TEBRİK MESAJI : Kıran Operasyonu çerçevesinde, Hakkari, Şırnak ve Van illeri bölgesinde TEM faaliyetleri için bulunan Mehmetçiğimizi üstün başarıları için tebrik ederiz.


DAĞITIM

1. GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

2. KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

3. DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

4. HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

5. JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

6. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın Valim, Sayın Komutanım, Genel Müdürüm,

ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak Kıran Operasyonu çerçevesinde, Hakkari, Şırnak ve Van illeri bölgesinde TEM faaliyetleri için bulunan Devlet büyüklerimizi, Komutanlarımızı, Mehmetçiklerimizi, Polis Özel Harekat birliklerimizi, İstihbarat personelimizi ve Korucularımızı şu ana kadarki üstün başarıları için tebrik eder, operasyonun devamında da başarılarının devamını dileriz. Ekip olarak emirlerinde olduğumuzu da tekraren hatırlatırız.

Şırnak’ta Kıran Operasyonu incelemesi

Hakkari, Şırnak ve Van il jandarma komutanlıklarının ortak katılımıyla, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Arif Çetin’in emir ve komutasında başlatılan Kıran operasyonu sürüyor. Şırnak Valisi Ali Hamza Pehlivan, Hakkari Valisi İdris Akbıyık, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Arif Çetin, Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanı Hacı İlbaş, Jandarma Bölge Komutanı Recep Yalçınkaya, İl Jandarma Komutanı Tuğgeneral Selçuk Yıldırım, Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı koordinesinde Şırnak, Van ve Hakkari’de konuşlu birliklerce 17 Ağustos’ta başlatılan müşterek ‘Kıran’ operasyonun yürütüldüğü 3 bin 400 rakımlı Kato-Marinos Acar Tepe Üs bölgesine gitti.

“OPERASYONLAR DEVAM EDİYOR”

İnceleme sırasında konuşan Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Arif Çetin, Şırnak, Hakkari ve Van valiliklerinin başlatmış olduğu 129 timli, 14 taburlu Kıran operasyonumuzun 4’üncü gününe ulaştığını söyledi. Orgeneral Çetin, “Şırnak ile Hakkari valimiz, Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanımız, il jandarma komutanlarımız, il emniyet müdürlerimiz, polis, jandarma, güvenlik korucularımızdan oluşan karma kuvvetlerimiz, operasyon kuvvetlerimiz, polis özel harekat kuvvetlerimiz, jandarma komandolarımız, bütün güvenlik kuvvetlerimiz katılmaktadır. Ülkemizin birliği bütünlüğü, vatandaşlarımızın huzuru için güvenlik kuvvetlerimiz ülkemizin her karış toprağında ihtiyaç duyulan her yerde, başta bölücü terör örgütü olmak üzere bütün terörist unsurlarla, suç ve suç unsurları ile operasyonlar devam etmektedir. Dün Hakkari Kavaklı köyü kırsalında dün bulmuş olduğumuz silah deposunun ötesinde bugünde Şırnak sektöründe Beytüşşebap Altındağlar Marinos tepe acar üs bölgesinde operasyonu yerinde incelemek üzere valilerimizle ve operasyon kuvveti komutanlarımızla buraya geldik. Burada operasyonun planladığın şekilde arkadaşlarımız başarıyla devam ediyorlar. Kahraman jandarmamız, kahraman polislerimiz, kahraman korucularımız, valilerin emirleri doğrultusunda operasyonlarına devam etmektedir. Biz güvenlik kuvvetleri olarak Cumhurbaşkanımızın direktifleri doğrultusunda, sayın içişleri bakanımızın emir ve talimatları doğrultusunda ülkemizin her köşesinde en son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar, ülkemizde halkımızın vatandaşımızın huzuru tamamen tesis edilinceye kadar son terörist etkisiz hale getirilinceye kadar teröristlerin inlerine giriyoruz, girmeye de devam edeceğiz. Bundan sonrada operasyonlarımız kesintisiz operasyon mantığı ile teröristlerin var olabileceği her yerde devam edecektir. Yüce milletimizin desteği ve hayır duasıyla, bölge halkımızın desteği ile güvenlik kuvvetlerimiz mücadeleye kahramanca devam edecektir” dedi.

T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI /// ZEYNEP AY : YEŞİL YAŞIYOR MU ???, ÖLDÜRÜLDÜ MÜ ??? & Yeniden YEŞİL’lendi MİT’in Bağları (PKK DİYARBAKIR ESKİ BÖLGE SORUMLUSU YAZDI !!!!)


ZEYNEP AY : YEŞİL YAŞIYOR MU ???, ÖLDÜRÜLDÜ MÜ ??? & Yeniden YEŞİL’lendi MİT’in Bağları

PKK TERÖR ÖRGÜTÜ DİYARBAKIR ESKİ BÖLGE SORUMLUSU YAZDI !!!!

JİTEM, PKK’yı bitirmek için kurulmuştu, ancak zamanla asli görevini unutarak korku yayan bir güce dönüştü. Bu korkuyu yayınların başında da Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım geliyordu. Adından çokça söz ettiren, yaşayıp yaşamadığı bile tartışmalı Yeşil kimdi?

Yeşil kod adıyla bilinen Mahmut Yıldırım 1951 yılında Bingöl’ün Solhan ilçesinde doğdu. 1973’te Bingöl Genç İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından kullanıldı ve ilişki aynı yıl MİT Tatvan Bölge Müdürlüğü’ne devredildi.

Yıldırım, Elazığ’da 1977’de Etibank Ferro Krom tesislerinde puantör olarak göreve başladı. İşlemleri 20938 sicil numarası üzerinden yapılıyordu. Bu elbette derin devletin Yıldırım’ı gizleme operasyonuydu. Tam dört yıl sonra farklı bir göreve soyunup, farklı bir isimle anılmaya başladı. Ahmet Demir, Mehmet Kırmızı sahte kimliklerini kullanan, Güneydoğu’da "Sakallı" adıyla bilinen Mahmut Yıldırım’ın geçmişi bir ölçüde deşifre edilebildi. Bir dönem MİT’te, bir dönem JİTEM’de görev aldığı anlaşıldı. JİTEM subayı Ahmet Cem Ersever’in öldürülmesinden, Güneydoğu’daki pek çok fail-i meçhul cinayete kadar sayısız olayda tetikçilik yaptığı belirlendi. Hatta Abdullah Öcalan’ın Suriye’de öldürülmesi için görevlendirilen ekipte de yer aldığı öne sürüldü.

Susurluk kazası Türkiye’de derin yapılanmanın perde arkasını araladı. Hiç duyulmayan isimler, fail-i meçhuller, cinayetler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Dönemin hükümeti bu olayın arka planını araştırmak için Kutlu Savaş’a bir rapor hazırlattı. Raporda en kritik bilgiler Yeşil’le ilgili olanıydı. Susurluk raporunda Yeşil hakkındaki bazı bilgiler şöyleydi:

-Mahmut Yıldırım Tunceli Jandarma Bölge Komutanlığı’nın emirleriyle ve anılan komutanlık adına, Nazimiye ve Ovacık bölgelerinde istihbari bilgiler toplayarak, güvenlik kuvvetleriyle birlikte uygulamalara katılmıştır.

– Bu çalışmalar sonucunda bölgedeki vatandaşlar nezdinde deşifre olması nedeniyle, Jandarma Asayiş Komutanı tarafından Diyarbakır’a çekilmiştir. Bu dönemde Tunceli J.A.K.’nda bir personelimizle tanışan adı geçen, Diyarbakır’daki Jandarma Asayiş Komutanı’na bağlı olarak kırsal alanlarda çalışmalar yaptığını ifade etmiştir.

– 27.05.1992 tarihinde Muş ilinde güvenlik kuvvetlerince yakalanan 5 PKK mensubu, sorgu amacıyla Özel Harekât Şube Müdürlüğü’ne götürülmeleri sırasında adı geçen tarafından öldürülmüşlerdir. Bingöl birimimizde görevli 2 personelin de adının geçtiği olayla ilgili olarak, 28.05.1995 tarihli Ahmet Yeşil adı, imzası ve "Asayiş Kolordu Komutanlığı Görevlisi" ibareli bir yazı bulunmaktadır.

-Etibank Teftiş Kurulu’nca düzenlenen 27.11.1997 tarih, 3/29 sayılı rapora göre ‘Yeşil kod Mahmut Yıldırım’ Şubat 1977 tarihinden itibaren Şubat 1997 tarihine kadar Etibank Elazığ Ferrokrom Tesislerinde işçi olarak çalışmış, maaş almış, emeklilik primi ödenmiştir.

-Ahmet Demir adına Ziraat Bankası Heykel Şubesi’nde açılmış bir hesapta tehdit, şantaj ve cinayet sonucu toplanan haraçların bir bölümü yer almaktadır.

