GÜNDEM ANALİZİ /// HAKİ KORKMAZ : HESAPLAŞMA BAŞLADI MI ?!.


HAKİ KORKMAZ : HESAPLAŞMA BAŞLADI MI ?!.

26 Mayıs 2020

Du Wei…
Çin’in Tel Aviv Büyükelçi’si…
Ülkesinden uzaklarda, İsrail’deki evinde ölü bulundu?!

Hemi de ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun İsrail ziyaretinden iki gün sonra!..
Hemi de Pompeo “Çin ile anlaşmalar imzaladınız. Bozun bunu” diye İsrail’e kendi evinde sopa gösterdikten 48 saat sonra!..

Çin’i bugün Çin yapanların başında Du Wei geliyordu.
Bugün Çin’deki bütün otellerde İbranice broşür varsa, ülkeye Yahudi sermayesi ve Yahudi işadamı akıyorsa, bunda Du Wei’nin rolü büyüktü.
O yüzden Tel Aviv’e elçi olarak atanması boşuna değildi.
57 yaşındaki Du Wei İsrail’e gitmeden önce 4 yıl boyunca Ukrayna’da görev yaptı, tarihi anlaşmalara imza attı.
2013 yılından itibaren Çin’in, Ukrayna’dan toprak kiralama projesi vardı.
3 milyon hektar toprak alacak olan Çin, 2.6 milyar dolar ödeyecekti.
Ancak ABD, bu anlaşmadan bir süre sonra Ukrayna’da ayaklanma başlattı.
Ayaklanma sonrası hedefteki başkan Viktor Yanukoviç, Rusya’ya kaçtı.
Ukrayna ile Çin arasında yapılan bu anlaşma da iptal oldu.
İşte Çin, “Problem çözen lider” dediği Du Wei’yi Ukrayna’ya atadı.
ABD, Ukraynalı savunma şirketi Motor Sich’i satın almak için çok önemli görüşmeler yapıyordu, araya giren kişi Du Wei oldu.
Motor Sich de Çinli şirket tarafından satın alındı.
Büyük arazi anlaşması, ABD’ye rağmen yeniden yapıldı.
Du Wei, Çin Devlet Başkanı Şinpeng kadar saygı gören biriydi.
Forbes listesinde yer alan çok önemli iş adamları, Çin’e yatırım yapmadan önce Du Wei’yi arardı.

Du Wei’nin istihbaratı o kadar güçlüydü ki, çok önemli bir olayı da Çin Polit Bürosu ile paylaşmıştı.
2018 Aralık ayında, Huawei’nin kurucusu ve sahibi Ren Zhengfei’nin kızı Meng Wanzhou’nun, Vancouver Havalimanı’nda tutuklanacağını, 48 saat önce söyledi.
Ancak, Kanadalı yetkililerle yakın temas halinde olan Çin Bilim ve Teknoloji Derneği (CAST) Başkan Yardımcısı Huai Jinpeng, tutuklamanın olmayacağını söyledi.
Ancak, Du Wei haklı çıktı, Meng Wanzhou tutuklandı!

20 Ocak 2020’de başlayan davadan birkaç gün önce Kanada’ya, ardından ABD’ye giden Du Wei, çok önemli görüşmeler yaptı?!
Du Wei, Corona virüs salgınının dünyaya yayılmasından önce, davanın sonuçlanması gerektiğini söylüyordu.
Ancak virüs dünyaya yayıldı.
1 Ocak 2020 ile 20 Mayıs 2020 arasında tam 19 ülkeye giden ve çok önemli görüşmeler yapan Du Wei, istihbarat birimlerinin saha ajanları kadar operasyonel aklı olan ve kendini koruyabilen biriydi.
Çok büyük ihtimalle, özel bir zehir yöntemiyle, kalp krizi geçirdi ve hayatını kaybetti.
Du Wei, bugün Çin için en önemli 3 kişiden biriydi.
Bugün Çin, 24 ülke ile digital para anlaşması yapıyor.
İsrail’i de buna dahil ediyordu.

Yani?!
Dolar İmparatorluğu’na kafa tutuyordu.
Çin’in digital parasının mimarı da Du Wei idi.
Baron James De Rotschild, sahibi olduğu Economist dergisinin ilk sayısına röportaj veriyordu:
“Eskiden Fransa’da kağıt parayla dolaşamazdınız.
Kağıt parayla mal alınıp satılacağını söyleseydiniz size gülerlerdi.
Ama bugün yapılıyor…”
Kağıt para yürürlüğe girdikten 150 yıl sonra, dünyada kağıt paranın yerini almaya hazırlanan digital para uğruna cinayetler başladı.

Bugün, Rotschild ailesini Çin’de yatırıma götüren isimlerden Du Wei, suikaste uğradı.
2 gramlık bir virüs, yeryüzünde şirketleri batırıyor, küresel sermayeyi vuruyor.
ABD derin devleti de, küresel sermayeye çanak tutanları ortadan kaldırıyor.

Çin’e para akıtan ve büyümesini sağlayan İngiliz Merkez Bankası başkanı Mark Carney, Ağustos 2019’da; “ABD doları artık küresel ticareti önlemektedir. Bundan sonra dolar dünyanın stok para birimi olmayacak” diye kafa tutuyordu.
Doların yerini digital paranın alacağını öne sürüyordu, Rotschild ailesinin Londra’daki elemanı…
Hatta, Facebook bile digital para çıkarmaya hazırlanıyor, Çin bunu başlatıyor, doların tahtı küresel sermaye oyunlarıyla sarsılıyordu.

Amerikan derin devleti bir virüsle, küresel sermayeden tutun, büyüyen Çin’e, Avrupa Birliği’ne, kurulacak digital dolar imparatorluğuna rakip olmaya kalkanlara kadar önüne geleni indiriyor!?

“Çin virüsü” dediler, olayı Pekin’in üzerine attılar.
“Hesap soracağız” dediler, üzerine bir de…

Du Wei suikasti, Çin’den “Virüs”ün ilk hesabının sorulmasıdır…

HAKİ KORKMAZ

PSİKOLOJİ DOSYASI /// ÖMER EKİNCİ : Dikkat ! Zihinlerimizin kumandası kimlerin elinde ?


ÖMER EKİNCİ : Dikkat ! Zihinlerimizin kumandası kimlerin elinde ?

1989 yılı…

Türkiye ilk defa pizza dükkanlarıyla tanışır.

Türkiye’ye birkaç dükkan açarak pazarın nabzını yoklayan ünlü marka aldığı sonuçla şoka girer.

Bekledikleri gibi olmaz.

Boğazına düşkün olduğu için pizzayı seveceğini düşündükleri Türk tüketicisi, pizzayı sevmez.

Dükkanlar kapatılır.

Geri dönülür.

* * *

1991 yılı.

Murakami-Wolf-Swenson Productions’ın ürettiği bir çizgi film dünyada büyük ilgi görür.

Yapımcı şirket Türkiye’deki bir özel kanala bu çizgi filmi teklif eder.

Kanal şaşkındır, fiyat gerçekten olması gerekenin %10’udur.

Adeta kapandaki peynir gibi duran bu teklifi kaçırmaz özel kanal.

Yayınlanmaya başlar.

Çizgi film Türkiye’de de çok tutulur.

Oyuncakları, rozetleri, kartpostalları, defterleri ve kitap kapları ile müthiş bir pazarlama da beraberinde gelir.


* * *

1994 yılına gelindiğinde çizgifilm dizisi milyonlarca çocuğu ve genci etkisi altına almıştır.

Bu çocuklar tuhaf bir biçimde annelerinden pizza pişirmesini istemeye başlar.

Türk anneleri pizzayı nasıl yapacağını bilmez.

Talep gitgide artar.

Derken pizza zinciri dükkanlarını yeniden aktif hale getirir, yeni dükkanlar açar.

Çocuğu yemek yemeyen anneler mecburen pizza sipariş eder.

Liseli, üniversiteli gençler arasında bir itibar nesnesi haline gelir. Türk mutfağının demode lahmacunu, pidesi terk edilmiş, gençler gruplar halinde pizza dükkanlarına gider hale gelir.

Tesadüfen (!) pizza talebini patlatan bu çizgifilmi çoktan tahmin ettiniz değil mi?

Bravo! O çizgi film “Ninja Kaplumbağalar”!

O pizza zincirini de tahmin ediyorsunuzdur, onu da buraya yazmayayım.

* * *

Şimdi o çocuklar büyüdü, çizgifilmi ilk izleyenler 30’larına geldi.

İlk jenerasyon genç evli, yeni nesil aile oldu.

Onlardan sonraki jenerasyon şimdilerde üniversite öğrencisi, ya yurtta ya da öğrenci evinde kalıyor.

İlk jenerasyondaki evliler evde yemek pişirmek yerine sık sık şöyle diyor : “Pizza mı söylesek?”

Bir sonraki jenerasyon da yurt odasına ya da öğrenci evine neredeyse her akşam pizza sipariş ediyor.

* * *

İşte algılarımız böyle yönetiliyor.

20-30 yıllık stratejiler çiziliyor, uygulanıyor.

Bizim eğlenceli diye olarak izlediğimiz masum çizgifilmler, diziler, sinema filmleri birtakım fikirlerin beyinlerimize çok daha hızlı zerk edilmesini sağlayan katalizörlerden ibaret.

Ve emin olun, bu bilinçaltı pazarlamacıları, bu algı sihirbazları bize sadece pizza yedirmiyor…!

* * *

Bu sadece bir örnekti,

Her Amerikan filminde Apple bilgisayarların görünmesi bugünkü Apple çılgınlığının temeliydi.

Her filmde sabah işe giderken elinde Starbucks kahve ile koşturuyor olması bugün bir kahveye 15 lira ödüyor olmamızın müsebbibi.

