SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// E. TÜMG. NAİM BABÜROĞLU : ABD’nin Suriye adımları ve Küçük Afganistan Projesi


E. TÜMG. NAİM BABÜROĞLU : ABD’nin Suriye adımları ve Küçük Afganistan Projesi

11 Mayıs 2020

ABD, 1949’DA SURİYE’DE REJİMİ DEVİRMEK İSTEDİ

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), 1949 yılında Suriye’nin başına Amerikan yanlısı bir albay olan Adib Sishaklı’yı getirmişti. Ancak, albayın iktidarı dört yıl sonra Baas’çılar tarafından devrildi. CIA, Suriye’de CIA destekli bir askeri darbe ortamının olgunlaştığı değerlendirmesini yaptı. Darbeyi gerçekleştirmek için Irak, Lübnan ve Ürdün’de sabotajlar gerçekleştirdi ve suçu Suriye’ye attı. Şam’daki Müslüman Kardeşler Örgütü’nü de rejim aleyhine ayaklandırıyordu. CIA, Suriye’nin en güçlü adamlarından biri olan İstihbarat’ın başındaki Abdülhamit Seraj’la birlikte Genelkurmay Başkanı ve Komünist Partisinin liderini kurban olarak seçti. Bunların yok edilmeleri görevi, ABD’nin Şam Büyükelçiliğinde memur olan ajan Rocky Stone’a verildi. Stone, para ve siyasi gelecek vaadiyle Suriye ordusu içinden kendine bir yandaş takımı kurmaya başladı. Suriye İstihbarat Başkanı Seraj bu komployu sezdi ve Amerikalılara bir tuzak hazırladı. Subaylar paraları aldıktan sonra televizyona çıkarak, “Ahlaksız Amerikalı iblisler, yasal düzenimizi bozmak için işte bu paraları verdiler” diyerek itirafta bulundular. ABD’li CIA ajanı Stone gözaltına alındı, sorgulandı ve sınır dışı edildi. Yaşanan bu siyasi kargaşa sonunda, Suriye ve Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurdu. Bu olaylar, Orta Doğu’da ABD karşıtlığının temelini oluşturdu ve bölgede Sovyet (Rusya) etkinliğini artırdı.(1)

ABD SURİYE’Yİ ELE GEÇİRME HEDEFİNDEN VAZGEÇMEDİ

ABD, 1950’lerde Suriye’yi ele geçirememiş, hedefine ulaşamamıştı. 2020’ye gelindiğinde, Fırat’ın doğusu, Menbiç ve Ürdün sınırındaki El Tanf bölgesi olmak üzere, Suriye’nin yaklaşık yüzde 40’ını PYD/PKK terör örgütüne ve radikal unsularla işgal ettirmiş durumda. Başkan Trump, İsrail’in işgali altındaki Suriye’nin Golan tepelerini İsrail’in toprağı ilan etti. ABD, kontrol ettiği bölgeleri boşaltma niyetinde de değil.

ABD, 70 yıl öncesinin intikamını alırcasına bununla da yetinmiyor. Son günlerde, Suriye Ulusal Kürt Konseyi (ENKS) ile PYD/PKK terör örgütü arasında ABD’nin isteğiyle yapılan görüşmeler sonucunda, Suriye üzerinde siyasi konularda anlaşma sağlandı. ABD bu adımla; Kuzey Irak’la, Fırat’ın doğusu dahil Suriye’nin kuzeyini bütünleştirme halkalarından birini tamamlamış oluyor. ABD, Suriye’de PYD/PKK terör örgütüyle, diğer Kürt gruplar arasındaki anlaşmazlığı gidererek, gelecekte Irak ve Suriye’de kendisine bağlı bir devletçik oluşturma hedefini ulusal çıkarları için gerekli görüyor. ABD heyeti, COVID19 riskine rağmen Suriye’de bu amaçla toplantılar-görüşmeler yapıyor. Salgın da bile planını ertelemek ya da geciktirmek istemiyor. ABD’ye paralel olarak Fransız temsilciler de, 4 Mayıs 2020’de Suriye’de Kürt gruplarla görüştüler. Fransa, 1918’den Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946’ya kadar Suriye’yi yönetmişti. Bu nedenle, Fransa Suriye’de varlığını sürdürmek istiyor.

SURİYE FIRAT’IN DOĞUSU

ABD, ayrıca Fırat’ın doğusunda Haseke ve Deyrizor’daki Arap aşiretlerinden, petrol alanının güvenliği için bir petrol güvenlik gücü kurma girişimlerini sürdürüyor. Böylece, Fırat’ın doğusunda yer alan Arap aşiretlerinin Şam yönetimiyle bağını kesmek istiyor. Yani, Arap aşiretlerden bir güvenlik ordusu kurmak istiyor. Fırat’ın doğusu ve Menbiç’te 60 bin silahlı PYD/PKK terör ordusu dışında, Araplardan oluşan bir orduyla daha emin adımlar atmak istiyor. Bir noktada Arap-Kürt dengesini de sağlamış olacak. Söz konusu güvenlik ordusu için, ilk-ortaokul mezunlarına ayda 350 dolar, lise-üniversite mezunlarına ayda 450 dolar ücret verilmesi öngörülüyor. Suriye için oldukça cazip bir ücret… Oluşturulması öngörülen bu güvenlik gücü için, Haseke ve Deyrizor’da eğitim alanları da seçilmiş.

ABD, Suriye’de kökleşmeye devam ediyor. Fırat’ın doğusunda Deyrizor’da El Ömer petrol sahasında yeni bir üs kurmaya başladı. Deyrizor, Suriye’nin en zengin enerji sahası. El Ömer de Deyrizor’da en zengin petrol alanı. Deyrizor’un büyük bölümü, PKK/PYD terör örgütünün elinde. Görüldüğü gibi, COVID19 ABD’nin bölgedeki adımlarını yavaşlatmadı, tersine hızlandırdı.

İDLİB

ABD, sadece Suriye’nin doğusunda yeni bir yapılanmaya gitmiyor. İdlib’le de yakından ilgileniyor. İdlib’i Küçük bir Afganistan’a dönüştürme çabasında. DEAŞ/IŞİD’in bir bölümünün İdlib’e kaydığı; El Kaide’nin de ağırlık merkezini İdlib’e taşıma eğiliminde olduğu belirtiliyor. İdlib’in Türkiye ile yaklaşık 130 kilometrelik sınırı var. İdlib’te, El Kaide türevi radikal unsurların kökleşmesi, El Kaide’nin ağırlığını bu bölgeye taşıması Türkiye açısından orta ve uzun vadede önemli bir tehdidin varlığına işaret eder.

Suriye, Türkiye için artık sadece yaklaşık dört milyon sığınmacının geri dönüşünün düşünüldüğü ve PYD/PKK terör örgütü tehdidinin etkisiz duruma getirilmesi için adımların atıldığı bir coğrafya değil. İdlib’te El Kaide türevi grupların da risk oluşturduğu bir coğrafyaya dönüştü. ABD’nin orta ve uzun vadeli stratejisinin önemli halkalarından biri olan, PYD/PKK terör örgütüyle diğer Kürt grupların arasındaki siyasi anlaşmanın sağlanmış olması bölgenin dinamiklerini değiştirme potansiyeline sahip.

Tarih yaprakları, 10-15 yıl sonrasını gösterdiğinde ABD’nin arzuladığı Küçük Afganistan; Suriye kuzeyi ile Kuzey Irak’ın bütünleştiği ve PYD/PKK terör örgütünün tanınan bir devletçik yapısına dönüştüğü bir coğrafya… Bu coğrafyayla, kim komşu olmak ister?

¨Tarih, ulusların tarlasıdır, ne ekerseniz onu biçersiniz.¨

(1) Tim Weiner, Legacy of Ashes-The History of the CIA (Enkaz Devralmak-CIA Tarihi), 2007.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Salih Kallab /// Suriye’de iktidar kavgası : İran devre dışı mı kalıyor ???


Salih Kallab /// Suriye’de iktidar kavgası : İran devre dışı mı kalıyor ???

8 Mayıs 2020

Rusların Esed’e oynadıkları bahis sona erdi, İranlıların Suriye’den çıkmaları ise kaçınılmaz

Putin’in milyarder şefinin Suriye Devlet Başkanına karşı başlattığı kötüleme ve küçük düşürme kampanyasından önce bile (bazı kaynaklar arkasında bizzat Rusya Devlet Başkanının yer aldığını söylüyor ki kanımca bu doğru ve açıktır, bu konuda hiçbir şüphem yoktur) Moskova ve Şam arasındaki sular bulanıktı. Bu saldırı öncesinde Suriye-Rusya ilişkilerinin sarsıldığına ilişkin çok sayıda gösterge vardı. Sözgelimi, Beşşar Esed’in 2015 yılında imzalanan anlaşma eskidiği ve yenilenmesini gerektiren bölgesel gelişmeler gerekçesiyle Rusya’nın iki ülke arasında yeni bir anlaşma imzalama talebini görmezden gelmesi gibi.

Beşşar Esed’in 2011 yılında Arap Baharı’nın başlangıcı ile birlikte ülkesinde patlak veren devrimin erken dönemlerinden itibaren İran’ın Suriye’deki yoğun askeri varlığı, Hizbullah ve diğer milis güçler bütün ağırlıklarıyla topraklarında var olmalarına rağmen rejiminin sonunun yakın olduğunu hissettiği biliniyor. Rusya ve özellikle de gücünün ve ışıltısının zirvesinde olduğu dönemde Sovyetler Birliği Suriye’nin başat destekçisi olduğu için Başkan Vladimir Putin’den yardım istemesi gerektiğini biliyordu.

Aslında Beşşar Esed’in Rusya Devlet Başkanına çağrıları başlangıçta yardım talebi şeklindeydi. Çünkü Başkan Putin ne Stalin ne de Kruşçev’di. Keza Rusya da Sovyetler Birliği değildi. Bu nedenle, tehlikeli boyutlar almaya başlayan Suriye çatışmasına ülkesinden önce erkenden müdahil olan birçok devletin nabzını yoklamalıydı. Bunların başında da elbette 1967’den bu yana batı yönünden Şam’a hâkim son derece önemli stratejik bir mevki olan Golan Tepelerini işgal eden İsrail geliyordu. Uzun yılların deneyimlerden bir ders çıkarmak istersek, İsrail’in Golan Tepelerinin yanı sıra Havran’dan Suveyda ve Humus ile Fırat nehrinin tüm doğu bölgesine kadar artık bu Arap ülkesini askeri olarak tamamen kontrol ettiğini görürüz. İsrail, askeri stratejistlerin doğuda Irak sınırının ötesine, güneyde Ürdün sınırının ötesine, kuzeyinden güneyine işgal altındaki Filistin’in sınırlarının ötesine, Akdeniz’in derinliklerine uzanan izleme noktası olarak tanımladıkları “Cebeli el-Şeyh”i halen işgal ediyor.

Burada işaret edilmesi gereken bir nokta da Rusya’nın Çarlar ve elbette Sovyetler Birliği’nin ilk başkanlarından Lenin ve Stalin döneminde dahi her zaman “hırsla” Akdeniz kıyılarında bir dayanak noktasına sahip olma arzusundaydı. Zira bilindiği gibi Akdeniz, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarını birleştirmektedir. Yakın ve uzak tarih dönemleri boyunca batının doğuya, doğunun da batıya deniz yolu olmuştur.

Her halükârda, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden, Arap dünyasının bölünüp parçalanmasından ve Birinci Dünya Savaşının ganimetlerinin paylaşılmasından sonra Suriye ilk olarak bağımsızlığını kazanana kadar, Cezayir’de ve birçok Arap Afrika ülkesinde yaptıklarının aynısını burada da yapan Fransızların eline geçti. Daha sonra, Osmanlı devletinin mirasçısı Mustafa Kemal Atatürk’ün fodağı oldu. Atatürk, 1939 yılında Fransızların Türkiye lehine Akdeniz’in incisi İskenderun sancağından feragat etmesiyle bu sancağı ülkesine kattı. Gerçek şu ki, tarihin Cumhurbaşkanı Hafız Esed hakkında kaydettiği en kötü şey, şu anda Türkiye’deki cezaevlerinden birinde bulunan Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK’ya verdiği sürekli destek nedeniyle Türkiye ile arasında baş gösteren sorunu çözmek için 1998 yılında İskenderun’un Suriye Arap Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu görüşünden vaz geçmesidir.

Bu bölgede çatışmayı körükleyen nedenlerden biri de, ABD’nin komünist yayılmayı durdurmak gerekçesi ile kendisinin doğrudan içinde yer almadığı ünlü Bağdat Paktı’nı (CENTO) kurması oldu. Bu pakt, Irak, Türkiye, İngiltere, İran ve Pakistan’ın içeriyordu. Buna karşılık, Sovyetler Birliği liderliğinde başka bir pakt kuruldu. Suriye bu dönemde, Bağdat Paktı, ülkeleri ve özellikle de Türkiye tarafından büyük baskılara maruz kaldı. Bunun üzerine dönemin Suriye savunma bakanı Halid el-Azm, 1957 yılında Moskova ile askeri ve ekonomik bir anlaşma imzaladı. Daha sonra da General Afif el-Bizri (solcu) savunma bakanlığına atandı.

Böylece Suriye yeni bir yola girdi ve Cemal Abdunnasır liderliğindeki yeni devletin bir parçası oldu. Ne var ki, bu birlik çok geçmeden 28 Eylül 1961’de askeri bir darbe ile dağıldı. Bu darbe, Mısır Devlet Başkanı ve Mısır ile birlikten kurtulmak için Suriyeli Subaylar Yüksek Komutanlığı tarafından gerçekleştirildi. Kendisinin Suriye’de Baas Partisinin 1961 yılında gerçekleştirdiği ilk darbeye hazırlık – ki bu kesin değildir- olduğu da söylenir. Suriye Baas Partisinin bu darbesini Irak Baas Partisinin askeri darbesi takip etti ama partinin iktidarı çok uzun ömürlü olmadı. Ancak çok geçmeden 1969’da ikinci bir askeri darbe gerçekleştirdi. Böylece bu tarihten Saddam rejiminin 2003 yılında devrilmesine ve üç yıl süren “şekli” ve “göstermelik” bir mahkemeden sonra idam edilmesine kadar Irak Baas Partisi tarafından yönetildi.

Bütün bu tarihsel sunumu yapmaktaki amacımız, Hafız Esed’in 1970’de gerçekleştirdiği ve kendisine “Tashih Hareketi” adını verdiği darbeden sonra Baas Partisinin, 2000 yılında babadan oğula geçen askeri ve tek adam yönetimine dayanan bir rejimin vitrininden ibaret hale geldiğini göstermektir. Bu noktada, 2000 yılı sonrasının iç çatışmalar ve siyasi kayıp yılları olduğu konusunda oybirliği olduğunu belirtmeliyiz. Bu dönemde, Baas Partisi, Baba Esed döneminin sembol isimleri sayılan Mustafa Talas, Abdulhalim Haddam gibi isimler uygulamada ortadan kayboldular. Cumhurbaşkanlığı ve her şeyde babasının yerine geçen oğul, eski üst düzey yetkililerin “Alevilerin Suriyesi” olarak tanımladıkları ülkesine “Yararlı Suriye” adını verdi. Bu, Suriye’nin gerçekten de birçok çatışmanın eşiğinde olduğuna dair kanıt ve delillerle desteklenen olasılıkları açığa çıkardı. Rusların, Suriye Cumhurbaşkanını bu kadar sert bir şekilde hedef aldıklarında muhtemelen sadece bir dini grubun değil tüm Suriyelilerin kabul edeceği alternatif bir rejim kurmaya çalıştıklarını kanıtlarla pekiştirdi.

Bütün bu bilgilerden sonra asıl önemli olan, Rusların Suriye’deki varlıklarının kalıcı ve sürekli olduğunu düşündüklerinin açık hatta kesin olduğudur. Nitekim bu stratejik ülkede 3 askeri üsleri oldu. Birincisi, Humeymim Hava üssü, ikincisi Lazkiye şehrinin kuzeyindeki deniz üssü, üçüncüsü de Kamışlı bölgesinde bulunuyor. Bu, Moskova’nın bu ülkede istikrarlı, bütün etnik ve dini grupları ile Suriye halkını temsil eden, gerçekten eskimiş ve Alevilerin bile tamamını temsil etmeyen bu rejime alternatif bir rejim istediği anlamına geliyor. Bu rejimin Alevilerin tamamını temsil etmediğini söyledik çünkü Hafız Esed, 8 Mart 1963 ile 23 Şubat 1966’da gerçekleştirilen darbelerde başat rol oynayan Salah Cedid dahil kendisine muhalif olan tüm temel ve sembol Alevi isimleri tasfiye etmişti.

Bütün bunlar, her zaman değil de arada bir kopan tüm bu fırtınalara rağmen “ayakta kalmasının” mümkün olduğu Beşşar Esed rejimi için geçerli. İranlılara gelince, Ruslar herkesten çok İranlıların bu bölgedeki müdahalelerinin şu anda olduğu gibi kalmayacağını biliyorlar.

Salih Kallab

Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// HÜSEYİN ŞUBUKŞİ : Suriyede iktidar Mücadelesi ; Esed ile Mahluf çekişmesi


HÜSEYİN ŞUBUKŞİ : Suriyede iktidar Mücadelesi ; Esed ile Mahluf çekişmesi

5 Mayıs 2020

Dünya koronavirüsün yayılmasının sonuçları ve yıkıcı etkileri ile meşgulken Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in kuzeni ve rejimin ekonomik vitrini Rami Mahluf iki video ile sosyal medyada görüldü. Videolarda insanların sempatisini kazanmak için Kuran ayetlerini ve atasözlerini kullanarak kırılmış, maruz kaldığı “adaletsizlikten” ve rejimin mal varlığını, parasını ve çalışanlarını kovuşturmasından şikayet eder bir şekilde göründü. Bu ilginç ve sürpriz ortaya çıkış, olanları anlamak için birbirine bağlanması gereken birbirini takip eden olaylar dizisinde yeni bir sahne olarak karşımıza çıkıyor. Zira kendisi, Hizbullah’ın Almanya’da terör örgütü olarak tasnif edilmesi ve üyelerinin kovuşturulmasına başlanması kararından sonra geldi.

Almanya aynı zamanda rejimin baskıcı güvenlik aygıtının iki sembol isminin soykırımı kapsayan ama kendisiyle sınırlı olmayan çeşitli suçlarla yargılanmasına (bu yargılanma aynı zamanda bizzat Esed rejiminin yargılanması olarak tanımlandı) tanık olan ülke.

Bu hadiseler sırasında, Rusya sahası aleni, keskin ve medya organları ile yetkililerin açıklamalarında daha önce görülmemiş eleştirilere tanık oldu. Bunlar, Beşşar Esed ve ülkeyi yönetme tarzına, politik ve ekonomik hayatta ciddi ve yapısal reformları uygulamakta ciddiyetsiz, Vladimir Putin’e “Esed baş ağrısı” olarak nitelenen rahatsızlığa neden olduğuna yönelik eleştirilerdi. Bugün, Rusya’da koronavirüs salgınından kaynaklanan kriz durumu ve petrol fiyatlarının aşırı düşüşü ile Putin, Suriye’deki sonu olmayan ve son derece maliyetli bataklıkta tek başına saplandığını düşünüyor. Bugün, Rusya’nın Esed rejiminden Rus korumasının maliyetine “katkıda bulunmasını” istediği biliniyor. Bu nedenle rejim, başta Mahluf olmak üzere ekonomisinin sembol isimlerine, milyarlarca doları hemen ödemek için şiddetli bir şekilde baskı yapmaya başladı. Lübnan’daki bankalardan yüz milyonlarca dolar çekilip Suriye’ye nakledildi. Bu da, Lübnan’da döviz kurunu etkiledi. Rami Mahluf kendisinden isteneni karşılayamadığı için de rejim mal varlığına el koymaya başladı.

Ancak, anlatılması gereken önemli bir arka plan var, o da Mahluf ailesinin Rusya ile ilişkisi. Geçen yıl kasım ayında İngiliz Financial Times gazetesi, Rami Mahluf ve babasının, uluslararası yaptırımları atlatmak için şüpheli ve gizemli sahte şirketlerden oluşan karmaşık bir ağ aracılığıyla paralarını kaçırmak için Moskova’yı kullandıklarına dair önemli bir araştırma haberi yayınladı. Yine o dönemde, Esed’in dayısı Muhammed Mahluf yaşanacak geçiş dönemi kapsamında Esed rejimine yeni bir alternatif arayışında olan Rusya’ya oğlu Rami’yi aday gösterdi. Bu haber Beşşar Esed’e ulaştı ve dayısı ile kuzenine yönelik öfkesi arttı. Peki ama Muhammed Mahluf oğlunu Beşşar Esed’in alternatifi olarak sunmaya nasıl cesaret etti? Bunun, iktidardaki Alevi grubun etki nüfuz alanları içerisinde önemli bir tarihi ve bugünü var.

Mahluf ailesi kendisini Esed ailesinden daha önemli ve Aleviler arasında tarihi bir yere sahip bir aile olarak tanıtıyor. Batı yani sahil bölgesinde yaşayan Aleviler daha güçlü bir şekilde Rami Mahluf ve ailesinin nüfuz bölgesi. Oradaki etkileri daha büyük. Bu bölge sakinleri, İran yerine Rusya ile işbirliğini tercih ediyorlar. Humus köyleri ve kırsalındaki Doğu Alevileri ise mutlak bir biçimde Mahir Esed, Hizbullah ve İran’a bağlılar. Bilindiği gibi, İran’a bağlı olan istihbarat organlarının aksine Suriye ordusu uzun bir zamandır Rusya’ya sadakat duyuyor. Rusların Esed’e yardım etmek için Suriye’ye geldiklerinde keşfettikleri şoklardan biri de, Suriye ordusunun yaşadığı yıpranmışlık, maruz kaldığı ciddi ve büyük İran nüfuzu oldu. Bu durum, Rusların ordunun zayıf noktalarını onarma çabalarını boşa çıkardı.

Gazi Kenan’dan Ali Habib, Asıf Şevket ve Rami Mahluf’a Rus radarına Beşşar Esed’in alternatifi olarak birçok isim takıldı. Rejim bunların neredeyse tamamından kurtuldu. Şimdi de sıra Rami Mahluf’a gelmiş görünüyor.

Rusya rejimin başındaki ismin Alevi kalmasını sağlamaya çalışıyor. Çünkü Alevilerin yönetimden uzaklaştırılmaları, sahilde bağımsız bir ülke talep etmeleri anlamına gelecek. Bu ise Rusya’nın iki müttefiki İran ve Türkiye tarafından -her biri kendi nedenleriyle- siyasi olarak reddediliyor. Buna ek olarak, Rusya bağımsız Alevi devletini destekleme maliyetini karşılayacak güçte de değil. Şimdi de Rus şemsiyesi altında bu konuda yapılan çeşitli toplantılardan sonra, Hıristiyan Ortodoks milislerin, Ortodoksların hamisi olarak Rusya tarafından Asaib Ehlil Hak ve Hizbullah gibi Suriye’deki İran milis güçlerine karşı silahlandırılmasından bahsediliyor.

Rami Mahluf Suriye devriminin başlangıcında çok anlamlı bir ifade kullanmıştı: “İsrail’in güvenliği Suriye’nin güvenliğidir.” Bununla iki ülke arasındaki ilişkiyi ve bugünkü konumunun önemine işaret ediyordu. Rusya’nın Beşşar’ın halefi olarak seçtiği kartlardan biri daha yandı. Yayınladığı son videolar ile Mahluf, sahil bölgesindeki tabanına hitap ediyor. Beşşar Esed’in “Sünni” eşi Esma Esed (Rami Mahluf’un destekçileri, Osmanlı hanedanından olduğunu öne sürüyorlar) grubu lehine kendi aleyhine döndüğü gibi bir algıya kapılmalarını sağlamayı amaçlıyor. Lübnan’da yaşananlar da Suriye ile ilişkili. Zira oradaki Hizbullah hükümeti, Esed ile bedeli ne olursa olsun ilişkileri tamamen normalleştirmek için baskı yapıyor.

Rusya, içeriği değiştirmeden özü korumasını, “Caesar” adıyla bilinen ABD yaptırımlarını aşmasını, yeniden imar projelerini garanti edecek ve şekli bir siyasi değişim gerçekleştirmesini sağlayacak bir alternatif arıyordu. Rami Mahluf kartının da yanmasından sonra yeni bir aday arayışı devam ediyor.

Hüseyin Şubukşi

İSTİHBARAT DOSYASI : SURİYE’DE İSTİHBARAT SAVAŞI


SURİYE’DE İSTİHBARAT SAVAŞI

Burada savaş, terör, istihbarat, örtülü faaliyetler, vekalet savaşı gibi kavramlar üzerinde duracağız. Özelde ise uluslararası insani yardım faaliyetleri ile iç içe geçmiş örtülü faaliyetler, ajanlar, bunların akıbeti, adli ve hukuki konular hakkında son yaşanan Le Mesurier hakkındaki iddialara bakarak ve açık kaynak bilgilerinden yararlanarak bir akıl turu atacağız. Söylenenler yetkilileri açıklamalarıdır. Le Mesurier konusu adli yönden devam eden bir soruşturmadır. Bizim buradaki incelememiz adli ve hukuki bağlam çerçevesinde değildir. Yetkililerin ifadelerinden yola çıkarak Suriye ve istihbarat savaşları hakkındadır.

Ajan

İlk soru şu, hiç ajan ile yan yana oldunuz mu? Zaten “gizli” faaliyetler ortaya çıkana kadar siz bunu bilemezsiniz, biliyorsanız gizli değildir, bilmeniz gereken bir aldatmacadır. “Ben ajanım,” diyen biri de aslında dolandırıcıdır. Hayatında hiç teşkilat-teşkilata, ajan-ajana çalışmamış olanların konuşmaları ne denli dikkate değerdir, siz düşünün.

Emekli veya eski istihbaratçı Le Mesurier, tabiri yanlıştır. Eski asker veya subay Le Mesurier, demek de yanlıştır. MI6’in çalışmaları böyledir. Askerler için rütbeler verilir, alınır, değiştirilir, teşkilatlar değiştirilir, Savunma Bakanlığı veya MI6… Yerine göre durum ve pozisyon ayarlanır.

Başkanı bir konu, her servisin kendi kültürü vardır. Örneğin MI6 başka bir yerde ajanına infaz yapmaz. Diyelim susuyor dendi, susmuyordur aslında…

Neyse, olaya ilk böyle bakalım!

İstanbul’da Ölüm

James Gustaf Edward Le Mesurier (48) İstanbul’da 11 Kasım’da sabah saatlerinde (05:30) ev-ofis olarak kullanılan Mayday Rescue Vakfı binasının önünde, sokakta ölü bulundu. İlk ifadeler, bacağındaki kırıklara bakılarak söyleniyor, “intihar” dendi. Ancak ölümle ilgili soru işaretleri çoktu. Bu ev-ofis bir vakıf hizmeti olarak kullanılmaktaydı.

Singapur’da asker bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Le Mesurier’in İngiltere’nin ünlü askeri akademisi Sandhurst’tan mezun olduğu, görev yerleri arasında Kuzey İrlanda, Bosna Hersek ve Kosova’nın bulunduğu belirtiliyor. Suriye’de faaliyet gösteren ve Beyaz Baretliler adıyla tanınan yardım örgütünün kurucusu olarak bilinen Le Mesurier, 2016’da İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth’ten Britanya İmparatorluğu nişanı almıştı.

Le Mesurier yaklaşık 20 yıl süren kariyeri esnasında Birleşmiş Milletler hizmetinde dünyanın hemen bütün kriz alanlarında bulunmuştu. ABD, kriz alanları, buralarda istihbarat yapması, değişik örtülü operasyonları temin ve tesis etmesi söz konusuydu. Le Mesurier’in son olarak, yaklaşık 6 yıldır Suriye’de Beyaz Baretliler ile faaliyette olması, bu amaçla çok yüklü bütçeler idare etmesi, sahada 3 binden fazla çalışanı kullandığı, İstanbul’a sık sık gelip gitti, bölge sorumlusu olabilceği hakkında düşünceler vardı.

Le Mesurier’in, ölümü sırasında evde bulunan eşiyle geçen yıl evlendiği ifade ediliyor. İstanbul Tophane’de ofisinin bulunduğu binanın önünde ölü bulunan eski İngiliz istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in eşi Emma Hedvig Christina Winberg’e yurtdışına çıkma yasağı konulduğu öğrenildi. Le Mesurier’in ölümüyle ilgili soruşturma sürüyor. Winberg Le Mesurier’in üçüncü eşidir ve kendisiyle Irak’ta tanıştığı bilinir.

Öte yandan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı şu açıklamayı yaptı: “İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tarafından James Gustaf Edward Le Mesurier’in kesin ölüm sebebinin tespiti için otopsi işlemleri sonucu yapılan incelemeler devam etmekte olup herhangi bir rapor tanzim edilmemiştir. Soruşturmanın hassasiyeti nedeniyle James Gustaf Edward Le Mesurier’un eşi hakkında bu aşamada geçici bir tedbir mahiyetinde yurt dışına çıkış yasağı konulmuştur.”

Beyoğlu’nda şüpheli şekilde ölü bulunan İngiliz ajanı Le Mesurier ile son görüşen kişi olduğu belirtilen Kanada vatandaşı Faruk Habibin ifadesi alındı. Habib’in ifadesinde saat 18.00 sıralarında ofisten ayrıldığını bu sırada Mesurier ve eşinin yalnız olduğunu söylediği belirtildi. Habib ayrıca Mesurier’in olaydan bir gün önce hastaneye gittiğini, sağlık durumuyla ilgili sorular sorduğunu söyledi.

Rusya Devrede

Rusya Dışişleri Bakanlığı, Le Mesurier’i İngiltere’nin dış istihbarat servisi MI6’nın çalışanı olmakla suçlamış, MI6’nın Balkanlar ve Orta Doğu operasyonlarında görev aldığını iddia etmişti.

Esad Devrede

Başar Esad’ın çıkışı ilginçti. İstanbul’da geçen hafta ölü bulunan MI6 ajanı ve uzun zamandan beri, Beyaz Baretliler’in kurucusu ve bu örtülü yardım teşkilatı ile birlikte Şam’dan İdlib’e faaliyetin başında olan İngiliz Jean Le Misurier ile 10 Ağustos’ta New York Manhattan Metropolitan Merkez Hapishanesi’ndeki hücresinde ölü bulunduğu duyurularak intihar ettiği ifade edilen ABD’li milyarder Jeffrey Epstein arasında bir bağ var dedi.

Suriye’de Endişeli Gelişmeler

Suriye Savaşı’nda en kritik alan Temmuz 2013’de Doğu Guta’daki sarin gazı saldırısının ardından açıldı. Suriye’deki muhalif güçler faciadan Başar Esad yönetimine bağlı güçleri sorumlu tutmuştu. Olayı araştırmakla görevli BM heyetinin yaptığı çalışmalarda bu yönde bir kanıta rastlanamamıştı. Olayda Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz’in yeğeni olan ve Temmuz 2012-Nisan 2014 arasında ülkesinin İstihbarat Şefi olarak görev yapan Prens Bender bin Sultan’ın parmağı olduğu konusu konuşulan bir meseledir. Söylentilere göre, Batılıların “cihatçı” dediği radikal dini örgütlere savaşmaları için yapılan yardımın arkasında yine o vardı. Olaydan bir yıl sonra araştırmacı Seymour Hersh, bir istihbarat görevlisinin açıklamalarına dayanarak, saldırıda kullanılan sarin gazının Suriye ordusunun elindeki örneklerle uyuşmadığını açıklayacaktı. Bütün bu konular, olayın ABD ile müttefiklerini savaşın içine çekmek doğrultusunda kullanıldığı şeklindeki iddialara güç verir nitelikte olarak değerlendirildi. Olayı araştıran BM heyetinin başında bulunan İsveçli bilim insanı Ake Sellström incelemelerini yapıp, 16 Eylül 2013’te raporunu tamamladı. Rapor kimyasal saldırıyı kimin yaptığına dair herhangi bir bulgu içermemekle beraber, isyancıların delilleri manipüle etme çabası içinde olduğunu ima etti. Doğu Guta katliamının faili kim, diye çok soruldu. Bu tür spekülatif saldırılar daha sonra da oldu. Ancak olayın ardından bölgedeki muhaliflere özellikle Körfez monarşilerinden silah yardım ve sevkiyatı arttı, ülkedeki katliamlar hızlandı.

6 Mart 2018’de Suriye’de önemli bir olay meydana geldi, Esad Doğu Guta’da yine kimyasal silah kullanmıştı. 11 Mart’ta Mattis Esad’a sert tepki gösterdi. Ay sonunda Trump’ın asker çekeceğini söylemesi öncesinde Esad’ın kimyasal silah kullanması söz konusu olmuştu. Buna rağmen Trump, “çekileceğiz,” diyordu. Yetmedi! 8 Nisan’da Esad yine kimyasal gaz kullandı. Yer, yine aynı. Sanki Trump’a, “Çıkma!” mesajı verilmekteydi. Bu ikinci kimyasal gaz saldırısında Trump, Esad için “hayvan” sözcüğünü kullandı. 10 Nisan’da beraberinde 7 refakat gemisiyle birlikte USS Harry Truman Uçak Gemisi Doğu Akdeniz’e yola çıktı. 11 Nisan’da Trump, “Füzelerimiz geliyor Rusya!” diye çıkıştı. Putin ise “Umarım sağduyu gelir,” diye karşılık verdi. 14 Nisan’da ABD, Fransa ve İngiltere Şam’a hava saldırısı gerçekleştirdi. 15 Nisan’da ABD’nin (zamanın) BM Daimî Büyükelçisi Nikki Haley, “ABD hedeflerini gerçekleştirene kadar Suriye’den askerini çekmeyeceğini,” söyledi. 16 Nisan’da ABD Suriye’deki hedeflerini de açıkladı: Kimyasal silah kullanımını engellemek, ISIL’ı tamamen bitirmek, İran’ın bölgeye hâkim olmasını engellemek. Bu hedefleri ele geçirmek için 17 Nisan’da Pentagon 2019 bütçesi için önerisini sundu, “Suriye’de YPG eğit-donat projesi için 60-65 bin kişilik silah desteği yapılacak.”

Rusya Savunma Bakanlığı sözcüsü Igor Konaşenkov, İdlib’de kimyasal terör eylemi yapmak için faaliyeti tespit edilen bazı unsurları afişe etti. Suriye’de 8 konteyner dolusu klor gazı ele geçirildi. Ağustos 2018’de Konaşenkov, “İngiliz Olive Group askeri şirketinin eğittiği militanların İdlib’de bir kimyasal saldırıdan sivilleri kurtarma mizanseni planladığını,” açıkladı.

Suriye sahası tam bir istihbarat ve terör oyun sahası gibidir. Suriye’de özellikle Şam bölgesinde El-Muhaberat halen en aktif örgütlerdendir. El Muhaberat bölgede Suriyeli mülteciler üzerinden faaliyetini yaygınlaştırmak istemektedir.

İngiltere ve Amerika açısından meşru yardım kuruluşları (Beyaz Baretliler gibi) bu alanda faaliyettedir. Bunun dışında güvenlik şirketleri vardır. Bunlardan adı geçenler Black Water ve Castle International’dır.

Özellikle Suriye Batısında Dera ve Doğu Guta’dan İdlib’e çok yerde etkili olan radikal terör örgütleridir. Bunlar El Kaide, El Nusra ve ondan dönüşmüş terör örgütleridir. Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) bunlardan en bilinenidir. Bundan ayrılan Hurraseddin var. Ceyşü’l Fetih halen aktiftir. Bunlar, özellikle HTŞ, halktan vergi toplamakta, sınır kapılarında gümrük vergisi almakta, kaçakçılığı sevk ve idare etmektedir. Bu gelirlerin dışında bu radikal örgütlerin bazı ülkelerden gizli destek aldıkları da ifade edilen diğer konulardandır. Dolayısıyla bu radikal “cihatçı” örgütler provokasyon amaçlı kullanılabilmektedirler.

Fırat’ın doğusu bölgesinde ise daha çok DAEŞ aktifti. En son bilgilere göre 26 Ekim’de İdlib bölgesinde öldürülen Bağdadi gibi diğer önemli DAEŞ militanı Fırat’ın batısına kaçmak zorunda kaldırlar.

Rusya ve iran Suriye’de meşruiyeti belli sebeplerle bulunurlar. Rusya’nın askeri ve sivil istihbarat teşkilatı bu ülkede hakim konumdadır. İran İslam Cumhuriyeti ise Devrim Muhafızları gibi askeri (ABD bunları terörist ilan etti) ve Hizbullah gibi milislerin faaliyetleri üzerinden sürdürmektedir. Ayrıca İran’ın istihbarat teşkilatı da sahadadır.

Beyaz Baretliler

Beyaz Baretliler bir NGO’dur. Bu sivil toplum kuruluşunun başkanı Raid Salih Le Mesurier’in ölümününün ardından bir yayın organına bilgiler verdi. Arkadaşı olduğu ifade edilen Salih, Le Mesurier’in Beyaz Baretliler’in kurucusu olduğu iddiasını yalanladı. Salih, “O bizim örgütümüzün kurucusu değildi. Onun başında olduğu Mayday Rescue, Beyaz Baretliler’in finansman, eğitim, ambulans ve yardım malzemelerini bulabilmesi için aracı oluyordu,” dedi. Salih’e, Le Mesurier’in İngiliz ajanı olup olmadığı soruldu. Salih buna kesin bir şekilde “Hayır, değildi,” dedi. Ayrıca ekledi, “Bu iddiayı Rusya’nın ortaya atmaktadır. Rusya bize 2016 yılından bu yana saldırıyor. Bizi silahlı bir terörist örgüt olarak görüyor. Ancak biz sadece gerçekleri söylüyoruz.”

Tam olarak 2014 yılında faaliyetine başlayan Beyaz Baretliler savaş esnasında Suriye’de binlerce insanı enkaz altından çıkardı ve kurtardı. Yüz bin insana yardım verdiği ifade ediliyor. Bu faaliyetleri yaparken 252 Beyaz Baretli hayatını kaybetti ve 500 kadar da yaralı var. Örgüt 2016’da Nobel’e aday gösterildi. Bu kadarı tamamen doğru bir konudur.

Soru şudur, madalyalı bir İngiliz asker genç yaşta BM içinde kriz merkezlerinde çalışıyor, emekli oluyor, istihbaratçı ve bu işlerden de emekli oluyor, böyle söyleniyor, sonra herhalde iş arıyor, bu durumda Mayday Rescue Vakfı, İstanbul’da iş buluyor (olmalı), dünyanın cadı kazanı olan Suriye’deki Beyaz Baretliler için insani faaliyetlerde “finansman, eğitim, ambulans ve yardım malzemeleri” tedarik işinde aracı olarak çalışıyor. Finansman? Eğitim uzmanlığı? Eğitimin ne şekilde ve kimlerle yapıldığı? Bu gibi sorular için cevap bulmak zor olacak.

Demek ki konu insani faaliyetler ve Beyaz Baretliler değil, bunu kullanan istihbarat servisleridir.

İstihbarat Savaşı

Suriye savaşının 9 yıla yaklaşması bu soruyu sorduruyor, savaş ne zaman bitecek? Eğer bu denli kirli ilişkilerin görüldüğü ve lime lime olmuş haldeki bir ülkeden bahsediliyorsa savaşın erken dönemde bitmesi beklenebilir mi?

Ancak istihbarat savaşı hiç bitmeyecektir, Suriye’de veya başka bir yerde. Özellikle Rus (FSB) ve İngiliz (MI6) istihbaratı neredeyse karşı karşıya gelmiş durumdadır. ABD istihbarat servisi (CIA) ise sessiz ve derinden çalışmaya devam etmektedir. Bağdadi’yi bu bölgede bulabildiklerine göre sahada bir hayli aktiftir. Bu (MI6 ve CIA) örgütlerin geri bölge ofisleri ise İstanbul gibi yerlerdedir.

Bugünlerde merak edilen bir diğer soru ise ABD ile ilgilidir. Eğer Esad temeli olan bilgilere dayanıyorsa, söylediklerine göre, Epstein veya benzeri kişiler üzerinden, Suriye alanında büyük yatırım gerektiren örtülü faaliyetler gerçekleştirilmektedir. Bu faaliyetlerin bütçeleri ve harcamaları iyi incelenmelidir. Bunu BM mi yapacak?

Sonuçlar

Halen bazı önemli konular kriminal araştırma ile sürmektedir. Örtülü faaliyetlerde failler ve onların geri planındakiler ortaya çıkmazlar. Tam tabiriyle örgütler geri bölgelerde bıraktıklarını toplayarak iz bırakmadan faaliyetlerini sürdürürler. Gizli servisler diğer gizli servislerle sahada veya gerekirse devletlerinin en üst yetkililerinin iziniyle belli ilişkiler için çalışmalar sürdürürler. Bu şartlarda da adli soruşturma şartları belli ölçülerde kontrol altında tutulur. Dolayısıyla öndeki konular kriminaldır ve bunların istihbarat birimleri iç istihbaratla ilgilidir, dış istihbarat değil.

Eğer iddialar bu denli ciddiyse, bir ülkedeki savaşın meşruiyeti, kimyasal silah kullanılması, radikal terör örgütlerinin fonlanması, bunların istihbarat örgütleri tarafından gerçekleştirilmesi… Siz bunların sonuçlarını görebilecek misiniz? Belki sinemaya gitmelisiniz! Diğer yandan, CIA-MI6 ile ilgili veya Epstein ve Le Mesurier hakkında geçerli ve resmi bir ilişki duyacak mısınız? Resimdeki iki ölmüş şahıs sonsuza dek birbirinden ayrılmıştır artık.

KAYNAK : https://www.politikmerkez.com/konular/guvenlik/suriyede-istihbarat-savasi/

SURİYE SAVAŞI DOSYASI : SURİYE, TERÖRİZM VE ÇIKARLAR


SURİYE, TERÖRİZM VE ÇIKARLAR

Bugün (23 Kasım 2019) Suriye, Tel Abyad’da yine bir bomba patladı ve masum çok sayıda sivil öldü, yaralılar var. Diğer yandan bugün Rusya ve Türkiye ortak (10.) devriyesi gerçekleştirildi. Suriye kuzeyi Güvenli Bölge’de neler oluyor, bir bakalım mı? En başta söylemeliyim, YPG’nin yaptığının adı tamı tamına terör eylemidir. Bir teröristten başka ne beklenir, elbette terör. Ama onu SDG diye pazarlayanlara ve yapılan mutabakatlarla işimiz bitti diyen ABD ve Rusya’ya verilecek resmi bir cevap var, masum insanların ölümünden sorumlusunuz. Buna mukabil, sorunlar var, görüşüyoruz, çözeceğiz şeklindeki açıklamaları sarf edenlere de hatırlatmakta yarar var, masum insanlar ölüyor, her gecikmenin bedeli daha büyük oluyor. Bu aşamada terörden çıkar elde eden yeni bir anlayışın sahipleri olarak ABD ve Rusya’ya Türkiye’nin geciktirilmeden yapması gerekenler var. Hatta bu ülkeler terörü görmezden gelirlerse inisiyatifle yapılacaklar da bellidir, öyle değil mi?

ABD

ABD ve Türkiye mutabakat imzaladılar (17 Ekim 2019). 120 saat sonunda ABD Dışişleri Bakanı Pompeo Türkiye’ye mektup yolladı, Güvenli Bölge’de (444×32 km) YPG unsuru kalmadı diye.

Sonra ne oldu? ABD petrolü koruyacağını söyledi. YPG ile Kamışlı-Irak sınırı bölgesi arasında halen devriyeler icra ediyor. Bu bölgede DAEŞ yok ama onlar petrol bölgesini bu terör örgütünden korumak için çaba içinde olduklarını söylüyorlar.

Yeni açıklama, ABD bölgede 500 asker bulunduracakmış! Şahsen ben bıktım ABD’nin asker sayısıyla ilgilenmekten, ilgilenmiyorum artık. Sanki 10 binlerden söz ediyoruz! Topu topu birkaç yüz asker. Hiç olmasada daha iyi olacak aslında. Bir de diğer malum açıklama, YPG’ye ortak demeye devam ediyorlar. DAEŞ ve Suriye’den sorumlu James Jeffrey daha bugün açıkladı, “SDG dört yıldır kontrol ettiği petrol sahalarında çalışmaya devam ediyor, biz de Suriye stratejimizin bir parçası olarak buna yardım edeceğiz.” Jeffrey’in devamındaki cümlesi de ilginç: “Bizim için en önemli konu petrolün DAEŞ ve diğer aktörlerin (!) eline geçmesini engellemek. Yasadışı hiçbir şey yapmıyoruz.”

Geçtiğimiz hafta (18 Kasım) bir ABD Albayı (Myles Caggins) YPG’li teröristle yakın ilişki içinde görüldü. Albay tarafından teröriste peç verildi, kutlama yapıldı, “Yeni savaşçılar çok yaşayın!” dendi.

Rusya

Rusya ve Türkiye mutabakat imzaladılar (22 Ekim 2019). 150 saat sonunda Rusya açıkladı, bölgede YPG kalmadı dedi.

Anlaşmanın ikinci faslı başladı. 10 km derinlikte Türk-Rus devriyeleri yapılıyor. Bugün 10. devriye yapıldı. Rusya’nın Suriye kuzey-doğusunda, yani Fırat’ın doğusunda, ABD burada 22 askeri noktada tertiplenmişken, pek bir askeri varlığı yoktu. Kamışlı şehir merkezinde az bir polis gücü vardı. Geçtiğimiz hafta Rusya Kamışlı’ya helikopterlerini intikal ettirdi, burada bir hava üssünü devreye sokmuş oldu. İlave askeri gücü şimdi ABD’nin de bulunduğu alanda konuşlanmış haldedir. Ayrıca Rusya Fırat’ın doğusunda 6 noktada askeri polis gücü bulunduruyor. Rusya Türkiye’den bağımsız, Esad’ın ona verdiği yetkiyle Ayn el-Arab, Darbasiya ve Kamışlı doğusunda helikopterle hava devriyesi yapmaktadır.

Yukarıdaki haritada Rusya-Türkiye ortak devriye yerleri, ABD’nin YPG ile devriye yaptığı alan, Rusya’nın devriyeleri, rejim güçleriyle yaptığı görevler, gibi değişik işaretlemeler yer almaktadır.

Rusya ile ortak devriyeler yapılıyor. Ancak devriye görevleri icra edilirken Ayn el-Arab ve Kamışlı doğusunda terör örgütü provokasyonlar da gerçekleştiriyor. Taş ve molotof kokteyl ile saldırılar oldu. Rus yetkililer bu terör unsurlarını yok sayıyorlar! Aşağıdaki resim bu terör eylemlerinden birini göstermektedir. Resimdeki Türk zırhlı aracı Rusya ile ortak devriyede, 10 km’lik sınır içinde. Molotof atanlar ise sivil değil, terörist.

