TARİH /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Hitler’in kurbanları Türk soylu muydu ???


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Hitler’in kurbanları Türk soylu muydu ???

14 Nisan 2018

Dikkat çekmek istediğim konu, göçler tarihi… Çağdaş’ın bu sayısında özellikle yakın tarihteki göçleri, sonuçlarını ve insan öyküleri ışığında mübadillerin yaşadıklarını tartışırken, farklı bir pencere olsun diye 2. Dünya Savaşı’nda yok edilen Yahudilere de bir göz atmak gerek. Kim bilir, belki de onlar Türk kökenliydi…

Öykü çok orijinal, ilgi çekici ve kışkırtıcı… Çok yeni değil aslında, bir dönem çok tartışılmış, sonra rafa kalkar gibi olmuş, sonra arkeolojik bulgular, öykünün doğru olduğunu kanıtlar veriler ortaya koyunca, yeniden gündeme gelmiş. Önce biraz bilgi, sonra kafa karıştıran sorular ve bingo: Musevi inanışına göre İshak oğlu Yakup`un 12 oğlu olmuş, her oğul ayrı bir kabileyi başlatmıştır. (İshak, Yakup ve oğlu Yusuf İslami görüşe göre de peygamberdir.) Dünya Yahudilerinin bu 12 kabileden geldiğine inanılmaktadır. Peki; nasıl oluyor da Hazar İmparatorluğu’nu kuran, MS 7-10. yüzyıllar arasında Çin’in kuzeyinden Karadeniz’e kadar büyüten Türk toplulukları, bu 12 kabileden birine mensup olmadıkları halde Musevi olabiliyor?

Bu soruya makul ve mantıklı cevaplar üreten kişi, Musevi kökenli ünlü bir yazar olan Arthur Koestler… Doğu ve Kuzey Avrupa Yahudilerinin (Aşkenaz) köklerinin farklı olduğu görüşünü savunan Koestler, 1976’da yayınladığı On üçüncü Kabile (The Thirteenth Tribe) adlı kitabında, Ortaçağ’da neredeyse tüm Doğu Avrupa`nın Türk kökenlilerin denetimi altında bulunduğundan hareketle, Aşkenaz Yahudilerinin de Türk kökenli olduğu savını ortaya atıyor. Öyküyü kısaca özetlersek durum şu… Şamanizm inancına bağlı Hazarlarda din konusunda herhangi bir zorlama yok. İsteyen istediği dine girip çıkıyor, çünkü dinsel hoşgörü çok yüksek. 8. Yüzyıl’ın ortalarında Hazar Hanı Bilge Kağan, Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan din adamlarını heyetler halinde ülkesine davet ederek, kitabi dinler hakkında bilgi alıyor, Şura’da bu konu tartışılıyor. En sonunda da Museviliğe geçmeye karar veriyor. Fakat Musevilik milli bir din olduğu ve yukarıda belirttiğimiz 12 kabileden birine mensup olmak gerektiği için Musevi din adamları bir çıkış yolu arıyorlar. Musevilerin kayıp 13’ncü kabilesinin işte bu Hazarlar olduğuna hükmediliyor ve kağanlarıyla birlikte geniş topluluklar Museviliğe geçiyor.

11. Yüzyıl’da Hazar Devleti toprak kaybede kaybede eriyip gidiyor, halklar birbirine karışıyor. Sonunda Hazar Devleti ortadan kalkıyor… Hazar ve bölge halklarından Musevi topluluklar Karadeniz’in kuzey kıyılarını takip ederek Doğu Avrupa’ya göç ediyor. 14. Yüzyıl’ın başlarında Anadolu’da Osmanlı Devleti kurulurken, Hazarlar çoktan Avrupa’ya ulaşmış durumda. Osmanlı’nın Viyana kapılarına kadar dayandığı yıllarda da Yahudiler o bölgelerde yaşamaya devam ediyor. 19-20 yüzyıllara gelindiğinde Osmanlı, Avrupa’daki toprakları terk edip geri dönmeye zorlandığında da durum aynı… Koestler, Hitler’in 2. Dünya Savaşı sırasında (1939-1945) katlettiği Yahudilerin Türk asıllı olduğu savını bu bilgilerle destekliyor. Bilim dünyasında çok tartışılan bu görüş, henüz tam kabul edilmiş değil, tam reddedilebilmiş de değil. Ve yıl 2008… Rus arkeologlar, bin yıl önce Museviliği kabul eden ve döneminin en zengin devletlerinden birini kurduktan sonra tarih sahnesinden aniden çekilen Hazar Türklerinin kayıp başkenti “İtil”i bulduklarını açıkladılar. Dimitri Vasilyev liderliğindeki arkeoloji ekibi Hazar Denizi’nin kuzeyinde, Rusya-Kazakistan sınırındaki Astrahan kenti yakınlarında, yaptığı kazılarda üçgen şeklinde bir kale ile Hazarların konut olarak kullandığı yurtların kalıntılarına ulaştı. Vasilyev, çıkan eşyaları çok dikkatli inceleyerek bu kalıntıların kayıp kent İtil olduğu sonucuna vardıklarını söyledi. Hazar Türkleri konusunda uzman isimler de, Rus arkeologların 60 bin nüfuslu olduğu düşünülen kayıp başkenti bulduğuna inanıyor. İsrailli uzmanlar ise mutlaka yazılı eserlere ulaşmak gerektiği görüşünde… İnsanlık tarihinde, toplulukların göç ettiği birçok örnek mevcut. Uzak tarihlerden buyana göçler haritasını dikkatle izlediğimizde, kültürel şifreleri çözecek bulgulara ulaşmak mümkün. Hiç belli olmaz… Bugün Türk zannettiğiniz topluluklar başka kökenden, başka toplum dedikleriniz Türk kökenli çıkar… Müthiş değil mi?

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Kaynak: Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi yayın organı Çağdaş’ta yayınlanmıştır. (2-7-2015)

***

Arthur Koestler
(1905, Budapeşte– 1 Mart 1983 Londra)
Macaristan doğumlu çok yönlü yazar. Babası Leopold Koestler, Kuzey Macaristan`a göçmüş bir Rus Yahudisiydi. Roman, gazete yazıları, sosyal felsefe eserleri ve bilim alanında kitaplar yazdı. 1931 yılında Almanya Komünist Partisine katıldı ama 7 yıl sonra, Birleşik Krallığa göç edince ayrıldı. 1940`ların sonlarına doğru en tanınmış İngiliz anti-komünistlerinden biri oldu. 1950`ler boyunca da aktif olarak siyasete devam etti. Sovyetler`de 1930`lardaki tasfiyeleri anlatan Gün Ortasında Karanlık romanı Stalinizmin kurgusal temsili olarak George Orwell`ın 1984 romanı ile birlikte anılır. 13. Kabile adlı araştırmasında ise Aşkenaz Yahudilerinin tarih sahnesinden silinmiş olan Hazar Türkleri olduğu savını ortaya atmıştır. Bu sav bilimsel çevrelerde halen tartışılmaktadır. Ayrıca Britannica Ansiklopedisi için de maddeler yazmıştır.

ÇANAKKALE SAVAŞI DOSYASI /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU /// Çanakkale’de Devlerin Savaşı : Muavenet-i Milliye ve HMS Goliath


Tayfun ÇAVUŞOĞLU /// Çanakkale’de Devlerin Savaşı : Muavenet-i Milliye ve HMS Goliath

E-POSTA : tayfuncavusoglu

22 Haziran 2018

Çanakkale kara savaşları sırasında, düşman zırhlıların topları Gelibolu’daki savunma hattını canı pahasına tutmakta direnen Türk birliklerinin başının belasıydı. Güney Grubu Komutanlığı’nın talebi üzerine Donanma Komutanlığı ve Müstahkem Mevki tarafından planlamalar yapıldı, Morto Koyu’ndaki düşman gemilerine torpido hücumu için düğmeye basıldı. Görev Muavenet-i Milliye muhribinindi. Muavenet-i Milliye 9 Mayıs 1915’te Boğaz Komutanlığı’na çağrılarak gerekli emirler verildi.[1]

Yüzbaşı Firle, Yüzbaşı Rıza ve Binbaşı Ahmet Bey

Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey’in komutasındaki muhripte Türk mürettebatın da çok sevdiği bir asker olan Müşavir Komutan Yüzbaşı Rudolf Firle dışında ikisi subay 11 Alman personel daha görev yapıyordu. Toplam mürettebat 94 kişiydi.

11 Mayıs gecesi Güney Grubu Muharebe İdare yerine giden Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey ve Yüzbaşı Firle, etrafı inceler. Firle, o geceyi şöyle anlatıyor:

…Gece saat 22.00’de Ahmet ile birlikte üstü kapalı dehlizlerden gerçek gözetleme yerine gittik. Bütün Boğaz panoraması olanca ihtişamı ile gözümüzün önündeydi. Boğaz girişi düşman gemilerinin ışıkları ile parlıyordu. Bu ışıkları görünce insan kendini Kiel’deki yelken haftasında zannediyordu. Hedefimiz olan Morto Koyu altımızda idi. Koy girişinde yatan bir zırhlı ışıldakları ile sahili aydınlatıyor ve arada bir ağır topları ile mevzilerimize ateş ediyordu. Zaman zaman İngilizlerin attıkları tenvir mermileri yükseliyordu. Koruma olarak da bir muhrip zırhlının açığında dururken ikinci bir muhrip ise kıyının arasında yatıyordu. Saat 03.00’te yorgun argın gemimize döndük. (Bülent Eryavuz Arşivi)[2]

Muavenet-i Milliye

Muhrip Komutanı Ahmet Saffet Bey’in yola çıktıktan sonra sık sık danışıp yardım istemesi nedeniyle geminin komutasını fiilen üzerine alan ve emirleri veren Yüzbaşı Firle, Morto Koyu’nda Goliath’ın batmasıyla sonuçlanan saldırıyı Donanma Komutanı Alman Amiral Souchon’a şöyle rapor etmiştir:

…Saat 01.15’te pruvamızda 200 metre kadar mesafede bir gemi ışıldakla bize 202 işaretini gönderdi. Emir üzerine vandrabandra da aynı işaretle cevap verdi. Ben de megafonla kovanlara “ateş serbest!” emri verdim.

Goliath

Önce baş kovan arkasından sırayla merkez ve kıç kovanlar ateşlendi. Arka arkaya üç şiddetli infilak duyduk. Birinci torpido köprü hizasından, ikinci arka baca hizasından, üçüncüsü de kıç omuzluktan vurdu. Gemi ilk patlamada hemen sancak tarafına yattı. Kıç direk hizasında büyük bir patlama oldu, herhalde arka cephanelik patlamıştı.

Etrafta büyük bir sessizlik vardı, ne kimse bağırıyor ne de başka bir hareket görülüyordu. Ne muhriplerde ne de vurduğumuz geminin arkasında yatan zırhlıda (HMS Cornwallis) bir hareket oldu. Sanki herkes şaşkınlıktan donmuş gibiydi. İkinci torpido atılırken hemen iskele alabanda ve tam yol kıyıya yöneldim.

…Arkamızda bütün ışıldaklar geminin battığı sulara çevrilmişti ve birçok gemi yardıma geliyordu. (Bülent Eryavuz Arşivi)[3]

İngiliz HMS Goliath zırhlısı, 750 kişilik mürettebatından 570’ini de beraberinde götürerek iki dakika içinde battı.[4]

Muavenet Personeli

Goliath’ın hedef alınışı ve batırılışı, perde arkası bilgileriyle donatılmış olarak, Şerif Günalp’in anılarında[5] da detaylı olarak bulunuyor. Ancak ne Şerif Günalp ne de Yüzbaşı Rudolf Firle anılarında “sis” faktörüne yer veriyor. Hattâ anlatımlardan görüşün gayet açık olduğu da anlaşılmaktadır. Ama Ian Hamilton koca zırhlıyı kaybetmenin üzüntüsünden midir bilinmez, günlüğüne farklı bir detay düşmüş:

…Hava sıcak ve gök bulutsuz, deniz çarşaf gibi. Dün geceki yoğun sis sırasında bir Türk torpidobotu Çanakkale Boğazı’ndan sızıp Goliath zırhlısını torpilledi. Bu konuda henüz fazla bir bilgi almış değiliz. Düşman madalyayı kazandı. Kahrolsunlar! [6]

Hamilton bir konuda haklıydı. Gerçekten de Muavenet-i Milliye personeli bu büyük başarının ardından onurlandırılmıştır. Korvet kaptanlığına terfi eden Yüzbaşı Ahmet Saffet Bey ve Yüzbaşı Rudolf Firle kılıçlı altın imtiyaz madalyasıyla, diğer subay ve erler kılıçlı gümüş imtiyaz madalyasıyla ödüllendirildi.

12-13 Mayıs gecesi gerçekleşen bu saldırı, İngilizlerin artık filo desteğinden yoksun kalacağının da habercisiydi sanki.

Gerisini yabancı kaynaklardan takip edelim.

İtilaf Devletleri Donanma Komutanlığı Alman denizaltılarının Çanakkale Boğazı’na yaklaştığına ilişkin istihbarat almıştı. Ian Hamilton da hatıralarında 11 Mayıs günü Amiral de Robeck’in görüşmek üzere yanına geldiğini, iki Alman denizaltısının bölgeye girmekte olduğu doğrultusunda haber alındığını yazmaktadır.[7]

Goliath’ın batırılmasıyla birlikte bu istihbarat raporu da ele alındığında, Londra’daki Savaş Kabinesi’nde panik yaşandığını söylemek yanlış olmaz. Londra’dan filonun en kıymetli gemisi olan Quenn Elizabeth’in derhal geri gönderilmesi emri gelir:

İngilizler Quenn Elizabeth’i derhal geri çekti. Amiral Thursby 18 Mayıs’ta aynı gerekçelerle Prince of Wales, Implacable ve London’un takip ettiği Quenn zırhlısıyla ayrıldı. Onlara eşlik eden destroyerler ve hafif kruvazörler de, bu savaş gemileriyle birlikte gitti. Hiçbiri Çanakkale Boğazı’na bir daha dönmeyecekti. [8]

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

DİPNOTLAR:

[1] Bu makalenin genel derlemesinde kullanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 – Yalanlar, İftiralar, Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı İstanbul 2014

[2] Bülent Eryavuz’un Erol Mütercimler’e verdiği arşivde çok değerli bilgiler bulunmaktadır. Muavenet-i Milliye’nin HMS Goliath’ı batırmasının hikâyesini özetlerken, Erol Mütercimler’in kitabından yararlanılmıştır: “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, s.310-317)

[3] Bülent Eryavuz Arşivi’nden Erol Mütercimler, “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, s.314

[4] Corbett, Naval Operation V2, s. 406-408 (Robin Prior, “Gelibolu, Mitin Sonu”, s. 208)

[5] Erol Mütercimler, “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, s.315-316. Bu konuda daha fazla detay isteyenler mutlaka bu eseri edinmeli.

[6] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.157

[7] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.156

[8] Robin Prior, “Gelibolu, Mitin Sonu”, s. 208

KAYNAKLAR:
Erol Mütercimler, “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, Alfa Yayınları, Cep Baskı 1-2, Mart 2009.
Robin Prior, “Gelibolu, Mitin Sonu”, Akılçelen, Ankara 2012
Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, Örgün Yayınları, 2. Baskı, 2006
Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 – Yalanlar, İftiralar, Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı İstanbul 2014

TARİH /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Enver Paşa, Liman von Sanders, Mustafa Kemal


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Enver Paşa, Liman von Sanders, Mustafa Kemal

03 Mart 2010

Çanakkale Savaşları’nın sona ermesiyle Mustafa Kemal’in ordu müfettişi unvanıyla 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışına kadar geçen süre aslında kesinlikle detaylarıyla bilinmesi geren bir dönem…

Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişinden önceki dönemi kesinlikle detaylarıyla öğrenmek gerek, çünkü padişahın emriyle imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması, bir yandan Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini tescillerken bir yandan da Çanakkale’de elde edilen müthiş zaferin anlamını bir anda sıfıra indiriyor, Çanakkale’yi silah zoruyla geçmeyi başaramayan düşman donanması elini kolunu sallaya sallaya Marmara’ya girip Osmanlı başkenti İstanbul’u fiilen işgal ediyor, o dönemde yurdu kurtarmanın yollarını araştıranların önemlice bir bölümü ‘manda yönetimleri’ üzerinde durup “İngiltere’nin mi, ABD’nin mi kanatları altına (boyunduruğuna) girelim” seçenekleri üzerinde kavga ederken, başını Mustafa Kemal Paşa’nın çektiği bir avuç vatansever de bağımsız bir ülkeye kavuşmanın yollarını arıyordu…

Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı konusuna girmeden önce, 1916-1919 arasındaki üç yılı çok iyi değerlendirmek gerek… O üç yıllık sürede yaşananlar, zaten Samsun’un şifrelerini ortaya koyar….

ÇANAKKALE’DE KAZANILAN MÜTHİŞ ÖZGÜVEN

Çanakkale Savaşları’nda sona doğru gelinmişti… Müttefikler, Gelibolu Yarımadası’nda sıkıştıkları dar sahil şeridinden bir adım bile ileriye gidemez durumdaydı. Emrindeki kuvvetlerin sayısı 100 bin kişiyi aşan Anafartalar Grup komutanı Albay Mustafa Kemal’in Liman von Sanders ile anlaşmazlıkları da sık sık gündeme geliyordu.

“Polemiklerle nereye varmak istiyorlar” başlıklı yazımızda bu konudaki bilgilere yer vermiştik:
“…Mustafa Kemal’in ihtiyat komutanlığı, muharebenin başlamasıyla biter. Muharebenin ilk gününden itibaren Arıburnu Kuvvetleri Komutanı olur, kuruluşundaki üç piyade, bir topçu alayına ilaveten bir piyade alayı daha emrine verirler, yani ilk gün beş alaya komuta eder. 27 Nisandan itibaren 7 alaya yani iki tümene, 1 Mayıstan itibaren 11 alaya yani yaklaşık 4 tümene komuta eder ve rütbesi yarbaydır. (bir ay sonra, 1 Haziran’da başarısından dolayı albaylığa yükseltilir, savaşın geri kalanında birliklerini bu rütbeyle yönetir) Anafartalar Grubu Komutanı olduğu 8 Ağustos’tan itibaren önce 8 tümene, sonra 3 kolorduya olmak üzere yaklaşık 10 tümene komuta eder. Mustafa Kemal’in emrindeki kuvvetler, Kuzey Grubu ile Güney Grubu kuvvetlerinin toplamından daha büyüktür ve cephedeki kuvvetlerin yarısından fazlasına komuta etmektedir.”
(1)

10 Ağustos 1915’teki Conkbayırı muharebesi, çıkartma kuvvetlerinin Gelibolu Yarımadası’nda, kara muharebelerinde müttefiklerin artık hiçbir şansları kalmadığını ortaya koydu. O tarihten sonra Büyük Britanya ve ve onun emrinde çarpışan Avustralya, Yeni Zelanda ve Hindistan askerlerinden hiçbir grup, 10 Ağustos’ta terk ettikleri topraklara bir daha ulaşamadı. O günden sonra da hiçbir düşman askeri Conkbayırı hattı, Besimtepe, hele Kocacimen üzerinden Çanakkale Boğazı sularını seyredemedi. (2)

Çaresizlik içindeki müttefikler üstelik birliklerini de takviye ederek bu kez 13 Ağustos’ta İkinci Anafartalar muharebesini verdi. Bütün saldırıları püskürtüldü.
15-17 Ağustos’ta Anafartalar cephesinde Kanlıtepe, Aslantepe ve Kireçtepe’yi hedef alan 3. Anfartalar Muharebesi’ni de kaybettiler. Bunun üzerine 21-22 Ağustos’taki son Anafartalar Muharebesi’ne tam 6 tümenlik kuvvetle girişen müttefikler, bir kez daha başarısız olunca, yelkenler suya indi… Müttefikler açısından artık Gelibolu’da yapacak bir şey kalmamıştı.

Müttefik taarruzları durdu. Çanakkale Savaşları, o günden sonra siper ve lağım muharebelerine dönüştü. Fakat taarruzla alınamayan sonucu, lağım ve siper muharebeleriyle almanın zaten olanağı yoktu.

“…Albay Mustafa Kemal, düşmanın çekileceğini sezinlemişti. Düşmanın Gelibolu topraklarında başarı şansı kalmadığını anlamıştı. Düşmanın sessizce kaçmasına meydan bırakmamak, ona son cezasını da vermek için yeni bir taarruz teklif etti. Fakat ona verilen cevap, artık tek bir asker bile feda edilecek durumda bulunulmadığıdır. Fakat Mustafa Kemal’in teklifi gibi, yüksek kumandanlığın bu ret gerekçesini de, aynı iyi niyetle ve sağduyu ile değerlendirmek yerinde olur.” (Tek Adam, cilt-1, s. 248)

Albay Mustafa Kemal bunun üzerine hastalığını gerekçe göstererek 27 Kasım 1915’te görevinden ayrılır. Yerine Fevzi (Çakmak) Paşa getirilir. Mustafa Kemal de İstanbul’a döner…
Mustafa Kemal’in istifa girişimi, Liman von Sanders’in Enver Paşaya yazdığı mektup, daha doğrusu bu konudaki yazışmalar, kesinlikli iyi bilinmes i gereken detayları ifade eder. Az sonra o konuya döneceğiz…

Mustafa Kemal cepheden ayrıldıktan 23 gün sonra… 19-20 Aralık 1915’te müttefik komutanlığı sessizce önce Arıburnu-Suvla (Anafartalar) cephelerini boşalttı. 3-9 Ocak’taki Seddilbahir cephesinin boşaltılmasıyla da, Gelibolu düşmandan tamamen temizlenmiş oldu.
Bu yenilgi ve kaçış, Avustralyalı yazar Alan Moorehead’e şu satırları yazdıracaktı:
“O genç ve dahi Türk şefinin (Mustafa Kemal) o esnada orada bulunması, müttefikler bakımından, talihin en acı darbelerinden biridir.”

ARALARI HİÇBİR ZAMAN SÜT LİMAN OLMADI

Enver Paşa

Mustafa Kemal’in hayat hikayesini okuduğunuzda, karşınıza çıkan ilk gerçek şudur: Enver Paşa ile sürekli gerginlik, Enver kaynaklı bir çekimserlik ve soğukluk… Üstelik Enver’in saraya damat olup bir anda iki rütbe birden atlayarak ‘paşa’lığa yükseltilmesini bir kenara bıraksak bile, o artık aynı zamanda başkomutan (padişah) vekidilir… Mustafa Kemal de, hırslı bir askerdir… Enver’in bu hızlı gidişinden memnuniyet duymaz. Aralarındaki bu negatif enerji, taa Balkan’lardan buyana peşlerini bırakmamış, son gelişmelerle iyice su yüzüne çıkmıştır.

Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşları’nın başlangıcında yarbay rütbesinde bir tümen komutanıdır. Ancak bu durum onun, yeri ve zamanı geldiğinde doğruları hiç çekinmeden ortaya koymasına engel değildir. Nitekim kara muharebelerinin başladığı ilk günlerde, düşman askerinin Gelibolu’ya ayak basmasına karşı yeterli ve ciddi önlem alınmadığı gerekçesiyle V. Ordu Komutanı Liman von Sanders’i eleştirir. Üstelik Sanders’le ilgili bu eleştirilerini tüm ordu kademelerini atlayarak, doğrudan doğruya Enver Paşa’ya yazar, hatta Enver Paşa’yı durumu yerinde görmesi için cepheye de çağırır. Mustafa Kemal bu yazıda daha evvelce Enver Paşa’ya yazdığı bir başkayazıya da temas eder. Çanakkale muharebeleri başlarken Maydos bölgesine ilk çıkan kuvvetleri nasıl perişan ettiğini, “fakat Liman Paşa’nın düşmanın çıkarma bölgelerini kamilen (tümüyle) açık bırakan bir tertibat alması nedeniyle, düşmanın karaya çıkışını kolaylaştırdığını” yazar. Mustafa Kemal’in Alman komutanlara güveni yoktur, bunu sıklıkla ifade eder, bu yukarıda sözünü ettiğimiz mektupta da vurgular. Cepheyi gezmesini istediği Enver Paşa’dan “başta Liman von Sanders olmak üzere, bütün Almanların fikir yeterliliğine itimat olunmamasını ve bizzat kendisinin cepheye gelerek, vaziyetin icabına göre harekatı sevk etmesini” rica eder.

İşte savaşın sonuna doğru Mustafa Kemal’in istifasını sunduğu, ancak kendisinin Mustafa Kemal hakkında çok üstün takdirlerle dolu bir yazıyı Enver Paşa’ya gönderen ordu kumandanı, bu Mareşal Liman von Sanders’tir. Aynı Sanders, Yarbay Mustafa Kemal’den Albay Mustafa Kemal’e geçişi, Anafartalar Grubu’nda 100 binden fazla askere komuta eden bir askeri dehanın yükselişinin de tanığıdır. Nitekim o istifayı başkumandanlığa göndermemiş, sadece hava değişimine dönüştürmüştür.

Bunun üzerine de Enver Paşa, bir mektup yazarak Mustafa Kemal’in gönlünü almış, Mustafa Kemal de çok sıcak ve heyecanlı bir cevapla mukabelede bulunmuştur.

Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’e yazdığı, yeni rütbesini kutlayan mektubu ile Liman von Sanders’in Enver Paşa’ya yazdığı mektubu, Şevket Süreyya Aydemir’in ‘Tek Adam – 1. Cilt’ten alarak aynen veriyoruz. Bu metinler, günü gününe yazılmış olduğundan, o güne ve geleceğe ilişkin tarihsel önemi çok büyüktür.

Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’e yazdığı kutlama yazısı:
“On Dokuzuncu Fırka Kumandanı Miralay (Albay) Mustafa Kemal Beye,
Rütbei cedidenizi tebrik ederim. Bu terfi ve görmekte olduğunuz büyük ve fedekarane hizmetlerinize mukabil bir mükafat değil, ancak memleketimize daha mühim ve ordumuza daha kıymettar hidemat ifa edebilecek mevaiki ihraz için geçilmesi lazım bir kademedir.
İnşallaah yakında bu gibi meratibi de ihraza muvaffak ve muvaffakıyet-i aliyeye mazhar olursunuz.

Terfii bugün telgrafla tebliğ edilmiştir. 21.3.1331 (3 Hazıran 1915)
Başkumandan Vekili ve
Harbiye Nazırı
Enver

Şevket Süreyya Aydemir, bu tebrik yazısını değerlendirirken, bir noktanın altını ısrarla çiziyor. Bu yazıda gelecekten nişan veren, gelecek için müjdeler taşıyan bir işaret vardır. Çünkü bir başkomutan vekili ve harbiye nazırının, bir albay veya yarbaya, bu denli uzun, içten ve üstün tebrik yazısı göndermesi usülden değildir. Fakat ne var ki, yarbaylıktan albaylığa yükseltilen bu Mustafa Kemal, artık Çanakkale savaşlarının muzaffer kahramanı Mustafa Kemal’dir.

1. Belge

17-7-1331 (Miladi takvimle eylül 1915)
Ekselans
Enver Paşa,
Osmanlı İmparatorluğu Ordusu ve Donanması Başkumandan Vekili, Zatı Şahanenin Yaver-i Ekremi
Ekselanslarınıza Albay Mustafa Kemal Bey’in yazılı bir dilekçe ve (hizmetten) ayrılmasını dilemiş olduğunu bildirmekle şeref duyarım.
Bu dilekçeyi destekleyemem, çünkü Mustafa Kemal Bey’i, vatanın bu büyük savaşta hizmetlerine muhakkak surette muhtaç olduğu, çok müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak tanımayı ve takdir etmeyi öğrendim.
Albay Mustafa Kemal Bey, 5 ay önceki ilk karaya çıkış hareketinden beri: XVX. Tümenin başında parlak bir şekilde savaşmış ve İngilizlerin Anafarta kanadında son büyük çıkarma hareketleri esnasında müşkül bir anda kumandayı üzerine almak zorunda kalmıştır; çünkü bu hususta görevlendirilmiş olan XVI. Kolordu Komutanı, VII. ve XII. Tümenlerle hücuma geçmesi yolunda verilen mükerrer emri yerine getirmemiştir.
Albay Mustafa Kemal Bey burada da görevini büyük bir cesaretle ve iyi ve açık tertibat alarak ifa etmiştir. Öyle ki, kendisine -vazifem icabı olarak- takdirimi ve şükranımı tekrar tekrar ifade etmek isterim.
Albay Mustafa Kemal Bey ayrılmak istiyor, çünkü ekselanslarının, (İmparatorluk ordusunun Başkumandan Vekili ve en yüksek mafevkinin) güvenine sahip olmadığı kanısındadır. O, bunu bilhasta ekselanslarınızın son defa burada bulundukları sırada, o zaman ve halen hasta olduğu halde ve öbür üç grubun şeflerini ziyaretlerinizle şereflendirmiş olmanıza rağmen, kendisini aramamış olmanızdan istidlal ettiğine inanmaktadır.
Ben Albay Mustafa Kemal Bey’e, ziyaretin sırf zaman yetersizliği yüzünden yapılamadığını ve ekselanslarınızın kendisinin hizmetlerini her halde takdir ettiklerini ifade ettim.
Şimdilik ilişikte takdim etmediğim ayrılma dilekçesini, ekselanslarının güvenini belirtmek suretiyle reddetmek lütfunda bulunmalarını rica ediyorum.
Ekselanslarınızın daima en derin hürmetkarı.
LİMAN VON SANDERS

2. Belge

Anafartalar Grubu Kumandanı Miralay Mustafa Kemal Bey’e
Zata mahsustur

Rahatsızlığınızı işittim, müteessir oldum. Son defaki Çanakkale ziyaretimde muhtelif mevazii görmek istediğimden sizi ziyarete vakit kalmamıştı. İnşaallah yakında tamamen kesb-i afiyet eyler (iyileşir) ve bugüne kadar olduğu gibi kumanda ettiğiniz kıtaatın başında muvaffakiyetle ifay-ı vazife eylersiniz.
Enver

Liman Paşa Hazretlerine
mahrem: Zata mahsustur

Tahrirat-ı samilerini aldım. Arzu-yi devletleri veçhile, Mustafa Kemal Bey’e yazdım.
Enver

3. Belge
Başkumandan Vekili Enver Paşa Hazretlerine
Zata mahsustur

Rahatsızlığımdan dolayı iltifat ve teveccühat-ı samilerine arz-1 teşekkürat-ı mahsusa eylerim. Bendenizi ank-karip hudusu memul vekayi için ihzar olunan kuvvetin başında da bulundurarak zat-ı devletlerine daha büyük hidemat ifasına mazhariyetle taltif bulunacağınızdan eminim.
21 Eylül 331
Anafartalar Grubu Kumandanı
Miralay Kemal

…VE PERDE KAPANIYOR

Çanakkale Savaşı’nın zayiatı konusunda Türk kaynaklarının rakamları çelişkili olmakla birlikte, yabancı kaynaklar fazla farklılık göstermez. Avustralyalı yazar Alan Moorehead’in 1956’da yazdığı ‘Galipoli’ isimli eserinde tarafların Çanakkale zayiatı şöyle sıralanır:
Türkler 251.309
İngilizler 205.000
Fransızlar 47.000
Aynı eserde Türk zayiatının detaylarına da iner:
Şehit: 55.127, yaralı 100.177, meçhul 10.067, hastalıktan ölen 21.498, hastalanan 64.440. Bu arada yaralananlardan tedavi sırasında ölenlerin rakamları verilmemiştir.
(Tek Adam, Cilt 1, s.248)

MÜTTEFİK ASKERLERİ GELİBOLU’DAN ÇEKİLİYOR
Albay Mustafa Kemal, düşmanın çekileceğini sezmişti. Bu nedenle düşmana son ve bitirici darbeyi vurma arzusuyla, yeni bir taarruz planlar. Yukarıda da söz ettiğimiz üzere, bu taarruza ‘kaybedecek tek bir askerimiz bile yoktur’ gerekçesiyle izin verilmez. Albay Mustafa Kemal Bey görevinden ayrılır, İstanbul’a dönmek üzere, Kızılay işaretleri yapıştırılmış bir hastane vapuruna biner..

“…Amacı savaş meydanında geçen bu aylardan sonra, ilk kez mermi ve bomba seslerinin olmadığı, kusursuz bir uyku çekmektir. Ama çok düşüncelidir, uyku tutmaz… Daha sonra da zaten bu vapur yolculuğunu hiç unutmayacak, sık sık antalacaktır. Aslında İstanbul’a, “İstanbul’u kurtaran kumandan” olarak dönmektedir. Genç, kudretli ve muzaffer bir kumandan… Ama henüz paşa değil. Ama paşalık onun hakkı değil mi? Bir hafta içinde iki rütbe atlayan, paşa olan, nazır ve başkumandan vekili olan Enver, hani şu 90.000 kişilik bir orduyu bir nefeste ve maksatsızca eriten Enver’in yanında kendisinin, Büyük Britanya’nın inadını ve kudretini yenmesi? Bu elbette takdir edilecektir. Bu elbette takdir edilmelidir. İstanbul’da kendisini, paşalık buyrultusunun beklemesi mümkündür. Hatta belki Enver, ilk karşılaştıkları dakikada ona elini verecek ve göğsüne Osmanlı Devleti’nin en büyük nişanını takacaktır. Gerçi o bu savaşları ne rütbe ne de nişan için yapmıştır. Ama ne var ki, daha büyük kuvvetlere kumanda etmesi, ordu kumandanı, ordular grubu kumandanı olması ve hatta yarın belki de?.. Öyle ya, niçin olmasın?
Hayalleri bu noktada düğümlenince, Enver Paşa ile nasıl karşılaşacağını düşünür. Sofya Ateşemiliterliğinden dönüp de kendisine, nerede olduğu dahi bilinmeyen derme çatma bir tümenin kumandanlığını verdikleri zaman ve tümenine hareketten önce Enver Paşa ile konuşmalarını hatırlar. O ne soğuk, ne kısa hatta ne umursanmaz bir karşılanıştı. Halbuki şimdi? Hem de aradan geçen zaman ancak onüç aydan ibaretti. Ama kendisinin Gelibolu yarımadasına gönderilişinin daha dokuzuncu ayında o, nice tümenleri emrinde bulundurarak kanlı bir cephe harbine kumanda etmiştir. Muzaffer olmuştur. Fakat ne var ki, Enver şimdi feriktir (korgeneral) ve emrinde bütün İmparatorluğun gücü vardır.
Ama ne önemi var? Onun alnındaki Sarıkamış yenilgisine karşılık, kendi başında parlayan zafer tacı?.. Hem hiç şüphe yok ki, şimdi İstanbul’da namı dillerde dolaşmaktadır…”(Tek Adam, Cilt-1, s. 250)

İşler pek de Mustafa Kemal’in düşündüğü gibi yürümez… Kısacası İstanbul onu tatmin etmez… Çanakkale’den düşmanın çekildiğini bildiren haberlerde birkaç kez adı zikredilir. Ama düşündüğü gibi, adı dalga dalga tüm kitlelelere yayılmaz. Hatta bir gün kulağına bir bilgi gelir. Harbiye Nezaretinin (Savaş Bakanlığı) çıkardığı ‘Harp Mecmuası‘nın kapağına ‘Çanakkale Kahramanı‘ olarak konulan resmi, tam dergi basılacağı sırada, klişesi alınarak dergiden çıkarılmıştır. Yerine Enver Paşa’nın emriyle, Enver’in amcası Halil Paşa’nın resmi konmuştur. Söylendiğine göre Enver Paşa, “Muvaffakiyet askerindir. Şahsı sivriltmeye lüzum yok!” emrini vermiştir. Muvaffakiyetin askerin, milletin olduğu doğrudur. Ama niçin kumandanın da bu zaferde üstün bir payı olmasın?
Mustafa Kemal ile Enver Paşa ile aradaki buzlar bir türlü erimez… Mustafa Kemal’in her hareketinde, Enver Paşa muhalifi olduğunun izleri görülür… Zaten osmanlı Genelkurmayı’nın her tavrında da, Mustafa Kemal’e karşı ‘soğukluk’ bundan sonra da, giderek artan tonlarda hissedilecektir…

En yakın tanığın ifadeleri… Cevat Abbas anlatıyor…
Mustafa Kemal’in; gerek Ordu Karargahı’nın ve gerekse Umumi Karargah ve Başkomutanlığın kendisi hakkında olumlu düşünmediği ve haklarını korumadıkları düşüncesinde olduğunu gösteren bazı belirtiler, Çanakkale günlerinden başlayarak Mustafa Kemal’in önce emir subaylığını daha sonra da yaverliğini yapan Cevat Abbas’ın (Gürer) yayınladığı hatıralarda da göze çarpıyor.

“…Cevat Abbas’ın naklettiğine göre, Çanakkale’de Ordu Kumandanı Liman von Sanders’in karargahı, Mustafa Kemal’in tekliflerini çok defa dikkate almaz ve ancak zorda kaldıkları için bir ara mevcudu 135.000 kişiye ulaşan Anafartalar Grup Kumandanlığını ona istemeyerek verirler.
Yine Cevat Abbas’a göre, düşmanın Çanakkale cephesini boşaltmak üzere hazırlığa başladığını ilk fark eden Mustafa Kemal’dir. Nitekim bir tümenin sessizce Çanakkale’den ayrıldığı ve Selanik’e çıkarıldığı istihbaratı da alınmıştır. Mustafa Kemal, genel bir taarruzla düşmanın artık ümitsizleşen kuvvetlerini mahfetmek teklifinde bulunur. Fakat Ordu ve Umumi Karargah
(Enver ve Liman von Sanders) artık bir tek neferin bile feda edilemeyeceği gerekçesiyle teklifi reddeder. Bunun üzerinedir ki, Mustafa Kemal Ordu Kumandanı Liman von Sanders’e cephe komutanlığından istifasını vermiş, fakat Liman von Sanders bu istifayı hava değişimine çevirmiş, Mustafa Kemal Çanakkale’den ayrılmıştır.
Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönmesinden 23 gün sonra, düşman Gelibolu’yu tümüyle tahliye ederek kuvvetlerini kurtarmayı ve bu birliklerini Makedonya’ya sevk ederek yeni bir cephe açmayı başarmıştır.
Çanakkale’de kendi emrinde çalışan Albay Ali Rıza’nın Mustafa Kemal’in teklifiyle paşalığa yükseltilmesine rağmen, kendisinin albaylıkta bırakılması da, herhalde bir kırgınlık konusu olmuştur. Bundan başka, daha Conkbayırı sırasında kolordu kumandanlığı resmen tekerrür ettiği halde, bu kendisine tebliğ edilmemiş görünmektedir. Anafartalar’da emrine 135.000 kişilik bir kuvvet verilen Mustafa Kemal’in Çanakkale’den ayrılınca iki tümenlik 16. Kolorduya tayini de yadırganmış görünmektedir. Paşalığa terfisi de, merkezi Edirne’de olan 16. Kolordu’daki 40 günlük kısa bir görevden sonra yalnız karargahı ile birlikte görevlendirildiği şark cephesinde kendisine tebliğ olunmuş, bu cephede 2. Ordu Komutanlığına getirilmiştir. Cevat Abbas’ın hatıralarından alınan verilere göre, tüm bu haller, Mustafa Kemal’in çevresinde her halde bazı ruh buruklukları yaratmış görünmektedir.” (Tek Adam, Cilt-1, s.252)

Mustafa Kemal’in resmi sicil özetinde, Anafartalar Grup Kumandanlığına getirilmeden önceki askeri görevi 6 Ağustos 1915- 13 Ekim 1915 arasında 16. Kolordu Kamandanı olarak görünür. Fakat diğer yayınlarda ve Genelkurmay yayınlarında onun 16. Kolordu Kumandanlığı, Çanakkale savaşları sona erdikten sonra, Ocak 1916 başlarında başlamış görünmektedir.
Bu farkın, (daha önce de tartışmalarına yer verildiği üzere) kolordu kumandanlığının 6 Ağustos’ta kararlaştırıldığı halde kendisine tebliğe edilmemiş ve bu teklifin geciktirilmiş olmasından ileri gelmiş olabileceği sanılıyor.

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

KAYNAKÇA:
1) Görgülü, İsmet (Çanakkale Savaşı İlk Günde Biterdi), Bilgi, birinci basım, Ekim 2008, sayfa 184
2) Aydemir, Şevket Süreyya (Tek Adam, Mustafa Kemal, cilt-1), 18. Basım, Remzi Kitabevi, sayfa 241

KAFKASYA DOSYASI /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Canlar ülkesi Abhazya (BÖLÜM 1-2-3)


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Canlar ülkesi Abhazya (1)

Karadeniz kıyısında yer alan Abhazya, savaşın 1992-1993’te yaşanan savaşın yaralarına sarmak için mücadele ediyor.

  • Bağımsızlığını ilan edince Gürcistan’ın askeri müdahalesine maruz kalan ülke, tam bir yıllık bağımsızlık mücadelesinden zaferle çıkmayı başarmış. Bugünün siyasi anlamdaki en büyük sorunu, bağımsız Abhazya Cumhuriyeti’ni tanıyan ülkelerin sayının sadece 6 ile sınırlı kalması. Türkiye de, Abhazya’yı resmen tanımış değil.
  • Abhazya tarihsel olarak göç vermiş bir ülke. Başka ülkelerde yaşayanlara genel olarak “diaspora” deniliyor. Abhazya’nın nüfusu bugün 250 bin dolayında ama yurt dışında yaşayan Abhazların sayısının 1.5 milyondan fazla olduğu belirtiliyor. Bu nedenle, ülkesine dönmek isteyen Abhaz kökenlilere müthiş kolaylıklar sağlanmış bulunuyor.

Kafkasya’nın batısında, dağlarla deniz arasında uzanan, dört mevsimi bağrında barındıran, kıyılarında “subtropikal” bitki örtüsü, dağlarında bembeyaz karlar bulunan, Tanrı armağanı, masal diyarı ve “cennet” diye anılan bir ülkeye gitmeden önce ne yaparsınız? İnternetten kısa bir araştırmayla, hem ülkenin tarihi ve siyasal geçmişini öğrenmek ve hem de kıyafet seçimi için mevsim koşullarını anlamak öncelikli çözüm gibi gelir. Bursa’da 17-18 derecede seyreden hava sıcaklığının, Karadeniz’in kuzeyindeki ve üstelik Kafkaslar’daki bir ülkede 27 derece olarak gösterilmesi inandırıcı olmaz, “herhalde bilgiler güncellenmemiş” diye düşünürsünüz. Bu düşüncenin doğru olmadığını herkes gibi ben de Abhazya’ya varınca anladım. Doğu yakasını duvar gibi kapatan Tanrı armağanı dağlar hava akımlarını kestiği için, o bölgede yalnızca Abhazya’da hüküm süren subtropikal iklim, yaklaşık olarak bizim Akdeniz kentleri gibi. Kısacası Abhazya muz ve narenciyenin de yetiştiği müthiş bir coğrafya, Rusya ve çevredeki ülkelerin Antalyası… Tam bir sayfiye ülkesi… Yeşilin tonları, ağaçların güzelliği, dağların saflığı, doğal ortam, Abhazya halkının sıcakkanlılığı, “ölmeden önce yapılması gereken 100 şey” arasına “Abhazya’yı görmek” maddesini de eklemeyi zorunlu kılıyor…

* * *

Abhazya Hükümeti, Abhazya’nın diğer ülkeler tarafından da resmen tanınmasını sağlayabilmek için çok yoğun çaba harcıyor. Bu çerçevede Türkiye Gazeteciler Federasyonu’nu ülkede konuk eden Abhazlar, başta ulaşım olmak üzere, ellerini kollarını bağlayan ambargo koşullarını ortadan kaldırabilmek, uluslararası planda Abhazya adını ön plana çıkarabilmek için gayret ediyor. Bursa’daki çeşitli kuruluşlarda görev yapan Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi üyesi bir grup gazeteci arasında, bizim gezimiz de bu çerçevede, TGF’nin Abhazya ziyaretiyle ilişkili.

