KOMPLO TEORİLERİ : 5G TEKNOLOJİSİN DE İNSANLARI VE DÜNYAYI BEKLEYEN TEHLİKE


5G TEKNOLOJİSİN DE İNSANLARI VE DÜNYAYI BEKLEYEN TEHLİKE

‘Emperyalist Devletlerin; Haarp, Chentrails, Echelon, Sps, Emp ve Çip Projelerinin Tamamlayıcısı 5G Teknolojisi’

5G TEKNOLOJİSİ NEDİR?
5G kavramının İngilizce açılımını 5 Generation, yani 5. nesil şeklinde açıklayabiliriz. 5G sayesinde internet de 1Gbps ve 10Gbps arasında bir hıza ulaşmak artık mümkün olacak. Evlerden bilgisayarlı araçlara dek pek çok alanda kullanılabilecek olan 5G teknolojisinin hayatımızı ciddi düzeyde kolaylaştıracağı ortada. Bu durum bir yandan sevindirici ve heyecan verici; ancak bir yandan da ne yazık ki endişe uyandırıyor. Çünkü 5G muhteşem yararlarından ziyade tehlikeli yönleriyle de geliyor.

5G TEKNOLÜJİSİNİN ZARARLARI
Şu anda çok sayıda ülke 5G teknolojisine geçmek için geri sayıma başlamış durumda. Buna rağmen örneğin Belçika gibi çalışmalarını bir süreliğine durdurma kararı alan ülkeler de yok değil. Şu anda Avrupa ülkelerinin bazıları 5G teknolojisine endişe ile bakıyor. Bu endişenin altında yatan temel sorun ise radyasyon. Aslında teknoloji ile alakalı pek çok noktada radyasyon gündemimize dahil oluyor; ancak 5G teknolojisinde radyasyon düzeyinin çok ciddi noktalara ulaşacağı iddia ediliyor. Bu nedenle bilim insanları daha şimdiden kullanıcıları 5G teknolojisinin zararlarına dair uyarıyor. Hatta bazı ülkelerde bu konuda ses getiren bazı sokak eylemleri de yapıldı.

5G VE IOT TEKNOLOJİSİNİN İNSANA, ÇEVREYE VE DÜNYAYA ZARARLARINDAN BAŞLIKLAR
-Elektromagnetik radyasyon sağlığımıza zarar verecek.
-Özel hayatın gizliliği ortadan kalkacak.
-Siber güvenlik riskleri doğacak.
-İnsanlar tek elden denetilir ve yönetilir olacak.
-Tabiata, arılara, kelebeklere ve diğer aşılayıcılara zarar verecek.
-Çok fazla enerji ihtiyacı oluşacak.
-Çok fazla astronomik e-posta ortaya çıkacak.
-IOT ve 5G’nin ihtiyacı olan mineraller uluslararası problemlere neden olacak.
-Ahlâkî sıkıntılar ortaya çıkacak.
-Tabiatta çok yoğun bir elektrosis olacak.
-Yüksek radyasyona bağlı ciddi sağlık sorunları yaşanacak.

PROF. DR. SELİM ŞEKER 5G’NİN ZARARLARINA DİKKAT ÇEKTİ
”5G’nin ufak hücre baz antenleri sokak lambaları, otobüs durakları, bina yan cepheleri gibi yollardaki yüksek noktalara yerleştirilecek. Dolayısıyla evlerdeki radyasyon seviyesi çok artacak. Yapılan araştırmalara göre 5G’nin kesinleşmiş yan etkileri, deriye, göze, savunma sistemine, hücre büyümesine, organlara etki ederek kansere sebep olmasıdır. Bağışıklık sistemini zayıflatır. Bakterilerin antibiyotiklere karşı direncini artırır. Bitkilere ise insanlardan daha fazla etki eder. Tabii dengeyi etkiler. Atmosfere olumsuz tesirleri vardır. 5G darbeli dalga kullandığından potansiyel olarak mevcut hücre teknolojileri içinde en tehlikelisidir. Yüksek nüfuz kabiliyetli 5G milimetrik radyasyonunun uzaydan yollanması planlandığı için, dünyada yaşanacak radyasyonsuz yer kalmayacak. Bu konuda çocuklar büyüklerden daha fazla risk altında. Spermlere zarar vererek kısırlığı artırıcı etkisi var. 1992 yılında 53-78 GHz frekanslarında Rusya’da yapılan çalışmalarda kalbin çalışmasını etkilediği deneysel olarak ispatlandı.”

”5G mevcut 2G, 3G, 4G mobil iletişimin yerini almayacak, ilave bir mobil radyasyon yükünü çevremize getirecek. Mevcut frekansların yanı sıra çok daha yüksek frekanslar kullanacak. Bu teknolojide belediye, sivil toplum örgütleri ve vatandaşların söz hakkı olmayacak. Ev sahiplerinin caddedeki antenlere itirazı hiç nazara alınmayacak, çünkü otomatik onay alınacak”

35 ÜLKEDEN 180 BİLİM İNSANINDAN 5G VE IOT UYARISI
”Dünya Ekonomik Forum’un Global Riskler Raporu 2018’de siber güvenlik konusunu doğal afetler ve aşırı hava koşullarından sonra dünyanın en büyük üçüncü riski ilan etti. Rapor dünyayı uyarıyor. 5G – IOT işbirliği rahat, kolay ve etkin hayat sağlayacak, akıllı evler ve şehirler oluşacak ve mobil telefonlar halkı ve hayatı kontrol eden bir platforma dönüşecek. Her geçen gün IOT ürünleri üretiliyor. Şoförsüz arabalar, kahve makineleri, elbiseler, akıllı sayaçlar, akıllı diş fırçaları, akıllı bebek bezi… Ancak IOT bunları yaparken 7/24 çevreye zararlı elektromanyetik radyasyon yayar. Bu çok önemli sağlık riskleri taşıyor. 2017 yılının Eylül ayında 35 ülkeden 180 bilim adamı ve doktor 5G ile ilgili çalışmaların, bilhassa çocuklar ve hamile hanımlar için güvenli olduğu ispat edilene kadar durdurulmasını istedi”

250 BİLİM İNSANINDAN UYARI
Yakın zaman öncesinde dünyanın her bölgesinden bir araya gelmeyi başaran 250 civarında bilim insanı BM ile DSÖ’ye ortak şekilde yazdıkları dilekçelerini gönderdiler. Bilim insanları söz konusu teknolojinin kısa ve uzun vadede özellikle kanser riskine yol açabileceğine işaret etti. Diğer yandan aynı dilekçede kanser dışında hücresel stres, öğrenme ya da hafıza problemleri ile genetik aksaklıklara da dikkat çekildi. Üstelik bu durum sadece insanları değil, doğayı, bitkileri, hayvanları da etkisi altına alıyor. Daha önce hatırlanacağı üzere etkisi 5G’nin katbekat altında olan 3G, 4G gibi teknolojilere ilişkin sayısız deney ve bilimsel araştırma yapıldı. Bu araştırmalarda DNA hasarlarına ya da stres kaynaklı sperm hasarlarına rastlanıldı. Ayrıca çok güçlü radyo frekanslarıyla kanser teşhisi konulan fareler arasında önemli bağlantıların bulunduğu bir çalışma yapıldı. 2 sene boyunca bir grup fare gün içinde toplamda 9 saat boyunca elektromanyetik alana bırakıldı. 2 yılın sonunda yapılan testlerde hücre ölümlerinin önemli ölçüde arttığı, sinir sistemlerinin olumsuz yönde etkilendiği ortaya konmuştur. Üstelik bu iz bırakan deney yapıldığında daha ortada 5G teknolojisinin adı dahi yoktu.

HER 150-200 METREDE ANTENLER KURULACAK
Yüksek frekans dalgalarını kullanacağı için tıp alanında çok önemli cerrahi müdahalelerde bile kullanılabilecek olan 5G teknolojisi şimdilik kafaları karıştırmış görünüyor. Dalganın boyu kısalacağı için artık bu teknolojiden faydalanmak adına çok daha fazla anten yerleştirmek gerekecek. Baz istasyonlarını güçlendirmek için artık her 150 , 200 metrede bir antenler entegre edilecek. Yakın zaman sonra yaşadığımız kentlerde neredeyse adım başı bir güçlendirici antenle karşılaşmak durumunda kalabiliriz. Radyo dalgalarının da doğal olarak artması vücudumuza olumsuz yönde etki edecektir. 5G tarafından yoğun olarak yayılan radyasyon vücudumuz için oldukça zararlı.

DÜŞÜK RADYASYON ZARARLI DEĞİL DEMEK DOĞRU DEĞİL
Helsinki Üniversitesi’nden moleküler biyoloji profesörü Dariusz Leszczynski 5G’nin sağlık açısından risklerini kimsenin tam olarak bilmediğini belirterek, “5G emisyonlu radyasyonun etkilerinin biyomedikal olarak araştırılmadı. 5G’nin güvenli olduğu görüşü, düşük seviyeli radyasyon sağlığa zararlı değildir varsayımına dayanıyor” diyor.

FARELER ÜZERİNDE DENEY YAPILDI
Almanya’da Aachen Üniversitesi Elektromanyetik Çevre Uyumluluğu Araştırma Merkezi, güçlü radyo frekans alanları ile kanser teşhisi konan fareler arasında açık bir bağlantı olduğunu gösteren bir rapor hazırladı. Buna göre, iki sene boyunca günde 9 saat elektromanyetik alana maruz bırakılan farelerin beyin, kalp ve sinir sistemlerinde değişimler yaşandığı ve hücre ölümlerinin arttığı görüldü.

BEYİN TÜMÖRÜN DE YÜZDE 34 ARTIŞ VAR
İngiltere’de Kanser Araştırma Merkezi (CRUK) 90’lı yıllardan 2016’ya cep telefonu kullanımının yüzde 500 oranında arttığını, buna bağlı olarak beyin tümörü vakalarının da eskiye nazaran yüzde 34 oranında artış gösterdiğini açıkladı. Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi ise cep telefonlarını 2011’de “kansere yol açabilecek etken” olarak tanımlamıştı.

HALKI DÜŞÜNEN ÜLKELER 5G’Yİ YASALARLA ENGELLİYOR
G’den kaynaklı yüksek frekans ve radyasyonun zararlarının kesin olarak tespit edilebilmesi için yıllar sürebilecek bazı deneylerin yapılması şart. Bu sebeple birçok hükümet 5G teknolojisine altyapı olarak hazır olsa da, yasalarla bu teknolojinin gelmesini erteliyor.

5G DE GÜVENLİK AÇIĞI ORTAYA ÇIKMA İHTİMALİ YÜKSEK
5G hakkındaki tehlike riski sadece sağlık alanıyla sınırlı değil. 5G’nin özelliklerini kapsamlı bir güvenlik analizinden geçiren ETH Zürih, Lorraine Üniversitesi ve Dundee Üniversitesi araştırma görevlileri, şu andaki hizmet kapasitesiyle pek çok güvenlik açığının bulunduğunu, bu durumun sayısız siber saldırıya yol açabileceğini belirtiyor.