-Emniyet Teşkilatı, MİT ve Jandarma bu kişiyi yakından tanımakta, takip etmekte, dinlemekte, bilgileri arşivlemekte sadece adamı frenleyip, durdurmamaktadırlar. Neden? Bu haklı sualin en mantıklı cevabını Yeşil’in iş ve eylemlerinin kamu kurumlarının genel tercihlerine aykırı olmaması, ters düşmemesinde bulmak gerekir. Dolayısıyla Cem Ersever’e karşı alınan tedbirin bir örneğini Yeşil için düşünmenin bir gereği yoktur.

-Milli İstihbarat Teşkilatımız "Adı geçenle 30 Kasım 1996 tarihinden itibaren irtibatımız kalmamıştır" demektedir. Aslında arşivindeki iç karartıcı bilgilere rağmen bu kişiyle olan irtibatı sebebiyle MİT’in sorgulanması gerektiği düşünülmektedir. Jandarma ilgililerinin durumu ise aynıdır. Bu kişiyi devlet görevine gönderenlerin yani MİT’in 30 Kasım 1996’ya kadar yaptığı her türlü işlem kontrol edilmeye değer.

*

Yeşil ile ilgili en ilginç olay Emniyet ile MİT arasında 1995 yılında yaşandı. Yeşil, Ankara’da bir pavyondan içeri girerken polislerle kavga ediyor ve emniyete getiriliyor. Burada ağır bir sorguya alınan Yeşil’ in üzerinden, “İçişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi ve Başbakanlık İstihbarat Dairesi istihbarat elemanı” kimlikleri çıkıyor. Yakalandığında tespit edilen kod adı Hasan Tanrıkulu.

Kutlu Savaş’ın tespitlerine göre, Yeşil, aralarında Hurşit Han gibi uyuşturucu kaçakçılarının da bulunduğu kişilerden haraç topluyor. Milyarlarca lirayla gezmesi gerekirken, küçük paraların hesabını yapıyor. Savaş’a göre, Yeşil topladığı paraları “bağlı bulunduğu amirlerle birlikte” yiyor.

Yeşil ayrıca haraç müessesesini itirafçılar arasında yaygınlaştırmak için, bir telefon konuşmasında “Yiyin” talimatını veriyor. Raporda Yeşil’ in bu talimatı şöyle aktarılıyor: “Akıllı olun, yalnız başınıza yemeyin. Paylaşın. Aksi halde size bu kazancı yedirmezler. Kustururlar.”

Peki Yeşil yaşıyor mu? Yaşıyorsa nerede saklanıyor? Bazı iddialara göre Yeşil ölmedi. Hâlâ hayatta. Kimilerine göreyse çoktan öldü. Hayatta olsa mutlaka ortaya çıkardı. Eski özel harekatçı Hüseyin Oğuz Yeşil’in ölüp ölmediğiyle ilgili şu açıklamayı yapmıştı: “Veli Küçük’ün tetikçisi Yeşil ölmedi, Ankara’da yaşıyor. Biliyorum çünkü yaşayabilmek için Yeşil’i takip etmek zorundayım. Malatya’da görevliyken tanışmıştık. İstinbarat bağlantılarımın yanı sıra, halen görüştüğüm farklı kaynaklarım var. Yani kaderbirliği yaptığım arkadaşlarım var. Yeşil benim düşmanım değil bende Yeşil’in düşmanı değilim ama Yeşil’i ilk tarif eden insan benim.

Ben şimdi diyorum ki Yeşil de çıkıp konuşacak. Yeşil’i daha önce kimse yakalayamazdı. MİT’te, jandarmada çalışmıştı. Ama artık o bağlantıları yok. Yeşil, yakalanmasa bile ilişkileri deşifre edildi. Yeşil ya ortaya çıkacak ya da yakalanacak. Yeşil çıkar konuşursa suç işlediğini nerden ispatlayacaksın. ‘Emir verdiler, bende vurdum’ diyecek. ‘Onların kadrolu elemanıydım’ diyecek.”

Murat Yıldırım ise babasının yaşayıp yaşamadığı konusunda, “Ben babamın öldüğünü görmedim. Birileri gelip yaşadığına veya öldüğüne dair bir bilgi vermedi. ‘Yeşil’ yaşıyorsa ve gelmemesi gerekiyorsa onu 10 yıl bir odaya koyun, 10 yıl o odadan çıkmadan hayatını devam ettirir” açıklamasında bulundu.

MİT Kontr-terör Daire eski Başkanı Mehmet Eymür’e göre yaşamıyor. Yeşil, Türkiye’nin yakın tarihi açısından çok önemli bir isim. Konuşmuş olsa Güneydoğu’da 1990’lı yıllarda meydana gelen karanlık olayların aydınlanmasına önemli katkıları olacaktır. Kim bilir belki de konuşmasın diye susturuluyordur.

Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz tarafından Kutlu SAVAŞ a hazırlatılan raporda da can alıcı bilgiler var. Okumanızı öneririm.

Eski istihbarat daire başkanı İsmail hakkı PEKİN e göre de YEŞİL yaşıyordu. 1995 yılında Mahmut yıldırım ile yüzyüze görüşmüş ancak çalışmayı onaylamamış.

Hanifi AVCI ya göre de yaşamadığını teorisi mevcut.

Gazeteci Mahmut Övür e göre de yaşadığı , sabah yazarı Ferhat ÜNLÜ ye göre yaşamadığı ancak PKK ve FETO kaynaklarına göre de yaşadığı iddiaları var. Oğlu Murat Yıldırım’ın kitabında bulunan birkaç foto da 2002 yılı gazetesinin masa üzerinde serili olması ve aynı kitaptan başka bir detay da ise 2006 yılında da yaşıyor tezini güçlendirmesi. 2015’te bir tweet hesabının açılması ve bence en önemlisi yıllar önce ölüsünün bile para ettiği Fettulah Gülen hakkındaki söylemleri olan YEŞİL’in darbeden az önce onlar ile irtibat halinde olması, PKK NIN KENDİSİ İLE ÇALIŞMAYA SICAK BAKMADIĞI ve FETÖ’nün ise kirli işlerinde kullanabileceği bilgisi var elimizde..

15 Şubat 2006 yılında İSTANBUL Beşiktaş’ta iki gün kaldığını TÜRKİYE tarafından da doğrulandı hatta basına bile sızmış.

Bana göre YEŞİL yaşıyor ancak MİT istemediği için açığa çıkmıyor. Yoksa YEŞİL geveze bir yapıya sahip olduğu için çoktan konuşmuştu. Ancak PKK ile yaptığı işleri söylemesi karşılığında yakın bir tarihte görüştüğü ancak PKK’nın kabul etmediği ancak FETÖ’nün kısmen kabul ettiği ama güven sorunu yaşadıklarını kendisine ilettikleri ve işin en tuhafı şu anda SURİYE’de olmasıdır. PKK İLE GÖRÜŞMESİNİ’de YPG’nin yetkilileriyle yapmış olmasıdır.

DİP NOT : ZEYNEP AY MÜSTEAR ADINI KULLANAN EKİP ÜYEMİZ 2009-2013 YILLARI İÇİNDE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİNDE DİYARBAKIR BÖLGE SORUMLULUĞU YAPMIŞ ÜST DÜZEY ESKİ BİR MİLİTANDIR. ŞİMDİ İSE YURTSEVER BİR VATANDAŞ OLARAK TÜRK DEVLETİNE HİZMET ETMEKTEDİR. SİTEMİZDE BULUNAN BU BÖLÜMDEN ZEYNEP HANIMIN DİĞER ÜST DÜZEY PKK MİLİTANLARI VE FETÖ ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI İLE – Kİ BİR KISMI HALEN HİZMETE DEVAM EDİYOR – YAPMIŞ OLDUĞU GÖRÜŞMELERİ VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ İFŞAATLARI GÜNLÜK OLARAK TAKİP EDEBİLECEKSİNİZ.

T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI /// ZEYNEP AY : SUDAN SEBEPLER İLE SUDAN OLMAYALIM !!!!


ZEYNEP AY : SUDAN SEBEPLER İLE SUDAN OLMAYALIM

Türkiye’deki AKP iktidarı, demokrasi rotasından çıkarak Siyasal İslamcılık ile Faşizm karışımı tek adam rejimine dönüşmeye başlamış durumda, bunu yami böyle bir tecrübeyi daha önceden yaşamış Sudan örneği var ve TÜRKİYE Yİ ÖRNEK ALDIĞINI SÖYLEMİŞTİ BİR ÇOK KEZ. Siyasal İslamcı harekete bizzat katılmış, başarısı için çaba harcamış ancak iktidara geldikten sonraki uygulamalarını görünce derin hayal kırıklığı yaşayarak yolunu ayıran onlarca AK Partili var tıpkı bugun SUDAN da bu duyguları yaşayan bir çok dava adamı gibi. Nasıl oldu da BİZ olgusundan BEN gerçeğine geçildi. Dava partisiyken şuanda para partisine dönüştü. AK Parti çok şey yaptı 2011 e kadar olan AK Partiyi ben de onayladım bir çok kez..

