Rusya katıldı- karaborsadan ucuz petrol alabildikleri, karşılığında ise silah şirketlerinin garantili silah alıcısı olan görevlendirilmiş küresel yasadışı bir karteldir.

Terörün diğer bir düşünülmesi gereken yanlarından birisi de sonuçlarıyla ilgilidir. Terörün ilk görünen maliyeti elbette can kayıplarıdır. Bunun telafi edilmesi mümkün değildir. Terörün belki telafi edilebilir maliyetlerinden birisi ekonomik kaynakları tüketmesidir. Fakat bunun sonuçları da yine sadece ekonomik kayıp olarak kalmamakta, bir bölgeyi ya da kesimi yoksulluğa ve geri kalmışlığa iterek radikalizme ve sosyal çöküntüye yol açmaktadır. Türkiye’nin Doğusu ile Batısı arasındaki uçurumun sonuçları herkes tarafından bilinmektedir. Son yıllarda bu uçurumun ortadan kaldırılması için önemli çalışmalar yapılmasına karşılık örgütün bu yatırımları hedef alması dikkat çekicidir. Her şeye rağmen terörün en büyük hasarı insani ve toplumsal maliyetidir. Bu yanıyla terör sosyal barışı bozarak, bir toplumun en büyük sermayesi olan birlikte yaşama iradesini hedef almaktadır. Bunun sonucu olarak bir toplumu ayakta tutan en önemli bağ olan ortak gelecek kurguları ve birlikte yaşama kültürünü yok etmekte, toplum giderek parçalarına ayrılmaktadır.

Bugün dünyada ve ülkemizde küresel terörün en büyük amacı siyasal kanalları tıkayarak ekonomik sonuçlar elde etmektir. Bunun için siyasetin bilinen ve üzerinde uzlaşılan kurallarını bozarak, siyasetin meşru kanallarını işlemez duruma düşürmekte ve ülkeleri/toplumları terörün kaos ortamına sürükleyerek siyaseti ve ekonomiyi istedikleri şekilde dizayn etmeyi amaçlamaktadırlar. Bunu sağlamak için siyasetin en güçlü ve evrensel enstrümanı olan müzakereyi/tartışmayı ortadan kaldırmak için terör yoluyla toplumsal barışı bozarak farklılıkları birbirine düşman etmektedirler. Buna ek olarak kamuoyunun en meşru yansıması demek olan seçim sandığını hedef alarak, geçerliliği ve güvenilirliğini tartışmalı hale getirmektedirler. Bugün bir seçim sonrası ve yine kritik bir seçim öncesinde olan ülkemizde artan terör saldırılarını ve başkente kadar ulaşan ve tarihinin en yüksek can kaybına yol açan patlamaları bu bakış açısıyla okumak ve değerlendirmek gerekmektedir. Ortadoğu’nun bilinen sınırları ve kaynakları yeniden çizilir ve paylaşılırken Türkiye’nin bunun dışında düşünülemeyeceği tam aksine merkezinde olduğu ortadadır.

