AK PARTİ DOSYASI /// Bülent ERANDAÇ : Erdoğan’dan Yeni Dünya Stratejik Hamleleri


Bülent ERANDAÇ : Erdoğan‘dan Yeni Dünya Stratejik Hamleleri

13 Nisan 2020

Türkiye’de ilk koronavirüsten ölüm 11 Mart’ta meydana geldi. Dünyada olduğu gibi Türkiye topraklarında da, bir hayalet dolaşmaya başlamıştı. Olağanüstü tedbirler ardı ardına alınmaya başladı. Aradan bir hafta geçtikten sonra, korona sonrası dünyanın eskisi gibi olmayacağı yüksek sesle konuşuluyordu.

TARİH:26 MART 2020

Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, ulusa seslendi. Çok önemli, geleceği çok yakından ilgilendiren mesajlar verdi:

‘’DÜNYADA YENİ BİR SİSTEM KURULACAK. Dünya bu salgın hastalığın ardından hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı yepyeni bir küresel, siyasi, ekonomik, sosyal sistemin inşa edileceği bir döneme doğru gitmektedir. Türkiye olarak bu yeni döneme çok büyük avantajlarla ve güçlü bir altyapıyla giriyoruz. Önümüzdeki 2023 hedeflerimize umduğumuzdan daha kısa sürede ulaşabileceğimiz bir fırsat duruyor. Aydınlık yarınlar bizi bekliyor. Tedbir bizden, mücadele bizden, ferasetli davranmak bizden, takdir Allah’tandır. Her meselemizde olduğu gibi Rabbimizin yardımının bu sıkıntımızda da yanımızda olacağından şüphe duymuyoruz’’

O günden başlayarak Türkiye’nin düşünen beyinleri, yarınların dünyasına yönelik öngörülerini daha sık açıklamaya başladılar.

Aradan kısa bir süre geçtikten sonra, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın, korona sonrası yanı dünya oluşumlarında Türkiye’nin önünü açacak hamlelerini başlattığı gözlendi.

Başkan Erdoğan (10 Nisan 2020) yaptığı 2 stratejik hamleyle Asya’dan İngiltere’ye uzanan bir hatta yanı denklem kurmaya yöneldi.

Stratejik 2 hamlanın sonuçlarını korona sonrası daha net olarak göreceğiz. Erdoğan’ın derinlikli, özellikli hamlelerinin ruhu şöyle:

1)Türk devletlerine seslendi. Geleceği işaret ederek, ’’SALGIN SONRASI İÇİN HAZIRLANMALIYIZ’’

2)İngiltere Başbakanı Boris Jonhson’a çok anlamlı ve derinliği olan, KÜRESEL YENİ OLUŞUMLARA işaret eden bir mektup gönderdi.

ASYA HATTI TAHKİMATI

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Keneşi-Türk Konseyi) koronavirüs gündemiyle olağanüstü toplandı. Toplantıya telekonfreransla katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Bu savaşı elbette kazanacağız. Salgın sonrası için de hazırlık yapmalıyız. Bu şekilde bir hareket tarzı benimsenmesi konseyimizin uluslararası görünürlüğünü belirginleştirecek ve küresel gücünü arttıracaktır." ifadelerini kullandı.

Zirveye Cumhurbaşkanları Recep Tayyip Erdoğan, Azerbeycan- İlham Aliyev, Kazakistan- Kassym-Jomart Tokayev, Kırgızistan -Sooronbay Ceenbekov, Özbekistan -Şevket Mirziyoyev, Türkmenistan – Kurbankulu Berdimuhammedov, Macaristan Başbakanı Viktor Orban katıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın derinlikli konuşması:

TÜRK DÜNYASI OLARAK DAHA GÜÇLÜ ÇIKACAĞIZ

‘’Allah’ın izni ile bu savaşı elbette kazanacağız. Ardından da yeni bir dünya gerçeği ile karşı karşıya kalacağız.

Bu nedenle mücadelemizi sürdürürken diğer taraftan salgın sonrası dönem için hazırlık yapmalıyız.

