JAPONYA DOSYASI /// Japonların Gözünde Tanrıdan Farksız Olan Efsane İmparator : Hirohito


Japonların Gözünde Tanrıdan Farksız Olan Efsane İmparator : Hirohito

1926’dan, öldüğü sene olan 1989’a kadar tam 63 yıl boyunca Japonya’yı yöneten 124. Japon İmparatoru Hirohito’ya dair bilinmesi gerekenler.

japonya’nın 124. imparatoruydu, hirohito. japon tanrısı olması anlamıyla belki de son imparatordu. ve japonlarca tanrı kabul edilen bu adamla konuşulamaz, dokunulamaz, gözlerinin içine bakılamazdı. 2. dünya savaşını kaybeden, milyonlarca kayıp veren japonlar, savaşın sonunda amerikalılar kapılarına devasa güçlerle, atom bombalarıyla, kitle imha silahlarıyla dayanmışken teslim olmadılar. çünkü tek bir şartları vardı. hepimizi öldürmeden önce imparatorluk ailesine dokunamaz ya da yargılayamazsınız!…

hakkında çok fazla bilgi bulunmayan bir adamdı hirohito. japon prensleri içinde avrupa seyahatine çıkan, japonya dışına çıkan ilk kişiydi. iyi eğitim almıştı. onun imparatorluğu döneminde japonya asya’da büyük bir güç, dev bir imparatorluk haline gelmişti. yetkileri sınırsızdı. her sözü tanrı kelamı kabul edilirdi.enerji kaynaklarının yetersizliği ve militarizmin, kibrin şiddetli yükselişi japonya’yı 40’lı yılların başlarında bir savaşa doğru itiyordu. o savaş ki hem japonya, hem de tüm dünya için bedelleri çok ağır olacaktı…

japon imparatorluk ordusu, pearl harbour’da amerikan deniz üssüne ansızın saldırarak savaşa çok hızlı girdi. tıpkı naziler gibi ilk yıllarda ilerlemeleri de çok hızlı oldu. japon ordusundan üst üste zafer haberleri geliyor, amerikan ve ingiliz kuvvetleri, asya’da güneş imparatorluğunun çocukları karşısında devamlı geri çekiliyorlardı…

fakat ilerleyen zaman içerisinde belki bir başka yazının konusu olabilecek teknik sebeplerden ötürü japon ilerlemesi durdu. amerikalıların üstün imalat kapasiteleri, sınırsız ham madde ve insan kaynakları karşısında dayanamaz hale geldiler. amerikan fabrikaları aralıksız olarak uçak, tank ve ağır silahlar üretiyor ve büyük bir hızla cepheye gönderiyorlardı…

savaşın son 2 yılındaki "kamikaze" intihar pilotları hamlesi de japonya’yı kurtaramadı. tersine ellerindeki çok kıymetli ve yerine geri konulamaz, eğitimli pilotları tüketti. müttefik ordusu japonya’nın insanüstü ve inatçı direnişine rağmen japon adalarını birer birer ele geçirip japon ana karasına dayandı. amerikan hesaplamalarına göre japon ana karasını işgal edebilmek müttefiklere 1 ila 1.5 milyon asker kaybına mal olacaktı. çünkü japonlar asla teslim olmuyor, bunu büyük bir onursuzluk sayıyor, ölene kadar savaşıyorlardı. 1.5 milyon amerikan askerinin daha kaybını göze almak amerika için kabul edilemez bir rakamdı…

amerikalılar, savaşlar tarihinin en zalim kararlarından birini aldılar; 3 gün içinde hiroşima ve nagazaki şehirlerine 2 atom bombası atıldı. yüz binlerce sivil, kadın çocuk demeden imha edilmişti. bu korkunç zulmün japonya’yı dize getireceğini, teslime zorlayacağını düşündüler. müttefikler, japonya’dan kayıtsız şartsız bir teslim anlaşması istiyorlardı. ama japonya teslim olmadı. ana karayı savunmak için bütün halkın öleceği gün için hazırlıklara başladılar. japon ana karası korkunç bir ölüm tuzağına dönüşmüştü, müttefikler şaşkın ve çaresizdi…

japon imparatorluk ordusunun bir tek şartı vardı; hiç kimse imparatora dokunamaz, yargılayamaz! japonya’nın bu tek teslim şartı, imparatoru tıpkı avrupa’daki örnekleri gibi (nürnberg mahkemeleri) savaş suçlusu olarak yargılamak ve asmak isteyen müttefikler için büyük bir prestij kaybıydı. ve fakat japonya’nın korkunç direncini hiç bir şekilde kıramayacaklarını anlamışlardı. koşulu kabul ettiler…

