TARİH : TÜRK TARİHİ VE KÜLTÜRÜ İLE İLGİLİ 12 ADET DOKUMAN


TÜRK TARİHİ VE KÜLTÜRÜ İLE İLGİLİ 12 ADET DOKUMAN

  1. Afet İnan – Türkiye halkının Antropolojik karakteri ve Türkiye tarihi.pdf
  2. Ahmet Refik – Anadoluda Türk Aşiretleri 966-1200.pdf
  3. Andre Malraux – Turan Yolu .pdf
  4. Anonim – 100 Ünlü Türk.pdf
  5. Bahaeddin Ögel. Türklerde Devlet Anlayışı.pdf
  6. Gülçin Çandarlıoğlu – İslam Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü.pdf
  7. Hikmet Tanyu – Türklerin Dini Tarihçesi.pdf
  8. Mehmet Ali Ayni – Türk Ahlakçıları .pdf
  9. Mehmet Eröz – Türk Kültürü Araştırmaları .pdf
  10. Nihat Keklik – Türkler ve Felsefe.pdf
  11. Safa Öcal – Devlet Kuran Kahramanlar.pdf
  12. Sefer Yavuzaslan – Türk Tarihinin Ana Hatları.pdf

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

TARİH /// DR. SALİH EROL : Bir Yenişehirlinin İşgal, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi Anıları


DR. SALİH EROL : Bir Yenişehirlinin İşgal, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi Anıları

Acı olsa da, gerçekçi olmakta fayda var.

Hele ki söz konusu tarihse eğer hamasetten, ideolojik ve psikolojik her türden çarpıtmadan kaçınıp gerçekçi olmakta milletin istikbâli adına çok daha büyük faydalar vardır. Burada konumuzla ilgisi dolayısıyla dile getirmem gereken birinci gerçek şudur:

Eskilerin deyimiyle “Harb-i Umumi” de (I. Dünya Savaşı 1914 – 1918) biz,harbiden acı ve ağır bir yenilgiyle ayrıldık.

Durum hiç de, bir ara ders kitaplarında klişeleşmiş gerçek dışı ifadeyle, “Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık” gibilerinden değildi.

Harbiden yenilerek, bugün onlarca ülkeye denk gelen bütün Orta Doğu Dünyası’ndaki beş yüz yıllık hâkimiyetimiz sona erdi Harb-i Umumi’de.

Bu geniş coğrafyayı kaybetmemiz yetmezmiş gibi, elimizde kalan son topraklar olan Anadolu işgale uğradı. Bu bakımdan son bir Milli Mücadele yapmak kaçınılmaz oldu. Çok ağır ve zor koşullarda 1919 – 1922 yılları arasında yürütülen bu mücadele sadece bir işgalci devletlerden bir Kurtuluş Savaşı olmakla kalmayıp; aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesine uzanan bir kuruluş mücadelesi oldu.

Hepimiz için artık tarih sayılan bu girişteki olaylara temas etmemin nedeni, bu tarihlerde aklı eren, zihni açık bir çocuğun hatıralarına geçiş yapmaktır.

Yazımızın asıl kahramanı olan bu çocuk Mehmet Emin Lapacı’dan (1913 – 2007) başkası değildir.

Lapacı Hafız ve oğlu Emin

M.Emin’in babası “Lapacı Hafız” lakaplı Hasan Tahsin Bey, rüşdiye mezunudur. Annesi Gülsüm Hanım ise, Yenişehir’in bir başka köklü ailesinin kızıdır. Bu ikilinin Emin’den başka İsmail, Mustafa ve İbrahim adlarında erkek çocukları ve Emine adında bir de kız çocukları olmuştur.

Mehmet Emin, Bursa Yenişehir’de Hicri 15 Zilkade 1331 Senesi Cuma günü saat dörtte doğmuştur.

Bu oldukça net tarihi nerden mi biliyoruz?

Rahmetli dedesi Lapacı Hacı Mustafa Efendi’nin okuduğu Kuran-ı Kerîm’in arkasına düştüğü nottan biliyoruz elbette.

Kağıdın çok az bulunabildiği o yıllarda okuma – yazma bilenler evlerindeki Kuran’ın bir boşluğunu çocuklarının tarihlerini yazarlardı. Yazarken de mutlaka Hicri Takvim kullanırlardı.

Yukarıda Lapacı M. Emin için verdiğimiz doğum tarihinin bugünkü Miladi Takvim’deki tam karşılığı: 16 Ekim 1913’tür.

M.Emin’in doğum tarihini özellikle belirtmemin nedeni, Milli Mücadele yıllarında kaç yaşlarında olduğunu ortaya koymak içindir.

O halde tarihler gösteriyor ki, Yenişehir Yunan işgaline uğradığında (Ekim 1920) M. Emin yedi yaşını bitirmiş bir çocuktur.

Cumhuriyet ilan edildiğinde ise (Ekim 1923) on yaşını bitirmiş koca bir çocuktur.

Bir tarihçi için bu yaşlardaki kişilerin tanıklığı geçerli sayılabilir.

Elimizde M. Emin Lapacı’nın çocukluk yıllarını anlatmış olduğu çok değerli video kaydı mevcuttur. Bu kaydı ben kendim almadım (Oysa ne kadar çok isterdim bunu). Biz bu değerli kaydı Yenişehirli Muhasebeci, Mali Müşavir Hüsnü Toka dostumuza borçluyuz. Yakinen görüştüğü baba- dede dostu M. Emin’le ev ziyareti formatında samimi bir röportaj gerçekleştirmiş ve sağ olsun, bu görüşmenin kaydını içeren CD’leri geçenlerde bana verdi.

İşte, benim bu yazımın esas malzemesi bu görüntülü, sözlü konuşmaya dayanmaktadır.

Birçok şey anlatıyor o yıllara dâir.

Geçenlerde 96. yılını kutladığımız Cumhuriyetle ilgili sarf ettiği bir söz, konuşması içinde beni en çok etkileyen sözdür.

Şöyle diyor:

İşgal altındaki Şehrimizde akşam karanlığı çöktükten sonra kadınların/kızların işgal askerlerinin tacizleri karşısında –İmdat! Allah rızası için yetişin – diye umutsuzca çığlıklar attıkları o zamanları yaşamayanlar Cumhuriyetin gerçek kıymetini hiçbir zaman anlamayacaklardır.

Bu ifade ne kadar sarsıcı değil mi?

Bu ülke öyle kolay kurtulmadı ve kurulmadı. Neden kurtulduğumuzu ve neyi kurduğumuzu tekrar tekrar düşünmek lâzım. M. Emin Amca’nın sözünü unutmadan.

M.Emin’i ve ailesini farklı kılan önemli bir özellik babasının (Lapacı Hafız) Kurtuluş Savaşı sırasında yedek subay olarak cephede bulunmasıdır. Binbaşı Salih Bey’in (Daha sonraki yıllarda Salih Omurtag Paşa olarak anılacak) komutasındaki 176. Tümen 74. Piyade alayında levâzım subayı olan baba ailesinden uzakta Afyon taraflarında işgalcilere karşı mücadele etmektedir.

Babasının yüzüne hasret çocuk M. Emin ve kendisi gibi Yenişehir’de bulunan annesi, dedesi ve diğer aile fertleri Yunan işgal hareketi Yenişehir’e yaklaşınca çareyi kaçmakta buluyorlar; Yenişehirli birçok aile gibi.

Yaşlı dede Hacı Mustafa Efendi, çoluk – çocuğu toplayıp can havliyle Doğu’ya doğru kaçıyor. Koynundan bırakmadığı Kuran hariç, hemen hemen bütün eşyasını, malını – mülkünü geride bırakarak terk ediyor Yenişehir’i.

Kaçan aile haliyle yoruluyor ve İncirli bayırı’nda soluklanmak ve Yenişehir’e hüzünle belki de son kez bakmak için kısa bir mola veriyor.

Arkalarından gelen gelene.