Sağlıktan ticarete, ekonomiden toplumsa psikolojiye, gelişmelere bütüncül şekilde yaklaşmalı, işbirliği alanların tespit ederek gerekli adımları atmalıyız.

Bu minvalde salgın ile ilgi sorunlara çözüm üretmek, bilgi tecrübe paylaşımında bulunmak, ayrıca salgın sonrası döneme ait stratejiler üretmek amacıyla ulusal kriz merkezlerimiz arasında bir eş güdüm işbirliği mekanizmasının kurulmasını öneriyorum.

Bu şekilde bir hareket tarzı benimsenmesi konseyimizin uluslararası görünürlüğünü pekiştirecek, küresel çapta ağırlığını arttıracaktır."

Türk Devletleri Zırvası’nın önemli bir köşe başı da, Macaristan Türk Konseyi’nin daimi uyası olmasıydı. MACARISTAN BAŞBABAKNI ORBAN’IN TÜRKLÜĞÜ TESCIL EDILDİ.

Bundan sonra BUDAPEŞTE’DEN ÇİN SEDDINE KADAR BIRLEŞİK TÜRK DEVLETLERI KONSEYI’NIN AĞIRLIĞI OLACAK.

İNGİLİZ BAŞBAKANI JOHNSON’A ERDOĞAN MEKTUBU

Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın İngiltere Başbakanı Boris Johnson’a gönderdiği mektup, çok iyi düşünülmüş, derinliği olan, korona sonrası yenidünyada Türkiye-İngiltere ilişkilerini çok özellikli bir hatta yerleştirmeye yönelik bir mektup

Erdoğan’ın özellikli cümleleri..(Büyük harflerle yazdığımız ifadelere özellikle dikkat)

“Sayın Başbakan, Değerli Dostum,

Öncelikle, tedavi sürecinizin bir an evvel sonuçlanarak sağlığınıza kavuşmanız için en samimi dileklerimi yinelemek istiyorum.

Ülkemiz için önemli bir STRATEJIK ORTAK, GÜÇLÜ BİR MÜTTEFİK VE DEĞERLİ BİR DOST OLAN BİRLEŞİK KRALLIK’IN, tüm dünyayı etkisi altına alan Kovid-19 salgınından maalesef en fazla etkilenen Avrupa ülkelerinden biri olduğunu biliyorum.

DOST BIRLEŞİK KRALLIK HALKI’NIN bu trajediden asgarî seviyede kayıpla çıkmasını temenni ediyorum.

HEMEN HEMEN HER ALANDA MÜKEMMEL DÜZEYDE SEYREDEN ilişkilere sahip olduğumuz ve TÜRKİYE İÇİN VAZGEÇİLMEZ ORTAKLARDAN BİRİ OLAN BİRLEŞİK KRALLIK ülkemizle dayanışmasını çeşitli vesilelerle birçok kez göstermiştir.

Küresel olarak yaşamakta olduğumuz BU ZORLU DÖNEMİ GERİDE BIRAKTIKTAN SONRA göreve geldiğiniz günden bu yana sürdürmekte olduğumuz SAMİMİ VE YOĞUN İLETİŞİMİ TAÇLANDIRMAK VE İKİLİ İŞBİRLİĞİMİZİ BREXIT sonrası dönemde DAHA DA İLERI TAŞIYACAK ADIMLARI KARARLAŞTIRMAK AMACIYLA, ATA TOPRAĞINIZ OLAN ÜLKEMIZDE sizi ağırlamak istiyoruz’’

NEDEN İNGİLTERE?