AK Parti cenahından bir çok kişi ile konuşuyoruz.Yaşadıkları ı o tecrübenin ışığında bu ideolojiyi birkaç cümlede özetliyorlardı: “Siyasal İslamcılık, bir muhalefet ideolojisidir ve muhalefette iken bolca hak, hukuk ve demokrasiden bahseder. İktidarı ele geçirince kendinden farklı düşünenlere ne yapacağına dair ne bir teorisi ne de bir hazırlığı vardır. Onlara sadece iki seçenek sunar: Ya biat edip kurtulursunuz ya da itiraz edip düşman, hain, terörist sayılır, bedelini ödersiniz.”

Sudan’ı 30 yıl boyunca işte bu ideoloji çizgisinde yöneten rejim, geçen ay geniş çaplı protestoların ardından yaşanan KANSIZ bir askeri müdahaleyle sona erdi. Ancak muhalefeti “zillet ittifakı, hain, terörist” diye yaftalayan, dindar bile olsa kendilerine biat etmeyenleri hapislere tıkan, kazanamadığı İstanbul seçimini iptal eden Türkiye’deki mevcut iktidarın siyasi çizgisi Sudan’dan farklı mı?

Sadece Türkiye’de değil, ahlaktan bilime, hukuktan ekonomiye her alanda büyük bir kriz yaşayan geniş İslam coğrafyasına kurtuluş yolu olarak sunulan reçetelerden biri bu ideoloji. Üstelik ambalajında bol miktarda dini kutsallara yer verildiği için özellikle muhafazakâr dindar kesimlerin ilgisini çekip, gönlünü çelen bir yaklaşım. Dolayısıyla ciddiye alınıp soğukkanlı bir biçimde üzerine kafa yorulması gerekiyor.

Dini, siyaset malzemesi olarak kullanan, “Kur’an anayasamızdır” diyen, Kudüs’ün fethinden, İslam dünyasının kurtarılıp dünya liderliği hayallerinden, bir medeniyet kurmaktan söz eden bu ideolojiyi değerlendirmek için düne göre daha avantajlı durumdayız. Çünkü mesele artık dünyada cennet vadeden sloganlardan ibaret değil. İran’dan Sudan’a, Afganistan’dan Türkiye’ye birçok ülkede devrimle, darbeyle veya seçimle bu ideoloji iktidara gelmiş durumda. Elimizde artık sadece vaatler, sloganlar veya hayaller değil, politikalar, somut icraatlar ve artısıyla eksisiyle tartılıp değerlendirilecek sonuçlar var. İran örneğine belki Şiilik faktörü nedeniyle itiraz edilebilir. Siyasal İslamcıların, tüm güçlerine rağmen hâlâ Cumhuriyetin laik mirasını sıfırlayıp kendi projelerini tam olarak hayata geçiremedikleri gerekçesiyle Türkiye örneğine karşı çıkanlar da olabilir. Gerçi uygulandığı kadarıyla bile bu ideolojinin, demokrasiden hukuk ve ekonomiye, medya özgürlüğünden eğitim, din, ahlak ve insan haklarına ülkeyi ne hale getirdiği ortada. Türkiye’de hâlâ tam muktedir olamadıkları itirazını bir an için geçerli kabul edelim.

Peki, tam muktedir olup toplumu ve tüm kurumları kendi ideolojilerine göre düzenledikleri örneklerde o toplumun ve ülkenin durumu ne oluyor? İyiye mi gidiyor, yoksa kötüye mi? İktidar oldukları ülkeler adalet, özgürlük, ekonomi, eğitim gibi alanlarda dünyanın dikkatini çeken atılımlara mı imza atıyor, yoksa yönetimlerini ele geçirdikleri ülkeleri eskisinden de geriye mi götürüyorlar?

Siyasal İslamcılığın yönetim karnesini ve bir ülkeye yapabileceklerini görme açısından hiçbir mazeret ileri sürülemeyecek Sudan örneği bu açıdan hayati dersler içeriyor. Üstelik öyle 3-5 yıllık kısa bir iktidar dönemi değil, 1989’da başlayıp, 5 aydır süren sokak gösterilerinin ardından askerin devreye girmesi sonucu, Devlet Başkanı Ömer Beşir’in kısa süre önce koltuktan indirilip hapse gönderilmesine kadar geçen koca 30 yıl. Orada kurulan rejimin fikir babası kabul edilen Hasan Turabi’nin ideolojik; Ömer Beşir’in politik liderliğini yaptığı bu siyasi çizgi, Afrika’nın en büyük ülkesi Sudan’a hangi vaatlerle ve hangi yolla iktidara geldi, 30 yıl boyunca neler yaptı, iktidarı nasıl sona erdi ve arkasında nasıl bir miras bıraktı?

Bu sorulara cevap vermeden önce, Siyasal İslamcılığın dünya çapındaki önemli isimlerinden biri sayılan Hasan Turabi’nin portresine ve Sudan’ın son dönem siyasi tarihine biraz yakından bakmakta fayda var.

Mısır’da ortaya çıkan Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketinden etkilenen Hasan Turabi, bir Sufi şeyhinin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Hartum’da başladığı hukuk eğitimini Londra’da sürdürdü ve Fransa’daki Sorbonne Üniversitesi’nde Anayasa hukuku doktorası yaparak tamamladı. Kaleme aldığı “Siyaset ve Hükümet” (Politics and Government) kitabında da görüleceği gibi İslam hukuku alanında bilgi sahibiydi.

Bir yandan eğitimle uğraşırken diğer yandan gençleri General İbrahim liderliğindeki askeri rejime karşı eylemlere teşvik ediyordu. Tüm muhalif hareketlerin ve özellikle sendikaların bitmeyen tepkileri üzerine General İbrahim yönetimden çekildi ve 1969’da Albay Cafer Nimeyri’nin yapacağı darbeye kadar ülkede demokratik bir dönem yaşandı.

Bu süreçte Turabi, Sudan Siyasal İslamcılık akımının yıldızı olarak parlıyordu. Nimeyri askeri yönetimi, birçok siyasi figüre yaptığı gibi Turabi’yi de hapse attı ve Turabi 6 yılını orada geçirdi. Sonra 3 yıl Libya’da sürgün yaşadı. Bir süre sonra farklı bir siyaset izlemeye başlayan Nimeyri, 1978’de Turabi’yi yargıda en etkin konuma getirdi. Patronunun darbeyle iktidara gelmiş olması, onun bu görevi kabul etmesine engel olmadı. Getirildiği bu konumda Turabi, yasaların İslamileştirilmesi görevini üstlenecekti. Variller dolusu şarap ve viskinin Nil nehrine döküldüğü törenlere iki isim birlikte katılıyordu. Projeye itiraz edenler askeri yönetimin klasik baskıcı yöntemleriyle susturuluyordu. Bazıları muhalefetin bedelini hayatlarıyla ödüyordu. Kur’an’ın günümüzde nasıl anlaşılması gerektiği konusundaki fikirleri yüzünden Turabi’nin onayıyla 76 yaşındaki Müslüman bir din âliminin idam edilmesi gibi.

Toplumda başlayan huzursuzlukların büyük gösterilere dönüşmesi üzerine 1985’te Nimeyri yönetimi sona ererken Turabi, Ulusal İslami Cephe(NIF) adıyla yeni bir parti kurarak kayınbiraderi Sadık Mehdi’nin başkanlığını yaptığı koalisyon hükümetinde bakan oldu. Turabi’nin İslamcı görüşlerini paylaşan Tuğgeneral Ömer Beşir 1989’da yaptığı darbeyle Mehdi hükümetini devirince diğer siyasi figürler gibi Turabi’yi de hapse gönderdi. Ancak kısa süre içinde bunun, görüntüyü kurtarmak için atılmış taktik bir adım olduğu ortaya çıktı. Zira Turabi, darbeci Ömer Beşir’in kurduğu Ulusal Kongre Partisi’nin genel sekreteri ve Meclis Başkanı gibi çok önemli konumlara gelerek darbeyle başa gelen yönetimde gerçek söz sahibi haline gelecekti. Siyasal İslamcı ideolojinin belki de en önemli özelliklerinden biri olan söylem ile eylem arasındaki taban tabana zıtlık, burada kendini gösterecekti. Özgürlük, hak, hukuk gibi değerler, İslamcı hareketin bolca kullandığı parlak sloganlardı. Ama hareketin lideri Turabi, darbe yoluyla elde ettiği bu konumu, siyasi kariyerinde önemli bir aşama ve önceki dönemde başlayıp yarım kalan İslamlaştırma politikalarını daha güçlü bir şekilde hayata geçirmek için bir fırsat olarak görecekti.