ÇOCUKLAR TEHLİKEDE
Suyun bile yan etkisi varken bu cihazların yan etkilerinin saklanması insan haklarına aykırı.
Çok düşük seviyelerdeki radyasyon bile baş ağrısı, uyku düzensizliği, konsantrasyon zorlukları, çocuklarda ve gençlerde davranış bozukluklarına sebep olabiliyor.
25 Nisan 2020 / Abidin SARI-ÖZGÜR İFADE
KAYNAKLAR: euronews.com, mediaclick.com, Prof. Dr. Selim Şeker, Sevda Dursun-gercekhayat.com,dw.com

DOĞU TÜRKİSTAN SORUNU DOSYASI /// SUI LEE WEE : Çin, ABD Teknolojisiyle Uygur Türklerini DNA Takibine Aldı


SUI LEE WEE : Çin, ABD Teknolojisiyle Uygur Türklerini DNA Takibine Aldı

25 Şubat 2019

Kişilerin ırkı, etnik kökeni, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi veya diğer inançları, kılık ve kıyafeti, dernek, vakıf ya da sendika üyeliği, sağlığı, cinsel hayatı, ceza mahkûmiyeti ve güvenlik tedbirleriyle ilgili verileri ile biyometrik ve genetik verileri özel nitelikli kişisel veridir. Özel nitelikli kişisel verilerin, ilgilinin açık rızası olmaksızın işlenmesi yasaktır. Kişisel veriler ancak kamu sağlığının korunması, koruyucu hekimlik, tıbbî teşhis, tedavi ve bakım hizmetlerinin yürütülmesi, sağlık hizmetleri ile finansmanının planlanması ve yönetimi amacıyla, sır saklama yükümlülüğü altında bulunan kişiler veya yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından ilgilinin açık rızası aranmaksızın işlenebilir.

Yazar: Sui-Lee Wee, The New York Times, 21 Şubat 2019

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 25 Şubat 2019

BEIJING — Yetkililer ücretsiz bir sağlık kontrolü diyorlar, fakat Uygur asıllı Bay Tahir Imin’in haklı nedenlerle bazı şüpheleri var. Komünist Çinli yetkililer, 38 yaşındaki Müslüman Bay Tahir’in kan örneğini aldılar, yüzünü taradılar, sesini kaydettiler ve parmak izlerini aldılar. Kalbini ve böbreklerini kontrol etme zahmetine ise hiç girmediler ve onun sonuçları görme isteğini de reddettiler. Doğal olarak Bay Imin’in sorma hakkı vardı ve o da bütün bunların nedenini öğrenmek istedi, fakat yetkililerin verdikleri yanıt kısa ve netti:

‘‘Bunu sormaya hakkın yok, eğer daha fazla soru sormak istiyorsan polise gidebilirsin’’

Bay Imin, Çin tarafından uygulanmakta olan gözlem ve baskı mağduru milyonlarca insandan sadece bir tanesidir. Ve Çinli yetkililer bu gözlem ve baskıyı daha da artırmak maksadıyla DNA (Deoksiribo Nükleik Asit – Hücre çekirdeğinde bulunan ve canlılarda bulunan bütün proteinlerin oluşumu esnasında kodlanmış bilgileri içeren kimyasal madde) örnekleri toplamakta ve bunu yapmak maksadıyla da muhtemelen Birleşik Devletler’den kurumsal ve akademik yardım almaktadır.

Çin, büyük çoğunluğu Müslüman etnik bir grup olan ülkedeki Uygurları daha fazla Komünist Partiye tabi hale getirmek istemektedir. Çin, insan hakları gruplarının şiddetle kınadıkları ve Trump yönetiminin yaptırım tehditlerine neden olan ‘‘Yeniden Eğitim’’ adını verdiği kamplarda milyonlarca insanı alıkoymayı bütün tepkilere rağmen sürdürmektedir.

İnsan hakları grupları ve Uygurlu eylemcilere göre, genetik materyal toplamak Çin tarafından yürütülen baskı kampanyasının temel öğelerinden bir tanesidir. İnsan hakları grupları ve Uygurlu eylemciler, Çin tarafından zorla toplanan kapsamlı bir DNA veri tabanının, Çinlileştirme kampanyasına uymaya direnen Uygurları takip ve izleme maksadıyla kullanılabileceğini ifade etmektedirler.

Birleşik Devletler ve bazı diğer ülkelerde emniyet güçleri, şüphelileri yakalamak ve suçları çözmek maksadıyla aile üyelerinden alınan genetik materyali kullanmaktadır. Ülke genelinde DNA örneklerinden oluşan bir veri tabanı oluşturan Çinli yetkililer de Çin’in genetik alanında yürüttüğü çalışmaların, suçla mücadele etmedeki faydalarına dikkat çekmektedirler.

Çin emniyet güçlerinden bilim insanları, DNA alanındaki yeteneklerini artırmak maksadıyla; Massachusetts merkezli Thermo Fisher firması tarafından geliştirilen cihazları kullanmaktadır. Uygurların DNA örneklerini karşılaştırmak maksadıyla da Yale Üniversitesinin önde gelen genetik uzmanlarından Doktor Kenneth Kidd tarafından sağlanan dünyanın dört bir tarafındaki insanlardan alınan genetik materyalleri kullanmaktadırlar.

Thermo Fisher firması Çarşamba günü yaptığı açıklamada; Çinli yetkililerin Uygurları izleme ve takip kampanyası yürüttüğü yerlerin başında gelen Xinjiang’a (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) geliştirdiği ürünlerini artık satmayacağını açıklamıştır. Şirket daha önce The New York Times dergisine verdiği ayrı bir demeçte de genetik araştırmalarda kullanılmak üzere geliştirdiği ürünlerinin nasıl kullanıldığını ortaya çıkarmak için Amerikalı yetkililerle birlikte çalıştıklarını açıklamıştır.

Dr. Kidd, geliştirdikleri ürün ve teknolojinin Çinli yetkililer tarafından nasıl ve ne maksatla kullanıldığını bilmediğini ifade etmektedir. Dr. Kidd, Çinli bilim insanlarının, DNA örnekleri alınan insanların rızalarının alınması yönündeki bilimsel normlara göre hareket ettiklerine inandığını söylemektedir.

Çin tarafından yürütülen kampanya, bilimsel toplum için direkt bir tehdittir ve Çinli yetkililerin uygulamaları, en ileri seviyedeki bilgileri kamuya açık hale getirmektedir. Çin tarafından yürütülen kampanya, kısmen halka açık DNA veri tabanlarına ve çoğu Birleşik Devletler tarafından geliştirilen ticari teknolojiye dayanmaktadır. Fakat Çinli bilim insanları bunun yanı sıra Uygurların DNA örneklerini rızaları dışında alarak bilimsel normları ihlal etmektedirler.

Sincan Uygur Özerk Bölgesinde Amerikan teknolojisinin kullanımını yakın bir şekilde takip eden Ontario Windsor Üniversitesinden öğretim üyesi Mark Munsterhjelm, küresel bilimsel toplumun iş birliğinin bu türden genetik gözlemleri meşrulaştırdığını ifade etmektedir.

Milyonlarca Örnek

Çin resmi haber ajansı Xinhua’ya göre; ülkenin kuzeybatısında bulunan Sincan Uygur Özerk Bölgesinde uygulamaya koyulan programa, 2016 yılından 2017 yılına kadar geçen sürede yaklaşık olarak 36 milyon insan dâhil edilmiştir. Uygurlar ve insan hakları örgütlerine göre Çinli yetkililer; DNA örnekleri, iris tabakası görüntüleri ve diğer kişisel verileri insanları rızaları olmadan zorla toplamıştır. Bölgede yaşayanların bu programa birden fazla kez katılıp katılmadıkları da açık değildir, Sincan Uygur Özerk Bölgesinin nüfusu 24,5 milyondur.

Sincan Uygur Özerk Bölgesi yönetimi yaptığı bir açıklamada; DNA örnekleri topladığına yönelik iddiaları reddetmiş ve yapılanların ücretsiz tıbbi kontrol olduğunu iddia etmiştir. Yetkililerin iddialarına göre bölgeye getirilen DNA makineleri sadece dâhili kullanım maksatlıdır.

Komünist Çin Halk Cumhuriyeti dünyanın en büyük, en güçlü, en uzun süre dayanan ve en acımasız otokrasisidir ve uzun yıllardan beri Sincan Uygur Özerk Bölgesinde sıkı bir kontrol ve baskı politikası uygulamaktadır. Çinli yetkililer son yıllarda Uygur Türklerini, 2013 yılında Tiananmen Meydanında bir kamyon sürücüsünün iki kişiyi ezdiği olay dâhil, Sincan Uygur Özerk Bölgesi ve ülkenin diğer bölgelerinde gerçekleşen terör saldırıları ile suçlamaktadır. Çin Komünist Partisi 2016 yılının sonlarında, Uygur Türkleri ve diğer Müslüman azınlıkları sadık destekçiler haline dönüştürmek için yoğun bir kampanya başlatmıştır. Komünist Çin yönetimi; yoksulluk, geri kalmışlık ve radikal İslam’dan kurtulmanın bir yolu olarak lanse ettiği iş eğitim kamplarında, yüz binlerce Uygur Türkü ve Müslüman azınlığı hapsetmiştir. DNA örnekleri alınması da sürdürülen baskı ve zulüm politikalarını bir adım daha ileriye götürme çabalarından başka bir şey değildir.

En azından bazı olaylarda, insanlar gönüllü olarak genetik materyallerinin alınmasını reddetmiştir. Uygur halkına, polis ve yerel yetkililer tarafından ücretsiz tıbbi kontrollerin bir zorunluluk olduğuna dair mektup ve mesajlar gönderilmiştir. Ülkedeki Uygurların durumunu araştıran Washington Üniversitesinden antropolog Darren Byler, oldukça güçlü bir zorlayıcı unsur olduğunu ve Uygurların çağrılara uymaktan başka bir seçeneklerinin olmadığını ifade etmektedir.

Dr. Kenneth Kidd, Çin Halk Cumhuriyetine ilk kez 1981 yılında gitmiş ve o tarihten itibaren de bu ülkeye ilgi duymaya başlamıştır. Bu nedenle de 2010 yılında masrafları Çinli yetkililer tarafından ödenecek olan bir Beijing daveti aldığında hiç tereddüt etmeden kabul etmiştir.

Dr. Kidd, genetik alanında çok iyi tanınan bir uzmandır. 77 yaşındaki Yale Üniversitesi eski profesörü, DNA kanıtlarının Birleşik Devletler mahkemeleri tarafından daha kabul edilebilir kanıt olması için büyük çabalar harcayan bir bilim insanıdır.

Çinli ev sahiplerinin de emniyet güçleri geçmişleri vardır. Onu ağırlayanlar, Kamu Güvenliği Bakanlığı mensubu Çinli polislerdir. Seyahati esnasında Dr. Kidd, Çin Kamu Güvenliği Bakanlığı Adli Tıp Kurumu başkanı Li Caixia ile tanışır İkilinin arasındaki ilişki derinleşir. Ziyaret sırası kadındadır ve 2014 yılı Aralık ayında Dr. Li Caixia, Doktor. Kidd’in laboratuvarına gider, burada 11 ay kalacaktır. Bu iş ziyareti esnasında bazı DNA örnekleri alır ve Komünist Çin’e geri döner. Doktor Kidd sonradan yaptığı bir açıklamada; ‘‘Ortak bir çalışmanın örneklerini paylaşıyoruz sanmıştım’’ ifadelerini kullanacaktır.

Komünist Çinli yetkililerle iş birliği yapan tek yabancı genetik uzmanı Doktor Kidd değildir. North Texas Üniversitesinden Profesör Bruce Budowle de biyografisinde; Çin Kamu Güvenliği Bakanlığı Adli Tıp Kurumunda akademik bir komitenin üyesi olduğunu ifade etmektedir.