Geçen gün (20 Kasım 2019) Dışişleri Bakanı Lavrov, Suriye’nin kuzeyindeki “Kürt güçlerinin” (YPG) çekilme sürecinin neredeyse tamamlandığını söyledi. Lavrov, “Türkiye’nin kendilerine Suriye’de yeni bir operasyon başlatmama güvencesi verdiğini,” iddia etti.

Geçtiğimiz hafta Rus bir asker Ayn el-Arab’da bir bölgeyi YPG’den teslim aldı. Birlikte tören yaptılar, tokalaştılar.

Türkiye ve Güvenli Bölge

Barış Pınarları Harekatını Tel Abyad ve Rasulayn arasında, sınırdan güneye 32 km alanı kapsayan bölgede, Türkiye kontrolü sağladı. Şu an Türkiye yaklaşık 4.249 kilometrekarelik alanı kontrol ediyor. Halen burası terör eylemleriyle istikrarsız gösterilmeye çalışılsa da sonuçta Suriye’de güvenli bölgeler içindedir ve her geçen gün teröristin bıraktığı patlayıcılar temizlendikçe daha da güvenli hale gelecektir. Halen Rasulayn ve Tel Abyad’da temizlik ve yeniden imar faaliyetleri sürüyor. EYP ve mayınlar temizleniyor. Hastaneler ve ibadethaneler dahil birçok tesis onarılıyor ve yaşamın normale dönmesi için hummalı bir çaba sarf ediliyor.

Türkiye’nin SİHA ve savaş uçakları bölgede hava harekatları icra ediyor. Tespit edilen teröristlere etki sağlanıyor. Unutulmasın, Türk askeri tüm zırhlı vasıtaları ve dinlenmiş askeriyle halen bölge içindedir ve eli tetiktedir.

Diğer yandan bölge halkı geri dönüşe başladı bile. Tel Abyad sınır kapısı hazır hale getirildi. Tel Abyad’a dönüş 26 bini aştı. Geçişler kontrollü bir şekilde oluyor. Bölgedeki halk mutlu, zira barış ve huzur içinde evlerine dönebiliyorlar. Zorlu günlerden sonra halk için umut ışığı göründü. Kış gelmeden evlerine yerleşmek istiyorlar.

Savunma Bakanı Hulusi Akar günde 10-15 taciz ateşi olduğunu ifade ediyor. Bu tacizlerin büyük kısmı sivillere yöneliktir. Taciz ateşleri bazı zamanlar çoğalıyor. Örneğin 23 Kasım itibarı ile son 24 saatteki taciz adedi 39 olmuştur.

Terörizm

Diğer yandan bölgede terör eylemleri gerçekleşmektedir. Eylemler çoğunlukla Türkiye’nin kontrol ettiği alanda gerçekleşmektedir. Rasulayn ve Tel Abyad’da gerçekleşen sivillere yönelik bombalı ve araçlara konan bombaların patlatılmasıyla meydana gelen eylemlerde çok sayıda çocuk, yaşlı, kadın, erkek ölmektedir.

YPG’li teröristler eylemlerini hastane yakınlarında, pazar yerlerinde, işyerlerine açmış esnafın çalıştığı kalabalık yerlerde yapmaktadırlar. Bunlar düpedüz terör eylemidir ve YPG’lilerce yapılmaktadır. Ancak dikkat edilirse bu eylemler örneğin Ayn el Arab’da değildir. Türkiye’nin kontrol ettiği yerlerde ve huzur olan alanlarda, örneğin Tel Abyad, Rasulayn, Afrin ve Cerablus’ta meydana gelmektedir. Saldırılar Türkiye’ye, Türkiye’nin barış girişimlerine, sivil çalışmalarına ama neticede ölenlere ve yaralananlara bakılırsa Suriyelilere yapılmaktadır.

Bu durumdan sorumlu olan, YPG’yi temizledik diyen, teröristlerle el sıkışan, onların paçavraları önünde resim çektiren ABD ve Rusya, hatta Avrupa ülkelerini ve BM’yi de eklemek gerekir, bu eylemler için herhangi bir açıklama yapmamaktadır. Akıllarınca Türkiye’ye, “O bölgeleri siz kontrol ediyorsunuz, sorumlu sizsiniz,” diyorlar. Ancak olan bellidir, terör eylemleriyle masum insanlar hayatını kaybetmektedir. Bunlar en azından insanlık adına bir çift söz söylemekten acizlerdir. Eğer YPG halen terör eylemi yapıyorsa, ki öyle, bundan sorumlu ABD ve Rusya’dır. Gerekeni kim yapacak ve bu zulme bir son verecek? YPG terör örgütü ve onu koruyan ülkeler masum insanlara saldırıyor. Teröre kim dur diyecek? Oyun barışı bozmak mı? Türkiye istikrarı bozuyor demişlerdi, kim bozuyor istikrarı? Anlaşmaların gereğini yapmayan güçler mi?

Çıkarlar

ABD ve Rusya’nın çıkarı Suriye ve kaynakları ile ilgilidir, masum Suriyeli vatandaşlarla değil. Diğer ülkeleri saymıyorum bile.

Terör örgütü YPG’nin çıkarı ABD ve Rusya’yı kullanmak, barışı ve insanlığı istismar ederek varlığını sürdürmektir. Suriye’nin petrolünü çalan terör örgütü YPG’dir. ABD’nin (son olarak Jeffrey ağzıyla da belirginleşmiştir,) petrolü çalanı tarif etme biçimine bakılırsa suça ortaklık hali ortadadır.

Rusya Suriye’nin petrol bölgesine ve dolayısıyla Güvenli Bölge alanına doğru yavaş yavaş asker kaydırmaktadır. Her ne yaparsa yapsın, ama Suriyelilere zarar gelmesin. Bu konu onun asıl yapması gereken değil midir? Esad’ı mı koruyor, yoksa Suriyelileri mi? YPG’yi elbise değiştirmesi halinde Esad’ın şemsiyesi altına sokacak ise bu kabul edilemez. Teröristi bir dönem ABD aklamakla ilgilendi, başaramadı, şimdi aynı işi Rusya mı yapacak? Teröristten ne Suriye’ye ne de Esad’a çare olur, terörist ancak bildiği işi yapar, terör ve zulüm!

Sonuç

Türkiye’nin kaybı ne? Bir muhasebe yapın, aslında stratejik manada kaybı yok! Ama konu bu değildir. Türkiye’nin Suriye’de gözü yoktur. Amacı terörü bitirmek ve masum Suriye halkını evlerine döndürebilmektir. Barış Pınarları Harekatı’nı bu amaçla yapmıştır ve sürdürmektedir.

Suriye’nin gerçek sahiplerinden Suriye Milli Ordusu (SMO) adım adım alanını genişletmektedir. SMO kontrol edilen bölgenin dışında harekatına devam etmektedir. Tek tek köyleri teröristten kurtarıyor. SMO’nun görevi Suriye’yi tüm teröristlerden temizlemektir. Ama bir gün gelir dışarıdan çeşitli güçlerin Suriye halkına zarar vermesine dur demek isterse, şehit olan arkadaşı, annesi, kız kardeşi için mücadelesini sürdürmek isterse, bu onların bileceği bir iş olur.

Türkiye’nin bölgede barış ve istikrar için yaptıkları yetmedi mi? Devamını da yapabilir. Lavrov, “Türkiye güvence verdi,” diyorsa bu yanlıştır. Türkiye güvence vermez, muhataplarına insanlık görevi verir. İnsanlıktan anlayan bu görevi yapar, değilse kendi bilir. Terörist sevicilikle insanlık olmaz.

KOMPLO TEORİLERİ /// NAİM BABÜROĞLU : Koronavirüs mü ? ABD’nin İran, Irak, Suriye ve Türkiye politikası mı ?


NAİM BABÜROĞLU : Koronavirüs mü ? ABD’nin İran, Irak, Suriye ve Türkiye politikası mı ?

11 Nisan 2020

ABD, IRAK’TA 1963’TE DARBEYLE YÖNETİMİ DEVİRDİ

ABD, Irak’ta Amerikan yanlısı bir yönetimi başa getirmek için darbe çareleri arıyordu. ABD İstihbarat Örgütü CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi İstihbarat Teşkilatı), ülkenin siyasi ve askeri liderlerine silah ve para sağlıyor, karşılığında komünizm karşıtı bir cephe oluşturmaya çalışıyordu. Ancak, ABD’nin istediği gerçekleşmedi. 14 Temmuz 1958 gecesi, Amerikan yanlısı olan Irak yönetimi, silahlı kuvvetler darbesiyle devrildi. General Kasım, devletin başına geçti ve kapıları Sovyet yönetimine açtı. CIA, zaman kaybetmeden Baas partisine sızmaya başladı. General Kasım’a iki suikast düzenlendi, fakat başarısızlıkla sonuçlandı. Sonunda ABD’nin istediği oldu, Kasım 8 Şubat 1963’te CIA’nın desteklediği darbeyle devrildi, yargılandı ve öldürüldü.(1)

Kasım’ın devrilmesiyle, Irak’ta ABD etkisi yeniden güç kazandı. 1960’larda Irak’ın İçişleri Bakanlığını yapan Ali Salih Sadi: “Biz iş başına CIA treniyle geldik” dedi. O trenin içinde, 30 Aralık 2006’da, Kurban Bayramı’nın ilk günü yine ABD tarafından asılarak idam edilecek olan, geleceği parlak bir diktatör bulunuyordu. CIA desteğiyle yıldızı parlayan Saddam Hüseyin. 1980-1988 yılları arasında, sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı sırasında, CIA Saddam’ın yanında yer almış ve istihbarat desteği sağlamıştı. ABD bu dönemde Bağdat’ı teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarmış, Saddam hakkında olumlu raporlar da vermişti.(2)

IRAK’I ÖZGÜRLEŞTİRME OPERASYONU

1990 yılında, Irak birliklerinin Kuveyt sınırına yığıldığını görmesine rağmen, CIA bunu önemsemedi. Saddam, o gece 140 bin kişilik ordusuyla Kuveyt’e girdi. ABD, Saddam’ı gözden çıkarmıştı. CIA: “Saddam, Suudi Arabistan’a saldıracak, Irak’ın kimyasal başlıklı silahları var ve her an bunları kullanabilir” şeklinde abartılı raporlar vermeye başladı. Hâlbuki daha önceki raporlarda, Irak’ın kesinlikle kimyasal başlıklı füzelere sahip olmadığı yazılmıştı. Dönemin ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney, 26 Ağustos 2002 tarihinde, “Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarına sahip olduğuna ilişkin herhangi bir şüphemiz kalmamıştır” dedi. CIA Direktörü de: “Irak, El Kaide’ye muhtelif alanlarda, savaş, bomba yapımı, kimyevi, biyolojik ve nükleer konularda eğitim vermiştir” açıklamasını yaptı. Gerçeği yansıtmayan bu raporlarla, 20 Mart 2003’te, ABD ve İngiltere’nin başını çektiği Çokuluslu Koalisyon Kuvvetleri, ¨Irak’ı Özgürleştirme Operasyonu¨ adıyla ¨İkinci Körfez Harekatı¨nı başlattı.(3)

9 Nisan 2003’te ABD kuvvetleri Bağdat’a girdi. Bağdat’a binlerce ton bombanın yağdırıldığı ilk saatlerde, ABD televizyon kanalı CNN’de yapılan canlı röportajda, ABD Kongresi’nin önemli üyelerinden Les Apsin büyük bir heyecanla: “Petrol bölgelerinin hâkimiyetinin ele geçirildiğini, İsrail’in güvenliğinin sağlandığını, Amerika’nın tek büyük güç olarak dünyaya gücünü ispatladığını” söyledi. ABD, Irak işgalinin siyasi hedefini bu açıklamayla ortaya koymuş oluyordu. İşgalden bir yıl sonra, CIA Şefi Jim Pavitt: “Irak içinde fazlaca bilgi kaynağımız yoktu. Bir gram istihbarattan bir ton varsayım üretildi” itirafında bulunarak, önceki raporları yalanladı. Yapılan soruşturmada, Irak’ın silahları konusunda CIA’nın söylediklerinin hayal ürünü olduğu ortaya çıktı.(4)

Irak’ın işgalinden üç yıl sonra CIA: “ABD’nin işgali cihadı meşrulaştırmıştır. Müslüman dünyasına müdahale, ABD’ye büyük kızgınlık duyulmasına neden olmuş ve küresel cihat davasına olağanüstü bir taraftar kitlesi kazandırmıştır” şeklinde değerlendirme yaptı. CIA Şefi Pavitt, işgalden sonra, Bağdat’ın Vietnam’ın ardından en büyük CIA istasyonu durumuna geldiğini söyledi.(5) İşte, Müslüman ülkelerin ve dünyanın başına bela olacak DEAŞ/IŞİD bu dönemde büyütülüyordu. ABD, Irak’ta nüfusun yüzde 20’sini oluşturan Kürtlerin lehinde yeni bir siyasal yapı oluşturdu. Irak ordusunu felç etti.

İNGİLTERE’NİN SORUŞTURMA RAPORU

2016’da, İngiltere’de Irak’ın işgaliyle ilgili hazırlanan Soruşturma Raporu’nda; ¨İngiltere’nin Irak politikası kusurlu istihbarata dayalıydı. Irak o dönemde herhangi bir tehdit teşkil etmiyordu. Kesin bir şekilde ülkenin kitle imha silahlarının risk teşkil ettiği yönündeki hükmün de haklı bir gerekçesi yoktu¨ ifadeleri yer aldı. Rapor üzerine, dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, ¨Herkesin düşündüğünden daha fazla keder ve pişmanlık hissettiğini¨ söyledi ve özür diledi.(6)

10 Nisan 2003’te çok sayıda Iraklı, Saddam’ın çöküşünü, onun portrelerini ve heykellerini tahrip ederek kutlamıştı. Bağdat’ın Firdevs Meydanı’nda, büyük bir Saddam heykelinin devrilmesi anı dünya medyasında yayımlandı. O gün, Iraklı Hasan el Jaburi de eline geçirdiği bir balyozla Saddam Hüseyin’in heykelini yıkıyordu. Jaburi, 13 yıl sonra 2016’da yaptığı açıklamada, “O heykeli yerine dikmek isterdim. Şimdi her şey daha kötü” diyerek pişmanlığını itiraf etti.(7) Saddam’ın heykelini yıkan Iraklı da, ABD’yle işbirliği yapan İngiltere Başbakanı da pişman olmuşlardı.

Pişmanlık ya da özür sonucu değiştirir mi? Irak işgal edilmiş, bir buçuk milyon insan ölmüş, beş milyon insan (nüfusun yüzde 17’si) evini terk etmek zorunda kalmış, iki milyon insan diğer ülkelere sığınmıştı. Irak ordusu felç edilmiş, ülkenin güvenliğini sağlayacak yetenekleri yok edilmişti. Böylece yıllar sürecek bir iç karışıklık döneminin, etnik ve mezhep çatışmasının tohumları da atılmıştı.

ABD’Lİ ORGENERALİN İTİRAFLARI

Aslında ABD, en yetkili ağızdan ve sayısız belgelerde hedeflerini açıkça belirtmekten çekinmemişti. ABD’li Orgeneral NATO Eski Komutanı Wesley Clark, 2007 yılında yaptığı bir röportajda şöyle diyordu: ¨11 Eylül’den 10 gün sonra, Pentagon’a gidip Savunma Bakanı Rumsfeld ve yardımcısı Wolfowitz’i gördüm. Alt kata indim. Generallerden biri beni içeri çağırdı. ‘Efendim, gelip benimle bir kaç dakikalığına konuşmalısınız’ dedi. ‘Peki, ama çok meşgulsünüz’ dedim. ‘Hayır, hayır, Irak’la savaşa girmeye karar verdik’ dedi. ‘Irak’la savaşa mı gireceğiz? Neden?’ dedim. ‘Bilmiyorum’ dedi. ‘Peki, Saddam’ı El-Kaide’ye bağlayacak her hangi bir bilgi bulmuşlar mı’ diye sordum. ‘Hayır, o konuda henüz bir şey yok, sadece Irak’la savaşa girmek konusunda karar almış durumdalar’ dedi. Birkaç hafta sonra onu tekrar görmek için gittim, o sıralar Afganistan’ı bombalıyorduk. ‘Hala Irak’la savaşa girme durumunda mıyız’ diye sordum. ‘Daha da kötüsü’ dedi. Masasına uzandı, bir kağıt aldı. ‘Bunu az önce yukarıdan aldım. Beş yıl içerisinde Irak’la başlayan sonrasında Suriye, Lübnan, Libya, Somali ve Sudan’la devam edip İran’la bitecek yedi ülkeyi nasıl ele geçireceğimizi anlatan bir not’ dedi.¨(8)

ABD, Irak’tan başlayarak, Suriye, Libya, Lübnan, Somali, Sudan ve İran’ı dağıtacak planı 2001 Eylül’ünde onaylamıştı. Gelinen aşamada, Irak, Suriye ve Libya dağıtıldı, parçalandı; iç savaşın hüküm sürdüğü coğrafyalar durumuna getirildi. Bu ülkelerde iç savaş kaç yıl sürer? Afganistan 1980’den beri, 40 yıldır iç savaşı yaşıyor. Irak, Suriye ve Libya’da da en az o kadar sürer…

KORONAVİRÜS ABD’NİN ORTADOĞU POLİTİKASINI ETKİLER Mİ?

ABD, DEAŞ/IŞİD’le mücadele gerekçesiyle 2014’ten bu yana Irak’ta 14 üs konuşlandırdı. Son bir ayda, beş üssü Irak ordusuna devretti. İki üssü daha boşaltma olasılığı yüksek. Irak’ta üslerinden çekilen ABD, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde (IKBY) Erbil, Süleymaniye ve Halepçe’de yeni üsler kurma yönünde adımlar atıyor. ABD, Halepçe civarında İran sınırına 14 km mesafede yer alan üssünü güçlendiriyor. Bu üs, aynı zamanda CIA ve MOSSAD’ın da bulunduğu İran’ı Gözetleme Noktası niteliğinde…

COVID19’a rağmen, ABD bölgede askeri hızını yavaşlatmadı. Üslerini ve askeri varlığını Kuzey Irak’a kaydırıyor. Bu arada Irak’taki üslerini Patriot ve C-RAM gibi stratejik silah sistemleriyle takviye ediyor. Suriye operasyonlarını, Kuzey Irak bölgesindeki üslerden düzenleyecek. Aynı zamanda, İran’a karşı olası operasyonu da buradaki üslerden yürütmeyi planlıyor.