Afrika’da ayağında ayakkabı olmadığı için petşişe bağlayan Afrikalı gençlerin elinde içine su doldurulmuş Coca-Cola kutularıyla gezmeleri ve bununla sınıf atladıklarını düşünmeleri de yıllardır Coca-Cola’nın yaptığı “MUTLULUK” reklamlarının sonucu. Gerçekte mutlu olmayanlar içtikleri içecekten mutluluk akıtmaya çalışıyor işte, başka bir şey değil.

Biz hatırlamayız ama babalarımızın hayranı olduğu Western (Vahşi batı) filmlerindeki karizmatik kovboyu. O kovboyun ağzındaki Marlboro sigarayı babalarımız bugün hala bırakabilmiş değil. Etkiye bakar mısınız?

İşte bu yüzden unutmayalım;

Bize sunulan görüntülerin, reklamların, film ve dizilerin %99’u bir amaca hizmet ediyor.

İnanmadan, etkilenmeden, kendimizi kaptırmadan önce iki kere düşünelim.

“Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” diyordu Malcolm X,

Uyanık olmayana pizzayı da yedirirler, kolayı da içirirler üzerine de bir sigara yaktırırlar…

Afiyet olsun!

TARİH /// DR. SALİH EROL : Bursa’nın işgali sırasında Mustafa Kemal’in bir telgrafı


DR. SALİH EROL : Bursa’nın işgali sırasında Mustafa Kemal’in bir telgrafı

22 Mart 2020 Pazar

Bu yazımızda çok değerli bir arşiv belgesini yayımlıyoruz. Yenişehirli Ethem Paşa’yı çalışırken kullandığımız Eskişehir İstiklal Mahkemesi evrakının arasından çıktı bu belge. Belgenin Ethem Paşa’da bulunması ve mahkemeye onun tarafından sunulmasının sebeb-i hikmeti, Paşa’nın o tarihlerde geçici bir süre Yenişehir Kaymakamlığı görevini yapmasıdır. Dolayısıyla belgenin birinci muhatabı olarak onu saklamış ve yeri geldiğinde de kendisini savunmak amacıyla mahkeme başkanlığına sunmuştur.

Günümüzden yüz yıl öncesine ait olan belgenin tam tarihi 10 Temmuz 1920. Bu tarih, Bursa’nın işgalinden sadece iki gün sonra demektir. Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti’nin reisi olarak Mustafa Kemal, işgalin ertesi gününün (9 Temmuz 1920 Cuma) akşamında alelacele Bozüyük’e gelerek cephenin durumunu yerinde inceledi.

1920 yılının Temmuz ayı bilhassa Bursa için çok büyük bir felaketin başlangıcı oldu. Çünkü o tarihlerde Yunan birlikleri Bursa’nın kapılarına dayanmış ve bu mukaddes beldeyi işgal etmişlerdir.

Ankara’da TBMM’nin ve hükümetinin başında bulunan Mustafa Kemal Paşa, yanındaki heyetle beraber büyük bir heyecanla Bozüyük’e kadar gelmiş ve gelişmeleri sıcağı sıcağına takip etmekte, civar yerlerin ahalisine, yetkililerine çektiği telgraflarla işgaller karşısında durmaları için moral aşılamaya çalışmaktadır.

Bilhassa yerel resmi yetkililere vatansever duruş göstermeleri; halka iyi örnek olmaları hususunda uyarmaktadır. Aksi davranış gösterenlerin sert bir biçimde cezalandırılacağını haber vermektedir (Nitekim daha sonraları yaşanan gelişmeler karşısında sergilediği tavırla bu uyarıları kulak ardı edecek olan Yenişehirli Ethem Paşa, Eskişehir İstiklal Mahkemesi’nde cezalandırılacaktır).

Milli Mücadele’nin bu hararetli zamanlarında durumu kritik olan yerlerden biri de Yenişehir’dir. Çünkü Yunan birlikleri Yenişehir’in sadece altmış kilometre kadar uzağında bulunuyorlardı ve bu durumda işgal tehlikesi altında bulunan yerlerden biridir Yenişehir.

İşte, böyle bir durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal imzasıyla Yenişehir Kaymakamlığı’na bir telgraf gönderilmiştir. Telgraf, Bozüyük’ten çekilmiştir. Mustafa Kemal’in bu telgraftaki iyimser ifadelerine bakıldığında, Bursa’nın düştüğünden henüz haberinin olmadığı ya da haberi olsa bile bu kötü durumun halkın cesaretini kırmasını istemediği için elîm işgal hadisesinden bahsetmediği anlaşılmaktadır.

“YUNANLILARIN YENİLME ZAMANI GELMİŞTİR”

Telgrafında genel durumun memnuniyet verici olduğunu; artık Yunanlılar için yenilgi ve geri çekilme zamanı olduğunu belirtmektedir. Oysa yaşanan gelişmeler, bir süre daha, bunun aksini ispatlamıştır. Yunan işgal kuvvetleri Bursa’yı işgal ettikleri gibi 1920 yılı sonbaharında içlerinde Yenişehir ve İnegöl’ün de bulunduğu birçok yeri daha işgal edecek ve Doğu’ya doğru ilerleyişlerini sürdüreceklerdir.

Genel süreci bir kenara bırakıp, Yenişehir’in Milli Mücadele Tarihi’nde son derece kıymetli bir yeri olan telgraf metnine özel olarak odaklandığımızda dikkat çekici olarak şu hususları belirtebiliriz:

Mustafa Kemal Paşa, Yenişehir halkından vatansever duygularla gelecekten umutlu olmalarını isterken, her şeye rağmen azimli, metin ve sakin olmalarını istemektedir. Bu duygularla Kuva-yı Milliye’nin askeri tedbirlerine destek olmalarını en başta Yenişehir’in yetkili makamlarından ve ardından halktan beklemektedir. Halkın paniğe, endişeye kapılıp memleketinden göç etmemesini; yerinde sabırla kalmalarını öğütlemektedir. Ancak bu emirler, tavsiyeler doğrultusunda hareket edilirse Müslümanlığın – Osmanlılığın şan ve şerefinin korunacağının altını çizmektedir.

TBMM’nin ve reisi Mustafa Kemal’in Osmanlı padişahıyla bütün restleşmelerine; padişah ve İstanbul Hükümeti tarafından açıkça hedef tahtasına konulmasına rağmen “Osmanlılığın Şanı”ndan övgüyle bahsetmesi halkı etkilemeye yönelik dikkat çekici bir detaydır.

Okuyucularımızı belgenin asıl suretinin fotokopisinden yaptığımız çeviriyle ve bu çevirinin sadeleştirdiğimiz haliyle baş başa bırakmadan önce şu hususun altını çizmek isterim:

Kurtuluş Savaşımızın lideri; TBMM’nin başkanı ve Cumhuriyetimizin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bu telgrafı Yenişehir ve Bursa tarihinde şanlı bir sayfadır. Yaşanan bütün işgal hadiselerinin karşısında kurtuluş ümidini bir kale gibi sağlam tutan; işgalin tehlikeli bölgesinin yanı başına kadar gelerek halka umut aşılayan gerçek bir liderdir Mustafa Kemal.

YENİŞEHİR KAYMAKAMLIĞI’NA ÖNERİ

Bence, kurumsal anlamda telgrafın muhatabı olan Yenişehir Kaymakamlığı bunun orjinalini ve çeviri yazısını çerçeveletip hükümet konağına asmalı ve kaymakamlığın internet sayfasına almalıdır.

Tabi ismimizi ve yazımızı dipnot olarak belirtmek kaydıyla.

  • Salih EROL

TELGRAFNÂME(Çeviriyazı)

Yenişehir Kaymakamlığına

9 Temmuz akşamı cepheye muvasalat ile vaziyeti tedkik ettim. Ahvâl-i umumiye şayân-ı memnuniyettir. Yunanlılar için ric‘at, mağlubiyet zamanı hulul etmiş olup inâyet-i Hakk’la an-karîb asâr-ı fiiliyesi görülmeğe başlayacaktır. Bu andan itibaren bütün halkın âtiden mutma‘in olarak azim ve metânet ve sükûnetle ittihaz olunan tedâbir-i askeriyeye muavenet ve müzâheret eylemesinin ve me’murîn-i hükümetin bu hususta halka nümûne-i imtisâl olmalarının te’minine ve bundan sonra Osmanlılığın, Müslümanlığın şân ve şerefini nakise-dâr edecek lüzumsuz telaşın ve tereddüdü ve muhâceret gibi ahvâlin pek şedîd muamelâtı intac eyleyeceğinin ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınmasını tebliğ ederim.

10 Temmuz 1336 (1920)
Büyük Millet Meclisi Reisi
Mustafa Kemal

TELGRAFNÂME (Sadeleştirilmiş Çeviri)

Yenişehir Kaymakamlığına,

9 Temmuz 1920 Cuma gününün akşamı cepheye ulaşarak durumu inceledim. Genel durum, memnuniyet vericidir. Yunan askerleri için geri çekilme ve yenilgi zamanı gelmiştir. Allah’ın izniyle en kısa zamanda düşmanın yenilgisi ve geri çekilmesi görülecektir. Bu andan itibaren halkımızın gelecekten yana umutlu olarak, azim, metânet ve sükûnet içinde hazırlanan askeri tedbirlerimize yardımcı olmaları ve ordumuzla dayanışma ruhu içinde olmaları beklenmektedir. Bu bağlamda resmi görevlilerin, idarecilerin halka örnek olmaları temin edilmelidir. Bundan sonra Osmanlılığın – Müslümanlığın şan ve şerefini zedeleyecek gereksiz telaş, tereddüt ve halkın yerlerinden göç etmesi gibi durumların yaşanması halinde sert cezalar uygulanacağını önemle dikkatinize sunarım.

10 Temmuz 1920
Bozüyük
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal

TARİH /// Medeniyetin Güzergahı : İpekyolu


Medeniyetin Güzergahı : İpekyolu

16 Mart 2019

İpekyolu denince akla ilk gelen, bir ticaret yolu olması. Gizemli yol asırlarca dünya ticaretinde çok önemli rol oynamış. Ancak bu yol, ekonomiden öte, kültür-sanat ve bilim köprüsüdür aynı zamanda. Medeniyetlerin karşılıklı olarak etkilendiği, beslendiği bir zemin olmuş.