Üniversiteden bir sözcü ise Profesör Budowle’nin, Komünist Çin Halk Cumhuriyeti Kamu Güvenliği Bakanlığındaki pozisyonunun sadece sembolik olduğunu ve Budowle’nin, bakanlığın Adli tıp Kurumunda hiçbir çalışmada yer almadığını açıklar. Üniversite sözcüsü Bay Carlton yaptığı açıklamada; Dr. Budowle ve ekibinin, DNA teknolojisinin etnik veya dini gruplara işkence ve zulüm maksadıyla kullanılmasından nefret ettiklerini dile getirir. Carlton’a göre Budowle ve ekibinin çalışmaları, insanlığa yardım etmek maksadıyla; sadece suç soruşturmaları ve insan kaçakçılığı ile mücadele üzerine yoğunlaşmıştır.

Dr. Kidd’in sağladığı veriler Komünist Çin Halk Cumhuriyetinin DNA projesinin bir parçası haline gelir. Çin Kamu Güvenliği Bakanlığından bazı araştırmacılar, 2014 yılında bilim insanlarının bir etnik grubu diğerinden nasıl ayırabileceklerini ayrıntıları ile açıklayan bir makale yayınlarlar. Makalede örnek olarak; Uygurların Kızılderililerden nasıl ayırt edilebileceği incelenmiştir. Makalenin yazarları yaptıkları çalışmada, Çin’deki Uygurlar ve Dr. Kidd’in Yale Laboratuvarından aldıkları 40 adet DNA örneklerini kullandıklarını ifade etmektedirler.

2013 ve 2017 yıllarında Çin’de yapılan çeşitli patent başvurularında, bakanlık araştırmacıları genetik yapılarının incelenmesiyle insanların etnik kökenlerinin nasıl belirlendiğini açıklarlar. Uygur halkından aldıkları genetik materyalleri diğer etnik gruplardan aldıkları DNA örnekleri ile karşılaştırmışlardır. 2017 yılında yapılan bir patent başvurusunda araştırmacılar, şüphelilerin suç mahallinden alınan DNA örneklerinin, onların coğrafi orijinlerinin belirlenmesine yardımcı olan geliştirdikleri sistemi ayrıntıları ile açıklarlar.

Çin Kamu Bakanlığından araştırmacıların, karşılaştırma maksadıyla kullandıkları yabancı DNA örnekleri, Dr. Kidd’in laboratuvarından alınan DNA örnekleridir. Bunun yanı sıra dünyanın her yerindeki insanlardan alınan, kamuya açık bir katalog olan ‘‘1000 Genomes Project – 1000 Gen Projesi’’ çalışmasından DNA örneklerini de kullanmışlardır.

1000 Genomes Project’in idari komite üyelerinden Paul Flieck, katalog kapsamında sağladıkları bilgilerin herkese açık olduğunu ve DNA örneklerinin nereden geldiğini belirlemek maksadıyla kullanılmasında bir problem olmadığını ifade etmektedir.

Çinli araştırmacılar tarafından elde edilen 2,143 Uygur insanına ait veriler, Dr. Kidd tarafından işletilen ve geçtiğimiz yıla kadar kısmen de olsa Birleşik Devletler Adalet Bakanlığı tarafından fonlanan, online bir arama platformu olan Allele Frequency Database verilerine eklenmiştir. ALFRED olarak bilinen bu veri bankası, dünyanın her yerindeki 700’den fazla halktan alınan DNA verilerini içermektedir.

New York Üniversitesi Tıp Fakültesi medikal etik bölümünün kurucularından Arthur Caplan, bu verilerin paylaşılmasının, Uygurların DNA örneklerini Çinli yetkililere gönüllü olarak verip vermedikleri açık olmadığından, bilimsel normları ihlal ediyor olabileceğini ifade etmektedir. Caplan, onayı alınmadan kimsenin DNA verilerinin veri bankasında paylaşılamayacağının altını çizmektedir. Dr. Caplan açıklamasında; Amerikan bilim insanları arasında, diğer bütün bilim insanlarının da kurallar ve standartları uygulayacağı yönünde safiyane bir inanış ve toyluk olduğunu dile getirmektedir.

Dr. Kidd yaptığı açıklamada, Çin Kamu Güvenliği Bakanlığının patent başvurularında kendisinden alıntı yapmasından memnun olmadığını ve verilerinin insanların veya kurumların onlardan fayda sağlayacak şekilde kullanılmaması gerektiğini ifade etmektedir. Dr. Kidd, Çinli yetkililerin geçmişte yaptıkları ortak çalışmalardan elde ettikleri verileri kullanmış olmaları durumunda, onları durdurmak için yapabileceği çok az şey olduğunu dile getirmektedir. Dr. Kidd ayrıca, Çinliler ile yaptığı ortak çalışmanın, dünyanın her yerindeki emniyet güçleri ve adli tıp kurumları ile yaptığı çalışmalardan hiçbir farkı olmadığını da vurgulamaktadır. Doktor, bütün nüfusun doğru bir resminin çekilmesi için, hükümetlerin sadece hâkim grup değil, azınlıklar hakkındaki verilere de erişim hakkı olduğunu dile getirmektedir.

Makine Öğrenmesi

Dr. Kidd ve Dr. Budowle 2015 yılında Komünist Çin Halk Cumhuriyetinin Xi’an kentinde düzenlenen bir gen konferansında bir konuşma yaparlar. Konuşmalarının altında kısmen de olsa, ürettiği malzemeleri Çin’e sattığı için şiddetle eleştirilen Thermo Fisher ve gen dizileme makineleri imal eden San Diego merkezli Illumina firmalarının imzası bulunmaktadır. Illumina firması bugüne kadar bu konu hakkında yorum yapmaktan sürekli kaçınmıştır.

Bir araştırma firması olan CCID (China Electronic Information Industry Development) verilerine göre; Komünist Çin, sağlık ve araştırma alanındaki çalışmalarını sürekli olarak artırmaktadır. 2017 yılında gen dizileme ve diğer teknolojilerin Çin pazarındaki pazar payı 1 milyar dolara çıkmıştır ve önümüzdeki beş yıl içinde de iki katına çıkması beklenmektedir. Fakat Çin pazarı, oldukça gevşek bir şekilde yönetilmektedir ve bu tür donanımın nerelere gittiği ve nasıl kullanıldığı açık değildir.

Thermo Fisher firması, bilim insanlarına bir insanın etnik kökenini ortaya çıkaran ve özellikle hassas olduğu hastalıkları belirleyen laboratuvar aletleri, adli DNA test kitleri ve DNA haritalama makinelerini satmaktadır. Thermo Fisher firması, 2017 yıllık raporuna göre; firma 20,9 milyar dolarlık gelirinin %10’unu Komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nden elde etmektedir. Raporda, firmanın bugüne kadar gerçekleştirdiği en büyük başarısının Çin pazarına girmek olduğu da dile getirilmektedir. Kamu Güvenliği Bakanlığı tarafından yapılan patent başvurularına bakılırsa, Çin Halk Cumhuriyeti Thermo Fisher firmasının imal ettiği makineleri halkının gen haritasını oluşturmak maksadıyla kullanmaktadır.

Thermo Fisher firması ürettiği makineleri, Uygur halkına karşı sürdürülen kontrol altına alma kampanyasının en yoğun olarak yürütüldüğü Sincan Uygur Özerk Bölgesi yetkililerine de direkt olarak satmaktadır. Sincan Uygur Özerk Bölgesinden yetkililer ise buğuna kadar yaptıkları açıklamalarda, Thermo Fisher imali makinelerin suç davalarında DNA muayeneleri için önemli olduklarını ve Çin toprakları içinde benzerlerinin olmadığını ifade etmektedirler.

Çin Kamu Güvenliği Bakanlığından bir araştırmacı, 2013 yılı Şubat ayında, Thermo Fisher ve bazı diğer şirketlerin imal ettikleri makinelerin; Han, Uygur ve Tibet halklarının DNA örneklerinin alınmasında kullandığını ifade etmiştir. Araştırmacılar, terör olayları giderek karmaşıklaştığından, DNA örneklerini ayırt etmenin terörizme karşı yürütülen mücadelede çok gerekli olduğunu ileri sürmektedirler.

Araştırmacılar, bazıları polis tarafından kendilerine verilenler olmak üzere, toplam 95 Uygur vatandaşının DNA örneklerini elde ettiklerini ifade etmişlerdir. Araştırmacıların iddialarına göre, diğer DNA örnekleri kendilerine Uygur vatandaşları tarafından gönüllü olarak verilmiştir.

Thermo Fisher şirketi, Florida Cumhuriyet Partisi Senatörü Marco Rubio ve Ticaret Bakanlığından, Amerikan şirketlerinin Çin Halk Cumhuriyetine insanları gözetleme ve izleme maksadıyla kullanılan makineleri satmasının yasaklanmasını talep eden, diğer senatörler tarafından ağır bir dille eleştirilmektedir.

Geçtiğimiz günlerde Thermo Fisher tarafından yapılan bir açıklamada, şirketin değerleri, etik ahlakı ve politikaları ile uyumlu olarak, Sincan Uygur Özerk Bölgesine artık gen araştırmalarında kullanılan makinelerin satılmayacağı açıklanmıştır. Firma tarafından yapılan açıklamada; bilime hizmet eden bir dünya lideri olarak Thermo Fisher firmasının ürün ve hizmetlerinin, müşteriler tarafından nasıl ve hangi maksatlarla kullanıldığına önem verildiğinin altı çizilmiştir.

İnsan haklarını koruma grupları Thermo Fisher firmasının bu hamlesini övmüş, fakat yine de Çin topraklarına akan donanım ve bilginin, yetkililerin bunları başka yerlere gönderme olasılığı göz önüne alındığında, çok daha iyi izlenmesi gerekliliğinin altını çizmişlerdir.

Çin İnsan Hakları İzleme Direktörü Sophie Richardson yaptığı açıklamada, atılan adımın çok önemli olduğunu, bu yaklaşımın Çin’e ve özellikle de Sincan Uygur Özerk Bölgesine yapılan bütün ticari satışlarda geçerli olması ve bütün ticari şirketlerin aynı şekilde davranması yönünde umutlu olduğunu ifade etmiştir.

Amerikalı kanun yapıcılar ve yetkililer, Sincan Uygur Özerk Bölgesindeki durumu kaygıyla izlemektedir. Trump yönetimi, Uygur halkına yönelik uygulamaları nedeniyle Çinli yetkililer ve şirketlere yaptırım uygulanmasını değerlendirmektedir.

Çin ve özellikle Sincan Uygur Özerk Bölgesi tarafından uygulanan izleme kampanyası, Tahir Hamut gibi insanların cesaretlerini kırmıştır. Sincan Uygur Özerk Bölgesi Urumçi (Çin’in kuzeybatısında yer alan, Doğu Türkistan adıyla da bilinen, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti) kenti polisi, 2017 yılı Mayıs ayında 49 yaşındaki Uygur vatandaşının kan örneğini almış, parmak izlerini kaydetmiş, ses kaydı ve yüz taramasını yapmıştır. Bir ay sonra yeniden çağrılan Uygur asıllı Tahir Hamut’a, kendisine ücretsiz bir sağlık kontrolü yapıldığı söylenmiştir.