Türkiye’de yaşanan ‪15 Temmuz olayına karşı AKP yöneticilerinin söylemlerine kulak veren biri, Siyasal İslamcıların demokrasiyi çok önemsediği ve darbeye kökten karşı oldukları fikrine kapılabilir. Oysa işte dünyadaki tüm siyasal İslamcıların fikir babalarından biri olan Hasan Turabi önderliğinde İslamcı hareket darbe yoluyla Sudan’da iktidarı ele geçiriyordu. Çünkü ideoloji için tek kutsal amaç, siyasi iktidarı ele geçirmekti. Bunun yolu sandıkla olabileceği gibi darbeyle de olabilirdi. O kadar ki, Turabi’nin fikri öncülüğünde, aynı zihniyete sahip Ömer Beşir eliyle 1989’da yapılan darbenin günü olan ‪30 Haziran, Sudan’da kurulan İslamcı rejim tarafından yıllarca bayram olarak kutlanacaktı.

Yönetimi ele geçiren İslamcıların hayalleri çok büyüktü. Turabi ve onun çizgisindeki isimlerin en çok kullandığı kavramlardan biri, medeniyet kavramıydı. Siyasi programlarını da “medeniyet projesi” olarak adlandırıyorlardı.

Modern dönemlerin ilk halifeliğini kurmayı hedefliyorlardı. Soğuk Savaş’ın sona erdiği o günlerde popüler olan Yeni Dünya Düzeni kavramına karşı sundukları proje, Sudan’la sınırlı değildi. Evet, Sudan’da başlayacaktı ama Müslüman ülkelerin çoğunlukta olduğu tüm ülkelere ve yeryüzünde Müslümanların azınlıkta olup ezildiği her yere yayılacaktı.

Bunu yapabilmek için Sudan’da güvenlik, siyaset, ekonomi, kültür her alanın onların kontrolünde olması gerekiyordu.

Bu amaçla attıkları ilk adımlardan biri, Sosyal Planlama Bakanlığı kurmak oldu. Anaokulundan üniversiteye kadar her seviyede öğrenciye okutulacak dersler ve bunların kitapları, bu yeni anlayışa göre sıfırdan hazırlanacak, yeni nesiller bu İslamcı fikirlerle yetiştirilecekti. Tüm medyanın, bu ideolojinin kontrolünde olması gerekiyordu ve öyle de oldu. Medyadaki aykırı sesler susturuldu. Kamudaki tüm çalışanları endoktrine etmek için katılımın zorunlu olduğu eğitim programları hazırlandı ve hemen uygulanmaya başladı. İdeoloji, bir süreliğine iktidara gelip ülkeyi yönetmenin ötesinde, siyaset yoluyla tüm toplumu ve devleti dönüştürmeyi hedeflediği için İslamcı hareket, parti ve devleti birbirinden ayırmak imkânsız hale geldi. Siyasi partiler, sendikalar yasaklandı. Meclis kapatıldı. Sudan’ın demokrasi mücadelesine önemli roller oynamış insan hakları dernekleri kapatıldı, temsilcileri hapsedildi, binalarına el konuldu. Onların yerine aynı isimlerle rejimin sözcülüğünü yapacak dernekler kuruldu. Siyasi liderler tek tek tutuklanırken, başlangıçta darbenin İslamcı çizgisini gizlemek için Turabi de hapse gönderildi. Anayasa askıya alındı. Ülke kararnamelerle yönetilmeye başlandı. Olağanüstü hal ilan edildi. Üniversiteler, akademisyenler, öğrenciler baskı altına alındı, dernekleri kapatıldı.

Ömer Beşir, 1989’daki bir konuşmasında, ordu dahil kamuda çalışan tüm “halk düşmanlarını, kiralık ajanları, vatan hainlerini” tasfiye edeceği sözü vermişti. Bu vaat gereğince yeni rejim, güvenlik ve istihbarat birimleri içinde farklı sesleri tasfiye etmek için geniş kapsamlı “önleyici güvenlik” kampanyası başlattı. Yargı, polis ve ordudaki tüm ‘düşmanlar’ ve ‘hainler’ ‘temizlendikten’ sonra onlardan boşalan yerlere, liyakatine bakılmaksızın Turabi’nin kurduğu NIF üyeleri getirildi.

Daha önce iki kez askeri rejimi devirme başarısında rolü olmuş ne kadar aktivist, sendikacı, aydın varsa hepsi hapse atıldı. Binlercesi ülkeyi terk etti. Muhalif bazı isimler, resmi hapishanelerin dışında, “hayalet evler” diye adlandırılan gizli mekânlara toplanarak işkenceden geçiriliyordu. 18 vilayetin 7’sinde olağanüstü hal süreklilik kazandı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (HRW) 1991 yılında, yani darbeden hemen sonra Sudan’daki insan hakkı ihlallerini anlatan raporunda şu dramatik ama artık çok tanıdık gelen örneğe yer veriliyordu: “Şubat 1990’da tutuklanan bir öğretmen olan Abdel Moniem Salem, sağlık durumunun bozulmasına ve doktorların hastaneye kaldırılması gerektiği ikazlarına rağmen 6 yıl boyunca kötü koşullardaki Şalla (Shalla) cezaevinde tutuldu. Sonunda hastaneye kaldırıldığında durumu geri dönülemeyecek kadar kötüleşti ve 1991 yılının başında hayatını kaybetti.”

73 bin insana kamudan tasfiye

Darbeden hemen sonra 500 üst düzey komutan tasfiye edildi. 1989-2000 arasında farklı rütbelerden tasfiye edilen subayların sayısı 4 bini geçti. Kamudaki tasfiyeler sadece güvenlik alanıyla sınırlı kalmadı. Parti çizgisine muhalif oldukları düşünülen on binlerce doktor, öğretmen ve memur sadece istihbarat rapor ve fişlemelerine dayanılarak işten çıkarıldı. 1989-99 arası kamudan tasfiye edilenlerin toplam sayısı 73 binden fazlaydı.

Dış borç uçtu, ekonomi çöktü

Ekonomiyi de ihmal etmediler. Kamu şirketleri özelleştirilip partinin yandaşlarına, hısım, akrabalara yok fiyatına satıldı. Geleneksel olarak başarılı şirketlere, yandaşları ortak almaları için baskı yapıldı, aksi halde el konulmak ve ülke dışına sürülmekle tehdit edildiler. İhaleler yandaşlara verilmeye başlandı. Şirketler ihale almak istiyorsa belli vakıflara bağış yapmak zorundaydı. Yandaş şirketler, ihaleler ve vergi muafiyetleriyle desteklendi. Başta petrol olmak üzere ülkenin sınırlı gelirlerini, kazanılması güç savaşlara ve tarafı oldukları vesayet savaşlarında kullandıkları cihatçı gruplara akıtıyorlardı. Ekonomik mantıkla değil, siyasi reklam ve yandaşları beslemek için bol reklamlı altyapı projeleri yapıyor, bunlar için Çin’den büyük borçlar alıyorlardı.

Uygulanan bu politikalar ekonomiyi düzeltmedi aksine iflas noktasına getirdi. İktidara geldikleri 1989’a göre dış borç yüzde 300 arttı. 1989’da 1 dolar 4.4 SDG iken iktidarları sayesinde 45 SDG oldu. BM İnsani Gelişmişlik İndeksi, İslamcı yönetimin 30 yıllık performansının en açık karnesiydi. Bu endekste Sudan 187 ülke içinde 171. sırada. Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında 180 içinde sondan 6’ıncı konumda. Yolsuzluk açısından ülkeleri karşılaştıran Uluslararası Yolsuzluk İndeksi’nde 180 ülke içinde 172’inci sırada. Adında ne kadar İslam geçse de bu tablonun İslam’ın öngördüğü değerlerle hiç alakası var mı?

İslamcı rejimin, ülkenin kapılarını Üsame bin Ladin’den Ebu Nidal ve Çakal gibi isimlere, Afganistan’daki savaşa katılmış binlerce kişiye açması, onlar için kimlik ve seyahat belgeleri düzenlemesi Sudan’ın uluslararası toplumda kara listelere girmesine yol açtı. Sudan bu politikalar yüzünden 1993’te terörü destekleyen ülkeler listesine girdi. 1997’de yaptırımlara maruz kaldı.

Ülke bölündü

İslamcı rejim, kucağında bulduğu Güney Sudan krizine yeni bir yaklaşım geliştirmek yerine, bunu rejimlerini sağlamlaştırmak için bir fırsat olarak gördü. Bir yandan bu sorunun çözümü için farklı yollar önerenleri hain diyerek tasfiye ederken, diğer yandan güçlerinin zirvesinde oldukları 1990’ların ortasında cihad fikriyle yetiştirdikleri gençleri, ideolojik eğitimlerini tamamlamak için akın akın Güney Sudan’daki savaşa gönderiyorlardı.

Ülkenin petrol zengini güneyindeki bu çatışma, onlara göre emperyalizm ve siyonizmin şeytani saldırısıydı ve inşa etmeye çalıştıkları İslam medeniyeti projesinin önündeki en büyük engeldi. Bu zihniyetle yaklaşılan sorun, 20 bin gencin ölüm tarlalarında hayatını kaybetmesi ve Güney Sudan’ın bağımsızlık elde etmesi ile gibi korkunç bir felaketle sonuçlandı. Küresel bir İslam halifeliği hayali kuran İslamcı rejimin yönetimi altında Sudan resmen bölünmüş oldu. Bu bölünme sonunda Sudan petrol gelirinin yüzde 75’ini kaybetmiş oldu.

Hem Güney Sudan hem Darfur’daki iç çatışmalar İslamcı yönetim altında uluslararası hale geldi. Güney Sudan iç savaşını nihayet barışla bitirmenin itibarından yararlanma imkânı doğmuşken, Darfur’da yükselen itirazları kanla bastırmayı tercih etti.

Rejimin başlangıçtaki insan hakkı ihlalleri, burada savaş suçlarına dönüştü. BM verilerine göre Darfur’da 300 bin insan hayatını kaybetti. Kendisine bağlı ordu ve paramiliter grupların yaptıkları katliamlar nedeniyle Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi Ömer Beşir hakkında “savaş suçu, insanlığa karşı suç ve soykırımı” suçlamalarıyla iki tutuklama kararı çıkarttı. Rejim muhalifleri sindirirken kimi partileri, tarikatleri, kabileleri kendi saflarına katmayı başardı.

Ancak küresel çapta iddiaları olan medeniyet projesi Sudan’da öyle bir çürüme ve yıkıma yol açtı ki, projenin başlangıçtaki mimarları bile muhalif saflara geçti. Kurulan rejimin fikir babası Turabi, Devlet Başkanı Beşir ile ters düşünce hayatının son yıllarını ev hapsinde geçirmek zorunda kaldı. Darbeyle başa gelen Ömer Beşir’in iktidarı da geçim sıkıntısı gerekçesiyle nedeniyle başlayan protestoların büyümesi sonucu yine askerin müdahalesiyle son buldu ve kendisi de hapse atıldı. İşte Sudan’daki 30 yıllık Siyasal İslamcılık macerasının özeti bu. Halihazırda bu ideolojiye sahip kişiler tarafından yönetilenler, Sudan’a bakarak kendilerini bekleyen geleceği daha net görebilir.

Siyasal İslamcılığı bir iktidar alternatifi olarak önlerinde bulan, hatta bir şans verip denemeyi düşünen Müslüman toplumlar da önce Sudan örneğini inceleyip sonra karar verirlerse hem kendileri hem ülkeleri için büyük iyilik etmiş olurlar. İyi niyetle ve dini bir hamiyetle bu ideolojiye gönül verenler de keşke bu örneğe bakarak, ümmeti, hatta dünyayı kurtarma hayaliyle yola çıkıp, ele geçirdiği Müslüman ülkeleri yaşanmaz hale getiren bu patolojik düşünceyle yüzleşebilseler.

KARAR SİZİN, YOL YAKIN KEN ADALETE, DEMOKRASİYE VE ATATÜRK ÜN BİZE EMANET ETTİĞİ LAİK CUMHURİYETE SIMSIKI SARILMALIYIZ…

DİP NOT : ZEYNEP AY MÜSTEAR ADINI KULLANAN EKİP ÜYEMİZ 2009-2013 YILLARI İÇİNDE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİNDE DİYARBAKIR BÖLGE SORUMLULUĞU YAPMIŞ ÜST DÜZEY ESKİ BİR MİLİTANDIR. ŞİMDİ İSE YURTSEVER BİR VATANDAŞ OLARAK TÜRK DEVLETİNE HİZMET ETMEKTEDİR. SİTEMİZDE BULUNAN BU BÖLÜMDEN ZEYNEP HANIMIN DİĞER ÜST DÜZEY PKK MİLİTANLARI VE FETÖ ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI İLE – Kİ BİR KISMI HALEN HİZMETE DEVAM EDİYOR – YAPMIŞ OLDUĞU GÖRÜŞMELERİ VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ İFŞAATLARI GÜNLÜK OLARAK TAKİP EDEBİLECEKSİNİZ.

T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI : Yerel Yönetimlerin Ekonomisi ve PKK’nın En Büyük Gelir Kaynağı (YAZI DİZİSİ – BÖLÜM 3 )


Yerel Yönetimlerin Ekonomisi ve PKK’nın En Büyük Gelir Kaynağı

Türkiye kentlerinin çoğunda ve kentlerimizde sermayenin isteğine göre şekillenen, piyasa güçlerinin kent ölçeğinde egemen güç olduğu, arazi rantına endekslenmiş bir kent ekonomisi anlayışı, sürekli ve plansız büyüme gibi kabul edilemez bir durumu açığa çıkarmıştır. Türkiye kentlerinde yerel yönetimlerin ideolojik yaklaşımları gereği sermayenin isteğine göre şekillendirdikleri kentsel süreçler, bizim yerel yönetim uygulamalarımızda imar uygulamalarının yarattığı ranta belediyelerin gelir kapısı olarak bakan anlayışla üretilmektedir. Açıkçası belediyelerin imar uygulamalarının yarattığı rantı tek gelir kapısı olarak değerlendirmesi, kendini imar rantına mahkum bırakarak olumsuz etkiye açık hale gelmesi de doğru değildir. Nitekim kentlerdeki birçok yoğunluk artırıcı imar tadilatı, verilmemesi gereken kararlar sonucu gelişen çarpık yapılaşmanın en önemli sebebi imar uygulamalarından elde edilmesi beklenen gelirden vazgeçilememesidir. Bu durumun yarattığı en vahim sonuç, kentlerimizin bugününün ve yarının ipotek altına alınmasıdır. Çarpık kentleşmenin ortaya çıkmasına neden olan bu tür kararları almamak için, yerel yönetimlerin kaynaklarını çeşitlendirmeleri zorunluluğu bulunmaktadır. Bu çerçevede, yerel yönetimlerin bazı çalışmaları yapmak ve tedbirler almak üzere harekete geçmesi, kendi ekonomisini kuracak, bir anlamda ekonomik bağımsızlığını elde edecek koşulları yaratması kaçınılmaz bir sorumluluktur. Bilindiği üzere yerel yönetimler birçok konuda hizmet alımı yapmakta, taşeron uygulamasına gitmektedir. Belediyelerin personel giderlerinin toplam bütçe içindeki payının % 30’u geçmemesi gibi bir sıkıntı olduğundan sınırlı sayıda personel istihdam edebilen belediyeler, personel açığını taşeron uygulaması ile gidermektedirler. Taşeron, çalıştırdığı personele yaptığı ödemelerin ve harcamaların dışında, kendi kasasına da para akmasını sağlayan bir kar elde etmektedir. Taşerona kar olarak dönen miktar, belediyelerin kasasından çıkan para anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla yerel yönetimlerin kendi hizmet süreçlerini kendilerinin yürüteceği, taşeron uygulamasından vazgeçecekleri bir yöntemin tespit edilmesi durumunda belediyelerin giderlerinde bir azalma sağlanacaktır. Doğru uygulama, çalışanların tamamını belediye bünyesinde istihdam etmek olsa da mevcut koşullarda bunun imkan dahilinde olmaması başka seçenekleri gündeme getirebilmelidir. Bu seçenek, özellikle AKP’li belediyelerin çok iyi bir şekilde uyguladığı şirketleşme politikasının hayata geçirilmesidir. AKP belediyelerinin uygulaması olarak sunulduğunda kulakları tırmalayan, rahatsızlık yaratan bu uygulamanın hayata geçirilmesinin birçok avantajı olacaktır. Hizmetlerin kendi şirketleri eliyle yapılmasını sağlayan bir belediyenin, yapılan hizmetin karşılığında ortaya çıkan karı kendi kasasına aktarması söz konusu olacaktır ki, bu uygulamayı başarıyla yerine getiren belediyelerin, merkezi hükümetin aktaracağı paylara hiç ihtiyacı olmadan, bütün hizmetlerini yürütebilme imkanlarına kendilerini kavuşturduklarını tespit etmek gerekir. Belediye şirketlerinin hizmet alımı işlerini yapmasının yanında üretime dönük faaliyetler yürütmesi de olanaklıdır. Şöyle ki, kentsel altyapı ve üstyapı hizmetlerinde kullanılan birçok malzeme dışarıdan, üreticilerden alınmakta; ya da işin kendisi bir başka yükleniciye yaptırılmaktadır. Kendi kullandığı taşı, çöp kovasını, sosyal donatı elemanlarını, altyapı malzemelerini kendi üreteceği tesislere sahip olmak iki önemli sonucu doğuracaktır. Birincisi, kentte üretim sektörünün gelişmesine katkı yapacak, istihdam sağlayacaktır. İkinci faydası ise hem üretimden, hem hizmetin yürütülmesinden ortaya çıkacak artı değer belediyenin kasasına girecek, belediyenin bütçesi, dolayısıyla ekonomisi güçlenecektir. Kendi şirketleri eliyle özellikle inşaat sektörüne girebilecek bir imkan yaratılabilirse, sosyal konut, ucuz konut yapımını da içeren bir örneğin bütün dünyaya gösterilmiş olması sağlanacaktır. Üretim alanlarını ve konut inşası gibi işleri işsizlikle mücadelenin aracına dönüştürme şansı yakalanacaktır. Buradan hareketle, sermayenin karına ve rantına dayalı olmayan, dayanışmacı bir ekonominin hayata geçirilebileceği herkese ispat edilebilecektir.