Tarihin sırlarına ulaşmak için bazen uzun yolculuklar yapmak gerekir. İpek Yolu; geçmişi milattan önceki yüzyıllara dayanan bir ticaret yolu olarak bilinir. Çin’den başlayan bun yol kimi karayollarıyla kimi ise deniz yollarıyla farklı coğrafyalara başta ipek ve baharat olmak üzere farklı ticaret mallarını karşılıklı olarak ulaştırmıştır. En çok taşınan mal ipek olduğundan bu yol İpek Yolu adı ile anılagelmiştir.

İpek Yolu dünya ticaret tarihi kadar geçmiş derinliği ne sahip ticaret yoludur. İpek Yolunun ilk güzergâhları Baktriyo yolundan Hindistan’a giderken diğer bir güzergâhı ise, Batı Türkistan’ın güneyin- den geçilip, Taklamakan Çölüne girmeden güneyden veya kuzeyden kat edilerek Doğu Türkistan’a varılırdı. Daha sonra iki güzergâh tekrar birleşip Doyang bölgesine kadar uzanmaktaydı.

Tarih boyunca Orta Asya ile her daim ticaret bağlantıları farklı şekillerde de olsa Varola gelmiştir. Çin ile Avrupa arasında en az Tunç Devrinden bu yana bağlantılar bilinmektedir. İlk dönemlerde madenin elde edilerek işletilmesi konusunda bilgi alışverişinde bulunulmuş, daha sonraları ise ticari mal değişimi suretiyle geliştirilmiştir. Bu sayede farklı kültürler birbirlerini tanıma imkanı bulmuşlardır.

İpek Yolu yalnızca tüccarların değil, aynı zamanda, doğudan batıya ve batıdan doğuya bilgelerin, orduların, fikirlerin, dinlerin ve kültürlerin aktarıldığı bir yol olmuştur. Yol vasıtasıyla batı doğu kültürünü tanıma imkânı bulmuş, kültür tarihinin gelişimine oldukça önemli katkılar sağlamış, bu vesileyle felsefeler, sanatlar, ahlak, örf ve adetler etkileşim içerisine girmiştir. ‘İpek Yolu’ uzun yıllara sürekli konuşulmasına ve projeler üretilmesine rağmen özellikle 2000’li yılların başından itibaren üzerinde titizlikle durulan ve ciddiyetle ele alınan bir konu olmaya başlamıştır. Öyle ki; günümüzde Unesco başta olmak üzere kültür odaklı uluslararası kuruluşların yanında uluslararası ticaret örgütlerinin de gündemlerinin ilk sıralarında yer almaya başlamış, ‘Kültürler Arası Diyalog’, ‘İpek Yolu Kültür Koridoru’ başlıkları altında komisyonlar oluşturularak uluslararası toplantılar gerçekleştirilmiştir. Mart 2013 yılında yapılan böyle bir toplantıya Bursa Büyükşehir Belediyesi ev sahipliliği yapmış idi.

Son zamanlarda Tarihi İpek yolu ağında yer alan ülkeler arasında işbirliklerinin geliştirilmesine yönelik farklı arayışlar göze çarpmaktadır. Dünya vatandaşlık örgütünün öncülüğünde bu amaçla başlatılan çalışmaların ilk toplantısı 2006 yılında Taşkent şehrinde yapılmış daha sonra sırasıyla Lanzhou, Almata, Pyeongtaek, Shiraz, Graozni, Gaziantep, Yeosu ve Urumçi şehirlerinde gerçekleştirilmiştir.

Son 4 yıldan bu yana aktif olarak bu oluşumda yer alan Bursa Büyükşehir Belediyesi Urumçi’de devraldığı ev sahipliliği bayrağının gereği olarak 2015 yılı toplantılarına ev sahibi olarak diğer ipek yolu şehirlerini ağırladı. 28 ülke ve 48 farklı şehirden 114 belediye başkanı ve yetkililerin yer aldığı katılımcılar, farklı kurum kuruluşlardan gelen yetkililer ve Bursa halkından oluşan dinleyici kitlesiyle birlikte Atatürk Kongre ve Kültür Merkezinde hedefe odaklı toplantılar gerçekleştirildi. 10 yıllık bir geçmişe sahip olan organizasyonun 10. toplantısının ana teması ‘Medeniyetlerin Birlikteliğine Giden Ortak Yolculuk’ olarak belirlendi ve bu doğrultuda bir birinden değerli sunumlar yapıldı, bilgiler ve görüşler paylaşıldı, deneyimler anlatıldı. Unesco’nun İpek Yolunun bir kültür yolu olarak tescil çalışmaları ve bu konudaki gelinen nokta dile getirildi. Turizm anlamında ipek yolu şehirlerinin alt yapılarının güçlendirilmesi bu anlamda işbirliklerinin arttırılması gündeme taşındı. Turizm bağlantılı olarak ekonomik anlamda ipek yolunun farklı alternatif organizasyonlarla daha verimli hale getirilmesi bu konuda özel çalışma gruplarının oluşturulması gibi fikirler tartışıldı. Gençliğe yönelik projeler, farkındalık oluşturma projeleri gibi farklı projeler sunuldu. Tarihi mirasın korunması ve yaşatılmasına yönelik alınması gereken önlemler, çalışmalar konusunda Bursa Büyükşehir Belediyesinin yürüttüğü çalışmalar örnek gösterilerek bu yönde deneyim paylaşımı yapılması kararlaştırıldı. Müzeler konusundaki çalışmalarıyla yurt içi ve yurt dışında iyi bir noktada yer alan Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin ‘İpek Yolu Müzeler Birliği’ kurulmasına yönelik önerisi kabul edilerek sonuç bildirgesine konuldu. Özellik- le kısa zaman diliminde yapılan toplantılar ve sonuçları açısında bakıldığında Bursa birçok önemli konunun karara bağlandığı her açıdan verimli geçen Uluslararası bir toplantıya ev sahipliliğini başarıyla gerçekleştirmiş oldu. İpek yolu formunda Bursa’nın katkısıyla alınan kararlarla çıta biraz daha yükselmiş oldu. Sonuç olarak İpek Yolu’nun gerek ticari ve gerekse kültürel anlamda geçmişte olduğu gibi günümüz dünyasında da önemini ve stratejik değerini koruduğu bir kez daha anlaşılmış oldu.

Gündem16 Dergisi, Aralık 2015

TARİH /// EKREM HAYRİ PEKER : Boğanın boynuzları – Sümerler – “Tarih Türklerle Başlar”


EKREM HAYRİ PEKER : Boğanın boynuzları – Sümerler – “Tarih Türklerle Başlar”

27 Mart 2018 Salı

İngiliz Arkeoloji Enstitüsü profesörlerinden Harriet Crawford’un Sümer ve Sümerler üzerine yazdığı bir kitabı okudum. Yazar Sümerlerin Türk kökeni ve Batı Türkistan, bugünkü Türkmenistan bağlantısına hafifçe değinip, daha çok Sus-Elam uygarlığıyla bağlantı kurmaya çalışmış. Oysa kitabının bazı bölümlerinde yazdıklarının bir kısmı kendisini yalanlıyor, savunduğu tezini çürütüyor.

Aynı anlayışı Hititler üzerine kitap yazmış bulunan İngiliz arkeoloji enstitüsünde görevli araştırmacılar görmüştüm. Batılı tarihçilerinden J.G.Macquen’in Hititler ve Hititler çağında adli eserinde kendi ırklarını, medeniyetini İran’a bağlama çabası, üstün ırk safsatalarıyla Hitler’i Almanya’da iktidara getirmişti ve Hitlerde Ani ırkı dünyaya hâkim kılmak için tarihin en kanlı savaşını başlatmıştır.

İsveç tarihinin kurucusu kabul edilen, Pr. Sven Lagerbringin ‘’İsveçlilerin ataları Türktür. Avrupa’da birçok krallıklar (Norveç, Danimarka, Saksonya, Westfalen, Fransa ve İngiliz) Odin’in çocukları soyundan gelmektedir’’ Sözleri unutulmak istenmiştir. Oysa bugün Türkler’in, Kafkas kökenli Halkların izlerine İngiltere’de, İspanya’da, Cezayir’de rastlamak mümkündür. Bask halkının Kafkas kökeni tarihçiler arasında tartışılmaz bir gerçek haline gelmiştir.

Lagerbring eski İsveççe, Almanca, Danca dillerinin temelini Tirkrar(Türkler)’ların konuştuğu dilin oluşturduğunu iddia eder. Odin bölgeye büyük ihtimalle İsa’dan önce gelmiştir.

Sarı denizden Macar ovalarına kadar uzanan bölgedeki Türk varlığı nedense görülmek istenmez. Proto-Türk veya ilkçağ Türklerinden geriye Balkan gibi isimlerin kalmasını, İsveç Sagaları ve Almanların meşhur destanı Nibulungen’in bazı bölümlerinde Türk isimlerinin isminin geçmesini nasıl açıklayacağız?

Ünlü tarihçi L.Gumilev bunu şöyle açıklıyor,’’Dünya tarihi içinde, kadim Türk halklarının ve kurdukları devletlerin tarihi incelendiğinde şöyle bir soru sormak lazım gelmektedir: Türkler neden ortaya çıktılar ve neden katiyen torunları olmayan müteakip birçok millete kendi isimlerini bırakarak tarihten silmediler? Çünkü Kadim Türkler insanlık tarihinde geniş bir yer tutmalarına rağmen nüfusça azaldılar?’’

İngiliz Profesör Sümer bölgesinde bulunan bir kısım eşya’nın Anva/Anev de bulunduğunu yazıyor. Tarihçiler Sümerlerin bu bölgeden geldiğini söylüyorlar. Bu bölgede Anev ve Afganistan’ın Badakşan bölgesinde bulunan Lacivert Taşı getirtip heykel ve varlıklı insanların kullandığı mühürlerin yapımında kullanmışlar.

Metal eşya ve bronz yapımında kullanılan bakırı getirmek için Umman ve Bahreyn’de ticaret kolonileri kuran Sümerler İndus vadisindeki Harappa ve Mohengodero medeniyetini kuranlarla ticaret ilişkilerini sürdürmüşlerdir.

Sümerlerin yaptığı Zigguratlar bugün Türkmenistan’daki Altın Tepe ve Afganistan’daki Murgidak bölgesinde bulunan bazı yapılarla benzerlik göstermektedir. Bu örnek iki bölge arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Sümer mühürlerdeki oba resimleri de bu konuda başka bir örnektir.

Sümerler yukarı Mezopotamya ve Anadolu içlerine kadar ilerleyip bu bölgelerde küçük yerleşim yerleri kurmuşlardır. Asur bölgesinde kazı yapan ünlü arkeolog Henry Lazard kazı anılarını anlattığı ‘’Ninova’’ adlı eserinde bölgede bulunan piramitlerden bahseder. Bu yapılar Mısır piramitlerinin atası olabilir. Sümerlerin bölgeye M.Ö.4bin yıllarında geldiğini unutmayalım. Ziggurat yapımı bütün bölgeyi sarmıştır. Ünlü tarihçi Heredot Babil’deki Zigguratın kendi döneminde mevcut olduğunu söylüyor.

Tarihi bugünkü coğrafyaya göre yorumluyoruz. Bugün merkezi Asya’da yan Türkistan’da bulunan Gobi ve Taklamakan bölgesinde Kazan şehrine kadar uzanan büyük bir deniz yer alıyordu Bu denizin çevresinde büyük bir uygarlık vardı. İklimsel değişiklikler bu denizi zaman içinde kuruttu. Bugün buna örnek Marmara denizinin birkaç katı büyüklükteki Aral gölünün/denizinin kurumasıdır. Karadeniz’in bugünkünden küçük bir göl olduğu çevresinde bulunan şehir kalıntılarından anlaşılmaktadır. Bugünkü Marmara denizi de bir göldü. Prens adaları bu gölün etrafındaki tepelerdi. Pendik açıklarında denizin altı-yedi metre derinliğinde yerleşim yeri kalıntıları bulunmuştur.(NTV Tarih Eylül 2012 Sayısı) Tarihi iklim değişikliklerinin nice medeniyet yıktığını, medeniyetleri kuran halkları dağıtıp yok ettiğini tarih kaydeder. Buna örnek olarak Türkistan, Yemen, Habeşistan’da yaşayanları ve geride bıraktıkları muhteşem yapıların yanında Mısır Erken Mayaları gösterebiliriz. İklim, coğrafya, ticaret yolları, nüfus ve bilgi birikiminin medeniyetlerin oluşmasında çok önemli rolü vardı.

Değerli tarihçimiz Kazım Mişan’ın yazılarında belirttiği gibi Türkler göçebe değil, göçmendir. Kuraklığın Afrika ülkelerinde bugün ne gibi toplumsal sonuçlara yol açtığını görüyoruz. Oğuzlarda suya giren öldürülürdü. Türk toplumlarında sulak bölgelere kudsiyet atfedilmesinde yaşanmış kuraklığın büyük etkisi vardır. Fergana vadisinin Oş bölgesinde böyle bir alan Şah-ı Merdan adıyla günümüze kadar gelmiştir.

İbn-i Fadlan’ın oğuzlarla ilgili yazdığı ‘’yıkanma adetleri yoktur, suyu kirletenleri öldürürler.’’sözleri bize korkunç bir kuraklık ve çölleşme neticesinde yaşanan faciaların toplum belleğinde nasıl bir yer ettiğini, nasıl genlere işlediğini göstermektedir.

Büyük bir medeniyetin ardılı olan Sümerler maden taş, orman yönünden fakir ve bataklık olan bu bölgede büyük bir medeniyet kurmuşlardır. Yeni kentler kurulmuş, bataklıklar kurutulup yeni sulama kanalları açılmış, ticaret yolları geliştirilmiş, koloniler kurulmuştur.

Sümerler tekerleği buldular. Hızlı tekerleği, çömlekçi tekerleğini bularak çanak-çömlek yapımını hızlandırdılar. Saban ve gemilerde çapa kullandılar. İlk birayı yaptılar, toprak tuzlanınca tuzu da yanıklı bitki ziraati yaptılar. Matematik ve Edebiyat ta önderlik ettiler. Kullandıkları lisan diplomatik dil olarak binlerce yıl kullanıldı. Ticaretin gelişmesi bazı yenilikleri getirdi. Önce eski yazılarının üzerine oluşturdukları çivi yazısı geliştirildi. M.Ö. 4bin yıllarında kullanılmaya başlanılan çivi yazısı M.S. 1.yy a kadar (kimi tarihçilere göre daha sonraki yüzyıllarda)kullanıldı. Sümer yazısı günümüz alfabelerinin atası sayılan Fenike alfabesine ışık tuttu

Sümerler edebiyatlarını yazıya geçiren ilk halktır. Edebiyatlarının dışında devletin, tüccarların, tapınakların tüm kayıtları, ders kitapları, yazışmaları, sözleşmeleri yazıya geçirilmiştir. Sümer arşivleri tarihe ışık tutmaktır. Sümerlerin gelişmiş bir kültürel yaşamına sahip olduğunu bıraktıkları tabletlerden anlıyoruz. Hazırladıkları sözlükte 800 değişik yiyecek-içecek ve bunlardan yapılan yemek tarifleri vardır. Bu tariflere göre Sümerler de 20 çeşit peynir,100 çeşit çorba ve 300 çeşit ekmek olduğunu öğreniyoruz. Başlıca yiyeceklerinin et, tatlı ve tuzlu su balıkları, sebzeler (soğan, sarımsak, pırasa, marul, salatalık), arpa, bakliyat (mercimek, nohut, fasulye), meyveler (elma, armut, üzüm, nar, fıstık) olduğunu, nane-tere-kimyon gibi baharatlar yaptıklarını öğreniyoruz. Arpadan bira, hurmadan şarap yapmışlar. İçini oydukları sazları kamış yaparak küplere koydukları süt, bira ve şarapları ortak içebilmişlerdir. İ.Ö. 2700 yıllarına ait Sümer kral mezarlarında kullandıkları arp, lir, ut gibi müzik aletlerinin tahta bölümleri bulunmuştur.

Sümer kültürel yaşamında bugün olduğu gibi üfürükçülük, büyücülük yapan kadınların olduğunu anlıyoruz. M.Ö.2100 yılların da Sümer-Lagaş kralı Gudea sihir ve büyü yapan kadınları şehirden sürmüştür. Babilliler Sümer bölgesini ele geçirince büyücülük yapan kadınları Babil şehrine toplamışlar, insanların önemli buldukları her konuda büyücülere danışmaları adetmiş. Babilli büyücülerin ününü duyan Hititler elçi gönderip Babil devletinden büyücü istemişler.

Sümerler eğitime önem vermişlerdir. Matematik ve geometri konularını da içeren iki ders kitabının tabletleri bulunmuştur. Ticaret hayatı ve bürokrasinin gelişmesi bugün kullandığımız imzanın yerine kullanılan mühürü icat ettiler. Mühür ticari anlaşmaların yanı sıra, devletlerin anlaşmalarında da imza yerine kullanılıyordu. Mühür, kimlik gibiydi. Nasıl bugün kimliğimiz kaybolunca ilan veriyoruz, Sümerler de kim mührünü kaybederse duyurmak zorundaydı, yoksa cezası ağırdı.

Sümerlerin Türk kökenli oluşlarında bir örnek olarak ölü gömme adetlerini gösterebiliriz. Sümer Kralları da Türk Hakanlarında olduğu gibi mezara eşleri, hizmetçileri ve eşyalarıyla gömülmüşlerdir. Sümerlerde Türkler de olduğu gibi tek eşlilik vardı. Eşler arasında evlilik sözleşmesi yapılırdı.

M.Ö. 2000-3500 yılları arasında yakın Doğu’nun basat kültürünü Sümerler temsil etmiştir. Sadece bölge halkını değil Akdeniz bölgesini, Mısır’ı, Anadolu’yu etkilemişlerdir. Ortaçağın Latincesi gibi Sümer dili bölgenin politik, ekonomik ve kültür dili olmuştur.

Sümer tanrı ve tanrıçaları isimleri değişerek bölge halklarının tanrı ve tanrıçaları olmuştur. İlk yaradılış efsanesi Sümerlere aittir. Yaratılış ve Gılgamış destanları Hint ve Avestalarından da daha eskidir. İlyada ve diğer destanlar Sümer destanlarına göre çok gençtir. Üstelik yazıya geçirildiği için orijinal hallerini muhafaza etmişlerdir. Sümer efsanelerinde yer alan canavar figürlerini Grek efsanelerinde görmekteyiz.

Sümer bölgesini işgal eden Akatlar onların dilini ve yazısını alıp tarihin ilk sözlüğünü (Akatca/Sümerce) yapmışlardır. Sümerlerin astronomi bilgileri çok gelişmiştir. Yıldız adları Sümerlerden gelmektedir. Gök bilimi astronominin kurucusunun Sümerler olduğunu söyleyebiliriz.

İlk kubbenin Sümerliler tarafından yapıldığı bilinmektedir. Sümerlerin yaşadıkları bölgede olmayan taş ve maden işlemesi konusunda ve kuyumculuktaki ustalıkları, onların taşı ve madeni bol olan bir bölgeden geldiklerinin bir kanıtıdır. Kanal açmak ve kanal sistemini yürütmek gelişmiş bir mühendislik bilgisi olduğunu göstermektedir. Sümerler kerpiç ve tuğla kullandıkları yapılarda yalıtım malzemesi olarak asfaltı da kullanmışlardır.

Sümerler tarihin bilinen ilk kanun devletidir. Sümer kanunları İ.Ö.2050 yılına tarihlenmektedir ve bilinen Hammurabi Kanunlarından çok eskidir. İşçiler onluk ve yüzlük gruplara ayrılıp, birer yıllık mukavele yapılırdı. Çalışanların ayda üçgen izin hakkı vardı. Yerli halktan birinin köleliği üç yılı geçemezdi.

Artan Sami göçü ve yanı sıra Sümer devletinin şehir/site devletlerine bölünmesi Sümerleri zayıflayıp Sami halkları içinde yok olmalarını getirdi. Kendileri ortadan kalkıp unutuldu ama bölgedeki etkisi iki bin yıl sürdü. 19.yüzyılın ortalarında bölgeye gelip kazılar yapan arkeologlar buldukları karşısında büyük bir şaşkınlık geçirdiler. Rüzgâr erozyonunun yerleşim yerlerini yıkması, eski Sümer şehirlerinin üzerine kentler kurulması, tarım alanlarına veya batak dönüşmesi, kullanılan araç ve gereçlerin çürümesine rağmen bulunan çivi yazılarının çözülüp, Gılgamış ve Tufan destanlarının okunmasıyla sadece Ortadoğu tarihi değil, bilinen tarih değişti. Samuel Noah’ın dediği şu sözler tarih bilimine geçti ;’’ TARİH SÜMERLE BAŞLAR.’’ Bugün üniversitelerimizin Sümeroloji bölümleri sönmüştür. Eski Türkler kimdir diye sorsanız size yalın kılıç ülkeleri dağıtan insanlar imajını çizeriz. Oysa böyle bir medeniyeti belirli bir bilgi birikimine sahip olmayan toplumlar kuramaz.

Sümerce üzerine araştırma yapan Hinks, British Association’da 1850 yılında verdiği konferansta çivi yazısını Akatlıların icat etmediğini, çünkü bu yazının Sami dilinin bünyesine hiç uymadığını, eğer bu dili Samiler icat etselerdi kendi dillerine uygun yapmış olmaları gerektiğini söylemiştir. Hinks, çivi yazısını Babil de Samilerden önce yaşamış Sami olmayan bir halk tarafından icat edilmiş olduğunu öne sürmüştür. Bu halkın Babillerden önce bölgeye gelip yerleştiklerini anlatmıştır. Sümer dilini ilk keşfeden Rawlinsondur. Rawlinson bu dilin zamir bakımından Moğolcaya, Mançu diline yakın olduğunu, fakat kelime bakımından hiç benzerlik bulunmadığını söylemiştir.

Sümer dilinde Türk dilinde olduğu gibi kelimeler kök halindedir. Onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor. Sümer dili de Türk dilinde olduğu gibi fiil bakımından çok zengin, ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkçe de olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriyor.

Bu konuda çalışmalar yapan Azeri Profesör Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümerceyi incelemiş çalışmalarını ‘’Sümerce kesim olarak Türk dilidir’’ adlı kitapta toplamıştır.

Sümerceyi inceleyen İranlı araştırmacı R.Heyavi ilk incelediği 161 sözcüğün 35’inin Türkçe kökene bağlamıştır. Prof. Osman Nedim Tuna Sümercede yer alan 165 kelimeyi Türkçe kelimelerle eşleştirmiştir. Türkmen araştırmacı Begmurad Gerey Sümerce 295 kelimeyi Türkçe kelimeyle eşleştirmiş ve bu konuda bir kitap yazmıştır. Ünlü dil bilimci M.Swadesha bilgisayar analiziyle yaptığı analiz sonucu şu sonuca varmıştır:’’Eğer iki ayrı dilde fonetik ve anlam bakımından benzeyen kelimeler 100’den fazlaysa, bunların bağımsız olma ihtimali birkaç milyonda birdir.

Araştırmacı Jule Oppent Sami olmayan bu dilin Sümerce olması gerektiğini ileri sürmüştür.1874’de araştırmacı Françon Leonorman Sümer dilini Ural-Altay dil grubuna koydu. Sümerolog B.Lands Berger ‘’Sümer dili, hem dil bakımından, hem de bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir.’’Oppert’e göre Sümer dili Türk, Fin ve Macar dillerine akrabaydı. Sümerlerin aynı çağda yaşamış medeniyetlerden farklı olarak çivi yazısıyla yazdıkları kayıtları bırakmışlardır. Lagaş kentine ait kazılarda 40.000 tablet, Wippur’da ki kazılarda 30.000 tablet bulunmuştur. Bu tabletlerde Sümerlerin gündelik yaşamlarına ait bilgiler, tarihleri, edebiyatları, ilahiler ve destanları yazılıydı.

Lagaştaki tabletler M.Ö. 2500 yıllarında başlarken, Tufandan sonra kurulmuş Kiş şehrindeki tabletlerin başlangıç tarihi M.Ö. 2800 dür. Sümerler tabletlere Tufandan önce beş şehirlerinin olduğunu yazmışlardır. Erida, Badtibıra, Larak, Sipper, Şıruppak yakınlarında bulunan Al-Ubaid adlı küçük bir höyükte en eski Ziggurat kalıntısı, heykeller ve dinsel törenlerini gösteren mermer vazolar bulunmuştur. Burada bulunan eserler M.Ö. 3300 yılına tarihlenmiştir.

Sümerlerin en ünlü kenti, İbrahim Peygamberin kenti Ur’da kral mezarları bulunmuştur. Al-Ubaid’de yapılan Kazılarda alt katmanlarda tablet bulunamamıştır. M.Ö 5900 yıllarına tarihlenen farklı kültürlere ait kap-kacak bulunmuştur. M.Ö.2400 yıllarına ait tabletlerde Türkçe adlar bulunmuştur. Bunlar bölgeyi istila eden Gut/Guti/Kut krallarının adlarıydı.

Sümer medeniyetini yaratan halklarla Mısır Medeniyetini de kurduğunu söyleyebiliriz. İlk çağ Mısır tanrıları Sümer Tanrılarıyla aynıdır. Sümerlerdeki Anu, Mısır’da Anubis olmuştur. Sümer Mitolojisi’ndeki tanrılar, inanışlar, kavramlar önce Mısır’a, oradan Grek Mitolojisi’ne geçmiştir.

Avrupalı Tarihçilerde sık görülen davranış Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan halkların incelerken, eğer söz konusu halk Turani veya Sami ırkından değilse hemen Hint-Avrupa grubuna sokmaktadırlar. Avrupalı Tarihçilerin Kafkasya konusunda ve orada yaşayan halklar konusunda bilgileri ve araştırmaları yok denecek seviyededir.

Kafkas Tarihçilerinin son yıllarda yaptığı araştırmalar sonucu Sümer ve Babil krallarının bir kısmının isimlerinin eski Abaza-Apsuva dilinde olduklarını tespit etmişlerdir. Bu ve benzeri bazı benzerlikler Sümerlerin arasında Kafkas kökenli kabileler olduğunu göstermektedir. Tarih Boyunca Mısır ve Kafkasya arasında süren ilişkinin temelinde bu da olabilir. Mısır’a giden Sümerlilerle beraber giden halklar bu köprüyü kurmuş olabilir. Dileyenler bu konuda rahmetli B.Ömer Büyüka’nın “Hazreti İbrahim’le Awubla ve Kafkasyalılar” adlı kitabını okuyabilirler deyip, konuyu ayrı bir yazıya bırakarak devam edelim.

Türklerle Sümerler arasındaki benzerlikler, Sümer destanlarının eski Türk destanlarına olan benzerliklerinde de görülmektedir. Sümer dilinden Latinceye, Gerekçeye çeşitli kelimelerin geçtiği araştırmacılarla tespit edilmiştir.

Türk halklarının ağıt yakma, mersiye yazma geleneğine Sümerlerde de rastlamaktayız Madem tarihçilerin büyük bir bölümü tarihi Sümerlerle başlatıyor, ya öncesi? Öncesini aramak için yüzey araştırmaları yapmak, yazıtları incelemek, yazılı kayıtları araştırmak; bunun için enstitüler, vakıflar kurup araştırmacıları yıllarca desteklemek gerekmez mi? Ne dersiniz, kültürümüze nasıl girdiği belli olmayan bozkurt’u bırakıp Gök Bori’yi araştırmanın, onun izlerini aramanın zamanı gelmedi mi?

KAYNAKÇA

1) Sümer ve Sümerler, Harriet Crawford Ankara 2010
2) Hititler ve Hititler döneminde Anadolu G.Macquan Ankara 2009
3) Ninova , H.Lazard, İstanbul
4)İsveççenin Türkçe ile benzerlikleri, Sven Lagerbrıng İstanbul 2010
5)İsveçlilerin Türk kökenleri üzerine, Abdullah Girgin İstanbul 2011
6)Uygarlığın kökeni Sümerler, M.İlmiye Çığ İstanbul 2008
7)5 bin yıllık Sümer Türkmen bağları, Begmurad Garen İstanbul
8)Sümer ve Türk dillerinin tarihle ilgisi, Osman Nedim Turan İstanbul
9) Doğunun Prehistoryası, V.Golden Chılde Ankara 2010
10)Sümerlerde Tufan, Tufanda Türkler M.İlmiye Çığ İstanbul 2011
11) Hazreti İbrahim’le Awubla ve Kafkasyalılar B.Ömer Büyüka İstanbul Ekim 1975
12) Avrupa’lıların Ataları Türk’tür, Cengiz Özakıncı İstanbul
13) Anadolu Arkeolojisi Pr. Veli Sevin İstanbul 2002
14) Büyük Türk Part Devleti Beg murat Gerey İstanbul 2009
15) İran Türklerinin Eski Tarihi Pr. Dr.Muhammed.Taki Zehtabi (Kireşçi)
16) Iraklılar Yazılımı, Kazım Mişan Bursa 2007
17) Türklerin Kaybolan Ataları, Kazım Mişan Bursa 2011

TARİH /// Ekrem Hayri Peker : Kızılderililer ve Ön Türkler


Ekrem Hayri Peker : Kızılderililer ve Ön Türkler

25 Mayıs 2019

Bu yazıdan amacım bazı Kızılderili kabileler ve ön Türkler arasında bazı kültürel benzeşmelere dikkat çekmek; bu halkı oluşturan bazı dış göçlere dikkat çekmek, bu konuda son yıllarda yapılan bazı yeni çalışmaları incelemektir. Milletlerin saf ırklardan oluşmadığını genler üzerine yapılan son çalışmalar bize göstermiştir.

Göktürkler üzerine araştırmalar yapan ve bu konuda kitaplar yazan Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, kaya resimleri ve Ön Türklerden kalan izler üzerinde çalışan ve çektiği resimleri albümler halinde yayınlayan merhum Servet Somuncuoğlu’yla Türkistan’ı gezerler. Taşağıl, “Gökbörü’nün İzinde” adlı eserinde, Grono-Altay (Dağlık Altay) Cumhuriyeti’nde yüz bin yıl öncesine ait tarihi nesneler bulunduğunu yazar. Bölgede çok sayıda kurgan ve kaya resimleri bulunmaktadır. Dağlık Altay Cunhuriyeti’nin Ulagan ilçesinde dünyanın ilk düğümlü halısı Pazırık’ta bulunmuştur.

Taşağıl, merhum Somuncuoğlu ile beraber, Sibiryanın başkenti olarak bilinen ve Rusya Federasyonu’nun üçüncü büyük kenti olan Novasibirsk’te Sibirya’daki yaşamın sergilendiği küçük bir etnografya müzesi olan, Kraçevarsky Muzey’i ziyaret ederler.

Taşağıl, “Gerçekten oradaki kayıkların, şaman elbiselerinin ve diğer etnografik malzemelerin ilginç şekilde Kızılderili eşyalarına benzediğini gördüm. Rahmetli Servet, bu malzemeleri görünce, ‘Hocam, Kızılderililer kesin Türk, hemen yazmalısın.’(Gökbörü’nün İzinde, s,57)

Saha Şamanı

Bölgede yaşayan ve ren geyiği yetiştiren Duhalar’ın çadırları Kuzey katlı evleri gizemini korumaktadır. Amerika’daki ova yerlilerinin çadırlarına benzer. Bildiğimizin aksine Kızılderililerin büyük bir kısmı yerleşik’ti. Pueblo yerlilerinin çok katlı evleri gizemini korumaktadır. Salgın hastalıklar ve katliamlardan arta kalan yerliler, mecburen göçebe yaşamak zorunda kaldılar.

Kuzey Amerika kıtasının ilk sakinlerinin Sibirya’nın güneyindeki Altay bölgesi olduğu ortaya çıktı

WASHINGTON- ABD’deki İnsan Genetiği dergisinde yayımlanan araştırmayı yapanlardan Pennsylvania Üniversitesi Antropoloji bölümü Doçenti Theodore Schurr, Rusya, Moğolistan, Çin ve Kazakistan’ın kesiştiği Altay bölgesinin on binlerce yıldır çok sayıda halkın gelip gittiği kilit bir yer olduğunu belirtti.

Araştırmaya göre, Amerika kıtasındaki ilk insanların ataları bu halklardan biriydi ve bugün Rusya Federasyonu’nun bir parçası olan Altay’dan 20 bin ila 25 bin yıl önce gelmişlerdi.

Asyalılara ait genetik özelliklere sahip bu insanlar, o dönemde sular altında olmayan Bering boğazını geçmeden önce tüm Sibirya’yı katettiler.

Araştırmalarında, Amerikalı kızılderililerin ve Güney Altay bölgesinde yaşayan yerli kavimlerin DNA’larında Y kromozumunu (babadan geçen) analiz eden bilim adamları, iki grubun paylaştığı ve bunlara özgü genetik mutasyonu bulmaya çalıştılar.

Araştırmanın sonucunda, Amerikalı ve Rus antropologlar, her iki grupta da, anneden miras mitokondriyal genlerde de aynı genetik özellikleri buldular.

Çalışmalarında bu mutasyonların ortaya çıkması için ne kadar zaman geçmesi gerektiğini hesaplayan bilim adamları, Altay genlerinin 13 bin ila 14 bin yıl önce Amerikalı yerlilerinkinden ayrıldığını tahmin ediyorlar. (AA)

Sahalar (Yakutlar) üzerine bir kitap yazmış olan Serosevski, şunları yazmıştır; “Dış görünüş itibariyle Sahalar üç gruba ayrılabilir:

I)Rus kanının belirgin bir biçimde fark edilebildiği grup;

2) Moğol tipi olup, Tunguslara daha yakın olan grup;

3)Öz Türk ya da Saha grubu; ki bu grubun Kuzey Amerika Kızılderilileriyle benzerliğini A. F. Mindendorf da kaydetmiştir.

Üçüncü gruba ait kişilerin burnu kemerli, yüz eğrisi çok hoş olup, dudakları belirgin, gözleri kara ve parlaktır…” (Seroşevski, V.L., Saha Yakutlar,s, 59-60)

Yazar, Saha savaşçılarının isimlerinin Kızılderili savaşçılarla olan benzerliğine dikkat çeker. (Seroşevski, V.L., Saha Yakutlar,s,159)

“… Ural dilleri ile Atapask ve onlara akraba ama daha güneyde bulunan Apaçi ve Navaho Kızılderililerinin dili arasındaki akrabalık günümüz bilim literatüründe kanıtlanmış olgu durumundadır. Dolayısıyla, Sahaların Kuzey Amerika Kızılderililerine yakınlığı da fazla fantastik bir iddia değildir. (Seroşevski, V.L., Saha Yakutlar,s,289)

Ünlü Rus tarihçi Gumilev, Kızılderililerin Sibirya’ya mamut avlamaya geldiğini yazmıştır.

İnsanoğlu Güney Amerika’ya üç ayrı göç dalgasıyla yerleşmişler

Harward Tıp Okulu’ndan David Reich yönetiminde 8 ülkeden 72 bilim insanı, insan kalıntılarına ait 49 kemik öeneğinin DNA’sını incelediler. Buluntular Belize, Brezilya ve Andlar gibi Orta ve Güney Amerika’nın batısından. Ve DNA’ları bugüne dek incelenen fosildekilerden on misli daha eski.

Kemiklerin 17.000 yılı aşkın bir süre önce Sibirya’dan Alaska’ya geçerek, Kuzey Amerika kıtasına yayılan avcı ve toplayıcı gruplara ait olduğu anlaşıldı. Bu insanlar panama kara köprüsünü geçerek üç göl dalgasıyla (İlki 15.000-11.000 yıl önce; ikincisi-9000 yıl önce ve üçüncüsü 4000 yol önce) Güney Amerika’ya yerleşmişler. Bu göç yolu Şili, Brezilya ve Belize’deki kemiklerle kanıtlanmış oldu. Amerika’ya ilk yerleşenler Clovis insanlarıydı. Bunlar Amerika’da çok geniş bir alana yayılmış olan ve iki kenarı da işlenmiş çakmaktaşında mızrak uçlarıyla bilinen bir kültürü oluşturmuşlardır. Klovislerin antik DNA’ları (aDNA) buluntularda tespit edilmiş ancak 9000 yıldan daha yeni olanlar yok olmuş.

Bu da büyük bir popülasyon değişimi anlamına geliyor. Bu grubun soyu tükendikten sonra yeni bir topluluk büyümeye başlamış ve bu topluluğun DNA sinyalleri günümüzdeki yerli halkla devam ediyor. Bu da sürekli yerleşime işaret ediyor ki, bu durum Avrupa, Asya ve Afrika’daki hareketli nüfus tarihiyle büyük bir zıtlık oluşturmakta. (Nilgün Özbaşaran Dede, Herkese Bilim ve Teknoloji, sayı:141,s, 5)

Amerika’ya göç eden halklar kıtadaki atları avladıkları için yok ettiler. Panama kıstağının darlığı, yetmezmiş gibi neredeyse geçilmez sıklıktaki ormanlar Güney Amerika’daki yük hayvanı lamaların Kuzeye geçişini engellemiştir. Demiri işleyemeyen Amerikan halkları birkaç çeşit halkın karışımıyla oluşmuştur.

Bu oluşumun temelini köse proto Moğollar oluşturmuştur. Kızılderililer arasında biyolojik olarak farklılıklar olmasına rağmen temel öğe koyu tenli oluşları (bakır ten) ve köseliktir.

Bu halkların dışında Vikingler gibi küçük koloni kuranlar olmuştur. Ayrıca, Polinezyalıların katamaran tipi teknelerle geldiklerini Thor Hyerdahl (1914-2002), Kon-Tiki adlı salıyla Peru’dan Polinezya’ya giderek ispatlamıştır. Kıtayı Çinliler de ziyaret etmiştir. Ayrıca bulunan bazı kabartmalarda Fildişi Sahili’nde yaşayanlara benzemektedir. Eskimoların en baştaki kimseye “Hakan” demeleri, Dakotaların ise Wakang demesi ilginçtir.

Bir başka ilginçlik Orta Amerika ve Yucatan Yarımadası’ndaki piramitlerin Sümer piramitleri gibi basamaklı oluşudur. Göçler açısından da bu bölge ilginçtir. Fas’tan Mısırlıların kullandığı Papirüsten yapılmış RA-II adlı tekneyle yola çıkan Thor Hyerdahl, teknesini akıntıya bırakmış ve Meksika körfezindeki Bardabos’a ulaşmıştır. Hyerdahl, Antik Çağ’da kıtalar arasında yolculuk yapıldığını göstermiştir.

Bölgeye daha önce sakallı ve beyaz tenli insanlar gelmiştir. Bölgeye çok faydası dokunan bu insanlar ayrılırken “tekrar geleceklerini” söylemişlerdir. Bu olay bölgedeki halklarının inançlarında büyük yer tutmuş ve İspanyol istilacılar bu inançtan faydalanmışlardır.

*

Reha Türkkan’ın bu konudaki yazdığı “Türkler ve Kızılderililer” kitabındaki tespitlerini inceleyelim. “Arjantin’de Lappata Üniversitesi araştırmacıları ve ABD’de Kansas Enstitüsü’nden A. Bergen, Doğu Asya’da Yenisey ve Altaylardaki Türklerin kromozomlarındaki (Y) özelliğinin bütün Kızılderililerinkinin aynı olduğunu bulmuşlardır. (s.41) Maya ve Azteklerin yaşadığı bölgede 2 metreyi aşan aksakallı insan heykelleri bulmuşlardır.

Kuzey Amerika’nın en uç noktalarında yaşayan Aluetlerin ve Eskimoların yaklaşık 11 bin yıl önce göç ettikleri sanılıyor. Şu anma kadar Amerika’da 35-40 bin yıllarından öncesine ait insan iskeletleri henüz bulunmamıştır.

Reha Oğuz Türkkan, Arizona’da ünlü bir sayfiye yerinin adının “Hava-su” olduğunu yazar (s.123). Türkkan, Mexico City’de bulunan antropoloji müzesinde 24 tonluk bir kayaya oyulmuş bütün duvarı kaplayan 12 hayvanlı bir Aztek takvimi görmüştür. Bu takvim önce Toltek ve Mayalarca benimsenmiş. Bu takvim deki hayvan-yıl sıralaması Türk takvimindeki gibidir.(s.139-140)

1800’lü yılların başında Von Humboldt, Kızılderililerin üzerinde yaptığı antropolojik tetkikler sonucu bunların “Mongoloid” ırklarıyla benzerliklerini tespit etmiştir (s.193).

Haddon, Montandon, Pittard ve Howells gibi ünlü antropologlar Ameri yerlileri için “Proto-Mongoloid-Mongoloid Öncesi” demişlerdir (s.194)

Von Humboldt, Vuesdes Condillieres adlı eserinin 31-39. Sayfalarında Amerikan dillerinden derlediği 137 kelimenin Ural-Altay dilleriyle hatta Uygurca ile izah edilebileceğini yazmıştır. (s.203)

1935 yılında Roma’da toplanan 19. Oryantalistler kongresinde Uruguay Montevideo üniversitesinden Prof. Ferrario sunduğu bildiriyle İnkaların konuştuğu Keçua diliyle Türkçe arasındaki benzerliğe dikkat çekmiştir. (s.203)

Fransız dilcisi Georges Dumezil, 1977 yılında Journal Asiatique’de yayınlanan bir araştırmasında ancak Türkçe ile izah edilebilen 300’den fazla Kızılderili dillerinden kelime göstermiştir. (s.206)

Fransız dilcisi Georges Dumezil, Keçua diliyle Türkçenin Çuvaş lehçesini karşılaştırmıştır. Benzerlikler konusunda yüzlerce örnek vermiştir. (s.216)

Osman Nedim Tuna, 1981 yılında toplanan Milli Türkoloji Kongresi’nde Dumezil’inKeçu adilini tetkik ederken (bulduğu) kelimelerin %50 kadarının kesinlikle Türkçe kökenli olduğunu belirtmiştir. Dumezil, Keçua dilinin tıpkı Türkçe gibi ‘ekler’ yoluyla cümle oluşturduğuna, temel ‘ blok’ kelimenin değişmediğine işaret eder.(s.222)

Aztek Medeniyeti ve tarihi üzerine ilk bilimsel eseri yazmış olan William H. Prescott, 1874’de Maya ve Aztek takvimini incelerken, bunun “Moğollar ve Tatarlar” diye isimlendirdiği Asya takvimiyle şöyle mukayese ediyor: “Milletler arasında, müesseselerin ve geleneklerin yüzey benzerliklerine, hatta aynı gibi görünüşlerine bakıp, menşe birliği hükmüne varmakta acele etmemeliyiz, bu doğru… Ancak bazı özellikler vardır ki, bunlar benzer şekilde iki millete rastlanırsa, vaktiyle bir temasın olduğunu mantıken belli eder… Bunun yüksek derecede bir örneğini, Azteklerin kronoloji sistemlerinde görüyoruz. Yılları devrelere bölmeleri, bunları, rakamlar yerine, periyodik serilerle tanımlamaları gibi. Benzer bir sistemi Asya’da fakat 52 yerine 60’lık devreler halinde görüyoruz… Ancak prensip tıpatıp aynıdır… Asya’da hayvan sembolleri kullanılmıştır. 12’den 4 tanesi Azteklerdekinin aynıdır, 3 tanesi coğrafya farkıyla ilgili değişikliklerdir; fakat benzer niteliktedir. Geri kalan 5 hayvan Anahuac (Meksika) bulunmayan hayvanlardır. Bundan daha fazlası beklenemezdi…(History of the Conguest of Mexico, 3. Cilt, s.319-3219 Aktaran Reha Oğuz Türkkan, Türkler ve Kızılderililer, s.229)

*

“Türklerin ve Tatarların Kökeni” kitabını yazan Mir Fatih Zekiyev, bu konuda ilginç benzerlikler tespit etmiştir.

Halkların en eski etnik kökenleri, bir kural olarak, lengustik işaretlere göre dil bilimciler tarafından ortaya çıkarılır, Halkların etnogeneziyle uğraşan tarihçiler ise, arkeolojik belgeler ve diğer verileri de ilave ederek, genellikle dil bilimcilerin ulaştıkları sonuçları kullanırlar.

J.Joselin, Amerikan Kızılderililerinin dillerinde Türkçe kelimeler bulunduğuna henüz 1638’de dikkat çekmişti. XIX. yüzyılda ise Otto Rening, Kuzey Amerikalı Siyuların dilinde:

-Tang- “Tan vakti”
-Tani veya tangi-“tanımak
-Ate-“baba”
-İna-“ana”
-Ta-te- “yer zamiri ekleri”
-Yekta-“tarafından” gibi bir çok kelime saymıştır. (Karamullin, A. O,Vozmojnom rods ve otdelnix indey shix yazıkov s tyurskin, s.136-141.Aktaran,Türklerin ve Tatarların Kökeni, Mir Fatih Zekiyev, s.93)

Günümüzün bilim adamlarından İsveçli Stig Vikander, Maya ve Altay dilleri arasındaki etkileşimi ortaya koyan birkaç çalışma yayınlamıştır. Karamullin, bu çalışmalardan faydalanarak şu örnekleri göstermektedir:

-Aak-“ak, nemli”
-Aka-“aga- akmak”
-Baldız-“baldız”
-Bayal-zengin, çok”
-Boya, bır-“burmak”
-Çık-“çıkmak, ortaya çıkmak”
-Tur-“durmak”
-Yot-“bağlamak, birleştirmek, yatmak” (Türklerin ve Tatarların Kökeni, Mir Fatih Zekiye, s.93-94)

Amerikalı Kızılderililerinden Mayaların dilinde y ve c sesi çoğu kez birbiri izlemektedir ki,Türkçe fonetikayı hatırlatmaktadır. Fiillerde -l eki aktif olarak kullanılmaktadır. Olumsuzluk eki -mi/-ma şeklindedir. ki, bunlarda Türkçe morfolojiyi hatırlatmaktadır.(Karamullin, A. O,Vozmojnom rods ve otdelnix indey shix yazıkov s tyurskin, s.140. Aktaran, Türklerin ve Tatarların Kökeni, Mir Fatih Zekiyev, s.94) Türk dillerinde olduğu gibi Maya dilinde de “yaş” sözcüğü “genç, yeni” anlamında kullanılmakta; “yasil”, “yeşil” sözcüğünü bünyesinde bulundurmaktadır.(Diego de Landa, soobşceniye o delax v Yukatane,1566, s.19, 77, 79. aktaran, Türklerin ve Tatarların Kökeni, Mir Fatih Zekiyev, s.94)

Maya kültür ve alfabesi uzun bir süre Rus bilim adamı Yu. V. Kronozov’un da dikkatini çekmiştir. Yazar çalışmaları sonucunda peş çok Mayaca kelimenin Türkçe ile örtüştüğünü şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur.

Pek çok Türk halkı gibi Mayaların musikisi de pentatonik üzerine kurulmuştur.

Bu araştırmaların gösterdiği sonuç: “Bu Kızılderililer her kim olurlarsa olsunlar, her yönden Türklere yakın oluşları 20-30 bin yıl önce de Türklerin Amerika kıtasına saçılmış olduklarını göstermektedir. (Türklerin ve Tatarların Kökeni, s.96)

Araştırmalar, 20-30 bin yıl önce Bering Boğazı’nın var olmadığını, Amerika ve Asya ana karalarının birleşik olduğunu, hayvanların ve insanların iki kıtayı birleştiren noktadan geçerek birbirleriyle kaynaştıklarını ortaya koymaktadır. (Kuzmişçie, V, Taynı jretsov Maya, s.342. Aktaran, Türklerin ve Tatarların Kökeni, Mir Fatih Zekiyev, s.96)

Başkırdistan’da (Matuşin G., Indayet Na Urale/Vokrug sveta,no:10, s.29-30), Moğolistan’da (Novgorodova E.A., Pamyatniki drevnosti i ne kotoriya problemi Mongolskogo etnogenezya / problemi dalnego vostoka no:1, s.130) bulunan beş bin yıl öncesine ait kafatasları ve ortaya çıkaeılan cenaze defin şekilleri her iki ülkede de Amerikan Kızılderililerinin yaşadığına işaret etmektedir. İlk insanların Asya’dan Amerika ana karasına geçtiklerini Bering, Alaska ve Aleut adalarında araştırma yapan Sovyet-Amerikan heyeti üyeleri de kaydetmektedirler. Bu heyete Rusya tarafından başkanlık eden Prof. A. Okladnikov, ilk Amerikalıların Sibiryalı olduklarını belirtmiştir. (Okladnikov, A., Pervimi Amerikant sami bili Sibiryaki /Narado, jizn, no:12, s.33) Onlar zaman içinde Güney Amerika’ya geçmişlerdir. (Kuzmişçie, V, Taynı jretsov Maya, s.343)

Eski Türklerin Batı Avrupa’da ve Pirene Yarımadası’nda yaşadıkları göz önünde bulundurulursa, İlk Amerikalıların da Avrupa’dan gitmiş oldukları teklifi getirilebilir. (Türklerin ve Tatarların Kökeni, Mir Fatih Zekiyev, s.96)

Bir Omaha giysisi

Zacharia Sıtchin’in “Kozmik Tohum” adlı eserinde ilginç bir bilgiyle karşılaştım. “1987 yılında Joseph Greenberg, “Languages in the Americas-Amerika Kıtası Dilleri” kitabında Yeni Dünya’daki yüzlerce dilin Eskimo-Aluet, Na-Dane ve Amerikand adını verdiği üç aile olarak gruplanabileceğini göstermiştir. Vardığı daha büyük önem taşıyan yanı, bu üç grubun Amerika Kıtası’na Afrika, Avrupa, Asya ve Pasifikten getirilmiş olmalıydı. Yeni Dünya’daki diller eski dünyanın dillerinden türemeydi.

Yazarın Na-Dene adını verdiği ön-dil, Greenberg’in önerdiğine göre, Sovyet bilginlerin Dene-Kafkasya grubu ile ilişkiliydi.

Merritt Ruhlen, Natural History dergisinde bu (Mart 1987) ‘Artık var olmayan Etrüskçe ve Sümerceyi içeren diller grubuna genetik açıdan en yakın’ gibi göründüğü yazmıştır.” (Sıtchın, Zecharia, Kozmik Tohum, s,237)

Vikipedi de bu konuda şunlar yazılıdır: “Na-Dene dilleri, Kuzey Amerika’da Na-Dene Kızılderilileri tarafından, ABD (Alaska, Washington, Oregon, Kaliforniya, Utah, Kolorado, Arizona, New Mexico, Oklahoma, Teksas) , Kanada (Yukon, Kuzeybatı Toprakları, Nunavut, Britanya Kolombiyası, Alberta, Saskatchewan, Manitoba) ve ufak bir kısmı da Meksika’da konuşulan diller ailesidir.

Na-Dene dillerinin bugün konuşulduğu alan

Asya kökenli olduğu 2008 yılında Edward Vajda başta olmak üzere uzmanlarınca teyid edilen tek Kızılderili dilleri budur.

Daha önce bu grupta yer alan Haydaca, şimdi grup dışında izole bir dil olarak sınıflandırılmaktadır. Kalan diller (Tlingitçe, Eyakça, Atabask dilleri) Sibirya’daki Yenisey dilleri ile birlikte Denesey (Dene-Yenisey) adı altında yeni bir grup oluşturur. Türkiye’de en çok tanınan ve Kızılderili dendiğinde ilk akla gelen Apaçilerin dili bu gruptandır. Na-Dene adının kaynağı halk anlamına gelen Tlingitçe na ile Atabask dillerindeki dene sözleridir.” Navaholar da bu gruptandır.

*

Farklı göçmenlerin etkisini inançlarda dinsel görmek mümkündür. Orta ve Güney Amerika’da tanrıların putları varken ve onlara tapmak özel ritüeller gerektirirken; basamaklı piramitlerin üzerinde rahiplerin kullandığı zigguratların üzerindeki odaların benzeri varken, Kuzey Amerika yerlilerinde “Sakallı beyaz adam” inancı yoktur. Onun yerine şamanları ve kutsal ruh inancını görürüz. Bu açıdan Sahalara benzerlik gösterirler.

Aztek, İnka ve bölgedeki büyük medeniyetleri yok eden istilacıların çelikten ve ateşli silahları olmamıştır. İstilacıların getirdiği grip ve suçiçeği gibi salgınlar Kızılderili nüfusunun onda dokuzunu yok etmiştir.

Amerika kıtasına Asya’dan yani batıdan göçler üzerinde çok durulmuş ama doğudan yapılan göçler sadece Vikinglerle sınırlı kalmıştır. Viking teknelerinin küçük oluşu daha az sayıda insanın yolculuk edebilmesi ve ikmal açısından Grönland’a bağımlı olmaları yüzünden bu koloniler yok olmuştur.

Orta Amerika’da yaşayan Mayaların yeşim taşını mezarlarına koyma inancı başka bir ilginç konudur. Meksika’ya elçi olarak gönderilen Tahsin Bey, buradaki yerlilerin tepe yerine kullandıkları “Tepek” gibi kelimeler bulunca hemen durumu Atatürk’e bildirmiştir. Konu Atatürk’ün ilgisini çekmiştir. Tahsin Bey, Atatürk’ün isteği üzerine araştırmalarını rapor halinde göndermeye başlamıştır. Tahsin Bey’in raporları zamanla dinsel alana kaymaya başlayınca Atatürk’ün konuya ilgisi kaybolmaya başlamıştır. Soyadı kanunu çıkınca Tahsin Bey, Mayatepek soyadını almıştır.

Mayaların yaşadığı bölgede daha önce Olmek denilen bir halk yaşamıştır. Bölgede bulunan bazı heykellerdeki insan figürleri pos bıyıklı ve sakallıdır. Oysa Kızılderililer sakalsız ve bıyıksızdır. Bu bize bazı göçmenlerin Thor Hyerdahl’ın yaptığı gibi akıntılarla bu bölgeye geldiklerini göstermektedir. Bu eserlerin sergilendiği bir müzeyi ziyaret den Reha Oğuz Türkkan, yazdığı “Türkler ve Kızılderililer” adını verdiği eserinde bu heykellerin Oğuz Türklerine benzerliğini dile getirir.

Bu konuya dikkat çeken sadece Türkkan değildir. İki İtalyan araştırmacı, Roma Üniversitesi’nden Prof. Mario Baltone ve Yale Üniversitesi’nden Dr. Gattoni Galli şu tezi öne sürmüşlerdir. MÖ 1000’li yıllarda Ege kıyılarından yola çıkan denizci Turskalar’ın (Etrüskler) bir kolu Okyanus’a çıkmış ve akıntıya kapılan gemiler Thor Hyerdahl’ın yaptığı şekilde akıntıların yardımıyla Meksika Körfezi’ndeki Vera Cruz’a ulaşmışlardır. Araştırmacılara göre Truskalar, Kolomb öncesi büyük Amerikan uygarlıklarından birini kuran Olmekler olarak ortaya çıkmışlardır. Olmeklerin Tritirem denilen büyük gemilerdi. Bu gemilerin yolcu kapasitesi Viking teknelerine göre çok fazladır.

Bölgede yaşayan halkın matematik, astronomi, şehircilik gibi konularda çok ileri seviyede olmasının sebebi Etrüsklerin bu konuda çok bilgili olmasına bağlanabilir.

İklimdeki değişiklikler tüm dünyayı etkilediği gibi Amerika kıtasını ve bilhassa Yucatan bölgesindeki medeniyetleri ve bilhassa Mayaları etkilemiştir. MÖ 2200 yılındaki kuraklık Yucatan bölgesindeki nüfusu etkilenmiştir. Bu iklim değişikliği nedeniyle Peru’daki Supe vadisindeki yerleşimler terk edilmiştir. MS 9. Yüzyılda meydana gelen kuraklık Maya medeniyetinin çökmesine sebebiyet vermiştir. Bolivya ve Peru’da MS II. Yüzyıldaki kuraklık Wari İmparatorluğu’nun çökmesine, salgın hastalıklara sebep olmuştur. MS 13. Yüzyılda Kuzey Amerika’da meydana gelen büyük kuraklık Pueblo yerlilerinin yurtlarını terk etmesine sebep olmuştur. (Akdeniz ve Batı Asya’da Kuraklık, Toplumsal Çöküş ve Direnç, s, 46)

Kensington Rune Stone

Amerika’nın doğusunda birkaç yazıt bulunmuştur. Bunların bir kısmının Vikinglerden kaldığı tespit edilmiştir. Ancak Minnesota, Maine, Oklohoma ve içi kesimlerde bulunan Kensington Yazıtı, Spririt Pond, Poteau, Ohlohoma’da Heavener Rune Stone ve Shawnee runestone yazıtları gizemini koruyor . Bu yazıtların 19. Yüzyıldan kaldıkları, İskandinav göçmenleri tarafından yapıldıkları öne sürülmüşse de yaş tespiti yapılmamıştır. Ancak eski yazıtları araştıran Kazım Mirşan, “Türklerin Kaybolan Ataları” adlı kitabının 152. Ve 156. Sayfalarında bu yazıtların çözümlemelerini yapmıştır.

  • Ekrem Hayri Peker

KAYNAKÇA

-Crawford, Harriet, Sümer ve Sümerler, Ankara-2010, Arkadaş

-Diamond, Jared, Tüfek Mikrop ve Çelik, Ankara-2013,TUBİTAK

– Herkese Bilim ve Teknoloji, sayı:141

-Mirşan, Kazım, Türklerin Kaybolan Ataları, Bursa-2011, MBB Yayınları

-Seroşevski, V.L., Saha Yakutlar, İstanbul-2007, Selenge Yayınları

-Sıtchın, Zecharia, Kozmik Tohum, İstanbul-2018, Ruh ve Madde

-Taşağıl, Ahmet, Gökbörü’nin İzinde, İstanbul-2017

-Türkkan, Reha Oğuz, Türkler ve Kızılderililer, İstanbul-2009, Pegasus

– Weis, Harvey, Akdeniz ve Batı Asya’da Kuraklık, Toplumsal Çöküş ve Direnç, Aktüel Arkeoloji, Mart-Nisan, s:68, 2019, İstanbul-2019

-Zekiyev, Mir Fatih, Türklerin ve Tatarların Kökeni, İSTANBUL-2007,Selenge Yayınları