Artık Virginia’da yaşayan film yapımcısı Bay Hamut, örnek alınma bekleme kuyruğunda 20-40 kadar Uygur kökenli insanı beklerken gördüğünü ifade etmektedir. Tahmut, korkudan dehşete düşmüş insanların, gönüllü olarak DNA örneklerinin alınmasına rıza göstermesinin gerçekten saçma olduğunun altını çizmektedir.

Bay Tahmut sözlerini; ‘‘Böyle bir durumda, bu kadar baskı altındayken ve ölüm tehlikesi ile burun burunayken, hiç kimse bilimsel bir araştırma için kan örneklerinin alınmasına gönüllü olarak rıza göstermez. Bu akıl almaz bir durumdur’’ ifadeleriyle bitirmektedir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz. Yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşler The New York Times ve yazar Sayın Sui-Lee Wee’ye aittir.

SİBER SAVAŞ DOSYASI /// Burak İĞLİKÇİ : Siber Savaşlar


Burak İĞLİKÇİ : Siber Savaşlar

E-posta: burakiglikci

16 Haziran 2020

Teknoloji insanoğlunun ilerlemesinde önemli bir itici güç olduğu bilinmektedir.

Teknolojideki bu gelişmeler ekonomi, sağlık, spor gibi birbirinden farklı alanların yanında, devletlerin mücadeleleri sonucu ortaya çıkan savaşlarda da kullanılmıştır.

Teknoloji ya yeni bir savaş yöntemini doğurmuş veya var olan savaş algısında bir değişikliğe sebep olmuştur.

Savaşlar da teknolojik ilerlemenin ivmelenmesine sebep olmuş, her iki alan birbirini beslemiştir. Teknolojik gelişmeler sonucunda savaşların etki alanı kinetikten analog’a ve analog’tan sayısala dönüşmektedir.

Sayısala dönüşen savaşlar yepyeni bir alanda yapılmaya başlanmıştır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun Siber güvenlik danışmanı Isaac Ben-Israel Siber savaşlar konvansiyonel savaşlardaki gibi etki verebilecek güçtedir.

Bir ülkeyi vurmak istiyorsanız o ülkenin enerji ve su kaynaklarına karşı siber ataklar düzenlemek gerekmektedir.

Siber teknoloji bunu tek kurşun kullanmadan yapabilme yeteneğine sahiptir,demektedir. Üstelik neredeyse bütün ülkelerin enerji, su kaynakları, medikal ve finansal yapıları özel şirketler tarafından işletilmektedir.

Dolayısıyla tek bir elden bu yapıların güvenliğini sağlamak mümkün olmamaktadır. Konvansiyonel Savaş, iki veya daha fazla devletin veya koalisyonun, açık bir çatışmada, geleneksel silah sistemlerini ve savaş taktiklerini uygulayarak icra ettikleri savaş şeklidir.

Siber ortam kara, deniz, hava ve uzaydan sonra 5.nci savaş alanı olarak belirlenmiştir. Yeni milenyum ile internet hayatımızın çok önemli bir parçası olmuştur.

E-ticaret, e-posta, e-devlet gibi "E-"(elektronik) önekine sahip kavramlar ile İnternet ile beraber hayatımıza bir anda giren kavramlardır. İnterneti etkin olarak kullandığımız on, onbeş sene gibi bir süre zarfında içerisinde "Siber" kelimesi geçen birçok yeni kavram daha ortaya çıkmıştır.

Siber uzay, siber silah, siber güvenlik, siber casusluk siber savaş gibi. Siber uzayı ve içindeki varlıkları korumak için yürütülen harekatların geneline verilen isimdir.

Siber saldırı girişimlerine düşman olarak belirlenen hedefe saldırıda bulunmak, karşı savunma yapmak, hedefteki siber uzay’da istihbarat verileri toplamak siber savaş faaliyetlerini oluşturmaktadır.

Siber savaşların ana hedefi ülkelerin güvenlik, sağlık, enerji, ulaşım, haberleşme, su, bankacılık, kamu hizmetleri gibi kritik sektörlerinin bilgi sistem altyapılarıdır.

Örnek vermek gerekir ise siber casusluğa wikileaks belgeleri sosyal medyada hızla yayılmıştı.

2000 yılı itibariyle girilen çağa uzay çağı denildi. Bu çağ aslında uzay çağı değil bir elektronik çağıydı.

Ve bunun yanında Bilgi casusluğu savaşları da gelmişti. Dünya genelinde bazı veya bir çok ülkede zaman, zaman elektronik destekli siber saldırılar yapılmaya başlandı.

Askeri teknolojiyle önce insansız hava araçları ürettiler. Ve ardından da karşıt hava aracı olarak Android Droneler yapıldı. Siber saldırıyı dünya genelinde ilk önce ABD ve Rusya uygulamaya koydu. Ardından Çin, Mısır ve İngiltere geldi.

Siber tekniğin yanında HAARP teknolojisini kullandılar. İlk önce elektronik, HAARP ile doğaya müdahale ettiler. Ve ediliyor da orası ayrı yazı konusu ona da değineceğim. ABD, Rusya’ya karşı, Rusya’da ABD ye karşı kıyasıya bir siber savaş başladı.

Kasırga,fırtına, tsunami ve mevsiminde olmayan tuhaf doğa olayları. Bu saldırılar,Türkiye’ye de uzandı.

Gölcük ve Van depremleri sonucunda yüzlerce ölü ve yaralı ki, bu depremler olmadan bir kaç yıl önce bunların yapılacağına dair Hollywood yapımı filmlerde ülkeler belirtilerek tüyolar verilmişti.

Türkiye, siber saldırılarda adete bir deneme tahtası olmuş,hükümetler ve politikacılar hiçbir önlem almamış ve uyarıda bulunan bilgi verenleri hayalperestlikle suçlayıp alay etmişlerdi.

Zaman, zaman Türkiye de yüksek çapta,elektrik kesintisi,trafik, demiryolu ,havayolu sinyalizasyonlarının kesilmesi,bağlantılarının kopması,cep telefonu ve internet ağlarının çökmesi gibi onlarca vaka meydana gelmekte.

Siber savaş her alanda aktif ceplerimizde ki akıllı telefonlarımız dahi hackerler tarafından sızılarak, telefon bilgilerimizi ve kredi kartı banka bilgilerimizi elde edebilirler.

Güvenmediğiniz linkleri tıklamayın. Siz teknolojiyi sevmeye devam edin, çünkü sevdiğiniz teknoloji sizi bir denek olarak kullanmayı çok seviyor.

Siz yeryüzü insanları her yönden kullanılmayı çok seviyorsunuz. Bunu siz istediniz biz sadece teklif ettik sistem her koşulda ve şartta insanları sömürüp kullanıyor.

Küresel şeytanlar her alanda aktifler. Bizlerde gelişmeleri yakından takipteyiz.

Kaynak: Siber Savaşlar – Burak İĞLİKÇİ

DUYURU : MK ULTRA MAĞDURLARI İÇİN HAZIRLADIĞIMIZ WEB SİTESİNDEN TÜM GELİŞMELERİ VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİNİ TAKİP EDEBİLİRSİNİZ !


WEB SİTE LİNKİ : http://www.ozelburoistihbarat.com

MK ULTRA MAĞDURLARI İÇİN HAZIRLADIĞIMIZ WEB SİTESİNDEN TÜM GELİŞMELERİ VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİNİ TAKİP EDEBİLİRSİNİZ !

Değerli Arkadaşlar,

Aşağıdaki belirtiler sizde de mevcutsa lütfen gecikmeden bize başvurun, sorununuzun çözümü için neler yapılacağı konusunda size detaylı bilgi verelim.

Unutmayın !!

ÇÖZÜMSÜZSENİZ ÇÖZÜM SİZSİNİZ !!!

Size kendinizden başka kimse gerektiği şekilde yardım edemez, hatta aileniz bile !!!

Bize başvurursanız size nasıl mücadele edebileceğinizi, tarafınıza yönelik yapılan kontrolün nasıl tespit edileceğini, kimlere yada nereye müracaat etmeniz gerektiğini, ve çözüm önerilerimizi anlatacağız ve mücadelenizde yanınızda duracağız.

ARTIK YALNIZ DEĞİLSİNİZ !!

Ama öncelikle tavsiyemiz, durumunuzun PSİKOLOJİK OLUP OLMADIĞININ TESPİTİ VE 3. KİŞİLERE DE KANITLANMASI İÇİN mutlaka tam teşekküllü bir Psikiyatri Hastanesinden AKIL SAĞLIĞINIZIN YERİNDE OLDUĞUNA dair bir RAPOR almanızdır.

Çünkü mücadele sürecinde yeri geldiğinde Resmi Mercilerden de yardım alınması gerekecektir. Bu nedenle Resmi Mercilere sunacağınız bu rapor, başvurunuzun ciddiyetini artırıcı bir etken olacaktır. Eğer bu konuda yardım isterseniz sizi tam teşekküllü bir Psikiyatri Servisi’ne yönlendirebiliriz. Psikiyatrik Kontrol’den geçmeniz sizin hasta olduğunuz anlamına gelmez !!! Bunu aklınızdan hiçbir zaman çıkarmayın !!! Tam tersine akıl sağlığınızın yerinde olduğunu ispat etmemiz için güçlü bir resmi delil olacaktır. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, psikiyatrik kontrole girdiğinizde görevli Psikiyatrist’e tüm yaşadıklarınızı olduğu gibi aktarmaktır. Hiçbir detayı atlamadan gerek zihninizdeki sesleri, gerekse vücudunuzdaki anormallikleri ve diğer aklınıza gelen belirtileri tüm objektifliğiyle doktora anlatmanız, hakkınızdaki teşhisi daha da kolaylaştıracaktır.

Rapor elinizde olduktan sonra durumunuzun Resmi Güvenlik Kurumları bakımından tespiti için yani hakkınızda yürütülen bir TEKNİK TAKİP olup olmadığının anlaşılması için CUMHURİYET SAVCILIKLARI’na başvuru yapabilirsiniz. Başvuru esnasında elinizde PSİKİYATRİK RAPORUNUZ olursa SAVCILIK MAKAMI şikayetinizi daha ciddiye alır ve gerekli prosedürleri hemen başlatır.

Değerli Arkadaşlar,

Resmi başvuru için mutlaka profesyonel olarak hazırlanmış bir DİLEKÇE’niz olması gerekiyor. Arkadaşınıza özlem mektubu gibi özensiz yazılan dilekçeler Savcılık Makamı tarafından ciddiye alınmaz ve hazırlığınız boşa gider. Bu nedenle bizim tavsiyemiz mutlaka bir Hukuk Bürosundan yada tanıdığınız MK ULTRA konusunu bilen bir Avukat’tan profesyonel yardım almanızdır. Böyle bir yardımın size maliyeti 1,500-2,000 TL civarındadır. Eğer Avukatınız tanıdıksa bu tutar 1,000 TL’ye de inebilir.

Ancak, tanıdığınız bir Avukat yoksa bu konuda size uygun bir Avukat temin ederek Dilekçenizi sadece 1000 TL’lik bir ücret ile hazırlanmasını sağlayabiliriz.