Belediye bünyesinde şirket kurma konusunda bazı girişimler yapılmış, ancak çeşitli nedenlerle sonuçsuz kalmıştır. Özellikle Diyarbakır’da büyükşehir belediyesi tarafından hayata geçirilmeye çalışılan, ancak AKP iktidarı tarafından engellenen Diyar A.Ş., Yenişehir belediyesi tarafından uygulanmaya çalışılan, halkın ilgisinin yönlendirilemediği marketçilik girişimi sonuçsuz kalan girişimlerdendir. Belediye şirketlerinin reklam, market, üretim, inşaat, altyapı-üstyapı müteahhitliği, hizmet alımı, mal alımı gibi birçok alanda faaliyetler yürütebilecek şekilde kurulması hayati faydalar getirecektir. Ancak birtakım engellerin çıkarılması durumunda alternatif bir yöntem benimsenebilir. Bu da dışarıdan kendi şirketini kurmak şeklinde tarif edilebilir. Yukarıda sayılan alanların her birinde ve farklı alanlarda çalışma yürütmek üzere, yurtsever kişilere özel hisseli şirketlerin kurdurulması, bu şirketlerin gelirlerinin tamamen yerel hizmetlere aktarılması, hatta partinin bile faydalanabileceği, sahip olarak görünenlerin sadece çalışan olduğu bir şirketleşme sürecine gidilebilir. Nitekim AKP belediyelerinin zenginleştirdiği şirketlerin AKP’yi zenginleştirdiği birçok örnek bilinmektedir. Yine Sanko, Boydak, Albayrak, Yimpaş gibi büyük sermaye şirketleri haline gelmiş bazı şirketlerin, yerel hizmetleri yürüten, belediyelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretim yapan firmalar olarak işe başladıkları değerlendirildiğinde, buradan yola çıkarak oluşturulacak bazı organizasyonların Kürt halkının, hatta hareketin hizmetine aktarılmasının, istihdam olanağı yaratması yanında ciddi ekonomik imkanlar sağlayacağı değerlendirilmelidir. Üstelik bizim belediyelerimiz üzerinden çok ciddi paralar kazanan bazı şirketlerin ise katkılarının yok denecek düzeyde olduğu da gerçektir. Bu durumda kendine ait şirketler kurarak, becerilemezse Kürt hareketine ait şirketler kurarak bu engel aşılabilir. Ekonomisi güçlü, merkezi bütçeden aldığı payı önemsemeyen, imar rantına muhtaç kalmayan bir yerel yönetimin önünün çok daha açık olması söz konusu olacaktır. Merkezi iktidarın, kentsel hizmetlerin sağlıklı yürütülmesini engelleyerek yerel yönetimleri ele geçirmek için, açlıkla terbiye etmenin başka bir versiyonu olarak adlandırılabilecek uygulamasıyla, birçok kaynağın belediyelere aktarılmasının önüne geçmesi karşısında, ona muhtaç olmadan belediyecilik yapma, imar rantına ihtiyacı olmadığından, kenti tehdit eden uygulamalara karşı duran bir belediyecilik imkanı ortaya çıkabilecektir.

Yerel yönetimlerin ekonomisinin güçlü olması kadar önemli bir konu da bütçenin nasıl oluşturulduğu, hangi ihtiyaçları karşılayabileceği, hangi çalışmaların yapılmasına imkan sağlayacağı hususudur. Bütçenin katılımcı yöntemle oluşturulması gerekmektedir. Ancak yerel yönetimlerimizde böyle bir uygulama mevcut değildir. Sadece Diyarbakır’da belediyelerin bütçelerinin tartışıldığı bir kent konseyi toplantısı yapılmakta, hazırlanan bütçeler katılımcılarla paylaşılmakta, varsa öneriler alınmakta, konu orada kapanmaktadır. Bu uygulamanın katılımcı bütçe uygulaması olmadığını tespit etmek gerekmektedir. Katılımcı bütçe, bütün meclislerin, kent dinamiklerinin, halkın, kısacası katılım sürecinin bütün aktörlerinin en başından itibaren içinde olduğu bir süreçtir. Öncelikle her alanın ihtiyaçları tespit edilir, talepleri alınır, bu ihtiyaç ve taleplerin hayata geçirilmesi için gerekli kaynak tespitleri yine bu kesimlerle işbirliği içinde yapılır, öncelikler yine katılımla belirlenir, belediyelerin zorunlu harcamaları v.s. ortaya konur, bütçede önceliklere göre kaynak aktarımını sağlayacak bir çalışma sonuçlandırılır. Aksi durumda birkaç saatlik bir toplantıda yapılan bütçe görüşmeleri o bütçenin hazırlanması sürecini katılımcı yapmaya yetmemektedir.

TÜRKİYENİN YASALARIYLA TÜRKİYE YE KUMPAS KURMAK.

Bir an önce kardeş belediye modeli gözden geçirilmelidir. PKK’nın para aklama ve resmiyete dökme yöntemlerinin başında gelir. yani TÜRKİYENİN kanunlarını uygulayarak Türkiye kumpas kuruluyor. HDP li belediyelerin kardeş belediyeleri hızla incelenmelidir geçmiş dönemlerdeki.

Türkiye kentlerinin çoğunda ve kentlerimizde sermayenin isteğine göre şekillenen, piyasa güçlerinin kent ölçeğinde egemen güç olduğu, arazi rantına endekslenmiş bir kent ekonomisi anlayışı, sürekli ve plansız büyüme gibi kabul edilemez bir durumu açığa çıkarmıştır. Türkiye kentlerinde yerel yönetimlerin ideolojik yaklaşımları gereği sermayenin isteğine göre şekillendirdikleri kentsel süreçler, bizim yerel yönetim uygulamalarımızda imar uygulamalarının yarattığı ranta belediyelerin gelir kapısı olarak bakan anlayışla üretilmektedir. Açıkçası belediyelerin imar uygulamalarının yarattığı rantı tek gelir kapısı olarak değerlendirmesi, kendini imar rantına mahkum bırakarak olumsuz etkiye açık hale gelmesi de doğru değildir. Nitekim kentlerdeki birçok yoğunluk artırıcı imar tadilatı, verilmemesi gereken kararlar sonucu gelişen çarpık yapılaşmanın en önemli sebebi imar uygulamalarından elde edilmesi beklenen gelirden vazgeçilememesidir. Bu durumun yarattığı en vahim sonuç, kentlerimizin bugününün ve yarının ipotek altına alınmasıdır. Çarpık kentleşmenin ortaya çıkmasına neden olan bu tür kararları almamak için, yerel yönetimlerin kaynaklarını çeşitlendirmeleri zorunluluğu bulunmaktadır. Bu çerçevede, yerel yönetimlerin bazı çalışmaları yapmak ve tedbirler almak üzere harekete geçmesi, kendi ekonomisini kuracak, bir anlamda ekonomik bağımsızlığını elde edecek koşulları yaratması kaçınılmaz bir sorumluluktur. Bilindiği üzere yerel yönetimler birçok konuda hizmet alımı yapmakta, taşeron uygulamasına gitmektedir.

Belediyelerin personel giderlerinin toplam bütçe içindeki payının % 30’u geçmemesi gibi bir sıkıntı olduğundan sınırlı sayıda personel istihdam edebilen belediyeler, personel açığını taşeron uygulaması ile gidermektedirler. Taşeron, çalıştırdığı personele yaptığı ödemelerin ve harcamaların dışında, kendi kasasına da para akmasını sağlayan bir kar elde etmektedir. Taşerona kar olarak dönen miktar, belediyelerin kasasından çıkan para anlamına gelmektedir. Dolayısıyla yerel yönetimlerin kendi hizmet süreçlerini kendilerinin yürüteceği, taşeron uygulamasından vazgeçecekleri bir yöntemin tespit edilmesi durumunda belediyelerin giderlerinde bir azalma sağlanacaktır. Doğru uygulama, çalışanların tamamını belediye bünyesinde istihdam etmek olsa da mevcut koşullarda bunun imkan dahilinde olmaması başka seçenekleri gündeme getirebilmelidir. Bu seçenek, özellikle AKP’li belediyelerin çok iyi bir şekilde uyguladığı şirketleşme politikasının hayata geçirilmesidir. AKP belediyelerinin uygulaması olarak sunulduğunda kulakları tırmalayan, rahatsızlık yaratan bu uygulamanın hayata geçirilmesinin birçok avantajı olacaktır. Hizmetlerin kendi şirketleri eliyle yapılmasını sağlayan bir belediyenin, yapılan hizmetin karşılığında ortaya çıkan karı kendi kasasına aktarması söz konusu olacaktır ki, bu uygulamayı başarıyla yerine getiren belediyelerin, merkezi hükümetin aktaracağı paylara hiç ihtiyacı olmadan, bütün hizmetlerini yürütebilme imkanlarına kendilerini kavuşturduklarını tespit etmek gerekir. Belediye şirketlerinin hizmet alımı işlerini yapmasının yanında üretime dönük faaliyetler yürütmesi de olanaklıdır. Şöyle ki, kentsel altyapı ve üstyapı hizmetlerinde kullanılan birçok malzeme dışarıdan, üreticilerden alınmakta; ya da işin kendisi bir başka yükleniciye yaptırılmaktadır. Kendi kullandığı taşı, çöp kovasını, sosyal donatı elemanlarını, altyapı malzemelerini kendi üreteceği tesislere sahip olmak iki önemli sonucu doğuracaktır. Birincisi, kentte üretim sektörünün gelişmesine katkı yapacak, istihdam sağlayacaktır. İkinci faydası ise hem üretimden, hem hizmetin yürütülmesinden ortaya çıkacak artı değer belediyenin kasasına girecek, belediyenin bütçesi, dolayısıyla ekonomisi güçlenecektir. Kendi şirketleri eliyle özellikle inşaat sektörüne girebilecek bir imkan yaratılabilirse, sosyal konut, ucuz konut yapımını da içeren bir örneğin bütün dünyaya gösterilmiş olması sağlanacaktır. Üretim alanlarını ve konut inşası gibi işleri işsizlikle mücadelenin aracına dönüştürme şansı yakalanacaktır. Buradan hareketle, sermayenin karına ve rantına dayalı olmayan, dayanışmacı bir ekonominin hayata geçirilebileceği herkese ispat edilebilecektir.