Tekrar başta söylediğimiz tespitimize dönersek: Terörün en büyük hedefi toplumun düşünme melekelerini yok ederek beyinleri felç etmektir. Bundan sonra sağlıklı karar alamayan siyaset, diyalog yerine çatışma ve şiddeti seçen ayrışmış bir toplum, güvenin ve barışın yerini kaos ve düşmanlığa bıraktığı bir ülke ve gittikçe çöken bir ekonomi -etrafımızda örneklerini çokça gördüğümüz gibi- sırasıyla sahne alarak tanıdık bir filme dönüşecektir. Bu oyunu bozmanın en kısa yolu terörün istediği bu etkiyi yaratmasını engellemektir. Elbette her şeyden önce ilk olması gereken öncelikli olarak terör eyleminin yapılmasını engellemektir. Fakat bu günümüzde her zaman mümkün olmamaktadır. Çünkü artık terör örgütleri kendilerinin göründüğünün ötesinde ve amaçlarının dışında farklı ülkelerin istihbarat örgütleri tarafından da yüksek teknolojiyle donatılarak kullanılabilmektedirler. Bu nedenle çoğu zaman durum içinden çıkılamaz bir şekilde göründüğünün ötesinde karmaşık bir hal almaktadır. Çoğu zaman sıkı güvenlik önlemleri ve ön istihbarat çalışmaları yetersiz kalmaktadır. 11 Eylül gibi bir saldırı; kendi dışındaki terörün ya nedeni ve ya destekçisi ya da en hafifinden seyircisi olan Dünyanın süper ülkesine karşı yapılabilmiş ve terör bu toplumu kısa süreliğine de olsa esir almıştır. Fakat bu fazla uzun sürmeden siyasi karar alma mekanizması hızla çalışmış, en önemlisi bütün toplum terör saldırısı karşısında birleşerek ortak bir tavır almıştır. Bundan da önemlisi politik önderler ile aydınlar farklı görüşlere sahip olsalar da ortak bir tavırda birleşerek terörün amaçladığı akıl tutulmasını ve arkasından gelecek olanları engellemişlerdir.
Bugün ülkemizde artan terör ve şiddet ortamı ve etrafımızdaki ateş çemberinin kıvılcımlarının ülke içine sıçraması durumunda toplum olarak tam bir beyin felci ve akıl tutulması yaşamaktayız. Bu terör saldırılarının tam istediği ilk etkidir. Elbette öncelikli olarak önleme çalışmalarının önemi büyüktür. Bu bakımdan ihmali olanların cezalandırılması ve iktidarın siyasi olarak ta bir bedel ödemesi gerekmektedir. Bu yapılamıyor ve hukuk istenildiği şekilde çalışmasa bile rakiplerin bunu -üstelik bir seçim öncesinde- bir çatışma ve düşmanlığa dönüştürmek yerine bunu siyasi bir argümana dönüştürerek topluma anlatma yoluna giderek iktidarın sandıkta siyasi olarak cezalandırılmasının yolunu açmaları gerekmektedir. Siyasetin meşru yolları ile çözülebilecek iktidarın yanlışlarını bu meşru araçlarla çözmek yerine diyalogu kopararak, teröre karşı ortak tavır almak yerine, ona cesaret vermek, göz yummak ve ya destek sayılabilecek söylemlerde bulunmak sonun başlangıcı anlamına gelmektedir. Siyasi muhalefet meşru bir durumdur ve iktidarın yanlışlarına göz yumması ve ya sessiz kalması düşünülemez. Fakat siyasi muhalefetin amaçlarına ulaşmak için siyasetin meşru enstrümanlarını kullanmak yerine durumu fırsat bilerek siyasi hırsları yüzünden siyaset dışı yöntemleri kullanması doğru değildir.
Politikacıların çoğu zaman hırslarına kapılarak teröre karşı ortak tavır alamadıkları ve sığ düşünerek bunu fırsata dönüştürmek için akıl almaz söylemlerle birbirlerini suçladıkları artık ülkemiz için alışılagelen bir durum haline gelmiştir. Maalesef bu son büyük Ankara saldırısında bile politikacılarımız yan yana gelerek teröre karşı ortak tavır alamamışlardır. Asıl bundan vahimi ise toplumun düşünme/bilgilenme/aydınlama kanalları demek olan aydınların bir araya gelememesidir. Akademisyen, entelektüel, gazeteci ve yazarlarımızda her zaman olduğu gibi son olaylar karşısında maalesef ortak bir tavır almak şöyle dursun düşünce farklılıklarını daha da derinleştirerek, toplumu daha da keskin hatlara bölecek şekilde taraflara bölünmüşlerdir. Herkes topluma kendi politik görüşleri doğrultusunda mesajlar vermekte ve birbirini suçlamaktadır.

Geriye tüm bu hesapların üzerinde oynandığı, İktidarında, muhalefetinde, aydınlarında kaynağı ve sahibi olan toplumun kendisi kalmaktadır. Eğer toplumda politikacılar ve aydınlar gibi sağlıklı düşünemez ve farklılıklarını çatışmaya dönüştürürse sona doğru gidiyoruz demektir. Fakat binlerce yılın tecrübesinden geçmiş olan ve tarihsel birlikte yaşama tecrübesi her şeye rağmen halen çok güçlü olan Türkiye toplumu direnmekte ve terörün istediği çatışma ortamına bir türlü girmemektedir. Bu toplum kısa sayılabilecek Cumhuriyet tecrübesinde sayısız saldırılar karşısında bu tarihsel/toplumsal bağışıklık sistemi sayesinde ayakta kalmış ve direnmeye devam etmektedir. Fakat bu durumun daima böyle devam edemeyeceğine yönelik fay hatları da giderek görünür olmaya başlamıştır. Bu nedenle topluma yön vermesi gereken ve bu fay hatlarını bir an önce onarması gereken aydın ve politikacıların bir an önce asli görevlerini hatırlamaları gerekmektedir.