Dilekçeniz hazırlandıktan sonra size 2 adet DVD ile birlikte kargo aracılığı ile adresinize gönderilmektedir. Siz DVD içerisinde yer alan ŞİKAYET DİLEKÇE’nizin yazıcıdan çıktısını alarak imzalamanız gereken yeri imzaladıktan sonra ister bulunduğunuz bölgede ki Nöbetçi Cumhuriyet Savcılığı’na isterseniz başka bir il’de ki Savcılığa giderek dilekçenizi teslim edip prosedürü başlatabilirsiniz. Dilekçeniz teslim edildikten sonra dosyanız açılarak Savcılık kanalı ile Resmi Güvenlik Kurumlarına (EMNİYET İSTİHBARAT DAİRESİ, JANDARMA İSTİHBARAT BAŞKANLIĞI VE MİLLİ İSTİHBARAT TEŞKİLATI) hakkınızda bir teknik takip kararı olup olmadığı resmi olarak sorulacak ve gelen cevap tarafınıza bildirilecektir.

Eğer taciz takibini yurt dışında yaşadıysanız yine aynı şekilde Savcılık kanalı ile başvurunuzu ilgili ülkenin İstihbarat Servisleri dikkatine sordurabilirsiniz. Bu konuda yapacağınız başvuru Dış İşleri Bakanlığı aracılığı ile ilgili ülkenin Savunma Bakanlığı’na sorulacak ve verilen cevap aynı şekilde başvuru sahibine iletilecektir.

Bizim tavsiyemize göre tüm mağdur olanlar yada olduğunu iddia edenlerin mutlaka RESMİ ŞİKAYET BAŞVURUSUNU yapmalarıdır. En azından tarafınıza yönelik bir elektro manyetik taciz takibi varsa bu şekilde hayati güvenliğinizi resmi olarak kayıt altına almış olacaksınız. Tabi ki karar sizlerindir.

TELEGRAM saldırısı neticesinde “hedef kişi”de meydana gelen etkilerin bazılarını –literatüre geçtiği hâliyle- şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Bir sebebi olmadığı hâlde, kulaklarda sürekli çınlama.

2. Fizikî ve ruhî bir sebeb yok iken, elektrik çarpmasına benzer bir duyguyla âniden uykudan uyanma.

3. Uyarıcı bir madde kullanılmadığı hâlde, gece yatarken uzun süre güçlü bir uyanıklık hâli hissetme.

4. Vücutta, özellikle kol ve bacaklarda iğne batmasına benzer acı ve yanmalar.

5. Vücutta, özellikle kol, bacak ve parmaklarda âni kramplar ve sık sık kas atmasına benzer titremelerin olması.

6. Vücutta, özellikle yüz ve kasıklarda şiddetli kaşıntılar.

7. Dinlenme hâlinde olunduğu hâlde, âni kalb çarpıntısı ve stres duygusu.

8. Bilinir bir sebeb yokken vücut sıcaklığında âni yükselme ve âni terleme hâli.

9. Yorgun olunmadığı hâlde, vücuda âni bir yorgunluk ve hâlsizliğin çökmesi.

10. Baş ve vücudun çeşitli bölgelerinde âniden başlayan ve âniden biten ağrılar.

11. Kafada tansiyon yüksekliğine benzeyen bir şişkinlik ve saç derisinde yanma hissi.

12. Aşırı unutkanlık; düşünülen bir şeyin zihinden âniden silindiği veya düşüncelerin aktığı hissi.

13. Cinsî organda titremeler ve sebebsiz ereksiyon veya orgazm.

14. Sebebsiz olarak, aşırı heyecanlanma, sinirlenme, üzüntü, ümitsizlik gibi duygular, sıradan olaylara aşırı tepkiler verme.

15. Gözler kapatıldığında, hattâ açıkken, gözün önünde üç buudlu resimler canlanması.

16. Şuursuz olarak sürekli zihinde birşeyleri tekrarlama.

17. Kafa içinde nereden geldiği belli olmayan ses veya gürültüler duyma.

18. Görülen ve duyulan herşeyin sanki birileri tarafından izlendiği ve zihnin okunduğu duygusuna kapılma.

19. Bulunulan herhangi bir yerde, sık sık, cisimlerin ısı değişimlerinde çıkardığı seslere benzeyen çıtlama sesleri duyma.

20. Kol saati ve benzeri şahsî cihazlarda bulunan pillerin, normal ömürlerinden daha kısa bir sürede bitmesi.

21. Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları.

22. Duyulan sesin yönü, şiddeti ve muhtevâsının değişmesi.

23. Göz kapaklarının denetlenerek, konuşmanın bozulması.

24. Zahmetli işler sırasında omuzlar ve kollar zorlanarak kazalara sebeb olma. Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma. Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme.

25. Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.

26. Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar.

27. El hareketlerinin kontrol edilmesi.

28. Düşüncelerin okunması yahud dışarıdan düşünce nakledilmesi.

29. Rüyaların kontrol ve manipüle edilmesi.

30. Hareket eden hayalî görüntüler görülmesi.

31. Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması.

32. Sürekli kulak çınlaması.

33. Çene ve dişlerin sebeb yokken titremesi.

34. Sindirim sistemi ile alâkalı olarak, bağırsak hareketlerinin kontrol altına alınması.

MK ULTRA PROJESİ : ARAŞTIRMACI YAZAR Ali Selman Demirbağ ZİHİN KONTROLÜ PROJESİNİ ANLATIYOR !!


ARAŞTIRMACI YAZAR Ali Selman Demirbağ ZİHİN KONTROLÜ PROJESİNİ ANLATIYOR !!

Ali Selman Demirbağ kimdir, nerelidir, kaç yaşındadır, ne iş yapıyor, uzmanlık alanı nedir? İşte Ali Selman Demirbağ biyografisi:

Google Haberlere Abone ol

14 Mayıs 2020 00:48 Son Güncelleme: 14 Mayıs 2020 00:56

Ali Selman Demirbağ kimdir, nerelidir, kaç yaşındadır, uzmanlık alanı nedir, ne mezunudur? Son dönemlerde televizyon ekranlarında ve bazı dergilerde röportajları yayınlanan Ali Selman Demirbağ, merak edilen isimler arasında yer alıyor. İşte Ali Selman Demirbağ biyografisi:

39 yaşında olan Ali Selman Demirbağ, Kütahya’da dünyaya geldi. Biyomedikal uzmanıdır.

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde biyomedikal cihazlar üzerine eğitim gördü ve yine İzmir’de uzun yıllar biyomedikal cihaz teknikeri olarak çalıştı.

2012 yılı içerisinde (Hakan Yılmaz Çebi ile birlikte) Anatolia Yayınları arasından ilk eseri “BEYNİMDEKİ YABANCI –Kuantum Evreninde Elektromanyetik Beyin Kontrol-”, Profil Yayınları arasından ise bir grub yazarla birlikte hazırladığı “ZİHİN KONTROL OPERASYONLARI” adlı ikinci eseri çıktı.

Ali Selman Demirbağ’ın 15 Kasım 2012 tarihinde Baran Dergisi’ne verdiği bir röportajını sizler için paylaşıyoruz:

– İlk olarak, uzuvların beyin tarafından kontrol edilmesini sağlamakta aracı vazifesi gören sinir sisteminin çalışmasından bahsedelim ki, bundan sonra söyleyeceklerimiz havada kalmasın.

– Bizim vücud sistemimiz elektrikle çalışır. Kalbimizdeki kas hareketleri elektrikî uyarımlarla çalışır, kol kaslarımız elektirikî uyarımlarla çalışır… Beynimiz bu elektrik sinyallerini üretir ve sinir sistemi vasıtasıyla iletir. Bizim hücrelerimiz tıpkı pillerde olduğu gibi kimyevî enerjiyi elektrik enerjisine çevirir. Zihnin çalışması, kan deveranı, uzuvların hareketleri, kasların kontrolü hep bu elektrik sinyalleriyle gerçekleşir. Elektrikle çalışmamız ve elektriğin olduğu her yerde elektromanyetik bir alan olması hasebiyle aynı zamanda da elektromanyetik canlılarızdır. Bu sebeble elektrikle etkileşimimiz söz konusudur, meselâ elektriğe tutulduğumuzda kaslarımızın tamamı kasılır ve kendimizi kurtaramayız. Elektromanyetik alana gelecek olursak, bu da bizim auramızdır, bizim bedenimizin dışına kadar sarkan elektromanyetik alanımız, ezoterik tabirle auramızdır.

– Kirlian fotoğrafçılığında görülen o hâle, değil mi?

Aynen öyle, o hâle bizim elektromanyetik alanımızı ifade eder. Bütün canlı varlıklarda bu şekildedir; kiminde daha az, kiminde daha yüksek. Meselâ bitkilerde yapraklarının etrafında çok dar bir seviyededir, hemen sathında-yüzeyindedir. Çünkü bitkilerde hareket çok azdır… Zihnî ve fiilî hareket arttıkça bu hâle yâni manyetik alan genişlemekte, hareket azaldıkça daralmaktadır. Bu enerji türü, kötü düşünce sahiblerinde negatif, iyi düşünce sahiblerindeyse pozitif ve daha güçlü durumdadır.

– Peki, bu frekanslar ölçülerek insan beynine müdahale edilebilir mi? Edilebilirse hangi teknik kullanılarak nasıl müdahale edilir?

– Bizim her algımızın bir frekansı var, gözümüzün gördüğü ışığı algıladığı bir frekans aralığı var, kulağımızın işittiği bir frekans aralığı var.

– Bu idrak kuvvetlerinin, müşahede ettiklerini beyne iletmelerinin de ayrıca frekansları var değil mi?

– Tabiî, göz, burun, kulak, dil ve derimiz aslında aynı zamanda birer transmitter yâni dönüştürücüdür. Müşahede ettiği imaj, ses, koku, tat ve dokunma duyularını beynin idrak edeceği cinsten elektrik sinyallerine dönüştürür. Ayrıca bizim beş duyu haricinde hissettiğimiz bazı şeyler vardır. Meselâ ardımızdan biri geçse, bir kedi geçse, duymasak da onun oradan geçtiğini hissederiz. Yani idrak kuvvetlerimizle direkt olarak müşahede edemesek de, tıpkı elektromanyetik bir yayınımız olduğu gibi, diğer canlıların elektromanyetik alanlarını da hissederiz. Beşerî sevgi ve aşk gibi hususlar da buna tâbidir. Bunu vücudumuz hormonlar vasıtasıyla kendisi üretir. Daha evvel de bahsettiğimiz üzere, kimyevî enerjilerden üretilen elektrik enerjisinin diğer insanlarla olan etkileşimi uyum ve uyumsuzluk gibi durumların temel kaynağı durumundadır. Aynı zamanda duygu, düşünce yâni ruh hâlimizi belirleyen temel faktör de bu enerjilerdir.

– Yâni bizim beş idrak kuvvetimizin idrak edemediklerini de müşahede ediyor ve buna göre davranıyoruz.

– Aynen bu şekilde ve bu bizlerin metafizik canlılar olduğumuzun da delilidir.

– Göz örneğinden gidecek olursak; göze gelen bir imaj, göz bu imajı beynin idrak edeceği bir sinyale çevirerek beyne iletiyor. Peki bu irtibata müdahale etmek, bu irtibatı manipüle etmek mümkün müdür?

