KÖRFEZ ÜLKELERİ DOSYASI /// Gürsel Tokmakoğlu : ABD’nin Suriye-Irak’ta Yeni Oyunu


Gürsel Tokmakoğlu : ABD’nin Suriye-Irak’ta Yeni Oyunu

19 Haziran 2020

ABD’nin bazı Avrupa ülkelerini de yanına alarak Suriye’yi PKK terör örgütünü kullanarak bölme ve Irak’ta Barzani güçlerini kullanarak bölgesel bir plan içerisinde olma çabaları sürüyor. ABD’nin son oyunu Kamışlı’daki bir toplantıda gün yüzüne çıktı. Bakın durum ne?

İçişleri Bakanlığı verilerine göre Türkiye içinde silahlı PKK terörist sayısı 500’ler civarında. Yakın zamanda Türkiye Irak’ta Pençe serisi operasyonlarla teröristlere karşı etkinlik sağlamakta, ama diğer taraftan da belli ölçülerde değişik ülke ve güçlere mesaj vermektedir.

PKK terör örgütü ve uzantıları bölgede değişik ülkelerdeki diğer terörist gruplar bir tür uluslararası suç şebekesi biçimine dönüşmüştür. Yakın zamanda ABD’deki protesto eylemlerinde Başkan Donald Trump’ın da işaret ettiği ANTIFA isimli terör örgütünün Suriye’deki PYD/YPG ile birlikte eğitim görmeleri dikkat çekmiş idi. PKK terör örgütü ve uzantıları en azından Irak ve Suriye’de, örtülü biçimde İran’da, değişik iletişim kanalları ile Avrupa ve Amerika’da bulunduğuna göre uluslararası suç şebekesi olması hali geçerlilik kazanmış durumdadır.

PKK terör örgütünün 2005 yılında Kandil’de yaptığı kongre (Kongra-Gel) ile tekrarladığı bölgesel bir garnizon devleti fikri benzeri hayalini şimdi terörist (Mazlum Kobani kodlu) Ferhad Abdi Şahin merkezli yeni örgütlenmelerle Deyrizor-Kamışlı hattında sürdürülmektedir. Ancak şurası açıktır ki, bu faaliyetleri alenen PYD/YPG’nin PKK ile iltisaklı olmadığı tezini ileri sürenlerin marifetiyle, PKK terör örgütü şemsiyesi ile gerçekleştirmekteler ve İmralı’daki terörist başı Abdullah Öcalan’ın liderliğini anarak sürdürmekteler. Deyrizor’daki yeni imkanlarla birlikte kendilerine göre ifade ettikleri yeni açılımda PKK terör örgütü Türkiye ile ilgili hayallerini bir tarafa bırakmış, İran’da ABD ve İsrail destekli operasyonlarla rejimin değişmesi sürecini beklemekte, bu konjonktürde ise ABD, İsrail ve Fransa’nın himayesinde, Suriye ve Irak kuzeyindeki bölgede siyasi bir oluşumla ortaya çıkmaya çalışmakta, Suriye’nin bölünmesi sürecine dönük siyasi faaliyetlere ağırlık vermektedir.

Bilindiği gibi ABD, Suriye’de petrolü korumak adı altında bir miktar asker bıraktı. Türkiye’nin Suriye sahasında icra ettiği operasyonlarla hem yıpranan hem de sınırdan daha güneye ABD desteğiyle emniyetli bir alana çekilme imkânı bulan PYD/YPG Deyrizor bölgesine çekildi. Burada ABD desteğiyle gelişmesine devam ediyor.

Ferhad Abdi Şahin isimli terörist halen Deyrizor’dadır. ABD’nin bölgedeki proje temsilcisi konumundaki terörist Ferhad Abdi daha çok Suriye’deki yetkililerle, Ruslarla, İranlılarla, İsraillilerle, Fransızlarla, yerel halkla ve Irak’taki Kürt yetkililerle temastadır. Uzayıp giden Suriye’deki istikrarsızlığın içinde, geçen sürede, terörist Ferhad Abdi daha çok bahse konu ülke temsilcisi ve güçlerle birlikte, kendilerine uygun siyasi bir atmosfer yaratacak biçimde çaba göstermektedir.

ABD 2021 bütçesine önceki yıllardakine yakın miktarda, Suriye’deki terörist PYD/YPG’yi eğit-donat kapsamındaki projede harcanmak üzere pay ayırdı. Ayrıca ABD her ne kadar bölgede CENTCOM’a bağlı az sayıda asker bıraktıysa da CIA ve paralı askerleri halen bölgededir. Amaçları Doğu Akdeniz’den İran’a uzanan bir yeni oluşumu süreç içinde gerçekleştirmek, enerji kaynaklarını yönetmek ve Rusya’nın bu alandaki gücünü kırmaktır. İlk aşamada Irak’taki Kürt özerk bölgesine benzer biçimde, Suriye’de de benzer bir özerk bölgenin oluşmasının kabul ettirmektir.

ABD ve ona eşlik eden diğer ülkelerin himayesinde siyasi olarak gerçekleşen bir gelişmeyi not edelim. Mahallerde ve köylerde çeşitli sözde partiler kurdular. Siyasi inisiyatif diye bunları kayıtlara geçirdiler. Yerel halkın siyasi görüşü adı altında bu sözde partileri yerel güç olarak lanse ettiler. Çeşitli toplantılarla bunları belirginleştirme çabasında oldular. Bir nevi meşrulaştırma faaliyeti süreci yaşandı. Şunu ifade etmemiz gerekiyor, bahse konu sözde partiler Suriye’deki yerel siyasi temsili üstlenecek yetkinlikte değildir. Asıl Suriyeli Kürtler bu partileri tanımamaktadır.

Mayıs 2020’de başlatılan bir seri toplantıların neticesinde bu tip sözde partileri Kürt Ulusal Birliği Partileri (PYNK) adıyla PKK çatısı altında birleştirdiler. Irak ve Suriye kuzeyi coğrafyasında ise daha belirgin bir çalışmayla, Mesut Barzani’ye yakın Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) ile birlikte hareket edilmesi yönünde adımlar attılar.

ABD’li büyükelçi William Roebuck ve Türkiye’nin kırmızı listede aradığı terörist Ferhad Abdi Şahin’in Suriye-Kamışlı’da birlikte katıldığı bir basın toplantısında PKK ile ve ENKS’nin 2014’te imzalanan Duhok Anlaşması çerçevesinde birleşecekleri ifade edildi. Bu maksatla yakın zamanda Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKYB) ile PKK arasında bir anlaşma imzalanacağı bile söz konusu edildi. 2014 tarihli Duhok mutabakatında Suriye kuzeyinde işgal edilen bölgenin yönetiminde ENKS’ye yüzde 40, PKK’nın uzantılarına (TEVDEM denmiş idi) yüzde 40 temsil hakkı verilmesi, yüzde 20’lik temsil ise sözde bağımsız isimlere verilecekti. Bu mutabakata göre sözde savunmada ortaklık kurulması ve YPG çatısında birleşilmesi öngörülmekteydi. Demokratik özerklik ve kanton sistemi sözleri bu şekilde sarf edilmişti.

Peki Barzani tarafı böyle bir inisiyatifte yer alabilir mi? Hem Irak Anayasası hem de IKYB’nin kuruluş yasaları başka bir ülkede yöneticilerin bir hukuksuzluk rolünde yer almasına imkân vermemektedir. Hatta fiilen bilindiği gibi 2014’lerden itibaren Kamışlı’da PKK çok sayıda Barzani taraftarlarına suikastlar gerçekleştirmişti ve aralarında husumet vardı. Ancak yine de ABD’nin emriyle bu birbirine düşman kesimler çıkar için ABD Büyükelçisinin de olduğu aynı masada bir araya gelebilmişlerdir.

Toplantıda konuşan terörist Ferhad Abdi, anlaşmadan dolayı ABD elçisi William Roebuck ve Mesut Barzani ile Neçirvan Barzani’ye teşekkür etti, “Kürt birliğinin sağlanması ve tüm halk ve inançların haklarının garanti altına alındığı çok renkli ve demokratik bir Suriye için güçlü destek sunan ABD’ye teşekkür ederiz,” dedi. Buna mukabil Roebuck da gösterdikleri özveriden dolayı PKK/YPG terör örgütü elebaşı Abdi ve Barzani’ye teşekkürlerini iletti.

Bağımsız Suriyeli Kürtler Birliği Başkanı Abdülaziz Temo ise ABD arabuluculuğunda yapılan anlaşmaya tepki göstermiştir. Deyrizor ve Rakka gibi Kürtlerin olmadığı ve Haseke gibi çok az Kürt nüfusun bulunduğu bölgelerin söz konusu edilerek bazı toplantıların yapılmasını işaret eden Temo, şöyle söyledi: “O topraklarda PKK bir meşruiyet kazanamaz. PKK ile bir müzakereden bahsedilecekse teröristlerin Suriye topraklarından çıkarılmasını sağlamaları gerekiyor. Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonları (terörist) Öcalan’ın planını bozdu. Ancak bu anlaşmayla Suriye Kürt Federasyonu kurma peşindeler. Fakat bu imkansız. Türkiye ile 900 kilometre komşu bir ülkede Kürt devleti veya federal bir devlet kurulamaz. Üstelik bu bölgelerde Araplar, Suriyeliler ve Süryaniler de var. Bu durum bir federasyonu imkansız hale getirir. Haseke’yi öne sürüyorlar. Oradaki Kürtlerin oranı nüfusun sadece yüzde 30’u. Tel Abyad’da, Rakka’da, Deyrizor’da Kürt yok. Rasulayn’ın sadece yüzde 18’i Kürt. Ayn el-Arab ve Rasulayn arasındaki 180 kilometrelik alanda hiç Kürt yok. Tüm bunlara rağmen anlaşmalarında coğrafi bağımlılıktan nasıl söz edebiliyorlar?”

SURİYE DOSYASI /// Ünal Atabay : Suriye’de Kalıcı Çözüm Planı


Ünal Atabay : Suriye’de Kalıcı Çözüm Planı

03 Haziran 2020

Çatışmalar “Yeter Artık” Noktasındadır

Suriye iç savaşı, öyle bir noktaya geldi ki; “yeter artık bitsin bu insanlık dramı, sona ersin artık bu yorucu ve yıpratıcı savaş” demek suretiyle tüm insanlık haykırma noktasına doğru gelmiştir. Bu iç savaşın etkisinden yorulan ve yıpranan ülkelerin en başında hiç kuşkusuz öncelikle Türkiye, Rusya, Suriye ve İran gelmektedir.

Ayrıca, Irak ve Lübnan’da; kendisine düşen payıyla, bu savaşın etkisini fazlasıyla hisseden ülkeler arasındadır. Aynı şekilde Ürdün’de; göçmenler üzerinden payını almış, siyasi ve sosyo-kültürel etkileşim içerisinde bulunan ülkelerdendir. Bölge dışı ülkeler ise, Suriye’de kaos üreterek hakimiyet tesis etme ve pay kapma hevesleri nedeniyle; başta ABD ve bazı AB ülkeleri, bölgedeki krizi siyasi ve ekonomik olarak daha da derinleştiren ülkeler olmuşlardır.

Gelinen noktada, sahada tarafların pozisyonları, niyet ve maksatları, çözüme doğru giden yol haritasında ülkelerin rol alma / alabilme kapasiteleri açığa çıkmıştır. Bundan sonra yapılacak iş; sahada şekillenen siyasi, askeri ve ekonomik resmin üzerinden, sonuca odaklı somut bir çözüm planı yaratmak olmalıdır.

Çözüm önerilerine geçmeden önce, Suriye iç savaşına sahada doğrudan taraf olan ülkelerin çözüme dair yaklaşımlarına ışık tutacak bazı kapalı stratejilerini açığa çıkarmak faydalı olacaktır.

Ülkelerin Açık / Kapalı Stratejik Hesapları

ABD; Suriye ve Irak sahasını bir bütün olarak değerlendirmekte, İran’ın İsrail’e coğrafi olarak yaklaşmasını İsrail’in güvenliği noktasında red etmektedir. Ayrıca, Kürt’lere sağlanacak özerk bir yapıyla ve Suriye-Irak sınırında sünniler için yaratılacak özerk bir bölgeyle, İran’ın Akdeniz’e uzanımının önüne set çekmek istemektedir. Aynı zamanda bu set; gelecekte Çin’in Ortadoğu kuşak-yol projesinin önünün coğrafi olarak kesilmesini sağlayacağından, ABD kendi lehine bir pazarlık konusu yapılması için sahayı şimdiden şekillendirmeye çalışmaktadır.

Rusya; Suriye ve Doğu Akdeniz’de ki stratejik çıkarlarından asla vazgeçmeyecek şekilde Suriye’deki çatışmaların bir an önce bitmesi ve mali külfetin karşılanması için Suriye’nin kaynaklarını işletmek ve pay almak istemektedir. Öte yandan, Rusya; İsrail’in güvenliğini dikkate almak kaydıyla, İran ile siyasi-ekonomik noktada ortak bir paylaşım içerisinde birlikte yaşamayı kabullenmiş durumdadır. Ayrıca, Kürtler için; merkezi otoriteye bağlı kültürel özerklikle sınırlı bir yapılanmayı desteklemektedir.

Fransa; Kürtler’in geleceği noktasında Suriye yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlamak, Ortadoğu’da, Doğu Akdeniz’de ve Afrika’da, Çin ile birlikte hareket edebileceği bir alan açmak, örtük rakibi olan ABD’yi Suriye sahasında yakın markajla kontrol ederek kendi menfaatleri doğrultusunda Suriye üzerinde stratejik söz sahibi olmayı hedeflemektedir.

İran; Akdeniz’e kadar ekonomik ve ticari koridor tesis etmek, aynı zamanda bu koridor üzerinden askeri anlamda İsrail’i rahatsız etmek, ABD ve İsrail’in kendisine yönelik olası tehditlerini ise ülke sınırları dışından yani İsrail’in yakın çevresinden itibaren karşılamak istemektedir.

Türkiye; güney sınırında tehdit oluşturacak bir PKK devletçiğine engel olurken, bir taraftan sünni muhalif kesime alan açmak ve böylece Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğü içerisinde yeni bir siyasi denge oluşturmak, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinin Suriye ana karası üzerinden de güvenliği sağlanmış politik ve stratejik bir sonucu arzulamaktadır.

Esad Sonrası İhvan Ekolü Endişesi

Türkiye’nin; Esad karşıtlığında ısrarcılığı ve sünni muhalifleri destekliyor olması, gerek Suriye’de gerekse uluslararası alanda bu tutumu, Nusayri–Alevi mezhebi karşıtlığı olarak algılanmaktadır. Bu nedenle ABD ve AB; Esad’ın gitmesi durumunda İhvan ekolünden sünni kökenli bir liderin gelmesi yolunun açılabileceği endişesini taşımaktadırlar. Benzer endişeyi Rusya ve İran’ın da yaşadığını söyleyebiliriz.

Ayrıca, iç savaşın devam ettiği bir ortamda, başta ordunun ve devletin temel kurumlarını yöneten iradenin dağılmasının, kaosu daha da derinleştireceği gerçeğinden hareketle; çatışmanın dondurulmasından ve siyasi sürece yönelen bir iradenin belirmesinden sonra, Esad iktidarının sonlandırılmasının öngörüldüğü düşünülmektedir.

Bu nedenledir ki, söz konusu ülkeler Esad ile ilişkileri geliştirmezlerken, iktidardan gitmesi için hiçbir çabaları olmamaktadır. Diğer bir ifadeyle, başta ABD ve AB ülkelerinin birçoğu, kendilerince şartlar olgunlaşıncaya kadar Esad iktidarına razı olmaktadırlar. Öte yandan Türkiye; Esad karşıtlığında ne kadar ısrar etmeye devam ederse, yukarıda belirtilen endişe çerçevesinde Esad’ın koltuğunun ABD, AB ve hatta Rusya-İran nezdinde o kadar sağlamlaştığı düşünülmektedir.

Çözüme Doğru Giden Yol

Ülkelerin beklentileri; siyasi ve ekonomik çıkarlarına göre şekillenirken, unutulmaması gereken husus, artık Suriye’de sona doğru gelindiğinin kabulü ve bir an önce çözüme odaklanılmasıdır. Çözüme yaklaşıldığının en somut örneği, saha dinamiklerinin stabil hale / doruk noktasına gelmiş olmasıdır. Nitekim bu durumu öne çıkaran en önemli faktörler;

  • Esad iktidarının; savaşın gittikçe artan maliyetini karşılama noktasında yaşadığı ekonomik sıkışmışlık ve diğer taraftan ambargoların güçlü etkisi,
  • Yönetime destek veren yakın çevresindeki siyasi ve ekonomik güç sahibi bazı aile ve şirketlerde muhalif bir yapının belirmesi,
  • Çatışmanın uzun yıllara yayılacak kısır bir döngü içerisinde daha da düğümleneceğinin tüm taraf ülkelerce görülüyor olması,
  • Artık daha fazla mali külfet altına girilmek istenmemesi şeklinde özetlenebilir.

Çözümün en önemli kriterlerinden birisi de; taraf ülkelerin bu noktadan sonra açık ve şeffaf davranmalarına, gizli bir ajandayı taşımıyor olmalarına bağlıdır. Çünkü, resmen ilan edilmese dahi her ülkenin kendi ajandası bir şekilde açığa çıkmıştır. Bundan sonra yapılacak iş, bunları cesaretle siyasal sürece taşıyabilme ve tartışabilme iradesine kalmıştır.

Temelde Suriye’de sorunun nihayi çözümü; Irak ve Lübnan benzeri etnik ve mezhebi anlamda ortaklığı / paylaşımı içeren anayasal bir sözleşmede yatmaktadır. Şu bir gerçek ki; Esad rejiminin 2011 öncesi duruma dönmesinin artık sahada uygulanabilirliği ve şartları hemen hemen hiç kalmamıştır. Esad’ın halâ böyle bir beklenti içerisinde bulunması, elinde kalan son kazanımlarının ve bugüne kadar harcadığı tüm gayretlerinin boşa çıkarılmasından başka bir sonuç yaratmayacaktır.

