TARİH /// Fatih Kekevi : Hristiyan Batı’nın Atilla Nefreti


Fatih Kekevi : Hristiyan Batı’nın Atilla Nefreti

İki Atilla var.

  • Sömürgeci Roma’dan nefret eden ve Romanın nefret ettiği Atilla,
  • Sömürülen Gotların-Germenlerin, Frankların kahramanı Atilla.

V.ve XIII asırlarda Atilla Sevgisini ispatlayan destanlar;

  • Nibelungenlied Destanındaki Kahraman Şövalye Atilla
  • Dietrich Destanındaki Kahraman Baba Atilla (Ravenna Savaşındaki)
  • VIII. yy Hildebrand Destanı
  • X. yy Waltharius Destanı
  • Saint Gallen-Fransa Destanları
  • Norveç Tidrek Sagaları
  • Saksonya Destanları

Destanlar ne anlatıyor?

  • Kralların yanına sığındığı, koruyucu, lutüfkar Atilla
  • Kavimlerin koruyucusu, yiğitlerin babası Etzel (Atilla)
  • Yumuşak, iyi niyetli Atilla
  • Emrindeki krallara kararlarında serbestiyet tanıyan Atilla.

Bir masal bile, konu ile alakasız olduğu halde her zaman için “Ulu babamız Atilla…” diye başlar, sonra da oğlunu öldüren bir kralın kötülüğünü anlatır. Kuzey ve orta Avrupa kralları, Atilla’yı gelecek asırlarda hep onu anarak geçirmiş. Atilla’dan önce hiçbiri devlet kuramamış, teşkilatçılığı Hunlardan öğrenmişler. Eskiden, Romalılar bu barbarlarla aralarına bir duvar örmüş. Tıpkı İngiltere’nin kuzeyinde yaptıkları gibi.

Ravenna Savaşı Destanı’na göre, Atilla Dietrich’in isteği üzerine onu başkumandan olarak yollar. Dietrich, Atilla’nın oğullarını savaş meydanının gerisinde saklar. Fakat savaşın gidişatı sonucu Atilla’nın çocukları da savaşır ve ölür. Savaşı kazanan Dietrich Atilla’ya koşar, kendi çocuklarının öldürülmemesini diler. Atilla üzüntüsünü gömer ve Dietrich’i onurlandırır. Halbuki Germen adeti, haklı olsa bile Dietrich’in idamını gerektirir.

Kuzey kavimlerinin Hristiyanlığı kabulü olan 1200’ler sonuna kadar Atilla bir kahraman. Fakat Hristiyanlığın yayılması, yani Roma kilisenin tesiri ile artık Atilla, kuzeyde de Tanrının zalim kırbacı, kan dökücü Atilla haline geliyor. Ta ki bu destanların 1800’ler sonunda tekrar keşfedilmesine kadar.

Bu yazıyı, Fransa’da bir blogda paylaşmak isteyenler Fransızca yazmamı ve izin vermemi rica ettiler. Sonra da çok teşekkür aldım. Hem de konuya bihaber Fransızlardan bile.

Les Deux ATİLLA

Le hero des Gots, Germens, Franks and tous les peuples nordiques

Le plus grand ennemie de l’empire Romain qui exploitait tous ces peuples jusqu’a l’arrivee des Huns.

Voici l’amour de ces peuples envers Attila sous-cité (V. ve XIII siecles);

– Nibelungenlied Epopée; le hero, le Chevalier Atilla

– Dietrich Epopee; Heroique, le Pere Attila (la guerre de Ravenna)

– VIII. sc Hildebrand Epopée

– X. sc Waltharius Epopée

– Saint Gallen-France Epopées

– Norvégien Tidrek Sagas

– Saksonian Epopées

Qu’est-ce qu’ils racontent ces epopées?

– Les rois qui prennent refuge aupres de son trone

– Attilla le généreux

– Atilla le protecteur des ethnies, des peuples

– Etzel (Atilla), le pere des héros,

– Etzel qui est maniable, qui a le bon humeur

– Atilla qui encourage ces roix a prendre leures propres decisions

Meme un compte ordinaire commence toujours par example comme suit: “Notre grand Pere Atilla etc.”, qui raconte une histoire n’ayant aucune relation avec Atilla, et puis raconte un roi (peut etre un roi du 10eme ou de 8eme, ou de 12eme siecle) qui était cruel envers son propre fils et qui l’avait tué étc…

La liberté offerte par Atilla a ses roix qui les controlait est toujours appreciée par ces roix dans les siecles qui pousuivaient.

Epopée de Ravenna: Selon la demande de Dietrich, Atilla envoie Dietrich comme chef d’armée. Dietrich cache bien les deux fils de Atilla parmis les rangs arrieres de l’armée. Pourtant, les deux fils attaquent l’ennemie et meurrent. La loi des Germens éxige l’exécution de Dietrich. Atilla pleure, mais récompense bien Dietrich.

Jusqu’aux années 1200, Atilla est accepté le hero des peuples nordiques. Mais Atilla devient le barbar, le fouet de dieu. C’est par l’expansion de la religion cretienne au nord. Mais ça dure jusqu’a la decouverte de ces épopées pendant le 19’eme siecle.

La culture Romaine etait basée sur les cultures mediterranéennes et du Proche Orient, et les Romains avaient deja construit un long mur pour se séparer et pour se protéger de ces peuples barbares nordiques, ou vous trouverez que des fleches brisées en tant que des valeures antiques. Meme pas un seul état éxistait au nord dans l’histoire avant l’arrivée des Huns. İl faut bien étudier la hausse de l’état Français dans le debut des années 500, et la brute formation de l’empire germaine par Charlemagne a la fin des 800s.

D’ou ces peuples ont appris la culture de former un état? C’est bien la culture des peuples équestrials.

Ce n’est ni pan-turkism, ni touranisme. On étudie l’histoire en rejettant des lunnetes des occidentaux. C’est tout!

TARİH /// DR. YAŞAR KALAFAT : Ortak Halk Kültürü Kodları İtibarıyle Kafkasya (Kırım-Kuzey-Güney Kafkasya) ve Anadolu


DR. YAŞAR KALAFAT : Ortak Halk Kültürü Kodları İtibarıyle Kafkasya (Kırım-Kuzey-Güney Kafkasya) ve Anadolu

Giriş**

Bu çalışma, Türk kültür coğrafyasının, Türk kültürlü halklarının halk kültürlerine dair, zaman zaman ve muhtelif vesilelerle yapılan derlemeler ve bunların karşılaştırılması projesinin, Kırım-Kafkasya-Anadolu paftası ile ilgili olan kısmının güncelleştirilmiş şeklini içermektedir.

Metinde geçen Türk kültürlülük ve Türk kültür coğrafyası tanımlamalarındaki Türk sözü, ırkî veya kavmî anlamda olmayıp, bir kültürün oluşturucusu, mensubu, sahibi ve varisi olma anlamındadır. Bu kültürün tarihî arka planında Bozkır medeniyeti vardır. Kırım-Kafkasya ve Anadolu bu kültür havzasının kapsamında olmuş ve bu kültürün genlerini asrımıza kadar taşımışlardır. Girilen yeni dinlerle ve az çok değişen ana dillerle yaşanılan yeni kültürel kimliklere rağmen, bu coğrafyanın halkları Atlı Göçebe Bozkır Medeniyeti döneminden beri kültür akrabalarıdırlar. Bu kültürde Türkler, halka hizmeti hakka hizmet olarak bilmiş, halkı din ve dil farkı gözetmeksizin eşit kabul etmişlerdir. Bu yapabildikleri dönemlerde, yapabildikleri nispette Türk olabilmişlerdir.

Bozkır kültürü, M.Ö bin başlarında Eurasia bozkırlarında İskitlerle başlatılan bir kültürdür. Bozkır kültürü, Altay yaylalarında Proto-Türkler tarafından ortaya konulmuştu. Kültürün teşekkül çağı, sosyal yapısı, devlet, ülke, halk, hükümranlık anlayışı, siyasî, adlî, ordu ve din yapısı incelenmiştir. Dinî hayat; Totemcilik, Şamanizm, tabiat ve atalar kültleri bakımından irdelenmiş ve Gök-Tanrı dininin bu kültürdeki yeri belirlenmiştir. Ayrıca bu kültürün iktisadî, edebî hayatı da incelemiştir.[1]

Güneyi ve kuzeyi ile Kafkasya, Kırım ve Anadolu da bu kültürün kültür havzası kapsamında olmuşlardır. Bu coğrafya, Avarlar, İskitler, Hunlar, Hazarlar, Bulgar Türkleri döneminden itibaren Atlı Bozkır Kültürü’nün damgasını taşır.

Günümüz itibariyle ekonomik ve siyasî savaşların belirleyicisi olan kültür savaşları döneminde, egemen güçler kültür savaşlarının karakterini de belirlemekte, çok sayıda ihtilaflı kültür bölgeleri oluşturarak emperyalist çıkarlarını gerçekleştirmektedirler.

Bozkır kültürünün izlerini izlerken, birkaç bin yıllık bir geçmişin getirdiği inanç tabakalaşmasını aralayarak, geçmiş ile günümüzü ilişkilendirmek hiç de kolay değildir. Bölge halk inançları kültürü, doğal olarak başka dinlerden de inanç geni almışlardır. Bunun için bölgede yaşamış dinlerin sistematiklerinin ele alınıp, halk inançlarında varlıklarını sürdüren inanç tespitlerinin bu sistemlerdeki yerlerine bakılabilir diye düşünüyoruz.

Halkbilimi araştırmalarının vasat ve vasıtalarından olan çocuk oyunları, ninniler, alkışlar-kargışlar, halk mutfağı ve diğerlerinin sözlü kültür verilerinde yaşamakta olan halk inanmaları, araştırıcıyı halkların ortak kültür tarihi geçmişinde buluşturabilmektedir. Biz alanımız itibariyle bunu söyleyebilirken, sosyal yapının her alanında devlet yönetim yapısı, ordu teşkilatı, ekonomik ve hukukî hayatın izleri de muhakkak takip edilebilir. Çocuk oyunlarında yaşamakta olan bazı normlar, bir dönemin ordu teşkilatına dair mesajlar vermektedir.

Anadolu coğrafyasında, Müslüman Gürcülerin Anadolu Türk kültürüne gen verip onlardan gen aldıkları bir gerçektir. Gürcülük bütünü kapsamında ele alınan kesimlerin aralarındaki kültürel etkileşim ve kültürel uyum bu halkların ana dili farklı olan Anadolu’nun diğer halklarından daha ileri seviyede değildir.

Gregoryen Kıpçak Türkleri, Müslüman Oğuz Türkleri ile 200 yıl egemenlik savaşı yaptılar. İslâmiyet’e giremeyen, girmeyen Kıpçak Türkleri, dindaşları Gregoryen Ermeniler ve Gregoryen Gürcüler arasında eriyerek Gürcü veya Ermeni oldular. Bu durum, tıpkı İslâmiyet’i tercih ederek Türkleşen Gürcü veya Ermenilerin Türkleşmeleri gibidir.

Özetle, bölge halklarının farklı devletler kapsamında veya mensup halklar halinde dinleri ve dillerinden farklı bir ortak bağları daha vardır. Bu ortak bağ yok sayılarak mücadelesi verilen kültürel kimlik, emperyalizmin istismar unsuru olarak kullanılmaktan çıkarılabilir.

Halkların dilleri, dinleri, siyasî yapılanmaları, egemen oldukları topraklara saygılı davranılarak, birlikte yaşayan farklı dilli ve dinli halkların karşılıklı demokratik haklarını kullanmalarına fırsat verilerek, uzak geçmişteki akrabalıkları üzerinde durulabilir. Bu strateji farklı dilli ve dinli halkların millî kimlik farklılığı ihtilafından yararlanarak ihtilaflı bölgeler yaratma imkânını emperyalizmin elinden alabilir. Uzak geçmişten gelen akrabalık genleri ortaya çıkarılarak, bölgesel akraba güçler yapılanmalarına gidilebilir. Uzak geçmişten gelen kökler üzerinde oluşturulmuş kültler, halklar arası yeni dayanışma ortamları için kodlar oluşturabilirler.

Kırım ve Kuzey-Güney Kafkasya Halkları

Bu kurgulamadan esaslanan tezimizi, Güney Kafkasya halklarından Azerbaycan’da yaşayan Talişler, Kürtler, İngilaylar, Hapıtılılar, Hınalıklılar, Kırızlılar, Buduhlar, Üdinler[2], Gürcistan’da yaşayan Acara, Şıvani, Narnari, Abkozuli, Forikoova, Mitiuluti gibi Lazlarla birlikte 12 farklı etnik kimlikten oluşan halklar[3], bu ülkede yaşayan Ermeniler, Karapapaklar ve Abhazlar üzerinde uygulayabiliriz. Kuzey Kafkasya halklarından Kalmuklar apayrı bir kültürel oluşumdur. Bu arada Ermenistan’da yaşayan ve Gregoryen olmalarına rağmen, Fars, Hindu, Çingene gibi halkların maalesef sınır dışı edildiği bilgileri vardır.[4] Kuzey Kafkasya’da yaşayan Karapapah, Dağlı, Nogay, Kumuk, Karaçay, Balkar, Çerkez, Oset, Çeçen, İnguş[5], Kırım’da Rus, Ukraynalı, Tatar, Kırımçak ve Karay gibi halkların halk kültürlerinden örneklemeler yaparak izah etmeye çalışırken, Kafkasya’da yaşayan halklardan Anadolu’da yaşamayan toplum türü yoktur.

Kırım Türkleri arasında, Özbekistan’dan Kırım’a göçten sonra kısa bir süre Osmanlı Türkü olmak ve Kırım Tatar Türkü olmak şeklinde fazla su yüzüne çıkmayan bir ayrım dönemi yaşanmıştır. Aynı ihtilafı biz Romanya Türkleri arasında da görmüştük.[6] Kırım Türklüğünün Kırımçaklar bölümü âdeta tamamen tarihe karışmış, Karaylar ile İslâm Kırım Türklüğü beklenilen kaynaşmayı sağlayamamış, Rusya Federasyonu’nun 2015 Kırım harekâtından sonra Kırım Türklüğü, Dünya Türklüğü ile bütünlüğünü sağlamaktan iyice uzaklaşmıştır.

Kırım, tarihte de Kafkasya’nın siyasî, kültürel ve coğrafî bütünlüğü içerisinde düşünülmüştür. Kırım Türklerinden en içler acısı durumda olanlar, şüphesiz Karay Türkleridir. Hazar Türklüğünün kültürel varisliğine talip olan İsrail, 13. Kabile projesinden beri Karayların İsrail kültürünün bir parçası olduğu iddialarından hiç vazgeçmemiştir.[7] Bu ısrarlı tutumda Karayların tezleri hiç dikkate alınmamıştır. 1995-96 yıllarında Türkiye Genç İş Adamları Derneği İstanbul’da Yahudi göçünün 500. Yılı münasebetiyle yaptığı kültürel etkinliklerde, Karay konusunun dünya çapında uzmanlarından olan Şaban Kuzgun kendisine yapılan ısrarlar üzerine bir konferans vermiş, Karay gerçeğinin dile getirilmesi bu organizasyon tarafından pek hoş karşılanmamıştır.

Kırım Türklüğü ve Kırım Tatar Türklüğü, Anadolu Tatar Türkleri itibariyle kültürel kimlik olarak ele alınınca, Türklüğe mensubiyet itibariyle aralarında farklı düşünce kesimleri olduğu görülür. Şırnak’ta yaşamakta olan ve Kürt kimlik dayatması karşısında hayatları pahasına direnebilen Tatarların destanî hayatları ise fevkalade önemlidir. Bu toplumdan yapılmış inanç kültleri araştırıcıyı Altaylar Türk kültür havzasının halk inançlarına götürürken, Türkiye’deki Tatar kesimlerinin bu toplumun varlığı her nedense fazla ilgilerini çekmemiştir.[8]

Kalmuklar, bugünkü RF’na bağlı, merkezi Elista olan Kalmuk Özerk Cumhuriyeti’nde yaşamaktadırlar. Budizm’in canlı bir şekilde bu bölgede var oluşu, 17. Yüzyılda İdil-Yayık hattına gelişleri ile mümkün olmuştur.[9]

Türk sosyal bilimciler bilhassa 1990’lardan sonra Türklüğün soy ağacını çıkarma çalışmalarına yoğunlaşmış, ana ve tali dalların hangi yüzyıllarda nasıl oluştuğunu, bunların gövde ile olan farklı bağları üzerinde durmuş ve fakat daha ziyade hamaset ve heyecan mahsulü olan bu arayışlar, soydaş toplumların soydaşlıklarına gerekli ruhu kazandıramamıştır. Hâsılasızlığın faturası Çarlık ve Sovyet Rusya ile Çin’e çıkarılmıştır. Rus ve Çin emperyalizmlerinin gelişmenin bu seyrinde şüphesiz büyük payları vardır. Bununla beraber Türk Türkologlarının da mesuliyetleri yok sayılamaz.