– Müdahale edilebilir. Hattâ en basitinden başlayalım, meselâ gözün aldanması… Perspektif farkları sebebiyle aynı buudtaki cisimlerin buudlarının farklı gibi idrak edilmesi… Bundan başka gözün çevirerek beyne ilettiği sinyalin frekansını yakalayıp, o sinyalde frekans gönderdiğinizde beyin bunu direkt olarak bir görüntü olarak algılar ve bu frekansı beynin arka kısmında bulanan karanlık odada imaja çevirerek, kendisi için hakikat hâline getirir. Bu bahsettiğimiz manipülasyon aynı şekilde kulak, burun, dil ve deri için de geçerlidir. Görüntü, ses, tad, koku ve dokunma hissi oluşturup bu yöntemle beyne iletebilirsiniz. Beyne ilettiğiniz gibi aynı zamanda beyinden uzuvlara giden sinyallerin frekanslarını taklid ederek uzuvları da manipüle edebilirsiniz; dilediğiniz hareketleri yaptırtabilir, solunum, dolaşım ve boşaltımı düzenleyebilir, hormonları kontrol edebilirsiniz. Beynin sinyallerini taklid edebilir ve bunu hedefe iletebilirseniz, tüm bunları pekâlâ yapabilirsiniz.

– Telegram ile alâkalı olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserinde anlattıklarına bakacak olursak, karşılıklı diyalog, müdahale ve manipülasyonlar son derece ânlık olarak cereyan ediyor. Telegramcıların bir monitör ve klavye başında bu işi yapmadıkları aşikâr. Peki ne kullanıyorlar? Meselâ oyunlar için beyin aktivitelerini okuyan, problarla bezeli, tıpkı Roma İmparatorlarının başlarına taktıkları zeytin dallarının şeklini andıran cihazlar var, Telegram’da bunlar mı kullanılmaktadır? Yâni acaba cihaz, iki zihin arasında köprü vazifesinde midir?

– Şimdi Telegram gibi bir sürecin öncelikle başlangıcına bakmak lâzım. Başlangıcında hipnoz ve bu hipnozla beraber şartlandırma yapılması gerekmektedir. Bunun için de o kişiyi ya kaçırmak, yahud esaret altında tutmak gerekir.

– Kıstırılmış olması gerekiyor yani.

Evet, kıstırılmış olması gerekiyor. Telegram zaten bilindiği üzere ferdî bir zihin kontrol tekniğidir. Telegram’ın başlangıcında kontrol edilecek olan beynin hazırlanması süreci vardır. Sürekli bir video izlettirilerek, fasılalar hâlinde göz önünde flaş çakılarak, ısrarlı telkinlerle bu hazırlık yapılabilir.

– Yahud şok veyahut şiddetli bir travma üzerine de yapılabilir mi?

– Zaten bu yöntemlerle yapılmak istenen de bir nev’i travma… Travma şuuraltını savunmasız bir şekilde ortaya çıkartır. Bu esnada yapılacak telkinlerle beyin hazırlanır. Ferdî planda hadise böyle iken umumî planda da meselâ subliminal yâni şuuraltı mesajlar vasıtasıyla birçok şey insanlara kanıksatılıyor. Telegram’daysa bu uygulama ferdî olarak ve çok daha şiddetli bir şekilde yapılır ve bu sayede beyin Telegram’a açılmış hâle gelir.

– Her insanının tıpkı parmak izi gibi kendisine has bir beyin frekansı olduğunu söyleyebilir miyiz?

– Aslında bu frekanslar çok dar bir aralıkta çalışıyor olmalarına rağmen her insanda farklılık arz etmektedir. Bu frekansları belirleyen temel faktörleri sayacak olursak; DNA yapısı, çevre faktörleri ve kültür olarak ifade edebiliriz. Kültür, binlerce yıllık birikimin DNA’ya işlenmesidir aynı zamanda.

– Az önce söylemiş olduğunuz bir husus vardı, iki kişinin frekanslarının birbirini tutması, aynı kültürden insanların birbirlerine daha yakın hissetmeleri de bu sebeble midir?

– Aynı kültürden gelen insanların elektromanyetik alanları benzerlik gösterir. Hattâ kültür beynin kürelerinden hangisinin daha fazla çalışacağında bile belirleyici sebebtir. Mesele biz Türklerde beynin sağ yarım küresi daha fazla çalışır; daha hislidir, merhametlidir. Sol yarım küreyse daha akılcıdır. Bu daha çok Batılılarda görülür.

– Telegram yönteminde kullanılan tekniği biraz daha açacak olursak, bu cihazın menzili nedir, ne kullanılır, hangi cihazlar vasıtasıyla bu iş yapılır?

– Bu cihazın ilk olarak beyni taraması için aynı bina içinde veyahud hemen yakınında olması şartı vardır. Başlangıçta kıstırılmış hedefin beyni inanılmaz bir sinyal bombardımanına tutulur, beyin sun’i sinyalleri bu sâyede kanıksar. Bu şekilde düzenlenen beyin artık ne zaman frekanslar vasıtasıyla tetiklense, erişime açık hâle gelir.

– Bu bir görüntü, ses, koku, tad olabilir, aynı şekilde karşı taraftan da alınabilir…

– Her şey olabilir; duygu, düşünce ve fikir de olabilir, birden deride yanma hissi de olabilir, bunu sinyallerle iletilen telkinleri vasıtasıyla beyin oluşturur. Ama o sinyali yakalamanız ve beyni hazırlamanız buradaki en önemli kriterlerdir.

– Salih Mirzabeyoğlu’na uygulanan Telegram, cezaevinde başlıyor, mahkemede, hastahânede, yolda devam ediyor. Diğer kişilerdeki benzer Telegram uygulamalarına bakacak olursak uluslararası seyahatlerde bile devam ettiğini görüyoruz. Bu işin menzili ne kadardır?

– İlk olarak beynin hazırlanması hususunda yakında olmak şart, bu hazırlıktan sonra nerede olunursa olunsun, menzil diye bir durum yok.

Bugün meselâ diğer bir çalışmadan bahsedelim. Bu tekniği ferdî olmaktan çıkarıp umumî hâle getirmeleriyle alâkalı yaptıkları çalışmalara da bakalım. Bugün Amerika bütün dünyaya tek bir kültür empoze etmeye çalışıyor. Bir ortak kültür meydana getirebilirse, gerek subliminal yâni şuuraltı mesajlar, gerekse telkinle daha tesirli olmayı amaçlıyor. Mesela “oh my god” ifadesi; Hollywood sineması vasıtasıyla bütün bir dünyaya empoze edilmeye çalışılıyor. Bu ifadenin bir Çinli, Hindli, İngiliz ve Amerikalı tarafından aynı hâdiseye karşı telaffuz edilmesi hâlinde, bütün bu beyinlerde aynı bölgedeki aynı nöron, aynı şekilde ateşleniyor.

Bunu yalnız sinema vasıtasıyla da değil, gıdalarla da yapıyorlar. Organlarımızın frekansları arasındaki farklılıkları en aza indirmeyi plânlıyorlar ki, yapılacak telkinlere açık hâle global olarak gelinebilsin.

– Başta saymış olduğunuz DNA ve kültür gibi faktörleri de globalleştiriyorlar.

– Benzeştirme hâdisesi, artık zaten birbirimize benzemiş vaziyetteyiz. Dış görüntüden ziyâde tepkilerimiz de benzeşmeye başladı. Beyinlerimizin çalışmalarının benzeşmesi isteniyor ki frekans aralığı daralsın. Frekans aralığı daralırsa yollayacağınız frekansın aralığı daralır. Hatta bazı frekansları teke indirebilirlerse umumî mânâda işleri daha da kolaylaşacak.

– O zaman subliminalden ve telkinden tasarruf etmiş olacaklar.

– Telegram’a dönecek olursak, bahsettiğimiz gibi düzenlenmiş bir beyne yakın mesafeden gönderilen tetikleyici sinyalle beyin sizin ileteceğiniz sinyalleri hakikat gibi kabullenmeye hazır hâle geliyor. Şimdi sizin benim sesimi işitmemeniz mümkün mü? Ancak sağır olmanız gerekir. Bu cihaz marifeti de böyle, tetiklenmesi ânından itibaren beynin gelen sinyalleri tanımaması mümkün değil…

– Telegram’da hattâ sağır olsa bile ses işitebilir değil mi?

– Aynen öyle, çünkü Telegram sinyalleri işitme organlarını değil, beynin ilgili alıcı mahâllini hedef alarak yayın yapar. Hatta bugün tıbbî bakımdan çalışmalar da var. Kulağı hiç duymayanlar için yapılmış bir cihaz vasıtasıyla algılanan sesler beyne iletiliyor. Bu kulağı az işitenlerin kullandıkları cihazlarla karıştırılmasın, hiç işitmeyen biri için, bant genişliğinde yapıştırılan bir cihaz bu… Aynı zamanda körler için de çeşitli cihazlar yapıldı, kamera görüntüsü yine bu teknikle beyne aktarılıyor ve görme organı olan göze sahib olmayan kimselerde bile görme kuvvesi çalıştırılabiliyor.

– Telegram işkencesinin birisine yapıldığı ve bu yayının nereden yaptığı isbat ve tesbit edilebilir mi?

– Telegram’ın isbat edilmesi için öncelikle bu çalışmayı yapan kişilerin bu teknikten haberdar olması gerekir. Bizim psikologlar veyahut psikiyatrlar inceleyecek olurlarsa Telegram’ın hedeflendiği kişiye “deli”, “şizofren” teşhisi koyacaklardır. Çünkü Telegram’ın hedefinde olan kişi diğerlerinin farkında olmadığı birisiyle konuşuyor, işitilmeyen sesler işitiyor, birileriyle tartışıyor vesaire. Bu teknolojiyi bilen birisi içinse, bir frekans ölçme cihazı gerekiyor ama insan beyninin çalışma frekanslarında ölçüm yapacak şekilde tasarlanmış bir ölçüm cihazı. Etrafımızda şu ânda bir çok frekans var; televizyon, radyo, wireless, gps sinyalleri vesaire. Bunun haricinde bir de otomobillerin çalışmasından kaynaklanan titreşimler, elektronik cihazların yaydığı sinyaller… Televizyon yayınını alıcı bir anten ve alıcı yaptığınızda bu kargaşa içerisinden yalnız televizyon yayınlarını alırsınız. Telegram’ın yayınını ölçebilecek kapasitedeki frekans ölçer yaptığınızda da bu yayını tesbit edersiniz.

– Peki Telegram yayınının hedefe ulaşmasına nasıl mâni olunabilir?

– Buna mâni olmak günümüz teknolojisiyle mümkün. Biz bunu zaten yapabiliyoruz. Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, özel kamu kuruluşları ve Genelkurmay binası etrafına yerleştirilmiş olan jammer cihazları vardır. Jammer cihazları sinyal kesici cihazlar.

– Umumî olarak bilinen cep telefonu sinyalleri haricinde de sinyal kesici olarak kullanılabilir, değil mi?

– Aynen öyle, bütün sinyaller için geçerli olabilir, çalışma aralığı farklılaştırılarak radyo sinyalleri de, cep telefonu sinyalleri de, ELF dediğimiz beyin sinyalleri aralığında çalıştırılarak Telegram sinyalleri de kesilebilir. Ayrıca Telegram’a benzer sinyaller için illâ ayrıca bir verici kullanılmasına da gerek yoktur. Genel olarak radyo dalgaları olarak ifade ettiğimiz tüm sinyallere bu kodlanabilir. Ayrıca meselâ radyo dalgalarıyla beraber yayınlanacak ELF frekans bandındaki Telegram sinyali içinden radyo cihazı yalnız radyo dalgalarını algılar, kişi Telegram dalgalarını algılar. Bu şekilde de kullanılabilir…

Sinyalin kaynağı yapılacak ölçümlerle rahatlıkla tesbit edilebilir. Bugün bu teknoloji mevcud…

– Rusya’da yapılmış bir deneyden bahsetmek istiyorum menzil ve mesafeyle alâkalı olarak, telepati yapabilen iki kişinin 2500 km’den ânlık olarak irtibat kurduklarına dair kayıtlar var.

