SUÇ DOSYASI /// CEMAL TUNÇDEMİR : Tarihin en büyük para soygunu


CEMAL TUNÇDEMİR : Tarihin en büyük para soygunu

30 Eylül 2020

The Guardian gazetesi, Panama Belgelerinin ortaya saçıldığı 2016 Mayıs ayında, bu belgelerden hareketle yaptığı araştırmalardan birinde, Londra’da bulunan İngiltere’nin en pahalı ve en yüksek rezidans gökdelenindeki evlerin sadece üçte birinin İngiltere vatandaşlarına ait olduğunu belirleyecekti. Ülkenin en lüks rezidans gökdelenindeki dairelerin üçte ikisinin sahibi İngiliz değildi.

Örneğin gökdelenin en gözde evi, 51 milyon Euro değerindeki 2000 metrekarelik beş katlı teras dairesi, Rus lider Putin’in seçim kampanya şirketinin ortağı Andrei Guriev’e aitti. Guriev, Buckingham Sarayından sonra Londra’nın en büyük konutu olan Witanhurst Malikanesinin de sahibiydi. Putin’e muhalif herkesi Rusya düşmanı ve vatan haini göstermekle görevli Guriyev, Londra’daki bu devasa teras dairesinin bir katına kendisi ve misafirleri için bir Rus Ortodoks kilisesi inşa edecek kadar da dindar ve milliyetçi bir Rustu.

Onun altındaki 2,7 milyon Euro’luk dairelerden birinin sahibi Nijerya’nın finans bakanı Ebitimi Banigo’ydu. Guardian’ın milyon dolarlık dairelerin tespit ettiği sahipleri arasında, Irak Kürdistan Bölgesinin lider ailesine çok yakın Kürt kökenli bir petrol baronundan, Kırgızistan liderinin çok yakın arkadaşı Kırgız bir votka baronuna, Kazakistan’ın o günlerdeki diktatörü Nazarbayev’in damadından, Çin’de parti yönetimine yakın isimlere ile Ortadoğu ve Afrika’nın zenginlikleri şaibeli bakan ve bürokratlarına kadar farklı kıtalardan kişiler vardı.

Hepsini bu lüks gökdelende, paravan şirketler aracılığıyla buluşturan sırrın adı ‘offshore’du.

Yani, yabancı sermaye girişine çok açık, paranın kaynağını sormayan; katı gizlilik kurallarıyla sermaye sahiplerinin kimliğini koruyan; ya çok düşük oranda vergi alarak ya da hiç almayarak paranın kendisini de koruyan; politik ve ekonomik olarak istikrarlı yönetim bölgeleri. Bunların çoğunluğu, Mann Adası, Jersey Adası, Virgin Adaları, Cayman Adaları, St Kitts, Bermuda, Cook Adaları gibi adalar olduğu için, bu finans merkezlerine, ‘’açık deniz finans merkezi’’ anlamında ‘Offshore Finance Center’ deniyor. Ama isme aldanmamak lazım. İsviçre, Singapur, Hong Kong, Lüksemburg, Liechtenstein, Monako veya ABD’de Delaware, South Dakota, Nevada eyaletleri gibi ‘onshore (karada)’ olanları çok daha büyük çaplı.

Offshore merkezlerinin çok büyük bölümünün İngiliz egemenliğinde olmasının avantajıyla, dünyadaki vergi cennetleri ağlarının en büyüklerinden birinin merkezi Londra. Yani, offshore’un 20-30 trilyon dolar arası bir büyüklüğe ulaştığı tahmin edilen Matrix evreninin küçük bir gökdeleninin, bir ‘database’ hack’iyle, biz fanilere görünür hale geldiği yer.

Offshore sisteminin başlangıçtaki iddiası, servet sahiplerine ‘mahremiyet’ sağlamaktı. Ancak Londra’daki lüks gökdelen, sistemin temel hizmetinin ‘gizlilik’ haline geldiğinin de çarpıcı göstergelerinden biriydi. Mahremiyet ve gizlilik aynı şeyi ifade etmiyor. Mahremiyet, meşru bir ticaret, yetenek veya çabayla kazanılmış zenginliği, önyargıdan korunma, normal hayat yaşamak, tehditlerden uzak olmak gibi amaçlarla, gözlerden uzak tutma çabasını ifade ediyor. Gizlilik ise, yasa dışı veya haksız şekilde elde edilmiş, bilinir hale geldiğinde başınızı hukukla veya seçmenlerle belaya sokacak serveti gözlerden uzak tutma çabasını ifade ediyor.

Uzak ve Orta Asya’nın, Ortadoğu’nun, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın devlet başkanı, bakan ve bürokratları ile onların iş insanı görünümündeki ihaleci ortakları, meşru ve yasal yollardan zengin olmadıklarının güçlü bir göstergesi olarak, Offshore vergi cennetlerinde kurulmuş paravan şirketler aracılığıyla sahipliklerini gizleyerek, New York, Londra gibi merkezlerde yeni yatırımlar ve lüks harcamalar yapıyorlar, bu daireleri satın alıyorlar.

Gizlilik’, tarihin en büyük para soygunun da anahtar kelimesi.

Küresel para trafiği hakkında yaygın yanlış algımız şu: Dünyada bir yanda muhtaç ülkelere cömertçe zenginliğinden pay veren yardımsever zengin ülkeler, bir yandan da hiç parası olmadığı için bu yardımlarla ayakta durabilen veya gelişmesini sürdürebilen yoksul ülkeler var.

Oysa acımasız gerçek bunun tam tersi. Fakir ülkelerden, gelişmiş zengin ülkelere dönük para transferi en az iki kat daha büyük.

ABD merkezli Küresel Mali Dürüstlük (GFI) adlı kuruluş ile Norveç Ekonomi Üniversitesi Uygulamalı Araştırmalar Merkezinin, 2016 yılında yayınladığı, küresel para trafiğinin sadece resmi verileri üzerindeki araştırmaya dayalı raporu, bu açıdan çarpıcı bir resim ortaya koyuyor. Bu rapordaki ‘’resmi rakamlar’’, yoksul ülkelere karşılıksız yardımlardan, kredilere, borç iptallerinden, uluslararası ticarete kadar oldukça geniş bir yelpazeye sahip. Rapora göre, sadece 2012 yılında, gelişmiş dünya ülkelerinden yoksul Afrika ve Asya ülkelerine transfer olan paranın miktarı 1,3 trilyon dolar. Ama buna karşın aynı yoksul Asya ve Afrika ülkelerinden gelişmiş ülkelere o yılda transfer olan paranın miktarı ise 3.3 trilyon dolar.

Yani, yoksul dünyadan gelişmiş dünyaya, her yıl, fazladan 2.2 trilyon dolar transfer oluyor. 1980’li yıllardan beri, bu şekilde fazladan, 16.3 trilyon dolar para, gelişmiş Batı ülkelerine transfer olmuş. Yani kürenin ve tarihin en büyük ekonomisi olan Amerikan ekonomisini sıfırdan inşa etmeye yetecek kadar muazzam bir para.

Ülkeler arası para transferi dendiğinde çoğumuzun aklına gelen ilk gelen kalem, yani gelişmiş ülkelerdeki göçmenlerin yoksul ülkelerindeki ailelerine gönderdikleri para da elbette ki bu resmi rakamlara dahil. Batı ülkelerinde yaşayan göçmenlerin ülkelerindeki ailelerine para göndermesi ve yoksul ülkelere yapılan yardımlar günümüzde, Batıdaki yabancı karşıtlarının, ‘göçmenler parazit gibi zenginliğimizi sömürüyor’ iddiasının da temellerinden birini oluşturuyor. Oysa bu aile yardımı paraları, küresel para trafiğinde, ne ırkçı Batılıların ne de bizim sandığımız kadar büyük bir kalem değil, hatta küsurat gibi kalıyor. Ülkelere yardım olarak giden her 1 dolar yardıma karşılık ise, yoksul dünyadan 24 dolar geri geliyor.

Örneğin zengin Batı ülkelerinde yaşayan Sahra güneyi Afrikalılarının ailelerine gönderdiği yıllık aile yardımı parası 31 milyar dolar. Bu 31 milyar dolar, bazı örneklerde, sadece tek bir çokuluslu batı şirketinin, bir sahra Güneyi ülkesinde kazanıp, yazılmasına kendisinin katkı yaptığı mevzuat veya rüşvet verdiği diktatörler sayesinde, çeşitli fatura oyunlarıyla, bir offshore merkezine transfer ettiği para kadar bile olmayabiliyor.

London School of Economics’te ders veren antropolog ekonomist Jason Hickel, The Guardian gazetesinde yayınlanan bir yazısında bu veriler ışığında, ‘’Zengin ülkeler yoksul ülkeleri kalkındırmıyor, yoksul ülkeler zengin ülkeleri kalkındırıyor’’ yorumu yapmaktan kendini alamıyor.

Para transferindeki bu cari açığı, ‘’Batı, teknoloji geliştiriyor, yeni fikirler, yeni trendler üretiyor. Üreticinin para kazanabildiği bir sistem oluşturmayı başarabilmiş. Ticarette bir üstünlük yaşaması tabii ki şaşırtıcı değil’’ şeklinde savunup geçmek ise mümkün değil. Çünkü, Uzak ve Orta Asya, Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika’dan gelişmiş ülkelere para transferini, tamamı ile legal ticaret oluşturmuyor.

Tarihin adeta en büyük soygununa dönüşmüş küresel para transferinde nerdeyse son 40 yıldır aslan payını, ‘gizli veya kayıt dışı’ paralar oluşturuyor. GFI raporuna göre, 1980’li yıllardan beri gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere, fatura hileleriyle, ‘vergiden kaçırılarak’, çok büyük çoğunlukla offshore gibi yollardan giden gizli sermaye, 13.4 trilyon dolar.

Aynı yol, bu ülkelerin liderlerinin, lider ailelerinin, politikacıların, bürokratların veya organize suç örgütlerinin ülkelerinde, ihaleler, komisyonlar, rüşvetler, uyuşturucu, silah, insan kaçakçılığı ve haraç gibi yollarla elde ettikleri yasadışı paralarını aklamakta da kullanılıyor.

Yani her yıl 700 milyar dolar civarında yolsuzluk parası, offshore sistemi aracılığı ile güvenli cennetlere, New York ve Londra gibi merkezlerde kurulu bankalara transfer ediliyor. Her yıl, simit satışından, bilgisayar satışına, çay ve fındık hasılatından, berber ve kasabına, memur maaşlarından cep telefonlarına, elektrik faturalarından, banka işlemlerine ve dolmuş otobüs biletlerine kadar sıfırdan yeni bir Türkiye ekonomisi inşa etmeye yetecek büyüklükte bir para bu.

2008 ekonomik krizinin derinleştiği günlerde, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Organizasyonu OECD’nin o dönemdeki genel sekreteri Angel Gurria da, The Guardian’daki bir makalesinde şu itirafı yapacaktı:

’Gelişmekte olan ülkeler, her yıl, gelişmiş ülkelerden aldıkları finansal yardımın üç katından fazlasını küresel vergi cennetlerine kaybediyor’’.

İronik olan ise, Batı ülkelerinin yoksul dünyaya yaptığı mali yardımların çok büyük bölümünün de yine bu ülkelerin yolsuz politikacıları, diktatörleri, onların aileleri, bakanları, generalleri, bürokratları ve ihaleci işbirlikçilerince ‘iç edilip’, yeniden Offshore merkezlerine, New York, Londra bankalarına dönmesi.

İroninin ironisi olarak da aynı milli liderler, kurdukları yolsuzluk sistemi sebebiyle mütemadiyen krizdeki ekonomilerinde günü kurtaracak borç para için yine bu bankaların kapısını çalıyor. 1980 yılından beri New York ve Londra’daki bankaların kasalarına giden (ana borç bile değil) sadece faiz ödemesi, yaklaşık 4,2 trilyon dolar.

Mısırlı Marksist ekonomist Samir Amin, daha 1960’lı yıllarda, ‘’mevcut küresel ticaret düzeninde, kalkınmakta olan ülkelerin hiçbir zaman kalkınamayacağını’’ savunan ve sonradan ‘bağımlılık teorisi’ olarak adlandırılacak ekonomik sistem eleştirisini dillendirecekti. Söz konusu eleştiriler, Soğuk Savaş ikliminde, bir Marksist ekonomistin anti-kapitalist paranoyası muamelesi görecekti. Günümüzde, Amin’in eleştirilerini artık Financial Times, Economist ve Wall Street Journal da bile sıkça okur hale gelmemiz boşuna değil.

Kürenin kuzey ve güney yarımları arasındaki ortalama yıllık kişi başına gelir farkı, Amin’in tespitlerini yaptığı 1960’larda 9 bin dolar ilen günümüzde yaklaşık 4 katına, 35 bin dolara ulaşmış durumda. Bu muazzam gelir uçurumunun tek sebebi tabii ki yasal ticaret değil. Çok uluslu şirketler ve politik liderler için yolsuzluğu çok kolaylaştıran offshore gibi finans mekanizmalarının yükselişi ve buna paralele olarak kurumsal ve anayasal devlet yapılarının bütün denetim mekanizmalarının çöküşü asıl faktör.

Offshore gibi finans mekanizmalarının, devlet başkanlarına, bakanlara ve bürokratlara yolsuzlukla, rüşvetle, suistimallerle elde ettikleri paraları güvenli yerlere taşıyıp, sahipliklerini gizleyip, paravan şirketler aracılığı ile harcamayı çok kolaylaştırması, görece işleyen demokrasilerde de, son 20 yılda, tıpkı Afrika’da on yıllardır olduğu gibi, küçük ölçekli yolsuzlukların yerini, sistematik ve astronomik yağmanın almasına yol açtı. Devlet gücünün, kamu yetkilerinin, hukukla, parlamentoyla, iktidardan bağımsız medya ile ve ifade özgürlüğü/protesto hakkıyla sürekli denetim altında olmasının neden önemli olduğunu kavrayamamış toplumlar bu süreçte çok daha ağır bedeller ödüyor. Otoriterleşen demokrasilerden offshore merkezlerine para akışı 2000’li yıllardan beri adeta katlanarak artıyor.

Amin’in ticaret düzenindeki adaletsizliğe dönük haklı eleştirilerinin, bugünkü resmin asıl önemli parçasına dikkat çekmemesi nedeniyle, ‘sömürülen masum esmer adam, sömürücü kötü Batılı beyaz adam’ kolaycılığında bir kültürel veya coğrafi bakışa savurma ihtimali de var.

Öncelikle, gelişmekte olan ülkelerden, gelişmiş ülkelere bu ‘gizli’ kara para transferi, Batı toplumlarının cebine gidiyor değil. Aksine, gittikçe kriminal bir karaktere bürünen finans sistemi, bu toplumlarda gelir dağılımı uçurumunu derinleştirmenin de ötesinde artık hukuk sistemlerini, demokrasilerini tehdit eder konuma gelmiş durumda. Donald Trump bir yandan Amerikalıları, ‘Meksikalı göçmenler ve siyah çeteler sokaklarda uyuşturucu satıyor, korkunç bir tehdit’ diye korkuturken, diğer yandan da Meksikalı uyuşturucu kartellerinin kazandığı milyarlarca doları, hukuktan ve rakiplerinden koruyacak şekilde ABD bankalarında tutabilecekleri şirket mahremiyet düzenlemeleri getirebiliyor. ABD’yi tarihin en büyük ‘’vergi cennetine’’ dönüştürüyor. Bir Amerikalı hukuk yetkilisi, konuyu araştıran gazeteciye, ‘vergi cennetleri’ ve ‘offshore gizliliği’ olduğu müddetçe suç ve yolsuzluk evreninin kara parasıyla mücadele edilemeyeceğine şöyle dikkat çekiyor:

‘’Terör ile mücadelede en temel gerçek, terörün kendini güvende tutabildiği bir coğrafyası varsa asla başarılı olamayacağınızdır. ABD, finans kriminallerine son derece güvenli bir cennet olma yolunda. Bahamaların, Virgin Adalarının ve diğer adalarının asla olamayacağı kadar etkin bir vergi cenneti’’.

Nüfusu sadece 800 bin olan South Dakota eyaletinin banka kasalarında saklanan kişisel servetlerin toplamı 400 milyar dolara yaklaşmış durumda. Ve bunun çok önemli bir kısmının sahipleri Amerikan vatandaşı bile değil. Çoğu offshore merkezlerinde kurulu paravan şirketler aracılığı ile bu emniyet fonlarına yatırıldığı için gerçek sahiplerini de kimse bilmiyor. Yine, Trump, yoksul muhafazakar beyazlara, toplam büyüklüğü birkaç yüz milyon dolarlık sosyal yardım programlarını, ‘tembel zenciler ve göçmenler parazit gibi devletten, vergilerinizden besleniyor’ diyerek bütçe açığına gerekçe yaparken, kendi hataları ve hatta suçlarıyla 2008 gibi krizlere neden olan Wall Street firmalarına trilyonlarca dolar havadan kaynak aktarılmasını gözden kaçırabiliyor. Yüz milyarlarca dolarlık şirketlerden bir öğretmenden alınan kadar bile vergi alınamadığı vergi reformları yapabiliyor. Dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan Amazon, Trump’ın ünlü vergi reformu sayesinde son üç yılın ikisinde ‘sıfır cent’ federal vergi ödedi. Milyarder Trump’ın kendisinin 12 yıl boyunca ödediği toplam gelir vergisinin toplam 1500 dolar olduğunu bu hafta öğrenebildik.

Yine Amin’in 1960’ların dünyasındaki ticari verilerle sınırlı eleştirisi, mevcut resimdeki para transferinin aslan payı olan ‘sistemik yolsuzluk’ ile Asya, Afrika ve Latin Amerika toplumlarına egemen ‘anti-hukuk’ kültür hakkında da pek bir şey söylemiyor.

Devlet teşkilatlarına ve toplumlarının bilinçaltına egemen olan anti-hukuk kültür, Nijerya, Rusya, Hindistan, Irak, Gana, Brezilya, Venezuela, Pakistan gibi ülkeleri soymanın, Hollanda, İsveç, Danimarka, Almanya, Kanada, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore gibi ülkeleri soymaktan neden çok daha kolay olduğunu açıklayan temel şeydir.

‘Soyulan’ dünya toplumlarının, kendileri hakkındaki büyük cehaletleri, kendi toplumlarının diğer yarısını düşman veya virüs gibi gören kabileci bakış açıları, sayısız hayal kırıklığına rağmen hala kendilerini tek bir liderin kurtarabileceği yanılgıları, yaşadıkları yağma ve yoksulluk kısır döngüsünden kurtulmalarını imkansız kılıyor. Bu toplumlar, maruz kaldıkları yoksulluk ve yoksunlukların ilk ve en önemli sorumlusunun yine kendileri olduğu gerçeği ile yüzleşecek olgunluğa bir türlü ulaşamıyorlar.

Soyulan toplumların istisnasız hepsinde devlet kutsal veya mistik bir varlık. Devlete hesap sormayı, protesto etmeyi, medya yoluyla yanlışları suçları ifşa etmeyi vatan hainliği, düşmanların ekmeğine yağ sürmek olarak gören bir kültür egemen. Bu da devlet gücüne sahip herkese her türlü gayrimeşru işi pervasızca yapma kolaylığı sunuyor. Maaşı 625 dolar olan Tacikistan Devlet Demiryolları Müdürü Emanullah Hukumov’un ailesi, ulaşım ihalelerinden kazandığı servetle, Prag’da toplam değeri 10,5 milyon dolar olan lüks evlerinde yaşamını sürdürürken, bu yolsuzlukları ortaya çıkaran gazeteci Kharillo Marsaidov, vatan hainliği suçlamasıyla Duşanbe’nin en yüksek güvenlikli hapishanesindeki hücresinde çürüyor.

Yine bu toplumların tamamının ortak özelliği devletlerinin ‘monolitik’ bir yapıya sahip olması. Sahiplerinin ‘uyumlu’ ve ‘hızlı karar alabilen’ dediği devlet yapısına sahipler. Yani kuvvetler ayrılığı başta olmak üzere ana erkleri ve her erkin içinde birbirinin yanlışlarını bulup çıkarmaya eğilimli teşkilatları traşlanmış bir devlet yapısı. Oysa ki ‘hukuk devleti’, ‘kuvvetler ayrılığı’, ‘denge denetleme sistemi’ gibi mekanizmalar, bir topluma her zaman en yakın, en yıkıcı tehdidin kendi devletinin gücü olduğunun öğrenilmesiyle doğmuş korunma mekanizmaları.

Yine soyulan toplumlar, bulundukları coğrafyaya göre, Yahudileri, Müslümanları, Hristiyanları, Hinduları, Meksikalıları, göçmenleri, kendi toplumlarının diğer yarısını vs şeytanlaştırıp sorumlu tutan veya ‘’dünyayı yöneten yedi aile’’ gibi uçuk komplo teorileri ile her şeyi açıklayıp, kendilerini sorumluluktan kurtaran şarlatanlara meyleden toplumlar. Onları bu hallere düşürenin ‘kahrolası ötekiler’ olduğunu söyleyen, herkesten daha milli ve yerli liderlerince sömürülmeye devam ediyorlar. Bu liderler de, iktidarlarının ve mevcut finansal yolsuzluk düzeninin devamı için, toplum içindeki kültür savaşları ve kutuplaşmayı derinleştirdikçe derinleştiriyor. Karanlık bir kısır döngüde kuşaklar boyunca debeleniyorlar.

Kolayca soyulabilen toplumlar şu önemli gerçeği bir türlü göremiyorlar;

Futbolu, dansı veya şarabı, vatan millet kilise çanı, bayrak edebiyatına tercih eden bir Danimarka başbakanın yolsuzluk yapmadan görevini tamamlayıp devretmesi, onun ahlaklı bir insan olmasından kaynaklanmıyor. Tıpkı, her konuşması vatan millet bayrak, anti emperyalizm üzerine olan bir zamanların sosyalist bağımsızlık savaşçısı Robert Mugabe’nin, on yıllarca iktidardan ayrılmayıp, nihayetinde dünyanın en zengin, en zalim devlet başkanlarından birine dönüşmesinin sadece onun ahlaksız bir insan olmasından kaynaklanmaması gibi.

Afrika liderleri tarihine bakacak herkes, çoğu yoksul halk kesimlerinden gelen liderlerin ilk aylarında veya yıllarında nasıl halk için çalıştıklarını ve önemli gelişmeler kaydettiklerini görebilir. Ama, bağımsız yargının, meclisin, medyanın, eşit şartlarda adil seçimlerin ve özgür protestoların denetiminde olmayan bir iktidarın bozamayacağı tek bir insan bile yok. Bu lider ne kadar dindar, ne kadar milliyetçi, ne kadar ulusalcı, ne kadar devrimci, ne kadar yurtsever, ne kadar sosyalist, ne kadar özgürlükçü olursa olsun fark etmez.

2016 Panama Belgelerinin sızdığı hukuk firması Mossac Fonseca’nın öyküsünü anlatan ‘The Laundromat (Çamaşırhane)’ filminde Mossac Fonseca’nın ortaklarından Roman Fonseca’yı canlandıran karakter şöyle yaklaşıyor bu gerçeğe;

‘’Hepimiz dünyayı kurtarmak için yola çıktığımıza inanırız. Ama hepimizin içinde bir kurt sürüsü var. Bununla beraber bu hırslarımız içinde gezinen küçük koyun sürüleri de var. Adil insan olmak istiyoruz ama nasıl olursa olsun kazanan olmayı daha çok istiyoruz. Haklı olmak istiyoruz ama haksız da olsak sonunda bizim dediğimizin olmasını daha çok istiyoruz. Çoğumuzun ‘dava’ dediği şey bu.’’

Yolsuzluğa açık denetimsiz sistem, kim olursa olsun lideri, günün sonunda bir yağmacıya dönüştürecektir. ‘Batı’ toplumları, 20’nci yüzyılda bu gerçeği, çok acı deneyimlerle bile olsa, öğrenmeyi başardığı için kürenin en müreffeh coğrafyasına dönüşebildi.

Danimarkalı, Hollandalı, İsveçli, Kanadalı, Alman muktedirler çoğunlukla yolsuzluk yapmıyorlar, çünkü yapamıyorlar. Gerçekte bu ülkeler de, yol bulabilse yolsuzluk yapacak muktedirlerle, yetkililerle dolu. Ama işte, en ufak yanlışlarını, en ufak bir baskı, yargılanma endişesi yaşamadan hemen ifşa edebilecek bir ‘hasım medya’nın varlığı; şirketlerdeki veya kamu kurumlarındaki yasadışı işleri savcılara veya medyaya ispiyonlayan ‘düdükçüleri (whistleblower)’ koruyan yasalar; en muktedir kişi hakkında bile olsa her haberi ihbar kabul edip hemen soruşturma açabilecek bağımsız polis ve savcılık mekanizmaları; ‘’vatan millet’’ edebiyatı ve ‘’devletin bekası’’ iddiası ile bile baskı altına alınamayacak, sadece ve sadece adalete hizmet eden bağımsız yargı(devletin adaletten başka bekası da temeli de olamaz); bakanlıklarından politikacılarına, istihbaratından, ordusuna, bankasından, büyük şirketine her güç odağını denetleme, düzenleme yetki ve gücüne sahip güçlü meclisi; ve yolsuzlukla, torpille, rüşvetle zenginleşeni ayıplayan onlara saygı göstermeyen toplumu olan bir ülkede, bırakın milyarlarca doları iç etmeyi, makam odanıza çerez baklava alma yolsuzluğunu bile kolayca işleyemezsiniz.

Hukuk devleti, protesto özgürlüğü, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, güçlü parlamentosu, yapacağı her işlemde talimat telefonlarına değil anayasaya yasalara bakacak polisi olmayan ülkeler, soyulmaya, yağmalanmaya son derece hazır ülkelerdir. Hiçbir milli ve yerli lider, hiçbir hamasi veya dini söylem bu yağmayı engelleyemez. Aksine yaratacağı kültürel çatışmaların oluşturacağı kafa karışıklığıyla bu soygun ve yağmayı daha da kolaylaştırırlar.

Her şeyden fazla küreselleşmiş ‘anti-küreselcilik’

Ülkelerinde, kabileci eğilimleri veya kültür savaşlarını tetikleyip kutuplaşmayı derinleştirerek; sadakat karşılığında yolsuzluk imkanlarını bütün devlete yayarak; parlamentoları, hukuku ve medyayı işlevsizleştirerek; kendilerine dokunulmazlık tesis eden milli ve yerli (nationalist / nativist) liderler sayesinde bu küresel soygun düzeni, yarım yüzyıldır hiç olmadığı kadar büyük bir korumaya kavuşmuş durumda.

Kendi ülkelerinde muhalif herkesi ‘küreselcilerle’ işbirliği içinde olmakla suçlayan Neopatrimonyal liderler, ironik olarak tarihin en küresel bağlantılı lider kuşağı haline gelmiş durumda. Küresel bir soygun ağının çarkları içinde dolanmakta, şirketler kurmakta, gizli para transferleri yapmakta, birbirleriyle halklarından ülkelerinden gizledikleri bağlantılar kurmakta hiçbir beis görmüyorlar. Yerli ve milli liderlerin, bu son derece küreselleşmiş evrenlerinde, hem birbirleriyle hem de yolsuzluk paralarını transfer edip aklama hizmeti veren offshore hukuk firmaları, muhasebeciler, bankalar ve lüks endüstrisi ile oluşturduğu bu yeni ağa bazı sosyal bilimciler, ‘uluslararası gayrisivil toplum’ diyor.

Paralarını, bağlantılarını ve transferlerini gizli tutmak zorunda olan uyuşturucu tacirleri ve teröristlerin aksine bu yeni küresel suç dünyası gözümüzün önünde yasal görünümlü, mekanizmalar içinde çalışıyor. Offshore merkezlerine kurulmuş, bazı örneklerde onlarcası yüzlercesi iç içe geçirilerek sahiplerine ulaşması tek bir savcı için imkansızlaştırılmış şirketler, muhasebeciler, hukuk firmaları, yolsuzlukla kazandıkları paraları aklayıp legal görünüm verirken, küresel halkla ilişkiler şirketleri, lobiler de bu yolsuz liderlerin küresel itibarlarını parlatmaya çalışıyorlar. Yolsuzlara, bazen isimlerini de değiştirerek, güvenli bir ülkeden ikinci bir pasaport almalarını sağlayan firmalar, kirli parayı, Londra’da, New York’ta, Vancouver’da, Paris’te, Amsterdam’da emlak yatırımına dönüştüren lüks emlak firmaları, artık hesabını tutulamaz hale gelmiş servetleri yönetecek servet yöneticileri vb birçok aracı mekanizmanın da dolandığı bir paralel evren bu.

Para piyasalarında ‘açığa satış’ denince akla gelen ilk isim olan, 3,2 trilyon dolarlık ‘hedge fund’ sektörünün en önemli ismi Jim Chanos, 25 Temmuz’da Financial Times gazetesine verdiği röportajında, ‘’finansal yolsuzlukların altın çağındayız’’diye anlatıyor yaşadığımız günleri. Hakikati çok önemsemeyen hırslı paracılar için oldukça verimli, gayrimeşru işlemler yapan şirketler ve zenginler için oldukça korunaklı bir iklim oluştuğuna dikkat çekiyor. Wall Street’in Darth Vaderi lakabıyla da bilinen Chanos, bu işleyişi en iyi bilebilecek insanlardan biri. Yale Üniversitesinde, 17’nci yüzyıldan günümüze finansal yolsuzluklar tarihi dersleri de veriyor. Kendi ifadesiyle, ‘nasıl yapılacağı hakkında fikir vermek için değil, yolsuzlukları tespit edebilmeye yardım için’.

ABD Finansal Suçlarla Mücadele Ağının (FinCEN) geçen hafta medyaya sızan bazı belgeleri, en saygın finans kurumları ve banklar için bile ‘kriminal para – yasal para’ çizgisinin ne derece flulaştığını bir kez daha gözler önüne seriyor. JPMorgan Chase, HSBC ve Deutsche Bank gibi büyük bankaların, kaynağı hakkında en ufak bilgiye sahip olmadıkları ve hatta çoğu zaman kriminal olduğu hakkında uyarıldıkları paraları, bu konuda dikkatleri çekildikten sonra bile transfer etmeye devam ettiklerini belgeleriyle görülebiliyor. Kazakistan’ın eski başkenti Almatı’nın eski belediye başkanı Viktor Khrapunov, İsviçre’ye kaçmadan önce, belediye yolsuzluklarından elde ettiği milyonlarca doları JP Morgan Chase bankası aracılığı ile güvenli limanlara transfer etmeyi başarmış.

FinCEN belgelerinden biri, İngiltere’nın muhafazakar partisinin en büyük bağışçılarından biri olan Putin bağlantılı işadamı Vladimir Chernukhin’in, bu bağışı yapmadan önce Kremlin’in kirli işlerinin finansmanında rol oynayan Rus oligark Suleyman Kerimov’a ait bir offshore şirketinden 7.8 milyon dolar aldığını gösteriyor. Muhafazakar Parti de İngiltere’yi Avrupa Birliğinden (gerçekte Avrupa Birliğinin denetleme getiren mekanizmalarından) kopararak, Rusya’dan, Çin’den, diğer ülkelerden yağmalanan kirli finansın ‘vahşi batısına’ dönüştürüyor.

Peki çözüm ne? Küresel para trafiğini dondurmak, sınırları kapatmak, ticareti engellemek mi?

Hayır.

Yurtta hukuk, dünyada hukuk!

Küreselleşme, geriye dönüşü mümkün olmayan bir süreç. İnsanların, şirketlerin paralarını, servetlerini, işlerini dünyanın istediği yerine kolayca taşıması kısıtlanamaz. Ancak, offshore sisteminin sunduğu gibi ‘gizlilik’ içinde de olamaz.

Öyleyse, hukuku da tıpkı para ve ticaret gibi küreselleştirmek gerekiyor.

Jason Hickel da bazı öneriler dile getiriyor. Bu öneriler arasında gizlilik hizmeti veren finans merkezlerinin elimine edilmesi, yasadışı veya kaynağı belirsiz paraları transfer eden veya muhafaza eden bankalara bankerlere ağır cazalar getirilmesi, şirketlerin bir yerde para kazandıkları parayı, vergisi düşük yere transferlerinde caydırıcı olacak küresel asgari şirket geliri vergisi konulması da var.

Birleşmiş Milletler’in 2011 yılındaki bir raporuna göre küredeki gayrimeşru finans trafiğinin sadece yüzde 1’i hukukça yakalanıp dondurulabiliyor. Çünkü paranın, ticaretin ve yolsuzluğun olağanüstü küreselleştşiği günümüzde, hukuk hala milli egemenlik sınırının dışına çıkamıyor. Trump’ın, Putin’in, Xi’nin, Modi’nin, Sisi’nin, Maduro’nun, Orban’ın ve diğerlerinin hepsinin bu kadar çok ulusalcı, milliyetçi, ‘uluslararası hukuk’ karşıtı, sözde ‘milli egemenlik’ vurgulu çıkış yapmasının sırrı bu. Sınır ötesi yetkileri olan hukuk mekanizmalarının kapılarını çalacağını biliyorlar.

Fakat, uluslararası bir hukuk mücadelesi olmadan bu kirli dünyayı şeffaflaştırmak, meşru parayı kara paradan ayırmak da mümkün değil. Dünyanın süper gücü ABD’nin yargısı bile tek başına bunu başaramaz.

Batı toplumları, dünyanın bir ucundaki bir virüs salgınına, ‘’aman bize ne’’ deyip aldırmamanın bedelinin ağır olduğunu öğrendiği gibi, dünyanın uzak ülkelerindeki yolsuzlukların, nihayetinde kendi sistemlerini de çürüteceğini görmeye başladı. Çürümenin, on yıllardır Afrika ve Asya’da olduğu gibi Batı’da da otoriter yolsuzlar üretmeye başladığını dehşetle görüyor. Görece demokrasiye sahip gelişmekte olan bir çok ülke ise, ‘kendilerinden olan bir liderin’ bu soygunu durdurmayacağını acı şekilde öğreniyor.

Yoksulluk, gelir eşitsizliği derinleştikçe, uluslararası toplumda duyarlılık da, küresel işbirliği isteği de hızla yükseliyor. Gittikçe artan baskı sonunda Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, tarihinde ilk kez 2-4 Haziran 2021 tarihlerinde, New York’ta yolsuzluğa karşı özel oturum gerçekleştirecek. Uluslararası Şeffaflık Derneğinin (TI) de savunduğu, uluslararası yolsuzluk savcıları, uluslararası yolsuzluk kolluğu, uluslararası yolsuzluk soruşturma bürosu, bölgesel ve uluslararası yolsuzluk mahkemeleri kurulması önerileri de bu tarihi kurulda gündeme gelecek çözüm önerileri arasında. Elbette ki akşamdan sabaha uygulamaya geçecek değişiklikler değil ama çanların, yağmacılar için çaldığının da önemli bir göstergesi.

‘Laundromat’ filminde Roman Fonseca, ‘’Dünya hakkındaki basit gerçek, bir çok spor mücadelesindeki gerçeğin aynısı. Birinin kazanması için birinin kaybetmesi lazım’’ şeklinde özetliyor, tarihin en büyük soygununa katılan politikacı ve finansçıların psikolojisini. Bu aslında koronavirüsün de ideolojisi.

Bugünlerde hepimize, ‘’dünyanın uzak bir köşesinde bile olsa başka birisinin kaybı nihayetinde hepimizin kaybı olur’’ gerçeğini de öğreten virüsün…

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

KİTAP TAVSİYESİ /// Soner Yalçın : Alçalmadan Yükselenler


Soner Yalçın : Alçalmadan Yükselenler

www.sozcu.com.tr

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/soner-yalcin/alcalmadan-yukselenler-5922056/.

Son dönemde beni bu derece şaşırtan az kitap okudum.

Yazımın başlığı bu hafta yayınlanan kitabın adı. Yazarı, Hava Kuvvetleri eski Komutanı Orgeneral H. İbrahim Fırtına. (Fransa’nın Suriye ve Libya’yı bombaladığı 2011 yılında Yaşar Kemal’in Legion d’honneur nişanını almasına siyasal eleştiri getirmeme gereksiz tepki gösterenlere anımsatmak isterim: Fırtına Paşa, 2006 yılında kendisine verilmek istenen bu nişanı Ermeni Yasa Tasarısı’nı protesto ederek reddetti.)

Kitap sayfalarını çevirdikçe Fırtına Paşa’nın ABD-CIA kuklası FETÖ eliyle gerçekleştirilen Balyoz kumpasıyla neden Silivri Cezaevi’ne atıldığını anladım!

Fırtına Paşa 2005’de emekli olmadan önce kitaba dair görüşmelere Hava Kuvvetleri eski komutanlarıyla başlıyor. İlk görüşmeyi Cemil Çuha ile yapıyor. Ardından Tahsin Şahinkaya, Halil Sözer, Safter Necioğlu, İlhan Kılıç, Nahit Özgür ile söyleşiler gerçekleştiriyor…

Cezaevi süreci bu sözlü tarih görüşmelerini engelliyor ama Fırtına Paşa yılmıyor; kitabı bu yıl başında sona erdiriyor.

Kitabı okurken kafamda hep Libya dış politikası vardı. Bu haftaki yazılarımda emperyalizm oyunlarına dikkat çektim.

Ertuğrul Özkök gibi kimi köşe yazarları bizleri ısrarla “Avrasyacı” diye mimleyip temelsiz Amerikan emperyalizmi eleştirisi yaptığımızı yazıyor!

Ertuğrul Abi’ye bu kitabı öneririm; ABD’nin, Türk Hava Kuvvetleri’ne ne tür kötülükler yaptığını okusun…

Başlayabilirim:

PAROLAMIZI ÇALDILAR

Mesela: ABD’nin havacılıkta Türkiye’yi nasıl bağımlı hale getirdiğini Hava Kuvvetleri Komutanı Safter Necioğlu detaylı anlatıyor.

Okudukça Marshall Planı ile başlayan sürecin, Türk havacılığına zararlarına inanamıyorsunuz. Öyle ki ABD, Türk Hava Kuvvetleri’ni kendi “ast birliği” olarak görüyor!

Yeri zamanı gelince ABD, “Ben izin vermeden silahlarımı kullanamazsın” diyor. Kıbrıs Savaşı’nda kullanınca da neler yapıyor? Hayır, sadece ambargo değil; ileri yıllarda bile Kıbrıs’ta olanları unutmuyor:

1987 yılında Ankara’da montajı gerçekleştirilen F-16’nın kaynak yazılım kodlarını vermiyor! Kodları ısrarla isteyen komutanlar nasıl tehdit ediliyor; açıp okuyunuz…

Israrla yazdım bu köşede; “müttefikimiz” ABD’nin yararımıza olan tek hamlesini gösteremezsiniz. Aksi örnekler çok:

Kıbrıs Barış Harekâtı’nda parolamızı çalıp Rumlara veren kimdi? Kocatepe gemimizi vurulmasına sebep aldatmacada ABD’nin rolü neydi?

Türkiye’nin haberleşme ve görüntülerini karıştıran Amerikalılar değil miydi? İstihbarat eksikliğine sebep olan ABD’nin kurduğu dinleme kıtaları neden çalıştırılmadı? Neler neler…

Kitabı okudukça Mehmetçik’in ABD ile savaşarak Kıbrıs zaferi kazandığını fark ediyorsunuz!

YAŞ KARARLARI

20 gün sonra Yüksek Askeri Şura kararları açıklanacak.

“Alçalmadan Yükselenler” kitabı Türk Ordusu’nda “tek adamlığın” neye yol açtığına da nitelikli yanıt veriyor:

Örneğin… 1970’ler sonunda Türk hükümetlerinin kararlı karşı çıkışları sonucunda, Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönüşü 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar sonuca bağlanmıyor. Ancak ordunun yönetime el koymasıyla Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönmesi gerçekleşiyor. Bunu sağlayan askeri darbeyle “tek adamlığa” getirilen Kenan Evren! Bu Rogers Planı’na karşı çıkan ise dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Halil Sözer…

Fırtına Paşa’nın kitabından yakın tarihimize dair benzeri çok olayın perde arkasını öğreneceksiniz. Mesela… Körfez Harekâtı’nda, Patriotların İncirlik Üssü’ne konulmasına hangi komutan, ne gerekçeyle itiraz etti? Türkiye’nin savunma önceliği neresiydi? Bu tartışmalı konuların asker cephesini hiç bilmiyoruz…

Sıklıkla şımarıklık yapan Amerikalı subaylara, hangi Türk subayının nasıl had bildirdiğini ve bu komutanla ilgili Pentagon raporunda neler yazıldığına dair çok anekdot var kitapta.

Fırtına Paşa kitabının hazırlık süreci de ilginç:

Kırmızı Kedi Yayın Yönetmeni Enis Batur, Hava Kuvvetleri eski Komutanı Muhsin Batur’un oğlu…

Kitabı yayıma hazırlayan İsmet Çınkı, Balyoz kumpasıyla üç yıl hapis yatan emekli Havacı Kurmay Albay. Kitabın isim babası da o…

Kitabın kapağındaki resim -toplumsal içeriği ağır basan tablolar yapan solcu- Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ait. Bu resmin, yıllardır Hava Kuvvetleri Komutanlarının makam odasında asılı olduğunu biliyor muydunuz?

Okumanızı tavsiye ederim; şaşırtacak bilgiler edineceksiniz.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

DUYURU : ÇAKICI; TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR !!!


ÇAKICI; TARİH TEKERRÜRDEN İBARETTİR

Adı sıkça gündemde kalan Alaattin Çakıcı’dan bir açıklama daha geldi. Çakıcı danışmanı Gazeteci Ferhat Aydoğan aracılığı ile sosyal medya hesabı tweetter’dan yaptığı açıklamada, çok önemli ayrıntılara değindi ‘’Ne yazık ki sokakta terörist beklerken yazmış olduğum bir önceki yazıdan rahatsız olanlar devletimizin kolluk görevlilerini devreye sokmuştur.’’Bu en son yazdığım yazı bazılarını rahatsız etti ki, dün İstanbul’a girişte 2 defa peş peşe durdurularak gözdağı verilmek istendim. Polis aldığı emirle görevini yapmıştır. Beni her an her yerde durdurup aramak asli görevleridir.

Alaattin Çakıcı’nın Sosyal Medya Hesabı Twetter’dan Yaptığı Açıklama Şöyle ;

İki ayrı devlet bir millet olan Azerbaycanlı kardeşlerimize kutsal meşru bu askeri harekâtta başarılı olmalarını yüce Rabbimden niyaz ederim. Tarih tekerrürden ibarettir Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur, Üst akıl yönlendirilmesi ile dünya birlikte devletimize Kafkaslarda da bir cephe açmak istemektedir.

Suriye,Libya,Kuzey Irak olmak üzere şimdi de Kafkaslarda bu oyunu devreye soktular. Birinci Dünya Harbi’nde olduğu gibi aziz Türk milleti Kafkasya’da Azerbaycan’da kardeşlerimizi yalnız bırakmamıştı. Bugün de devlet ve millet olarak bedeli ne olursa olsun onların yanında olduğumuzu üst akıl ve küresel güçlerin bir asır evvel onları yalnız bırakmadığımızı ve bugün de bırakmayacağımızı bilmelidirler.

Daha evvel yazdığım gibi devletimizi ve milletimizi hep birlikte Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Cumhur İttifakı’nın yanında yer almalarını, bu zorlu süreçte asla yalnız bırakmamalarını ifade ederim.

Bir önceki basın açıklamamda yazımdan dolayı rahatsız olanlar serbest bırakıldığım günden bugüne kadar gittiğim hiçbir yerde, emniyet güçleri tarafından durdurulmamıştım. Bu en son yazdığım yazı bazılarını rahatsız etti ki, dün İstanbul’a girişte 2 defa peş peşe durdurularak gözdağı verilmek istendim. Polis aldığı emirle görevini yapmıştır. Beni her an her yerde durdurup aramak asli görevleridir.

Ülkemle ilgili doğru bildiğim herşeyi kamuoyuyla paylaşmak vatandaşlık görevimdir

İsteyen PKK’yı,DHKPC’yi, herhangi bir dinci militanı ve kurumlardaki fetö artıklarını kullanabilir demiştim ve sözümün sonuna kadar da arkasındayım. Ne yazık ki sokakta terörist beklerken yazmış olduğum bir önceki yazıdan rahatsız olanlar devletimizin kolluk görevlilerini devreye sokmuştur. Sayın Devlet başkanımıza yazmış olduğum son yazıdan dolayı tespitlerimin doğruluğunun bir teyididir.

Yine sözümdeyim

Devletimizin bekası ve milletimizin esenliği için bu zorlu süreçte devlet başkanımızın ve Cumhur İttifakı’nın yanında yer almak ( bölücüler hariç ) muhalefet ve milletimizin her bireyinin asli görevidir.

Kamuoyuna saygılarımla arz ederim

Alaattin Çakıcı ( 29.09.2020 )

TARİH : Türklerin MISIR daki Piramitlere karsi ilgisizligi.!


Türklerin MISIR daki Piramitlere karsi ilgisizligi…!

664 Yıl Mısır’da Hüküm Süren Türklerin Tarihinde Piramitler Neden Hiç İlgi Görmedi?

Türkler, yaklaşık 664 yıl boyunca Mısır’da hüküm sürmelerine rağmen Mısır piramitlerinin izine yazılı eserlerde pek rastlanmıyor.
Evet, dile kolay; 1250’de Mısır’da kurulan Türk devleti Memlükler’den Osmanlı’nın son dönemlerine kadar Türk’ün hüküm sürdüğü topraklarda, böylesi devasa büyüklükteki yapılar için “acaba bunlar nedir? Bir araştıralım.” denmemiştir. Belki ileride birisi bu piramitlerle ilgili bir şeyler bulacaktır lâkin şu anda elimizde çok az belge vardır Türk/Osmanlı – piramitler ilişkisine dair.

Bu kaynaklardan ikisi hoca Sâdeddin Efendi’nin tâcü’t – tevârîh adlı eseri ve Evliyâ Çelebi’nin seyahatnâme’sidir. tâcü’t – tevârîh’in de farklı farklı yazmaları var ve piramit meselesi hepsinde bulunmamaktadır. eser, Osmanlı’nın kuruluşundan Kanunî dönemine kadar bazı bilgiler içerir. tâcü’t – tevârîh’te selimnâme diye de bir bölüm vardır Yavuz Sultan Selim’in anlatıldığı.

Yavuz, Ridâniye muharebesi’yle Memlükler’e son verip Mısır’ı fethettikten sonra vilayeti dolaşırken piramitleri de görür ve hemen vezirlerine emir verir piramitler hakkında mâlumat toplamaları için, ancak oranın halkı dahi bu piramitler hakkında bilgi sahibi değildir. Sadece yaşlı birisi çıkıp ” bunları firavunlar yaptırmış ” der.

Gelelim Evliya çelebi’ye… “1083 safer’in 7. günü Mısır’a girip Mısır’ın içini dışını dikkatlice inceleyip hayretler içinde kalıp parmağımı ısırdım.” der, “bu yapıları Ay’a kim inşaa etti acep?” diye sorar. Onları devasa büyüklükteki dağlara benzetir, ayrıca firavunların buradaki hazinelerinden de bahseder ama çalındıklarını söyler. Buradan anlıyoruz ki çoktan soyulup soğana çevrilmiştir piramitler. Yüz kantar barut bu ihramların (piramitler) altında açılacak lağımlara atılsa ancak yıkılırlar diye ekler ve oranın halkının şuna inandığını söyler. Nil nehri taşıp da Mısır’ı sel basmasın diye tılsım olarak yapılmıştır piramitler.

Ali Mustafa Efendi’nin 1568’de kaleme almaya başladığı hâlâtü’l kahire adlı eserinde anlatılanlara göre halk, piramitlerden çekinmektedir.

Bin türlü efsanenin anlatıldığı bu yapıların içine girenlerin lanetlendiğine inanılır!

Doğu dünyası efsaneler üzerinden mısır piramitleri ile ilgilenirken batı dünyası ise işin ilmî ve tarihî kısmına yönelmiştir. Nitekim 1700’lü yılların sonuna doğru hazırlanıp 1829’da yayımlanmaya başlanan meşhur eser description de l’egypte, piramitlerin avrupalı araştırmacılar tarafından da dikkat çekmesini sağlamıştır. 1798’de Mısır’a sefer düzenleyen Napolyon’un, yanında götürdüğü yaklaşık 20 kişiden oluşan bilim adamı grubu hazırlamıştır bu eseri.
Bu konu bağlamında şu bilgiyi de vereyim. iddia, Talha Uğurluel’e aittir. Kendisi Osmanlı döneminde piramitlere “Yusuf ambarları” denildiğini söylemiştir. Mısır’da yedi yıllık kıtlık yaşanacağını bilen hz. Yusuf’un yedi yıllık bolluk zamanında buraları inşâ ettirdiğini ve bu piramitlere buğday depolattırdığını söylemiştir! ben ne arşivde ne de başka bir yerde Osmanlı döneminde piramitlere bu ismin verildiğini gördüm. iddianın doğru olabilecek tek tarafı hz. Yusuf döneminde zaten var olan piramitlerin buğday ambarı olarak kullanılmış olabilme ihtimalidir. yine de Osmanlı’nın bu piramitlere Yusuf ambarları dediğine dair hiçbir bilgi, belge yoktur.

İşte bildiğimiz kadarıyla bu kadardır Osmanlı’nın ve Türklerin piramitlere ilgisi. Muhtemelen çoğu padişahın haberi dahi yoktur bu yapılardan. Osmanlı devleti maalesef yeni dünyaya da ilgi duymamış, kibirden ve zenginlikten olsa gerek gelişimini kendi kendine durdurmuştur. Lâkin şöyle düşünüyorum. Osmanlı gerçekten her şeyi yazıya döken, kayda alan bir devlet anlayışına sahipti. Muhtemelen Yavuz Sultan Selim’in yanında da şehnâmenüvisler vardı. Böylesi muhteşem yapılarla ilgili bir şeyler yazmamaları neredeyse imkansız. Eğer kaybolup gitmedilerse bu piramitlerle ilgili kayıtların da bir gün arşivden çıkacağını umuyorum.

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2020/09/07/turklerin-misir-daki-piramitlere-karsi-ilgisizligi/

TARİH : OLAĞAN ÜSTÜ DEĞERLİ TARİHİ BİR BELGE…


OLAĞAN ÜSTÜ DEĞERLİ TARİHİ BİR BELGE…

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine’in Londra’ya özel Bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine "40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak" damgası vurulan mektubun tam metnidir.

G İ Z L İ

Telgraf No: 608

İngiltere Büyükelçiliği Ankara,

25 Kasım 1938

Aziz Lordum,

1. Size Mösyö Kemal Atatürk’ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.

2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşar tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk’ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk’ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım.

Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır.

Ancak bunların çok azı, Atatürk’ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.

3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim.

Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur.

Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır.

Galiba onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konuyla ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi.

Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.

4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabine’deki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.

5. Atatürk’ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu Söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir.

Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım.

6. Sanırım bunu temelde "çift karakterlilik" olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong ‘un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır.

Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum.

Gözle görülen bir dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum.

Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip -bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi şey yapmıştır.

Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.

7. Atatürk’ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok.

Bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır.

Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum:

Bu da, Atatürk’ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.

8. Atatürk’ün bütün kişiliğinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır.

İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır.

Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemiyle bağdaşmamaktadır.

Zira bir iki sene içinde çokeşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur.

(Kimi zaman toplum içinde de olsa) Özel hayatını tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır.

Sadece birkaç büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir;

sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.

9. Atatürk, Batı’da "yes-men" ve uzun süredir Türkiye’de "evet efendimci" olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu.

Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu.

Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü.

Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı.

Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa görevlerini yerine getiremedikleri kanısına varıyordu.

10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak.

Bunun yanlış olacağı kanısındayım.

Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi ancak gerçek bir diktatör değildi.

Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum.

Ancak Hitler ve Mussolini’nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi.

Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve bütün devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz.

Doğru ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu.

Olayların gidişi, Atatürk’ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir.

Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil.

Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik,

başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır.

Atatürk’ten sonraki Cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince sürmesi bir kriterse evet başarılı olmuştur.

11. Atatürk’ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı;

küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.

12. Müslüman olarak doğmuş, ancak yobazlık karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti;

işini iyi bilen, istidat sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi.

Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı.

Türkiye’nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet’in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı

Imparatorluğu’nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur.

Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.

13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti.

Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı.

O, Türk Milleti’ne hizmet ederken öldü.

Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır.

İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de bütün bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.

Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız olduğumu bildirmekten şeref duyarım.

Percy Loraine

SON SÖZ:

Böyle bir tarihi belgeyi; MÜMKÜNSE olabildiğince fazlasıyla dost ve yakınlarınızla paylaşabilr misiniz?

Ülkemize farklı bir şekilde hizmet etmiş olursunuz… TEŞEKKÜRLER…