TARİH : TÜRKLERİN EVREN DÜŞÜNCESİ VE YARATILIŞ EFSANELERİ


TÜRKLERİN EVREN DÜŞÜNCESİ VE YARATILIŞ EFSANELERİ

Türklerin evren düşüncesi ;

Dağ keçisi Göktürk ve Tagar Alplarının ongunu idi. Sıgun otu yani ölümsüzlük otunu yediği için,ölmezler arasında olan kutsal bir hayvandı. (Türkçe “Sığın Geyik” ya da “Sıgun Geyik” olarak bilinir.). Şamanlar gökyüzü yolculuklarında geyik (Hristiyanlık mitinde Santa Claus ve geyik!) ve dağ tekesi benzeri boynuzlu hayvanlar kullanır. Boynuzlarının her yıl dökülüp yeniden çıkması yeniden doğuş ile ilişkilendirilir ve bu yüzden sonsuz hayatı sembolize eder. Mesela Frigya hayat ağacı yanında iki keçi betimlenmiş. Bu iki keçi, keçi ve teke,dişi ve erkek.Hayat ağacının meyvelerinden yiyorlar… Tıpkı Adem ve Havva, bilgi ağacından meyve yedikleri gibi.

Hem “yersel” hem de “göksel” sıfatları olan bu kutsal hayvan üzerine işlenmiş Yin ve Yang benzeri motif, onun ölümsüz “Evrenselliği” yani “Kozmik” niteliği ile alakalı. Evrenciliği ve tüm kainatı ifade eden Tanrısal bir semboldür. Türklerin Kağanlık tamgası olan Dağ Tekesi İkonografi üzerine, Yaruk Kararıg ilkesinin işlenmiş olması bu açıdan çok anlamlıdır. Altay Türklerine ait mitolojide “İnsanlar türediği zaman, Umay Ana ile birlikte, iki kayın ağacı da yere inmiştir. “ denir.

Türk mitolojisinde büyük önem taşıyan ve gökyüzünden indiği söylenen, Kayın Ağacı, Hayat Ağacı ile özdeşleştirilir. İki ağaç olarak vurgulanması Uygur türeyiş mitlerini çağrıştırır. Uygurların atası sayılan beş çocuğun anası ve atası bu iki ağaçtır. Ağaçtan türeme, mitlerde çok geçen bir motiftir. Ağaç Ana Tanrıça arketipinin görünümlerindendir ve dişil bir semboldür.

Kararıg ilkesinin en üst noktası; yer-suların dibinde, tağdın (dağ yönü) denen kuzey yönünde, gece ve kış mevsiminde, su unsurunda, kara renkte, çift sayılarda, dişilik kavramında kendini gösteriyordu. Kararıg ilkesinin astrolojik simgeleri, ay ve Türkçede karayılan, Çincede kaplumbağa ve yılan adını taşıyan takımyıldızıdır. Aruk ilkesinin astrolojik simgeleri, güneş ve Türkçe Kızıl Sagızgan (Saksağan), Çince Kızıl Kuş denen takımyıldızıdır. Gök ibadeti bu gibi simgelerle yapılırdı.


Türk ve Çin mitolojilerindeki ejder ya da yılan, olumsuzu/düşmanı simgeleyen bir varlık değil, tam aksine, toprak ananın, üretimin, bereketin, ölümün ve yeniden dirilişin (hem öldüren hem sağaltan), yani evrensel sonsuz döngünün (evrilme) simgesidir. Bilindiği gibi, ejderin ya da yılanın döngüsel sonsuzluğu ifade eden özelliği, yılanın yılda bir deri değiştirip kendini yenilemesiyle somutlaştırılır; ölürken aynı zamanda dirildiği, yeniden doğduğu anlatılmak istenir.
Böylece yılan, ejder (evren), Yaruk-kararıg (kararuk) (aydınlık-karanlık) ikili bütünlüğünün birbirine dönüştüğü sonsuz döngüselliğin simgesel varlıkları oluyor.


Türk mitolojisi ve kültürünün temel simgesel motiflerinden olan Hayat Ağacı’nın koruyucusu ve tamamlayıcısı, birbirine dolanmış (yang-ying karşıtlığı ve özdeşliği) çift başlı ejder-ha (evren) ya da yılandır. Bunun diğer versiyonları, Hayat Ağacı’nın iki yanında yer alan çifte boğa -daha doğrusu boğa ve inek- ile Selçuklu, Osmanlı ve genellikle bütün Türk süsleme ve armalarında, halılarda yer alan Çift başlı ejder ve kartal motifleridir. Kartal’ın yerini, daha efsanevi bir kuş olan, bazı yorumlara göre, genellikle kuş donunda gözüken Umay’ın bir görüntüsü olarak Sungur kuşu almaktadır. Hemen belirtelim; çift başların biri dişi biri erkektir; böylece dişi ve erkek, birbirini tamamlayan karşıtlar olarak evrensel bütünlüğü simgeler.


Tıbbın simgesi, birbirine sarmalanmış çift başlı yılandır. Çünkü, yılan (ejder), ikili özelliğiyle ölümün ve yeniden doğumun, dolayısıyla evrensel bütünselliğin, sonsuz yaşam döngüsünün simgesidir. Bu anlamda, solucandan Gök Ejderine kadar değişiklikler gösteren ejder/yılan, Yer Ana kültüne bağlı en eski inançlardaki doğum-ölüm-yeniden doğum

Türkler sadece gök kürenin Kutup yıldızı etrafında döndüğüne değil, aynı zamanda yuvarlak kavramına karşılık gelebilecek, yıldızları taşıyan bir tekerleğin, “gök çarkı”nın döndüğüne de inanıyorlardı. Kutadgu Bilig’te, gök çarkının dönüşünün evren’in (ejderin) sarılma hareketiyle (evrilmek) meydana geldiği belirtilir.

Yılan çeşitli sanat eserlerinde kuvveti. ölümsüzlüğü ve dünyanın yaradılışını sembolize eden önemli bir motif olarak görülür. Anadolu dokumalarında yılan motifi zigzag (meander), bulut ve ejder şeklinde yorumlanmıştır.

YILAN :Yılan ilk çağlardan beri Anadolu’da kutsal bir varlık sayılır; ona karşı korku ile karışık bir saygı beslenir. Hekimliğin sembolü olan çift başlı yılan zehir/panzehir birliğini tanımlar. Alevi toplumlarda kutsal sayılan sopa, yılanla özdeştir.
EJDER : Genelde aslan penceli, kuyruğu yılanı anımsatan kanatlı bir hayvan olarak olarak stilize edilen ve büyük bir yılan olarak kabul edilen ejder, hazinelerin ve gizli şeylerin bekçisidir. Ejder hava ve suların hakimidir. Ejder ile Zümrütü Anka’nın kavgası bereketli yağmurlar getirir.

Ejder Anadolu uygarlıklarında bulut olarak resmedilir. Selçuklu kervansarayları ve çeşmelerinde ejder ebedi hayat, sonsuzluk ve mutluluk sembolü olmuştur.

İslam öncesinde Türklerde bereket, refah, güç ve kuvvet simgesi olarak kabul edilen bu efsanevi yaratık, İslamiyetle birlikte Batı Asya ve Akdeniz kültürleriyle ilişkiye geçildiğinde, sözkonusu olumlu özelliklerini yitirmiş, daha çok kötülüğün simge olmuştur.

Türklerde İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte mitolojik tarih yeniden biçimlendirilmekte ve keza Araplarda ve İran’da, kahramanlığın ölçütü ejderhayı öldürmek haline gelmektedir. Diyebiliriz ki, Akdeniz merkezli, Yunan, Roma Bizans, İbrani-Arap, İran uygarlıklarının mitolojilerinde, daha sonra İslam tarihi ve kültüründe ejderhanın baş düşman olmasının, ona “barbar” Türkler için kullanılan “Yecüc-mecüc” deyiminin eklenmesinin altında göksel bir antik korku temeli yatıyordu.

Ok Şamanlıkta sihirli uçuşun da simgesidir. Kutadgu Bilig de Güneş Kalkana ışıkları kargıya benzetilir. Kün-Ay ile Ok-Yay benzer işaretlerdir. Yay Ay ile ilişkilendirilir. Ok-Yay Türklerin Yin-Yang işareti olarak da yorumlanabilir.

Tengri okunan işaret daire içindeki artı işaretidir ve artının ortasındaki kesişme noktası kutup yıldızını sembolize eder. Türklerin Tanrı tamgasıdır ve kayaların üzerinde sıkça görülür. En arkaik Tanrı simgesi budur. Jung’a göre; “anima”, (tanrıça) ve “animus”, (tanrı) arketiplerinin göksel karşılıkları, eril ve dişil nitelik verilen gezegenlerdir. Jung’un İsviçre Alp dağlarında yani Heidi Animasyon yıldızı ile aynı yerde büyümüş olması aklıma birden ‘Hollywood’ ‘Anime’ sektörünü aklıma getirdi. Anima (Tanriça-dişi) -Anime-Animasyon.
Jung öğretisinde bilinçaltının antropomorfik arketipleridir. erkek bilinçaltındaki feminen içsel kişilik anima olarak; kadındaki maskulen içsel kişilik de animus olarak tanımlanmıştır. kişi, kendi cinsiyetine özgü vasıflarını korumak için gündelik hayatta bu içsel kimliğini gizler fakat derinlerde yaşayan karşıt cinse özgü kimlik rüyalarda hortlar. jung’a göre; kişinin sosyal kimliği ve iç kimliğini dengede tutması yani özündeki anima veya animusu öldürmeyip yahut yüzeye vuracak kadar beslemeyip dizginleyebilmesi de mühimdir. örneğin içindeki animasıyla bağlantısı kopmuş kaba/maganda erkekler veya tersi örnekle animusundan uzaklaşmış pembe bulutlarda yaşayan aşırı duygusal kadınlar vb. gibi… ruh eşi denen şeyin içimizde gizli olduğunu, tamlayıcının bilinçaltımızda saklı olduğunu bile çıkarabiliriz tüm bu öğretiden Jung’un insan ruhunun derinliklerini inceleyen yapıtlarının,Hermetik özellikler taşıdığı kabul edilmektedir. Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna, hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.

Joseph Campbell, dünya döngüsünü şöyle anlatmış;

“Gece Göğünün Altın Taçlı Kraliçesi, Tanrıların Dansçı Köle Kızı, Sabah Yıldızı Olarak Sonsuza Kadar Bakire, Akşam Yıldızı Olarak Kutsal Fahişe, Ve Güneşin Yalımıyla Cehennem Cadısıdır O….”

Venüs, sabah yıldızı olarak doğduğunda savaşı, akşam yıldızı olarak doğduğunda aşk ve sevgiyi temsil eder. Hem Eril-Savaşçı hem de Dişil-Aşk Tanrıçasıdır. Türk anlatılarında Tan Yıldızı yada Tan Çolpanı olarak geçer. Ayrıca Kanlı Yıldız olarak bilinir. Tan vakti doğduğunda, diğer yıldızları kılıcı ile öldüren bir savaşçı Alp olarak görülür.


Cinsiyet arketipi, kadın ve erkekte doğdukları andan ölümlerine dek karşı cinse ait bir şeylerin bedensel ve ruhsal olarak bulunmasıdır. jung`un arketiplerinde yerini bulan bir olgudur. kadında erkeğe ait bulunan animus, erkekte kadına ait bulunan ise animadır.

Zühre (Venüs), yeniden doğuşu simgeler!

Carl jung’a göre eş seçimi ve ilişkileri yürütmede belirleyici olan arketip anima ve animus’tur.

Jung’un; Mars gezegenine ulaşmak, kendi kendine ulaşmaktan daha kolaydır.Sözü de Kadınlar Venüsten,Erkekler Marstan sözüne bir atıf sanırım.

Tanrı, Adem ile Havva’yı, düşünmek istemediklerini düşünmek zorunda bırakacak biçimde yaratmıştır.

Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

Jung;Ruhun başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar kendine özgü bir doğası vardır.

Umay Ana’nın göksel karşılığı Ay ve Venüs’tür.Madem Umay Ana’dan açıldı konu devam edelim Türk Mitolojisine; Umay, çocukları ve hayvan yavrularını koruyan bir tanrıçadır. Arkeologların Altaylarda buldukları seramik ürünler üzerindeki resimlerde Umay ana üç boynuzlu olarak betimlenir Türk mitlerinde, Umay anaya, savaşa giden yiğitler, savaşta başarı kazanmak için dua ederler ve ona “Umay beg” gibi eril bir nitelik vererek seslenirlerdi. Bazı topluluklarda da Umay ölüm meleğidir. Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna,hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı. Yani hayatı ve ölümü yönetiyordu. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.


Venüs, sabah yıldızı iken savaşı, akşam yıldızı iken sevgiyi temsil etmektedir. Venüs, kamların davulları üzerinde, ak bir ata binen ve elinde yıldız tutan bir binici olarak tasvir edilmiştir. Beş uçlu yıldız işareti Venüs’ün sembolüdür. Venüs her sekiz yılda bir beş kez güneşle kavuşum yapar. Sekiz yıllık sürede Venüs’ün yaptığı bu beş kavuşum noktasını 360 derecelik bir daire üzerinde işaretleyip karşılıklı olarak birleştirdiğimizde birbirleriyle yüz ellilik açılar yaptığını görürüz ve karşımıza beş köşeli yıldız ortaya çıkar.Orta Asya’da bazı arkeolojik buluntulardan anlaşıldığına göre Umay ana motifi, beyaz saçlı ve beyaz giyimli olarak, insan biçimci bir görünüm sergilemektedir.Kuş kılığında kanatlı bir kadın görüntüsü de vermektedir.Altay Türkleri onu göklerden inen gümüş saçlı, güzel yüzlü bir kadın olarak düşünmüşlerdir.eş köşeli yıldız, özel gizemli sembolü olarak 5 elementin birleşim ve uyumunu sembolize eder. Ateş- İrade, Hava -Zeka, Su =Duygu, Toprak= madde alemi ve Esir, Ether ise, ruhun özelliği olarak plazma enerjisi. Bu yıldız baş aşağı gelemez.O zaman Ruh en yukarıdan en aşağı hale gelir.Türklerde ruh hep yukarıda sembolize edilir.


Altay Türkleri mitolojisinde “İnsanlar türediği zaman, Umay Anamızla birlikte, iki kayın ağacı da yere inmiştir. “ denmiştir. Türk mitolojisinde büyük önem taşıyan ve gökyüzünden indiği söylenen, Kayın Ağacı, Hayat Ağacı ile özdeşleştirilir. İki ağaç olarak vurgulanması Uygur türeyiş mitlerini çağrıştırır. Uygurların atası sayılan beş çocuğun anası ve atası bu iki ağaçtır. Ağaçtan türeme, mitlerde çok geçen bir motiftir. Ağaç Ana Tanrıça görünümlerindendir ve dişil bir semboldür.(By Nuray Bilgili)

Ara Not;

(Pisagor evreni matematikle açıklarken, harfler ve sayılar arasındaki bağlantıyı açıklamak için kurduğu sisteme de ‘Kalde Alfabesi’ adını vermiştir.

41 sayısına hem de 4 + 1 = 5 sayısına bakmamız gereklidir.
Pisagor matematikçiden ziyade felsefecidir.
5 sayısı insanı işaret eder.)

Ağaçlar ruhların gelip gittiği kozmik bir yol olarak görülür. Türk ikonografisinde Hayat Ağacı, Hayat Suyu ve Ruh Kuşları daima birlikte tasvir edilir. Umay ana yeryüzüne kanatlı bir kuş kılığında iner. Bu kuşa Hüma Kuşu adı verilir ve Ruh Kuşları ile de bağlantılıdır. Hüma Kuşu “Devlet Kuşu” olarak da bilinir.( By Nuray Bilgili)

Puura adı verilen ve mitolojik bir geyik olan hayvanda üç boynuzludur. Geyikler Türk mitlerinde dişil olarak düşünülür ve Tanrıçanın kılığına girdiği “Avatar” hayvanıdır. Göktürk mitlerinde bir Göktürk kağanının dişi geyik kılığına giren bir tanrıça ile aşk yaşadığı anlatılır.(-By Nuray Bilgili)


Altay Şamanlarının davulları üzerine çizdikleri Puura adı verilen üç boynuzlu geyikler.(By Nuray Bilgili)

Puura adı verilen bu kutsal geyikler şamanların tanrısal yolculuklarında kullandıkları göksel bineklerdir.( By Nuray Bilgili)

Suriye’de bulunmuş Türk dönemine ait seramik tabak. 12.yy. Türk mitlerinde Puura olarak adı geçen ve üç boynuzlu olarak tasvir edilen mitolojik geyik. Tanrıça Umay ana ile de bağlantılı dişi geyik. Ana Tanrıça arketipinin hayvan sembollerindendir.


Uygur Türk kozmoloji düşüncesinde, batı yönü dişil gezegenler Ay ve Venüs ile ilişkilendirilir. Geyik ve At Batı yönüne yerleştirilir. Türkçede Kelen-Geyik adı verilen geyik, bazen tek boynuzlu At olarak düşünülür. Türkçe Sığın ya da Sıgun Geyik adı verilen geyiklerde bu mitolojik varlıklarla bağlantılıdır. (By Nuray Bilgili)

Nuray Bilgili-Elinde tuttuğu kasenin içinde Hayat Suyu ya da Can Suyu düşüncesi ile bağlantılı süt vardır. Tanrıça Umay Hayat Ağacından yeryüzüne iner ve Süt Ak Göl’den getirdiği sütü yeni doğan bebeğin ağzına damlatılır. Umay bu şeklide bebeklere ruh ve can verir. Umay, kadın ve çocuklarla ilgili bir tanrıçadır ve çocukları, kadınları, hayvan yavrularını korur. Umay Ana ve Hüma kuşu ile bağlantılı kadeh ikonografisi Selçuklu ve Memluklu eserlerinde de devam etmiştir.-Nuray Bilgili-


NURAY BİLGİLİ- Arkaik dönemde, gezegenler ile Tanrı ve Tanrıçalar arasında ilişki kurulurken, burçlar ile yersel kahramanlar denkleştirilmiştir. Jung’a göre; “anima”, (tanrıça) ve “animus”, (tanrı) arketiplerinin göksel karşılıkları, eril ve dişil nitelik verilen gezegenlerdir. Bu bağlamda Umay Ana’nın göksel karşılığı Ay ve Venüs’tür.

Türk mitlerinde, Umay anaya, savaşa giden yiğitler, savaşta başarı kazanmak için dua ederler ve ona “Umay beg” gibi eril bir nitelik vererek seslenirlerdi.

Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna, hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.

Venüs, sabah yıldızı olarak doğduğunda savaşı, akşam yıldızı olarak doğduğunda aşk ve sevgiyi temsil eder. Hem Eril-Savaşçı hem de Dişil-Aşk Tanrıçasıdır. Türk anlatılarında Tan Yıldızı yada Tan Çolpanı olarak geçer. Ayrıca Kanlı Yıldız olarak bilinir. Tan vakti doğduğunda, diğer yıldızları kılıcı ile öldüren bir savaşçı Alp olarak görülür.

Doğmayaydın Kanlı Yıldız-Kervan Kıran Yıldızı sözleri ile uğruna Türküler “Yakılan” yıldız, Venüstür. Venüs Türklerde Alp Yıldızı olarak bilinir. Akşam Yıldızı olarak doğduğunda dünyaya Aşk ve Sevgi, fakat Sabah Yıldızı olarak doğduğunda kılıcı ile tüm yıldızları öldüren savaşçı olarak görülür. Felaket ve Savaş getirir. Türkülerimizde “Kervan Kıran Yıldızı” ya da “Kanlı Yıldız” olarak ismi geçer. Sabah Yıldızı olarak doğduğunda güçlü kuvvetli anlamında ERKLİG adını da alır, fakat savaşçı ve kötücüldür.

Türklerde, Venüs’ün diğer adı güçlü kuvvetli savaşçı anlamına gelen Erklig’dir ve Alplik simgesidir. Bu nedenle Alp’lar savaşa gitmeden önce Umay ananın koruyucu gücüne ihtiyaç duyarlar. Savaşa gitmeden önce zafer için ona dua ederler. Ayrıca Erklig gibi ölüm ve ötesi ile de alakası vardır.

Tanrıça Umay hem doğum hem de ölüm ile ilişkilendirilir. Göktürk döneminde yapılan kaya resimlerinde, Alp’ların Tanrıça Umay’ın makamında Ant Kadehi ile hayat suyu (şarap-rakı) içtikleri görülür. Bazı Türk topluluklarında ölüm meleği olarak görülür ve defin töreninden sonra Umay anaya rakı saçısı yapılır.


Nuray Bilgili-Göktürkler döneminde yapılmış bir petroglif. Savaşa giden Alp’lar atlarından inerek diz çökmüşler. Tanrıça Umay bağdaş kurup oturmuş ve üç dilimli tacı ile tasvir edilmiş.

Nuray Bilgili-Alp’lar Umay’a savaşta başarı kazanmak için dua ederler. Hazar Türklerine ait bir gümüşl tabak üzerinde ellerinde kılıç ve başlarında üç dilimli tacı olan savaşçılar tasvir edilmiş. 8-9.yy. Ana Tanrıça arketipinin göksel karşılığı olan Venüs, Türk mitolojisinde sabah yıldızı olarak doğduğunda, diğer yıldızları kılıcı ile öldüren bir savaşçı olarak düşünülür. Bu tabakta Umay Ana’nın eril ve savaşçı kimliği betimlenmiş. Tanrı(ça) Umay ananın üç dilimli tacı “Üç Ok” olarak da yorumlanır.

Libasyon ya da Saçı Ritüeli, arkaik kültürlerde Tanrı ya da Tanrıça şerefine içki içilmesi ve bu içkinin yere dökülmesi törenine verilen addır. Türk kültüründe de Hayat Suyu düşüncesi ile bağlantılı, süt, rakı, kımız, şarap gibi sıvılar saçı olarak kullanılmıştır.

NURAY BİLGİLİ-Bir Alp heykeli ve üzerinde tasvir edilmiş, Göktürk dönemine ait bir petroglif. Tanrıça Umay ana ile içki içen uzun örgülü saçlı Alp. Umay ananın makamı bir Otağ şeklinde düşünülmüş..

Venüs, kamların davulları üzerinde, ak bir ata binen ve elinde yıldız tutan bir binici olarak tasvir edilmiştir. Türk mantık ve kozmoloji düşüncesinde Aklık Tanrıçalara verilen bir renk sembolizmidir. Venüs ve Ay Batı yönüne yerleştirilir ve Ak renk ile sembolize edilir. Ayrıca Venüs yeryüzündeki atların sahibi olarak da görülür. Geceleri dünyaya inerek doğumları başlattığı söylenir. Bazen de atlara biner ve onları terletir. Bu ifade Venüs’ün yani Türk ana tanrıça arketipi olan Umay ananın, olumsuz tarafı olan Alkarısı ile de benzeşir.

Venüs “Çoban Yıldızı” olarak da bilinir. Çoban Orion takımyıldızıdır. Tüm diğer dünya mitlerinde ana tanrıça Venüs, avcı çoban tanrı Orion ile ilişkilendirilir. (Osiris-İsis, İnanna-Dumuzi). Türk söylencelerinde de Venüs’ün bir çobanı bir de köpeği olduğu söylenir. Köpek figürü de çok önemlidir ve Orionun hemen yanındaki Büyük Köpek Takımyıldızı ve Sirius ile özdeşleştirilir.

Türk Selçuklu parası. 12.yy. Venüs-beş uçlu yıldız tutan bir binici tasvir edilmiş.


NURAY BİLGİLİ-Beş uçlu yıldız işareti Venüs’ün sembolüdür. Venüs her sekiz yılda bir beş kez güneşle kavuşum yapar. Sekiz yıllık sürede Venüs’ün yaptığı bu beş kavuşum noktasını 360 derecelik bir daire üzerinde işaretleyip karşılıklı olarak birleştirdiğimizde, birbirleriyle yüz elli derecelik açılar yaptığını görürüz ve karşımıza beş köşeli yıldız, yani pentagram çıkar.


Türkler Venüs‘e “8 Yıldız” da der. Bunun nedeni Venüsün güneş ile kavuşum yaptığı ve döngüsünü tamamladığı sürenin 8 yıl olmasıdır. Aslında kadim mitolojilerde Güneş ile kavuşan Venüs kötücül bir cadı olarak görülür. Kısacası Venüsün döngüleri onu Aşk Tanrıçası, Savaşçı ya da Cadı’ya dönüştürür.


Uygur Türkleri Venüs’ü Ak Pars Takımyıldızının yönü olan Batı’ya yerleştirir. Pars kuyruğunu savaşlarda Tuğ olarak kullanırlar. Bu ritüel Venüs’ün Alp savaşçı kimliğini gösterir. Uygurlarda da Venüs’ün göksel durumu uğurlu sayılır. Fakat yer altındaki hareketi onu kötü bir ruha dönüştürür.


NURAY BİLGİLİ-Türk mitlerinde, Ana Tanrıça arketipinin olumsuz türevlerinden biri Umacı ya da Alkarısı karakteridir. Jung’a göre Ana Tanrıça imgesinin zıt özellikleri bilinçdışında ayrışır. Venüs’ün güneş önünden geçişleri onu cadı karakterine sokar. Kolektif bilinçaltı, Venüs’ün güneş ile kavuşumunu, cadı karakteri ile ilişkilendirmiştir.

Tanrıça Umay’ın Hint Tanrıçası Uma ve May yani Mayıs Tanrıçası kavramıyla da alakası vardır. Latince Mayıs Maius demektir ve Roma Tanrıçası Maia’nın ismi buradan gelir. Bunlar mevsim döngüleri ile ilişkilendirilen Bahar Tanrıçalarıdır. Nitekim Teleutlar Umay’a May Ana-Ene der. May anayı gümüş saçlı bir kadın olarak betimlerler. May Ene bir ok yaya sahiptir ve çocukları kötü ruhlardan korur.

Umay için Kaşgarlı Mahmut eserinde doğumdan sonra çıkan son yani plasenta olduğunu belirtmektedir. Kaşgari “Umayka Tapınsa Oğul Bolur” yani “Umay’a tapınırsan Oğlun Olur” der. Ona göre Umay, kadın doğurduktan sonra çıkan son’dur. (Plesenta). Roux’a gore Plesenta ile ilişkili olması ruhun oradan geldiği inancı ile alakalıdır ve dolayısıyla Türk mitlerindeki ,Umay ananın bebeklere can verdiği söylencesi ile örtüşür.

Kırgızlar “Bu benim elim değil Umay ananın eli” der. Anadolu’da bir işe başlamadan önce “Bu benim elim değil, Fatma anamızın eli” denir. Tanrıçanın eli, arkaik kadim toplumlarda, özellikle şifa amaçlı kullanılan bir semboldür. Elin içinde çoğu zaman “Göz” sembolü de yer alır. Fenike Tanrıçası Tanit’in eli, Venüs’ün eli, Hz. Meryemin eli, Fatıma’nın Eli ve Umay Ananın eli Ana Tanrıça arketipinin türevidir.-NURAY BİLGİLİ-

Günümüzde Hz. Fatıma’nın eli olarak bildiğimiz sembol, Türk Osmanlı ordusunda, Tuğların başına takılan alem olarak kullanılmıştır. Barbaros’un sancağında ve Yeniçeri Ocağının sembollerinde de görülür. Muska gibi koruyucu gücü olduğu düşünülür.

Ata Şamanlar tahtadan yaptıkları el sembolünü, bir sonra gelecek olan Şamana teslim ederler. Türkçe “El Vermek” deyimi de buradan gelir. Anadolu’da Ocaklı adı verilen ve şifa verdiği düşünülen kişiler, şifa güçlerini bir sonraki kuşağa aktarır. Buna “El Vermek” adı verilir. Şifacı Şamanlara “Otacı” adı verilir ve “Şifalı Ot-lar” kadar, elleri ile hastalıkları tedavi ettikleri de düşünülür. El ikonografisini Türk eren ve dervişleri de sembol olarak kullanmıştır. Yalnızca Orta Asyalı bebeklerde görülen sırtlarındaki doğum lekesi, Tanrıça Umay Ananın eli olarak görülür.

Umay Ana’nın isminin geçtiği Tonyukuk anıtı ve anıtın tepesindeki üçgen sembol.

NURAY BİLGİLİ-Neolitik döneme tarihlenen “Ana Tanrıça İdolleri”. Üçgen, Kadın-Anne Arketipi ile bağlantılı bir arketipsel ikonografidir. Günümüzde kullandığımız koruyucu muskalar bu sembolün devamıdır ve Ana Tanrıçanın koruyucu gücünü ifade eder.


NURAY BİLGİLİ-Umay Ana ile ilişkilendirilebilecek bir diğer sembol günümüzde yöresel giysiler ve dokumalar üzerinde görülebilir. Bu sembol ayrıca Türk runik harflerindendir ve “M” sesi verir. Aynı sembol, Fenike tanrıçası olan Tanit’in işaretidir. M.Ö. 2500 yılında taşlar üzerinde görülebilir. Bununla birlikte üçgen semboller de kullanılmıştır.


İlk Müslüman olan Türk Devleti sayılan İdil Bulgar’larına ait bir para üzerinde görülen Türk runik harf. “Em-Am” olarak okunan Ana Tanrıça Tamgası. Mu’min al-Hasan, 970-986.. Ayrıca Göktürkçe Türk runik harfleri ile “Umay” kelimesinde de bu tamga vardır.


Umay ana ile özdeşleştirilebilecek bir başka ikonografi, dört yönü ifade eden dörtgen sembollerdir. Bazen bu dörtgenin ortasında, Yer Tanrıçanın göbeğini ifade eden noktada bulunur. Uygurlarda Yer simgesi dört köşe idi. Neolitik dönem Ana Tanrıça idollerinin göbeğinde bu simgeye sıklıkla rastlanır.

Neolitik dönem doğurganlık Tanrıçaları. Göbeklerindeki sembolizm, bilinçaltında çağlar boyu kuşaktan kuşağa aktarılan, arketipik kültür kodu diyebileceğimiz, üreme ve bereket simgesidir.

Göktürk Yenisey runik harflerinden biri olan, “N” ve “Ş” sesi veren harf, muhtemelen “Aş-Eş” ve “Ana” piktogramı olarak da okunabilir. Yenisey Türk Runik harflerinden ortası noktalı (Göbekli) ve Ana Tanrıçanın simgesel görünümlerinden olan harfler.

Bu sembol Tanrıça Umay ananın boynunda da kolye şeklinde gösterilmiştir.

Tanrıça Umay ananın kolyesi. Dört yön ve dişil kabul edilen yer-toprak simgesi.


NURAY BİLGİLİ-Yakut Türklerine ait, Şamanların göksel yolculuklarında kullandıkları “Sıruk”. Üzerindeki işaret, Ana Tanrıçayı simgeler ve Göktürk Runik harflerindendir.

Umay ana ile ilişkili simgeler ocak, toprak, ağaç, üç dilimli taç ya da boynuzlar, ocak el, kadeh, üçgen, geyik ve süttür. Ana Tanrıçayı sembolize eden ikonografilerdir.

Sembolleri ve Kültür Kodlarını, kabaca, Evrensel Semboller-Kodlar ve Geleneksel Semboller-Kodlar olarak ikiye ayırabiliriz. Evrensel olanlar, “İnsanlığın Ortak Kültür Mirasıdır” ve dünyanın her yerinde karşımıza çıkabilir. Fakat “Geleneksel Kültür Kodları”, kan bağı ve tarihsel bağı olan, aynı kültür ve geleneğe sahip İnsanlarda görülür. Bu geleneksel, mitolojik ve dini semboller, kolektif bilinçaltında kuşaktan kuşağa aktarılır. Bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak ortaya çıkıverir.


19.yy. Osmanlı yüzük üzerindeki Tanrıça Umay ile ilişkilendirilen Hüma kuşu tasviri. Başında Umay ananın üç dilimli tacı tasvir edilmiş.


NURAY BİLGİLİ-Campbella göre; Mitolojinin resim dilinde, sembol olarak kullanılan “Kadın” imgesi, bilinmesi gerekenin bütününü temsil eder ve Tanrısal özün kendisidir. Kahraman bilmeye gelen kişidir. Tanrıçayla karşılaşma, kahramana “Aşk” ödülü olarak döner. Mitolojilerde, kahramanın “Sevgilisine” olan yolculuğu, epey zorludur. Bu yolculuk esnasında ejderhalar ve yılanlar ile savaşmak ve onları yenmek zorundadır. “Kozmik Erginlenme”; kozmik at, kozmik geyik, kozmik kartal, kozmik ağaç, kozmik direk, kozmik labirent aracılığı ile gerçekleştirilir.

Kayaların üzerine kazınmış olan, Labirent ikonografisi de Ana Tanrıça ile alakalı önemli bir arketipik görüntüdür. Labirent, iç içe geçmiş daireler ve spiral semboller tefekkürün belli aşamasında geçilmesi gereken ve Ana Tanrıçaya giden gizemli yollardır. Şaman Erginlenme ritüellerinde geçilmesi gereken bu zorlu yol, 7 ya da 9 aşamalı olarak kozmik gök katlarının sayısınca çizilir. Pagan erginlenme ritüellerinin en önemli ve en eski görselleridir. Menderes sembolleri de yılanı ve yılanın derisini değiştirmesinden dolayı yeniden doğuşu sembolize eder. Yılan Ay ve sular ile ilişkilendirilir ve Ana Tanrıçanın tezahürlerindendir. Tanrıça Umay Ana’nın üç boynuzlu ya da üç dilimli tacı ile Türk masallarındaki boynuzlu yılan ve taçlı yılan söylenceleri de birbiri ile bağlantılıdır.

Türk şamanizmini yansıtan Labirent, menderes ve dairesel petroglifler, Hakasya Abakan bölgesinde ve Saymalıtaşta görülebilir. Labirent petrogliflerinin etrafında, çoğunlukla kahramana bu yolda yardımcı olan geyik dağ tekesi vs. vardır. Bazen “Kahraman” bunların üzerinde resimlenir.

Kırgızistan Saymalıtaş Labirent İkonografileri. Muhtemelen göksel yolculuk yapan Şamanlar tarafından çizilmiş.

Labirent sembolünün ilk görünümleri, kadın cinsel organı olarak çizilmiş ve zamanla labirent şekline dönüştürülmüştür. Türklere ait labirent sembolleri 7 katmanlıdır. Erginlenme ritüellerinde birey, sembolik olarak çizilen bu mertebeleri aşmak ve Tanrıçaya ulaşmak zorundadır. Öyle ki bu ritüel bize, Türk tasavvuf felsefesinde, “göksel sevgiliye” ulaşmak için kat edilen 7 mertebeyi hatırlatır. Aslında Labirent yolculuğu “İçsel Yolculuktur” ve kötü ruhların içeri girmesini önlemek için düzenlenmiştir. Labirent ve diğer spiral semboller, tefekkürün belli aşamasında aşılması gereken yollardır. Anne rahmine ya da Tanrıçanın içine girmek ile alakalıdır.

Anlaşılıyor ki Türk pagan düşüncesinde, bir merkezi işaret eden bu simge, aslında yeniden doğuşun başlangıç noktasını yani ana Tanrıçayı temsil eder. Ana Tanrıçanın rahmine dönüş, yeniden doğuşun gerçekleşeceği yerdir. Labirent kelimesi Latince Labyrinthos kelimesinden gelir ve “Labia” kadın genital organlarını tanımlamak için de kullanılır. Tanrıça Labrys adı verilen çift ağızlı balta ile de ilişkilendirilir.

Aşılması gereken 7 kapı, 7 eşik ya da 7 engel diğer dünya mitlerinde ve söylencelerinde de karşımıza çıkar. Sümer mitlerinde, göksel arketipi Venüs gezegeni olan Tanrıça İnanna, yeraltı yolculuğunda 7 kapı geçmek ve her geçişinde üzerinde bulunan değerli bir eşyasını vermek zorunda kalır. “Egosunu” aşmak için bu yeraltı yolculuğunu gerçekleştirmiştir. Mitolojik dilde ölüp yeniden doğmuştur.

NURAY BİLGİLİ -Kaynakça

Anohin, A. V. 2006, Altay Şamanlığına Ait Materyaller, Kömen Yayınları, Konya

Eliade, Mircia 1999, Şamanizm, İmge Kitabevi, Ankara


Esin, Emel 2003, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul


İnan, Abdülkadir 2000, Tarihte ve Bugün Şamanizm, T. T. K. Basımevi, Ankara


Jung, Carl Gustav 1997, Analitik Psikoloji, Payel Yayınevi, İstanbul


Ögel, Bahaeddin 2003, Türk Mitolojisi 1, T. T. K. Basımevi, Ankara 2002, Türk Mitolojisi 2, T. T. K.

Think Thank- Labirent veya 7 kapılı iç içe geçmiş bu figürün çok benzeri westworld dizisinde kullanılmıştır. Westworld dizisi felsefesi de bu şekil üzerine kurulmuştur.-Think Tank @Kaburgaadam.


İlk Ana Tanrıça kültleri Venüs adını taşımaktadır. 2 Venüs yıldızı tanrıça özellikleriyle mitolojilerde kendisine yer bulmuştur. Venüs sabah yıldızı olarak savaş tanrıçasını akşam yıldızı olarak da aşk tanrıçasını simgeler. Ana Tanrıça kültleri doğurganlığın yanı sıra yeniden doğumun da sembolü olmuşlardır. İlk ana tanrıça heykelcikleri yeniden doğum gerçekleşsin diye ölen kişilerle birlikte gömülmüşlerdir. Mevcut dünya tasarımı hakkındaki yaygın görüşlerden biri,“Kâinatın bütün tezahürlerini, gök ve yeryüzünün (yer -sub, yer-su) temsil ettiği, birbirine zıt,fakat birbirini tamamlayan iki evrensel nefesten oluşmuş kabul eden sistem”dir ki, bu Türklerin en eski ve öz kozmolojisi olarak görülür. “Evrenselci Dikotomi” şeklinde adlandırılan bu ikili sistem, İran dinlerindeki birbirine düşman iki ilke üzerine kurulu “ikici”(düalist) görüşten ‘tamamen’ farklıdır. Mesela eski Çular, göçebe kökenli olmaları nedeniyle, kâinatı silindir gövdeli ve kubbeli bir otağaya da üstünde otağ veya semsiye bulunan iki tekerlekli bir arabaya benzetmişlerdi.

Arabanın iki tekerleği ise güneş ve ayı temsil ediyordu.

Dört yön ve merkezdeki dağlar göksel kubbeyi taşımaktaydı. Gök kubbe, Kutup yıldızı (gök tanrısının sarayı) merkezde, dördü dört yönde ve diğer dördü ara yönlerde olmak üzere dokuz saraya bölünmüş sayılmaktaydı.

İnsanın kendisinin tanımladığı üç katmanlı evren tasarımında “tengri, gök, gökyüzü, mavi gök, yukarı dünya” vb. şekillerde adlandırılan ve “yaratıcı, koruyucu ruhların ve tanrıların bulunduğu âlem” olarak algılanan en üstteki katman aynı zamanda onu tasarlayan insan için,gerekli ideal donanımların edinilebileceği birincil kaynaktır.


Yer ve yeraltını kötülüklerden temizleyen, yurduna huzur ve güven getiren Kögüdey-Mergen, “ben gökyüzüne çıkacağım, aşağıdan bakınca yukarıda görünen bir yıldız olacağım” diyerek, eşiyle birlikte mavi gökyüzünün derinliklerinde bir yıldız olup uçar. Toplumun sıradan üyeleri için kozmolojik bir düşünce olarak kalan bu şey, esasen şamanlar gibi kahramanlar için de mistik bir güzergâh olur. Çünkü, üç kozmik düzey arasındaki “gerçek iletişim ve ulaşım ancak şaman, kahraman” vb. üstün nitelikli insanların güç ve yetileri arasındadır. Bu anlamda kahramanın “göğe yükselişi”, Altay Türkleri arasında yaygın olan“ölümden geçmeksizin göğe ve dolayısıyla ölümsüz geleceğe erişebildikleri” düşüncesinin,yani kozmik yolculuğun bir yansımasıdır Diğer yandan bu düşünce, “iyi insanların cennete gideceği” düşüncesinin Altay Türkleri arasındaki simgesel ifadesidir. Çünkü onlara göre,“cennet/uçmak”, gökyüzünün üçüncü katında bulunan, iyi ruhların, meleklerin, bolluk ve bereketin dolu olduğu mekândır. Gökyüzündeki her yıldız, yeryüzünde iyi şeyler yapanların görüntüsüdür.


“Kutsal Gökyüzü”ne ilişkin bilgi ve tecrübenin simgesi olarak da düşünülen “Gök” yada “Ak-boz” renk, kahramanların ve yardımcı unsurların tasvirlerinde sıkça görülür.Kahramanlar, “göğün yıldız batırı”, “gök yeleli erkek böri” şeklinde vasıflandırılır.

Farklı kültürel bağlamlarda “boz renkli kurt, ak sakallı koca, ak boz atlı Hızır, Ak-boz at ya da Kırat” şeklinde günümüz anlatmalarına kadar devam ede gelen “Kutsal Gök”tasarımının bir yansımasıdır.

“Dünya ağacı”nın üzerinde bulunan ve koruyucu işlevi bulunan “Kartal”ın, kahramana“sen ve ben gökyüzündeki altı takım yıldızı gibi birlikte ilerledik” demesi.

"Türk Kağanları," "Tanrının elçisi" idiler. (Mete)’ nin unvan ı da"Tengri’nin oğlu" idi."Türkler başlangıçta Tanrı sözünü" yalnızca yaratan Tanrı için kullanırlardı.

Kutsallığın ve kutsal olanların mekânı olma yanında, evrensel yasa ve düzenin ideal şekli ve kaynağı olarak algılanan, evrenin yaratılışında “merkez” konumda olan “Yukarı Dünya-Gök”, destanlarda genellikle, “uçsuz bucaksız, ulaşılamayan derinliklere sahip, fakat, yeryüzündeki gibi dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları olan ve idarî mekanizması, toplumlara benzer şekilde hiyerarşik ama ideal bir düzen içinde işleyen” makro kozmik yapıda tasvir edilmektedir. O anlayış ve algılayışla destan kahramanı, ilâhî göğün yasa ve düzenini, kendine, çevresine ve yeryüzüne de yerleştirmeyi amaç edinir ve bu yolda mücadele eder.

Gök kubbeyi bir çadır gibi düşünen Batı Türkleri’ne göre gök "yedi kat"ı, Doğu Türkleri ise 9 kat tanıyorlardı .Altay Türklerinde 12, 16, 17 katlı gökler katıda ileri sürülmüştür. 9 kat veya 7. kat Tanrı katıydı. Din görevlisi Kam ( Şaman) 5. kata kadar çıkabilirdi. "Göğün" kapı bekçileri" çift başlı kartallardı.

Türkler uzay ile göğü birbirinden ayırmışlardır. "Uçsuz ve bucaksız gök kubbesinin altında, dünya ile ilgili bir de gök boşluğu vardı .

Eski Türkler, dünyaya değen bu boşluğa,daha doğrusu "Hava" ya "Kalır veya "Kalık" derlerdi. Türkler, Gök Kubbesi ile ayrılmış olan bu göğü, Uzaydan ayrı bir varlık olarak görüyorlardı. Onlara göre gök kubbesi, daha çok Dünya ve yer ile ilgili idi. Mitoloji bilimlerinde, “Uzay ile Dünyanın tümüne Cosmos adı verilir”. Bilim adamlarına göre,“Dünya, Micro –Cosmos”, yani “Küçük Âlem” dir. Yıldızların dolaştıkları gökler ile sonsuz Uzay ise, “Macro-Cosmos”, yani “Büyük Âlem” dir. Türkler, genel olarak Gök Kubbesini,Dünya, yani Micro-Cosmos’la ilgili tutmuşlardı. Gök kubbenin, Allun (veya Temür)-kazguk etrafında yıllık dolanımının yanında,ayrıca bir de yıldızları taşıyan gök çarkının döndüğü varsayılıyordu.
Bu kavramın çok eski olduğu, Baykal Gölü’nde bir adada bulunan ve üzerinde yıldız adlarının yazılı olduğu ve VII.-IX. yüzyıllara tarihlendirilen bir hadırık eğirçefc’ten (çıkrık) anlaşılmaktadır.

Türkler sonsuzluğa, Kökkr (Gökler) diyorlardı,dönüşe de Eski Türkler, durmadan dönen bu gök kubbesine “Gök Çıkrığı” diyorlardı.

Eski Türkçede“Çığrı” sözü, değirmen, su dolabı gibi, aletlerin çarkları için kullanılan bir deyimdi. İp eğirmek için kullanılan çıkrıklarla, ip makaraları da bu adla anılırlardı. Bugünkü Türkçemizde kullandığımız“Çıkrık” sözü de, çığrı’nın bir küçültme eki ile türemesinden başka, bir şey değildir.

Gök kubbenin ve gök çarkının yıllık ve günlük dolanımından, güneşle bazı göksel cisimlerin, dünyanın merkezi etrafındaki yıllık ve günlük, ayın ise günlük ve aylık birer hareket içinde döndükleri düşüncesi sonucuna varılmaktaydı. Bunlardan güneş ve ay, birbirinin zıddı sayılıyordu.

12 hayvanlı takvimin icadını Türklere atfedenler ise on iki hayvan adının eski Çin metinlerinde bulunmadığını ve ilk olarak bir Türk tarafından söylendiğinin Çin’de kaydedilmiş bulunduğunu hatırlatmaktadırlar. Çin’de sonraları meydana gelen gelişmelerle takvim sistematik bir şekilde ve yeni unsurları da içine alarak Uygur Türklerine kısmen Çinlileşmiş olarak yansıyacaktı.

Evren tasarımlarındaki “Yeraltı” dünyası, üçlü tasarımın en alt katmanıdır ve gök dünyanın aksine, kötü ruh ve tanrıların mekânıdır. Yedi, dokuz gibi farklı katlardan oluşur ve bu katlarda şeytanlar, devler, korkunç yaratıklarla birlikte yeraltının hakimi/kağanı bulunur. Yaratılış ve oluşum efsanelerine göre, esasen karanlık yeraltının hakimi “Erlik” de önceleri, “Gök dünya”nın yaratıcı ve koruyucu diğer güçleriyle (Ülgen vb.) birlikte “yukarı âlem”de bulunmaktadır. Fakat kıskançlığı, bencilliği, hilekârlığı gibi nefsî tutum ve davranışları sebebiyle, “Gök âlem”in yasa ve düzenine uymadığı için cezalandırılır ve yerin yedi kat altın ayani “tamu”ya, “cehennem”e gönderilir.

Orada kendi yasa ve düzenini kurar ve “Gök âlem”in “kutsalları ile bir üstünlük mücadelesine girişir, insan başta olmak üzere nesnel âlemdeki varlıkları ideal yasa ve düzenden saptırmaya, kendi himayesine almaya çalışır.Öte yandan, evren tasarımlarında “yerin altında bizimkine tıpatıp benzeyen fakat tersine dönmüş bir dünya”nın olduğu, oraya, “yer altı bölgelerinde yaşayanların havalandırma için bıraktıkları delikten geçerek ulaşıldığı” anlayışının varlığı çeşitli kaynaklarca ifade edilir.

Dolayısıyla yer altı, yeryüzünde idealize edilen hayat tarzına ilişkin olumlu faaliyetlerde bulunmayanların, yani sıradan varlıkların, “ölüm” sonrasında gideceklerine inanılan“tamu”nun (cehennem) veya insan başta olmak üzere yeryüzündeki varlıklara zararı dokunacak karanlık güçlerin sembolik mekanı durumundadır.

Yer altı insan ötesi bir boyuttur; ruhların, ölülerin âlemidir ve bu âleme karanlık güçler hakimdir. Yer altı dünyasının kağanı “Kara-Kula”, bu dünyanın asıl hâkimi “Erlik”in kızıyla evlidir ve “yedi kat yer altı”ndan gelerek, yeryüzünü ele geçirir, halka zulmeder. “Kara-Kula’nın nefesi, dikili ağaçları kırar, dağları dondurur, yeryüzünde sap-kök bırakmaz.” Bu,yeryüzündeki insan ve diğer canlıların varlığını sürdürmesi için gerekli tabii düzenin bozulması, felakete maruz kalmasının açık bir ifadesidir ve kaynağı yeraltının karanlık güçleridir. Tasarıma ilişkin daha genel bir ifadeyle, “Karanlık Yeraltı”, “Kutsal Gök”e vehim sayesinde bulunanlara karşı bir tehdit unsuru ve kaynağıdır. Yeraltı dünyası aşağıya doğru“yedi kat”tan meydana gelmiştir ve her katta o dünyayı koruyan “yetmiş kara köpek, doksan kara boğa, kara dağ” vb. engeller vardır. En altta ise “yeri ayakta tutan, zehir sarısı deniz” bulunur. Kögüdey-Mergen’in attığı ok, “yedi kara kurdun koltuğundan geçer, yedi kara dağı deler, yerin yedi tabakasından geçerek zehir sarısı denize düşüp, onu kaynatır.” En alttaki zehir sarısı denizin bir ucu, yeryüzünde “Toybodım” ırmağına bağlanmaktadır. Diğer taraftan,“göğün direği” olan “kutsal kavak ağacı”nın alt ucu da yer altındadır ve orada yaşayan“Aybıstan”ın at bağladığı direktir. Buna benzer tasvirler, tasarımdaki yer altının bir yönden yeryüzüne bağlandığını, dolaylı olarak da “merkez gökyüzü” ile bütünleştiğini göstermektedir.

Gök kubbenin Ahun (veya Temür)-kazguk etrafındaki paralelin paylaştırılması dünyanın merkezi olduğu kabul edilen ve biri ortada, dördü eksenlerde ve dördü köşelerde olmak üzere dokuz vilayetten oluştuğu.
Türkler yere, yalnızca "kara"demekle de yetinebiliyorlardı.

Dolayısıyla yer altı, yeryüzünde idealize edilen hayat tarzına ilişkin olumlu faaliyetlerde bulunmayanların, yani sıradan varlıkların,“ölüm” sonrasında gideceklerine inanılan “tamu”nun (cehennem) veya insan başta olmak
üzere yeryüzündeki varlıklara zararı dokunacak karanlık güçlerin sembolik mekanı durumundadır.

Yer altı insan ötesi bir boyuttur; ruhların, ölülerin âlemidir ve bu âleme karanlık güçler hakimdir. Tasarıma göre bunlar,evrenin en temel varoluş unsurlarıdır, onlardan biri olmazsa ideal düzen bozulur. Bunu ancak göğe ilişkin “ilâhî irade” gerçekleştirebilir. Ayrıca, kahramanın yer altında yaptığı yolculuk boyunca karşılaştığı engelleri aşmasında yardımcı olan “birbirine eş yedi bahadır” vardır ki, bunların her biri ayrı bir üstün özelliğe sahiptir ve kahramanı zor durumlardan kurtarırlar. Dolayısıyla, yeraltı dünyasında bulunan güçlerin tamamı “olumsuz” değildirler. Kutsal yerler ile bölgelerde, Türk düşünce tarihinin en önemli kısımlarını teşkil
ederler.
Türklerin düşünce düzenine göre bu yerler, yalnızca coğrafya anlamında bir bölge değil idiler. Bu yerlerin yeri v suyu, kutsal ruhlar tarafından temsil ediliyor ve korunuyordu. Bugünkü Türkçemizde,"yer" denildiği zaman, toprağı ve içinde akan suları ile birlikte, bir arazi parçası hatırımıza gelir. Bu anlayış,Eski Türklerde de vardı. Fakat yer, "toprak" anlamında kullanılınca, o zaman durum değişiyordu. Çünkü yer, yani toprak ayrı; sular ise, ayrı kutsallıklara sahip idiler. "Yeri ve suyu koruyan ruhlar"da, yine ayrı ruhlaridiler. Bu sebeple eski Türk yazıtları, Türk milletinin bir yere konduklarını söylemek isterlerken, "o yerin, yerine suyun kondular", şeklinde bir ifade kullanırlardı. Meselâ aynı anlama gelen, "Yerin-gerü,subıngaru konadı"deyimi,bunun en açık bir örneğidir.

Barthold, Malov, Anohin, Potapov’un araştırmaları ve eski Türk eserlerindeki metinler yer-sub’un kutsal olduğunu ve bir de vatan manasına geldiğini gösteriyor. Bu kutsal şeyleri’ birleştiren halklar onları en üst koruyucuları, hamileri olarak görüyorlardı. Bize göre yer-sub,vatan (toprak) ve aynı zamanda mitolojik bir güçtür. Yukarıda verilen örneklerden çıkarılan sonuçta yer-sub Türk uygarlığında mitolojik vatan anlamını taşır.

Böylece eski efsane, adet ve mitolojilere dayanarak Türk halklarının düşüncesinde yer-sub ortaya çıkmıştır. Bu iki kavram birleşerek vatanı da içine alan mitolojik bir inanç doğmuştur. Bunlara göre evren, Türklerin büyük yuvasıdır. Dünya egemenliği hedefleri de bu sahiplenme hissi doğrultusunda gelişmiştir.

Zaman, mekân içinde dönen göksel cisimlerin evreleri ve canlı varlıkların yaşarken ve ölüm ötesindeki değişim evreleriyle ölçülüyordu. Anlaşıldığına göre, Çin’de olduğu gibi Türklerde de, insan ruhu dönen varlıklar arasındaydı, Türkçe ifadesiyle özût erkliği yorugh idi(ruhlar kuvveti ile hareket halinde). Türkçe bir metindeki isig öz (sıcak ruh) ile et-öz (vücut) (Çağatay,6 1 1 / 4 ) belki bu kavramlara karşılık gelmekteydi.

Herhalde Çin’deki kadar sistematik olmasa bile, aynı kozmolojinin Türklerde de hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Varlıkların gök ve yer ilkeleri arasında döndüğü düşüncesi, Türkler arasında Çin sınırlarından daha çok öteye, en batıya da yayılmıştı.

Türk kavimlerinin en eski zamanlardan beri, en çok kullandıkları takvim sistemi, devrion iki hayvanlı takvim sistemidir. İslam-Türk alimleri bu on ikili sisteme "Tarih-i Türki,""Tarih-i Türkistan," ve "Uygur" veya "Sal-i Türkan" ("Türk yılı") demektedirler. Bu takvimde Dünya’nın ömrü 3.600.000 yıldır. Bu süre 360 veridir. 1 veri 10.000 yıldır. 12 yıl 1 devirdir. 1yıl 12 aydır. 1 ay 4 hafta ve 30 gündür.Bu, on ikili sistemde her hayvan bir yıla ad vermektedir. Devre tamamlandıktan sonra,yeniden on ikili devre başlamaktadır. Yıllara adlarını veren hayvanlar sırasıyla şunlardırμ 1)Sıçgan (sıçan), 2) Ud (öküz), 3) Pars (pars), 4) Tavışgan (tavşan), 5) Nek (timsah), 6) Yılan(yılan), ι) Yund (at), κ) Koy (koyun), λ) Biçin (maymun), 10) Tagaku (tavuk), 11) İt (köpek),12) Tonguz (domuz). Sıralamadan da anlaşılacağı üzere, devrenin ilki Sıçan, sonu ise Domuzyılıdır. Takvimin kökeni ve yılların sırasının oluşumuyla ilgili olarak da şu bilgiler yeralmaktadır.

Türk hakanlarından birisi kendisinden birkaç yıl önce geçmiş olan bir savaşı öğrenmek ister, o savaşın yapıldığı yılda yanılırlar, onun üzerine bu iş için Hakan ulusuyla geneş (müşavere) yapar ve kurultayda “sağışlarımızı bu yılların geçmesiyle anlayalım; bu aramızda unutulmaz bir andaş olarak kalsın" der. Ulus bu hakanın önergesini onaylar. Bunun üzerine Hakan ava çıkar; yaban hayvanlarını "Ilısu"ya doğru sürsünler diye emreder. Bu, büyük bir ırmaktır. Halk bu "Biz bu tarihte nasıl yanıldıksa bizden sonra gelecek olanlar dayanılacaklardır; öyle ise, biz şimdi göğün on iki burcu ve on iki ay sayısınca her yıla birer ad koyalım; hayvanları sıkıştırarak suya doğru sürer. Bu hayvanlardan avlarlar; bir takım hayvanlar suya atılırlar; on ikisi suyu geçer; her geçen hayvanın adı bir yıla ad olarak takılır.Bu hayvanlardan birincisi "Sıçgan = sıçan" imiş. İlk önce geçen bu hayvan olduğu için ilk yıl bu adla anılmış ve ilk yıla "Sıçgan" yılı denilmiştir.

On iki hayvanlı takvim yalnız Orta Asya’da kullanılmamış, çok geniş coğrafyalarda Türk kavimlerinin kullandığı bir takvim olmuştur. Bu takvimi kullanan kavimlerden biri de Tuna Bulgarlarıdır. Onlar hayvan adlarını kendi dillerinin yapısına uygun bir biçimde belirlemişlerdir. Ayları da diğer Türk topluluklarında olduğu gibi sayı sırasına göre belirtmişlerdir. Çin Seddi’nden Tuna Nehrine kadar çok geniş coğrafyada Türk kültür çevrelerinde yaygın kullanım alanı bulan on iki hayvanlı takvimde yıla adını veren hayvandan hareketle yılların özellikleri 11. yüzyıldan başlamak üzere, çeşitli kaynaklarda belirtilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede, yılların her birinde bir hikmet olduğunu sanarak, onunla fal tutmaya ve uğur saymaya yönelmişlerdir. Ayrıca, bu durum on iki hayvanlı takvimin Türk kültür çevrelerinde yaygın olarak kullanıldığının bir işaretidir. Yılların nasıl geçeceği, bolluk,kıtlık, savaş, kuraklık, yağış vb. olup olmayacağı yıllara adını veren hayvanlara göre belirtilmiştir.

Oniki Hayvanlı takvim Göktürk dönemi öncesinde kullanılıyordu.

Her yılı bir hayvan ismi ile adlandırmış, söz konusu hayvanın tabiatı üzerine yorum getirmişlerdir. Hayvanların hepsi oniki olup hepsine hakim olurlar, on iki yılda aynı hayvanın ismi bir defa gelir. Bu usul şemsiyenin başı "Hamal’den, yani Mart’tan" başlar. Mezkur on iki yılın adları ve tertipleri aşağıda yazıldığı gibi icra kılınmaktadır.

Sıçan Yılı (2020 yılında denk gelmesine dikkat edelim) , Bu yılın ilk aylarında ve ortalarında ferahlık, halk arasında hoş hâl vezenginlik olur. Ama yılın sonbaharında halklar ve padişahlar arasında fitne başlar. Kışın salgın olur, yaz günleri yağmurlu olur. Sıçanlar çok olur ve buğdaylara hücum ederler. Sığır Yılıμ Bu yılda yıldırımlar ve gök gürültülü yağmurlar olur. Kışın tipiler çok olur, kar çok yağar, kış uzun sürer. Buğday ve her çeşit meyve çok olur.

Bars (Kaplan) Yılıμ Bu yılda halk arasında düşmanlık ve adaletsiz işler olur. Padişahlar arasında geçimsizlik olur, sükûnet yoktur. Yazın buğday ve meyvelere afet gelir, yani kuvvetli zelzeleler olur. Denizde dalgalı tufanlar olur.

Tavşan Yılıμ Bu yılda her çeşit nimet çok olur. Yaz ve kış mutedil olur, havalar iyi olur. Cümle halk arasında sükûnet ve rahatlık olur.

Nehak (Lu, Balık) Yılı, Bu yılda halk arasında husumet, fitne, çatışma ve savaş peyda olur.Yaz günleri yıldırım ve gök gürültülü yağmurlar çok olur. Kışın tipi ve kar çok olur;ağaçları soğuk çarpar. Yılan Yılı, Bu yılda yazın yağmur az, havalar kuru olur; buğday az olur. Çoğu yerde açlık ve pahalılık olur. Kışın kar az yağar; rutubet olur. Halk arasında kaygı ve hasret olur. Yılkı (At) Yılı, Bu yılda yazın hava ılık, yağmurlu olur. Buğday ve meyveler boldur.Kışın kar fazla yağmaz. Halk ve padişahlar arasında fitne çıkar, savaş ve çatışmalar zuhureder. Dört ayaklı hayvanlara hastalık bulaşır. Koyun Yılı, Bu yılda yaz sıcak olur, kış soğuk ve uzun geçer. Halk arasında zenginlik ve rahatlık olup, padişahlar arasında savaş başladığı hâlde barış hemen sağlanır. Ancak deniz ve gemilerde felaketler olur. Besin (Maymun) Yılıμ Halk arasında haset ve düşmanlık olur. Yazın yağmur, kışınkar çok olur. Halk arasında hastalıklar yayılır. Hayvanlar arasından deve ve yılkı hastalığayakalanır. Tavuk Yılı, Bu yılda yaz yağmurlu ve sıcak geçer; buğday ve çeşitli meyveler çokolur. Kış karlı ve soğuk olur. Hamile kadınlara ağırlık gelir. Darı, karabuğdaylar erken dikilmelidir. Köpek Yılı, Bu yılda yazın yağmurlar az olur. Buğdaylar az olup, fiyatlar pahalı olur.Kış yumuşak geçer. Meyveler ucuz olur. Halk arasında ölümler çok olur. Domuz Yılı, Bu yılda yaz yağmurlu, kış uzun ve soğuk olur. Buğday çok ve ucuz olur.Padişahlar arasında muhalefet, savaş ve çatışmalar olur. Halk arasında geçimsizlik olur; çeşitli afetler meydana gelir.

Metafizik,Türk kültüründe ve toplumunda, çeşitli zamanlarda ve değişik bölgelerde görülen tabiatüstü varlıklara olan inanışların kökenlerinin, eski şamanizm dönemlerine kadar dayandıkları, konuyla ilgili veriler incelendiğinde görülmektedir. Yani bugün gece vakti,insanların varlıklarından bahsetmekten korktukları halde haklarında türlü hikâyeler anlattıkları ruh-cin öykülerinin kökleri bundan yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Zaten bu tip hikâyelerde korku öğelerinin genelde cisimsiz varlıklar olarak anlatılmasını, Türklerde var olan “yer -sub” veya “iye” olarak adlandırılan ruh inanışlarının günümüze bir yansıması olarak görebiliriz. Bu yüzden bu inanışlara geçmeden önce bunların kökeni sayılan eski şamanizm dönemi inançlarına değinmek yerinde olacaktır.

Eski Türkler doğada bir takım gizli güçlerin varlığına inanıyordu. Bu nokta açık bir şekilde yer -su (yar-sub) tabiri ile Orhun kitabelerinde ifadesini bulmuştur. Aynı inanış “yir -suv” adında Uygurlarda da vardı. Bunlar “iduk” yani kutsaldılar. Doğa güçlerine inanç hemen bütün “halk dinleri”nde mevcut bulunmaktadır ve fiziki çevrede rastlanan yanardağ, deniz,ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, yıldırım, ay, yıldızlar, güneş vb. gibi doğa şekli ve olayları karşısında duyulan hayret, korku, saygı hisleri dolayısıyla bunların kutsallaştırılmasıyla doğmuştur.


Eski Türkler doğada gizli güçlerin olduklarına inandıklarından kâinatı ruhlarla dolu bir âlem olarak kabul ederlerdi. Bu inanış sisteminde doğal objelerin bir göstergesi olarak İzi /İye (yiye/eye) adını taşıyan koruyucu ruhların ayrı bir yeri vardı.

Türk Söylenceleri’nin gelişi güzel ortaya çıkmadığını ve atalarımız tarafından zamanın belirli bir devresinde özel olarak tasarlanıp, halkın düzeyine indirildiğini yani öyküleştirildiğini görmekteyiz ve bilginin neden sonraki kuşaklara öykü olarak aktarıldığı hakkında da çıkarım yapabilmekteyiz.

Kök Türk sülalesine adını veren Türk ve diğer kozmik nitelikli kağanlar, Çin geleneğinde göksel yönlerin ve unsurların somut şekli olup,gök tanrısının merkezi konumu etrafında yer alan "göksel hükümdarlara"ve efsanevi sülalelere benziyorlardı.

Kök Türklerin kozmik nitelikli kağanlarını Çin metinleri şöyleanlatmaktaydı,Ordularının başının adı A-pang-pu’ydu ve onun kardeşi vardı. Dişi böri’den(kurt) doğmuş olan birkardeşin adı, l-chi-ni-shi-tu’ydu…. O, bir ruhani nefesle hareket etmekteydi. Bu nedenle rüzgar ve yağmur meydana getirebilirdi. İki hatunu vardı. Rivayete göre (hatunlardan) biri yaz tanrısının, diğeri kış tanrısının kızıydı. Bunlardan birinin oğlu …kuğu şekline girdi …onun en büyük oğlu, Tsien-sse-ch’u-che-shi Dagı’nda yaşıyordu. (KökTürk metinlerinde Kögmen denen Sayan ve Tannu-ola {dağ} silsilesi). Bu dağda (ilk ata) A-pang-pu’nun diğer bazı soyu da yaşıyordu. Orası çok soğuk olduğundan,büyük oğul onlara bir ateş yaktı. Onlar böylece ısınıp, ölümden kurtuldular ve en büyük oğlu baş seçerek ona Türk unvanını verdiler inançlarına göre, ilk ateşi yakan Ho-sing adlı efsanevi kişi, ateş unsurunun özü ve Kök -luu yıldız takımının kalbi sayılan Sin yıldızı şekline girmişti (Arapça Kalbü’l-Akreb, Antares). Aynı yıldız,kozmoloji kanunlarında gök renginde sayılan doğu göğünün kralının ming-iang’ı,parlak dîvanhanesiydi ve Çu hükümdarının divan hanesinin prototipi sayılıyordu. Kök Türklerde ilk ateşi yakan ve Türk’ unvanını alan kişi ile Ho-sing menkıbesi arasında bağ var mıdır…..destekleyebilen bir konu, Türklerin gök ayiniyaptıkları ve Ulug-ay denen dönemde. Sin yıldızının göğün zirvesinde gözükmesi olayıdır.

Kutadğu-Bilig şairi ise, Türk hükümdarlan için şöyle demekteydi:

Onlar … küyer ot tururlar ..Onlar… yanan ateştir. Diğer taraftan. Kök Türk ve Uygur kağanları lengri-teg, tengride bolmıs (semavi, gökte olmuş) sayılıp, açık olmayan bir şekilde göğe aittiler. Kağan soyundan kimselerin ruhunun göğe veya Yitiken yıldız takımına, yani gök tanrısının mekânı olan Kutup yıldızı yönüne uçtuğu sanılıyordu.Böylece Türklerde de, hükümdar atalarıın göksel ruhlar arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Çin’de olduğu gibi Kök Türk kitabelerinde de gök tanrısı bir hükümdar olarak düşünülüp,terigri-kan (tanrı han) denmekteydi. Doğu Altay dağlarında. Kök Türk döneminden bir mezar yanında, kaya üzerine çizilmiş bir resim,Çin mezarlarında taş duvarlara resmedilen araba şeklindeki Yetiken yıldız takımının resimlerini hatırlatmaktadır.

Fakat Yetiken, Türkçe belki ‘yedi han’ demek olduğuna göre. Bu resmin terigri-teg bir kağanı veya gök tanrısının arabacısını temsil etmesi mümkündür.Arabanın üzerinde gök ideogramı da bulunmaktadır. Çu astrolojisinde, gök tanrısının sarayı sayılan Kutup yıldızına yakın bir parlak yıldıza "baş zevce" denmesi gibi,16 Kök Türk metinlerinde de Kan tengride Umay Katun (Han tanrıda Umay Hatun) denen ana tanrıça, Türk kağanının eşi ‘Katun’a benzetiliyordu. Umay kelimesi, çocuğun doğarken içinde bulunduğu zardı. Erken dönemde Umay’ın kozmik yönünü belirten bir metne rastlanmamaktadır.Sonraları Umay,Çuların kızıl giymiş, topuzlu bir güzel kadın olarak düşündükleri ocak tanrıçasına benzer bir şekil alacaktı. Altun-yış’ta bulunup. Kök Türk dönemine tarihlendirilen bir mezarın yanındaki kaya resminde bağdaş kurmuş olarak görülen taçlı kadının Umay olduğunu düşünenler vardır. Taçlı kadın önünde diz çökmüş maskeli kişilerin,kurban edilen atlan sunan kamlar olduğu sanılmaktadır.

Uçsuz bucaksız bozkırlarında yaşayan Eski Türklerin inancı, Gök Tanrı =Kök Tengri inancıdır. Eski Türkçede Tanrı sözcüğü Tengri biçiminde söylenirdi (ayrıca Tengri sözcüğü, gök anlamına da gelirdi). Eskiden Kök olarak söylenen gök sözcüğünün ise Eski Türkçede üç anlamı vardıμ Biri bugünkü kullandığımız anlamı ile gök, gökyüzü; biri,yine bugünkü kullandığımız anlamı ile mavi renk; biri de, bugün kullanmadığımız anlamı ile ulu, yüce, kutsal. İşte Kök Tengri/Gök Tanrı deyiminde geçen kök/gök sözünün taşıdığı anlam ulu, yüce, kutsal’dır. Buna bağlı olarak da, Kök Tengri/Gök Tanrı deyimi Ulu Tanrı,Yüce Tanrı anlamlarına gelir. Söz konusu olan tek bir yaratıcı Tanrı ve bu tek Tanrı’ya yapılan saygı dolu bir sesleniştir.

Zaten Eski Türklerin kendi öz inançları, tek tanrıcılığa dayanır. Tarihin hiçbir döneminde Türklerin öz dininde birden çok Tanrı olmamıştır. Bugüne değin yapılan arkeolojik araştırmalar da bunu desteklemektedir. Eski Türklerden kalan arkeolojik buluntularda tanrı yontularına ve putlara rastlanmamıştır.


Tabii ki, inanç değiştirip de başka inançlara geçen ve Eski Türklerin budunsal(milli) inancı olan Gök Tanrı inancından ayrılanlardan kalan put ve tanrı yontuları konu dışıdır. Çünkü bu ürünler, Gök Tanrı inancının kapsamı dışında oluşturulmuş nesnelerdir. Putçulukta putların, temsil ettikleri varlıkların manevi gücü ile dolu olduklarına inanılır; ama, Eski Türklerde manevi gücün biricik kaynağı Tanrı’dır. Eski Türkler, tüm evreni içeren tek ve ulu yaratıcı Gök Tanrı’nın yontusunu hiçbir zaman yapmamışlardır.

Göktürklerden kalan Orhun Anıtları’na göre Tanrı, evrenin ilk nedenidir, yani yaratıcısıdır. Göktürklerin bir kağanlık kurması O’nun isteği ile olmuş, Türk milletine kağanını O vermiştir. Yani, yazıtlara göre Tanrı, Türk milletinin yaşamı ile yakından ilgilenmektedir.

Türklerde Gök Tanrı’nın çok eski çağlardan beri tek bir ulu varlığı temsil ettiğine dair birçok kanıt vardır. Tanrı, Eski Türklerde manevi tek büyük kudret idi. Bizanslı tarihçi Simokattes, Göktürklerin yir -sub’lara (yer-su’lar; ırmak, dağ, orman vb doğa varlıkları) saygı gösterdiklerini ama yalnızca yerin göğün yaratıcısı bildikleri tek bir Tanrı’ya taptıklarını bildirmektedir. ιλ0 yıllarında Tiflis’li St. Abo, Hazar Türklerinin tek bir yaratıcı Tanrı tanıdıklarını söylemiştir. Yine Hazar İmparatorluğu’nun kağanı, Hıristiyanların teslis’e (Tanrı’yı üçleme) inanmalarına karşın kendilerinin tek bir Tanrı’ya inandıklarını kaydetmiştir.Tanrı sözcüğü, bütün Türk şive ve lehçelerinde ortak olarak vardır. Türkçenin temel sözcüklerindendir. M.Ö.’ki Çin yıllığı Shi-ki’de, Büyük Hun İmparatorluğu Kağanı Oğuz Han(Mete) nedeni ile anılan Türkçe Tengri/Tanrı sözcüğü Çince’ye T’ien olarak geçmiştir(Çinliler, Orta Asya’daki Tanrı Dağları’na bu yüzden T’ien-Şan derler).


Ayrıca Eski Sümer dilinde Tanrı kavramının karşılığı olarak kullanılan Dingir/Tingir sözcüğünün de Tengri sözcüğü ile bağlantısı olmalıdır. Eski Türkler, tabiatta yalnız olmadıklarına, bazı güçlerin varlığına inanıyorlardı. Dağ, tepe,ırmak, deniz, rüzgar vb. bunların aynı zamanda bir ruhu olduğuna inanılıyordu. Tabiat ruhlarına Gök -Türk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi, yer -su (“yer -sub”)deniliyordu. Bu tabir, “yer -suv” şekliyle Uygurlarda da vardı. Yer -sular kutsal sayılıyorlardı.Kitabelerde yalnız iki yer -sunun adı zikredilmiştir. Bu inanca göre Yer-Su ruhları Toprak Ana Ötüken’e bağlı doğa ruhlarıdır. Bazen bir ağacın, kayanın, dağın, gölün, ırmağın ya da hatta bütün bir ülkenin ruh’u olurlar. Yer Su’lara saygı göstermek gerekir. Bir ormana girildiğinde dikkatli hareket edilir; sesli konuşulmaz, dallar kırılmaz, taş atılmaz. Eğer insan doğadan bir şey aldıysa bu sadece doğa ruhlarının izin vermesiyle mümkün olmuştur. Bu yüzden insanlar Yer Su’lara şükür ederler. Yer -Su’lar bazı kaynaklarda farklı kategorileri ayrılsa da, bunlar aslında bir bütündür ve aynı kültün ayrılmaz parçalarıdır. Yine de kabaca şöyle genel bir sınıflandırma yapılabilir. Dağ Ruhları, orman ruhları, ev ruhları ve su ruhları en çok öneme sahip olarak ortaya çıkarlar.Yer-sub kültüne göre, her canlı; insanlar, hayvanlar, bitkiler, birbirine ruhsal alemde bağlıdır ve birbirleriyle başka bir boyutta iletişim halindedirler.

Batıda tapma, tapınma gibi kavramları içermesi nedeniyle insanın doğa üstü güçler karşısında dua etme, kurban verme vb. ritüelleri çeşitli hareketlerle ifade ettiği şekiller olarak yorumlanabilen kült, geleneksel kültürümüzde varlığını hep hissettiren bir olgudur. Türk kültür tarihi incelendiğinde Türklerin Kök Tanrı yanında Yer -Su’lara kurban sundukları da görülmektedir.

Eski Türklerde dağların, taşların, yerden kaynaklanan ırmak ve suların, ağaçların insan ya da hayvan şeklinde beliren ruhların olduğuna, ölenlerin Yer -Su ruhlarına karıştıklarına inanılmaktadır.

Bu inanca göre Yer-Su ruhları Toprak Ana Ötüken’e bağlı doğa ruhlarıdır. Bazen bir ağacın, kayanın, dağın, gölün, ırmağın ya da hatta bütün bir ülkenin ruh’u olurlar. Yer Su’lara saygı göstermek gerekir. Bir ormana girildiğinde dikkatli hareket edilir; sesli konuşulmaz,dallar kırılmaz, taş atılmaz. Eğer insan doğadan bir sey aldıysa bu sadece doğa ruhlarının izin vermesiyle mümkün olmuştur. Bu yüzden insanlar Yer Su’lara şükür ederler.

Yer ve su ruhlarını da içeren doğal varlıkların tamamından oluşan bir külttür. Bu anlamda kutsal bir güç ve yaşam enerjisidir fakat maddi varlıklardan da soyutlanmış değildir.İnsanlar bu enerji ile ve bu enerjiyi taşıyan soyut varlıklarla doğrudan irtibat ve iletişim kurabilirler. Çünkü insana en yakın olan soyut katman burasıdır.

Türk Yaratılış Efsaneleri ve İkili Düşünce Prensibi: Altay Yaratılış efsanesinde, kainatın başlangıcında, yalnızca iki varlık vardır. Bunlar da Tanrı Ülgen ile Kişioğlu’dur.Bu durum, diğer Orta asya ve Sibirya efsanelerinde de böyledir.Bu sebeple Altay efsanesinin ilk parçası (Episode), efsane motifleri bakımından Orta asya’nın yerli inanışlarına uygundur. Diğer Türk efsanelerinden ayrı olan tarafı, fikir ve düşünce bakımındandır. Erlik başlangıçta Tanrının yardımcısı olan bir insan iken, sonradan şeytan olmuş veEhrimen’in yerine geçmiştir. Altay, Yakut gibi birbirinden çok uzakta bulunan Türklerin yaratılış destanlarının tümünde, kainatın başlangıcından beri başlıca iki varlık vardır. Tanrı ve şeytan. Bu düzen, prensipler bakımından eski İran mitolojisinin temel sistemine benzer. Tanrı insanı, yeryüzü yaratıldıktan sonra yaratmıştır. Halbuki Altay Yaratılış efsanesinde insanoğlu, kainatın daha başlangıcında bile var idi. Bu, Altay efsanesini diğerlerinden ayıran bir özelliktir. Bu durum bir yanlışlık eseri de olabilir veya bilmediğimi mitolojik bir temelden de gelebilir. Eski İran’da ve Maniheizm mezhebinde çok önemli olan bu “Üç Prensibi”ne, Uygur metinlerinde görüleceği üzere“Üç odki nom’yani “Üç Zaman Kanunu” derlerdi. Eski kitaplar bu üç zamana, genel olarak “Üç od” derlerdi. Eski Türkçede “od ”sözü, zaman ve çağ anlamına gelirdi, üç zaman terimi, genel olarak iki anlama kullanılırdı:

Birincisi, yaratılış cağları ile ilgiliydi. Diğeri de genel anlamda, zamanı ifade etmek içindi. Mani mezhebine girmiş olan Türkler, üç türlü ve devreli zaman bilirlerdi. Geçmiş zaman 1) “ Ertmiş 2) Şimdiki zaman “ /Çözünür” ; 3) Gelecek zaman:“ Kclmeduk”. Mani dini bu prensipleri Budizm’ le karıştırmış ve Türkçe Budist kitaplarda da yer almıştır. Bu Uc Zaman Prrensibi’nin hem Budizm ve hem de Maniheizm’de bulunmasına rağmen, gayeleri ve yolları ayrıdır. Mesela Budizm’de, bu üç zaman prensibinden cıkan “ mevsim” düzeni vardır”. Sıcaklık, yağmur ve soğukluk mevsimleri. Bu pirensip, eski Türk ana’nesinde ve destanlarında yoktur. Türk mitolojisinde başlangıçta, Tanrı Ülgen’le Şeytan Erlik vardı. Bunlar da birer ruh olmalıydılar. Kaz veya kuğu haline girerek uçmaları da tamamen sembolik olarak söylenmiştir. Fakat Türk mitolojisinde, İran da olduğu gibi her iki Tanrı arasında bir kuvvet muvazenesi ve eşitliği yoktur. Tanrı Ülgen daha güçlüdür. Erlik’in yaptığı hileleri istediği anda keşfedebilmekte ve onu cezalandırabilmektedir. Mesela kendisi için de ağzında toprak saklayan Erlik’i, cezalandırmak için olumun eşiğine kadar götürüp sonra tekrar affedebilmektedir.

Yani Türk mitolojisi, eski Türklerin tek tanrılı (Monoteist) dinlerinin tesiri altındadır. Türk mitolojisinde de Erlik, Tanrının yarattığı yaratıklardan istemektedir. Fakat verip vermeme, Tanrının arzusuna kalmıştır. Galaktik Merkez ve Ejderha Takımyıldızları Yaratılışın başlangıç yeri olarak görülen bu nokta aynı zamanda “Şifa ve Tedavi” ile alakalı görülmüş, anlatılar ve ritüeller bu merkez etrafında şekillenmiştir. Mircea Eliade, eski toplumlarda evrenin, ilksel denizden çıkan, ejderha ya da yılanın Tanrı tarafından öldürülmesi sonucu, parçalarından yaratıldığını söyler. İlaçların, şifa ve tedavinin kökeninin de her zaman,evrenin yaratılışı efsanesinin içinde yer alması, yılan ve ejderhalar ile alakalı görülmesi de bununla ilgilidir. Eski tedavi ayinleri ve büyüler daima bu kozmik yılan ve ejderha ile ilişkilendirilmiştir. Türk ikonografisindeki şifa düğümleri, birbirine dolanmış yılan ve ejderha motifleri, kozmolojik yeniden doğuş düşüncesi ile alakalıdır ve “Galaktik Merkez” etrafında ki takımyıldızlara gönderme yapar. Bu takımyıldızlar eski Türk kozmoloji düşüncesinde Ejderha takımyıldızı olarak bilinen yılancı, yay ve akrep takım yıldızlarıdır.

Tibet yaratılış mitolojisinde,nagalar ve ejderhalar ile birlikte, ilk “İyileştirici” ve “İlk İlaçlar” da belirmiştir.Şifanın ve ilaçların kökenini gökyüzünde arayan insan, “İlk Şifacıyı” da gökyüzüne yerleştirmiştir. İlk Hekim batıda “Asklepios” doğuda “Lokman Hekim” olarak bilinir. Asklepios daima asasına dolanmış bir yılan ile ifade edilir. Bu onun şifa gücü ile alakalıdır.Bu İlk Şifacının gökyüzündeki arketipi Yılancı Takım yıldızıdır. İki eliyle çok büyük bir yılan taşır ve “yaşlı adam arketipi” görünümündedir. Unutulmamalıdır ki Ejderhalar ve yılanlar mit ve masallarda daima yaşam otu ve hayat ağacı ile birlikte görülür ve “Gizli Hazinenin”bekçileridir. Eliade’ya göre “Düğüm” yoluyla büyü yapmak çok eski bir dinsel ritüeldir. Bağlama ve düğüm atma yoluyla yapılan sağaltım yöntemleri bilinmektedir. Türk sanatında, birbirine dolanmış ve düğümlenmiş yılan ve ejderhalar, şifa düğümü adı verilen ikonografiler,bu bağlama ve düğümleme ayinleri ve büyüleri ile alakalıdır. Düğümleme ve bağlama büyüleri, metafizik anlamda yeniden doğuşu sağlamak ve şifa vermek amacıyla yapılır.

Otağ ve Merkezci Anlayış,

Eski Türk kozmoloji düşüncesinde "merkezci" anlayış vardı. Türklerin kullandığı “Otağ” yani çadırlar, kainatın minyatür bir arketipiydi. Kubbesi “Gök Kubbe” idi ve gökyüzünü sembolizeediyordu. Türk otağ renkleri maviydi. Türkolog Eberhard’a göre, Türk otağlarının yuvarlak olan kubbesi 2 bölümlü idi. Her bir bölüm bir takımyıldızın izdüşümüydü. Bu elbette Ay döngüleri ile alakalıydı. Ay dünya etrafındaki dönüşünü 2κ günde tamamlar ve her birtakım yıldızda belli bir noktada konaklar. (Ay Menzilleri). Otağın ortasındaki ocağın üstündeki aydınlık açıklığı ise kutup yıldızını görüyordu. Ayrıca merkeze yerleştirilen ocak,ilk ateşi ya da ocağı yakan efsanevi “Türk” kağan ile bağlantılıydı. Ocak, Chou kozmolojisinde, gök ayini yeri ve tıpkı ağaç gibi sülale simgesiydi..

Büyük devletler kuran ve yüksek bir toplum hayatı yaşayan Türklerle ilgileri azalmış, dağ başlarında yaşayan Türklerin söyleyişleri başka; Sibirya tundralarında sıkışmış bezgin ve görüşleri daralmış Türklerinki ise başka idi. Bununla beraber bunların hepsinde de, ana çizgiler bakımından birleşik olan noktalar vardı. Konu aynı idi fakat,konunun işlendiği sahne ayrı idi. Oğuz destanı da Türk kozmogonisinin bir parçasıdır . Fakat bu destan,büyük cihan devletleri kurmuş olan Türklerin eski anılarıdır. Güney Sibirya’daki Türklerin destanları ise,tıpkı küçük bir ailenin hayatı ve hayalleri gibidirler. Oğuz destanındaki konu ve motifleri,bunlarda da bulmak mümkündür. Fakat Sibirya’dakiler, sanki birer aile kahramanı gibidirler.Yeryüzünde bir şey yapamadıkları için, onların savaş ve maceraları da hep göklerdedir . Belki Oğuz Kağan da çok önceleri göklerde yaşayan bir kahraman idi. Efsanenin ortaya konuş ve anlatılışından, bunu anlamıyor da değiliz. Fakat gerçeklerle baş başa kalan ve gerçek güçlerini yenen Türk milleti, Oğuz-Han’ın kaderini de yenmiş ve önce yeryüzüne indirmişti. İşte ileri ve yüksek kozmogoni bu idi. Bu, topluma yol gösteren ve toplumu güden bir mitolojidir.

Yaradılış Destanı, Türkler tarafından kabul edilmiş eski ve yeni dinlerin,özellikle de Şamanizmcin izlerini taşır. Şamanizm, başta Türkler ve Moğollar olmak üzere,genellikleeski Sibirya kavimleri arasında ortak bir dindir. Totem dininden sonra Türkler arasında yayılan ilk önemli inanış şamanizmdir.

Bu dine göre, dünyada ölen iyi ruhlar bir kuş kılığına girerek iyilik derecelerine göre gökteki ışık âlemine; kötü ruhlar ise kötülüklerinin derecesine göre yer altında karanlıklar alemine giderler. Yaradılış Destanı, Türk mitolojisi,düşüncesi ve inancı bakımından önemli izler taşır.

Yaratılış destanı, dünyanın nasıl yaratıldığını, insan ırklarının nasıl meydana geldiğini ve şeytanın nasıl bir kötülük unsuru olduğunu, Türklerin düşüncesine göre izah etmektedir.Yaratılış destanı bugün Altay Türklerinde yaşamaktadır. Altay Türkleri Türklerin en geri kalan bölümüdür.

“X. yüzyıldan sonra Altay dağları bölgelerinde büyük Türk Devletleri kurulmamıştır.Ama bu bölgelerdeki halk, Türk olarak binlerce yıl yaşamış, gelişmiş ve nihayet soylu Türkler batıya gittikten sonra da dağlar ve vadiler arasında kaybolup gitmişlerdir. Bu sebeple eski Türk mitolojisinin en ilksel izlerini, Altay dağları bölgesinde bulmak mümkündür. Fakat zamanla onlara da dışarıdan bir çok tesirler gelmiş ve yeni yeni efsaneler meydana çıkmıştır.Fakat bunlara rağmen Türklerin orijinal düşüncelerini göstermesi bakımından önemlidir.

Yaratılış destanında Şaman dini inanışlarından, mühim çizgiler vardır. Şaman dini, başta Türkler ve Moğollar olmak üzere, umumiyetle eski Sibirya kavimleri arasında ortak bir dindir. Bu din a) Gökleri nûr âlemi; b) Yeryüzü; c) Yer altındaki karanlıklar âlemi olmak üzere üç âlem esâsına dayanır.

Gök Âlemi On yedi kat hâlinde, engin bir nûr alemidir. Burada iyilikler, güzellikler ve iyiruhlar bulunur. Bu âlemin hâkimi, bütün varlıkların yaratıcısı olan Tengri Kayra Han =Ülgen’dir. Ülgen hemen hemen Tek Tanrı inanışlarını andırır, büyük bir kudret hâlinde tasavvur edilir.

Yeryüzü, Yeryüzünde insanlar, başka canlılar ve yir -sup melekleri vardır. Bunlar Tanrı’nın yeryüzüne yolladığı iyilik melekleridir. Yeryüzünde, ayrıca yer altı âleminden gönderilmiş kötü ruhlar ve cinler de vardır. İnsan ve İnsanlık EskiTürkler İnsanoğluna Kişi-oğlu derlerdi. Kişioğlu, Türk mitolojisinde en önemli varlıklardan biri olarak görülür.

Göktürk yazıtlarına Gore başlangıçta, dört önemli şey yaratılmıştı,Yukarıda gök, aşağıda yer, ikisi arasında insanoğlu ve insanoğlunun üzerinde de,iki büyük Türk Kağanı,Bumın-Kağan ile İstemi-Kağan.Bu dört şey bütün varlıklar içinde en önemli dört unsuru teşkil ediyorlardı. Tabii olarak bu dört varlık, dünya, yani Micro-Cosmos’un temellerini de,teşkil eden unsurlardı. Uzay, yani Macro-Cosmos’un guneş, ay v.s. gibi unsurları, bunların dışında kalıyorlardı.

Kıyamet İnancı Altay Türkleri, bir gün dünyanın sonunun geleceğine inanırlar. Bu gelecek son güne, yani kıyamete "kalgancı çak" derler. Türkiye Türkçesinde karşılığı kalacak olan çxığ demektir. Kıyamet inanışına göre, bir gün insanlar günahtan korkmayacaklar ve kötülükler alıp başını gidecek. İyilik ilahı Ülgen bu kötü insanlardan uzaklaşacak ve Erlik yeryüzüne yaklaşacak.Dünyada iyi güçler ile kötü güçler savaşa tutuşacaklar. Milyonlarca insan ölecek. Nihayet bir Ülgen kalacak ve o "ölüler kalkın" diye bağırınca, bütün cesetler yeniden dirilecek. Teleüt Türklerine göre; "kalgançı çakıl geldiğinde gök demir, yer sarı bakır olur. Hükümdarlar birbirleriyle savaşır, halklar kötülük düşünmeye başlar. Sert taşlar ufalır, katı aytaçlar kırılır.İnsanların boyu bir dirsek kadar kısalır.Oğul babayı, baba oğulu tanımaz. Telengütlerde de buna benzer rivayetler anlatılır. Bu zaman geldiğinde töre bozulur, tepeler çalkalanır, demir üzenginin dibi delinir, çuvaldızın deliği yırtılır. Toplumun düzeni bozulur. Göktanrı Dini insan merkezli; insanı dünyada efendi diğer varlıkları onun tepe tepe kullanacağı kaynaklar olarak görmez. "Semitik ve Helenik "dinlerden çok farklı olan Göktanrı dini, tüketim ve ticaret merkezli uygarlıkların “çanına ot tıkama” potansiyelini içinde bulundurmaktadır. O yüzden, eski çağlardan beri Tanrı’nın yarattığı dünyayı sadece biz sevdik .Onlar sadece kendi yarattıkları insan yapısı uygarlıklarını sevdiler.

Hayat ağacı;

Şimdiye kadar defalarca bu konu üstüne yazıldı, çizildi. Kimse manevi boyutunu ele almadı.Kaynaklarda yazan, bir takım türeyiş efsaneleridir. Ancak, Proto türklerin bilinçaltında olan neydi? Hayat ağacı bir efsane miydi, yoksa gerçeklik değeri olan bir yaratılış olgusu mu? Atalarımızdan gelen inançlara baktığımızda, hayat ağacı, Tanrı’nın yaratmış olduğu ve “birlik düzen”e uygun yegane yaratılış unsurudur. Türk yaratılış destanları içerinde en sağlam görünen hayat ağacından türeme düşüncesidir. Binlerce yıldır bilinçaltımızda yaşamıştır. Onlarca yaratılış efsanesi ise, tabanının bulunmayışından dolayı zamanla düşüncelerden silinmiştir.

Türk kozmoloji aynı zamanda “zaman” kavramını da ele alarak, günümüz teorisyenlerinin tartıştığı birçok noktaya açıklık getirmiştir. Bunlardan birisi de, AlbertEinstein’in “İzafiyet Teorisi” adıyla sunduğu fikirdir. Bu teoriye göre, zaman kişiden kişiye göre, içinde bulunduğu duruma göre görecelidir ancak, zamanın çekirdeği yani akış hızı kitlesel olarak aynıdır. Bu durum, on iki hayvanlı Türk takviminin, yıllara göre hayvana adlarıyla ünvanlandırılmasından da anlaşılabileceği gibi, Türk kozmolojisinin zaman kuramlarının pratiğine etki etmiştir.

Türk kozmolojisinin kurgusal temelleri, bir başlangıcı kabul ettiği gibi, bir sonu yani”kıyamet” inancını da kabul etmektedir. Yani, Türkler evrenin maddesel sonsuzluğunu düşünmekle birlikte, sonsuz zaman akışı içinde yok olacağını da kabul etmişlerdir.

Türk kozmolojisi, başka bir ırkın evren düşüncesinin üstüne kurgulanmamıştır. Türk

kozmolojisinin kendine ait gelişim çağları vardır. Bu gelişim süreci diğer ırklardan farklı olmak üzere, “bir düzen” içinde büyümüştür.

Son yüzyıllarda sembolizm adı altında,gizli sembollerle anlatılmak istenenler aslında var olan ama bir şekilde insanlardan saklanmak istenen sembollerdir.Bunları gizem olarak piyasaya sunmaktadırlar.
Ama sembollerin geçmişine baktığımızda,eski insanların anlatmak istedikleri kavramlardır.

Bugün, sembolleri gizem olarak sunanlar hala gerçekleri insanlardan saklamaya çalışanlardır.

Think Tank
@kaburgaadam

KAYNAK : https://kaburgaadam.blogspot.com/2019/12/turklerin-evren-dusuncesi-ve-yaratilis.html

CASUSLAR DOSYASI : Eski CIA casusu Amaryllis Fox ve tarihin en ünlü 10 Casusu


Eski CIA casusu Amaryllis Fox ve tarihin en ünlü 10 Casusu

Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü’nün (CIA) gizli taktikleri son yıllarda sayısız dizi ve filme konu olurken, eski bir ajan gerçekte neler yaşandığına ışık tutan bir kitap kaleme aldı. Amaryllis Fox, CIA’in kahve zinciri Starbucks üzerinden gizli bir haberleşme ağı kurduğunu öne sürdü.

ABD’nin Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) casus filmlerini aratmayan şekilde faaliyet gösterdiğine dair içerden itiraflar geldi.

11 Eylül 2001 saldırıları sonrasının dünyasında, 2003-2010 yılları arasında 16 ülkede terör ağlarına sızmak üzere görev yapmış bulunan eski CIA gizli casusu Amaryllis Fox, anılarını yayımladı.

"Life Undercover: Coming of Age in the CIA" (Gizli Hayat: CIA’de Yetişmek) isimli anı kitabında en ilgi çeken casusluk numaralarından biri de Starbucks hediye kartları üzerinden haberleşme oldu.

Bir CIA eğitmeninden öğrendiği numara, Starbucks hediye kartları sayesinde kendi aralarında haberleşmeye yönelik:

Eğitmen her tilmizine bir Starbucks hediye kartı veriyor ve "Beni görmeye ihtiyaç duyarsan bir kahve al" diyor.

Ardından her gün bir internet kafeye gidip kart numaralarını kontrol ediyor ve birinin bakiyesi bitmişse görüşmesi olduğunu anlıyor.

Bu sayede tebeşir işareti ya da alçaltılmış pencere panjurlarını kontrol etmek gibi farklı fiziksel işaretlerin konulduğu alanların çok geniş bölgesinde her gün otomobille turlamaktan kurtuluyor.

Üstüne üstlük kart numarası ile kimlik arasında herhangi bir bağlantı bulunmadığından, tüm işlem son derece güvenli.

Genel manada restoranların casusluğun ayrılmaz parçası olduğunu da anlatan Fox, bir sonraki saldırıyı öngörme ya da önlemeye yardımcı olacak şekilde hükümetler ya da terör gruplarına erişimi olan kaynaklarla restoranlarda görüşmeyi tercih ettiklerini aktardı.

Bazen bu buluşmaların tesadüfi olduğunu, ama daha çok tesadüfi görünecek şekilde planlandığını belirten Fox, restoranlarda önceden hazırlanma imkanlarının bulunduğuna da dikkat çekti.

"Çok sayıda giriş ve çıkış yardımcı olur ve kabin veya gizli köşe gibi özel oturma alanları bir artıdır. Belki de hepsinden önemlisi, güvenlik kameralarının ve mekanın müdavimi tipinde müşterilerin mevcudiyetidir" diyen Fox, restoranların aynı zamanda sırtı duvara dayalı oturmak için bol seçenek sunduğunu, durumsal farkındalık sağladığını ve sohbet ortağının yüzünün salonda bulunanların izleme açısının dışında kalmasını sağladığını kaydetti.

GELMİŞ GEÇMİŞ EN ÜNLÜ CASUSLAR

20. yüzyılda yaşanan savaşlar, politik krizler ve gerilimler istihbaratın önemini artırmış ve casusların yüzyılı yaşanmıştı. İşte dünya savaşlarından soğuk savaşa tarihe damgasını vuran ünlü 20 casus…

Mata Hari: Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya için casusluk yapan bir dansçıydı. Hollandalı olan Mata Hari’nin asıl adı Margaretha Geertruida Zelle’ydi. Fransız, İngiliz ve Rus subay ve devlet adamlarından çok gizli askeri bilgiler toplayıp bunlara ‘kızına yazılmış mektup’ süsü vererek Almanlara ulaştırıyordu. Fransızlar tarafından 15 Ekim 1917’de kurşuna dizilerek idam edildi.

Juan Pujol: Tarihin en çok bilinen çifte ajanlarından biriydi. Barcelona doğumlu Pujol, II. Dünya Savaşı’nda hem Nazi Almanyası’na hem de Büyük Britanya hesabına çalışıyordu. İngilizler onu Garbo, Almanlar ise Alaric Arabel kod adıyla tanıyordu. 1988 yılında Venezuela’nın başkenti Caracas’ta öldü.

Aldrich Hazen Ames: Çifte ajan olan Ames CIA ve Rusya’nın hesabına 10 yıl boyunca çalıştı. CIA’de göreve başladıktan sonra 1969’da Ankara’ya gönderilen Ames’in amacı Sovyet istihbarat subaylarını ABD tarafına çekmekti. Eşinden ayrıldıktan sonra maddi problemlerle karşılaşan Ames, 1985’de Washington’daki Sovyetler Birliği elçiliğine gidip onlara Amerikan sırlarını sattı ve Ruslar için çalışmaya başladı. Bir yandan da CIA’deki görevini sürdüren Ames, KGB ve Sovyet Ordusu’ndaki Amerikan kaynaklarını Ruslara sızdırdı, bunların 10’u öldürüldü. Lüks yaşam tarzı FBI’ın dikkatini çekti ve bir süre sonra casusluk suçu ile ABD tarafından tutuklandı. Halen hapisandedir. Tarihin en pahalı casusu unvanına sahiptir. İçimizdeki Hain adıyla hayatı filme de çekilmiştir.

Isser Harel: Buenos Aires’e kaçan Alman Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın ele geçirilmesi operasyonunun baş kahramanıydı. İsrail gizli servisini 11 yıl boyunca yönetti. Rusya’dan İsrail’e göç eden Harel, 1963’te istifa ederek Mossad’dan ayrıldı. 2003’te Tel Aviv’de öldü.

Markus Wolf: Doğu Almanya İstihbarat Merkez İdaresi’nin başıydı. 34 yıl boyunca MfS’nin 2 numaralı adamı olarak Soğuk Savaş7a damgasını vurdu. 1950 ile 1980 yılları arasında Batı ülkelerine 4 bin kadar ajan yerleştiren Wolf, ajanları seçerken yakışıklı olmalarına dikkat ediyordu. Nedeniyse devlet dairelerindeki sekreterlerin zaaflarından yararlanmaktı. Bu tercihi nedeniyle Wolf’un ajanlarına ‘Romeo Ajanlar’ deniliyordu. Wolf 83 yaşındayken Berlin’de hayatını kaybetti.

Richard Sorge: İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Japonya’da görev yapan Sovyetler Birliği casusuydu. En başarılı casuslar arasında gösterilen Sorge’un kod adı Ramsay’di. Almanya ve Japonya’da bir yandan gazeteci olarak çalışırken bir yandan da casusluk yapıyordu. 1941’de Tokyo’da yakalandı, 1944’te idam edildi. Sovyetler Birliği’yle ilişkisin reddetti, ancak ölümünden 20 yıl sonra SSCB onu kahraman ilan etti.

Kim Philby: Harold Adrian Russell "Kim" Philby, soğuk savaş döneminin en önemli çift taraflı casusu, eski Britanyalı istihbarat görevlisi. Önceleri Britanyalı istihbaratının yüksek mevkili casuslarından olan Philby, daha sonra Sovyetler Birliği için çalıştı. KGB için çalıştı. 11 Mayıs 1988’de hayatını kaybetti.

Mijail Koltsov: İspanyol İç Savaşı sırasında Kremlin’in hesabına çalışıyordu. Gazeteciydi. Kiev doğumlu Koltsov İspanyol İç Savaşı’na dair yazdığı kitaplarla da günümüzde tanınıyor. 2 Şubat 1940’ta vurularak öldürüldü.

Sidney Reilly: James Bond karakterinin oluşturulmasında esinlenildiği iddia edilen iki ajandan biri olan Reilly, İngiliz Gizli Servisi için çalışıyordu. 20. yüzyılın ilk süper ajanı olarak kabul edilir.

Anthony Blunt: Cambridge 5’lisinden biri olan Blunt, İngiliz gizli servisinde Sovyetler hesabına çalışan bir başka sanat tarihçisiydi.

Dusko Popov: II. Dünya Savaşı’nda İngiliz Gizli Servisi adına çalışan Alman istihbaratına ise yanlış bilgi aktaran çifte ajandı. Japonların Pearl Harbour saldırısı için ABD’yi uyarmıştı, ancak FBI ona güvenmediği için bu uyarıyı dikkate almamıştı. Sırp asıllı olan ajanın tıpkı Reilly gibi, James Bond’a esin verdiği söylenir. Gerçek yaşamöyküsü Casuslar Casusu adıyla Türkçe’ye aktarılmıştır.

George Blake: İngiliz ajanı Blake, dünya Kuzey Kore tarafından yakalanmasıyla dikkat çekmişti. 3 yıl burada kaldıktan sonra İngiltere’ye döndüğünde artık çifte ajandı ve komünist olmuştu. Kuzey Kore hesabına çalışmaya başladı.

Krystyna Skarbek: Crhristine Granville olarak tanınan Krystyna Skarbek, Polonya doğumluydu. İngilizler için İkinci Dünya Savaşı’nda casusluk yaptı. Nazi işgalindeki Polonya ve Fransa’dan elde ettiği gizli bilgilerle dikkat çekti. İngiltere’ye en uzun süreli hizmet veren kadın casuslardan biri oldu. 15 Haziran 1952’de Londra’da bir otelde bıçaklanarak öldürüldü.

Rosenberg çifti: Amerikalı Ethel ve Julius Rosenberg çifti, ABD’nin atom bombası ve nükleer sırlarını Sovyetler Birliği’ne satmakla suçlanıp yargılanıp 1953’te elektrikli sandalyede idam edildiler. Bu idam o dönem büyük tartışma yaratmıştı. Çift ABD Komünist Partisi üyesiydi. Ancak suçlamaların doğruluğu uzun süre tartışıldı. Yıllar sonra Sovyet haberleşmeleri deşfire edilip kamuya açıldı ve Julius Rosenberg’in aktif olarak casusluk yaptığı ortaya çıktı, ancak eşi Ethel Rosenberg’in casusluk yaptığına dair hiçbir delil bulunumadı.

Oleg Vladímirovich Penkovski: Oleg Vladimiroviç Penkovskiy, kod adı "Agent Hero", SSCB’nin askeri istihbaratı GRU’da görevli bir albaydı. 1950’li ve 60’lı yıllarda Birleşik Krallık ve Birleşik Devletleri SSCB’nin Küba’ya yerleştirdiği füzelerden ve Küba Füze Krizi’nden haberdar etti. 1955’te Ankara’da askeri ateşelik yaptı. Rus İç Savaşı’nda öldü.

Mark Felt: Derin Gırtlak olarak tanınan Mark Felt, FBI’ın iki numarasıydı. Watergate Skandalı’nda Başkan Richard Nixon’ın istifasını hazırlayan 2 gazeteciden biri olan Woodward bilgileri Felt’ten aldığını anlattı.

Ramon Mercader: Sovyet Gizli servisi için çalışan İspanyol ajan Ramon Mercader, , 1940’taki Lev Troçki suikastıyla tanınıyor. Meksika’da Troçki’nin Stalin’in emriyle öldüren Mercader komünistti. Sovyetler Birliği’nde gizliliği kaldırılan arşivlerde Mercader’in Sovyet NKVD için ajanlık yaptığı ortaya çıktı. 20 yıl hapis yatan Mercader 1978’de Küba’da hayatını kaybetti.

Klaus Fuchs: Atom bombasının yapımında rol oynayan fizikçilerden biri olan Fuchs, Alman Komünist Partisi’yle yakından ilişkiliydi. Amerika’nın Manhattan Projesi’nden elde ettiği bilgileri Sovyetler Birliği’ne verdiği gerekçesiyle mahkum edildi. Ocak 1950’de casus olduğunu itiraf etti. İngiliz vatandaşlığından çıkarıldı. 9 yıl hapis yatıp çıktı ve Doğu Almanya’ya yerleşti. 28 Ocak 1988’de Berlin’de duvar yıkılmadan önce öldü.

Daniel Ellsberg: Vietnam Savaşı sırasında ABD hükümetinin sırlarını ifşa eden kişi olarak tanınıyor. Amerikalı aktivist ve askeri analist olan Ellsberg, 1971’de Pentagon Belgeleri’ni yayınlamıştı. Çok gizli belgeler New York Times ve diğer gazetelerde yayınlanmıştı.

KADINLARIMIZ DOSYASI : Dünya Matematik Tarihindeki 5 Türk Kadını


Dünya Matematik Tarihindeki 5 Türk Kadını

Dünyada ve Türkiye’de kendini bilime adamış, bilimin gelişmesine yön vermiş ve halen veren birçok bilim kadını mevcut. Bunlardan 5 tanesini size tanıtalım istedik.

*Prof. Dr. Feryal Özel

Üsküdar Amerikan Lisesi’nden mezun olduktan ve 1996 yılında Columbia Üniversitesi’nde Fizik ve Uygulamalı Matematik eğitimini okul birinciliği ve “Yüksek Onur Derecesi” ile almasının ardından, 1997’de Kopenhag “Niels Bohr Institute” de fizik üzerine yüksek lisansını bitirdi.

2002 yılında da Harvard Üniversitesinde astrofizik üzerine doktorasını tamamlayan Özel, adının ilk kez 2003 yılında dünyanın en tanınmış bilim insanları ile birlikte “Büyük Fikirler” listesine alınmasıyla tanındı.

2005’te profesör olan Feryal Özel, 2002’den itibaren Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA’da ve orada bulunan tek Türk bilim kadını. Kendisi NASA’nın 2020’de hayata geçireceği Uzay Teleskopu projesinin başında.

*Prof.Dr. Hülya Şenkon

1959-1960 akademik yılında İstanbul Üniversitesinin Fen Fakültesinde Matematik-dalında öğrenimine başladı. Öğrenciliğinin son yılında Matematik Bölümünde yardımcı asistan olarak göreve başladı ve 1963’ te mezun oldu. Ocak 1966’da aynı bölüme asistan olarak atandı. Prof. Dr. Orhan Şerafettin İçen’in danışmanlığında başladığı yüksek lisans çalışmasını Haziran 1966’da tamamladı ve yine Prof. Dr. Orhan Şerafettin İçen’in danışmanlığında yürüttüğü doktora çalışmasını 1972’ de tamamlayarak “doktor”unvanını aldı. Kasım 1977’de doçent oldu ve Ekim 1988’de aynı bölümde profesör kadrosuna atandı.

1990’da İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Basımevi’nden çıkan iki ciltlik “Soyut Cebir Dersleri” adlı kitabını yayımladı. Çeşitli tarihlerde, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Nazım Terzioğlu Matematik Araştırma Merkezi Müdürlüğü (1984-1988), Cebir ve Sayılar Teorisi Anabilim Dalı Başkanlığı, Matematik Bölüm Başkanlığı(1991-1994), İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Dergisi Editör Kurulu Başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. Hülya Şenkon, 1980’den beri Türk Matematik Derneği Genel Sekreterliği görevinin sürdürmekteydi. 16 Ağustos 1999’da kendi isteğiyle emekli olmuş ve emekliliğinden sonra İstanbul Kültür Üniversitesi Matematik- Bilgisayar Bölümü’nde ve Hava Harp Okulu’nda görev yapmıştır. Hülya Şenkon 15 Şubat 2008 tarihinde aramızdan ayrıldı.

*Nermin Arık

Türk Matematikçi, eğitmen, çevirmen, yazar olan Nermin Arık (d.1928-ö.2005), 1945 yılında Ankara Kız Lisesinden mezun oldu. 1954 yılında Glasgow Üniversitesi Elektrik Bölümünde lisans, 1963 yılında da George Washington Üniversitesi Matematik Bölümünde yüksek lisansını tamamladı.

1963 yılında, ODTÜ’de başladığı doktora çalışmaları için, Maryland Üniversitesinde yeterlilik sınavı verdiği halde, 1969 yılında Türkiye’ ye dönmesi gerektiğinden doktorasını tamamlayamadı. ODTÜ Matematik Bölümünde uzun süre eğitmenlik yaptı.

Arık aynı zamanda TÜBİTAK ve çeşitli yayınevlerince çıkarılan birçok önemli bilimsel kitabın çevirisini yaptı.

*Prof. Dr. Selma Soysal

Türkiye’nin ilk kadın matematik profesörü Selma Soysal 1924 yılında Zonguldak’ta doğmuştur. Çocuk yaşta Fransızca ve Rumca öğrenir. İlköğretimini Zonguldak’ta, ortaöğrenimini İstanbul’da, Çapa Kız Öğretmen Okulunda parasız yatılı olarak sürdürdü. Sonra Kandilli Kız Lisesinde okudu. 1941 yılında İstanbul Üniversitesi’ne Matematik-Astronomi Bölümü’ne girdi. Cahit Arf’la Sonsuz Boyutlu Hilbert Uzayları konusunda doktora tezini yazdı. Bir süre Paris’te Henri Poincare Enstitüsü’nde(1951), Londra’da ve ABD’de MIT’ de çalıştı. İTÜ’de 47 yıl boyunca çalıştı. Bir süre İnşaat Fakültesi Yüksek Matematik kürsü başkanlığını yürütmüştür.

Selma Soysal’ın Math Sci Net’te fonksiyonel analiz ve operatör teorisi konularında, 1949-1967 yılları arasında yazılmış 4 makalesi gözüküyor. Ayrıca 1967 tarihli Yüksek Matematik Dersleri(Reel Sayılar Sistemi)adlı bir kitabı vardır.(Arı Kitapevi, 77 sayfa). Kendisi 2011 yılında aramızdan ayrılmıştır.

*Prof. Dr. Suzan Kahramaner

Türkiye’nin ilk kadın matematikçilerinden olan 1913 doğumlu Kahramaner, Notre Dame de Sion’u bitirdikten sonra 1934 yılında İstanbul Üniversitesi Matematik ve Astronomi Bölümü’ne girdi. 1943’te İstanbul Üniversitesi Matematik Bölümü’nde Analiz 1 ve Analiz 2 dersleri asistanı oldu. Daha sonra Karmaşık Sayılar Teorisinde Katsayı Problemleri üzerine doktora yaptı. 1968 yılında profesör unvanını aldı.

Zürih, Kaliforniya ve Helsinki’nin yanı sıra Londra, Paris ve Nice’deki çeşitli üniversitelerde bilimsel çalışmalar yaptı. 1978-1979 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Matematik Bölüm Başkanı oldı. 40 yıl süren akademisyenliğinin sonunda yaş haddinden emekliye ayrıldı. 22 Şubat 2006’da hayata veda eder.

Matematiksel

Sibel Çağlar

Kadıköy Anadolu Lisesi, Marmara Üniversitesi, ardından uzun süre özel sektörde matematik öğretmenliği, eğitim koordinatörlüğü diye uzar gider özgeçmişim… Önemli olan katedilen değil, biriktirdiklerimiz ve aktarabildiklerimizdir bizden sonra gelenlere… Eğitim sisteminin içinde bulunduğu çıkmazı yıllarca iliklerimde hissettikten sonra, peki ama ne yapabilirim düşüncesiyle bu web sitesini kurmaya karar verdim. Amacım bilime ilgiyi arttırmak, bilimin özellikle matematiğin zihin açıcı yönünü açığa koymaktı. Yolumuz daha uzun ve zorlu ancak en azından deniyoruz.