büyük intikam hisleriyle japonya’yı işgal eden amerikalılar, başbakan tojo dahil bir çok japon subayı ve ileri gelenini alelacele mahkeme ve kararlarla astılar. ama imparatorluk sarayı teslim olmaz ve yıkılmaz bir iradenin abidesi gibi kapısındaki siyah üniformalı imparator muhafızlarının korumasında ayakta duruyordu…

imparator hirohito, sonrasında halkının yaralarını sarmak ve yabancı baskıları azaltmak adına bir çok taviz verdi. hatta yabancı elçilerle konuşmak ve göz göze gelmeyi bile kabul etti! bazı kibirli amerika’lı komutanlar işgalden sonra bir bahane bulup imparator hirohito’yu da yargılamayı gündeme getirdiler. ama amerika bu girişimi asla göze alamadı. çünkü biliyorlardı ki japonya’nın tanrı kralı’nın bir parmak hareketi 150 milyona yakın japon’u canı pahasına harekete geçirebilirdi!…

hirohito 1989’a kadar, 63 yıl boyunca imparator olarak kaldı. dev kayıplara ve tüm olanlara rağmen japon halkının saygı, sevgi ve desteğini asla kaybetmedi. nereyi ziyaret etse yuz binlerce insan onu görebilmek için toplanırdı. tanrı kral japon ulusunun teslim olmaz iradesi olarak yaşadı ve öldü!…

dip not: japon direnişinin boyutlarını anlayabilmek adına küçük bir örnek vermek gerekirse; sadece iwo jima isimli küçük bir adayı ele geçirmek için amerikalı’lar 7 bin ölü 21. 000 yaralı vermişlerdir. japonya’nın kaybıysa çok ilginçtir: 20. 000 ölü ve "8" esir. yanlış okumadınız "8" esir… amerikalı’lar daha sonra bu sayıyı göz boyamak adına 200 esire çıkartmaya çalışsalarda gerçekler daha sonra açıklanmış, amerika’nın ana kara işgal korkusu artmıştır. küçük bir adada rakam bu olursa japon ana karasında neler yaşanırdı acaba!!…

DİN & DİYANET DOSYASI /// SA8507/KY20-MEK90 : Tanrı’nın İşleri


SA8507/KY20-MEK90 : Tanrı’nın İşleri

KAYNAK : https://www.sonsuzark.com/2020/04/sa8507ky20-mek90-tanrnn-isleri.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+blogspot%2FpTexU+%28%22sonsuz+ark%22%29

"Sadece bir yüzleşme önerebilirim."

“Katolik doğmak ölü doğmak demektir.”
Thomas More (*)

Thomas More ünlü Ütopya’sında böyle der. Kast ettiği kilisenin başına kimin geleceği dahil, hayatın her bir detayının belirlendiği, kilisenin ve tanrısının olabilecek her şeyi öngördüğü, insanın da öngörülen olduğu… Böyle şeyler düşündüğü, yazdığı ve söylediği için 8. Henry tarafından hain olarak suçlanıp idam edildi. Gerçi ölümünden epey sonra Kilise kendisini Aziz, hatta Anglikan Kilisesi ondan da önce Şehit ve Aziz ilan ettiler, ama bu More’un ifade ettiği gerçeği değiştirmez: Katolik doğmak ölü doğmak demektir.


More’un tespitinin temel bağlamının siyaset olduğunun farkındayım, ama siyasete çıkmayan bir bağlam mı var, çünkü tamamen öngörülen bir varlık olarak insan tasavvuru, gerçekten de insana ve onu yaratan Tanrı’ya ciddi taarruzlar içeriyor. Köleci, sınıfsal, kasta dayalı toplum anlayış ve yapısının temelinde de öngörülmüş insan tasavvuru yatmaktadır ve hiç şüphesiz arkasında iktidara dair, ekonomi politiğe dair süreç yönetimi.

Son tahlilde Katolik’in tasavvur edebildiği Tanrı en fazla, biraz adil ve merhametli, biraz irice bir 8. Henry, tebaa da biraz daha ezik bir kulcağızdır. Böylece Kilisenin tanrısı, aslında onun yeryüzündeki mücessem hali ile Kral ve her şeyi ile öngörülmüş tebaası. Oysa bütün dinler tarihi bunun aksini söyler. Bütün peygamberler bu rezil dayatmaya bir itiraz ile çıkmışlardır.

Roma’nın daha sonra kanatları altına alıp uysallaştırdığı, bin bir suratla tanınmaz hale getirdiği İsa mesajı, çok sağlam bir itirazdı. Kudüs’te kurdukları bölgesel para ve trampa sistemi ile mazlum Musevi halkının kanını uyduruk tanrıları adına emen Yahudi bankerlik sistemine ve her gün yeni vergilerle, zulümlerle hayatı yaşanmaz hale getiren işgalci Roma yönetimine karşı ciddi bir itirazdı. İsa’nın ve diğer peygamberlerin bu itirazı sadece siyasete hamledilemez elbet, o itiraz bu rezil siyasayı doğuran, meşrulaştıran ontolojik tanıma, dayatılan uyduruk tanrıya ve bu uyduruk tanrı ile meşrulaştırılan düşkün, insana yakışmayan yaşama idi.

Bu uzun girizgahı son günlerde bütün dünyayı sarsmakta olan, birçok önemli aydın tarafından muazzam değişimlere yol açacağı öngörülen küresel koronavirüs salgınına dair birkaç kelam etmek için yazdım.

Öngörülmüş insan

Yüzyılları aşan kolonyalist ve sömürgeci geçmişi ile kapitalizm, uzun tarihinde belki de ilk kez bireyin tüketiciliğine bu kadar bel bağlar hale düştü. Düştü diyorum çünkü koca koca kapitalistler adeta kaderlerini bireyin tüketimine terk etmiş durumdalar. Oysa tarihte kapitalist, bir sömürü çarkının tepesinde oturur, büyük oranda emek sömürüsü ile toplar ve bir parçası da olduğu iktidar çarkları içinde korunaklı pozisyonunu sürdürür. Aşağıdan yukarıya sömürü çarkı böyle bir şeydi. Bu hali ile Katolik Kilise ve tanrısı ve tabii öngörülmüş birey/tebaa bu çarkın temel ontolojisini oluşturur. Fransız Devrimi bir bakıma bu öngörülmüş insan olgusuna da bir itirazdır.

‘Sen muhteşemsin’

‘Tanrı’ demişti Nietzsche ‘bir düşüncedir, her doğruyu eğri kılan ve duranı sersemleten.’ Bunu manastırlara sığınan, pagodalarda kaybolan sofiler için söylemişti ve haksız da değildi, çünkü onları görünür yaşamdan, üretimden kopararak, iradeden ve talepten kopararak tanrı tarafından bütün detayları ile öngörülmüş bir kaybolmaya davet ediyordu. Ancak günün sonunda Nietzsche’nin öldürdüğü tanrı bir başka kılıkta kendini muazzam şekilde simulakre etmeyi başardı. Evet özgür birey, uyduruk tanrılardan kurtulmuş, geri ahlaki bağlardan azat olmuş, öngörülemez özgür birey bir şafak gibi doğmuştu evrene. Hayat muazzam mutlu, gelecek heyecan verici görünüyordu.

İşte demokrasinin üzerine oturduğu temel, bu özgür birey fikridir. More’un yıkmaya çalıştığı düzen yıkılmış ve nihayet insan öngörülemez olmuştu. Öngörülemez yani bir kaderle sınırlanmamış. En azından milyonlarca okul, üniversite, giderek özgür bireyin biyolojik varlığı ile de bütünleşen ve kişiselleşen medya ile bize söylenen bu: İnsan artık tanrılar tarafından öngörülen basit, aciz, kader sahibi ve güdülebilir bir varlık değil. Her an bin tür vasıta ile her birimize propagandası yapılan budur: Sen muhteşemsin, harikasın, yücesin, dokunulmazsın vs.

Günün sonunda beş para etmez hamburgeri masasına zamanında gelmediği için zıvanadan çıkan, en basit ve manasız hazları kısacık ertelendiği için dünyayı yakmaya hazır, çok hümanist, çok hayvan sever, çok cinsiyetli, çok şımarık ve tabii çok özgür birey var karşımızda.

Siyaset mekanizması için oyu çok önemli bu hedonist yaratığın bir dediği iki edilemez. Ve nihayet siyaset de bu hedonist bireyin şaklabanı olarak sistemi çeviren mekanizmaya dönüşmüştür. Sonrasında olanlar malum; bu sözde özgür birey ve onun sınırsız sömürülmesi üzerine kurulu saçmalığı meşrulaştırmak için olmayan paraları harcatıp olmayan ekonomiler icat ettiler. Balon ve sanal ekonomiler, fiktif ve tutarsız ahlak ve kurallar, haz odaklı ve insanı sürekli aşağılayan, hırpalayan yeni ve dayatma cinsiyet tanımlamaları vs. Günün sonunda aslında birbirine feci mahkûm, kıymeti kendinden menkul, şımarık iktidarlar ile doyumsuz ve ahlaksız bireyler arasında simbiyotik bir ilişki doğdu, böylece devlet bir süre sonra her şeyi bilen, her şeye muktedir bir tanrıya dönüştü şımarık bireyin gözünde.

O birey artık domatesin nereden geldiğini bilmeyen, ekmeğin neden yapıldığını, suyun nerelerden akıp eve ulaştığını, evinin ısıtıldığı gazın nereden çıktığını, hatta evin nasıl ısındığını bile bilmeyen bir tüketici haline geldi. Tanrı var, Katolik Kilisesinin tanrısı gibi değil kabul, ama modern devlet de bu özgür bireyin karşısında klasik anlamda tapınmasa da evet kadiri mutlak bir tanrıdır artık.

Tanrıyı iri ve bazen komik derecede kötücül, kızgın, bazen merhametli, ağlak irice bir kral olarak tanımlama hastalığı Hıristiyanlarda değil sadece, neredeyse bir aile tanrısı olarak Yahudilerde de vardır. Hatta bu saçmalıklardan olabildiğince korunmuş İslam inanç sistemine bile sızmıştır. ‘Ben kulumun zannı üzereyim’ ifadesindeki sarsıcı kişiselliği getirip irice bir krala indirgemek olsa olsa akopolitik bir teolojidir.

Din adamlarının hemen dünyanın her yerinde bu salgını tanrının bir cezalandırması olarak yorumlaması da aslında tersten, yani modern devlet tanrısının karşısında biraz aciz kalmış, kızgın bir orta çağ tanrısının pek adalet de içermeyen bir öç alma girişimi gibi duruyor. Ve doğrusu bütün bu komik tanrılar adına yargılayan, buyuran din adamları ve takipçilerinin sergilediği sefalet, modern özgür bireyle birlikte yazık ki insanı aşağılayan, insanı içerikten, ahlaktan, uyumdan ve gerçekleşmekten uzaklaştıran, doğayı ve insanı süreğen bir biçimde tanrıdan her gün biraz daha uzaklaştıran bir süreçtir.

Hastalıklı tüketici

Hayır, Tanrı’yı bilmiyoruz, hatta Tanrı’dan özenle kaçıyoruz. Çünkü Tanrı’yı biliyor olmak hepimizi zorunlu bir yüzleşmeye, zorunlu bir şeffaflığa, zorunlu bir uyuma götürecektir. Tanrı’yı tanımak her birimizi sınırsız hazlarının peşinde, tatmin edilmesi imkânsız hırslar ve taleplerle malül, hastalıklı birer tüketici olmaktan kurtaracaktır. Hep daha az ile yetinen, bunu yüksek bir bilinçle tercih eden, irade ve karar sahibi gerçekten özgür bireyler haline getirecektir Tanrıyı tanımak.

Katolik kilisesinin kraldan bozma, biraz baba, biraz tanrı uydurmasından kurtulmak isterken insanlık daha beterine, hiç doymayan, doğayı, insanı, insan emeğini sınırsızca sömüren, yok eden, adeta dünyayı insan çöplüğüne çeviren modern zaman tanrılarının gazabına tutulmuş durumdadır. Sözde kaderden, tanrının öngörülmüş kulları olmaktan kurtarıp özgür birey haline getirilen ve bu rezil aşağılamanın hem öznesi hem de nesnesi kılınan insan.

Şimdi korona virüsü, bu özgür bireyin suratını korku, hastalık, ölüm, belirsiz bir gelecek olarak tokatlıyor, devletlerin suratına acizlik, güçsüzlük, zayıflık olarak çarpıyor. Yaşlı bakım evlerinde devletlere emanet on binlerce yaşlı insan kimsiz, kimsesiz, feryatsız, zalimce ölüme terk ediliyor, hastanelerimiz hiçbir şeye yetmiyor, daha düne kadar gen teknolojileri ve ufuk açan bilimsel gelişmelerle neredeyse insanı yeniden yaratacak kadar ciddi iddia sahibi bilim adamlarımızın virüse dair korku dolu ve belirsiz ifadeleri, evet bütün bunlar hiç şüphesiz insanı çok sarsıyor. Korona virüsü en çok bu modern devlet/özgür birey ilişkisini hırpalıyor, bu derin aşağılanmayı, bu doğal ve güç yetirilmez horlanmayı anlamlandıramıyor özgür insan.

Tarihteki önemli kavşaklar, büyük dönüşümler, o kavşakta yaşayanlarca hemen his bile edilmemiştir. Efendimizin (sav) ilahi mesajı insana seslediği küçücük kasaba Mekke sakinleri misal gelenin ne olduğunu gerçekten kavrayamadılar. Elli yıl sonra dünyanın üçte birinde her anlamda hakimiyet kurup tarihi ve insanı esaslı biçimde değiştiren mesajın etkisi ancak geriden bakılınca anlaşılıyor. Şimdi de böyle olacak, sarsıcı şeyler olmayacak, ama yavaş yavaş, baharın yazdan ayrılması gibi kendiliğinden, sessizce ciddi değişimler olacak evet.

Mazlumların sahibi Allah

Allah mazlumların sahibidir, kimsesizlerin, sesi kısıkların sesidir Allah. Gözlerimizin önünde milyonlarcası katledilen çocuk ve kadınların geceye gümleyen feryadını biz işitmesek de işiten bir Tanrı var. Ve Tanrının işleri işte böyledir, kimseye kastı yoktur ama değiştireceği şeyi değiştirecektir, tıpkı geceyi gündüz kılması gibi, baharı yaz kılması gibi, genci yaşlı kılması gibi. Bütün bunlarda mucize arayanlar elleri boş döneceklerdir ama bütün bunlar mucizenin ta kendisi değil midir? Ben burada Hintlilerin değerden yoksun rölativitelerini önerecek değilim, ya da kurtulmuş insan egosuna sahip Yahudi üstenciliğini, Hıristiyanların çoğunun el etek çektikleri acınası çileciliklerini, ya da İslam adına aleme nizam verme iddiasının kibirli mensuplarını övecek de değilim.

Sadece bir yüzleşme önerebilirim.

Kendimizle bir yüzleşme, Tanrı ile bir yüzleşme.

O zaman daha yavaşlatılmış bir yaşam, daha küçük ve toprağa yakın şehirler, daha gerçekçi ve adil hükümet tarzları, daha makul kar ve büyüme hedefleri, daha az tüketim, daha az hırs. Güç sadece ve sadece zalimlerin ellerini kırmak, mazlumun üzerine çökmüş ağır gölgesini yok etmek için anlamlıdır.

Şimdi başkalarının sırtından geçinenler, dünyanın yüzde 80’i açlık sınırındayken onların sırtından semirenler, hayatı hep krem karamel yaşayanlar düşünsün. Çünkü Tanrının işleri böyledir ve öngörülmezdir. Tıpkı Özgür İnsan gibi. Göğsünde Allah’a dair içli ve samimi bir iman taşıyan, ahlak ve erdem ile kayıtlı insan gibi. Evet insan öngörülemez!

Ama bütün tüketiciler öngörülebilirdir.

Mustafa Ekici, 13.04.2020, Sonsuz Ark, Konuk Yazar

Mustafa Ekici Yazıları

İlk Yayınlandığı Yer: Star, Açık Görüş

(*) “Katolik doğmak ölü doğmak demektir.” Der Carl Gustav Jung, "Bu benim icadım değil Thomas More’undur" Carl Gustav Jung, Nietzsche’nin Zerdüştü Üzerine Seminerler, Çevirmen Turgut Berkes, Alfa Yayınları

Carl Gustav Jung, Nietzsche’nin Zerdüştü Üzerine Seminerler,

Çevirmen Turgut Berkes, Alfa Yayınları

DEMOKRATİK SOL PARTİ (DSP) DOSYASI : TANRI TÜRKİYE’YE BÖYLE KIYMETLİ, KALBİ GÜZEL SİYASETÇİLER DE BAĞIŞLADI /// İŞTE BİR ÖRNEK


ÖZEL BÜRO NOTU : BU ÜLKE 1923 YILINDA KURULDU VE ATATÜRK VE İNÖNÜ DÖNEMİNİ SAYMAZ İSEK BUGÜNE KADAR ONLARCA PARTİ, YÜZLERCE MİLLETVEKİLİ, BAKAN VE BAŞBAKAN GELİP GİTTİLER. ARALARINDA ÜLKEYE GERÇEK MANADA FAYDA SAĞLAYAN DA OLDU, İCRAATLERİ SONUNDA ASILAN DA OLDU. KİM Kİ BU ÜLKEYE BİR ÇİVİ ÇAKTIYSA EĞER YAŞIYORSA ALLAH UZUN ÖMÜR VERSİN, YAŞAMIYORSA TOPRAĞI BOL, KABRİ NUR OLSUN. BU ÜLKE ÇOK BADİRE ATLATTI. ÇOK HOKKABAZ GÖRDÜ. BUNLAR YILLARCA DEVLET HAZİNESİNİ ADETA BİR SÜLÜK GİBİ EMDİLER. HARAM ZIKKIM OLSUN. AMA ŞİMDİ HİÇ BİRİ HATIRLANMIYOR VEYA HATIRLANIYOR BİLE OLSALAR İYİ OLARAK ANILMIYORLAR. AMA BU YAZIDA ÖRNEĞİNİ GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ HATIRLANDIKÇA İNSANIN YÜZÜNDE MUTLULUK BUSESİ AÇTIRAN, YILLAR GEÇTİKÇE DAHA DA ÇOK SEVİLİP SAYILAN SİYASETÇİLERİMİZ DE VAR ÇOK ŞÜKÜR. BİZ BÜLENT ECEVİT’İN BAŞBAKANLIĞI DÖNEMİNİ YAŞADIK. RAHMETLİ HAKKINDA BURADA UZUN UZADIYA BİLGİ VERMEYECEĞİZ. İSTEYEN ARAŞTIRIP BULUR, OKUR. BİZ SADECE YAŞADIĞIMIZ MÜDDETÇE ŞÜKRAN, SAYGI, SEVGİ VE ÖZLEM DUYACAĞIMIZ İKİ MÜSTESNA BÜYÜĞÜMÜZÜ SİZLERE TEKRAR HATIRLATALIM DEDİK. KIBRIS FATİHİ KARAOĞLAN’I UZUN YILLAR ÖNCE KAYBETTİK. ŞİMDİ DE KIYMETLİ EŞİ RAHŞAN HANIMI EBEDİYETE UĞURLADIK. ONLAR YUKARIDAN BİZLERİ İZLİYOR. ONLARA SÖZÜMÜZ OLSUN. BİZ YAŞADIKÇA BU ÜLKE ATATÜRK DEVRİMLERİNDEN BİR MİLİM SAPMAYACAK VE BU ÜLKE SİZLERİN BİZE BIRAKTIĞI DEĞERLİ EMANETİ KORUMAYA DEVAM EDECEK. NUR İÇİNDE YATIN. SİZİ HİÇ UNUTMAYACAĞIZ.

T.C. Ziraat Bankası

Emekli Şube Müdürü R. Ş ‘den….

"1994 yılında T.C. Ziraat bankası Eceabat/Çanakkale şubesinde çalışırken Gelibolu yarımadasında yani şehitlikte Türkiye’nin en büyük orman yangını olmuştu. O orman yangını için şubemizde bir yardım hesabı açıldı.

Bu hesaba Rahşan Bülent Ecevit adına 125.000.- lira para yardımı geldi. Daha sonra duyduk ki Marmaris ya da Bodrum taraflarında bir arsaları varmış satıp bedelini yardım olarak göndermişler.

Bunu şunun için yazıyorum, ülkeyi dış güçlere peşkeş çeken sözde liderlere, Harun gibi gelip Karun gibi giden liderlere inat Bu dünyaya vatanını seven, halkının refahını düşünen, dini imanı para mal mülk olmayan liderler de bizim ülkemizde vardı. varda olacaktır.

Kendisine partisine bu güne kadar oy da vermediğime pişman olduğum değerli devlet adamı sayın Bülent Ecevit’e ve bugün hakkın rahmetine kavuşan değerli eşi Rahşan Ecevit’e Allah’dan rahmet diliyorum, mekanları cennet olsun."

Ramazan Şentürk

T.C. Ziraat Bankası

Emekli Şube Müdürü

ATEİZM DOSYASI : BİR ATEİST’ten Tanrı’ya dilekçe


Okullardan felsefe dersleri neden kaldırıldı? İşte bu tür sorgulamalar yapılamasın diye.

Ey Tanrım ;

Varsan ve sesimi duyuyorsan; sana Tanrım diye seslenmekle hata ettiysem beni bağışla. Gerçi kusur bende değil bize senin ismini çok farklı bildirenlerde. “Allah” mı demeliydim yoksa “Yahve” mi? Tao mu demeliydim yoksa Eloha mı? Her kitabında ismin farklı. Tabi o kitapların senden olduğu da şüpheli. Şaşkınlığımı hoşgör Tanrım..

Tanrım sen neredesin? Buna akıl erdiremedim. Kutsal kitapların hem “O her yerde” diyor, hem de “Gökte”. Bu nasıl oluyor Tanrım? Gök diye herkes yukarı bakıyor. Ama Evrende yukarısı neresi, aşağısı neresi ona da akıl erdiremedim. Türkiye’den yukarı bakınca ile, Yeni Zelanda’dan yukarı bakınca uzay koordinatları çok farklı olmuyor mu Tanrım? Yoksa bize mi yanlış öğrettiler?

Yoksa onlar yeri uçsuz bucaksız düz bir toprak, göğü-uzayı da yerin üstünde bir kubbe mi sanıyorlardı?

Ey Tanrım ;

İsrailoğullarına sayısız peygamber gönderdin. Bildiğimiz peygamberlerin Muhammed hariç nerdeyse tamamı Yahudi. Kur’an’da ise her kavme bir peygamber gönderildiği yazılı. Ama biz bilmiyoruz. Türk peygamber, Hint peygamber, Rus , Alman, Japon, Çinli peygamber geldiyse onları neden bilmiyoruz Tanrım? Bu haksızlık değil mi? Neden sadece Yahudi peygamberler tanınıyor?

Niçin peygamberlerin getirdiği hükümler hep farklı. Birisine göre domuz, şarap haram. Diğerinde helal. Kimisinde sünnet var. Kimisinde yok. Kimisi Kudüs’ü kıble ediniyor. Kimisi Kabe’yi. Kimisinde zina eden taşlanıyor. Kimisinde kırbaçlanıyor. Birisi “Cumartesi kutsal gün“ diyor. Diğeri cuma. Öbürü pazar. Birinde ezan okunur, diğerinde çanlar çalar. Tapınakların niçin farklı her yerde? Kiminde secde edilir, kiminde oturarak dinlenir. Kiminde ise dönülür, oynanır. Birisi “Üzeyr Tanrı’nın oğlu” diyor. Diğeri İsa. Öbürü de “Yaratmasaydım Muhammed’i yaratmazdım alemi” dediğini yazıyor. Bunların hangisi doğru?

Neden kimi peygamber dünya nimetlerinden uzak durmuş, hiç evlenmemiş de, kimisi ise harem kurmuş, saltanat oluşturmuş? Hem neden babadan oğula peygamberlik verdin? Kendisi peygamber oğlu, torunu, torununun torunu da peygamber. Yok muydu başka düzgün insan? Yoksa neden yaratmadın da kafamızı böyle karıştırdın?

Madem bunları gönderen sensin, bunlara ayrı dinler niye kurduttun? Neden hepsi birbirine düşman? Neden sonradan gelenler öncekileri kabul ediyor da, öncekiler sonradan gelenleri kabul etmiyor? Niçin yüzyıllardır aralarında savaşıyorlar? Hangisi kutsal toprak? Kudüs mü? Yoksa Mekke mi?

Madem hesap günü var, mizan var, hesap ortaya çıkmadan kabir azabı neden? Yoksa yalan mı?

Ya cennet cehennem? Huriler, gılmanlar doğru mu?

Peki ya ebedi cehennem? Doğru mu gözlerini, kulaklarını perdeleyip, kalplerini mühürlediğin ve isteselerde inanamıyacak durumda olan insanları sonsuza kadar ateşte yakacağın?

Kime inanalım, kime güvenelim ey Tanrım?

Eğer bu din ve mezheplerden herhangi biri doğruysa, bu doğru olan din veya mezhebi keşfedemiyenlerin hali ne olacak? Bunun günahı vebali o doğruyu keşfedemiyenler mi?

Bunca çelişki arasında, sen insan olsaydın doğruyu bulabilir miydin ey yüce Tanrım?

Sen kalbi mühürlü bir insan olsaydın ebedi cehennemi haklı bulabilir miydin?

Tanrım senden dileğimdir;

Bugüne kadar çelişkiler içinde bıraktığın gelmiş geçmiş tüm insanları yargılayacaksan eğer inançlarından dolayı değil, amellerinden dolayı yargıla. İnançlarından dolayı yargılamayı düşünüyorsan eğer, geçmişte yaşamış olanları değil, bundan sonra yaşayacak insanları mühürsüz, perdesiz yaratarak ve onlara kesin delillerle, çok dil bilen, birçok konuda ihtisas sahibi, insanları her konuda aydınlatacak ve gelecekteki insanlara da kalıcı kanıtlar bırakacak, inanılır, güvenilir, bilgeliğiyle, erdemiyle örnek bir elçi gönder. Öyle 10-15 eşi, bir yığın cariyesi ve kölesi de olmasın ama. Kimseyi öldürtüp, katletmesin. Bir öyle bir böyle konuşup yazmasın. Ama en iyisi hiç gönderme. İnansın, inanmasın; insanları sadece iyiliğine, kötülüğüne, yaptığı işlere göre değerlendir.

Dünyadaki adaletsizlik, zulüm, vahşet sona ersin. Sevgi , dostluk, barış, huzur ve mutluluk egemen olsun. Bu dilekçeme cevap gelmezse, ben yine bana verdiğin akıl doğrultusunda gideceğim. Senden başkasına eyvallah etmeyeceğim. Ne Yahudi-Arap kuzenlerinin, ne de insanı Tanrı ya da Tanrı’nın oğlu edinenlerin yolunda gitmeyeceğim. Dünyada sevgiyi, adaleti, barışı şiar edineceğim. Verdiğin bir ömürlük dünya ise kabullenmekten gayrı çaremiz yok. Varsa eğer ölüm sonrası ister dondur ister yak. Elimden, beynimden gelen bu. Tek yapabileceğim, seni reddetmeyeceğim. Reddedenleri ise asla kötü addetmeyeceğim. Kusurum varsa sen bağışla Tanrım!!

Serdar Kaangil / Bilimsel Felsefe’den alıntı.

İLLUMİNATİ DOSYASI /// Aziz ÜSTEL : Olimpos’un yeni tanrıları Dünyayı yöneten 300 kişi


Aziz ÜSTEL : Olimpos’un yeni tanrıları Dünyayı yöneten 300 kişi

E-POSTA : <a href="mailto:austel

“Oyun, çocukta biter… İngiliz’de asla bitmez!” (Gandi)

“Hak dinlerinin hepsi yok edilmeli!” (Adam WeishauptIlluminati)

Ayrıntılarıyla anlatacağımız 300’ler Kurulu, diğer adıyla Olimpos Tanrıları, derin devlet adına eylem yapan bütün gizli örgütlerin genel karargahıdır. Günümüzde ABD’nin yönetim ve denetiminde olsa da, kurucusu İngilizlerdir. Olimpos Tanrıları’nın siyaset, ticaret, banka sistemleri, medya ve askerleri örgütlediği, yönlendirdiği kulaktan kulağa fısıldanır yıllardır.

Eski istihbaratçı Dr. John Coleman’ın araştırmalarına göre 300’ler Kurulu, İngiltere’nin en eski kuruluşu Doğu Hindistan şirketiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu şirketin insan değil "şeytan icadı" olduğunu bugün İngilizler bile kabul eder. Hindistan’da başlattığı afyon ticaret nedeniyle şirket akıllara ziyan bir servete sahip olmuş, bu da 300’ler Kurulu‘nun gücüne güç katmış.

Gerek şirket gerekse onun izinde yürüyen 300’ler Kurulu Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi bütün hak dinlerinden nefret eder.

Illuminati‘nin kurucularından Adam Weishaupt, 1 Mayıs 1776’da yaptığı bir konuşmada şöyle der:

"Bizim sırrımız şudur: Eğer bütün dinleri yok edeceksek, kendimizi dindar göstermek zorundayız. Bizi amacımıza ulaştıracak her yol, ne kadar tiksindirici olursa olsun, kutsaldır!

"Bunu başarmanın yolu çok gizli bir cemaat olarak çalışmayı ve zaman içinde teker teker bütün devlet kurumlarını işgal etmeyi gerektirir. Devletin elindeki bütün imkanları kendi amaçlarımız doğrultusunda kullanmalıyız. Düzenimizin amacı başta Hıristiyanlık, bütün dinlerin yok edilmesidir. "

Onlara göre dünyanın kaynakları değerlidir ancak ‘gereksiz halk yığınlarınca’ tüketilmeleri kabul edilemez. Gerek Illuminati, gerek 300’ler Kurulu kendi ırkları dışında hiç kimseye hayat hakkı tanımamaktadır. İngiliz Derin Devleti’nin yönetim ve denetimindeki gizli kurumların hedeflerini Dr. John Coleman açıklar:

"İncil’in Yaratılış Bab’ında belirtilen ‘küre ve dünyayı ele geçir’ buyruğu ancak uzun vadeli işlerin güvencesi olan sanayiye dayalı iş pazarlarının (industrial job markets) yok edilmesiyle engellenebilir. Bunun yolu Hıristiyanlığı zayıflatıp yok etmek, sanayileşmiş ülkeleri çökertmek, 300’ler Kurulunca gereksiz görülen ve nüfus fazlalığını oluşturan yüz milyonlarca insanı imha etmek ve Kurul’un küresel tasarımlarına ayak direten her lideri ortadan kaldırmaktan geçer!"

ŞEHİTLERİMİZ & GAZİLERİMİZ DOSYASI : TANRI BU ÜLKEDEN GERÇEK YURTSEVERLERİ MAHRUM BIRAKMASIN ! !! İŞTE GERÇEK BİR YURTSEVER İŞADAMIMIZ !!!!!


Değerli Yurtseverler,

Şehitlerimiz ve Gazilerimiz bu ülkenin en kıymetlileri. Onlar biz yaşayalım diye öldüler yada sakat kaldılar. Bu nedenle devlet ne kadar destek verip, önem atfediyorsa bizler de maddi olarak destek olamasak ta saygıda kusur etmemeli ve onların yadigarı ailelerini el üstünde tutmalıyız. Çünkü onlar bize kıymetlilerimizin emaneti.

Gerçek yurtseverlik böyle belli olur.

Derken bugün LINKEDIN PORTALI’nda bu düsturumuza uyan gerçek bir yurtseverin paylaşımını gördük ve çok mutlu olduk. Saygıdeğer beyefendi Ufuk Can bey firmasından mal alacak olan Şehit ve Gazi ailesine ihtiyacı olan üründen ücret almama, hatta kargosunu dahi kendi cebinden ödeme kararı almış. Ayrıca Asker ve ailelerine de % 30 ekstra indirim yapacaklar.

Bu onurlu ve duygulandıran kararı ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak yürekten tebrik ediyor, gerçek yurtsever Ufuk Can beye de bol kazançlar temennisiyle saygı, sevgi ve selamlarımızı iletiyoruz.

Allah gerçek yurtseverleri başımızdan eksik etmesin !!!!

Saygılarımızla,

ÖZEL BÜRO GRUBU

Ufuk beyin LİNKEDİN PROFİLİ : https://www.linkedin.com/in/ufuk-can-7b4b1311