Suriye Çözüm Planı

Suriye sorunun; ortak paydada ve asgari müştereklerde çözüme kavuşturulabilmesi, daha fazla kaosa sürüklenmeden bir an önce siyasi sürece geçilmesi ve ilkesel olarak şu çözüm planının ortaya konulması;

  • Suriye’li Kürtler, ülke dışından hiçbir yabancıyı bünyelerine almamak ve PKK ile bağlantısını tamamen kesmek kaydıyla, mevcut silahlı unsurların hafif silahlı hale indirgenmesi, yerel kolluk sıfatında Suriye genel kolluk sistemine bağlanması,
  • Aynı şekilde, Suriye Milli Ordusu’nun da (Özgür Suriye Ordusu); kendi bölgelerinde hafif silahlı yerel kolluk gücüne dönüştürülmesi,
  • Türkiye’nin, Suriye tarafında kontrol ettiği alanlardan çıkması karşılığında; Ankara Anlaşması ile Suriye sınırı belirlenirken ikiye bölünmüş tüm köy ve kasabaların; kabile, aşiret, aile gibi birlikteliklerin yeniden sağlanması amacıyla, azami 5-8 km.lik derinliğe kadar bir sınır düzeltmesi yapılarak Türkiye’ye dahil edilmesi,
  • Gerek Türkiye’ye dahil edilecek olan bölgeye, gerekse Suriye içine dönecek göçmenlerin uluslararası gözlemci heyeti refakatinde dönüşlerinin sağlanması,
  • Türkiye tarafına bırakılacak yerlerin; imarı, inşası ve bugüne kadar harcadığı mali külfetin karşılığı olarak, Haseke petrollerinin 25 yıllığına Türkiye’nin işletmesine bırakılması,
  • İran’a; güney Suriye’de Palmira hattı üzerinden Lübnan’a ulaşan ekonomik ve ticari koridor imkânı sağlamak kaydıyla; milis güçlerini Suriye sahasından çekmesi ve İsrail ile çatışmayı sonlandırması yönünde çözüme odaklanılmasının Suriye’de kalıcı istikrara hizmet edeceği mütalaa edilmektedir.

SURİYE DOSYASI : Suriye’de Patlak Veren Protestolar Ne Anlama Geliyor ???


Suriye’de Patlak Veren Protestolar Ne Anlama Geliyor ???

Mete Han Kutlusan

15 Haziran 2020

Suriye’nin güneyinde, başkent Şam’a 100 km uzaklıkta bulunan ve Suriye azınlıklarından Dürzilerin yoğunlukla yaşadığı Süveyde kentinde bir süredir yaşanan fakat Haziran itibariyle oldukça yoğunlaşan halk protestoları dikkat çekiyor.

İç savaşta çatışmalardan en az etkilenen Süveyda kentindeki kalabalık, özellikle son günlerde oldukça hızlı bir biçimde kötüye giden ekonomik şartlar nedeniyle Esad rejimini protesto etmek için kentteki Mişnaka Kavşağı ve belediye meydanında toplandı. Protesto gösterilerinin barışçıl bir seyir izlemesine rağmen Suriye’nin önceki lideri ve Beşar Esad’ın babası olan resminin yer aldığı büyükçe bir tabloya tam daHafız Esad’ın ölüm yıldönümünde sloganlarla birlikte taş atıldı. Ayrıca Esad kontrolündeki tüm şehirlerde olduğu gibi kentteki büyük binalara asılan Beşar Esad resimlerine protestocuların orta parmak kaldırdığı fotoğraflar sosyal medyada sıklıkla paylaşıldı. Protestocular ayrıca Hama kuzeyinde bir sene önce Esad güçleri tarafından öldürülen ve Suriye muhalefetinin önemli figürlerinden olan A. B. Sarout’u da andı.

Aynı gün de Esad yanlısı bir karşı-protesto gösterisi düzenlendi. Fakat bu gösteriye katılan ve çoğu kamu çalışanlarından oluşan kişileri hükümet yetkililerinin zorla katılmaya zorladıkları iddiası ve gösterilerin tamamen Esad rejiminin kurgusu olduğuna dair ciddi iddialar ortaya atıldı.

Süveyde şehri, tarihte özerk bir devlet sıfatı taşımaktaydı. 1922 yılında Fransız Suriye ve Lübnan Mandası altında başkent Süveyde’nin adını taşıyan Süveyde Özerk Devleti kurulmuştu. Daha sonra ise 1927 yılında adı Cebel el-Dürzî olarak değiştirildi[1]. Adını aynı bölgede bulunan Cebel-i Dürzî, yani Dürzî Dağlarından almıştır.

Süveyde kentindeki son protesto gösterilerinin sebebi olan ekonomik şartların kötüye gitmesinden kasıt, Suriye Lirasının (SL) özellikle son birkaç haftada oldukça değer kaybetmesi, hayatın ve temel gıda ürünlerin bile git gide pahalılaşması ve alım gücünün oldukça azalmasıyla ilişkilidir.

İşin ilginç yanı, Arap Baharı’nın Suriye’de patlak vermesinden sonra Suriye muhalefetinin kullandığı “Suriye Devrimi” bayrağının Süveyda’da gerçekleştirilen protesto gösterilerinde kullanılmış olmasıdır. Ayrıca atılan sloganlarda doğrudan Esad hedef alınmış, bununla kalmayıp Rusya ve İran’a da sert ifadeler kullanılmıştır. Bir diğer ifadeyle halk, kötüye giden yaşam şartlarından Esad, Rusya ve İran’ı sorumlu tutmaktadır.

Suriye’de 1 Ocak 2020’de 1 dolar yaklaşık 900 SL’ye karşılık gelirken, 18 Mayıs’ta 2000, bugün ise 3 bin SL’ye kadar ulaşarak yalnızca son 3 haftada dolar karşısında yüzde 50, iç savaşın başladığı 2011’den bu yana yüzde 5 bin 900 değer kaybetti[2].

17 Haziran itibariyle geçerli olacak olan Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası kapsamında Suriye’ye yönelik uygulanacak olan dış ekonomik yaptırımların da bu kötüye gidişatta etkili olduğu değerlendirilebilir.

İsmini, 2014’te Esed rejiminin muhalifleri tuttuğu hapishanelerde işkenceyle öldürülen 11 bin tutukluya ait 55 bin fotoğrafı dünya basınına sızdıran askeri polisin kod adından alan yasaya göre, rejime, Rusya ve İran adına hareket eden kişi veya üstlenici şirketlere destek sağlayan ya da onlarla büyük miktarda para alışverişinde bulunan yabancı kişi ve kuruluşlara yaptırım uygulanabilecek[3].

Öte yandan Sezar yaptırımları, özellikle Suriye’nin altyapı, enerji ve inşaat gibi sektörleri üzerinden Suriye’nin yeniden imarında rol alması beklenen Rusya, İran ve Çin’in olası hamlelerine yönelik de bir hamle niteliği taşımaktadır.

Yaptırım yasasının bir diğer özelliği de, uygulanacak yaptırımların askıya alınması yetkisinin ABD Başkanına ait olmasıdır. Diğer bir ifadeyle söz konusu yaptırımların Suriye’de alınacak kararlar ve yapılacak hamlelere yönelik caydırıcılık ve pazarlık açısından ABD tarafından bir koz olarak da kullanabileceği ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Öte yandan TSK’nın harekat icra ettiği Suriye’deki diğer bölgelere ek olarak İdlib’te de Türk lirasının yer yer kullanılmaya başladığına dair görseller sosyal medyada paylaşıldı[4]:

Yaşanan bu son gelişmelerin son zamanda sıkça dillendirilen “Suriye’de siyasi bir çözüm olması için Beşar Esad’ın görevde olmaması gerekmektedir” söylemiyle birlikte değerlendirilmesi faydalı olacaktır. Şarkul Awsat’ta konuya ilişkin çıkan bir yazıda Rusya’nın “Beşşar Esed’in uzun vadede Suriye ve bölgedeki kazanımlarını ve çıkarlarını koruyamayacağının farkına vardığını” ve yerine yenini bulduğunda devreden çıkarabileceği bir kart olarak elinde tuttuğu belirtildi[5].

[1]

[2]

[3]

[4]

https://twitter.com/2_ordu/status/1272221412464312322?s=20

[5]

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Ercan Caner : SURİYE CEHENNEMİNİN SİLAHLARI


Ercan Caner : SURİYE CEHENNEMİNİN SİLAHLARI

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

23 Aralık 2016

SURİYE CEHENNEMİNİN SİLAHLARI

Yazar: Ben Watson

Çeviren: Ercan Caner, Ankara-Türkiye, 18 Aralık 2016

Klorin gazından AK-47 Kalashnikov, varil bombaları ve seyir füzelerine kadar Suriye savaşı, 21’inci yüzyıl orduları ve silahlı grupların, savaş alanında neler kullanabildiklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Assad rejiminin 2011 Arap Bahar’ına gösterdiği kanlı tepki, modern tarihte en ölümcül isyanlardan biri olarak adlandırılan ve 1000’den fazla silahlı grup: muhalif, Kürt, hain, aşırılık yanlısı ve yabancı uzmanlar dâhil sayısız diğer unsurları kafa kafaya getiren bir isyanın fitilini ateşlemiştir.

Suriye 21’nci yüzyılın Afganistan’ıdır, Suriye’de görülen cihat militanlığı ve bu militanların ellerine geçirdikleri imkân ve kabiliyetler, modern dünya tarihinde görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır. ABD’nin IŞİD terör örgütüne karşı başlattığı savaş ve Rusya’nın da Assad rejimi yanında savaşa dâhil olması nedeniyle, Suriye savaş alanında görülen silahların bazıları dünyanın en gelişmiş ve öldürücü silahlarıdır. ABD ve Rusya, geliştirdikleri son teknoloji ürünü silahları Suriye’de yandaşlarına kontrolsüz bir biçimde vermekte ve Suriye savaş alanını bir test merkeziolarak kullanmaktadırlar.

Yüzbinlerce insan bu savaşta hayatlarını kaybetmiş ve Birleşmiş Milletler, üç yıl önce ölü sayısı 191.000’e ulaştığında ölü sayısının çetelesini tutmayı ne yazık ki bırakmıştır. Bu savaşta hayatlarını kaybeden insan sayısının 250.000 ile 500.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Savaş, Suriye’nin savaş öncesindeki nüfusunun, beş milyonu sınırları dışında olmak üzere, yarısının yurtlarından olmasına neden olmuştur.

Bu yazıda, Suriye savaşında bütün aktörler tarafından kullanılan silah sistemleri gözler önüne serilerek, savaşın acımasızlığı ve modern dünyada eriştiği öldürücülük seviyesiortaya koyulmaya çalışılacaktır. İrili ufaklı çeşitli silahlı grupların yanı sıra, dünyanın en gelişmiş orduları da envanterlerinde olan ve yeni geliştirdikleri silah sistemlerini bu güzel ülkede deneme fırsatını bulmuşlar ve acımasızca masum insanların üzerinde kullanmaktan asla çekinmemişlerdir. Suriye, modern dünyanın, Birleşmiş Milletlerin ve medeniyetin ne yazık ki yüz karasıdır. Kendi çıkarları için vekâlet savaşlarını sürdürmekten çekinmeyen güçlüler bir yana, neden ve kimin için savaştıklarının farkında dahi olmayan vekâlet savaşçıları, Suriye halkına tarifi imkânsız acılar yaşatmış ve yaşatmaya da devam etmektedir.

Hafif Silahlar

İlk Kullanım: 18 Mart 2011. Bashar al-Assad rejiminin, Arap Baharı isyanını bastırma kapsamında, on ikiden fazla genci tutuklaması sonrasında protestocular, Dara güneyinde bir polis merkezini basarak yerle bir etmiştir. Tepki olarak polis, protestoculara karşı göz yaşartıcı gaz bombaları kullanmış ve sonrasında da ateş açmıştır.

Hafif silahlar savaş öncesinde de Suriye’de bol miktarda bulunmaktadır. Bashar al-Assad rejimi, uzun yıllar boyunca Sovyetler Birliği ve sonrasında Rusya Federasyonu’nun desteği sayesinde, iki milyondan daha fazla hafif silah stoklamayı başarmıştır. Suriyeli sivillerin elinde de 700.000’den fazla çeşitli tip ve modelde hafif silah olduğu tahmin edilmektedir. Hükümetin gizli depolarında hala çok sayıda kullanıma hazır hafif silah bulunmaktadır.

Çatışmanın başlaması sonrasında Suriye’ye hafif silahlar Ürdün, Lübnan, Türkiye ve Irak üzerinden akmaya başlamıştır. Hafif silah sayısının artmasına ABD, Katar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Ürdün gibi ülkeler katkıda bulunmuştur. Silahların bir kısmı da Suriye ordusundan kaçanlar tarafından sağlanmıştır, 10.000 kadar Suriyeli askerin, sivillere ateş açmayı ret ederek, isyanın ilk altı ayında orduyu terk ettikleri rapor edilmiştir. Suriye’de, yaklaşık iki düzine üretici ülkeden, 50’den fazla hafif silah modelinin olduğu belirlenmiştir.

Tüfekler ve otomatik silahlar, özellikle çatışmaların başladığı ilk günlerde, diğer silahlardan çok daha fazla oranda kullanılmışlardır. Rejim kuvvetleri tarafından, kapsamı ve öldürücülüğü sonradan büyük oranda artacak şekilde, özellikle meskûn mahallerdeki aramalar ve operasyonlar esnasında, hafif silahlar acımasızca kullanılmıştır. Cihat savaşçıları açısından hafif silahlar, bir üçüncü dalga saldırı aracı olarak kullanılmaktadırlar. İlk dalgada açılan topçu ateşleri ve ikinci dalgada kullanılan intihar bombacıları sonrasında cihat savaşçıları, üçüncü dalgada hafif silahları yoğun bir şekilde kullanmaktadırlar. Bu savaş taktikleri Irak’ta geliştirilmiştir ve al-Qaeda ve uzantısı ISIS gibi aşırılık yanlısı militanlar tarafından Suriye topraklarında çok daha etkin ve öldürücü bir şekilde kullanılmaktadırlar.

Tanksavar Silahları

Araç üzerine yerleştirilmiş bir tanksavar silahı

ABD yapımı TOW tanksavar silahı, ilk kez 2014 yılında isyancı kuvvetlerin elinde görülmüştür. 2014 yılından başlamak üzere, gece görüş cihazlarıyla donatılmış bazı Rus yapımı tanksavar güdümlü füzeleri de Suriye topraklarında görülmeye ve kullanılmaya başlanmıştır.

Tanksavar silahları; tanklar, zırhlı araçlar ve hafif araçların zırhlarını delerek içlerine girmekte, mürettebatı öldürmekte veya aracın sistemlerini kullanılamaz hale getirmektedirler. Tanksavar silahlarının harp başlıklarında kullanılan çukur imla haklı patlayıcılar nedeniyle, mermi hızının yüksek olmasına gerek yoktur. Zırhta açılan küçük bir delikten içeri giren yakıcı madde, tankı terk edemeyen mürettebatın feci bir şekilde yanarak ölmesine neden olmaktadır.

28 Nisan 2014 tarihinde, The Washington Post gazetesinde yayımlanan Richard Johnson imzalı haberde, reaktif zırhlara karşı geliştirilen TOW BGM-71E modeli tanksavar silahlarının, Suriyeli muhalifler tarafından kullanıldığı ileri sürülmüş ve bu silahların Suriyeli isyancıların eline nasıl geçtiğinin bilinmediği yazılmıştır.

Gazeteci Maram Susli, Aralık 2014 tarihinde kaleme aldığı bir makalesinde, ABD yapımı TOW tanksavar füzelerinin, Al-Nusrah Front (El Nusra Cephesi)’un eline geçtiğini, Suriye’deki isyancıların karmaşık yapısı dikkate alındığında, ABD’nin bu silahların Al-Qaeda’nın ve uzantısı olan Al-Nusrah Front silahlı terör örgütünün eline geçeceğini tahmin edememiş olabileceğini ifade etmiştir. Al-Nusrah Front, Mayıs 2014 ayında IŞİD terör örgütüyle ateşkes ilan eden Suriye’deki en saldırgan örgüt olarak bilinmektedir.

İngiltere merkezli ‘‘Conflict Armament Search’’ tarafından yapılan incelemelerde de, Suriye’deki muhaliflere gönderilen binlerce ton silahın, IŞİD terör örgütünün eline geçtiği ortaya çıkmıştır. Doğu Suriye’de, IŞİD terör örgütüyle savaşan Kürtler tarafından ele geçirilen silahların seri numaraları üzerinde yapılan incelemeler, bu silahların ABD-Suudi Arabistan silah yardım programı kapsamında Suriye’ye geldiklerini ortaya koymuştur.

‘‘IŞİD militanlarından ele geçirilen M79 modeli tanksavar roketleri, Özgür Suriye Ordusu’na 2013 yılında Suudi Arabistan tarafından verilen M79 tanksavar füzeleri ile benzerdiler’’

Tanksavar silahı tarafından imha edilen bir tank. Foto: Hadi Mizban AP Photo

Brad Hoff tarafından 1 Ocak 2015 tarihinde Levant Report’da kaleme alınan bir yazıda, IŞİD militanlarının TOW BGM-71E tanksavar silahını Özgür Suriye Ordusuna karşı kullandığı ifade edilmiştir.

South Front’un iddialarına göre Nisan 2016 ayında Kürtler, M60T Sabra modeli bir tankı kuzey Irak’ta imha etmişlerdir. Hasar gören tank M-60 Patton modeli muharebe tankı, İsrail tarafından Sabra Mk II projesiyle modernize edilen bir tanktır. İddialara göre tank, lazer güdümlü Rus yapımı Kornet-E füzesiyle vurulmuştur.

Ağustos 2016 ayında, Jarablus yakınlarında M60T modeli bir tank daha güdümlü bir tanksavar füzesiyle vurulmuştur. Reuters haber ajansının iddiasına göre tank mürettebatından bir kişi hayatını kaybetmiş, üç personel ise ciddi şekilde yaralanmıştır.

Eylül 2016 ayı içerisinde, Aleppo yakınlarındaki ar-Rai kasabası güneyinde bir tepede korumasız durumda mevzilenen iki adet M60T Sabra modeli tank, Rus yapımı portatif Kornet güdümlü tanksavar füzeleri ile vurularak etkisiz hale getirilmiştir.

IŞİD terör örgütü, Aralık 2016 ayı içerisinde, bölgede muharebelere katılan üç adet Leopard 2A4modeli tankı imha ettiğini iddia etmektedir. İslami Devlet terör örgütünün iddialarına göre, üç adet Leopard 2A4 modeli tank, al-Bab yakınlarında güdümlü tanksavar füzeleri ile vurularak etkisiz hale getirilmişlerdir. Askeri uzmanların iddialarına göre Leopard 2A4 modeli tankları etkisiz hale getiren silah sistemi, TOW-2 tanksavar güdümlü füzesidir. Leopard 2A4 tanklarının üzerinde, Rheinmetall 120 mm tank topu ve iki adet 7.62 mm çaplı makineli tüfek bulunmaktadır. Mürettebatı dört kişi olan Leopard 2A4 modeli tankın ağırlığı 55 tondan fazladır ve saatte 72 kilometre hıza kadar ulaşabilmektedir.

Dünyanın en güçlü tanksavar silahı Rus yapımı lazer güdümlü Kornet füzesi

Kornet güdümlü tanksavar füzesinin en korkulan özelliği, mevcut bütün tanksavar silah sistemlerinden daha uzun olan menzilidir. Örneğin, ABD yapımı at-unut tipi, tam korumalı bir tankı dahi paramparça edebilen FGM-148 Javelin güdümlü füzesi, sadece 2,5 kilometre mesafedeki hedefleri ateş altına alabilirken, Kornet-E modeli lazer güdümlü tanksavar füzesinin azami menzili 5,5 kilometredir.

Kornet füzesinin diğer bir ürkütücü özelliği de, günümüze kadar imal edilen en geniş olan, 152 mm çapındaki savaş başlığıdır. Kornet füzesi, patlayıcı reaktif zırhlara (ERA – Explosive Reactive Armor) sahip modern tankları dahi kolaylıkla etkisiz hale getirebilmektedir.

Yer birliklerine güdümlü tanksavar füze imkânı sağlamak maksadıyla tasarlanan Kornet, iki mürettebat tarafından kullanılmakta, fakat acil durumlarda tek mürettebat tarafından da atışa hazır hale getirilebilmektedir. Gündüz ve gece atış kabiliyeti olan Kornet, nişancısını düşmanın ateş ve gözetlemesinden koruyacak şekilde tasarlanmıştır. Silahı kullanan operatör düşman hedeflerini ateşleme tüpünün alt kısmına yerleştirilen nişangâhı kullanarak gerçekleştirirken, diğer mürettebat da örtü sağlayan bir yerde düşman ateşinden korunabilmektedir.

Kornet lazer güdümlü tanksavar füzeleri, Irak işgali esnasında Amerikan tanklarına karşı kullanılmış, kullanıldığını kanıtlayacak fotoğraflar olmasa da, iki adet M1A1 Abramsve bir adet M2 Bradley tankı imha edilmiştir.

Kornet füzeleri, İsrail’in 2006 yılında Güney Lübnan’ı işgali esnasında da Hezbollah tarafından İsrail Merkeva tanklarına karşı kullanılmış ve İsrail’in envanterinde bulunan en modern tankı olan iki adet Merkeva-4 imha edilmiştir. 2014 yılındaki Ukrayna-Rusya çatışmalarında da Rus yanlısı Ukraynalılar tarafından Kornet füzesinin kullanıldığını gösteren kanıtlar mevcuttur. Ukrayna, çatışmalar esnasında yüzlerce zırhlı aracını kaybetmiştir. Suriye, Irak ve Yemen’de devam etmekte olan çatışmalarda da Kornet füzesi kullanılmaktadır. Suriye’de savaşan rejim kuvvetleri ve muhaliflerin her ikisinin elinde de bu füzeler bulunmaktadır.

Rusya imali T72B modeli tankın export versiyonu yeni motor, süspansiyon sistemi ve patlayıcı reaktif zırh ile modernize edilmiştir.

Tanklar ve zırhlı araçları, özellikle yüksek patlayıcı etkili ve zırh delme kabiliyeti yüksek güdümlü ve güdümsüz roket ve füzelerden korumak maksadıyla; tehditlerin iki şekilde bertaraf edilmesine çalışılmaktadır. Bunlardan birincisi Soft Kill – Yumuşak Öldürme olarak adlandırılan, dost zırhlı araçlara yaklaşmakta olan güdümlü tanksavar roket ve füzelerinin çeşitli elektronik harp karşı koyma sistemleri kullanılarak saptırılmasıdır. Hard Kill – Sert Öldürme olarak kullanılan korunma yönteminde ise, dost zırhlı araçlar üzerlerine doğru yaklaşan roket ve füzeleri algılamakta, bilgisayar tarafından yaklaşma açısı hesaplanmakta ve roket/füze belirli bir mesafeye geldiğinde karşı tedbir atılarak roket/füze etkisiz hale getirilmektedir. İsrail tarafından geliştirilen Trophy serisi sistemler, hafif ve ağır zırhlı araçlar için tasarlanmış en mükemmel durumsal farkındalık ve aktif korunma sistemi olarak kabul edilmektedir. İsrail savunma sektörünü bu korunma sisteminin geliştirilmesine iten en büyük neden, envanterindeki en gelişmiş tank olan Merkeva-4 modeli tankların modern güdümlü tanksavar füzeleri karşısındaki çaresizliği olmuştur. Bu çaresizlik, diğer bütün tank, zırhlı araç, hafif zırhlı araç, zırhlı personel taşıyıcı, zırhsız araçlar ve hatta alçak irtifalarda düşük süratlerde uçan helikopterler için de geçerlidir.

Gerekli pasif ve aktif koruma tedbirleri olmadan zırhlı birlikleri muharebe sahasına sürmek, onları düşmanın, özellikle güdümlü tanksavar füze nişancılarının insafına bırakmakta, bir anlamda füze nişancılarının, nişan alma yeteneklerini geliştirmek üzere kullandıkları canlı hedefler haline getirmektedir. Ne yazık ki bu kirli oyunda kaybedenler, tank ve zırhlı araç mürettebatı olmakta, farkına dahi varmadan, uzaklardan atılan bir güdümlü füzenin hedefi olmakta ve araç içerisinde yanarak feci bir şekilde can vermektedirler.

Fotoğrafta isabet sonrasında yanan bir T-72 tankı görülmektedir.

Suriye savaş alanında yer alan tanklar ve bütün zırhlı araçların, Rusya tarafından muharebe sahasına sürülen 1.000’den fazla sayıdaki Kornet modeli lazer güdümlü füze sisteminin karşısında en küçük bir hayatta kalma şansı bulunmamaktadır. Suriye savaş alanına sürülmesi planlanan bütün tanklar ve zırhlı araçlarda, İsrail tarafından geliştirilen ve halen kullanılmakta olan Trophy benzeri bir koruma sistemi yok ise, savaş alanına sürülen bütün tanklar ve zırhlı araçlar, güdümlü tanksavar füze nişancıları için nişancılık ve atış kabiliyetlerini geliştirdikleri, birer canlı hedef olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.

Propaganda açısından bakıldığında, sahiplerinin kendilerine verdikleri KULLANICI DOSTU – USER FRIENDLY güdümlü tanksavar füzelerini sadece tetiklerine dokunarak ateşleyen ve düşman olarak gördükleri tanklar ve zırhlı araçların vurulma anını ve sonrasında cayır cayır yanmalarını kaydederek İnternet ortamında paylaşan çeşitli fraksiyon ve gruplar, düşmanları üzerinde büyük bir korku yaratarak hedeflerine ulaşmaktadırlar. İnternet ortamı, birbirleriyle neden savaştığının farkında dahi olmayan birçok grubun, düşman olarak gördüğü karşı taraftan tankları ve zırhlı araçları nasıl etkisiz hale getirdiğini kameraya aldıkları sayısız video görüntüleriyle doludur.

Tanklar

İlk Kullanım: 24 Nisan 2011. Suriye ordu birlikleri daha isyanın başladığı ilk günde tankları Dara’da savaşa sürmüş ve 25 kadar insanı öldürmüştür. Bu zamana kadar Suriye’deki isyan 20 kente kadar yayılmış ve zırhlı tankların savaş alanında görülmeleri, başlangışta şiddetli bir isyan olarak başlayan hareketin tam bir savaşa dönüştüğünün en büyük göstergesi olmuştur.

Rus yapımı T-72B modeli ana muharebe tankları ve daha eski olan T-62 ile T-55 modeli Rusya yapımı tanklar, Suriye savaşında en fazla kullanılan tank modelleridir. ‘‘Center for Strategic and International Studies’’ tarafından yapılan bir çalışmaya göre; Suriye’de bulunan tank sayısının 5.000 adet olduğu tahmin edilmektedir. ‘‘Bellingcat’’ tarafından Kasım 2014 tarihinde yayımlanan bir rapora göre; Suriye ordusunun envanterinde bulunan tank sayısı 2500 adede yaklaşmaktadır. Suriye ordusu envanterinde yaklaşık olarak 1200 adet T-55, 500 adet T-62 ve 700 adet T-72 model tank bulunmaktadır. Bu tankların tamamı operasyonel durumda değildir ve T-55 ile T-62 model tankların çoğunluğu yedekte muhafaza edilmektedirler. Bu tanklardan 1.000’den fazlası savaş esnasında kaybedilmiştir.

Tanklar Suriye savaşında ilk kez 2011 yılında kullanılmaya başlanmıştır

Haziran 2011 ayında, muhalifler tarafından başlatılan ilk başarılı silahlı isyan sonrasında Suriye ordusu, muhaliflere karşı yürüttüğü operasyonlarda, tanklarla birlikte taarruz helikopterlerini de kullanmaya başlamıştır. Operasyon, Suriyelileri darmadağın etmiş ve 10.000 kadarı kuzeye doğru kaçarak Türk topraklarına sığınmışlardır. Tanklar ve taarruz helikopterlerinin bir arada kullanıldığı bu harekat, üstünlüğün kimde olduğunu göstermek için Suriye ordusu tarafından düşmanlarına verilen açık ve net bir mesajdır.

Tankların kullanılmalarının diğer bir nedeni de; direniş arttıkça, ilerlemelerini yavaşlatmak maksadıyla, muhaliflerler tarafından inşa edilen otobüs ve kamyonların kullanıldığı acele hazırlanmış yol kapamaları ve engellerin sayısının artmasıdır. 2012-2013 yılları arasında Aleppo kentinde inşa edilen yol kapamalarının sayısı 200’den 1.100’e ulaşmıştır.

İsyancılar ve IŞİD militanları, Suriye ordusuna ait tankları yaktıklarını gösteren düzinelerce videoyu İnternet ortamında yayımlamışlardır. Suriye ordusundaki tankların bazıları, tanksavar roket ve füzeleri tarafından imha edilirlerken, bazıları ise kule kapağından içeri el bombaları atılarak, tank mühimmatının infilak ettirilmesi ve mürettebatın canlı canlı yakılması suretiyle gerçekleştirilmiştir.

Ölen eşinin başında bekleyen saygıdeğer ve olağanüstü güzellikteki angut kuşları

Tanklar için kullanılan özel bir deyim vardır: ‘‘Oturan Ördek’’. Sitting Duck kelimelerinden dilimize geçen bu deyim, tanklar açısından piyadenin yürüttüğü bir taarruz harekatı esnasında, bizzat manevra ile muharebeye katılmak yerine, kule atış mevzilerinden, önünde ilerleyen piyade unsurlarını ateşle desteklemesidir. Günümüz modern muharebe sahasında ve uzun menzilli, tank toplarının etkili menzillerinin çok ötesinden, tankları keklik gibi avlayabilen güdümlü tanksavar füzelerinin olduğu bir savaş alanında OTURAN ÖRDEK deyimi, tam da gerçek anlamını bulmaktadır. Suriye savaş alanında boy göstermek isteyen bütün ordular, tanklar ve zırhlı araçlarını, uyum sağlamak maksadıyla içinde harekat yaptıkları ortamın rengine boyamaktan çok daha ötesini yapmak zorundadırlar. Tanklar ve zırhlı araçların dış yüzeylerini boyamak, güdümlü tanksavar füzelerine karşı ne yazık ki hiçbir ilave koruma sağlamamaktadır.

Bellingcat tarafından açıklanan Kasım 2014 rakamlarına göre, sayısı 5.000 olan Suriye’deki bütün tanklar ölüme mahkumdur. Yapılması gereken tek şey; acı Merkeva-4 kayıplarından sonra, İsrail’in yaptığı gibi, Trophy benzeri durumsal farkındalık ve pasif/aktif koruma sistemlerinin tanklara monte edilmesidir. Aksi takdirde, Suriye savaş alanında görev yaptıklarını iddia eden bütün tanklar, OTURAN ÖRDEK konumundan OTURAN ANGUT konumuna inerek önünde sonunda yok olacaklardır. Bu arada, angut kuşlarından özür dileyelim ve ölen eşinin yanında kalarak ona, etraftaki tehlikelere aldırmadan bakarak ‘‘ANGUT GİBİ BAKMAK’’ deyiminin literatüre geçmesine neden olan bu saygıdeğer kuşa da saygılarımızı sunalım.

Topçu ve Uzun Menzilli Füzeler

İlk Kullanım: Şubat 2012. Suriye ordusu topçusu, ilk kez Özgür Suriye Ordusunun merkezi olan ve isyanın başkenti olarak kabul edilen Homs kentine topçu ateşi açmışlardır. ABD tarafından 11 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan uydu görüntülerinde, bu saldırıda, 154 mm çaplı obüsler, M-46 modeli çekili toplar, D-30 modeli 122 mm çaplı obüsler ve BM-21 modeli 122 mm çaplı çok namlulu roketetarlar kullanıldığı tespit edilmiştir. Suriye ordusunun icra ettiği saldırıda, 200’den fazla sivil hayatlarını kaybetmiştir. İki hafta sonra icra edilen diğer bir saldırıda, kente en az 250 adet top ve roket mermisi düşmüştür.

Assad rejim kuvvetlerine karşı kullanılan el yapımı bir Cehennem Topu

Assad rejimi 2012 kış aylarında ilk kez SCUD füzelerini kullanmıştır. Şam kentinin güneyindeki bir üsten fırlatılan SCUD füzeleri ile yaklaşık olarak 220 mil mesafede olan Aleppo kenti kuzeyindeki bir isyancı üssü vurulmuştur.

Şubat 2013 ayında, Aleppo kentinin kuzeyine SCUD benzeri füzelerle daha fazla saldırıların yapıldığı rapor edilmiş, fakat füzelerin sonradan Luna-M/Frog-7 modeli balistik roketler olduğu ortaya çıkmıştır. Bu roketler güdümsüz ve hassas olmayan silah sistemleridir. (FROG=Free Rocket Over Ground).

Savaş 2014 yılında üçüncü yılına uzadığında, isyancılar ümitsiz fakat etkili bir yöntemle karşılık vermeye başlamışlardır. Gaz silindirleri, tüpler, su ısıtıcıları ve patlayıcılarla doldurabildikleri herşeyi hükümet güçleri tarafından kontrol edilen her yere atmaya başlamışlardır. Bu tür silahlar günümüzde hala kullanılmakta ve ‘‘Cehennem Topları’’olarak anılmaktadırlar.

Askerlikte bir deyim vardır; ‘‘Zafer piyadenin süngüsünün ucundadır’’. Topçular alınmasınlar ama gerçekten de piyade unsurlarının ayak basmadığı yer ele geçirilmiş sayılmaz. Suriye açısından incelendiğinde; 1000’den fazla fraksiyon ve grubun olduğu bu karmaşık ortama süper güçlerin bizzat kendi piyade unsurlarını sokmak istemedikleri açık ve nettir. Her zaman sahada bu işi onlar için yapacak ve/veya yapmaya zorlanacak ‘‘VEKALET SAVAŞÇILARI’’vardır. Maşa varken ateşi elle tutmaya gerek yoktur. Birbirlerine düşman olan taraflar dahi ustalıkla manipüle edilerek aynı amaç uğruna savaşır hale getirilebilirler. Ara sıra birbirlerine zarar verseler de, yürüttükleri vekalet savaşının efendileri, yerinde müdahalerle tarafları hizaya getirirler. Önemli olan, asla vekalet savaşını yürüten zavallıların çıkarları değildir, onlar aslında neden savaştıklarını dahi bilmezler, bilseler de bilmezden gelirler, gelmek zorunda bırakılırlar.

Suriye Hava Kuvvetleri

İlk Kullanım: 24 Temmuz 2012. Washington Post gazetesinde yayımlanan bir rapora göre; icra edilen hava saldırılarında ilk kez L-39 COIN modeli silahlandırılmış eğitim uçakları kullanılmış ve bunlara çok geçmeden MiG-21 ve MiG-23 savaş jetleri de katılmıştır.

Suriye, savaşa 500’den fazla hava aracı ile başlamıştır. Bunlardan 352’si sabit kanatlı, 160’ı ise döner kanatlı hava araçlarıdır. Suriye hava kuvvetlerinin envanterindeki hava araçlarının neredeyse tamamı Rus yapısı jet, ulaştırma uçakları ve helikopterlerdir. Suriyeli pilotlar tarafından kullanılan bomba, füze ve mühimmat tip ve modelleri aşağıdadır;

  • Termobarik ODAB-500 PM modeli bombalar,
  • Vakum bombaları,
  • Tahkimli mevziler için geliştirilen S-25 OFM roketleri,
  • Çeşitli güdümsüz roketler,
  • R-40/60 füzeleri,
  • Kh-29T/Kh-58 güdümlü füzeleri,
  • KAB-500/KAB-1500 güdümlü bombaları,
  • S-24/S-25 hava yer füzeleri ve cluster bombaları ile
  • 2012 yılından itibaren yakıcı mühimmat, kimyasal silah ve varil bombaları.

Suriye topraklarında tarafların kontrol ettiği bölgeler

Varil Bombaları

İlk Kullanım: 22 Ağustos 2012, Aleppo kentinde ve sonraki günlerde Idlib kentinde kullanılmıştır. Kayıplara neden olan ilk kayıtlı saldırı Eylül 2012 ayında gerçekleştirilmiştir. 2012 yaz aylarına kadar Suriyeli isyancılar, çoğunlukla yabancı devletler tarafından sağlanan, yeteri kadar hava savunma sistemlerine sahip olmuş ve düşman uçaklarını daha yüksek irtifalarda uçmaya zorlamıştır.

Tepki olarak Suriye Hava Kuvvetleri, sabit kanatlı hava araçlarından döner kanatlı hava araçlarına geçmiş, çeşitli patlayıcıların bir araya getirildiği bombaları yüksek iritfalardan atarak acımasızca kullanmıştır. Bu öldürücü bombalardan bir tanesi dahi birkaç binayı aynı anda yerle bir etmektedir.

Asad rejimi, varil bombası olarak adlandırılan, patlayıcı ve metal parçacıklar ile doldurduğu metal silindirler ve eski depolama tanklarını, çoğunlukla Mi-8/17 helikopterlerinden atmaktadır. Yüksek irtifalardan atılan varil bombaları, Suriye halkını dehşete düşürmektedir, bir Suriyeli mültecinin anlattıklarına göre, patlama sonrasında havayı da emen varil bombası aynı anda dört binayı yıkmıştır.

Neden varil bombaları kullanılıyor? GRAD ve SCUD gibi füze sistemleri varken varil bombalarının kullanılma nedeni, içlerine kimyasal silahlar da koyulabilmesidir. İngiltere, Fransa ve İspanya, Ekim 2015 ayı içerisinde, Suriye’de varil bombalarının yasaklanması yönünde bir Birleşmiş Milletler karar taslağı hazırlamışlar, fakat bu karar Rusya tarafından barış görüşmelerini tehlikeye sokabileceği gerekçesiyle ret edilmiştir.

Kimyasal Silahlar

Kırmızı Çizgi? Hayır, henüz geçilmedi!

İlk Kullanım: Ekim 2012. Birleşmiş Milletlere göre kimyasal silahlar, ilk kez 2012 yılı Ekim ayında Idlib bölgesinde kullanılmıştır. Birinci Dünya Savaşında kimyasal silahların kullanılması üzerine imzalanan 1925 Cenevre Protokolü, bu silahların kullanımını yasaklamıştır. Bu yasak Suriye’de hiç bir işe yaramamıştır. 2012 yılında ABD Başkanı Barack Obama Assad’ı uyararak kimyasal silah kullanımının kırmızı çizgilerini aşmak anlamına geleceğini söylemiştir. Buna rağmen birçok kez kimyasal silah kullanılmış, bu saldırılardan bir tanesi 21 Ağustos 2012 günü videoya çekilerek dünyanın gözleri önüne getirilmiştir. Bu saldırıda, Suriye rejimi tarafından yapıldığı kuvvetli bir olasılık da olsa, hükümetin parmağı olduğu tam olarak ortaya çıkarılamamıştır. Kimyasal silahlar IŞİD tarafından özellikle Musul çevresinde zaman zaman kullanılmaya devam edilmektedir.

Kimyasal silah saldırısında hayatlarını kaybeden çocuklar

Hava Savunma Sistemleri

Suriye’de bulunan hava savunma sistemleri arasında en dikkat çekici olan ve öne çıkan silah sistemi, Rus yapımı S-400 modeli uzun menzilli hava savunma silah sistemidir. Rusya yapımı olan S-400 uzun menzilli hava savunma füze sistemi, Latakia’da bulunan Hemeimeem hava üssüne 16 Aralık 2015 tarihinde konuşlandırılmıştır.

Türkiye Milli Savunma Bakanı Fikri Işık tarafından da, Türkiye’nin hava savunma sistemi ihtiyacını gidermek maksadıyla, tedarik edilmesi düşünülen alternatifler arasında olduğu ifade edilen S-400 savunma sistemlerinin tedariki için Rusya ile görüşmeler yapılmıştır. Rus basını tarafından yoğun ilgi gören bu talep, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar tarafından da, Moskova ziyareti sonrasında, “Türkiye’nin hava savunma sistemi ihtiyacının giderilmesi için çalışmalar sürdürülüyor. Rusya ile S-400 füze sistemi için görüşüyoruz. Ancak farklı ülkelerle görüşmeler de yapılıyor” şeklinde ifade edilmiştir.

Türkiye tarafından da bir opsiyon olarak değerlendirilen S-400 hava savunma silah sistemleri, Sputnik’in iddialarına göre, ufuk çizgisi ötesindeki hedefleri vurabilen dünyadaki tek hava savunma silah sistemidir. 300 kilometre uzaklıktaki hedefleri imha edebilme kapasitesinde olan füzenin en önemli özelliklerinden bir tanesi de ‘‘ateşle ve unut’’ kabiliyetidir.

NATO kod adı SA-21 Growler olan S-400 Triumf hava savunma silah sistemi, S-300‘den geliştirilmiş, yeni nesil Rus yapımı bir kısa-orta-uzun menzilli bir hava savunma füze sistemidir. S-400 hava savunma silah sistemlerinin S-300 sistemlerinden en önemli farkı, daha fazla hedefi aynı anda takip edebilmesi ve gelişmiş elektronik karşı tedbirlere sahip olmasıdır. Ayrıca S-400’de kullanılan radarlar, hafif radar izine sahip olan ve hayalet uçaktabir edilen hedefleri takip edebilme yeteneğine de sahiptir. S-400 hava savunma silah sistemlerine günümüze kadar pek çok devlet ilgi göstermiş olmasına rağmen, Çin Halk Cumhuriyeti haricinde yabancı bir ülkeye satış gerçekleşmemiştir.

Rus yapımı S-400 uzun menzilli hava savunma füze sistemleri Latakia’da bulunan Hemeimeem hava üssüne 16 Aralık 2015 tarihinde konuşlandırılmıştır. (Russian Defense Ministry via AP)

Omuzdan atılan hava savunma füzeleri (MANPADS)

Ağustos 2012 ayı içerisinde isyancılar Doğu Suriye’de bulunan Deir Al-Zour’da bir Mig-23 savaş jetini düşürmüşlerdir. Şubat 2013 ayında Suriye hava kuvvetlerine ait bir helikopter isyancılar tarafından düşürülmüştür. Çin yapımı FN-6 füzesi, çatışmaların başlamasından sonra, bir yıldan kısa bir süre içerisinde Suriye savaş alanında görülmüştür. Isı güdümlü omuzdan atılan hava savunma füzelerini sağlayan ülkeler arasında Katar, Sudan ve Birleşik Devletler başta gelmektedir.

SA-7 modeli Rus yapımı omuzdan atılan füzenin ordudan kaçanlar ve ordu mühimmat depolarına yapılan baskınlar sonucu Suriye’de yaygınlaştığı değerlendirilmektedir. SA-7, ilk nesil Sovyetler Birliği zamanında imal edilen oldukça etkili bir alçak irtifa hava savunma silah sistemidir. New York Times’ dan C.J. Chivers’e göre Suriye’de kullanıma ilk kez Ağustos 2012 ayı içerisinde hazır hale gelmiştir.

Omuzdan atılan ısı güdümlü hava savunma silah sistemleri, özellikle alçaktan uçan helikopterler için büyük bir tehdit unsurudurlar. Eski teknoloji karşı koyma sistemleriyle donatılan, personelini elektronik harp ve karşı koyma sistemleri alanında eğitmeyi başaramayan herhangi bir silahlı kuvvetin, Suriye savaş alanına helikopterlerini sürmesi, tanklar ve zırhlı araçlarda yaşanan sukutu hayalin çok daha büyüğünün yaşanmasına neden olacaktır. Ucuz ve tedarik edilmeleri kolay olan ve en önemlisi süper güçlerin yeni geliştirdikleri ısı güdümlü füzeleri denemek isteyecekleri Suriye savaş alanı, yeni ve ses getiren kayıplara ve İnternet ortamının tank ve zırhlı araçların yanı sıra helikopter kayıplarının da kameraya alınıp sergilendiği görüntülerle dolup taşmasına neden olacaktır.

Gelişmiş hava savunma füze sistemleri

Eski bir alçak irtifa hava savunma sistemi olan SA-7 füzesi, modern hava araçları üzerinde bulunan karşı koyma sistemleri ile hedefine gitmekten saptırılabilir. SA-7 ısı güdümlü füzesini SA-16 ve SA-24 yer-hava füzeleri takip etmiştir. Bu füzelerin bir kısmının Libya’da görevden uzaklaştırılan Muammar Ghaddafi zamanında depolardan geldiği değerlendirilmektedir.

Hava Unsurları (Suriye Hariç)

‘‘Dünyada ABD ordusu kadar sivil ölümleri ve tali hasarları ciddiye alan başka bir ordu yoktur’’ Pentagon Basın Sekreteri Tuğamiral John Kirby.

Bağımsız bir izleme grubu olan Airwars’a göre ise, IŞİD terör örgütüyle savaşmak için oluşturulan ABD liderliğindeki koalisyon kuvvetlerinin hava saldırıları nedeniyle Irak ve Suriye’de hayatlarını kaybeden sivillerin sayısı en az 862’dir ve bu sayı 1.190’a kadar çıkabilir.

İlk Kullanım: Ocak 2013. İsrail savaş jetleri Suriye hava savunma silah sisteminin içinden geçerek ülkenin içerilerine sızmış ve Hezbollah silah konvoyu olduğunu iddia ettikleri araçları Damascus kuzeyinde imha etmiştir.

IŞİD Koalisyonun İlk Hava Saldırıları: 23 Eylül 2014. Amerikan savaş jetleri ‘‘Khorasan Group’’ isimli, üst düzey seçkin al-Qaeda savaşçıları üzerine bomba yağdırmıştır. Khorasan Group üyelerinin söylemlerinin, ABD’nin güvenliği için büyük bir tehdit olduğu öne sürülmüştür. Saldırıda Amerikan savaş gemilerinden fırlatılan seyir füzeleri de kullanılmıştır. IŞİD terör örgütü üzerine Amerikan hava saldırıları 8 Ağustos 2014 tarihinde başlamış, bir ABD savaş uçağı, Yezidi kabilelerine yapılmakta olan ve neredeyse katliama dönüşen bir saldırıyı durdurmak maksadıyla, Sinjar Mountain yakınlarındaki IŞİD mevzilerini bombalamıştır.

Mayıs 2016 ayına kadar ABD liderliğindeki koalisyon kuvvetleri, 41.500’den fazla bomba kullanmış, Pentagon diğer bölgelerden cephane takviyesi yapmak zorunda kalmıştır.

ABD hava kuvvetleri tarafından IŞİD terör örgütüne karşı hava saldırılarında kullanılan hava araçları arasında; A-10C yakın hava destek uçakları, AH-64 taarruz helikopterleri, B-1B uzun menzilli stratejik bombardıman uçakları, F-15C, F-16C, F/A-18E, F-22A modeli jetler, MQ-1B ve MQ-9A insansız hava araçları ve OV-10 hafif taarruz/gözlem uçakları bulunmaktadır.

En ucuz hava saldırısının maliyeti tahmini olarak kabaca 50.000 ABD dolarıdır. Bütçe uzmanı Todd Harrison’a göre bu miktar sadece bir adet savaş jetine aittir. Birçok hava saldırılarında, farklı tiplerdeki hava araçları birlikte kullanılmaktadır. Örnek vermek gerekirse geçenlerde Falujah’dan kaçmaya çalışan İslami Devlet terör örgütü militanlarına yapılan hava saldırısında toplam 29 adet hava aracı kullanılmıştır.

Türk F-16 savaş uçağı tarafından düşürülen Su-24M modeli Rus bombardıman uçağı

ABD, IŞİD terör örgütüyle olan savaşında, her gün yaklaşık olarak 12 milyon ABD doları harcamaktadır. Ağustos 2014 ile 31 Mayıs 2016 tarihleri arasında Pentagon’un toplam harcaması 7.71 milyar ABD dolarıdır (Rakamlar son olarak 28 Temmuz 2016 tarihinde güncellenmiştir).

Suriye’de kullanılmakta olan Rus hava araçları arasında; Tu-160 Blackjack stratejik bombardıman uçağı, Tu-22M3 uzun menzilli süpersonik bombardıman uçağı, Tu-95 Bear modeli stratejik bombardıman uçağı, bir tanesi Türkiye tarafından düşürülen Su-24M modeli bombardıman uçağı, S-25 taarruz ve yakın hava destek uçağı, Mi-8 arama ve kurtarma helikopteri, Mi-17 ulaştırma helikopteri, Mi-24 taarruz helikopteri, Mi-28NE taarruz helikopteri ve KA-52 taarruz helikopteri bulunmaktadır.

Not: CV-22B uçağına ait rakamlar ABD Hava Kuvvetlerinin 2008 yılına aittir. Breaking Defense’in 2013 yılındaki açıklamasına göre; yetkililer sonraki yılllarda uçuş saati başına maliyetin % 90 oranında azaldığını iddia etmişlerdir.

Rus hava araçları tarafından kullanılan mühimmatlar ise; OFAB-100 ve OFAB-200 anti personel bombaları, Kh-25 lazer güdümlü bombalar, KAB-500S uydu güdümlü bombalar, RBK-500-SPBE-D cluster bombaları, ODAB-500 PMB termobarik bombaları ve BetAB-500 M62 modeli nüfuz edici bombalardır.

ODAB-500 PMB modeli termobarik bomba

Hava saldırılarının etkileri

Hava saldırılarının başlaması sonrasındaki ilk 10 ay içerisinde IŞİD terör örgütü toprak kazanmaya devam etmiştir. Fakat sonraki sekiz ayda ABD yetkililerinin ifadelerine göre IŞİD, elindeki toprakların % 50’sini kaybetmiştir.

Mi-28 NE modeli Rus yapımı taarruz helikopteri

ABD, hava saldırılarına başladığı Ağustos 2014 ayından günümüze kadar geçen sürede 26.000 IŞİD militanını öldürdüğünü iddia etmektedir. Pentagon’un Haziran 2016 tarihli IŞİD terör örgütünün savaşçı sayısının 19.000 – 25.000 arasında olduğu yönündeki tahmini dikkate alındığında, hava saldırılarında öldürüldüğü iddia edilen 26.000 rakamı gerçeği yansıtmaktan oldukça uzaktır. Yine de, hava saldırılarında büyük kayıplara uğrayan IŞİD terör örgütü, Ağustos 2014 ayında Amerikalı gazeteci James Foley’i öldürmesi sonrasında, devamlı olarak hava saldırılarının sona ermesini talep etmektedir. Dikkate değer bir başka nokta da Brussels, Paris, Garland ve Orlando terör saldırılarını düzenleyen teröristlerin ortak taleplerinin hava saldırılarının durdurulması olmasıdır.

Hava saldırılarından bahsederken Silahlandırılmış İnsansız Hava Araçları (C-UAV- Combat Unmanned Aerial Vehicle) kullanılarak gerçekleştirilen hava saldırılarından da bahsetmek gerekmektedir. ABD ordusunun envanterinde bulunan gelişmiş sistemlerle yaptığı saldırılara ilave olarak, İran tarafından Suriye’de İHA kullanılarak yapılan hava taarruzlarının ayrı bir önemi bulunmaktadır. İran da ne yazık ki ABD ve Rusya gibi geliştirdiği silah sistemlerini Suriye savaş alanında test eden ülkeler arasına girmiştir. Yaptığı testler esnasında silahlandırılmış insansız hava araçlarını, düşman olarak gördüğü unsurlara karşı kullanmaktan ise asla çekinmemektedir.

İran Ordusu Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Mohammad Bagheri, hassas bombalama kabiliyetindeki insansız hava araçlarını kullandıklarını itiraf etmiştir. Tümgeneral Bagheri, ülkesinin, bir metrekare büyüklüğündeki hedefleri İHA’lar ile hassas bir şekilde vurabildiğini açıklamıştır. Tümgeneral Bagheri, İran yapımı İHA’ların sadece terörist hedeflerine karşı kullanıldığını da sözlerine eklemiştir.

Suriye savaş alanında faaliyette bulunmayı planlayan silahlı kuvvetler, yukarıda sayılan tehditlerin yanı sıra, İran tarafından kullanılan silahlandırılmış insansız hava araçlarını da yapacakları harekât planlarında göz önüne almak zorundadırlar.

IŞİD terör örgütünün toprak kayıpları

Rus hava saldırılarının savaş üzerindeki etkileri hakkında ‘‘Atlantic Council’’ tarafından hazırlanan rapordan küçük bir bölüme göz atmanın uygun olacağı değerlendirilmektedir.

‘‘Rusya hava saldırılarını savaş kurallarına aldırmadan icra etmiştir. Açık kaynaklardan elde edilen video görüntüleri, Rusların cluster tipi mühimmat kullandıklarını açıkça ortaya koymaktadır. Rus hava kuvvetleri yaptığı hava saldırılarında, hedef gözetmeksizin cami, hastane ve içme suyu kaynaklarını hedef almakta ve imha etmektedir.

Rusya’nın büyük bir acımasızlıkla yürüttüğü askeri harekât, yoğun acılara neden olmuş ve Assad kuvvetlerinin kaybettikleri toprakları geri kazanmasını sağlamıştır. IŞİD terör örgütünün kayıpları, Suriye ve Rusya’nın ortaklaşa yürüttükleri askeri harekâttan ziyade, ABD tarafından desteklenen Kürt unsurları tarafından yürütülen operasyonlar neticesinde gerçekleşmiştir. Rusya’nın yürüttüğü harekât, savaşı kısaltmak yerine daha da şiddetlendirmiştir ve bu nedenle Türkiye ve Avrupa’ya kaçan mülteci sayısının giderek artmasına neden olmuştur’’.

ABD tarafından icra edilen hava saldırılarında hayatlarını kaybeden sivillerin sayısı, 28 Temmuz 2016 tarihine kadar, ABD Merkez Komutanlığına göre sadece 55’tir. Eleştirmenler bu sayının 1.200 kadar olduğunu iddia etmektedirler. Rusya ise kendi hava araçları tarafından öldürülen sivil insan sayısının sıfır olduğunu iddia etmektedir. Mart 2016 rakamlarına göre ise eleştirmenler bu sayının 2.000 civarında olduğunu iddia etmektedirler. Eylül 2015 rakamlarına göre Suriye hava kuvvetleri tarafından düzenlenen hava saldırılarında hayatlarını kaybeden sivillerin sayısının ise yaklaşık olarak 19.000 olduğu tahmin edilmektedir.