– İnsan beyninin çalışmasındaki ELF dalgalarının boyları çok uzundur. Düşük güçte yapılacak bir yayın bile 3500-4000 km yarı çapında etkili olacaktır. İnsan beyninin 40 watt ile çalıştığını ve kayıtlarda 2500 km mesafede telepati yapıldığını düşünecek olursak 500 wattlık bir cihaz vasıtasıyla menzilin ne kadar olabileceğini düşününüz… Bizim beyin sinyallerimiz sadece dünyada değil, uzayda da yayılıyor aynı zamanda. Bugün bir proje var, bu projeye göre bu sinyalleri yakalayabilir ve okursak, geçmişte yaşanmış hâdiselerin hepsi açıklığa kavuşturulabilir. Konuşmalarla alâkalı bir çalışma vardı zaten, ses sinyalleri gök kubbeden dışarı çıkamıyor ama beyin dalgaları ELF dalgaları olması sebebiyle çıkabiliyor. Bu beyin dalgalarının uzayda hareketinin göktaşlarının periyodik olarak dünya etrafından geçişleri gibi dünya etrafından geçtiği düşünülüyor ve bunların yakalanması ve okunmasına çalışılıyor.

– Son olarak şunu sormak istiyoruz, birçok akademisyen Telegram teknolojisinden haberdarken, niçin bu konuda tek kelime etmiyorlar?

– Bunun iki sebebi var; birincisi, akademik kariyerlerinin muhafazası, “bizi hiçbir üniversite kabul etmez” diyorlar. İkincisi de dalga geçilmekten korkuyorlar. Kısaca, el âlem ne der korkusu. Ancak kapalı kapılar ardında bu konuyla alâkalı son derece bilgililer. Bir televizyon programından önce konuşuyoruz meselâ, onlar kendileri anlatıyorlar, iş ekrana gelince… Dünyevî kaygılar insanı bu hâle getiriyor.

MK ULTRA PROJESİ /// YAKUP KÖSE : Mirzabeyoğlu’nu hep 30 yıl geriden mi takip edeceğiz ?


YAKUP KÖSE : Mirzabeyoğlu’nu hep 30 yıl geriden mi takip edeceğiz ?

18 Mayıs 2020

Çin virüsü COVID-19’un dünyayı rehin almasıyla birlikte konuşulan mevzulardan biri de insan vücudunda yerleştirilecek çipler. İsveç’te deri altına yerleştirilen ve kişinin tüm bilgilerinin yer aldığı çiplerin bir ileri aşaması beyne çip yerleştirilmesi.

Dün Hürriyet Gazetesi’nde Umut Fırat Eroğlu “Kim beyninde ‘çip’ ister?” başlıklı yazısında sormuş: “Bilim dünyasının uzun zamandır gündeminde olan beyin implantları gerçek olmak üzere. Elon Musk, geçen hafta katıldığı bir yayında, kurucusu olduğu Neuralink şirketinin bir yıla kalmadan ilk beyin implantını gerçekleştireceğini duyurdu.

Beyin implantları, bilimkurgu dizilerinden bildiğimiz bir teknoloji. Tıp endüstrisi, mühendislik, bilgi işlem, teknoloji şirketleri, hatta savunma ve istihbarat teşkilatlarının ilgi alanına giriyor. Sahiden kim kafatasını deldirip beyninin içine elektronik bir devre taktırmak ister?”

Tabiî ki kimse durup dururken beynine çip taktırmak istemez ama bizler beynimize çip taktırmaya yönlendirileceğiz. Yani biz istemeyeceğiz bize istettirilecek. Ölümü gösterip sıtmaya razı olmamız sağlanacak.

Sanki dünyada ilk defa salgın oluyormuş gibi insanlığın sonu gelmiş psikolojisini yaymanın en mühim sebebi bu çiplere bizleri razı etmek olmasın?

Birkaç kez yazılarımda 2018 yılındaki Davos toplantısında duyduklarını heyecanla canlı yayında anlatan, Ak Parti kurucularından Cüneyt Zapsu’nun toplantı notlarından bahsetmiştim. Zapsu Davos’ta 15-20 yıl sonra insanların bambaşka bir cins haline getirileceğinin konuşulduğunu söylüyordu: “Dünya Ekonomik Forum siyasi bir sirk değil sadece. 90’ların başında ilk geldiğimde kök hücre konuşuluyordu, 15 sene sonra dünya konuşulmaya başlandı… Bu sene dikkatimi çeken, beni de rahatsız eden bir konu… Prof. Harari’nin oturumuna girdim, bazı notlar aldım… Çok değil, 15-20 yıl sonra insanların bambaşka bir cins haline gelme durumu var. Şu an son insan jenerasyonu… Bizden sonraki jenerasyon bağımsız olarak yaşayamayacaklar… Küçük bir elit grup idare edecek insanlığı, sadece memleketleri değil… Bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz… Beynimiz hacklenmeye başlandı bile. Beyin dalgaları bir takım biyometrik sensörlerle ölçülmeye başlandı. Bunlar elektrik akımına çevrilerek analiz edilmeye başlandı. Sizin ne düşüneceğinizi, birini gördüğünüz an nasıl reaksiyon vereceğinizi anlamaya başladılar… Kurtulmanın imkânı yok. Siz akıllı telefon kullanmasanız bile yanınızdaki kullanıyor. Veriler ışık hızıyla depolanıyor… Bundan sonra, bu biyoteknolojinin sahipleri bizi yönlendirecekler. Ne yiyeceksin, ne içeceksin… Prof. Harari Kudüs’te Hebrew Üniversitesi’nde. Buna rağmen enteresan bir şey söyledi. Şu anda İsrail hükümeti, her canlıyı, sadece insanlar değil, 24 saat 365 gün kontrol altında tutuyor. Bunu İsrail dışında, bu işin ne kadar önemli olduğunu anlayıp bir kontrol hâline getiren bir de Çin var… Batı’da bunu belki devletler yapmıyor ama şirketlere hiç bakan yok…”

Zapsu’nun şu sözlerine dikkatinizi çekmek isterim: “Şu an son insan jenerasyonu… Bizden sonraki jenerasyon bağımsız olarak yaşayamayacaklar… Küçük bir elit grup idare edecek insanlığı, sadece memleketleri değil… Bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz…”

Son insan jenerasyonunun asil temsilcisi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun perde arkasına geçişinin 2. sene-i devriyesi. Mirzabeyoğlu geçirdiği beyin kanaması neticesi vefat etmişti. Peki Salih Mirzabeyoğlu’nun beyin kanaması geçirmesine sebep olan neydi? 2000 yılında cezaevinde başlayıp tahliyesi sonrası da devam eden zihin kontrolü işkencesi. O’nun isimlendirmesiyle Telegram!

Mirzabeyoğlu, sadece kendinin değil insanlığın başına örülmek isteneni görmüş ve 18 yıl boyunca da ikâzını yapmıştı. Sesine ses bulabildi mi, hayır; hatta kendisiyle “Beyne çip takılacakmış” diye dalga geçildi. Tıpkı FETÖ hakkında 30 yıl önce uyardığında mâruz kaldığı tavır gibi.

FETÖ’de olduğu gibi Mirzabeyoğlu’nu 30 yıl geriden takip etmeyelim (Bu mevzuda da 20 yıl gerisindeyiz!) ve insanlığın sonunu getirecek beyne çip projesine karşı tedbirimizi alalım. İşe de, Mirzabeyoğlu’na 18 yıl boyunca Telegram işkencesi yapan şebekeyi bulmakla başlayalım!

UZAY BİLİMİ DOSYASI : ABD Uzay Kuvvetleri Askeri Güç


ABD Uzay Kuvvetleri Askeri Güç

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, 2020’ye kadar ABD Uzay Kuvvetleri Komutanlığını kuracaklarını açıkladı. ABD Savunma Bakanlığı önümüzdeki aylarda Uzay Gücünün dört aşamasından üçünü oluşturmayı planlıyor: Uzay Kuvvetleri Komutanlığı, orduya gerekli satın almaları yapabilmek için kurulacak bir ajans ve amacı uzayda mevcut operatörleri de kendine bağlayacak yeni bir topluluk oluşturmak. Pentagon, geniş kapsamlı bu değişiklikleri milletvekillerinin onayını almadan gerçekleştirebiliyor. Mali yönetim kısmı ise planın dördüncü ve tesis edilmesi kongrenin kararıyla gerçekleşecek olan kısmı olarak görünüyor. Savunma yetkililerinin açıklamasına göre, 2018’in kalan aylarında Uzay Gücünü tam olarak kurabilmek için yasama önerilerinin hayata geçirilmesi gerekecek. Bu durum bütçeye yansıyacak ve Trump yönetiminin 2020 bütçe teklifinin bir parçası halinde kongreye sunulacak. Aslında bu plan Pentagon’un 2 numaralı sivil savunma yetkilisi, bakan yardımcısı Patrick Shanahan tarafından milletvekillerine gönderilmek üzere 30 Temmuz 2018’de 14 sayfalık bir taslak halinde ortaya konuldu. Bu taslak rapora göre projenin amaçları; ABD ulusal çıkarlarını korumak, kötü niyetli faaliyetleri önleyebilmek ve ABD’nin ulaşılabilir uzayda ulusal güvenlik gerekliliklerinin karşılanması, ABD sanayiinde büyüme ve ticari-ekonomik genişleme yaratarak müttefiklerle ortaklıkları güçlendirmek olarak açıklanıyor. Başkan Trump’a sunulan taslak raporda,
ABD Savunma Bakanlığı ülkenin onbirinci savaş komutanlığı olacak ABD Uzay Kuvvetleri’nin kurulacağını anlatıyor ve raporda 2018 yılı sonuna kadar kongreye önerilmek üzere bir yapılacaklar listesi yer alıyor. Bugün çeşitli servisler ve kuruluşlarla ortak çalışan ABD Özel Harekat Komutanlığı gibi dört yıldızlı bir Uzay Kuvvetleri Komutanlığı kurularak bu yeni birliğin ordu genelinde uzay kuvvetlerini denetleyecek kurum olması hedefleniyor. Pentagon, Uzay Kuvvetleri Komutanlığını ABD Stratejik Komutanlığına bağlı olarak kurmayı planlıyor. Buna göre Uzay Kuvvetleri Komutanlığı oluşturabilmek için gerekli ek personel, sorumluluk ve otorite ihtiyaçlarının değerlendirilip gerekli girişimlerin başlatılması talep edilecek. Ordudan Faydalanacaklar Mevcut Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı komutanının, başlangıçta yeni ABD Uzay Kuvvetlerine de başkanlık etmesi önerilecek. ABD’nin Avrupa Komutanlığından başlanarak coğrafi kriterlere göre diğer komutanlıklar da plana entegre edilecek. Uzay Operasyon Gücü oluştururken, ABD mevcut Özel Harekâtlar Komutanlığı (SOCOM) personeline benzer şekilde ordunun tüm askeri hizmet veren bölümlerinden faydalanacak. Özel Kuvvetlerde olduğu gibi karma bir ekip oluşturacak olan Pentagon, tüm proje çalışanlarının tek birlik haline evrileceğini söylüyor. Bu ekibin hızla bir araya geleceği düşünülüyor ve ekibin öncelikli hedefi, 2019 yaz aylarında ABD Avrupa Komutanlığı ile Hint-Pasifik Komutanlıklarına entegre olmak.

ABD, Uzay Kuvvetleri Komutanlığı Kuruyor Taslak raporda yer alan ve faaliyete geçirilecek Uzay Geliştirme Ajansı ise Pentagonun özel uzay şirketlerinin faaliyetlerini ve yaptıkları yeni uydu geliştirme ve uzay lansman sözleşmelerini daha iyi denetleyeceğini gösteriyor. Uzay Geliştirme Ajansının, aynı zamanda Pentagon’un uzay anlaşmalarının ve harcamalarının daha iyi sonuçlar vermesini de hedefleyeceği lanse ediliyor. En Çok Hava Kuvvetleri Etkilenecek Uzay Kuvvetleri Komutanlığının kurulması en çok Hava Kuvvetlerini etkileyecek, zira Savunma Bakanlığı bütçesinin yaklaşık yüzde 85’ini yöneten ve uyduların alınması, hizmete sokulması ve güncellenmesi gibi faaliyetleri yürüten Hava Kuvvetlerine bağlı 6.000 kişilik bir birim olan ve Los Angeles’ta bulunan Space and Missile Systems Center (Uzay ve Füze Sistemleri Merkezi) önemli revizyonlara uğrayacak. Son yıllarda ABD Hava Kuvvetleri, uzayda Rusya ve Çin’den gelecek olası müdahalelere karşı çok sayıda değişikliğe gitmişti. Özellikle düşük maliyetli, hızlı ve kolay erişim sağlanan bir dünya yörünge mimarisi denemeleri bu değişikliklerden biri olarak öne çıkıyor. Hava Kuvvetleri Sekreteri Heather Wilson, 25 Temmuz’da Washington Post’ta yayımlanan söyleşisinde, uyduların çok kırılgan aygıtlar olduğunu ve uzayda her zaman doğrudan savunma yapmanın mümkün olmadığını anlattı.

Yeni yasa tasarısı ile ABD, Silahlı Kuvvetlerin altıncı kolu olan Uzay Kuvvetleri’ni oluşturarak uzay teknolojilerine verilen öneme dikkat çekiyor. Uzay Kuvvetleri, uzaydaki ulusal güvenlikten sorumlu olan mevcut ABD Hava Kuvvetleri altında bir birim olarak çalışacak. Böylece bütçe yapılanmasında büyük değişiklikler yapılmayacak. Hava Kuvvetleri için çalışan uzay personelinin çoğunun Uzay Kuvvetleri’ne aktarılması planlanıyor.
Buna ek olarak Uzay Kuvvetleri, maliyeti düşürmek için mevcut Hava Kuvvetlerini’nin işlevlerinden büyük ölçüde yararlanacak. Örneğin lojistik, temel işletim desteği, sivil personel yönetimi, iş sistemleri, BT desteği ve denetim ajansları gibi yeteneklerden faydalanılacak.
Hava Kuvvetleri Sekreteri Barbara Barrett, Uzay Kuvvetlerinin yaklaşık 16.000 Hava Kuvvetleri ve sivil personelinden oluşacağını söyledi.
Ağustos 2018’deki Pentagon raporuna göre bir uzay kuvveti yaratmak için acil eylemler gerektiği vurgulanmıştı. Rapora göre Uzay Kalkınma Ajansı, Uzay Operasyon Kuvvetleri ve ABD Uzay Komutanlığı gibi birimlere ihtiyaç duyulmaktaydı.
ABD ordusu, kara, hava, deniz, deniz piyadeleri ve sahil güvenlik komutanlıkları olarak 5 ana askeri hizmet komutanlığına ayrılıyordu. Uzay Kuvvetleri Komutanlığı ile birlikte bu komutanlıkların sayısı 6 oldu.
Yasa kapsamında bölgesel ve işlevsel olarak ikiye ayrılan muharip komutanlıklar ise Merkez Kuvvetler (CENTCOM), Avrupa Kuvvetleri (EUCOM), Hint-Pasifik Kuvvetleri (INDO-PACOM), Afrika Kuvvetleri (AFRICOM) Kuzey Saha (NORTHCOM) ve Güney Saha (SOUTHCOM) Komutanlıkları ile Siber Güvenlik (CYBERCOM), Özel Harekat (SOCOM), Stratejik Kuvvetler (STRATCOM) ve Lojistik (TRANSCOM) Komutanlıkları olmak üzere 10 komutanlıktan oluşuyordu.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/DRqQ10F4kGw

UZAY BİLİMİ DOSYASI : Evrenin Bilinmez Maddesi Karanlık Madde


Evrenin Bilinmez Maddesi Karanlık Madde

Karanlık madde, kozmoloji ve astronomi ile ilgili gözlemleri açıklamak için öne sürülen bir madde türüdür. Karanlık madde parçacıkları, ışıkla etkileşmediği için doğrudan gözlemlenemez, ancak çevrelerinde sebep oldukları etkiler sayesinde varlıkları anlaşılabilir. Evrendeki toplam madde miktarının yaklaşık %84’ünün karanlık madde olduğu düşünülüyor. Karanlık maddeyi oluşturan parçacıkların niteliği, günümüzde hâlâ tartışma konusudur. Pek çok araştırma grubu, doğrudan ya da dolaylı yöntemlerle, karanlık madde parçacıklarını belirlemek için çalışıyor.
Karanlık maddenin varlığına işaret eden pek çok gözlemsel veri var. Birincisi gökcisimlerinin içinde bulundukları gökadaların merkezleri etrafındaki dönme hızlarının gökadaların merkezine olan mesafeye bağlı olarak değişiminin açıklanabilmesi için sadece ışıkla etkileşen madde miktarı yeterli olmuyor. Kayıp kütle problemi olarak adlandırılan bu durumun sebebinin ışıkla etkileşmediği için doğrudan gözlemlenemeyen karanlık madde parçacıkları olduğu düşünülüyor.

Karanlık maddenin varlığına işaret eden bir diğer gözlemsel olgu, ışığın uzayda bükülmesi ile ilgili. Genel görelilik kuramı kütlenin uzayı eğdiğini söyler. Işık ışınlarının uzayın eğriliğinden etkilenmesi, bazı gökcisimlerinin olduğundan daha büyük görünmesine neden olur. Merceklerin nesneleri olduğundan daha büyük göstermesine benzediği için kütleçekimsel mercekleme olarak adlandırılan bu olgu sayesinde, bir sistemin sadece geometrisini inceleyerek içerdiği kütle miktarı hesaplanabilir. Gökada kümeleri ile ilgili gözlemler de karanlık maddenin varlığına işaret ediyor. Örneğin Abell 2009 gökada kümesindeki karanlık madde miktarının Güneş’in kütlesinin 1014 katından daha fazla olduğu hesaplanıyor.
Karanlık maddenin niteliği hakkındaki tartışmalar ve araştırmalar hâlâ devam ediyor. Gözlemler ile sadece sıradan maddenin varlığına dayalı kuramsal hesaplar arasındaki uyumsuzluğun bir kısmı, çok az ışık yaydığı için gözlemlenmesi çok zor olan sıradan maddelerden kaynaklanıyor olabilir. Ancak Büyük Patlama ile üretilebilecek sıradan madde miktarının bir üst sınırı var ve bu miktar gözlemleri açıklamak için yeterli değil. Newton’un ve Einstein’ın kütleçekim yasalarını değiştirerek verileri açıklamaya çalışan kuramlar olsa da karanlık madde hipotezinin fizikçiler arasında yaygın olarak kabul gördüğü söylenebilir. Var oldukları öne sürülen karanlık madde parçacıkları arasında diğer parçacıklarla sadece kütleçekimi ve zayıf kuvvet (dört temel kuvvetten biri) aracılığıyla etkileşen parçacıklar ve aksionlar sayılabilir.

CERN parçacık hızlandırıcısı deneyleri
İsviçre’deki CERN parçacık hızlandırıcısı tesislerindeki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, bu yaz Higgs parçacığını tespit etti. Higgs parçacığı nükleer fiziği ve atomaltı parçacıkları açıklayan Standart Modelin öngörülerine uyuyordu. Bu keşif bizi şaşırtmadı, Higgs parçacığı beklenen enerji değerlerinde gözlendi ve beklenen özellikleri gösterdi…
…Ve işte bu sebeple, karanlık maddeyle ilgili bazı kuramların çöpe gitmesini sağladı: Ancak Higgs parçacağına izin veren Karanlık Madde kuramları geçerli olabilirdi.
Liste daralınca karanlık madde araştırmaları hızlandı ve Karanlık Maddeyi birkaç yıl içinde keşfedeceğimize inanıyoruz. Şimdi, şu küçülen karanlık madde listesine göz atalım:
Geçen hafta, CERN’de çalışan bilim adamları süpersimetri teorisiyle ters düşen bazı bulgular elde ettiler. Süpersimetri teorisi, proton ve nötron gibi atomaltı parçacıkların nasıl medyana geldiğini ve fiziksel özelliklerini açıklıyor. Süpersimetri teorisi, aslında kendini kanıtlamış Standart Modelden daha kapsamlı bir teori ama henüz ispat edilmedi.
Son bulgular, süpersimetri teorisinde öngörülen karanlık madde türlerini daha da sınırlandırdı. Higgs ile uyumlu olan bazı Karanlık Madde parçacıklarının, süpersimetrideki yeni keşifler yüzünden, aslında evrende var olamayacağı ortaya çıktı.
Şansımıza bu araştırmalar süpersimetriyi tümüyle yalanlamadı. Dediğimiz gibi, Standart Modelin yetersiz kaldığı alanları süpersimetri teorisi dolduruyor.

Peki ya evrende Karanlık Madde yoksa?
Evrende Karanlık Madde olmak zorunda. Yoksa, galaksilerin nasıl meydana geldiğini açıklamak için yeni bir fizik bilimi geliştirmemiz gerekecek. Bu da mevcut kanıtlanmış teorilere ters düşecek (yazının sonunda buna geri döneceğim).
Öyleyse karanlık madde nerede? Belki başka bir yerde duruyordur.
Bakın işte bu mümkün! Evrenin doğumunu ve atomaltı parçacıkları açıklayan bazı “sicim” ve “zar” teorilerine göre (hücre zarı, tavla zarı değil : ) ), elektromanyetik etkileşim, zayıf ve güçlü nükleer etkileşim evreni terk edemez.
Bu durumda ışık, radyo dalgaları, nükleer enerji, nükleer radyasyon, morötesi ışınlar, kızılötesi ışınlar (ısı), gamma ışınları, X ışınları ve mikrodalgalar evrenimizin dışına çıkamaz. Sadece kütleçekim, belki kara delikler aracılığıyla evrenimizin dışına çıkabilir.
Kütleçekim başka evrenler, hatta göremeyeceğimiz kadar küçük veya evrenimizin dışında olan başka boyutları ziyaret edebilir.
Karanlık Madde de galaksileri kütleçekimle etkilediğine göre, belki Karanlık Madde evrenimizde değil de “komşu boyutlarda” yer alıyordur ve bizi uzaktan etkiliyordur. Bu teori doğruysa, Karanlık Madde “Kaluza–Klein” parçacıklarından oluşuyor olmalı. Ancak, biz sıradan Karanlık Madde türlerini bulmakta zorlanıyoruz. Başka evrenler veya boyutlardaki Karanlık Maddeyi nasıl bulacağız? İşimiz zor.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/1VOjVE6l5nI