Belediye bünyesinde şirket kurma konusunda bazı girişimler yapılmış, ancak çeşitli nedenlerle sonuçsuz kalmıştır. Özellikle Diyarbakır’da büyükşehir belediyesi tarafından hayata geçirilmeye çalışılan, ancak AKP iktidarı tarafından engellenen Diyar A.Ş., Yenişehir belediyesi tarafından uygulanmaya çalışılan, halkın ilgisinin yönlendirilemediği marketçilik girişimi sonuçsuz kalan girişimlerdendir. Belediye şirketlerinin reklam, market, üretim, inşaat, altyapı-üstyapı müteahhitliği, hizmet alımı, mal alımı gibi birçok alanda faaliyetler yürütebilecek şekilde kurulması hayati faydalar getirecektir. Ancak birtakım engellerin çıkarılması durumunda alternatif bir yöntem benimsenebilir. Bu da dışarıdan kendi şirketini kurmak şeklinde tarif edilebilir. Yukarıda sayılan alanların her birinde ve farklı alanlarda çalışma yürütmek üzere, yurtsever kişilere özel hisseli şirketlerin kurdurulması, bu şirketlerin gelirlerinin tamamen yerel hizmetlere aktarılması, hatta partinin bile faydalanabileceği, sahip olarak görünenlerin sadece çalışan olduğu bir şirketleşme sürecine gidilebilir. Nitekim AKP belediyelerinin zenginleştirdiği şirketlerin AKP’yi zenginleştirdiği birçok örnek bilinmektedir. Yine Sanko, Boydak, Albayrak, Yimpaş gibi büyük sermaye şirketleri haline gelmiş bazı şirketlerin, yerel hizmetleri yürüten, belediyelerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere üretim yapan firmalar olarak işe başladıkları değerlendirildiğinde, buradan yola çıkarak oluşturulacak bazı organizasyonların Kürt halkının, hatta hareketin hizmetine aktarılmasının, istihdam olanağı yaratması yanında ciddi ekonomik imkanlar sağlayacağı değerlendirilmelidir. Üstelik bizim belediyelerimiz üzerinden çok ciddi paralar kazanan bazı şirketlerin ise katkılarının yok denecek düzeyde olduğu da gerçektir. Bu durumda kendine ait şirketler kurarak, becerilemezse Kürt hareketine ait şirketler kurarak bu engel aşılabilir. Ekonomisi güçlü, merkezi bütçeden aldığı payı önemsemeyen, imar rantına muhtaç kalmayan bir yerel yönetimin önünün çok daha açık olması söz konusu olacaktır. Merkezi iktidarın, kentsel hizmetlerin sağlıklı yürütülmesini engelleyerek yerel yönetimleri ele geçirmek için, açlıkla terbiye etmenin başka bir versiyonu olarak adlandırılabilecek uygulamasıyla, birçok kaynağın belediyelere aktarılmasının önüne geçmesi karşısında, ona muhtaç olmadan belediyecilik yapma, imar rantına ihtiyacı olmadığından, kenti tehdit eden uygulamalara karşı duran bir belediyecilik imkanı ortaya çıkabilecektir.

Yerel yönetimlerin ekonomisinin güçlü olması kadar önemli bir konu da bütçenin nasıl oluşturulduğu, hangi ihtiyaçları karşılayabileceği, hangi çalışmaların yapılmasına imkan sağlayacağı hususudur. Bütçenin katılımcı yöntemle oluşturulması gerekmektedir. Ancak yerel yönetimlerimizde böyle bir uygulama mevcut değildir. Sadece Diyarbakır’da belediyelerin bütçelerinin tartışıldığı bir kent konseyi toplantısı yapılmakta, hazırlanan bütçeler katılımcılarla paylaşılmakta, varsa öneriler alınmakta, konu orada kapanmaktadır. Bu uygulamanın katılımcı bütçe uygulaması olmadığını tespit etmek gerekmektedir. Katılımcı bütçe, bütün meclislerin, kent dinamiklerinin, halkın, kısacası katılım sürecinin bütün aktörlerinin en başından itibaren içinde olduğu bir süreçtir. Öncelikle her alanın ihtiyaçları tespit edilir, talepleri alınır, bu ihtiyaç ve taleplerin hayata geçirilmesi için gerekli kaynak tespitleri yine bu kesimlerle işbirliği içinde yapılır, öncelikler yine katılımla belirlenir, belediyelerin zorunlu harcamaları v.s. ortaya konur, bütçede önceliklere göre kaynak aktarımını sağlayacak bir çalışma sonuçlandırılır. Aksi durumda birkaç saatlik bir toplantıda yapılan bütçe görüşmeleri o bütçenin hazırlanması sürecini katılımcı yapmaya yetmemektedir.

(ARKASI YARIN)

DİP NOT : ZEYNEP AY MÜSTEAR ADINI KULLANAN EKİP ÜYEMİZ 2009-2013 YILLARI İÇİNDE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ İÇİNDE DİYARBAKIR BÖLGE SORUMLULUĞU YAPMIŞ ÜST DÜZEY ESKİ BİR MİLİTANDIR. ŞİMDİ İSE YURTSEVER BİR VATANDAŞ OLARAK TÜRK DEVLETİNE HİZMET ETMEKTEDİR. SİTEMİZDE BULUNAN BU BÖLÜMDEN ZEYNEP HANIMIN DİĞER ÜST DÜZEY PKK MİLİTANLARI VE FETÖ ÖRGÜTÜ MİLİTANLARI İLE – Kİ BİR KISMI HALEN HİZMETE DEVAM EDİYOR – YAPMIŞ OLDUĞU GÖRÜŞMELERİ VE BU KONUDAKİ ÖNEMLİ İFŞAATLARI GÜNLÜK OLARAK TAKİP EDEBİLECEKSİNİZ.

T.C.’NİN TEM FAALİYETLERİ DOSYASI : PKK TERÖR ÖRGÜTÜ ESKİ BÖLGE SORUMLUSU DEVLETİN TERÖRLE MÜCADELESİNİ DEĞERENDİRİYOR !!!!!


ÖNCELİKLE ÖZEL BÜRO ÇALIŞANLARINA VE BÜTÜN YURTSEVERLERE TEŞEKÜR ETMEK İSTİYORUM.

1995’TEN BERİ PKK’NIN İÇİNDE OLUP, SON ÜÇ YILDIR DA UZAKTAN İZLEMEYİ TERCİH ETTTİĞİM BİR SÜREÇ YAŞIYORUM. BİR ÇOK ŞEY YAŞADIK VE BİR ÇOK ŞEYE ŞAHİTLİK ETTİK. YAZDIKLARIMIN HEPSİ SADECE BENİM GÖRÜŞLERİMDİR, BAZEN ÖNERİMLERİM OLACAK AMA EN ÖNEMLİSİ DEVLETİN YETKİLİLERİNİN OKUMASINI İSTİYORUM.. BUNDAN SONRA GÖRECEĞİZ. DUYACAĞIZ VE KONUŞACAĞIZ..

BEN IRAK DUHOK’TA YAŞIYORUM. TÜRKİYEDE DE BİRÇOK DOSTUMUZ, ARKADAŞIMIZ VAR… “UZAKTAN BAK”TAN DAHA İYİ OLDU BU DURUM ÇÜNKÜ KORKUSUZ VE TARAFSIZ BAKABİLİYORUZ ŞUANDA..

KISMET OLURSA UZUN BİR YAZI DİZİSİ OLACAK, SİZDEN GELECEK OLAN ÖNERİLER, ELEŞTİRİLER ÇOK ÇOK ÖNEMLİ…. BU ÇALIŞMAMIZ SADECE OKUNUP GEÇİLECEK BİR YAZI DİZİSİ OLMAYACAK BİR ÇOK SIRRI, MAĞDURİYETİ DE AÇIĞA ÇIKARACAK. BELKİ DE BİR ÇOK SAVCILIK İFADELERE BAŞVURACAKTIR.. AMACIMIZ DEVLETİN ÇALIŞMALARINI KÜÇÜMSEME VEYA HİÇSELLEŞTİRMEK DEĞİL TAM TERSİNE HAKKINI VEREREK BAŞKA BİR GÖZ OLARAK BURDAN BAKIP GÖRDÜKLERİMİZİ DE MASAYA YATIRMAKTIR.

GÜNCEL BAŞLIKLAR İLE BAŞLIYACAZ YAZIMIZA.. GENEL HATLARIYLA BAŞLIKLANDIRACAĞIM..

1. FETÖ’NÜN YIKTIĞI HAYATLAR, YAŞAMLAR ? FETÖ’NÜN ÖLÜ HÜCRELERİ ? FETÖ’NÜN HEDEFİNDEKİ AVRASYACILAR KİMLER ?

2. HDP’NİN İÇİNDEKİ FETÖ YAPILANMASI ? AMACI NEYDİ BU YAPILANMANIN ? HDP’NİN GELİR KAYNAKLARI NELERDİR VE KİMLERDİR ?

3. GİZLİ TANIKLAR NEDEN DEŞİFRE EDİLİYOR ?, ADALET BAKANLIĞI VE İÇİŞLERİ BAKANLIĞININ BİLGİSİ VARMI ? GİZLİ TANIK BİLGİLERİ KARŞILIĞINDA ÖRGÜTTEN FETÖ NE TALEP ETTİ ?

4. TÜRKİYE BASININDAKİ FETÖ VE HDP’LİLER ? YANİ ONLARA ÇALIŞANLAR KİMLERDİR ?

5. ÖRGÜTTEN KAÇAN ESKİ MİLİTANLARIN YAŞADIĞI SORUNLAR, İNFAZ EDİLENLER ?, TÜRKİYEDEKİLER İLE İLGİLİ BİR TASARRUF VAR MIDIR ? ROJ PEŞMERGE PROJESİNİ TSK NEDEN HAYATA GEÇİRMİYOR ? EKİ PKK’LILARI MEVCUT OPERASYONLARDA KULLANAMAZ MI ?

6. ÖRGÜTTEN KOPMAK İSTEYENLER, KAÇMAK İSTEYENLER NEDEN ÇARESİZ ?

7. ÖRGÜTÜN YANİ PKK’NIN FİNANS KAYNAĞI, LOJİSTİK KAYNAKLARI NELERDİR VE KİMLERDİR ?

8. DEŞİFRE OLAN GİZLİ TANIKLAR İLE ROPORTAJLAR VE ESKİ MİLİTANLAR İLE SÖYLEŞİLER YAPILACAKTIR…

ZEYNEP AY

PKK TERÖR ÖRGÜTÜ ESKİ BÖLGE SORUMLUSU

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : BİR DÖNEMİN FETÖCÜ EFSANE TEM MÜDÜRÜ YURT ATAYÜN’ÜN KIZLARI CAN ENDİŞESİ YAŞIYOR


ÖZEL BÜRO NOTU : ERGENEKON OPERASYONLARI ESNASINDA SANIKLARIN “SUÇUMUZ YOK, NEDEN BURADAYIZ” DEDİKLERİNDE HEPSİ FİYAKALI FİYAKALI KONUŞUYORLARDI. SANKİ DÜNYANIN TÜM SUÇLARINI BİZ İŞLEMİŞİZ GİBİ BİR TAVIR İÇİNDEYDİLER VE HİÇTE ÖYLE PİŞMAN HAVALARI YOKTU. GAYET KENDİLERİNDEN EMİNDİLER VE HER DAVRANIŞLARINDA VE KONUŞMALARINDA BUNU AÇIKÇA BELLİ ETTİLER. ETRAFA CENGAVER POZLARI ATIP MEDYADA KAHRAMAN GİBİ RÖPORTAJ VERİYORLARDI. NOOLDU ŞİMDİ ? NEREDE O CENGAVERLER ? CIA GELMİYOR MU YARDIMINIZA ? BİR EL ATIP ÇIKARSINLAR SİZİ. MAÇALARI SIKIYORSA. BİZ ERGENEKON SANIKLARI O ZAMAN SİZİ UYARDIK. KESER DÖNER SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER. DİNLEMEDİNİZ. BİZ DE AYNI KOŞULLARDA KALDIK HATTA DAHA DA AĞIRINDA. BİZLER DE NAMLUNUN UCUNDAYDIK. HATTA BİR ÇOK ŞEHİT VERDİK. AKLINI TÜMDEN YİTİRİP AYAKKABISI İLE CEZAEVİNDEN ANKARADAKİ EŞİ İLE TELEFON GÖRÜŞMESİ YAPANIMIZ BİLE VARDI. GIKIMIZ BİLE ÇIKMADI. NE BİZDEN NE DE AİLEMİZDEN. AMA BİZ VİCDANLIYIZ. İNTİKAM HİSLERİ İLE DEĞİL İNSANİ DUYGULAR İLE HAREKET EDERİZ. KILINIZA ZARAR GELSİN DE İSTEMEYİZ. BU KİMSENİN HADDİNE DEĞİL. ADİLCE YARGILANIP VARSA CEZANIZI ÇEKERSİNİZ. YOKSA HER ŞEREFLİ VATANDAŞ GİBİ YOLUNUZA DEVAM EDERSİNİZ. BU YORUMU DA SADECE O DÖNEMKİ FİYAKANIZA ATFEN YAPMIŞ OLDUK. BAŞKA BİR NEDENİ YOK. HABERİ OKUMANIZ İÇİN VPN KULLANMANIZ GEREKİYOR. ÇÜNKÜ HABERİN KAYNAĞI FETÖCÜ YAYIN ORGANI SAMANYOLU HABER.

4 yıldır tutuklu Emniyet Müdürü Yurt Atayün’ün kızları videolu mesaj yayınladı

Eski Emniyet Müdürü Zeki Güven’in cezaevinde ölümünden sonra tutuklu emniyet müdürü Yurt Atayün’ün kızları Elif ve Esra Atayün dünyaya babalarının can güvenliğinden endişe ettikleri çağrısı yaptı.

‘Babamızın can güvenliğinden endişeliyiz’

1 Temmuz 2018 tarihinde eski Ankara İstihbarat Şube Müdürü Zeki Güven’in koğuşunda şüpheli bir şekilde ölü bulunması tutuklu ve hükümlü bulunan mahkum yakınlarını tedirgin etti. Mahkum yakınları sosyal medya üzerinden endişelerini dile getiren kampanya başlattı.

İstanbul Terörle Mücadele Şubesi Eski Müdürü Yurt Atayün’ün kızları Elif ve Esra Atayün, babalarının can güvenliğinden endişe ettikleri için “Türkiye’de demokrasiye ve insan haklarına inancını kaybetmeyen bütün çevrelere acilen harekete geçme’ çağrısı yaptı.

Uluslar arası gözlemcileri Türkiye’deki cezaevlerini denetlemeye çağıran Elif Atayün, Yurt Atayün’ün 4 yıldır hücrede tutulduğunu belirterek “Süresiz cezaevi uygulamaları, işkenceler ve şüpheli ölümleri kabul edilemez” dedi.

17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sonrası tutuklanarak cezaevine konulan eski emniyet müdürü Yurt Atayün 4 yıldır hücrede tutuluyor.

Atayün ailesinin mesajlarını Türkiye ve dünya kamuoyuna Elif Atayün Türkçe, Esra Atayün de İngilizce ve Almanca seslendirdi.

Yayınladığı video mesajında Elif Atayün şunları söyledi:

“Ben Elif Atayün. 4 yıldır cezaevinide tutuklu bulunan, şu anda ise hücrede olan eski terörle mücadele şube müdürü Yurt Atayün’ün kızıyım. Türkiye’de her geçen gün cezaevlerindeki şüpheli ölümlerin sayısı artıyor. Binlerce kişi süresiz bir şekilde hücrede tutuluyor. Kaç kişinin daha cezaevinde ölmesi gerekiyor. Süresiz hücre uygulamaları, işkenceler ve şüpheli ölümler kabul edilemez. Türkiye’de demokrasiye ve insan haklarına inancını kaybetmeyen bütün çevreleri acilen harekete geçmeye çağırıyoruz. Babamın ve masum insanların can güvenliğinden endişeliyiz. Uluslararası gözlemcilerin Türkiye’deki cezaevlerini denetlemeye davet ediyoruz. ”

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?v=jJIDa4qn93Y

KAYNAK : http://www.shaber3.com/4-yildir-tutuklu-emniyet-muduru-yurt-atayunun-kizlari-videolu-mesaj-yayinladi-haberi/1308452/