Bu konuya döneceğiz ama ilk olarak Abhazya’yı tanımak gerek…

TARİHİN DERİNLİKLERİ BURADA

Abhazya, tarihi kökenleri çok eskilere dayanan bir ülke… Deniyor ki… Bir zamanlar altın topuklu “Khi Şargutsa Sataney Guaşa” yaşamış, bu cennetin ırmaklarında 99 yiğit doğurmuş “Nart” adında. Sonra Abhazlar’ın Prometheus’u sayılan “Abrıtskil” çıkmış, Abhazya ve Abhazlar’ı korumak adına. Fazla insancıl ve özgür olmanın bedelini bir mağarada zincire vurularak ödemiş, ama Abrıtskil ölmemiş.

“Altın diyarı” anlamında hep “Kol-khi-da” demişler buralara. Bunu duyan Argonotlar yelken açmış “Altın Post”u aramaya. Arkasından; altın kalpli “Rı-khi-Zushan” çıkagelmiş Kenan’dan. İsa’nın 12 havarisinden biri olan, Kenanlı Aziz Simon ölünceye dek, buradan yürütmüş misyonunu. Ölünce de, “Burada gömülmesi gerek” demişler.

* * *

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Abhazya, 14 Ağustos 1992 tarihinde Gürcistan’ın askeri müdahalesine maruz kaldı. Binlerce insanın öldüğü, daha fazlasının mülteci konumuna düştüğü bir savaş yaşandı. Sohum, Gürcüler ve Abhazlar arasındaki savaşa sahne oldu ve büyük ölçüde yıkıma uğradı. Ulusal Kütüphane ve Devlet arşivleri yakıldı. Kent yaralarını sarmaya çalışsa da savaşın izlerini hala taşıyor.

KKTC’ye benzer bir statüde olan Abhazya, şu ana kadar sadece başta Rusya olmak üzere 6 ülke tarafından tanınmış durumda. Başkanlık sistemiyle yönetilen demokratik bir ülke olan Abhazya’da yaşayan halklar, Abhazlar, Ruslar, Ermeniler olup resmi dil olarak yakın tarihte Abhazca kabul edilmiştir. Ancak Rusça da kullanılmaktadır. Nüfusun büyük çoğunluğu başkent Sohum başta olmak üzere, Oçamçıra, Gagra ve Novi Afon gibi sahil kentlerinde yoğunlaşmış. En büyük kenti yaklaşık 100.000 nüfuslu başkent Sohum.

Sohum, M. Ö. 6. yüzyılda Dioskurias adıyla bir Yunan kolonisi olarak kurulmuş. Plinius ve Arrianus kentten Sebastopolis olarak söz ederler. Apsilia Prensliği ve 11. yüzyılda Abhazya Krallığı döneminde kentin önemi daha da arttı. 15. yüzyılda bu krallığın yıkılmasından sonra Sohumkale, Abhazya Prensliği’nin başta gelen kentiydi. Kent Osmanlılarca alındı ve 1810 tarihine değin Suhum-Kale olarak adlandırıldı. Bu tarihte kent Rusların eline geçti.

Bursa Haber Gazetesi / 16-5-2014

NOVİ AFON UNUTULMAZ

Novi Afon müthiş güzellikte bir coğrafyada yer alan, turistik bir sahil kasabası.

Sohum’a oldukça yakın mesafede. Adeta Ortodoksların hac yeri olan Novi Afon Kilisesi ile dünyanın en geniş ve derin üçüncü mağarası ve yüzlerce metre yükseklikteki dağda, milattan sonra 740 yılında Arap istilalarına karşı inşa edilen Novi Afon kalesi tarihi ve doğal zenginliklerinden bazıları.

3 milyon metreküp iç hacme sahip Novi Afon mağarasına giriş için bir süre yeraltında raylı sistemle gidiliyor. Bu dev mağarada dokuz galeri var. Mağaradaki galerilerin Abhaz tarihi ve kültürünü yansıtan adları var. Ziyarete açık olan kısımları muhteşem güzellikte ve çok etkileyici. Milyonlarca yıl önce oluşan bu mağara, 50 yıl kadar önce, kaybolan keçisini arayan ve Novi Afonlu bir sanatçı olan Givi Smyr tarafından tesadüfen keşfedilmiş. Giriş bölümüne düzenlemeler yapıldıktan sonra da 1975’te ziyarete açılmış. Bu dev mağara aslında değişik büyüklükteki karstik mağaraların birbirlerine eklemlendiği bir oluşum. Bir diğer ilginç özelliği ise, mağaranın içindeki ısının, yaz kış 11 derecede sabit kalması.

Gagra, Abhazya’nın en güzel kentlerinden biri ve eski Abhaz masallarında sık sık söz edilen bir yerleşimdir. Karayolunun sağında ve solunda görkemli binalar, oteller var. Ülkenin en büyük alışveriş merkezi de burada. Oteller Ermeni ve Ruslar tarafından kiralanıyor ve işletiliyor. Hem Gagra’daki hem de Pitsunda’daki oteller gerçekten görkemli. Aralarda büyük kumarhaneler ve eğlence yerleri var.

Pitsunda çok güzel küçük bir tatil kenti. Burada da büyük ve şık oteller var… Pitsunda geyik parkında ellerinizle geyik besleme şansınız oluyor. Tarihi bir kilisenin şahane akustik ortamında klasik müzik dinlemek mümkün. Deniz inanılmaz derecede berrak, sahili temiz.. Denize tutkun olanlar için mükemmel bir yer…

Dünyanın en güzel volkanik göllerinden biri olan Ritsa ise 2.000 metreden daha yüksekte. Yemyeşil dağların ortasında zarif bir inci gibi… Gölü çevreleyen dağların tepeleri sisle kaplı ve çoğunlukla karlıdır. Göl kenarında kır lokantaları var. Gölde pedallı botlarla gezinti yapmak da mümkün…

Ormanda akla gelen her av hayvanı bol miktarda mevcutmuş ve Sovyetler Birliği zamanında av turizmi başlıca gelir kaynaklarından biriymiş. Turistler Göle yakın muhteşem bir şelalede fotoğraf molası veriyor genellikle.

Gudauta’da yeşillikler içinde özgün Abhaz mimarisiyle yapılmış evler var. Nüfus Abhazlardan oluşuyor. Savaştan her bakımdan en çok yara almış şehir burası.

EN BEĞENİLEN ÜLKE

2009 Yılında dünya çapında yaygın olan bir sitede, “En Beğenilen Ülke Anketi” yapılmıştı… Ve 2009 yılının en beğenilen/en güzel ülkesi Abhazya seçildi.

Abhazya 300 bin civarında nüfuslu bir ülke ama her yıl çoğunluğu Rusya’dan gelen ortalama 2 milyon turist ağırlıyor. Abhazya, ülke dışında yaşayan binlerce insanın da ata vatanı aynı zamanda…

Ata topraklarını görmek isteyenler için, Abhazya mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir yer. Ama Sohum’da havaalanı mevcut olmakla birlikte, Gürcistan’ın engellemeleri yüzünden buraya uluslararası yoldan ulaşmak mümkün değil. Bu nedenle, Türkiye’den Abhazya’ya ulaşım ancak, Trabzon veya İstanbul’dan uçakla, veya Trabzon’dan feribotla Sochi’ye gidip, karayoluyla Abhazya’ya geçmekle mümkün olabiliyor. (Devam edecek)

Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Canlar ülkesi Abhazya (2)

17 Mayıs 2014

“Dünyaya açılmak için ihtiyacı duyulan en önemli destek, resmen tanınma”

  • Bağımsızlık için canıyla-kanıyla bedel ödeyip, sonra da ayakta kalmayı başaran Abhazya Cumhuriyeti’nin, 1920’lerde yine bir ölüm-kalım savaşının ardından bağımsızlığını kazanan Türkiye Cumhuriyeti’nden talepleri var.
  • Abhaz diplomatlar bugünkü durumu, “Birbirine benzeyen yollardan geçmiş iki yakın dost milletiz. Bizi en iyi Türkler anlar” cümlesiyle çok net özetliyor. Abhazya Dışışleri Bakanı Vyaçeslav Çirikba da bu yaklaşımı doğruluyor.

Abhazya Hükümetinin konuğu olarak bir grup gazeteciyle birlikte gittiğimiz ülkeyi gezerken, insanların yüzündeki hüznü fark etmemek mümkün değildi. Çünkü üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına karşın, savaşın acıları ve anıları henüz çok taze. Savaşı görmüş, zorlukları yaşamış, yakınlarını kaybetmiş, hatta bizzat savaşmış çok sayıda insan var. Başta başkent Sohum olmak üzere, neredeyse her köşe başında bir şehitlik bulunuyor. Üzerinden 20 yıl geçmesine karşın, nüfusu bugün 250 bini ancak bulan Abhazya’da, 6 binin üzerinde can kaybına yol açan 1992-1993 Bağımsızlık Savaşı’nın izleri her yerde duruyor. Örneğin başkent Sohum… Neredeyse yarısı terk edilmiş gibi… Kurşun izleriyle delik deşik kimi binalar da adeta canlı müze olmuş.

Sohum’a ulaştıktan birkaç saat sonra, sahil caddesindeki hareketliliği merak edince, kendimizi 9 Mayıs Büyük Yurtseverlik Savaşı Zaferi Anma Törenlerinde bulduk. 2. Dünya Savaşı’nın Rusya’nın da zaferiyle sonuçlandığı günün 69’ncu yıldönümüydü. Öğrendik ki, 2. Dünya Savaşı sırasında 55 bin 500 Abhazya Cumhuriyeti vatandaşı Sovyet Ordusunda cepheye gitmiş, 17 bin 436’sı ise can vermişti. Meçhul Asker Anıtı’na çiçekler kondu, hep birlikte zafer şarkıları söylendi… Abhazlar için 2. Dünya Savaşı da, Gürcistan ile 1992-1993 Bağımsızlık Savaşı da büyük önem taşıyor.

<span style="display: inline-block; width: 0px; overflow: hidden; line-height: 0;" data-mce-type="bookmark" class="mce_SELRES_start"></span>

Video Link :

KARADENİZ’İN İKİ YAKASI

Türk gazeteci heyeti olarak, Abhazya ziyaretimize gelince… Lafı uzatmadan, döndürmeden, kısaca özetlersek… Bağımsızlık için canıyla-kanıyla bedel ödeyip ayakta kalmayı başaran Abhazya Cumhuriyeti’nin, 1920’lerde yine bir ölüm-kalım savaşının ardından bağımsızlığını kazanan Türkiye Cumhuriyeti’nden talepleri var. Abhaz diplomatlar, “Birbirine benzeyen yollardan geçmiş iki yakın dost milletiz. Bizi en iyi Türkler anlar” cümlesiyle durumu özetliyor.

Nitekim Abhazya Dışışleri Bakanı Vyaçeslav Çirikba da, konuk gazeteciler için düzenlediği basın toplantısında, Türkiye ile ilişkileri çerçevesinde Abhazya’nın dış politika çalışmalarının ana hedeflerini 5 maddeyle özetliyor ve şöyle diyor:

“Türkiye tarafından Abhazya Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının tanınması. Ankara’da Abhazya Cumhuriyeti ve Sohum’da Türkiye Cumhuriyeti diplomatik temsilciliklerinin açılması. Pasaportların, seyahat belgelerinin ve diğer hukuki evrakların karşılıklı olarak tanınması. Abhazya ile Türkiye arasında hava ve deniz ulaşımının başlatılması. Türk yatırımlarının Abhazya ekonomisine çekilmesi.”

Çirikba’nın altını çizdiği maddeler arasında yer alan ulaşım maddesi de gerçekten çok önemli. Abhazya’nın Karadeniz’e oldukça uzun kıyısı ve Sohum’da büyük bir havaalanı olmasına karşın, Türkiye tarafından resmen tanınmadığı için, TC vatandaşlarının bu ülkeye giriş-çıkışı sıkıntılı bir süreç. Yola çıkmadan Abhazya vizesi aldıktan sonra, havadan ya da denizden Rusya Federasyonu’na bağlı Sochi’ye ulaşmak, buradan alınacak transit vize ile (ve Rus gümrüğünden çıkış yaparak) Abhazya’ya girmek gerekiyor. Bunun anlamı açık. Aynı gün içinde Rus gümrüğünden giriş ve çıkış, Abhazya gümrüğüne giriş, birkaç saat içinde bir çok bürokratik işlem demek. Dönüş için de durum aynı. Tabii Gürcistan’ın Abhazya’ya karşı yalnızlaştırma politikası ve ambargo uyguladığını ve hatta Türkiye’den Abhazya’ya çeşitli ürünler taşıyan Türk ticaret gemilerine el koymayı sürdürmekte olduğunu da hatırlatalım.

Hal böyle olunca, Türk gazeteci grubunun Abhazya ziyareti, dostluk mesajlarının iletilebilmesi adına önemli bir platform olarak algılanıyor. Nitekim Bakan Çirikba bu durumu “Abhazya devleti, iki dost halk arasında temas ve iletişimin yoğunlaşmasını memnuniyetle karşılamaktadır” cümlesiyle özetlerken, aslında bir misyonun da çerçevesini çiziyor.

Abhaz ve Türk halkları arasındaki ilişkilerde yeni bir çağın başlamasını umut ettiklerini dile getiren Çirikba, “Bizler, Karadeniz’in iki yakasında yaşayan yakın komşularız. Birbirimizi iyi tanımalıyız. Özellikle inşaat, tarım ve turizm alanlarında birlikte iş yapma, kültür, eğitim ve spor alanlarında paylaşımda bulunma potansiyellerimiz büyük. Türkiye vatandaşı olan Abhaz, Çerkes ve Ubıh kardeşlerimizden oluşan diaspora, Türkiye Cumhuriyeti ile aramızdaki ilişkilerin iyi bir geleceğe sahip olacağından kuşkum yok” dedi.

ANAVATANA DÖNENE KOLAYLIKLAR

Abhazya, yurt dışında yaşayan yurttaşların geri dönmesi için kolaylaştırıcı birçok adım atmış. Abhaz kökenli olup başka ülkelerde yaşayanlardan (Türkçeye gurbet-gurbetçi diye çevirebiliriz, onlar diaspora adını veriyor) Abhazya’ya dönmek isteyenlere birçok olanaklar sağlanıyor. Örneğin ev ve arazi veriliyor, maaş bağlanıyor. Bu çalışmalar da Geri Dönüş Devlet Komitesi eliyle yürütülüyor. Geri dönüş konusunda bugüne dek çok önemli bir başarı sağlanamamış olsa da, çabalar devam ediyor. Dönüş istatistiklerinin er ya da geç, tatmin edici boyutlara ulaşacağı umudu taze ve dipdiri…

Son söz… Abhazya’nın geleceğe doğru gerçekten büyük bir adım atmak için Türkiye’ye ihtiyacı var. Türkiye’nin de, ekonomik anlamda (turizm de dahil) çok bakir bir ülke olan Abhazya’nın sağlayacağı olanaklardan yararlanmaya… Oysa Türkiye-Abhazya ilişkilerinin geleceği, ister istemez Türkiye-Gürcistan ilişkilerinden etkileniyor. Boru hatları, ABD ile ilişkiler, Rusya’nın tutumu, ABD-Rusya bilek güreşi gibi ana faktörler de bu ilişkilerin bazen katalizörü, bazen freni… Bakalım, önümüzdeki süreç neler gösterecek…

İnegöllü Vedat kendi mezarını kendi kazdı

1992-1993 Gürcistan-Abhazya Savaşı’nı duyar duymaz Abhazya’ya giden Abhaz kökenli Türk vatandaşlarından bazıları bu savaşta canını verdi.

Abhazya’da vatan şehidi olarak anılan bu gençler arasında İnegöl’den giden Vedat Kozba ve Zafer Argun da bulunuyor. Gezimiz sırasında, diğer şehitlikleri olduğu gibi, Vedat ve Zafer’in Gudauta’daki mezarlarını da ziyaret ettik. Orada öğrendiklerimiz, savaş sırasında yaşanan binlerce hazin öyküden sadece birisiydi:

Rusya Federasyonu’nun desteğini alan Gürcü yönetimi, bağımsızlığını ilan eden Abhazya’yı 14 Ağustos 1992 tarihinde işgal etti. Beşiktaş’ın eski başkanlarından Süleyman Seba’nın 1969 Adapazarı doğumlu yeğeni Efkan Seba (Tsıba) Abhazya işgal edildiğinde sadece 23 yaşındaydı. Atavatanı Abhazya’nın işgali üzerine kardeşlerinin yardımına koştu. Abhazya’ya ilk giden gruba katıldı. Ağustos ayı bitmeden Abhazya’ya vardılar. Kasım ayına kadar birçok çatışmada yer aldı. 3 Kasım 1992 tarihinde Şrom bölgesindeki çatışmalar sırasında Rusya Federasyonu’nun Gürcistan’a sağladığı bir helikopterden açılan ateş sonucu şehit düştü…

Efkan’ın şehadeti, Türkiye’den birlikte gittiği arkadaşlarından Ekim 1967 İnegöl doğumlu Vedat Kozba (Akar, Abhaz) için büyük üzüntü kaynağıydı. Vedat, Efkan Seba için Gudauta Kardeşlik Mezarlığı’nda kendi elleriyle kabir kazdı. Ne var ki, Efkan’ın ailesi genç şehidin Türkiye’de toprağa verilmesini istiyordu. Efkan Seba’nın naaşı, ölümünden 5 gün sonra anavatan Abhazya’dan doğduğu yer olan Türkiye’nin Sakarya ili Hendek İlçesi Soğuksu-Cigerde köyündeki evine getirildi ve köy mezarlığında defnedildi.

Girdiği bütün çarpışmalarda korkusuzluğuyla dikkat çeken Vedat da, arkadaşından birkaç hafta sonra, Oçamçıra cephesindeki direnişte (30 Kasım 1992) şehit oldu. Kayıtlara geçen son sözü “Zafer bizim olacak” olmuştu. Vedat’ın naaşı Gudauta Kardeşlik Mezarlığı’na getirildi. Türkiye’ye gönderileceği kesinleşmeden önce şehit arkadaşı Efkan için kazdığı ve boş kalan o mezara kendisi defnedildi.

Son bir bilgi… Türkiye’den Abhazya’ya giden ilk grupta yer alan 1968 İnegöl doğumlu Zafer Argun (Alış, Abhaz) da, Abhazya’da şehit olanlar arasında. Silah arkadaşlarının özellikle cesaretiyle andığı Zafer, 5 Nisan 1993’te şehit oldu. O da Vedat gibi Gudauta Kardeşlik Mezarlığı’nda yatıyor.

Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Canlar ülkesi Abhazya (3)

  • Bursa Haber’de iki gün boyunca verdiğimiz gezi izlenimlerimizin son bölümü olarak, Abhazya Başbakanı Leonid Lakerbaya’nın Türkiye-Abhazya ilişkileri üzerine değerlendirmeleri ve Abhazya’nın Türkiye’den beklentilerini aktarıyoruz.
  • Abhazya Cumhuriyeti’nin davetlisi olarak bu ülkeye giden Türk gazeteciler yurda döndü. Ama daha ilk gün, Soma faciası yaşanınca, gündem bir anda bu konuya döndü. Abhazya yönetimi, Diaspora adı verilen çok sayıda Abhaz’ın yaşadığı Türkiye’den çok umutlu.

Abhazya Cumhuriyeti’nin davetlisi olarak ve Türkiye de kurulu bulunan Abhaz Dernekleri Federasyonu’nun organizasyonu ile 08-13 Mayıs tarihleri arasında Abhazya Cumhuriyeti’nde gerçekleştirilen ziyarete katılan Türk gazetecilere açıklamalarda bulunan Abhazya Başbakanı Leonid Lakerbaya, “Türkiye’den anlayış bekliyoruz. Tüm problemlere rağmen birbirimize çok yakınız. Türkiye’de çok sayıda Abhaz diasporası var. Birbirimizi anlamaya başlarsak, diğer ülkelerin çıkarlarına bakmayarak, Abhazya ve Türkiye halklarının çıkarlarına bakarsak, tabii bu süreç çok zaman alacaktır, zaman gerekiyor” dedi.

Abhazya’da bulunan Türk gazetecileri makamında kabul eden Lakerbaya, Türkiye-Abhazya ilişkilerini değerlendirdi. Başbakan Lakerbaya, ülkesinin Türkiye’den beklentilerinin sorulması üzerine şunları söyledi:
“Türkiye’den anlayış bekliyoruz. Tüm problemlere rağmen birbirimize çok yakınız. Türkiye’de çok sayıda Abhaz diasporası var. Birbirimizi anlamaya başlarsak, diğer ülkelerin çıkarlarına bakmayarak, Abhazya ve Türkiye halklarının çıkarlarına bakarsak, tabii bu süreç çok zaman alacaktır, zaman gerekiyor. Kolay çözülebilecek bir olay değildir. Buraya Türkiye’den gazetecilerin gelişi bile küçük bir adım olarak görülebilir.”

Abhaz Başbakan Lakerbaya, Türkiye’nin, Abhazya politikasına değinirken de, Abhazya’yı tanıyan ülkeler arasında Türkiye’nin yer almadığını hatırlatarak şunları söyledi:
“Türk dış politikasına Abhazya açısından bakacak olursak Türkiye, NATO üyesidir. Burada normalde soru biter. Türkiye, NATO’dan bağımsız olsaydı bu problemler başka türlü çözülebilirdi. Tabii ki iki ülke insanlarının ilişkilerini düşünmeliyiz. İnsanların ilişkisi varsa deniz ulaşımı sorununu çözmeliyiz. Siyaset siyasettir ama insanların görüşmesi gerekiyor. İleride ümit ediyorum bunlar olur.”

Lakerbaya, 1992-1993 yıllarında yaşanan Abhazya-Gürcistan Savaşı’nda, ekonomilerinin 15 milyar dolar zarar gördüğünü dile getirdi. Bir gazetecinin, Türkiye ile Abhazya arasında direkt uçuş bekleyip beklemediği yolundaki sorusu üzerine, Rusya tarafından Abhazya’yı blokaj içine aldıklarında, savaştan sonra ambargo konulduğu zaman Türkiye ile Abhazya arasında ulaşım olduğunu kaydeden Lakerbaya şunları anlattı:
“Türkiye-Abhazya arasında direkt deniz ulaşımı vardı ama Rusya, Abhazya’yı tanıdıktan sonra maalesef her şey kapandı. Resmi olarak kapalı ama Abhazya’nın dış ticaretinin yüzde 18’i Türkiye ile. Şunu kesinlikle biliyorum ki Gürcistan’dan böyle bir siyaset uygulanmasaydı bu rakamlar daha büyük olurdu. Maalesef Türkiye’den buraya gelen gemiler ve teknelere Gürcistan tarafından el konuluyor. Süreci tabii ki zorlaştırıyor ama süreç yine de devam ediyor. Türkiye’den mesela petrol, çimento, farklı inşaat malzemeleri getiriyoruz. Abhazya’dan Türkiye’ye balık unu ve yağı, kömür gönderiyoruz ama tüm problemleri bir yana koyarsak Türkiye ile aramızda ticaret var ve bu bize umut veriyor.”

Dönemin SSCB Başkanı Mihail Gorbaçov’un olumlu yaklaşımı sayesinde diaspora Abhazları ile daha fazla görüşmeye başladıklarını anlatan Lakerbaya, bu ilişkileri kimsenin koparamayacağını vurguladı. Türkiye ile ticari ilişkilerine bu diasporanın yardımcı olduğunu aktaran Lakerbaya, “Umuyorum ki olaylar daha güzelleşecek ve daha iyi olacak” değerlendirmesinde bulundu.

GERİ DÖNÜŞ ÇALIŞMALARI

Lakerbaya, gazetecilerin sorusu üzerine Abhazya Geri Dönüş Devlet Komitesinin, diaspora Abhazlarının ana vatana dönmesi konusundaki teşvik edici politikalarını da değerlendirdi:
“Bugüne kadar 3 bin kişi ana vatana döndü. Demografya problemlerini çözebilmek amacıyla bu komite bugün de çalışmalarını sürdürüyor. Suriye’deki problem ve kriz nedeniyle bir anda 500-600 kişi ana vatana döndü. Komite, bu konuda işini yapabildi. Tabii ki demografya işini, geri dönüşle ilgili tüm problemleri tamamen çözebilmek için ülke çok zengin olmalı.İnşallah zamanla bu problemleri de çözebileceğiz.”
Abhazya’yı halen, Rusya, Güney Osetya, Transnistria, Nikaragua, Venezuela, Nauru, Vanuatu ve Tuvalu tanıyor. Abhazya’yı tanıyan ülkeler arasında Türkiye’nin olmaması, bu küçük ülkede üzüntü kaynağı. (Bitti)

TARİH /// TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : Vahidettin’in beyannamesi. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya kim gönderdi ???


TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : Vahidettin’in beyannamesi… Mustafa Kemal’i Anadolu’ya kim gönderdi ???

17 Mayıs 2020 Pazar

Saltanatın kaldırılması üzerine, hayatını tehlikede gördüğü gerekçesini öne sürüp bir İngiliz zırhlısıyla İstanbul’dan kaçan son Osmanlı Padişahı Vahidettin, bir ara Mekke’ye de gitmiş ve bir beyanname yayınlayarak, her ne kadar İstanbul’u terk etmiş olsa da, hilafetten de saltanattan da asla feragat etmediğini, “geçici süre için” yurtdışında olduğunu duyurmuştu.

Milli Mücadelenin üzerinden 100 yıl geçti ama sonradan ortaya atılan, hayal ürünü detaylarla neredeyse bir film senaryosu olacak kadar süslenip süslenip tekrarlanan “Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Milli Mücadeleyi başlatması için Vahidettin’in gönderdiği ve gizli gizli desteklediği” iddialarında gerçek payı olup olamayacağını değerlendirmek açısından okunması gereken bu belge, Refik Halid Karay’ın[1] eski evrakları arasından çıkmıştı. Karay anı yazarken eski dosyaları karıştırdığında, daha önce sırası gelip okumadığı ve kimden aldığını da hatırlamadığı beyannamenin nasıl tesadüfen karşısına çıktığını anlatmış, tarih çorbasında tuzu olacağını umduğunu aktarmıştı.

Arabistan’da görev yapan gizli servislerin ve yabancı misyonların o dönemlerde hükümetlerine bilgi notu olarak geçtiği bu beyanname, Vahidettin’in Mustafa Kemal’e, milli mücadeleye, milli mücadele önderlerine bakış açısını göstermesi bakımından da önemli, saltanatına yeniden kavuşabilmek umuduyla yaptığı girişimlerin anlaşılması bakımından da…

Akla şu geliyor. Bu beyanname sahte olabilir mi? Aslında var olmayan bir metin, kimi siyasi nedenlerle ortaya atılıp son padişahın suçlanması ya da eleştirilmesi için malzeme olarak kullanılmış olabilir mi?

Vahidettin’in Beyannamesi – İlk ve son sayfalar

Böyle bir ihtimal yok, belgenin doğruluğu konusunda şüphe de yok. Şöyle ki, Fransa Cumhuriyeti Cidde Başkonsolosluğu’ndan Leon Krajewski’nin Başbakan R. Poincare’e hitaben gönderilen 12 Mart 1923 tarih ve “gizli” işaretli yazıda son Osmanlı Padişahı Muhammed Vahidettin tarafından İslâm alemine hitaben yazılıp yayınlanması şimdilik geciken ve kimse tarafından bilinmeyen bu beyannamenin Arapça bir nüshasının elde etmeyi başardıklarını anlatıyor:

“…İslam âleminde kullanılan bütün dillerde kaleme alınan bu bildiri, gerçekte kuru ve karmaşık bir savunma, aynı zamanda Kemalistleri ve Mustafa Kemal’i hedef alan ithamnamedir. Hiçbir yeni değerlendirme unsuru getirmediği gibi, İstanbul’un Bolşeviklere teslimi için muvakkatini koparmak üzere Sâbık Sultan nezdinde yapıldığı iddia olunan teşebbüs dışında hiçbir yeni ayrıntıyı da içermemektedir. Henüz kimse tarafından bilinmeyen bu beyannamenin Arapça bir nüshasını Yüzbaşı Depui, Cidde’nin tanınmış ayânlarından birinin yakın ilgi ve yardımıyla elde etmiştir. Bunun bir kopyasını çıkarttım.”[2]

El Ahram gazetesinde 3 sütunluk haber

Beyannamenin varlığı doğrulayan ikinci nokta, Kahire gazetesinde yayınlanmış olmasıdır.
Grammont-Mammeri Fransız belgelerine[3] dayanarak, hem kendini hilâfet makamı için başlıca aday olarak gören Hicaz Kralı Hüseyin’in beyannamenin kendi krallığı sınırları içerisinde yayınlanmasına engel olduğunu, hem de Mısır’ın başkenti Kahire’de yayınlanan El Ahram gazetesinin 16 Nisan 1923 tarih ve 14024 sayılı nüshasında yer aldığını saptadıklarını[4] aktarıyorlar.

Beyannamenin dili konusunda farklı bilgiler var. Refik Halid Karay[5], elinde bulunan ve Arapça-Türkçe olduğunu söylediği nüshanın Türkçesinden aktarıyor.[6]

Leon Krajewski’nin Fransa Başbakanı’na gönderdiği gizli notta ise bu beyannamenin İslam âleminde kullanılan bütün dillerde kaleme alındığını vurgulanıyor.

Dergi bildiriyi “(Beyanname metninin) Arapça çevirisinden Fransızcaya çevrilmiş halini yeniden Türkçeye çevirmek yerine, rahmetli Refik Halid Karay’ın evrakı arasında bulunan Türkçe aslının çevrim yazısını sunuyoruz” notunu düşerek yayınlamıştır.[7]

Vahideddin’in beyannamesini Refik Halid’in aktardığı metne dokunmaksızın aktarıyorum. Tarih ve Toplum dergisinin dipnotları ile ağdalı dilin bugüne göre sadeleştirilmesine dönük parantez içindeki bilgi notlarını olduğu gibi korudum.

Gerçek dünyadan kopuk, tarihi gelişmelere ilişkin kronolojiyi işine geldiği gibi ters yüz eden bu beyannameyle ilgili değerlendirmelerimi de aktaracağım.

Beyanname (tam metin)

Şevketlû Sultan Mehmed Vahideddin Efendimiz Hazretlerinin Beyan-nâme-i Hümayunudur

Bismillahirrahmanirrahim
Bidayet-i iştialinde (tutuşmasının başlangıcında) devletimizin iştirakine katiyyen rıza göstermediğim ve bütün müddet-i devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım harb-i umumînin avakıb-ı vahimesi (korkutucu sonuçları) tamamıyla kendini göstermeye başladığı bir zamanda biraderimin vefat-ı müessifi vukua gelerek Kanun-u Esasî-i Osmanînin bahş ettiği hakka istinaden ve ehlü-l hall ve-l akdin[8] biat-ı umumiyyesiyle (genel onayıyla) makam-ı hilâfet ve saltanata câlis olmuştum (tahta çıkmıştım). O günler göz önüne getirilirse, makam-ı hükümdarîyi kabul eylediğim zaman beni karşılayan müşkilâtın derece-i ehemmiyet ve azameti takdir olunur. Bilâhare cephelerimizin birbirini müteakip sukut etmesiyle sabit olduğu üzere hiçbir ümid-i galebeye makrun (yaklaşmış) olmayan harb-i hâilin temadisi (korkunç savaşın sürüp gitmesi) ve usul-ü meşrutiyeti ilan ve tatbik ettirmek nikâbı (örtüsü) altında 324-1908’den beri re’s-i idaremize yerleşmiş bulunan İttihat ve Terakki erkânından müfrit ve müteneffiz (aşırı ve ileri gelen) kısmının harpten bil-istifade dahil-i memlekette revac verdiği yağma, ihtikâr (sayfa 3) ve anlaşılmayan maksatlarla bir bir ika’ettikleri gûnagûn (renk renk, türlü türlü) yangınlar sebebiyle payitahttan müntehay-ı hududa (sınırın sonuna) kadar memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve üsare-i hayatiyyesi hevlengiz (cansuyu korkunç) bir surette heder olup gitmekte idi. Bu fecâi karşısında tevcih-i mesâi edilecek hedef ve gaye bittabi sulh ve müsalemetin (barışıklığın) iadesinden başka bir şey olamazdı. Bu maksadın temini için de hiçbir terâhi tevciz edilmemiş (gecikmeye izin verilmemiş) ve mümkün olan her çareye tevessül olunmuştur. Fakat, harbin devamından müteneffi olmakla (yararlanmakla) beraber, memleketimizde daima dai-re-i hukuk ve selâhiyetini tecavüze alışmış olan o zamanın hükûmeti ile yine o hükûmet-i mü-tehakkimenin (diktatör yönetimin) etrafında tesis eylediği şebeke-i ihanet, mesâimin semeredâr olmasına hâil (engel) olarak münferiden müzakerat-ı sulhiyyeye girişmekle elde edilecek menâfi (çıkarlar) ve şerait-i müsaideye (uygun koşullara) ve muhterem milletin hun-u mazlumunu (günahsız kanını) bilâsebep heder olmaktan vikâyeye imkân-ı vusul (korumayı sağlama olanağı) bırakmadı ve harp bütün dehşet-i tahripkâranesiyle meş’um (Mondros) mütarekenamesini imlâ mecburiyeti hasıl oluncaya kadar devam eyledi. Bu mütarekenin akdine memur murahhasların, elyevm Ankara’daki heyet-i vekile reisi Rauf Beyin taht-ı riyasetinde ve o zaman memleketin en mühim kuvve-i askeriyesinin de şimdiki Ankara meclisi (sayfa 4) reisi Mustafa Kemal’in kumandası altında bulunduğu herkesin hatır-nişanıdır.

Asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selâhiyetini düvel-i itilâfiyyeye bahş eden madde-i mahsusasıyla Adana, Musul, Antalya, İstanbul, İzmir işgalleri gibi sonraki bütün felâketlerin menşe ve masdarı (kaynak ve dayanağı) bulunan mezkûr mütarekenamenin akd ü im-zası mağlubiyet ve mecburiyet ilcasıyla (zorlamasıyla) vuku bulmuş olduğu halde bilâhare İzmir işgali dolayısıyla beni ithama cüret edenlerin nokta-i nazarına göre, mezkûr işgallere istinatgâh olan Mondros Mütarekenamesini akde bilfiil iştirak eden Rauf, Fethi ve vaziyet-i askeriyyesi ile devlet-i böyle bir mecburiyet-i elimeye düşürmekte cidden zi-medhal (katkısı) bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü rüesayı aliyyenin (yüce başların) mes’ul ve müttehem olması lâzım gelir. Zira gerek bu mütarekenin imzasında ve gerek ondan sonraki bütün mesailde (sorunlarda) Kanun-i Esasî mucibince mes’uliyetten müstesna (sorumsuz) olan makam-ı hükümdar’î için hükümet-i mes’ulenin maruzatını tasdik lüzumu gibi gayr-i kabil-i itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imlâ ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felâketlere (sayfa 5) karşı bilâhare muhalefette önayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı kuvâ-yı mevcudesinin kısm-ı küllîsini esir vererek zilletle (Toros) eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayr-i kabil-i ictinab (kaçınılmaz) bir hale getiren Mustafa Kemal için şayan-ı kabul hiçbir mazeret mevcut değildir.[9] İşte taht-ı Osmanîye cülûsumdan sonra ilk mühim hatve-i siyasiyyeyi (siyasal adımı) teşkil eyleyen mütarekeye kadar cereyan eden hadisat karşısında benim vaziyetim budur.

Mütarekeden sonra ittihaz ettiğim meslek ise geri alınması mümkün olmayacak bir hatve atmaktan ihtiraz ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil ıslahat ve icraata germî (sıcaklık, hız) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüsat-ı siyasiyyeye devam eylemek sure-tiyle aleyhimizdeki gayz-ı umumiyyenin (genel kızgınlığın, hıncın) bertaraf olunacağı müsait zamanlara intizar edebilmek (bekleyebilmek) için vakit kazanmaktan ibaret idi. İzmir işgali hadidesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi. Çünkü Yunan askeri tarafından derhal icra olunacağı bildirilen bu işgal[10], düvel-i selâse-i mu-azzamanın kat’i ve nagehanî (üç büyük devletin kesin ve âni) kararına istinad etmekte olduğu gibi vak’anın bize tebliği de doğrudan doğruya düvel-i selâse-i müşarünileyha (anılan) tarafından vuku bulduğu cihetle düvel-i muazzama (sayfa 6) meselesi şeklinde tecelli etmiş idi. Hadisenin Yunan meselesi haline tahavvülü Yunanistan’daki vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülü ile düvel-i muazzama-i müşarünrileyhanın ittifakına haleldârî olduktan (girdikten) sonra husule geldi. Ondan evvel bu mesele, büyük ve galip devletlerce müttefikan ittihaz olunmuş bir karar-ı kat’inin tebliği mahiyetinde bulunduğu cihetle hakkımızdaki gayz-i umumiyyenin zevaline intizaren teşebbüsat-ı siyasiyye ile iktifa mesleğini tercih ettirmekte olduğu gibi, işgalin muvakkat (geçici) mahiyeti haiz olması da meslek-i mezkûru müeyyed (anılan yolu doğrular) görünüyordu. Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra harpte mağlûp olmamak şartıyla mukavemete ben de tarafdar idim ve nitekim bu his ile kuva-yı milliyyeye mütemayil bir takım kabineleri de mevki-i iktidara getirdim. Şu kadar var ki, o devrelerde Mustafa Kemal devlet-i metbuasına (tâbi olduğu devlete) itaat dairesinden huruc etmiş (çıkmış, baş kaldırmış) ve Anadolu’da birçok aksakallı müftilere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vazife-i milliyye hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir belâ kesilmiş idi.

Tıpkı İzmir hadisesi gibi, “Sevr” muahedesine ait teklif-i düvelî de Yunanistan’da vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülünden ve devletlerin aleyhimizdeki ittifak-ı şedidine haleldâri olmadan mukaddem olarak (önce), hiçbir noktasında tadil teklifine müsaade edilmeyerek (sayfa 7) yirmi dört saat zarfında tamamen kabul veya reddine mütedair tazyikat ve tehdidatı ihtiva ettiği cihetle, gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuş idi. Bununla beraber ben “Sevr” muahedesini kesb-i katiyyet etmiş addolunacak surette tasdik etmedim. Meselenin kat’iyet kesbetmesi, Meclis-i Meb’usanın kabulünden sonraki tasdikime mütevakkıf (bağlı) olduğunu ve hak ve adaletle te’lif olunamayacak surette gayr-i tabiî olan böyle bir muahedenin devam ve tekerrür edemeyeceğini (yerleşemeyeceğini) bildiğimden, hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın hululüne kadar vakit kazanmak tarikinde (yolunda) devam ile muahedenin hükûmetçe kabulüne taraftar göründüm.

Mondros mütarekesi, İzmir hadisesi, “Sevr” muahedesi gibi müstesna bir nokta-i nazarla telâkki ettiğim vekâyiden sonra gelen mesailde, daima icabat-ı meşrutiyete tevfik-i hareket eyledim (meşrutiyet gereklerine uygun davrandım) ve bu sebeple, muhtelif kabinelerin muhtelif ve belki mütehalif (çelişen) içtihatlarına riayet ettim. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve bilâhare devlet-i metbuasını tanımadığı cihetle tenkili (bastırılması) için kuvve-yi askeriyye sevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda (uymamda) hükûmet-i mes’u-le ile makam-ı hükümdarînin münasebet-i mütekabilesine (karşılıklı ilişkisine) ait icabat-ı meşrutiyetten ayrılmamak arzusu ve bazı es-bab-ı zaruriyye-i siyasiyye âmil olmuştur. Bundan maada gerek kabine tebeddülâtında, gerek icraat-ı sairede nâzım-ı harekâtım efkâr-ı hissiyat-ı şahsiyyemden (sayfa 8) ziyade daima efkâr-ı umumiyye veyahut gayr-i kabil-i mukavemet diğer müessirat olmuştur. Bunun en bariz delili; son Tevfik Paşa kabinesini, sırf aleyhinde efkâr-ı umumiye tezahüratı meşhut olmadığı (gözlemlenmediği) için, şahsım ve makamım hakkında su-i niyetleri zâhir olan (görünen) Kemalcilerin, İstanbulda tesis-i nüfuz etmelerine müsait bulunmasına rağmen, iki seneyi mütecaviz mevki-i iktidarda tutmaklığımda görülebilir.

Ankara ile İstanbul arasındaki ikiliğin izalesi emrinde bu gibi fedakârlıklardan geri durmamakla beraber, hilâfetin saltanattan[11] tefriki veya tahtın İstanbul’dan Anadolu’ya nakli hakkındaki karar ve tasavvurlarına muvafakat eylemek elimden gelmemiştir. Bunlardan birincisi, ulema-yı İslâmın malûmu olduğu vechile şer’-i şerife (kutsal şeriate) katiyyen mugayir (aykırı) ve müekkilim bulunan[12] Fahr ül-Mürselîn[13] efendimiz hazretlerinin hukukundan feragati mutazammın olmakla (içermekle) benim için selâhiyet ve imkân haricinde bir şey olduğu gibi, İstanbul’un manen Ruslara teslimi ile Bolşeviklere cemile ibrazı (yaranma)[14] mahiyetinde bulunan ikinci tasavvurları da, hilâfeti İstanbul gibi siyasi ve tarihi bir istinatgâhtan mahrum eylemek demek olduğu cihetle katiyyen gayr-i kabil-i kabul idi. Bu gibi müfrit ve mecnunane arzularını tebaiyyet etmediğim (uymadığım) için bana hıyanet-i vataniyye izafe ve isnat edenlerle birlikte, her akıl ve iz’an sahibinin bilmesi lazım gelir ki (sayfa 9) dünyanın en büyük cah ü mansıbı (orunu) olan hilâfet ve saltanat makamını fiilen ve bi’l-irs ve’l-istihkak (babadan kalarak ve lâyığı olarak) haiz bir hükümdarı, hıyanet-i vataniyye gibi bir cürm-ü şenîe (kötü suça) sevk edecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. Ben o makamların ve simâ-i hilâfet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için muvakkaten tahtımdan, vatanımdan ve huzur ve rahatımdan cüda (ayrı) düşmeyi bile göze aldırdım. Bu müfarekatim (ayrılığım) bilhassa harb-i umumîden sonra kendi ef’alinin (edimlerinin) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı ef’alimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tâbi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu (yasaklı) bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emr-i ilahînin ve akl-ı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek (kaçınmak) ve hem de “Elfiraru mimma la-yutak min sünenil mürselîn”[15] [dayanma takatını aşandan kaçmak, peygamberlerin sünnetindendir.] fehva-yı şerifi (kutsal kavramı) üzere müekkil-i zî-şanımın (vekili olduğum şanlı zatın) hicret-i nebeviyyelerine ait olan sünnet-i seniyyeye itba’ etmekten (uymaktan) ibarettir.

Müdafaa-i vatan gibi müstahsen gayelerle hiç münasebeti olmadığı halde Ankara meclisinin ittihaz ettiği mukarrerat-ı âhire (aldığı son kararlar) üzerine, muarızlarımla aramızda tahaddüs eden (ortaya çıkan) ve memleketimiz için hasıl olan vaziyet-i âhireyi telhis ederek (özetleyerek) derim ki:

Ceddim Osman Gazi’den Selim-i Evvel’e kadar Devlet-i Osmaniyye namıyla Türk Saltanatı (sayfa 10) var idi, Selim-i Evvel’den sonra ise bu saltanat hilâfetin inzimamıyla (eklenmesiyle)[16] Saltanat-ı Muhammediyye haline geçmişti.[17]

Şimdi bana bi-gayr-ı hakkın ihanet-i vataniyye isnat edenler, hilâfeti hukuk ve nüfuzundan tecrid ve tatil ederek bu Saltanat-ı Muhammediyye’yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün âlem-i İslâma ihanet etmişlerdir. Ben, devleti tehlikeden vikaye için, bilhassa harb-i umumîye iştirakimizdeki ifratların acısını tattıktan sonra, siyaset-i hariciyyede muarrızlarımın tâbiri vechile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim; daha doğrusu, vakit kazanmak için, icab eder ise kendimi feda etmeye karar verdim. Bu mutedil ve ihtiyatlı meslek karşısında, muarızlarımın müfrit ve herçibâd-abâd mesleği (aşırı ve her şeyi göze alır yolu) müntec-i isabet ve muvaffakiyet olur (doğruluk ve başarıyla sonuçlanır) ise, şahsen ben kaybedecektim, fakat devlet kazanacaktı; hâlbuki onlar devlete Saltanat-ı İslâmiyyesini kaybettirdiler.