AB ülkelerinde 5-6 milyon Türkün olduğu söylenir de, bu miktar Türkün ne kadarının kendisini Türk hissettiği veya Türklüğe sempati duyduğu ve nedenleri üzerinde durulmaz. AB’deki Türkiye menşeli İslâm toplum için de aynı teşhis konulabilir. İhtilaf halindeki Türk Müslümanların Türkiye’den yana olan miktarları, bütünün ancak belirli bir kısmı kadardır. AB ülkelerindeki Türk İslâm potansiyelin Türklük yanlı potansiyeli bir yana, bazı hallerde bu potansiyeli, kısmen de olsa millî gücüne katabilmiş, Türklük ve İslâmiyet karşıtı bir güç konumuna da sokabilmiştir.

Hal bu olunca, sorun sadece emperyalizmin stratejilerden değil, antiemperyalistlerin aynı zamanda strateji yoksunu oluşlarından ileri gelir iken, Romanya veya Kırım Türklüğünün kimlik birliği içerisinde olmayışı yadırganılmamalıdır.

Sovyetler Birliği’nin, Kafkas halklarının dinleri, dilleri ve ayrıntılı halk kültürlerini incelediği ve Altay bölgesinde bu incelemelerin Çarlık Rusya döneminde başlatılıp aralıksız sürdürüldükleri bilinmektedir. Halkların birliklerini bozmak için de, birliklerini sağlayabilmek için de, onları halk kültürleri ile yakından tanımak durumundasınız.

Azerbaycan Halkları

İncelediğimiz bölgenin halklarına biraz daha yakından bakılınca; Azerbaycan halklarından Ingilaylar’ın; Strabon’un eserinde ismini zikrettiği 26 halktan birisi olduğu üzerinde durulmaktadır. Dilleri Gürcüceye yakın olan bu halkın dinleri İslâm’dır. Halk kültürleri Türklerin ve Gürcülerin halk kültürlerinden oluşmuştur. Bu toplum Azerbaycan’ın Qah, Zagatale gibi ilçelerinde yaşamaktadır. Bunlar kendilerini Gürcistan’da Gürcü ve Azerbaycan’da Azerbaycan Türkü hissederler. Kendilerini tanıtırlarken, dillerini zamanla kaybetmiş Türkler olduklarını söylerler. Ingilaylıklarını ön plana çıkarmak istemezler. Bunların üzerinde yapılan Gürcüleştirme faaliyetlerinde başarılı olunamamıştır. Bunların, Türklerle aralarında yoğun evlenme görülür.[10]

Hapıtılılar; bu toplumun kendilerine has bir dilleri vardır. Dilleri, bilinen bölge dillerinden çok farklılık gösterir. Azerbaycan’ın İsmaili ve Gebele bölgelerinde yaşarlar. Kendilerini Azerbaycan Türkü hissetmelerine rağmen kimliklerinin ve duygularının açığa çıkmasını, bilinmesini istemezler. Miktarları 5-6 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Dinleri İslâmiyet’tir. Halk kültürleri Azerbaycan Türklerinkinden farklılık göstermez. Bu toplumdan Azerbaycan’dan başka bir bölgede yaşayan yoktur.[11]

Hınalıklılar; Azerbaycan’ın Hınalık bölgesinde yaşadıkları için isimlerini bu bölgeden almışlardır. Kendilerini Kelt diye bilirler. Dilleri bölgenin Azerbaycan Türkçesinden farklılık gösterir. Dağıstan dil grubuna mensuptur. Halk kültürleri de Müslüman halktan farklılıklar gösterir. Yaşadıkları bölge sapa ve yolları çetin olan, her yıl ulaşıma 7-8 ay kapalı olan bir bölgedir. Azerbaycan’dan başka bir ülkede Kelt yoktur. Nüfusları 5-6 bin civarındadır. Azerbaycan Türkleri ile aralarında evlilikler olabilmektedir.[12]

Kırızlılar; Azerbaycan’ın Guba şehrinde yaşamakta olan bu halk, Kafkasya’nın diğer iki kentinde de yaşamaktadırlar. Dilleri, İbero Kafkas Dil Grubu’na girmektedir. Diğer Kafkas dilleri ile konuşan halklarla anlaşamazlar. Müslüman gruplar arasında soydaş oldukları bir toplum yoktur.[13]

Üdinler; Gregoryen Hıristiyandırlar. Bu toplumun bir bölümü Gürcistan’da yaşamaktadır. Kafkasya Ermenileri ile dil ve ırk bakımından tamamen ayrı bir toplumdurlar. Azerbaycan’da Gebele’de yaşarlar. Gelenek ve halk kültürleri Türklerinkine çok benzer. Bu halk kesimlerinden Üdinlere biraz daha yakından bakmak istiyoruz.[14]

Ortak Halk İnançları

Udinlerde yağış dolu halinde yağınca, dolunun durması ve evcil hayvan sürüden ayrı düşüp otlakta kalınca, dolu ve kurtağzı kaycı/bıçakla bağlanır. Türk halk inançlarında da kurtağzı bıçakla bağlanır, kurtağzı bağlama Türk kültürlü halklar arasında bir kültür kodudur. Türk halk inanç kültüründe bıçağın tersi ile bir halk hekimliği uygulama biçimi olan parpılama yapılır, bu coğrafyada bıçağın üzerine ant içilir, bıçak elden ele verilmez, düşmanlığa yol açacağı inancı vardır. Al Karısı diye bilinen kara iyeye karşı bıçağın koruyuculuğuna inanılırken, dolunun bağlanılarak durdurulması şeklindeki uygulama Udin halk kültüründen tespit edilmiştir. Türk halk inançlarında bağlanmak, bağdan korunmak, bağdan kurtulmak bir büyü türü olarak bilinir.

Bu toplumda ay veya güneş tutulması sırasında bıçakla bağlama yapılır. Bu toplumda da Türk kültürlü halkların genelinde görülen inançlar gibi gürültü çıkarılır, tüfek atılır ve böylece ayı ve güneşi esir alan canavardan/kara iyeden kurtarmak amaçlanır. Türk kültürlü halklarda ayı esir alan ve Cangalos diye bilinen kara iyeden kurtarmak için bu tür uygulamalar yapılır.[15]

Udinlerde de yeni gelin evinin eşiğinden girince çok çocuklu olması için kucağına çok sayıda çocuk oturtulur. Diğer Türk kesimlerde bu uygulama, gelinin ilk çocuğunun erkek olması için kucağına veya yatağına erkek çocuk yatırılır.[16] Bu uygulama ile gaip âlemine “bu çocuktan istiyorum” mesajı verilmiş olunur. Bu çocukta ve onun annesinde bir kut olduğuna, kara iyelere karşı bir korunmasının olduğuna inanılır.

Udinlerde de yılın bereketli olması için, onun Azerbaycan Türkleri gibi bulağa/çeşmeye biraz buğday dökmesi istenir. Udinlerde Nevruz çiçeğinin ismine Kors Marsi denir ve bu toplum Nevruz uygulamalarının hepsini kültüründe yaşatır.[17]

Udinlerin halk takvimi ile Azerbaycan Türklerininki arasında bazı ortaklıklar vardır. Bu toplumda da aya bakılarak, onun konumuna göre yağışın yağıp yağmayacağı tahmin edilir. Bunun için kurak havalarda dışarıya bir mediro/kova asılır, kova devrilir ise kuraklığın devam edeceğine hükmedilir. Kurak havalarda yağışın yağması için dışarıya ters çevrilmiş kazan koyulur. Kazan etrafında Türk kültür coğrafyasında çok yoğun inanç oluşmuştur. Keza ters motifi de Türk kültürlü halklar arasında bir inanç kodu oluşturmuştur.

Udin halk inançlarında da pir kültü vardır. Bu toplumda pir hatu olarak bilinir, ona gidilerek çeşitli ihtiyaç ve sorunlar için dua yazdırılır. Udinler Müslüman halkın pirlerine de adak adar, onları ziyaret ederler.

Udin evliliklerinde kız kaçırma, kocaya kaçma ve başlık parası, kan davası yoktur. Oğlan tarafı kızın anasına, atasına armağan alır. Bu toplumda evlilikler tek eşli olur ve eş boşama şeklinde bir uygulama yoktur. Ailede atanın sözü hâkimdir. Aileler ataerkildir. Düğünlerde hına/kına yakma geleneği vardır.[18] Türk kültür coğrafyasında bilhassa başlık uygulamasının olmadığı yerlerde ana hakkı, süt hakkı türünden miktarı belirlenmemiş ödemeler veya hediyeler alınır.

İlk dişi çıkan balaya/bebeğe “mıcık laş koy/balaca bir toy”, diş toyu yaparlar. Udinlerde sünnet uygulaması yoktur, ama kirvelik kurumu vardır.[19]

Doğum toyu, ilk diş toyu, ilk saç traşı toyu, ilk adım toyu, ad toyu Türk kültürlü halkların toy kültürlerinde çok sık görülür.

Udinlerin kurt’a karşı farklı bir saygıları vardır. Mecbur kalınmadıkça kurta karşı silah kullanılmaz, onun kaçıp gitmesi için gürültü yapılır.[20] Bu uygulama Hakkâri yöresinde de çok yaygındır. Kurt avı silahsız yapılır.

Udinlerde antlar Allah’a yapılır, güneşe ve aya da yemin edilir.[21] Güneşe ve aya yemin etme Azerbaycan Türklerinin yemin kültüründe de vardır.

Udinlerde, od/ateş söndürülmez, gerektiğinde uyutulur, ihtiyaç olunca uyarılır, uyandırılır. Udinler, “En bahtiyar hane o ailedir ki o ocakta od sehere/sabaha kadar saklanır/söndürülmez” derler.[22] Ateşin söndürülmemesi, uyutulması inancı Türk halk inançlarında ocak kültünde önemli bir yer tutar. Ocağın sönsün denirken ailenin perişanlığı istenmiş olunur. Sözlü kültürde çok sayıda örneği vardır. Kaşkayi Türklerinde ata ocağından ayrılarak kendi ocağını kuran oğlana, ateş, ata ocağından söndürülmeden götürülerek onun ocağı tüttürülmüş olur.[23]

Halk inançları, kültürleri bakımından en yoğun benzerlik, Kuzey ve Güney Azerbaycan Türkleri ile Anadolu Türkleri arasındadır. Türk kültürlü halkların ölüm inançları arasında yer alan tul inancı, tarihî derinliği olan uygulama biçimleri ile ruhun ölümsüzlüğü, diğer âlemden göçen kimsenin bu âlemle ilişkisini kesmediği inancının çeşitli tezahür şekillerini içerir. Anadolu Türk halk inançlarında daha ziyade ölen ve bilhassa genç ölen bir kimsenin bazı özel eşyalarının çok yakınları tarafından saklanıp, zaman zaman bunların etrafında ağlanılması olarak tezahür eder. Güney Azerbaycan’ın Borçalı bölgesinde bu uygulamaya paltar dökme denilir.

Kırım Karay Türklerinin inançlarında çok önemli bir yer tutan Palta Diğmez Kutsal Ormanı’ndaki eben ağacı, Türk inanç kültüründe kod oluşturan kültlerden ağaç kültü bakımından tipik bir örnektir. Kuzey Kafkasya Karaçaylarında ağaç kültü, terek kültü olarak geçmektedir.

Ortak kültürü oluşturan ve paylaşan halkların isimlerini anarken, tabii ki, onların ortak milliyete alternatif ve muhalif milliyetler oluşturmalarını amaçlamıyoruz. O takdirde karşı olduğumuz emperyalizmin tutumundan farkımız kalmaz, emperyalizme alet olmuş oluruz. Anlatmak istediğimiz, birlikte yaşayan halkların aralarında kültür empatisi kurabilmeleri için kültürleri ile tanış olmaları gerektiği hususudur. Bu tanışıklık emperyalizmin onları tanıdığından daha ileri bir seviyede olabilmelidir.

Azerbaycan’dan ismini zikrettiğimiz haklardan Talişler, Taliş Eli’nin kuzey kısmında Lenkeran’da yaşayan ve İranî bir dille konuşan Şiî Caferî inançlı Müslüman bir halktır. Güney Taliş bölgesi İran toprakları içerisinde yer alır ve Hanefî Müslüman bir halktan oluşurlar.

Türkiye’deki Gürcü kökenli Türk kesimlerin arasında, aynı Gürcüceyi konuşarak anlaşamayan kesimler vardır. Ancak bu farklılığın nereden geldiğine dair yapılmış çalışmaların varlığı bilinmemektedir. Türkiye Gürcü halk inançları da zaman zaman çalışılmıştır. Bu çalışmaların farklı Gürcücelerin halk kültürüne yansımışlığı konusunda yapılmış çalışmaları ve görüşleri bilinmemektedir. Bizim Amasya’daki Gürcü ve Ahıskalı halk inançları incelemelerimiz, kırk çıkarma, Al Karısı, yerikleme/aşerme, kutlu gecelerde koku çıkarma gibi konularda fark olmadığı sonucunu vermişti.[24]

Daha evvel şu noktaya açıklık getirmemiz gerekir: Ortak kültür kodlarından bölgesel güç oluşturma teorisinin gerçekleşmesi, doğaldır ki, ilgili ülkelerin ortak kararı ve katılımı ile mümkün olur.

Acara’nın statüsü anlaşmalarla belirlenmiş, Acara’daki Türk nüfusun hakları ve bunların korunması için alınmış kararlar bilinir iken, Acara’da yaşamakta olan Türklere ciddi Gürcüleştirme uygulanmaktadır.[25] Bakü Ahıska Kongresinde konuşturulan Batumlu Türk gençleri, kendilerinin sistemli kimlik kabulüne zorlandıklarını yer ve zaman bildirerek olaylarla anlatmışlardı.[26] “Ankara’da Polis Koleji’nden yatılı eğitim alan Batumlu Müslüman Türk gençler Acara’ya dönünce, kendilerini Hıristiyan misyonerliğinin kucağında bulmuşlardır. Gürcü aydınının, Türkiye’deki Gürcü kökenli halkın Türkleştiği konusunda ciddi endişeleri vardır” türünden sancı oluşturacak tespitler var olduğu sürece, iki milletin ortak geçmiş inşa etmesini beklemek oldukça zordur.

Başka bir ifade ile megalo/devasa ideaları olan toplumlarla antiemperyalist komşuluk ilişkileri kurmak oldukça zordur. Ahıska Türklerinin yurtlarına dönmeleri konusunda Avrupa Konseyi, Azerbaycan, Türkiye ve Gürcistan irade belirtmelerine rağmen, sürgüne uğramış Türk toplumlarından iade-i itibar yaşayan tek toplum olan Ahıska Türkleri yurtlarına dönememişlerdir. Bu sonuca Ahıska Türklerinin bilinen bazı tutumları da yol açmıştır.

Ahıska Türklüğünün Türkiye ve Azerbaycan’a iskânı ve sembolik bir bölümünün ABD’de muhtelif bölgelere serpiştirilmeleri ile ABD ve RF, bu sıkıntısını savmış ve fakat yurtlarına dönmeyen, dönemeyen Ahıska Türkleri gerçeği ile Türkiye’nin Güney Kafkasya ile sağlama fırsatı bulduğu coğrafî bütünlük imkânı yok olmuştur.[27]

Paylaşılan dünyanın bu bölgesinde, Türklüğün bir yakası RF, bir yakası ABD’nin âdeta payına düşmüştür. AB ve ABD emperyalizminin anlaşarak demokrasi maskesi vaadi ile girdikleri Ortadoğu’da günlük terör kurbanı 50’den 70’e çıkmıştır. Türk doğalgaz ve petrolu Türk ülkesinde üretilip Türk ülkelerinden pazarlanırken, söz sahipliğini Türkler değil, büyük ölçüde emperyalizm yapmaktadır.

Ülkeler arası ilişkiden evvel, halklar arası ilişkinin üzerinde durulmalıdır. “Âlimler anlaşırsa âlemler anlaşır” denilmiş, ama halk kesimleri anlaşırsa, onların yetiştirdiği siyasîler, diplomatlar, ideologlar da anlaşacaktır. Halklar, gerek Gürcistan’da ve gerekse Türkiye’de bu uyumluluğu asırlar boyu gösterebilmişlerdir.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı mevzuatı irdelenirken, üzerinde durulan en önemli husus, soydaş olmayan akrabalığın nerede başladığı, sınırlarının ne olduğu, kültür akrabası olan toplumların ülkelerinde mensubu bulundukları bir milletlerinin ve millî kültürlerinin olduğu hususudur. Akraba kültürler, farklı milletlerin millî kültürlerine mensup olabilirler mi? Bu hal, çift milliyetlilik sonucunu ve kendisi ile birlikte bazı sorunları doğurmaz mı?

Avusturya ile Almanya’nın Avrupa’daki durumları sosyolojik sistematikte sorun olmuyor ise bölge halkları arasında oluşmasını önerdiğimiz model de sorun olmayacaktır. Esasen bizim tartışmaya açtığımız, savunduğumuz strateji, AB’nin, bir anlamda kendi normlarında başlatıp geliştirdiği bir yapılanma modelidir. Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı mevzuat ve hedefleri bu istikamette geliştirilebilir kanaatindeyiz.