Gelenler içerisinde Lapacıların dostu bir başka aile, Köseoğlu ailesi de var ve bu aile daha hazırlıklı olarak iki manda arabasıyla geliyorlar. Kimsenin kimseyi düşünecek halde olmadığı bu olağanüstü kaçış anında Köseoğlu, büyük bir fedakârlık göstererek, Lapacıları alıyor yanlarına: “Nereye gideceksek beraber gideceğiz, ayrılmak yok” diyerek, kaderlerini birleştiren bu iki aile tâ Amasya Gümüşhacıköy’e kadar yol almışlar.

Planlı bir kaçışın, önceden belirlenmiş noktası değildir Gümüşhacıköy ama nasipte orada durmak varmış.

Düşünsenize, bozuk yollarda, zor koşullarda iki manda arabasıyla Bursa Yenişehir’den Amasya Gümüşhacıköy’e kadar gidebilmek ne kadar da meşakkatli bir yolculuktur. Altı yüz kilometre kadar bir mesafeyi kağnıyla almaları herkesi ve özellikle de yaşlı dedeyi yoruyor ve aile ilk dramı burada yaşıyor:

Yenişehir’in ileri gelen eşrafı Hacı Mustafa Efendi, kimseyi tanımadığı Gümüşhacıköy’de zavallı bir muhacir olarak vefat ediyor; oraya defnediliyor. Anlatımlarımızın kaynağı çocuk M. Emin’in tattığı ilk büyük acıdır bu. Hem dede, hem baba olan aile büyüklerini kaybediyorlar.

Öte yandan Yenişehir’in işgale uğraması Afyon taraflarında cephede vazifeli asker babayı derin endişelere sevk etmiştir. Babasından, kardeşlerinden ve ailesinden haber alamamak; akıbetlerini bilememek onun için çok zor bir durumdur.

Bu üzüntü ve merak içinde haber alamayan baba işgale uğramamış bütün şehirlere telgraf çektiriyor ve ismini – sanını belirttiği babasını soruyor. Nihayet Gümüşhacıköy’den gelen telgraf ona adeta dünyayı yeniden bağışlıyor. Ailesinin orada olduğunu haber alan baba onların geçimi için harçlık olarak yirmi sarı lira gönderiyor. “Sarı Lira” denilen bu paranın oraklı-çekiçli Rus altını olduğuna dikkatimizi çekiyor M. Emin.

Gümüşhacıköy’de zor günler geçiren Lapacı Ailesi, birkaç aylık ikametin ardından yeniden yollara düşüyor. Bu kez Afyon taraflarındaki ordu karargâhına gelip, subaylar için tahsis edilmiş; kamufle edilmiş çadırlarda birkaç hafta geçiriyorlar. Daha önce kaçtığı için işgali gözüyle görmemiş olan çocuk M. Emin ve ailesi, yer yer çatışmaların sürdüğü Batı Cephesi’nde savaşın gergin atmosferini yaşıyorlar. Yunan tayyarelerinin üzerlerinde alçak uçuşlar yaptığını hiç unutmamış M. Emin.

Her an için büyük çatışmaların yaşanabileceği cephe, aile için uygun bir yer değildir. M. Emin, annesi ve kardeşleri bu kez Akşehir’e gidiyorlar. Akşehir’de Lapacılar gibi altmış civarında subay ailesi daha vardır ve bunlar şehirdeki en büyük han olan Zincirlihan’a sıkış-tepiş yerleştiriliyorlar.

M.Emin, Hancı ile aralarında geçen ilginç bir diyalogu daha dün gibi hafızasında taşıyor.

Yaşlı Hancı, M. Emin’in annesine sorar: “Kızım, nerelisin sen?

Genç ve utangaç anne: “Yenişehirliyim” cevabını verince Hancı bu kez: “Kimlerdensin?” diye sorar.

Akşehirli bu hancı acaba Yenişehir’den kimleri biliyor ki, bu soruyu soruyor” diye düşünse de saygısından bu soruyu da cevaplandırır anne: “Ahmed Efendi’nin kızıyım” der; bu cevabın ona ayrıcalık kazandıracağını tabi ki düşünmeden.

Bu arada, Ahmed Efendi (Daha sonraları Özeç soyadını alacaktır), Yenişehir’de belediye reisliği de yapmış büyük bir adamdır aslında.

Ahmed Efendi’nin adını duyan Hancı yerinden doğrulur ve kahyasına: “Bu misafirlerimizi handa değil; evimizde ağırlayacağız; gerekli hazırlığı yapın” diye emir verir.

Annesinin o anda korktuğunu; genç bir kadın olarak tanımadığı hancının niyetinden kuşku duyduğunu belirtiyor M. Emin.

Nitekim: “Hayır Ağa, biz diğer aileler gibi handa kalmak istiyoruz” diyerek tedirginliği belli eden anneyi Hancı’nın babacan tavırla söylediği: “Kızım, ben senin baba dostunum; seni handa yatırırsam, sonra ne yüzlü babana bakarım; biz senin babanın ekmeğini çok yedik” der ve Lapacı ailesini özel misafiri olmaya ikna eder.

Burada dikkat çekici bir husus var: Akşehir, Şarkikaraağaç gibi yerlerden bazı aileler yılın belirli mevsimlerinde (özellikle kışın) Yenişehir’e gelip helvacılık mesleklerini icra ederlerdi. İşte, Akşehirli hancı da helvacılık sayesinde Yenişehir’de bulunmuş bir zattır ve Şarkikaraağaçlı Ali Efendi olarak tanınır.

Özel misafir statüsünde Akşehir’de kısa bir süre kalan Lapacı ailesi, yine de ev sahibi aileye yük olmak istemezler.

Sonuçta, savaşın – işgalin sebep olduğu zorunlu göçebelik yıllarında aile en fazla kalacağı yer olan Şarkikaraağaç’a yerleşir. Bu son sığınak şehir, Yenişehir’den gelen akrabaların da toplandığı bir merkez gibidir. Aile burada kimseye yük olmadan geçinmenin çarelerini arar ve bu arayışta çocuk da olsa, M. Emin de bir büyük gibi sorumluluk alır. Zira, savaş ortamlarının çocukları çabuk büyümek zorundadırlar.

Lapacı ailesi, Şarkikaraağaç’ta yaklaşık iki sene kalır. “Ne yaparak, geçinelim diye düşünürken, baktık ki, oralar sucuk yapmayı bilmiyorlar; biz de sucuk yapmaya başladık” diyor M. Emin. Haftada bir gün Isparta’ya pazara gidiyorlar.

Lapacı Emin, Veysel Uyanık ve Turgut Yüce

Olağanüstü hayat, sekiz – dokuz yaşlarındaki M. Emin’e o kadar çok yer ve insan gösteriyor ki. Oysa bu tür olaylar (savaş –işgal –göç) olmasaydı muhtemelen Yenişehir’in dışına bile çıkmayacaktı o erken yaşlarda. Büyük adam gibi Şarkikaraağaç’tan Isparta’ya omzunda sucuk sepetiyle yürüyor; satıyor ve karşılığında lazım olan eşyayı yüklenerek dönüyor.

Nihayet, gün gelir, işgali koyu karanlığın kurtuluşun aydınlığına doğru döner zaman ve 1922’nin sonbaharında Batı Anadolu mevsime inat adeta yeniden doğar. M. Emin, kurtuluşun mimarı olan Gazi Mustafa Kemal, Fevzi, Karabekir, İsmet Paşa gibi büyük komutanlarımızı görmemiştir ama onlar hakkında birinci ağızlardan aktarabileceği dikkat çekici bir sürü anekdota sahiptir.

En önemli tanık bizzat babasıdır. Batı Cephesi’nde görevli subaylar elbette ki büyük paşaları yakinen bilir ve görürler. Mesela, Büyük Taarruz’un hemen öncesinde cepheyi ziyaret eden Başkomutan Mustafa Kemal ve Fevzi Paşa’nın ciddi – asık suratlı- mesafeli halleri subayları tedirgin etmiştir. Ancak şaşırtıcı bir biçimde İsmet Paşa, güleçtir ve subayların sırtını sıvazlar; “en kötü şartlarda bile kırk gün içinde bu ülke kurtulacak” diyebilmektedir. Ancak bu nispeten rahat görünen paşanın dahi botları yırtıktır ve demir bir telle emaneten bağlıdır.

İşte, M. Emin, kitaplarda kolay kolay bulamayacağımız bu türden zengin, dikkat çekici hatıralara sahipti.

Biz, sadece bu kadarıyla şimdilik yetinip, asıl konumuza, Lapacı Ailesi’nin durumuna devam edelim.

Ağustos’un (1922) sonlarında ağır darbe alan Yunan Eylül başından itibaren hızla kaçar ve 6 Eylül’de Yenişehir kurtulur. Bizim aile de göç etmiş diğer aileler gibi eve dönmeye başlıyor. İşgalden çekilirken daha bir vahşileşen Yunan’ın yakıp yıkmalarının dumanı henüz bitmeden M. Emin ve ailesi Yenişehir’e varırlar. İki yıl önce terk ettikleri evleri diğer bütün yapılar gibi harap haldedir.

İşte, bütün bunları yaşadığım için milli bayramlarda kendimi tutamam; ağlarım” diyor dönemin tanığı M. Emin.

Kaçarken arabalarını ve silahlarını yarı yolda bırakarak hızla uzaklaşmış işgalciler. İçi mavzer silahlarıyla dolu arabalardan herkes nasibini alıyor. “Yenişehir’de mavzersiz ev kalmadı” diyen M. Emin, Cumhuriyetin ilanını kutlayan havai fişeklerin işgalcilerden kalma kurşunlar olduğunu gülümseyerek belirtiyor.

Kurtulan Yenişehir’de işbirlikçiler elbette ki, cezasız kalmayacaktı. Harabeye dönmüş şehirde dolaşırken gördüğü bir manzaradan, ne de olsa bir çocuk olarak, nasıl ürperdiğini de anlatıyor M. Emin. Çarşının ortasında bir ağacın yanında kurulan sehpada asılı birinin cesediyle yüz yüze geliyor.

Boynunda kocaman bir etikette suçu yazılan bu idamlığın adını sorunca bir büyüğün verdiği cevap çok anlamlı:

Evladım, bunun ismi lâzım değildir. Suçlu da olsa, çoluk – çocuğu var. Yarın – öbür gün hain oğlu diye damgalanmasın bu kişiler”.

Bu milletin ne kadar büyük olduğunu; kan davası ve linç kültürüne fersah fersah uzak durduğunu gösteren ibretlik bir cevaptır bunu. Çocuklar ileride büyüdüklerinde akranlarını bu olaylar üzerinden suçlamasın diye titizlik gösteren itidal sahibi büyükler vardı o zamanlar.

Acaba, günümüzde bu yüce özelliklerden çok mu uzaklaştık diye düşünmeden edemiyorum.

M.Emin, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Cumhuriyet sonrası Yenişehir’i ve hayatını anlatsa da biz onun anlattıklarını Cumhuriyetin ilanıyla noktalayalım.

Nasip olursa, başka bir yazımızda onun Cumhuriyet sonrası hatıralarını yazalım.

Kurtuluşta ve Cumhuriyetimizin kuruluşunda emeği geçen başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere herkese rahmet dileklerimiz ve minnetle..

Ve son olarak bu mühim olayların o dönemki küçük tanığı olarak bize bu değerli hatıraları aktaran; 2007’de vefat eden Mehmet Emin Lapacı’ya da Mevlâ rahmet eylesin.

  • Dr Salih EROL

Dr. Salih EROL

Eğitimci ve Tarih araştırmacısı – yazar. Lisans öğrenimini Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliğinde tamamladı. Anadolu Üniversitesinde Tarih bölümünde yüksek lisans ve doktora yaptı. 1998’den beri Bursa’da öğretmenlik yapmaktadır. Birisi Türk Tarih Kurumu’ndan olmak üzere iki kitabı ve çok sayıda makalesi yayınlandı. E-Posta: drsaliherol

KOMPLO TEORİLERİ /// CEMAL TUNÇDEMİR : ÇİN’E VİRÜS KOMPLOSUNU KİM KURDU ???


CEMAL TUNÇDEMİR : ÇİN’E VİRÜS KOMPLOSUNU KİM KURDU ???

E-POSTA : cemaltdemir

07 Şubat 2020

Koronavirüs salgını özgür basın ve şeffaflığın bir ülkenin güvenliğine tehdit olmak bir yana güvenliğin gerçek garantisi olduğunu bir kez daha gösterdi

1 Aralık 2019 günü Çin’in Wuhan kentinde bir hastanede doktorlar zatürre teşhisi yaptıkları bir hastanın akciğer iltihaplanmasına neden olan virüsü araştırmaya başladıklarında sadece birkaç hafta sonra dünyanın dört bir köşesinde henüz bilinmeyen yeni bir virüsün bulaştığı kayda geçecek on binlerce kişinin birincisi ile karşı karşıya olduklarını bilmiyorlardı. Sonraki günlerde kuru öksürük nefes darlığı yüksek ateş gibi benzeri şikayetlerle Wuhan hastanelerine başvuranların sayısı artmaya başladı. Doktorların bu zatürre vakalarına hangi virüsün neden olduğunu henüz bilmemeleri Ocak ayı ortalarına kadar sürecek ‘gizemli hastalık’ efsanesinin de başlangıcı oldu. Ta ki 7 Ocak günü SARS ve sonrasında Ortadoğu ülkelerinde MERS hastalığına da neden olan korona virüsü ailesinin yeni bir türü ile (2019-nCoV şeklinde adlandırıldı) karşı karşıya olunduğu ilk kez kayda girinceye kadar.

Henüz Wuhan halkının ve dünyanın bu salgından hiç haberinin olmadığı Aralık ayı sonuna kadar sayısı 27’i bulacak vakalar özel hazırlanmış bir hastanede sessizce karantina altına alınmıştı. Komünist Partisi Wuhan kent yönetimi bütün otoriter rejimlerin karakteristik özelliğinin bir yansıması olarak bu gelişmeyi kamuoyundan gizlemeyi tercih ettiler.

Henüz aşısı ve tedavisi olmayan ölümcül bir viral bir salgının oluşturduğu açık ve yakın tehlikenin boyutunu doktorlardan iyi kim bilebilir ki? Komünist Partisinin kamuoyuna hiçbir bilgilendirmede bulunmaması devlet yetkililerinin bu ciddi tehlikeye karşı önlem almak yerine yönetimin ‘ülkemizde her şey şahane her işimiz mükemmel’ propagandasını korumaya öncelik vermesi Wuhan’da gelişmeden haberdar doktorlar arasında tedirginliği daha da artırdı.

Kaldı ki Çin devletinin 2003 yılı SARS salgını sırasındaki gizleme örtme önemsizleştirme politikasının hastalığın yayılmasına nasıl yardımcı olduğu da hâlâ hafızalarında tazeydi.

2002’de SARS virüsü başladığında da gizlenmişti

2002 sonunda SARS virüsü salgını başladığında Pekin kent yönetimi ve Çin Komünist Partisi bunu Çin halkından ve Dünya Sağlık Örgütü’nden aylarca saklayacaktı. Öyle ki Pekin’deki hastanelerdeki SARS virüsü hastalarından Dünya Sağlık Örgütü’nün haberi olmaması için bu hastalar hastanelerin bulaşıcı hastalıklar bölümleri dışındaki bölümlere yatırılacaktı. Ta ki bir doktorun ‘vatan haini’ damgası yeme pahasına devletin resmi açıklamalarına aykırı gerçeği medyaya sızdırmasına kadar…

Çin’in en prestijli hastanelerinden biri olan askeri hastane 301’in başhekimi Jiang Yanyong’un 4 Nisan 2003 günü Çin devlet televizyonu ve Hong Kong televizyonlarına gönderdiği ve gerçek durumu aktardığı e-mail bu iki yayın organınca da haberleştirilmeyecekti. Fakat e-mail’in bu iki kurumdan Hong Kong yerel medyasına oradan da dünya medyasına sızması da çok sürmemişti. 8 Nisan 2003 günü Wall Street Journal ve bir kaç saat sonra da Time dergisi doktor Jiang Yanyong’a ulaşarak bu e-mail’in gerçek olup olmadığını soracaktılar. Acilen bir şeyler yapılmazsa salgının sadece Çin için değil küresel bir felakete yol açacağının farkında olan Doktor Yanyong devlet yetkililerinin aksine cesaretle gerçekleri konuşacaktı. Bu açıklama salgının başlamasından aylar sonra hem Çin kamuoyunun hem de dünyanın nasıl bir felaketle karşı karşıya olunduğunu öğrenmesine neden oldu. Çin yönetimi SARS’ın yaklaşık 3 ay Dünya Sağlık Örgütü ve halktan gizlenmesinin faturasını yerel parti teşkilatlarına kesti. Doktor Yanyong’un açıklamasından bir kaç gün sonra Pekin Belediye Başkanı ve Çin Sağlık Bakanı istifa etmek zorunda kaldılar. Çin devleti ancak Doktor Yanyong’un ifşasından sonra bütün enerjisini gerçeğin kamuoyuna sızmasını engellemeye harcamak yerine virüsün yayılmasını engellemeye harcamaya başlayacaktı. Birçok sağlık uzmanına göre epidemik SARS salgının pandemiye (küresel salgın) dönüşmemesinde bu cesur doktorun e-mail’i hayati bir rol oynamıştı.

Tehlikeyi sohbet grubunda paylaşan doktor polis tarafından ifadeye çağrıldı

2019 Aralık ayı sonunda yerel yöneticilerin ve devlet görevlilerinin yine tipik refleksle gelişmeleri kamuoyundan gizleme eğilimine girmeleri Wuhan’daki hastanelerde çalışan sağlık görevlilerinde 2003’ün tekrarı endişesine yol açtı. 2003 Çin medyası görece eleştirel haber ve analizlere de yer verebiliyordu. 2018’de devlet başkanlığında iki dönem sınırını kaldırdığından ve 2022 yılındaki parti kurultayında üçüncü dönemi için kapıyı araladığından beri ülkeyi tek parti otoriterliğinden tek adam otoriterliğine evrilten Şi Cinping’in ülkesinde medya ‘liderin medyası’ haline getirilmiş bütün araştırmacı gazeteciler susturulmuştu. Ama kamuoyunu bir an önce uyarmak gerektiğine inanan doktorlar için bir şans olarak 2003 yılından farklı olarak WeChat Weibo gibi sosyal medya platformları vardı. Wuhan’da bir hastanede göz doktoru olan Li Wenliang SARS benzeri bir virüsle karşı karşıya olduklarını 30 Aralık günü WeChat üzerinde doktorların üye olduğu bir sohbet grubunda paylaşacaktı örneğin. Aynı gece yarısı polis tarafından ifadeye götürülecek üç gün sonra da gerçek olmayan bir söylenti yaydığı "itirafı" yine polis marifetiyle kendisine imzalatılacaktı. Sonradan 7 doktora daha işlem yapılacaktı.

Doktorların uyarıları WeChat ve Weibo üzerinden yayılmaya başladı

Doktorların yeni bir viral salgınla karşı karşıya olunduğu uyarıları ülkenin en popüler sosyal medya platformları olan WeChat ve Weibo üzerinden yayılmaya başladı.

Ama işleri halkın sağlık ve can güvenliğini sağlamak olması gereken devlet yetkilileri bu görevlerini yerine getirmek yerine sosyal medyada salgın ile ilgili paylaşımlar yapanların peşine düştüler. 1 Ocak günü sekiz kişi daha sosyal medya paylaşımlarıyla halkta panik yaratacak söylentileri yayma ve devlet düzenine karşı güvensizlik yarattıkları gerekçesiyle gözaltına alınacaktı. Sonraki günlerde medyaya yansıyan tutuklama sayısı 47’e kadar çıkacaktı. Kesin rakamı ise kimse bilmiyor.

Tehlikeye rağmen toplu yemek dünya rekoru denemesi iptal edilmedi

Aralık ayının ortasından itibaren bir salgınla karşı karşıya olduklarını bilen devlet yetkilileri bu tehdidi halktan gizlemeyi sürdürdü. Öyle ki 29 Aralık günü Wuhan’da toplu yemek dünya rekoru denemesi bile iptal edilmedi ve 40 binden fazla ailenin bir araya gelmesine izin verildi. Milyonlarca masum Wuhanlı birbirlerine virüs bulaştırdıklarından habersiz günlük tempolarına devam etti. Trenlerde otobüslerde kapalı mekanlarda kalabalıklar halinde bulunmayı sürdürdü.

Salgını kamuoyuna sızdıran ilk isim olan doktor Wenliang da Koronavirüs’ten yaşamını yitirdi

Ocak ayı başında bile bütün resmi devlet açıklamaları yalanlar üzerine kuruluydu. Wuhan sağlık yetkilisi Wang Guangfa 10 Ocak günü Çin Merkez Televizyonu’na yaptığı açıklamada Wuhan’da görülen hastalığın kontrol altına alındığını ve fazla bir etkisinin söz konusu olmayacağını söyleyecekti. Yani 27 Aralık’tan beri 15 gündür hastanede tedavi gören bir hastanın hayatını kaybetmesiyle Koronavirüs’ten dolayı ilk ölümün yaşanmasından bir gün önce. 10 Ocak Kınama ve uzaklaştırma cezası biten doktor Li Wenliang’ın da hastanedeki işine geri döndüğü gündü aynı zamanda. Sabah işbaşı yapan doktor o gün glokom hastası bir kadını muayene etti. Kadının Koronavirüs taşıdığından habersizdi. Salgını kamuoyuna sızdıran ilk isim olan doktor Wenliang Şubat ayı başındaki sosyal medya paylaşımında bu kez kendisi ile ilgili bir bilinmeyeni duyuracaktı. Koronavirüs kendisine de bulaştığı için tedavi altındaydı. Doktor Li Wenliang 6 Şubat Perşembe akşamı tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi.

Abartılacak bir durum olmadığı söylendi

Wuhan’da Ocak ayının ilk yarısında hasta sayısı her gün artarken bile resmi açıklamalarda hastalığın daha fazla yayılmasının beklenmediği söylenerek abartılacak bir durum olmadığı ve devlet aleyhine karalama yapanlara fırsat verilmemesi çağrıları yapılıyordu. Hong Kong Tayland Vietnam ve Japonya’da Wuhan’dan gelenlerde korona virüsü vakalarının tespit edildiği o günlerde Çin devletindeki örtbas kültürü yüzünden Wuhan dışında ülkede tek bir korona vakası bile medyaya yansımamıştı. Wuhan dışında ülkede kimseye virüsün bulaşmadığını sanan Çin kamuoyunda Koronavirüs için ‘vatansever virüs’ şakasının yayılmasının nedeni de buydu. Ta ki Hong Kong medyasının bunun yalan olduğunu virüsün gerçekte Wuhan dışındaki başka Çin kentlerine de yayıldığını haberleştirmesine kadar…

Ocak ayı başına kadar hastanelere yatırılan 41 hastanın yarısından fazlasının Wuhan kentindeki Huanan Balık Toptancı Hali’nde çalışanlar veya müşteri olarak son 10 günde oradan geçenler olması bu toptancı halini ilk şüpheli nokta haline getirmişti. Hastalığın burada satılan yabani hayvan etlerinden insana geçmiş olabileceği bir olasılıktı. Wuhan Komünist Partisi şehir yönetimi Huanan Balık Pazarı’nı 1 Ocak günü günü kapatacaktı. Yani Çin’in salgın hastalıktan Dünya Sağlık Örgütü’nü ilk kez resmen haberdar etmesinden 1 gün sonra.

Başta insandan insana bulaşmadığı söylendi

Değişik branşlardan bir grup Çinli tıp araştırmacısının dünyanın en saygın tıp haberleri kaynaklarından biri olan haftalık The Lancet gazetesinde 24 Ocak günü yayınladıkları detaylı rapora göre (link İngilizce) 1 Aralık günü Koronavirüs’ten dolayı hastanelik olan ilk hasta da dahil olmak üzere 2 Ocak 2020 gününe kadar hastanelerde tedavi altına alınanlar arasında ne kendilerinin ne de yakın temas ettiklerinin hiçbirinin yolu söz konusu balık pazarından geçmeyenler de azımsanmayacak sayıdaydı. Bu şu anlama geliyordu: Wuhan balık toptancıları hali hikâyesinin hiçbir kesinliği yoktu. Hatta aynı araştırmacılara göre enfekte olma ile belirtilerin ortaya çıkması arasındaki süre düşünüldüğünde virüsün Aralık’ta bile değil Kasım ve hatta Ekim ayı içinde hayvandan insana bulaşmış olması çok büyük bir olasılıktı.

Wuhan Balık Hali 31 Aralık’ta artık mızrağın çuvala sığamayacağını gören ve açıklama yapmak zorunda kalan devlet yetkililerinin ‘her şey kontrolümüz altında’ ego şovu yapmak için elverişli bir malzeme olacaktı. Hem bu balık hali hikayesi sonraki günlerde resmi açıklamalarda sıkça tekrarlanacak bir başka yanlış resmi bilgiye (ki onun da gerçek olmadığı bir sonradan görülecekti) zemin oluşturuyordu. Yani virüsün sadece hayvandan insana bulaştığı insandan insana bulaşmadığı dolayısıyla paniğe gerek olmadığı açıklamasına…

Hastalığın insandan insana geçtiğinin anlaşıldığı ilk vakadan yaklaşık iki hafta sonra 20 Ocak’ta devlet ilk kez hastalığın insandan insana da bulaştığını resmen açıkladı. Çin’in virüse karşı topyekün savaşı kamuoyuna açık şekilde başlattığı gündü bu aynı zamanda. Çin sağlık yetkililerinin devlet televizyonu CCTV’den halka Wuhan’a gitmemeleri çağrısı yapmalarına da ancak o gün izin verildi. Üç gün sonra 23 Ocak günü 11 milyon nüfuslu Wuhan’a bütün giriş çıkışlar yasaklandı. Fakat bu güç gösterisinin perdelediği küçük bir sorun daha vardı. Başlayan Çin yeni yıl tatili nedeniyle 5 milyon kişi Wuhan’dan ayrılmıştı bile. İnsanlar sadece bayramı aileleriyle geçirmek için köylerine gitmemişti. Wuhan bir üniversite şehriydi. Ülkenin her yerinden bu şehirde üniversite okuyan bir milyon öğrenci tatil için ülkenin dört bir yanına çoktan dağılmıştı. Wuhan aynı zamanda bir sanayi şehriydi. Dünyanın 500 büyük şirketinin 300’e yakınının tesisleri ve bu tesislerde çalışan her kıtadan on binlerce yabancı vardı. Onların da önemli bir kısmı tatil nedeniyle ülkelerine gitmişti.

New York Times köşe yazarı Nick Kristof devletin bütün bu gerçekleri halktan gizleme çabasının dünya için yarattığı riskin de ötesinde kendi ülkesine ve halkına maliyetinin de çok büyük olduğuna dikkat çekiyor. En başta Wuhan’dakiler olmak üzere ülke çapında hastaneler bir salgın tehdidinin kapıda olduğundan habersiz oldukları için gerekli hazırlığı zamanında yapamadılar. İnsanlar Ocak ayının ilk haftasından sonra kitlesel olarak hastanelere akın edince ciddi bir ekipman sıkıntısı başladı. Virüs testi kitlerinde maskelerde koruyucu gereçlerde hasta yatağında hâlâ giderilememiş büyük bir yetersizlik yaşanıyor. Öyle ki bazı hastanelerde doktorlar plastik ambalajlardan gözlükler yapmak zorunda kaldılar.

Ülke ekonomisine zarar verir endişesiyle virüsü gizleme ve gerçeği açıklamamanın Çin ekonomisine hali hazırdaki maliyeti bile çok büyük olmuş durumda. Ülkenin 5.9 olması beklenen ekonomik büyümesinin şimdiden en az 1 puan daha düştüğü tahmin ediliyor.

Artık sadece virüs değil ırkçılık ve düşmanlık da ciddi bir sorun

Yaklaşık bir buçuk milyarlık Çin nüfusunun tek derdi virüsten korunmak da değil artık. Virüsle nerdeyse aynı hızda yayılan ırkçılık ve düşmanlık da ciddi bir sorun olarak karşılarında. Ülke içinde bile insanların birbirlerine güvensizliği tavan yapmış durumda. Çinliler kürenin her köşesinde de ırkçılığın ana hedefi haline gelmiş durumdalar. Bütün dünyada büyük bir izolasyon yaşıyorlar. Japonya sosyal medyasında "ÇinlilerJaponya’yaGelmeyin" etiketi trend oldu. Singapur’da devletten Çinlilerin ülkeye girişini yasaklamasını isteyen dilekçeye 10 binlerce kişi imza verdi. Hong Kong’da Vietnam’da Güney Kore’de işyerlerinde "Çinli müşteri kabul etmiyoruz" levhaları asıldı. Fransa’da yerel bir gazete "Sarı Alarm" ırkçı manşetiyle çıktı. Toronto’da aileler Çin’den yakın aylarda dönmüş ailelerin çocuklarının okullara 20 gün boyunca alınmaması isteğinde bulundu. Dünyanın en popüler turizm ülkesi olan Tayland’ta halk Çinli turistler arasındaki popüler alışveriş merkezlerine gitmemeye başladı.

Şi Jinping’in otoriter rejiminin "2025 Hedefi" dünyaya süper bilgisayarlar ihraç eden büyük bir Çin’di. Tek adamlık sevdası onun yerine Çin’i dünyaya acil küresel sağlık durumu ihraç eden bir ülkeye dönüştürdü.

Otoriter rejimler doğaları gereği hata yaptıklarını asla kabullenmez. Yönetimi resmi açıklamaları devleti sorgulayabilecek gerçekleri araştırabilecek bir medya olmadığı için de halktaki imajlarına yardımcı olmayacaklarını düşündükleri her şeyi milletten saklamaları kolay olur. Saklayabildiği sorunu krizi milletinden mutlaka saklar. Bunun yerine masallar anlatır. Saklayamadığı soruna ise komplo teorileri uydurur. Gerçek bir anayasal devlette ise basın da halk da sorun gördüğünü yazmakta konuşmakta özgürdür. Gazeteciler devletin işleyişinde resmi açıklamalarında bir yasadışılık usulsüzlük yalan veya sorun olup olmadığını kendiliğinden araştırır. Bu tür durumlarda medyaya sızdıran ‘ıslıkçılar (whistleblower)’ yasal korumadan yararlanır kahraman muamelesi görür. Otoriter rejimlerde ‘halkı devlete karşı kışkırtan vatan haini’ damgası yerler. Yine otoriter rejimler dünyadan yardım istemeyi ‘ego’ problemi yapar. Oysa virüs gibi son derece komplike bir tehdit ile Çin ve ABD de dahil dünyanın hiçbir ülkesi tek başına mücadele edemez. Küresel işbirliği ilk andan itibaren şarttır.

Çin devleti iki haftada temel atıp hastane açmak gibi şovlarla yeniden güven inşa etmeye çalışıyor

20 Ocak gününe kadar virüs salgını gizlemek salgını önemsizleştirmek için çaba gösteren ve bu davranışıyla virüslü insan sayısının baş döndürücü şekilde artmasına yol açan Çin bürokrasisi o günden beri ise bazılarının virüsle mücadeleye katkısı tartışmalı abartılı bir güç gösterisi sergiliyor. Wuhan başta olmak üzere 50 milyondan fazla insanın yaşadığı şehirler tarihte eşi benzeri görülmemiş şekilde tamamen her türlü ulaşıma kapatılmış durumda. Bu devasa şehirlerde toplu taşımalar durduruldu. Wuhan Balık Hali kameralar eşliğinde ilaçlı sularla yıkandı. Çin’de girişi çıkışa yasak şehirlerden birinde mahsur kalan Ian Johnson New York Times’ta yayımlanan yazısında Almancadaki ‘aktionismus’ kavramına dikkat çekiyor. "Bir şeyler yapıyormuş gibi görünmek için bir şeyler yapma" anlamında. Çin devleti Wuhan’da iki haftada temel atıp hastane açmak gibi şovlarla halkta kendisine karşı gelişen güvensizliği yeniden inşa etmeye çalışıyor.

Birçok tıp uzmanı on milyonlarca insanın yaşadığı kentleri toplu karantina ilan etmenin o insanları tıbbi olanaklara ulaşamamaktan gıda kıtlığına bir dizi çaresizlikle baş başa bırakmanın hali hazırda ülkenin her tarafına ve dünyaya yayılmış bir virüsle mücadele için faydasını sorguluyor. Bu görüşteki uzmanlara göre bu dev karantinanın zararı yararından daha fazla olabilir. Georgetown Üniversitesi Küresel Halk Sağlığı uzmanı Alexandra Phelan sağlık haberleri odaklı web portal Stat’a verdiği demeçte Çin yönetiminin tavrını ‘balyozla vurarak’ sorunu çözmeye benzetiyor. Salgınla mücadele bir beyin ameliyatının hassasiyetine daha yakın bir iş. Karantinanın bir yardımdan çok bir cezalandırma gibi görülmesi hastalığın engellenmesini de zorlaştırabilir. Henüz hiçbir belirtisi görülmediği için hastalık taşımadığını sanan birçok Wuhanlı ayrımcılık ve dışlanma yaşamamak için kendini göstermiyor.

Georgetown Üniversitesi küresel sağlık hukuku profesörü Lawrence Gostin Washington Post gazetesine yaptığı açıklamada Çin hükümetinin 20 Ocak’tan beri yaptığı uygulamalar hakkında "Bunları yapıyorlar çünkü politik liderlik konumunda bulunanlar ancak gözle görülür ve dramatik birtakım adımlar attıklarında halkın desteğini kazanacaklarını düşünürler" yorumu yapıyor. Ona göre de yapılanların bir çoğunun önceliği virüsü engellemekten çok politik faydalara yönelik.

Çin merkezi otoritesi devreye girdiğinde artık çok geçti

Çin merkezi otoritesi Ocak ayının son haftasında devreye girdiğinde artık çok geçti. Şi Cinping yerel teşkilatlara virüs konusundaki her gelişmede şeffaf olmaları talimatı verdi. Dünya Sağlık Örgütü ile her bilginin paylaşılmasını istedi. Hatta WeChat üzerinde ihmalkar devlet yetkililerini ihbar için ‘ıslıkçı (whistleblower) hattı bile oluşturuldu. Fatura ise bir kez daha yerel yönetime ve komünist partisi yerel teşkilatına kesildi. Wuhan belediye başkanı Zhou Xianwang’ın savunması da aslında otoriter rejimlerin doğasına ilişkin bir başka itiraf niteliğindeydi. Xianwang hastalığı kamuoyuna açıklamak için yukarıdan talimat beklediğini ve üst makamlardan izinsiz bu açıklamayı yapamadığı için gecikmenin yaşandığını söyledi.

Biyolojik savaş iddiaları

"Çin ekonomisini yıkmak için biyolojik savaş" gibi iddiaların hiçbir geçerliliği yok. Virüsü bir ülkenin nüfusu için silah olarak kullanmak komplocular açısından virüsler hakkında dev bir cehaletin göstergesi olurdu herhalde. Hele de her gün dünyanın 700 ayrı noktasına uçuşlar yapılan bir ülkede…

Türümüz gruplar halinde yaşamaya başladığı 12 bin yıl öncesinden beri yakın aralıklarla virüs salgınlarının kurbanı oluyor. Binlerce yıldır oldukça kalabalık şehirleri ve insanlarının domuz ördek yarasa gibi potansiyel virüs bankalarıyla yakın temasına uygun tarımsal doğası nedeniyle Çin sıkça bir çok virüs salgının başladığı yer oldu. Birçok virüs salgının başladığı yer olmaya da devam edecek. Kaldı ki Çinli bilim insanları 2019 ilkbaharında yayımladıkları bir raporda bile "yarasa kaynaklı korona virüsünün insana yeniden bulaşmasının çok yüksek bir olasılık olduğunu ve Çin’in de bu riskin en yüksek olduğu ülkelerden biri olduğu" uyarısını yapmışlardı.

Yeni korona virüsü de son salgın olmayacak. Türümüz henüz aşısı olmayan birçok yeni virüs türüyle yüz yüze kalmaya devam edecek. Kaldı ki küresel ısınmanın doğal alanları dışına sürdüğü birçok virüs torbası hayvan da insanlarla daha sık temasa girerek bu riski tarihte görülmemiş oranda artırıyor.

Tıpkı depremler gibi hazırlığımız bunların bir felakete dönüşüp dönüşmemesinde belirleyici temel faktör. Doğa konusunda bilinçli eğitimli ve hazırlıklı toplumlar şeffaf hesap sorulabilir devlet gücüyle elbette ki daha şanslı. Geri kalan toplumlar da yapmaları gerekenleri yapmak yerine depremler için ‘küresel güçlerin manyetik dalgaları’ veya virüsler için ‘biyolojik saldırı’ gibi zırva komplo teorisi gerekçeleriyle kendilerini kolayca aklayacak beceriksiz çıkarcı yönetimlere mahkum olacak. Fakat sorun şu ki virüs salgını eski çağlarda olduğu gibi bölgesel kalmıyor artık. Domuz gribi Meksika’nın bir köyünde başladıktan birkaç hafta sonra dünyanın her yerine ulaşmıştı. Yani tür olarak virüslere karşı en hazırlıksız üyelerimiz kadar güçlüyüz. Bize coğrafya olarak ne kadar uzak olurlarsa olsunlar.

"Hedefin Çin ekonomisi olduğu" iddiası

"Hedefin Çin ekonomisi olduğu" iddiası ise küresel ekonominin doğası konusunda bir başka cehaletin göstergesi. Çin üreticileri ve tüketicileri ile dünya ekonomisinin en önemli motorlarından birine dönüşmüş durumda. Çin ekonomisini yıkmanın Çin’in tarihsel hasmı Japonya ve güncel rakibi ABD de dahil kimseye hiçbir faydası yok. Aksine hem onlar için hem de küresel ekonomi için bu bir felaket demek.

Bütün bunların ışığında hâlâ illa ki bir komplodan söz edilecekse bunun sorunlu devlet kültürünün otorite tapıcılığının yol açtığı bir komplo olduğunu söylemek mümkün.

Devlet memurlarının anayasaya açık yasalara mevzuata değil sadece ‘yukarıdan’ gelecek talimatlara göre hareket edebildiği bir bürokratik işleyiş… Medyanın özgürce resmi açıklamaları sorgulayamadığı gazetecilerin basın toplantılarında devlet yetkililerine ‘ancak açık arayan bir hasmın sorabileceği’ soruları soramadığı resmi yalanlardan oluşan bir enformasyon iklimi… Hukukun hakları korumakla değil düzeni korumakla görevli olmasının yol açtığı kamusal sorumsuzluk… Üniversiteleri bilim insanlarını bilimsel raporları küçümseyen bürokratik ve politik kadrolar… Halkına müreffeh ve kaliteli bir yaşamın zeminini kurmak yerine bütün enerjisini "dünyanın hakimi olacağız" "en büyük biz olacağız" "liderimiz dünyanın lideri olacak" gibi çağdışı iptidai nasyonalist rüyalara harcamaya meyilli zehirleyici tarihsel saplantılar ve diğerleri… Bu devlet virüslerinin her biri belli düzeylerde de olsa Çin’de de mevcut.

Çin devleti 2003 SARS salgınından sonra aynı hataların tekrarlamayacağı sözü vermişti

Çin devleti 2003 SARS salgınından sonra gerekli dersi çıkardığı ve aynı hataların tekrarlamayacağı sözü vermişti. Buna rağmen benzeri hataları yeniden yapmaktan kaçınamadı. Çünkü şeffaflık devlet yönetiminin bunu yapma sözü vermesiyle oluşan bir şey değil devlet yönetiminin halktan bir şeyi saklamaya cesaret edemeyeceği bir sistem ve kültürde oluşabilen bir şeydir. Yerel devlet ve parti yöneticileri salgınla mücadele etmek yerine mesailerini parti toplantılarına propaganda çalışmalarına harcadılar. İstediklerini yazmayan gazetecilere örtbasa iştirak etmeyen doktorlara bilim insanlarına düşmanlık sergilediler.

Sayının artması bekleniyor

Zamanında müdahale ve halkın desteğiyle kolayca kontrol altına alınabilecek bir salgının halktan gizlenerek bütün ülkeye veya dünyaya yayılmasına neden olundu. Yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş durumda. 6 Şubat itibarı ile sadece Çin’de 25 binden fazla tedavi gören hasta var. Bu haftasonunda bu rakamın en az iki katına ulaşması bekleniyor. Bunların 3 binden fazlasının ise hayati tehlikesi bulunuyor.

Weibo’da Çinli bir vatandaş "Devlet bizi korusun diye bütün haklarımızdan vazgeçtik. Ama bu nasıl bir koruma?" diye soracaktı. Çin sosyal medyası bugünlerde benzeri yoğun eleştirilerle ve kızgınlıkla dolu.

Peki bu öfkenin bir sonucu olacak mı?

"Sanmıyorum" diye yazıyor karantina altındaki kentte yaşayan Ian Johnson. Günün sonunda yine "devletin ve liderin kararlığı sayesinde virüse karşı zafer kazanıldığı" hikâyesi hakim olacak ona göre. Kimse aynı gücün salgının bu boyuta ulaşmasındaki rolünü konuşamayacak. Johnson Çin toplumunun büyük çoğunluğu itibarı ile devletin doktrine ettiği "Çin’in nevi şahsına münhasır bir ülke olduğu ve demir yumrukla yönetilmesi gerektiği" fikrini içselleştirdiğine dikkat çekiyor.

"Eğer kolluk güçleri söylentileri yayanları susturmak için bu kadar aceleci olmasaydı bugün bu hastalıkla mücadele konusunda çok daha iyi bir konumda olacaktık"

Devlet yetkililerinin ortaya çıkan bir virüsle mücadele yerine virüs hakkında sosyal medya paylaşımları yapanlara gazetecilere yönelmesinin ülkeye büyük maliyeti olduğu konusunda en ilginç itiraf ise Çin Yüksek Mahkemesi’nden geldi. Mahkemenin kıdemli ismi Tang Xinghua’nın WeChat’taki sayfasında 26 Ocak günü "Yeni salgın hakkında söylentilerle mücadele üzerine" başlığıyla (link Çince) yayımladığı yorumda "Eğer kolluk güçleri söylentileri yayanları susturmak için bu kadar aceleci olmasaydı bugün bu hastalıkla mücadele konusunda çok daha iyi bir konumda olacaktık" eleştirisi oldukça sıra dışı bir çıkıştı. Şöyle yazdı Yüksek Mahkeme üyesi:

"Eğer halk bu SARS söylentilerini zamanında duysa panikle daha erken maske takmaya başlayacak toplu yerlerde bulunmaktan kaçınacak söz konusu balık hali gibi yerlere alışveriş için gitmeyecekti. Bu tür ‘söylentilere’ daha hoşgörülü olmak gerekir. "

Bu itirafın devletin medya ve halkın internet paylaşımlarına karşı mücadelesinde çoğunlukla ön safta yer alan ve 2013 yılında bu tür söylenti suçları için 3 yıllık ceza içtihadını oluşturan en yüksek yargı organından gelmesi ise acı bir ironiydi.

Koronavirüs salgını özgür basın ve şeffaflığın bir ülkenin güvenliğine tehdit olmak bir yana güvenliğin gerçek garantisi olduğunu bir kez daha gösterdi.

1971 yılında Amerikan devletinin Vietnam Savaşı konusunda yıllardır halka yalan bilgi verdiğini ifşa eden Pentagon Belgelerini yayınlama mücadelesiyle Vietnam Savaşı’nın sona ermesinde rol oynayan Washington Post gazetesinin efsane editörü Ben Bradley iki yıl sonra Watergate skandalı haberleri ile devlet başkanı Richard Nixon’un yalan söylediğini de ispatlayan haberciliklerini anlattığı 30 Mayıs 1973 tarihli ünlü mektubunda devletten özgür gazeteciliğin bu hayati varlık sebebine şu şekilde dikkat çekecekti:

"Gerçeği yazdığı sürece gerçeğin ortaya çıkmasının sonuçları hakkında endişelenmek gazetecinin işi değildir. Bir ülkeye hiçbir gerçek resmi yalanlar kadar tehlike oluşturamaz. "

Hiçbir toplum için devlet yetkililerinin örtbaslarından resmi yalanlarından gerçekleri halktan saklamasından daha büyük bir komplo olamaz.

FELSEFE DOSYASI : BATI FELSEFESİNİN YENİ TARİHİ İLE İLGİLİ 4 ADET ÖNEMLİ DOKUMAN


  1. FELSEFE TARİHİ – ANTİK FELSEFE.pdf
  2. FELSEFE TARİHİ – MODERN DÜNYADA FELSEFE.pdf
  3. FELSEFE TARİHİ – MODERN FELSEFENİN YÜKSELİŞİ.pdf
  4. FELSEFE TARİHİ – ORTAÇAĞ FELSEFESİ.pdf

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

DUYURU : Türkiye’nin ilk Kemalist Açık İstihbarat Platformu ÖZEL BÜRO GRUBU’na SPONSOR olmak ister misiniz ???


Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO GRUBU olarak Ocak 2002’den itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün.

Bilindiği üzere kamu yararı gözeten bir grubuz. Bunu şu ana kadar olan paylaşımlarımızdan ve faaliyetlerimizden anlamış olmalısınız, eğer henüz yeni üye iseniz grubumuzu tanımanız için inceleyin – lütfen buraya tıklayınız.- PDF dökümanını indirip inceleyiniz. Böylece kuruluşumuzdan bu yana ne gibi bir faaliyet içinde olduğumuzu yakından görmüş olacaksınız.

Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO GRUBU Dernek, Vakıf veya Sivil Toplum Örgütü gibi bir oluşum olmadığı için ve internet üzerinde sınırlı bir çalışma alanı olduğundan KAMU TARAFINDAN DENETİME TABİ DEĞİLDİR.

Yani diğer STK’lar gibi belirli periyodlar içinde denetlenmiyoruz. Biz de tam bu sebeple yurtsever bağışçılarımızdan gelen bağışları ve ARAŞTIRMA SETLERİ’mizden gelen cüzi tutarları nereye ve nasıl harcadığımızı belgeleriyle kamuya açarak ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU’nun tüm faaliyetlerinin ve gruba destek olanların bağışlarının şeffaf olduğunu ve hesap verebilecek durumda olduğumuzu göstermek istedik.

İlgili masraf dokumanını buradan görebilirsiniz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU her zaman finansal durumu ile ilgili HESAP VEREBİLİR VE ŞEFFAF BİR GRUPTUR. HESAPLARI AÇIK VE DENETİME HER ZAMAN UYGUNDUR.

İsteyen bir takipçimiz veya ekipten bir arkadaşımız istediği zaman YUKARIDAKİ LİNKTEN tüm GELİR-GİDER hesaplarını inceleyebilir.

Değerli Yurtseverler,

Bir sitenin internette sürekli yayında olmasının doğal olarak bir maliyeti var. Şimdi yüksek müsaadenizle ben bu maliyetleri sıralayayım.

1. İnternet sitemizin oldukça dolgun bir HOSTING MALİYETİ var,

2. Yine İnternet sitemizin oldukça dolgun bir DOMAIN MALİYETİ var,

3. SMS VERİTABANI’mızda olan binlerce insana ÜCRETLİ SMS HATTI üzerinden SMS gönderiliyor,

4. Faaliyetlerimiz için lisanslı orijinal programlar satın alıyoruz,

5. Yurtdışında kiraladığımız server üzerinden PKK, IŞİD, EL KAİDE gibi terör örgütleri, SÖZDE SOYKIRIM gibi milli sorunlar konusunda on binlerce insana EMAIL MARKETING çalışması yapılıyor,

6. Resmi kurumlara ve diğer makamlara ÜCRETLİ FAKS sitesi üzerinden faks gönderiyoruz,

7. Paylaşımlarımızın sosyal medyada geniş kitlelere ulaşması için ÜCRETLİ RSS aboneliklerimiz var,

8. Yurt dışında bazı ücretli medya platformlarına abonelik bedeli ödüyoruz

9. Kullanılan bilgisayar, harici hard disk, USB, internet, kablolama gibi donanımsal ihtiyaçlarımızın güncellenmesi için her 3 ayda bir belirli bedel ödüyoruz,

10. Ve sair Genel Giderlerimiz var.

YURTSEVER grup olarak prensip gereği web sitemize reklam almadık, hiçbir zaman da almayacağız. Tabiri caize bu sitenin devamı için yeri ve zamanı gelirse üstümüzdeki ceketi satar yine devletimize milletimize hizmete devam ederiz. Bu grup bu ülkenin ihtiyaç duyduğu ARAŞTIRMA ve BİLGİ PAYLAŞMA HİZMETİNİ gören bir grup olarak kamu yararı sağlıyor. İleride ekonomik durumumuz iyileşirse o takdirde tüm ARAŞTIRMA SETLERİNİ de bedelsiz olarak dağıtacağız. Ancak şu anda duyarlı vatandaşlarımızın desteğine ihtiyaç duyuyoruz.

Çalışmalarımıza bağışçı olmak isteyenler aşağıdaki hesabımıza istedikleri tutar kadar EFT yapabilirler. Tüm bağışçılarımıza bağış miktarı gözetmeksizin yaptıkları bağış için grubumuzca TEŞEKKÜR BERATI gönderilecektir.

HESAP NO : ZİRAAT BANKASI HESAP NO : 0318-62940443-5001 /// İBAN NO :TR130001000318629404435001 (ERKUT ERSOY adına)

Desteğiniz ve ilginiz için tüm yurtsever takipçilerimize teşekkür eder, saygılarımızı sunarız.

Yusuf Özbek

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU

DUYURU : Türkiye’nin ilk Kemalist Açık İstihbarat Platformu ÖZEL BÜRO GRUBU’na SPONSOR olmak ister misiniz ???


Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO GRUBU olarak Ocak 2002’den itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün.

Bilindiği üzere kamu yararı gözeten bir grubuz. Bunu şu ana kadar olan paylaşımlarımızdan ve faaliyetlerimizden anlamış olmalısınız, eğer henüz yeni üye iseniz grubumuzu tanımanız için inceleyin – lütfen buraya tıklayınız.- PDF dökümanını indirip inceleyiniz. Böylece kuruluşumuzdan bu yana ne gibi bir faaliyet içinde olduğumuzu yakından görmüş olacaksınız.

Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO GRUBU Dernek, Vakıf veya Sivil Toplum Örgütü gibi bir oluşum olmadığı için ve internet üzerinde sınırlı bir çalışma alanı olduğundan KAMU TARAFINDAN DENETİME TABİ DEĞİLDİR.

Yani diğer STK’lar gibi belirli periyodlar içinde denetlenmiyoruz. Biz de tam bu sebeple yurtsever bağışçılarımızdan gelen bağışları ve ARAŞTIRMA SETLERİ’mizden gelen cüzi tutarları nereye ve nasıl harcadığımızı belgeleriyle kamuya açarak ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU’nun tüm faaliyetlerinin ve gruba destek olanların bağışlarının şeffaf olduğunu ve hesap verebilecek durumda olduğumuzu göstermek istedik.

İlgili masraf dokumanını buradan görebilirsiniz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU her zaman finansal durumu ile ilgili HESAP VEREBİLİR VE ŞEFFAF BİR GRUPTUR. HESAPLARI AÇIK VE DENETİME HER ZAMAN UYGUNDUR.

İsteyen bir takipçimiz veya ekipten bir arkadaşımız istediği zaman YUKARIDAKİ LİNKTEN tüm GELİR-GİDER hesaplarını inceleyebilir.

Değerli Yurtseverler,

Bir sitenin internette sürekli yayında olmasının doğal olarak bir maliyeti var. Şimdi yüksek müsaadenizle ben bu maliyetleri sıralayayım.

1. İnternet sitemizin oldukça dolgun bir HOSTING MALİYETİ var,

2. Yine İnternet sitemizin oldukça dolgun bir DOMAIN MALİYETİ var,

3. SMS VERİTABANI’mızda olan binlerce insana ÜCRETLİ SMS HATTI üzerinden SMS gönderiliyor,

4. Faaliyetlerimiz için lisanslı orijinal programlar satın alıyoruz,

5. Yurtdışında kiraladığımız server üzerinden PKK, IŞİD, EL KAİDE gibi terör örgütleri, SÖZDE SOYKIRIM gibi milli sorunlar konusunda on binlerce insana EMAIL MARKETING çalışması yapılıyor,

6. Resmi kurumlara ve diğer makamlara ÜCRETLİ FAKS sitesi üzerinden faks gönderiyoruz,

7. Paylaşımlarımızın sosyal medyada geniş kitlelere ulaşması için ÜCRETLİ RSS aboneliklerimiz var,

8. Yurt dışında bazı ücretli medya platformlarına abonelik bedeli ödüyoruz

9. Kullanılan bilgisayar, harici hard disk, USB, internet, kablolama gibi donanımsal ihtiyaçlarımızın güncellenmesi için her 3 ayda bir belirli bedel ödüyoruz,

10. Ve sair Genel Giderlerimiz var.

YURTSEVER grup olarak prensip gereği web sitemize reklam almadık, hiçbir zaman da almayacağız. Tabiri caize bu sitenin devamı için yeri ve zamanı gelirse üstümüzdeki ceketi satar yine devletimize milletimize hizmete devam ederiz. Bu grup bu ülkenin ihtiyaç duyduğu ARAŞTIRMA ve BİLGİ PAYLAŞMA HİZMETİNİ gören bir grup olarak kamu yararı sağlıyor. İleride ekonomik durumumuz iyileşirse o takdirde tüm ARAŞTIRMA SETLERİNİ de bedelsiz olarak dağıtacağız. Ancak şu anda duyarlı vatandaşlarımızın desteğine ihtiyaç duyuyoruz.

Çalışmalarımıza bağışçı olmak isteyenler aşağıdaki hesabımıza istedikleri tutar kadar EFT yapabilirler. Tüm bağışçılarımıza bağış miktarı gözetmeksizin yaptıkları bağış için grubumuzca TEŞEKKÜR BERATI gönderilecektir.

HESAP NO : ZİRAAT BANKASI HESAP NO : 0318-62940443-5001 /// İBAN NO :TR130001000318629404435001 (ERKUT ERSOY adına)

Desteğiniz ve ilginiz için tüm yurtsever takipçilerimize teşekkür eder, saygılarımızı sunarız.

Yusuf Özbek

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU