TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken Giraylar


Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken Giraylar

14 Nisan 2019

Tarih boyunca Türk devletlerinin yıkılma nedenlerinin başında saltanat kavgaları gelir. Veraset konusu kurallara bağlanmamıştır. Hanedan mensubu her fert, tahtın doğal adayıdır. Güçlü kişiler tahta geçmediyse bitmez tükenmez taht kavgaları başlar.

Türk devletlerinin tarihi kuruluş döneminden sonra bitip tükenmez bir iç savaş döngüsü başlar. Ta ki devlet yıkılana kadar bu kavga sürer.

Batıda veraset konusu katı kurallara bağlanmıştır. Üstelik bey, kral, imparator… Her kimse tek eşlidir. Bu eşten doğan çocuklar erkek kız fark etmeden varis olurlar. Erkek oğul yoksa kız varistir. Hükümdarın en büyük erkek evladı varistir. Hiçbir kardeşin ölüm olmadıkça tahtta hakkı yoktur. Grandük veya dük unvanı verilir, eşinden miras gelmediyse kayda değer bir toprak verilmez.

Hükümdarın başka bir kadından (metres, sevgili…) olan erkek veya kız çocuklarının tahta hiçbir hakkı yoktur. Kilisenin de destek verdiği bu düzen oturduğu için kolay kolay hanedan değişmez.

Osmanlının kuruluşunda aynı sıkıntıların yaşandığını görüyoruz. Osman Bey, komşularına karşı izlenecek politika konusunda görüş farklılığına düştüğü amcasını öldürür. Osman Gazi ölünce, komutanlar ve dervişler ağırlık koyarlar; ağırlık ağabeyi değil, kardeşlerden Orhan Gazi’yi beylik tahtına çıkarır.

Sultan I.Murat’a evladı Savcı Bey isyan eder, hem de Bizans tahtının varisiyle. Kosova Savaşı’nda düşmanı kovalayan Şehzade Yakup’a, “Baban çağırıyor” denilir, sonra öldürülür. Adamları oğlunu Macaristan’a kaçırırlar. Büyüyen şehzade taht için şansını denemek isterse de Hristiyan olması yüzünden başarılı olamaz.

Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşı’nda yenilip, esir düşmesinden sonra fetret devri diye anılan bir dönem yaşanır. Çelebi Mehmet, kardeşlerini bertaraf ederek tahta çıkar. Sağ kalan yeğenlerinin gözlerini kör eder.

Benzer olayların devam ettiğini söyleyelim. Kuruluş döneminden I. Selim’e kadar Balkanlar’a çıkan her şehzade buradaki akıncı beyleri ve halktan destek bulmuştur. Fatih Sultan Mehmet’e, yeniçerilerin “Kardeşin Orhan’ı biliyoruz” demesi silahlı gücün ve bu gücü arkasına alan bürokrasinin sultanı belirleyecek bir güce ulaştığının bir işaretidir.

Şehzade Selim babası II. Beyazıt’a isyan eder. Öncesinde abisi Şehzade Korkut, Mısır’a sığınmış ve sonra geri dönmüştür. Şehzade Korkut’tan önce Fatih Sultam Mehmet’in oğlu Şehzade Cem Mısır’a sığınmıştı. Türkmenler tarafından “Yavuz” lakabı takılan Sultan Selim, tüm kardeşlerini ve üçü haricinde yeğenlerini öldürtür.

Şehzade Ahmet’in İran’a sığınan oğlu Şehzade Murat’a, Şah İsmail büyük ilgi gösterir. Şah, şehzadeyle beraber ava çıkar. Fakat bir gün şehzadenin öldüğü haberi yayılır. Tarihçi Lütfi Paşa, Şehzade Murat’ın Şah İsmail tarafından öldürüldüğünde ısrarcıdır. (Lütfi Paşa, s, 207, Tevarih-i Âl-i Osman. Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)

Bir müddet sonra şehzadenin ölmeyip İran’dan kaçıp Amasya’ya geldiği söylentisi çıktı. Bu haber Sultan Selim’i endişelendirmişti. Sultan Selim, bu endişesinin nedenini soran nedimi Hasan Can’a; “Şerirler ve eşkıya güruh, fitne ve fesada bahane isterler. Böyle işi sıkı tutmayınca, güzel memleketimizde fesat berteraf olmaz. Bu ihtimamdan sonra, eşkıya bundan böyle harekete yol bulamaz. Sonumuz intihaldir. Şimdi dikkatleri biz etmezsek, saltanat evladımıza intikal ettiğinde, reaya ve berâyâ âsud ve rahat olma ihtimalini yitirir” cevabını vermiştir. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)

Yapılan tahkikat neticesinde sahte şehzadenin kısa bir süre önce Üsküdar’da öldüğü anlaşılmıştır.

Şehzade Ahmet’in oğlu Murat, İran’a kaçarken Alaeddin Ali ve Süleyman Mısır’a kaçtılar. Bu iki şehzade 1513 yılında Kahire’de çıkan veba salgınında öldüler ve Kahire’ye defnedildiler. Cenaze namazlarına Memlük Sultanı Kansu Gavri’de katıldı.( Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 147)

Sultan Ahmet’in Kasım adındaki oğlu Haziran 1516’da lalasıyla beraber Mısır’a sığındı. Memluk Sultanı Kansu Gavri, şehzadeyi himayesine alıp, Kahire’ye getirdi.

Tarihçi İbn İlyas, “Bedâyiü’z-zühur fi vekayii’d-dühur” adlı eserinde Sultan Selim’in Şehzade Kasım’ın hayatta olmasından büyük endişe duyduğunu ordusunun şehzade tarafına geçmesi ihtimalinden endişe ettiğini yazar. (Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 149)

Mercidabık Savaşı’nda Şehzade Kasım’da bulunur. Savaştan sonra Memluk güçleriyle beraber Kahire’ye döndü. Ridaniye Savaşı’na yeni Memluk sultanı Tomanbay’ın emrine verdiği bir birlikle ve Osmanlı bayrağı ile katılır.

Savaştan sonra şehzade saklanır. Sultan Selim döndükten sonra sığındığı kişi tarafından Osmanlı güçlerine ihbar edildi. 30 Ocak 1518’de Mısır’da idam edildi. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 151) Bütün bunların ışığında Sultan Selim’in Mısır’a saldırısının arkasında kaçan şehzadelerin sığındığı bir ülkenin olması yattığını söyleyebiliriz.

Osmanlı topraklarının dışına kaçabilen son şehzade Beyazıt oldu. Onun ve evlatlarının sonu abisi Şehzade Selim’in gönderdiği cellâtların elinden oldu.

Yaşlanan sultan, (1494 doğumlu) oğlu Mustafa’yı tehlikeli bulmuştu. Yeniçerilerin “Padişah yaşlı” diye mırıldanmaları 1553’de Şehzade Mustafa’nın sonunu getirir. Padişah III. Mehmet, Celali isyanlarını bastırmak için kendinden ordu isteyen oğlu Şehzade Mahmut’u boğdurur.

Sultan I. Ahmet (saltanatı, 1603-1617), veraset sistemini değiştirir, “Ekber ve Erşad” evlat kuralını getirir. Şehzadeler, sancağa gönderilmeyip, sarayda hapsedilirler. Ulema ve ordu, deneyimsiz padişahları istediği gibi yönlendirir desek abartı olmaz. Padişahlar ağırlık koymak istedikleri zaman devrilirler. Padişah Genç Osman’ın(saltanatı,1618-1622), IV. Murat’ın (saltanatı, 1623-1640) kardeşlerini öldürtmelerinin ardında bu korku vardır.

Fatih’e İstanbul’daki kardeşin hatırlatan yeniçeriler, padişahların isyanlarla sürekli tahttan indirildikleri, çocuk yaşta tahta çıktıkları, kimisinin çocuksuz öldüğü 1600’lü yılların kargaşasında Osmanlı tahtına varis olarak Kırım giraylarını hatırlatmaları şaşırtıcı olmaz.

***

Altınordu Devleti dağılınca aynı Cengiz soyundan gelen Hacı Giray, Litvanya Dükalığı’ndan yardım alarak 1449’da Kırım’ı ele geçirip, Kırım Hanlığı’nı kurdu.

Osmanlı Kafkas ilişkilerinin başlaması Fatih Sultan Mehmet’in ipek yolu üzerinde yer alan Kefe’nin ele geçirilmesiyle başlamıştır. Fatih, 1461 yılında Amasra, Sinop ve Trabzon’u fetih ederek Karadeniz ticaretini kontrol altına almıştı.

1475 yılında Gedik Ahmet Paşa’nın yönetimindeki donanma ve kara ordusu Kefe’yi kuşattı. Ağır bombardımana tutulan kale 4 gün sonra teslim olmuş. (Aşıkpaşazade, S.182) Kefe’yle beraber Cenevizlilerin elindeki Kerç, Soğdak, Balıklava, Azak, Taman, Menkup ve İnkerman gibi küçük hisarlarda teslim alınır. Kırım tahtına da Kefe’de Cenevizliler tarafından zindanda tutulan Mengli Giray zindandan çıkarılır. Mengli Giray, Fatih’in desteğiyle Kırım Hanı olur.

Mengli Giray kızı Ayşe Hatun’u I. Selim ile evlendirmiştir. Sultan Selim, bir kızını Mengli Giray’ın oğlu Saadet Giray (1514-1532) ile evlendirmiştir.

***

Türk paşaların entrikalarıyla Kırım tahtını ele geçiren Gazi-Giray, Saadet-Giray’ın oğlu Nureddin Devlet-Giray’ı da öldürtmüştür. Devlet-Giray’ın oğlu Şahin-Giray Çerkesya’ya, diğeri Mehmed Giray Anadolu’ya kaçmıştı. Kısa bir süre sonra kalgay Selamet-Giray da Anadolu’ya kaçmış ve orada önce Karayazıcı, sonra da kardeşi Deli Hasan’ın isyanına katılmıştır.

Sultan Ahmet, Gazi Giray’ın hunharlıklarının faturası onu tekrar hanlık koltuğuna oturma yolunu açan Sadrazam İbrahim Paşa’ya kesilmişti. Sultan, sadrazamlığı başkasına vermişti.

Gazi-Giray’la Bab-ı Ali arasında gâh hasmane, gâh dostane ilişkiler, hanın ölümüne kadar sürdü gitti. Fakat bu arada, her iki tarafın da kendi derdi kendine yettiği için, bu ilişkileri düzeltme yolunda herhangi bir adım atılmadı. Bab-ı Ali, Anadolu vilayetlerinde Celalî isyanlarıyla uğraşıyordu. Asi Karayazıcı ölünce isyancıların başına kardeşi Deli Hasan geçti.

Gazi-Giray öldüğünde Tatar beyleri Mart 1608’de oğlu I. Tohtamış Giray’ı tahta çıkardılar ve tarihçilerin kaydına göre bu işi eski Türk geleneklerine uygun olarak yaptılar. Şirin, Barın, Selciut ve Mansur kabile beylerinden oluşan Dört karaçu / karaci, Tohtamış Giray’ı bir keçenin üzerine oturtarak, dört bir yanından tutup kaldırdılar ve kabul meclisi salonunun divanına kurulan tahta götürdüler. Türk tarihçiler doğrudan doğruya Tohtamış Giray’in tahta çıkarılmasında babasının ağalarının oğlunun Bab-ı Ali tarafından tayiniyle ilgili babalık vasiyetinin bulunduğunu söylemelerinin etkili olduğunu belirtmektedirler. Yine de Tatarlar üç gün kadar sonra Bab-ı Ali’ye özel bir elçi göndererek Tohtamış Giray’ın tahta çıkarıldığını belirtip, önceki sultan fermanının onun han olarak tayini için yenilenmesini talep etiler.

Asi Deli Hasan, affedilip Bosna beylerbeyi yapıldıktan sonra affedilen Selamet Giray ve Mehmet Giray dört buçuk yıl geçirecekleri Rumelihisarı’nda hapsedilirler. Muhtemelen bu ikisi çok tehlikeli görülmedikleri için infaz edilmeleri belirsiz bir tarihe ertelenmişti. Daha sonra bu giraylar affedildiler.

Sultan III. Murat 1595 yılında ölünce yeni Osmanlı bürokrasisi Gazi Giray’ın vasiyeti dikkate almamış, Tohtamış Giray’ın Kırım tahtından alınmış ve sarayındaki bazı nüfuzlu kişilerin destekleriyle Rumelihisarı’ndaki iki tutukludan Selamet Giray ve Mehmet Giray birisi han, diğeri kalgay yapılmıştı. (s,293). Selamet-Giray deniz yoluyla Kırım’a giderken, kardeşi Mehmet Giray’ı belki yolda Tohtamış’la karşılaşır düşüncesiyle kara yoluyla göndermişti. Görevden alınan Tohtamış Han, karayoluyla İstanbul’a gelirken kardeşi Selamet Giray tarafından yolunu kesmekle görevlendirilen Mehmet Giray Akkerman yakınlarında Tohtamış Han’a saldırır ve kardeşiyle beraber öldürür. (s,295)

Kalgay yapılan Mehmet Giray pek rahat duramaz. Aradan bir yıl bile geçmeden hana karşı tavırlar almaya başlar. Selamet-Giray’ın kendisini ortadan kaldırmayı kafaya koyduğunu öğrenen Mehmet Giray, kardeşi Şahin Giray’la anlaşarak hana karşı isyan bayrağı açarlar. Birkaç çatışmadan sonra asi kardeşler ülke dışına kaçarlar. Kalgay Canibek Giray han tahtına oturur.

Bu iki kardeş, tahtı Selamet Giray’ın elinden almak için giriştiği bir iki başarısız denemeden sonra, Akkerman yakınlarında, Ruslara komşu oldukları bir yeri kendilerine karargâh edindiler. Kendilerine iltihak eden Tatarlarla birlikte Rus topraklarına akınlar düzenliyor ve ele geçirdikleri esirleri satıyorlardı. Ganimete ve yağmaya susamışlık, kısa sürede onların yanında kalabalık bir Tatar grubunun toplanmasına zemin hazırladı ve hatta hanın ordusunda dahi onların safına geçme temayülleri belirdi. Bu durum yeni han Canıbek Giray’ı endişelendirmişti, ama onlar Rus ve diğer halklara mensup esirler almayı ve onları Akkerman’da satmayı sürdürdüler. Bu durum karşısında han, onların bu haydutluklarına bir son verme kararı aldı. Han, üzerlerine yürüdü. Akkerman yakınlarında vuku bulan çarpışma hanın üstünlüğüyle sonuçlandı. Asi kardeşler tekrar taraftarlarını toplamaya giriştiler.

Mehmet Giray, o Sadrazam Nasuh Paşa’ya meylederek sultana itaat arz etmeyi kendisi için daha yararlı buldu. Nasuh Paşa, Mehmet Giray’ı Edirne davet etti. Sultan Ahmet, Edirne civarında avlanırken şahinini bir kartalın üzerine saldı. Mehmet Giray da hiçbir şeyden haberi olmadan yakındaki bir tepenin arkasından şahinini aynı kartal üzerine saldı. Sultan buna çok öfkelendi ve kendi ganimeti üzerine şahin gönderenin kim olduğunu sordu. Sonra çevresine bakınma bir tepe üzerinde yanındaki 40-50 kadar Tatarla aynı bölgede avlanmakta olan Mehmet Giray’ı gördü. Sultan Ahmet, Mehmet Giray’ın tutuklanıp Yedikule zindanlarına kapatılmasını emretti. Nâimâ’nın kaydına göre, daha sonra idam edilen Nasuh Paşaya yapılan suçlamalar arasında Edirne’deki av partisinde onun Mehmet Giray lehine takındığı tavrın da rol oynadığı belirtilmektedir.

Mehmet Giray padişahın gazabına çarpılıp hapse atıldığında kardeşi Şahin Giray Kili kalesindeydi. Onu tutuklaması için biri gönderilmiş, fakat o bazı adamlarıyla birlikte kaçıp Şah Abbas’a sığınmıştı. Mehmet Giray hapiste yatarken İstanbul’da olup bitenleri dört gözle takip ediyordu. I. Mustafa’nın tahtından indirilip 1617 de II. Osman’ın tahta çıkarılışı esnasındaki endişeli koşuşturmalar ona kaçmak için iyi bir fırsat hazırlamıştı ve yeni sultanın cülus töreni sırasında daha önceden konuştuğu Halef mirza ona kaçmak için atlar hazırlamıştı. Hemen arkasından karadan ve denizden adamlar çıkarılmış ve Mehmet Giray Pravadi’de yakalayarak sultana getirilmişti. Sultan onu sıkı bir şekilde sorguladıktan sonra tekrar Yedikule’ye atıldı, oradan da Rodos’a gönderildi. Kırımlı tarihçiler Mehmet Giray’ın maiyetinde bulunan 30-40 kadar kişinin tamamının infaz edildiğini belirtmektedirler.

Mehmet Giray hapiste bulunduğu günlerde daha sonraları sadrazam olup onun hanlık tahtına çıkmasına yardım eden Mere Hüseyin Paşa ile yakın dost olmuştu. Bu arada Canıbek Giray Türklerin yanında İran seferine katılmış ve bir varlık gösterememişti. Türklerin mağlubiyetinde en önemli rolü şimdi kendi Tatarlarına karşı İran ordusunda savaşan Şahin Giray oynamıştı. Şahin Giray kısa süre sonra bunu telafi ederek Lehistan seferi sırasında büyük yararlılıklar sergileyecek ve özellikle II. Osman’ın 1621’de düzenlediği seferde sultanın dikkatini çekecek kahramanlıklar ortaya koyacaktı.

III. Mehmet Giray (1623-1627) hemen İran’dan kardeşi Şahin Giray’ın geri gönderilmesi için yazışmalara girişti ve o geldikten sonra Bâb-ı Ali’nin oluru ile kalgay olarak atadı. Rivayete göre Şahin-Giray’ın ayrılışı sırasında hamisi Şah Abbas’la tam da onun maceraperest ruhunu ve arsızlığını yansıtan bir konuşma geçmişti. Şah Abbas, Şahin Giray’ı uğurlarken elini tutup şaka yollu, “Peki padişah seni üzerimize gönderirse, bizimle çarpışacak mısın?” diye sormuş, o da gayet pişkin bir şekilde, “Kurt kuzuyu görür de sabredebilir mi? Şahin de bir güvercin görürse onu tutmak ne mümkün?” cevabını vermiş.

Bab-ı Ali sürekli sahil şehirlerini yağmalayan ve yakıp yıkan Kossaklarla uğraşmaktaydı. Kossak belasını defetmek için Bâb-ı Ali Mehmet Giray’a ferman üstüne ferman gönderiyor. Sultanının fermanlarına pek kulak asmıyordu. Gerek hana ve gerekse kalgayı olan kardeşi Şahin Giray’a karşı girişilen birkaç müracaatın arkasından Bâb-ı Ali’nin sabrı tükendi ve tekrar Il. Canıbek-Giray han tayin edildi. Hasan Paşa adlı vezirin ve diğer ayanların refakatinde Canibek Giray bir gemiye bindirilerek Kırım’a götürüldü.

Fakat Canıberk Giray iki kardeşin öyle bir direnişiyle karşılaştı ki muhtemelen Bab-ı Ali dahi böyle bir muhalefet beklemiyordu. Her iki kardeş, savaşmak için ordularını toplamış ve hazırlanmışlardı. Hasan Paşa durumu Bab-ı Ali’ye rapor ederken, Canıbek, Kefe’de İsmail Paşa’nın Varna’dan bir filoyla gelişini beklemek üzere Ali Kadı adında birinin evine misafir olmuştu. Bu arada padişahın fermanına uygun olarak Mehmet Giray’ın teslim olması için Kefe’den toplar ve Tatar askerleri getirilmişti.

Giraylar bu sözlere kulak asmazlar. Osmanlı ordusunu bozguna uğratırlar. Kefe’yi ele geçirirler. Osmanlı ordusunda kendilerine karşı savaşan Kantemir Mirza’nın ailesini işkence ile öldürürler. Şahin Giray bu galibiyetten sonra Tuna’yı aşar ve Tuna’nın her iki yakasını yağma etmeye başlar. Ailesinin intikamını almak isteyen Kantemir Mirza, padişahın izniyle otuz bin tatar savaşçıyı yanına topladı. İki giray, 1625 yılında Tuna sahilinde karşılaştılar. Şahin Giray bozguna uğradı. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı ,s, 307)

Buna rağmen Mehmet Giray saltanatını sürdürdü. Şahin Giray Özü boyundaki Kossaklara sığındı. 1627’de Kırım tahtına Canibek tekrar getirildi. Bunun üzerine Mehmet Giray’da kardeşinin yanına sığındı. İki giray, Kossaklarla Kırım’ı yağmaya başladılar. Bir akında Mehmet Giray öldürüldü. Şahin Giray kaçtı. Beş yıl Kırım ve Kafkasya’da çeşitli yerlere saldıran Şahin Giray, beş yıl sonra İstanbul’a gelerek IV. Murat’tan af diledi. Affedilen Şahin Giray, 1631’de Rodos’a sürüldü. IV. Murat’ın ölümünden sonra tahta çıkan sultan İbrahim’in emriyle idam edildi.

*

Güçlü hanlara, ateşli silahlara ve toplara sahip bir ordudan yoksun olan Kırım Hanlığı sık sık Rus istilasına uğramaya başladı. Kırım Hanlığı’nın 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması’yla sözde bağımsızlığının ardından Rus Çarlığı’nın kontrolüne girmesi ve ardından 1783 yılında ilhakından sonra Kırım girayları unutulup gittiler. Balkanlara yerleşen giraylar Osmanlı kayıtlarına sadece adli vaka olarak geçtiler. Sultan Giray, Çiftliğinden geçirilen ve hazineye vergi olarak götürülen sürüye el koyduğu için yirmi kişilik maiyetiyle Limnos adasına sürülür. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)

1791-92 yıllarında Tuna Nehri civarında haydutluk ve yağma olaylarının arkasından giraylar çıkar. Şumnu’da Mehmet Giray ve Kırkkilise’de (Kırklareli) Selamet Giray, haydutlarla işbirliği yaparlar ve soygundan ele geçen malları bölüşürler. Bunun üzerine üzerlerine kuvvet gönderilerek cezalandırılırlar. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)

KAYNAKÇA:

  • Akdes, Nimet Kurat, IVXIII. Yüzyılda Karadeniz’in Kuzeyinde Türk Devletleri, Ankara1972,TTK
  • Akdes, Nimet Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, Ankara2011, TTK
  • Allen, David W.E,Muhteşem Süleyman Zamanında Türk Dünyası
  • Aşıkpaşazade, Hazırlayan Nihal Atsız, İstanbul1970, 1000 Temel Eser
  • Babinger, F, Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı, İstanbul2003
  • Eroğlu, Haldun, Osmanlı’da Muhalefet, İstanbul2016, Bilge Kültür Sanat
  • Fischer, Alan, Kırım Tatarları, İstanbul2009, Selenge Yayınları
  • Goodwin, Jason, Ufukların Efendisi Osmanlılar, İstanbul1999, Sabah Kitapları
  • Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, İstanbul, Sabah Kitapları
  • İdrisi Bitlisi, Hest Behişt, VII. Ketibe, Fatih Sultan Mehmet Devri, Ankara2013, TTK
  • İnalcık, Halil, Devleti Aliyye I, İstanbul2010, T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • İnalcık, Halil, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar I, Ankara2014, TTK
  • İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (13001600) C. I, İstanbul2000, T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • Selaniki Mustafa Efendi, Selaniki Tarihi, Ankara1999, TTK
  • Ostrogorski, Georg Bizans Devleti Tarihi Ankara2011, TTK
  • Oruç Bey Tarihi (Haz. Nihal Atsız), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul
  • Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, İstanbul2016, Selenge Yayınları
  • Yabubovski, Yu, Altınordu ve Çöküşü, Ankara2000, TTK

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken Giraylar


Ekrem Hayri PEKER : Osmanlı tahtına göz diken Giraylar

Tarih boyunca Türk devletlerinin yıkılma nedenlerinin başında saltanat kavgaları gelir. Veraset konusu kurallara bağlanmamıştır. Hanedan mensubu her fert, tahtın doğal adayıdır. Güçlü kişiler tahta geçmediyse bitmez tükenmez taht kavgaları başlar.

Türk devletlerinin tarihi kuruluş döneminden sonra bitip tükenmez bir iç savaş döngüsü başlar. Ta ki devlet yıkılana kadar bu kavga sürer.

Batıda veraset konusu katı kurallara bağlanmıştır. Üstelik bey, kral, imparator… Her kimse tek eşlidir. Bu eşten doğan çocuklar erkek kız fark etmeden varis olurlar. Erkek oğul yoksa kız varistir. Hükümdarın en büyük erkek evladı varistir. Hiçbir kardeşin ölüm olmadıkça tahtta hakkı yoktur. Grandük veya dük unvanı verilir, eşinden miras gelmediyse kayda değer bir toprak verilmez.

Hükümdarın başka bir kadından (metres, sevgili…) olan erkek veya kız çocuklarının tahta hiçbir hakkı yoktur. Kilisenin de destek verdiği bu düzen oturduğu için kolay kolay hanedan değişmez.

Osmanlının kuruluşunda aynı sıkıntıların yaşandığını görüyoruz. Osman Bey, komşularına karşı izlenecek politika konusunda görüş farklılığına düştüğü amcasını öldürür. Osman Gazi ölünce, komutanlar ve dervişler ağırlık koyarlar; ağırlık ağabeyi değil, kardeşlerden Orhan Gazi’yi beylik tahtına çıkarır.

Sultan I.Murat’a evladı Savcı Bey isyan eder, hem de Bizans tahtının varisiyle. Kosova Savaşı’nda düşmanı kovalayan Şehzade Yakup’a, “Baban çağırıyor” denilir, sonra öldürülür. Adamları oğlunu Macaristan’a kaçırırlar. Büyüyen şehzade taht için şansını denemek isterse de Hristiyan olması yüzünden başarılı olamaz.

Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşı’nda yenilip, esir düşmesinden sonra fetret devri diye anılan bir dönem yaşanır. Çelebi Mehmet, kardeşlerini bertaraf ederek tahta çıkar. Sağ kalan yeğenlerinin gözlerini kör eder.

Benzer olayların devam ettiğini söyleyelim. Kuruluş döneminden I. Selim’e kadar Balkanlar’a çıkan her şehzade buradaki akıncı beyleri ve halktan destek bulmuştur. Fatih Sultan Mehmet’e, yeniçerilerin “Kardeşin Orhan’ı biliyoruz” demesi silahlı gücün ve bu gücü arkasına alan bürokrasinin sultanı belirleyecek bir güce ulaştığının bir işaretidir.

Şehzade Selim babası II. Beyazıt’a isyan eder. Öncesinde abisi Şehzade Korkut, Mısır’a sığınmış ve sonra geri dönmüştür. Şehzade Korkut’tan önce Fatih Sultam Mehmet’in oğlu Şehzade Cem Mısır’a sığınmıştı. Türkmenler tarafından “Yavuz” lakabı takılan Sultan Selim, tüm kardeşlerini ve üçü haricinde yeğenlerini öldürtür.

Şehzade Ahmet’in İran’a sığınan oğlu Şehzade Murat’a, Şah İsmail büyük ilgi gösterir. Şah, şehzadeyle beraber ava çıkar. Fakat bir gün şehzadenin öldüğü haberi yayılır. Tarihçi Lütfi Paşa, Şehzade Murat’ın Şah İsmail tarafından öldürüldüğünde ısrarcıdır. (Lütfi Paşa, s, 207, Tevarih-i Âl-i Osman. Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)

Bir müddet sonra şehzadenin ölmeyip İran’dan kaçıp Amasya’ya geldiği söylentisi çıktı. Bu haber Sultan Selim’i endişelendirmişti. Sultan Selim, bu endişesinin nedenini soran nedimi Hasan Can’a; “Şerirler ve eşkıya güruh, fitne ve fesada bahane isterler. Böyle işi sıkı tutmayınca, güzel memleketimizde fesat berteraf olmaz. Bu ihtimamdan sonra, eşkıya bundan böyle harekete yol bulamaz. Sonumuz intihaldir. Şimdi dikkatleri biz etmezsek, saltanat evladımıza intikal ettiğinde, reaya ve berâyâ âsud ve rahat olma ihtimalini yitirir” cevabını vermiştir. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 148)

Yapılan tahkikat neticesinde sahte şehzadenin kısa bir süre önce Üsküdar’da öldüğü anlaşılmıştır.

Şehzade Ahmet’in oğlu Murat, İran’a kaçarken Alaeddin Ali ve Süleyman Mısır’a kaçtılar. Bu iki şehzade 1513 yılında Kahire’de çıkan veba salgınında öldüler ve Kahire’ye defnedildiler. Cenaze namazlarına Memlük Sultanı Kansu Gavri’de katıldı.( Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 147)

Sultan Ahmet’in Kasım adındaki oğlu Haziran 1516’da lalasıyla beraber Mısır’a sığındı. Memluk Sultanı Kansu Gavri, şehzadeyi himayesine alıp, Kahire’ye getirdi.

Tarihçi İbn İlyas, “Bedâyiü’z-zühur fi vekayii’d-dühur” adlı eserinde Sultan Selim’in Şehzade Kasım’ın hayatta olmasından büyük endişe duyduğunu ordusunun şehzade tarafına geçmesi ihtimalinden endişe ettiğini yazar. (Aktaran, Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 149)

Mercidabık Savaşı’nda Şehzade Kasım’da bulunur. Savaştan sonra Memluk güçleriyle beraber Kahire’ye döndü. Ridaniye Savaşı’na yeni Memluk sultanı Tomanbay’ın emrine verdiği bir birlikle ve Osmanlı bayrağı ile katılır.

Savaştan sonra şehzade saklanır. Sultan Selim döndükten sonra sığındığı kişi tarafından Osmanlı güçlerine ihbar edildi. 30 Ocak 1518’de Mısır’da idam edildi. (Haldun Eroğlu, Osmanlı’da Muhalefet, s, 151) Bütün bunların ışığında Sultan Selim’in Mısır’a saldırısının arkasında kaçan şehzadelerin sığındığı bir ülkenin olması yattığını söyleyebiliriz.

Osmanlı topraklarının dışına kaçabilen son şehzade Beyazıt oldu. Onun ve evlatlarının sonu abisi Şehzade Selim’in gönderdiği cellâtların elinden oldu.

Yaşlanan sultan, (1494 doğumlu) oğlu Mustafa’yı tehlikeli bulmuştu. Yeniçerilerin “Padişah yaşlı” diye mırıldanmaları 1553’de Şehzade Mustafa’nın sonunu getirir. Padişah III. Mehmet, Celali isyanlarını bastırmak için kendinden ordu isteyen oğlu Şehzade Mahmut’u boğdurur.

Sultan I. Ahmet (saltanatı, 1603-1617), veraset sistemini değiştirir, “Ekber ve Erşad” evlat kuralını getirir. Şehzadeler, sancağa gönderilmeyip, sarayda hapsedilirler. Ulema ve ordu, deneyimsiz padişahları istediği gibi yönlendirir desek abartı olmaz. Padişahlar ağırlık koymak istedikleri zaman devrilirler. Padişah Genç Osman’ın(saltanatı,1618-1622), IV. Murat’ın (saltanatı, 1623-1640) kardeşlerini öldürtmelerinin ardında bu korku vardır.

Fatih’e İstanbul’daki kardeşin hatırlatan yeniçeriler, padişahların isyanlarla sürekli tahttan indirildikleri, çocuk yaşta tahta çıktıkları, kimisinin çocuksuz öldüğü 1600’lü yılların kargaşasında Osmanlı tahtına varis olarak Kırım giraylarını hatırlatmaları şaşırtıcı olmaz.

***

Altınordu Devleti dağılınca aynı Cengiz soyundan gelen Hacı Giray, Litvanya Dükalığı’ndan yardım alarak 1449’da Kırım’ı ele geçirip, Kırım Hanlığı’nı kurdu.

Osmanlı Kafkas ilişkilerinin başlaması Fatih Sultan Mehmet’in ipek yolu üzerinde yer alan Kefe’nin ele geçirilmesiyle başlamıştır. Fatih, 1461 yılında Amasra, Sinop ve Trabzon’u fetih ederek Karadeniz ticaretini kontrol altına almıştı.

1475 yılında Gedik Ahmet Paşa’nın yönetimindeki donanma ve kara ordusu Kefe’yi kuşattı. Ağır bombardımana tutulan kale 4 gün sonra teslim olmuş. (Aşıkpaşazade, S.182) Kefe’yle beraber Cenevizlilerin elindeki Kerç, Soğdak, Balıklava, Azak, Taman, Menkup ve İnkerman gibi küçük hisarlarda teslim alınır. Kırım tahtına da Kefe’de Cenevizliler tarafından zindanda tutulan Mengli Giray zindandan çıkarılır. Mengli Giray, Fatih’in desteğiyle Kırım Hanı olur.

Mengli Giray kızı Ayşe Hatun’u I. Selim ile evlendirmiştir. Sultan Selim, bir kızını Mengli Giray’ın oğlu Saadet Giray (1514-1532) ile evlendirmiştir.

***

Türk paşaların entrikalarıyla Kırım tahtını ele geçiren Gazi-Giray, Saadet-Giray’ın oğlu Nureddin Devlet-Giray’ı da öldürtmüştür. Devlet-Giray’ın oğlu Şahin-Giray Çerkesya’ya, diğeri Mehmed Giray Anadolu’ya kaçmıştı. Kısa bir süre sonra kalgay Selamet-Giray da Anadolu’ya kaçmış ve orada önce Karayazıcı, sonra da kardeşi Deli Hasan’ın isyanına katılmıştır.

Sultan Ahmet, Gazi Giray’ın hunharlıklarının faturası onu tekrar hanlık koltuğuna oturma yolunu açan Sadrazam İbrahim Paşa’ya kesilmişti. Sultan, sadrazamlığı başkasına vermişti.

Gazi-Giray’la Bab-ı Ali arasında gâh hasmane, gâh dostane ilişkiler, hanın ölümüne kadar sürdü gitti. Fakat bu arada, her iki tarafın da kendi derdi kendine yettiği için, bu ilişkileri düzeltme yolunda herhangi bir adım atılmadı. Bab-ı Ali, Anadolu vilayetlerinde Celalî isyanlarıyla uğraşıyordu. Asi Karayazıcı ölünce isyancıların başına kardeşi Deli Hasan geçti.

Gazi-Giray öldüğünde Tatar beyleri Mart 1608’de oğlu I. Tohtamış Giray’ı tahta çıkardılar ve tarihçilerin kaydına göre bu işi eski Türk geleneklerine uygun olarak yaptılar. Şirin, Barın, Selciut ve Mansur kabile beylerinden oluşan Dört karaçu / karaci, Tohtamış Giray’ı bir keçenin üzerine oturtarak, dört bir yanından tutup kaldırdılar ve kabul meclisi salonunun divanına kurulan tahta götürdüler. Türk tarihçiler doğrudan doğruya Tohtamış Giray’in tahta çıkarılmasında babasının ağalarının oğlunun Bab-ı Ali tarafından tayiniyle ilgili babalık vasiyetinin bulunduğunu söylemelerinin etkili olduğunu belirtmektedirler. Yine de Tatarlar üç gün kadar sonra Bab-ı Ali’ye özel bir elçi göndererek Tohtamış Giray’ın tahta çıkarıldığını belirtip, önceki sultan fermanının onun han olarak tayini için yenilenmesini talep etiler.

Asi Deli Hasan, affedilip Bosna beylerbeyi yapıldıktan sonra affedilen Selamet Giray ve Mehmet Giray dört buçuk yıl geçirecekleri Rumelihisarı’nda hapsedilirler. Muhtemelen bu ikisi çok tehlikeli görülmedikleri için infaz edilmeleri belirsiz bir tarihe ertelenmişti. Daha sonra bu giraylar affedildiler.

Sultan III. Murat 1595 yılında ölünce yeni Osmanlı bürokrasisi Gazi Giray’ın vasiyeti dikkate almamış, Tohtamış Giray’ın Kırım tahtından alınmış ve sarayındaki bazı nüfuzlu kişilerin destekleriyle Rumelihisarı’ndaki iki tutukludan Selamet Giray ve Mehmet Giray birisi han, diğeri kalgay yapılmıştı. (s,293). Selamet-Giray deniz yoluyla Kırım’a giderken, kardeşi Mehmet Giray’ı belki yolda Tohtamış’la karşılaşır düşüncesiyle kara yoluyla göndermişti. Görevden alınan Tohtamış Han, karayoluyla İstanbul’a gelirken kardeşi Selamet Giray tarafından yolunu kesmekle görevlendirilen Mehmet Giray Akkerman yakınlarında Tohtamış Han’a saldırır ve kardeşiyle beraber öldürür. (s,295)

Kalgay yapılan Mehmet Giray pek rahat duramaz. Aradan bir yıl bile geçmeden hana karşı tavırlar almaya başlar. Selamet-Giray’ın kendisini ortadan kaldırmayı kafaya koyduğunu öğrenen Mehmet Giray, kardeşi Şahin Giray’la anlaşarak hana karşı isyan bayrağı açarlar. Birkaç çatışmadan sonra asi kardeşler ülke dışına kaçarlar. Kalgay Canibek Giray han tahtına oturur.

Bu iki kardeş, tahtı Selamet Giray’ın elinden almak için giriştiği bir iki başarısız denemeden sonra, Akkerman yakınlarında, Ruslara komşu oldukları bir yeri kendilerine karargâh edindiler. Kendilerine iltihak eden Tatarlarla birlikte Rus topraklarına akınlar düzenliyor ve ele geçirdikleri esirleri satıyorlardı. Ganimete ve yağmaya susamışlık, kısa sürede onların yanında kalabalık bir Tatar grubunun toplanmasına zemin hazırladı ve hatta hanın ordusunda dahi onların safına geçme temayülleri belirdi. Bu durum yeni han Canıbek Giray’ı endişelendirmişti, ama onlar Rus ve diğer halklara mensup esirler almayı ve onları Akkerman’da satmayı sürdürdüler. Bu durum karşısında han, onların bu haydutluklarına bir son verme kararı aldı. Han, üzerlerine yürüdü. Akkerman yakınlarında vuku bulan çarpışma hanın üstünlüğüyle sonuçlandı. Asi kardeşler tekrar taraftarlarını toplamaya giriştiler.

Mehmet Giray, o Sadrazam Nasuh Paşa’ya meylederek sultana itaat arz etmeyi kendisi için daha yararlı buldu. Nasuh Paşa, Mehmet Giray’ı Edirne davet etti. Sultan Ahmet, Edirne civarında avlanırken şahinini bir kartalın üzerine saldı. Mehmet Giray da hiçbir şeyden haberi olmadan yakındaki bir tepenin arkasından şahinini aynı kartal üzerine saldı. Sultan buna çok öfkelendi ve kendi ganimeti üzerine şahin gönderenin kim olduğunu sordu. Sonra çevresine bakınma bir tepe üzerinde yanındaki 40-50 kadar Tatarla aynı bölgede avlanmakta olan Mehmet Giray’ı gördü. Sultan Ahmet, Mehmet Giray’ın tutuklanıp Yedikule zindanlarına kapatılmasını emretti. Nâimâ’nın kaydına göre, daha sonra idam edilen Nasuh Paşaya yapılan suçlamalar arasında Edirne’deki av partisinde onun Mehmet Giray lehine takındığı tavrın da rol oynadığı belirtilmektedir.

Mehmet Giray padişahın gazabına çarpılıp hapse atıldığında kardeşi Şahin Giray Kili kalesindeydi. Onu tutuklaması için biri gönderilmiş, fakat o bazı adamlarıyla birlikte kaçıp Şah Abbas’a sığınmıştı. Mehmet Giray hapiste yatarken İstanbul’da olup bitenleri dört gözle takip ediyordu. I. Mustafa’nın tahtından indirilip 1617 de II. Osman’ın tahta çıkarılışı esnasındaki endişeli koşuşturmalar ona kaçmak için iyi bir fırsat hazırlamıştı ve yeni sultanın cülus töreni sırasında daha önceden konuştuğu Halef mirza ona kaçmak için atlar hazırlamıştı. Hemen arkasından karadan ve denizden adamlar çıkarılmış ve Mehmet Giray Pravadi’de yakalayarak sultana getirilmişti. Sultan onu sıkı bir şekilde sorguladıktan sonra tekrar Yedikule’ye atıldı, oradan da Rodos’a gönderildi. Kırımlı tarihçiler Mehmet Giray’ın maiyetinde bulunan 30-40 kadar kişinin tamamının infaz edildiğini belirtmektedirler.

Mehmet Giray hapiste bulunduğu günlerde daha sonraları sadrazam olup onun hanlık tahtına çıkmasına yardım eden Mere Hüseyin Paşa ile yakın dost olmuştu. Bu arada Canıbek Giray Türklerin yanında İran seferine katılmış ve bir varlık gösterememişti. Türklerin mağlubiyetinde en önemli rolü şimdi kendi Tatarlarına karşı İran ordusunda savaşan Şahin Giray oynamıştı. Şahin Giray kısa süre sonra bunu telafi ederek Lehistan seferi sırasında büyük yararlılıklar sergileyecek ve özellikle II. Osman’ın 1621’de düzenlediği seferde sultanın dikkatini çekecek kahramanlıklar ortaya koyacaktı.

III. Mehmet Giray (1623-1627) hemen İran’dan kardeşi Şahin Giray’ın geri gönderilmesi için yazışmalara girişti ve o geldikten sonra Bâb-ı Ali’nin oluru ile kalgay olarak atadı. Rivayete göre Şahin-Giray’ın ayrılışı sırasında hamisi Şah Abbas’la tam da onun maceraperest ruhunu ve arsızlığını yansıtan bir konuşma geçmişti. Şah Abbas, Şahin Giray’ı uğurlarken elini tutup şaka yollu, “Peki padişah seni üzerimize gönderirse, bizimle çarpışacak mısın?” diye sormuş, o da gayet pişkin bir şekilde, “Kurt kuzuyu görür de sabredebilir mi? Şahin de bir güvercin görürse onu tutmak ne mümkün?” cevabını vermiş.

Bab-ı Ali sürekli sahil şehirlerini yağmalayan ve yakıp yıkan Kossaklarla uğraşmaktaydı. Kossak belasını defetmek için Bâb-ı Ali Mehmet Giray’a ferman üstüne ferman gönderiyor. Sultanının fermanlarına pek kulak asmıyordu. Gerek hana ve gerekse kalgayı olan kardeşi Şahin Giray’a karşı girişilen birkaç müracaatın arkasından Bâb-ı Ali’nin sabrı tükendi ve tekrar Il. Canıbek-Giray han tayin edildi. Hasan Paşa adlı vezirin ve diğer ayanların refakatinde Canibek Giray bir gemiye bindirilerek Kırım’a götürüldü.

Fakat Canıberk Giray iki kardeşin öyle bir direnişiyle karşılaştı ki muhtemelen Bab-ı Ali dahi böyle bir muhalefet beklemiyordu. Her iki kardeş, savaşmak için ordularını toplamış ve hazırlanmışlardı. Hasan Paşa durumu Bab-ı Ali’ye rapor ederken, Canıbek, Kefe’de İsmail Paşa’nın Varna’dan bir filoyla gelişini beklemek üzere Ali Kadı adında birinin evine misafir olmuştu. Bu arada padişahın fermanına uygun olarak Mehmet Giray’ın teslim olması için Kefe’den toplar ve Tatar askerleri getirilmişti.

Giraylar bu sözlere kulak asmazlar. Osmanlı ordusunu bozguna uğratırlar. Kefe’yi ele geçirirler. Osmanlı ordusunda kendilerine karşı savaşan Kantemir Mirza’nın ailesini işkence ile öldürürler. Şahin Giray bu galibiyetten sonra Tuna’yı aşar ve Tuna’nın her iki yakasını yağma etmeye başlar. Ailesinin intikamını almak isteyen Kantemir Mirza, padişahın izniyle otuz bin tatar savaşçıyı yanına topladı. İki giray, 1625 yılında Tuna sahilinde karşılaştılar. Şahin Giray bozguna uğradı. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı ,s, 307)

Buna rağmen Mehmet Giray saltanatını sürdürdü. Şahin Giray Özü boyundaki Kossaklara sığındı. 1627’de Kırım tahtına Canibek tekrar getirildi. Bunun üzerine Mehmet Giray’da kardeşinin yanına sığındı. İki giray, Kossaklarla Kırım’ı yağmaya başladılar. Bir akında Mehmet Giray öldürüldü. Şahin Giray kaçtı. Beş yıl Kırım ve Kafkasya’da çeşitli yerlere saldıran Şahin Giray, beş yıl sonra İstanbul’a gelerek IV. Murat’tan af diledi. Affedilen Şahin Giray, 1631’de Rodos’a sürüldü. IV. Murat’ın ölümünden sonra tahta çıkan sultan İbrahim’in emriyle idam edildi.

*

Güçlü hanlara, ateşli silahlara ve toplara sahip bir ordudan yoksun olan Kırım Hanlığı sık sık Rus istilasına uğramaya başladı. Kırım Hanlığı’nın 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması’yla sözde bağımsızlığının ardından Rus Çarlığı’nın kontrolüne girmesi ve ardından 1783 yılında ilhakından sonra Kırım girayları unutulup gittiler. Balkanlara yerleşen giraylar Osmanlı kayıtlarına sadece adli vaka olarak geçtiler. Sultan Giray, Çiftliğinden geçirilen ve hazineye vergi olarak götürülen sürüye el koyduğu için yirmi kişilik maiyetiyle Limnos adasına sürülür. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)

1791-92 yıllarında Tuna Nehri civarında haydutluk ve yağma olaylarının arkasından giraylar çıkar. Şumnu’da Mehmet Giray ve Kırkkilise’de (Kırklareli) Selamet Giray, haydutlarla işbirliği yaparlar ve soygundan ele geçen malları bölüşürler. Bunun üzerine üzerlerine kuvvet gönderilerek cezalandırılırlar. (Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, s,643)

KAYNAKÇA:

  • Akdes, Nimet Kurat, IVXIII. Yüzyılda Karadeniz’in Kuzeyinde Türk Devletleri, Ankara1972,TTK
  • Akdes, Nimet Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, Ankara2011, TTK
  • Allen, David W.E,Muhteşem Süleyman Zamanında Türk Dünyası
  • Aşıkpaşazade, Hazırlayan Nihal Atsız, İstanbul1970, 1000 Temel Eser
  • Babinger, F, Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı, İstanbul2003
  • Eroğlu, Haldun, Osmanlı’da Muhalefet, İstanbul2016, Bilge Kültür Sanat
  • Fischer, Alan, Kırım Tatarları, İstanbul2009, Selenge Yayınları
  • Goodwin, Jason, Ufukların Efendisi Osmanlılar, İstanbul1999, Sabah Kitapları
  • Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, İstanbul, Sabah Kitapları
  • İdrisi Bitlisi, Hest Behişt, VII. Ketibe, Fatih Sultan Mehmet Devri, Ankara2013, TTK
  • İnalcık, Halil, Devleti Aliyye I, İstanbul2010, T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • İnalcık, Halil, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar I, Ankara2014, TTK
  • İnalcık, Halil, Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi (13001600) C. I, İstanbul2000, T. İş Bankası Kültür Yayınları
  • Selaniki Mustafa Efendi, Selaniki Tarihi, Ankara1999, TTK
  • Ostrogorski, Georg Bizans Devleti Tarihi Ankara2011, TTK
  • Oruç Bey Tarihi (Haz. Nihal Atsız), Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul
  • Smirnov, V.D., Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, İstanbul2016, Selenge Yayınları
  • Yabubovski, Yu, Altınordu ve Çöküşü, Ankara2000, TTK

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar, STK yöneticisi. Bursa Mustafa Kemal Paşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

TARİH : Sultan Abdülaziz Han’ın Tahttan İndirilişi Ve Baltazzi Ailesi


Sultan Abdülaziz Han’ın Tahttan İndirilişi Ve Baltazzi Ailesi

4 Haziran 1872 (27 Rebiülevvel 1289)’de Atina’dan Şehzade Murat Efendi’ye bir mektup gelir. Mektubu kaleme alan, Erkan-ı Harp Mirlivalarından Hüseyin Vasfi Paşa’dır. Mektubun başında memleketin ve saltanatın türlü tehlikeler içinde bulunduğunu, Şehzade Murat Efendi rıza gösterirse ümitsiz fırkaya yani Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne dâhil olmaktan başka çare göremediğini belirtir. Bu cemiyetten bazılarının (mesela Namık Kemal Bey) Avrupa’dan yardım istediğini, kendisini aldattıklarını ve işi uzattıklarından dolayı şikâyet etmektedir. H. Vasfi Paşa eğer daha fazla beklenirse her şeyin mahvolacağı ve planlananın belki de hiç hayata geçirilemeyeceğini izah etmektedir. Ayrıca Doğunun perişan olmasına sebep olacak Rus elçisi Ignatiyev’in içerdeki hainlerle emeline ulaşabileceğini belirtmektedir. Kendisine güvendiği birini göndermesini de talep etmiştir. Son olarak Şehzade Murat Efendi bir emir buyurursa Kemal Bey’in kendisinin ikametini bildiğinden paşaya haber verilebileceğini bildirmiştir. Namık Kemal, Şehzade Murat Efendi’ye son derece yakındır.

Mektubun yazıldığı tarihte Namık Kemal Bey henüz Mağosa’ya sürgün edilmediğinden, onunla haberleşme sağlanabileceği ifade edilmiştir. Mektuptan anlaşıldığı üzere Hüseyin Vasfi Paşa, Namık Kemal ile irtibat halindedir. Bugünkü anlamıyla tuğgeneral olan bir askerin veliaht şehzadeye ‘azat kabul etmez köleleri’ ifadesiyle mektup yazması ilginçtir ve planlanan, şehzadeyi tahta çıkarmaktır. Mektubu ilginç kılan bir diğer taraf da bankerler ve şehzadenin borçlarıyla alakalı olan kısmıdır. Şehzade Murat Efendi, bahsi geçen yılda, Banker Hristaki Zoğrafos’tan faklı zamanlarda küçük miktarlarda ama sık sık borç almıştır. Şehzade, 1872 Şubatında aynı bankerden 2 bin lira, 24 Haziran’da başlayıp yılsonuna kadar seri borçlanmaları devam ettirmiştir. Yukarıda zikredilen mektup, 4 Haziran 1872 tarihlidir. Borçlanmaların bu mektubun hemen akabinde yapılması tesadüf değildir. Şubat ayı da hesap edildiğinde Hristaki’den alınan borç miktarı sadece 1872 yılı için, 14.811 liradır.11 Mektupta planlandığı üzere, 1872 yılında yani darbeden 4 yıl evvel, şehzadenin tahta geçirilmesi düşüncesi vardır. Bunun için Murat Efendi para bulup kendisini destekleyenlere dağıtma ihtiyacı hissettiğinden, mektubun eline ulaşmasından sonra aynı yıl içinde 7 kere borç almıştır. Ayrıca banker Hristaki’nin Murat Efendi için yaptıkları bu kadarla sınırlı kalmamıştır. Şüphesiz bankerler bu şekilde -en azından bu olay için- saltanat değişikliğine dolaylı yoldan çalışmışlardır. Şehzâde Murat Efendi’nin imzasının olduğu borç senetleri, burada zikredilenden ibaret değildir. Bir yıl içinde üst üste bu kadar borçlanılması normal olmasa gerektir. Şehzâde, toplam borcunun 1/3’ünü 1 yıl içinde almıştır. Murat Efendi’nin yazışmaları bundan ibaret değildir. Aynı yıl içinde bu borç senetlerinden bir ay sonra 1873 Ocak ayında, Banker Köçeoğlu Agop’a kendi el yazısıyla bir tezkire yazmış ve Seyit Bey diye birinin işinden bahsederek, işin bir an önce bitirilmesini arzu ettiğini ve gereğinin yapılmasını rica etmiştir.

1875 Balkan isyanıyla başlayan kriz döneminde, rejim değişikliği ve tahttan indirme planları tekrar su yüzüne çıkacaktı. 1876 senesinde Hersek ihtilali meydana çıktığında, doksan altı taburdan ibaret bir askeri kuvvet silâh altına alınınca mâli vaziyet bu durumu kaldıramadı. Kaç sene evvel, 60 kuruş civarında alınıp satılmakta bulunan 100 kuruşluk Osmanlı konsolidesi dahi birdenbire 12 kuruşa kadar inmiştir. Mayıs 1876’da Rus başbakanı Gorçakov, Avusturya başbakanı Andrassy ve Alman başbakanı Bismarck, Berlin’de buluşup Bâb-ı Âlî’ye sunmak üzere Berlin Memorandumunu hazırlamışlardı. Bunu kesin bir dille reddeden İngiltere sayesinde memorandum uygulanamadı. 1876 Mayısında padişahın çok kolaylıkla bastırabileceği Bosna Hersek isyanı, üç imparatorun imzaladığı tarafsızlık anlaşmasına rağmen Rusya’nın takındığı tavırla şiddetlendi. İşlerinin düzeleceğinden ümitlerini kesen genç inkılâpçılar, istedikleri idarenin Abdülaziz’in hal’inden sonra kurulabileceğine inanır oldular. Sultan Aziz’e darılmış olan Prens Mustafa Fâzıl Paşa da Jön Türklerin faaliyetlerini servetiyle destekliyordu. Prens, Yeni Osmanlıları teşvik ediyor, Şehzâde Murat, İngiliz elçisi Elliot’un kiraladığı Kurbağalıdere Köşkü’nde Namık Kemal ve Ziya Beylerle sabahlara kadar süren meşrutiyet konuşmaları yapıyordu. Sık sık muhtelif mekânlarda toplanan bu grubun hâl ve kârları, Sultan Aziz’i tahkir etmek, yerli ve yabancı efkârı aleyhine çevirmek üzere planlar tertibi ile padişahı bir an evvel makamından düşürerek yerine veliahdı geçirmek hususundan ibaretti. Her yerde Murat Efendi’nin iyiliklerinden bahsedilirdi. Öte yandan birçok hakiki vaziyeti bilen adamlar, Murat Efendi’nin sefahatte benzeri görülmemiş ve birçok borçları olan bir şehzade olduğunu söyleyip gezerlerdi. Rus elçiliği müsteşarı Nelidov şunları yazabiliyordu:

“Düşmanlarımızın görüşlerini dinlemekten çok, onun önerilerine uymaya eğilimli ve Rusya’ya sadık bir sadrazam ile Batı’ya düşman bir padişahın bulunduğu Konstantinopolis’te Ignatiyev duruma hâkim idi.”

Eğer Abdülaziz şu son buhranlı günlerde olsun memleketin bulunduğu hâl ve felaketi kaplayan durumu bir parçacık araştırıp konuşulanlara kulak verse açığa vurmuş ve ima etmiş olsaydı, kendisi bir tarafa, kılına bile dokunulacak değildi. Fakat o, sebep olduğu müşkülatı mağlup etmek kudretinden mahrum idi. Medrese talebelerinin ayaklanmaları saraya aksedince sultan büyük bir telaş ve ıstırap ile Başmabeynci Hafız Mehmet Bey’i ve Ser-yâver Halil Paşa’yı talebelerin toplandığı camilere gönderip maksatlarının gereğine bakılacağı vaadinde acele ettiğinden, umumî efkârda (kamuoyunda) devlete karşı ayaklanmanın büyüklüğü ispatlanmış oldu ve bu sebeple saltanat değişikliği sevdasının gerçekleşmesine kolaylık kapısı aralandı. Sadrazam bu hareketi, bilhassa Mithat Paşa’nın hazırladığını düşünerek o gün saraya gidip Valide Sultan ile uzun uzun görüşüp Mithat Paşa’nın İstanbul’dan uzaklaştırılmasını ve Şeyhülislamın azlini, heyecanın yatıştırılmasına acil bir çare olmak üzere teklif etti ve Anadolu kazaskeri Gürcü Şerif Efendi’yi meşihata tavsiye etti. Mahmut Nedim ‘iş işten geçiyor, bu gidişin akıbeti pek vahim görünüyor’ diye haber göndermiş ve Valide Sultan ise “Aslanıma böyle lakırdı söylenir mi?” gibi safsata ile cevap vermiştir. Valide Sultanın tek düşüncesi, oğlunun üzülmemesi ve sıkılmamasını sağlamaktı. Bu yönden, padişaha ulaştırılmak istenen birçok hakikati engellemiştir. Softalar, açık ve belli bir hedefe yönelik bir huzursuzluk içindeydiler; silah satın alıyor ve toplu eylem tehdidinde bulunuyorlardı. Geçmişte Yeniçerilerin defalarca temsil ettikleri gibi kamuoyunu onlar temsil ediyorlardı. Mithat Paşa talebelerin istediği kişiydi. 11 Mayıs günü katliamdan korkan tüccarlar, dükkânlarını bırakıp kaçmaya başladılarsa da softalar kendilerine güvence verdiler ve hiçbir şiddet olayı gerçekleşmedi. 12 Mayıs günü kalabalık gittikçe artmakta iken sadâretin dördüncü defa Mehmet Rüştü Paşa’ya, meşihatın ikinci kez Hasan Hayrullah Efendi’ye, seraskerliğin acele ile Bursa’dan getirtilen Hüseyin Avni Paşa’ya tevcihini ve selefi Abdi Paşa’nın Serdar-ı Ekremlik unvanı ile Bulgaristan’a memur edildiğini ihtiva eden hatt-ı hümayun çıktı. Mithat Paşa da Vükela Meclisi’ne nâzır edilip bunların Bâb-ı Âlî’ye gelişleri herkes tarafından duyulunca kalabalık dağılmış ve halkın heyecanı geçmişti.

Sultan, medrese talebesinin ayaklanmasında ulemanın rolü olduğuna inanıyordu. Onlara tehdit dolu olan şu iradesini tebliğ etti:

”İstikmali esbabı şevket ve muhafaza-i mukaddese-i devlet azm-i kavisiyle, bir misli görülmemiş zırhlı ve donanma yaptırdım. Kara kuvvetlerinin güçlendirilmesi maksadıyla ordulara yeni top ve tüfek ve mühimmat aldırdım. Âmâl-i mülûkânem idame-i âsâyişi ibad ve tesyir-i husul-u âbâdâni-i bilad (beldeleri mamur) kaziyesine matuf iken bazı ulemanın tefevvuhâta (dil uzatmaya) cüretleri layık-ı takbih ve muaheze (tenkit) ise de bu kere affa nail oldular. Lakin tekrar mücaseretleri (cesaret etmeleri) takdirce, düşman devlet için tehiye ettirdiğim silah-ı satvet (ezici kuvvet) onların üzerine istimal olunur (kullanılır).”

Bu irade karşısında ulema dehşete ve korkuya düştü ve kendileri başmabeynciye padişaha itaaten uymaktan asla ayrılmayacaklarını bildirdiler. Sultan, Mahmut Nedim Paşa’nın, talebe ayaklanmasını bastıramayacağı hususunda emin olduktan sonra onu azletti. Mahmut Nedim Paşa’nın devrilmesinde Rus-İngiliz rekabetinin de muhakkak ki rolü olmuştur. Olan bitenler tek bir devletin işine gelmiyordu. O devlet de İngiltere idi. Bu sebeple, talebe ayaklanmasının arkasında İngiltere olduğunu söylemek yanlış bir şey olmayacaktır. Nitekim darbe gününü bilen tek yabancı da, İngiliz Büyükelçi Sir Henry Elliot idi. Birçok kaynak, talebeye dağıtılan paranın Hristaki Efendi’den ödünç alındığını kaydeder. Bu hareket için sarraftan faizle alınan bu paralar yeterli değildir. İşin içine İngiliz ve Rus siyasi üstünlük mücadelesi de girmiş, üstün gelen İngiliz altını olmuştur. Pek çok kaynakta Banker Hristaki’nin ihtilali finanse etmek için verdiği paraları, Murat Efendi’nin kendisine olan borçlarına ilave ettiği yazılıdır. Hatta bu borcun 1 milyon lira olduğunu ileri sürenler de vardır. Sultan, Mahmut Nedim’in kredi için verdiği ferman ile birlikte Zarifî’nin Şirket-i İltizâm için verdiği bir milyonluk karşılıksız çekiyle kaçtığını öğrenmiştir. Artık Sultan’ın ve Mahmut Nedim’in sona geldiğini anlayan bankerler, bu defa Şehzade Murat Efendi etrafında toplanan Mithat Paşa ve arkadaşlarını manen ve maddeten desteklemeye başlamışlardır. Mısırlı Mustafa Fâzıl Paşa’nın Avrupa’da teşkilatlandırdığı Genç Osmanlıların Avrupa kentlerindeki yaşama ve yayın masrafları için Mısır ve İstanbul’dan yollanan paraların Zarifî-Hristaki-Köçeoğlu Agop tarafından karşılandığı anlaşılmaktaydı. Osmanlı Bankası ve Zarifî-Hristaki ikilisi, Mithat Paşa’nın arkasındaydılar. Bu arada Galata sarraflarına olan borç 15 milyon lira idi. Sultan, yeni atananlara “sizi halk istediği için görevlendirdim, bakalım ne yapacaksınız”, diyordu. Mahmut Nedim’i mümkün olan en kısa zamanda yeniden atamak istiyordu.

Vâkı’â matbuat, padişahın şahsına taarruz etmiyorsa da Mahmut Nedim idaresine edilen taarruzların, sonunda bu zata döndüğünü bilmeyen kimse yoktu. Ahali, vezirin idaresine mahsus olan kötülüklerin kilitli kısmını padişahın emriyle, hiç olmazsa rızasıyla yapıldığını bilmez değildir. Sultan Abdülaziz merhumun Mahmut Nedim Paşa için “yalancı biridir, şüpheci ve renkten renge giren” dediği ve akıl dışı icraatından dolayı milletin İbn-i Alkamî ve Nedimof namlarıyla andığı birini, halkın nefretine rağmen azledilmesini müteakiben yine sadârete getirmek istemesi, nefsine ve devlete su-i kast etmek demekti. Hakikaten birkaç gün sonra, yine padişah tarafından Mahmut Nedim Paşa’ya sadâret teklif olundu. Böyle bir değişiklik ihtimali olduğunu Mabeyin ricalinden olan taraftarları haber verdiklerinden, Sultan Abdülaziz hakkında kin ve düşmanlıkları şiddetlenip, ikballerini korumak için padişahın mahvına kadar gitmeye azmettiler. Vahametin farkında olan Mahmut Nedim, teklifi kabul etmemişti. Rüştü Paşa sadârete geldiğinde, Serasker Avni Paşa ile kurdukları planı istedikleri gibi uygulamaya mani kalmamıştı. Gece yarısı, Meclis-i Has vesilesiyle Mithat, Rüştü ve Avni Paşalar fesat ateşini alevlendirmeksizin işi tertip ederlermiş, saat üç raddelerinde Mithat Paşanın konağında saat altıya kadar birleşmişler ki bu mülakatın manası sonradan anlaşıldı.

Mithat ve Avni Paşaların dayanacakları iki ülke İngiltere ve Fransa olmuştur. İstanbul’da kendi çıkar ve politikalarının tehlikeye düştüğünü gören bu devletler de darbecilere yaklaşmışlardır. Vichy’de kaplıca tedavisi gören Avni Paşa, daha sonra Londra ve Paris’e gitmiştir. Avni Paşa’nın buralara gitmesinin asıl sebebi, Sultan Abdülaziz’in hal’i hakkında İngiltere ve Fransa’nın onayını almaktır. Ordunun gücünden Ruslar, donanmanın gücünden İngilizler ve Fransızlar bir hayli korkmuşlardı. Bu tehlikeden kurtulmak için Avni Paşa’nın darbe düşüncesine destek olmuşlardır. Sultanın 1867’de Londra’ya gidişinde, Murat Efendi’nin İngilizlerin sevgisini kazandığını Avni Paşa biliyordu. Mithat Paşa, bir görevde olmadığı sırada Hüseyin Avni Paşa’ya kolaylık hazırlamaktan geri durmayıp, sarrafı Hristaki Efendi ve hekimi Kapolyon vasıtasıyla Şehzade Murat Efendi ile de gizlice görüşmelerde bulunmuştu. Şehzâde Murat Efendi, sağlığı bozulduğu için doktor tavsiyesi üzerine deniz banyoları yapıyordu. Denize, Üsküdar’da İngiliz Sefiri H. Elliot’un kiraladığı bir yalıda, yukarıda bahsi geçen Kurbağalıdere Köşkü’nde giriyordu. Bu münasebetle sefirle veliaht arasında bir ünsiyet hâsıl olmuştu. Levant Herald gazetesi, 13 Mayıs’ta Ignatiyev’i, İstanbul’daki Hristiyanların tehlike içinde oldukları görüntüsü vermek için kendi elçiliğine Hırvat muhafızlar getirterek Avrupa kamuoyunu aldatmakla suçlayan bir makaleye yer vermişti. Sultanın son zamanlarda, özellikle İstanbul’da halktan giderek daha fazla tepki gördüğü kesindi.

Elliot’un yazdıkları dikkat çekicidir:

”Abdülaziz’in işbu hal’ olayının meydana geleceğine o kadar emindim ki hatta 26 Mayıs günü Hükûmetime takdim ettiğim bir raporda bu baptaki karar ve görüşüm şöyle idi; Abdülaziz yeğenini göz hapsine altına almış ise de serbesti taraftarları, Murat Efendi ile mektuplaşmaya muvaffak olup tahta oturur oturmaz Hükûmet-i şahsiye yerine Hükûmet-i meşruta usulünü kabul edeceğine dair Murat Efendi’den vaat almışlardır. Sarayda zerre kadar telaş mevcut olmaması ve birçok hafiyeleri olan General Ignatiyev dahi dâhil olduğu halde arkadaşlarından hiçbirinin böyle bir hareketin görülmekte olduğuna dair ufak bir şüpheye bile girmemeleri, hayret edilecek bir durumdur.”

Murat Efendi’nin, amcasıyla çıktığı Avrupa seyahati sonrası, tahta çıkma arzusu hayli artar. Çünkü seyahat sırasında kazandığı sempati ile birlikte Mason cemiyetine mensup bazı kral aileleriyle yakın ilişkilerde bulunduğu söylenir. Bunun yanında Yeni Osmanlılar da, özellikle Âlî Paşa’nın ölümüyle veliaht lehinde faaliyetleri yoğunlaştırmış ve gizli toplantılar düzenlemişlerdi. Kadıköy’deki Kurbağalıdere Köşkü, padişah aleyhtarlarının en önemli toplantı yeridir. Sultan Abdülaziz, veliahdın gizli kapaklı işlerinden endişe ederek onu Dolmabahçe Sarayı’nda tutmaya başlamıştı.

‘Bulgaristan’da olduğu gibi İstanbul’da da İslam ve Hristiyan ahali arasında umumî bir vuruşma çıkacak ve padişah Ruslara aldanmış olmakla, bir olay olursa Rusya’ya müracaatla asker getirtilip himayesini isteyecekmiş’ mealinde dedikodular ve ‘sadrazam Rus dostu olmasıyla devlet ve memleket hukukunu kolayca feda edecek’ yolunda sözler, tüm halkın dilinden işitilmeye başlandı. Halk, geceleri evlerinde tetikte beklemek ve gündüzleri gizlice silah taşımak gibi dehşet verici bir hâle geldi. Böylelikle silah satanlar zengin oldular.

Detaylarını tam olarak bilmemekle birlikte bir darbe yapılacağının şüphesiz farkında olan Ignatiyev’in, sultanı kuvvetli tedbirler alması için uyarıp uyarmadığı cevap bekleyen bir sorudur. Rüştü, Mithat ve Hüseyin Avni Paşalar ve Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi gibi bazı erkân-ı asliye-i devlet, çaresiz Abdülaziz Han hazretlerini saltanattan feragat ettirmeye karar vermişlerdir. İşbu Abdülaziz Han’ı hal’ etmeyi cümleden ziyade emel edinen zat Hüseyin Avni Paşa olup, kendi konaklarında birkaç defa vuku bulan mülakat üzerine en evvel Mithat Paşa’yı dahi bu fikirde bulmuşlar ve Rüştü Paşa’yı ise en sonra ve hatta Hüseyin Avni Paşa’nın bazı mertebe tehditleri üzerine ikna edebilmişlerdir. Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi ise bu işi destekleyenlerden olmayıp kabul edenlerden sayılmıştı. Başmabeynci Atıf Bey’e göre; Avni ve Mithat Paşaların padişahtan gördükleri azarlamalar, Sultan’a karşı kin ve nefret duymalarına sebep olmuştur. Hıyanet ve kötülüklerinin sebebi budur. Avni Paşa’nın amacı, şahsi menfaati olup din ve devlet değildir. Ayrıca Avni Paşa, sadrazam olduğu dönemde mâliyenin kötü gidişatına bir çare bulamamıştır. Nitekim Hafız Mehmet Bey de Hüseyin Avni Paşa’nın sadârette olduğu sırada mâli durum daha kötüye gittiğinden onun sadâretten azledildiğini, yerine Esat Paşa’nın getirildiğini ifade etmiştir. İbnülemin’in babası Mehmet Emin Paşa’nın bizzat kayda aldığı ve şahit olduğu vak’aya göre Kamil Paşa “bu garazkarâne muameleye milletten bir ferdin malumatı ve rızası yoktur. Hal’e sebep olanlar, birkaç menfaatperest ve kindar hain ile onlara tâbi olan alçaklardan ibarettir. Farz edelim ki padişahın bazı yolsuzluğu ve israfı vardı. Sizler de devlet ve millete menfaat sağlayanlar olduğunuzu söylüyordunuz.

İçinizden biri, menfaatini feda ile tuttuğunuz meslek, devlet ve millet hakkında zararlıdır. Bu mesleği terk ediniz diye hâlisâne ikaz etti de padişah kabul etmedi mi?” tarzında mukabele etti. Hâdisenin duyulacağı şüphesi ortaya çıkmış, bu yüzden perşembe günü yapılması kararlaştırılmış olan hal’ vakası salı gününe alınmıştır. Sultan ise tüm olanlardan habersizdi. Sultaniye vapurundaki askerin durumunu öğrenmek üzere sordurduğu serasker gelmemiş ve kendisi ‘varsın yarın sabah gelsin’ demişti. Ertesi sabah ise sarayın ablukaya alınarak darbe yapıldığına dair Hüsnü Bey’in ifade varakası mevcuttur. Hazırlıkları Sultan işitip de Derviş Paşa’yı Serasker tayin ederek, seraskerlikte bulunan taburları kumandasına almak ve sarayın kuşatılmasından kurtulmasına yetişmek üzere memur eder ihtimali akla gelmekle, bu tehlikeye karşı darbeciler, ihtiyaten Haliç köprülerinin açık tutulmasını, Aksaray’da bulunan büyük Karakolhaneden Derviş Paşa’nın Yüksekkaldırım’da bulunan konağı güzergâhına asker konularak gece geçmek isterse önlenmesi, karşı koyduğu takdirde derhal öldürülmesini kesinlikle teker teker tembih ettiler. Süleyman Paşa, şeyhülislamın tehir teklifine karşı:

“Efendi hazretleri, iş işten geçti. Şu dakikada birçok muhterem paşalar bir daimi tehlike içinde bulunuyor. Bunların hayat ve selâmeti efendimizin elindedir”.

Padişah değiştirmekle bünyenin değişmeyeceği de artık anlaşılmış ve tedbir olarak meşrutiyet idaresi tasavvur edilmeye başlanmıştı. Mütercim Rüştü Paşa işin aslını arayanlara cevaben “Mahmut Nedim’in yine sadârete geleceği tahakkuk edince devlet ve memleketin büyük tehlikeye düşeceğinden korkmamış olsaydım, tahttan indirme işini tehire çalışırdım” demişti.

Sultan Abdülaziz merhumu hal’ etmenin asıl sebebi, güya istibdâdı imha ve adaleti ihya etmekten, devletin geleceğini, milletin saâdet ve selâmetini temin edecek sağlam bir idare tesisine çare bulmaktan ibaret olduğu halde – askerî kuvvet elinde bulunmak ve muazzam bir padişahı bir anda ve kolayca mahvetmiş olmak itibariyle- kendini âmir-i umumî mevkiinde görmeye ve herkese azamet ve ceberût göstermeye kalkışan Avni Paşa, istibdâda mani olacak tedbirlere başvurmak şöyle dursun idare-i meşrutayı hararetle arzu edenlerin, fırsat düşünce ocaklarını söndürmek düşüncesindeydi. İsrafından şikâyet olunan padişahın hal’inden sonra vâki olan israf ve gasp cümlesindendir ki saray hazinesinde bulunan servet, devletin hazinesine girmeyip bir kısmı lüzumsuz yerlere gitti, bir kısmı da kapanın elinde kaldı. Ferik (korgeneral) Süleyman Paşa, subaylara ve askerlere hamiyet-i milliyelerini harekete geçirecek sözler söylemiş, bilhassa sultanın israflarından dolayı Karadağ ve Sırp’ın şimdiye kadar vurulmadığını, pek çok din kardeşlerinin sultan ile Mahmut Nedim’in şahısları uğruna telef olduğunu anlatmıştı. Süleyman Paşa:

“Hal’de kullandığım asker, zabitleri de dâhil, Sultan Abdülaziz’i vefat etmiş biliyorlardı. Donanmada yalnız Arif Paşa ve kara askerleri içinde birkaç zabit hakikate vakıftılar. Ben olmasaydım Avni Paşa, saltanat değişikliğini yapamazdı” demiştir.

Bu derece mahirane tertip olunan planın ruhu Mithat Paşa, bedeni Şeyhülislam Hayrullah Efendi idi. Mithat Paşa ile arkadaşları, İngiltere ve Avusturya sefirlerini de kendi fikirlerine meylettirmeye çalışıyorlardı. İngiltere sefiri Sir Elliot, bu planın icrasına, elinden geldiği kadar yardıma hazır olduğunu tereddütsüz ifade etti. Fakat, Avusturya sefiri pek temkinli davranarak, öncelikle bu bapta Kont (Andrassi)’un fikrini almak mecburiyetinde bulunduğu, mamafih bu sırrı gerek kendisinin gerekse Andrassi’nin son derecede gizli tutacaklarına emin olabileceklerini beyan etti. Her ne kadar inkılâp ve hal’ meselesi Mithat Paşa’nın fikrinden tevellüt etmiş ve efkâr-ı umûmiyye onun tedbirleriyle sevk ve idare olunmakta idiyse de, işe bir kere Hüseyin Avni Paşa iştirak edince mevkiinden dolayı maksadın hâsıl olması için Avni Paşa’nın herkesten ziyade olayın faili olması tabi’î bir durumdu. Bununla beraber şurası muhakkaktır ki Avni Paşa, ne kadar büyük bir mevkide bulunursa bulunsun, padişahın hal’ edilmesi gibi büyük bir kararı yalnız başına vücuda getiremezdi.

1876’daki ihtilalde, ıslahat taraftarlarının amacı ve fikri, hükümdarı hal’ etmek olmayıp asıl maksatları, bir meclis-i mebusân teşkil ederek bir veçhile câri olan fenalıkların önünü almaktı. Salı günü ki doksan üç sene-i hicriyyesi Cemaziyelevvelinin yedinci günü idi; o gün sabahleyin saat on bir civarında atılan toplar ile Sultan Abdülaziz Hazretlerinin hal’ ile Sultan Murat Hazretlerinin millet tarafından padişah olduğu Der-Saâdet ile Bilâd-ı Selâse (Eyüp-Galata-Üsküdar) ve Boğaziçi’nin iki cihetlerine tellallar ve mahalle bekçileri vasıtalarıyla ilan-ı cülûs olundu.

O gün Mekke-i Mükerreme emirliğine, Hıdîv-i Mısır ve sair eyalât-ı Osmaniye’ye yazılan telgrafnâmede şöyle diyordu:

“Mukadderat-ı İlahiyyeden olarak bu kere ittifak-ı umumî ile Sultan Abdülaziz Hazretlerinin hal’ ile vâris-i meşru-ı saltanat olan Sultan Murad-ı Hamis Hazretleri bugün Taht-ı Osmaniye cülûs buyurmuşlardır. Cenabı Hakk cümleye mübarek ve mesut eyleye. Bu veçhile hemen ilan oluna” denilmiştir. Fetva ise sabık şeyhülislam tarafından hazırlandı ancak, gerçeğe aykırıydı ve sultanın aklının yerinde olmadığı belirtiliyordu. Suret-i Fetva: Emirü’l-mü’minin olan zeyd muhtelliş’şu’ur ve umûr-ı siyasiyyeden bîbehre olup, emvâl-i miriyyeyi mülk-ü milletin takat ve tahammül idemiyeceği mertebe masarif-i nefsaniyyesine hasr ve umûr-ı diniye ve dünyeviyyeyi ihlal-ü teşviş ve mülk-ü milleti tahrib idüp bekası mülk-ü millet hakkında muzırr olsa hal’i lazım olur mu? El cevap; Olur.

Ketebehu’l fakîr Hasan Hayrullah.”

Basında, darbenin ertesi günü Lütf-u İlâhî başlıklı çıkan bir yazı ile “hal’ olayı” şöyle anlatılıyordu:

”Abdülaziz Han Hazretleri’nin saltanatının bekasında devlet ve milletin tehlikeden kurtulamayacağı neticesi ortaya çıkmış ve iyice düşünülerek ne olup bittiğini anlamaya çalışılarak, devletin ileri gelenleri hakikat üzere çalışmak ve acilen incelemekle vatana hizmet etmek mukaddes vazifesini haiz olan gayretle mülk ve millet birkaç gündür kabullenmeye karar verdikleri hâkim tedbirler ve kararlı teşebbüsler, güzel sonuçlar vererek fetva makamından verilen fetva-yı şerif hükmünce padişahın hal’ine ve tahta Sultan V. Murat Han Hazretleri’nin çıkmasına karar verilmekle Salı gecesi saat altı raddelerinde Dâr-ı Şûrâ-yı Askerî reisi Redif Paşa Hazretleri’nin kumandasında olarak tertip olunan sekiz tabur asker; dördü icap eden noktalara dağıtılarak zabitlerine gerekli emir ve talimat verildikten sonra, diğer dört taburla Saray-ı Hümâyûn kuşatılarak her taraftan giriş ve çıkışlar yasaklanmış ve Redif Paşa, Sultan Murat Han Efendimizin dairesine gidip hürmetle millet tarafından hilafet tahtına oturtulduğunu ifade etmiş ve ikisi birlikte arabaya binerek Bâb-ı Seraskerî’ye teşrif buyurdular. Devlet erkânı ve ulema ve Müslüman ve Hristiyan tüm ahali biat ederek birbirini tebrik ettiler. Bu sırada hilafet değişikliği tellallar vasıtasıyla ilan olunarak bu büyük mutluluğu işiten herkes “padişahım çok yaşa” diye bağırdılar. Bu esnada Redif Paşa dahi Dâr-üs-saâde Ağasını yanına çekerek ve vaziyeti beyan ile hemen Topkapı Sarayı’nı teşrifleri lazım geldiğini ve kayıkların dahi hazır bulunduğunu beyan etmiş ve biraz mazeretten sonra umumun itaatsizliğiyle yeni padişaha biat hususu bitip iş işten geçmiş olduğu anlaşılması üzerine Abdülaziz Hazretleriyle vâlidesi, haremi, câriyeleri ve çocukları beraber olduğu halde Topkapı Sarayı’na götürüldüğünden, orada gösterilen dairede ikamet buyurdular. Bunların saraydan çıktığı haber alındıktan sonra Sultan Murat Han Hazretleri bir arabayla Sadrazam ile Mithat Paşa dahi arkalarında bir arabada bulundukları önemli devlet adamları ile tüm hizmetliler mevcut oldukları halde gösterişle Bâb-ı Seraskerîden hareket olunarak Bâb-ı Âlî caddesinden doğru Sirkeci istikametine gitmişlerdir. Bu sırada caddeler de hıncahınç dolmuş olan ahalinin bu güler yüzlülüğü ve mutluluğu müşahede olunduğu gibi Sultan Murat Han dahi her iki tarafa mütevazı selam vererek umum memnuniyeti bir kat daha artırmaktaydı. Sirkeci iskelesine ulaşıldıktan sonra saltanat kayığına binip haşmetle Dolmabahçe Saray-ı Hümâyûnuna doğru yola çıktılar. Bu esnada gerek Osmanlı askeri ve gerek mevcut ahali defalarca “padişahım çok yaşa” sedalarını göğe çıkarmışlardır. Bu muvaffakiyet hiçbir millete nasip olmadı. Bu nimet-i Rabb’ın kudretini bilip gece gündüz devamlı surette devlet ve vatanımızın saâdet ve selâmetine çalışalım. Her sene bu tarihe tesadüf eden günde şenlikler düzenleyelim. Yaşasın padişahımız Sultan Murat Han Hazretleri, yaşasın millet.”

Abdülaziz, kendi iradesiyle sadârete ve vekiller heyetindeki yüksek mevkilere tayin etmiş olduğu kişiler tarafından hal’ edilmiştir. Hakikat şudur ki Abdülaziz’in ruh hâlinde bir sıkıntısı yoktu. Fakat bir padişahı hal’ etmek için böyle bir formüle ihtiyaç vardı, gerek şeyhülislam gerekse hal’ ile alakalı vükela, maksatlarına erişmek için bu formülü fetvaya almakla, eskiden de olduğu gibi dini siyasete âlet etmede bir beis görmüyorlardı. Sultan Abdülaziz’in hal’i sırasında darbeye katılacak bir kısım askerlerin rütbeleri yükseltilmişti. Hal’ olayı yabancı basında da yer bulmuştu. Fransız gazetesi “Türkiye’de İhtilal” başlığıyla çıkmış, alt başlığında ise “Sultan Abdülaziz’in Devrilmesi” yazıyordu. Yabancı gazete ‘ihtilal’ diyordu ama aslında 30 Mayıs 1876 Sultan Abdülaziz Vak’ası, bir ihtilal değildir. Zira halktan gelmemiştir. Alelade bir (coup d’état) darbe-i hükûmettir. Darbe sırasında Osmanlı tahvillerinin câri fiyatları yerel borsada bir gecede yarı yarıya yükseldi. Vatan ve devletin cism-i mukaddesinde zuhur eden bela çıbanları yavaş yavaş kangren haline girmeye başladığından, vatanı bu belalardan kurtarmak ve milletin istikbalini temin için hızlı tedbirler ve yeni inkılâplara lüzum görüldü. İşte bu lüzuma mebni, herkesin, millet ve evlâd-ı vatanın arzusu üzere, tebdil-i saltanat zaruri idi. Cenabı Hakk’a bin kere şükür olsun ki devlet tehlikeden kurtuldu, vatan ihya edildi, Osmanlıların şerefi yenilendi. Milletin ‘muradı’ hâsıl oldu! Tebdil-i saltanatla şevketli Sultan Murad-ı Hâmis Hazretleri’nin Taht-ı Osmanî’ye cülûs-u hümâyûnları mes’ûd haberi üzerine, dün eshâm-ı umûmiyye on bir kuruştan on yedi buçuk kuruşa kadar çıkmıştır ki bu da umumun, yeni padişahın başarısına olan inancının ispatıdır . Hâdise sırasında 9 yaşında olan Pertevniyal Valide Sultan’ın hizmetlilerinden Ayşe Müşfika Kadın Efendi’nin (Sultan Abdülhamid’in eşi, Ayşe Sultan’ın annesi) anlattıkları şöyledir: “Halk kan ağlıyordu. Bilhassa Abdülaziz Han Hazretleri’nin kendi parasıyla yaptırıp yaldızlatıp Avni Paşa’ya hediye ettiği beş çifte makam kayığına bindirilmesi, insanların muhayyilesini tutuşturmuştu. Halk, serasker paşaya lanet etti. İnsanlar içinde onu sevenler varsa da kalmadı. Aptal sandığı millet, “beş çifte kayık” hikâyesini aynı gün duydu ve seraskerlerinin ruhen sapık bir adam olduğunu idrak etti”.

Sâbık sultana bunca yıllar sınırsız akçeler harcamakla yaptırmış olduğu donanmanın kuşatması altında yaşamak, kendisine pek zor geliyordu. Hal’ günü, sarayı abluka eden askere karşı “Sizi teçhiz eden silahlandıran benim. Birtakım hainlerin sözüne aldanmayınız” diyerek meydana çıkmış olsaydı, askeri kendi tarafına çekerek muhaliflerini mağlup etmesi güçlü bir ihtimaldi. Sultan’ın herhangi bir karşı koymayışı, dönemin tarihçilerinin bile tepkisine sebep olmuştu. Mithat Paşa ve arkadaşları bir kurban almakla vaziyeti kurtaracaklarını sandılar. Nihayetinde Abdülaziz’i tahttan indirdiler. Hâlbuki mâli durumun tek sorumlusu padişah değildi. Vekiller de mesuldü. Darbeyi sabah erken öğrenenlerden biri Rus sefir Ignatiyev oldu. Darbeyi yapanları tahmin etti. İlk bakışta yaşananlar Rusya’nın menfaatine değil gibi gözüküyordu. Zira Hüseyin Avni ve Mithat Paşaların İngiltere ile yüzgöz oldukları kesindi. Fakat bu yeni durumu Rusya’nın menfaatine kullanmanın elbette bir çaresi olmalıydı. Ignatiyev, tahttan indirmenin kendi nüfuzuna bir darbe, Elliot’un etkisi açısından kazanç olduğunun farkındaydı ve Sultan Murat’ın ‘paşalar hâkimiyetinin ellerindeki bir mahkûm’ durumuna düştüğünden şikâyet ediyordu. Halkın sevincinin bir başka dayanağı, bir anayasanın ilan edileceği yolundaki genel beklentiydi. Çoğu insanın gözünde bu, padişahın harcamaları ve kaprisli yönetimini dizginlemek anlamına gelen bir beklentiydi. İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunan devletlerinin saltanat değişikliğini takdir ve tasdik ettiklerini yazmıştık. Bu defa Almanya, Avusturya ve Rusya devletleri dahi tasdik ettiklerini, Der-Saâdet’te mukim düvel-i ecnebiye sefaretlerinin baş tercümanları, Mâbeyni Hümâyûn Cânib-i Âliyyesi’ne giderek keyfiyeti resmen arz etmişlerdir.

Tahttan indirildikten bir gün sonra darbeci paşalar tarafından eziyet olsun diye Sultan III. Selim’in şehit edildiği odaya hapsedilen sabık Sultan Aziz, kardeşi Sultan Murat’tan başka bir yere nakli için ricada bulunmuş ve bu ricası da yazışmalarda yer almıştır:

”Evvela Cenab-ı Allaha badehu Atebe-i Şevketlerine sığınırım. Cülus-ı Hümâyûnlarını tebrik ile beraber hidmet-i millete sarf-ı mesai etmiş isem de hoşnudî hâsıl edemediğimi beyan ve Zât-ı Şâhânelerinin hoşnud-i milleti müstelzim olacak hayırlı işlere muvaffakiyetini temenni ederim, Devletin itilay-ı şan ve muhafazasına vesile-i müstekılle olabilecek âlât-ü esbabı Cenab-ı Mülûkânelerine âmâde etmiş olduğumu feramuş buyurmazlar ümidindeyim; kendi elimle silahlandırdığım asker beni bu hale getirdiğini dahi tahattur buyurmalarını tavsiyeye ibtidar ederek mürüvvet ve insaniyet sıkılmışlara yardım etmek meziyetini gösterdiğinden bulunduğum tenknay-ı ıztırabtan halas ile bir mekân-ı mahsus içün inayet-i Şehriyarilerini reca iderim ve Saltanat-ı Âl-i Osman’ı Abdülmecid Han Hazretlerinin hanedanına terk eylerim.

Fi 8 Cemaziyelevvel 93”

Sultan-ı Mahlu’ (Hal’ Edilmiş Sultan)

”Hal’ günü Sultan Abdülaziz dairesi adeta yağma edilmişçesine bunca eşya-yı nefise şunun bunun elinde kaldı.”

-Ahmet Cevdet Paşa

Mithat Paşa Yıldız Mahkemesi’ndeki ifadesinde, sultana karşı bir kininin olmadığını, darbenin millet ve devletin selâmeti için bütün halkın ittifakıyla yapıldığını belirtmiştir. Sultanın en büyük hatası olarak Mahmut Nedim Paşa’yı göreve getirmesini göstermektedir. Saray israfını gösteren Mithat Paşa’nın tek isteği, memlekete bir meşveret usulünün gelmesi ve bir Kanun-ı Esasî idaresinin kurulmasıdır. Hüseyin Avni Paşa ise meclisin açılması halinde, bu durumdan Müslümanlardan çok Hristiyan halkın faydalanacağını düşünüyordu. Hristiyanların özerklik emellerine ulaşmasıyla da devletin kısa sürede parçalanacağını söylüyordu. Darbecilerin başlıca planı Sultan Abdülaziz’in yığılmış hazinelerini mâliye nezaretine devrettirmekti. Fakat bu ümitlerinin boşa çıktığını gördüler. Zira sarayda, zaten hazine-i devletin malı olan ve tahminen bir milyon lira kıymetinde bulunan yedi bin konsolid kâğıdıyla, 300.000 lira kadar nakit akçeden başka bir şey bulunamadı. Bu para ise, yeni padişahın daha şehzadeliği zamanında ettiği borçlara bile denk gelmiyordu. Zira Sultan V. Murat’ın borcu bir milyon lirayı aşıyordu. Beyoğlu ve Galata’da padişahtan alacağı olmayan hemen hiç bir dükkân yoktu. Hazine-i Hâssa’da mevcut tahminen otuz milyon Osmanlı lirasının Hazine-i Celile’ye verileceğini beyan etmişlerdir. Bu hayırlı işin (hal’ vakası) bu kadar kolaylıkla ve özellikle kimsenin burnu kanamaksızın, kimse ürküp korkmaksızın meydana gelmesi, doğrusu büyük bir başarı olmakla, takdir ve teşekküre değer. Öte yandan, Nuri Paşa’nın ifadesine göre sabık sultanın 90 bin liralık mevcut nakdinden 45 bin lirası Mütercim Rüştü Paşa’nın emriyle askere dağıtılmıştır.

Abdülaziz’in el konulan mal varlığı içinde, 7.399.655 liralık eshâm-ı umûmiyye, 3 106 adet de şimendifer tahvilâtı ve 85.000 Osmanlı altını vardı. Sayılar kaynaklarda değişiklik göstermektedir. Mithat Paşa mahkeme sorgusunda, sultanın hazinesinin kimseye sorulmadan mâliye hazinesine gönderildiğini belirtmiştir. Beşinci Murat tahta geçtiği zaman yaptığı ilk iş, daha Bâb-ı Seraskerî’de iken, Başmabeyncisi Ziya Bey ve Mütercim Rüştü Paşa’ya emir verip Namık Kemal ve arkadaşlarının afları için gerekli iradenin arz tezkeresinin derhal yazılması için emir vermiştir. Bunu kaynaklar bildirir. Ve cülûsun hemen akabinde Hristaki Efendi’nin, Valide Sultanın özel sarrafı olduğu ilan edildi. Hal’ olayından sonra mücevherlerin ne yapılacağı sorunu ortaya çıktı. Sultan Abdülaziz’den kalan mücevherlerin yerli kuyumculara göre tahmini değerleri Murat Efendi’nin borçlarının çok daha üstündeydi. Murat Efendi’nin sık sık borç almasının sebebi bazı zamanlar düzenli ödenmeyen maaşları olabilir. Ama onun harcamaları da geçiminin çok üzerindedir. Hazineden aldığı şehzâdelik maaşı -zaman zaman farklılıklar göstermekle birlikte- şöyle idi: 1866 Kasımında 125.000 kuruş, 1868 Haziranında 95.083 kuruş, 1870 Martında 95.000 kuruş, Aralık ayında 125.000 kuruş ve 1871 Martında 110.000 kuruştur . Ekim 1869’da Murat Efendi’nin, Hristaki’ye olan borcu 13.522 Osmanlı lirası, Mor oğlu Mığırdıç’a 800.000 kuruştur. Hristaki, Sultan Murat psikolojik bozukluk emareleri göstermeye başlayınca cülûsun birinci ayında sarayla bir anlaşmaya giderek, şehzadelik döneminde Murat Efendi’nin ve annesinin aldığı borçları tahsil etmek istemiştir. Buna göre hesap yapılır ve 27 Haziran 1876’ya kadarki borç miktarı toplamda 211.530,5 Osmanlı altını olduğu görülmüştür. Bu arada Hükûmet, Hristaki’den yine borç almak zorunda kalmıştır. Anlaşmaya göre 247.500 Osmanlı lirası borçlanılır ve bunun, Sultan Murat’ın borçlarına sayılarak kalan 35.969 lirasını da Hristaki Efendi nakit ödemiştir. Hristaki anlaşmaya karşılık Abdülaziz’den kalan mücevherleri rehin olarak talep etmiş, Sadrazam bu talebi Sultan Murat’ın aklı başında olmadığı için yetkisi dâhilinde olmamasına rağmen onaylamıştır.

Birçok eserde geçtiği üzere Murat Efendi’nin borcunun 1 milyon lira gibi çok yüksek bir miktar olamayacağı, değeri belli olan mücevherlerin karşılık olarak teslim edilmesinden anlaşılmaktadır.

Mücevherler, borç anlaşması yapılmadan bir hafta öncesinde geçici bir senet karşılığında Hristaki’ye teslim edilir. Kesin senet ise imzalanamadan Sultan Murat tahttan indirilir. Senette mücevherlerin Avrupa’ya gönderilmek üzere Hristaki’ye teslim edileceği de belirtilir. Yani mücevherler kaçırılmamış hukuki yol ile senette de geçtiği üzere ‘Avrupa’ya gönderilmek üzere’ denilerek mücevherler teminat altına alınmak istenmiştir. Senette bu ifadenin geçmesinin sebebi, Abdülaziz Hânedânının şahsi malları olan mücevherleri geri almak amacıyla dava açmalarını önlemek için olabilir. Böylelikle Hristaki alacağını sağlama bağlamaktadır. Toplamda 158 adet mücevherin değeri 262 bin Osmanlı lirası olarak takdir edilir. Borç mukavelesi mücevher tesliminden bir hafta sonra 19 Temmuz 1876’da Mabeyn Müşiri Nuri Paşa ile Hristaki arasında imzalanır. Böylelikle Sultan Murat’ın borçları Hazine-i Hâssa tarafından ödenecektir. Eserlerde geçtiği üzere “giden mücevherler geri gelmedi” ifadeleri doğru değildir. Tersine Sultan Abdülhamid’in uzun uğraşları sonucunda geri alınmıştır. Hatta mücevherlerin bir kısmı Hristaki’ye geri gönderilmiştir.

Bankerlere ne oldu sorusuna gelince: Borsanın hareketliliğini sağlayan Abraham Kamondo ve Hristaki Zoğrafos gibi ünlü Galata bankerleri ile birçok simsar muameleci ve Galata’nın tutkunu tüccar ve azınlıklara mensup kişiler, Rus Savaşı sırasında İstanbul’u terk edip bir daha geri dönmedikleri için Galata Borsası eski günlerine bir daha kavuşamadı. Avrupa’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan eden Rusya’yı bu kararından vazgeçirmek için hiçbir girişimde bulunmadığı belirtilmektedir. Oysa 93 Harbi’nin bir Galata oyunu olma ihtimali vardır. İngiliz ve Fransız elçilerinin de savaş kararından önce Galata’ya güvendikleri kişileri yolladıklarını ya da iddia edildiği gibi elçilerin bezirgân kılığına girerek Komisyon Hanı’na uğradıkları ileri sürülmektedir. Avrupa finans kapitali Osmanlı Devleti’nden (Moratoryum kararından gördükleri zararın) öcünü almak için Rusları da bu amaçla kullanmışlardı. Ayastefanos’ta yapılan barış görüşmelerinde, tehdit karşısında şaşkına dönen Hükûmetin yardımına yine Galata koştu. Bankerlerin içinde özellikle bu yardıma büyük katkı yapanların arasında Zarifî başta olmak üzere bütün Rum bankerler vardı. Rum bankerler, Ermeniler ve Museviler bu defa ruhanî liderlerinin, kasaba köy papazlarının vaazlarına aldırmayarak Osmanlı’ya yardımdan vazgeçmediler. Bunun bir tek sebebi vardı: Onlar için Galata bir altın madeniydi, bu madeni Ruslara kaptırırlarsa başlarına neler gelebileceğini çok iyi biliyorlardı. Ayrıca, Osmanlı Hükûmetinden alacakları vardı ve bunları tahsil etmenin yolu da, bağlılıklarını kanıtlamaktan ve ona destek olmaktan geçiyordu.

Düyûn-ı Umûmiyye denetimi sayesinde devlet yüzde 10-12 faiz değil yüzde 4-5 faiz ödemeye başlamıştı. Oysa Osmanlı Devleti kendisi 1881’den önce bir borçlar idaresi kurmuş olsa, mâliye için daha iyi olabilirdi. Aslında 1881’de Muharrem Kararnamesi ile ‘Düyûn-ı Umûmiyye’ adı ile kurulan teşkilatın yapacağı girişim 1872 yılında gerçekleştirme imkânı bulunsaydı, belki de 93 Harbi çıkmayacaktı. Böyle bir fikrin ve girişimin ortaya çıkması birtakım ünlü banker ve uzmanların İstanbul’a gelmesi Galata’da büyük bir coşku yaratmıştı. Çünkü bütün Osmanlı tahvillerinin piyasa fiyatı nominal (yazılı) hadlerinin çok altına düşmüştü.

Yararlanılan Kaynaklar

Şeyma Peker, Sultan Abdülaziz’in Tahttan İndirilmesinde Galata Bankerlerinin Rolü

Haydar Kazgan, Galata Bankerleri

Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, Cilt: 6,7

Uysal, M. A. (2014). “Sultan Abdülaziz’in Hal’ ve Ölümünde Hüseyin Avni Paşa’nın Rolü”. Sultan Abdülaziz ve Dönemi Sempozyumu-Ordu ve Siyaset, cilt 4

Şevket Pamuk, Türkiye’nin 200 Yıllık İktisadi Tarihi

Yılmaz Öztuna, Bir Darbenin Anatomisi

Terzi, A. (2011). Sarayda İktidar Mücadelesi

*Bu çalışmanın tüm hakları, Şeyma Peker’e aittir.