Sonuç

Halk kültüründen hareketle, birlikte yaşamakta olan halkların sadece ulus devlet içerisindeki birliktelikleri pekiştirilmiş olmaz, bölge ulus devletleri kapsamında yaşamakta olan akraba toplulukların yakınlaşmaları sağlanarak, komşu ülkelerin bölgesel bir güç olmaları da sağlanabilir.

Bu sosyo-kültürel bünye üzerine inşa edilecek siyasî ve iktisadî yapılanmalar, bölge dışı emperyalist yapılanmalara karşı, bölge halk ve ülkelerinin, ‘onlar da kendi aralarında bölgesel bir güç oluşturdukları için’, ekonomik ve siyasî çıkarlarını savunabilir. Ortadoğu halkları için geçerli olan bu teşhis, Kırım-Kafkasya ve Anadolu için de halkların ortak kültürleri ve bu kültürlerin tarihî arka planı bakımdan uygundur.

yasarkalafat, www.yasarkalafat.info

[1] İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1977.

[2] Yaşar Kalafat, Bakü-Ceyhan Kültür Hattı/Sosyal Antropoloji Araştırmaları, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayınları, Ankara 2000, s.85-88.

[3] Biz bu tespiti Acara Cumhuriyeti’nde katıldığımız bir millî gün kutlamalarında spiker tarafından yapılan takdimden tespit ettik. (Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları III-IV, Berikan Yayınevi, Ankara 2006, s.263-264). Gürcü Bilim adamı Zaza Tsurtsumia bu tarz bir açıklamayı kabul etmemekte, bunların Gürcü toplumları olduklarını, Lazların ise Gürcü dil ve tarihi ile ilgisi olmayan Gürcülüğün dışında bir kimlik olduklarını ifade etmektedir.

[4] Yaşar Kalafat, “Kültürel Küreselleşme, Dinler Arası Diyalog ve Mono Milliyetçilik”, Gregoryen Türklerde Halk İnançları, Berikan Yayınevi, Ankara 2012, s. 139-145.

[5] Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları III-IV, Berikan Yayınevi, Ankara 2006.

[6] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[7] Yaşar Kalafat, Kırım-Kuzey Kafkasya/Sosyal Antropoloji Araştırmaları, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayınları, Ankara 1999.

[8] Yaşar Kalafat – Betül Güngör, Türk Kültürlü Halklarda Türk Tatar Halk İnançları, Berkan Yayınevi, Ankara 2011.

[9] Oktay Berber, “Budizm Yayılışında Kalmukların Rolü Var mı?”, Altay Toplulukları Sempozyumu (20-22 Temmuz 2015, Antalya).

[10] Yaşar Kalafat, Bakü-Ceyhan Kültür Hattı/Sosyal Antropoloji Araştırmaları, s. 85-88.

[11] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[12] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[13] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[14] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[15] Yaşar Kalafat, “Efsaneden Halk İnançlarına Jelmauz/Ay Basan Cin”, III. Türk Şöleni (17-19 Mayıs 2012, Erzurum).

[16] Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları III-IV, s. 339-351.

[17] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[18] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[19] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[20] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[21] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[22] Yaşar Kalafat, a.g.e.

[23] Yaşar Kalafat, “Kaşkay Türkleri”, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları II, Berikan Yayınevi, Ankara 2007, s. 13-48.

[24] Yaşar Kalafat, “Sivas Yöresi Örnekleri İle Türk Halk İnançlarında Aşermek/Yeriklemek”, Türklük Bilimi Araştırmaları, Sayı: 10 (Aralık 2001), s. 169-172.

[25] Yaşar Kalafat, “Acara Özerk Cumhuriyeti Gezi Notları”, Yeni Düşünce, Sayı: 25 (22-28 Haziran 2001), s. 40-45.

[26] Yaşar Kalafat, Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları III-IV, s. 178-260.

[27] Yaşar Kalafat-Kâmil Ağacan, “Güney Kafkasya Barışının Sağlanmasında Anahtar Etnisite: Ahıskalılar”, Avrasya Dosyası (11 Eylül Sonrası Türk Dış Politikası Özel Sayısı), cilt: 10, Sayı: 1 (İlkbahar 2004), s. 187-198.

TARİH /// HASİP ÖZTÜRK : Truvalılar mı Türk, Türkler mi Truvalı ?


HASİP ÖZTÜRK : Truvalılar mı Türk, Türkler mi Truvalı ?

Bu soruyu Türkler sormadı. Atalarını soruşturan Avrupalılar sordu.[1]

İskandinavlar, Oden’in İskandinav ülkelerini işgal edip büyük bir devlet ve egemenlik kurduğunu İzlanda sagalarından öğrendiler. Odin-Odun Türkland denilen ülkeden, Asgard adlı başkentinden çıkıp gelmişti. “..Dünyanın ortasının yakınlarına, bizim Türkland dediğimiz yere en gösterişli yapı yapıldı ve yurt kuruldu. Buraya Troya denildi.” diyor Edda.

Edda, sagaların toplandığı kümelerin her birisidir.

Eddalar, “Odin Türktü, yanındakiler de Türktüler!” diyordu.

Tartışılan Türkland’ın başkendi Asgard neresiydi? Kaşgar mı? Azak yakınlarındaki Azov mu? Troya mı? Fransız ağzına göre Truva, Troya‘dır. Bana kalsa Torya derdim.

Snorre Sturlesson’un ve başkalarının çevirdiği “Gylfe nasıl aldatıldı” sagası-destanı şöyle sona erer: “…Birinin adı Tor (Hek-Tor) idi. Tor, Aketor da denilen Yaşlı Asator idi.

Onun Tor (Hek-Tor ) olarak Truva’da yaptıkları anlatılıyordu. Türkler Loke adını verdikleri Odyseus‘ten çok söz ediyorlardı. Çünkü Türkler onun büyük düşmanıydılar. “Burada bir dip not düşülmüş: Türkler, yani Truvalılar gerçekten de Oysesus’un Truva Atı kurnazlığı ile yenildiler. Latin geleneklerinde Odyseus çoğunlukla olumsuz bir kişidir. Çünkü Romalılar Aeneas (Enez) üzerinden kendilerini Truvalı sayarlar. Aynı İzlandalıların Oden üzerinden kendilerini Truvalı saymaları gibi.[2]

Bu konu yeni değildir. Bin yılı aşkın bir süredir dile getirilmektedir. Türk dünyası bunu geç öğrenmiştir. Prof. Dr. Stefanos Yeresimos, Toplumsal Tarih Dergisi‘nin Ağustos 2003 sayısında yayınladığı “Türkler Romalıların Mirasçısı mıdır?” araştırmasında, Fatih’in tarihçisi Kritovulos‘un metinlerine dayanarak aşağıdaki bilgileri vermiştir.
“1462 yılında Midilli’yi kuşatmaya giderken Sultan II. Mehmet, Truva’da durmuş ve Homeros’ta adı geçen kahramanların mezarlarını aramış ve şöyle demiştir: Tanrı, yıllar sonra olsa bile, bu kentin ve burada yaşayanların intikamını bana nasip etmiştir. Eskiden bu kenti yıkan Yunanlıların, Makedonyalı, Tesalyalı, Moralıların çocukları, sayemde uzun yıllar geçtikten sonra, biz Asyalılara karşı o dönemde sık sık yaptıkları haksızlıklardan dolayı hak ettikleri cezayı sonunda bulmuşlardır.”

“Truvalılar Türk müydü?” başlığını, Radikal Gazetesi yazarı Haluk Şahin, 16 ve 25 Mayıs 2003 tarihli iki yazısında atmıştır. Truva filmi o sırada sinemalarda oynanmaktaymış..Şahin’in ilk yazısında şu satırları dikkati çekiyor: Türk adı Troya düştükten sonra Asyanın içlerine kaçan Troyalı generallerden Turkus’dan geliyormuş. Binlerce yıl Asya’da kalan Türkler Troya yenilgisinin öcünü almak için geri gelmişler, öcünü almışlar ve Avrupa’ya yönelmişler.[3]

“Ünlü tarihçi Gibbon’un bile Roma İmparatorluğu’yla ilgili dev eserinde değindiği gibi, bir başka açıklamaya göre; Türklerin soyu, Homeros‘un değilse bile Virgil’in süzünü ettiği cengaver Teucri’den geliyormuş.”

“Türk anlamına gelen Latince Turci ve İtalyanca Turchi sözcükleri buradan esinlenmiş..”

“1453’te İstanbul muhasarası sırasında kentte bulunan Kardinal İsidore yazdığı bir mektupta Sultan II. Mehmet’ten Troyalıların Prensi şeklinde söz etmiştir.[4]

Haluk Şahin’in ikinci yazısında dikkati çeken bölümler vardır. “Bunlardan birisi Azeri tarihçisi Elmeddin Alibeyzade ‘Azerbaycan Halkının Manevi Medeniyet Tarihi’ adlı eserinde konuyu irdelemiş ve şu sonuca varmıştır: “Troyalıların halis Türk tayfası olduğu tasdik edilir.”

Fransız tarihçisi Jacques Poucet Avrupalı bazı ulusların Troya kökenli oldukları iddialarını inceledikten sonra sözü Türklere getiriyor. Türklerin Troya kökenli olduklarına ilişkin Ortaçağ kaynaklarından örnekler veriyor. Bunlardan bir kez daha anlıyoruz ki, o dönemde bu iddialar çok yaygınmış ve hatta tarihsel olgu olarak değerlendiriliyormuş. Örneğin Vincent de Beauvais (1190-1264) adlı bir tarihçi ‘Speculum Historiale‘ adlı eserinde şöyle yazmış: Troya’nın tahrip edilmesinden sonra, Troya askerleri ikiye ayrıldılar. Bir grup Troya kralı Priamos’un oğlu Hektor’dan torunu Francon’u takip etti; ötekilerse Priamos’un oğlu Troilus’tan torunu Turkus’un peşinden gittiler. İşte bu yüzden bugün adları Franklar ve Türkler olan iki halk var.”

Ortaçağda Türkiye’yi ziyaret eden yabancı gezginlerin Türklerin Troyalılığı konusunda hiçbir şüphe duymamaları, daha önce de dikkatimi çekmişti. Örneğin İstanbul’ un Fatih tarafından alınmasından 15 yıl kadar önce Troya’ya, Bozcaada’ya İstanbul’a gelen Katalanlı gezgin Petro Tafur, Türklerin Troyalı olmaları nedeniyle Troya’nın öcünü mutlaka alacaklarını yazmıştı.”

“Bundan 5-6 yıl sonra, 1444’te bölgeye gelen ve daha sonra Sultan II. Mehmet’i de tanıyacak olan Anconali Cyriac dünyanın ikiye bölünmüşlüğüne son vermenin sorumluluğunun iki kavme ait olduğunu belirtmişti: Yunanlıların çocuklarına ve Troyalıların çocukları Türklere!

Evet, Anconali Cyriac bundan 560 yıl önce Türkleri ve Yunanlıları barış yaparak dünyayı birleştirmeye, uygarlıklar çatışmasına son vermeye çağırıyordu!

“Ortaçağda Avrupa’da Türklerle Troyalıların özdeş tutulmasına bir örneğe daha rastladım.

Eski İzlandaca sözlüklerde ‘Tyrkir’ kelimesinin iki anlamı var: 1)Türk 2)Troyalı sözü üzerine iz sürelim.

En eski İzlanda tarihçisi Ara Frode ve tanınmış İzlanda tariçisi Snorrre Sturlesson’un anlattıkları da ‘tyrkir’ sözcüğünün hem Türk hem Truvalı anlamına geldiği yönündeydi. Sturlesson ünlü eseri Edda’da Truva’nın yerini şöyle açıklıyor: Dünyanın ortası yakınlarında bizim Türkland (Türkiye ) dediğimiz yere en gösterişli yapı yapıldı ve yurt kuruldu. Buraya Truva (Troya) dendi.[5]

Storlesson Ynglinge Saga’sında, ‘Dağın güneyinde (Kafkas Dağları-A.G.) yakında Tyrkland (Türkiye) vardır.[6]

Sturlesson’dan aktaran yazar Arvvid Oseen, Tyrkland (Türkiye) sözcüğünün yanına bir not düşmüş. Diyor ki, “Tyrkland (Türkiye) 11.yy beri Selçuk Türklerinin egemenliği altındaki Küçük Asya ve çevresindeki bölgelerdir. Türkler ortaçağda isim benzerliği yüzünden Teukrer (Teükrler) Trojaner (Turuvalılar) ile aynı halk olarak görülmüşlerdir.

Buralara hükmeden Oden, İskandinavya’ya göçtü.

“Hem Oden hem karısı çok dil biliyorlardı. Bu bilgeliğiyle dünyanın kuzeyinde adının çok yüksek tutulacağını ve tüm kralların hepsinden daha fazla onurlandırılacağını anladı. Bu onda Türkiye’den ayrılma isteği uyandırdı. Arkasında genç, yaşlı, kadın, erkek, kalabalık bir grupla yola çıktı.”[7]

“Oden kuzeye doğru yolunu sürdürdü. Bugün Svitjod-İsveç dediğimiz ülkeye geldi. Oranın kralının adı Gylfe idi. Aslar denen Asyalıların geldiğini duyan Gylfe hemen davrandı ve onları karşılamaya çıktı. Oden’e baş eğerek ülkesinin egemenliğini sundu. Nereden geçseler, bu mutluluk sürdü ve buralara mutlu yıllar ve barış geldi. Herkes onların barış ve mutluluk gibi şeyler üzerinde denetimleri olduğunu düşünüyordu. Nedeni, büyüklerin onların hem güzellikte hem mertlikte diğerlerinden apayrı yapıda olduklarını görmeleri idi. Oden, kendileri için çok güzel ovalar ve çok iyi bir ortam olduğunu düşündü. Kendine şimdiki adı Sigtuna (Stokhlolm’e yakın) olan güzel bir kale kent seçti. Oraya beyleriyle (aşiret reisleri ile) Truvadaki’ne benzer bir düzen kurdu. On iki beyini ülkeyi yasalarına göre yönetmek üzere kente yerleştirdi. Her yere Türk geleneklerine uygun ve eskiden Truva’da var olana benzer, adaleti getirdi.

Daha sonra daha kuzeye doğru yola çıktı. Tüm karaları çevirdiğini düşündükleri denize dek geldiler. Bu gün Norveç denilen bu yere de oğlu Saming‘i kral yaptı. Haleygja Anlatısı’nda belirtildiği gibi tüm Norveç kralları, vezirleri (Jarl: Başbakan) ve diğer büyük adamlar onun soyundan türemişlerdir. Oden’in yanında kendinden sonra gelecek olan ve şimdi İsveç (Svitjod) Kralı olan oğlu Yngve vardı. Onun soyundan gelenlere de Yngingler (Ynglingar) denecekti.”[8]

Yeşim Taşından Baltalar

İzlanda’nın ilk tarihçisi Are Frode (Bilge Frode) Oden’in oğlunun adının Yrnge ve Tyrkja Konung (Yngve Tirkiar Konung), yani Yngve Türkiye Kralı olduğunu söyler.[9]

Beş ciltlik İsveç tarihini yazmış ve İsveç Bilim Akademisi üyeliğine seçilmiş olan tarihçi Anders Magnus Strindholm (1786-1862) Truva konusunda şunları söylüyor:

“Truva dediğimiz Asyalılar yurdunda (Asgard) tanrılar ve akrabaları yaşıyordu. Oden oradaki yüksek karargahından dünyaya bakıyordu; orada en muhteşem ve güzel tapınak Gladsheim vardı, orada 12 tanrı ve her şeyin babasının (Allfader:Oden-A.G.) konutu vardı. İnsanların yazgısı onlar tarafından belirleniyordu ve kentin bakımı yalpılıyordu. Kentin ortasında kurultay yaptılar. İda Dağı’ndan tanrılara konut kurdular. Ateş yaktılar, çekiç yaptılar, kerpeten yaptılar, örs yaptılar, çok daha başka gereçler yaptılar. Onlarla demiri, ağacı ve taşı ve altın denen madenden çok işlediler. Böylece evlerinde her şeyleri oldu. Bu Truva, önceki Asgard, şimdiye dek inşa edilenlerin en muhteşemi olan bu kent, dünyanın ortasında Türkiye denen ülkede yer alıyordu. Burada her biri ayrı milleti yöneten 12 kral ve bir krallar kralı vardı.”

“Grek yazarlardan öğrendiğimize göre, İda ve Truva’da Daktyller yaşıyordu. Bunlar maden eritmesini, bakırı işlemesini, demirden araç, gereç, silah, eskiden tanrılar için yazılan kutsal, gizemli ve dinsel işlerde kullanılan buluşlar yapmasını ilk öğrenenlerdi. Bunlar Asyalılar, eski mitler ve anlatılarla büyük çapta uyuşuyordu. Truva kralları bizi, uzun anlatılarındaki Oden’e götürür. Ona aynı zamanda Türkiye Kralı diyoruz.[10]

Ünlü İsveçli yazar August Strinberg (1849-1912) Sveriges Anor – İsveç Gelenekleri başlıklı yazısında bunu sorguluyor.

“Ama şimdi Türkiye (Tyrkia) kralı neyin nesidir? Snorre Sturlesson diyor ki, o Türkiyeli idi. (Turkland’lıydı); ama Türkiye Snorre zamanında yoktu (1100)! O zaman aynı yerde bulunan başka bir ülkeyi kast etmiş olmasın? Bu ülke Trax,Threx,Threissa, Tark adlarıyla da anılan Traden de olabilir. İlk krallarının adı Tiras, Teires, Tyresteki ‘tir’- Tirkialand, Trekialand, Traka, Traden şeklinde görülebilir.”

“Yngve Tyrkiakung (Ying ve Türkiye Kralı) aynı şekilde Trak ( Traker) olabilir. Ancak bu Snorre’den yüz yıl sonra Küçük Asya’ya giren Türklerin, önceden Doğuya göçmüş olan sonra Doğudan geri dönen Traklarla aynı oldukları olasılığını ortadan kaldırmaz. Türkler eski tarihlerini bilmezler…”

“Türk ülke arması ay ve yıldız taşımaktadır. Kimse nedenini bilmez. Yanlış anımsamıyorsam, ay ve yıldız Etrüsk (Umbrik) sikkelerinde (Crossen tab. 21’e bak) Sabin sikkelerinde, Celtiber-Keltiber ve Run sikkelerinde, bir Efesli Diana sikkesinde ve Makedon sikkelerinde vardır. Yeni araştırmalar için bu bir kılavuzdur.”[11]

Prof. Thor Heyerdahl (1914-2002) mitleri, destanları bizzat aynı koşullarda yaşayarak doğrulayan Norveçli bir bilim adamıdır. Azov şehrinden, en kuzeydeki Tagonrog körfezine kadar Oden’in izini sürmüştür. Yanında Rus ve Azeri bilimadamları da vardı. Sadece salt İskandinav sagalarını ve İzlanda sagalarını rehber edinmemiştir. Doğu Avrupa kaynaklarını ve İngiliz vekayinamelerini de rehber edinmiştir. Sonuçta, Odin’in bu yolları kat ettiği ve İskandinav ülkelerine yerleştiğini onaylamıştır. Yanındaki Asar halkının Aslar, Alanlar, Masagetlerin, Vanlar (Vanerlerin) gerçek ve bir halk olduklarını da doğrulamıştır.

Buna göre Hazar denizinin doğusunda, Horezm’de (Harzem’de) Türkiye’den göçen bir halk yaşar. Bunlar Harzem, Soğdiana, Margiana, Baktria’ya göçen İskit ve Masaget aşiretleridir. Tor, Turan denilen halk bunlardır. Türkistan’da yaşayan Kazak ve Özbek halkları da Turan halkıdır. Eski Doğu İran dili konuşan bu göçebe aşiretler arasıda Tor-Turan adlandırması yaygındır. Eski bir küme Kuzey Tanrıları da Vanir-Vanlar adıyla anılır. Bunlar Van dilinden adlanmışlardır.

Thor Heyerdahl,* bu keşif gezisi ile Asyalı akrabaların, izlerini bulduğunu kabul etmiştir. ‘Jakten Pa Odin -Odin’in İzinde’ adıyla vardığı sonuçları kitaplaştırmıştır. Norveç diliyle yazılmış kitabını İsveç diline çevirmemişler. Kendilerini ‘üstün ırk – ari ırk‘ sayan-lar bu sonuçları kabullenememişler. Kitap Norveç dilinde kalmıştır.

Yukarıdan beri alıntıladığımız bu bilgileri, ‘ari ırk’ saplantısındaki bir kısım Avrupalı halklar kabul etmek istememiştir. Ancak Avrupa’da yaşayan halkların tümü saplantı içinde değildir. Alıntılar onların araştırmalarından yapılmıştır.. Yiğidin hakkını yiğide vermekten yanadırlar. Bizler, geçmişimizin bu değerlerini onların araştırmalarına borçluyuz. Yoksa yazarın yukarıda dediği gibi “Türkler eski tarihlerini bilmezler!”..

Dostlar acı söyler…

Sağlıcakla kalın..

Hasip ÖZTÜRK

Saliyazilari.blogspot.com
hasipozturk

Bursa, 12.07.2018

Kaynak: Gürgün Abdullah, İsveç’in Türklüğü Üzerine, 1b, Kaynak yay. 2011, İstanbul

** İliad,İlias: Troya’nın bulunduğu yarımada’nın tarihteki adıdır. Türkçe il, el sözünün yinelenmesi gibidir. Truvaya Torya demek bana daha doğru gelir.

*** Eanes, Aeneas (Enez) Priamos’un, denizci toronudur. Troya düşerken bir kısım halkı gemilerle Tiren denizine kaçırmıştır. Roma devletini kuranlar onlardır..Meriç’in Ege denizine döküldüğü yerdeki ilçenin adı da Enez’dir.. Tiren denizi, Roma’nın batısındaki denizdir.

[1] Toroslarda, boynuna boyunduruk konulmamış genç boğalara ‘tor tosun’ derler. Bunun anlamı ‘özgür boğa- özgür tosun’ demektir. Tasavvufta henüz icazet almamış, eğitilenlere de torlak denirdi. Toros sözü esasen boğa-boğalar demektir.

[2] Karl G.Johansson ve Mats Malm, Snorre Edda, Fabel, Hur Gylfe Blev Lurad Gylifaginning. s269

[3] James Harper, Rome vs. İstanbul: Cometing Claims and the Moral Value of Trojan Heritage

[4] Terrence Spencer, Turks and Trojans in the Renaissance

[5] Snorre Sturlesson, Edda, çeviren Biörn Colinder Forum, 1978, s:27 ve Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçeyle Benzer-likleri, İsveçlilerin Türk Ataları, haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yay.2008, s:75

[6] Arvid Oseen, Snorre Sturlesson Om Sverige Bonniers Förlag, 1910, s:10

[7] Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçeyle Benzerlikleri İsveçlilerin Türk Ataları, Haz. Abdullah Gürgün, Kaynak Yayınları,2008,s:76-77

[8] a.g.e. S:77

[9][9] Nordisk Familjebok,800tals utgb.18Vaerja. http://runeberg.org/display.pl?mode=facsimile&=nfar&page=0056

[10] Anders Magnus Strind-holm, Svenska Folkets Historia fran oldstatill nörvarande tider.(En Eski Zamanlardan Bugünlere Dek İsveç Tarihi) 1.band Stockholm Johan Hörnberg, 1834. s:116

[11] August Strinberg, Samlade skrifter, 53, Delen. Tal Till Svenska Nationen samt Andra Tıdningsartıklar 1910-1912, Albert Bonniers förlag , 1919, s:407-408.

MEDYA DOSYASI /// DR. SALİH EROL : Türk Basın Tarihinden Notlar ve İbrahim Şinasi Efendi’nin Gazeteciliği


DR. SALİH EROL : Türk Basın Tarihinden Notlar ve İbrahim Şinasi Efendi’nin Gazeteciliği

Dünyada ve Osmanlı’da Modern Matbaacılığın Kuruluşu

On beşinci Yüzyılın ortalarına doğru, Almanya’da Johann Gutenberg tarafında icat edilen modern matbaa insanlık tarihinin en önemli kültürel olaylarından biridir. Kültürel devrim niteliğindeki bu matbaa tekniği sayesinde önce kitaplar; ardından gazete ve mecmualar basılmıştır.

Osmanlı İmparatorluğuna matbaanın girişi, on beşinci yüzyılın sonlarına denk gelmektedir. Osmanlı ülkesinde yaşayan Gayr-i Müslimler, bu konuda öncü rol oynamışlardır. Özellikle Yahudiler, II. Bayezıd zamanında (1481-1512) matbaa kurma ve kitap basma çalışmasını başlatmışlardır. İspanya’dan Osmanlı’ya sığınan iki Yahudi mülteci David ve Samuel, 1493’te İstanbul’da ilk matbaayı kurdular. Bunu 1530’da Selanik’te kurulan Yahudi matbaası izledi. Ardından Halep, Edirne ve Şam gibi Osmanlı şehirlerinde de Yahudi matbaaları kuruldu. Yahudilerin ardından Ermeniler 1565’te; Rumlar ise 1627’de İstanbul’da birer matbaa kurdular.

Azınlık matbaalarının dışında Avrupa devletlerinden bazılarının İstanbul’daki elçiliklerinin bünyesinde de matbaalar faaliyet göstermiştir. Öyle ki on sekizinci yüzyılın başlarına gelindiğinde, diğer bir deyişle ilk Türk Matbaası kurulduğunda, Osmanlı toprakları üzerinde otuz yedi matbaa faaliyet göstermekte idi.

Osmanlı Devletinde, ilk Müslüman- Türk matbaasının kurulması, oldukça geç sayılabilecek bir tarihte, devlet eliyle ve devletin katı kurallarına tabi olarak, 1727 yılında kurulmuştur. Bu gecikmenin bir takım nedenleri olsa da çalışmamızın ana konusunu teşkil etmediği için, detayına girilmemiştir. III. Ahmet Döneminde (1718-1730) Paris’e elçilikle 1720 yılında Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi gönderildi. Onunla birlikte Paris’e giden oğlu Sait Efendi ise, burada gördüğü teknik gelişmeler içinde matbaacılıkla özel olarak ilgilendi ve 1724’te İstanbul’a dönüşünde bir Türk matbaası kurmak için çalışmalara başladı.

Aslen Macar olan ve gençliğinde Osmanlılara esir düştükten sonra Müslümanlığı seçen İbrahim Müteferrika (1674-1747), oldukça iyi eğitim görmüş, zeki ve çalışkan bir kişidir. Bu sayede başta Nevşehirli Damat İbrahim Paşa olmak üzere, devlet adamlarının sempatisini kazandı ve devlet görevine girdi. Aynı zamanda matbaa tekniğini bilen Müteferrika, daha 1719’da sadrazama şimşir üzerine bastığı bir Marmara Denizi haritası hediye etmiş ve basım tekniğindeki yeteneğini göstermişti.

İstanbul’da matbaa kurmak için faaliyetlere başlayan Sait Efendi, bu konuda bilgi sahibi olan İbrahim Müteferrika ile ortak hareket etti. Bu işbirliği sonucunda üst düzey ilmiye mensuplarından da destek aldılar. Şeyhülislam Abdullah Efendi, matbaanın kurulmasında dini bir sakınca bulunmadığına dair bir fetva verdi. Bu fetvanın ardından matbaaya izin veren hatt-ı hümâyûnla ilk Türk matbaası kurulmuş oldu. Böylece çalışmalarına 1727 yılı sonlarına doğru başlayabilen matbaa, ilk eserin basımını 31 Ocak 1729 yılında gerçekleştirdi.

Osmanlı Devletinde Gazetelerin Gelişimi ve İlk Gazeteler

Osmanlı Devletinde Türk Matbaasının kurulması ile Türkçe Gazetenin ortaya çıkması arasında birçok bakımdan benzerlikler vardır. İkisinde de dünyadaki benzerlerine nazaran çok geç kalınmıştır. Örneğin, Avrupa’da ilk gazete örnekleri XVII. Yüzyıldan itibaren çıkarken, Osmanlı’da ancak XIX. Yüzyılda ilk Türkçe gazete örnekleri çıkmıştır. Matbaacılıkta olduğu gibi gazetelerde de önce Osmanlı’da yaşayan azınlıklar ve yabancılar başlamış; ancak daha sonra Türkler bu işe başlayabilmişlerdir.

Başkent İstanbul’da bilinen ilk gazete Fransız elçiliği matbaasında, 1795’te Fransızca yayınlanan Bulletin Des Nouvelles adlı haber bültenidir. Fransız Devriminin ilkelerini, felsefesini anlatmak, “Cumhuriyetin yeni kanunlarının Şark’taki mümmesileri tarafından daha iyi öğrenilmesi” amacıyla çıkarılan bu gazeteden bir yıl sonra aynı amaca sahip ikinci bir gazete Gazette Francaise de Constantinople adlı bir gazete daha Fransız elçiliği tarafından çıkarıldı. Osmanlı memleketinde çıkan bu ilk iki örnek, tam anlamıyla birer gazete sayılamaz. Toplum katmanlarında yaygınlık kazanamamış, düzgün bir periyodik özellik kazanamamışlardır. Aylık veya on beş günlük uzun sürelerle çıkabilmişlerdir.

Osmanlıdaki bu ilk iki gazetenin ardından belli bir süre boyunca (1798-1821) herhangi bir gazeteye rastlanmamaktadır. 1821 tarihinde İzmir’de yaşayan bir Fransız tüccarı, Osmanlı basın hayatında önemli bir yer kazanacak olan, Alexander Blacque, Spectateuer Oriental adında Fransızca haftalık bir gazete çıkardı. O dönemin en önemli olayı olan Rum İsyanı karşısında Osmanlı yanlısı bir politika izleyen bu gazete, Osmanlı padişahına, gazetenin önemi konusunda ilham kaynağı olmuştur. Ancak Fransa ve Rusya gazetenin kapatılması için baskı yapınca, hükümet bu gazeteyi bir ay süre ile kapatmıştır. Fransa’nın İzmir Konsolosu ise, daha da ileri giderek, gazetenin matbaalarına el koymuştur. On dokuzuncu yüzyılın önemli bir ticaret şehri olan İzmir’de Le Smyrneen ve Le Courrier de Smyrne adında Fransızca gazeteler de faaliyet sürdürdüler.

Sultan II. Mahmut, devletin görüşlerini uluslararası alanda ifade eden bir gazetenin çıkarılmasının önemini fark ederek, devletin görüşlerini savunan Fransız gazeteci A. Blacque’ı İstanbul’a çağırdı. Kendisine, Osmanlı Devletinin çıkarlarını savunan Fransızca bir gazete çıkarma görevi verildi. Böylece 1831 yılında Le Moniteur Ottoman adında bir gazete çıkarıldı. Bu, yarı resmi bir gazete olup, Takvim-i Vekâyi’nin Fransızca versiyonu gibi bir işlev üstlenmiştir. Ancak A. Blacque’ın 1836’da ölümünden kısa bir süre sonra kapanmıştır. Daha sonra, 1846’da, A.Blacque’ın oğlu Edward, Sultan Abdülmecit (1839-1861) tarafından yarı resmi bir gazete çıkarmakla görevlendirilmiş ve yedi yıl boyunca yayınlanan bu gazeteye Courrier de Constantinople adı verilmiştir.

Osmanlı’daki Müslüman Türk toplumunun Türkçe gazete ile tanışması, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısına, daha açık bir ifade ile 1830’lu yılların başlarına rastlamaktadır. Söz konusu bu yılların aynı zamanda Osmanlı Devletinin kararlı bir batılılaşma siyasetinin başlangıcına denk düşmesi bir tesadüf değildir. Gazete, Batılılaşma akımının bir gereği olarak ve yine onun gibi, devlet eliyle gelişmiştir. Padişah II. Mahmut, yapmayı tasarladığı reform hareketlerini içeride tanıtmak ve halkın bu reformlara desteğini sağlamak için bir gazetenin gerekli olduğuna inanıyordu.

1829 Edirne Antlaşmasından sonra idari reformlar yapmayı tasarlayan Padişah, ıslahat meclislerini oluşturdu. İşte devletin resmi bir gazetesinin olması gerektiğine dair fikir, bu mecliste ortaya çıktı. Bu düşünceyi olumlu bulan padişah, ismini bizzat kendisinin koyduğu resmi gazete çıkarmak için ferman yayınladı. Sonuçta, 1 Kasım 1831 tarihinde İstanbul’da ilk Türkçe gazete olan Takvim-i Vekâyi çıkarıldı.

Aslında Takvim-i Vekâyi’den önce Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa tarafından Kahire’deki Bulak Matbaasında 20 Kasım 1828’de Vakayi-i Mısriyye adında Türkçe- Arapça bir gazete çıkarılmıştı. 1830’lar boyunca birbirlerine düşman olmalarına rağmen, Batılılaşma konusunda birbirleri ile rekabet eden Padişah ve Mısır Valisi birbirlerini sanki taklit ediyorlardı. Örneğin M. Ali Paşa da, 1833’te Moniteur Egyptien gazetesini yayınlanmasını sağladı.

Mısır’da Yarı Türkçe – Yarı Arapça Çıkarılan Bir Gazete: Vekayi-i Mısriye

Dolayısıyla Takvim-i Vekayi’nin ilk Türkçe gazete olması bile tartışmalıdır. Mısır’ın artık fiilen Osmanlı toprağı olmaktan çıkmaya başlaması ve Mısır’daki bu gazetenin 1890 yıllarında tamamen Arapça çıkması gibi etkenleri dikkate alırsak, ancak o zaman Takvim-i Vekâyi’nin Osmanlı’da ilk Türkçe gazete olduğunu söyleyebiliriz.

Devlet tarafından haftalık olmak üzere yayınlanan Takvim-i Vekâyi’nin giriş sayısındaki mukaddime yazısında, bugünün tarihi demek olan gazetelerin şeriata aykırı olmadığı, amacının halkı iç ve dış olaylar karşısında bilgilendirmek olduğu belirtilerek, eski vakanivüs tarihlerinin halka gerçekleri zamanında veremediğini ve şimdi gazete ile bu açığın kapatılacağı üzerinde duruluyordu. Ayrıca Osmanlı tebaası olan diğer unsurların konuştukları dilden de yayın yapılacağı belirtiliyordu.

Gerçek anlamda bir halk talebinden doğmayan, tamamen dönemin padişahının isteği doğrultusunda çıkarılan bu gazete yine de Türk Basın Tarihinde bir ilk olması bakımından önemlidir. Gazetenin dilinin halkın anlayabileceği sadelikte olmasına dikkat eden Padişah, Gazeteden sorumlu olan Esad Efendi’yi bu konuda uyarmıştır. Osmanlı yazı dilinin ağırlığının ilk kez bir padişah tarafından eleştirilmesi önemlidir. Devlet, ilk yıllarda gazetenin yayımı işine önem vermiş, Takvimhane-i Amire Matbaasını ve Takvimhâne Nezaretini kurmuş ve çok geçmeden Ermenice, Rumca, Arapça gibi dillerden de nüshalar yayımlamıştır. Hatta gazeteye yüksek rütbeli devlet adamlarının ve taşradaki memurların abone olması zorunlu kılınmıştı.

Basit bir düzende Umur-ı Dahiliye ve Umur-ı Hariciye ana başlıkları altında, her sayfada iki sütun şeklinde yayın hayatına başlayan Takvim-i Vekayi, zamanla bu başlıkları çoğaltarak, Fünun, Ticaret ve Es‘ar gibi başlıklar da eklenerek, geliştirildi. İlk yedi ay haftalık olarak muntazam çıkmaya gayret ettikten sonra bir türlü düzenli çıkamadı. Hatta öyle ki, daha ikinci senesinde sadece 31 sayı çıkarılabildi. Gazetenin pek düzensiz aralıklarla çıkması, dönemin devlet adamları arasında alay konusu bile oluyordu. Rıfat Paşa’nın yakıştırmasıyla “Tarihi pek yeni ama kendisi pek eski” bir gazete haline dönüşmüştü.

1840’tan sonra Mustafa Reşit Paşa, gazeteyi yeniden etkin kılmak istedi ise de, özellikle yarı resmi Türkçe gazetenin çıkması ile Takvim-i Vekâyi, giderek sadece resmi duyuruların yer aldığı bir bültene dönüştü.

Sonuç olarak Takvim-i Vekâyi ile ilgili olarak denilebilir ki, bütün eksikliklerine rağmen Türkçe basına öncülük ettiği için önemlidir. İlk Türk muhabir bu gazetede görevlendirilmiş, 11. sayısında ilk Türkçe ilana yer verilmiş, 8. sayısında ilk tercüme makaleye yer verilmiş, Müslüman halkın dış dünyayı, sınırlı da olsa, tanımasına imkân vermiş ve daha sonra özel Türkçe gazeteleri çıkaracak olanlara bir deneyim olmuştur. Türk basın hayatı için bir okul vazifesi görmüştür.

Osmanlı Devleti’nin Resmî Gazetesi: Takvim-i Vekayi

Kapitülasyonların tanıdığı geniş ayrıcalıklardan yararlanan ve İstanbul’a yerleşen bir İngiliz vatandaşı olan William Churchill, 1836 yılında Osmanlı Devletinden gazete çıkarma imtiyazını aldı. Bu imtiyazı dört yıl sonra kullanarak, 31 Temmuz 1840 tarihinde yarı resmi bir Türkçe gazete olan Ceride-i Havadis’i çıkardı. W.Churchill, ilk sayıda yazdığı mukaddimede, gazetenin halkın bilgisini artırdığını, diğer ülkelerde olup bitenlerin aktarıldığını, halkın merak hislerinin arttığını ve bu yolla meslek ve ticaret hayatının gelişmesinin önünün açıldığını belirtiyordu

Bu gazete ilk yıllarında halktan hemen hiçbir ilgi görememiş ve hatta ilk sayıları bedava dağıtılmıştır. 1843 yılında sadece 150 civarında abonesi olan bu gazetenin içerik olarak Takvim-i Vekâyi’den farklı olduğu özellikler vardır. Özellikle dış haberlere geniş yer veren gazete, yurt dışında muhabirlere sahip olmakla basında bir yenilik gerçekleştirmiştir. Özellikle Kırım Savaşında (1853-1856) Ceride’ye olan ilgi çok artmış ve savaş muhabirliği konusunda öncü olmuştur. Ayrıca ilave gazete vermek konusunda da bir ilk yaşatmıştır. Yarı resmi olan bu gazete özel Türkçe gazeteciliğe geçişte bir basamak teşkil etmesi bakımından da önemlidir.

Ceride-i Havadis gazetesi biçimsel olarak Takvim-i Vekâyi’ye benzemekte, tıpkı onun gibi Dahiliye ve Hariciye ana başlıklarını kullanmış, önce iki sütunlu bir sayfa düzeni kullanmış, 1847’den sonra üç sütuna çıkarmıştır. Gazetenin üçüncü başlığı olan İlanât başlığı çok çeşitli ilanları içermektedir. İlk ölüm ve ilk iş ilanları, gemi tarifeleri, kiralık ve satılık ilanları bu gazetede çıkmış, hatta İstanbul’un günlük hava sıcaklıklarını bile vermiştir.

Gazetenin düzenli aralıklarla yayınlandığını söylemek zordur. Başlangıçta haftalık, sonra da on günlük süre ile yayınlanmışsa da, ilk yıllarında çok seyrek çıkmıştır. İlk beş yılda sadece 210 sayı çıkmıştır. Gazete devlet hazinesinden parasal yardım almakla kalmıyor, aynı zamanda Takvimhâne-i Amire’den de eleman ve teknik destek alıyordu.

İngiliz Vatandaşı Churchill’in Çıkardığı Yarı Resmî Türkçe Gazete: Ceride-i Havadis

Bir Osmanlı Aydını Olarak İbrahim Şinasi Efendi (1824 -1871)

Tasvîr-i Efkâr’ın basın tarihimizdeki önemini daha iyi kavramak için, gazetenin kurucusu olan Şinasi’nin hayatı hakkında bilgi sahibi olmak, eğitim sürecini bilmek ve buradan düşünce dünyasına girmek, eserlerini tanımak gerekir. Onun hayat öyküsünü, yurt dışındaki yaşamını, devlet kademelerindeki görevlerini anlamadan Tasvîr-i Efkâr’ın yayıncılık politikasını anlayamayız.

İbrahim Şinasi Efendi, Müslüman ve Türk bir ailenin çocuğu olarak, 1824 yılında İstanbul’da doğmuştur. Osmanlı ordusunda topçu yüzbaşı olan babası, 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşında hayatını kaybetmiştir. Şinasi’nin çocukluğu ve ilk yetişme dönemi, II.Mahmud’un ıslahatlarının henüz başlangıç aşamasında olduğu döneme rastlamaktadır. Eğitim hayatına mahalle mektebinde başlayan Şinasi, henüz orta öğrenim kurumları oluşmadığı için, ilköğreniminin hemen ardından Tophane Müşirliği kalem odalarında çalışmaya başladı. Söz konusu bu ve benzeri devlet daireleri bir tür okul görevi görüyorlardı.

Oldukça genç sayılabilecek bir yaşta kalem hayatına başlaması, Şinasi’nin titiz gazeteciliği ve dil bilimciliği üzerinde etkili olacaktır. Öğrenmeye çok hevesli, zeki ve çalışkan bir genç olan Şinasi, önce Arapça, ardından Farsça’yı özel çabaları ve aldığı derslerle öğrendi. Genç Şinasi’nin hayatında önemli bir dönüm noktası da, Fransız zabitlerinden olup, daha sonra Müslümanlığı seçen Reşad Bey (Chateauneuf) ile tanışmasıdır. İstanbul’da askeri uzman olarak çalışan ve bazen Şinasi’nin çalıştığı kuruma da uğrayan Reşad Bey, hayattaki yegâne ihtirasını, ilim ve hüner öğrenmek olarak ifade eden Şinasi’ye Fransızca öğretmeye başladı. Böylece Şinasi için Batı dünyasına giden zihinsel kapı ilk kez açılıyordu.

Çalıştığı kurumda çalışkanlığı ile dikkat çekerek, rütbesini yükseltti. Bu arada şiirle de uğraşan Şinasi, manzum tarihi kitabeler yazma konusunda kendisini geliştirdi. Onun yazdığı bu ilk edebi dizeler, bazı köprülere ve çeşmelere kitabe oldu. 3 Kasım 1839’da Gülhane Hattı’nın ilanı ile Tanzimat Dönemi denilen yeni bir döneme giren Osmanlı Devleti, önemli bir Batılılaşma hamlesi başlattı. Bu dönemin önemli mimarlarından olan ve Şinasi’nin de hayran olduğu Mustafa Reşit Paşa, Avrupa’ya öğrenci gönderiyordu. Bu durum, Fransızcasını geliştirmek ve Avrupa’yı tanımak isteyen Şinasi Efendi için bir fırsat idi. Tophane Müşiri Fethi Paşa’nın aracılığı ve Mustafa Reşit Paşa’nın da uygun görmesi ve Padişahın iradesi ile 1849 yılında Paris’e gitti.

Şinasi’nin dünya görüşünün şekillenmesinde, onun Paris’teki bu ilk yıllarının rolü büyüktür. O 1849’dan 1855 yılının başlarına kadar, hatırı sayılır bir süre için, burada kaldı. Bu süre içinde Avrupa’daki gelişmeleri bizzat görme şansını yakaladı. Osmanlı ile Avrupa Devletleri arasındaki farkları görmüş oldu. Ayrıca Paris’teki ünlü Şarkiyatçı bilim adamları ve edebiyatçılarla tanıştı. De Sacy ailesi, Lamartine, Ernest Renan gibi önemli insanlarla tanışan Şinasi, 1851 yılında Paris’te Doğu Dünyası ile ilgili araştırmalar yapan ve Journal Asiatique Dergisini çıkaran çok önemli bir kuruma, Societe Asiatique Cemiyetine üye oldu. Şinasi’nin Paris’teki tahsil hayatında gösterdiği başarılardan memnun kalan ve kendisini daha da teşvik etmek isteyen Mustafa Reşit Paşa, maaşına zam yapılmasını sağladı. Şinasi’nin Fransa’da bir yandan maliye öğrenimi, bir yandan tabii bilimler ile uğraştığı bilinse de, onun asıl ilgi alanı Edebiyat, Dil ve sosyal bilimler oldu. Dolaylı da olsa bir siyasi dünya görüşü edindi.

Avrupa’daki öğreniminin ardından 1854 yılı sonlarında İstanbul’a dönen Şinasi, bir süre daha Tophane Müşirliğinde çalıştıktan sonra daha yüksek bir görev olan Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Osmanlının gelişmesi için eğitimin önemli olduğunu, eğitimin yaygınlaşması, halkın anlayacağı bir dille sunulması gerektiğini düşünen Şinasi Efendi, istediği nitelikte önemli bir göreve getirilmiş oldu. Artık devletin eğitim programlarının ortaya çıkmasında, şekillenmesinde onun da katkısı olabilecekti. Şinasi, bu görevini 1860’ta gazetecilik hayatına başladıktan sonra da sürdürdü. Ancak özellikle gazetesi aracılığı ile savunduğu kimi görüşlerinden rahatsız olan Sadrazam Âlî Paşa’nın talimatı ile görevinden azledildi. Tam olarak kesin olmayan nedenlerden ötürü 1865 yılında dostu Giampetri’nin aracılığıyla Paris’e kaçan Şinasi, 1870 yılına kadar burada kaldı. Bu süre içerisinde kendini dil çalışmalarına adayan Şinasi’nin en büyük hayali Türk dilinin büyük bir sözlüğünü hazırlamaktı. Ancak idealindeki böyle bir çalışmayı tamamlayamadı. 1870 yılında İstanbul’a tekrar döndü. Bir süre sonra da rahatsızlanarak, 12 Eylül 1871’de vefat etti.

İbrahim Şinasi Efendi

Şinasi, Tanzimat reformlarını destekleyen, ancak bunların daha da geliştirilmesinden yana olan ve Osmanlı devletinin çağdaş bir hukuk devleti olmasını savunan tipik bir Tanzimat aydınıdır. O, Padişahın sınırsız, sorumsuz otoritesine karşı gerektiğinde padişaha bile haddini bildiren bir yasa gücünden yanadır. Ancak parlamentolu bir anayasayı hiçbir zaman açıkça savunmamıştır. Şinasi’nin asıl önemi bir yandan Osmanlı devlet ve aydın dilinin halka inmesini savunurken, diğer yandan dilimize özellikle Batı’dan esinlenerek, yeni kavramları yerleştirme çabasıdır. Bu çok önemli anlamlar ve kavramlardan bazıları şöyle sıralanabilir: “Umûm Efkâr, Heyet-i İctimaiyye, Mukteseb Haklar, Halk, Vatan, Medeni Milletler, Maarif Kuvveti …..v.s.”. İşte bu ve benzeri yeni kavramlardan hareket eden Şinasi, esin kaynağını Batı’dan alan yeni bir dünya görüşü inşa etmeye çalışır.

Şinasi, şiir ve düzyazı türlerinde çok sayıda eser kaleme aldı. Düşünce tarihimizde özellikle düzyazı alanındaki eserleri ve yazıları ile önem kazandı. Bunun yanı sıra çeviri eserler de yayınladı. Türk edebiyatının ilk telif tiyatro eseri olan Şair Evlenmesi adlı komedi oyununda toplumda hâkim olan görücülük usulü gibi geleneksel adetlerin eleştirisini yaptı. Türk Edebiyatında halka inme akımını başlatan Şinasi, bin beş yüz civarında Türk atasözünün derlendiği bir eser yayınladı. Durûb-u Emsâl-i Osmaniye adındaki bu önemli eseri titizlikle hazırlayarak, kendi matbaasında bastırdı. Yazdığı şiirlerin bazılarını Müntehabât-ı Eş‘ar adı altında bir kitap halinde topladı. Fransızcadan tercüme ettiği şiirleri ise, Tercüme-i Manzume adıyla yayımladı. Bunun yanı sıra gramer konuları ile ilgili eser yazdığı biliniyorsa da, elde mevcut bir baskısı bulunmamaktadır.

Özel Türk Gazetelerinin Ortaya Çıkmasında Şinasi’nin Rolü

Osmanlı Devletinde doğrudan doğruya Türk aydınları tarafından çıkarılan ve gerçek anlamda bir gazete karakterini daha çok taşıyan Tercüman-ı Ahvâl, ilk özel Türkçe gazetedir. 21 Ekim 1860 tarihinde Agah Efendi tarafından çıkarılan bu gazete ile Türk Basın Tarihi için yeni bir dönem başlamaktadır.

İlk Özel Türkçe Gazete: Tercüman-ı Ahval

Gazetenin imtiyaz sahibi olan Agah Efendi, 1832’de dünyaya gelmiş, aslen Yozgatlı köklü bir aile olan Çapanoğullarından gelen zengin bir Türk gencidir. Galatasaray Tıbbiye Mektebini bitirdikten sonra Paris elçisi Sadık Rıfat Paşa’nın katipliğine girmiş ve Fransa’da bulunmuştur. 1860 yılında gazete çıkardığında 28 yaşında bulunan bu aydın genç, aynı zamanda Tercüme Bürosunda da çalışıyordu.

Agah Efendi’yi bir gazete çıkarması konusunda Şinasi ikna etmiştir.Tercüman-ı Ahvâl Gazetesinin başyazarı Şinasi Efendi, gazetenin ilk sayısında çok önemli bir giriş yazısı kaleme aldı. Düşünce tarihimizde, Osmanlının aydın Türk kesiminin ulaştığı yeni seviyeyi göstermesi bakımından önemli olan bu yazıda şöyle deniliyordu:

Madem ki; bir toplum içinde yaşayan halk, bunca yasal yükümlülükler altına alınmıştır. O zaman sözle ve yazı ile vatanın menfaatine dair görüş beyan etmeyi kazanılmış haklarından sayar. Bu gerçeği anlamak için Maarif kuvveti ile zihni açılmış olan milletlerin yalnız politika gazetelerine bakmak bile yeterlidir. Aslında devlet, Tanzimat sayesinde, millete ifade hürriyeti hakkı vermiştir. Osmanlı devletinde, Müslüman olmayan unsurların kendi dillerinde çıkardıkları gazeteleri, serbestçe yayınlanmaktadır. Fakat bu zamana dek Müslüman milletin hiçbir özel gazetesi çıkarılamamıştır. Şimdi bu gazete iç ve dış durumu yansıtan haberleri ve çeşitli faydalı bilgileri ve değişik konulardaki maddeleri yayınlamak için bir aracı olacağından adı Tercüman-ı Ahvâl olarak konulmuştur. Söz, ihtiyaçları, talepleri ifade etmeye yarayan vergisi olduğu gibi, insan aklının en güzel icadı olan yazı ise, sözün kalemle tasviridir. Bu gerçeklerden yola çıkarak, bütün halkın kolaylıkla anlayabileceği düzeyde bu gazeteyi çıkarak bir gereklilik oldu.”

Tercüman-ı Ahvâl, haftalık bir gazete olarak, Pazar günleri başladığı yayın hayatında bir süre sonra haftada iki ve üç defa şeklinde yayınlanmaya başlamıştır. İçeriği ve genel düzeni açısından önceki Türkçe gazetelerden daha gelişmiştir. Sadece bir haber gazetesi değil, aynı zamanda bir fikir gazetesi işlevini de üstlenmiştir. Zaman zaman hükümet politikalarını eleştiri konusu yapabilmiş ve bu yüzden Mayıs 1861 tarihinde iki hafta süre ile hükümet tarafından kapatılmıştır. Bu, basın tarihimizdeki ilk gazete kapatılmasıdır. Şinasi’nin deyimiyle sorumluluklarında fazla haklara sahip olan azınlık gazetelerine dokunamayan hükümet, ilk Türkçe gazetelere karşı hiç müsamaha göstermiyordu.

Şinasi’nin yayın yönetmenliği altında faaliyetine başlayan bu özel Türk gazetesi, imzalı başyazı geleneği, siyasi makale ve tefrika konusunda öncü olmuştur. Şinasi’nin eseri olan Şair Evlenmesi, basın tarihimizin ilk tefrikası olarak, burada yayınlanmıştır. Özel Türkçe gazeteciliğin devlet memuru sıfatı taşıyan bir Türk tarafından açılması, devletten hazine yardımı almakta olan Ceride-i Havadis’i tedirgin etmiş ve ayrıcalıklarının elinden gideceğini düşünen Churchill, Tercüman-ı Ahval ile polemiklere girişmiştir. Gazetecilik tarihimizin ilk gazeteler arası polemik olayı böylece geçekleşmiştir.

Şinasi, gazetenin 24. sayısından itibaren ayrılmış, burada sadece altı ay çalışmasına rağmen gazeteye damgasını vurmuştur. Onun ayrılmasından bir süre sonra gazetenin boyutu küçültüldü. Tasvîr-i Efkâr Gazetesinin çıkması ile ikinci plana düştü. Gazetenin sahibi olan Agah Efendi, hiçbir zaman devlet adamlığı kimliğini bırakmamış, bütün enerjisini sadece gazeteye vermemiştir. Tercüman-ı Ahvâl, biraz da sahibinin bu tercihinin bir sonucu olarak istenilen seviyeyi bir türlü yakalayamamıştır. Dikkat çekici bir okuyucu kitlesine ulaşamamış, satış miktarı bakımından Tasvîr-i Efkâr’dan çok daha düşük seviyede kalmıştır.

Agah Efendi’nin Yeni Osmanlı Cemiyetine girmesi, siyasi muhalefet işine bulaşması ve 1867 yılında yurt dışına kaçması, Tercüman-ı Ahvâl’in yayınını zor duruma soktu. Sonuçta aynı yıl, gazete kapandı. Liberal eğilimli özel bir Türkçe gazete olarak kabul gören Tercüman-ı Ahvâl, Türk toplumunun siyasal ve kültürel uyanışında belirli bir rol oynamış ve Türk basın tarihinde bir çığır açmıştır. Gazetenin sahibi olan Agah Efendi ise, profesyonel gazetecilik mesleğinin kurucusu olmuştur. Osmanlıda yaşayan Türkler arasında o, ilk gazete sahibi, ilk yazı işleri müdürü ve aynı zamanda ilk başyazardır.

Tasvir-i Efkâr Gazetesinin Çıkarılması ve Gazetenin Bazı Özellikleri

İstanbul’da çıkarılan ilk özel Türkçe gazete olan Tercüman-ı Ahvâl’in sadece ilk yirmi dört sayısında görev alan İbrahim Şinasi, 12 Mart 1861 tarihinde bu gazeteden ayrıldı. Birçok araştırmacı tarafından Tercüman-ı Ahvâlden Şinasi’nin ayrılma nedeni hakkında çeşitli nedenler ileri sürülmüşse de, bu konuda kesin bir bilgi yoktur. Onun asıl amacı, tek başına sahip olduğu bir gazete çıkarmaktı. Aslında Tercüman-ı Ahvâl, bir bakıma Şinasi’ye kendi başına çıkaracağı bir gazete için bir atlama taşı hizmetini görmüştür.

Tercüman-ı Ahvâl’den ayrıldıktan kısa bir süre sonra özel bir gazete çıkarmak için Babıali’ye müracaat eden Şinasi, hükümetten gerekli olan izni 2 Temmuz 1861 tarihinde aldı. Gazete çıkarmak için gerekli olan izni aldıktan sonra, bir yıl sürecek olan titiz ve uzun bir çalışmanın içine giren Şinasi, döneminin en tertipli gazetesini yayımlamak istiyordu. Gazete basmak için işe önce İstanbul’un Hamidiye semtinde özel bir matbaa kurarak başladı. Döneminin en güzel harfleri olarak kabul edilen Kazasker Yesârizâde İzzet Efendi hattı ile dökülmüş olan matbaasını gazete ve kitap basmaya uygun hale getirdi.

Neticede bir memur olan Şinasi’nin böyle büyük bir matbaayı kurabilmek için gereken maddi imkânı nasıl elde ettiği açıkça bilinmemekle beraber, Şehzâde Murat ve/veya zengin Mısır prenslerinden Fazıl Mustafa Paşa’nın desteklemiş olabilecekleri düşünülmektedir. Ayrıca Şinasi’nin Avrupa’dan tanıdığı dostlarının, özellikle matbaacı dostu Jean Pietri’nin (Giampetri) destekleri dikkat çekicidir.

Şinasi’nin yayın izni aldıktan sonra gazete çıkarmakta gecikmesinin tek nedeni titiz çalışma isteği değildi. Dönemin sadrazamları ile olan ilişkisi onun gazete çıkarmasında bir şekilde olumlu ya da olumsuz etkide bulunuyordu. Bu dönemde Osmanlı Devletinde sık sık sadrazam değişmekte idi. Kıbrıslı Mehmet Paşa zamanında gazete ruhsatı alan Şinasi, daha sonra muhalif olduğu Âlî Paşa’nın sadrazam olması nedeni ile yayın işini geciktirmek zorunda kaldı. Sonunda ancak Fuat Paşa’nın sadrazam olması ile uygun ortamı yakalayan Şinasi, gazetesini yayınladı. Ayrıca Şinasi’nin Avrupalı doğu bilimci dostları da bu olaya sevinmiş ve Jean Pietri, daha hazırlıklar sürerken, Tasvîr-i Efkârın çıkacağını müjdelemiştir.

Şinasi’nin gazetesini yayınlaması, değişik çevrelerde farklı tepkilerle karşılandı. Müslüman-Türk aydın çevrelerinde böyle gelişmiş bir gazetenin çıkması sevinçle karşılandı. Şinasi’nin daha önce çalıştığı Tercüman-ı Ahvâl, bir vefa örneği göstererek Tasvir’in çıkmasını kutladı. Kutlamanın ötesinde bir sevinçle Tasvir’in çıkmasını destekleyen yayın organlarından biri de Münif’in çıkardığı Mecmua-i Fünun’dur. Bu yeni gazete ile hemen hemen eş zamanlı olarak yayın hayatına başlayan mecmuasını vatan evlatlarına hizmet niyetiyle yola çıkan iki kardeş şeklinde nitelendiren Münif, yazısını şöyle sürdürüyordu:

“Meclis-i Maarif azasından izzetlü Şinasi Efendinin biraz vakitten berü tanzim ve tehiyyesiyle iştigal eylediği gazete iş bu sene- i hicriye ibtidasında (Tasvir- i Efkar) ünvanıyla safha-i pira-yı zuhur ve muntazırı olan dil-teşne-gân havadis ve ahbara bais hatt mevfur olmuştur. Muharririn ehliyet ve fetânetinden dahi memul olduğu vechle gazete-i mezkurun hüsn-i tertib ve insicamı şayan-ı tahsin ve erbab-ı himmet ve hamiyet taraflarından mazhar-ı teşci ve teşvik olduğu halde ileride bir kat daha kesb-i vüs‘at ve intizam edeceği nezd-i acizânemizde rehîn-i rütbe-i ilm el yakîndir”.

Ancak Osmanlı basın hayatındaki tekelinin sarsılacağını düşünen Ceride-i Havâdis’in sahibi Churchill, özel Türkçe gazetelerin yayın hayatına başlamasından pek memnun olmadı. Yayın hayatına başlayan Tasvir-i Efkâr’ı kutlayan yazı yazmadığı gibi, çok geçmeden bu yeni gazete aleyhinde yazılara başladı.

27 Haziran 1862 Cuma günü (Hicri 1278 senesinin son günü) Türk Basın Tarihinde çok önemli bir yeri olan Türkçe özel bir gazete “Tasvîr-i Efkâr” adıyla çıktı. Gazetenin adını bizzat seçen Şinasi, bu adı seçmekle, basit bir günlük olay gazetesi değil de, bir düşünce ve yorum gazetesi çıkaracağının işaretini veriyordu. Önceki gazetelerden çok farklı bir düşünce ve nitelikte çıkan Tasvîr-i Efkâr, İstanbul’da haftada iki gün (Çarşamba ve Cumartesi) olarak yayın hayatına başladı. 7 Haziran 1868 tarihli 592. sayıdan itibaren yayını haftada beş güne çıkartan gazete, yaklaşık üç ay sonra tekrar haftada iki günlük yayın politikasına döndü.

Gazetenin başlığının hemen altında, parantez içinde “Havâdis ve Maârife Dair Osmanlı Gazetesi” ibaresi yer almaktadır. Bu ibarenin altında boydan boya iki satır halinde dizilmiş olarak, “Haftada iki defa İstanbul’da tab‘ ve neşr olunur. Gazetehânesi Hamidiye’de kâindir. Maârif ve umûr-u hayriye ilanâtı mecânen basılır” denildikten sonra gazetenin fiyatı hakkında bilgiler yer almaktadır.

Toplam dört sayfa olarak yayın hayatına başlayan Tasvîr-i Efkâr’da her sayfa çift sütun şeklinde ayrılmış olup, yazılar “Havâdis-i Dahiliye” ve “Havâdis-i Hariciye” olmak üzere iki ana başlık altında toplanmıştır. Memleketin iç olaylarına ayrılan ana başlığın altındaki haberler, “Payitaht” ve “Eyalât” olarak ayrılmıştır. Payitaht başlığı altında, genellikle yapılan atamalar, çeşitli resmi yazılar, Hatt-ı Hümâyûnlar ve İstanbul ile ilgili çeşitli haberler bulunmaktadır. Bunun dışında Osmanlı memleketini oluşturan eyaletlerle ilgili çeşitli haberler yer almaktadır.

Taşradan gelen bu haberlerin kaynağı, bazı eyaletlerde bulunan kişilerin gönderdikleri özel mektuplar ile telgraflardır. Dönemin bütün gazetelerinde olduğu gibi Tasvîr-i Efkâr da, ülke çapında düzenli faaliyet gösteren resmi muhabir ekibinden yoksundur. 1860’ların başlarında henüz böyle bir meslek gelişmemiştir. Yine de çeşitli eyaletlerde özel haber kaynaklarına sahip olmaya çalışan Tasvîr-i Efkâr, haber kaynakları bakımından benzerlerine oranla daha gelişmiştir. 1864 yılında yayımlanan idari nizamnâmenin sonucu olarak vilayetlerin kurulmasıyla birlikte çeşitli vilayet gazeteleri ortaya çıktı. İşte Tasvîr-i Efkâr’ın taşra ile ilgili en önemli haber kaynağı bu yerel gazetelerdir. Bu tarihten sonra “Havâdis-i Dahiliye” içinde yer alan “Eyalet” başlığının “Vilayet” olarak değiştirildiği görülmektedir.

Şinasi’nin Gazetesi: Tasvir-i Efkâr

Tasvîr-i Efkâr Gazetesinin özellikle resmi haberleri verirken, devletin resmi gazetesi olan Takvîm-i vekâyi’den haber kaynağı olarak yararlandığı ve bu türden haberlerin çoğunda kaynak olarak bu gazetenin adının açıkça belirtilmesinden anlıyoruz. Ayrıca Osmanlı memleketinde yayın hayatını sürdüren birçok yerli ve yabancı gazeteden de yararlandığı görülmektedir. İstanbul’da faaliyet gösteren yabancı gazetelerden özellikle Courrier d’Orient, La Turquie, Levant Herald gibi gazeteler önemli haber kaynakları arasındadır.

Dünyadaki gelişmeleri aktaran “Havâdis-i Hariciye” başlığının altında ise, Avrupa, Asya, Afrika ve Amerika bölümleri bulunmaktadır. Söz konusu yerlerle ilgili çeşitli haberlerin verildiği bu bölümün haber kaynağı genellikle yabancı gazetelerden yapılmış alıntılardır. Bu bölümdeki haberlerin büyük çoğunluğu, yabancı devletlerin birbirleri ile ilişkileri ve o devletlerin içinde yaşanan ilginç gelişmelerdir. Özellikle Avrupa devletlerinin Osmanlı ile ilişkilerini irdeleyen yazılara daha az yer verilmesi düşündürücüdür.

Gazetede, iç ve dış olayları ele alan iki ana başlığın dışında “İlanât” ve “Tefrika” adında iki başlık daha bulunmaktadır. Gazete çok çeşitli ilanlarla maddi destek sağlamaya çalışmıştır. Çeşitli ihaleler, müzayedeler, satışlar, sağlık ilanları gibi duyurular dönemin sosyal ve ekonomik yaşamı hakkında ipuçları vermektedir. Ayrıca gazetenin çok önemli bir bölümü olan tefrika bölümünde ise, çeşitli konularda yazılan eserler, bölümler halinde yayımlanmıştır.

1862 yılından 1869 yılına kadar yedi yıl boyunca, oldukça düzenli bir biçimde yayın hayatını sürdüren Tasvîr-i Efkâr’ın 830 sayı çıktığı söylense de, kütüphanelerde 743. sayıya kadar nüsha mevcuttur. Gazeteyi çıkaranların aynı zamanda devlet kademelerinde görev almaları, yaptıkları muhalefetin sonucu olarak zaman zaman yaşadıkları zorluklar, Tasvir-i Efkâr’ın daha fazla sürmesini engelledi. Gazetenin 1869 yılı sonlarına doğru kendiliğinden kapandığı anlaşılmaktadır.

Şinasi, gazetenin hem sahibi, hem de başyazarıdır. Onun aynı zamanda bir düzeltmen olarak çalıştığı, yazıların imla ve noktalamalarına özen gösterdiği görülmektedir. Bu özenin sonucu olarak Tasvîr-i Efkâr, düzenli, tertipli, disiplinli bir gazete olarak farklı bir yer edinmiştir. 1864 Basın Nizamnamesinin getirdiği yasal bir zorunluluktan hareketle gazetenin 261. sayısından itibaren sahibinin adı yazılmıştır. Buna göre, “Sahib-i İmtiyazı” İbrahim Şinasi Efendi’dir. Ancak onun gazeteyi bir süre sonra bırakıp, Avrupa’ya gitmesi üzerine 29 Ocak 1865 tarihli (Hicri 2 Ramazan 1281 senesi) 269. sayıdan itibaren imtiyaz sahibinin vekili olarak Raşid ismine rastlanmaktadır. Gazetenin elimizde mevcut 22 Aralık 1869 tarihli 682. Sayısının sonunda da Raşid Efendi’nin imzası mevcuttur.

Bir başyazar olarak gazetenin ilk sayısında yayınladığı mukaddime yazısında daha önce Tercüman-ı Ahvâl’de kaleme aldığı ön sözündeki görüşlerini bir bakıma tekrarlayan Şinasi, gazetecilikteki amacını ve beklentilerini ortaya koydu. Bu mukaddimeye göre, devlet, milletin vekilidir. Devletin gücü, halka götürdüğü iyi hizmetlerden doğar. Devlet, ancak toplumla var olur. Gazeteler ise, halkın bu hizmetler hakkındaki düşüncelerinin tercümanıdır. Ona göre gazete, kamuoyu oluşturmada ve devletle halk arasındaki bağı kurmada önemli bir vasıtadır.

Halkın anlayabileceği bir dille yazmaya çok önem veren Şinasi, bir yazar olarak altına imzasını atmaktan çekindiği yazılarını ince taktiklerle yayımlamayı başarıyordu. Genellikle devlet yönetimini eleştiren nitelikteki bu tür makaleleri, arkadaşı olan Jean Pietri’nin Courrier d’Orient Gazetesine Fransızca olarak yazıp, sonra da oradan alıntı şeklinde kendi gazetesine alıyordu. Ancak yine de Babıali, bu nispeten serbest fikirli gazetenin muhalif tavrından rahatsız olarak, Şinasi’nin devletteki görevine son verdi. Böylece hem devlet görevini ve hem de gazete işini ancak 106. sayıya kadar sürdürebildi.

Gazetenin güçlü bir yazar kadrosunun olduğu ve Namık Kemal, Recaizade Ekrem, Kayazade Reşat, Ahmet Vefik gibi dönemin önemli edebi kişilerinin yazdıkları yazılarda genellikle kendi imzalarını kullandıkları görülmektedir. Maarif Meclisi’nden Şinasi’nin mesai dostları ile Tercüme Bürosu’nda çalışan kimi aydınlar, Tasvîr-i Efkâr’ı yazıları ve çevirileri ile beslediler. Bu yazarlar tarafından, edebi, kültürel, tarihi gibi birçok konuda fikir yazıları kaleme alınmıştır. Gazetenin 35. sayısından itibaren yazıları çıkmaya başlayan Namık Kemal, 261. sayıdan itibaren Şinasi’nin yerine başyazarlığa terfi etmiştir. Şinasi’nin idaresinde iken, siyasi konulara doğrudan girmeyen gazete, özellikle Namık Kemal idaresinde daha sert siyasi muhalefete girişti ve Yeni Osmanlı Cemiyetinin düşüncelerinin savunucusu oldu.

Sonuç

Türk Basın Tarihinin gerçek anlamda ortaya çıkması ancak on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir. Oysa Avrupa Tarihine baktığımızda basın hayatının on yedinci yüzyıl ortalarından itibaren başladığını ve on sekizinci yüzyılda iyice geliştiğini görmekteyiz. Osmanlılar, Matbaa konusunda çok geciktikleri gibi Gazete çıkarma konusunda da gecikmişlerdir. Gerek matbaa ve gerekse de gazete konusunda Osmanlıda yaşayan azınlıklar ve yabancılar öncü olmuş; Türkler ise, bu yeniliklerle çok daha sonra tanışmışlardır.

Osmanlıda devletin basının önemini kavraması, Batılılaşma politikasının başlaması ile parelilik göstermekte ve basın, devletin ıslahatlarını halka anlatan resmi bir araç olarak görülmektedir. Ancak Tanzimat Dönemi ile birlikte Türkçe gazete çıkarması için yabancı uyruklu kişiler devlet tarafından teşvik edilip, kendilerine hazine yardımı yapılırken, Müslüman-Türk halkın bu konuda hiç teşvik görmemesi Tanzimat zihniyetini göstermesi bakımından düşündürücüdür.

1831 yılında devletin tekeli altında başlayan Türkçe basının, Müslüman Tük halkına mal olması için otuz yılın daha geçmesi gerekmiş ve nihayet 1860 yılında ilk kez Türkçe basın konusuna Türkler el atmışlardır. Aynı zamanda birer devlet memuru olan genç Türk aydınları, basının önemini kavramaya başlamış ve gazete çıkarmak için devletten izin almışlardır. Agah Efendi, devletin dışında, bir gazeteye sahip olan ilk Türk olarak 1860 yılı sonlarında Tercüman-ı Ahvâl Gazetesini çıkarmıştır.

Türk Basın Tarihinde en önemli yere sahip olan öncü kişi İbrahim Şinasi’dir. Özel Türkçe basının yayın hayatına başlaması önemli ölçüde onun eseridir. Gazeteyi sadece haber aracı değil; aynı zamanda edebiyat, sanat, yorum, bilim gibi konularda da bir araç olarak görmüş ve fikir gazeteciliğinde çığır açmıştır. Tercüman-ı Ahvâl’de yayınladığı imzalı giriş yazısında çok önemli mesajlar vermiş ve çağdaş bir dünya görüşü ortaya koymuştur. Ona göre, gazete halkın anlayacağı sade bir dille yayın yapmalı, sütunlarında halkın görüşlerine yer vermelidir. Devletle ilgili konularda söz söyleme hakkı bulunan, sorumlu vatandaşın gerekli olduğunu belirten Şinasi, bir Müslüman –Türk devleti olan Osmanlı’da Müslüman halkın diğer unsurların gerisinde kaldığına dikkat çekiyordu. Gazete, halkın kültürel seviyesini artıran, halkı eğiten bir araçtır.

Gazetenin kamuoyu oluşturmadaki gücünü fark eden Şinasi, kendi özel gazetesi olan Tasvîr-i Efkâr’ı 1862 yılında çıkardı. Türk basın tarihinde çok önemli bir yeri olan bu gazete, nitelik, biçim ve içerik yönünden Tanzimat Döneminin en gelişmiş Türk gazetesidir. Özel gazete niteliğini daha çok karşılayan, devlet yönetimine karşı zaman zaman muhalif bir duruş sergileyen Tasvîr-i Efkâr, kendi özel matbaası bulunan düzgün bir gazetedir. Özellikle Türk dili ve edebiyatının gelişmesinde, sadeleşmesinde ve halka inmesinde önemli bir araç olmuştur. Bütün bunların sonucunda daha önceki ve kendi zamanındaki Türkçe gazetelerin içinde en fazla ilgi gören gazetesidir. Ancak yine de gazete henüz okuma-yazma seviyesi çok düşük olan halka tam anlamı ile inememiş ve hükümetin de yasaklayıcı politikaları sonucu uzun süre yaşayamamıştır.

  • Dr. Salih EROL

KAYNAKÇA

  1. Tasvir-i Efkâr Gazetesi’nin Hakkı Tarık Us Koleksiyonu ve Atatürk Kitaplığındaki Sayıları
  2. Arşiv Vesikaları
  3. Kitaplar ve Makaleler
  • Akün, Ömer Faruk, “Şinasi”, İslam Ansiklopedisi, 11, İstanbul, 1979.
  • —— ——- , “Namık Kemal”, İslam Ansiklopedisi, 9, İstanbul, 1979.
  • Akyüz, Kenan, “Şinasi’nin Fransa’daki Öğrenimi ile İlgili Belgeler”, Türk Dili, No: 31, 1954.
  • Banarlı, Nihad Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, E.B. Yay., İstanbul, 1978.
  • Berkes,Niyazi, Türkiye’de Çağdaşlaşma, bs., Yapı Kredi Yayınlar, İstanbul, 2004.
  • Cevad, Mahmut, Maârif-i Umûmiye Nezareti Tarihçe-i Teşkilat ve İcraatı, E.B. Yay., Ankara, 2002.
  • Cevdet, Paşa, Tezâkir, Cavid Baysun, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1991.
  • Dizdaroğlu, Hikmet, Şinasi: Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 1954.
  • Duman, Hasan, Osmanlı – Türk Süreli Yayınları ve Gazeteleri (1828-1928), 3 cilt, Enformasyon ve Dokümantasyon Hizmetleri Vakfı Yay., Ankara, 2000.
  • Ekinci, Necdet, “Türk Basın Tarihinden Kesitler”, Türkler Ansiklopedisi,
  • Ersoy, Osman, “Türkiye’ye Matbaanın Girişi ve ilk Basılan Eserler”, AÜDTCF,, Ankara 1959.
  • Ertuğ, Hasan Refik, Basın ve Yayın Hareketleri Tarihi, 1, İstanbul, 1959.
  • Gerçek, Selim Nüzhet, Türk Gazeteciliği, İstanbul, 1931.
  • Giz, Adnan, “İlk Türk Gazetesinin Adı Nasıl Seçildi?”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi,64, 1973.
  • Gövsa, İbrahim, Alaaddin, Türk Meşhurları, Yedigün Neşriyatı, İstanbul.
  • Günyol, Vedat, “Matbuat”, İslam Ansiklopedisi,7, İstanbul, 1979.
  • Hayta, Necdet, Tarih Araştırmalarına Kaynak Olarak Tasvir-i Efkâr Gazetesi, Kültür Bakanlığı, Ankara, 2002.
  • ——- ——- , Türk Basınında İz Bırakanlar, İstanbul, 1988.
  • İnal, Mahmut Kemal, Son Asır Türk Şairleri, Milli Eğitim Basımevi, c.10, İstanbul, 1940.
  • —— ——, Son Sadrazamlar, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 19
  • İnuğur,M. Nuri, Basın ve Yayın Tarihi, Der Yayınları, İstanbul, 1993.
  • İskit, Server, Amme Efkârı ve İlk Gazetelerimiz, İstanbul, 1959.
  • —— ——-, Türkiye’de Matbuat İdareleri ve Politikaları, Başvekalet Basın ve Yayın Umum Müdürlüğü Yay., Ankara, 1943.
  • —— ——-, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış,bs., Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 2000.
  • —– ——-, Hususi İlk Türkçe Gazetemiz Tercüman-ı Ahvâl ve Agah Efendi, Ulus Basımevi, Ankara, 1937.
  • Karal, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, bs., c.7, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1983.
  • Kurdakul, Necdet, Tanzimat Dönemi Basınında Sosyo-Ekonomik Fikir Hareketleri, Ankara, 1997.
  • Koloğlu, Orhan, “Osmanlı Basını: İçeriği ve Rejimi”, Tanzimattan Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi, 1, İletişim Yay., İstanbul, 1985.
  • —— ——, Basımevi ve Basının Gecikme Sebepleri ve Sorunları, Gazeteciler Cemiyeti Yay., İstanbul, 1987.
  • —— —— , “İlk Türkçe Gazete; Vakayi-i Mısriye”, Tarih ve Toplum Dergisi,58, Ekim 1988.
  • Lewis, Bernard, Modern Türkiye’nin Doğuşu, çev.Metin Kıratlı, 8.bs., T.T.K. Yay., Ankara, 2000.
  • Lutfi, Efendi, Vakanivüs Ahmed Lutfi Efendi Tarihi, Münir Aktepe, c.11,12,13, T.T.K. Yay., Ankara, 1988.
  • Mustafa, Nihat, “Yüz yıllık Gazeteciliğimiz”, Ayın Tarihi, 46-50, Matbuat Müdüriyet-i Umumiyesi, Ankara, 1928.
  • Münif “ Zuhûr-i Tasvir-i Efkâr”, Mecmûa-i Fünûn, 1, Muharrem 1279.
  • Oral, Fuat Süreyya, Türk Basın Tarihi, Yeni Adım Matbaası.
  • Ortaylı, İlber, “Tanzimat Devri Basını Üzerine Notlar”, Cahit Talas’a Armağan, Ankara, 1990.
  • Özön, Mustafa Nihat, “Yüzyıllık Gazeteciliğimiz”, Ayın Tarihi, 46-47, Ankara, 1928.
  • Parmaksızoğlu, Abbas, Türk Gazetecilik Tarihi ve Basın Tarihi, 2 cilt, İstanbul, 1983.
  • Rasim, Ahmet, İlk Büyük Muharrirlerden Şinasi, Yeni Matbaa, İstanbul, 1927.
  • Refik, Ahmet, “Şinasi’nin Berâ-yı Tahsil Paris’e Gitmesi”, T.E.M., No: 9, Ankara, 1925.
  • Sümer, Tülin, “İlk Büyük Gazetecimiz Şinasi ve Tasvir-i Efkârın Çıkışı”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, 26, İstanbul, 1969.
  • Şapolyo, Enver Behnan, Türk Gazetecilik Tarihi ve Her Yönüyle Basın, Güven Matbaası, Ankara, 1969.
  • Tanpınar, Ahmet Hamdi, Asır Türk Edebiyatı Tarihi, 6.bs., Çağlayan Kitabevi, İstanbul, 1985.
  • Tevfik, Ebuziyya, “Yeni Osmanlılar”, Yeni Tasvîr-i Efkâr, No: 10-12, 1909.
  • Topuz, Hıfzı, 100 Soruda Türk Basın Tarihi, İstanbul, 1973.
  • Yazıcı, Nesim, “Tanzimat Dönemi Basını”, Tanzimatın 150. Yılı Uluslararası Sempozyumu, Ankara, 1989.
  • —— ——- , Takvim-i Vekâyi: Belgeler,Ü.B.Y.Y.O. Yay., Ankara, 1983.
  • —— ——- , “Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis’in Mukadimmelerinin Karşılaştırılması”, Ü. B.Y.Y.O. Dergisi, S.6,Ankara, 1984.
  • Yöntem, Ali Canip, Türk Edebiyatı Antolojisi, İstanbul, 1934.
  • Ziyad, Ebüziya, Şinasi, Hüseyin Çelik, İletişim Yay., İstanbul, 1997.

TARİH /// MESUT BİÇER : İzmir’in İşgali ve Yenişehir Çevresindeki Protestolar


MESUT BİÇER : İzmir’in İşgali ve Yenişehir Çevresindeki Protestolar

Uzun yıllar boyu üç kıta da hüküm süren Osmanlı Devleti 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyıl başlarında toprak kaybetmeye başlayınca; Avrupa Devletleri nazarında “Hasta Adam” olarak adlandırılmaya başlanmıştı.

XX.yüzyılın başlarında Avrupa’da baş gösteren buhranlar, sömürge arayışları, ekonomik rekabetler, silahlanma yarışları ülkeleri adım adım bir cihan harbine doğru götürmekteydi. 1914’de çıkan harbe kısa zaman içerisinde Osmanlı Devleti de dâhil olmuş. İtilaf Devletleri olarak adlandırdığımız İngiltere, Rusya ve Fransa’ya savaş başladıktan sonra dâhil olan İtalya ve Yunanistan’a karşı savaştığımız Cihan harbinde İttifak devletleri olarak adlandırdığımız Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’ın yanında savaşa giren Osmanlı devleti savaştan yenik olarak ayrıldı.

Cihan harbinde sonlara yaklaşıldığında Osmanlı Devleti’nin müttefikleri olan Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan savaşı daha fazla sürdüremeyecekleri kanısına kapılmışlardı. Önce Bulgaristan savaştan çekildiğini açıkladı. Bulgaristan’ı Almanya ve Avusturya-Macaristan takip etti. İstanbul Hükümeti İttihat ve Terakki Fırkası yönetimi yenilgiyi kabul etmiş olarak mütareke talebinde istemekteydiler.

30 Ekim 1918 günü imzalanan Mondros Mütarekesi hemen ertesi günü yürürlüğe alındı. 25 maddeden oluşan mütarekenin 7. maddesi ile bir tehdit karşısında stratejik noktaları işgal etme hakkının verilmesiyle tarihteki diğer antlaşmalara bakıldığında olağan bir durum değildi. Bu durum Osmanlı devletinin daha barış antlaşması bile beklenilmeden anlaşma devletlerince parçalanıp paylaşılacağının göstergesi olmuştu.

Nitekim Osmanlı Devletinin sahip olduğu topraklar savaş ganimeti olarak paylaşılmaya başlanmıştı. Mütarekenin henüz mürekkebi dahi kurumadan 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a giren İtilaf devletleri denetimi ellerine geçirmeye başlamışlardı bile. Kısa zaman içerisinde ülkenin demiryolu, liman gibi kritik noktaları işgal kuvvetlerinin denetimi altına girdi.

Yunanistan da savaşa girmesinin amacı olan ve savaşın kazanılmasından dolayı savaş ganimetini alma peşine düşmüştü. Yunanlıların gözü İzmir ve çevresindeydi. 1917 yılında yapılan gizli bir anlaşma ile İzmir ve çevresi İtalyanlara bırakılmıştı. Fakat geçen süreç içerisinde İngiliz ve Fransızlar bu anlaşmayı geçersiz saymışlardı.[1] Anadolu’da güçlenecek ve böylelikle Doğu Akdeniz’de söz sahibi olabilecek bir İtalya; İngiltere ve Fransa’nın yayılımcı politikaları için tehdit oluşturabilirdi. Oysaki bu tehdit geçmişten bu yana bölge için fantastik umutlar besleyen Yunanistan ile bertaraf edilebilirdi.

İzmir’in işgaline tanıklık etmiş olan İtalyan asıllı ressm Vittoro’nun işgali anlatan tablosu

Ocak 1919 tarihinde gerçekleşen Paris Barış Konferansında Ermeni ve Rumlardan bulundukları bölgelerde çoğunluklarını ispatlamaları gerekliliği kabul edilince Yunan Devletinin İzmir İşgalinin önü tamamen açılmıştı. Yalan ve gerçek dışı beyanlar ile İzmir’de ki Rum nüfusu abartılmış İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgaline usulsüz kılıflar bulunmuştu.

13 Mayıs 1919 tarihinde Midilli’ye kadar gelen Yunan Donanması 15 Mayıs 1919 günü sabahı İzmir şehrini işgal etmeye başladılar. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi ve işgal sırasında çıkan olaylar felaketin büyüklüğünü tüm ulusun hissetmesine sebep oldu. İzmir’in işgali tüm Anadolu’yu derin bir hüzne boğmuştu.

Anadolu halkı yıllar boyunca cepheden cepheye koşmuş, uzun yıllar boyunca vatan aşkı uğruna cepheye kan pompalamıştı. Anadolu’da şehidi, gazisi olamayan hane yok denecek kadardı. Uzun savaş yıllarının yorgunluğu Anadolu insanının sırtında onu fakirliğe sevk ederken; cihana nam salmış, yıllar boyu uçsuz bucaksız topraklarda hüküm süren Osmanlı Devleti yerine Anadolu’da sıkışıp kalmış bir ulus kalmıştı. Halk kelimenin tam anlamı ile bitkin, gelecekten tamamen ümitsiz, yoksul ve bitap haldeydi.

İzmir’in İşgali 15 Mayıs 1919

İzmir’in işgali Anadolu’nun hemen her yerine 15 Mayıs sabahı İzmir Redd-i İlhak Heyeti’nin çektiği telgraflarla duyurulmuştu;

“İşgal başladı. İzmir ve mülhakatı ayakta ve heyecandadır. İzmir son ve tarihi gününü yaşıyor. Son ümidimiz milletimizin göstereceği mukavemete bağlıdır. Mitingler yaparak, telgraflarla her yere başvurunuz. Vatan ordusuna iltihaka hazırlanınız. Vekâr ve sükûnetinizi muhafaza ederek, kimsenin incinmemesine dikkat edilmelidir…”[2]

Mütarekenin ardından özellikle İstanbul basınına uygulanan sert sansürler nedeniyle olup bitenden pek fazla haber alamayan halkın yaşananlardan haber alabilmesi özellikle gönderilen bu tür telgraflar sayesinde olmaktaydı.

İşgalin haberini alan Anadolu halkı derin bir hüzne bürünmüş kasabalarda, köylerde meydanlara akın etmeye başlamıştı. Eşraftan ileri gelenler nutuklar verirken, halk yaşananları protesto ediyordu.

İzmir’de Anadolu Gazetesinin matbaasında[3] toplanan Redd-i İlhak Heyeti mensupları 16 Mayıs sabahına dek İzmir’de yaşanan olayları Anadolu’ya aktarmak için telgraf çekmeye devam etmekteydiler.[4] Anadolu’nun içlerine ulaşan her haber yürekleri dağlarken bir taraftan da milli mücadelenin meşalesini ateşlemekteydi. İzmir’in Yunanlıların kontrolüne geçmesi yorgun, bitkin ve çaresiz halkın silkelenmesine sebep olmuştu. O güne kadar yıllardır süren savaşların yorgunluğunun yanında, yokluk ve sefaletle mücadele eden, yaşanan siyasal çatışmalardan dolayı huzursuzluğu daha da artan halk duyarlılığını bir hayli yitirmişti. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali ise halkın kendisine gelmesinde çok önemli bir rol oynamıştı.

Türk halkını yediden yetmişe yasa boğan İzmir’in işgali acı, öfke ve nefretle karşılanmış, memleket adeta matemhane yerine dönmüştü.[5]Anadolu’nun hemen her yerinden İstanbul’da bulunan Sadaret Makamı’na ve İtilâf Devletleri temsilciliklerine protesto telgrafları yağıyor, birçok nokta da mitingler düzenleniyordu.

İşgale karşı yurtta yapılan mitinglerden

Yaşanan teessür ve bu teessürden kaynaklanan protestolar bölgemizde de işgalin hemen ertesi günü kendisini göstermeye başladı.

16 Mayıs günü o gün için Ertuğrul Sancağının bir kazası olan Yenişehir’den Sadaret Makamı’na ve işgalci devletlerin temsilciliklerine çekilen ve “Umum Ahali Namına Elli imza” olarak gönderilen bir telgrafta şu ifadeler yer alıyordu:

“ Yunan kuvvetinin İzmir’imize gelmesi bütün Müslümanları kalbinden vuran bir kara haberdir. Biz adalete, hak ve adaleti vaad eden büyük devletlere güvenerek, insan ve millet olduğumuzu bilerek akıbeti gözlüyor idik. İzmir vilayetinin çoğu Müslüman ve Türk’tür. Bizler de ücra bir köseden, et tırnaktan ayrılmaz diye feryad edecek kadar kendimizi İzmir’le alâkadar görüyoruz. Metin ve sabırlı milletlere karşı merhametkâr olan büyük devletlerin siz temsilcilerine müracaat ediyor, hak ve adaleti sabır ve sükûnetle gözlüyoruz. Büyük çoğunluğu Türk olan İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali, bütün Türkleri haksızca boğazlamak demektir. Yürekten kopan bu protestomuzun büyük ve adaletli hükümetlerin insaf nazarı ve merhametlerine arz edilmesini rica eyleriz”[6]

Aynı gün komşu kasaba İnegöl’den de işgali protesto amacıyla Belediye Azası Mustafa ve Belediye Reisi Osman imzası ile de Amerika, İngiliz, İtalya ve Fransız siyasi temsilciliklerine bir telgraf gönderilir;

“Amerika, İtalya, İngiliz, Fransız Siyasi Temsilcilerine:

İzmir’in Yunan askeri tarafından işgali, İnegöl halkını heyecanlandırmış ve bunu protesto etmek üzere büyük bir miting akd olunmuştur. İtilaf Devletlerinin adalet ve hakkaniyete emin olan halk böyle kabul edilmesi mümkün olmayan bir kararın düzeltilmesini İtilaf Devletleri mümessillerinin insaniyetinden bekliyoruz. Çoğunluk nüfusunun hukukunun teslim edileceği ve korunacağı kanaatindeyiz.”

Belediye Azası Mustafa, İnegöl Belediye Reisi Osman[7]

İşgalden üç gün sonra 18 Mayıs günü Bursa’da büyük bir miting tertiplendi.[8] Tophane’de gerçekleştirilen mitingde siyah bayraklar ile İzmir işgali protesto edildi. Bursa mitingi ile aynı gün İnegöl’de beş bin kişinin katıldığı bir miting yapıldı.[9]

YENİŞEHİR’DE DE MİTİNG İLE PROTESTOLAR YAPILDI

Bursa ve İnegöl’de tertiplenen mitinglerden bir gün sonra Yenişehir’de de toplanan halkın bir miting düzenlediğini Yenişehir’den Sadaret Makamı’na gönderilen 19 Mayıs tarihli telgraftan anlamaktayız. Yenişehir’de yapılan protesto mitinginin ardından Belediye Reisi Mehmet Tevfik, Yenişehir Kazası Müftüsü Hüsnü; ulemâdan Abdullah, Ahmet, İbrahim, Mehmet, Faik, Mustafa Şevki, Hamdi; eşraftan Tevfik, Mustafa, Ethem Paşa, Ahmet Müstak, Hamdi, Mehmet, Hacı Mustafa, Saffet imzalı telgrafta otuzüç bin İslam nüfusuna sahip Yenişehir halkının protestosu dile getirilir.

“Sevgili İzmir’e ve İslâm diyarına karsı hükümet ve bir nazar-ı hırs-ı sedîd-i bulunan (şiddetli öfke duyulan) Yunan işgalinin ref’i (kaldırılması), Hükümet-i Mutlakaya istinaden muhafaza-i himayekârîlerine alınması istirhamına dair vakar, haysiyet ve sükûneti muhafaza etmek suretiyle Yenişehir kaza ve kura ve kasabada müctemî (toplanmıs olan) ulema, eşraf ve mu’teberan (ileri gelenler) ve eimme (imamlar) ve huteba (hatipler) ve umum ahali tarafından gösterilen galeyan ve heyecanda tezahürat-ı fevkâlade neticesinde otuz üç bin İslâm nüfus namına heyecan âmiz (heyecan verici) telgrafla bugün de Düvel-i Mu’telife ve Mu’azzama Mümessil-i Siyasîlerine protestonâmeler kesîde kılındıgından (çekildiğinden), haysiyet-i milliyemizi muhafaza ve teskin edecek tesebbüsât ve muvaffakıyât-ı celîle-i fehîmâneleri temenniyâtıyla is’ar-ı bahîresine şiddetle muntazırız, ferman.”[10]

Yapılan bu mitingler ve çekilen protesto telgrafları aslında Anadolu’da Milli Mücadele’nin ruhunun oluşmasında temel nokta teşkil etmişti. Anadolu’da bir çok halk o günlerde her şeyin bittiğini barışın sadece işgal ile gelebileceğini hissederken halk neye ve kime inanacağını şaşırmış durumda idi. İzmir’in işgali sonucunda özellikle Ermeni ve Rum tehlikesine karşı Anadolu’da direniş fikri uyanmış, ülkenin batısında ve başkent İstanbul’da kamuoyunun harekete geçmesi kolaylaşmıştı.[11] Ülkenin her köşesinde protestolar yapılırken İstanbul basını da sansür kalkanını İzmir haberleri ile aşmaya başlamıştı. Hemen her gazete İzmir’de yaşayan Müslüman, Rum ve Ermeni nüfuslarını manşetlerine taşıyarak İzmir’in işgalinin uluslar arası hukuka uymadığını beyan etmekteydi.

İşgalin ertesi günü 16 Mayıs’ta İstanbul Hükümeti tarafından görevlendirilerek Samsuna hareket eden Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs günü Samsun’a varmasının ardından Milli Mücadele’yi başlatmış oldu.

  • Mesut BİÇER

DİPNOTLAR

[1] İzmir’in İşgalini Protesto Amacıyla İstanbul’da Düzenlenen Mitinglerin Türk Romanındaki Yankıları, Gökay DURMUŞ, Südat Dergi, Bahar 2017 Sayısı, s. 163

[2] Türk İstiklâl Harbi (Batı Cephesi 15 Mayıs – 4 Eylül 1919), Cilt: 2, Kısım: 1, Genel Kurmay Harp Dairesi Resmi Yayını, Ankara, S. 63

[3] Milli Mücadele, Ulusal Kurtuluş Savaşı, Sebahattin SELEK, Örgün Yayınlar, 1. Cilt, s.154, 155

[4] Kurtuluş Savaşı Günlüğü, Zeki SARIHAN, I. Cilt, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1993, s.243

[5] Milli Mücadele’de Bilecik Yöresi, Zeliha KOCA, Dumlupınar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Kütahya-2010, s.29.

[6] İşgal ve Protesto, İzmir’in İşgali İle İlgili Protesto Telgrafları 15 Mayıs 1919 – 30 temmuz 1919, Haluk SELVİ, Değişim Yayınları, İstanbul 2007, s. 161.

[7] Hadisat Gazetesi’ne Göre Milli Mücadelenin Başlangıç Devresi, İbrahim EĞİLMEZ, Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Mayıs 2006, s.141.

[8] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Akkılıç Kütüphanesi Yayınları, Bursa 2008, Birinci Kitap s. 49

[9] Bursa Defteri Dergisi, Sayı: 7, Eylül 2000, Yılmaz Akkılıç Panel Konuşması Metni, s. 19

[10] İşgal ve Protesto, İzmir’in İşgali İle İlgili Protesto Telgrafları 15 Mayıs 1919 – 30 temmuz 1919, Haluk SELVİ, Değişim Yayınları, İstanbul 2007, s. 161.

[11] Eric Jan Zürcher, Millî Mücadelede İttihatçılık, Birinci Basım, Çeviren: Nüzhet Salihoğlu, Bağlam Yayınları, İstanbul 1987, s.198

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// Arslan BULUT : TÜRKİYE’YE 30’A 120 KİLOMETRE VERİLDİ !!!!


E-POSTA : arslanbulut

Arslan BULUT : TÜRKİYE’YE 30’A 120 KİLOMETRE VERİLDİ !!!!

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, CNN Türk’te, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna askeri müdahalesinde 30 kilometre derinlikten daha öteye geçmeyeceğini söyledi.

Çavuşoğlu, "Türkiye 30 km’nin altına geçmeyi planlamıyor." dedi.

Peki operasyon, sınır boyunca kaç kilometreyi kapsıyor?

Çavuşoğlu, "Sadece 120 km bir genişlikte değil tamamında güvenli bölge haline getirilmesi gerekir. Bunu da zamanla yapacağız." dediğine göre o da belli…

Operasyon, 30 kilometre derinliğinde, 120 kilometre uzunluğunda bir bölgeyi kapsıyor. Bu da Fırat’ın doğusu denilen PKK hâkimiyetindeki bölgenin küçük bir bölümü demektir. Bölgede genişlik 380 kilometredir, derinlik ise Deyrizor’de 200 kilometreyi geçiyor.

Trump, "Tespit ettiğim sınırları aşarsa Türkiye ekonomisini yerle bir ederim. Daha önce yaptığım gibi…" dediğine göre operasyonun sınırlarını kimin belirlediği de belli!

***

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, NATO’nun PKK/YPG’yi bir terör tehdidi olarak görüp görmediği sorusuna, BM ve AB’nin aksine NATO’nun kamuya açık bir terör örgütleri listesi bulunmadığını söyleyerek kaçamak cevap vermek istedi.

Stoltenberg, "NATO, IŞİD karşıtı koalisyonda var. Suriye’nin kuzeyi ve YPG konusunda ise müttefiklerimiz arasında bu konuda bir fikir birliği oluşmadı. Biz, Suriye’nin kuzeyinde yer almıyoruz. Orada NATO bulunmuyor." dedi.

Çavuşoğlu ise "Türkiye’yi koruma planı NATO konseyi tarafından onaylanmıştır ve burada YPG var ama başını Amerika’nın çektiği bazı ülkeler bunu bloke etmişlerdir." eleştirisinde bulundu.

***

ABD derin devletinin görüşlerini oluşturan ekiplerden Kriz Grubu, 10 Ekim günü yayınladığı raporda, şu tespit ve taleplerde bulundu:

"Suriye’nin kuzeyindeki bir Türk işgali ancak yeni bir savaş ve yeni bir insani krizle sonuçlanabilir. ABD’nin, Ankara’yı operasyon alanını sınırlamak konusunda ikna edip etmediği belirsiz…

ABD’nin acilen Türkiye’nin daha derine ve daha doğuya ilerlemesini engellemek için baskı kurması gerekiyor. Bu başarısız olursa, YPG, Şam’daki rejimle anlaşma yoluna gidebilir ama bu da zor görünüyor. Ancak Rusya, YPG’nin geri çekilmesini ve rejim kuvvetlerinin ülke sınırına geri dönmesini sağlar da Ankara ve Şam arasında arabuluculuk yaparsa bu yola gidilebilir.

Yine de ABD’nin önceliği, daha geniş ve daha derin bir Türk işgaline karşı olduğunu ilan etmek olmalıdır."

***

Kıbrıs Barış Harekâtı’nda, birinci aşamada elde edilen bölgenin sınırlarını da ABD belirlemişti! Türkiye, ikinci harekâtı ise kendi kararıyla yaptı. Şimdi ABD, Türkiye’nin 30 kilometre derinlikte, 120 kilometre genişlikte bir bölgeyi ele geçirdikten sonra durması için Başkan düzeyinde tehdit ediyor ayrıca özetini verdiğim Kriz Grubu raporunda olduğu gibi racon kesmeye çalışıyor!

Kıbrıs Barış Harekâtı ile Kıbrıs’ta iki devlet kurulmuş oldu. O zamana kadar anlaşmaya göre Türklerin de içinde olduğu tek devlet vardı. EOKA darbesi, bu yapıyı bozduğu için Türkiye anlaşmadan doğan müdahale hakkını kullandı ve bugünkü Kıbrıs’ın siyasi coğrafyası ortaya çıktı.

***

Fırat’ın doğusunda 30’a 120 kilometrelik yani 3600 kilometrekarelik bir alanı ele geçirerek burayı Suriye Milli Ordusu adını verilen bir yapıya devretmek, ağırlığını daha güneye kaydırmış olan PYD’nin devlet olmasını önler mi?

Önlemezse, bu yapının Barzani devleti ile birleştirilerek bağımsızlık ilan etmesi de plânlanmıştır!

Harekât bölgesi, Türk Milleti’ni aldatmak için Türkiye’ye yem olarak mı verildi?

Bu işin sonunda mat olmak da vardır! Bu arada, Türkiye’de IŞİD yöntemleriyle rejim de değiştirilirse, BOP tamam demektir! Bu oyun ancak Türk askerinin gücüyle bozulabilir.

Türk Milleti’nin bilgisine sunulur!

TESETTÜR DOSYASI : İsmailağa Cemaati’nden Emine Erdoğan’a tesettür göndermesi : Tesettür garabeti ortaya çıktı


İsmailağa Cemaati’nden Emine Erdoğan’a tesettür göndermesi : Tesettür garabeti ortaya çıktı

İsmailağa Cemaati’nin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun torunu, Yavuz Sultan Selim Gençlik Derneği Başkanı Abdülhalik Ustaosmanoğlu, sosyal medya hesabından dikkat çeken bir mesaj paylaştı.

Siyasilerin başörtülü eşlerini hedef alan Abdülhalik Ustaosmanoğlu, “Ülkemizde tesettüre en büyük darbeyi; siyasetçilerin tesettürlü eşleri vurdular” dedi.

Abdülhalik Ustaosmanoğlu, isim vermeden Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ı da sert ifadelerle eleştirdi.

Ustaosmanoğlu mesajının devamında, “Moderniteye kurban olan bu hanımefendiler, toplum önünde, ekranlarda boy göstererek muhafazakar kesime model oldular. Ve neticesinde tesettürsüz tesettür garabeti ortaya çıktı” şeklinde mesaj yazdı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan da konumu gereği sık sık gündeme geliyor ve ekranlarda açıklamalar yapıyor.

İsmailağa Cemaati’nin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu’nun torunu Abdülhalik Ustaosmanoğlu’nun mesajı şöyle: