GÜNDEM ANALİZİ : Suriye – Filistin Cephesi


Suriye – Filistin Cephesi

Geçenlerde tarihte kayıp özne olan Osmanlı’nın son dönemlerinde olan Kut Zaferi (Kut-ul Amare Kuşatması – 1916) bahsetmiştim bilenler bilir.

A – Şimdi de size çok tartışmalı olan Nablus Cephesinden bahsedeceğim.

Nablus Savaşı diye bilir çoğu kişi fakat Batı’da karşılığı Armageddon yani El-Megiddo savaşı. Bizim o dönem Suriye kazâmız olan “Mecidiye” bölgesine doğru ilk harekât yapıldığı için bu adı almaktadır. Bizde de Atatürk Nablus tepelerinde olduğu için Nablus savaşı olarak bilinir.

Yahudilerin Araplara bahsettiği Armageddon olmuş da haberimiz yok diyebiliriz.

Savaş ile ilgili ingiliz kaynaklarına göre asker sayıları şu şekildedir:

Allenby komutasında 69.000 İngiliz (12.000’i süvari), 35.000 Türk askeri mevcut. Arap Emirinin Oğlu Faysal’ın ordusu’nu hesaba katmamışlar bile. Onlara göre 25.000 Türk etkisiz hale getirilmiş ve 10.000 kişi kuzeye kaçmıştır.

LİNK : http://www.historyofwar.org/articles/battles_megiddo1918.html

Bilmek isteyenler için yazayım. O dönemde savaşlar sırasında uydudan gözetleme ihtimali olmadığı için telgraf tellerine bağlı orduların haberleşmesi. Her top atışı demek bağlantı kesilmesi demektir.

Şimdi gelelim diğer meseleye.

B – Bu savaşta iki tarafın nicelik olarak değil nitelik olarak ne durumdaydı:

1) İngiliz ordusu tam donanımlı ve son teknoloji silahlara sahiptir

2) Türk ordusu Sina yarımadası savaşları dahil olmak üzere çok kez saldırı hattına gitmiş ve yorgun düşmüştür. Silahlar ise Almanlar verdiyse belki iyidir.

3) Türk ordusunun Çanakkale’de de bildiğiniz gibi yiyecek yemekleri ve kıyafetleri olan varsa şanslıdır. O dönem herkes cephelerde olduğu için üretim durmaya yakın olmuştur.

4) İngilizler sömürge nüfusları sayesinde sürekli üretim olmuştur.

5) Faysal, Dürziler vb. bazı faktörler hesaba katıldığında iş daha vahim oluyordu. Cephe arkasında ve çöl taraflarında sürekli arka tarafa baskın yapılıyordu. Telgraf tellerini kesme ve ikmal yollarını kapama gibi durumlar olmuştur.

Atatürk 7. Ordu başına geldiğinde Gazze’de başlayan savaş Lübnan sınırına gelmiştir. Kudüs’ü kutsal mekan olduğu için tek kurşun atmadan terk eden kişi belki eleştirilebilir belki.

Asıl saldırı ile askeri harcayan komutanlar kim ise onlara laf etmeleri gerekirken gidip en son kaybedilecek orduyu kurtaran kişiye saldırılması art niyetli bir durum olduğunun göstergesidir.

C – Birinci dünya savaşını adım adım okursanız şunu görürsünüz:

1) Hava şartları savaşın kaderinde çok etkili olmuştur.

Alman – Fransız Cephesi, Sarıkamış, Filistin-Suriye

2) Saldıran taraf her zaman çok üstün sayıda asker ve cephane kaybetmiştir.

Alman Fransız cephesinde her saldıran kesim ordusunun yarısını kaybedip oturmuştur aşağı. Kazancı ise çok cüzî olmuştur.

3) Osmanlı askerleri ilk aşamalarda eski kültürde olduğu gibi sürekli saldırı içerisinde olmuştur gücü tükenip geri çekilmeler başlayana kadar.

Sina cephesi, Kars cephesi örneklerine bakarsanız faciaların da en çok bundan çıktığını görebilirsiniz.

D – Şimdi gelelim savaşın seyrine.

Savaşta ilk başta iki tarafın Ordusu düz bir hat şeklinde dizilmişlerdir.

İngiliz ordusu iki kat daha büyük olduğu için tek bir cepheye yüklenip bu hattı yarma hedefinde olmuştur. Bunun da en güzel yolu ova olan sahil şerididir.

1.gün

İngilizler 8. Ordu ve sahil bölgesine yüklendiği için o bölgede olan ordu Mecidiye kazasına kadar geri çekilmiştir. Nablus cephesi o sırada harp sebebiyle geri çekilen 8. ordu ile iletişime geçememiştir.

2. gün

O gün 8. Ordu çok toprak kaybetmiştir. Tüm sahil İngilizlerin eline geçmiştir Mecidiye düşmüştür. Lübnan’a yakın bulunan Yıldırım Orduları gelen İngilizler o bölgeye geldiğinde arkada cephe almıştır fakat kıyı şeridinin boşluğundan dolayı arkalarından dolaşan birlikler onları esir almıştır. İngilizlerin 7. ordunun arkasına sızma ihtimali arttığı, ordusu büyük zarar gördüğü ve demiryolları işgal edildiği için iki gün sonra Atatürk geri çekilmeye başlamıştır.

5. Gün

8. Ordu batı mevzilerini tamamen kaybetmiştir. Yıldırım ordularının olduğu arka mevzileri ele geçiren ingilizler 8. Ordu’nun gittiği şehri ele geçirmiş ve onların esir düşmesine sebep olmuştur. Atatürk ise şu an Şeria nehrinden doğuya (Ürdün bölgesi) geçerek ordusunu Haleb’e doğru çekmiştir.

E – Cephe Hakkında Çıkan Karalama Kampanyaları

Faysal’ın ordusunun baskın yaptığı yerlerden geçirmeseydi şu an belki de o ordu da Şam’a doğru çekilirken esir duruma düşecekti.

Bunu incelemeyen ve öğrenmek istemeyen birileri üzerinden manipülasyonlar ile insanları kandırmaya çalışmaktadır.

Şu an Türkiye’de Mecidiye savaşını bu kadar hezimet diye aktaranlar, zamanında Kadir Mısıroğlu ile Keşke Yunanlılar galip gelse diyen Yahudi artıkları olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim.

İngilizlerin sözlerini tutmadığını şu altta bulunan Faysal’a söz verilen toprakların hangilerinin nasıl verdiklerini tarihi analiz ederek anlayabilirsiniz. Hiçbirisi verilmediği gibi istediği büyük Arap İmparatorluğu yerine ailesinin arasında paylaşılmış şekilde üç parça çöl topraklarını vermiştir.

Aynı zamanda Filistin’de yapılan Müslüman açık Hapishanesinin kurulmasına sebep olmasını gördüğünüzde hangi tarafın Müslümanların yada hiç olmazsa Arapların da gerçek dostu olduğunu görebilir.

Gelelim o haberleri yapanlara (Sinirlerinizi Bozabilir):

1) http://www.haber7.com/tarih-ve-fikir/haber/1207000-filistin-suriye-cephesinde-neden-kaybettik

El – Lecun muharebesi diyerek ne kadar olaya yabancı kaldıkları ve başkaları tarafından servis edildiği görülebilir. Mecidiye lan bu savaş. Abdulmecid’e de Abdel-Megiddo yada Abdel-Lecun der bunu yazan Allah bilir.

2) LİNK : http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/vehbi-kara/el-megiddo-nablus-bozgunu-14867.html

Olayları bilip bilmeden konuşmak bu olsa gerek. 8. Ordu nerede 7. Ordu nerede bilmeden doğru yada yanlış bir haber mi diye teyit etmeden servis etmiş yazıları.

Bakmanızı tavsiye etmem fakat Müslümanlar eğer bu yazılar ile birlikte tüm kaynaklara baktığında hangisinin daha gerçekçi olduğunu anlayacaksınız rahat bir şekilde.

Bu da Türk anlatımı ile Nablus savaşı:

LİNK : http://blog.milliyet.com.tr/anlatilamayan-savas–nablus-meydan-muharebesi-/Blog/?BlogNo=557737

F – Misak i Millî Sınırları

Yabancı kaynaklar Musul olaylarını ayrıştırıcı makale yaptıklarında farkında olmadan bir gerçeği de bize göstermişlerdir.

Hep merak ederdim Misak-ı Milli sınırları nereden başlıyor nereye kadar gidiyor diye. Çok büyük bölge etnik olarak Müslümanlar çoğunluğu (Avrupa’da olan adıyla Türk) sağlıyordu balkanlarda.

Haber detaylarında da gördüğünüz üzere sınırlar sadece Batı Trakya ile değil Doğu Rumeli’de dahil tüm orta Balkanları kapsıyor.

LİNK : https://www.washingtonpost.com/news/worldviews/wp/2016/10/21/the-history-of-mosul-in-five-maps/?utm_term=.335b3b637a12

Ctrl + F yapın ve şunu yazın.

The Turkey that never was

Harita cuk diye karşınıza çıkacaktır. Resim aynı zamanda altta bulunmaktadır.

Gördüğünüz gibi aslında Misak-ı milli hedeflerimiz o zaman daha Mübadele yapılmadığı için Selanik şehrinden Gümrü (Ahıska Türkleri) bölgesine kadar her yeri dahil etmiştir.

Aynı zamanda şu an bile İdlib bölgesinde yaşayan Türkmenlerin sınırların o dönem nereye kadar inmesi gerektiğini açık bir şekilde göstermektedir.

G – Sonuç

Vatan kolay kazanılmadı. Gerçekleri görmek ve kabul etmek büyük meziyettir. İftira atmak ise hiç kimseye yaramamaktadır.

Bonus olarak size 1 Kasım 1918 sınırlarını gösteren fotoğraf aşağıdadır. Orada İngiliz orduları ile Faysal kuvvetlerinin nasıl birlikte Şam’a kadar ilerledikleri, Mekke şerifinin nasıl hala Osmanlı için direndiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Birinci Dünya savaşını inceleyen birisi Osmanlı’nın Sırbistan’dan sonra en çok oranda sivili kaybettiği görülecektir. Sırbistan %24 Osmanlı %14 oranında. Sürekli saldırı taktiği, teknoloji ve iç karışıklıkların etkisi büyüktür bunda.

Hadi neyse Sırbistan için Pirus (Pyrrhus) Zaferi oldu ve koca Yugoslavya devletini kurdu. Osmanlı için ise büyük bir yıkım oldu. Atatürk olmasaydı ve Türkiye kurulmasaydı şimdi Osmanlı hayalleri olanlar bunu dile getiremeyecek kadar tarihe gömülmüş olurdu.

Tarihi haritalar ve yabancı kitapları okumayan kişiler aslında Serv Anlaşmasını sunan batılıların tercihleri arasında en Osmanlıyı var eden anlaşma olduğunu bilmiyorlardır.

Yabancı Arşivlerin birisinden çekilmiş bir fotoğraf vardı zamanında. O fotoğraflarda İç Anadolu dahil her yeri başkasına veren fotoğraflar vardı.

Amerikan veya İngiliz Muhipleri cemiyetleri paylaşımlarda ne kadar tepki gördülerse Serv anlaşmasına razı gelmeleri sağlanmış.

Tabi sonradan Kurtuluş savaşı verildi de o zaman kaybedilen toprakların bir kısmı geri alındı. Tabi alınamayan nicelerinin yanında o dönem olan şartlarda çok üstün bir başarı olarak kabul edilebilir.

Osmanlı devam etseydi Cumhurbaşkanı yerinde Padişah’ın olacağını da çok iyi biliyordur Erdoğan. Çok özlem duyduysa kimliğini umursamaz yerini bırakabilir istediği gibi Osmanlı Hanedanına. Akp içerisinde Osmanlılara bırakıyorum deyince de laf eden birisi çıkmaz tahminimce.

ARAP DOSYASI /// Ercan Caner : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ????


Ercan Caner : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ????

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

21 Mart 2018

Bizim özgürlüklerimizden nefret etmiyorlar. Kendi ülkelerinde petrol için ideallerimize ihanet ettiğimiz için bizden nefret ediyorlar.

Yazar Robert F. Kennedy, Jr. Politico Magazine, 22 Şubat 2016

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Mart 2018

John Foster Dulles (solda) ve Başkan Eisenhower, 1952. | Foto: Getty

Kısmen de olsa babam bir Arap tarafından öldürüldüğünden, Birleşik Devletler politikasının Orta Doğu üzerindeki etkilerini ve özellikle de ülkemize karşı ara sıra İslam dünyasından gelen kana susamış tepkilere neden olan faktörleri anlamak için bir çaba gösterdim.

İslami Devlet terör örgütünün yükselişine ve Paris ile San Bernardino’da bu kadar çok masum insanın ölümüne neden olan vahşetin kaynağını araştırmaya odaklandığımızda, din ve ideolojinin ötesinde uygun açıklamalar aramamız daha iyi olabilir. Geçmişe ve petrolün çok daha karmaşık gerekçelerine ve bunların nasıl sık sık suçlayan parmakların bizi işaret etmesine neden olduklarına odaklanmalıyız.

Amerikan halkı tarafından az bilinen, fakat Suriyelilerin çok iyi bildikleri, Amerika’nın Suriye’ye şiddet içeren müdahaleleri, günümüzde İslami Devlet terör örgütü tehdidine karşı koyma yönünde, hükümetimiz tarafından alınması planlanan herhangi bir etkili tepkiyi karmaşıklaştıran, şiddetli İslam cihadı için elverişli bir ortam hazırlamıştır.

Amerikan halkı ve politika yapıcıları bu geçmişten habersiz oldukları sürece yapılacak ilave müdahaleler, durumu daha da karmaşıklaştırmaktan öte hiçbir işe yaramayacaktır. Dışişleri Bakanı John Kerry, bu hafta içinde yaptığı bir açıklama ile Suriye’de geçici bir ateşkes ilan etmiştir. Fakat Birleşik Devletlerin Suriye’deki gücü ve itibarı asgari seviyede olduğundan ve ateşkes, İslami Devlet ve El Nusra gibi ana savaşçıları kapsamadığından, en iyi olasılıkla bu ateşkes sallantılı bir ateşkes olmaya mahkûmdur.

Benzer şekilde Başkan Obama’nın Libya’ya artan askeri müdahalesi de (ABD, geçtiğimiz hafta içinde bir İslami Devlet terör örgütü eğitim kampına hava saldırısı düzenlemiştir), büyük bir olasılıkla radikalleri zayıflatmaktan ziyade güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Tarihte bir dönüm noktası olarak nitelendirilen konuşmasını yaptığı 1957 yılında John F. Kennedy. Foto: Pinterest

New York Times dergisinin, 8 Aralık 2015 tarihli ön sayfa haberinde belirttiği gibi İslami Devlet terör örgütünün siyasi liderleri ve stratejik planlamacıları, bir Amerikan askeri müdahalesini provoke etmektedir. Onlar, deneyimlerine dayanarak, böyle bir müdahalenin kendi saflarına gönüllü savaşçıların akın etmesine neden olacağını, ılımlıların seslerini bastıracağını ve İslam dünyasının Amerika’ya karşı birleşmesini sağlayacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu dinamiği anlamak için tarihe; özellikle de mevcut çatışmanın tohumlarına, Suriyelilerin bakış açısından bakmak zorundayız. Irak’ı işgal ettiğimiz 2003 yılından çok önce CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi İstihbarat Teşkilatı), şiddet yanlısı cihatçılığı bir Soğuk Savaş silahı olarak beslemiş ve Birleşik Devletler ile Suriye ilişkilerinin içini zehirle doldurmuştur.

Bütün bu yapılanlar ülke içinde de tartışmalara neden olmuştur. Amcam Senatör John F. Kennedy (JFK), 1957 yılı Temmuz ayında, CIA tarafından Suriye’de düzenlenen başarısız darbe sonrasında, Arap dünyasının kendi kendisini yönetme hakkını destekleyen ve Amerikan emperyalizminin Arap ülkelerinde faaliyetlerine son vermesini talep eden bir konuşma yapmıştır. JFK, tarihte bir dönüm noktası niteliğinde olan bu konuşması ile Eisenhower yönetimindeki Beyaz Ev’i, her iki siyasi partinin liderlerini ve Avrupalı müttefiklerimizi öfkeden deliye döndürmüştür.

Hayatım boyunca ve özellikle de Orta Doğu’ya sık sık yaptığım ziyaretler esnasında, sayısız Arap bana o konuşmanın, Birleşik Devletlerden bekledikleri idealizmi en net şekilde ifade eden açıklama olarak hatırladıklarını ifade etmişlerdir. Kennedy’nin yaptığı konuşma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün eski Avrupa kolonilerinin, kendi kendilerini yönetme hakkına kavuşmaları için, resmi bir söz verme niteliği taşıyan Atlantik Bildirisinde ifade edilen yüksek değerleri savunan ülkemizin, tekrar o değerlere dönmesi yolunda yapılan bir çağrıdır.

Franklin D. Roosevelt, eli çok güçlü olan Winston Churchill ve diğer müttefik liderlere, Birleşik Devletlerin faşizme karşı sürdürülen Avrupa savaşına desteğinin ön koşulu olarak, 14 Ağustos 1941 tarihinde Atlantik Bildirisini imzalatmıştır.

1948 yılında Dulles Kardeşler: Allen (solda) ve John Foster (sağda). Foto: Bettmann/Corbis

Fakat büyük ölçüde Allen Dulles ve dış politika entrikaları ile sık sık direkt olarak ulusumuzun siyaseti ile ters düşen CIA nedeniyle, Atlantik Bildirisinde ifade edilen idealist yola hiçbir zaman girilmemiştir. 1957 yılında büyükbabam Büyükelçi Joseph P. Kennedy, CIA’nin Orta Doğu’daki örtülü pis işlerini soruşturan gizli bir komitede görev almıştır. Büyükbabamın altında imzası olduğu 1956 tarihli Bruce-Lovett raporu (David Bruce ve Robert Lovett iki deneyimli devlet adamıdır), bütün Araplar tarafından bilinen, fakat görünürde, hükümetin inkâr politikasına inanan Amerikan halkının bilmediği, CIA’nin Ürdün, Suriye, İran, Irak ve Mısır’daki darbe komplolarını açıklamaktadır. Raporda CIA, günümüzde dünyanın birçok ülkesinde görülen ve o zamanlar anlaşılmaz bir biçimde yayılmaya başlayan Amerikan aleyhtarlığına neden olmakla suçlanmaktadır.

Bruce-Lowett Raporu, bu tür müdahalelerin Amerikan etik değerlerine aykırı olduklarına işaret etmekte ve Amerika’nın uluslararası alandaki liderlik ve ahlaki otoritesini, Amerikan halkının bilgisi dışında tehlikeye attığını ortaya koymaktadır. Raporda bunun yanı sıra, CIA’nin başka yabancı ülkelerin aynı şeyleri bizim ülkemizde yapması durumunda bu tür müdahalelere karşı ne yapılması gerektiğini asla düşünmediği de ifade edilmektedir.

Bu geçmiş, George W. Bush, Ted Cruz ve Marco Rubio gibi modern müdahalecilerin, Orta Doğu milliyetçilerinin, bizden özgürlüklerimiz nedeniyle nefret ettiklerine yönelik kendi narsistik masallarını anlatırken gözden kaçırdıkları kanlı tarihtir. Oysa Arap milliyetçilerinin genel olarak bizden nefret etmelerinin nedeni kesinlikle bu değildir; onların bizden nefret etmelerinin asıl nedeni, kendi sınırları içinde o özgürlüklere, bir anlamda kendi ideallerimize ihanet etmemizdir.

Amerikalıların neler olup bittiğini gerçekten anlaması için aşağılık ve çıkarcı, fakat çok az hatırlanan tarihin ayrıntılarını incelemek gerekmektedir. 1950’li yıllarda Başkan Eisenhower ve Dulles biraderler- CIA direktörü Allen Dulles ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles- Orta Doğu’yu Soğuk Savaşta tarafsız bölge olarak bırakma ve Arap ülkelerini Arapların yönetmesi yönündeki Sovyet antlaşma tekliflerini geri çevirmişlerdir.

Solda yazarın amcası Joseph P. Kennedy 1955 yılında. İki yıl sonra Büyükelçi Kennedy, CIA tarafından düzenlenen ve Orta Doğu’da Amerikan aleyhtarlığını kışkırtan operasyonları denetleyen gizli bir komitede görev yapmıştır. Aynı yıl, sağdaki fotoğrafta kardeşi Robert ile Senato’da icra edilen bir duruşmada görülen çiçeği burnunda Senatör John F. Kennedy Senato’da, benzer şekilde Eisenhower yönetimini, bölgede kendi kendini yönetme hakkını engellediği için yerden yere vuran ‘‘Emperyalizm- Özgürlüğün Düşmanı’’ başlıklı bir konuşma yapmıştır.

Bunun yerine, Allen Dulles tarafından Komünizm ile bir tutulan Arap milliyetçiliğine karşı, özellikle de Arapların kendi kendilerini yönetmesi hakkına karşı ve bu talepler petrol ayrıcalıklarını tehdit ettiğinde, gizli bir savaş başlatmışlardır. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan’daki despotlara, Sovyet Marksizm tehlikesine karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr cihatçı ideolojilere sahip zalim hükümdarlara, gizlice Amerikan askeri yardımı pompalamışlardır.

Beyaz Ev’de, CIA planlama direktörü Frank Wisner ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in de katıldığı 1957 yılı Eylül ayında yapılan bir toplantıda, General Andrew J. Goodpaster tarafından alınan bir nota göre; Eisenhower CIA’ye verdiği tavsiyede, ‘‘Kutsal savaş özelliğini vurgulamak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız’’ ifadelerini kullanmıştır.

CIA, Suriye’ye aktif olarak müdahalelerine, neredeyse kurulmasından (18 Eylül 1947) sadece bir yıl sonra, 1949 yılında başlamıştır. Suriyeli vatanseverler, Nazilere karşı savaş ilan etmiş, Vichy Fransa’sının sömürgeci yöneticilerini ülkelerinden atmış ve Amerikan modelini esas alan kırılgan bir laik demokrasi oluşturma becerisini göstermişlerdir.

Fakat 1949 yılı Mart ayında Suriye’nin demokratik yöntemlerle seçilen başkanı Shukri-al-Quwatli, bir Amerikan projesi olan ve Suudi Arabistan’daki petrol yataklarını Suriye üzerinden Lübnan limanlarına ulaştırmayı öngören Trans Arap Boru Hattını onaylamakta tereddüt göstermiştir.

Trans Arap Boru Hattı üzerinde uçuş. Foto: Wikimedia.

CIA tarihçisi Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ isimli kitabında, Al-Quwatli’nin Trans Arap Boru Hattını onaylamadaki isteksizliğine misilleme olarak CIA’nin, kendi elleriyle seçtiği eski bir hükümlü olan Husni al-Zaim’i iktidara getirdiği bir darbeyi anlatmaktadır. İktidara gelen Al-Zaim, henüz parlamentoyu dahi dağıtmadan, iktidarda kaldığı dört buçuk aylık süre içinde, vatandaşları onu azletmeden önce, Amerikan projesi boru hattını onaylamıştır.

CIA tarafından istikrarsızlaştırılan ülkede meydana gelen birkaç karşı darbe sonrasında Suriye halkı 1955 yılında, al-Quwatli ve Milli Partisini iktidara getirerek yeniden demokrasiyi denemiştir. Al-Quwatli hâlâ bir Soğuk Savaş dönemi tarafsızı yaklaşımını korumaktadır, fakat iktidardan uzaklaştırılmasındaki Amerikan müdahalesi nedeniyle artık Sovyetlere daha yakındır. Bu tutumu da CIA Direktörü Dulles’in ‘‘Suriye bir darbe için olgunlaşmıştır’’ diyerek, iki darbe sihirbazı Kim Roosevelt ve Rocky Stone’u Şam’a göndermesine neden olmuştur.

İki yıl öncesinde Roosevelt ve Stone, İran’da demokratik yöntemlerle seçilen Cumhurbaşkanı Mohammed Mosaddegh’e karşı onun İran’ın, İngiliz petrol devi Anglo İran Petrol Şirketi (şimdiki adı British Petroleum) ile olan dengesiz sözleşmeleri yeniden müzakere etmeyi denemesi sonrasında düzenlenen bir darbeyi yönetmişlerdir. Mosaddegh, İran’ın 4,000 yıllık tarihinde seçimle iktidara gelen ilk lider ve gelişmekte olan ülkede popüler bir demokrasi destekçisidir.

Büyük Üçlü: Josef Stalin, Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill 1943 yılında Tahran Konferansında.
Foto: Democracy Chronicles.

Mosaddegh, İngiliz petrol devi British Petroleum ile birlikte hareket eden Birleşik Krallık istihbarat servisi tarafından düzenlenen darbe girişimi sonrasında, ülkedeki bütün İngiliz diplomatları sınır dışı etmiştir. Bununla birlikte Mosaddegh, danışmanlarının haklı olarak şüphelendikleri ve İngiliz komplosunda parmağı olan CIA elemanlarını da sınır dışı etmesi yönündeki tavsiyelerine karşı çıkarak ölümcül bir hata yapmıştır.

Birleşik Devletleri, İran’ın yeni demokrasisinde bir rol model olarak gören Mosaddegh, böylesine büyük hainlikleri ne yazık ki görememiştir. Dulles’in iğnemelerine rağmen Başkan Harry Truman, İngilizlerin Mosaddegh’i devirmek için planladıkları oyuna CIA’nin aktif olarak katılmasını yasaklamıştır.

Eisenhower ise 1953 yılı Ocak ayında iktidara geldiğinde, hiç vakit kaybetmeden Dulles’lerin tasmalarını çıkararak onları serbest bırakmıştır. Ajax Operasyonu ile Mosaddegh’in görevinden uzaklaştırılması sonrasında Stone ve Roosevelt, Birleşik Devletler petrol şirketlerinin çıkarlarını gözeten Şah Rıza Pehlevi’yi iktidara getirmiştir. Fakat Pehlevi’nin, CIA desteğinde kendi insanlarına karşı uyguladığı ihtişamlı vahşet, 20 yıl sonra, en sonunda 1979 yılındaki İslami devrimi ateşlemiş ve bizim 35 yıllık dış politikamızın allak bullak olmasına neden olmuştur.

Ajax Operasyonu: Daima açık bir sırdı. Foto: Mohammad Mossadegh

John Prados tarafından kaleme alınan ‘‘Safe for Democracy: The Secret Wars of the CIA’’ kitabına göre; Ajax Operasyonunun büyük başarısı ile şımaran Stone, cebinde 3 milyon dolar ile 1957 yılında İslami militanları silahlandırarak harekete geçirmek ve Suriyeli üst düzey subaylar ve politikacılara, al-Quwatli’nin demokratik yollarla seçilmiş laik rejimini iktidardan uzaklaştırmak maksadıyla rüşvet vermek üzere Şam’a gelir.

Cebindeki milyonlarca dolar ile Müslüman Kardeşler örgütüyle birlikte çalışan Rocky Stone, Suriye istihbarat başkanı, Genelkurmay Başkanı ve Komünist Parti başkanını ortadan kaldırmak ve Irak, Lübnan ve Ürdün’de, suçun Suriyeli Baasçılar üzerine yıkılacağı ulusal komplolar ve şiddetin kullanıldığı çeşitli provokasyonlar düzenlemek için entrikalar tasarlar.

Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ adlı kitabında, CIA’nin planının Suriye hükümetini istikrarsızlaştırmak ve hükümetleri zaten CIA’nin kontrolünde olan Irak ve Ürdün tarafından işgali için bir bahane yaratmak olduğunu ayrıntıları ile anlatmaktadır.

Guardian gazetesinde açıklanan, sonradan gizliliği kalkan CIA belgelerine göre; Kim Roosevelt, CIA tarafından yeni göreve getirilen kukla hükümetlerin, her şeyden önce ‘‘baskıcı önlemler ve keyfi iktidar uygulamalarına’’ dayanması gerektiği öngörüsünde bulunmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Geçmişi hatırlayalım: Kısaca JFK olarak anılan Birleşik Devletler Başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963 tarihinde Dallas eyaletinde vurularak öldürülmüştür. Kimse JFK’yi kimin öldürdüğünü kesin olarak bilmemektedir. Fakat resmî açıklamaya göre, Kennedy’nin katili olarak suçlanan Lee Harvey Oswald olaydan kısa bir süre sonra yakınlardaki bir sinemada polis tarafından tutuklanır.

Tutuklanmasından iki gün sonra eyalet hapishanesine polis eşliğinde götürülen Oswald, Jack Ruby adında biri tarafından vurularak öldürülür. Ruby daha sonra yargılanır ve cinayet suçundan ölüme mahkûm edilir. Temyize başvuran Ruby davası görülmeden bir hastalık nedeniyle hapishanede hayatını kaybeder.

Warren Komisyonu, 1964 yılında, Kennedy’i yalnız başına Oswald’ın öldürdüğünü açıklar ve 1979 yılında yapılan diğer bir kongre soruşturmasında CIA’nin Kennedy suikastı ile ilgili olduğu yönündeki iddialar hakkında bir kanıt bulunamadığı açıklanır.

Fakat bazıları bütün bunların örtülü bir operasyonun parçası olduğunu iddia etmektedir. Kennedy suikastı ile ilgili belgeler üzerindeki gizlilik, 26 Ekim 2017 tarihinde Trump yönetimi tarafından kaldırılır. Fakat Trump bir açıklama yapar ve bütün belgelerin açıklanmasının ulusal güvenliğe zarar vereceği gerekçesiyle son birkaç yüz sayfalık belgenin açıklanmadığını ifade eder.

Solda gazetecilere JFK’in katili olmadığını söyleyen Lee Harvey Oswald ve sağda çok yakın mesafeden vurulma anı. Foto: The Sun

Başkan Donald Trump daha sonra yaptığı bir açıklamada, kalan 300 kadar belgenin CIA dahil yetkili makamlara tarafından incelendikten sonra, hala yaşayanların isimleri ve adreslerini gizli tutmak kaydıyla, tamamını açıklayacağını ifade etmiştir.

Donald Trump, bu sözünü bugüne kadar yerine getirmemiştir…

DEMOKRASİ DOSYASI /// Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi


Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi

E-POSTA : fatihbengi

1985 yılında Kara Havacılık Okulunda pilotaj eğitimini tamamlayarak pilot olan Bengi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde Takım, Bölük, Tabur ve Alay komutanlıkları görevlerini yürütmüştür. 2009 yılında Yüksek Askeri şura kararları ile Tuğgeneral rütbesine terfi ettirilen Bengi, 2013 yılında Kara Havacılık Okul Komutanlığı görevinden ‘‘Kadrosuzluk’’ nedeniyle emekli olmuştur.

15 Ekim 2019

Fatih Bengi, Sun Savunma Net, 15 Ekim 2019

İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan demokrasi rüzgârı, ABD’nin yolunu açmak için kullanışlı bir argüman oldu. Amerika, demokrasi kılıcını Uzakdoğu’da kullandı. Kore’de 3,5 milyon, Vietnam’da 6 milyon olmak üzere toplam 9,5 milyon insan hayatını kaybetti. Yakın zamanlardan hatırlandığı gibi ABD’nin; Afganistan, Irak, Mısır, Libya ve Suriye’ye demokrasiyi götürmesi toplam 13 milyon insan hayatını kaybetmesine neden oldu. Onlar demokrasi ve insan haklarından yararlanamasalar da ölen bu 13 milyon insanın çocukları, torunları Amerikan tipi demokrasinin bütün faziletlerinden eksiksiz faydalanarak birbirlerini katletmeye devam ediyor. Son 60 yılda 25 milyon insan sadece “Amerikan demokrasisi ile tanışsın diye” katledilirken, Amerika’nın dostları ülkeler de alkışlarla bu katliama katkı sundular.

Suriye gündemi Dünya kamuoyunu tam 9 yıldır meşgul ediyor. Mart 2011 tarihinde, Dera şehrinde Arap Bahar’ından etkilenen “demokrasi yanlısı” gösterilerin başlaması ve Esad rejiminin bu gösterilere müdahale etmesiyle başlayan Suriye iç savaşında gelinen nokta tam bir felâket.

9’uncu yılına giren Suriye’deki iç savaşta yüzbinlerce insan vefat etti, 6 milyona yakın sivil savaştan kaçıp yerini yurdunu bırakarak komşu ülkelere sığındı. Suriye’de kalan siviller de sürekli korku içinde hayatlarını devam ettiriyor. Şu anda Suriye’de “Küresel güçler” tıpkı Irak’ta olduğu gibi pay kapma telâşındalar. Suriye’de barış olması ve insanların hayatları kimsenin umurunda bile değil! Suriye’deki iç savaştan en çok etkilenen ülke ise hiç şüphe yok ki Türkiye. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre, Suriye’deki karışıklıktan kaçan 6 milyondan fazla kişinin 3 milyon 644 binine Türkiye tek başına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin başından itibaren uyguladığı Suriye politikası eleştiriliyor. Birçoğu da haklı eleştiriler.

Humus, Suriye. Reuters

Günümüzde Suriye, bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bir dış politika laboratuvarı oldu. Suriye’deki oyuncular ülkelerinin menfaatlerini tüm güçleriyle maksimize etmeye uğraşıyorlar. Sergilenen politikalar tarafların dünya siyasetine bakış açılarını da birebir yansıtıyor. Suriye’de gizli hesabı olmayan millet ve devlet yok gibi. Bu analizi sağlıklı yapabilmek için öncelikle tarafların amaçlarını ve isteklerini bilmek gerekiyor.

İsrail-ABD;

İsrail, 1948 yılında kurulduğunda en büyük tepkiyi Suriye’den aldı. 1948, 1967 ve 1973 savaşlarında Suriye Arap Cumhuriyeti başrol oyunculardan biriydi. Diğer ülke ise Mısır’dı. Suriye, İsrail ile yapılan bütün savaşlarda hep en ön cephede yer aldı. Bu uğurda Golan Tepelerini kaybetti. İsrail’in amansız düşmanı olduğunu her fırsatta gösterdi. İsrail karşıtlığı politikalarından hiç vazgeçmeme uğruna Filistin’e onlarca yıl inanılmaz yardımlar yaptı, direniş örgütlerine her türlü desteği verdi.1982 yılından sonra bölgede etkinliğini artıran Hizbullah’a koşulsuz destek verdi. ABD ve İsrail, Suriye’nin parçalanmasını ve başta Kürt devleti olmak üzere Alevi, Sünni ve Dürzi devletçiklere bölünmesini istiyor. Esad’ın gitmesini ve yerine İsrail politikalarını hayata geçirecek kukla bir rejim hayali kuruyorlar. Şii bloğunun yok olması ve Şii-Sünni savaşı da en önemli projeleri olarak öne çıkıyor. ABD ve İsrail, Suriye’deki İran etkisini kırmak ve İran askeri varlığını sıfırlamak hedef ve isteklerini gizlemiyorlar.

Rusya

Rusya, Rus Çarı Deli Petro’dan beri hayal ettiği Akdeniz’e inme projesini gerçekleştirdi. Deniz üsleri ve kara üslerine kavuştu. Bu sayede ABD’nin karşısında elini güçlendirdi. Bu sayede Kırım’ın ilhakını kabul ettirme yolunda önemli bir mesafe aldı. Ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında önemli bir oyuncu sıfatını elde etti.

İran

1979 devriminden beri ABD’nin hedefinde olan İran, 40 yıldır ambargolarla terbiye ediliyor. İran, Suriye’de nefsi müdafaa yapıyor. 40 yıldır ABD saldırılarından korunmaya çalışan İranlıların savunma becerileri ve refleksleri üst düzeye çıkmış durumda. Bu süreçte dost düşman ayırımını başarılı bir şekilde yapmaları İran’dan başlayan Irak ve Suriye’de devam ederek Lübnan’da biten Şii hilalinin ortaya çıkmasını sağladı. Bu blok Yemen’e kadar uzandı. İran’ın Suriye’deki varlığı Rusya’nın varlığından çok farklı bir mahiyet taşıyor. Rusya’nın Suriye’deki varlığı yüzyıllık hayallere ulaşmaktan ibaretken, İran’ın Suriye’deki varlığı tamamen yaşamsaldır.

Rusya’nın Suriye’den çekilmesi Rusya’yı temelden sarsan bir etkiye sebep olmaz. Fakat İran’ın Suriye’den çekilmesi hem Suriye hem de İran’ın varlığı ve güvenliği açısından büyük bir felaket anlamına gelmektedir. O halde Esad, Rusya’dan ziyade İran’la beraber olmak zorunda kalacaktır. Suriye, Rusya için kullanışlı bir karttan öteye gitmezken, İran için Suriye’nin anlamı inanç birliğini de temsil eden bir coğrafyadır. Ortak düşmanları olan ABD ve İsrail’e karşı durmak her iki ülkenin mevcudiyeti için zorunludur. Rusya’nın böyle bir zorunluluğu yoktur. Rusya diğer çıkarlarına karşılık Suriye’yi pazarlık konusu yapabilir. Fakat Suriye, İran için pazarlık konusu yapılamayacak bir öneme sahiptir.

Bu yüzden ABD’nin Suriye’deki varlığı Suriye sorununun çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Türkiye, Suriye konusunda ABD’nin izlediği politikaları güvenilmez olarak görüyor. Çünkü ABD Suriye’de bir sorun çözmek üzere değil, bölge ülkeleri ve halkları için sorunu daha da derinleştirmek, yeni sorunlar üretmek maksadıyla bulunuyor. Bir terör örgütünü allayıp pullayarak “Demokratik Güç” olarak lanse edip, bu örgüte meşru bir devlete parayla satmadığı tonlarca silahı verip bir “Silahlı Güç” yaratmaya çalışıp hem Suriye’nin hem de bölgenin bütün siyasi dengelerini altüst ediyor. Bu durumdan en büyük zararı Türkiye görüyor, en ağır faturayı da başta Suriye halkı olmak üzere Türkiye ödemek durumunda kalıyor.

Trump ve Mike Pence, Beyaz Ev’de İran yaptırımları belgesini imza basın toplantısında görülürken. Foto: AFP

ABD, Türkiye’yi güneyden kuşatan bir stratejiyi devreye sokmuş olmasına karşın bu durumu IŞİD’le mücadelenin gereği olarak sunuyor. ABD, NATO’da müttefiki olan Türkiye ile değil terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile bağlantılı PYD ile Suriye’de iş tutuyor. ABD, Suriye’de Türkiye’yle işbirliği yapmıyor, çünkü böyle bir birlikteliğin Türkiye’yi bölgede söz sahibi yapmasından korkuyor. ABD, Türkiye’ye oyun içinde oyun oynuyor, Türkiye’nin Suriye’deki her adımına karşı ABD’den karşı adım geliyor. ABD bu adımları meşru ve makul nedenlerin arkasına saklıyor. PYD’ye binlerce TIR dolusu silah veriyor, eğitiyor, donatıyor, bölgede yirmiyi aşkın üs inşa ediyor, PYD/PKK’lılardan sınır güvenlik güçleri oluşturuyor ve bütün bunları IŞİD’le mücadele adına “geçici ve taktiksel” olarak yaptığını ve PYD’ye hiçbir vaatlerinin olmadığını söylüyor.

ABD’li bir asker Türk hava saldırıları sonrasında Al-Malikiyah yakınlarındaki bir YPG kampını ziyaret esnasında görülürken. 25 Nisan 2017. Foto: AFP

Türkiye Fırat’ın doğusunu PKK/PYD’den temizleyeceğini ve bu bölgede hiçbir oldubittiye müsaade etmeyeceğini, sınırından terörist sızmaları olduğunu söylüyor. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis “Suriye’nin kuzey sınırı boyunca birkaç yerde gözlem noktası kuracağız” diyor. Bunu da ‘Türkiye’ye yönelik her türlü tehdidi takip etmek, Türkiye’ye istihbarat vermek ve Türk ordusuyla iletişim içinde olmak için’ yapacaklarını söylüyor. ABD’nin gözlem noktası inşa etmekteki gerçek amacı PKK/PYD’yi, TSK’nın yapması muhtemel operasyonlara karşı korumak ve Türk ordusunu caydırmaktır. TSK, obüs toplarıyla sınırdan PKK/PYD mevzilerine ateş açınca Amerikan güçleri de YPG ile ortak devriye turu atarak bir kez daha Türkiye’nin önüne set çekiyor. Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak için bir adım atar atmaz ABD derhal PKK/PYD’yi koruyucu karşı tedbir alıyor. Aslında ABD bu tavrıyla “PKK’ya karşı istediğini yap ama Suriye’deki PYD/PKK’ya dokunma” mesajını Türk tarafına vermiş oluyor.

ABD’nin Suriye’de on binlerce TIR dolusu silahla teçhiz ettiği taşeron terör örgütler üzerinden Suriye’de uyguladığı plan, Suriye’nin fiilen bölünmesinden başka bir sonuç doğurmuyor. Üstelik böyle bir ortamda bölgeden milyonlarca insan başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeye göç etmek zorunda kalıyor.

ABD’nin planı böyle devam ettiği takdirde bu bölgelerden göç etmiş insanların kendi topraklarına dönme yolları tamamen kapanmaktadır. Kendi ülkesinde göçmenlere karşı bin bir türlü tedbir almasını bilen ABD’nin uyguladığı bu zorlama politikalarla başka ülkelere göç üretmesi başlı başına büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Sadece bu çelişki dahi Türkiye’ye bugün söz konusu müdahaleyi yapmak için her türlü meşruiyeti vermektedir.

ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri unsurları doğu Suriye’de ISIS tarafından tutulan son yerlerden bir tanesi olan Baghouz’da ele geçirilenlerin başında nöbet tutarken. 22 Şubat 2019. Foto: Felipe Dana/AP

ABD’nin Suriye’de bulunmak için gösterdiği en önemli gerekçe olan DAEŞ tehdidi, Trump’ın tabiriyle bertaraf edilmiş durumda olduğuna göre, ABD’nin Suriye’den gitme zamanı çoktan gelmiştir. Zaten Trump daha bu yılın başlarında aynı sözleri sarf ederek, Suriye’de daha fazla vakit ve ABD askeri, parası, enerjisi kaybetmenin hiçbir anlamı kalmamış olduğunu söyleyerek Suriye’den çekileceğini açıklamıştı. ABD’nin Suriye’deki varlığını bugün ABD halkına bile izah etmesi çok zor hale gelmiş durumdadır. Peki, CIA ve Pentagon çevreleri, hatta Cumhuriyetçi Kongre üyeleri Trump’ın ifadesi ve tespitiyle Suriye’de bulunma gerekçesi olan DAEŞ tamamen bitmiş olduğuna göre neden kalmaya devam etmeyi savunuyorlar?

Görünürde öne sürdükleri gerekçe DAEŞ’e karşı savaşta yardımını aldıkları PYD’yi Türkiye’ye karşı korumasız bırakmamak. Bu noktada Cumhuriyetçilerin kudretli Senatörü Lindsey Graham dahi bu dili kullanıyor. Oysa aynı Graham daha önceleri Demokrat Partilileri ve Pentagon yetkililerini Kongre’deki bir oturumda ABD’nin tasniflerinde terör örgütü olarak yer alan PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’yi desteklemek suretiyle hem müttefik Türkiye’ye karşı yanlış yapmakla hem de terör örgütleriyle iş tutmakla suçlamıştı. Graham’daki bu tutum değişikliğinin arka planını iyi takip etmek ve anlamak lazım.

Türkiye ve Suriye liderleri eşleriyle birlikte mutlu günlerinde görülürken. Kaynak: INTELLINEWS

Doğrusu, ABD’nin Suriye’ye giriş, kalış ve çıkış gerekçeleri konusunda kafası hiç net olmadı. Hatırlarsak, Suriye’ye önce kimyasal silah kullandığı ve halkını katlettiği için diktatör Esad’ı devirmek üzere girmişti ABD. Onu devirerek, Suriye’de yeni, demokratik bir yönetimin önünü açacak bölgenin ve dünyanın istikrarına yeterince hizmet etmiş olacaktı. Ne var ki, ABD ne terörü toptan bitirmeyi ne de bölge istikrarını ne de akan kanın durmasını önemsedi. Suriye’ye girer girmez buradaki bulunuş sebebini bir anda değiştirdi. Esad yerine DAEŞ’le mücadele etmeyi öncelikli hedef kıldı ve onunla savaşmak için de başka bir terör örgütünden kendine müttefik edindi. Suriye’de sorun çözmek yerine var olan sorunları daha da derinleştirmek, iyice işin içinden çıkılmaz hale getirmek yolunda ilerledi.

Ve şimdi ABD içindeki savaş lobileri Suriye’de kalmak için başka bir gerekçe ileri sürüyorlar, Kürtleri korumak. Kimden? Türkiye’den. Nereden çıktı Kürtleri Türkiye’ye karşı koruma gerekçesi? Türkiye’nin tepkisi Kürtlere değildir, PKK nın uzantısı PYD terör örgütünedir. Türkiye’de, Ürdün’de ve Irak’ta bu bölgeden PYD zulmü dolayısıyla göç etmek zorunda kalmış olan Arap ve Kürtler bunun fiili şahidi. ABD’nin bu politikası Kürtleri korumuyor, onların birçoğunu ateş çemberinin içine atıyor. ABD Kürtleri korumaktan bahsediyorsa aslında bunu sadece “kullanmak” diye anlamak gerekiyor. Kürtleri şimdi Suriye’de daha uzun kalmanın, Suriye’deki istikrarsızlığı İsrail lehine daha fazla sürdürmenin bir gerekçesi olarak kullanacak demektir. Zira hiçbir dostuna, müttefikine ne vefası ne koruma duygusu olmayan ABD’nin, Kürtlere gösterebileceği bir vefası ve merhameti de yoktur.

Türkiye için doğru soru şudur: Nasıl bir Suriye Türkiye’nin çıkarlarına uygundur? ABD ve İsrail’in isteklerine göre parçalanmış Suriye coğrafyasının Türkiye’ye faydası var mı?

Bence Türkiye’nin Suriye politikası, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan ve bu amacın tahakkuk etmesi için hem sahada hem de masa başında mücadele eden bir anlayışta olması gerekir. Bu gün Türkiye’de sayıları 4 milyonu bulan mültecilerin güven içinde Suriye’ye geri dönmelerini sağlayacak siyaset, Suriye Devleti’yle ortak koordinasyon çerçevesinde belirlenmelidir. Diğer taraftan PYD’yi güney sınırımıza yerleştiren ABD’nin planlarından Suriye’den sonra en fazla zarar gören ve görecek olan Türkiye’dir. Bu proje ABD’nin Suriye’yi bölerken Türkiye’yi de kısa vadede bölme planının deşifre olması anlamına geliyor. ABD bu konudaki iradesini saklama gereği dahi duymuyor.

ABD ve onunla birlikte hareket eden AB’nin orta doğuda uygulamaya koydukları ve ülkemizi de hedef alan bu planı bozmak, Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekâtından sonra Kobani ve Cizre bölgelerine çekilen ve Fırat nehrinin doğusunda teşkilatlanan PKK ve PYD terör örgütlerini bu bölgeden söküp atmak, güvenli bölge oluşturmak, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak ve ülkemizde bulunan Suriyeli mültecilerin bir kısmının bu bölgeye dönüşünü sağlamak maksadıyla “Barış Pınarı Harekâtı” Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 09 Ekim saat 16.00’dan itibaren uygulanmaya başlandı. Harekât, ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı” çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edilmektedir. Harekât ile başlangıçta Resulayn ve Tel Abyad arasındaki 120 kilometrelik bölgede, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmak hedeflenmektedir.

IŞİD saldırılarından korunmak maksadıyla Türkiye’ye sığınan Kürt mülteciler. 23 Eylül 2014. Kaynak: Bülent Kılıç/AFP/Getty Images.

TSK ve Suriye Milli Ordusunun (SMO) Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği operasyona çeşitli ülkelerden tepkiler gösterilmiştir. Mısır’ın çağrısıyla toplanan Arap Birliği, operasyonu “işgal” olarak nitelemiş, Almanya ve Fransa Türkiye’ye silah satışını durdurmuş, operasyon İsviçre’de protesto edilmiş, Arap Birliği, Türkiye’nin Suriye’de Fırat’ın doğusuna düzenlediği operasyonu “işgal” ve “Suriye’nin egemenlik hakkının ihlali” olarak değerlendirmiş, Harekâtın başlamasının ardından Mısır, Arap Birliği’ni Türkiye’ye karşı acil toplantıya çağırmıştır. “Arap dünyasının ve Arap sokağının sesi olması gereken Arap Ligi Genel Sekreteri’nin, Suriyeli Arapların hak ve hukukunu savunmak yerine, Suriye’de Araplara karşı işlenen suçların müsebbiplerine ve “Arap vatanını” parçalamaya çalışan teröristlere arka çıkması ibret vericidir. Türkiye yaklaşık 40 yıldır aralıksız olarak bölücü terörle mücadele ediyor. 40 yılda müttefiklerimizin ve dost bildiğimiz ülkelerin türlü oyunlarına şahit olduk ancak terörle mücadele konusunda Suriye krizindeki kadar çifte standarda maruz kalmadık.

TSK sahada görevini başarıyla yapıyor ama Kamu Diplomasimiz yeterli olmadığı için dünyaya haklı davamızı anlatamıyoruz ve giderek yalnızlaşıyoruz. Haklı davamızı doğru yöntemlerle anlatmalıyız.

Avrupa ve ABD, Türkiye’yi Kürtleri katletmekle suçluyorlar. Oysa Suriye’deki PKK, kendine itaat etmeyen Kürtlerin 300 binini Irak’a, 200 binini Türkiye’ye göçe zorlamış. Suriye Milli Ordusunun bünyesinde 2000 Kürt savaşçı var. Batı bunları görmüyor ya da görmek istemiyor, biz de anlatamıyoruz. Bizim düşmanımız Kürtler değil, PKK. Maalesef propaganda da hep zayıf kalıyoruz. Protesto eden ülkelere baktığımızda demek ki doğru yoldayız. Bu günlerde Suriye meselesi ile boğuşurken Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail yanlarına bazı Arap ülkelerini ve elbette ki emperyalist batıyı da alarak Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol arama, çıkarma ve ticaretini yapma çalışmalarını sürdürmektedirler. Bu faaliyetleri yürütürken Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) hakkı olan alanlara da tecavüz etme girişimleri vardır. Amaçları ülkemizi tamamen saf dışı bırakarak denizin altındaki tüm enerji sahalarına ve doğal kaynaklara sahip olmaktır. Doğu Akdeniz’de yukarıda zikredilen ülkeler dışında Rusya’nın da tasavvurları vardır. Suriye’deki mevcut durum da bu konudan bağımsız düşünülemez, Rusya’nın Suriye’de Tartus deniz üssü olduğu da unutulmamalıdır.

Çin ise bir küresel güç olarak hem genel manada hem de Bir Kuşak Bir Yol (One Belt One Road-OBOR) projesi gereği bölgeyle üst seviyede ilgilidir. İngiltere’nin GKRY’deki askerî üssü yetmezmiş gibi Fransa da GKRY’de askerî üs inşası için faaliyete geçmiştir. Eksiksiz ve istisnasız bütün dünya Doğu Akdeniz’dedir. Tüm bunlara ilave olarak ve ilişkili biçimde, Doğu Akdeniz, dünya siyasetinde müthiş bir paylaşım, varlık gösterme ve güç ispatı alanı olarak ortaya çıkmış, bu bölge askerî çatışma riskini de barındırmaktadır. Doğu Akdeniz, çok önemli bir devlet konusudur ve devlet politikaları uygulanarak tüm haklarımız korunarak çözülmeli, ülkemiz aleyhine bir oldubittiye de asla müsaade edilmemelidir.

ARAP DOSYASI : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ???


Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ???

Bizim özgürlüklerimizden nefret etmiyorlar. Kendi ülkelerinde petrol için ideallerimize ihanet ettiğimiz için bizden nefret ediyorlar.

Yazar Robert F. Kennedy, Jr. Politico Magazine, 22 Şubat 2016

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Mart 2018

John Foster Dulles (solda) ve Başkan Eisenhower, 1952. | Foto: Getty

Kısmen de olsa babam bir Arap tarafından öldürüldüğünden, Birleşik Devletler politikasının Orta Doğu üzerindeki etkilerini ve özellikle de ülkemize karşı ara sıra İslam dünyasından gelen kana susamış tepkilere neden olan faktörleri anlamak için bir çaba gösterdim.

İslami Devlet terör örgütünün yükselişine ve Paris ile San Bernardino’da bu kadar çok masum insanın ölümüne neden olan vahşetin kaynağını araştırmaya odaklandığımızda, din ve ideolojinin ötesinde uygun açıklamalar aramamız daha iyi olabilir. Geçmişe ve petrolün çok daha karmaşık gerekçelerine ve bunların nasıl sık sık suçlayan parmakların bizi işaret etmesine neden olduklarına odaklanmalıyız.

Amerikan halkı tarafından az bilinen, fakat Suriyelilerin çok iyi bildikleri, Amerika’nın Suriye’ye şiddet içeren müdahaleleri, günümüzde İslami Devlet terör örgütü tehdidine karşı koyma yönünde, hükümetimiz tarafından alınması planlanan herhangi bir etkili tepkiyi karmaşıklaştıran, şiddetli İslam cihadı için elverişli bir ortam hazırlamıştır.

Amerikan halkı ve politika yapıcıları bu geçmişten habersiz oldukları sürece yapılacak ilave müdahaleler, durumu daha da karmaşıklaştırmaktan öte hiçbir işe yaramayacaktır. Dışişleri Bakanı John Kerry, bu hafta içinde yaptığı bir açıklama ile Suriye’de geçici bir ateşkes ilan etmiştir. Fakat Birleşik Devletlerin Suriye’deki gücü ve itibarı asgari seviyede olduğundan ve ateşkes, İslami Devlet ve El Nusra gibi ana savaşçıları kapsamadığından, en iyi olasılıkla bu ateşkes sallantılı bir ateşkes olmaya mahkûmdur.

Benzer şekilde Başkan Obama’nın Libya’ya artan askeri müdahalesi de (ABD, geçtiğimiz hafta içinde bir İslami Devlet terör örgütü eğitim kampına hava saldırısı düzenlemiştir), büyük bir olasılıkla radikalleri zayıflatmaktan ziyade güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Tarihte bir dönüm noktası olarak nitelendirilen konuşmasını yaptığı 1957 yılında John F. Kennedy. Foto: Pinterest

New York Times dergisinin, 8 Aralık 2015 tarihli ön sayfa haberinde belirttiği gibi İslami Devlet terör örgütünün siyasi liderleri ve stratejik planlamacıları, bir Amerikan askeri müdahalesini provoke etmektedir. Onlar, deneyimlerine dayanarak, böyle bir müdahalenin kendi saflarına gönüllü savaşçıların akın etmesine neden olacağını, ılımlıların seslerini bastıracağını ve İslam dünyasının Amerika’ya karşı birleşmesini sağlayacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu dinamiği anlamak için tarihe; özellikle de mevcut çatışmanın tohumlarına, Suriyelilerin bakış açısından bakmak zorundayız. Irak’ı işgal ettiğimiz 2003 yılından çok önce CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi İstihbarat Teşkilatı), şiddet yanlısı cihatçılığı bir Soğuk Savaş silahı olarak beslemiş ve Birleşik Devletler ile Suriye ilişkilerinin içini zehirle doldurmuştur.

Bütün bu yapılanlar ülke içinde de tartışmalara neden olmuştur. Amcam Senatör John F. Kennedy (JFK), 1957 yılı Temmuz ayında, CIA tarafından Suriye’de düzenlenen başarısız darbe sonrasında, Arap dünyasının kendi kendisini yönetme hakkını destekleyen ve Amerikan emperyalizminin Arap ülkelerinde faaliyetlerine son vermesini talep eden bir konuşma yapmıştır. JFK, tarihte bir dönüm noktası niteliğinde olan bu konuşması ile Eisenhower yönetimindeki Beyaz Ev’i, her iki siyasi partinin liderlerini ve Avrupalı müttefiklerimizi öfkeden deliye döndürmüştür.

Hayatım boyunca ve özellikle de Orta Doğu’ya sık sık yaptığım ziyaretler esnasında, sayısız Arap bana o konuşmanın, Birleşik Devletlerden bekledikleri idealizmi en net şekilde ifade eden açıklama olarak hatırladıklarını ifade etmişlerdir. Kennedy’nin yaptığı konuşma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün eski Avrupa kolonilerinin, kendi kendilerini yönetme hakkına kavuşmaları için, resmi bir söz verme niteliği taşıyan Atlantik Bildirisinde ifade edilen yüksek değerleri savunan ülkemizin, tekrar o değerlere dönmesi yolunda yapılan bir çağrıdır.

Franklin D. Roosevelt, eli çok güçlü olan Winston Churchill ve diğer müttefik liderlere, Birleşik Devletlerin faşizme karşı sürdürülen Avrupa savaşına desteğinin ön koşulu olarak, 14 Ağustos 1941 tarihinde Atlantik Bildirisini imzalatmıştır.

1948 yılında Dulles Kardeşler: Allen (solda) ve John Foster (sağda). Foto: Bettmann/Corbis

Fakat büyük ölçüde Allen Dulles ve dış politika entrikaları ile sık sık direkt olarak ulusumuzun siyaseti ile ters düşen CIA nedeniyle, Atlantik Bildirisinde ifade edilen idealist yola hiçbir zaman girilmemiştir. 1957 yılında büyükbabam Büyükelçi Joseph P. Kennedy, CIA’nin Orta Doğu’daki örtülü pis işlerini soruşturan gizli bir komitede görev almıştır. Büyükbabamın altında imzası olduğu 1956 tarihli Bruce-Lovett raporu (David Bruce ve Robert Lovett iki deneyimli devlet adamıdır), bütün Araplar tarafından bilinen, fakat görünürde, hükümetin inkâr politikasına inanan Amerikan halkının bilmediği, CIA’nin Ürdün, Suriye, İran, Irak ve Mısır’daki darbe komplolarını açıklamaktadır. Raporda CIA, günümüzde dünyanın birçok ülkesinde görülen ve o zamanlar anlaşılmaz bir biçimde yayılmaya başlayan Amerikan aleyhtarlığına neden olmakla suçlanmaktadır.

Bruce-Lowett Raporu, bu tür müdahalelerin Amerikan etik değerlerine aykırı olduklarına işaret etmekte ve Amerika’nın uluslararası alandaki liderlik ve ahlaki otoritesini, Amerikan halkının bilgisi dışında tehlikeye attığını ortaya koymaktadır. Raporda bunun yanı sıra, CIA’nin başka yabancı ülkelerin aynı şeyleri bizim ülkemizde yapması durumunda bu tür müdahalelere karşı ne yapılması gerektiğini asla düşünmediği de ifade edilmektedir.

Bu geçmiş, George W. Bush, Ted Cruz ve Marco Rubio gibi modern müdahalecilerin, Orta Doğu milliyetçilerinin, bizden özgürlüklerimiz nedeniyle nefret ettiklerine yönelik kendi narsistik masallarını anlatırken gözden kaçırdıkları kanlı tarihtir. Oysa Arap milliyetçilerinin genel olarak bizden nefret etmelerinin nedeni kesinlikle bu değildir; onların bizden nefret etmelerinin asıl nedeni, kendi sınırları içinde o özgürlüklere, bir anlamda kendi ideallerimize ihanet etmemizdir.

Amerikalıların neler olup bittiğini gerçekten anlaması için aşağılık ve çıkarcı, fakat çok az hatırlanan tarihin ayrıntılarını incelemek gerekmektedir. 1950’li yıllarda Başkan Eisenhower ve Dulles biraderler- CIA direktörü Allen Dulles ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles- Orta Doğu’yu Soğuk Savaşta tarafsız bölge olarak bırakma ve Arap ülkelerini Arapların yönetmesi yönündeki Sovyet antlaşma tekliflerini geri çevirmişlerdir.

Solda yazarın amcası Joseph P. Kennedy 1955 yılında. İki yıl sonra Büyükelçi Kennedy, CIA tarafından düzenlenen ve Orta Doğu’da Amerikan aleyhtarlığını kışkırtan operasyonları denetleyen gizli bir komitede görev yapmıştır. Aynı yıl, sağdaki fotoğrafta kardeşi Robert ile Senato’da icra edilen bir duruşmada görülen çiçeği burnunda Senatör John F. Kennedy Senato’da, benzer şekilde Eisenhower yönetimini, bölgede kendi kendini yönetme hakkını engellediği için yerden yere vuran ‘‘Emperyalizm- Özgürlüğün Düşmanı’’ başlıklı bir konuşma yapmıştır.

Bunun yerine, Allen Dulles tarafından Komünizm ile bir tutulan Arap milliyetçiliğine karşı, özellikle de Arapların kendi kendilerini yönetmesi hakkına karşı ve bu talepler petrol ayrıcalıklarını tehdit ettiğinde, gizli bir savaş başlatmışlardır. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan’daki despotlara, Sovyet Marksizm tehlikesine karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr cihatçı ideolojilere sahip zalim hükümdarlara, gizlice Amerikan askeri yardımı pompalamışlardır.

Beyaz Ev’de, CIA planlama direktörü Frank Wisner ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in de katıldığı 1957 yılı Eylül ayında yapılan bir toplantıda, General Andrew J. Goodpaster tarafından alınan bir nota göre; Eisenhower CIA’ye verdiği tavsiyede, ‘‘Kutsal savaş özelliğini vurgulamak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız’’ ifadelerini kullanmıştır.

CIA, Suriye’ye aktif olarak müdahalelerine, neredeyse kurulmasından (18 Eylül 1947) sadece bir yıl sonra, 1949 yılında başlamıştır. Suriyeli vatanseverler, Nazilere karşı savaş ilan etmiş, Vichy Fransa’sının sömürgeci yöneticilerini ülkelerinden atmış ve Amerikan modelini esas alan kırılgan bir laik demokrasi oluşturma becerisini göstermişlerdir.

Fakat 1949 yılı Mart ayında Suriye’nin demokratik yöntemlerle seçilen başkanı Shukri-al-Quwatli, bir Amerikan projesi olan ve Suudi Arabistan’daki petrol yataklarını Suriye üzerinden Lübnan limanlarına ulaştırmayı öngören Trans Arap Boru Hattını onaylamakta tereddüt göstermiştir.

Trans Arap Boru Hattı üzerinde uçuş. Foto: Wikimedia.

CIA tarihçisi Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ isimli kitabında, Al-Quwatli’nin Trans Arap Boru Hattını onaylamadaki isteksizliğine misilleme olarak CIA’nin, kendi elleriyle seçtiği eski bir hükümlü olan Husni al-Zaim’i iktidara getirdiği bir darbeyi anlatmaktadır. İktidara gelen Al-Zaim, henüz parlamentoyu dahi dağıtmadan, iktidarda kaldığı dört buçuk aylık süre içinde, vatandaşları onu azletmeden önce, Amerikan projesi boru hattını onaylamıştır.

CIA tarafından istikrarsızlaştırılan ülkede meydana gelen birkaç karşı darbe sonrasında Suriye halkı 1955 yılında, al-Quwatli ve Milli Partisini iktidara getirerek yeniden demokrasiyi denemiştir. Al-Quwatli hâlâ bir Soğuk Savaş dönemi tarafsızı yaklaşımını korumaktadır, fakat iktidardan uzaklaştırılmasındaki Amerikan müdahalesi nedeniyle artık Sovyetlere daha yakındır. Bu tutumu da CIA Direktörü Dulles’in ‘‘Suriye bir darbe için olgunlaşmıştır’’ diyerek, iki darbe sihirbazı Kim Roosevelt ve Rocky Stone’u Şam’a göndermesine neden olmuştur.

İki yıl öncesinde Roosevelt ve Stone, İran’da demokratik yöntemlerle seçilen Cumhurbaşkanı Mohammed Mosaddegh’e karşı onun İran’ın, İngiliz petrol devi Anglo İran Petrol Şirketi (şimdiki adı British Petroleum) ile olan dengesiz sözleşmeleri yeniden müzakere etmeyi denemesi sonrasında düzenlenen bir darbeyi yönetmişlerdir. Mosaddegh, İran’ın 4,000 yıllık tarihinde seçimle iktidara gelen ilk lider ve gelişmekte olan ülkede popüler bir demokrasi destekçisidir.

Büyük Üçlü: Josef Stalin, Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill 1943 yılında Tahran Konferansında.
Foto: Democracy Chronicles.

Mosaddegh, İngiliz petrol devi British Petroleum ile birlikte hareket eden Birleşik Krallık istihbarat servisi tarafından düzenlenen darbe girişimi sonrasında, ülkedeki bütün İngiliz diplomatları sınır dışı etmiştir. Bununla birlikte Mosaddegh, danışmanlarının haklı olarak şüphelendikleri ve İngiliz komplosunda parmağı olan CIA elemanlarını da sınır dışı etmesi yönündeki tavsiyelerine karşı çıkarak ölümcül bir hata yapmıştır.

Birleşik Devletleri, İran’ın yeni demokrasisinde bir rol model olarak gören Mosaddegh, böylesine büyük hainlikleri ne yazık ki görememiştir. Dulles’in iğnemelerine rağmen Başkan Harry Truman, İngilizlerin Mosaddegh’i devirmek için planladıkları oyuna CIA’nin aktif olarak katılmasını yasaklamıştır.

Eisenhower ise 1953 yılı Ocak ayında iktidara geldiğinde, hiç vakit kaybetmeden Dulles’lerin tasmalarını çıkararak onları serbest bırakmıştır. Ajax Operasyonu ile Mosaddegh’in görevinden uzaklaştırılması sonrasında Stone ve Roosevelt, Birleşik Devletler petrol şirketlerinin çıkarlarını gözeten Şah Rıza Pehlevi’yi iktidara getirmiştir. Fakat Pehlevi’nin, CIA desteğinde kendi insanlarına karşı uyguladığı ihtişamlı vahşet, 20 yıl sonra, en sonunda 1979 yılındaki İslami devrimi ateşlemiş ve bizim 35 yıllık dış politikamızın allak bullak olmasına neden olmuştur.

Ajax Operasyonu: Daima açık bir sırdı. Foto: Mohammad Mossadegh

John Prados tarafından kaleme alınan ‘‘Safe for Democracy: The Secret Wars of the CIA’’ kitabına göre; Ajax Operasyonunun büyük başarısı ile şımaran Stone, cebinde 3 milyon dolar ile 1957 yılında İslami militanları silahlandırarak harekete geçirmek ve Suriyeli üst düzey subaylar ve politikacılara, al-Quwatli’nin demokratik yollarla seçilmiş laik rejimini iktidardan uzaklaştırmak maksadıyla rüşvet vermek üzere Şam’a gelir.

Cebindeki milyonlarca dolar ile Müslüman Kardeşler örgütüyle birlikte çalışan Rocky Stone, Suriye istihbarat başkanı, Genelkurmay Başkanı ve Komünist Parti başkanını ortadan kaldırmak ve Irak, Lübnan ve Ürdün’de, suçun Suriyeli Baasçılar üzerine yıkılacağı ulusal komplolar ve şiddetin kullanıldığı çeşitli provokasyonlar düzenlemek için entrikalar tasarlar.

Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ adlı kitabında, CIA’nin planının Suriye hükümetini istikrarsızlaştırmak ve hükümetleri zaten CIA’nin kontrolünde olan Irak ve Ürdün tarafından işgali için bir bahane yaratmak olduğunu ayrıntıları ile anlatmaktadır.

Guardian gazetesinde açıklanan, sonradan gizliliği kalkan CIA belgelerine göre; Kim Roosevelt, CIA tarafından yeni göreve getirilen kukla hükümetlerin, her şeyden önce ‘‘baskıcı önlemler ve keyfi iktidar uygulamalarına’’ dayanması gerektiği öngörüsünde bulunmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Geçmişi hatırlayalım: Kısaca JFK olarak anılan Birleşik Devletler Başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963 tarihinde Dallas eyaletinde vurularak öldürülmüştür. Kimse JFK’yi kimin öldürdüğünü kesin olarak bilmemektedir. Fakat resmî açıklamaya göre, Kennedy’nin katili olarak suçlanan Lee Harvey Oswald olaydan kısa bir süre sonra yakınlardaki bir sinemada polis tarafından tutuklanır.

Tutuklanmasından iki gün sonra eyalet hapishanesine polis eşliğinde götürülen Oswald, Jack Ruby adında biri tarafından vurularak öldürülür. Ruby daha sonra yargılanır ve cinayet suçundan ölüme mahkûm edilir. Temyize başvuran Ruby davası görülmeden bir hastalık nedeniyle hapishanede hayatını kaybeder.

Warren Komisyonu, 1964 yılında, Kennedy’i yalnız başına Oswald’ın öldürdüğünü açıklar ve 1979 yılında yapılan diğer bir kongre soruşturmasında CIA’nin Kennedy suikastı ile ilgili olduğu yönündeki iddialar hakkında bir kanıt bulunamadığı açıklanır.

Fakat bazıları bütün bunların örtülü bir operasyonun parçası olduğunu iddia etmektedir. Kennedy suikastı ile ilgili belgeler üzerindeki gizlilik, 26 Ekim 2017 tarihinde Trump yönetimi tarafından kaldırılır. Fakat Trump bir açıklama yapar ve bütün belgelerin açıklanmasının ulusal güvenliğe zarar vereceği gerekçesiyle son birkaç yüz sayfalık belgenin açıklanmadığını ifade eder.

Solda gazetecilere JFK’in katili olmadığını söyleyen Lee Harvey Oswald ve sağda çok yakın mesafeden vurulma anı. Foto: The Sun

Başkan Donald Trump daha sonra yaptığı bir açıklamada, kalan 300 kadar belgenin CIA dahil yetkili makamlara tarafından incelendikten sonra, hala yaşayanların isimleri ve adreslerini gizli tutmak kaydıyla, tamamını açıklayacağını ifade etmiştir.

Donald Trump, bu sözünü bugüne kadar yerine getirmemiştir…

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// ERCAN CANER : Türkiye Neden Suriye’de ?


Türkiye Neden Suriye’de ?

ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

15 Aralık 2019

Kaybedenler mi? Kaybedenler kulübünde ise savaşta insanlarını cepheye süren ülkeler olacaktır, böylesine stratejik seviyede oyunların oynandığı bir savaşta kaybedenler her zamanki gibi öncelikle sivil halk ve neden savaştığını dahi bilmeyen vekâlet savaşçıları olacaktır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Aralık 2019

2016 yılı rakamlarına göre dünyanın en fazla petrol üreten ilk on ülkesi aşağıdaki tabloda sunulmuştur. Bu ülkelerden Suudi Arabistan, Irak, İran, Birleşik Arap Emirlikleri, Venezüella ve Kuveyt OPEC üyesidirler. Türkiye 2015 yılı rakamlarına göre günlük 61.000 varil üretimiyle 53’üncü, Suriye ise günlük 33.000 varil üretimiyle 60’ıncı sıradadır. Bu rakamlara bakıldığında, Suriye kesinlikle petrol zengini bir ülke değildir.

Ham petrol, yeraltından çıkarılmayı müteakip ya ham petrol olarak ya da işlendikten sonra hemen pazara sunulmak zorundadır. Çıkarılmayı müteakip herhangi bir formda pazara sunulmayan petrol ve petrol ürünlerinin bir ekonomik değeri yoktur ve petrol ve/veya doğal gazın en güzel depolanma yeri hemen pazara sürülemiyor ise bulunduğu yer, yani yerin altıdır.

Suriye petrol zengini bir ülke değildir. Peki, Suriye üzerinde oynanan bunca oyunun sebebi nedir? Neden süper güçler bu ülkeyi bir savaş alanına çevirdiler? Dünyanın her yerinde olduğu gibi, yine mezhep ayrılıkları ve etnik kimlikleri öne çıkararak insanları kışkırttılar ve Suriye’yi bu hale getirdiler. Suriye iç savaşı, dört yıldan fazla bir süredir devam etmektedir ve yüzlerce farklı grup ve fraksiyon birbirleriyle çatışma halindedirler. Ve ne yazık ki savaş sona erdiğinde, bu grup ve fraksiyonlardan hiç birisi kazanan olmayacaktır.

Suriye’deki iç savaşın nedeni; yukarıdaki haritada görülen iki boru hattının inşasıdır. Kırmızı ile gösterilen hat, Rusya tarafından desteklenen ve İran petrolünün, Irak ve Suriye üzerinden Humus liman kentine, oradan da Avrupa’ya taşınmasını öngören İran-Irak-Suriye güzergâhıdır.

Mavi ile gösterilen hat ise, ABD tarafından desteklenen ve Katar petrolünün, Suudi Arabistan, Suriye ve Türkiye’ye oradan da Avrupa’ya taşınmasını öngören Katar-Türkiye güzergâhıdır.

Kırmızı ile gösterilen ve Rusya tarafından desteklenen İran-Irak-Suriye petrol/doğal gaz boru hattının güzergâhı, aşağıda sunulan ve Irak ile Suriye’deki son durumu gösteren harita ile karşılaştırıldığında, bu hattın geçtiği yerlerde kontrolün İslami Devlet terör örgütünün kontrolünde olduğu görülmektedir. Koalisyon güçleri tarafından yapılan hava saldırılarının yoğunlaştığı bölgeler de petrol boru hattı ile birebir çakışmaktadır.

Bu karmakarışık durumu açıklamaya çalışalım. Rusya tarafından desteklenen petrol/doğal gaz boru hattı güzergâhının geçeceği öngörülen yerlerde İslami Devlet terör örgütünün kontrolü elinde bulundurmasının nedeni; bu acımasız terör örgütünün, onu kuran efendilerinin emrine uyarak, istikrarsızlık yaratmak ve mavi renkli, ABD tarafından desteklenen hat güzergâhının daha emniyetli olduğunu ispatlamak maksadıyla kontrolü altında olan bu güzergâh üzerinde kargaşa yaratmaktır. Peki, ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin İslami Devlet terör örgütünün kontrolü altındaki bölgelere yönelttiği hava saldırılarının nedeni nedir? Basit, ortaya çıkan kargaşayı daha da artırmak ve diğer güzergâhın çok daha güvenli olduğu algısını yaratmak.

Türkiye açısından, Rusya tarafından desteklenen kırmızı renkli güzergâh incelendiğinde durum nedir? Öncelikle petrol ve/veya doğal gaz, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılmayacağından, Türkiye bu güzergâhın gerçekleştirilmesinden ekonomik bir kazanç sağlamayacaktır. Peki, Türkiye ne yapmaktadır? ABD liderliğindeki koalisyon güçlerinin, İslami Devlet terör örgütüne karşı düzenlediği hava saldırılarına katılmakla kalmayıp, kendi güvenliğini sağlamak maksadıyla, kara unsurları ile Özgür Suriye Ordusu’nu önüne katarak Fırat Kalkanı operasyonunu yürütmektedir.

Rusya açısından mavi renkli güzergâhın durumuna bakıldığında, hattın İslami Devlet terör örgütünden temizlenmesi için yürütülen ABD önderliğindeki hava saldırılarını ve Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu ile Suriye topraklarında, Irak, Kürt unsurlar, Irak’tan Şii gönüllüler tarafından sürdürülen operasyonları büyük bir memnuniyetle izlemektedir. İran kendi petrol ve doğal gazının Avrupa’ya ulaşması için gerekli olan güzergâhın emniyetini almak ve Sünni İslami Devlet militanlarını yenmek için giderek Irak hükümetine yaklaşmakta ve süren çatışmaların kendi avantajına olduğunu bilmektedir.

Irak, İran petrolünün taşınması için inşa edilecek güzergâhtan kendi petrolünü de Avrupa’ya ulaştırabileceğinden ve iki körfez savaşı ve ABD’nin Kürtleri desteklemesi nedeniyle Rusya’nın desteklediği güzergâhtan her yönden avantajlı çıkacaktır.

Özetlemek gerekirse; mavi renkli güzergâhın hayata geçirilmesinden Rusya, İran, Irak ve Suriye avantajlı çıkacaktır. Peki Türkiye? Türkiye bu resimde yoktur! Peki, neden İslami Devlet terör örgütüne karşı Suriye topraklarında savaşmakta ve bugünlerde Irak topraklarında da ikinci bir cephe açmayı düşünmektedir? Haritaya bakıldığında Katar-Türkiye güzergâhını desteklemesi gereken Türkiye’nin neden Rusya ve İran’ın ve de Irak’ın yanında İslami Devlet terör örgütüne karşı savaştığı ve kendisine ekonomik açıdan hiç bir avantaj sağlamayacak olan İran-Irak-Suriye güzergâhına hizmet ettiği anlaşılamamaktadır.

Kırmızı renkli Katar-Türkiye hattı yukarıda da ifade edildiği gibi ABD’de görevi teslim edecek olan yönetim tarafından desteklenmektedir. Güzergâhın geçtiği ülkelerden Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye ABD’nin müttefikleridir ve Türkiye üstüne üstlük bir de NATO üyesidir. NATO üyesi Türkiye bu güzergâhın hayata geçirilmesiyle ekonomik açıdan para kazanacaktır. Doğrusu ekonomik açıdan bu kadar kötü bir durumdayken bu güzergâhın gerçekleşmesi ve Türkiye’yi finansal açıdan uzun vadede de olsa bir nebze olsun rahatlatacaktır.

ABD neden Katar-Türkiye hattını desteklemektedir? Herhalde cevabı oldukça kolay bir soru olmalı. Suriye hariç müttefikleri olan Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye topraklarından geçen ve petrol/doğal gaz akışını her zaman kontrolu altında tutabileceği bir güzergâh olduğundandır. Peki, Suriye toprakları? ABD yönetimi, sonradan dönse de Suriye’de büyük bir hata yapmış ve uzun süre Sünni cihatçıları desteklemiştir.

Katar-Türkiye güzergâhı, Rusya, İran ve Irak açısından değerlendirildiğinde bu üç ülkenin de kırmızı renki İran-Irak-Suriye güzergâhı gerçekleştirilmez ise ekonomik kayıplara uğraması kaçınılmaz olacaktır.

Özetlersek, ekonomik açıdan bağımlı olduğu müttefiki ve NATO ortağı olan ABD’ye güvenen Türkiye, ABD’nin hataları ve kendi yanlış politikalarının kurbanı olarak Katar-Türkiye güzergâhı inşa edilmez ise ekonomik bir getiri sağlayabilecek durumda değildir.

Katar-Türkiye hattının gerçekleştirilmesi Suriye ve Rusya’nın, yani Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin’in kararına bağlıdır. Peki, Putin bu kararını verirken ne kadar bağımsız ve özgürce hareket edebilecektir? Açıklayalım; ABD ve OPEC ülkeleri petrol ve doğal gaz üretim miiktarını kontrol ederek petrol fiyatlarıyla oynamayı ve ekonomisi büyük ölçüde petrol gelirlerine bağlı olan Rusya’yı dize getirmeyi geçmişte çok iyi başarmışlardır.

Grafiğe bakıldığında, 2014 yılında petrol fiyatlarının düşmesiyle birlikte Rusya ekonomik krize girmiştir. Petrol fiyatlarının düşürülmesi, Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve Rus ordusunun Ukrayna’ya askeri müdahelesi kapsamında bu ülkeye uygulananan ekonomik yaptırımlardan başka bir şey değildir. Rusya’nın ana ihraç ürünü olan ham petrol fiyatı, en yüksek değeri olan Haziran 2014 rakamlarına göre 16 Aralık 2014 günü, % 50 oranında değer kaybetmiştir.

Suriye’ye geri dönelim ve bu kez sadece ABD, Rusya ve Türkiye açısından güzergâhların durumuna bakalım. Ilımlı bir politika izleyen ve diğer süper güçle ilişkilerini geliştirmek için Donald Trump’ı bekleyen Putin, sadece İran petrolünün Avrupa’ya taşınması için İran-Irak-Suriye güzergâhının inşa edilmesinde ısrarcı olamaz. 2014 ekonomik krizini çok iyi hatırlayan Putin, Katar petrol ve doğal gazını Avrupa’ya taşıyacak olan Katar-Türkiye güzergâhından da ekonomik açıdan kazanç sağlayacaktır. Sivil savaşın başladığı günden itibaren desteklediği Esat için vefa, kesinlikle İstanbul’da bir semtin adı değildir. Katar-Türkiye güzergâhından Suriye’nin kazandığı gelirin hatırı sayılır bir miktarının Rusya’ya gitmesi kaçınılmazdır.

Evet, bu saatten sonra güzergâh kavgası yapmaya hiç gerek yoktur, Esat dört yıl süren savaşta Halep kentini ele geçirerek bir zafer kazanmıştır, petrol ve doğal gaz boldur, İran ve Katar’da oldukları için de zaten iki ayrı güzergâh gereklidir. Dört yıldır kılıçlar çekilmiştir, vekâlet savaşlarında süper güçler kesin üstünlüğü bir türlü sağlayamamışlardır. Şimdi artık uyuşma ve işbirliği zamanıdır. İkinci Dünya savaşı esnasında, Elbe nehri kenarında bir araya geldikleri gibi, ABD ve Rusya orduları Fırat nehri kenarında da bir araya gelebilir ve antlaşmaya varabilirler. Başkan seçilen Donald Trump ve Amerikan kamuoyu da böyle bir antlaşmayı büyük bir memnuniyetle karşılayacaktır.

Peki, Rusya ve ABD önünde sonunda anlaştığında, kazananlar ve kaybedenler hangi ülkeler olacaktır. Bakalım; ABD, Rusya, Suriye, İran, Suudi Arabistan, Irak ve Katar ve de Türkiye ekonomik açıdan kazanan tarafta olacaklardır. Parsayı petrolün sahibi olan Katar ve İran ve de büyük abiler ABD ile Rusya toplayacaktır.

Kaybedenler mi? Kaybedenler kulübünde ise savaşta insanlarını cepheye süren ülkeler olacaktır, böylesine stratejik seviyede oyunların oynandığı bir savaşta kaybedenler her zamanki gibi öncelikle sivil halk ve neden savaştığını dahi bilmeyen vekâlet savaşçıları olacaktır.

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Emekli generallerden uyarı : Barzani, Irak ve Suriye’de ‘Büyük Kürdistan’ kurmaya çalışıyor


Emekli generallerden uyarı : Barzani, Irak ve Suriye’de ‘Büyük Kürdistan’ kurmaya çalışıyor

Bir taraftan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) Irak’ın kuzeyindeki terör örgütü PKK’ya yönelik operasyonlarına istihbarat desteği verdiği ileri sürülüyor, diğer taraftan Suriye’de PKK’nın uzantısı YPG ile işbirliği yapıyor. Barzani hegemonyasındaki Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) neyi hedefliyor? Sorununun yanıtını emekli generaller verdi, önemli uyarılarda bulundu.

Irak’ın kuzeyinde terör örgütü PKK’yı temizlemeyi hedefleyen TSK’nın 2017’de başlattığı geniş kapsamlı operasyon, Pençe, Pençe/Kartal ve Pençe/Kaplan adlarıyla devam ediyor. Terör örgütüne üst üste darbelerin vurulduğu operasyona Barzani hegemonyasındaki IKBY’nin de istihbarat desteği verdiği ileri sürülüyor.

IKBY, desteğin yanı sıra zaman zaman yaptığı açıklamalarla coğrafyasında PKK’dan rahatsız olduğunu da açık açık dile getiriyor. Ancak aynı Barzani diğer taraftan da Suriye’de PKK’nın uzantısı terör örgütü PYD/YPG ile hem iş birliği içinde hem de bu örgütü meşrulaştırma çabasında.

Peki, bir taraftan PKK’ya karşı operasyona destek verdiği iddia edilen, diğer taraftan da uzantısıyla iş birliği içinde olan Barzani’nin hedefi ne? Sorunun yanıtını Sözcü’ye konuşan emekli generaller verdi, önemli uyarılarda bulundu.

“BU ABD’NİN DE İSTEDİĞİ BİR AKTÖR”

İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu, 2017’de Barzani’nin başta Türkiye olmak üzere çok sayıda ülkenin karşı çıkmasına rağmen bağımsızlık referandumu yaptığını anımsattı.

ABD’nin de referanduma değil ama zamanlamasına karşı çıktığını anımsatan Babüroğlu, Barzani’nin buna rağmen belirlediği tarihte referandumu yaptığını ve cebine koyduğunu dile getirdi.

Barzani’nin hedefinin bağımsız bir Kürdistan devleti kurmak olduğunu ve son gelişmelerin de lehine olduğunu vurgulayan Babüroğlu, “Suriye’deki olaylar, ABD’nin Irak’ı işgali, ABD’nin İran’a yaptıkları, İsrail’in 100 yılın anlaşması denilen projesi, Arap baharı ve BOP gibi konular Barzani’nin lehinde bazı gelişmeler sağladı. Irak hükümetinin başbakanı değişti. Mustafa el-Kazımi oldu. Bu ABD’nin de istediği bir aktör” dedi.

İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Emekli Tuğgeneral Dr. Naim Babüroğlu

“BARZANİ SURİYE’DEKİ GRUPLARA ÖNDERLİK ETTİ”

Terör örgütü PKK’nın ise TSK’nın kahramanca ve başarılı mücadelesiyle yurt içinde oldukça zayıflatıldığına dikkat çeken Babüroğlu, sözlerine şöyle devam etti:

* PKK bölücü terör örgütü Sincar’da Mahmur ve Süleymaniye’de var. Buralara yerleşmeye ve güç kazanmaya devam ediyor. Yenilgiden kaçanlar yeni coğrafyalarda tekrar konuşlanmaya devam ediyor.

* Barzani’nin hedefi şu, ABD geçen ay attığı önemli bir adımla, Suriye’deki PYD ile diğer Kürt grupları şemsiye altında topladı, bir araya getirdi. Bunlar Barzani önderliğinde Fırat’ın doğusunda Suriye coğrafyasının yüzde 30’unu kapsayan bir alanı işgal eden PYD ile anlaştı.

* Bu şu demek, bu anlaşma ile ABD, PYD’yi meşrulaştırıyor. ABD, Kürt grupları ile PYD’yi başka bir isim altında sunacak ve ‘burada artık terör örgütü yok’ diyecek.

“SONRAKİ ADIM BARZANİ’NİN HAYALİ”

Sonraki adımın ise Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyinin bütünleşmesine yönelik olacağına vurgu yapan Emekli Tuğgeneral Babüroğlu, şunları söyledi:

* İşte bu nokta Barzani’nin hayal ettiği bir nokta. Tırnak içinde söylüyorum Güney Kürdistan ve Batı Kürdistan bütünleşecek onların deyimiyle. Bütünleşince Barzani güdümünde olacağı için onun coğrafyası büyüyecek. Barzani bunu çok istiyor.

* ABD ve İsrail çok istiyor. Parçalanmış bir Suriye, ABD ve İsrail’e tehdit olmayan Suriye, tehdit olmayan bir Irak. ABD’nin kontrolünde bir bağımsız Kürdistan bölgesi. Daha ileriki safhada da 10-20 yıl sonra tarih sayfalarının nereye evrileceğini tahmin edebiliriz. Doğu Akdeniz’e açılan bir Kürt devleti.

“BİRLEŞME TÜRKİYE’NİN COĞRAFİ BÜTÜNLÜĞÜNE KAST EDER”

* İsrail’in 100 yılın anlaşması denilen anlaşmasının yürürlüğe girmesiyle 2017 referandum kartını masaya koyacaktır. ABD’nin desteğiyle koyacaktır. İşte o zaman Türkiye için daha da büyük tehlike oluşur. Onun için Türkiye, bu kartı masaya koymadan, İsrail’in anlaşması devreye girmeden adımlar atmalı.

* Çünkü bu bütünleşme Türkiye’nin coğrafi bütünlüğüne kast eder. Bu yapı daha sonra tırnak içinde söylüyorum, Kuzey Kürdistan dedikleri Türkiye’nin bir parçası ve Doğu Kürdistan dedikleri İran’ın bir parçasını da içine alan hayali haritanın hedefine ulaşması için çalışacaktır. Bu Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ve bekasına olumsuz bir durumdur. Türkiye bunları kabul etmemeli.

* Bunun için de Suriye’nin toprak bütünlüğü, PYD’nin etkisiz duruma getirilmesi gerekir. Barış Pınarı Harekatı’nda güvenli bölge 480 kilometrede oluşturulacaktı. ABD engelledi.

* Türkiye’nin sadece Tel Abyad ile Rasulayn arasındaki yerde 140 kilometrelik bir alanda güvenli bölge oluşturuldu. Bu güvenli bölgeyi de tamamlaması lazım. Türkiye bu yönde adım atmalı.

* Türkiye gecikirse bütünleşme projesi gerçekleşir. Referandum kartı masaya sürülür ve Türkiye dönülemeyecek bir jeopolotik tehditle karşı karşıya kalır.

“ABD, FIRAT’IN DOĞUSUNDAKİ İŞİ BARZANİ’YE VERDİ”

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz da, Suriye’deki koşulların giderek Barzani lehine döndüğünü ve Barzani’nin de bunu gördüğü için ona uygun adımlar attığını vurguladı.

Referandum döneminde koşulların Barzani için uygun olmadığını dile getiren Yavuz, “Bugün yapsaydı daha farklı durum oraya çıkardı. Hatasını gördü ve uygun zaman geldi diye düşünüyor. ABD Fırat’ın doğusunda bir devlet oluşturmaya çalışıyor ve bunu Barzani’nin patronajına verdi” dedi.

Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz

“SURİYE PARÇALANIRSA YENİ BİR DEVLET ÇIKAR”

Esas meselenin ABD’nin bölgeye ilişkin oyununu görmek olduğuna dikkat çeken Yavuz, “Suriye’yi parçalarsanız başka bir devlet çıkar. Suriye’deki devletçik yarın Irak’taki devletçikle birleşir. Bu coğrafyanın getirdiği konudur, birleşmesini istemiyorsanız, bölgedeki devletlerin statükosunu sağlamanız gerekir” ifadelerinde bulundu.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : RUSYA’YLA LİBYA VE SURİYE KAPSAMINDA MUTABAKAT


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : RUSYA’YLA LİBYA VE SURİYE KAPSAMINDA MUTABAKAT

Geçen hafta Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı cephenin çok genişlediğini, bazı ülkeleri yanımıza çekerek cephenin daraltılmasının faydalı olacağını belirtmiştim.

Karşımızdaki ülkelerden başat durumda olan Rusya, özellikle dost görünüp, Suriye’de, Akdeniz’de ve Libya’da olsun dolaylı yollardan Türkiye’yle menfaat mücadelesi içindedir. Bu nedenle Rusya’yla ortak menfaatler üzerinden mutabakat sağlanarak sahadaki konumumuzun güçlendirilmesine çalışılmalıdır.

Rusya’nın Libya’daki amacı

Rusya, Suriye’den sonra Libya’da da deniz ve hava üslerine sahip olmak istemektedir. Bu nedenle Libya’daki iç kargaşada üstünlük sağlayan Hafter’den yana tavır almıştır.

Desteğini, silah, malzeme ve Wagner Grubu paralı askerlerle sürdürmektedir. Milliyetini kamufle ettiği uçaklarını, doğrudan veya Belarus üzerinden gönderdiği söylenmektedir. Mısır, S.Arabistan ve BAE’yle de koordine ederek, paralı askerleri Sudan ve Çat’dan getirilenlerle arttırmıştır. Yeni savaşçılar arasında İran ve Afgan kökenlilerin de bulunduğu, Hafter milislerine katılmadan önce Rusya’nın Lazkiye’deki üssünde organize edildiği ifade edilmektedir.

Libya’daki güç dengesi Türkiye’nin sahaya inmesiyle değişmiş, BM tarafından da meşruiyeti tanınan UMH, Hafter’in kontrolündeki birçok bölgede üstünlük sağlamıştır. Halen Libya’da en etkili ülke Türkiye’dir.

Vattiye Hava Üssüne saldırı

UMH kontrolüne geçen, stratejik önemdeki Vattiye hava üssüne, geçen Cumartesi gecesi yabancı uçaklar tarafından saldırıda bulunulmuştur. Türkiye’nin gönderdiği bazı askeri sistemlerin (özellikle hava savunma) hasar gördüğü belirtilmiştir. Olayda Türk güçlerinin hedef alındığı aşikârdır.

Uçakların kimliği bilinmemektedir. Bu saldırının doğrudan Rus uçaklarıyla yapılmayacağı, ancak Rusya’yla koordine edilmeden de yapılamayacağı bir gerçektir. Uçakların BAE’lerine ait olduğu, Mısır’ın Libya sınırına yakın yerdeki üssü kullandıkları iddia edilmektedir.

Misilleme olarak SİHA’ların Wagner paralı askerleri vurduğu ve büyük zayiat verdirdikleri haberi alınmıştır. Bunun üzerine Lavrov acil ateşkes yapılmasını önermiş, Rusya ve Türkiye’nin ateşkes üzerinde çalıştıklarını söylemiş, Hafter’in bu konuda ikna edildiğini, Türkiye’nin da Sarraç’ı ikna etmesini talep etmiştir.

Olayları tırmandıran da ateşkes isteyen de Rusya’dır. Geçen hafta ifade ettiğim gibi ateşkes için şartlar uygun değildir. Hafter’in önce işgal ettiği yerlerden çıkması veya püskürtülmesi gerekir. Durum üstünlüğü Türkiye’nin desteği ile tamamen UMH’ye geçtikten sonra müzakere edilebilir.

Rusya’yla Libya’da ortak menfaatler tespit edilmeli

Bunun gibi teşebbüsler durumu içinden çıkılamaz bir yöne sürükleyebilir. Küresel güçlerle doğrudan karşı karşıya gelmenin bir faydası yoktur. Onu dengeleme yolları aranmalıdır. ABD, Rusya’nın Libya’da üs bulundurmasını arzu etmez. Ancak seçim sürecinde bu gibi konulara uzak kaldığı anlaşılmaktadır.

Burada Türkiye’nin menfaatinin, şartlar uygun olduğunda, Sarraç yönetimi ve Rusya’yı bir araya getirip, kendisinin ve Rusya’nın da menfaatine olan işbirliği konularında ortak kararlar alınmasını sağlayarak Rusya’nın karşı gruptan çözülmesine imkân yaratmak olduğu değerlendirilmektedir.

Rusya’yla işbirliği Suriye’de de geliştirebilir.

Türkiye’nin Rusya’yla Suriye’deki işbirliğinin eskisi gibi sağlıklı yürüdüğü söylenemez. Astana Süreci İran’ın da katılımıyla devam etmekte, ancak İdlip’te görüldüğü üzere sağlıklı sonuç alınamamaktadır. Bunun başlıca sebebinin Türkiye’nin Esat yönetimine karşı olan tutumunu devam ettirmesidir. Türkiye, Suriye’nin siyasi birlik içinde toprak bütünlüğünün Esat ile olamayacağında ısrarlıdır.

Şimdi Esat’ın iktidarı bırakacağına ilişkin bir iddia var. Rusya’nın da Esat’la devam etmek gibi bir ısrarı yok. Bu durum, Türkiye’nin Suriye yönetimiyle anlaşabilmesi için bir fırsat olarak görülebilir, Suriye konusunda da Rusya’yla yeni bir sayfa açılabilir. İran’ın da katılımıyla çözüm yolları daha kolay bulunabilir. Ancak Esat gidince ortaya çıkabilecek yeni yönetimin, mevcut şartlar içinde çok farklı olmasını beklemek de gerçekçi olmaz. Fakat böyle bir fırsat çıkarsa bunu da kaçırmamak gerekir.

Fransa’nın, NATO’dan Türkiye için destek alamayınca dikkatini AB’ye çevirmesi ve Türkiye’ye karşı onu hareketlendirmeye çalışması da dikkate alındığında, Türkiye’nin Rusya’yı kendi tarafına çekmesinin önemi daha da artmıştır.

10 Temmuz 2020 Yeniçağ Gazetesi

KÖRFEZ ÜLKELERİ DOSYASI /// Gürsel Tokmakoğlu : ABD’nin Suriye-Irak’ta Yeni Oyunu


Gürsel Tokmakoğlu : ABD’nin Suriye-Irak’ta Yeni Oyunu

19 Haziran 2020

ABD’nin bazı Avrupa ülkelerini de yanına alarak Suriye’yi PKK terör örgütünü kullanarak bölme ve Irak’ta Barzani güçlerini kullanarak bölgesel bir plan içerisinde olma çabaları sürüyor. ABD’nin son oyunu Kamışlı’daki bir toplantıda gün yüzüne çıktı. Bakın durum ne?

İçişleri Bakanlığı verilerine göre Türkiye içinde silahlı PKK terörist sayısı 500’ler civarında. Yakın zamanda Türkiye Irak’ta Pençe serisi operasyonlarla teröristlere karşı etkinlik sağlamakta, ama diğer taraftan da belli ölçülerde değişik ülke ve güçlere mesaj vermektedir.

PKK terör örgütü ve uzantıları bölgede değişik ülkelerdeki diğer terörist gruplar bir tür uluslararası suç şebekesi biçimine dönüşmüştür. Yakın zamanda ABD’deki protesto eylemlerinde Başkan Donald Trump’ın da işaret ettiği ANTIFA isimli terör örgütünün Suriye’deki PYD/YPG ile birlikte eğitim görmeleri dikkat çekmiş idi. PKK terör örgütü ve uzantıları en azından Irak ve Suriye’de, örtülü biçimde İran’da, değişik iletişim kanalları ile Avrupa ve Amerika’da bulunduğuna göre uluslararası suç şebekesi olması hali geçerlilik kazanmış durumdadır.

PKK terör örgütünün 2005 yılında Kandil’de yaptığı kongre (Kongra-Gel) ile tekrarladığı bölgesel bir garnizon devleti fikri benzeri hayalini şimdi terörist (Mazlum Kobani kodlu) Ferhad Abdi Şahin merkezli yeni örgütlenmelerle Deyrizor-Kamışlı hattında sürdürülmektedir. Ancak şurası açıktır ki, bu faaliyetleri alenen PYD/YPG’nin PKK ile iltisaklı olmadığı tezini ileri sürenlerin marifetiyle, PKK terör örgütü şemsiyesi ile gerçekleştirmekteler ve İmralı’daki terörist başı Abdullah Öcalan’ın liderliğini anarak sürdürmekteler. Deyrizor’daki yeni imkanlarla birlikte kendilerine göre ifade ettikleri yeni açılımda PKK terör örgütü Türkiye ile ilgili hayallerini bir tarafa bırakmış, İran’da ABD ve İsrail destekli operasyonlarla rejimin değişmesi sürecini beklemekte, bu konjonktürde ise ABD, İsrail ve Fransa’nın himayesinde, Suriye ve Irak kuzeyindeki bölgede siyasi bir oluşumla ortaya çıkmaya çalışmakta, Suriye’nin bölünmesi sürecine dönük siyasi faaliyetlere ağırlık vermektedir.

Bilindiği gibi ABD, Suriye’de petrolü korumak adı altında bir miktar asker bıraktı. Türkiye’nin Suriye sahasında icra ettiği operasyonlarla hem yıpranan hem de sınırdan daha güneye ABD desteğiyle emniyetli bir alana çekilme imkânı bulan PYD/YPG Deyrizor bölgesine çekildi. Burada ABD desteğiyle gelişmesine devam ediyor.

Ferhad Abdi Şahin isimli terörist halen Deyrizor’dadır. ABD’nin bölgedeki proje temsilcisi konumundaki terörist Ferhad Abdi daha çok Suriye’deki yetkililerle, Ruslarla, İranlılarla, İsraillilerle, Fransızlarla, yerel halkla ve Irak’taki Kürt yetkililerle temastadır. Uzayıp giden Suriye’deki istikrarsızlığın içinde, geçen sürede, terörist Ferhad Abdi daha çok bahse konu ülke temsilcisi ve güçlerle birlikte, kendilerine uygun siyasi bir atmosfer yaratacak biçimde çaba göstermektedir.

ABD 2021 bütçesine önceki yıllardakine yakın miktarda, Suriye’deki terörist PYD/YPG’yi eğit-donat kapsamındaki projede harcanmak üzere pay ayırdı. Ayrıca ABD her ne kadar bölgede CENTCOM’a bağlı az sayıda asker bıraktıysa da CIA ve paralı askerleri halen bölgededir. Amaçları Doğu Akdeniz’den İran’a uzanan bir yeni oluşumu süreç içinde gerçekleştirmek, enerji kaynaklarını yönetmek ve Rusya’nın bu alandaki gücünü kırmaktır. İlk aşamada Irak’taki Kürt özerk bölgesine benzer biçimde, Suriye’de de benzer bir özerk bölgenin oluşmasının kabul ettirmektir.

ABD ve ona eşlik eden diğer ülkelerin himayesinde siyasi olarak gerçekleşen bir gelişmeyi not edelim. Mahallerde ve köylerde çeşitli sözde partiler kurdular. Siyasi inisiyatif diye bunları kayıtlara geçirdiler. Yerel halkın siyasi görüşü adı altında bu sözde partileri yerel güç olarak lanse ettiler. Çeşitli toplantılarla bunları belirginleştirme çabasında oldular. Bir nevi meşrulaştırma faaliyeti süreci yaşandı. Şunu ifade etmemiz gerekiyor, bahse konu sözde partiler Suriye’deki yerel siyasi temsili üstlenecek yetkinlikte değildir. Asıl Suriyeli Kürtler bu partileri tanımamaktadır.

Mayıs 2020’de başlatılan bir seri toplantıların neticesinde bu tip sözde partileri Kürt Ulusal Birliği Partileri (PYNK) adıyla PKK çatısı altında birleştirdiler. Irak ve Suriye kuzeyi coğrafyasında ise daha belirgin bir çalışmayla, Mesut Barzani’ye yakın Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) ile birlikte hareket edilmesi yönünde adımlar attılar.

ABD’li büyükelçi William Roebuck ve Türkiye’nin kırmızı listede aradığı terörist Ferhad Abdi Şahin’in Suriye-Kamışlı’da birlikte katıldığı bir basın toplantısında PKK ile ve ENKS’nin 2014’te imzalanan Duhok Anlaşması çerçevesinde birleşecekleri ifade edildi. Bu maksatla yakın zamanda Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKYB) ile PKK arasında bir anlaşma imzalanacağı bile söz konusu edildi. 2014 tarihli Duhok mutabakatında Suriye kuzeyinde işgal edilen bölgenin yönetiminde ENKS’ye yüzde 40, PKK’nın uzantılarına (TEVDEM denmiş idi) yüzde 40 temsil hakkı verilmesi, yüzde 20’lik temsil ise sözde bağımsız isimlere verilecekti. Bu mutabakata göre sözde savunmada ortaklık kurulması ve YPG çatısında birleşilmesi öngörülmekteydi. Demokratik özerklik ve kanton sistemi sözleri bu şekilde sarf edilmişti.

Peki Barzani tarafı böyle bir inisiyatifte yer alabilir mi? Hem Irak Anayasası hem de IKYB’nin kuruluş yasaları başka bir ülkede yöneticilerin bir hukuksuzluk rolünde yer almasına imkân vermemektedir. Hatta fiilen bilindiği gibi 2014’lerden itibaren Kamışlı’da PKK çok sayıda Barzani taraftarlarına suikastlar gerçekleştirmişti ve aralarında husumet vardı. Ancak yine de ABD’nin emriyle bu birbirine düşman kesimler çıkar için ABD Büyükelçisinin de olduğu aynı masada bir araya gelebilmişlerdir.

Toplantıda konuşan terörist Ferhad Abdi, anlaşmadan dolayı ABD elçisi William Roebuck ve Mesut Barzani ile Neçirvan Barzani’ye teşekkür etti, “Kürt birliğinin sağlanması ve tüm halk ve inançların haklarının garanti altına alındığı çok renkli ve demokratik bir Suriye için güçlü destek sunan ABD’ye teşekkür ederiz,” dedi. Buna mukabil Roebuck da gösterdikleri özveriden dolayı PKK/YPG terör örgütü elebaşı Abdi ve Barzani’ye teşekkürlerini iletti.

Bağımsız Suriyeli Kürtler Birliği Başkanı Abdülaziz Temo ise ABD arabuluculuğunda yapılan anlaşmaya tepki göstermiştir. Deyrizor ve Rakka gibi Kürtlerin olmadığı ve Haseke gibi çok az Kürt nüfusun bulunduğu bölgelerin söz konusu edilerek bazı toplantıların yapılmasını işaret eden Temo, şöyle söyledi: “O topraklarda PKK bir meşruiyet kazanamaz. PKK ile bir müzakereden bahsedilecekse teröristlerin Suriye topraklarından çıkarılmasını sağlamaları gerekiyor. Türkiye’nin Suriye’deki askeri operasyonları (terörist) Öcalan’ın planını bozdu. Ancak bu anlaşmayla Suriye Kürt Federasyonu kurma peşindeler. Fakat bu imkansız. Türkiye ile 900 kilometre komşu bir ülkede Kürt devleti veya federal bir devlet kurulamaz. Üstelik bu bölgelerde Araplar, Suriyeliler ve Süryaniler de var. Bu durum bir federasyonu imkansız hale getirir. Haseke’yi öne sürüyorlar. Oradaki Kürtlerin oranı nüfusun sadece yüzde 30’u. Tel Abyad’da, Rakka’da, Deyrizor’da Kürt yok. Rasulayn’ın sadece yüzde 18’i Kürt. Ayn el-Arab ve Rasulayn arasındaki 180 kilometrelik alanda hiç Kürt yok. Tüm bunlara rağmen anlaşmalarında coğrafi bağımlılıktan nasıl söz edebiliyorlar?”

SURİYE DOSYASI /// Ünal Atabay : Suriye’de Kalıcı Çözüm Planı


Ünal Atabay : Suriye’de Kalıcı Çözüm Planı

03 Haziran 2020

Çatışmalar “Yeter Artık” Noktasındadır

Suriye iç savaşı, öyle bir noktaya geldi ki; “yeter artık bitsin bu insanlık dramı, sona ersin artık bu yorucu ve yıpratıcı savaş” demek suretiyle tüm insanlık haykırma noktasına doğru gelmiştir. Bu iç savaşın etkisinden yorulan ve yıpranan ülkelerin en başında hiç kuşkusuz öncelikle Türkiye, Rusya, Suriye ve İran gelmektedir.

Ayrıca, Irak ve Lübnan’da; kendisine düşen payıyla, bu savaşın etkisini fazlasıyla hisseden ülkeler arasındadır. Aynı şekilde Ürdün’de; göçmenler üzerinden payını almış, siyasi ve sosyo-kültürel etkileşim içerisinde bulunan ülkelerdendir. Bölge dışı ülkeler ise, Suriye’de kaos üreterek hakimiyet tesis etme ve pay kapma hevesleri nedeniyle; başta ABD ve bazı AB ülkeleri, bölgedeki krizi siyasi ve ekonomik olarak daha da derinleştiren ülkeler olmuşlardır.

Gelinen noktada, sahada tarafların pozisyonları, niyet ve maksatları, çözüme doğru giden yol haritasında ülkelerin rol alma / alabilme kapasiteleri açığa çıkmıştır. Bundan sonra yapılacak iş; sahada şekillenen siyasi, askeri ve ekonomik resmin üzerinden, sonuca odaklı somut bir çözüm planı yaratmak olmalıdır.

Çözüm önerilerine geçmeden önce, Suriye iç savaşına sahada doğrudan taraf olan ülkelerin çözüme dair yaklaşımlarına ışık tutacak bazı kapalı stratejilerini açığa çıkarmak faydalı olacaktır.

Ülkelerin Açık / Kapalı Stratejik Hesapları

ABD; Suriye ve Irak sahasını bir bütün olarak değerlendirmekte, İran’ın İsrail’e coğrafi olarak yaklaşmasını İsrail’in güvenliği noktasında red etmektedir. Ayrıca, Kürt’lere sağlanacak özerk bir yapıyla ve Suriye-Irak sınırında sünniler için yaratılacak özerk bir bölgeyle, İran’ın Akdeniz’e uzanımının önüne set çekmek istemektedir. Aynı zamanda bu set; gelecekte Çin’in Ortadoğu kuşak-yol projesinin önünün coğrafi olarak kesilmesini sağlayacağından, ABD kendi lehine bir pazarlık konusu yapılması için sahayı şimdiden şekillendirmeye çalışmaktadır.

Rusya; Suriye ve Doğu Akdeniz’de ki stratejik çıkarlarından asla vazgeçmeyecek şekilde Suriye’deki çatışmaların bir an önce bitmesi ve mali külfetin karşılanması için Suriye’nin kaynaklarını işletmek ve pay almak istemektedir. Öte yandan, Rusya; İsrail’in güvenliğini dikkate almak kaydıyla, İran ile siyasi-ekonomik noktada ortak bir paylaşım içerisinde birlikte yaşamayı kabullenmiş durumdadır. Ayrıca, Kürtler için; merkezi otoriteye bağlı kültürel özerklikle sınırlı bir yapılanmayı desteklemektedir.

Fransa; Kürtler’in geleceği noktasında Suriye yönetiminde söz sahibi olmalarını sağlamak, Ortadoğu’da, Doğu Akdeniz’de ve Afrika’da, Çin ile birlikte hareket edebileceği bir alan açmak, örtük rakibi olan ABD’yi Suriye sahasında yakın markajla kontrol ederek kendi menfaatleri doğrultusunda Suriye üzerinde stratejik söz sahibi olmayı hedeflemektedir.

İran; Akdeniz’e kadar ekonomik ve ticari koridor tesis etmek, aynı zamanda bu koridor üzerinden askeri anlamda İsrail’i rahatsız etmek, ABD ve İsrail’in kendisine yönelik olası tehditlerini ise ülke sınırları dışından yani İsrail’in yakın çevresinden itibaren karşılamak istemektedir.

Türkiye; güney sınırında tehdit oluşturacak bir PKK devletçiğine engel olurken, bir taraftan sünni muhalif kesime alan açmak ve böylece Suriye’nin egemenlik ve toprak bütünlüğü içerisinde yeni bir siyasi denge oluşturmak, Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinin Suriye ana karası üzerinden de güvenliği sağlanmış politik ve stratejik bir sonucu arzulamaktadır.

Esad Sonrası İhvan Ekolü Endişesi

Türkiye’nin; Esad karşıtlığında ısrarcılığı ve sünni muhalifleri destekliyor olması, gerek Suriye’de gerekse uluslararası alanda bu tutumu, Nusayri–Alevi mezhebi karşıtlığı olarak algılanmaktadır. Bu nedenle ABD ve AB; Esad’ın gitmesi durumunda İhvan ekolünden sünni kökenli bir liderin gelmesi yolunun açılabileceği endişesini taşımaktadırlar. Benzer endişeyi Rusya ve İran’ın da yaşadığını söyleyebiliriz.

Ayrıca, iç savaşın devam ettiği bir ortamda, başta ordunun ve devletin temel kurumlarını yöneten iradenin dağılmasının, kaosu daha da derinleştireceği gerçeğinden hareketle; çatışmanın dondurulmasından ve siyasi sürece yönelen bir iradenin belirmesinden sonra, Esad iktidarının sonlandırılmasının öngörüldüğü düşünülmektedir.

Bu nedenledir ki, söz konusu ülkeler Esad ile ilişkileri geliştirmezlerken, iktidardan gitmesi için hiçbir çabaları olmamaktadır. Diğer bir ifadeyle, başta ABD ve AB ülkelerinin birçoğu, kendilerince şartlar olgunlaşıncaya kadar Esad iktidarına razı olmaktadırlar. Öte yandan Türkiye; Esad karşıtlığında ne kadar ısrar etmeye devam ederse, yukarıda belirtilen endişe çerçevesinde Esad’ın koltuğunun ABD, AB ve hatta Rusya-İran nezdinde o kadar sağlamlaştığı düşünülmektedir.

Çözüme Doğru Giden Yol

Ülkelerin beklentileri; siyasi ve ekonomik çıkarlarına göre şekillenirken, unutulmaması gereken husus, artık Suriye’de sona doğru gelindiğinin kabulü ve bir an önce çözüme odaklanılmasıdır. Çözüme yaklaşıldığının en somut örneği, saha dinamiklerinin stabil hale / doruk noktasına gelmiş olmasıdır. Nitekim bu durumu öne çıkaran en önemli faktörler;

  • Esad iktidarının; savaşın gittikçe artan maliyetini karşılama noktasında yaşadığı ekonomik sıkışmışlık ve diğer taraftan ambargoların güçlü etkisi,
  • Yönetime destek veren yakın çevresindeki siyasi ve ekonomik güç sahibi bazı aile ve şirketlerde muhalif bir yapının belirmesi,
  • Çatışmanın uzun yıllara yayılacak kısır bir döngü içerisinde daha da düğümleneceğinin tüm taraf ülkelerce görülüyor olması,
  • Artık daha fazla mali külfet altına girilmek istenmemesi şeklinde özetlenebilir.

Çözümün en önemli kriterlerinden birisi de; taraf ülkelerin bu noktadan sonra açık ve şeffaf davranmalarına, gizli bir ajandayı taşımıyor olmalarına bağlıdır. Çünkü, resmen ilan edilmese dahi her ülkenin kendi ajandası bir şekilde açığa çıkmıştır. Bundan sonra yapılacak iş, bunları cesaretle siyasal sürece taşıyabilme ve tartışabilme iradesine kalmıştır.

Temelde Suriye’de sorunun nihayi çözümü; Irak ve Lübnan benzeri etnik ve mezhebi anlamda ortaklığı / paylaşımı içeren anayasal bir sözleşmede yatmaktadır. Şu bir gerçek ki; Esad rejiminin 2011 öncesi duruma dönmesinin artık sahada uygulanabilirliği ve şartları hemen hemen hiç kalmamıştır. Esad’ın halâ böyle bir beklenti içerisinde bulunması, elinde kalan son kazanımlarının ve bugüne kadar harcadığı tüm gayretlerinin boşa çıkarılmasından başka bir sonuç yaratmayacaktır.

Suriye Çözüm Planı

Suriye sorunun; ortak paydada ve asgari müştereklerde çözüme kavuşturulabilmesi, daha fazla kaosa sürüklenmeden bir an önce siyasi sürece geçilmesi ve ilkesel olarak şu çözüm planının ortaya konulması;

  • Suriye’li Kürtler, ülke dışından hiçbir yabancıyı bünyelerine almamak ve PKK ile bağlantısını tamamen kesmek kaydıyla, mevcut silahlı unsurların hafif silahlı hale indirgenmesi, yerel kolluk sıfatında Suriye genel kolluk sistemine bağlanması,
  • Aynı şekilde, Suriye Milli Ordusu’nun da (Özgür Suriye Ordusu); kendi bölgelerinde hafif silahlı yerel kolluk gücüne dönüştürülmesi,
  • Türkiye’nin, Suriye tarafında kontrol ettiği alanlardan çıkması karşılığında; Ankara Anlaşması ile Suriye sınırı belirlenirken ikiye bölünmüş tüm köy ve kasabaların; kabile, aşiret, aile gibi birlikteliklerin yeniden sağlanması amacıyla, azami 5-8 km.lik derinliğe kadar bir sınır düzeltmesi yapılarak Türkiye’ye dahil edilmesi,
  • Gerek Türkiye’ye dahil edilecek olan bölgeye, gerekse Suriye içine dönecek göçmenlerin uluslararası gözlemci heyeti refakatinde dönüşlerinin sağlanması,
  • Türkiye tarafına bırakılacak yerlerin; imarı, inşası ve bugüne kadar harcadığı mali külfetin karşılığı olarak, Haseke petrollerinin 25 yıllığına Türkiye’nin işletmesine bırakılması,
  • İran’a; güney Suriye’de Palmira hattı üzerinden Lübnan’a ulaşan ekonomik ve ticari koridor imkânı sağlamak kaydıyla; milis güçlerini Suriye sahasından çekmesi ve İsrail ile çatışmayı sonlandırması yönünde çözüme odaklanılmasının Suriye’de kalıcı istikrara hizmet edeceği mütalaa edilmektedir.