Rusya tarafından Suriye topraklarında icra edilen hava saldırıları

Hava saldırılarında öldürülen değerli (!) hedefler

Koalisyon güçleri sözcüsü Albay Steve Warren, hava saldırılarında Ocak 2015 ayından günümüze kadar geçen sürede 120’den fazla yüksek değerdeki hedefin öldürüldüğünü açıklamıştır. ABD hava kuvvetleri tarafından takip edilerek hava saldırılarında hedef alınan ve artık mücadelelerine öbür dünyada devam eden yüksek değerdeki hedeflerin listesi aşağıda sunulmuştur:

  • 1 Temmuz 2016: Pentagon’a göre IŞİD savunma bakan yardımcısı olan Basim Muhammad Ahmad Sultan al-Bajari ve Mosul’da askeri komutan olarak görev yapan Hatim Talib al-Hamduni,
  • 6 Mayıs 2016: Irak Anbar Eyaleti Emiri Shaker Wahib al-Fahdawi al-Dulaimi,
  • 29 Nisan 2016: Mosul yakınlarında öldürülen Avustralya doğumlu IŞİD savaşçısı Neil Prakash,
  • 10 Nisan 2016: IŞİD aşırılık yanlısı Şeriat hâkimi Fawaz al-Hassan,
  • 5 Nisan 2016: Mısırlı üst düzey al-Qaeda savaşçısı Rifai Ahmad Taha ve Belçikalı savaşçı Abu Sulayman al Belgiki,
  • 5 Nisan 2016: Gizli mücahit ve Çeçenya’da Emir Khattab’ın sağ kolu Abu Omar al-Masri,
  • 3 Nisan 2016: Jabhat al-Nusra sözcüsü Abu Firas Al Suri,
  • 25 Mart 2016: Baş finansör Abd al-Rahman Mustafa al-Qaduli,
  • 15 Mart 2016: Omar the Chechen; 20 Haziran 2016’ya kadar hayatta kalmış olabilir,
  • 15 Mart 2016: Irak polis komutanı Eidan al-Ezzi,
  • 3 Mart 2016: Aleppo Eyaleti IŞİD Emiri Amr al Absi,
  • 27 Aralık 2015: Dış operasyonlar uzmanı Tashin al Hayali,
  • 26 Aralık 2015: Kalpazanlık uzmanı ve Paris saldırganları ile direkt bağlantısı olan Abdul Qader Hakim,
  • 24 Aralık, 2015: Suriye lideri ve Paris saldırılarının planlayıcısı Abdelhamid Abaaoud ile direkt bağlantısı olan Charaffe al Mouadan,
  • 10 Aralık 2015: Dış operasyonlar planlayıcısı ve Birleşik Krallık’ta bilgisayar mühendisliği eğitimi gören Siful Haque Sujan,
  • 8 Aralık – 12 Aralık 2016: Bomba yapımcısı Abu Anas, Mosul yardımcı finans emiri Yunis Khalash, Kirkuk eyaleti yardımcı emirlerinden Mithaq Najim, IŞİD komutanı ve infazcısı Akram Muhammad Sa’ad Faris,
  • 7 Aralık 2015: Dış operasyonlar uzmanı Rawand Dilsher Taher,
  • 7 Aralık 2015: Kirkuk Eyaleti emiri, Abu Wadhah olarak da bilinen Khalil Ahmad Ali al Wais,
  • 2015 Kasım Sonları: Maliye bakanı Abu Saleh ve Gaspçılık ağı lideri Abu Maryam,
  • 12 Kasım 2015: Mohammed Emwazi, namı diğer “Mücahit John”
  • 30 Ekim 2015: IŞİD terör örgütüne katılan Alman rapçi Denis Cuspert, namı diğer “Deso Dogg,”
  • 10 Eylül 2015: İdari Emir Abu Bakr al Turkmani,
  • 24 Ağustos 2015: Batı dünyasında çeşitli saldırılar düzenleyen İngiliz uyruklu Junaid Hussain,
  • 21 Ağustos 2015: Batı dünyasında çeşitli saldırılar düzenleyen İngiliz uyruklu Reyaad Khan,
  • 18 Ağustos 2015: Üst düzey IŞİD lideri, Abu Bakr al Baghdadi’nin yardımcısı Fadhil Ahmad al Hayali (namı diğer Hajji Mutazz, namı diğer Abu Musallam al Turkumani), ve IŞİD medya çalışanı Abu Abdullah,
  • 16 Haziran 2015: Yabancı savaşçılar operasyon ve ikmal şefi Tariq bin Tahar-Al-Awni-al-Harzi,
  • 15 Haziran 2015: Libya operasyonları ile bağlantıların anahtar ismi Ali Awni al-Harzi,
  • 17 Mayıs 2015: Bir baskınla öldürülen ve karısı ele geçirilen Petrol ve Gaz Emiri Abu Sayyaf,
  • 14 Mayıs 2015: Üst düzey IŞİD yöneticisi Abu Alaa al-Afri 13 Mayıs 2015: Üst düzey IŞİD hâkimi Akram Qirbash,
  • 14 Ocak 2015: Abu Taluut olarak da bilinen Hassan Saeed Al-Jabouri,
  • 3 – 9 Aralık 2014: Öldüğü sanılan fakat aslında Ağustos 2015’e kadar yaşayan Haji Mutazz, ve Irak’taki askeri emiri Abd al Basit,
  • 2014 Kasım sonu: al-Baghdadi’nin Mosul Emiri Radwan Talib, namı diğer Radwan Taleb Al-Hamdouni,
  • 7 Kasım 2014: Askeri Şûranın başı olduğu iddia edilen Auf Abdulrahman Elefery,
  • 23 Eylül 2014: Nusra Front lideri Abu Yousef al-Turki, namı diğer “Türk”,

Not: Bu listede bazı isimler eksiktir. ABD ordusu hava saldırılarında öldürülen anahtar konumundaki çok değerli hedeflerin listesini her zaman açıklamamaktadır.

Seyir Füzeleri

İlk Kullanım: Eylül 2014 sonları. ABD Ordusu tarafından, Suriye’nin kuzeyinde yer alan Idlib bölgesinde ‘‘Khorasan Group’’ olarak adlandırılan al-Qaeda terör örgütünün üst düzey yöneticilerine karşı düzenlenmiştir.

Etkisi: Seyir füzeleri çok uzak mesafelerden düşman hedeflerini hassas bir şekilde vurarak etkisiz hale getiren füzelerdir. Suriye savaşı bütün dünyaya, ABD ve Rusya’nın envanterinde yeteri kadar seyir füzesinin bulunduğunu ve gerektiğinde bunların etkin bir şekilde kullanılabildiğini göstermiştir.

Hazar Denizi’nden fırlatılan 3M14T Kalibr Füzesi Suriye’ye doğru yola çıkarken

ABD: Tomahawk seyir füzesi, kara hedeflerine 1.500 mil mesafeden ateşlenebilir, bir tanesinin fiyatı 1.5 milyon dolardır. Eylül 2014 ayı içinde düzenlenen saldırılarda ABD Donanması, Arap Körfezinde bulunan Philippine Sea savaş gemisi ve Kızıl Denizde bulunan Arleigh Burke destroyerinden toplam 47 adet Tomahawk füzesiniSuriye’deki hedefler üzerine fırlatmıştır.

Fransa: Tanesi 930.000 dolar değerinde olan 250 kilometre menzilli SCALP/Storm Shadow seyir füzeleri, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün üzerinden, 15 Aralık 2015 tarihinde Batı Irak’taki IŞİD terör örgütü hedeflerine, Rafale savaş jetlerinden atılmıştır. Bu atışlar, Libya savaşından sonra, Fransa tarafından seyir füzelerinin kullanıldığı ilk operasyon olmuştur.

İngiltere: İngiliz Tornado savaş jetleri de Haziran 2016 ayı sonlarına doğru, Batı Irak’taki IŞİD hedeflerine karşı seyir füzelerini kullanmıştır. Storm Shadow seyir füzeleri hedeflerini tam isabetle vurmuşlardır.

Rusya: 3M14T Kalibr kara hedeflerine karşı kullanılan bir seyir füzesidir. Ekim 2015 ayında Rusya, Hazar Denizi’nde bulunan savaş gemilerinden Suriye’deki hedeflere toplam 26 adet 3M14T Kalibr seyir füzesi fırlatmıştır. Bu füzelerden en az dördünün hedeflerini bulamayarak, ülkenin kuzey kesimlerinde bilinmeyen yerlere düştüğü tahmin edilmektedir.

Hazar’ın Kılıcı olarak adlandırılan füzeler Hazar Denizi’nde konuşlandırılmıştır ve menzili Akdeniz, Arap Yarımadası ve İran Körfezi’ne kadar uzanmaktadır. 7 Ekim 2016 tarihinde Hazar Denizi’nde bulunan Rus firkateyn ve muhriplerinden atılan 26 adet Kalibr seyir füzesi Suriye’de 11 adet hedefe atılmış, füzeler havada İran ve Irak hava sahasında 1.500 km. mesafe kat ederek Rakka, Halep ve İdlib’teki terörist hedeflerinin tamamını imha etmiştir. İlk olarak 2012 yılında atılan füzeler, yerden 50-150 metre irtifada uçarak 350 km. mesafedeki deniz hedeflerini ve 2.500 km. uzaklıktaki kara hedeflerini etkisiz hale getirebilmektedir.

Suriye’de kullanılan seyir füzeleri

İntihar Bombacıları

İlk Kullanım: 23 Aralık 2011. İki al-Qaeda bağlantılı Jabhat al-Nusra bombacısı Şam kent merkezinde bir saldırı gerçekleştirmiş ve 44 kişinin ölümüne neden olmuştur. Nusra militanları Temmuz 2012 ayında Şam kent merkezinde bir saldırı daha gerçekleştirmiş ve Başkan Assad’ın savunma bakanı ve beraberindeki birkaç üst düzey ordu mensubu ve istihbarat elemanlarını öldürmeyi başarmıştır. Nusra militanları, çok kanlı geçen 2012 yılının sonuna kadar, Suriyelileri öldüren 50 intihar eyleminden 41 adedinin sorumluluğunu üstlenmiştir.

‘‘İntihar eylemcisi, modern dünyanın geçici hassas güdümlü mühimmatıdır.’’

IŞİD terör örgütünün intihar türü eylemler icra ettiğinin en büyük kanıtları İnternetten dahi kolaylıkla bulunabilir. Ayrıca İslami devlet yaptığı propagandalarda Suriye’de 41 ve Irak’ta 100 adet intihar eyleminin sorumluluğunu üstlenmiştir.

İntihar türü eylemlerde beyni yıkanmış ve cennette hurilerle kandırılan militanların yanı sıra araçlar da kullanılmaktadır. IŞİD terör örgütü Irak’ta bir kasabayı terk ederken geride kutsal kitap Kur’an şeklinde el yapımı patlayıcı bombalar dahi bırakmıştır. El yapımı patlayıcı düzeneklerin maliyeti 25-265 ABD doları arasında değişmektedir. Irak savaşı esnasında al-Qaeda tarafından geliştirilen taktik ve teknikler Suriye’de de aynen uygulanmaktadır.

El yapımı patlayıcı düzenek hazırlayanlar, triacetone triperoxide (TATP), namı diğer Şeytanın Annesini kullanmak istediklerinde ise 10.000-15.000 ABD dolarına ihtiyaç duyacaklardır.

Şeytanın Annesi

‘‘Şeytanın Annesi’’ olarak da bilinen TATP, beyaz renkli pudraya benzeyen hidrojen peroksit ile asetonun belirli kimyasal şartlar altında reaksiyona girmesiyle elde edilen bir maddedir. TATP ve diğer aseton peroksit esaslı patlayıcı kimyasallar nitrojen içermediklerinden nitrojen bomba tespit cihazları tarafından tespit edilemezler.

Dengesiz yapıları nedeniyle TATP esaslı patlayıcılar askeri maksatlı olarak kullanılmazlar. Bununla beraber yapılmasında kullanılan kimyasal maddelere erişim çok kolay olduklarından, teröristler tarafından Avrupa’da bomba yaapımında sık olarak kullanılmaktadırlar. Hidrojen peroksit yaraların iyileşmesinde kullanılan bir ilaç, aseton ise kozmetik ürünlerde kullanılan bir kimyasal maddedir. Brüksel’de bomba şüphelisi bir teröristin evinde yapılan aramada 40 galon aseton bulunmuştur. DNA örnekleri Paris’te kullanılan bombalar üzerinde bulunan Najim Laachraoui isimli 24 yaşındaki genç adam, Brüksel saldırılarına da katılmıştır. Brüksel saldırılarındaki intihar eylemcilerinden biri olduğundan şüphelenilmektedir.

“Halep şehri başlangıçtaki büyüklüğünün beşte birine indi, fakat teröristlerin eline geçmesinden sonra, kendi bölgelerinden kaçan mültecilerin gelişiyle aşırı kalabalıklaştı. Her gün şehirde yürüyorum. Kolu-bacağı olmayan çocuklar ve genç kızlar görüyorum; teröristlerin attığı, onları rastgele hedef alan ve hiçbir zaman onları bırakmayacak korkunç yaralara ve korkunç hatıralara yol açan havan toplarının veya şarapnel parçalarının hedefi olmuşlar. Bir bacağını kaybetmiş olan kız, sağlam bacağının üstünde durup ekmek satıyor; bir kolunu kaybetmiş çocuk ise sakız satıyor. Bunlar, haberlerde kısaca bahsedilen, teröristlerin saldırılarından sonra bir haber satırında ancak rakam olarak geçen “yaralı” insanlar. ‘‘Yaralı’’, çizik almış veya parmağı kanayan kişi değildir; gözünü veya kol-bacağını kaybetmiş kişidir. Vanessa Beeley

İslami Devlet tarafından düzenlenen İntihar Eylemci kursuna katılan çocuklar

Orta Doğu ve Avrupa’da terör eylemlerini artıran sözde İslami Devlet terör örgütü tarafından üstlenilen, 2016 yılı içerisinde gerçekleştirilen bombalı eylemler aşağıda sunulmuştur (ÇN).

11 Ocak 2016 – Muqdadiyah ve Baghdad, Irak: İntihar yelekleri giyen IŞİD üyeleri Baghdad’da bir alışveriş merkezinde, kalabalık içerisinde kendilerini patlatmışlardır. Şehrin diğer bir yerinde de bombalı araç saldırısı gerçekleştirilmiştir. 18 kişi hayatını kaybetmiş 19 kişi yaralanmıştır. Muqdadiyah kentinde aynı gün düzenlenen saldırıda iki bomba yüklü araç kullanılmış 20 kişi hayatını kaybetmiştir. Yaralı sayısı resmi olarak açıklanmamıştır.

12 Ocak 2016 – İstanbul, Türkiye: İstanbul’un turizm merkezinde gerçekleştirilen bombalı saldırıda tamamı Alman vatandaşı olan 10 turist hayatlarını kaybetmiştir. Olay sonrasında Türk Başbakan Ahmet Davutoğlu, terör örgütü tarafından Türkiye’de yapılan saldırıları duruduracağına yemin etmiş fakat şehir bir ay sonnra yeni patlamalarla sarsılmıştır.

4 Ocak 2016 – Jakarta, Endonezya: Güneydoğu Asya’da gerçekleştirdiği ilk saldırısında IŞİD iki bombalama olayı gerçekleştirmiş, kendilerini bir alışveriş merkezine kapatan militanlar polisle silahlı çatışmaya girmişlerdir ve üç saat süren çatışma sonrasında kendilerini patlatmışlardır. Aynı gün bir polis merkezine de ateş açılmıştır. Saldırılar sonucunda sekiz kişi hayatını kaybetmiş ve 24 kişi yaralanmıştır.

26 Ocak 2016 – Homs, Suriye: Homs kentinde ilk saldırı Assad rejimi güçlerinin bir kontrol noktasına gerçekleştirilmiştir. Olayı görmek için toplanan kalabalığın içinde askeri üniforma giyen bir militan ikinci bombayı patlatmış, saldırılarda 29 kişi yaşamını yitirmiştir. Resmi olarak açıklama yapılmasa da yaralı sayısının 100’ün üzerinde olduğu tahmin edilmektedir.

27 Ocak 2016 – Ramadi, Irak: Kentteki askeri personel hedef alınmış, gün boyunca kentin çeşitli yerlerinde bir düzine kadar bombalı araç saldırısı gerçekleştirilmiştir. Saldırılarda 55 asker yaşamını yitirmiştir, sivil ve asker yaralıların sayısı bilinmemektedir.

31 Ocak 2016 – Damascus, Suriye: IŞİD terör örgütünün Birleşmiş Milletler ile görüşmeye çok daha yakın olduğu bir zamanda Damascus kentinin Şii bölümüne saldırmıştır. Dini bir merkeze yapılan saldırıda 60’tan fazla insan hayatını kaybetmiş ve 100’den fazla insan yaralanmıştır. Kentte 9 Şubat 2016 günü yapılan bir başka bombalı araç saldırısında ise sekiz kişi daha yaşamını yitirmiş ve 20 kişi yaralanmıştır.

21 Şubat 2016 – Homs ve Damascus, Suriye: Saldırılar ABD ve Rusya’nın Suriye’deki savaşı sona erdirmek üzere gelişmeler kaydedildiğini açıkladıkları güne rast gelmiştir. Homs kentinde Şiilerin yaşadıkları bölgede iki bombalı saldırı gerçekleştirilmiş 42 kişi ölürken 100 kişi de yaralanmıştır. Saldırının ikinci safhası Damascus’da gerçekleştirilmiş, yerel okullar dağılırken yapılan saldırıda önce bombalı aaraaç patlatılmış, ardından kaçan kalabalığın arasına dalan intihar yelekli militanlar kendilerini patlatmışlardır. Ölü sayısı 134’e ulaşmş ve 180 kişi de yaralanmıştır.

28 Şubat 2016 – Muqdadiyah, Irak: Bu yıl içerisinde düzenlenen ikinci saldırıda kentte iki bomba patlatılmıştır. İlki intihar yelekli bir militan tarafından, ikincisi ise bir Şii liderin cenaze töreninde patlatılan bombalı eylemler sonucu 40 kişi hayatını kaybetmiş 58 kişi de yaralanmıştır.

6 Mart 2016 – Hillah, Irak: Bir IŞİD militanı askeri kontrol noktasına patlayıcı yüklü bir kamyonla saldırmıştır. Saldırıda 61 kişi ölmüş, 95 kişi de yaralanmıştır. Bombanın şiddetiyle kontrol noktası ve çevredeki binalar yerle bir olmuştur.

19 Mart 2016 – İstanbul, Türkiye: Sabahın erken saatlerinde IŞİD tarafından İstanbul’da yılın ikinci bombalı eylemi gerçekleştirilmiş, kendisini erken patlatan militan az sayıda insanın ölümüne neden olmuştur. Dört kişinin hayatını kaybettiği saldırıda 36 kişi de yaralanmıştır.