Eğer benim bir hatam var ise, din ve devletin bu derece tahrib ve tagbirine (yıkılmasına ve gücendirilmesine) (bazı müstesna şahsiyetlerden maada) bütün vükelâ ve ulemâ ve ukalâ ve ricâl-i memleket tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı hasis menfaatler mukabilinde[18] gizli ve aşikâr suretlerle yardım edileceğine ihtimal vermemekliğimdedir. Ben, devletin hayat ve mematıyla herkesden ziyade alâkadar olan (sayfa 11) münevveran-ı milletimin, vazife-i vataniyye ve vicdaniyyelerini bu derece sui-istimal etmeyecekleri hakkındaki hüsn-i zannıma ait olan hatamı itiraf ediyorum.

Netice-i kelâm olarak şurasını beyan ederim ki, hilâfet meselesinin halli, dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlût (kuşkulu ve karışık), askerîden ve sünuf-u saireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şirzime-i kalile (küçük bir azınlık) ile, kısmen mükreh ve mücber (korkutulmuş ve zorlanmış) ve kısmen ahvalin ledünni-yatından (iç yüzünden) bî-haber olarak mugfel halinde (kandırılmış) bulunan beş altı milyonluk masum Türk kavminin selahiyeti dahilinde olmayıp, bu; üçyüz milyonluk âlem-i İslâmın tamamına taallûk edecek bir mesele-i azimedir. Binaenaleyh şimdi ben, hilâfet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen fuzulî ve cebrî hükmü[19] kat’iyyen kabul etmeyerek ve hakkımda reva görülen müfteriyatı (iftiraları), isnad edenlere kemal-i nefretle red ve iade ederek, memleketin ve bilâ-tefrik-i cins ve mezheb bütün ahalinin saadet ve refahından başka bir emeli olmayan, ve adl ü itidalin hâkim olmasını isteyen müsterih bir kalp ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlûp edilemeyeceğine dair kavi bir iman ile sevgili vatanıma avdet edinceye kadar hak-i ıtr-nâkinin ezelden müştakı (güzel kokulu toprağının öteden beri özleyeni) olduğum haremeyn-i şerifeynde ve şimdilik civar beytüllahta imrar-ı evkat ediyorum (vakit geçiriyorum).

Beni “beldettüllah”a[20] isal eden şu maceret-i[21] mucib ül-mefharet (övünülesi) ile, (sayfa 12) hilâfetin saltanattan tecridi teklifine karşı sebat ve mücahedem, nasibe-i hestîmi ve dehr-i ahiretimi teşkil edecektir.

Misafir olduğum bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin hükümdar-ı âlî-tebarı (yüce soylu) ile ahali-i necîbesi (temiz soylu halkı) taraflarından gerek benim hakkımda ve gerek vatan-cüda diğer hemşehrilerim hakkında gösterilen âsâr-ı mihman-nevaziyi (konukseverlikleri) şükür ve mahmidetle (övgüyle) yad ettiğim gibi, haiz ol-dukları asalet-i mümtaza ve mutahharaya muvafık (seçkin ve temiz soyluluğa uygun) bir suretle hareket eden müşarünileyh celâlet ül-mülk hazretleriyle aile-i muhteremeleri erkânının teâli-i şan ü şereflerini ve bu sayede bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin ve sekene-i necibesinin tarihe ziynet veren mazileriyle lâyık oldukları inkişaf-ı mes’uda mazhar olmalarını da cidden temenni ederim.

İstanbul’dan müfarekatimden sonra bu ilk beyanımdır.

Vesselamu ala men itteba’l-Hüda [Tanrı’ya uyanlara (dogru yoldan gidenlere) selâm olsun.]

  • Muhammed Vahideddin bin es-Sultan Abdülmecid Han

Sonuç ve değerlendirme

Yukarıda tam metnini aktardığımız bu beyanname, 36’ncı Osmanlı Padişahı Mehmet Vahidettin’in milli mücadeleye ve bu mücadeleyi yöneten kadrolara düşman bakış açısının tam anlaşılabilmesi açısından çok önemli…

Son padişahın “Mesele Türk-Yunan meselesi halini aldıktan sonra ben de mukavemete taraftardım” cümlesinin anlamı açık… Mesele büyük devletler meselesiyken, yani ekim 1921’e kadar tam teslimiyet içerisinde ve milli mücadeleye karşı olduğunu bizzat kendisi söylüyor. 1919’da milli mücadeleye tamamen karşı olan padişah, Mustafa Kemal’i “üstelik” milli mücadele ile görevlendirip neden Anadolu’ya göndermiş olsun? Üstelik Padişah kendi ağzından ilave detay veriyor, M. Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesinde de, daha sonra da tenkil (bastırılması) için üzerine askeri kuvvet gönderilmesinde de dahli olmadığını, sadece buna karar veren hükümetlerin kararına uyduğunu vurguluyor. Daha ne desin?

Ama emin olunuz,
Padişahın bizzat kendisinin ne dediğinin hiçbir önemi yoktur…
Uydurma tarihçiler,
“Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Milli Mücadeleyi başlatması için Vahidettin’in gönderdiği, para ve silah sağladığı, Anadolu’ya subaylar gönderdiği ve gizli gizli desteklediği” masallarını anlatmaya devam edeceklerdir… Gerçek öyle olduğu için değil… Paşa gönülleri öyle istediği için…

MADDE MADDE ELE ALIRSAK…

“Bidayet-i iştialinde (tutuşmasının başlangıcında) devletimizin iştirakine katiyyen rıza göstermediğim ve bütün müddet-i devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım harb-i umumînin avakıb-ı vahimesi (korkutucu sonuçları) tamamıyla kendini göstermeye başladığı bir zamanda… makam-ı hilâfet ve saltanata câlis olmuştum (tahta çıkmıştım).”

Dünya Savaşı’nın başladığı tarih 1914… Şehzade Mehmet Vahidettin o dönemde veliaht bile değil[22]. Ama Dünya Savaşı’na girilmesine elindeki tüm vasıtalarla karşı çıkmış. İktidarda padişaha bile söz hakkı tanımama eğilimindeki, Vahidettin’e de hiç sıcak bakmayan İttihat ve Terakki Partisi var. Bu iddia hiç de inandırıcı durmuyor.

“(Mondros) Mütarekeden sonra ittihaz ettiğim meslek ise geri alınması mümkün olmayacak bir hatve atmaktan ihtiraz ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil ıslahat ve icraata germî (sıcaklık, hız) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüsat-ı siyasiyyeye devam eylemek suretiyle aleyhimizdeki gayz-ı umumiyyenin (genel kızgınlığın, hıncın) bertaraf olunacağı müsait zamanlara intizar edebilmek (bekleyebilmek) için vakit kazanmaktan ibaret idi. İzmir işgali hadidesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi.”

Demek ki neymiş… Padişahın Mondros ateşkes anlaşmasına dayanılarak girişilen işgallere karşı izlediği genel siyaset, galip devletlerin hıncı geçene kadar, vakit kazanmaktan ibaret. Karşı koymayı aklına bile getiremiyor. İzmir’in işgali konusundaki düşüncesi de aynı. İşin içinde İngiltere, Fransa ve İtalya varsa onlara asla karşı gelinemez, tam bir teslimiyet halinde. Bu teslimiyetçi anlayışı reddedip mücadeleye girişmeye karar verenlere de (asla) destek olmadığı gibi, engelleyebilmek için elinden geleni yapıyor.

“Asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selâhiyetini düvel-i itilâfiyyeye bahş eden madde-i mahsusasıyla Adana, Musul, Antalya, İstanbul, İzmir işgalleri gibi sonraki bütün felâketlerin menşe ve masdarı (kaynak ve dayanağı) bulunan mezkûr mütarekenamenin akd ü im-zası mağlubiyet ve mecburiyet ilcasıyla (zorlamasıyla) vuku bulmuş olduğu halde bilâhare İzmir işgali dolayısıyla beni ithama cüret edenlerin nokta-i nazarına göre, mezkûr işgallere istinatgâh olan Mondros Mütarekenamesini akde bilfiil iştirak eden Rauf, Fethi ve vaziyet-i askeriyyesi ile devlet-i böyle bir mecburiyet-i elimeye düşürmekte cidden zi-medhal (katkısı) bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü rüesayı aliyyenin (yüce başların) mes’ul ve müttehem olması lâzım gelir. Zira gerek bu mütarekenin imzasında ve gerek ondan sonraki bütün mesailde (sorunlarda) Kanun-i Esasî mucibince mes’uliyetten müstesna (sorumsuz) olan makam-ı hükümdar’î için hükümet-i mes’ulenin maruzatını tasdik lüzumu gibi gayr-i kabil-i itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imlâ ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felâketlere karşı bilâhare muhalefette önayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı kuvâ-yı mevcudesinin kısm-ı küllîsini esir vererek zilletle (Toros) eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayr-i kabil-i ictinab (kaçınılmaz) bir hale getiren Mustafa Kemal için şayan-ı kabul hiçbir mazeret mevcut değildir.”

Vahidettin’in Rauf Bey’e, Fethi Bey’e, Mustafa Kemal’e sataşması çok doğal. Saltanatı elinden alınmış padişahın, bu kararı verenlere karşı sempati beslemesini bekleyemeyiz elbette. Bu çerçevede, Mondros ateşkesine imza atan Rauf Bey ile ilgili eleştirisinde haklılık payı var. Ancak Fethi Bey bir hataya kurban gitmiş durumda. Turgut Özakman, Fethi Bey’in Mondros heyetinde yer almadığını, dolayısıyla imza atanlar arasında olmadığını kanıtlarıyla aktarıyor.[23]

Bu paragrafta problemli bölüm, “…devletin belli başlı kuvâ-yı mevcudesinin kısm-ı küllîsini (büyük kısmını) esir vererek zilletle (Toros) eteklerine iltica etmesi (sığınması) yüzünden mütareke akdini gayr-i kabil-i ictinab (kaçınılmaz) bir hale getiren Mustafa Kemal…” ibaresi. Bu yorum son derece yanlış,

Madem Mustafa Kemal devletin belli başlı kuvvetlerinin büyük kısmını esir verip zilletle Toros eteklerine sığınmış bir kumandan, o İstanbul’a döndükten sonra neden defalarca kabul edip cuma selamlıklarında görüştün, neden hükümet Samsun havalisindeki güvenlik sorunlarını çözmek için ona görev verdiğinde hiç itiraz etmedin?

“…Mondros mütarekesi, İzmir hadisesi, “Sevr” muahedesi gibi müstesna bir nokta-i nazarla telâkki ettiğim vekâyiden sonra gelen mesailde, daima icabat-ı meşrutiyete tevfik-i hareket eyledim (meşrutiyet gereklerine uygun davrandım) ve bu sebeple, muhtelif kabinelerin muhtelif ve belki mütehalif (çelişen) içtihatlarına riayet ettim.Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve bilâhare devlet-i metbuasını (tâbi olduğu devleti) tanımadığı cihetle tenkili (bastırılması) için kuvve-yi askeriyye sevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda (uymamda) hükûmet-i mes’u-le ile makam-ı hükümdarînin münasebet-i mütekabilesine (sorumlu hükümet ile saltanat makamının karşılıklı ilişkisine) ait icabat-ı meşrutiyetten (meşrutiyet gereklerinden) ayrılmamak arzusu ve bazı es-bab-ı zaruriyye-i siyasiyye âmil (bazı zaruri siyasal sebepler etken) olmuştur.”

Vahidettin, “Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen” veya sonrasında devlete başkaldırdığı gerekçesiyle “üzerine askeri kuvvet gönderilmesine gerek gören” hükümetlerin kararlarını onaylamasını meşruti yönetimin gereklerinden sayıyor. Dikkat ediniz, “Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesine hükümet karar verdi, emir dinlemeyince üzerine askeri kuvvet gönderilmesine de gerek görüldü, ben sadece hükümetin bu kararlarına uydum” diyor. Bu beyanname ilk kez yayınlanmıyor. Neredeyse 35 yıldır biliniyor ama masal tarihçileri “Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Milli Mücadeleyi başlatması için binlerce altın verip Vahidettin’in gönderdiği ve gizli gizli desteklediği” iddiasını bıkmadan usanmadan (ve utanmadan) yazmaya devam ediyor.

“…İşgalin muvakkat (geçici) mahiyeti haiz olması da meslek-i mezkûru müeyyed (anılan yolu doğrular) görünüyordu. Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra harpte mağlûp olmamak şartıyla mukavemete ben de tarafdar idim ve nitekim bu his ile kuva-yı milliyyeye mütemayil bir takım kabineleri de mevki-i iktidara getirdim. Şu kadar var ki, o devrelerde Mustafa Kemal devlet-i metbuasına (tâbi olduğu devlete) itaat dairesinden huruc etmiş (çıkmış, baş kaldırmış) ve Anadolu’da birçok aksakallı müftilere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vazife-i milliyye hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir belâ kesilmiş idi.”

Kronolojik akış Vahidettin’in bu değerlendirmelerini doğrulamıyor. Örneğin işgalin geçici olduğu duygusuna nasıl kapıldığı belli değil. İşgallerin geçici olmadığı Sevr antlaşması taslağının Osmanlı delegelerine verildiği 11 Mayıs 1920’den[24] beri kesin olarak biliniyordu.
Kuvayı Milliye’nin aksakallı müftülere kadar “asıp kestiği” ifadesi tümüyle iftira… Burada kastettiği, Kuvayı Milliyeye karşı bozgunculuk üreten Yunan işbirlikçisi kimi hocalar ise… Onlara “aksakallı müfti” değil, olsa olsa hain denir.

Gelelim meselenin Yunan meselesi haline gelmesine…
Vahidettin, 3 büyük devlet karşısında sus-pus oturduğunu, genel siyasetini bunun üzerine kurduğunu, genel hınç geçene kadar sabırla bekleyip, büyük devletlerin lütfuyla sorunun çözüleceği kanaatinde olduğunu tekrarlıyor. Ama mesele Türk-Yunan meselesi haline dönüşünce, artık mücadele etmenin gerekliliğine ve meşruiyetine karar verdiğini ve milli mücadeleye taraftar olduğunu söylüyor. Bu yönde atılmış tek bir adım duyan-gören yok. Damat Ferit’i kast etmediği çok açık. Son Osmanlı hükümeti olan Tevfik Paşa hükümetini kastediyorsa bile, Tevfik Paşa’nın da asla Ankara yanlısı olmadığı bilinen bir gerçek.

Yunanistan’da hükümetin düşmesi ve Kral Konstantin’in tahtına geri dönmesi kasım/aralık 1920’de… İtilaf Devletleri’nin Türk-Yunan Savaşı’nda Tarafsızlık İlanı tarihi 13 Mayıs 1921. Fransızların Ankara Anlaşmasını imzalaması üzerine 3 büyük devlet arasında kısa süreli gerginliğin yaşandığı tarih ise ekim 1921.

İzmir’in İşgali

19 Mayıs 1919’dan Ekim 1921’e kadar, yani son padişahın, “…mesele Türk-Yunan meselesi haline dönüştükten sonra, mukavemete ben de taraftardım” diyerek tarif ettiği döneme kadar yaşananları listeleyerek, aradan geçen 2 yıldan fazla sürede İstanbul’un Kuvayı Milliye, Büyük Millet Meclisi ve milli mücadeleye karşı eylemlerini listeleyen Turgut Özakman’ın[25] yolundan giderek, kronolojiye bir göz atalım. Neler neler yaşanırken, Padişah “tam teslimiyet siyaseti takip etmiş” ve sonra da “Milli mücadeleye taraftar olmuş” ortaya çıksın:

1919

  • 15 Mayıs – Yunan ordusu birliklerinin İzmir’e çıkışı. İzmir’in işgalinin başlaması. Hasan Tahsin’in ilk kurşunu. Albay Fethi Bey’in “Zito Venizelos” diye bağırmayı reddettiği için süngülenmesi. Sarıkışla’daki silahsız Türk askerlerinin katledilmesi. Gün içinde farklı tahminlere göre 300-400 Türk sivilin öldürülmesi, yaralanması, taciz veya tecavüze uğraması. Bu işgal kısa zamanda kademe kademe genişleyecektir.
  • 16 Mayıs – Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu müfettişi olarak Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan Samsun’a hareket etmesi.
  • 19 Mayıs – Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak basması.
  • 28 Mayıs – Havza Genelgesi’nin yayınlanması
  • 20 Haziran – Isparta mitingi ve İtalyan birliklerinin şehri işgalden vazgeçmesi.
  • 22 Haziran – Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Refet Bey, Ali Fuat Paşa ve Kâzım Karabekir Paşa tarafından Amasya Genelgesi’nin yayınlanması ile Sivas’ta ulusal ölçekte ve öncesinde Erzurum’da doğu vilayetleri için milletin istiklalini kurtarma amaçlı kongreler düzenlenmesi çağrısı yapılması.
  • 28 Haziran – Yunan işgaline direnişin örgütlenmesi amaçlı birinci Balıkesir Kongresinin toplanması. Batı Anadolu’nun tamamını kapsayacak bir kongrenin Alaşehir’de toplanmasına karar verilmesi. Balıkesir’de aynı amaçla 10 Mart 1920 tarihine kadar art arda beş kongre düzenlenecektir.
  • 23 Temmuz-4 Ağustos – Erzurum Kongresi
  • 4 Eylül-11 Eylül – Sivas Kongresi
  • 29 Ekim – Fransız ordusu birliklerinin İngilizlerin yerini alarak Maraş’ı işgali.
  • 31 Ekim – Sütçü İmam olayı ile Maraş’ta direnişin başlaması.
  • 27 Aralık – Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişi.

1920

  • 21 Ocak – 12 Şubat – Maraş Savunması
  • 12 Şubat – Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Maraş’ı terk etmek zorunda bırakmaları.
  • 16 Mart – İstanbul’un resmen işgali.
  • 10 Nisan – Şeyhülislam Dürrizade Abdullah’ın Kuvvayı Milliye güçlerini bir fetva ile Kâfir ilan etmesi ve liderlerini ölüme mahkûm etmesi.
  • 10 Nisan – Ankara müftüsü Rifat Börekçi’nin 153 müftünün de imzaladığı Ankara fetvasıyla Şeyhülislam’a karşılık vermesi, Kurtuluş Savaşı’nı caiz kılması.
  • 13 Nisan – Büyük Millet Meclisi seçimlerine ve Ankara’da hükûmet kurulmasına karşı Damat Ferit Paşa hükûmeti destekli Hilafet Ordusu hareketinin Düzce’de patlak vermesi.
  • 18 Nisan – Hilafet Ordusu hareketinin Bolu’ya yayılması
  • 20 Nisan – Hilafet Ordusu hareketinin Gerede’ye yayılması
  • 23 Nisan – Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılması ve 1. Dönem’in olağanüstü şartlarda çalışmalarına başlaması.
  • 25 Nisan – Hilafet Ordusu hareketinin Safranbolu’ya yayılması.
  • 30 Nisan – Hilafet Ordusu hareketinin Çerkeş’e yayılması
  • 27 Mayıs – Güney cephesinde Kuvayı Milliye güçlerinin ilk kapsamlı askeri başarısını teşkil eden Karboğazı Baskınında 500 Fransız askerinin esir edilmesi.
  • 2 Haziran – Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Kozan’ı terk etmek zorunda bırakmaları.
  • 8 Haziran – Fransız askerlerinin Karadeniz Ereğlisi’nden çekilmeleri.
  • 18 Haziran – Fransızların Zonguldak üzerinde yoğunlaşarak şehrin tamamını ve resmen işgal etmeleri.
  • 23 Haziran – Yunan ordusunun Batı Anadolu’da güney Marmara Bölgesi’nden Büyük Menderes Nehri’ne kadar uzanan bir hatta geniş çaplı bir taarruza geçmesi.
  • 25 Haziran – Hilafet Ordusu hareketinin (isyanının) bastırılması, İstanbul hükûmetinin Ankara hükûmeti güçleri karşısından aldığı yenilgiler nedeniyle Kuva-i İnzibatiye’yi lağvetmesi.
  • 8 Temmuz – Yunan ordusu birliklerinin Bursa’yı işgali.
  • 20 Temmuz – Yunan ordusu birliklerinin işgali Trakya’ya yayarak Tekirdağ, Marmaraereğlisi ve Çorlu’yu işgali.
  • 11 Temmuz – Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Birecik’i terk etmek zorunda bırakmaları.
  • 4 Ağustos – Yunan ordusu birliklerinin Gelibolu’yu işgali.
  • 10 Ağustos – Sadrazam Damat Ferit Paşa, Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Bağdatlı Mehmed Hâdî Paşa, büyükelçi Reşat Halis ve Şura-yı Devlet reisi Rıza Tevfik’in Sevr Antlaşması’nı imzalamaları.
  • 24 Ekim 12 Kasım – Gediz Muharebeleri

1921

  • 6 Ocak – İnönü Muharebesi’nin başlaması. Savaş altı gün sürecek ve 11 Ocak’ta İsmet Paşa (İsmet İnönü) komutasındaki Türk ordusu birliklerinin zaferi ile sonuçlanacaktır.
  • 16 Mart – Sovyet Rusya ile TBMM Hükümeti arasında Moskova Antlaşması’nın imzalanması
  • 23 Mart – İnönü Muharebesi’nin başlaması. Savaş on gün sürecek ve 1 Nisan’da İsmet Paşa (İsmet İnönü) komutasındaki Türk ordusu birliklerinin zaferi ile sonuçlanacaktır.
  • 11 Nisan – Kuvayi Milliye güçlerinin Fransız ordusu birliklerini Urfa’yı terk etmek zorunda bırakmaları.
  • 9 Haziran – Fransız eski devlet bakanı Franklin Bouillon’un Fransız birliklerinin sürekli gerilediği Güney Cephesi konusunda bir anlaşmaya varmak üzere Fransa hükûmetinin temsilcisi sıfatıyla Ankara’ya gelmesi.
  • 10 Temmuz – 21 Temmuz – Kütahya-Eskişehir Muharebeleri ve Türk ordusunun Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesi.
  • 23 Ağustos – Sakarya Meydan Muharebesi’nin başlaması.
  • 13 Eylül – Sakarya Meydan Muharebesi’nin Türk zaferi ile sona erişi. Hemen ardından İtalyanların Anadolu’yu terk edişi.
  • 20 Ekim – Türk Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk ile Fransa hükûmeti temsilcisi Franklin Bouillon arasında Güney Cephesi’nde savaşın sona ermesini sağlayan Ankara Antlaşması’nın imzalanması.

Son padişahın (bu sözleri başka hiçbir kaynakta desteklenmiyor olmakla birlikte, kendi iddiasına göre) artık milli mücadeleye taraftar olduğunu iddia ettiği tarihe kadar yaşanan gelişmeler böyle… Sakarya Meydan Muharebesi kazanılmış, Türk Ordusu savaşın sonunu getirecek büyük taarruza hazırlanıyor… O noktada artık desteklemeye karar verdiği doğruysa bile aslında bu görüşünün gereğini yine yapmıyor. Örneğin, Büyük Taarruzun ardından Ankara Hükümetini kutlaması öneriliyor ama hıncı o kadar büyük ki, bu öneriyi reddediyor:

“26 Eylül 1922’de İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold, Londra’daki Lord Curzon’a gönderdiği bir yazıda şöyle diyordu: “Bildiğiniz gibi padişah, kişisel olarak tehlikeye girerse onu korumak için elimizden geleni yapacağımızı kendisine 1920 Ekim başlarında bildirmiştik… Padişah, Mustafa Kemal’e bir kutlama telgrafı göndermeye teşvik edildiğini ama bunu reddettiğini bilgime sunmuştur. Padişahla aramızda aracılık yapan kişi, Kemalistler er geç İstanbul’da başa geçerlerse padişahın tek çare olarak İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalacağını bildirmiştir.”

“6 Kasım 1922’de Vahdettin, İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold ve yardımcısı Andrew Ryan ile üç buçuk saat süren bir görüşme yaptı. Vahdettin, bu görüşmede, “Bolşevik” olarak tanımladığı Kemalistlerin silahsız bir darbeyle hükümeti ele geçirdiklerini, Kemalistlerin aslında azınlık olduklarını belirtti.
İtilaf devletlerinin, İstanbul’u Kemalistlere karşı koruyup korumayacaklarını sordu. İngilizler, İstanbul Hükümeti’nin ortadan kalktığını, Lozan’da Türkiye’yi Ankara’nın temsil ettiğini söylediler.”[26]

Özetle…

Beyanname ortada… Son Padişah Vahidettin’in milli mücadeleyi teşvik ettiği, desteklediği, gizli gizli para ve subay gönderdiği yolunda bir tek ima bile yok…

Kuvayı Milliye’nin üzerine yolladığı Anzavurlardan, iç isyanlardan hiç söz etmiyor. Fransız ve İngiliz arşivlerinden bugün teker teker okuduğumuz, milli mücadele karşıtı girişimleri, onun güttüğü “siyasetin” ne menem bir şey olduğunu zaten ortaya koyuyor.

Bununla kalsa yine iyi… Son Padişah, atalarının kemiklerini sızlatacak son bir umutsuz adım daha atıyor ve İtilaf güçlerinin İstanbul’u Kemalistlere karşı koruyup koruyamayacaklarını bile soruyor. Evet cevabını alamayınca…
Yaptığı yüz kızartıcı işi, hiç çekinmeksizin “Hz. Peygamber’in hicretine” benzetip, dini bir kılıf uydurmaya kalkışıyor:

“Bu müfarekatim (ayrılığım) bilhassa harb-i umumîden sonra kendi ef’alinin (edimlerinin) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı ef’alimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tâbi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu (yasaklı) bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emr-i ilahînin ve akl-ı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek (kaçınmak) ve hem de “Elfiraru mimma la-yutak min sünenil mürselîn” [dayanma takatını aşandan kaçmak, peygamberlerin sünnetindendir.] fehva-yı şerifi (kutsal kavramı) üzere müekkil-i zî-şanımın (vekili olduğum şanlı zatın) hicret-i nebeviyyelerine ait olan sünnet-i seniyyeye itba’ etmekten (uymaktan) ibarettir.”

İşte Vahideddin’in Mustafa Kemal’i gizlice milli mücadele için görevlendirip Anadolu’ya gönderdiği yalanlarının anatomisi budur…

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

DİPNOTLAR

[1] Halid Refik Karay’ın evraklarının arasında çıkan bu beyanname 12 sayfadan ibarettir. Bilinen ilk yayını, İletişim Yayınları’ndan çıkan aylık “Tarih ve Toplum” dergisinin 16 Nisan 1985 tarihli 16’ncı sayısındadır. Dergide Karay’ın anılarından bir bölüm de yer alıyor. Beyannameyi eski evraklarını karıştırıken bulan Refik Halid, “Evrakımı karıştırırken hiç de aklımda kalmamış ve bir kere bile okumaya sıra gelmemiş, fena bir kağıda kaba Arap harfleriyle yazılmış risale şeklinde bir şey elime geçti” diye anlatıyor ve ekliyor: “Vahideddin Han’ın firarından sonra davet edildiği Mekke’de basılmış ve yayınlanmış olacak. Ne tarih var ne de matbaa, ne naşir ismi ve yeri. Türkçe kısmının başlığı şu: (Sevketlû Sultan Mehmet Vahideddin Efendimiz Hazretlerinin Beyan-n’ame-i Hümayûnudur) Öyle sanıyorum ki bizim matbuatta ve belki de hiçbir tarih eserimizde bahsedilmemiş, vesikalar arasında da böyle bir beyanname yer almamıştır.”
Turgut Özakman’ın aktardığına göre (“Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele”, 4.Basım, s.399, dipnot 536) bu beyannameyi Kadir Mısıroğlu da yıllar sonra ‘Hilafet’ (1993) adlı kitabına almış, üstelik ilk kendisinin yayınladığını iddia etmiştir. Özakman’a göre, Halid Refik’in yayınladığı beyanname ile Mısıroğlu’nun yayınladığı beyanname arasında küçük bazı farklar var. Ancak Vahideddin’e ait olduğu konusunda tereddüt yok.

[2] Aktaran: Tarih ve Toplum, 16. Sayı, sayfa 55. Dergide (s. 51) Server Tanilli’nin aynı zamanda Türkolog olan Jean-Louis Bacque-Grammont ile söyleşisine de yer verilmiş.
Son padişah Mehmet Vahideddin’in yolculuğu ile ilgili Fransız vesikalarını derleyen iki yazar Jean-Louis Bacque-
Grammont, Hasseine Mammeri; “Altıncı Mehmet’in Sürgündeki Hac Yolculuğu ve Birkaç Bildirisi”, Turcica-Revue d’Etudes turques, Cilt XIV (Louvain-Paris-Strasbourg, 1982), s.226-47. Bu makale, Centre National de la Recherche Scientifique (Bilimsel Araştırma Milli Merkezi) ile Centre d’Etudes de l’Orient Contemporaine â l’Universite de Paris III (Paris III Üniversitesi Çağdaş Doğu incelemeleri Merkezi) tarafından oluşturulan E.R.A. (Ortak Araştırma Ekibi No.57’nin çalışmaları çerçevesinde yazılmıştır.
Okuyucunun, VI. Mehmet Vahideddin’in saltanatı (19181922) sırasında geçen Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), Izmir’in Yunanlılarca işgali (15 Mayıs 1919), Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkışı ve istiklâ1 Savaşı’ nın Başlaması (19 Mayıs 1919), İtilâf Devletlerince Istanbul’un işgali (16 Mart 1920) gibi olayları bildiği varsayılmaktadır. 1922 yılında Kemalistler’in Yunanlılar’a karşı kazandığı zafer sonucunda aktedilen Mudanya Mütarakesi (11-14 Ekim) üzerine, İşgalcilerle açıktan açığa işbirliği yapan İstanbul Hükûmeti ile Vahideddin bertaraf edilir. 1 Kasım tarihinde Ankara Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırır, VI. Mehmet, Ingilizlerin sayesinde aynı ayın 17’sinde HMS Malaya zırhlısı ile Istanbul’u gizlice terk ederek sürgün yolunu tutar.

[3] Bu makalede Fransız diplomatik arşivinde bulunan belgelere yalnızca cilt numaralarıyla atıf yapılmıştır. Serie E, Levant, Turquie, 1918-1929. 27 (Osmanlı sarayı, Hanedan sorunları, 1919-1926); 87 (İçişleri), 97 (İç politika, Ağustos 1921-Ekim 1922); 108-109 (Din işleri, genel dosya, 1918-1919 ve 1920-1929); 110 (Din işleri, Hilafet, Ocak 1922-15 Mart 1924); 571 (Hilafet, Temmuz 1920-Haziran 1926).
Burada sözü edilen mektup, Cilt:110, yaprak 78-82.

[4] Aktaran: Tarih ve Toplum, 16. Sayı, sayfa 54-55. Grammont-Mammeri; “Altıncı Mehmet’in Sürgündeki Hac Yolculuğu ve Birkaç Bildirisi”, dipnot 26: Böyle bir yayının varlığını, Büyükelçi Gaillard’ın Kahire’den gönderdiği 19 Nisan tarihli, saat 19.15’te çekilmiş şifreli telgraftan biliyoruz (cilt 110, yaprak 88). 1981 yılında Kahire’den geçerken El Ahram gazetesinin ilgili servislerinin nazikâne ilgisi ve özellikle Dr. Muhammed Madkur ve Bayan Zainab Muhammed Ali’nin yardımlarıyla metnin bir suretini sağlayabildik. Burada, kendilerine tekrar teşekkür ederiz.

[5] Refik Halit Karay, 15 Mart 1888 İstanbul doğumlu, Türk yazardır. 18 Temmuz 1965, İstanbul’da vefat etmiştir. Tarih ve Toplum’un 16 sayısında yayınlanan anı yazısını 1963 sonlarında kaleme almıştır. Dolayısıyla Vahidettin’in beyannamesinden de ilk kez bu tarihte söz etmiş olmaktadır.

Refik Halit Karay Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey’in oğlu olarak 15 Mart 1888’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Sultanisi’nde ve Hukuk Mektebi’nde okudu. Maliye Nezaretinde memur olarak çalıştı.
1.Meşrutiyet’in ilanından sonra gazetecilik ile uğraşmaya başladı; Tercüman-ı Hakikat gazetesinde mütercimlik ve muhabirlik yaptı. Yazıları yüzünden ilk önce Sinop’a daha sonra Çorum, Ankara ve Bilecik’e sürgün olarak gönderildi. İstanbul’a dönünce bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. PTT (Posta ve Telgraf Teşkilatı) Genel Müdürlüğüne getirildi. Bu sırada Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na üye oldu ve İstiklal Savaşı aleyhine yazdığı yazılarından ötürü vatan hainliği suçuyla yüzellilikler listesine girerek Beyrut ve Halep’te sürgün hayatı yaşadı.
Mustafa Kemal Atatürk’e yazdığı şiir ve mektuplarla 150’likler listesindekilerin affedilmesinde çok büyük rol oynadı. Af kanunu ile 16 senelik sürgün hayatının ardından temmuz 1938’de yurda döndü, daha önceden çıkardığı Aydede adlı mizah dergisini tekrar yayınladı. Türk Edebiyatı’nda ilk defa Anadolu’yu tanıtan eserleri ile ismini duyurmuş, yergi ve mizah türündeki yazıları ile de ün yapmıştır. Gözleme dayanan eserlerinde, tasvirler, portreler, benzetmeler kullanarak, sade, akıcı dili, güçlü tekniği ile 20. yüzyıl romancıları arasında seçkin bir yere sahip olmuştur. İstanbul’u bütün renk ve çizgileriyle yansıtarak Türkçeyi ustalıkla kullanan Refik Halit, Türk edebiyatına birçok eser kazandırmıştır.

[6] Tarih ve Toplum, 16. Sayı, sayfa 13

[7] Tarih ve Toplum, 16. Sayı, sayfa 55

[8] Ahlu-l-hall wa-l’ikd sözcük anlamıyla “düğümleyip çözenler” demektir; devletin ileri gelenleri.

[9] Gerçeğe aykırılığı son derece açık olan bu iddiaları reddetmeyi fuzuli görüyoruz.

[10] Yani Rauf ve Fethi Beylerle Mustafa Kemal Paşa. [Yazarlar tarafından kullanılan Arapça çeviri, anlaşılan, bazı yerlerde Türkçe aslına uygun değildir. Bu ve takip eden bazı notlar böyle tutarsızlıklar nedeniyle Türkçe metne aykırı düşüyor.]

[11] Arapçası assultat: yetke, saltanat.

[12] Gönderilmişlerin (peygamberlerin) övüncü = Hz. Muhammed.

[13] Halife

[14] Bu kadar acaip bir iftiranın neye dayandığını bilmiyoruz.

[15] Hazret-i Peygambere yakıştırılan bu sözü, başlıca Hadis derlemelerinde boşuna aradık.

[16] Şu noktayı belirtmek gerekir: son Sultan-Halifenin düşüncesine göre, hilafet saltanata bağlanmıştır; oysa bunun tersine, ikincisinin birincisinden kaynaklanması söz konusudur.

[17] Yani Abbasilere, Abbasilerden de bizzat Peygambere kadar uzanan bir meşruiyet.

[18] Burada “kawm” terimi küçültücü anlamda kullanılmıştır; VI. Mehmet, bu sözle Kemalist kliği kastediyor. [Kavim, Arapçada “erkekler topluluğu”, daha sonralarıysa “dil, gelenek, kültür ve ortak çıkarları olan insan topluluğu,” yani “ulus/millet” anlamını taşır.]

[19] TBMM’nce kabul edilen Hilâfetle Saltanatın ayrılması ve Saltanatın lağvıyla ilgili kanunlar. [Aslında, 307 ve 308 sayılı Heyet-i Umumiyye Kararları.]

[20] “Tanrı’nın şehri.”

[21] Hicret.

[22] Turgut Özakman, “Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, sayfa 399

[23] “Murahhaslığa Bahriye Nazırı Rauf (Orbay), Hariciye Müsteşarı Reşat Hikmet, o zaman İzmir’de bulunan Kurmay Yarbay Sadullah beyler intihap edildi. Heyetin katipliğine ben tayin olundum. Heyetin refakatinde Rauf Bey’in yaveri bahriye zabitlerinden Sait Bey bulunmakta idi. General Townshend ile birlikte önceden giden bahriye zabitlerinden Tevfik Bey de heyete İzmir’de katıldı.” A. Türkgeldi, Mondros ve Mudanya Mütarekeleri tarihi, s.31 (Aktaran: Turgut Özakman, “Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, sayfa 400 ve dipnot 538)

[24] Jeschke, Türk Kurtuluş Savaşı Kronolojisi I, s 103; Sevres Andlaşmasında İzmir ile ilgili zehir gibi 19 madde var: S.L.Meray-O.Olcay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Çöküş Belgeleri, s.70 vd. (Aktaran: Turgut Özakman, “Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, sayfa 401, dipnot 542)

[25] Turgut Özakman, “Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, sayfa 404

[26] https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/vahdettinin-kacisi-5456491/ Son erişim: 17.05.2020

SAVAŞ DOSYASI /// TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : 25 Nisan 1915. Çanakkale Savaşı’nda en uzun gün


TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : 25 Nisan 1915… Çanakkale Savaşı’nda en uzun gün

18 Mart’taki Çanakkale Boğazı’nı geçme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanan müttefikler, denizdeki mayınların temizlenmesinin ancak boğazın her iki yanındaki topçu bataryalarının susturulması ile mümkün olabileceğini kavramışlardı. Müttefik donanması, ancak Türk topçusu sustuktan sonra Marmara’ya ulaşabilirdi. Donanma bu işi tek başına yapamadığına göre, kara harekatı artık kaçınılmaz olmuştu. Uzun uzadıya planlar yapılırken, bir yandan da Mısır’a asker yığılmaya başlandı.

Ve tarih geldi çattı… 25 Nisan 1915’te uygulamaya koyduğu çıkarma planı, donanma ile kara kuvvetleri arasındaki koordinasyonun tam sağlanamamasından kaynaklanan bir dizi kopukluğun yol açtığı karmaşa içinde başladı.

Çıkarma için belirlenen S, V, W, X ve Y kumsallarına 29. Tümen ve İngiliz Kraliyet Tümeni’ne bağlı birlikler çıkacaktı. Hamilton’un kurmayları, çıkarmanın yapılacağı Morto Koyu’ndaki Hisarlık burnu kıyılarına S Kumsalı, Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir iskelelerinin bulunduğu kesime V Kumsalı, Tekke Koyu’na W Kumsalı, İkiz Koyu’na X Kumsalı, Zığındere ağzı kuzeyindeki Sarıtepe yöresine Y Kumsalı adını vermişti. Ayrıca Anadolu yakasındaki Kumkale ile Gelibolu Yarımadası’nın kuzeyinde kalan Bolayır/Saros şaşırtmaca noktaları olacaktı.[1]

Kabatepe’ye Anzaklar çıkacak ama asıl çıkarma Seddülbahir, İlyas burnu ve Morto Koyu’na yapılacaktı. Hamilton, Türkleri geniş bir araziye yayılmaya zorlamayı, kuvvetlerini bölmeyi hedeflemişti. Ayrıca Kabatepe’nin kuzeyine yapılacak Anzak çıkarması ile Maltepe’ye ulaşma hedefi de vardı. Plan tutarsa, Türk yedek kuvvetleri asıl çıkarma noktasının belirleneceği ana kadar güneye yardıma gidemeyecekti.

Şaşırtmacaların sınırlı da olsa işe yaradığını göreceğiz. Anadolu yakasına Fransızların yaptığı gösteriş çıkarmasının etkisi de buna dâhil. Çünkü Anadolu yakasındaki 15. Kolordu, 3 ve 11’nci tümenlerinin birliklerini sahil boyuna dağıttığından, ilk gün Yarımada’dan gelen takviye kuvveti isteklerine kulaklarını tıkamak zorunda kalacaktı.

İngiliz ve Fransız birliklerinin Gelibolu yarımadasına çıkarma harekâtı başladıktan bir süre sonra gelişmelere ilişkin bilgiler Liman von Sanders’in karargâhına akmaya başladı. Liman Paşa’yı saat 05.00’te uyandırdılar, müttefiklerin Kabatepe, Seddülbahir, Tekke burnu ve Morto Koyu’nda karaya çıktığını, Kumkale, Beşige Koyu ve Bolayır’da da her an çıkarma beklendiğini bildirdiler.

Müttefiklerin asıl çıkarma noktasının Bolayır-Saros bölgesi olacağına takıntılı bir şekilde inanmakta olan Liman von Sanders, ortada henüz karaya ayak basma girişimine dair bir bilgi olmadığı halde 4. Tümene derhal Bolayır’a hareket etme emri verdi.

Karargâhta Liman von Sanders ile birlikte çalışan Alman Yüzbaşı Carl Mühlmann sonrasını şöyle anlatıyor:

…Ne yazık ki Liman çok heyecanlandı ve karargâhta kalıp gerekli telefon bağlantılarını yapmak yerine atına atlayıp […] Bolayır yakınlarındaki tepelere çıktı. Maalesef bu yüzden, gelen bütün raporlar bir-iki saat gecikti ve bizimle karargâh arasındaki trafik daha da kötü bir hal aldı.[2]

Sanders 27 Nisan’a kadar etkin hiçbir karar alamadan Bolayır’da vakit geçirecekti. Yaptığı yanlış hamlelerden biri de, yarımadanın güneyi ve Arıburnu ateşler içinde yanarken, hiçbir askeri harekâtın olmadığı –ancak savaş gemilerinin her an çıkarma yapacakmış gibi manevralarda bulunduğu- Bolayır’a bir tümen daha göndermek oldu.

Sanders ancak 27-28 Nisan’da duruma hâkim olabilecek, Arıburnu ve Seddülbahir’de düşmanın karaya asker çıkarmaya devam ettiği anlaşılınca, gereksiz yere oraya mıhladığı 7. Tümen ve 4. Tümen’in birliklerinden bir bölümünü –Epey tereddütle de olsa- Bolayır’dan geri çağırarak güney kesimine sevk edecekti:

Liman von Sanders’in dikkatini Bolayır/Saros üzerine yoğunlaştırması ve Bolayır’daki birlikleri güneye sevk etmekte tereddüt etmesi, müttefiklerin 25 Nisan’daki çıkarma sırasında biraz olsun nefes almasını sağlamıştır.[3]

Ancak düşmanın Liman von Sanders’i aldatmak için yaptığı kusursuz gösteriden bir örneği burada anlatmak gerek…

Çünkü Çanakkale öyle bir savaştır ki, vatanını savunmak adına kahramanca ölüme koşan Mehmetçiğin gösterdiği fedakârlık gibi, düşman askerleri arasında da fedakârlıklar, kahramanlıklar görülmüştür.

Bolayır’daki yanıltma-aldatma hareketi 25 Nisan sabahı erken saatlerde başladı. Kraliyet Deniz Tümeni bir gece önce 3. Filotilla eşliğinde Trebuki’den ayrılmış ve şafak sökmeden Saros Körfezi’ne varmıştı. Hemen kıyıya bombardımana başlanmış ve tümenin nakliye gemileri her an bir çıkarma harekâtına başlanacakmış gibi kıyı açıklarında hareketsiz beklemişti. [Bu sırada Liman von Sanders de, bir çalının dibine sinmiş, bu gemileri izlemektedir.]