İran, ABD yaptırımları nedeniyle ekonomik sıkıntı yaşarken, COVID19 salgınından en fazla etkilenen ülkeler arasında. COVID19’un İran’da neden olduğu ölüm sayısının yüksekliğine rağmen, ABD İran’ın sağlık malzemelerine erişimini kolaylaştıracak yaptırımları bile hafifletmiyor. Bir yanda ekonomik yaptırım, öte yanda COVID19’un İran’da geride bırakacağı yıkım, stratejik hasara neden olur mu sorusunun cevabı ABD için çok önemli. Bu açıdan COVID19, ABD için bir fırsat…

ABD’NİN İRAN’LA HESAPLAŞMASI VE PYD/PKK DEVLETÇİĞİ

COVID19 salgını, ABD’yi İran’la hesaplaşmaktan vazgeçirmedi. Tersine COVID19, yaratacağı olumsuz etkilerle İran, Irak ve Suriye’de ABD’nin hedeflediği adımları kolaylaştıran bir fırsat oldu. ABD, COVID19’un bölge ülkeleri üzerinde oluşturacağı yıkımdan faydalanarak, Kuzey Irak’ta 2017’de gerçekleşen bağımsızlık referandumunu masaya sürebilir. COVID19, ABD’ye İran ve Irak’taki hedeflerine ulaşmada hızlandırıcı bir etken olurken; bölge haritasını değiştirmede Kuzey Irak’ta bağımsızlık yolunda adım attırabilir. Bu adım, Kuzey Suriye’yi doğrudan etkilerken, Türkiye için bir BEKA sorununa yol açabilir. ABD’nin desteğiyle, Suriye’de ¨Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi¨ ilan etmiş bir PYD/PKK terör örgütü var. Bu yönetim, COVID19 nedeniyle üç ay için zorunlu askerliği durdurduğunu açıklamış. Yani, Suriye’de Menbiç ve Fırat’ın doğusunda, ABD’nin garnizon devletçiğini kurmuş bir PYD/PKK terör örgütü…

Bu durumda, PKK, PYD/PKK terör örgütüyle, Suriye’de El Kaide türevi unsurların, geçmişte olduğu gibi ¨Küresel stratejinin bir topuzu¨ olarak kullanılmalarında hiç tereddüt edilmeyecektir. Irak ve Suriye’de, bazı bölgelerde DEAŞ/IŞİD’in saldırıları başladı bile… Bu arada, sığınmacıların/göçmenlerin de bir araç olarak kullanılma politikası da devreye girebilir.

Sonuçta, Eylül 2001’de Pentagon’da, ABD’li dört yıldızlı generale açıklanan ABD stratejisi COVID19 nedeniyle yavaşlamadı, tersine ivme kazanmış durumda…

ABD’nin Ortadoğu politikaları oldukça açık… Irak, Libya ve Suriye’nin geldiği aşama ortada… Ve tarih tekerrür ediyor… ABD’nin Ortadoğu politikası, COVID19’dan da beter…

Kaynakça:

(1) Tim Weiner, Legacy of Ashes-The History of the CIA (Enkaz Devralmak-CIA Tarihi), 2007.

(2, 3, 4, 5) Tim Weiner, Legacy of Ashes-The History of the CIA (Enkaz Devralmak-CIA Tarihi), 2007.

(6) https://www.bbc.com/turkce/dunya/2016/07/160706_iraq_chilchot_rapor (Erişim, 10 Nisan 2020)

(7)https://www.hurriyet.com.tr/video/saddam-huseyin-heykelini-deviren-irakli-yeniden-dikmek-isterdim-36133852 (Erişim, 10 Nisan 2020).

(8) https://www.globalresearch.ca/we-re-going-to-take-out-7-countries-in-5-years-iraq-syria-lebanon-libya-somalia-sudan-iran/5166 (Erişim, 10 Nisan 2020).

SURİYE SAVAŞI DOSYASI : SURİYE’DE İRAN’A BAĞLI GÜÇLER ve İDLİP’TE SAVAŞ


SURİYE’DE İRAN’A BAĞLI GÜÇLER ve İDLİP’TE SAVAŞ

Suriye iç savaşında İran tarafından kullanılan 6O’ı aşkın yabancı ve yerel milis grup bulunmaktadır. Bunların toplam militan sayısı 120 bini aşmaktadır. Bütün bu milisleri Suriye’ye getirip karşımıza çıkartan Kasım Süleymani’dir. Aynı Kasım Süleymani 2003 ABD’nin Irak’ı işgali sonrası Bakuba, Ramadi ve Fellüce’de başlayan Sünni direniş hareketini ABD’ye yardım ederek bastıran kişidir. Kasım Süleymani bununla da kalmamış, 2015’de Suriye rejimini kurtarmak için tam da ABD’nin plânladığı gibi hareket ederek, dünyanın dört bir yanından Şii milisler toplamış, Putin’i ikna ederek hava gücü olarak sahaya getirmiştir. Böylece Suriye denklemi çözülmesi mümkün olmayan buhran haline gelmiştir. Putin biliyordu ki; karadan destek gücü olmadan hava meydanlarının savunulması dahi mümkün değildir. Oraya yeteri kadar kara gücü toplanmadan Rusya’nın sahaya inmesi mümkün değildir. Aşağıda vereceğim sayı ve isimlere bakıldığında Kasım Süleymani Şii dünyasında ne kadar çapulcu ve terörist örgütü varsa buraya toplamıştır. Bu gün İdlip’in çevresinde üstlenmiş 200 bine yakın militan vardır. Bu militanlar çapul ve yağma ile ırza tecavüz ile geçimlerini sağlamaktadır. Son derece acımasız ve zalimlerdir. Bu gün Esad’ın hapishanelerinde 500 bin civarında Sünni tutuklu olduğu söylenmektedir. Ancak bu sayının 300 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Kalan 200 bin kişi buraya toplanmış olan çapul sürüsü tarafından yağmalanmış ve öldürülmüştür. Şimdi bu çapul sürüsünün kimlerden oluştuğu ve nerelerden geldiğini analiz edelim: Buraya getirilmiş olan milisler 5 grupta toplanmaktadır. Aşağıda sayıları verilen tabloya bakıldığında çapulcuların %60’a yakını İran’dan gelmiştir. Diğer gruplar İran’ın etkisiyle, İran’ın toplamasıyla İdlip’e gelmiştir. Bu gruplar tıpkı İŞİD gibi İsrail’e tek mermi sıkmıyor, İsrail’le savaşmayı günah sayıyor, İsrail hudutlarından 300 Km uzakta bulunuyorlar. Esasen batının plânladığı İslam’a karşı İslam savaşı doktrinini uygulamak üzere, İsrail’in maşalığını yapmak üzere burada toplanmış bulunuyorlar. Şimdi bunları sayalım:

1. İran Devrim Muhafızlarına Bağlı Milisler (15-20 bin) (Bunlar İran’ın resmi birlikleridir. ABD bu birlikleri terörist ilan etmiştir.) Yani resmen teröristtir.

Kudüs Güçleri (8-10 bin), Besic Milisleri (2 bin), Devrim Muhafızlarına bağlı Horasan İslam Öncü Hareketi

2. Farklı Yabancı Ülkelerden Gelen Milisler: (50 bin) :Lübnan Hizbullaha bağlı Rıdvan Bölüğü (10 bin), Afgan Fatımiyun Tugayları (10-13 bin), Pakistan Zeynebiyun Tugayları (1000), Yemenli Milisler (750 kişi), İmam Hüseyin Tugayı (1500 kişi), Bakiyetullah Tugayı (400 kişi) , Yevm’ul Me’vud Tugayı (1000), El-Vadu Sadik (1000 kişi)

3. Iraklı Şii Milisler (15-20 bin): Ebu’l Fadl Abbas Tugayları (4500 kişi), Bedir Tugayları, Esedullah Galib, Sadr Milisleri, Asaib’u Ehl’ul Hakk, Zülfikar Tugayı, İmam Haşan el-Muctebi, İmam Ali Tugayları, Irak Hizbullahı (1500 kişi)

4. İran’a Bağlı Yerel Şii Milisler (8-12 bin): Muhammed Bakır Tugayları (1500-2000 kişi), İmam Mehdi Ordusu, Aşair Tugayı Muhtar Sekafi (4500 kişi), Şemhed Mihrab Savaşçıları (500 kişi), Abbas Taburu, Fua Taburu, Zehra Taburu

5. İran’a Bağlı Şii Olmayan Milisler (12-15 bin): Vatan Savunma Birliği (8-10 bin), Bustan Grubu (1000 kişi), İran Yanlısı Filistin Grupları, Suveyda Dürzi Grupları

Şayet Türkiye bu milis grupları imha veya bir şekilde buradan uzaklaştırmadığı takdirde tarihte birçok defa görüldüğü üzere bunlar Esad’ı da devirir, Suriye’nin başına otururlar. İleriki zamanlarda Türkiye’nin başına bela olurlar.

Bizce yapılması gereken şudur: Çeşitli istihbarat yöntemleriyle bu gurupların bizim tarafa geçmeleri temin edilebilir. Kendi aralarında çatışmaya yönlendirilebilir. Maddi çıkar vaat ederek taraf değiştirmeye ikna edilebilir. Bunu Ankara Savaşı’nda Timur, Malazgirt Savaşı’nda Alparslan yaptı. Diğer bir yol ise; Mesela Hasan Nasrallah ile görüşerek Lübnan’dan gelen milislerin çekilmesi sağlanabilir. Bu çekilme karşılığında silah yardımı ve maddi yardım yapılabilir. Pakistan’dan, Afganistan’dan, Irak ve Filistin’den gelen grupların çekilmesi için bağlı oldukları hükümetlerle veya dini liderlerle görüşülebilir. Bunların sahadan çekilmesi sağlanabilir. Hasım cephenin diplomatik yöntemlerle zayıflatılması esas alınmalıdır.

Bir de TV’lerden izliyorum, Türkiye rejime yardım güçlerinin dağılması için tehdit edici veya silah bırakmaya teşvik edici hiçbir propaganda malzemesi, broşürü veya sosyal medya araçlarını kullanarak hasım güçlerin moralini bozmaya yönelik çabalarda bulunmuyor. Acilen bu araçların da devreye sokulması gerektiğini değerlendiriyorum.