TÜRKİYE’NİN COMMONWELT-İNGILTERE HATTINDA KURMAYA ÇALIŞTIĞI YENİ DENKLEM

İngiltere, 23 Haziran’da tercihini Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmak yönünde yaptı. Dünya ekonomik odaklarının derinliğinin temsilcisi Financial Times’ta, geçen yıl dikkati çeken bir analiz yayınlandı. Dikkatle okuyalım:

“AB’den ayrılma kararı,1960’larda imparatorluk formunu terk ettiğinden bu yana İngiltere’nin dış politikasındaki en temel değişim” olarak tarif ettiği duruma karşılık gelmektedir Referandumdan çıkan bu sonucu, birçok çevre olumsuz, ayrıştırıcı ve eksik bilgilerle yürütülen bir durum olarak gördü. Bunu başka bir tartışma takip etti: İngiltere’nin gelecekteki politikalarını şekillendirecek muhtemel konu başlıkları ne olacak?

Öncelikle, Orta Doğu’da daha çok hareket özgürlüğüne sahip olabilme şansı yakalanmış olacaktır.

Dünyanın geri kalanı, doğal olarak Brexit’in İngiltere’nin dünyadaki yeri ve gelecekteki dış politikası için ne anlama geldiğini merak ediyor. İngiltere; BM Güvenlik Konseyi’nin, G7’nin ve G20’nin devamlı üyesi olmasının yanı sıra NATO’ya öncülük eden ve Commonwealth’in bir parçası olan dünyanın en büyük ekonomilerinden biri.

İngiltere’nin 100 yıldan fazla bir süredir kilit bir rol oynadığı Orta Doğu’ya yaklaşımına nasıl bir etkisi olacağı üzerine detaylı çalışmalar sürüyor.

İngiltere geçmişte Atlantik’in iki kıyı hattı boyunca, yani AB ve ABD arasında köprü işlevi görmüş ve sıklıkla stratejik bir güzergâh olarak rol oynamaya çalışmıştı. Bu duruş, 2003 yılında İngiltere’nin AB çoğunluğunun aksine ABD’nin Irak’ı işgaline itiraz etmesinden sonra çarpıcı bir şekilde sona erdi. Uzun yıllar değişmeyecek bir diğer kilit faktör ise İngiltere’nin Körfez’deki enerji kaynaklarına olan bağımlılığıdır.

Hâliyle İngiltere’nin bilhassa Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile olan ilişkileri, Orta Doğu’ya ilişkin yaklaşımları açısından belirleyici olacaktır. Problem şu ki geçmiş belki de gelecek için doğru bir rehber olmayabilir. Zira İngiltere, değişim içerisinde iken aynı zamanda kendi rotasını bulma çabası içerisinde bulunacaktır.

İngiltere’nin Orta Doğu’da kendisini konumlandırdığı haliyle nereye evirileceğini öngörmek için her zaman olduğu gibi, bunun Avrupa ve ABD için ne anlama geleceği ile yerel durumu birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Brexit sonrası, İngiliz Hükümeti için en önemli başlık ticarettir ve ticari ilişkiler her zamankinden daha önemli bir başlık olacaktır. Körfez gibi esaslı piyasalar ise bu süre zarfında daha fazla talep alanı geliştirmeden önce İngiltere için öncelikli piyasalar olacak.

Öte yandan İngiltere, ABD dâhil olmak üzere en büyük ticari ortaklarıyla ticaret antlaşmaları konusunda müzakere dönemine girecektir.

Bunun yanı sıra farklı uluslararası ve ikili ticaret antlaşmalarının müzakere edilip hazırlanmasına ihtiyaç olacak. Bu, İngiltere’nin şu an AB üyesi olarak bir parçası olduğu antlaşmaların yerini alacak 50 yeni ticaret antlaşmasını da içerecektir.

Önümüzdeki dönemde büyük uluslararası meseleler, tekil ilişkilerden ziyade bazı devlet blokları ve ittifakları tarafından karara bağlanacak ve bu yüzden İngiltere, kayda değer bir nüfuz kaybına uğrayacaktır. Bu durumda İngiltere’nin ABD ile yakın bir temas içerisinde olup Beyaz Saray’a daha bağlı hareket edeceğinin neredeyse kesin olduğu söylenebilir.