Plana göre şaşırtmaca iki aşamada yapılacaktı.

Akşam karanlığından kısa bir süre önce başlayacak ilk aşamada, nakliye gemileri filikaları indirip askerleri dolduracak, filikalar çıkarma yapılacakmış gibi teknelerle kıyıya doğru çekilecekti. Ancak hava kararır kararmaz, Türkler bu askerlerin kıyıya çıkıp çıkmadığını artık fark edemez an geldiğinde, filikalar yeniden gemilere dönecek ve asker de yeniden gemisine çıkacaktı.

Karanlık iyice bastırdıktan sonra daha gerçekçi bir aşama daha uygulamaya konacak, Hood taburundan küçük bir grup gerçekten karaya çıkarak ateş edecek, işaret fişekleri atacaktı.

Ancak Yarbay Freyberg alternatif bir öneride bulundu. Çok can kaybına yol açabilecek yöntemler yerine, güçlü bir yüzücü gece karanlığında karaya çıkıp, işaret fişeklerini yakacaktı.

Bu teklif kabul edildi ve Freyberg olanları ertesi gün resmi bir rapor halinde bildirdi:

…Üç işaret fişeği, beş kalsiyum lambası, bir bıçak ve bir tabancanın bulunduğu sugeçirmez bir torbayla birlikte suya girip, kalan mesafeyi yüzerek geçtim. Buz gibi suda bir saat on beş dakikalık sıkı bir yüzmeden sonra kıyıya çıktım. İlk fişeğimi yaktım, sonra yine suya girdim doğuya doğru yüzüp 300 metre ileride ikincisini yakarak çalılıkların arasına saklanıp gelişmeleri bekledim.

Herhangi bir şey olmayınca bir gün önce yerleri saptanan siperlere doğru yamacı sürünerek tırmandım. Bunların iki karış yüksekliğinde toprak birikintilerinden oluşan 100 metrelik sahte siper olduğunu fark ettim

350 metre kadar ileri gidip tekrar çevreyi dinledim ama hiç ses duymadım. Kıyıya döndüm, sonuncu işaret fişeğimi yaktım ve güneye doğru yüzmeye başladım. Bir süre sonra saat 03.00 sıralarında Teğmen Nelson beni bota aldı.

Benim fikrimce kıyıda insan yoktu ancak sabahın ilk saatlerinde tepelerin üzerindeki ışıklardan anladığım kadarıyla düşman oradaydı. Fakat ben yakalanmamak için ve o sırada kramplar girmeye başladığından daha ileri gidemedim. (Yarbay Bernard Freyberg)[4]

25 Nisan 1915 – Arıburnu çıkarması

Anzak destek gücüne sahip Albay Ewen Sinclair-Mac Lagan komutasındaki 3. Avustralya Tugayı, şafak sökmeden önce iki dalga halinde Kabatepe’nin kuzeyine [Z Kumsalı] çıkacak, mümkün olduğunca geniş bir cephede, sol kanadı 261 rakımlı tepenin ötelerine kadar uzanan Kavaktepe’ye kadar hızla ilerleyecekti. Emirde, gemilerden ayrılan filikaların birbirlerinden yaklaşık 140 metre arayı koruyarak yaklaşık 1.5 km’lik bir cephe oluşturması açıkça dile getirilmişti. Ay saat 02.57’de battı. Şafağa kadar ancak bir saatlik karanlık kalmıştı.

Ay kaybolunca arkalarından filikaları çeken savaş gemileri saatte 5 mil hızla karaya doğru hareket ettiler. Onlarla birlikte istimbotlar da filikalarını almak için yanlarında hareket etmişlerdi. Bir süre sonra savaş gemileri motorlarını durdurdu ama demir atmadan kendi hızlarıyla 10 dakika kadar deniz üzerinde kaydılar.

Saat 03.30’da kıyıdan 2.5 mil kadar uzaktayken gemilerden megafonla emir verildi. Filikalar ayrılıyor, çıkarma başlıyordu.Özellikle Batılı yazarların üzerinde çok durduğu karışıklık işte o sırada başladı. Karanlık nedeniyle filika kafileleri birbirini görmüyordu. Aradaki mesafeyi daha kısa tuttular, bu nedenle cephe 1.500 metre yerine 600 metreye indi. Çıkarmanın dayandırıldığı hesaplar ilk anda alt üst olmuştu. Kafileler belirlenen noktadan daha kuzeyde karaya çıkmıştı.

Tartışmalar neredeyse 60 yıl sürdü. Sonunda; emirleri ‘sorgusuz-sualsiz’ yerine getirmekten hoşlanmayan bir astsubayın, filikalarda çektiği askerleri Kabatepe’den gelebilecek olası ateşten korumak için, kafileyi ve böylece tüm hattı bilerek kuzeye çektiğini daha o günlerde açıkladığı ortaya çıktı.

Astsubay Metcalf, HMS Triumph savaş gemisinin tepesinden Kabatepe’yi gözledikten sonra şunları söylemişti:

…Saat 04.30 sıralarında Quenn’in köprüsünden “Devriye botu hareket et!” emri verildi. Makine daireme “Tam yol için hazır ol!” emrini verdikten sonra 1 Numaralı kafilenin hızını artırmasını bekledim ama bunu yaptığını göremedim. Quenn’in köprüsünden öfkeli bir “Hareket et, devriye botu!” sesi geldi. Emri dinlemediğim takdirde korkaklıkla suçlanacağımı düşünerek makine dairesine tam yol emri verdim ve yola çıktık. Birkaç dakika sonra geriye bakınca, 1 Numaralı kafileyi sancak tarafımda gördüm. Bir daha geriye bakamayacak kadar önümle meşguldüm, hava çok karanlıktı ve kayalardan veya kumsaldan ne kadar uzakta olduğumuzu bilemiyordum. Bir çeyrek saat sonra Kabatepe’nin kuzeyine çok yaklaşmakta olduğumuzu fark ettim. Orada Türk askerleri olduğunu bildiğimden, sancaktan ve cepheden ateşe maruz kalacağımızı anladığımdan yanlış bir yere gitmekte olduğumuz izlenimine kapıldım. Danışacak kimse yoktu ve arkamda çektiğim askerlerin hayatlarından ben sorumluydum.

…Hiç oyalanmadan Kabatepe’den uzaklaşmak için burnumu iki kerte iskeleye çevirdim. On beş dakika sonra iskele tarafındaki kafilelerin de bana uyduklarını fark edince, rotayı bir kez daha bir buçuk kerte daha iskeleye çevirdim. (Astsubay J. Savill Metcalf)[5]

Metcalf’in bu hareketi, tüm hat için rehber olması gereken güneydeki 1 Numaralı kafileyi tecrit etmişti. 1 Numaralı kafiledeki rehber subay Deniz Binbaşı John Waterlow, kafilenin kendisinden farklı yöne gittiğinde tereddüt geçirdiğini, sonunda hava biraz aydınlanıp dağ silsilesini görünce kafilenin yönünü değiştirebilmek için yaptığı hamlelerin boşa gittiğini anlatıyor ve ekliyor:

…O sırada şafak söktü ve o yükselti solgun safran rengi ışıkta giderek daha büyümeye başladı. Burası kıyıda çıkarma yapmamaya karar verebileceğimiz tek noktaydı. Ancak kıyıya yaklaşıyorduk ve gün öyle hızlı ağarıyordu ki, sonunda umutsuzluğa kapılarak tam önümde olan dik yamaçlara doğru yola devam ettim. (Deniz Binbaşı John Waterlow)[6]

Metcalf’in hareketinden kaynaklanan karmaşa her ne kadar uzun sürdüyse de, Kabatepe’nin hemen kuzeyindeki Türk savunma tahkimatının sağlamlığı bir hafta içinde iyice anlaşılıp Metcalf’in önsezisini doğruladığından, çıkarmayı bu tahkimattan uzak tutan “yanlışlık” ilahi bir takdir olarak görülmüş, konu geçiştirilmiştir.

Artık ortalık aydınlanıyordu. Filikalar da iyice kıyıya yaklaşmıştı. Müthiş bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Birden sağanak gibi kurşun yağmaya başladı. Güneydeki sırtlarda bulunan Türk gözcü askerleri silah başı etmişti. Türkler çok ortalıkta görünmüyordu ama kurşunlar havada uçuşuyordu. Derken şarapnel ateşi de başladı.

İlk çıkarma anında birbirine karışmış olan Avustralyalıların bölükleri dağılmış, manga ve takımlar subay ve astsubaylarından ayrı düşmüştü. İkinci dalga çıkarma hareketi biraz daha derli toplu oldu. Kıyıdaki sayıca az olan Türkler de gerilemeye başladı.

Tugay Komutanı Sinclair-Mac Lagan saat 05.00 sıralarında karaya çıktı. 3. Tugay tamamen karaya çıkmıştı ve destek birlikleri de yoldaydı. Her ne kadar karaya ilk çıkış hamlesi karışıklığa yol açmışsa da, durum kötü değildi. Askerler içerilere doğru yürüyorlardı ve önemli ölçüde çevrede güvenliği alınmıştı. 3. Tugay gibi 2. Tugay da yerini almıştı. 2. Tugay’ın görevi 261 rakımlı tepeden Conk Bayırı’nı geçerek cephesini Kocaçimen Tepe’ye kadar uzatmaktı. Tümenin ihtiyatını ise 1. Tugay oluşturuyordu. Mac Lagan çevreyi inceledi, Kanlısırt’ın güneyine kadar olan kesimde hiç asker yoktu. Serbestçe ilerlemek mümkündü. Hemen yeni planlamalar yapıldı.

Gelelim Türk cephesine…

Arıburnu kıyılarını savunma görevi Albay Halil Sami Bey’in komuta ettiği 9. Tümen’e aitti. 27. Alay’ın 2. Taburu 12 km’lik cephede Kabatepe’nin her iki yanında başlayan ve düşman çıkarması için çok müsait görünen plaj bölgelerine asıl kuvvetini koymuştu. Gerçekte de Anzakların çıkmayı planladığı yer burasıydı. Anzakların önceden aklına bile getirmediği rota değişikliği, düşman askerinin 1,5 km kadar kuzeyde sarp arazi kesimine çıkmasına yol açmıştı. Kabatepe kumsalları yerine kendilerini Arıburnu’nda bulan Anzaklar, bu kıyıları gözetleyen topu topu iki mangadan ibaret küçük Türk birliğinin şiddetli ateşiyle karşılaştı. 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik Bey, o anları şöyle anlatır:

… Alayın Maydos’taki I. Ve III. Makineli tüfek bölüğü ile 24-25 Nisan gecesi Kabatepe’ye giderek bir gece tatbikatı yapmıştık. Gece yarısından sonra saat ikide çadırlara dönmüş ve yorgun argın uykuya dalmıştık. Çok bir zaman geçmeden top sesleri uykumuzu sarstı. Biz her gece boğazdan gelen top seslerine alışmıştık. Fakat bu seslerin istikameti Kabatepe tarafındandı.

Derhal telefon başına gittim. Tümen karargâhındaki santral vasıtasıyla Kabatepe telefon merkezini buldum. Karşıma kimin çıktığını şimdi hatırlamıyorum. Ona sordum, “Bu top sesleri oradan mı geliyor? Orada neler oluyor, birileri mi var?” Cevap; “Düşman Arıburnu’na asker çıkarıyor.”

Ben yine sordum; “Kabatepe’ye karşı bir şey var mı?” Cevap; “Hayır şimdilik yok.”

Telefonu kapattım. Hemen taburlar ve makineli tüfek komutanlarına [askeri silah başı yaptırsınlar] emrimi verdim.

…Beş, on dakika kadar sanırım geçmişti. […] Ben bir taraftan telefonla tümen komutanlığından emir bekliyordum. Gelmemişti. Alay harekete hazırlanınca telefon başına geçtim. Tümen karargâhında karşıma Hulusi Bey çıktı. “Düşman Arıburnu’na asker çıkarıyormuş, harekete hazırız” dedim. Aynen şu cevabı aldım: “Verilecek emre göre hareket edersiniz, bunu bekleyiniz.”

Mademki daha hareket emri yok, “Askerin acele çorbasını olduğu yerde içirsinler” emrini verdim. Bu da oldu, halen emir yok. Top sesleri seyrek şekilde devam ediyordu. Fakat bu seslerin arasında derinden derine karanlıklardan gelen bir uğultu vardı ki, bu hazin ve esrarlı ses üzerimde derin bir tesir yaptı. Bu uğultu çok şiddetli bir piyade ve makineli tüfek kalabalığının patlamalarının bize aksedebilen uğultusuydu ve bu uğultu Arıburnu’nda bir avuçtan ibaret olan; yardımdan uzak, alay arkadaşlarımızın, kim bilir hangi sıkıntı içerisinde vazifelerini yapmaya çalıştıkları izlenimini verdi. Onlara çabuk yetişmek için içimi yakan bir kuvvet sinirli sinirli beni telefon başı etti. Karşıma yine Hulusi Bey çıktı. “Hulusi Bey! Arkadaşlarımız orada ateş içinde yanıyor, biz daha bekleyecek miyiz? Hareket emri bekliyoruz” dedim.

Hulusi Bey, “Şefik Bey! Bu çıkarmanın bir nümayiş olmadığı ne malum, hakiki çıkarmanın nereden yapılacağı anlaşılmadıkça size hareket emrini nasıl verelim?” mealinde bir cevap verdi. Buna “Aman rica ederim, çabuk anlayınız” dedim. Bazen dakikalar seneler gibi uzun geçiyor. Hava oldukça açıldı. Neredeyse güneş doğacak, belki de doğmuştu ki yine seyrek atılan top sesleri geliyor fakat aralardaki hazin uğultular işitilmez olmuştu.”[7]

Yarbay Şefik Bey’in ısrarla istediği hareket emri saat 05.00’te verilir. 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey, İngilizlerin Arıburnu ve Kabatepe’ye asker çıkardıklarını belirterek, 27. Alay’dan düşmanı denize dökmek üzere derhal Kabatepe’ye hareket etmesini ister.

İngilizlerin çıkarma yaptığını daha önce haber alan 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey’in bu emri vermekte geciktiği düşünülebilirse de, aslında tümeninin çok geniş sorumluluk alanındaki durumun biraz daha aydınlanmasına ihtiyaç duyması normaldi.

27.Alay derhal iki koldan harekete geçti. Kanlı muharebelerin olduğu Düztepe-Conk Bayırı ekseninde bulunan perakende Türk birlikleri iki taburla Arıburnu’na çıktığı anlaşılan Anzakları oyalamaya çalışıyordu.

Çıkarmanın başlamasından tam 3.5 saat sonra Yarbay Şefik Bey komutasındaki 27. Alay hiç duraksamadan yürüyüş kollarından açılıp düşmanın üzerine atıldı.

Arıburnu’nun güneyinde durum bu iken, kuzeyde ise Kocaçimen’deki zayıf Türk kuvvetlerine karşı Anzakların ilerlemesi 27. Alay’ın kuzeyini tehdit ediyordu.

9.Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey, gelişen bu durum karşısında, Kurmay Yarbay Mustafa Kemal Bey komutasındaki ordu ihtiyatı olan 19. Tümen’den bir taburun emrine verilmesini talep etti.

O ana kadar ihtiyatta (yedek) beklemekte olan 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Bey ise 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey’den gelen destek talebi üzerine, kolordu veya ordu komutanından emir beklemeksizin derhal harekete geçti. Tehlikeyi atlatmanın sadece bir taburluk yedek kuvvet göndermekle mümkün olmayacağı kanaatindeydi.

Bundan sonrasını Mustafa Kemal’in kendi günlüğünden takip edebiliriz.

Ruşen Eşref’e verdiği röportajda önce bir durum değerlendirmesi yapan Mustafa Kemal Bey, ardından o çok bilinen ve “düşmandan kaçılmaz” cümlesiyle özdeşleşen tabloya da işaret ediyor:

…Benim kanaatime göre düşman çıkarma girişiminde bulunursa iki noktadan teşebbüs ederdi: Birincisi Seddülbahir, diğeri Kabatepe civarı. Ve benim bakış açıma göre, düşmanı karaya çıkarttırmadan bu sahil parçalarını doğrudan doğruya savunmak mümkündü. Bunun üzerine alaylarımı, böyle sahilden savunma yapabilecek bir şekilde yerleştirdim. Bu durum yaklaşık Şubat 1915[tir].[8]

Mustafa Kemal’in bu savunma düzenini 5. Ordu Komutanlığına atanan Liman von Sanders, Gelibolu’ya gelir gelmez değiştirmiştir. Sadece Yarbay Mustafa Kemal değil, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Bey de, Sanders’in bu savunma yaklaşımından şikâyetçidir. Bu konudaki tartışmalara bu kitap içerisinde yeri geldiğinde yer vermiştik. Şimdi yeniden çıkarma sabahına dönüyoruz:

…25 Nisan sabahı idi, Arıburnu’nda bir hâdise cereyan etmekte olduğu, işitilen gemi toplarının sesinden anlaşılmıştı. Bütün tümen birliklerinin harekete hazırlık derecesi artırıldı.

Bir taraftan Maydos mıntıkası kumandanlığından bilgi bekliyordum, diğer taraftan da kolordu veya ordunun emrini. Tümenin süvari bölüğüne bilgi toplamak için Kocaçimen’e hareket etmesi emrini verdim. Bu sırada idi ki Üçüncü Kolordu Kumandanı Esat Paşa Hazretleriyle Gelibolu’dan telefonla görüşülmüştür.

Kendisi, gelişen olaylarla ilgili net bilgi edinememiş olduğunu bildirmiştir. Öğleden evvel saat altı buçukta idi, Halil Sami Bey’den gelen bir raporla düşmanın Arıburnu sırtlarına çıktığı anlaşılıyor ve buna karşı benden bir taburun söz konusu düşmana karşı sevki isteniyordu.

Gerek bu rapordan, gerek Maltepe’deki özel gözetlemelerim neticesinde bende oluşan kesin kanaat, öteden beri fikir yürüttüğüm gibi, düşmanın Kabatepe civarında önemli kuvvetle karaya çıkmaya girişimi, demek ki gerçekleşiyordu. Binaenaleyh bu işin içinden bir taburla çıkmanın mümkün olamayacağını, herhalde evvelce tahmin ettiğim gibi bütün tümenimle düşmana yönelmenin kaçınılmaz olduğunu takdir ediyordum. Artık hiçbir şey beklemeyerek karargâhımın bulunduğu Bigalı köyünde ikamet eden birinci piyade alayı ile cebel bataryasının derhal harekete geçmek üzere hazır bulundurulmalarını, kumandanlarının da emir almak üzere yanıma gelmelerini bildirdim.

6 maddelik bir emir not ettirdim, bu emir küçük birliklere de tebliğ olunacaktı. Bundan başka 3. Kolordu Kumandanlığına da telefonla arz edilmek üzere bir rapor yazdırdım. Vaziyeti, vaziyetimi ve teşebbüsümü anlattım. Bundan sonra kıtalarını yürüyüşe hazır olarak toplamış (içtima ettirmiş) bulunduran 57’inci alay, -meşhur bir alaydır bu, çünkü kumandanları, baştabip ve bir yaverimle bir emir zabitim beraber olduğu halde hepsi şehit olmuştur- içtima (toplanma) alanına gittim. Basit bir tertiple Bigalı deresi boyunca giden yol üzerinde alayı bizzat yürüyüşe geçirerek Kocaçimen tepesine yöneldim.

Yolda giderken kumandanlara olsun, baştabibe olsun, sözlü bilgi veriyordum.

Takip ettiğimiz dereden bizi Kocaçimen’e ulaştıracak belirli bir yol olmadıktan başka Kocaçimen’e varmak için atlamaya mecbur olduğumuz sahada pek ziyade fundalık, sarp ve kayalıklı dereler vardı. Bir yol bulup kıtayı sevke yardımcı olması için topçu taburu kumandanını görevlendirdim.

…Biz (kumandanlar) hepimiz kıtanın başında atla gidiyoruz. Onlar (askerler) yaya gidiyorlar. Bu zat kayboldu. Ondan sonra batarya kumandanını memur ettim. Bu da başını alıp Kocaçimen tepesine kadar gitmiş, kılavuzluğundan istifade edilemedi.

…Bizzat yol bulup müfrezeyi oradan sevk etmek suretiyle Kocaçimen Tepesi’ne ulaşıldı. Şimdi Kocaçimen Tepesi’ni tasavvur buyurun: Kocaçimen yarımadanın en yüksek tepesidir. Orada denizde bulunan gemilerden ve zırhlılardan başka hiçbir şey görmedim. Düşmanın karaya çıkmış piyadesinin henüz oradan uzak olduğunu anladım.

Efrat (erler) o müşkül araziyi dinlenmeksizin kat etmek yüzünden yorulmuş ve yürüyüş aralığı derinleşmişti. Alay ve batarya kumandanına efradı tamamen toplayıp küçük bir istirahat vermelerini söyledim. Denizden gizlenmiş olarak on dakika kadar dinlenecekler, sonra beni takip edeceklerdi.

Ben de orada bir Abdal geçidi vardır, o Abdal geçidinden Conkbayırı’na gidecektim. Yanımda yaverim, emir subayım ve baştabip ile oralarda tekrar bulduğumuz tümen cebel topçu taburu kumandanı olduğu halde evvelâ atlı olarak yürümeye teşebbüs ettik, fakat arazi müsait değildi. Hayvanları bıraktık, yaya olarak Conkbayırı’na vardık.

Şimdi burada tesadüf ettiğimiz sahne en enteresan bir sahnedir. Ve vakanın en mühim anı bence budur.

Bu esnada Conkbayırı’nın güneyindeki 261 rakımlı tepeden, sahilin gözetlenmesinin sağlanmasıyla görevli olarak oralarda bulunan bir müfreze erlerinin Conkbayırı’na doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm. Size şu konuşmayı aynen okuyacağım!

Bizzat bu erlerin önüne çıkarak:

-Niçin kaçıyorsunuz? dedim.
– Efendim düşman! dediler.
-Nerede?
– İşte, diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam serbestlikle ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün: Ben kuvvetlerimi bırakmışım, efrat on dakika istirahat etsin diye… Düşman da bu tepeye gelmiş… Demek ki düşman bana, benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman, benim bulunduğum yere gelse, kuvvetlerim çok kötü duruma düşecekti.

O zaman artık bir mantık yürütme midir, yoksa refleks ile midir, bunu bilmiyorum. Kaçan erlere:

– Düşmandan kaçılmaz, dedim.
– Cephanemiz kalmadı, dediler.
– Cephaneniz yoksa süngünüz var, dedim.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı’na doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile cebel bataryasının yetişebilen efradının “marş marş”la benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye gönderdim. Bu erat süngü takıp yere yatınca düşman efradı da yere yattı. Kazandığımız an bu andır.[9]

Ast rütbeli ama dâhi komutan

Bu noktada kısa bir not için, Alan Moorehead’e dönmemiz gerek. Çünkü Yarbay Mustafa Kemal Bey’in bu hamlesi, yabancılar tarafından da savaşın en kritik anı olarak nitelendirilmektedir:

…Kemal’in komutanlık yaşamının o gün başlamış olması muhtemeldir. Çünkü o, Liman von Sanders’in de başka hiçbir üst rütbelinin de göremediğini görür: Conkbayırı ve Sarıbayır tüm güney yarımadasının anahtarı olmuştur. Bu tepelere hâkim olan İtilaf Devletleri boğazı da denetim altına alacaklar, çevrelerindeki 12 millik bir çember içerisinde toplarını istedikleri yöne çevireceklerdir.

Gerçekten de Türk savunmasının esası tepeleri tutmak kararlılığı çevresinde geliştirilmiştir, böylece düşmana tepeden bakacaklar ve onu sürekli saldırmaya zorlayacaklardır. Savunma düzeninin en önemli iki tepesi de Conkbayırı ve Sarıbayır’dır. Gelibolu’da önemli olan mesafeler, hattâ filodaki gemilerin top sayıları değildir, önemli olan tepelerdir. Conkbayırı’nda bu gerçeği doğrulamak için daha sonra elli bin insan ölecektir. İtilaf Devletleri açısından bakıldığında, ast rütbeli ama dâhi bir Türk komutanının o anda o noktada bulunması tüm seferin en acımasız rastlantılarından birisidir; o orada olmasa Avustralyalı ve Yeni Zelandalılar Conkbayırı’nı belki de o sabah ele geçirecekler, savaş daha o anda sonuçlanmış olacaktı.[10]

‘Namlumun ucundaydı ama vuramadım’

Arıburnu’ndaki çıkarma sırasında yaşananları yabancı kaynaklarla karşılaştırarak okumak, çok ilginç bilgileri karşılaştırma olanağı sağlıyor. Bu bölümde, Steel-Hart’ın verdiği önemli bir bilgiyi aktarmak gerekiyor. Çünkü anlatılanlar hem Mustafa Kemal’in anlattıklarıyla bire bir örtüşüyor hem de çok önemli birkaç detay içeriyor. Çünkü Mustafa Kemal’in “Düşmandan kaçılmaz” diyerek durdurduğu küçük müfrezedekilerin de, kovalayanların da kim olduğu ayrıntılarıyla ortaya çıkıyor,.

Arıburnu’nun kuzeyinde durum daha karışıktı. Orada Türklerin kıyılardaki küçük çaplı silahlarının ateşi daha yoğundu ve 261 rakımlı tepeye doğru dik yamaçlarda ilerleme çabasını engelliyordu.

12.Tabur’un komutanı Yarbay Lancelot Clarke bir grubu Sphinx’in altındaki dik yamaçlardan tırmandırarak Russell Tepesi’ne doğru [Merkeztepe] götürürken, Yüzbaşı Eric William Tulloch liderliğindeki diğer bir grup da aynı yerden Walker Ridge Sırtı’na yürüdü. Türkler Baby 700’e doğru [Düztepe] itildiler ve saat 06.00’da Merkeztepe dorukları ele geçirildi.

…Avustralyalılar sol kanatta tepeleri aşarak hızla Conkbayırı’na doğru yürüyorlardı. Yarbay Clarke öldürülmüştü ve şimdi başa geçen Yüzbaşı Tulloch, Russell Tepesi’nden [Merkeztepe] Boyun Mevkii’ne, oradan da kuzeye doğru Düztepe ve 261 rakımlı tepeye doğru yola devam etti. Avustralyalıların ilerlemesi karşısında Türkler geri çekildiler.

…Tulloch’un adamları 261 rakımlı tepenin yamaçlarına ancak saat 09.00’da varabildiler. Onlar ilerlerken Mustafa Kemal de Kocaçimen Tepe yakınlarına gelmişti. Denizdeki gemilerden başka bir şey göremeyen Mustafa Kemal, askerlerine durma emri verdi. Sonra tek başına Conkbayırı yönünde ilerleyerek Avustralya saldırısının kuzey kanadını görmeye çalıştı. Orada 261 rakımlı tepeden çekilmekte olan Türk askerlerine rastladı. Askerlerin cephane kalmadığı yolundaki itirazlarını dinlemeyerek süngü taktırıp, yere yatmalarını emretti. Blöfünde başarılı oldu ve Tulloch ile askerlerini durdurdu. Tulloch ve askerleri durdular ve bir daha ilerleme hızını yakalayamadılar.

Yüzbaşı William Tulloch daha sonra, korkusuz bir Türk subayının 900 metre kadar ilerideki 261 rakımlı tepeden ateşi idare ettiğini gördüğünü bildirmişti. Ancak onu vurmayı başaramamıştı.[11]

Bana kalırsa, Tulloch’un hedef aldığı ama vurmayı başaramadığı Türk komutanın Yarbay Mustafa Kemal olma ihtimali çok yüksek. Çünkü o gün, o saatte, o mevkide “ateşi idare eden” subay o idi. Keşke bu tahminimin doğru olup olmadığını kesinleştirebilecek çok net bir bilgiye sahip olabilseydim. Mustafa Kemal’in daha sonraki hayat serüveni gözönüne alındığında, o kurşunların isabet etmemesinin, Türk Milleti’ne ne büyük bir armağan olduğu açıkça ortaya çıkıyor.

Saat 10.00’da başlayarak 57. Alay’ın tüm birlikleri savaşa girdikten sonra Tulloch ve adamları hem ileri mevzilerinden hem de Düztepe’deki ileri karakollarından atılmıştı.

Türkler aynı anda Düztepe’nin denize bakan yamaçlarında ilerlemeye başladılar. Şimdi de, Murat Karataş’ın geniş ölçüde harp ceridelerinden yararlanarak yazdığı kitaptan, bu konuyla ilgili bölümlere bakalım.

…24/25 Nisan 1915’te Arıburnu civarında kıyı gözetleme amacıyla sadece [9. Tümen’e bağlı] 27. Alay 2. Tabur 8. Bölüğe ait 3 takım bulunuyordu. Bölüğün konuşlanması değerlendirildiğinde, ortalama 100 kişinin 25 Nisan sabahı çıkarma yapılan alanda mevcut bulunduklarını ve çıkarmaya karşı koyduklarını söyleyebiliriz.

…25 Nisan sabahı çıkarmaya başlayan İngiliz kuvvetleri bir koldan Yükseksırt-Sarıtepe-Kocaçimen, diğer bir koldan Merkeztepe-Kanlısırt, üçüncü bir koldan da Yeşiltarla-Kabatepe istikametine doğru ilerlemeye başladı.

…2. Tabur 8. Bölük 1. Takımı hala Balıkçıdamları’nda savaşıyordu. Arıburnu kuzeyine çıkarılmak istenen 140 kişilik bir Avustralya bölüğünü filikalarında bastırıp ateş altına almış, 100 kişiden fazla zayiat verdirmişti. Fakat çıkarmanın merkezinde tek başına kalan bu takımın cephanesi tükenmişti.

[…] Takım komutanı İbrahim Hayrettin Efendi, elinde kalan iki manga kadar kuvvetle geri çekildi ve Azmakdere ağzı yönündeki postalarına gözetleme ve güvenlik görevlerini bırakarak Sazlıdere izini takip edip Düztepe civarına çıktılar. (Şefik Aker, “Çanakkale Arıburnu Savaşları ve 27. Alay”, s. 98-100 )

…Burada bir süre kalan 1. Takım erleri cephanesizlikten geri çekilirken daha sonra 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal maiyetine katılmışlardır. (Haritalarla Çanakkale Savaşları, s.31-32)

…Yarbay Mustafa Kemal Bey’in Conkbayırı’na geldiğinde gördüğü ve “Düşmandan kaçılmaz, cephaneniz yoksa süngünüz var” diyerek yere yatırıp mevzi aldırdığı askerlerin, bahsedilen 8. Bölüğün 1. Takımına ait olma olasılığı yüksektir.[12]

“Size ölmeyi emrediyorum”

Şimdi tekrar Mustafa Kemal Bey’in anılarına dönebiliriz.

Kaçmakta olan küçük Türk müfrezesi süngü takıp yere yatınca, düşmanın ilerlemesi duraksamıştı. Yarbay Mustafa Kemal’in haber gönderdiği 19. Tümen’in mola vermiş birlikleri de, marş marş’la koşar adım geliyordu:

…Kolun başında bulunan bölük yetişti. Bu bölüğe cephanesiz bölüğü takviye edip [düşmana] ateş açmasını emrettim. Yanıma gelmiş olan 57. Alay 2. Tabur kumandanı Yüzbaşı Ata Efendi’ye bütün taburlarıyla bu bölüğü takviye ederek 261 rakımlı tepe üzerinden düşmana taarruz etmesini emrettim. Cebel bataryasına su yatağında mevzi aldırarak düşman piyadesi üzerine ateş açtırdım. Dereye saptığından biraz geciken diğer bir tabur, kumandanı üzerinden açılarak taarruza katıldı. Bundan sonra idi ki alay kumandanına bütün alayı ile benim işaret ettiğim yönlerden düşmana taarruz etmesini emrettim.[13]

Saat 10.00’a geliyordu. 9. Tümen’in süvari subaylarından Mehmet Salih Efendi, Mustafa Kemal’in yanına gelerek, 27’nci Alay’ın Kocadere batısındaki sırtlardan Kemalyeri üzerinde düşmanla muharebeye başladığını haber verdi. Mustafa Kemal Bey, 27. Alay Komutanına Mehmet Salih Efendi ile haber göndererek, “düşmanın sol cenahına taarruz etmekte olduğunu, 27’nci Alay’ın da karşısındaki düşmana taarruz etmesini, henüz Bigalı civarında bulunan 19. Tümenin kalan kısmını Kocadere yönüne göndereceğini, muharebeyi Conkbayırı’ndan idare edeceğini” bildirdi.

Bigalı’da bulunan tümen kurmay başkanına atlı haberci göndererek, “İzzettin Bey (Çalışlar), 72. Alay Maltepe’ye yaklaşmasın. Sıhhiye Bölüğü Kocadere’ye gelsin (hepsi). 77. Alay Kocadere doğusuna yaklaşsın. Ve bu raporu üçüncü kolordu kumandanına veriniz” emrini iletti. Mustafa Kemal Bey’in raporu şöyleydi:

Üçüncü Kolordu Kumandanlığına

Arıburnu kuzeyindeki sırtlar
Saat-dakika: 12 Nisan 10 24 evvel (Miladi, 25 Nisan)

Düşmanın karaya çıkmış bulunan piyadesi Arıburnu ile Kabatepe arasında bir buçuk kilometre kadar bir cephedeki sırtları işgal etmiştir. 27. Alay düşmanı doğu cephesinde 800 metre mesafede işgal ediyor. Düşmanın tamamen sol cenahında 600 metre mesafeden taarruza başladım. Yalnız piyadeden ibaret olan düşman kuvvetini bir alay tahmin ediyorum. Muharebe devam ediyor. Bir saat kadar ateş muharebesinden sonra düşmanın 261 rakımlı tepeye kadar ilerlemiş olan birliklerinin ricata (geri çekilmeye) başladığı görüldü.[14]

57.Alay, geri çekilen düşmanı şiddetle takip ediyordu ama 27. Alay komutanından, Mustafa Kemal’in emrini alıp almadığı konusunda bir haber gelmedi. Fakat genel görüntüden, 27. Alay’ın da taarruza katıldığı anlaşılıyordu.

Yarbay Mustafa Kemal’in o gün ve daha sonra çarpışmaları yönettiği yer, “Kemalyeri” olarak adlandırılır… Bugün Gelibolu Milli Parkı’nda savaş bölgelerini ziyaret edenler için, Kemalyeri özel önem taşır. O küçücük alan, Türk milletine bir kahramanın, büyük bir komutanın, büyük bir liderin armağan edildiğine dair işaretlerin ilk ortaya çıktığı yerdir…

Mustafa Kemal’e göre saat 11.30 itibarıyla son durum şöyleydi:

…Düşmanın karaya çıkmış olan kuvveti, 8 taburdan fazla idi. Şimdi bu 8 taburluk kuvvet kendisiyle uygun olmayan, gayet geniş bir cephe üzerinde 261’e kadar güneyden ve Kemalyeri’nin bulunduğu sırtların batı yamaçlarına kadar doğudan ilerleyebilmişti. Fakat bu uzun cephe hattı, çok engelli bir takım derelerle kesik bulunuyordu. Bu sebeple düşman kendi cephesinin hemen her noktasında zayıftı. Conkbayırı kuzeyinde mevzi alan 19. Tümen’in seri cebel bataryası, Arıburnu çıkarma noktasını ateş altına aldığı için düşmanın henüz çıkarmaya devam ettiği birliklerin sahile çıkması zorluklara ve kesintiye uğradı. 57. Alay’ın Conkbayırı ve su yatağı hattından 261 rakımlı tepe yönünde ve dar cephe ile yoğun olarak düşmanın pek nazik ve mühim olan sol yanına yüklenmesi, iki taburdan ibaret olan 27’nci alayın da Merkeztepe genel yönünde geniş cephe ile düşmana atılması, düşmanı ricata mecbur etmiştir.

…Herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı. Bu öyle alelâde bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek azmiyle hareket ettiği bir saldırıdır. Hattâ ben, kumandanlara şifahen verdiğim emirlere şunu ilâve etmişimdir:

“Size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir.”[15]

Mustafa Kemal, Kumtepe’ye asker çıktığı yolundaki bilgi üzerine, tedbir almak ve düşmana karşı koymak amacıyla bir kısım birlikleriyle bu bölgeye giderken, Maltepe’ye çıkmış olan 3. Kolordu komutanı Esat Paşa (Yanyalı) ile karşılaştı. Kumtepe’ye düşman çıkarması konusundaki raporun doğru olmadığı anlaşıldı. Mustafa Kemal, daha önce tümeninin bütün gücüyle Arıburnu’ndaki Anzakları denize dökmek için yapmayı tasarladığı taarruz önerisine 5. Ordu Karargâhı’ndan cevap alamadığından yakındı. Son gelişmeleri de göz önüne alarak niyetini ve kararını soran Esat Paşa’ya, tüm birlikleriyle düşmana hücum edeceğini bildirdi. Hücum kararının anlamı, tüm ihtiyat birliklerinin savaşa girmesi demekti. Esat (Bülkat) Paşa taarruzu kabul etti.

An itibarıyla Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı görevini de üstlenen Mustafa Kemal, 27. Piyade Alayı’nı da 19. Tümen emrine almak suretiyle Anzakları denize dökmek üzere harekete geçiyordu. Mustafa Kemal birliklere gereken emirleri göndererek 57, 72 ve 77. Alaylara ilave olarak 27. Alay’ın da katılımıyla, geri çekilmekte olan Anzaklara hücum edileceğini bildirdi.

Mustafa Kemal’in 4 alayla taarruza hazırlanırken, 1. Avustralya Tümeni’nin tamamı karaya çıkarılmış, 2. Tümen de çıkarılmaya başlanmıştı. Bu taarruz sırasında, 27’nci Alay’ın cephesinde pek bir başarı sağlanamadı, 77. Alay’ın çoğu Araplardan oluşan eratının gizlendikleri sık fundalıklara denizdeki düşman gemilerinden yapılan bombardıman nedeniyle kaçmaları nedeniyle Kanlısırt terk edilmek zorunda kalındı. 77. Alay ile biraz vakit kaybedildi ama sonunda Türkler açısından istikrar yeniden sağlandı. 57’nci Alay ise Anzakları Kılıçbayırı ve Cesarettepe’den geri püskürtmüş ve düşman üzerindeki baskısına devam etmekteydi. Türk askerinin ve topçularının nefes aldırmaz taarruzları hava iyice kararıp göz gözü görmez hale gelene dek devam etti.

Avustralya 1 ve 2. Tümenleri tümüyle karaya çıkarılmıştı ama Anzaklar ilk gün hedefi olan Kocaçimen Tepe’yi ele geçirmeyi bir yana bırakalım, kıyı başında güvenli bir şekilde barınabilecek durumda bile değildi. Karmaşa almış başını yürümüş, birlikler tümüyle birbirine karışmıştı. Türk şarapnelleri ve mermileri zaten yere sağlam basamayan Anzakları perişan etmişti. Çünkü Mustafa Kemal’in, Anzakların ilerlemesine izin vermeye hiç niyeti yoktuAma taarruzlar sırasında 57 ve 27’nci alayların 6 taburu da ağır zayiat vermişti.

Anzakların durumu daha feciydi belki ama Türk askerlerinde de savaşa devam edecek takat kalmış sayılmazdı.

…Kuzey kanadındaki mücadele saat 17.00’de çözümlenmişti. Öğleden sonra boyunca Düztepe beş kez el değiştirmiş ve saldıran birliklerin [Anzaklar] yapısı her yeni destek gücünün gelmesiyle biraz daha karışmıştı.

…Saat 16.00 sıralarında son bir Türk karşı saldırısı, Anzak askerlerini bir kere daha güneybatıya çekilmeye zorladı.

…Durumları çok zayıftı ve karanlık bastıktan sonra saat 20.00 sularında Boyun’daki Anzak birlikleri Merkeztepe’den Rest Deresi’ne kadar çekilmek zorunda kaldılar.[16]

Ertesi sabah beklenen Türk karşı taarruzunun müttefikler açısından felaket olabileceğini düşünen, ancak Anzak askerlerini karadan tahliye etmek dışında o anki duruma uygun bir çözüm de üretemeyen Anzak Kolordusu Komutanı General Birdwood, Akdeniz Sefer Kuvveti Başkomutan Ian Hamilton’a durumu anlatan şu telgrafı gönderdi.

…Tümen Komutanlarım ve subaylar, birliklerinin sabahtan beri sürdürdükleri kahramanca çabalardan, bütün gün düren ağır çarpışmalardan sonra güçlerinin tükendiğini ve şimdi de, düşmanın soluk aldırmaz şarapnel hücumlarından ötürü maneviyatlarının kırıldığını bildirdiler. Birliklerden bir kısmı ateş hattını bırakıp geri çekildiler. Bu zorlu topraklarda, dağılan erleri toplamak imkânsız görünmektedir.

Yeni Zelanda Tugayı da düşmanla az önce karşılaştı ve çok ağır kayıplar verdi. Tugayda maneviyat çok azalmıştır. Birliklerin yarın sabah yeniden savaşa gönderilmesi kararlaştırılmışsa, sonuç fiyasko olacaktır. Ateş hattındaki gedikleri kapayacak yedek birliklere sahip değiliz. Sunduğum konuların son derece önemli olduğunu biliyorum fakat birliklerimiz geri alınacaksa, bu iş hemen yapılmalıdır. (General Birdwood) [17]

Hamilton, toplantıdaki diğer komutanlara fikirlerini sordu, Amiral Thursby’nin “Birliklerin yığıldıkları kumsallardan kurtulmaları üç gün sürer” sözü muhtemelen kararda çok etkili oldu.

Hamilton’un Anzak birliklerinin bir an önce tahliyesi için adeta yalvaran Birdwood’a cevaben gönderdiği emir şöyleydi:

…Bulunduğunuz mevzilerde direnip tutunmanızdan ve baskılara dayanmanızdan başka yapacak bir şey yoktur.

…Kuvvetlerinize ve General Godley’in birliklerine çağrıda bulununuz ve tutundukları mevzileri korumaları için olağanüstü çaba göstermelerini isteyiniz.

…Daha önce de üzerinize çok güç görevler aldınız. Şimdi ise, güvenliğe kavuşuncaya kadar yalnızca siper kazdırınız, siper kazdırınız. Kazdırınız.[18]

Seddülbahir’e asker çıkarma planları

Hamilton’un kolordu komutanlarına verdiği emirde çok fazla bir detay yoktu. Ama en azından Seddülbahir çıkarmalarını yürütmekle görevli General Aylmer Hunter-Weston’a nerede karaya çıkacağı ve hattâ hangi kumsala hangi birliklerin ayrıldığı söylenmişti. İtilaf Devletleri kurmaylarının verdiği isimlere göre., Seddülbahir’deki çıkarma noktaları ve çıkarılacak kuvvetler şöyleydi:

Y Kumsalı (Pınariçi Koyu, Zığındere ağzı kuzeyinde Sarıtepe yöresi) – Kraliyet İskoç Sınır Muhafızları 1. Tabur ve Kraliyet Deniz Tümeni Kraliyet Deniz Piyadeleri Plymouth Taburu.

X Kumsalı (İkiz Koyu) – Kraliyet Tüfekçileri 2. Tabur, arkasından Inniskilling Tüfekçileri 1. Tabur ve Sınır Alayı 1. Tabur

W Kumsalı (Tekke Koyu) – Lancashire Tüfekçileri 1. Tabur ve arkasından Vorchestershire Alayı 4. Tabur.

V Kumsalı (Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir iskeleleri) – Kraliyet Dublin Tüfekçileri’nden 1. Tabur, Kraliyet Munster Tüfekçileri’nden 1. Tabur, Hampshire Alayı 2. Taburun bir kısmı, Kraliyet Deniz Taburu Anson Tümeni’nin bir kısmı ve bir mühendislik bölüğü.

S Kumsalı (Morto Koyu, Hisarlık burnu yakınları) – Güney Galler Sınır Muhafızlarından üç bölük ve bir Kraliyet mühendislik müfrezesi. Bolayır’da şaşırtmaca için sanki bir çıkarma yapılıyormuş havası verilecek, ayrıca Anadolu yakasındaki Kumkale’ye 1. Fransız Tümeni’nin 6. Sömürge Alayı çıkacaktı.

Birliklerdeki asker sayısı ise şöyleydi:

29.Tümen 17,469
Anzak Kolordusu 18,124
Kraliyet Donanma Tümeni 9,907
Fransız kuvvetleri 16,762
Toplam 62.442

Fazla rakama boğulmadan söylemek gerekirse, sayısı 60 bini aşan müttefik askeri karaya çıkarılmış olacaktı.

Seddülbahir çıkarması Anzak çıkarmasına göre daha karmaşıktı. Denizdeki filonun koruma ateşi altında V, W ve X ana kumsallarına yapılacak çıkarmayla hemen bölge güvenliği sağlanacak, Zığındere ağzındaki Y kumsalına çıkan birlikler sol kanat, Hisarlık burnundaki S kumsalına çıkan birlikler de sağ kanadı oluşturup, tümü ilerleyerek birbiriyle bağlantı sağlayınca, yarımadanın güney kesimini enlemesine kesen bir “İngiliz hattı” oluşturacaktı. Barış zamanında birkaç arkadaşın bir restoranda buluşmak üzere randevulaşması gibi kesin saatler içeren bu plana göre, müttefik birlikleri sabah saat 08.00 itibarıyla kumsalların üzerindeki tepeleri ele geçirmiş, öğle üzeri Kirte Köyü civarına ulaşmış olacaktı.

Beş noktadan Seddülbahir’e çıkarak karada birleşecek birliklerin nihai hedefi, çıkarmanın yapıldığı gece Alçıtepe’yi ele geçirdikten sonra Kilitbahir Platosu’na ulaşmaktı. Evdeki hesap, çarşıya uymadı. İşler hiç Hamilton’un planladığı gibi gitmedi. Ayrıca S ve Y kumsallarına çıkarma yapan kanat birliklerine ikinci hamle için bir emir de verilmemişti. S Kumsalı (Eski Hisarlık Koyu) ve Y Kumsalı’na (Pınariçi Koyu) çıkacak kanat birliklerinin oynayacağı rol, onca detay arasında çoktan kaybolup gitmişti.

Kanatlardaki birlik komutanları güney kumsallarından gelecek birliklerin gecikmesi durumunda ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı. Çünkü böyle bir gecikme olabileceği düşüncesi hiç akla gelmemiş, tartışılmamıştı. Bu nedenle iki kanatta kumsala çıkan birlikler, karşılarında büyük Türk kuvvetleri olmadığı için rahatlıkla ilerleyebilecek konumdayken, diğer müttefik çıkarmalarının tamamlanmasını ve ilerlemeye geçilmesini beklemeyi tercih ettiler.

25 Nisan / Y Kumsalı çıkarması (Pınariçi)

Seddülbahir’deki ilk çıkarmanın hedefi, Pınariçi Koyu (Y Kumsalı) olarak belirlenmişti. Amethyst ve Saphire kruvazörleri ile taşınan hücum dalgası saat 04.30’da henüz gün ışımadan dört taşıt dizisiyle kıyılara bırakıldılar. Harekât tam bir baskın niteliği taşıyordu. Kıyıda Türk askeri yoktu. Bir saat içinde KOSB (İskoç Kraliyet Sınır Muhafızları) ve SWB (Güney Galler Sınır Muhafızları) birliklerinin tümü karaya çıkmış ve sırtlara doğru tırmanmaya başlamıştı. Tam bir sürpriz ve başarı söz konusuydu.

Ian Hamilton ve kurmaylarını taşıyan Quenn Elizabeth savaş gemisi bir süre sonra Kabatepe’den Seddülbahir’e doğru hareket ettiğinde ilk olarak Y Kumsalı önünden geçti.

…Çok başarılı bir çıkarma yaptık, inanırım ve bu bir gerçek. Bu kelimeyi kendime defalarca tekrar ediyorum: “Gerçek!”, “Gerçek!”, “Gerçek!”

İnanmak için gemici dürbünüyle askerlerimizi izliyorum.

…Plymouth ve K.O.S taburları kayalıkları kayıp vermeden tırmandılar ve verilen işarete göre bir direnişle karşılaşmadıkları anlaşıldı.[19]

Hamilton’un sevinci tam anlamıyla yarım kalacaktı. Çünkü Y Kumsalı’na yapılan çıkarmanın 1. aşamasının tamamlanması ve tepelerin ele geçirilmesinden sonra, X Kumsalı’na çıkan birliklerle irtibat sağlanması gerekiyordu. Fakat oradaki birlikler hareketsiz kalmıştı. Y Kumsalı’na çıkan birliklerin komutanı ilerlemek için takviye gelmesini beklemeyi tercih etti. Takviye gelmeyince de harekete geçmedi.

Bu duraksama Türklerin çok işine yarayacaktı. Kumsaldaki ağır siper kazma araçları bile, o an hâkim durumda oldukları tepelere çıkarılmadı, kimsenin aklına da gelmedi. Oysa daha sonra bu ihmal çok canlarını yakacaktı. Onların bu vurdumduymazlığı, Türkler açısından da müthiş bir talih olmuştu.

Sağa sola dağılmış askerler çömelip sigara içmektedir, kimileri çay bile demler, subaylar da çalılıklar arasında dolaşıp durumu değerlendirmeye çalışır. Oysa bir saatten az bir yürüyüşlük yolda, güneydeki arkadaşlarının Seddülbahir ve İlyas burnunda üçer-beşer ölmekte olduğundan haberleri olmaz. Top seslerini duyarlar ama o tarafa yürümeyi akıllarına getirmezler.

Hâlbuki Y Kumsalı’na çıkmış İngiliz askerlerinin sayısı, yarımadanın güneyindeki tüm Türk askerlerinden fazladır. Güneye doğru ilerleseler, Türkleri çembere almaları işten bile değildir.

İlerlemezler, beklerler ama Euryalus’taki Hunter-Weston’dan bu konuda bir emir de gelmez. Planın kendileriyle ilgili bölümünün sadece güneyden gelecek İngilizleri beklemek ve hep birlikte kuzeye doğru yürümek olduğunu zannettiklerinden, saatler boyuna orada çakılı kalırlar… Büyük bir fırsatı kaçırdıklarının da farkına varmazlar. O rahat anların elbette bir sonu vardır ve umutsuz saatler çok uzak değildir.

6.Türk Bölüğü Komutanı, sahile dağıttığı erlerini toplayıp saat 11.00’de düşmanı karşıladı. İhtiyat taburunun 1. Bölüğü de bu yöne gönderildi. Bütün gün taarruz ve karşı taarruzlar birbirini kovaladı. Akşamüstü ilave takviye alan Türkler taarruz şiddetini iyice artırdı. Karşılıklı zayiat ağırdı. Kimsenin kıpırdayacak hali kalmamıştı. İngilizler “şimdilik” dayanmayı başarmış ama 700’den fazla kayıpla kuvvetlerinin neredeyse yüzde 30’unu kaybetmişti:

…Mevzilerimize yaklaşan Türk saflarını görebiliyorduk. Olağanüstü bir cesaretle çarpışıyorlardı ve ateşimiz karşısında yıkılan bir safın yerini alan diğeri bize karşı yürüyor, sağ kalanlar korumalı bir yerde toplanıp tekrar üzerimize geliyorlardı. (Yüzbaşı Robert Whigham) [20]

Gün battıktan sonra yaşananlar ise oldukça tartışmalıdır. Gece boyunca çoğu yaralı askerler geri çekildi, sahile yığıldı. Albay Koe ölmüştü, sahildekiler otorite boşluğu içerisinde sabah donanmaya kendilerini alması için işaret gönderdiler. Kumsaldakilerin çoğu yaralı değildi ama geceki çileden sarsıntı geçirmiş, birliklerinden ayrı düşmüş askerlerdi. Donanma geri çekilme emri verildiğini zannederek askerleri sahilden kurtarmaya koyuldu. İngilizlerin sağ kanadının tahliyesi böyle başladı.

Deniz piyadelerinin komutanı Albay Matthews, bu boşaltma operasyonunu geç fark etti. Çünkü o sırada tekrarlanan Türk hücumu karşısında pozisyonunu korumaya çalışıyordu. Kendilerinden kat kat üstün düşmana saldıran Türkler nihayetinde taarruzu durdurup geri çekildi, İngilizleri mevzilerinden çıkarmak için yeniden hamle de yapmadılar, çünkü düşman kendiliğinden tahliyeye başlamıştı bile.

Albay Matthews sağ kanadının kumsalı tahliye edip gemilere binmekte olduğunu bu saldırı durduktan sonra fark etti. Geceden destek birliği istemiş ancak bu talebine olumlu-olumsuz bir cevap alamamıştı. Kumsala bakarken daha çok birliğin gemilere döndüğünü gördü, tahliyeye devam kararı verdi. Birkaç saat içinde Y Kumsalı (Pınariçi Koyu) terk edilmişti bile.

Başarıyla başlayan harekât, fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Bu konu sonradan çok tartışılacaktı.

Akdeniz Seferi Kuvvetler Başkomutanı Ian Hamilton, birliklerinin kaçışını ve filikalara binip yüz geri gemilere dönüşünü, Quenn Elizabeth’ten nasıl çaresizce izlediğini anılarında şöyle anlatır:

…Saat 09.30’da Y Kumsalı karşısına vardık. Orada Sapphire, Dublin ve Goliath zırhlıları kıyıya yakın yerlerde demirlemişlerdi. Derken askerlerimizin dik kayalıklardan aşağı kaçtıklarını ve bir grubunun da Goliath’a doğru kıyıdan filika ile açıldığını gördük.

Yaralı getiriyorlarsa bir diyecek yok fakat kayalıkları tırmanmaya çalışan bir canlı bile görmedik. Oysa kumsal üzerinde dağınık birlikler vardı. Amaçsız ve adamsendeci bir hava içinde olan o birlikleri nefretle seyrettim. Bir çatışma yoktu, derken bir tek tüfek patladı ve arkasından bizim erleri tepeden aşağı inerken açık şekilde gördüm. Kıyıdaki filikalar erlerle doluydu ve kimse niçin onların telaşlandıklarına dikkat etmiyordu!

…[15 dakika sonra] bir çift şarapnel kayalıkların tepesi üzerinde ve yarım mil kadar kuzeyinde patladı. Pusuya düşmüş olan bir kısım Türk askerinin geri çekilmeye başladığı görüldüyse de, birliklerimizin kayalıklardan tersyüz edip kıyıya kaçması devam etti.[21]

Boşaltılan Y Kumsalı’nın değeri aradan 48 saat geçtikten sonra müttefikler tarafından daha iyi anlaşılacak, bu bölge ancak iki hafta sonra yeniden İngilizlerin eline geçecekti. İngilizler Pınariçi Koyu’ndaki [Y Kumsalı] bu sınırlı başarıyı elde etmek için, karaya çıkardıkları iki bin askerden 700’ünü kaybetmişlerdi.

Sahil boşaltılınca, Seddülbahir ve Ertuğrul Koyu’ndaki sağlam tahkimatlı Türk mevzilerini arkadan çevirme fırsatını da göz göre kaybetmişlerdi. Kısacası savaş talihi Türklerden yanaydı.

25 Nisan / X Kumsalı çıkarması (İkiz Koyu)

İkiz Koyu’na toplam üç tabur asker çıkaracak olan İngilizler, karşılarında sadece 9 kişiden oluşan bir gözetleme postası buldu. Bu bir manga asker demekti. İlk iki İngiliz bölüğü bu noktaya çıkarma yaparken, 6. Bölük’ten toplam 9 kişilik Türk mangası kahramanca karşı koydu. 12. Bölük gözetleme postası da sonradan yetişip muharebeye girdi. Düşman taburunun ikinci kademesi ancak saat 17.00’de karaya ayak basabildi.

6.Bölük’ten gelen 35-40 kişilik kuvvetle takviye olan Türkler düşman üzerine taarruz etti. 35-40 kişilik bir takımın, bir tabura hücumu etkili olmadı ama başlarında bir tuğgeneral bulunan düşman, durmayı tercih etti.

25 Nisan / S Kumsalı çıkarması (Morto Koyu)

S Kumsalı olarak adlandırılan Morto Koyu’na çıkacak olan filikalar ise planlanandan tam bir buçuk saat sonra yavaşça karaya doğru ilerledi. Türk siperleri son birkaç saattir ağır bombardımana tutulmuştu. Kıyıdaki Türk askeri, filikalar karaya iyice yaklaşana kadar ateş açmadı.

O sırada filikalardan birinde bulunan Yüzbaşı Aubrey Williams, siperlerdeki Türklerin ağzına kadar asker dolu filikaların iyice yaklaşmasını hiç ateş açmadan beklemelerini “yanlışlık” diye nitelendirerek, ateş açmakta geciktiklerinden, müttefiklere ağır zayiat verdirme fırsatını kaçırdıkları görüşünde.

İki Güney Galler piyade bölüğü karaya çıktıktan sonra sayıca çok az olan Türk müfrezesini etkisiz hale getirdi, hattâ 15 Türk’ü de esir aldı, üçüncü bölük ise karaya hiçbir direnişle karşılaşmadan çıktı. Türk savunması sadece 3-5 keskin nişancının gayretine kalmıştı.

Saat 08.30 olduğunda, S Kumsalı tamamen İtilaf kuvvetlerinin eline geçmişti. Yabancı kaynaklara göre, müttefiklerin S Kumsalı’na çıkarken ölü-yaralı verdiği toplam kayıp 63 askerdi.

Türkler açısından sürpriz niteliği taşıyan S ve Y Kumsalı çıkarmaları müttefikler açısından ilk aşamada tam bir başarı olarak görülebilirdi ama Türk kuvvetlerinin yetişip karşılarına dikilmesinden sonra zor anlar geçireceklerdi.

Diğer kumsallardaki çıkarmalar ise hiç de kolay olmayacak, çok kan akacaktı…

25 Nisan / W ve V Kumsalı çıkarmaları (İlyas burnunda Ertuğrul Koyu, Seddülbahir İskelesi ile Tekke Koyu)

İlyas burnunun her iki tarafında yer alan W (Tekke Koyu) ve V (Ertuğrul Koyu) kumsalları 29. Tümen’in saldırdığı diğer üç kumsaldan daha genişti. İlk çıkarılan örtme kuvvetinin çevre güvenliği almasının ardından, diğer birlikler de karaya çıkacaktı. Bu iki koy geniş kumlukları ve içerilere doğru yükselen alçak tepeleriyle çok sayıda asker ve top çıkarmak için elverişli görünüyordu. Ancak diğer üç kumsaldakinin aksine, buradaki dik sırtlar sahile paralel değildi ve kumsalları çevreliyordu. Bu durum, savunma için de mükemmel olanaklar sağlıyordu. Bu nedenle bu iki koydaki çıkarmalar, saldıranlar için çok zor olacaktı.

Saat 06.00’da Ertuğrul Koyu’nda düşman filikalarının karaya doğru yol aldıkları görüldü. Bir istimbot ile motorlu üç layter tarafından çekilen içi asker dolu River Clyde kömür gemisi de ağır ağır yaklaşıyordu. Savunmadaki Türkler, bu geminin ve amacın ne olduğunu pek anlayamamış, durumu dikkatle izliyordu.

Filikaların karaya 400 metre mesafeye yaklaşmasının ardından en önde altı muhrip, hemen arkasında Vengeance, Goliath, Cornwallis, Euryalus ve Albion zırhlıları olmak üzere tüm filo yoğun bir ateşe başladı. Kıyı şeridinde ve koyda mevzilenmiş sadece bir bölük Türk askeri vardı. Sürekli bombardımana ilave olarak bir de yeni bir ateş perdesiyle örtülmüş bu bölük, ateş altında filikaların yaklaşmasını bekliyordu…

Dublin Tüfekçileri’nin [piyadeleri] filikaları fazla uzakta değildi. River Clyde karaya oturunca, motorlu tekneler de her iki yandan filikaları serbest bıraktı. Bir filika kafilesi Morto Koyu’nun hemen içindeki köyün alt kesimindeki Küçük Kamber Limanı’na çok az kayıp vererek çıktı. Ancak buraya çıkanlar az sonra üstün bir ateş gücüyle burun buruna gelecekti.

Diğer filikalar asker yüklü River Clyde kömür gemisinin iskele yanından hiçbir ateşle karşılaşmadan ayrıldı. İlk filikalar kıyıya 20 metre kadar yaklaşana kadar, top ve makineli tüfek ateşi altındaki Türk mevzilerinde havaya uçan taş-topraktan başka bir hareket görülmüyordu.

Derken Türk mevzilerinden tek el silah atışı yapıldı. Ardından da kıyamet koptu. Karaya yanaşmaya çalışan filikalardaki Dublin piyadeleri arasında can pazarı yaşanıyordu. Filikalardaki 700 askerden sadece 300’ü karaya çıkabildi. Tek sığınak, suyun kenarından 3 metre kadar ileride bulunan ve yüksekliği 1,5 ile 3 metre arasında değişen ve kumsal boyunca uzanan bir tümsekti. Gün boyunca, karaya çıkıp bu yükseltinin arkasına sığınmayı başarabilen Dublinliler için o tümsek hayatla-ölüm arasındaki ince çizgiydi.

Yüzbaşı David French daha sonraları, “Türklerin nasıl olup da (çıkarma yapan birliklerin arkasına gizlenip kendini koruyabileceği) bu tümseği yerle bir etmeden bıraktığına hayret ettiğini” söyleyecek ve ekleyecekti:

…Eğer bunu yapmış olsalardı, hiçbirimiz kurtulamayacaktık.[22]

Çünkü bu tümsek olmasa, karaya çıkan Dublin piyadeleri Türk mermilerinden korunmak için kendilerini arkasına atacakları hiçbir şey bulamayacaktı.

River Clyde gemisinin açık kapakları ardında inmeyi bekleyen Dublinliler ise açık filikalardakilerin kapana kısılmış fareler gibi öldürüldüklerini izliyorlardı. River Clyde ile kara arasında derinliği yer yer 2 metreyi bulan deniz dışında bir şey yoktu. Çünkü gemi ile kara arasına çekilecek iki dubayı sürükleyecek römorkör arızalanmış, dubalar üzerine kalas koyarak yapılacak köprü işi suya düşmüştü.

River Clyde’ın kaptanı Yarbay Edward Unwin fedakârca bir iş yaptı, beline bir ip sarıp denize atladı, dubaları kendisine bağladı ve askerlerin çıkabilmesi için köprüyü bizzat oluşturdu. Ona deniz eri William Williams da yardım ediyordu. Bu köprüden geçen askerlerse, savunmadaki Türk müfrezesinin mermi yağmuru altında adeta biçiliyorlardı. Bu sırada komutanına yardım etmekte olan Er Williams vuruldu, Unwin onu tutabilmek için ipin ucunu bırakınca, dubalar akıntıya kapılıp uzaklaştı. Hem kumsal, hem başıboş kalmış filikalar ve hem de denizin içi cesetlerle dolmuştu. Hiç yara almayan ancak denizdeki boğuşma sırasında aşırı yorulan 51 yaşındaki yarbay baygınlık geçirdi ama River Clyde’a dönmeyi başardı. İlerleyen saatlerde River Clyde’dan asker çıkarmak için birkaç hamle daha yapılacak ama her defasında Türk keskin nişancıların mermileriyle karşı karşıya kalacaklardı.

Quenn Elizabeth’ten çarpışmayı izlemekte olan Ian Hamilton, günlüğüne şunları yazdı:

…Dürbünlerimizle tüfek mermilerinin fırtınalı bir yağmur gibi River Clyde’ı hedef aldığını ve kıyı boyunca mevzilenmiş Türklerin gemiye yaylım ateşi açtıklarını gördük.

Aynı zamanda cesur erlerden bir kısmı, bir işkence denizi durumunu alan sulara boyunlarına kadar gömülü, karaya ulaşmaya çalışıyorlardı. Bu erler River Clyde’ın iskele baş omuzluğuna yanaştırılmış bir dubadan denize atlıyor ve cehennemi andıran alanı kaderlerince bazen aşabiliyorlardı.[23]

İngilizlerin asker kayıpları yüzlerle ifade edilmeye başlandığında Unwin bir kere daha suya girer, çabalar, layterlerle pençeleşir, kıyıdan yaralı taşır ama bir kez daha yığılınca gemiye geri götürülür. Askerin de morali bozulmuştur, başaramayacaklarını düşünürler.

Aralarından sadece iki yüz kadarı kıyının uzak ucundaki topuğa varmayı başarmıştır, önlerindeki dikenli tel ise Türk siperlerine doğru saldırmak isteyenlerin cesetleriyle doludur.

Bin kadar asker hala River Clyde’ın içindedir. Ama başını gemiden uzatmaya her cesaret eden, Türk mermisiyle tanışır.

…General Hunter-Weston bütün bu süre zarfında denizde, Eryalus kruvazörünün güvertesindedir, gelişmelerden hiçbir haberi yoktur. Bu nedenle planın ikinci aşamasını uygulamaya koyar. Tuğgeneral Napier, askerin asıl bölümüyle birlikte karaya çıkma emri alır.

…Tekneler nakliye gemilerine yanaşır, ölü ve yaralıları boşalttıktan sonra karaya dönmeye hazırlanırlar. Sadece Napier ile kurmaylarını ve birkaç askeri alacak yerleri vardır.

Tekneler kıyıya yaklaştıklarında River Clyde’dakiler generale seslenerek ısrar etmenin anlamsızlığını anlatmaya çalışırlar. Ne var ki Napier olan biteni anlayamaz, layterlerin yanına varır, onların asker dolu olduğunu görünce, adamları kıyıya çıkarmak amacıyla laytere atlar. Askerler emrine cevap vermeyince bakar, hepsinin ölü olduğunu görür.

River Clyde’ın güvertesindekiler yeniden seslenirler, “Karaya çıkmanız imkansız!” Napier cevap verir, “Denemeye kararlıyım”.

Dener ve karaya ulaşamadan ölür.[24]

Ertuğrul Koyu’ndaki çıkarma sırasında kendilerinden kat kat üstün İngiliz birliğine karşı savaşanlar ise bu bölgeyi tutmakla görevlendirilmiş topu topu bir buçuk bölükten ibaret Türk kuvvetiydi. Oysa İngilizler, bu sahilleri kendilerinden 20 kat üstün Türk birliklerinin savunduğunu zannediyorlardı:

…Akşamüstü, River Clyde şilebi subaylarından Yüzbaşı Smith makineli tüfekler için daha fazla ikmal sağlamak üzere geldi. Dediğine göre River Clyde’da durum yürekler acısıymış. Yirmi katı bir kuvvetle çarpışmak zorunda kaldıklarını söylerken, yüzbaşı hiç heyecanlı değildi. V Kumsalı bölgesinde karaya çıkan birlikler ateş çemberine düştüler. (Ian Hamilton) [25]

Akşamüstüne doğru Türklerin mücadele azmine rağmen durumları yavaş yavaş tehlikeye girmeye başlamıştı. Sayıca az olmaları çok büyük dezavantajdı. Ayrıca River Clyde’da karaya çıkmak için bekleyen 1.000 asker daha vardı.

…Türklerin yerel yedek askerleri olsaydı, ikindi [vakti], tam bunların kullanılacağı zamandı. Ancak gerçekte hiç yedekleri yoktu; hepsi 29. Tümen’i durdurmak için değil, geciktirmek için kullanılmışlardı.[26]

Akşam yaklaşırken, River Clyde’dan asker çıkarma işlemi bir kez daha denendi. Komutasındaki bir takım askerle River Clyde’dan ayrılan Teğmen Gillett, o anı şöyle anlatıyor:

…Gözlerimizin önündeki manzarayı anlatmak olanaksızdı. Filikalar şimdi hemen hemen birbirine yanaşmış olarak kıyıya kadar uzanıyordu ve içleri parçalanmış cesetlerle doluydu. Sonuncu filika ile kıyı arasında cesetlerden bir iskele vardı. Ölülere basmadan kıyıya çıkmak mümkün değildi ve koyun suları kandan kıpkırmızı kesilmişti. (Teğmen R. B. Gillett) [27]

Ezineli Yahya Çavuş

Ertuğrul Koyu’nda İngiliz Tümeni’nin karaya çıkarılışının bir katliam tablosuna dönüşmesine yol açan Türk müfrezesinin başında Yahya Çavuş vardı. Ezineli Yahya, 25 Nisan’da Seddülbahir Ertuğrul Koyu’nun savunmasında 9. Tümen’e bağlı 3. Tabur’un 10. Bölüğünde görevli beş manga ikmal erinin başında büyük bir kahramanlık örneği vermişti.

Yahya Çavuş ve askerleri 25 Nisan sabahı bir saate yakın süren ve yeri göğü birbirine katan düşman donanma ateşine yüreği titremeden dayanmış, sonra çıkarma araçlarının kıyıya yanaşmalarını sabırla beklemiş, tam çıkarma başlarken 200 metreden şiddetli bir ateş açtırmıştı. Bir saatlik bombardıman sırasında siperlerine yağan 4.650 adet top mermisi ve 40 makineli tüfeğin ateşi altında azimle bekleyen, ardından da müthiş bir zamanlamayla çıkarma birliklerinin ayak basmaya çalıştığı Ertuğrul Koyu’nu cehenneme çeviren bu takımın elinde ne havan topu ne de makineli tüfek vardı. Yahya Çavuş ve askerleri tam 9 saat boyunca (Kimi kaynaklara göre bu süre 7 saattir) çaptan düşmüş eski piyade tüfekleri ve el bombalarıyla kendilerinden kat kat üstün İngiliz birliğine adım attırmadı. Türk müfrezesinden sağ kalanlar, İngilizler tarafından çembere alınma tehlikesi belirince yavaş yavaş geri çekilecektir.

Bu etkili savunma, Alçıtepe’ye yürümesi planlanan Fransız tümeninin karaya çıkarılmasını geciktirdiği gibi, müttefiklerin “erken başarı” hayalini suya düşürmüştür. Çünkü Seddülbahir’deki çıkarmaların hepsi, Ertuğrul Koyu’ndan yola çıkıp Kirte istikametinde oluşturulacak koordinasyona bağlı olarak planlanmıştı. Ertuğrul Koyu’nda kuş uçurtmayan Türk müfrezesi, düşmanın bütün bu planlarını akamete uğratmıştı.

General Hamilton’un isteğine karşın Ertuğrul Koyu’ndaki buhran yüzünden Sarı Tepe altı (Y Kumsalı-Pınariçi Koyu) çıkarması takviye edilemedi. İkiz Koyu’nda serbest bulunan bir tugaya yakın kuvvet tek başına ve amaçsız bağlanıp kaldı. Yabancı kaynaklarda da, takım komutanı Asteğmen Hüseyin Bey’in şehit düşmesinin ardından komutayı devralan Yahya Çavuş ve beraberindeki 64 arkadaşının, Albion ve River Clyde’dan karaya çıkmaya başlayan 3.000 İngiliz askerine kök söktürdüğü anlatılmaktadır:

…Bu iki tepenin savunması [Aytepe ve Gözcübaba] Türklerin azminin destanını yazdı. Az sayıda yedek askerle desteklenen 10. Bölük’ten yalnızca bir avuç asker savundu. Bununla birlikte, üç İngiliz taburunun en iyilerinin onları ele geçirmesi yaklaşık 7 saatlerini aldı.

…Gözü pek bir çavuşun, Ezineli Yahya’nın komutasındaki savunma kuvveti bu eşitsizliğe karşın ustalıkla ve sabırla direnerek bu denli uzun süre savaştı. [28]

Yaralarını sardırdıktan sonra tekrar cepheye dönen Ezineli Yahya Çavuş, 5 Haziran’da Sığındere’de İngilizlere karşı yapılan bir süngü hücumunda şehit düşecekti.

Binbaşı Mahmut Sabri Bey

Yahya Çavuş’un kahramanlığının duyulmasını sağlayan, burada bir gönül borcu olarak adına ayrı bir bölüm açacağımız 3. Tabur Komutanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey’dir. Kara savaşlarının başladığı 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir cephesini savunan Albay Halil Sami Bey komutasındaki 9. Tümen’in 26. Alayına bağlı 3. Tabur’un komutanı Binbaşı Mahmut Sabri Bey cepheyi müttefik çıkarmasından sadece üç gün önce 22 Nisan’da devralmış ve yaklaşık 900 kişilik birliğiyle Morto Koyu, Seddülbahir Kalesi ve Ertuğrul Koyu ile batısındaki Tekke Koyu’na kadar savunma tertibatı almıştı.

Binbaşı Mahmut Sabri, taburunu birer bölüğü W ve V kumsallarını savunacak biçimde yerleştirmişti. Kalan iki bölüğünden beş takım yedekte tutuluyordu ve altıncı takım Morto Koyu’nu gözetleme görevine ayrılmıştı. Seddülbahir bölgesi, müttefiklerin ana çıkarma alanıdır ve planlara göre İngiliz 29. Tümeni’ne bağlı yaklaşık 6 bin asker burada karaya ayak basacaktır.

Mahmut Sabri Bey’in taburu, Seddülbahir çıkarmaları sırasında tam 36 saat boyunca düşmana karşı ölümüne direnmiş, Liman von Sanders’in savunma planının kaybettirdiği bir buçuk günü, Türk ordusuna geri kazandırmıştır.

Düşmanın Arıburnu ve Seddülbahir sahillerine karşı giriştiği çıkarmalara karşı koymak üzere elde sadece 9 ve 19. tümenlerin olduğunu gözden kaçırmamalı. Çünkü çıkarma günü itibarıyla 5. Ordu’nun emrinde toplam 6 tümen vardı.

Liman von Sanders tarafından iki tümenin sahte çıkarma hareketlerinin görüldüğü Bolayır’da, iki tümenin de Fransızların biri sahte biri kısa süreli çıkarma yaptığı Anadolu yakasında iki gün boyunca çakılı bırakıldığını düşünürsek durum iyice netlik kazanır. Seddülbahir’de görevli Binbaşı Mahmut Sabri Bey’in omuzlarındaki yükün ağırlığını bir kez daha minnetle takdir edebiliriz.

Çıkarmaya karşı koymak için gösterdiği fedakârca çaba, son derece büyük ve önemlidir. Ama o, inanılmaz bir tevazu içerisinde görev yapar. Raporlarına ismini yazmaz, cümlelerini hep “gidildi, görüldü, yapıldı” sözleriyle bitirir. Savaş sırasında yazdığı raporu şöyle tamamlamıştır:

…Kısaca tabur ordunun en naçiz taburu olduğu ve vazifesinden başka bir şey yapmadığı ve düşmanın sayı ve silah üstünlüğüne rağmen gayesini gerçekleştirebilmesi ancak Allah’ın yardımı olduğunu itiraf ile beraber, 12 ve 13 Nisan (25–26 Nisan) tarihlerinde Seddülbahir sahilinde direniş ve metanetini ve subayların çoğu ile askerlerin yarıdan fazlası savaş hattından hariç kalıncaya kadar son derece gözü kara fedakârlık gösterdiği yukarıda anlatılan harp tablolarından anlaşılacağı gibi emsalleri arasındaki yeri, Zatıâlilerinin yüksek görüşlerinin takdirindedir. (26. Alay, 3. Tabur Kumandanı, Binbaşı) [29]

Bu durum, 1.Ordu Müfettişi Fahrettin Paşa’nın anılarına şu şekilde yansır.

…Bu raporu yazan zat imzasını koymamıştır. Sonradan yapılan araştırmalardan Binbaşı Mahmut [Sabri] Bey olduğu anlaşılmıştır. Bu muharebeden takriben bir ay kadar sonra kendi yaralı ve tedavide iken hatıra olarak yazmış Harbiye Nezareti Müsteşarlığı’na vermiştir. Aslı şimdi Harp Tarihi Encümeninde ve dosyasındadır.[30]

Mahmut Sabri Bey, ayrıca Ezineli Yahya Çavuş’un kahramanlıklarını raporuna yazarak taltif edilmesini (ödüllendirilmesini) de istemişti.

‘Önce tek el silah patladı’

15-40 metre derinliğinde ve 350-400 metre genişlikteki W Kumsalı’na (Tekke Koyu) Lancashire Tüfekçileri 1. Tabur ve arkasından Vorchestershire Alayı 4. Tabur çıkacaktı. Koy, her iki yandan 50 metrelik sırtlarla çevriliydi. Yamaçlara makineli tüfekler yerleştirilmiş, kumsala ise dikenli teller ve mayın döşenmişti. Lancashire Tüfekçileri [piyadeler] önce sağdaki 138 rakımlı tepeye saldıracak, V Kumsalı’na (Ertuğrul Koyu) doğru giderek Kraliyet Munster Piyadeleri ile birleşecek ve çevre güvenliği aldıktan sonra kuzeydoğuya doğru yürüyüp Karacaoğlan Tepesi’ne karşı girişilecek harekâta destek vereceklerdi. Tekke Koyu’nu Mahmut Sabri Bey’in 3. Taburu’na bağlı 12. Bölük savunuyordu.

Ertuğrul Koyu ile aynı dakikalarda, günün ilk ışıklarıyla birlikte 45 dakika kadar süren korkunç bir bombardımanın ardından 29. Tümen birliklerinden ilki, 40 kadar küçük çıkarma aracıyla kıyıya yaklaştı. Kıyıya doğru ilerleyen filikalar sahile 50 metre kadar yaklaştığında, bir el ateş edildi. Suya isabet eden ilk kurşun, filikalardakilerin yüksek sesle alaylarına yol açtı. Oysa dalga geçenler, birkaç saniye sonra neyle karşılaşacaklarının farkında değillerdi.

…Filikamın birinci kürekçisi arkadaşlarının öfkeli şaşkınlığı arasında öne devrildi. Katliam işareti verilmişti. Yamaçların üzerinden makineli tüfek ve keskin nişancıların isabetli atışları başladı. Çok geçmeden kayıplar arttı. Pusunun zamanlaması kusursuzdu. Filikalar içinde tümüyle açıkta ve çaresizdik, gizlenmiş olan Türklerin talim hedefiydik ve birkaç dakika sonra filikamdaki 30 kişiden sadece yarısı kalmıştı. (Yüzbaşı Richard Willis) [31]

Ateş başladıktan sonra yaşanan can pazarı kolay kolay tasavvur edilemez. İngiliz askerlerinin bir bölümü filikalardan inmeye çalışırken vurulur, bir bölümü sahile yeterince yaklaşılamadığı için yaklaşık 1,5-2 metre derinliğindeki suya atlar ama ıslanan yüklerinin ağırlığıyla boğulur.

İlk şaşkınlıktan kurtulan savaş gemileri, karaya çıkacak askerlerine zarar vermemek için az önce gerilere doğru kaydırdığı ateşini yeniden kıyıya yöneltir. Kıyıyı savunan 12. Bölük askerlerinin üzerine ölüm ateş halinde yağar.

W Kumsalı civarındaki üç takımdan oluşan 12. Türk Bölüğü, Euryalus’tan yola çıkmış olan 950 subay ve erden, 500’den fazlasının –ölü ya da yaralı- kaybına sebep olmuştu.

Sonunda anlaşılır ki, 24 filikadan sadece 2’si sahile çıkabilmiştir. Kıyıdaki askerler de su ve ince kum taneleri nedeniyle çalışmaz hale gelen silahlarını temizlemeye uğraşırlar.

O sırada Euryalus’un kaptan köşkünde bulunan 29. İngiliz Tümeni Komutanı Aylmer Hunter-Weston, beraberindeki Seyir Subayı Yüzbaşı John Godfrey ve Amiral Wemyss ile birlikte bu sahneyi seyretmekteydi. Hunter-Weston ve Wemyss’in tepkileri aynı oldu:

“Tanrım. Karaya çıkamadılar!” [32]

Oysa az sayıda da olsa, karaya ulaşabilen İngilizler vardı. Binbaşı Thomas Frankland işte o sırada sahneye çıktı. Türk askerinin ölüme meydan okuyan kahramanlıkları sınırsızdır ama saldırganlar içinde de atılgan askerler vardır. Frankland kıyıdaki askerleri kayalıkların korumasına yönlendirdi, saldırının da sol kanada doğru kaydırılmasını sağladı. Kayalıklara tırmanıp bir piyadenin tüfeğini kaptığı gibi sırttaki birkaç Türk askeriyle süngü muharebesine de girdi. Askerleri de onu izledi.

Kumsalın en batısına doğru giden Tuğgeneral Steuart Hare’in birliği karaya çıktıktan sonra yine sol kanattan yamaca tırmanan İngiliz askerleriyle birleşti. Hare bu askerlerden bir bölümünü geri çekilmeye başlayan Türk askerlerini takip için gönderdi. Birliğinin Kurmay Başkanı Binbaşı Thomas Frankland ile birlikte İkiz Koyu çıkarmasıyla ilgili incelemede bulunmak isteyen 86. Tugay Komutanı Tuğgeneral Hare, o sırtta yaşananları şöyle aktarıyor:

…Tekke burnuna yakın bir sırtın üzerindeyken birden kendimizi bir siper dolusu Türk’ün 100 metre kadar yakınında bulduk. Ateş açmaya başladıklarında yamaçtan aşağıya inmeye başladık. Baldırımda müthiş bir darbe hissettim ve yamacın kenarındayken yere oturdum.” [33]

Hare çok ağır bir yara almıştı ve çok erken bir saatte saf dışı olmuştu. Yerine Tugay Kurmay Başkanı Binbaşı Frankland geçti. Frankland ile beraberindeki Yüzbaşı Mynors, General Hare’i sedyecileri beklemek üzere bırakıp, 138 Rakımlı Tepe’ye saldırıyı hızlandırmak ve Tugay Karargâhı’nı İlyas burnunun hemen üzerindeki yıkık fenerde kurmak için kumsala döndüler. Kumsalın doğusundaki dik yamaçlara da tırmanmış olan askerleri bir araya topladılar ve fenere götürdüler. Bu arada çevredeki Türk askerleri de bu ilerleyiş karşısında geri çekiliyordu. Frankland V Kumsalı (Ertuğrul Koyu) ile bağlantı sağlamaya çalışırken vuruldu. 86. Tugay üst rütbeli ve becerikli bir komutanını daha kaybetti. Ama destek birlikleri gelmeye devam ediyordu.

Gece bastırdığında İngilizler yarımadanın güneyindeki yarısı erimiş 9. Türk Tümeni’ni imha edebilecek durumdadırlar. Ancak saldırıyı hiç düşünmedikleri gibi, Türk karşı saldırısı ihtimali nedeniyle geceyi korku içinde geçirirler. Oysa o gece yarımadanın güneyinde, Türklerin 6 katı İngiliz askeri vardır. Bu kesimi koruyan 9. Türk Tümeni’ne beklediği destek bir türlü gelmemiştir. 9. Tümen erime pahasına akşama kadar direnir. Tümenin ihtiyattaki 25. ve 26. alayları yetişince durum dengelenmese bile direnme gücü artar. Ama müttefik komuta kademesinden hiç kimse bunun farkında değildir.

İtilaf Devletleri, 25 Nisan günü itibarıyla yarısı Anzak Koyu’nda, yarısı Seddülbahir’de olmak üzere yaklaşık 30 bin asker çıkarmıştır. Bunların karşısında Seddülbahir’de Halil Sami Bey’in 9. Tümeni, Arıburnu’nda ise Ordu ihtiyatı olmasına karşın, emir verilmeksizin hızla duruma müdahale eden Mustafa Kemal Bey’in 19. Tümeni bulunuyordu.

“Mustafa Kemal’in tümeni, yedeğin de yedeğiydi” [34] iddiasına dönüp, bu iddianın geçersizliğini ve mantıksızlığını anlatmanın tam yeri ve zamanı. Çünkü anlatılan bir olayı, savaşın akışı içerisinde ‘o an’ın çerçevesine yerleştirmek, konunun daha net anlaşılmasını sağlar. Savaşın akışı içinde bu yola da başvurarak, açıklamalarımızı netleştirelim.

“1915’te Çanakkale’de Türk” [35] adlı kitapçıkta yer alan ve savaşın akışını ele alan özette 9. Tümen’in alaylarının yerleşimi anlatıldıktan sonra, “9. Tümen, düşman çıkarma faaliyetlerine göre ihtiyatındaki kuvvetlerini kullanmada serbest bulunuyordu. 9. Tümen’in gerisinde, Bigalı-Maltepe çevresinde ordunun ihtiyatı olarak Yarbay Mustafa Kemal Bey’in kumandasında 19. Tümen vardı” bilgisine yer veriliyor.

Çünkü her birliğin ihtiyat ayırması genel kural. Bir ordu (ya da kolordu) ihtiyat (yedek) olarak bir tümen ayırıyorsa, bir tümen de bir alayını, alay da bir taburunu mutlaka ihtiyata ayırır. Hattâ taburların da ihtiyat bölüğü olur. Bunlar muharebe içerisinde, durum gerektirdiği anda devreye girer.

Mustafa Kemal’i önemsiz göstermek için özel çaba harcayan, bu nedenle bu çok basit askeri stratejiden habersiz görünmeyi bile yeğleyen GRYT Ansiklopedisi’nin yazarları ise “Çanakkale’de Türk” adlı kitapçıktaki bu bilgiyi, “Genelkurmay’ın da açıkladığı gibi, düşman ordusu ile yüz yüze gelecek olan Osmanlı Ordusu’nun ihtiyat birliği 9. Tümen idi. Yarbay M. Kemal Bey’in kumandasında bulunan 19. Tümen ise ordunun ihtiyatı, yani yedeğin yedeği idi” cümlesiyle yorumluyorlar. Sayfanın başına da “M. Kemal’in birliği, yedeğin yedeğiydi” başlığı atılmış.[36]

Oysa 9. Tümen Gelibolu’nun muhtemel çıkarma noktalarında, ilk hatta görevli. Düşman karaya çıktığı takdirde onu karşılayacak, ateşe ilk girecek bu birlik, ihtiyat birliği olur mu? O birliğin kendi içinde ihtiyatları var. Nitekim 9. Tümen’in 25. ve 26. alayları, 25 Nisan günü beş koldan devam eden çıkarmalar karşısında ihtiyaç nedeniyle devreye sokuluyor. Elinde ihtiyatı kalmayan 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami Bey’in, Yarbay Mustafa Kemal’in ordu ihtiyatındaki 19. Tümenine emir verip destek isteme yetkisi yok. Çünkü 19. Tümen 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders’in ihtiyat birliği. Ordu ihtiyatını oluşturan 19. Tümen’in nasıl kullanılacağına ilişkin, tümene de, tümenin bağlı olduğu 3. Kolordu’ya da bir emir bırakılmış değil. M. Kemal’in Arıburnu’nda emir almadan ve tamamen kendi inisiyatifiyle yaptığı hareket, bu nedenle önem taşıyor. Doğru ve yerinde bir hareket olduğu gelişen olaylarla kanıtlandığı için herhangi bir eleştiri ya da soruşturmaya uğramıyor.