22 Mart 2016 – Brussels, Belçika: Paris saldırılarını planlayan Salah Abdeslam’ın tutuklanmasından birkaç gün sonra İslami Devlet militanları Brussels havaalanında iki, metro istasyonunda bir bomba patlatmış, 32 kişi yaşamını yitirmiş, 340 kişi de yaralanmıştır.

25 Mart 2016 – Aden, Yemen: Güvenlik kontrol noktalarına düzenlenen üç adet bombalıaraç saldırısında iki araö ve bir ambulans kullanılmış saldırılar sonrasında 26 kişi ölmüştür, yaralı sayısı bilinmemektedir.

26 Mart 2016 – Baghdad, Irak: İslami Devlet Paris benzeri bir bombalı saldırı düzenlemiş, mahalli bir futbol takımının şampiyonluğunu kutlamakta olan taraftarların arasına dalan militan kendisini patlatmıştır. Saldırıda 40 kişi ölmüş, 65 kişi de yaralanmıştır.

Çevirenin Notları: Yazının orijinaline aşağıdaki linkten erişebilirsiniz. Yazıda ifade edilen düşünceler yazarın kendisine aittir ve yazının çevrilmesi, çevirenin yazarın düşüncelerini paylaştığı anlamına gelmemektedir. Açıklayıcı olması maksadıyla bazı bölümler ve ifadeler yazıya eklenmiştir.

LİNK : http://www.defenseone.com/ideas/2016/07/weapons-syrian-war-overview/129618/

Yazar: Ben Watson Defense One’da haber editörü olarak çalışmaktadır. Geçmişte NPR’s “All Things Considered” ve “Here and Now” in Washington, D.C’de görev yapmıştır. ABD ordusunda beş yıl görev yapan Watson, 2010-2011 yıllarında görev yaptığı Afganistan’da en iyi savaş kameramanı ve medya danışmanı ödüllerini kazanmıştır.

Çeviren: Ercan Caner Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini 2012 yılında Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. Bir yazılım firmasında proje yöneticisi ve havacılık projeleri alan uzmanı olarak çalışan Caner, Asliye Ceza Mahkemelerinde havacılık bilirkişiliği görevini de yürütmektedir. Yazı ve çevirilerini academia.edu ve sunsavunma.net sitelerinde paylaşan Caner evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilen ve Fransızca okuyabilen Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 39 yılı kapsayan TSK, Birleşmiş Milletler, NATO ve savunma sektör deneyimlerine sahiptir.

ORTADOĞU DOSYASI : IRAK ve SURİYE’DE NE KAZANDIK, ADALAR DENİZİ’NDE NE KAYBETTİK, DOĞU AKDENİZ’DE ve LİBYA’DA NE ALACAĞIZ ???


IRAK ve SURİYE’DE NE KAZANDIK, ADALAR DENİZİ’NDE NE KAYBETTİK, DOĞU AKDENİZ’DE ve LİBYA’DA NE ALACAĞIZ ???

Yazan Muhittin Ziya Gözler

03 Şubat 2020

Türkiye’nin kördüğüm olmuş meselelerini gergin, sıkıntılı, mutsuz ve hamlelerini doğru yapabilme konusundaki tecrübesizliğini ve giderek artan yalnızlığını açıklayabilmek için içinde bulunduğu şu iki hususu dikkate almak gerekmektedir.

1. Bulunduğu coğrafyadaki enerji kaynaklarının durumu,

2. Dini dayatmacılık ve yayılmacılık ve Büyük İsrail.

1. ENERJİ KAYNAKLARI

Kalkınmanın, teknolojide önde gitmenin ve bilimsel çalışmaların öne çıktığı ülkelerde enerji kaynaklarının hem çok fazla hem de verimli kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Bu kaynakların dünyada ki varlıklarına kısaca değinelim: Dünya petrol rezervi 244.1 milyar ton olup bu rezervin %48.3’ü olan 113.2 milyar tonu Ortadoğu ülkelerindedir. Doğalgaz rezrevi ise 196.9 trilyon m3 olup bunun %38.4’ü olan 75.5 trilyon m3’ü Ortadoğu’da bulunmaktadır. Dünya sadece bu rezervleri kullansa bu coğrafya 25-30 yıl yetecek bir potansiyele sahiptir. Diğer taraftan Afrika ülkelerindeki petrol rezrevi 14.0 milyar ton (%6.2), doğalgaz rezrevi de 14.4 trilyon m3’ tür (%7.3). Tüm dünyada petrolün %19,7’sini ABD, %15,9’unu Avrupa, %13,8’ini Çin, %5,1’ini Hindistan, %3,9’unu Japonya, %3,3’ünü Rusya tüketmektedir. Dünya petrol üretiminin %33,5’ini yapan Ortadoğu ülkelerinin tüketimdeki payı %8,8’dir. Doğalgazın tüketiminde ABD’nin payı %21,2, Ortadoğu ülkelerinin %17,8, Avrupa’nın %14,3, Rusya’nın 11,8, Çin %7,4’dür. 2018 yılında dünya elektrik üretimi 26.614,8 TWh’tır. Bunun %26,7’sini Çin, %16,8’ini ABD, %15,3’ünü Avrupa, %5,9’unu Hindistan, %4,7’sini Ortadoğu ülkeleri ve %4,2’sini Rusya üretmektedir (Petrol ve doğalgaz rezrevleri içinde dünyada mevcut 55 milyar ton olan tight oil ve 212 trilyon m3 olan şeylgaz rezrevleri dahil edilmemiştir). Bütün bu rakamlar gösteriyor ki, Batı Doğu’nun tüm enerji kaynaklarına adeta mahkumdur. Kendi kaynaklarını mümkün olduğunca az kullanarak gelecek nesillerine bırakmak ve bu Mülüman toprakları açlığa, yoksulluğa terk ederek hayallerinin gerçekleşmesi önünündeki engelleri kaldırmaktır. Zengin enerji kaynaklarının sahibi olan Ortadoğu ülkelerinin bu fakirliğinin en önemli sebebi halkın hemen her olaydan bi-haber olmasıdır. Fetvalarla idare edilen, kralın ya da otoriter liderlerin yanındaki bir avuç azınlığın ülkelerini dış güçlerin kontrolünde idare etmeleri bu ülkeleri fakirliğin pençesinde adeta kıvrandırmaktadır. Peki, dostane ilişkiler içinde olduğumuzu sandığımız bu enerji kaynağı Müslüman ülkelerinin kıyısında bulunan Türkiye’nin enerji görünümü nedir? Topraklarından 8300 km uzunluğunda uluslar arası boru hattı geçen ve boru hatları ile doğalgazda yaklaşık 108 milyar m3, petrolde 120 milyon ton kapasiteye sahip bir potansiyeli nakleden Türkiye, enerji kaynakları için yılda ortalama 45-50 milyar dolar enerji faturası ödemektedir. Ümmet diye sarıldığımız halklarını Müslümanlığı kullanarak fakirliğe mahkum etmiş bu enerji kaynağı sevimsiz ülkeler, Türkiye enerji kaynaklarını ucuza mı satmaktadırlar? Türkiye ile daha çok mu ticaret yapmaktadırlar? Türkiye’nin haklarına sahip mi çıkmaktadırlar? Emperyalizm bu Müslüman ülkeler için bir mana ifade etmekte midir?

Ortadoğu’daki tarihi olayları, gelişmeleri tarihçilerin çalışmalarına, araştırmalarına ve uluslar arası seviyedeki yorumlara bırakarak bu kadim topraklardan çekilmek zorunda bırakılan Türkiye’nin son yıllardaki Ortadoğu, Arap, Adalar Denizi, Doğu Akdeniz politkalarının sonuçlarına bakalım. Barış ilkesi niçin terkedildi? Türkiye bir şeyler kazandı mı? Bilindiği gibi TC Devleti’nin, 20 Nisan 1931’den bu yana izlediği genel siyaset ve hukuk anlayışı ’’Yurtta Barış Dünyada Barış’’ ifadesiyle resmiyet kazanmış ve de vazgeçilmez bir ilke olarak Cumhuriyet Hükümetleri tarafından sürdürülmüştür. Gerçek odur ki, Türkiye uzun yıllar komşu olsun olmasın tüm ülkelerle hiçbir zaman savaş ve sonucunda toprak ilhakı üzerine bir politika takip etmemiştir. Bütün meselelerini diplomasiyle ve barışçı bir şekilde çözülmesi konusunda dost düşman tüm ülkelere tavsiyelerde bulunmuştur. Ne var ki, 1936 yılında Churchill’in şu sözü dünya barışına indirilmiş bir darbe olarak hafızalara kazınmıştır. ’’Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir’’ (şimdilerde bu kan bir milyon damlaya yükselmiştir). İşte bu anlayış giderek emperyal ülkeler ve onların ÇUŞ’ları için bir ilke olarak kabul edildiği içindir ki, dünya barışı terk etmiş ve enerji kaynakları bakımından zengin ülkelerdeki katliamlar, hükümet darbeleri süre gelmiş ve de yabancı istihbarat güçlerinin ve Hıristiyan misyonerlerin, tarikatların kötülük adına cirit attığı bri dünya meydana gelmiştir. Yeşil Kuşak Projesi, BOP, İslami Sosyalizm, Arap Baharı, Adalar Denizi’ndeki işgaller, Doğu Akdeniz çıkmazı, Kuzey Afrika ülkelerinin istikrarsızlığı, Ortadoğu’nun içine bomba gibi yerleştirilen terör örgütleri, Türkiye’den toprak alarak bir Kürt devleti kurma isteğiyle yanıp tutuşan ABD. Bu ortamda ülkelerin parçalanma planları içinde Türkiye ne yapmak istemektedir? Bugüne dek yaptıklarında kendi payına düşen nedir? Takip edilen dış politika sonuçları milli bütünlüğümüz açısından doğru mudur? Bu ve benzeri soruların cevaplarını da siyaset bilimcilere ve tarihçilere bırakarak bugüne kadar TC. Devleti’nin attığı adımların sonuçlarına kısaca göz atalım.

2003 yılında Irak’ın işgal harekâtına karşı çıkarak toprak bütünlüğünü savunarak tarihi bir görev üstlenen Türkiye geçen zaman içinde ne Irak petrolünden bir pay alabildi (Irak’ta bulunan 20 milyar ton petrolün %10’u Kerkük bölgesindendir) ne Telafar, Musul, Erbil, Kerkük, Dakuk, Tuzhurmatu şehirlerinin bulunduğu Türk Bölgesi’nde söz sahibi olup Türkmen’lerin sesi olabildi, ne de Irak’taki kargaşayı dolayısıyla terör örgütlerinin Türkiye içine sızmasını önleyebilecek tedbirler alabildi? Terör devam ediyor…

Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtlarıyla ışid, pkk, pyd, ypg terör örgütlerini yok etmeyi hedefine koymuş olan Türkiye Müslüman ülkelerin yeterli desteği olmadığı için ve de ABD’nin bu toprakları terk etmemesi kararlılğından, Rusya’nın da Ortadoğu’ya daha çok hakim olma istağinden dolayı istediğini elde ettiği söylenebilir mi? Işid dağıtılmışken, terör örgütleri yalnız bırakılmak istenirken Türkiye hep yalnız bırakılmıştır. Öyle ki, Barış Harekâtı Arap Birliği (Mısır, S.Arabistan, BAE, Suriye, Irak, Lübnan, Kuveyt, Bahreyn, Katar) ve İran tarafından kınanmış Türkiye adeta işgalci olarak görülmüştür. ÜMMET tarihin hangi döneminde TÜRK’ten yana olmuştur ki şimdilerde olsun… Stratejik bir yer olan İdlib’in hali ortada. Türk askerinin 12 noktadaki durumu n’olacaktır? ABD ile arası gergin olan Türkiye İdlib’de Rusya ile savaşacak mıdır? Türkiye’ye Suriye topraklarından çekilin ultimatonu gelirse ne yapılacaktır? Halep Lazkiye karayolunu kontrol altına alacak olan Rusya’ya ne cevap verilecektir? Netice: 5 milyon sığınmacının yanına 2 milyon sığınmacı kaçak daha gelebilir mi? Yeter artık… Bu kadar kaçak vatanları için savaşmak varken onlar ülkelerini terk ediyorlar. Sonra ülke insanı sıkıntıya düşüyor, huzur içinde yaşayamıyor. Bu nasıl bir tercihtir?

Kasım 2019’da Palermo’da yapılan Libya’nın yeniden düzenlenmesi toplantısında Türkiye’nin karar alma konusunda devre dışı bırakılması sonrası toplatıdan çekilmesi Türkiye’ye sizin ne işiniz var Libya’da mesajının diplomatik ifadesidir sanırım. Türkiye’nin 6.3 milyar ton petrolü ve 1.4 trilyon m3 doğalgazı rezervi olan Libya’da bir askeri üssü olmasını kim istemez ki? Türkiye Akdeniz’de kıyısı olan bütün ülklerle özelikle de Müslüman ülkelerle MEB imzalayarak Akdeniz’de bir güç haline gelebilir. Acaba fırsat kaçtı mı? Bilindiği üzere Trablus Hükümeti BM, AB, Türkiye, İtalya tarfaından desteklenmektedir. Ancak geçmişi oldukça karanlık olan Hafter’i Mısır, S.Arabistan, BAE, Kuveyt,, Fransa ve Rusya desteklemektedir. Hafter ülkedeki petrol üretiminin büyük bir kısımını kontrolünde bulundurduğu için emperyal ülkeler tarafından ciddi destek görmektedir. Hafter’in Moskova’daki ateşkes anlaşmasını imzalamasının tek sorumlusu Putin değil midir? Zira Putin yakın bir zamanda Hafter’in Libya’ya hakim olacağını çok iyi bilmektedir.

Keçilerin otladığı adalar için savaş mı çıkaralım? Bu düşüncedeki kişilere soruyorum keçiler orada otluyorsa niçin Yunan’lılar işgal ediyor? Vakit geçirmeden işgal edilen 18 ada ve 1 kayalığın tekrar alınması şerefimizi korumak açısından önemlidir. Konu giderek çetrefilli bir duruma dönüştüğünde Yunanlılar siz kıta sahanlığını da bize terk ettiniz derlerse o takdirde ne yapılacaktır? Adalarla oynamanın ateşle oynamaktan daha beter olduğu unutulmamalıdır. Bilimsel olarak ispat edilmiştir ki, 1.Adalar Denizi’ndeki adalar, adacıklar ve kayalıkların kendilerine ait asla ve asla birer kıta sahanlıkları olamaz, 2. Kıta sahanlığındaki Münhasır Ekonomik Bölgedeki kaynaklar sahildar ülkenin kaynaklarıdır, 3. Kara suları sınırları ülkeler arasında kara parçası sınırı olarak kabul edilemez. Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkarma ve buna bağlı olarak da Uçuş Haberleşme Bölgesi’ni (FIR) daraltma çabaları uluslararası kaidelere aykırı bir davranıştır. Türkiye’nin askeri tatbikatlarını, deniz ticaretini, balıkçılık faaliyetlerini, petrol ve doğalgaz aramalarını, bilimsel ve teknik çalışmalarını engelleyecek bir karar kabul edilemez. Yunanistan’ın böylesine saldırgan bir tutum takınması ve AB’nin meseleyi bir oldubittiye getirmesinin altındaki tek sebep, Adalar Denizi üzerindeki adalar, adacıklar ve kayalıkların %90’nın Türkiye Anakarası’na ait olduğunun bilinmesidir. Kısacası Adalar Denizi’ndeki adalar Anadolu’nun devamıdır. 23 adadan 16’sının silahlandığının acaba yeni mi farkına varıldı? Ya işgal edilen adalar? Unutuldu mu? Terk mi edildi?

Mavi Vatanımızın Doğu Akdeniz Bölgesinde 7 düvelin cirit atmasının pek hayra alamet olmadığı açıkça görülmektedir. Yıl 1979 Kıbrıs, Rum Yönetimi lideri Kiprianu Mısır’la birlikte Doğu Akdeniz’de petrol aramak için işbirliği yapılacağını duyurduktan hemen sonra RAUF DENKTAŞ karşı bir hamle ile bu hareketin bir savaş sebebi olacağını tüm dünyaya bildirmiştir. Türkiye’nin bu noktada BM nezdinde devreye girmesiyle Rum kesimi geri adım atarak gerilimi başlamadan sonlandırmıştır. Şimdi burada küçük bir soru: Eski Türkiye’deki siyasetçiler bu ÜMMET denen güruhun ne olduğunu bilmiyorlar mıydı ki, ilişkiler hep al gülüm ver şeklinde devam etti. Düşününüz… 2003 yılına gelindiğinde GKRY Mısır’la 2007’de de Lübnan, Suriye ve İsrail ile Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarını arama anlaşmaları yapmışlardır. 2019 Ocak ayında GKRY, Yunanistan, Mısır, Ürdün, İsrail, İtalya Kahire’de Türkiye ve KKTC’ni dışlayan Doğu Akdeniz Formunu kurdular. Ama unuttukları önemli bir husus var. BMDHS gereğince bu bölgede çıkarılacak tüm kaynaklarda Türkiye, KKTC ve Filistin’in de hakları bulunmaktadır. Yeter ki biz enerji kaynaklarına ulaşalım… Peki, bu kadar fırtına koparılan bu havzadaki enerji kaynaklarının rezervleri nedir? USGS’in 2010 yılındaki raporuna göre Leviathan havzasında teknik olarak çıkarılması mümkün henüz keşfedilmemiş 1,7 milyar varil petrol ve 3,5 trilyon m3doğalgaz, Nil Deltası’nda da teknik olarak mümkün ama henüz keşfedilmemiş 1,8 milyar varil petrol ve 6,3 trilyon m3 doğalgaz bulunmaktadır (toplamda 3,5 milyar varil-500 milyon ton- petrol, 9,8 trilyon m3 doğalgaz). Diğer taraftan Doğu Akdeniz’deki jeolojik yapının böylesine yüksek miktarda rezervlere müsait olmadığını bazı bilim adamları dile getirmektedirler. Katar petrollerinin GKRY ile anlaşarak karşımıza dikilmeleri Türkiye’nin var gücü ile bölgede faaliyetlerine devam etmesi sonucunu doğurmuştur. Ülkeyi yönetenlerin unutmaması gereken bir görüş, Türk’ün Türk’ten başka dostu var mıdır? Size soruyorum… Doğu Akdeniz’de çıkarılacak her damla petrolde, her metre küp doğalgazda Türkiye’nin hakkı vardır.

Velhasıl, Irak’ta gücümüzü tam anlamıyla gösteremedik. Ne petrolden pay alabildik, ne Türkmen’leri koruyabildik, ne de terörü yerle bir edebildik. Suriye’de 480 km. uzunluğunda ve 30 km. derinliğindeki güvenli bölge n’oldu? Libya’da ya olmalıyız, ya da hiç gitmemeliyiz. Adalar Denizi’ndeki silahlandırılmış ve işgal edilmiş adalara derhal müdahale edilmelidir. Nesillerinizin ileride utanmaması adına bunu yapınız. Doğu Akdeniz’deki kaynaklarda bizim de hakkımızın olduğunu ileride sorun çıkarılmamsı bakımından tüm dünya bildirilmelidir. Sade bir vatandaş olarak bunları istemek sanırım hakkımdır diye düşünüyorum.

2. DİNİ DAYATMACILIK, YAYILMACILIK VE BÜYÜK İSRAİL

Eski Türkiye mütedeyyin insanların yaşadığı Tanrı ile arasına gereksiz insan, cemaat ve dinci grupların girmediği inancını asaleti ile yaşayan insanların bulunduğu bir Türkiye idi. İslam’ı gerçek mecrasından çıkaran Emevi anlayışı ile güçlü bir şekilde mücadele edilirken ülke şimdilerde mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin, dinci grupların devleti ele geçirmek için kıyasıya mücadele ettiği bir noktaya gelmiştir. Gözleri örtülü gruplar bu arada Hıristiyanlığın yükselişini görememişlerdir. Fıkhi ve İtikadi mezhepler ve bunların kolları arasındaki tartışmalar, tarikatlar ve onların bölümleri içindeki anlamsız siyasallaşma ve şirketleşme hareketleri Müslüman Kardeşler ideolojisi, daha da ilerisi bir Müslüman ülkenin mezhep olduğu tam olarak ifade edilemeyen Vahhabiliği ülkenin dini olarak kabul edip Müslümanlar arasında yayma isteği ve diğer bazı meseleler, İslam’ı bir mezhebe göre Cennet gidebilirsin, diğer bir mezhebe göre de Cehenneme gideceksin noktasına getirmiştir. Sözde TANRI’nın varlığına inananların İslam’ı böylesine çığırından çıkarmaları İslam adına utanç vericidir. İslam’ın mukaddes saydığı değerleri hiçe saymak, terör orduları kurmak, insanlığa karşı suç işlemek, adam öldürmek, şehirleri yakıp yıkmak ve de Hıristiyan dünyasından savaş makineleri almak İslam bu mudur?

Hıristiyan dünyasında neler oluyor? Aslında Ortadoğu konusunda yazılanlar, çizilenler, konferanslar, siyasi söylemlerin Hıritiyan’ların dünyaya bakış açılarından değerlendirilmesi doğru olur kanaatindeyim… Bu Hıristiyan ve Yahudi alem ne yapmak istiyor? Nereye nasıl gitmek istiyorlar? Müslümanları içinden çıkılamaz bir hale getirdikten sonra amaçlarını gerçekleştrmek için önlerinde kalan engel nedir? Neye inananarak dünyayı değiştirmek istiyorlar? Eski Ahit, Yeni Ahit, Kitab-ı Mukaddes, Vadedilmiş Topraklar, Ahit Sandığı, Kutsal Kâse, Armageddon, Metodistler, Neoconlar, Evanjelistler ve Mesih…

‘’Rab’bin Yeşu’ya buyruğudur:1.RAB, kulu Musa’nın ölümünden sonra onun yardımcısı Nun oğlu Yeşu’ya şöyle seslendi:2. "Kulum Musa öldü. Şimdi kalk, bütün bu halkla birlikte Şeria Irmağı’nı geç. Size, İsrail halkına vereceğim ülkeye girin.3. Musa’ya söylediğim gibi, ayak basacağınız her yeri size veriyorum.4. Sınırlarınız çölden Lübnan’a, büyük Fırat Irmağı’ndan – bütün Hitit ülkesi de içinde olmak üzere – batıdaki Akdeniz’e kadar uzanacak’’.

ABD ve Batılı müteffiklerinin tek gayesi kendilerine yol gösterdikleri sandıkları Tevrat ve İncil’den esinlenerek Ortadoğu’da bulunan ülkeleri ve Türkiye’yi parçalamak, bölmek, yok etmek ve de Türk’leri geldikleri yere Orta Asya’ya göndermek için ayak oyunları dâhil her türlü desiseyi politika sahnesine sürmüşlerdir. ABD ve geleneklerine sadakatla bağlı olan batılı devletlerin dini konularda ciddi yaklaşımları olduğu bilinen bir gerçektir. Katolikler, Ortodokslar, Protestanlar, Püritenler, Metodistler, Mormonlar, Neoconlar, Evanjelistler ABD’de ve de Hıristiyan dünyasında siyasetin şekillenmesinde ve yönetimde papazlarla başlayan halkı bıktıran yönetim biçimlerinden günümüze dek güçlerini kullanarak gelmişlerdir. A. de Tocqueville 1850’li yıllarda ABD demokrasisinin şekillenmesi ve demokratik rejimin gelişiminde dinin ve dini grupların önemine dile getirmiştir. Püritenler ve onların devamı olan Evanjelistler Tanrı ile Hz. İbrahim (MÖ.2000?-MÖ.3000?) arasında yapılan sözleşmenin önemini dikkate alarak din anlayışlarına katı bir çerçeve çizmişlerdir. Peki, ABD Başkanlarından Carter, Nixon, baba-oğul Bush’lar ve Trump’ı destekleyen evanjelizm nedir? Evanjelizm, kesin bir ifadeyle dünyayı Hıristiyanlaştırma hareketi olarak tanımlanmaktadır. Evanjelizm’de İsa Mesih önemli bir figür olup, Yeni Ahit’te var olduğuna inanılan İsa Mesih’in söylediği ’’ Yeryüzünde ve gökte bütün yetkiler bana verildi. Gidiniz tüm dünyada İncil’i, Hıristiyanlığı yayınız.’’ ifadesiyle ve de benzeri söylemlere dayanarak uzun süredir ABD’deki güçlerin fikir birliği, bütünlüğü içinde dünyayı yeniden kurma yolundaki bir kalkışmadır. Siyonist Hıristiyan hareketi olarak kabul edilen Evanjelizm’e göre İsa Mesih dünyaya ikinci kez geldiğinde Yahudiler ve Evanjelistler kendilerine karşı olanlarla yani Yecüc ve Mecüc ordusuyla savaşacaklar -Armageddon Savaşı, Kudüs’ün 55 Km. kuzeyinde Megiddo Ovası-ve zafer onların olacak ve neticede Büyük İsrail kurulacak devamında da Irak, Suriye başta olmak üzere tüm Arap ülkeleri Büyük İsrail’in hâkimiyetine girecektir. ABD’deki bu yapılar dikkatle izlendiğinde BOP’un, Arap Baharı’nın, K.Afrika’daki isyanların, Ortadoğu’ya terör örgütlerinin yerleştirilmesinin sebebi kolayca anlaşılmaktadır. 27 Kasım 1947’de Kudüs’ün milletlerarası statüde bir şehir olarak kabul edilmesine rağmen, 1187’de S.Eyyubi tarafından Haçlılardan alınan bu kutsal ve kadim şehir İsrail’e adeta hediye edilmek istenmektedir. Niçin?

Ne kadar doğrudur bilemem ama New York’taki Özgürlük Anıtı’nın ABD için kutsal görsellerle dolu bir anıt olduğunu biliyor muydunuz? Bu heykelin başında bulunan yedi tacın yedi kıtayı, sağ elindeki meşalenin barış ve huzuru, sol elinde kitap ki, üzerinde 4 Temmuz 1776 ABD bağımsızlık bildirgesinin tarihi yazılıdır ama aslında Kitab-ı Mukaddes’i temsil ettiği ileri sürülmektedir. Sayın A.R.Bayzan’ın Türkiye’de Amerikan Misyonerleri adlı çalışmasının başlangıç bölümünü tüm okurların dikkatine sunuyorum: "ABCFM’ye (The American Board of Commissioners for Foreign Missions-Amerikan Protestan Misyoner Kuruluşu) göre Türkiye Türklerin değildir. Bir misyonerin ifadesiyle; ‘Biz Türkiye’de Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık için okul, hastane açıyoruz, ilaç götürüyoruz, modern tıbbı ve eğitimi kuruyoruz. Türkler bizi istemeyebilir; ama oranın sahibi Türkler değil ki…’ Bu güç oyuncularının hiç de acelelerinin olmadığını ve ölümü bile göze aldıklarını belirtmek gerek. Protestan bir misyoner şöyle yazıyor: Hıristiyanlığın en büyük ve en muntazam rakibi İslamiyet’tir. Türkiye en güçlü Müslüman ülkedir. Gerekirse bu amaca ulaşmak için beş yüz sene bekleyeceğiz, nihayet buna muvaffak olacağız. Ve unutmayalım ki, mukaddes hizmetimiz sona erinceye kadar pek çok şehit kanı akıtacağız’’

Bir yanda İslam’ın yüceliğini bir tarafa bırakıp teröristleşen Müslümanlar, bir tarafta krallıklarında aç yatan halkına rağmen sefa içinde yaşayan Müslüman krallar, başkanlar, yöneticiler, diğer taraftan İslam’ı yok etmek için emperyalist ülkelerle işbirliği içinde olan hükümetler. Ne oluyoruz? Dünya zevkleri ve nimetleri sanırım ahirettekilerden daha hoş geliyor? Başka bir cevabı var mıdır? Diğer yandan Tanrı’nın Hz. İbrahim ile yaptığı anlaşma sonucu Arz-ı Mev’ud-Eretz İsrail- için dünyayı yok etme pahasına savaşmak… Şayet dünyayı yönetenler akıl, bilim ve tarihi geçeklerden uzaklaşarak efsanelerle ülkelerini ve dünyayı yöneteceklerse vay halimize… Türkiye’de yönetimde söz sahibi olsun olmasın tüm siyasilerin, yöneticilerin, yazarçizerlerin, din adamlarının, komutanların ve aydınların bu meseleleri iyi öğrenmeleri geleceğimiz açısından önemlidir. Hele benim dinim kutsaldır diyenler, milliyetçilik konusunda beka ile yatıp beka ile kalkanlar ve halkçılık adına sokaklara dökülenler sizler okuyunuz, okutunuz ki gerçekleri görebilesiniz. Güçlü olamazsanız gelecek kuşakları bir kara deliğin içine atmış olursunuz…

Petrol, doğalgaz yok, Türkiye’ye uluslararası arenada destek yok, Doğu Akdeniz’de birlikte çalışma isteği yok, Adalar Denizi’nde Yunan’a ses çıkarma yok, Türkiye’nin güney sınırlarındaki teröre şiddetle karşı çıkma aklılarına bile gelmiyor. Ama ülkeye sığınmacı ithalatına destek var. Kimdir Türkiye’nin yanında yer almayan bu ülkeler? Müslüman kardeşlerimiz! Yani ÜMMET!.

Artık bu ümmet sevdasını bir yana bırakarak, bilim adamlarının, vatanseverlerin, monşerlerin, inananların, tarihi gerçekleriyle anlatanların, Türkiye’nin geleceğini doğru tanımlayan insanların sözlerine kulak veriniz. Halk aç, bitap, güvenliğinden ve geleceğinden emin olmadan ne kadar dayanabilir?

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Suriye’de güç mücadelesi : Esed gidiyor Türkiye kalıyor


Suriye’de güç mücadelesi : Esed gidiyor Türkiye kalıyor

Gündem, Türkiye

25 Mayıs 2020

Suriye, Ortadoğu’daki en karmaşık çatışma bölgelerinden biri. Neredeyse her gün dengelerin değiştiği bir coğrafyadan bahsediyoruz. Kısa süre öncesine kadar İdlib ve Kuzey Suriye’deki gelişmelere odaklanılan ülkede korona salgını günlerine diplomatik çabalar damga vurmuş durumda.

Esed ailesi ve etrafındakilerin güç mücadelesi, çoğunluğunu terör örgütü YPG’nin oluşturduğu SDG ile Barzani destekli Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin (ENKS) müzakereleri, Rusya’nın Suriye’nin kuzeyinde Arap aşiretlerinden paralı asker kurma girişimi, İdlib’de Türkiye destekli muhalefet ile El Kaide bağlantılı Heyet Tahrir’uş Şam (HTŞ) arasındaki çatışmalar, vs. Tüm bunlar bilinen, gözler önünde yapılan hamleler.

Fakat bir de kısık sesle dillendirilenler var. Son dönemde kamuoyunu alıştırmak istercesine Rusya ile ABD’nin “Esed’siz Suriye” konusunda anlaşmaya vardığı sık sık yazılıp çiziliyor.

Her ne kadar bir iddia olarak ortaya konsa da vaziyetin ciddiyetini kavramak adına tarafların söylemleri kilit önemde. Şüphesiz Moskova-Washington hattında diyalog kanalları açık. İki ülke, İsrail’in Tel Aviv kentinde 25 Haziran 2019’da yapılan toplantının ardından Suriye’nin geleceğine ilişkin uzlaşıya yaklaştı.

Kimilerine göre Tel Aviv’de yapılan anlaşmanın maddeleri bugün hayata geçiriliyor. Bu bir noktada doğru. Zira söz konusu Suriye zirvesinden itibaren Rusya, İsrail’in Suriye’de İranlı milislere yönelik saldırılarına ses çıkarmaz hale geldi. ABD ve İsrail’in en büyük rahatsızlığı İran’ın Suriye’deki nüfuzuna yönelikti.

Tel Aviv ve Washington yönetimlerinin endişesinin farkında olan Moskova da “Tahran’ın Şam üzerindeki etkisini kısıtlayacak” bir strateji belirledi. Nitekim bugün Beşar Esed’in kuzeni Rami Mahluf ile First Lady’si Esma Esed arasındaki güç mücadelesinin derinliklerinde yine İran etkisinin kırılması yatıyor.

Uzlaşının ikinci noktasıysa Esed’in koltuğundan indirilmesi. Bu iddianın son günlerde iyiden iyiye dillendirilmesinde Rus medyasındaki Beşar Esed eleştirisi furyasının rolü büyük. Kremlin’in Libya’dan Ukrayna’ya kadar dünyanın belirli çatışma alanlarındaki paralı askerlerini yöneten Wagner Grubu Kurucusu Yevgeniy Prigozhin’in Rus Federal Haber Ajansı’nda yayımlanan yazılarıyla başlayan analizler, Esed’in beceriksizliği ve yolsuzluklara odaklanmış durumda.

Makalelerde “Esed’in süreci önümüzdeki dönemlerde yönetemeyeceği” vurgusu açık ve net. Beşar Esed’in 2021’deki başkanlık seçimlerinde aday olduğu takdirde anketlerde yüzde 32’de kaldığı, yolsuzluğun terörden bile kötü olduğu ve rejimin yolsuzlukla mücadelede sınıfta kaldığı yazılanlar arasında.

Meseleyi ABD-Rusya anlaşmasına bağlayansa Beyaz Saray’ın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin “Moskova artık Esed’den bıktı. Her senaryoya hazırlar” demeci. Kremlin’in Tahran ile Suriye’nin yeniden inşasına ilişkin rekabette Esed’i gözden çıkardığı ve Şam’daki iktidarı Baas partisiyle sınırlı tutmak istediği konuşulanlar arasında.

Buna göre Esed 2021 seçimlerinde aday olmayacak, yerine Baas içerisinden “yeni bir kurtarıcı” sahneye çıkacak. Bu kurtarıcı muhalefetin sıcak bakacağı bir isim olacak. Nihayetinde “Esed’siz Baas” formülü sayesinde Suriye’nin yeniden inşasına, yani Rus şirketlerinin karını artıracak evreye geçiş yapılabilecek.

Moskova-Washington anlaşmasının son etabıysa Türkiye’yi ilgilendiriyor. ABD ve NATO’nun Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını muhafazasına destek verdiği, Rusya’nın da itiraz etmediği öne sürülüyor.

İdlib kentinin Ankara ve desteklediği muhaliflerin denetiminde kalacağı, karşılığında HTŞ’nin bölgeden tamamen temizleneceği ifade ediliyor. Gözden çıkarılan HTŞ ile Esed’in İdlib’in Sermin ve Serakib bölgelerinde iki yeni gümrük kapısı açarak t

Türkiye HTŞ’yi bölgeden temizlemek adına sivil halkın isyanlarını teşvik eden bir strateji geliştirdi. Bu plan, Esed’in HTŞ ile ortak hareket etmesiyle Suriye muhalefetinin Ankara’nın kanatları altında toplanmasına daha da kolaylaştırdı. Halkın baskısı ve rejim karşıtı grupların izolasyonu sonucu, HTŞ’li teröristler de Halep’i Lazikiye’ye bağlayan M4 karayolunda Rus-Türk ortak askeri devriyelerine sorun çıkartmaktan vazgeçti.

Tüm bu gelişmeler uzun vadede Türkiye’nin İdlib’deki hakimiyetini güçlendirir vaziyette. Sonuç olarak, Rusya-ABD anlaşmasının öngördüklerinin bir günde gerçekleşmesi beklenemez. Hatta taraflardan veya kontrolündeki güçlerden birinin yapacağı bir yanlış tüm dengeleri değiştirebilir. Ancak Moskova-Washington mutabakatı Esed’in sonunu hazırlarken Türkiye’nin rolünü kalıcı hale getireceğe benziyor.

Şerif Egemen Ahmet
Gazeteci
Şarkulavsat

SURİYE SAVAŞI DOSYASI : Suriye Toprağı İdlib’i Suriye’ye Karşı Korumanın (!) Bedeli


Suriye Toprağı İdlib’i Suriye’ye Karşı Korumanın (!) Bedeli

Yazan Cahit Armağan Dilek

11 Şubat 2020

İdlib yeniden genel Suriye krizi içinde öne çıkan bölge. Ama oraya geçmeden Türkiye’de gözlerden kaçan ve böyle giderse sonuçları itibariyle İdlib’teki gibi Türkiye’ye vahim maliyetleri olabilecek birkaç konuyu hatırlatalım.

İdlib’te Türkiye’ye çok açıktan destek veren, yerel medya haberlerine göre, İdlib’teki Türkiye kontrolündeki silahlı gruplara askeri desteğini yeniden başlatan ABD Suriye doğusunda (Kamışlı’nın doğusundan Irak sınırına kadar hattın güneyinde Fırat nehrinin Irak sınırına geçtiği noktaya kadar olan bölge) bir Sünni bölge oluşturma hamlelerini hızlandırdı.

Bunu yaparken de, YPG’yi kullanıyor ve YPG teröristlerini bölgedeki petrol alanlarında bekçi olarak kullanıyor. Bunun karşılığında da PYD/YPG’nin Suriye kuzeyinde kendi bölgesini oluşturması için Rusya’nın inisiyatifindeki gelişmelere dahil olmaya teşvik ediyor.

Suriye kuzeyindeki PKK/YPG varlığı artık ABD ile Türkiye arasında değil Türkiye ile Rusya arasında bir soruna evrilmiş durumda. Türkiye’nin barış pınarı bölgesinin doğu ve batısındaki alanlarda PKK’nın halen bulunduğunu açıklayıp ortak devriyelere katılmaması bunun işareti.

Bunun yanında Rusya, Suriye’deki tüm sözde Kürt partilerini (PYD ve PYD haricindeki Kürt partileri (ENKS)) bir araya getirmeyi başarmış durumda.

Ayrıca bunları Rusya’nın garantörlüğünde Şam yönetimiyle de müzakereye ikna ettiler.

Yerel medyadaki haberlere bakılırsa, bazı ön mutabakatlara ulaşıldığı, iki tarafta da müzakereden umutlu bir havada olduğu görülüyor.

Bunun arkasında İdlib’te oluşan askeri-politik durumun etkisi var dersek abartmış olmayız. PKK/YPG’nin pozisyonu belli. İdlib’te Türkiye ile Suriye’nin ilan edilmemiş bir savaşa tutuşmuş olması Şam ile YPG’nin Türkiye’ye karşı işbirliğini pekiştirmiş durumda. Yine bazı yerel haber kaynaklarında, YPG’nin İdlib şehir merkezindeki çatışmalarda Suriye ordusu saflarında olacağı iddiaları var. Yine Tel Rıfat bölgesinden İdlib’in kuzey doğusundaki Türk gözlem noktalarına saldırılar da gelebilir. Afrin’deki bombalı saldırılara dün başka bir saldırının eklendiğini gözden kaçırmayalım. Yani İdlib’teki çatışmaların Afrin, Cerablus ve El Bab hattında genişleme olasılığı artıyor.

Peki İdlib’te ne oluyor?

Rusya, Türkiye’nin İdlib’te Soçi mutabakatındaki sorumluluklarını (ılımlılarla teröristleri ayırma) yerine getirmediğini ve hatta Soçi mutabakatının ruhuna aykırı olarak İdlib’e aşırı derecede asker ve silah soktuğunu söylüyor.

Rusya açıkça söylemese de, Erdoğan’ın Suriye Türk gözlem noktalarının gerisine çekilsin çıkışını kendilerine bir meydan okuma gördüğünü tavırlarından ve Rus medyasında çıkan Erdoğan yönetimi aleyhindeki haberlerden anlıyoruz.

Türkiye’nin 2 Şubat gecesinde 8 şehit verdiğimiz saldırıdan sonra 2 binden fazla askeri ve Afrin, FK bölgesi ve Fırat doğusundan 4 binden fazla ÖSO’cuyu ve ağır silahları İdlib’e soktuğu yerel medyada fotolarla yazılıp çiziliyor. Türkiye’nin bu kadar askeri gücü İdlib’e yığmasının arkasında ABD’den alınan bazı güvenceler olması büyük olasılık.

Rusya ile Ankara’da İdlib konusu görüşülüyor ama sonuç çıkacak gibi değil. Rus tarafının TSK ve desteklediği silahlı grupların Halep-Lazkiye (M4) karayolunun 5 km kuzeyine çekilmesini, M4 yolunun Rusya’nın kontrolüne bırakılmasını önerdiği gelen haberler arasında. Rusya’nın da onayıyla Suriye’nin M4’ü bırakmaya niyeti yok. Yakalamış olduğu bu askeri ilerleme gücüyle harekatı genişletmekten çekinmeyecek eğer Türk tarafı Rus önerisini kabul etmezse.

Ancak Türk tarafının Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, Suriye ordusunun Soçi mutabakatının imzalandığı (17 Eylül 2018) tarihteki pozisyonuna geri çekilmesini, M4 ve M5’in de kendisine bırakılmasını istediği bildiriliyor. Son günlerdeki aşırı askeri yığınağın da bu isteğini kabule zorlamak için olduğu anlaşılıyor.

Türkiye’nin talebinin gerçekçi olmadığı ortadayken Türkiye’nin TSK ve kontrolündeki silahlı gruplara yaptırdığı yeni konuşlanma yeni bir operasyonun başlayacağına işaret ediyordu.

Bu karşılıklı alınan pozisyon İdlib’te M4 hattı boyunca Türkiye-Suriye savaşından başka bir şeyle sonuçlanamazdı.

Nitekim bu yazı hazırlanırken İdlib’ten TSK ve beraberindeki grupların Serakib’e yönelik bir operasyon başlattığını, Suriye’nin karşı saldırı yaptığı, 5 askerimizin şehit 5 askerimizin yaralandığı haberleri geldi bile.

Bu mantıkla giderse zayiatın artması maalesef kaçınılmaz.

Yukarıda saydığımız rahatsızlıklarının yanında Rusya ile müzakere devam ederken Türkiye’nin bir harekata başlaması Rusya tarafından sert karşılık getirecektir. TSK Suriye ordusuyla savaşıyor gibi olsa da Rusların da kendini göstermeden 12 gözlem noktası haricinde sokulan birliklere yönelik Suriye saldırılarına destek vermesi kaçınılmaz.

İdlib’teki savaşta Rusya’nın yeri Suriye’nin yanıdır. ABD ise Türkiye’nin yanında, şuanda siyaseten ama çatışmalarla, ki artık bu bir savaştır, birlikte ABD askeri olarak da bölgeye gelecektir. Bu da krizi daha da derinleştirecektir.

Türkiye değerlendirme ve muhakeme yapmadan anlık ve günlük kararlar aldıkça İdlib’te maliyet artacaktır.

Öyleyse acil cevap gereken soruları soralım: İdlib’te, Suriye ordusuyla savaşmanın gerekçesi nedir? Siyasi hedefi nedir? Suriye toprağı olan İdlib’i Suriye ordusuna karşı korumanın mantığı nedir?

SURİYE DOSYASI /// FAYEZ SARA /// Suriyede iktidar kavgası : Mahluf’un sonu da Rıfat Esed’in sonu gibi mi olacak ???


FAYEZ SARA /// Suriyede iktidar kavgası : Mahluf’un sonu da Rıfat Esed’in sonu gibi mi olacak ???

22 Mayıs 2020

Hafız Esed 1970 yılında iktidara geldiğinde, aralarında kardeşi Rıfat Esad gibi önemli bir ismin de yer aldığı çeşitli askeri ve güvenlik uzmanları olan genç subayları yanına alarak etrafında bir set oluşturdu. Esed’in subayları, birkaç yıl içerisinde gerek içeriden gerekse de dışarıdan gelecek tehlikelere karşı onun rejimini koruyacak bir güç haline geldiler. Bu, önemli gelişmelere tanık olunan Esed döneminin 1970- 1980 yılları arasını kapsayan ilk 10 yıllık süreçte açık bir şekilde göründü. Bu gelişmelerde ön plana çıkanlar arasında şunlar yer alıyor:

– Rejimin 1973 yılında hedefleri ve sonuçları hesaplanmış bir şekilde İsrail ile savaşa girmesi ki, hedefler arasında en önemli olanlarından biri ‘ulusal meşruiyet’in elde edilmesiydi.

– Rejimin 1976’da Lübnan’a askeri müdahalede bulunarak bölgede genişlemeye başlaması ki, bu askeri müdahalenin ardından rejim birçok önemli dosyada rol oynadı ve bölgede bir ağırlık merkezi oldu.

– Rejimin Müslüman Kardeşler’in silahlı kanadının ve diğer bazı örgütlerin hareketlerinden yararlanarak Suriyelilere savaş açması. Bu şekilde Suriye devletinin kurumlarında çalışanlara saldırılar ve suikastlar düzenlendi. Esed rejimi, toplum ve devlet üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak amacıyla çıkarlarına ve stratejisine hizmet için daha iyisini yapamazdı. Böylece Suriye artık ‘Esed’in Suriye’si’ oldu. 16 Haziran 1979’da Halep Topçu Okulu’na yönelik meşhur katliam gerçekleştirildi. Toplumda ve bilim çevresinde ön plana çıkan ve Dr. Muhammed el-Fadıl’ın da aralarında bulunduğu kimseler suikasta uğradılar.

Hafız Esed’in subayları, 10 yılın ardından 1980’lerin başında rejimin güvenlik ve askeri yapısının temel direkleri haline geldiler. Bu subaylar arasından şu isimler ön plana çıktı: Muhammad Nasif, Ali Douba, Muhammed el-Huli, Şefik Feyyaz, İbrahim es-Safi, Ali Haydar, Suriye Devlet Başkanı’nın kardeşi ve Savunma Birlikleri (Saraya Difa) Komutanı Rıfat Esed. Bu birlikler, silahları, eğitimleri ve görevleriyle diğerlerinden ayrılan ordu içerisindeki seçkin bir birimdi. Doğal olarak mezhepçi bir yapı arz eden grup, Haziran 1980’de Tedmür Hapishanesi katliamında ve radikal İslami gruplarla olan mücadelede önemli bir rol oynadı.

Hafız Esed 1983’te hastalandığında, kardeşi Rıfat’ın konumu ve elinde bulundurduğu imkanlar itibarıyla iktidar için hak iddia edeceğini hissetti. Rıfat birliklerini devletin ana eklemlerinde konuşlandırmıştı ve neredeyse hepsini ele geçirecekti. Eğer Esed’in subaylarının oluşturduğu sağlam blok olmamış olsaydı ve Esed de kalan tüm enerjisi ve dehasıyla çatışan subaylar arasında bir uzlaşı sağlamasaydı devlet bir katliamın eşiğine sürüklenebilirdi. Hafız Esed, kardeşini iktidarın bünyesinden çıkardı ve onu sürgüne göndererek sanki hiç yokmuş, hiç var olmamış gibi davrandı.

Hafız Esed, rejiminin en önemli direği olan erkek kardeşinden kurtulsaydı Rıfat Esed’in komutasındaki Savunma Birlikleri ile uğraşmak zorunda kalacaktı. Bundan dolayı birkaç adımdan oluşan bir çözüme başvurdu. Öncelikle birliklerin kamplarını ve müfrezelerin bulunduğu yerleri muhasara altına aldı. Üst düzey subayları ve kilit aktörleri tutukladı. Bazı unsurları terhis etti ve diğer bazılarını ise ordu içerisinde istihdam etti. Sonrasında birliklerden geri kalanları dağıttı ve subayların önemli bir kısmını Cumhuriyet Muhafızlarına dahil etti. Hafız Esed’in iki oğlu Basil Esed ve Beşşar Esed de Cumhuriyet Muhafızlarına katıldılar.

Rıfat Esed ve Savunma Birlikleri tecrübesi ile Rami Mahluf ve ekonomi-yatırım imparatorluğu tecrübesi arasında bir benzerlik var. Her ikisi de Esed ailesinin merkezinden geliyor. Rami’nin babası Muhammed Mahluf, devlet bürokrasisinde küçük bir çalışandan ibaret iken ekonomik kurumların yönetimini teslim aldı. Bu durum ailenin servetini yönetmek için görevlendirilmeden önce yatırım yapmasını ve paraları kontrolü altına almasını kolaylaştırdı. Rami Mahluf ise şirketi Syriatel aracılığıyla her yönde ve düzeyde genişlemeden önce bir dizi faaliyette bulundu. Sonrasında öyle bir duruma geldi ki Suriye’nin herhangi yerinde bir yatırımdan bahsedildiğinde mutlaka bu işte onun da parmağı vardı. Rami Mahluf’un mali ve yatırım planındaki tecrübesi sona yaklaşıyor: Mahluf’un sonu da Rıfat’ın sonu gibi mi olacak?

Fayez Sara

Suriyeli gazeteci-yazar

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Alper TAN : Kremlin’in Suriye ve Libya Politikası Rusya’ya Ne Kazandırır ???


Alper TAN : Kremlin’in Suriye ve Libya Politikası Rusya’ya Ne Kazandırır ???

27 Şubat 2020

Suriye’de iç savaş dokuz yılı dolduruyor. İnsanların çoğu kendi topraklarından ayrılmak zorunda kaldı. Ya ülke içinde kısmen daha güvenli olduğu varsayılan yerlere ya da başka ülkelere göç ettiler. Şehirler, köyler hatta tarlalar, bahçeler harab edildi. Yüzlerce yıllık tarihi eserler yakıldı, yıkıldı ya da yağmalandı.

Varoluş temelleri zaten şaibeli ve suni olan Suriye fiilen bitti. Böyle bir devletten bahsetmek artık anlamlı değil. Politikacılar, konuştuklarında “Suriye’nin toprak bütünlüğü”ne saygıdan bahsediyorlar ve bu “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nün korunması gerektiğini söylüyorlar. Neyin bütünlüğünden söz ediliyor? Her geçen gün geçerliliği ve inandırıcılığını kaybetmekte ve hatta yıkılmakta olan Modern Uluslararası Sistem’in tanıdığı yani meşru saydığı Suriye’nin bütünlüğü mü kastediliyor?

Evet. Kurulduğundan beri Suriye’de “zoraki” de olsa bir bütünlükten belki söz edilebilirdi. Ancak 10. seneye girmekte olan iç çatışmalar ve vekalet savaşları sonucu artık böyle bir bütünlükten yani “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nden bahsetmek sadece bir hayal veya umutsuz bir temenni olabilir. Bütünlüğü sağlayan, toprağın yani coğrafyanın kendisi değildir. Üzerinde yaşayan halk ya da yönetimdir. Üzerinde yaşayan halkın büyük çoğunluğu, yönetime karşı isyan etmişse ve yönetim halkı ikna edemiyor, güven veremiyorsa o ülkenin bütünlüğü kalmamıştır.

Kendi halkıyla savaşan BAAS yönetimi, Rusya ve İran’ın doğrudan, İsrail ve ABD’nin ise dolaylı destekleri sayesinde hala ayakta görünmektedir.

Zahiren İran’la hasım görünen ABD ve İsrail, Suriye konusunda Tahran ile dolaylı paralel bir politika uygulamaktalar. ABD öncülüğünde “IŞİD’le Mücadele Koalisyonu” adıyla oluşturulan yapı, zalim BAAS rejiminin suni solunumla hayatta kalmasına sebep olmuştur. Bu koalisyon, IŞİD’le mücadele örtüsü altında Suriye halkının iktidara gelmesine mani olmaktadır. Ancak Suriye’de halkın iktidarı ele alması geciktirilse de engellenemez. Olsa olsa özgürlüğün ve bağımsızlığın bedeli biraz daha artar, buna engel olmaya çalışanların da maddi manevi maliyetleri yükselir.

11 Eylül olaylarını gerekçe gösteren ABD, saldırıdan sorumlu gösterdiği El Kaide ve Afganistan’ı yöneten Taliban’ı cezalandırmak için bu ülkeyi yine bir Haçlı Koalisyonu ile işgal etmişti. 19 sene sonra başarısızlığını kabul etti ve terör örgütü dediği Taliban’la masaya oturup anlaştı. ABD, Afganistan’dan çekilecek.

ABD, 2003’te, yalandan gerekçelerle Irak’ı da işgal etmişti. Ülkeyi neredeyse yerle bir etti ama zafer kazanamadı. Kendi maliyetlerini arttırmakla kalmayıp yüzyıllarca unutulmayacak büyük bir kin ve nefret topladı. Şu anda hemen olmasa bile bu kötülüğün varisleri, yapılanların bedelini ödemekten kurtulamayacaklar. Afganistan ve Irak’ın ruhu kabus gibi ABD’nin ve destekçilerinin peşinde olacaktır.

Bu son derece olumsuz, kötü örnekler ortada iken ABD gibi köksüz olmayan, Rusya gibi tecrübeli bir devletin, bazı evhamlar veya hevesler uğruna Suriye’de halkıyla savaşan zalim bir yönetime payanda olması akıl alır gibi değil. Modern uluslararası Sistemin öğretisindeki gibi ülkeler arası ilişkiler, dostluğa-düşmanlığa değil de sadece menfaate göre şekilleniyorsa böyle bir ilişkide Rusya’nın nasıl bir menfaati olabilir?

Diyelim ki Esad Rusya’ya Lazkiye ve Tartus’ta üsler verdiği için bir menfaat sağlıyor… Esad’ın kalıcı olamayacağını, uzun olmayan bir süre zarfında BAAS’la beraber yıkılacağını ve yönetimin Suriye halkına geçeceğini bilmek için kahin olmak gerekmez. Halk, yönetimi ele aldığında Rusya o üsleri nasıl koruyabilir/sürdürebilir? Oradaki bazı örgütleri bahane ederek Suriye halkını karşısına almak Rusya’ya ne kazandırabilir?

Moskova, Suriye ve Libya politikalarıyla sadece Suriye ve Libya halkını karşısına almıyor. Son yıllarda siyasi ve stratejik konularda çok yakın işbirliği içinde olduğu Türkiye’yi de karşısına alıyor. Hatta daha da ötesi, kalbi Türkiye, Suriye ve Libya ile birlikte atan, nüfusu iki milyara yakın Müslümanların çok büyük bir kısmının da tepkisini ve hiddetini üstüne çekiyor.

Rusya’nın vatandaşı olan çok ciddi bir Müslüman nüfusun varlığı da hesaba katılacak olursa Kremlin’in bu tutumunun akılcı ve gerçekçi olup olmadığı daha kolay hesap edilebilir.

ABD ve Avrupa ülkeleriyle ilişkileri zaten hiç iyi olmayan Rusya, Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerin tepkisini ve öfkesini çekecek politikalara devam ederse hem iyice yalnızlaşıp hem de istikrarsızlaşabilir.

Dünya güç dengelerinin çok hızlı değiştiği şu süreçte devletlerin, bugünkü mevcut şartları değil yarının ve sonrasının şartlarını gözeterek politika ve plan yapmalarında elbette büyük faydalar olabilir.

25 Şubat 2020

Alper TAN