Geniş anlamda Orta Doğu içinse bu durum, AB’nin ve İngiltere’nin kendi iç gündemlerine bağlı kalacakları, İsrail-Filistin sorunu gibi bölgedeki çatışmaları çözmek hususunda yapıcı inisiyatiflere muhtemelen dâhil olacakları geliyor.

İngiltere için Suriye meselesi ise yalnızca IŞİD ile mücadele ve mülteci akınını asgari düzeye indirme merceğinden izleniyor olabilir. Bir yandan Türkiye, AB’ye girmesine taraftar olan önemli bir ismi kaybetti. Fakat Suriye meselesinde bölgeye yakınlığına ve krizin etkisine rağmen Avrupa Birliği pek az bir etkiye sahip. Uluslararası bağlamda iki büyük oyuncu olarak Rusya ve ABD ile kilit bölgesel aktörler olarak Türkiye, Suudi Arabistan ve İran etkili bu meselede. İngiltere bu anlamda gün geçtikçe daha büyük bir hareket kabiliyetine sahip olabilir.

İngiltere’nin AB harici dış politikasının en öncelikli gündemi oluşuyor. Bu yanıyla İngiltere, AB’de olmasa bile Avrupalı kaldığını göstermesi açısından kendisine yeterli hareket alanı sağlayacaktır. Zira İngiltere, diğer ülkelerin teröre karşı mücadelede hâlâ faydalanmak istediği en iyi seviyede istihbarat imkânlarına ve ajanlarına sahip bir ülke konumunda. İngiltere, kendisini geri çekmek yerine muhtemelen kendi rolünü yeniden bölge hâkimiyeti üzerinden kurgulayacaktır.

İngiltere, AB’den ayrıldıktan sonra İran ile olan ilişkilerini bir anda rafa kaldırılamayacağını göz önüne alırsak bu ilişkilerde İngiltere’nin rolü ne olacak? Esasında İran, Brexit ile birlikte daha zayıf bir AB ve İngiltere göreceğini varsaydığı için söz konusu ayrılma kararını mutlulukla karşıladı.

Fakat İngiltere’nin en azından AB’den bağımsız bir dış politikası olacağı pekâlâ çok açık.

Bu, gelecekteki bir hükümetin Filistin meselesine dair risk alacağı anlamına gelebilir mi? Filistin’in tanınacağı yahut belki de birçok diplomatın istediği gibi Hamas ve Hizbullah ile doğrudan temaslara başlanacağı anlamına gelebilir mi? İngiltere’nin hâlihazırdaki konumu, İsrail’in yerleşimleri ve Gazze gibi konularda daha zayıf hale geldiği bir noktada farklı bir yöne evrilebilir. Muhafazakârlardan oluşan bir hükümet muhtemelen rotasını değiştirmeyecektir ancak İşçi Partililerden oluşan bir hükümetin bu tarz bir yön değişikliğinden yana olacak olması muhtemeldir.

Açık ticaret yaklaşımı benimsenirse İran ile çok daha büyük bir iş ortaklığı imkânı doğabilir. Zira birçok şirket, sadece ABD yaptırımlarının sürmesinden ve İran ile yapılacak antlaşmaların iptal edilmesinden çekiniyor.

Türkiye de iyi bir pazar olabilir. Peki, bu, pratikte ne anlama geliyor? Kıbrıs, Doğu Akdeniz politikalarında Türkiye, önemli konumuyla dikkate değerdir.

İngiltere’nin dünyaya yönelik yeni bir yaklaşım ortaya koyabilmesi muhakkak gündeme girecektir. Mısır, Ürdün ve Lübnan eski Büyükelçisi James Watt, “kendisini AB üyeliği kozasından çıkaran bir İngiltere’nin bu aşamada öncelikli olarak ihtiyaç duyduğu şeyin, dış politikada ve Birleşik Krallığın kimliğine dair tartışmalarda tavizsiz ve vizyoner bir liderlik” olduğuna inanıyor.

Daha az patinaj, daha az gerçekçi bir yol izlemek ve tarihten daha fazla ders çıkarmak İngiltere’ye yardımcı olacaktır”

İngiltere’nin Orta Doğu politikalarındaki değişimini henüz tespit edemeyen bölgesel aktörlerin sabırlı olması gerekiyor. Belki de İngiltere tüm bu süreçten daha güçlü bir şekilde çıkacak ve daha önceki ağır aksak yürüyüşünün aksine dünyadaki rolünü yeniden gözden geçirmeye mecbur kalacaktır’’

SONUÇ

Brexsıt sonrası İngiltere, Ortadoğu’ya yeniden yönelirken, bu sefer karşısında veya yanında stratejik konumu, bölgesel oyuncu Türkiye gerçeğini, muhakkak değerlendireceğinden, TÜRKİYE-İNGİLTERE İLİŞKİLERİNİN İVME KAZANMASI, çok değerli bir sürece işaret etmektedir.

Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, İngiltere hattını tahkim ederken, KIBRIS-LIBYA-DOĞU AKDENIZ STRATEJILERININ ALT YAPISINI GELİŞTİRMEYE KARARLIDIR.

KADERE BAKINIZ.100 YIL ONCE OSMANLI’YI PARÇALAYAN, SYKES-PICOT ANLAŞMALARI İLE ORTADOĞU HARITALARI ÇİZEN INGILTERE,100 YIL SONRA GELECEĞİNİ YENIDEN DİRİLEN, ORTADOĞU’NUN BÖLGESEL GÜCÜ KONUMUYLA OYUN KURAN TÜRKİYE GERÇEĞİNE GÖRE KADERINI BELİRLEME DURUMUNDA KALACAKTIR.

KORONA SONRASINA TÜRKİYE FIKREN,RUHEN,82 MILYONU HEDEFE KILITLEYEREK HAZIRLANIYOR.’’YENI DÜNYADA KÜRESEL OYUNCU TÜRKİYE’’ YOLUNDA YÜRÜYORUZ..BÜYÜK DÜŞÜNCE.BÜYÜK HAREKET TÜRKİYE’YE YAKIŞIYOR.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Furkan Hamit : Trump’ın Oyalamalarına Karşı Erdoğan’ın Tavrı


Furkan Hamit : Trump’ın Oyalamalarına Karşı Erdoğan’ın Tavrı

19 Ekim 2019

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Amerikan askeri birliklerinin Suriye’ye girmesinden hemen sonra dönemin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Barack Obama’ya sözde Kürtleri temsil eden bölücü terör örgütü PKK/YPG/SDG ile arasına mesafe koyması ve Suriye’de onlara herhangi bir rol vermemesi konusunda sürekli telkinlerde bulunmuştu. Fakat Obama stratejik ortağı olan Türkiye’yi dikkate almadan Suriye’de DAEŞ’e karşı mücadele için bütün bu teröristleri (Pakistan medyasının batı medyasının etkisinde kalmadan PKK ve YPG’yi asi olarak değil terör örgütleri olarak vermesi gerekir. Çünkü Pakistan hükümeti bu örgütleri terör örgütleri olarak görmektedir) eğitmekle birlikte finansal destek vermeyi sürdürdü.

Askerlerini Suriye’den çekme sözü vererek iktidara gelen ABD Başkanı Trump, bu durumu görüp kararsızlığa düştü. Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile diyaloğa girerek ABD ve NATO’nun ortağı olduğu için Türkiye’ye önem verdiklerine vurgu yaptı. Fakat Türkiye’ye verdiği sözleri asla tutmadı ve bahane üretmeyi sürdürdü.

Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeyinde başlattığı askeri harekâtı durdurması için zaman zaman bakanlarını Türkiye’ye gönderdi. Fakat Erdoğan’ın sağlam iradesi karşısında bir şey yapamadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suriye’nin kuzeyinde artık hiçbir şekilde teröristleri görmeye tahammülü yoktu. Bunun için Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda ABD askerlerinin Suriye’nin kuzeyinden çekilmesi sürecinde terör örgütü PKK/YPG/SDG’nin de bölgeyi boşaltmasını istedi. Aksi takdirde askeri operasyon başlatarak bütün bu teröristleri bölgeden çıkartacağı uyarısında bulundu. Türkiye’nin bu uyarısı üzerine her ne kadar Trump başlangıçta Türk ekonomisini mahvetme tehdidinde bulunsa da durumun hassasiyetini anlayarak Suriye’nin kuzeyinden askerlerini çekmeye başladı. Bu şekilde de Türkiye için Suriye’de askeri operasyon başlatmanın yolu açılmış oldu.

Bundan önce Trump selefi Obama hakkında yaptığı açıklamada, DEAŞ’a karşı mücadelede terör örgütleriyle anlaşmasını büyük bir hata olarak nitelendirmişti. Bu açıklamasıyla Türkiye’yi destekleyen bir görüntü veriyordu. Fakat "Kuşlar kesildikten sonra pişmanlık fayda vermez" diye bir deyim vardır. Erdoğan, ABD askerlerinin bölgeden çekileceği açıklamasından hemen sonra Suriye’nin kuzeyine operasyon başlatma konusunda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin rızasını almıştı. İşte bu süreçte Erdoğan, en büyük müttefiki ABD’yi ve Avrupa’nın önde gelen ülkelerin liderlerini de telefonla arayarak operasyon hakkında bilgilendirdi.

Erdoğan, 9 Ekim çarşamba günü sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı paylaşımda Suriye’nin kuzeyine yönelik Barış Pınarı adıyla askeri operasyon başlattığını duyurdu. Erdoğan, harekâtın amacıyla ilgili yaptığı paylaşımda Suriyeli sığınmacılar için güvenli bölge oluşturmak ve böylece Türkiye’de bulunan 3,6 milyon sığınmacıyı bu bölgeye yerleştirmek olduğunu belirtti. Türkiye’nin bu askeri harekâtını başlatmasından sonra ABD kamuoyunun şiddetli baskısına maruz kalan ABD dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Türkiye’nin Suriye’de askeri harekât başlatmasına yönelik izin verildiği haberlerini reddetti.

Avrupa Birliği (AB) de Türkiye’nin bu harekâtını kınayarak konuyu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) götürdü. Fakat Rusya’nın engel çıkartması nedeniyle ortak bir kınama kararı alma konusunda muvaffak olamadılar. Erdoğan AB’ye sert tepki göstererek, Güvenlik Konseyinde Türkiye’ye ders vermeye kalkan ülkelerin, Türkiye’ye karşı nasıl bir komplo kurulduğundan haberleri olmadığını vurguladı. Erdoğan, batı ülkelerinin silah satışını durdurmaları konusuna ilişkin Türk atasözüyle karşılık vererek “Kötü komşu ev sahibi yapar.” dedi. AB’nin yaptığı da işte budur. Onlar Türkiye’yi kendi silahını yapmaya sevk ettiler. Türkiye, kendi silah ihtiyacının yüzde 70’ini karşılamakta, tümünü kendi imkânlarıyla karşılayacağı dönem de uzak değildir. Erdoğan, AB’yi uyararak “Kendinize gelin, operasyonumuzu işgal hareketi olarak nitelerseniz işimiz kolay, kapıları açar 3,6 milyon mülteciyi sizlere göndeririz" demişti. Erdoğan, AB’nin bu mesajdan gereken dersi de çıkarttığına vurgu yapmıştı.