Nitekim Celal Erikan da M. Kemal’in verdiği kararı tüm yönleriyle değerlendirdikten sonra bu noktaya işaret ediyor:

…Liman Paşa… emrini savsaklayan 16. Kolordu Komutanı Ahmet Fevzi Bey’i derhal görevden alacak ve cephe gerisine postalayacaktır. Eğer olayların gelişimi, bu kural dışı kararın doğru ve gerekli olduğunu kanıtlamasaydı, herhalde M. Kemal de aynı akıbete uğrardı.[37]

Tekrar 25 Nisan’a ve asıl konumuza dönüyoruz. Seddülbahir’deki çıkarma gününün bilançosuna gelince…

Yarımadanın güney ucunun fazla derinlikli olmasa da ele geçirilmesi İngilizlere 3.800 ölü ve yaralıya mal oldu. Bu, 29. Tümen piyade kuvvetinin neredeyse 5’te 1’i anlamına geliyordu. Türklerin de yaklaşık 800-1.000 kadar kayıp verdiği hesaplanıyor.[38]

Buna rağmen İngiliz askerleri Seddülbahir’de tutunmayı başardı. Çünkü sayıca Türklerden çok daha fazlaydılar.Bu arada Fransızlar da Kumkale’ye asker çıkarmış, bölgedeki 3’ncü ve 11’nci tümenleri [Seddülbahir ya da Arıburnu’na yardıma gidemeyeceği şekilde] Anadolu yakasında tutmayı başarmışlardı. Türklerin yaşadığı asıl büyük şanssızlık ise –daha önce de söz etmiştik- yarımadadaki iki Türk tümeninin sahte çıkarma hareketlerinin yapıldığı en kuzeydeki Bolayır’da çakılı kalması, Liman von Sanders’in korkularından sıyrılıp bu iki tümeni çıkarma gününün sabah saatlerinde güneye göndermeye karar verememesidir. Bolayır’daki iki tümen ancak 26/27 Nisan gecesi güneydeki çıkarma bölgelerine doğru kaydırılmaya başlanabilecekti. Çıkarma yapılmayan Beşige bölgesindeki 11. Tümen de, tam beş gün orada çakılı tutulur, ancak 30 Nisan’da yarımadaya geçirilir.

Yarımadanın güneyinde yalnız bırakılıp bir anlamda feda edilen birlikler “Destek gönderin!” diye feryat ederken yaşanan bu olumsuz gelişmeler, İngilizlerin talihiydi. İngilizler Seddülbahir’de cephe düzenlemeleri yaptıktan sonra biraz daha ilerleyebilecekler, ancak bunun bedeli çok ağır olacaktı.

25 Nisan / Kumkale’ye Fransız çıkarması

6.Sömürge Alayı ile bir top bataryasından oluşan Fransız çıkarması, 25 Nisan 1915 günü saat 05.30’da Henri IV, Jaurequibery, Jeanne d’Arc ve Rus Askold gemilerinin bombardımanının ardından başladı.

Savaş gemileri Kumkale ile Kumkale-Orhaniye arasındaki bölgeyi hedef almıştı. Bir yandan da Orhaniye sırtları ve Yenişehir bombalanıyordu. Prince George savaş gemisi ise Anadolu yakasındaki sahra toplarını devre dışı bırakmaya çalışıyor, daha çok İntepe’ye yükleniyordu.

Anadolu yakasındaki 15. Kolordu’nun komutası Alman Weber Paşa’daydı. O da Liman Paşa gibi, kıyıda zayıf birlikler bulundurmayı, emri altındaki iki tümeni ağırlıklı olarak geride tutmayı planlamıştı. Weber Paşa, akşam saatlerinde yapılacak güçlü taarruzlarla düşmanı denize dökmek niyetindeydi. Düşmanın çıkarmaya hazırlandığı haberi saat 03.30 sıralarında alarm verilmesine yol açtı. Savunma planının uygulanmasına geçildi. Güçlü akıntılar nedeniyle yaşanan gecikmenin ardından ilk birlikler saat 10.00 civarında harabe halindeki iskeleye çıktı.

İki saat içinde Orhaniye Tabyası ve Kumkale Köyü, küçük Türk müfrezelerini geri süren Fransız birliklerinin eline geçmişti. Fakat Türklerin kıyı savunması da gönderilen takviye birliklerinin de desteğiyle iyice sertleştiğinden daha fazla ilerleyemediler.

Saat 17.00 civarında Fransız birliklerinin tümü karaya çıkarılmış oldu. Türk karşı hücumları gece boyunca devam etti. Fransızlar sahil kesimine doğru geri çekilmek zorunda kaldı. Ertesi gün, Türk hücumları karşısında Fransızlar, donanmanın bitmek bilmeyen bombardımanı karşısında ise Türkler zor anlar yaşadı. General Hamilton, 26 Nisan günü şu notu düştü:

…Öğleden sonra General d’Amade bir torpidobotla beni görmeye geldi ve Kumkale’de karaya çıktığını, zafere ulaşacakları sırada Türklerin çok sert direnişiyle karşılaştıklarını, çıkarmanın pek kanlı olduğunu, köy çevresinde ağır çatışmaların devam ettiğini ve savaşın evden eve devam ilerlediğini söyledi.

…Yenişehir köyünü işgal etmeden güvenliğe kavuşmamıza imkân yoktu. Köyde mevzilenmiş Türk direnişini kırmak için [Beşige sahilinde sahte çıkarma planına uygun olarak gemilerde tutulan ancak karaya çıkarılmayan] Fransız Tümeni’nin tümünü Kumkale’ye göndermek gerekliydi. D’Amade bu doğrultuda hazırlık yapmak amacıyla ayrıldı.[39]

Ne var ki, birliklerinin zor durumda olduğundan yakınan sadece d’Amade değildi. Amiral de Robeck ile General Braithwaite de Seddülbahir’e destek istiyorlardı. Gelibolu’da adımını sağlam atmak zorunda olan Hamilton çaresiz, Fransız yedek kuvvetlerinin W Kumsalı’na gönderilmesini emretti. D’Amade aldığı bu emri uyguladı, yedek kuvvetleri Seddülbahir’e yolladı ama aradan birkaç saat geçtikten sonra Hamilton’u çok şaşırtıp öfkelendiren başka bir karar verdi. Fransız birlikleri karanlıktan yararlanarak Kumkale sahillerini tahliye edecekti. Hamilton’un sabaha karşı saat 02.00 sıralarında haberi oldu, o sırada boşaltma işleminin yarısı tamamlanmıştı bile:

…Amiral Quepratte’dan bir mesaj aldım; “Kumkale’deki durum çok iyi ama General d’Amade birliklerini geri çekmek üzere emir verdi ve birliklerin gemilere taşınmasına başlandı. Bu işlemi durdurmak elimde olmadığı için üzgünüm.”

İyi, o halde ben de üzgünüm! …Şu duruma bakın, ben haklı olduğumu düşünürken, dilenciler bir türlü beğenmiyorlar. Fransızlar Seddülbahir’e çıkıyorlar. V Kumsalı yerine, Tekke burnu ile Hellas burnu arasındaki W Kumsalı’na çıkmakta da serbestler.[40]

Hamilton öfkelene dursun, Fransızlar 26 Nisan gecesi büyük bir sessizlik içerisinde Kumkale’yi boşalttılar. 27 Nisan sabahı Anadolu yakasında ölü ya da esir düşenler dışında tek bir Fransız askeri kalmamıştı. Kumkale muharebelerinin bilançosuna gelince… Türk resmi savaş tarihi kaynaklarına göre Türk tarafının zayiatı 467 şehit, 763 yaralı ve 505 kayıp olmak üzere toplam 1735’tir. Kayıp 505 Türk askerinin ise aslında Fransızlar’a esir düşenler olduğunu Hamilton’un günlüğündeki notlardan anlıyoruz.[41] Fransızların ise 176 ölü, 481 yaralı ve 129 kayıp olmak üzere toplam zayiatı 786’dır.

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

KAYNAKLAR

  • Alan Moorehead, “Gelibolu”, Doğan Kitap, 7. Baskı, Şubat 2007
  • “Çanakkale Hatıraları”, Cilt-1: “Anafartalar Hatıraları” (Mustafa Kemal Paşa), “Çanakkale Hatıraları” (Selahattin Adil Paşa), “Çanakkale-Arıburnu Savaşları ve 27. Alay” (Miralay Şefik Aker), “Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Arıburnu Hatıralarım” (İhtiyat Zabiti Sokrat İncesu). Arma Yayınları, Anıları Yayıma Hazırlayan Metin Martı, Baskı, İstanbul, 2005. Aynı eser, Cilt-2: Cemil Conk Paşa, Liman von Sanders Paşa, Fahrettin Altay Paşa, Arma Yayınları, Anıları Yayıma Hazırlayan Metin Martı, 1. Baskı, İstanbul, 2002.
  • Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, Örgün Yayınları, 2. Baskı, 2006
  • İsmail Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, Timaş Yayınları (Çanakkale Kitaplığı), 1. Baskı, Mart 2009, “Çanakkale Destanı – Gerçek Efsanelerin Öyküsü”, Timaş Yayınları, 8. Baskı, Mayıs 2011
  • İsmet Görgülü, “Çanakkale Savaşı İlk Günde Biterdi”, Bilgi, birinci basım, Ekim 2008
  • Murat Karataş, “Haritalarla Çanakkale Savaşları – Gelibolu Yarımadası Kuzey Bölgesi Kara Muharebeleri – Osmanlı Kaynaklarına Göre 1. Kısım”, Editör Prof. Dr. Zerrin Günal, Nobel Yayın, Ekim 2007; “Harb-i Umumide Çanakkale Muhaberat-ı Berriyesi – Kumkale Muharebesi”, Mehmed Celaleddin, Nobel Yayın Dağıtım, Editör Prof. Dr. Zerrin Günal, 1. Basım, Ekim2007
  • Mustafa Kemal, “Arıburnu Muharebeleri Raporu”, Yayına Hazırlayan Uluğ İğdemir, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yayınları,XVI. Dizi – Sa. 8a1, , Ankara, 1990
  • Nigel Steel, Peter Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, Epsilon Yayınları, 3. Baskı, Mart 2005
  • Robin Prior, “Gelibolu, Mitin Sonu”, Akılçelen, Ankara 2012
  • Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor”, Karma Kitaplar, birinci basım, Ekim 2007
  • Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014
  • Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi, 4. Basım, Ekim 2005; “Diriliş – Çanakkale 1915”, Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, Eylül 2009
  • Tim Travers, “Gelibolu 1915”, Elips Kitap, 1. Baskı, Şubat 2008

DİPNOTLAR:

[1] Bu bölümün özetlenmesinde ana kaynak olarak Tayfun Çavuşoğlu’nun “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler” adlı kitabı kullanılmıştır.

[2] Tim Travers, “Gelibolu 1915”, s.48

[3] Tim Travers, “Gelibolu 1915”, s.51

[4] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.67

[5] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.52-53

[6] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.53

[7] Miralay Şefik Aker, “Çanakkale Arıburnu Savaşları ve 27. Alay”, 1935, Askeri Mecmua – Tarih Kısmı 40. Sayı. S. 122, ayrıca bkz: “Çanakkale Hatıraları”, Cilt-1, Albay Şefik Aker anlatıyor, “Çanakkale-Arıburnu Savaşları ve 27. Alay”.

[8] Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor”, s.17

[9] Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor”, s.19-24

[10] Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.122

[11] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.61

[12] Murat Karataş, “Haritalarla Çanakkale Savaşları –Zerrin Günal, “Mustafa Kemal Yolu (57. Alay’ın Son Yolculuğu)”, Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, sayı 6, s. 36-42

[13] Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor”, s.24

[14] Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor”, s.26

[15] Ruşen Eşref, “Mustafa Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor”, s.26-27

[16] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.63

[17] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”,s.115

[18] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”,s.116

[19] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”,s.103

[20] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.84

[21] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”,s.118

[22] Yüzbaşı D. French, el yazması mektup, National Army Museum, 6405-86 (Steel-Hart, “Gelibolu-Yenilginin Destanı, s.75)

[23] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.104

[24] Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.129

[25] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.109

[26] Robin Prior, “Gelibolu – Mitin Sonu”, s. 154

[27] IWM SR 7377, R. B. Gillett, kaydın ve günlüğünün bir kopyası DOCS’da bulunmaktadır. (Steel-Hart, “Gelibolu, Yenilginin Destanı”, s.83)

[28] Robin Prior, “Gelibolu – Mitin Sonu”, s. 153

[29] Mahmut Sabri, “Seddülbahir Muharebesi”, Yıldız Harp Akademisi Matbaası, 1933, s.77 (İsmail Bilgin, Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.238)

[30] Mahmut Sabri, “Seddülbahir Muharebesi”, Yıldız Harp Akademisi Matbaası, 1933, s.77 (İsmail Bilgin, Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.238)

[31] Willis, Gallipoli Gazette, s.73 (Steell-Hart, “Gelibolu-Yenilginin Destanı”, s.72)

[32] IVM Docs, Amiral J. H. Godfrey, Donanma Hatıraları-II, s.5 (Steell-Hart, “Gelibolu-Yenilginin Destanı”, s.73)

[33] Hare, “Günlük”, 25 Nisan 1915, (Steell-Hart, “Gelibolu-Yenilginin Destanı”, s.73)

[34] Gayr-ı Resmi Yakın Tarih Ansiklopedisi, 1.C, s.85 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.123)

[35] Toplam 103 sayfalık “1915’te Çanakkale’de Türk” adlı kitapçık Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1957’de öğrencilere dağıtmak üzere bastırdığı bir anma eseri. Milli Eğitim Bakanlığı’nca yayınlanmış olmasına karşın, GRYT Ansiklopedisi yazarları bu eseri “Genelkurmay’ın yayınladığı kitap” diye tanıtıyorlar. Detaylı bilgi, bu kitabın “Bizimkileri kim neyle kandırdı?” başlıklı bölümünde mevcut.

[36] Gayr-ı Resmi Yakın Tarih Ansiklopedisi, 1.C, s.85 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.123, dipnot)

[37] Celal Erikan, “Komutan Atatürk”, s.131 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.124, dipnot)

[38] Robin Prior, “Gelibolu-Mitin Sonu”, s.155

[39] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.122

[40] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.127

[41] Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, s.126

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Gazeteci / Yazar – Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Alman Dili Anabilim Dalı (1985) mezunu. 1983’ten itibaren yerel yayın organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001) başkanlarından. Bursa Ansiklopedisi’ne (Yılmaz Akkılıç, 1. baskı 2002, Burdef Yayınları No:3) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat 2018) yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı kronolojisini hazırladı. Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. Yayınlanmış Kitapları: 1) “Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“, Şubat-2014, Kastaş Yayınevi-İstanbul 2) "1915 – Çanakkale Savaşında Trakya", Eylül 2018, Haber Ajansı yayınları-İstanbul E-Posta: tayfunc

SAVAŞ DOSYASI /// TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : 1914. Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!!!


TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : 1914… Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!!!

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişi konusunda, hemen tüm kaynaklar Enver Paşa’nın yarattığı oldu-bittiye işaret ediyor.

Osmanlı’nın savaşa girişinin ardından yeni cepheler açılıyor, zaten zor durumdaki Osmanlı, hiç değilse eski kayıplarının bir bölümünü telafi etmeye çalışıyor. Birçok kaynak, 1. Dünya Savaşı’na giden yolu birkaç cümleyle özetleme yoluna gidiyor. Konuyu detaylandırarak, merak edilen noktaları aydınlatmaya çalışacağız.[1]

Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle sonuçlanan süreç, aslında 1. ve 2. Balkan savaşlarının uzantısı halinde gelişen olayların getirdiği bir sonuçtan ibarettir.

1911 yılının son aylarıyla 1912’nin başında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Balkan İttifakı’nı kurdu. Bu aşamada Rusya ve İngiltere de aracı roller üstlendi. Bulgar komitacıları ağustos ayında bazı terör olayları yarattı, eylülde ise artık savaş kaçınılmaz görünüyordu. Islahat konusunda Babıâli hükümetlerinin verdiği ödünler fayda sağlamıyordu.

30 Eylül’de Balkan devletleri, 1 Ekim’de ise Osmanlı seferberlik ilan etti. 13 Ekim’de müttefikler Osmanlı’dan taleplerini açıkladı.

“1)Vilayetler özerk olacak, başlarına Belçikalı ya da İsviçreli valiler atanacaktı.

2)Hıristiyanlar askerliklerini kendi vilayetlerinde, Hıristiyan subayların komutası altında yapacaklardı. Bu subaylar yetiştirilinceye kadar Hıristiyanlar askerlikten muaf tutulacaktı.

3)Yerel yasama meclisleri kurulacaktı.

4)Islahatın gözetimine büyük devletlerle birlikte Balkan devletleri de katılacaktı.

5)Islahat 6 ay içinde yürürlüğe girecek, Osmanlı seferberliği tek yanlı olarak sona erdirecekti.[2]

Osmanlı hükümetinin bu taleplere olumlu cevap vermesi, kamuoyunda ateşli milliyetçi rüzgârların yoğunlaştığı da dikkate alınırsa, neredeyse imkânsızdı.

9 Ekim 1912’de önce Balkan devletlerinin en küçüğü olan Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan savaş ilan etti. Savaş patladı. Balkanlar’daki Türk orduları daha ilk hamlede ikiye bölündü. Ardı ardına yapılan meydan muharebelerinin hepsinde Osmanlı ordusu ağır yenilgiye uğradı. Garp ordusu, 23-24 Ekim’de Komanova’da Sırplara yenildi, Manastır’a çekildi. 8 Kasım’da Yunan ordusu Selanik’e girdi. Yunan donanması, son Osmanlı adalarını ele geçirdi.

Doğu Trakya ordusu da hazırlıksızdı ve ilk taarruz karşısında Bulgarlara yenildi, Vize-Burgaz üzerine çekildi. 29 Ekim’de Lüleburgaz muharebesinde bir kez daha yenildi. Bulgar ordusu, İstanbul’un savunma hattı olan Çatalca ve Gelibolu yarımadasını tutan Bolayır hattına kadar geldi. 18 Kasım’da Manastır muharebesi durumu perçinledi.

Kuşatma altındaki Yanya Yunanlara, İşkodra Karadağlılara, Edirne ise Bulgarlara direnmeye çalışıyordu.

Balkan Savaşı’nda Trakya’da, Lüleburgaz harp sahasında gördüklerini anlatan Matin gazetesi başyazarı Stefan Losannes’in yazdıklarından bir bölüm, Türk ordusunun içinde bulunduğu durumu anlatıyor:

“…Lüleburgaz harbi dört gündür devam ediyordu. Bu dört gün zarfında Türk Ordusu Başkumandanı [Trakya Şark Ordusu Komutanı] Abdullah [Kölemen] Paşa umumi karargâhı olan Sakız Köyü’nde küçük bir evde kapanmış kalmıştı.

29 Ekim akşamı Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri Ashmead Bartlett, uzun gezileri sırasında kendisini orada tesadüfen buldu. Başkumandan açlıktan ölüyordu. Emir subayları evin fakir bahçesindeki toprağı adeta tırnaklarıyla kazarak bir iki mısır kökü çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu kökleri bir parça unla bulamaç gibi pişiriyorlardı. İşte bir orduya kumanda eden zatın yiyeceği bundan ibaretti…

Bartlett acıdı, yanlarındaki birkaç kutu konserveyi verdi. Üç gün mütemadiyen paşayı besledi. Abdullah Paşa, ‘Siz olmasaydınız ayakta duramayacaktım’ demiştir.

Osmanlı Ordusu Başkumandanı yiyecek bulamadığı gibi haber de alamıyordu. Denilebilir ki, harbin devam ettiği dört gün zarfında ne olup ne bittiğini hiç haber alamamıştır. Ordusunun sağ kanadı nerede? Bunu ancak biliyordu. Ama bu feci mücadelenin hiçbir safhasını öğrenememiş, hiçbir anında emir vererek müdahale edememiştir. Harp cephesi 50 km’yi buluyordu. Bu harp hattı ile bağlanmak için Abdullah Paşa’nın elinde ne telgraf, ne telsiz, ne muharebe telefonu, ne otomobil, ne uçak, ne bir şey vardı. Hattâ yaverlerini dörtnala koşturacak bir şoseye bile malik değildi.

Başkumandana haber getirmek için ateş hattına gönderilen birkaç süvari ya bir şey görmemiş ya da dönmemişlerdi. Abdullah Paşa, sol kanadının çekildiğini, sağ kanatta Mahmut Muhtar Paşa’nın olağanüstü bir cesaretle dayandığını ise ancak sezgi suretiyle biliyordu. Nihayet 31 Ekim sabahı atına binerek birkaç km ilerledi. Ama ilk kaçaklara rast gelip, sol kanadın bozulduğunu kesin olarak anlayınca, dayanmakta olan merkez ve sağ kanatlara da çekilme emri verdi. Hâlbuki merkezde Şevket Turgut Paşa dayanıyordu ve taarruza geçmek üzere idi. Sağ kanadı da yerindeydi. Abdullah Paşa neden sonra verdiği emrin yanlışlığını anlayarak onun aksine emir gönderdi ama iş işten geçmişti. İkinci Kolordu dört günden beri harp içinde idi. 24 saattir hiçbir şey yememişti. Hemen yüz geri etti ve askerler, arkadaşlarının cesetleriyle örtülmüş çamurlu tarlalar boyunca çekilmeye başladılar. Bir daha da bir savunma hattı kuramadılar. 31 Ekim akşamı Osmanlı ordusu adeta bir sel gibi geriye akıyordu. Ordu namına ovada, çeşitli yollardan, yolsuz bölgelerden Çatalca’ya doğru akıp giden kaçak dalgalarından başka bir şey kalmamıştı.

Topçular toplarını, cephane sandıklarını bırakıyorlardı. Mekkâreciler hayvanlarını terk ediyor yahut biraz et yemek için kendi hayvanlarını öldürüyorlardı. Piyadeler tüfeklerini atıyorlardı. Ama Bulgar ordusu da bitkindi. İlk müsademede süvarilerini kaybetmişler, son savaşta da en son ihtiyatlarını ateşe sokmuşlardı. Ellerinde bir tabur bile taze asker yoktu. Bunun için Türk ordusunun kalıntıları hiçbir saldırıya uğramadan o ovalarda başıboş dolaşmış, gerilemişlerdi. Yalnız bir gece içinde yüz bin kişinin felaketi, bozgunluğu üstüne en meşum, en korkunç bir hayal kanatlarını germişti: Açlık…

Daha garibi, bozgun haberini İstanbul, Londra’dan, Paris’ten daha sonra alabildi. İstanbul’da bu harbe ait resmi tebliğ ancak 4 Kasım sabahı, yani dört gün sonra yayımlandı.”[3]

Çekilen Osmanlı ordusunu, geriden ikinci bir dalga takip etmektedir: Göçmenler…

Sırp, Karadağ, Bulgar ve Yunan askerlerinin işgal ettiği yerlerde katliamlar başlamıştır. Öldürülen, asılan, parçalanan Müslümanlardan geri kalanlar çoluk çocuk, geriye, İstanbul’a doğru akmaktadır.

Prof. Dr. Sina Akşin de bu ağır yenilginin nedenlerini sorgularken, Osmanlı’nın silah ve teçhizat bakımından karşısındakilerden çok da geri olmadığının altını çiziyor ve acı gerçeğe işaret ediyor:

“…Öyle anlaşılıyor ki, iletişim ve ikmal bakımından, sevk ve idare (komutanlık) bakımından, savaş azmi bakımından onlar üstündü. Yenilginin baş sorumlusu Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ydı.

Tabii genel, siyasi sorumluluk Nazım’ı o mevkiye getiren Ahmet Muhtar ve Kamil paşalarındır. Şu bakımdan da sorumludurlar ki, böyle bir ölüm kalım mücadelesinde bile İttihat ve Terakki’ye karşı kavgadan vazgeçilmemiş, bir ulusal birlik havası yaratılamamıştır.[4]

29 Ekim’de Ahmet Muhtar Paşa istifa ettirildi, Kamil Paşa sadrazam oldu. Osmanlı Devleti büyük devletlerden mütareke konusunda istediği yardımı alamayınca, doğrudan Bulgar Kralı’na başvurdu.

Çatalca hattına yüklenen Bulgarlar, kesin sonuç alamayacaklarını anlayınca mütarekeye razı oldu.

16 Aralık’ta toplanan Londra Konferansı’nda Balkan devletleri Tekirdağ’ın doğusundan geçen bir hattı takiben bu hattın doğusu ve Gelibolu yarımadası dışında bütün Rumeli’nin ve Ege adalarının kendilerine verilmesini istediler. Taleplere Edirne vilayeti ve Girit adası da dâhildi. Edirne ve Girit konusundaki anlaşmazlık nedeniyle görüşmeler 6 Ocak 1913’te yarıda kaldı. Büyük devletlerin Londra büyükelçileri hemen bir araya geldi.

17 Ocak’ta İstanbul hükümetine ortak bir nota vererek Edirne’den ve adalardan vazgeçilmesini istediler. Bu arada büyük devletler Ege adalarını da Yunanlara bırakmıştı.

Mebusan Meclisi dağıtılmış olduğundan, kararın sorumluluğunu paylaşmak üzere geleneksel yöntemle devletin ileri gelenlerinden oluşturulacak bir Şura-yı Saltanat’a danışma kararı alındı. 22 Ocak’ta sarayda toplanan bu şurada, Kamil Paşa Edirne ve İstanbul’un kuşatılmış olduğunu, savaş ya da barışa karar vermek gerektiğini söyledi. Ezici bir çoğunluk “barış” dedi. Bu karar net olarak Edirne’nin gözden çıkarılması demekti.

Babıâli Baskını

Ortalık böylesine karışıkken, hemen ertesi gün İttihat ve Terakki, Babıâli baskını adı verilen darbeyle iktidarı ele geçirdi…

23 Ocak 1913 günü İttihatçılar Edirne için sloganlar atarak Babıâli ’ye yürüdü. Şevket Süreyya Aydemir bu sahneyi, “…Aslında 30-40 kişilik bir İttihatçı grubunun, başlarında beyaz bir ata bindirilen Enver Bey olduğu halde başardıkları bu baskın, yakın tarihimizin heyecan verici bir olayı olarak daima hatırlanacaktır”[5] cümlesiyle anlatır.

Babıâli baskınının ilk anlarında bazı mukavemetler oldu. Sadaret Yaveri Yarbay Nafiz Bey odasından fırlayınca vuruldu, sonra Harbiye Nazırı’nın yaveri Tevfik Bey aynı akıbete uğradı. Bakanlar Kurulu toplantısından dışarı fırlayan Harbiye Nazırı Nazım Paşa, “Siz beni aldattınız” diye çıkışırken, İttihatçı silahşor Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla yere serildi. Söylentiye göre İttihat ve Terakki Nazım Paşa’nın desteğini kendisini sadrazam yapma vaadiyle elde etmişti.

Enver Bey, yanına birkaç silahşor alarak doğrudan Bakanlar Kurulu toplantısının yapıldığı salona daldı. Diğer nazırlar (bakanlar) sağa sola kaçıştığından, masasında tek başına oturmakta olan ihtiyar Sadrazam Kamil Paşa’nın önünde ve odanın tam ortasında esas duruşta selam verdi, “Millet sizi istemiyor, istifanızı yazınız”[6] dedi.

Sadrazam Kamil Paşa direnmedi, istifasını yazdı. Enver Bey, yazıyı alıp derhal padişaha götürerek, sadarete Mahmut Şevket Paşa’nın atanmasını sağladı.

Babıâli baskını, Avrupa’da çok olumsuz karşılandı. Balkan devletleri 28 Ocak’ta Londra Konferansı’na son verildiğini duyurdu. 30 Ocak’ta ise Bulgarlar, 3 gün sonra süresi bitecek mütarekeye son verildiğini açıkladı:

“Mahmut Şevket Paşa hükümeti, 30 Ocak’ta büyük devletlerin notasına cevap verdi. Edirne’nin Osmanlı’nın ikinci başkenti ve bir Müslüman kenti olduğu hatırlatılıyor, kentin Meriç’in sağ kıyısındaki topraklarının verilebileceği, adaların kaderinin de, Anadolu’nun savunma ihtiyaçları gözetilerek Batılı devletlerin kararına bırakılabileceği belirtiliyordu. Ama Osmanlı hükümetinin Batılıları şaşkınlığa uğratacak talepleri de vardı. Osmanlı hükümeti, gümrük bağımsızlığı, ticarette eşitlik, Osmanlı’da oturan yabancıların vergiyle yükümlü tutulmaları, ilk etapta gümrük vergilerinin yüzde 4 artırılması, yabancı postanelerin ve genel olarak kapitülasyonların kaldırılması isteniyordu. İşte bunun için Avrupa İttihat ve Terakki’ye illet oluyordu. Türklerin Rumeli’den büyük ölçüde kovulması, Edirne’nin Osmanlı’dan alınması söz konusuyken, onlar kalkıp bir de iktisadi bağımsızlık istiyorlardı.”[7]

Bulgarlar savaşı yeniden başlattı. Yeni hükümet durumdan umutsuzdu, para da yoktu. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, genç subayların ısrarı üzerine Bolayır’da bir harekât yapmaya karar verdi. Gelibolu yarımadasında bulunan Mürettep Kolordu taarruza geçerken, 10. Kolordu da Şarköy’e, Bulgarların gerisine denizden çıkarma yapacaktı. Böylece Bulgarlar iki ateş arasında kalacaklardı. Mürettep Kolordu, kararlaştırıldığı gibi 8 Şubat’ta taarruza geçtiği halde, 10. kolordu’nun çıkarması gecikti, ancak akşam vakti gerçekleşebildi. Böylece Bulgarlar önce birinci sonra da ikinci hareketi durdurabildi.

Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanı Ali Fethi Bey idi, kurmay heyetinde arkadaşı Mustafa Kemal Bey de harekât şube müdürü olarak bulunuyordu. 10. Kolordu’nun kurmay başkanı ise Enver Bey’di. Başarısızlık karşısında iki kolordunun birbirini eleştirmesi, kurmay heyetlerindeki Enver Bey’le Ali Fethi Bey ve Mustafa Kemal Bey arasında karşılıklı suçlamaya dönüştü.

Dr. Rıza Nur’un doğruluğu çok tartışılan anılarını esas alan Kadir Mısıroğlu’nun, sırf Mustafa Kemal’i eleştirebilmek adına bu harekâta ilişkin yazdıklarını ve işin doğrularını birkaç paragraf sonra aktaracağız…

26 Mart’ta Edirne kahramanca bir direnişin ardından çaresiz Bulgarlara teslim oldu. 1 Nisan’da Edirne’yi Osmanlı’nın sınırı dışında bırakan Midye-Enez hattı yeni sınır olarak kabul edildi, 30 Mayıs’ta da buna uygun olarak Londra Barış Anlaşması imzalandı.

Karşı darbe girişimi

Edirne’nin kesin olarak elden çıkacağının anlaşıldığı günlerde, bu kez de muhalefettekilerin aklına “darbe” fikri düşmüştü.

İttihat ve Terakki, Edirne’yi kurtaramamıştı ama kendi iktidarını korumakta muktedirdi. Muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fedailerinin ilk darbe teşebbüsü kolayca engellendi.

Aslında 11 Haziran’daki ikinci darbe teşebbüsü de iyi planlanmamıştı ama Harbiye Nezareti’nden Babıâli’ye gitmekte iken otomobilinin yolu kesilen Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşları tarafından öldürüldü. Darbenin diğer gerekli adımları atılamadığından Mahmut Şevket Paşa öldürüldüğüyle kaldı…

İttihat ve Terakki’nin bu cinayete tepkisi çok sert oldu. Mahmut Şevket Paşa’yı katleden Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşlarının, Beyoğlu’nda bir İngiliz kadının evinde kaldıkları anlaşıldı. İngiliz Elçiliği arama izni vermemesine rağmen Kazım ve arkadaşları iki saat süren çatışmanın ardından yakalandı ve idam edildi. İdam edilenler arasında hem damat hem de Fransız uyruklu olan (Tunuslu) Salih Paşa da vardı. Çok sert tedbirler alındı -sağcı bir parti olarak nitelendirebileceğimiz- muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fiilen tasfiye edildi. İttihat ve Terakki artık saray da dinlemiyordu, kapitülasyon hukuku da…

Bu tavırların Avrupa devletlerince nasıl olumsuz ve düşmanca karşılandığını tahmin edebilirsiniz. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden 19 gün sonra, 30 Haziran tarihinde, şans bu kez Osmanlı’ya güldü. Çünkü Balkan devletleri Osmanlı’dan aldıkları ganimeti paylaşamamışlardı. Bulgaristan kendi müttefiklerine saldırdı ama yenilgiye uğradı.

1.Balkan Savaşı denen bu mücadele sırasında Bulgarlar Doğu Trakya’yı boşaltmışlardı. Bulgarların çaresiz durumundan güç alan Osmanlı ordusu da Londra Antlaşması’nda sözü edilen ve hakkı olan Enez-Midye hattına ilerledi. Babıâli, Edirne üzerine yürümeye karar verdi. Hızla harekete geçen Çatalca Ordusu ve Bolayır Kolordusu, Doğu Trakya’ya daldı. İstanbul’dan gelen kuvvetin başında Yarbay Enver Bey vardı, Bolayır kolordusunun kurmay başkanı da Binbaşı Mustafa Kemal Bey’di. 20 Temmuz 1913’te Türk kuvvetleri direniş göstermeyerek çekilen Bulgar kuvvetlerini sürerek Edirne’ye girdi. İlk giren kıtalar Bolayır kolordusunun öncüleri (Kuşçubaşı Eşref Bey komutasındaki gönüllüler) olarak görünmekle birlikte, İttihat ve Terakki Edirne’nin kurtarılışının şerefini Enver Bey’e mal etti. Yapılan anlaşmalarla Balkanlarda barış yeniden sağlandı. Türk sınırları, bugün Yunanistan’la sınırımız olan Meriç nehrinin 15-20 kilometre batısından geçiyordu. Meriç’in batısındaki bu topraklar 1. Dünya Savaşı öncesi, Almanların baskısıyla Bulgaristan’a terk edildi.

18 Aralık 1913’te Enver Bey albaylığa yükseltildi, iki hafta sonra da 1 Ocak 1914’te tuğgeneralliğe terfi ettirilerek paşa yapıldı. 1909’da Osmanlı Padişahı Sultan Reşat’ın 12 yaşındaki yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanmış olan Enver Bey’in nikâhı 1911’de kıyılmıştı. Enver Bey, Edirne’yi aldıktan sonra evlilikte ısrar etti, Naciye Hanım buluğa erince, 1914’te evlendiler. İttihat ve Terakki içerisindeki gücünü her geçen gün artıran Enver Paşa, 1915 yılı içerisinde iki kez daha rütbesi yükseltilerek tümgeneral ve ardından korgeneral olacaktır.

1913’te Mustafa Kemal Bey ise binbaşıydı. Bu rütbesi Sofya’da ataşemiliter görevini yürütürken yarbaylığa yükseltilecektir.

Polemiğin sonu yok

Edirne’nin kurtarılması için planlanan ve yukarıdaki satırlarda kısaca değindiğimiz kurtarma harekâtı da, malum kişilerin kalemleriyle polemik konusu haline getirilmiştir.

Mustafa Kemal hakkındaki dayanaksız iftiraları müthiş bir titizlikle derleyip, iddiaları belgelerini de ortaya koyarak tek tek çürüten Turgut Özakman’ın “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” kitabında verdiği sıraya uyarak, iddiaları ve gerçekleri bir kez daha dikkatinize sunalım:[8]

Dr. Rıza Nur, “Balkan Harbinde son devrede Bulgar ordusu Tekirdağı’nda ve daha yukarılarda bulunuyordu” diye yazıyor. Doğrusu, Tekirdağ’ın yukarıları değil, Çatalca savunma hattının karşısı olacaktır. Aynı şekilde, “Tarafımızdan Gelibolu yarımadasına bir ordu gönderilmişti. Bunun erkân-ı harbi (kurmayı) Ali Fethi (Okyar) ile M. Kemal’di” cümlesini de, ordu değil kolordu diye düzeltmek gerekiyor. Üstelik Binbaşı Ali Fethi Bey Kolordu Kurmay Başkanıdır. Binbaşı Mustafa Kemal Bey ise Harekât Şubesi Müdürü.

…Enver’in tertibi üzere aynı zamanda bunlar da Bulgarlara hücum edecekler, Bulgar tümenlerini mahvedeceklerdi. Tertip yapıldı. Fakat Enver’in hücumunu beklemeden M. Kemal Bulgarlara hücum etti ve perişan olup kaçtı.

Doğrusu şöyledir: Plan Enver Bey tarafından değil, Başkomutan vekilince hazırlanmıştır.

Özetlersek:

“Hurşit Paşa komutasındaki 10. Kolordu (Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey) 8 Şubat günü Şarköy’e çıkarma yapacak ve Gelibolu’daki Mürettep Kolordu ile birlikte Bolayır karşısında bulunan Bulgar tümenine taarruz edilecek. Amaç Bulgar ordusunun geri çekilmesini sağlamak ve Edirne’yi kurtarmak. Mürettep Kolordu, kararlaştırılan günde (8 Şubat 1913) iki tümeniyle (Nizamiye Tümeni ve 27. Şam Tümeni) taarruza geçer. Fakat 10. Kolordu, çıkarma gemilerinin 4-5 saat gecikmesi yüzünden, kararlaştırılan zamanda Şarköy’e çıkarma yapamaz. Patlayan fırtına da çıkarmayı zorlaştırır. Ertesi sabaha kadar ancak bir tümenin çıkarılması tamamlanabilir. Bu arada Mürettep Kolordu, Bulgarların Marmara kıyısındaki kanadını geri atar ama sisli bir havada Bulgar mevzilerine giren 27. Şam Tümeninin Arap askerleri savaşı bırakıp çapulculuğa kalkar, Bulgar ihtiyatlarının karşı taarruzu ile dağılıp kaçmaya başlarlar. Bu düzensiz çekilme Şam Tümeninin diğer birliklerine de yayılır. 10. Kolordu da zamanında yetişip taarruza geçemeyince, Nizamiye Tümeni de geri alınır. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, 10. Kolordu’nun karaya çıkan tümeninin de geri çekilmesini emreder. Harekattan bir sonuç alınamaz.[9]

Olay budur. Bir kolorduyu, kolordu komutanı ve hattâ kurmay başkanı dururken, harekât şubesi müdürünün hücum ettirdiğini ileri sürmek tümüyle mantık dışı.

Yanlış yorumlar aynı hızla devam ediyor:

“…M. Kemal’in bu hıyaneti yapmasının sebebi, Enver’in şeref kazanmaması, bu şerefi kendisinin almasıdır. Ne fecidir. Bizde böyle hıyanetler cezasız kalır.”[10]

İyi ki “bizde hıyanetler cezasız kalıyor”, yoksa ilk faturayı bizzat Rıza Nur’un ödemesi kaçınılmaz olabilirdi. Çünkü Balkan Savaşı sırasında Rıza Nur yurt dışındadır. Savaştan 5 yıl sonra 1918’de Türkiye’ye döner. Savaşa ilişkin bölük pörçük öğrendiklerini de olaylardan 14 yıl sonra 1927’de yazarken iyice karıştırıp çarpıtır. Milli Mücadele ile ilgili yazdıkları da aynı çerçevededir.

Rıza Nur’un yazdıkları Mustafa Kemal’in aleyhinde ya! Kadir Mısıroğlu da bu muhteşem(!) fırsatı kaçırmaz, bu sözde bilgiden kıyasıya yararlanıp yanlışları derinleştirerek “Hilafet” adlı kitabında şöyle yazar:

“…Mustafa Kemal, Balkan Harbi gibi erken bir devrede, Şarköy çıkarması sırasında uğradığı bozgun ve sebep olduğu büyük kayıp (22.000 kişi) yüzünden Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir.”[11]

Bir tek cümlede kaç yanlış birden var, acaba önce hangisini düzeltmeli! Bir kolordunun yenilgisi Harekât Şube Müdürü’ne yüklenir mi? O kolordunun komutanı, kurmay başkanı, ayrıca tümenlerin de komutanları yok mu?

Keşke hiç yaralı-şehit olmasaydı ama zayiat da Mısıroğlu’nun yazdığı gibi 22 bin kişi değildir. 15 subay ve 867 er şehit olmuş, 41 subay ile 1801 er yaralanmıştır. Aynı savaşta kayıp er sayısı da 55 olmak üzere, toplam zayiat 2.679 kişidir.

Mürettep Kolordu ile 10. kolordu yetkilileri arasında gerçekten de tartışma çıkmış, olay Başkomutan Vekiline ve hattâ Sadrazama kadar yansımış, Enver ile M. Kemal’in arasındaki soğukluk daha da artmıştır ama M. Kemal Sofya’ya sürgün edilmez, tersine 1. Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanlığına getirilir. 22 Temmuz 1913’ten itibaren, 1. Mürettep Kolordu Komutanlığına vekâlet de edecektir. Mustafa Kemal Bey’in Sofya’da ataşemiliterliğe atanması, söz konusu olaydan 6 ay sonra, 27 Ekim 1913’tedir.

Enver Bey de, bu olaydan ancak 9 ay sonra, Ocak 1914’te paşa ve Harbiye nazırı olacaktır. Başkomutan vekilliği ise savaşa girdikten sonradır. Kısacası, “Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir” cümlesinde tutarlı hiçbir nokta yoktur. Mısıroğlu bu iddialarını Lozan adlı kitabında da genişleterek tekrarlıyor. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Ali Fethi Bey’in başarısızlığın sebeplerini detaylarıyla açıklayan broşürünü de -hangi derin askeri bilgisiyle olduğu bilinmez- “gösterdiği sebepler askeri ve mantıki bakımdan tatminkâr (doyurucu) değildir” diye reddediyor ve şu cümleyi ekliyor:

Dr. Rıza Nur, Bolayır Kolordusu’nun bozgununun, Mustafa Kemal ve Fethi beylerin, Edirne’nin geri alınması şerefini Enver Paşa’ya kaptırmamak gayesinden doğmuş dehşetli bir bozgun olduğunu kaydetmektedir.[12]

Edirne için bir yarış vardır ama Rıza Nur’un sözünü ettiği tarihte değil… Bu yarış bir bozgunla ilgili değil, Edirne’nin kurtulduğu güne ilişkindir. Bolayır olayından tam 5,5 ay sonra 22 Temmuz 1913’tedir. Turgut Özakman, bu yarışın ayrıntısını yazan 2. Mürettep Kolordu Komutanlığı Emir Subayı İ. Hakkı Okday’ın anılarını şöyle aktarıyor:

“…Edirne’yi Bulgarlardan geri almak gayesiyle harekete geçtik. Kolordu bu ileri harekâtında ciddi bir Bulgar mukavemeti ile karşılaşmadı. Kaçan Bulgarları kovalamaktaydık. Ara sıra ufak tefek artçı çatışmaları oluyordu ama önemli bir savaş da vermiyorduk. Kahraman Edirne’yi Bulgar pençesinden kurtarmak, bu gazi şehri yeniden fethetmek şeref ve neşesi içinde uçuyorduk. Kolordu Edirne’ye 10 km. yaklaşmıştı ki, arkamızdan tozu dumana katarak yaklaşan bir otomobil içinde bulunan Hürriyet Kahramanı Enver Bey, yanımızdan hışımla geçti ve Edirne istikametinde uzaklaştı. Bu suretle ‘Edirne Fatihi’ unvanını kazanmış oldu. Hâlbuki Edirne’ye yaklaşıncaya kadar Bulgar kuvvetlerini kovalayan, dümdar (artçı) savaşlarını veren bizim kolordu idi. Enver Bey o sırada başka bir kolordunun (Doğrusu: Sol kanat ordusu) Kurmay Başkanı bulunuyordu. Fakat fırsatı kaçırmak istememiş, Edirne’yi geri alma şerefini başkalarına mal etmeyi hazmedememiş, arkamızdan bir otomobile atlayıp, biz Edirne’ye 10 km. yaklaşmış olduğumuz bir sırada, bizim kolorduyu geride bırakarak, Edirne’ye giren ilk komutan sıfatıyla Edirne’nin fuzuli fatihi olmak hevesine kapılmıştı.”[13]

Kısacası Rıza Nur bir balon uçurmuş, Kadir Mısıroğlu da havada kapıp, biraz daha şişirmiş. Çünkü amaç Mustafa Kemal’in asker yanını da örselemek ama bu da yetmez ki! Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünü de iyice küçültmek gerek. Turgut Özakman’ın yakaladığı detaya ve asıl komediye hazır olun! İ. Hakkı Okday’ın yukarıda alıntı yaptığımız anılarını yayımlayan kişi de, kendi kitabında bu bilginin tam aksini yazmaktan çekinmeyen Kadir Mısıroğlu’dur. Önsözünde “Gördüklerini bir objektif sadakatiyle tespit ve ifade etmiştir” diye övdüğü yazarın kitabını okumadığı anlaşılıyor. Eğer kitabı okuduysa ve bu konuyu ele alırken gerçeğin tam tersine cümleler yazıyorsa, nedenini siz tahmin edebilirsiniz…

Balkan savaşlarından çıkan dersler

Rumeli’nin elimizden çıkması İstanbul’da ve Anadolu’da büyük üzüntü yarattı. O günler bir yandan çöküntünün yarattığı şok, bir yandan da ümit ve uyanışın birbirine karıştığı günlerdi. Turancılığın, tarih ve coğrafya kavramı olarak mektep ve üniversite gençliği arasında heyecan yarattığı bir dönemdir.