BMGK’nın yanında Arap Birliği de Türkiye’nin bu askeri harekâtından rahatsız olup Türkiye’ye karşı diplomatik, ekonomik, yatırım ve turizm konularında atılacak adımların gözden geçirilmesi kararı aldı. Erdoğan Arap Birliği’nin bu kararını sert dille kınayarak Arap ülkeleri bir araya gelse bile Türkiye’ye hiçbir zarar veremeyeceklerini, Suudi Arabistan’ın önce kendine bakmasını zira ellerinin masum Yemen halkının kanıyla boyandığını, Mısır’ın ise sesini bile çıkartmamasının kendisi için daha iyi olacağını çünkü bu ülkeyle ilgili olan bitenlerin herkesçe malum olduğunu vurguladı. Erdoğan, bölücü terör örgütü YPG/PKK’nın Arapları Suriye’nin kuzeyindeki yurtlarından çıkartıp bölgeyi işgal ettiğinde, o Arapları misafir olarak kabul eden ülkenin Türkiye olduğunu hatırlattı. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğüne inanmakta ve Suriyeli mültecileri Suriye topraklarında güvenli bir bölgeye nakletmeyi arzu etmektedir.

Pakistan, Suriye’nin kuzeyinde başlattığı Barış Pınarı harekâtı konusunda Türkiye’yi açıkça destekleyen tek ülkedir. Önce Pakistan Dışişleri Bakanlığı bu harekâtı desteklediklerini açıkladı. Hemen sonra da Pakistan Başbakanı İmran Han, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla arayarak Barış Pınarı Harekâtı’nı tamamen desteklediklerini bildirdi. Erdoğan da Başbakan İmran Han’a teşekkür ederek Suriye’nin kuzeyinde başlatılan Barış Pınarı Harekâtı hakkında bilgilendirdi. İmran Han, terör konusunda Türkiye’nin güvenlik endişelerini anladıklarını, Türkiye’yi her zaman olduğu gibi her yönden desteklemeyi sürdüreceklerini belirtti. İmran Han, bu harekâtın bir an önce başarıya ulaşmasını temenni ettiklerini ifade etti ve Pakistan halkının Erdoğan’ın ziyaretini beklediklerini vurguladı.

Burada okuyucularımızla şu haberi de paylaşmak isterim ki batı ülkelerinin Türkiye’ye silah satışını durduracakları yönünde açıklamaları üzerine Pakistan’ın, teçhizat yanında Türkiye’ye askeri destek de vermeyi teklif ettiği yönünde haberler gelmektedir. Bu haberlerin ne kadar doğru olduğu konusunda bir şey söylememiz mümkün değildir. Fakat şu kadarını söyleyebiliriz ki Pakistan, Türkiye’ye PKK ile mücadelesinde ihtiyaç hissettiği anda silah yardımında bulunmuştur. Pakistan’ın, Kıbrıs barış harekâtı sırasında da savaş uçaklarını ve teçhizat göndermekle birlikte askerlerinin varlığı Türklerin ve Kıbrıslı Türklerin gönlünü kazanmıştır. Çünkü o dönemde de batılı ülkeler Türkiye’yi yalnız bırakmışlardı. Türkiye’ye tam olarak destek veren tek ülke yine Pakistan olmuştu. İşte bunun için Türkiye de daima Pakistan’a her konuda ve özellikle Keşmir konusunda açıkça destek vermektedir.

AK PARTİ DOSYASI /// MUSTAFA BALBAY : Erdoğan, salgını 15 Temmuz gibi kullanmak mı istiyor ???


MUSTAFA BALBAY : Erdoğan, salgını 15 Temmuz gibi kullanmak mı istiyor ???

08 Nisan 2020

Koronavirüs salgınına karşı AKP’nin izlediği yolu şöyle özetleyebiliriz:

Toplumun reflekslerini dikkate alıp tepkilere göre önlem almak.

Zira sahra hastanelerinden İstanbul için gerekli özel adımlara kadar alınması gereken pek çok önlem, kamuoyu baskısı yükselince alınıyor.

Bunu tarifi şudur:

AKP krizi çözmekten çok yönetmek istiyor.

AKP’nin pek çok konuya böyle baktığını biliyoruz, ama bu farklı. Türkiye’nin toplam gücünün kullanılması gereken bir salgın işgaliyle karşı karşıyayız.

AKP neden böyle bir yol izliyor?

***

Sorunun yanıtı Erdoğan’ın önceki akşamki sözlerinde. Erdoğan, “Rabb’imizin ‘Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır olabilir’ diyerek tarif ettiği bir süreçten geçtiğimize inanıyorum” dedi, devam etti:

“Yaşadığımız koronavirüs salgınının ardından dünyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı açıkça görülüyor. Diğer ülkelerin ve insanların sırtından kendilerine sahte bir refah düzeni kuranların devri artık kapanıyor. Ekonominin sadece paradan, borsadan, faizden, spekülatif araçlardan ibaret bulunmadığı, aslolanın yeterli üretim ve adil dağılım olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Devlet ve vatandaşları arasındaki siyasi, ekonomik ve sosyal ilişkilerin yeniden tanımlanacağı bir döneme giriyoruz… Eğitimden sağlığa, ulaşımdan sanayiye, tarımdan enerjiye kadar her alanda inşa edeceğimiz güçlü altyapının semeresini alacağımız bir devrin eşiğindeyiz… Asıl büyük mücadelemiz salgın sonrasında başlayacaktır. Üretimi mutlaka sürdürme vurgusu yapmamızın sebebi budur… Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşmasının önündeki engeller adeta kendiliğinden kalkıyor…”

İsim verilmeyip bu sözleri kimin söylediği sorulsa pek çok kişi şu yanıtı verecektir:

AKP’nin yıllardır izlediği yanlış politikaların bilincinde olan, paran kadar sağlık, paran kadar eğitim politikalarına karşı çıkan, bu gidişe alternatif üretme gücündeki bir kişi!

Sanki, 17 yılda Türkiye’ye 1 trilyon dolar sokup, Türkiye’den 3 trilyon dolar çıkmasını sağlayan başka bir iktidar…

Sanki, bugüne kadar üretimi öteleyen, eğitim, sağlık, tarım altyapılarını ihmal eden başka bir iktidar…

Sanki, sağlıkta uluslararası tekellerin dümen suyuna girip üniversite hastanelerini çökerten, sağlık garantili değil, hasta garantili “şehir hastaneleri” adı altında sağlık işletmeleri yapan başka bir iktidar…

Sanki, aşı üreten kurumları, SSK’nin ilaç fabrikalarını satıp Türkiye’yi ilaçta çokuluslu şirketlere muhtaç eden başka bir iktidar…

Sanki, yerli tohum üretmeyi suç sayan başka bir iktidar…

Şimdi AKP geldi, bu kötü gidişe dur diyecek yepyeni bir gelecek vaat ediyor!

***

Gün gerçekten de Türkiye’nin bütün gücünü birleştirerek bu salgını yenme, devamında sosyal hukuk devletini ilkesine göre yenilenme günü…

Ancak yukarıda özetlediğimiz tablo, AKP’nin bu süreci de iktidarını güçlendirme, parti devleti kavramından öte partiyi tümüyle devlet yerine koyma hedefinde olduğunu gösteriyor.

Akla, “15 Temmuz’u Allah’ın bir lütfu olarak” görme anlayışını getiriyor.

Türkiye’nin parlamenter sistemden uzaklaştıkça krizlere, belirsizliklere yaklaştığını yaşayarak gördük.

Koronavirüs salgını sürecinde ve sonrasında da aynı anlayışın izlenmesi daha kötü sonuçlar verecektir.

Erdoğan’ın Tekâlif-i Milliye’ye bu kadar çok sarılması aslında devlet hazinesinin ne durumda olduğunu gösteriyor. Gerçeği ancak bu yolla anlatabileceğini düşünmüş olmalı!

Erdoğan’ın çok dara düşünce bile olsa Atatürk’ü anması güzel…

Ama anmak yetmez anlamak gerekir… Tekâlif-i Milliye’de Atatürk’ü ya yanlış anladı ya da kendi istediği gibi anlamak istiyor.

Atatürk, “zaferden sonra ödenecek” diye o adımı attı. Üç kelimede iki büyük mesaj var:

1- Zaferden emin…

2- Ödenecek…

İkisini de 2 yıl içinde gerçekleştirdi…

Sizin 18 yılda geldiğiniz nokta ise ortada…