“İttihat ve Terakki, komitacı sert ve tedhişçi bir partizanlığın yanı sıra yeni gelişen Türk milliyetçiliğini de tutarak gençler ve aydınlar üzerinde nüfuz ve itibarını genişletmişti. Bu duygu ve fikir akımında, Ziya Gökalp gibi çok cepheli bir fikir ve siyaset adamının İttihat ve Terakki saflarında ve parti merkez komitesinde yer almış bulunması, İttihat ve Terakki’nin doğru ve yanlış diğer teşebbüslerinin de gençler ve aydınlarca hoş görülmesi veya kabul edilmesi gibi bir şans oluşturdu.

Bu gibi gelişmelerin yardımıyla, Balkan Harbi sonu ve Birinci Dünya Harbi arasındaki 13 aylık zamanı, Rumeli’nin kaybına ve pek çok maddi zorluklara rağmen İttihat ve Terakki’nin, siyaseten yeniden yerleşme devri saymak pek hatalı olmaz. Aynı devir Enver paşa’nın ikbalinin de hiç şüphe yok ki en parlak devridir.”[14]

Enver Paşa’nın, ordunun gençleştirilmesi, düzenlenmesi yolunda ve hayatının belki de tek ve münakaşa götürmez başarılı çalışması, 1. Dünya Savaşı’nın gün be gün yaklaştığı dönemde, Türk ordusu için büyük önem taşımıştır.

Mustafa Kemal’e gelince… Sofya’da ataşemiliter olarak görevine devam etmektedir. Mevcut gidişattan mutsuzdur. Çünkü Balkan Savaşı ve sonuçlarının etkisi altındadır. Balkan Savaşı, onun daha Selanik’teyken savunduğu, fakat İttihat ve Terakki’nin ve bilhassa Enver Bey’in hoş görmedikleri öngörüşlerini doğrulamıştır.

Onun daha 1908’de İttihat ve Terakki kongresinde ortaya atıp, her yerde ve her zeminde cesurca savunduğu (ordunun ve subayların siyasetten ayrılması) görüşü eğer kabul edilseydi, Balkan Savaşı’nda belki zafer kazanılamazdı ama yenilgi bu denli çirkin ve geniş olmazdı.

Mustafa Kemal’in henüz yüzbaşı iken Selanik’te şiddetle savunduğu (ordunun bir yakın harbe hazırlanması) görüşü de layıkıyla itibar görmemişti. Hele harp içinde stratejik başıboşluk… Bunu kesinlikle affetmiyordu.

“…O daha kurmay yüzbaşı iken, kendisince muhakkak olan bir Balkan harbi için, şimdi bir “büzülme stratejisi” diyebileceğimiz planlar tasarlamıştı. Gerçi resmi yetkisi dışında ve tamamen şahsi olmakla beraber, yakınlarına, arkadaşlarına bunu hararetle anlatmaya çalışmıştı. Batı Rumeli’de ordu hem kuzeyden, hem güneyden merkez çekirdeği üzerine, Vardar-Selanik-Manastır hattı üzerine çekilecek, toplanacaktı. Bu büzülme, kumanda birliğini, kuvvetlerin merkezileştirilmesini ve sonra en lüzumlu ve tehlikeli düşman kolları üzerine belki de ayrı ayrı saldırmayı sağlayacak, hele inisiyatifi tamamen elde bulunduracaktı. Özetle ilk adımda toprak terkine dayanan, cüretkar fakat hareketli bir plan..Doğu Trakya’da ise, önce yine Kırklareli-Edirne hattında kuvvetlerin toplanmasına ve sonra Bulgaristan üstüne toplu bir taarruza dayanan aktif bir plan.[15]

Bu öngörülerine kıymet verilmemesini içine sindiremiyordu. Yaşanan bozgun, ona göre yüz karası idi. Tarihte hiçbir ordu bu kadar kısa zamanda bu kadar kötü dağılmamıştı.

Siyasetin ordu içinde subaylar arasına saldığı parçalanmanın yıkıcı etkisini o çok önceden sezmiş, ordunun siyasetten ayrılmasını kendini feda edercesine savunmuş, bu fikri kabul görmeyince de İttihat ve Terakki’den ayrılmıştı.

Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’in görüşleri doğru çıkmış, siyaset ordunun kumanda kadrosunu parçalamış, moral yoksunu birlikleri başıboş yığınlar haline getirmişti. Zaten ve fiilen elden çıkmış olmakla beraber Bulgaristan Doğu Rumeli’sinin, Bosna-Hersek’in, Girit’in kaybı, Trablusgarp-Bingazi’nin İtalyanlara geçişi, şimdi de Doğu Trakya haricindeki bütün Avrupa topraklarının kaybı. Çok hazin bir tablodur…

Yeni ordu için önemli adım

Osmanlı Devleti, ordunun ıslahı ve yenileştirilmesi için birçok defalar girişimlerde bulunmuştu. Bunun son örneklerinden biri de, büyük hezimetin yaşandığı Balkan Savaşı’nın sonunda ortaya kondu. Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığıyla beraber geniş bir ıslah planı ele alındı. Çünkü özellikle yüksek komuta kadrosu hastaydı. Mahmut Şevket Paşa öldürülünce, teşebbüsü Ahmet İzzet Paşa ele aldı. Yüksek kadrodan 300 kadar subayın tasfiyesi söz konusuydu. Enver Paşa Harbiye Nazırı olunca bu liste değişti, anlaşıldığına göre 1200-1500 arasında yüksek ve orta rütbeli subay ordudan çıkarıldı. Islahat hareketlerinin asıl önemli olanı ise Liman von Sanders’in başında bulunduğu bir Alman ıslahat heyetinin Türkiye’ye gelmesiydi.

“…Enver Paşa’nın bütün askeri, siyasi hayatında, Türkiye’ye yapmış olduğu tartışma kabul etmez hizmet, ordunun gençleştirilmesi ile orduda gerçek bir disiplinin yerleştirilmesi olsa gerektir. 1912-1913 Balkan Harbi’nde başsız bir kalabalık halinde dağılan Osmanlı ordusundan, 1914-1918 harbinde -bu harbe girişimiz meseleleriyle harbin gayeleri ve neticeleri konuları dışında- bütün yokluklara rağmen gösterdiği intizam ve disiplin, bu ıslahat ve gençleştirme hareketinin eseri olsa gerekir.

…Bu ordu artık bir yıl önce ve Balkan Harbi’ndeki ordu değildir.[16]

Büyük hezimetin sonuçları

Osmanlı Devleti’nin, Balkan Savaşı’nın bitişi (29 Eylül 1913) ile 1. Dünya Savaşı’na girişi (29 Ekim 1914) arasındaki nefes alma devresi ancak 13 ay sürmüştür. Balkan Savaşları’nın genel sonuçları şöyle özetlenebilir:

-Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyeti sona erdi, Ege Adaları ve Makedonya elden çıktı.

-Birinci Meşrutiyetten beri geçerli olan Osmanlıcılık görüşü önemini yitirdiğinden Türkçülük politikası etkili olmaya başlamıştır.

-Bugünkü Türk-Bulgar sınırı büyük ölçüde tespit edildi.

-Yüz binlerce Türk, asırlardır yaşadıkları toprakları terk ederek Doğu Trakya ve Anadolu’ya göç etti. Yerlerinde kalanlar ise büyük baskı ve zulüm gördü.

-İttihat ve Terakki, orduda ıslahat gerektiğini anladı. Orduyu ıslah için Almanya’dan subaylar getirildi.

Balkan Savaşı’nın bitmesi, Osmanlılar açısından sorunları çözmedi, aksine problemler arttı. Çünkü ortada her an çöküşü muhtemel bir imparatorluk vardı. Olası ganimet büyük olduğundan, Osmanlı’nın kendi müttefikleri de dâhil tüm devletler, payına düşecek toprak ve ekonomik hakların hayalini kurmaya başlamıştı. Dünyanın ve Türkiye’nin kaderi üzerindeki bulutlar her geçen gün daha da koyulaştı… Dünya adım adım savaşa sürükleniyordu… Bu savaş, sonuçları itibarıyla Osmanlı’nın da sonu olacaktı…

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

KAYNAKLAR

  • Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, İş Bankası Yayınları, 10. Baskı, 2007
  • Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1-2-3, Remzi, 1999, 18. Basım
  • Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2014
  • Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi, 4. Basım, Ekim 2005; “Diriliş – Çanakkale 1915”, Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, Eylül 2009

[1] Bu makalenin derlenmesinde genel olarak yararlanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014

[2] Kısa Türkiye Tarihi, s.75

[3] Stefan Losannes, Matin Gazetesi Başyazarı, “Hastanın Başı Ucunda – Kırk Gün Muharebe” (Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.156) – Fransız gazetecinin kitabının çevirisi Siracettin (Hasırcıoğlu) Bey’e ait, baskı ise 1331’de (miladi 1914) İstanbul’daki İfham Matbaası’nda yapılmış. İsmail Eren’in Balkan Savaşları’na dair bibliyografya içerisinde saydığı kitapta önemli bilgiler yer alıyor.

[4] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.76

[5] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.159

[6] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tk Adam’, Cilt 1, s.160

[7] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.78

[8] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91-94

[9] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91

[10] Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”, 2.C, s.407 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[11] Kadir Mısıroğlu, “Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet”, s.142 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[12] Kadir Mısıroğlu, “Lozan, Zafer mi Hezimet mi”, 1. Cilt, s.151 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[13] İsmail Hakkı Okday, “Yanya’dan Ankara’ya”, s.190 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[14] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.169

[15] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.170

[16] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.176

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Gazeteci / Yazar – Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Alman Dili Anabilim Dalı (1985) mezunu. 1983’ten itibaren yerel yayın organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001) başkanlarından. Bursa Ansiklopedisi’ne (Yılmaz Akkılıç, 1. baskı 2002, Burdef Yayınları No:3) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat 2018) yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı kronolojisini hazırladı. Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. Yayınlanmış Kitapları: 1) “Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“, Şubat-2014, Kastaş Yayınevi-İstanbul 2) "1915 – Çanakkale Savaşında Trakya", Eylül 2018, Haber Ajansı yayınları-İstanbul E-Posta: tayfunc

SAVAŞ DOSYASI /// TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : Çanakkale 1915. İşgalcilerin kara harekâtı hazırlıkları nasıl yürütüldü


TAYFUN ÇAVUŞOĞLU : Çanakkale 1915… İşgalcilerin kara harekâtı hazırlıkları nasıl yürütüldü

Osmanlı Genelkurmayı, İtilaf devletlerinin 18 Mart’taki başarısız deniz savaşının ardından bu kez kara harekâtının geleceğini bildiği için çok hızlı hareket etti. Ertesi gün (19 Mart 1915) 5. Ordu’nun kurulmasına karar verildi, Çanakkale ve Gelibolu yarımadasındaki birlikler 5. Ordu adı altında yeniden yapılandırıldı, birliklerin görev alanları da yeniden düzenlendi.

Yarbay Mustafa Kemal Bey’in 19. Tümeni hem 3. Kolordu’ya hem de Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı’na bağlıydı. 23 Mart’ta gelen emirle, 19. Tümen genel ihtiyat (yedek) olarak ayrıldı. 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı’nı 9. Tümen Komutanı Albay Halil Sami’ye 25 Mart’ta devredecekti.

Enver Paşa ise Gelibolu’da kurulan 5. Ordu’nun komutanlığına getirmeye karar verdiği Alman General Liman von Sanders’i 24 Mart’ta dairesinde ziyaret etti. Liman Paşa teklifi kabul etti. Hemen hazırlanıp ertesi gün yeni görev yeri olan Çanakkale’ye gitmek üzere yola çıktı.[1]

İngiltere Hükümeti Akdeniz İtilaf Donanması Komutanı Amiral de Robeck’e 4 zırhlı gemi ile destek vermeyi tercih edip, Türk tabyalarında onarım çalışması yapılmadan, donanmanın yeniden saldırması talep etmiş olmasına karşın, mayın temizliği konusunda ileri adım atılamadığından, Amiral de Robeck’in kararıyla etkili bir tedbir bulununcaya kadar deniz harekâtına ara verilmişti.

Çünkü İtilaf cephesinde bütün planlar, Çanakkale Boğazının geçilmesi üzerine yapılmaktaydı.

Onlar Boğazı geçmeyi ne kadar çok istiyorsa, Osmanlı cephesinde de bu olasılık çok büyük kaygı yaratıyordu.

Alman Amiral von Tripitz, uykuları kaçırmaya yetecek böyle bir ihtimali şöyle değerlendiriyordu:

…Çanakkale’nin geçilmesi bize karşı şiddetli bir darbe olacaktır. Çanakkale Boğazı düşecek olursa Birinci Dünya Savaşı aleyhimize neticelenmiş demektir.[2]

Müttefikler deniz harekâtından umudu kesip, kara harekâtının detaylarını konuşmaya başlarken, Türk tarafında da savunma hazırlıkları devam ediyordu. Denilebilir ki, 25 Mart tarihi itibarıyla, hem Gelibolu’daki savunmayı düzenlemek için çalışan Liman von Sanders’in, hem de hücum edecek birliklerini elden geçirmek üzere İskenderiye’ye gitmeye karar veren Müttefik Başkomutanı Ian Hamilton’un hazırlıklarını tamamlamak için eşit süresi vardı. Kaderin cilvesi, Türk tarafında hazırlıkların bittiği gün, müttefiklerin de saldırdığı gün olacaktır.

5.Ordu Komutanı Liman von Sanders yarımadayı geziyor, savunma için alınan önlemleri de elden geçiriyordu.

Müttefiklerin saldırısı için artık gün sayılıyor, bir yandan Gelibolu’ya asker yığma çabaları da tüm hızıyla sürüyordu.

Alan Moorehead’in yaptığı gibi Batılı gözüyle ele alındığında, Hamilton’un içinde bulunduğu durum şöyle özetlenebilirdi:

…Zaman Hamilton’ın nisan sonunda saldırma sözüne sadık kalabilmesi için yapması gereken birçok şeye yeterli değildir. İskenderiye’ye vardığında takvim 26 Mart’ı göstermektedir. Bu da önünde sadece üç hafta olduğunun işaretidir. Generalin karşı karşıya bulunduğu görev, savaş tarihinin en büyük amfibi harekâtını hazırlamaktan başka bir şey değildir. Geçmişte yapılan benzer çalışmalardan hiçbiri şimdi hazırlanan harekâtla boy ölçüşemez: İspanyol armadası 1588’de İngiltere’ye asker çıkarmayı başaramamış; ne 1799’da Mısır’da Napolyon ne de 1854’te Kırım’da İngiliz ve Fransızlar, Liman von Sanders’in Gelibolu’da siperlere doldurduğu askerler gibi güçlü bir direnişle karşılaşmışlardır.

Gerçekten de Hamilton’ın hazırladığı harekâtın tek benzeri 30 yıl sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Normandiya sahillerinde görülecektir; üstelik Normandiya çıkarması üç haftada değil, iki yılda hazırlanacaktır.[3]

General Hamilton, mart sonu ile nisan ayının ilk iki haftası içinde, Mısır’daki müttefik askerlerinin Limni’ye getirilmesiyle meşgul oldu. Bir yandan da Gelibolu yarımadasına çıkarma planları ele alınıyordu.

Bu sırada iki ayrı ilginç olay yaşandı.

Mısır’dan Mondros’a taşınmak üzere yola çıkarılan 29. Tümen’in son nakliye gemilerinden biri de SS Manitou idi. 16 Nisan günü sabah saatlerinde İzmir’den yola çıkan ve İngiliz-Fransız zırhlılarının ablukasını yaran Demirhisar torpidobotu Manitou’nun yolunu kesti, durmasını emretti.

Türk torpidobotunun kaptanı, Manitou’nun kaptanına gemiyi boşaltmak için sadece 3 dakikasının olduğunu bildirdi. Sonra torpiller ateşlenecek, İngiliz askerlerini taşıyan Manitou sulara gömülecekti.

…Bir gemici “Hiç olmazsa 10 dakika olsun, Patron!” diye seslendi. Buna karşılık “Pekâlâ, 10 dakika olsun” yanıtı verildi. Bütün tahlisiye filikaları indirildi ve gemiyi terk emri verildi. Ani bir tehdit olmamasına rağmen gemideki askerler paniğe kapıldı. Pek çoğu can yeleklerini takmamışlardı ve tayfalar filikaları indirmeye başlayınca yeni sorunlar çıktı. [Filikalar ters döner, içindekiler denize dökülür]

Torpidobotun kaptanı on dakika bekledikten sonra üç torpil attı ve üçü de Manitou’yu ıskaladı. Kaptan, hedefe fazla yaklaştığını heyecandan fark etmemişti. Atılan bir torpil önce denizin dibine iner, sonra yukarı çıkar, oysa bunların hepsi geminin altından geçip gitmişlerdi. Manitou telsizle yardım istemişti. Üçüncü torpil atıldıktan sonra uzaktan iki İngiliz destroyeri görününce torpidobot kaçmak zorunda kaldı. Destroyerler torpidobotu sonunda Kos Adası’nda karaya oturttular. Olay trajikti ve sonuçta 51 kişi boğulmuştu.[4]

Bu olay birkaç farklı kaynakta aynı çerçevede anlatılıyor ama sadece torpido sayısı farklılık gösteriyor.

Erol Mütercimler, konuyu biraz daha detaylandırıp, savaş koşullarına inat ortaya konan gerçek bir centilmenlik örneği olarak okurlarına aktarıyor:

…Bu Türk savaş gemisi Demirhisar torpidobotuydu. Manitou’nun topu Demirhisar’ı batıramaz mıydı? Batırırdı ama İngiliz subay, Türklerin kendilerine çok efendice davrandığını düşündüğünden, “Onu vurmaya kalkmak, çok pis bir hile olurdu” diye ateş açmamaya karar vermişti.

Savaştalar mı yoksa dost kuvvetler tatbikatında mı belli değil.[5]

17 Nisan sabahı şafaktan az sonra Kepez burnundaki Türk nöbetçiler suyun üzerine çıkmış bir denizaltı gördüler. Anlaşılan denizaltı Marmara’ya geçmek üzere Boğaza girmiş –muhtemelen denizaltı önleme ağına çarptıktan sonra- ancak ani bir akıntıya kapılarak kıyıya sürüklenmişti. Türk topçu bataryaları bunu görüp hemen namlularını denizaltıya çevirdi ama gemi çaresiz durumda olduğundan ateş eden olmadı. Denizaltı karaya oturduğunda güverteye çıkan mürettebat makineli tüfek ateşi altında denize atladı. Bu sırada mermilerden biri gözetleme kulesine isabet etti ve Denizaltı Komutanı Kıdemli Yüzbaşı T. S. Brodie’nin de aralarında bulunduğu 6 kişi öldü, sağ kalanlar ise Türkler tarafından kurtarıldı. Karaya oturan denizaltının İngilizlere ait E15 denizaltısı olduğu anlaşıldı.

Bu arada tüm olayı gören İngiliz uçakları olan biteni rapor etmişti. İngilizler karaya oturmuş olan denizaltıyı tümüyle batırmak ve kullanılmaz hale getirmek üzere üç ayrı saldırı denediler fakat torpidolar her defasında hedefi ıskaladı. Müttefikler denizaltıyı batırmak, Türkler ise Almanlar gelene kadar korumak, denizaltı gemisini çıkarıp yüzdürmek istiyordu.

İki gün süren karşılıklı mücadele 19 Nisan akşamı HMS Majestic zırhlısından ayrılan bir hücumbotun, Osmanlı kuvvetlerince yüzdürülmeye çalışılan E-15’i torpilleyip batırmasıyla sona erdi.

Moorehead, İstanbul’daki Amerikan Elçiliği Müsteşarı Lewis Einstein’ın anlatımına yer veriyor:

…Einstein’a göre Türkler bu olayda çok adil davranır. Denizaltı terk edilip mürettebatı dalgalarla boğuşurken Türk askerleri suya girer, düşmanlarını kurtarırlar. Ölüler önce kıyıda gömülür, daha sonra Çanakkale’deki İngiliz Mezarlığı’na nakledilir, gerekli dini törenlerin yapılmasına özen gösterilir. “Türkler bu konularda olağanüstüdür” diye yazar Einstein, “Bir dakika önce gemlenemez bir öldürme arzusu gösterirler, bir dakika sonra da iyilikleriyle şaşırtırlar. İngiliz denizaltısının tutuklu [esir] mürettebatı ıslak üniformaları içinde titreyerek hastaneye götürüldüklerinde, Türk yaralılar onlara konuk muamelesi yapar, üzerlerinde yeni ne varsa vermeye çalışır, yiyeceklerini onlarla paylaşır.”[6]

Bu olayın başka asıl önemli yanı, Kraliyet Denizgücü Gönüllüleri Yedek Kuvvetleri’nde subay olan İngiltere’nin eski Çanakkale Konsolosu Palmer’in de esirler arasında olduğunun ortaya çıkmasıydı. Palmer, iki ülke arasında düşmanlık başlayınca Boğaz’daki Türk toplarının yerlerini rapor etmek üzere mart ayı başlarında Atina’ya gitmişti. Sonra da istihbarat subayı olarak hizmet etmeye gönüllü olunca, kılavuzluk yapmak üzere denizaltıda görevlendirilmişti. Esir alındıktan sonra kimliği ortaya çıkan Palmer, Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat (Çobanlı) Bey tarafından sorguya çekildi.

Her an bir kara harekâtının başlamasının beklendiği o günlerde, müttefiklerin nereye ve ne zaman çıkarma yapacağı tartışılıyor, savunma planları tekrar tekrar elden geçiriliyordu. Bu konuda elde edilebilecek her türlü bilgi, Türkler açısından hayati önem taşıyordu. Gerçi az sonra değineceğimiz gibi, Mısır ve Atina’daki casuslardan gelen bilgiler Osmanlı Genelkurmayı için bazı avantajlar sağlıyordu ama yine de Hamilton’ın olası çıkarma planı ve çıkarmanın yapılacağı noktalar net olarak tahmin edilemiyordu.

Müttefiklerin 25 Nisan’daki çıkarmasından sadece 5 gün öncesine ait olan ve Palmer’in Çanakkale’deki sorgusunda alınan bilgileri İstanbul’a rapor eden 20 Nisan 1915 tarihli şifreli telgraf [Genelkurmay Arşivi] bu anlamda son derece önemlidir.

…Çanakkale’de konsolos olan Palmer savaş esiri olarak yakalandı. Müttefik kuvvetlerinin casusu olarak suçlandı. Bu arada denizaltıda, Palmer’in yedek subay olduğunu gösterir bir sertifika bulundu. Fakat biz kendisine bu belgeyi bulduğumuzu söylemedik. Palmer’a casuslukla suçlandığı ve bu yüzden idam edilebileceği söylendi.

Hiçbir asker başkalarının önünde bilgi vermek istemez. Palmer da özel olarak konuşmak istediğini söyledi. Ben de kendisine savaş esiri olarak muamele göreceğine dair söz verdim. O zaman bize bilgi vermeyi kabul etti.

Kendisine planlanan müttefik saldırısını sordum. General Hamilton komutasında 100 bin kişilik bir İngiliz ordusunun Çanakkale Boğazı’na çıkarma yapacağını söyledi. Palmer’ın verdiği bilgiye göre, müttefikler Kabatepe’ye çıkmayı planlamışlar.

Fakat Türklerin bu saldırıdan haberdar olduğunu öğrenir öğrenmez Kabatepe ve Seddülbahir’le (Helles) ilgili planlarından vazgeçmişler.

Ayrıca Seddülbahir’e yapılacak bir çıkarmanın başarılı olamayacağını da düşünmüşler.

Sonuç olarak Saros Körfezi’ne ve yarımadanın kuzey kısmındaki bölgeye çıkmaya karar vermişler. Daha önce Kabatepe, Seddülbahir ve hattâ Beşige’ye saldırmayı planlamışlar. Bu bölgedeki saldırılar için Deniz Kuvvetleri’nin desteğine ihtiyaçları varmış.

Aslında bu saldırıları geçen pazartesi yapacaklarmış. (Muhtemelen 12 Nisan: İlk çıkarma tarihi 14 Nisan’dı) ama şimdi bu plandan vazgeçilmiş. Yeni saldırı planı ile ilgili bilgisi yok.

Bu bilgiler hayatının bağışlanması karşılığında eski konsolos tarafından verilmiştir. Şahsın güvenliğinin sağlanması açısından lütfen bu bilgilerin kaynağını kimseye vermeyiniz.

Bu mesajla birlikte savaş esirini (Palmer) denizaltıdan alınan eşyalarıyla birlikte gönderiyorum. Kendisini savaş esiri olarak kabul etmenizi istirham ederim.

Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat.[7]

İstanbul, bir istihbarat hilesi sezdiği ya da aldatmaca olabileceğini düşündüğü için olacak, Palmer’ın tehdit altındaki “kuzey bölgesini” net olarak tanımlamasını istedi. Cevat Bey de, “Şifreli mesajda söylediğim gibi eski konsolosun bahsettiği Saros Körfezi civarındaki bölge, Saros Körfezi’nin kuzey kıyısındaki İmroz [Gökçeada] ve Karacaali arasındaki bölgedir” cevabını gönderdi.

Anlaşılıyor ki sorgulama sırasında Palmer çok hızlı karar vermek zorundaydı. Bir taraftan tabii ki idam edilmek istemiyordu, diğer taraftan da Robeck’in maiyetinde çalışan bir istihbarat sorumlusu olarak kesinlikle bildiği hakiki çıkarma bölgelerinin yerini söylemek istemiyordu. Bu yüzden tehlikeli bir strateji uyguladı. Önce hakiki çıkarma bölgelerinin adını verdi, sonra da güvenlik sızıntısı dolayısıyla bu bölgelerden vazgeçildiğini söyledi. Bu bölgeler yerine yeni çıkarma bölgesi olarak Türklerin dikkatini kuzeye Bolayır/Saros bölgesine çekti. Kuzey bölgesinden nereyi kastettiği kendisine tekrar sorulunca da, bu arazi aslına Anzak çıkarma bölgesini içine almasına rağmen, Palmer müphem (belirsiz) bir cevap verdi.[8]

Burada hemen akla gelen ilk soru şudur: Enver Paşa ve özellikle Liman von Sanders, Palmer’in verdiği bu yanlış bilgiye inanacak mıydı?

Bu konuda “itiraf” olarak değerlendirilebilecek net bir bilgi yok. Ancak 25 Nisan günü ve sonrasında, olayların akışı içerisinde Liman von Sanders’in Saros bölgesine aşırı ilgi gösterdiğini biliyoruz.

Çıkarmanın başladığını öğrenen Liman von Sanders’in başını alıp Saros’a kadar koşuşturmasının ve (karargâhla telefon bağlantısı bile olmadığı için, geri dönmek yerine) anlaşılmaz bir inatla geceyi de orada -Hamilton’ın aldatma planı gereği- her an asker çıkarmaya başlayacakmış gibi denizde çeşitli manevralarını (nümayiş) sürdüren müttefik gemilerini seyrederek geçirmesinin nedenlerini, Palmer’in verdiği bu yalan ifade ve bilgiler açıklıyor olabilir.

Bu konuya ve karargâhta Liman Paşa’nın çok yakınında görev yapan Yüzbaşı Carl Mühlmann’ın birçok ilginç bilgi barındıran anılarına yeniden döneceğimiz için detayları sonraya bırakalım.

Hamilton’un çıkarma planları

Akdeniz Sefer Kuvveti Başkomutanı Hamilton’un harekâtla ilgili planı çok karmaşık ayrıntılar içermekle birlikte, temelinde Gelibolu yarımadasına yapılacak bir saldırıya dayanmaktaydı ve kabaca bakıldığında çok basitti. Bu planın hazırlanmasına Hamilton’un kurmayları Aspinall ile Braitwaite de katkı sağlamıştı.

Çıkarma birliklerine fiilen komuta edecek iki kişi General Birdwood (Anzak) ve General Aylmer Hunter-Weston’du (29. Tümen).

Asıl darbeyi vurma görevini Hunter-Weston komutasındaki 29. Tümen üzerine almıştı. 29. Tümen şafakla birlikte yarımadanın en ucundaki İlyas burnu çevresinde beş ayrı noktada karaya çıkacak, ilk hedef olarak akşam saatlerine kadar iç kısımdaki Alçıtepe ele geçirilecekti. 29. Tümen daha sonra kuzeydeki Anzak kolordusu ile birleşecekti.

Birdwood ise elindeki birlikleri kıyının 13 mil kuzeyinde Kabatepe ile balıkçı damları arasında karaya çıkaracaktı.

İki tümenli Anzak Kolordusu’nun hedefi Conkbayırı-Kocaçimen çizgisiydi. Burası alındıktan sonra Maltepe’ye ilerlenerek, yarımada kuzeye karşı kesilecekti Böylece İlyas burnunda Hunter-Weston’ın 29. Tümen’ine karşı koyan Türk birliklerinin geriyle bağlantısı kesilecek, Kilitbahir’e hâkim tepeler İngiliz tümüyle İngiliz birliklerinin eline geçecekti. 29. Tümen ile Anzak Kolordusu birleşince, Kilitbahir Platosu’na taarruz için hazırlanılacak, sonuç olarak Müstahkem Mevki’nin savunması çökertilecekti.

Tabii bu sırada iki şaşırtma çıkarması da planlanmıştı. Gelibolu ve Çanakkale’deki Türk birlikleri nereyi savunacağını şaşıracak, olduğu yerde mıhlanıp kalacaktı. Plana göre Kraliyet Deniz Tümeni Bolayır’a (Saros) sahte bir çıkarma düzenlerken, Fransızlar da Boğazın Anadolu yakasında bulunan Kumkale’ye çok sayıda askerle saldıracaktı. Her iki çıkarma gücü de daha sonra İlyas burnuna getirilerek asıl kuvvetlere katılacaktı.

Bu plana göre, çıkarmanın ikinci ya da en geç üçüncü gününde Gelibolu yarımadasının yarısının İtilaf devletleri askerlerinin denetimine girmesi, mayın tarama gemilerine rahat çalışma ortamı sağlanması, filonun da susturulan tabyaların önünden elini kolunu sallaya sallaya geçip Marmara’ya ulaşması mümkün olabilecekti.

Bu planın nihai hedefleri tutmadı ama başlangıçta düşünülen aldatmaca başarıyla gerçekleşti. Asıl çıkarmayı Bolayır’da bekleyen Osmanlı 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders, aynı anda ondan fazla noktadan çıkarma haberi alacak, hangisinin gerçek çıkarma olduğunu bir gün boyunca belirleyemeyecek, bu nedenle yedeklerini elinin altında tutarak İtilaf Devletleri’ne tüm askerlerini karaya çıkarma fırsatı tanıyacaktı.

Truva Atı River Clyde

Plana sonradan eklenen tek değişiklik, Truva Kuşatması’ndaki tahta attan etkilendiği düşünülebilecek Yarbay Unwin’in ortaya attığı kurnazlıktı. Yarbay Unwin masum görünüşlü kömür gemisi River Clyde’a 2.000 asker gizlemeyi, gemiyi İlyas burnu yakınlarında karaya oturtmayı önerir. River Clyde karaya oturduğunda bir mavna ile iki layter (altı düz, yük taşıtı) hemen yan yana bağlanarak, pruva ile kara arasında yapay bir köprü oluşturulacak, askerler de bu köprüden koşarak kolaylıkla karaya çıkabilecektir.

Bu yöntem, geminin hızla boşaltılmasını sağlayacak, karaya çıkan askerler de geminin ön kısmındaki kum torbalarının ardına yerleştirilecek makineli tüfek ateşi altında korunacaklardı. Yeri geldiğinde, bu kurnazlığın işe yarayıp yaramadığını göreceğiz.

Liman von Sanders’in savunma planı

Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa ile 5. Ordu Komutanlığına atadığı Liman von Sanders’in arası zannedildiği kadar iyi değildir. Çünkü Liman von Sanders; Enver Paşa’nın askeri gereklerden uzak, tutarsız, düş ürünü emirlerinin saçmalığını onun yüzüne çarpmaktan çekinmemişti. Bu kitaptaki “Sarıkamış Dramı” başlıklı bölümde, ikilinin arasının neden gerginleştiğine ilişkin bilgiler var.

Aynı çekişme, Çanakkale konusunda da gündeme gelir. Hayatında bir alay askere bile komuta etmemiş olan Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın üstelik 3. Ordu Komutanlığını da üzerine alarak yol açtığı felaketi, ısrarlı uyarılarına rağmen engelleyemeyen Liman Paşa, konu Çanakkale’ye geldiğinde daha dik durur, Enver Paşa’nın savunma stratejisinin Gelibolu (Rumeli) ve Çanakkale (Anadolu) yakasında iki ayrı komutanlık oluşturmak olduğunu öğrenince, bu plana itiraz eder. Liman Paşa’ya göre bu savunma hattı yanlıştır. O bölgenin tek komuta altında toplanmasını önerir. Bu öneriyi de Enver Paşa reddeder. Enver Paşa, hazırlıkların kendi talimatı doğrultusunda yürütülmesi konusunda ısrarlıdır. O günlerin İstanbul’unda, her şey karmakarışıktır. Genel kanaat, İtilaf donanmasının Çanakkale Boğazı’nı hiç de zorlanmadan geçeceği ve 12 saat içinde İstanbul’a ulaşacağı yolundadır.[9]

İvedilikle kaçış yolları hazırlanmaktadır. Daha mart ayı başında İstanbul’daki devlet arşivleri ve bankalardaki altınlar Eskişehir’e gönderilir. Haydarpaşa’da biri padişah ve maiyeti, diğeri de yabancı diplomatlar için iki özel tren harekete hazır bekletilir. Talat Paşa da umutsuzdur. Daha ocak ayı başlarında Almanlarla bir toplantı düzenler, Liman von Sanders, kıyı savunmasından sorumlu Amiral Usedom ve Osmanlı Genelkurmay Başkanı General Bonsart von Schellendorf ile durum değerlendirmesi yapar. Üç Alman da, İtilaf donanmasının Çanakkale’ye saldırması durumunda, Boğaz’dan geçeceği kanısındadır.

Almanya Büyükelçisi Baron von Wangenheim da panik halindedir. Bavullarından bir bölümünü tarafsız Amerikan sefaretinde güven altına alması için Büyükelçi Henry Morgenthau’ya teslim etmiştir bile. İstanbul Polis Müdürü Bedri de Morgenthau’ya gidip, Amerikan Büyükelçiliği’ni Anadolu’ya taşıma konusunu görüşür. Hattâ Morgenthau ile oturup bir harita hazırlarlar, sivil alanların bombalanmaması için Amerikan Dışişleri’ne telgraf çekip, İngiltere ve Fransa nezdinde girişimlerde bulunulmasını isterler. Şehir sessiz ve şaşkındır.

Bu arada Marmara’daki adalar bile müttefik donanmasının Çanakkale Boğazı’nı aşıp gireceği endişesiyle silahlandırılır. Kimileri bu havanın tam da ayaklanma çağrıştırdığını yazacaktır. Gelibolu’ya çıkarma yapmaya hazırlanan müttefik kurmaylarına göre, İngiliz ve Fransız bayrakları deniz üzerinde görünür görünmez, İstanbul’da bir ayaklanmanın başlayacağı kesin gibidir. İşin ilginci, bu fotoğraf Londra’daki masa başından da böyle görünmektedir.

Liman von Sanders de anılarında, “Bütün bu önlemler haklıydı”[10] diye yazacaktır. Sanders’e göre, Enver Paşa’nın Çanakkale’ye gönderdiği, birliklerin bölgede konuşlanmasıyla ilgili emirler İtilaf Devletleri çıkarması karşısında etkili savunmayı engelleyecekti.

Ancak 18 Mart Deniz Zaferi, Türk tarafındaki morallerin yükselmesi ve kendine güvenin yeniden oluşmasında muhteşem bir rol oynamıştı.

Türkler Çanakkale’de aslanlar gibi savaşmış, dünyanın en büyük deniz gücüne karşı koymayı başarmıştı. Demek ki her şey bitmiş değildi, vatan toprağı sonuna kadar savunulmalıydı…

Savunulacaktı ama nasıl?

İstanbul’daki askeri bürokrasinin en tepesinde gerginlik vardı. Alan Moorehead’e göre, çekişmenin giderek büyümesi üzerine, Enver Paşa gizlice Almanya ile temasa geçer, hattâ Liman von Sanders’in geri çağrılmasını ister. Ama mart ayı sonları gelmiştir bir kere, müttefiklerin saldırısı beklenmektedir ve Çanakkale’de savunma hazırlıklarının son derece hızlı yapılması gerekmektedir.

Görevi kabul eden Liman von Sanders, kurmay heyetinin toplanmasını bile beklemeksizin, adeta önüne gelen ilk gemiye binerek Gelibolu’ya gider. Karargâhını kurup çalışmaya başlar, bölgede çok yüzeysel birkaç gezi yaptıktan sonra da, ilk iş olarak Türk subayların hazırladığı savunma düzenini baştan sona değiştirir. Kıyılarda henüz düşman çıkarması sırasında güçlü bir şekilde savunma yapmayı, hattâ müttefiklerin karaya çıkmasını engellemeyi planlayan savunma modelini değiştirir, kıyı bölgelerinde sadece gözetleme birlikleri bırakarak, düşmanın yapacağı çıkarmayla birlikte daha gerideki bu birlikleri savaş alanına sevk etmeyi esas alır. Çünkü düşmanın nereye çıkarma yapacağı konusunda kararsızdır. Bir türlü emin olamaz. Geri planda tuttuğu birlikleri, düşman nereye çıkarsa oraya göndermeyi düşünür.

Çıkarmaya sayılı günler kala Liman von Sanders’in elinde ve 5. Ordu komutası altında toplam 50 bin mevcutlu 6 tümen bulunmaktadır.

En çok tehdit altında gördüğü Anadolu kıyılarına iki tümenini [11 ve 3. Tümen] gönderir. Albay Basri Somel komutasındaki 5. ve Albay Remzi Alçıtepe komutasındaki 7’nci tümenleri kendi öncelik listesindeki Bolayır’a konuşlandırır.

Albay Halil Sami Bey komutasındaki 9. Tümen ise İlyas burnu çevresinde görev alır.

Mustafa Kemal’in 19. Tümen’i ise Eceabat’ta doğrudan Liman von Sanders’e bağlı olarak ihtiyatta (yedek) kalacaktır. 19. Tümen, gerektiğinde kuzeyde Bolayır’a, güneyde İlyas burnuna ya da Anadolu yakasındaki Kumkale veya Beşige’ye yardıma koşacaktı.

(Bu konuşlandırma modelinin yarattığı sorun, 25 Nisan günü açıkça ortaya açıktı. Seddülbahir’e 5 ayrı noktadan karaya çıkarılan müttefik birliklerinin karşısında sadece 9. Tümen vardı. Daha kuzeydeki Anzak Kolordusu ise karşısında sadece -durumdan vazife çıkarıp savunmaya koşan- 19. Tümen’i bulacaktı.)

Tabii bu savunma planı 5. Ordu’ya bağlı Türk kurmaylar tarafından benimsenmez, sürekli itirazlar yükselir.

Ne var ki, askerliğin kuralı kesindir. Komutanın emri yerine getirilir.

Bu konudaki tartışmaları ve 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in çıkarmanın ilk haftasında Enver Paşa’ya yazdığı şikâyet mektubunu daha önce aktarmıştık. İlave olarak, Müstahkem Mevki Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Bey’in görüşlerine de yer verelim:

…Boğaz mıntıkasının savunması görev ve sorumluluğunu üstlenen 5. Ordu [Liman von Sanders] maalesef Çanakkale havalisini yalnız bir-iki motor veya otomobil gezintisi ile ve pek yüzeysel bir gözle görmüş, özel durumuna nüfuz edememiş idi. Muharebelerden önceki yığınak döneminde en önemli konu düşmanın muhtemel ‘esas çıkarma’ yerlerini doğru tahmin edebilmek olduğu halde, bu konuda iki karargâhın [5. Ordu ile Müstahkem Mevki Komutanlığı, alınacak önlemler konusunda ters düşmüştü] görüş ve kanaatleri birbirinden büsbütün farklı bulunuyordu. Liman Paşa, galiba Alman kurmaylarının da görüşlerine dayanarak, düşman çıkarmasının Saros Körfezi veya Beşige sahillerine yapılacağına inanmış ve Anafartalar’daki çıkarmaya kadar bunda ısrar etmişti.[11]

Nitekim Liman von Sanders bu tutumunda ısrarlı davranmış, Saros Körfezi ve Beşige Koyu’ndaki aldatmaca harekâtlara kandığından, çıkarmanın ilk günlerinde eli kolu bağlanmıştır. Asıl çıkarmanın yapıldığı ve düşmana oranla zayıf birliklerle tutulan Seddülbahir’e ilave kuvvet gönderememiştir. Bu durum bölgede görev yapan Türk kurmaylar tarafından sıklıkla ve ağır cümlelerle eleştirilmiştir.

Selahaddin Adil Paşa da Sanders’in savunma planına eleştiri yağdırıyor… Seddülbahir çıkarmalarını aktarırken, bu konuya tekrar döneceğiz.

İşin ilginci Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa da, Gelibolu yarımadasında yaptığı incelemelerin ardından Sanders’in savunma planını eleştirmektedir.

Enver Paşa 12/13 Nisan 1915 tarihli bir raporla, çıkarma harekâtına karşı alınmasını uygun bulduğu tedbirleri Liman Paşa’ya bildirir.

…Doğrudan doğruya çıkarmaya karşı silah kullanmak üzere yapılmış bazı avcı siperleri kıyıdan 800 m. ve daha uzak mesafede tesis edilmiştir. Bu mesafe çoktur. Doğrudan doğruya çıkarmaya karşı savunma için kullanılacak birlikler, düşmanı daha sandallardan çıkmadan evvel etkili bir ateş altına alabilmeli, dolayısıyla kıyıya daha yakın olmalıdır. Genel olarak bu avcı hendekleri kıyıdan en fazla 500 m. Uzakta olabilir.

Savunacak birliklerimiz kıyıdan çok uzak olurlarsa düşman çıkarma esnasında tarafımızdan etkili bir ateşe uğramayacağı gibi, düşman kuvvetleri kıyıya çıkıp yerleşinceye ve kendisini avcı siperleri içine saklayıncaya kadar, düşman gemileri kendi birliklerini zarara uğratma endişesinden uzak olarak ateşe devam eder, birliklerimize göz açtırmaz.[12]

Ama bu uyarılar da Liman von Sanders’i ikna etmeye yetmez.

Çünkü Çanakkale Boğazı’nı ve Gelibolu’yu savunanlar açısından temel sorun, müttefiklerin asıl saldırıyı nereye yöneltecekleri konusunda kestirimde bulunmaktır: Yarımada’yı ortasından ikiye böleceği Bolayır’a mı, hızla ilerleyip Kilitbahir’e ulaşacağı Suvla ya da Arıburnu’na mı? Hedef İlyas burnu mu olacaktır, Anadolu yakası mı? Ya da bu sayılanlardan ikisi veya üçü mü, yoksa hepsi mi?

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

KAYNAKLAR

  • Alan Moorehead, “Gelibolu”, Doğan Kitap, 7. Baskı, Şubat 2007
  • Erol Mütercimler, “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, Alfa Yayınları, Cep Baskı 1-2, Mart 2009.
  • General C.F. Aspinall-Oglander, “Büyük Harbin Tarihi -Çanakkale- Gelibolu Askeri Harekatı”, Cilt 1-2, Arma Yayınları, 2. Baskı, 2005
  • İsmet Görgülü, “Çanakkale Savaşı İlk Günde Biterdi”, Bilgi, birinci basım, Ekim 2008
  • Nigel Steel, Peter Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, Epsilon Yayınları, 3. Baskı, Mart 2005
  • Selahaddin Adil Paşa, “Çanakkale Cephesinden Mektuplar-Hatıralar”, Yeditepe Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2007
  • Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014
  • Tim Travers, “Gelibolu 1915”, Elips Kitap, 1. Baskı, Şubat 2008
  • Sermet Atacanlı, “Atatürk ve Çanakkale Komutanları”, MB Yayınevi, İstanbul, 2006

DİPNOTLAR

[1] Bu bölümün özetlenmesinde ana kaynak olarak Tayfun Çavuşoğlu’nun “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler” adlı kitabı kullanılmıştır.

[2] General C. F. Aspinall Oglander, “Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekâtı”, Cilt-I, s.405

[3] Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.101

[4] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.45

[5] Erol Mütercimler, Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915, s 20

[6] Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.91

[7] Tim Travers, “Gelibolu 1915”, s.46. Dikkat edilirse, mektubun sonunda Cevat Bey’in rütbesi albay olarak yazılı. Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanı Albay Cevat Çobanlı, 18 Mart 1915 Deniz Zaferi üzerine tuğgeneralliğe terfi ettirilmiştir. Cevat Bey 1908’e kadar 1. ferikliğe (korgeneral) kadar yükselmiş ancak meslekte çabuk ilerleyenlerin rütbelerinin geri alındığı 1909’daki tasfiye-i rütep kanunu gereğince rütbesi yarbaylığa indirilmişti. Daha önceden paşa olarak bilindiği için, 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı sırasında rütbesi albay olmasına karşın birçok kaynakta kendisinden Cevat Paşa diye söz edilir. Travers’in kitabında, kara harekatı öncesinde 1915’in nisan ayı ortalarındaki bu olay anlatılırken, Cevat Bey’in rütbesinin hala albay olarak anılması, muhtemelen gözden kaçan bir çeviri hatası olabilir. Mektubun çevirisi doğruysa, o halde, savaş koşullarında Cevat Bey’in terfiinin resmen tebliğinin herhalde geciktiği düşünülebilir. Ama bu terfi konusunda çelişkili bildirimlerin olduğunu da unutmamalı. Örneğin Gürsel Akıngüç de (Tarihi Süreç İçinde Çanakkale Muharebeleri, s. 55) Albay Cevat Bey’in 29 Kasım 1914’te tuğgeneralliğe yükseltildiğini yazıyor. Ama bu bilgi de, Cevat Bey’in Travers’in kitabındaki mektubunun altına yazdığı rütbeyi açıklamıyor.

[8] Tim Travers, “Gelibolu 1915”, s.47

[9] Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.63

[10] Alan Moorehead, “Gelibolu”, s.65

[11] Selahaddin Adil Paşa, “Çanakkale Cephesinden Mektuplar Hatıralar”, s. 78-79

[12] Enver Paşa’nın yayınlanmamış anıları, klasör-3, s.485’ten Sermet Atacanlı, “Atatürk ve Çanakkale’nin Komutanları”, s.158 (İsmet Görgülü, “Çanakkale İlk Günde Biterdi”, s.31)

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Gazeteci / Yazar – Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Alman Dili Anabilim Dalı (1985) mezunu. 1983’ten itibaren yerel yayın organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001) başkanlarından. Bursa Ansiklopedisi’ne (Yılmaz Akkılıç, 1. baskı 2002, Burdef Yayınları No:3) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat 2018) yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı kronolojisini hazırladı. Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. Yayınlanmış Kitapları: 1) “Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“, Şubat-2014, Kastaş Yayınevi-İstanbul 2) "1915 – Çanakkale Savaşında Trakya", Eylül 2018, Haber Ajansı yayınları-İstanbul E-Posta: tayfunc

TARİH /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : 1914. Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : 1914… Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişi konusunda, hemen tüm kaynaklar Enver Paşa’nın yarattığı oldu-bittiye işaret ediyor.

Osmanlı’nın savaşa girişinin ardından yeni cepheler açılıyor, zaten zor durumdaki Osmanlı, hiç değilse eski kayıplarının bir bölümünü telafi etmeye çalışıyor. Birçok kaynak, 1. Dünya Savaşı’na giden yolu birkaç cümleyle özetleme yoluna gidiyor. Konuyu detaylandırarak, merak edilen noktaları aydınlatmaya çalışacağız.[1]

Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle sonuçlanan süreç, aslında 1. ve 2. Balkan savaşlarının uzantısı halinde gelişen olayların getirdiği bir sonuçtan ibarettir.

1911 yılının son aylarıyla 1912’nin başında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Balkan İttifakı’nı kurdu. Bu aşamada Rusya ve İngiltere de aracı roller üstlendi. Bulgar komitacıları ağustos ayında bazı terör olayları yarattı, eylülde ise artık savaş kaçınılmaz görünüyordu. Islahat konusunda Babıâli hükümetlerinin verdiği ödünler fayda sağlamıyordu.

30 Eylül’de Balkan devletleri, 1 Ekim’de ise Osmanlı seferberlik ilan etti. 13 Ekim’de müttefikler Osmanlı’dan taleplerini açıkladı.

“1)Vilayetler özerk olacak, başlarına Belçikalı ya da İsviçreli valiler atanacaktı.

2)Hıristiyanlar askerliklerini kendi vilayetlerinde, Hıristiyan subayların komutası altında yapacaklardı. Bu subaylar yetiştirilinceye kadar Hıristiyanlar askerlikten muaf tutulacaktı.

3)Yerel yasama meclisleri kurulacaktı.

4)Islahatın gözetimine büyük devletlerle birlikte Balkan devletleri de katılacaktı.

5)Islahat 6 ay içinde yürürlüğe girecek, Osmanlı seferberliği tek yanlı olarak sona erdirecekti.[2]

Osmanlı hükümetinin bu taleplere olumlu cevap vermesi, kamuoyunda ateşli milliyetçi rüzgârların yoğunlaştığı da dikkate alınırsa, neredeyse imkânsızdı.

9 Ekim 1912’de önce Balkan devletlerinin en küçüğü olan Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan savaş ilan etti. Savaş patladı. Balkanlar’daki Türk orduları daha ilk hamlede ikiye bölündü. Ardı ardına yapılan meydan muharebelerinin hepsinde Osmanlı ordusu ağır yenilgiye uğradı. Garp ordusu, 23-24 Ekim’de Komanova’da Sırplara yenildi, Manastır’a çekildi. 8 Kasım’da Yunan ordusu Selanik’e girdi. Yunan donanması, son Osmanlı adalarını ele geçirdi.

Doğu Trakya ordusu da hazırlıksızdı ve ilk taarruz karşısında Bulgarlara yenildi, Vize-Burgaz üzerine çekildi. 29 Ekim’de Lüleburgaz muharebesinde bir kez daha yenildi. Bulgar ordusu, İstanbul’un savunma hattı olan Çatalca ve Gelibolu yarımadasını tutan Bolayır hattına kadar geldi. 18 Kasım’da Manastır muharebesi durumu perçinledi.

Kuşatma altındaki Yanya Yunanlara, İşkodra Karadağlılara, Edirne ise Bulgarlara direnmeye çalışıyordu.

Balkan Savaşı’nda Trakya’da, Lüleburgaz harp sahasında gördüklerini anlatan Matin gazetesi başyazarı Stefan Losannes’in yazdıklarından bir bölüm, Türk ordusunun içinde bulunduğu durumu anlatıyor:

“…Lüleburgaz harbi dört gündür devam ediyordu. Bu dört gün zarfında Türk Ordusu Başkumandanı [Trakya Şark Ordusu Komutanı] Abdullah [Kölemen] Paşa umumi karargâhı olan Sakız Köyü’nde küçük bir evde kapanmış kalmıştı.

29 Ekim akşamı Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri Ashmead Bartlett, uzun gezileri sırasında kendisini orada tesadüfen buldu. Başkumandan açlıktan ölüyordu. Emir subayları evin fakir bahçesindeki toprağı adeta tırnaklarıyla kazarak bir iki mısır kökü çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu kökleri bir parça unla bulamaç gibi pişiriyorlardı. İşte bir orduya kumanda eden zatın yiyeceği bundan ibaretti…

Bartlett acıdı, yanlarındaki birkaç kutu konserveyi verdi. Üç gün mütemadiyen paşayı besledi. Abdullah Paşa, ‘Siz olmasaydınız ayakta duramayacaktım’ demiştir.

Osmanlı Ordusu Başkumandanı yiyecek bulamadığı gibi haber de alamıyordu. Denilebilir ki, harbin devam ettiği dört gün zarfında ne olup ne bittiğini hiç haber alamamıştır. Ordusunun sağ kanadı nerede? Bunu ancak biliyordu. Ama bu feci mücadelenin hiçbir safhasını öğrenememiş, hiçbir anında emir vererek müdahale edememiştir. Harp cephesi 50 km’yi buluyordu. Bu harp hattı ile bağlanmak için Abdullah Paşa’nın elinde ne telgraf, ne telsiz, ne muharebe telefonu, ne otomobil, ne uçak, ne bir şey vardı. Hattâ yaverlerini dörtnala koşturacak bir şoseye bile malik değildi.

Başkumandana haber getirmek için ateş hattına gönderilen birkaç süvari ya bir şey görmemiş ya da dönmemişlerdi. Abdullah Paşa, sol kanadının çekildiğini, sağ kanatta Mahmut Muhtar Paşa’nın olağanüstü bir cesaretle dayandığını ise ancak sezgi suretiyle biliyordu. Nihayet 31 Ekim sabahı atına binerek birkaç km ilerledi. Ama ilk kaçaklara rast gelip, sol kanadın bozulduğunu kesin olarak anlayınca, dayanmakta olan merkez ve sağ kanatlara da çekilme emri verdi. Hâlbuki merkezde Şevket Turgut Paşa dayanıyordu ve taarruza geçmek üzere idi. Sağ kanadı da yerindeydi. Abdullah Paşa neden sonra verdiği emrin yanlışlığını anlayarak onun aksine emir gönderdi ama iş işten geçmişti. İkinci Kolordu dört günden beri harp içinde idi. 24 saattir hiçbir şey yememişti. Hemen yüz geri etti ve askerler, arkadaşlarının cesetleriyle örtülmüş çamurlu tarlalar boyunca çekilmeye başladılar. Bir daha da bir savunma hattı kuramadılar. 31 Ekim akşamı Osmanlı ordusu adeta bir sel gibi geriye akıyordu. Ordu namına ovada, çeşitli yollardan, yolsuz bölgelerden Çatalca’ya doğru akıp giden kaçak dalgalarından başka bir şey kalmamıştı.

Topçular toplarını, cephane sandıklarını bırakıyorlardı. Mekkâreciler hayvanlarını terk ediyor yahut biraz et yemek için kendi hayvanlarını öldürüyorlardı. Piyadeler tüfeklerini atıyorlardı. Ama Bulgar ordusu da bitkindi. İlk müsademede süvarilerini kaybetmişler, son savaşta da en son ihtiyatlarını ateşe sokmuşlardı. Ellerinde bir tabur bile taze asker yoktu. Bunun için Türk ordusunun kalıntıları hiçbir saldırıya uğramadan o ovalarda başıboş dolaşmış, gerilemişlerdi. Yalnız bir gece içinde yüz bin kişinin felaketi, bozgunluğu üstüne en meşum, en korkunç bir hayal kanatlarını germişti: Açlık…

Daha garibi, bozgun haberini İstanbul, Londra’dan, Paris’ten daha sonra alabildi. İstanbul’da bu harbe ait resmi tebliğ ancak 4 Kasım sabahı, yani dört gün sonra yayımlandı.”[3]

Çekilen Osmanlı ordusunu, geriden ikinci bir dalga takip etmektedir: Göçmenler…

Sırp, Karadağ, Bulgar ve Yunan askerlerinin işgal ettiği yerlerde katliamlar başlamıştır. Öldürülen, asılan, parçalanan Müslümanlardan geri kalanlar çoluk çocuk, geriye, İstanbul’a doğru akmaktadır.

Prof. Dr. Sina Akşin de bu ağır yenilginin nedenlerini sorgularken, Osmanlı’nın silah ve teçhizat bakımından karşısındakilerden çok da geri olmadığının altını çiziyor ve acı gerçeğe işaret ediyor:

“…Öyle anlaşılıyor ki, iletişim ve ikmal bakımından, sevk ve idare (komutanlık) bakımından, savaş azmi bakımından onlar üstündü. Yenilginin baş sorumlusu Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ydı.

Tabii genel, siyasi sorumluluk Nazım’ı o mevkiye getiren Ahmet Muhtar ve Kamil paşalarındır. Şu bakımdan da sorumludurlar ki, böyle bir ölüm kalım mücadelesinde bile İttihat ve Terakki’ye karşı kavgadan vazgeçilmemiş, bir ulusal birlik havası yaratılamamıştır.[4]

29 Ekim’de Ahmet Muhtar Paşa istifa ettirildi, Kamil Paşa sadrazam oldu. Osmanlı Devleti büyük devletlerden mütareke konusunda istediği yardımı alamayınca, doğrudan Bulgar Kralı’na başvurdu.

Çatalca hattına yüklenen Bulgarlar, kesin sonuç alamayacaklarını anlayınca mütarekeye razı oldu.

16 Aralık’ta toplanan Londra Konferansı’nda Balkan devletleri Tekirdağ’ın doğusundan geçen bir hattı takiben bu hattın doğusu ve Gelibolu yarımadası dışında bütün Rumeli’nin ve Ege adalarının kendilerine verilmesini istediler. Taleplere Edirne vilayeti ve Girit adası da dâhildi. Edirne ve Girit konusundaki anlaşmazlık nedeniyle görüşmeler 6 Ocak 1913’te yarıda kaldı. Büyük devletlerin Londra büyükelçileri hemen bir araya geldi.

17 Ocak’ta İstanbul hükümetine ortak bir nota vererek Edirne’den ve adalardan vazgeçilmesini istediler. Bu arada büyük devletler Ege adalarını da Yunanlara bırakmıştı.

Mebusan Meclisi dağıtılmış olduğundan, kararın sorumluluğunu paylaşmak üzere geleneksel yöntemle devletin ileri gelenlerinden oluşturulacak bir Şura-yı Saltanat’a danışma kararı alındı. 22 Ocak’ta sarayda toplanan bu şurada, Kamil Paşa Edirne ve İstanbul’un kuşatılmış olduğunu, savaş ya da barışa karar vermek gerektiğini söyledi. Ezici bir çoğunluk “barış” dedi. Bu karar net olarak Edirne’nin gözden çıkarılması demekti.

Babıâli Baskını

Ortalık böylesine karışıkken, hemen ertesi gün İttihat ve Terakki, Babıâli baskını adı verilen darbeyle iktidarı ele geçirdi…

23 Ocak 1913 günü İttihatçılar Edirne için sloganlar atarak Babıâli ’ye yürüdü. Şevket Süreyya Aydemir bu sahneyi, “…Aslında 30-40 kişilik bir İttihatçı grubunun, başlarında beyaz bir ata bindirilen Enver Bey olduğu halde başardıkları bu baskın, yakın tarihimizin heyecan verici bir olayı olarak daima hatırlanacaktır”[5] cümlesiyle anlatır.

Babıâli baskınının ilk anlarında bazı mukavemetler oldu. Sadaret Yaveri Yarbay Nafiz Bey odasından fırlayınca vuruldu, sonra Harbiye Nazırı’nın yaveri Tevfik Bey aynı akıbete uğradı. Bakanlar Kurulu toplantısından dışarı fırlayan Harbiye Nazırı Nazım Paşa, “Siz beni aldattınız” diye çıkışırken, İttihatçı silahşor Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla yere serildi. Söylentiye göre İttihat ve Terakki Nazım Paşa’nın desteğini kendisini sadrazam yapma vaadiyle elde etmişti.

Enver Bey, yanına birkaç silahşor alarak doğrudan Bakanlar Kurulu toplantısının yapıldığı salona daldı. Diğer nazırlar (bakanlar) sağa sola kaçıştığından, masasında tek başına oturmakta olan ihtiyar Sadrazam Kamil Paşa’nın önünde ve odanın tam ortasında esas duruşta selam verdi, “Millet sizi istemiyor, istifanızı yazınız”[6] dedi.

Sadrazam Kamil Paşa direnmedi, istifasını yazdı. Enver Bey, yazıyı alıp derhal padişaha götürerek, sadarete Mahmut Şevket Paşa’nın atanmasını sağladı.

Babıâli baskını, Avrupa’da çok olumsuz karşılandı. Balkan devletleri 28 Ocak’ta Londra Konferansı’na son verildiğini duyurdu. 30 Ocak’ta ise Bulgarlar, 3 gün sonra süresi bitecek mütarekeye son verildiğini açıkladı:

“Mahmut Şevket Paşa hükümeti, 30 Ocak’ta büyük devletlerin notasına cevap verdi. Edirne’nin Osmanlı’nın ikinci başkenti ve bir Müslüman kenti olduğu hatırlatılıyor, kentin Meriç’in sağ kıyısındaki topraklarının verilebileceği, adaların kaderinin de, Anadolu’nun savunma ihtiyaçları gözetilerek Batılı devletlerin kararına bırakılabileceği belirtiliyordu. Ama Osmanlı hükümetinin Batılıları şaşkınlığa uğratacak talepleri de vardı. Osmanlı hükümeti, gümrük bağımsızlığı, ticarette eşitlik, Osmanlı’da oturan yabancıların vergiyle yükümlü tutulmaları, ilk etapta gümrük vergilerinin yüzde 4 artırılması, yabancı postanelerin ve genel olarak kapitülasyonların kaldırılması isteniyordu. İşte bunun için Avrupa İttihat ve Terakki’ye illet oluyordu. Türklerin Rumeli’den büyük ölçüde kovulması, Edirne’nin Osmanlı’dan alınması söz konusuyken, onlar kalkıp bir de iktisadi bağımsızlık istiyorlardı.”[7]

Bulgarlar savaşı yeniden başlattı. Yeni hükümet durumdan umutsuzdu, para da yoktu. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, genç subayların ısrarı üzerine Bolayır’da bir harekât yapmaya karar verdi. Gelibolu yarımadasında bulunan Mürettep Kolordu taarruza geçerken, 10. Kolordu da Şarköy’e, Bulgarların gerisine denizden çıkarma yapacaktı. Böylece Bulgarlar iki ateş arasında kalacaklardı. Mürettep Kolordu, kararlaştırıldığı gibi 8 Şubat’ta taarruza geçtiği halde, 10. kolordu’nun çıkarması gecikti, ancak akşam vakti gerçekleşebildi. Böylece Bulgarlar önce birinci sonra da ikinci hareketi durdurabildi.

Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanı Ali Fethi Bey idi, kurmay heyetinde arkadaşı Mustafa Kemal Bey de harekât şube müdürü olarak bulunuyordu. 10. Kolordu’nun kurmay başkanı ise Enver Bey’di. Başarısızlık karşısında iki kolordunun birbirini eleştirmesi, kurmay heyetlerindeki Enver Bey’le Ali Fethi Bey ve Mustafa Kemal Bey arasında karşılıklı suçlamaya dönüştü.

Dr. Rıza Nur’un doğruluğu çok tartışılan anılarını esas alan Kadir Mısıroğlu’nun, sırf Mustafa Kemal’i eleştirebilmek adına bu harekâta ilişkin yazdıklarını ve işin doğrularını birkaç paragraf sonra aktaracağız…

26 Mart’ta Edirne kahramanca bir direnişin ardından çaresiz Bulgarlara teslim oldu. 1 Nisan’da Edirne’yi Osmanlı’nın sınırı dışında bırakan Midye-Enez hattı yeni sınır olarak kabul edildi, 30 Mayıs’ta da buna uygun olarak Londra Barış Anlaşması imzalandı.

Karşı darbe girişimi

Edirne’nin kesin olarak elden çıkacağının anlaşıldığı günlerde, bu kez de muhalefettekilerin aklına “darbe” fikri düşmüştü.

İttihat ve Terakki, Edirne’yi kurtaramamıştı ama kendi iktidarını korumakta muktedirdi. Muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fedailerinin ilk darbe teşebbüsü kolayca engellendi.

Aslında 11 Haziran’daki ikinci darbe teşebbüsü de iyi planlanmamıştı ama Harbiye Nezareti’nden Babıâli’ye gitmekte iken otomobilinin yolu kesilen Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşları tarafından öldürüldü. Darbenin diğer gerekli adımları atılamadığından Mahmut Şevket Paşa öldürüldüğüyle kaldı…

İttihat ve Terakki’nin bu cinayete tepkisi çok sert oldu. Mahmut Şevket Paşa’yı katleden Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşlarının, Beyoğlu’nda bir İngiliz kadının evinde kaldıkları anlaşıldı. İngiliz Elçiliği arama izni vermemesine rağmen Kazım ve arkadaşları iki saat süren çatışmanın ardından yakalandı ve idam edildi. İdam edilenler arasında hem damat hem de Fransız uyruklu olan (Tunuslu) Salih Paşa da vardı. Çok sert tedbirler alındı -sağcı bir parti olarak nitelendirebileceğimiz- muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fiilen tasfiye edildi. İttihat ve Terakki artık saray da dinlemiyordu, kapitülasyon hukuku da…

Bu tavırların Avrupa devletlerince nasıl olumsuz ve düşmanca karşılandığını tahmin edebilirsiniz. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden 19 gün sonra, 30 Haziran tarihinde, şans bu kez Osmanlı’ya güldü. Çünkü Balkan devletleri Osmanlı’dan aldıkları ganimeti paylaşamamışlardı. Bulgaristan kendi müttefiklerine saldırdı ama yenilgiye uğradı.

1.Balkan Savaşı denen bu mücadele sırasında Bulgarlar Doğu Trakya’yı boşaltmışlardı. Bulgarların çaresiz durumundan güç alan Osmanlı ordusu da Londra Antlaşması’nda sözü edilen ve hakkı olan Enez-Midye hattına ilerledi. Babıâli, Edirne üzerine yürümeye karar verdi. Hızla harekete geçen Çatalca Ordusu ve Bolayır Kolordusu, Doğu Trakya’ya daldı. İstanbul’dan gelen kuvvetin başında Yarbay Enver Bey vardı, Bolayır kolordusunun kurmay başkanı da Binbaşı Mustafa Kemal Bey’di. 20 Temmuz 1913’te Türk kuvvetleri direniş göstermeyerek çekilen Bulgar kuvvetlerini sürerek Edirne’ye girdi. İlk giren kıtalar Bolayır kolordusunun öncüleri (Kuşçubaşı Eşref Bey komutasındaki gönüllüler) olarak görünmekle birlikte, İttihat ve Terakki Edirne’nin kurtarılışının şerefini Enver Bey’e mal etti. Yapılan anlaşmalarla Balkanlarda barış yeniden sağlandı. Türk sınırları, bugün Yunanistan’la sınırımız olan Meriç nehrinin 15-20 kilometre batısından geçiyordu. Meriç’in batısındaki bu topraklar 1. Dünya Savaşı öncesi, Almanların baskısıyla Bulgaristan’a terk edildi.

18 Aralık 1913’te Enver Bey albaylığa yükseltildi, iki hafta sonra da 1 Ocak 1914’te tuğgeneralliğe terfi ettirilerek paşa yapıldı. 1909’da Osmanlı Padişahı Sultan Reşat’ın 12 yaşındaki yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanmış olan Enver Bey’in nikâhı 1911’de kıyılmıştı. Enver Bey, Edirne’yi aldıktan sonra evlilikte ısrar etti, Naciye Hanım buluğa erince, 1914’te evlendiler. İttihat ve Terakki içerisindeki gücünü her geçen gün artıran Enver Paşa, 1915 yılı içerisinde iki kez daha rütbesi yükseltilerek tümgeneral ve ardından korgeneral olacaktır.

1913’te Mustafa Kemal Bey ise binbaşıydı. Bu rütbesi Sofya’da ataşemiliter görevini yürütürken yarbaylığa yükseltilecektir.

Polemiğin sonu yok

Edirne’nin kurtarılması için planlanan ve yukarıdaki satırlarda kısaca değindiğimiz kurtarma harekâtı da, malum kişilerin kalemleriyle polemik konusu haline getirilmiştir.

Mustafa Kemal hakkındaki dayanaksız iftiraları müthiş bir titizlikle derleyip, iddiaları belgelerini de ortaya koyarak tek tek çürüten Turgut Özakman’ın “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” kitabında verdiği sıraya uyarak, iddiaları ve gerçekleri bir kez daha dikkatinize sunalım:[8]

Dr. Rıza Nur, “Balkan Harbinde son devrede Bulgar ordusu Tekirdağı’nda ve daha yukarılarda bulunuyordu” diye yazıyor. Doğrusu, Tekirdağ’ın yukarıları değil, Çatalca savunma hattının karşısı olacaktır. Aynı şekilde, “Tarafımızdan Gelibolu yarımadasına bir ordu gönderilmişti. Bunun erkân-ı harbi (kurmayı) Ali Fethi (Okyar) ile M. Kemal’di” cümlesini de, ordu değil kolordu diye düzeltmek gerekiyor. Üstelik Binbaşı Ali Fethi Bey Kolordu Kurmay Başkanıdır. Binbaşı Mustafa Kemal Bey ise Harekât Şubesi Müdürü.

…Enver’in tertibi üzere aynı zamanda bunlar da Bulgarlara hücum edecekler, Bulgar tümenlerini mahvedeceklerdi. Tertip yapıldı. Fakat Enver’in hücumunu beklemeden M. Kemal Bulgarlara hücum etti ve perişan olup kaçtı.

Doğrusu şöyledir: Plan Enver Bey tarafından değil, Başkomutan vekilince hazırlanmıştır.

Özetlersek:

“Hurşit Paşa komutasındaki 10. Kolordu (Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey) 8 Şubat günü Şarköy’e çıkarma yapacak ve Gelibolu’daki Mürettep Kolordu ile birlikte Bolayır karşısında bulunan Bulgar tümenine taarruz edilecek. Amaç Bulgar ordusunun geri çekilmesini sağlamak ve Edirne’yi kurtarmak. Mürettep Kolordu, kararlaştırılan günde (8 Şubat 1913) iki tümeniyle (Nizamiye Tümeni ve 27. Şam Tümeni) taarruza geçer. Fakat 10. Kolordu, çıkarma gemilerinin 4-5 saat gecikmesi yüzünden, kararlaştırılan zamanda Şarköy’e çıkarma yapamaz. Patlayan fırtına da çıkarmayı zorlaştırır. Ertesi sabaha kadar ancak bir tümenin çıkarılması tamamlanabilir. Bu arada Mürettep Kolordu, Bulgarların Marmara kıyısındaki kanadını geri atar ama sisli bir havada Bulgar mevzilerine giren 27. Şam Tümeninin Arap askerleri savaşı bırakıp çapulculuğa kalkar, Bulgar ihtiyatlarının karşı taarruzu ile dağılıp kaçmaya başlarlar. Bu düzensiz çekilme Şam Tümeninin diğer birliklerine de yayılır. 10. Kolordu da zamanında yetişip taarruza geçemeyince, Nizamiye Tümeni de geri alınır. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, 10. Kolordu’nun karaya çıkan tümeninin de geri çekilmesini emreder. Harekattan bir sonuç alınamaz.[9]

Olay budur. Bir kolorduyu, kolordu komutanı ve hattâ kurmay başkanı dururken, harekât şubesi müdürünün hücum ettirdiğini ileri sürmek tümüyle mantık dışı.

Yanlış yorumlar aynı hızla devam ediyor:

“…M. Kemal’in bu hıyaneti yapmasının sebebi, Enver’in şeref kazanmaması, bu şerefi kendisinin almasıdır. Ne fecidir. Bizde böyle hıyanetler cezasız kalır.”[10]

İyi ki “bizde hıyanetler cezasız kalıyor”, yoksa ilk faturayı bizzat Rıza Nur’un ödemesi kaçınılmaz olabilirdi. Çünkü Balkan Savaşı sırasında Rıza Nur yurt dışındadır. Savaştan 5 yıl sonra 1918’de Türkiye’ye döner. Savaşa ilişkin bölük pörçük öğrendiklerini de olaylardan 14 yıl sonra 1927’de yazarken iyice karıştırıp çarpıtır. Milli Mücadele ile ilgili yazdıkları da aynı çerçevededir.

Rıza Nur’un yazdıkları Mustafa Kemal’in aleyhinde ya! Kadir Mısıroğlu da bu muhteşem(!) fırsatı kaçırmaz, bu sözde bilgiden kıyasıya yararlanıp yanlışları derinleştirerek “Hilafet” adlı kitabında şöyle yazar:

“…Mustafa Kemal, Balkan Harbi gibi erken bir devrede, Şarköy çıkarması sırasında uğradığı bozgun ve sebep olduğu büyük kayıp (22.000 kişi) yüzünden Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir.”[11]

Bir tek cümlede kaç yanlış birden var, acaba önce hangisini düzeltmeli! Bir kolordunun yenilgisi Harekât Şube Müdürü’ne yüklenir mi? O kolordunun komutanı, kurmay başkanı, ayrıca tümenlerin de komutanları yok mu?

Keşke hiç yaralı-şehit olmasaydı ama zayiat da Mısıroğlu’nun yazdığı gibi 22 bin kişi değildir. 15 subay ve 867 er şehit olmuş, 41 subay ile 1801 er yaralanmıştır. Aynı savaşta kayıp er sayısı da 55 olmak üzere, toplam zayiat 2.679 kişidir.

Mürettep Kolordu ile 10. kolordu yetkilileri arasında gerçekten de tartışma çıkmış, olay Başkomutan Vekiline ve hattâ Sadrazama kadar yansımış, Enver ile M. Kemal’in arasındaki soğukluk daha da artmıştır ama M. Kemal Sofya’ya sürgün edilmez, tersine 1. Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanlığına getirilir. 22 Temmuz 1913’ten itibaren, 1. Mürettep Kolordu Komutanlığına vekâlet de edecektir. Mustafa Kemal Bey’in Sofya’da ataşemiliterliğe atanması, söz konusu olaydan 6 ay sonra, 27 Ekim 1913’tedir.

Enver Bey de, bu olaydan ancak 9 ay sonra, Ocak 1914’te paşa ve Harbiye nazırı olacaktır. Başkomutan vekilliği ise savaşa girdikten sonradır. Kısacası, “Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir” cümlesinde tutarlı hiçbir nokta yoktur. Mısıroğlu bu iddialarını Lozan adlı kitabında da genişleterek tekrarlıyor. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Ali Fethi Bey’in başarısızlığın sebeplerini detaylarıyla açıklayan broşürünü de -hangi derin askeri bilgisiyle olduğu bilinmez- “gösterdiği sebepler askeri ve mantıki bakımdan tatminkâr (doyurucu) değildir” diye reddediyor ve şu cümleyi ekliyor:

Dr. Rıza Nur, Bolayır Kolordusu’nun bozgununun, Mustafa Kemal ve Fethi beylerin, Edirne’nin geri alınması şerefini Enver Paşa’ya kaptırmamak gayesinden doğmuş dehşetli bir bozgun olduğunu kaydetmektedir.[12]

Edirne için bir yarış vardır ama Rıza Nur’un sözünü ettiği tarihte değil… Bu yarış bir bozgunla ilgili değil, Edirne’nin kurtulduğu güne ilişkindir. Bolayır olayından tam 5,5 ay sonra 22 Temmuz 1913’tedir. Turgut Özakman, bu yarışın ayrıntısını yazan 2. Mürettep Kolordu Komutanlığı Emir Subayı İ. Hakkı Okday’ın anılarını şöyle aktarıyor:

“…Edirne’yi Bulgarlardan geri almak gayesiyle harekete geçtik. Kolordu bu ileri harekâtında ciddi bir Bulgar mukavemeti ile karşılaşmadı. Kaçan Bulgarları kovalamaktaydık. Ara sıra ufak tefek artçı çatışmaları oluyordu ama önemli bir savaş da vermiyorduk. Kahraman Edirne’yi Bulgar pençesinden kurtarmak, bu gazi şehri yeniden fethetmek şeref ve neşesi içinde uçuyorduk. Kolordu Edirne’ye 10 km. yaklaşmıştı ki, arkamızdan tozu dumana katarak yaklaşan bir otomobil içinde bulunan Hürriyet Kahramanı Enver Bey, yanımızdan hışımla geçti ve Edirne istikametinde uzaklaştı. Bu suretle ‘Edirne Fatihi’ unvanını kazanmış oldu. Hâlbuki Edirne’ye yaklaşıncaya kadar Bulgar kuvvetlerini kovalayan, dümdar (artçı) savaşlarını veren bizim kolordu idi. Enver Bey o sırada başka bir kolordunun (Doğrusu: Sol kanat ordusu) Kurmay Başkanı bulunuyordu. Fakat fırsatı kaçırmak istememiş, Edirne’yi geri alma şerefini başkalarına mal etmeyi hazmedememiş, arkamızdan bir otomobile atlayıp, biz Edirne’ye 10 km. yaklaşmış olduğumuz bir sırada, bizim kolorduyu geride bırakarak, Edirne’ye giren ilk komutan sıfatıyla Edirne’nin fuzuli fatihi olmak hevesine kapılmıştı.”[13]

Kısacası Rıza Nur bir balon uçurmuş, Kadir Mısıroğlu da havada kapıp, biraz daha şişirmiş. Çünkü amaç Mustafa Kemal’in asker yanını da örselemek ama bu da yetmez ki! Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünü de iyice küçültmek gerek. Turgut Özakman’ın yakaladığı detaya ve asıl komediye hazır olun! İ. Hakkı Okday’ın yukarıda alıntı yaptığımız anılarını yayımlayan kişi de, kendi kitabında bu bilginin tam aksini yazmaktan çekinmeyen Kadir Mısıroğlu’dur. Önsözünde “Gördüklerini bir objektif sadakatiyle tespit ve ifade etmiştir” diye övdüğü yazarın kitabını okumadığı anlaşılıyor. Eğer kitabı okuduysa ve bu konuyu ele alırken gerçeğin tam tersine cümleler yazıyorsa, nedenini siz tahmin edebilirsiniz…

Balkan savaşlarından çıkan dersler

Rumeli’nin elimizden çıkması İstanbul’da ve Anadolu’da büyük üzüntü yarattı. O günler bir yandan çöküntünün yarattığı şok, bir yandan da ümit ve uyanışın birbirine karıştığı günlerdi. Turancılığın, tarih ve coğrafya kavramı olarak mektep ve üniversite gençliği arasında heyecan yarattığı bir dönemdir.

“İttihat ve Terakki, komitacı sert ve tedhişçi bir partizanlığın yanı sıra yeni gelişen Türk milliyetçiliğini de tutarak gençler ve aydınlar üzerinde nüfuz ve itibarını genişletmişti. Bu duygu ve fikir akımında, Ziya Gökalp gibi çok cepheli bir fikir ve siyaset adamının İttihat ve Terakki saflarında ve parti merkez komitesinde yer almış bulunması, İttihat ve Terakki’nin doğru ve yanlış diğer teşebbüslerinin de gençler ve aydınlarca hoş görülmesi veya kabul edilmesi gibi bir şans oluşturdu.

Bu gibi gelişmelerin yardımıyla, Balkan Harbi sonu ve Birinci Dünya Harbi arasındaki 13 aylık zamanı, Rumeli’nin kaybına ve pek çok maddi zorluklara rağmen İttihat ve Terakki’nin, siyaseten yeniden yerleşme devri saymak pek hatalı olmaz. Aynı devir Enver paşa’nın ikbalinin de hiç şüphe yok ki en parlak devridir.”[14]

Enver Paşa’nın, ordunun gençleştirilmesi, düzenlenmesi yolunda ve hayatının belki de tek ve münakaşa götürmez başarılı çalışması, 1. Dünya Savaşı’nın gün be gün yaklaştığı dönemde, Türk ordusu için büyük önem taşımıştır.

Mustafa Kemal’e gelince… Sofya’da ataşemiliter olarak görevine devam etmektedir. Mevcut gidişattan mutsuzdur. Çünkü Balkan Savaşı ve sonuçlarının etkisi altındadır. Balkan Savaşı, onun daha Selanik’teyken savunduğu, fakat İttihat ve Terakki’nin ve bilhassa Enver Bey’in hoş görmedikleri öngörüşlerini doğrulamıştır.

Onun daha 1908’de İttihat ve Terakki kongresinde ortaya atıp, her yerde ve her zeminde cesurca savunduğu (ordunun ve subayların siyasetten ayrılması) görüşü eğer kabul edilseydi, Balkan Savaşı’nda belki zafer kazanılamazdı ama yenilgi bu denli çirkin ve geniş olmazdı.

Mustafa Kemal’in henüz yüzbaşı iken Selanik’te şiddetle savunduğu (ordunun bir yakın harbe hazırlanması) görüşü de layıkıyla itibar görmemişti. Hele harp içinde stratejik başıboşluk… Bunu kesinlikle affetmiyordu.

“…O daha kurmay yüzbaşı iken, kendisince muhakkak olan bir Balkan harbi için, şimdi bir “büzülme stratejisi” diyebileceğimiz planlar tasarlamıştı. Gerçi resmi yetkisi dışında ve tamamen şahsi olmakla beraber, yakınlarına, arkadaşlarına bunu hararetle anlatmaya çalışmıştı. Batı Rumeli’de ordu hem kuzeyden, hem güneyden merkez çekirdeği üzerine, Vardar-Selanik-Manastır hattı üzerine çekilecek, toplanacaktı. Bu büzülme, kumanda birliğini, kuvvetlerin merkezileştirilmesini ve sonra en lüzumlu ve tehlikeli düşman kolları üzerine belki de ayrı ayrı saldırmayı sağlayacak, hele inisiyatifi tamamen elde bulunduracaktı. Özetle ilk adımda toprak terkine dayanan, cüretkar fakat hareketli bir plan..Doğu Trakya’da ise, önce yine Kırklareli-Edirne hattında kuvvetlerin toplanmasına ve sonra Bulgaristan üstüne toplu bir taarruza dayanan aktif bir plan.[15]

Bu öngörülerine kıymet verilmemesini içine sindiremiyordu. Yaşanan bozgun, ona göre yüz karası idi. Tarihte hiçbir ordu bu kadar kısa zamanda bu kadar kötü dağılmamıştı.

Siyasetin ordu içinde subaylar arasına saldığı parçalanmanın yıkıcı etkisini o çok önceden sezmiş, ordunun siyasetten ayrılmasını kendini feda edercesine savunmuş, bu fikri kabul görmeyince de İttihat ve Terakki’den ayrılmıştı.

Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’in görüşleri doğru çıkmış, siyaset ordunun kumanda kadrosunu parçalamış, moral yoksunu birlikleri başıboş yığınlar haline getirmişti. Zaten ve fiilen elden çıkmış olmakla beraber Bulgaristan Doğu Rumeli’sinin, Bosna-Hersek’in, Girit’in kaybı, Trablusgarp-Bingazi’nin İtalyanlara geçişi, şimdi de Doğu Trakya haricindeki bütün Avrupa topraklarının kaybı. Çok hazin bir tablodur…

Yeni ordu için önemli adım

Osmanlı Devleti, ordunun ıslahı ve yenileştirilmesi için birçok defalar girişimlerde bulunmuştu. Bunun son örneklerinden biri de, büyük hezimetin yaşandığı Balkan Savaşı’nın sonunda ortaya kondu. Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığıyla beraber geniş bir ıslah planı ele alındı. Çünkü özellikle yüksek komuta kadrosu hastaydı. Mahmut Şevket Paşa öldürülünce, teşebbüsü Ahmet İzzet Paşa ele aldı. Yüksek kadrodan 300 kadar subayın tasfiyesi söz konusuydu. Enver Paşa Harbiye Nazırı olunca bu liste değişti, anlaşıldığına göre 1200-1500 arasında yüksek ve orta rütbeli subay ordudan çıkarıldı. Islahat hareketlerinin asıl önemli olanı ise Liman von Sanders’in başında bulunduğu bir Alman ıslahat heyetinin Türkiye’ye gelmesiydi.

“…Enver Paşa’nın bütün askeri, siyasi hayatında, Türkiye’ye yapmış olduğu tartışma kabul etmez hizmet, ordunun gençleştirilmesi ile orduda gerçek bir disiplinin yerleştirilmesi olsa gerektir. 1912-1913 Balkan Harbi’nde başsız bir kalabalık halinde dağılan Osmanlı ordusundan, 1914-1918 harbinde -bu harbe girişimiz meseleleriyle harbin gayeleri ve neticeleri konuları dışında- bütün yokluklara rağmen gösterdiği intizam ve disiplin, bu ıslahat ve gençleştirme hareketinin eseri olsa gerekir.

…Bu ordu artık bir yıl önce ve Balkan Harbi’ndeki ordu değildir.[16]

Büyük hezimetin sonuçları

Osmanlı Devleti’nin, Balkan Savaşı’nın bitişi (29 Eylül 1913) ile 1. Dünya Savaşı’na girişi (29 Ekim 1914) arasındaki nefes alma devresi ancak 13 ay sürmüştür. Balkan Savaşları’nın genel sonuçları şöyle özetlenebilir:

-Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyeti sona erdi, Ege Adaları ve Makedonya elden çıktı.

-Birinci Meşrutiyetten beri geçerli olan Osmanlıcılık görüşü önemini yitirdiğinden Türkçülük politikası etkili olmaya başlamıştır.

-Bugünkü Türk-Bulgar sınırı büyük ölçüde tespit edildi.

-Yüz binlerce Türk, asırlardır yaşadıkları toprakları terk ederek Doğu Trakya ve Anadolu’ya göç etti. Yerlerinde kalanlar ise büyük baskı ve zulüm gördü.

-İttihat ve Terakki, orduda ıslahat gerektiğini anladı. Orduyu ıslah için Almanya’dan subaylar getirildi.

Balkan Savaşı’nın bitmesi, Osmanlılar açısından sorunları çözmedi, aksine problemler arttı. Çünkü ortada her an çöküşü muhtemel bir imparatorluk vardı. Olası ganimet büyük olduğundan, Osmanlı’nın kendi müttefikleri de dâhil tüm devletler, payına düşecek toprak ve ekonomik hakların hayalini kurmaya başlamıştı. Dünyanın ve Türkiye’nin kaderi üzerindeki bulutlar her geçen gün daha da koyulaştı… Dünya adım adım savaşa sürükleniyordu… Bu savaş, sonuçları itibarıyla Osmanlı’nın da sonu olacaktı…

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

KAYNAKLAR

  • Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, İş Bankası Yayınları, 10. Baskı, 2007
  • Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1-2-3, Remzi, 1999, 18. Basım
  • Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2014
  • Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi, 4. Basım, Ekim 2005; “Diriliş – Çanakkale 1915”, Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, Eylül 2009

[1] Bu makalenin derlenmesinde genel olarak yararlanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014

[2] Kısa Türkiye Tarihi, s.75

[3] Stefan Losannes, Matin Gazetesi Başyazarı, “Hastanın Başı Ucunda – Kırk Gün Muharebe” (Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.156) – Fransız gazetecinin kitabının çevirisi Siracettin (Hasırcıoğlu) Bey’e ait, baskı ise 1331’de (miladi 1914) İstanbul’daki İfham Matbaası’nda yapılmış. İsmail Eren’in Balkan Savaşları’na dair bibliyografya içerisinde saydığı kitapta önemli bilgiler yer alıyor.

[4] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.76

[5] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.159

[6] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tk Adam’, Cilt 1, s.160

[7] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.78

[8] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91-94

[9] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91

[10] Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”, 2.C, s.407 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[11] Kadir Mısıroğlu, “Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet”, s.142 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[12] Kadir Mısıroğlu, “Lozan, Zafer mi Hezimet mi”, 1. Cilt, s.151 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[13] İsmail Hakkı Okday, “Yanya’dan Ankara’ya”, s.190 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[14] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.169

[15] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.170

[16] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.176