ORTADOĞU DOSYASI : IRAK ve SURİYE’DE NE KAZANDIK, ADALAR DENİZİ’NDE NE KAYBETTİK, DOĞU AKDENİZ’DE ve LİBYA’DA NE ALACAĞIZ ???


IRAK ve SURİYE’DE NE KAZANDIK, ADALAR DENİZİ’NDE NE KAYBETTİK, DOĞU AKDENİZ’DE ve LİBYA’DA NE ALACAĞIZ ???

Yazan Muhittin Ziya Gözler

03 Şubat 2020

Türkiye’nin kördüğüm olmuş meselelerini gergin, sıkıntılı, mutsuz ve hamlelerini doğru yapabilme konusundaki tecrübesizliğini ve giderek artan yalnızlığını açıklayabilmek için içinde bulunduğu şu iki hususu dikkate almak gerekmektedir.

1. Bulunduğu coğrafyadaki enerji kaynaklarının durumu,

2. Dini dayatmacılık ve yayılmacılık ve Büyük İsrail.

1. ENERJİ KAYNAKLARI

Kalkınmanın, teknolojide önde gitmenin ve bilimsel çalışmaların öne çıktığı ülkelerde enerji kaynaklarının hem çok fazla hem de verimli kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Bu kaynakların dünyada ki varlıklarına kısaca değinelim: Dünya petrol rezervi 244.1 milyar ton olup bu rezervin %48.3’ü olan 113.2 milyar tonu Ortadoğu ülkelerindedir. Doğalgaz rezrevi ise 196.9 trilyon m3 olup bunun %38.4’ü olan 75.5 trilyon m3’ü Ortadoğu’da bulunmaktadır. Dünya sadece bu rezervleri kullansa bu coğrafya 25-30 yıl yetecek bir potansiyele sahiptir. Diğer taraftan Afrika ülkelerindeki petrol rezrevi 14.0 milyar ton (%6.2), doğalgaz rezrevi de 14.4 trilyon m3’ tür (%7.3). Tüm dünyada petrolün %19,7’sini ABD, %15,9’unu Avrupa, %13,8’ini Çin, %5,1’ini Hindistan, %3,9’unu Japonya, %3,3’ünü Rusya tüketmektedir. Dünya petrol üretiminin %33,5’ini yapan Ortadoğu ülkelerinin tüketimdeki payı %8,8’dir. Doğalgazın tüketiminde ABD’nin payı %21,2, Ortadoğu ülkelerinin %17,8, Avrupa’nın %14,3, Rusya’nın 11,8, Çin %7,4’dür. 2018 yılında dünya elektrik üretimi 26.614,8 TWh’tır. Bunun %26,7’sini Çin, %16,8’ini ABD, %15,3’ünü Avrupa, %5,9’unu Hindistan, %4,7’sini Ortadoğu ülkeleri ve %4,2’sini Rusya üretmektedir (Petrol ve doğalgaz rezrevleri içinde dünyada mevcut 55 milyar ton olan tight oil ve 212 trilyon m3 olan şeylgaz rezrevleri dahil edilmemiştir). Bütün bu rakamlar gösteriyor ki, Batı Doğu’nun tüm enerji kaynaklarına adeta mahkumdur. Kendi kaynaklarını mümkün olduğunca az kullanarak gelecek nesillerine bırakmak ve bu Mülüman toprakları açlığa, yoksulluğa terk ederek hayallerinin gerçekleşmesi önünündeki engelleri kaldırmaktır. Zengin enerji kaynaklarının sahibi olan Ortadoğu ülkelerinin bu fakirliğinin en önemli sebebi halkın hemen her olaydan bi-haber olmasıdır. Fetvalarla idare edilen, kralın ya da otoriter liderlerin yanındaki bir avuç azınlığın ülkelerini dış güçlerin kontrolünde idare etmeleri bu ülkeleri fakirliğin pençesinde adeta kıvrandırmaktadır. Peki, dostane ilişkiler içinde olduğumuzu sandığımız bu enerji kaynağı Müslüman ülkelerinin kıyısında bulunan Türkiye’nin enerji görünümü nedir? Topraklarından 8300 km uzunluğunda uluslar arası boru hattı geçen ve boru hatları ile doğalgazda yaklaşık 108 milyar m3, petrolde 120 milyon ton kapasiteye sahip bir potansiyeli nakleden Türkiye, enerji kaynakları için yılda ortalama 45-50 milyar dolar enerji faturası ödemektedir. Ümmet diye sarıldığımız halklarını Müslümanlığı kullanarak fakirliğe mahkum etmiş bu enerji kaynağı sevimsiz ülkeler, Türkiye enerji kaynaklarını ucuza mı satmaktadırlar? Türkiye ile daha çok mu ticaret yapmaktadırlar? Türkiye’nin haklarına sahip mi çıkmaktadırlar? Emperyalizm bu Müslüman ülkeler için bir mana ifade etmekte midir?

Ortadoğu’daki tarihi olayları, gelişmeleri tarihçilerin çalışmalarına, araştırmalarına ve uluslar arası seviyedeki yorumlara bırakarak bu kadim topraklardan çekilmek zorunda bırakılan Türkiye’nin son yıllardaki Ortadoğu, Arap, Adalar Denizi, Doğu Akdeniz politkalarının sonuçlarına bakalım. Barış ilkesi niçin terkedildi? Türkiye bir şeyler kazandı mı? Bilindiği gibi TC Devleti’nin, 20 Nisan 1931’den bu yana izlediği genel siyaset ve hukuk anlayışı ’’Yurtta Barış Dünyada Barış’’ ifadesiyle resmiyet kazanmış ve de vazgeçilmez bir ilke olarak Cumhuriyet Hükümetleri tarafından sürdürülmüştür. Gerçek odur ki, Türkiye uzun yıllar komşu olsun olmasın tüm ülkelerle hiçbir zaman savaş ve sonucunda toprak ilhakı üzerine bir politika takip etmemiştir. Bütün meselelerini diplomasiyle ve barışçı bir şekilde çözülmesi konusunda dost düşman tüm ülkelere tavsiyelerde bulunmuştur. Ne var ki, 1936 yılında Churchill’in şu sözü dünya barışına indirilmiş bir darbe olarak hafızalara kazınmıştır. ’’Bir damla petrol bir damla kandan daha değerlidir’’ (şimdilerde bu kan bir milyon damlaya yükselmiştir). İşte bu anlayış giderek emperyal ülkeler ve onların ÇUŞ’ları için bir ilke olarak kabul edildiği içindir ki, dünya barışı terk etmiş ve enerji kaynakları bakımından zengin ülkelerdeki katliamlar, hükümet darbeleri süre gelmiş ve de yabancı istihbarat güçlerinin ve Hıristiyan misyonerlerin, tarikatların kötülük adına cirit attığı bri dünya meydana gelmiştir. Yeşil Kuşak Projesi, BOP, İslami Sosyalizm, Arap Baharı, Adalar Denizi’ndeki işgaller, Doğu Akdeniz çıkmazı, Kuzey Afrika ülkelerinin istikrarsızlığı, Ortadoğu’nun içine bomba gibi yerleştirilen terör örgütleri, Türkiye’den toprak alarak bir Kürt devleti kurma isteğiyle yanıp tutuşan ABD. Bu ortamda ülkelerin parçalanma planları içinde Türkiye ne yapmak istemektedir? Bugüne dek yaptıklarında kendi payına düşen nedir? Takip edilen dış politika sonuçları milli bütünlüğümüz açısından doğru mudur? Bu ve benzeri soruların cevaplarını da siyaset bilimcilere ve tarihçilere bırakarak bugüne kadar TC. Devleti’nin attığı adımların sonuçlarına kısaca göz atalım.

2003 yılında Irak’ın işgal harekâtına karşı çıkarak toprak bütünlüğünü savunarak tarihi bir görev üstlenen Türkiye geçen zaman içinde ne Irak petrolünden bir pay alabildi (Irak’ta bulunan 20 milyar ton petrolün %10’u Kerkük bölgesindendir) ne Telafar, Musul, Erbil, Kerkük, Dakuk, Tuzhurmatu şehirlerinin bulunduğu Türk Bölgesi’nde söz sahibi olup Türkmen’lerin sesi olabildi, ne de Irak’taki kargaşayı dolayısıyla terör örgütlerinin Türkiye içine sızmasını önleyebilecek tedbirler alabildi? Terör devam ediyor…

Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı Harekâtlarıyla ışid, pkk, pyd, ypg terör örgütlerini yok etmeyi hedefine koymuş olan Türkiye Müslüman ülkelerin yeterli desteği olmadığı için ve de ABD’nin bu toprakları terk etmemesi kararlılğından, Rusya’nın da Ortadoğu’ya daha çok hakim olma istağinden dolayı istediğini elde ettiği söylenebilir mi? Işid dağıtılmışken, terör örgütleri yalnız bırakılmak istenirken Türkiye hep yalnız bırakılmıştır. Öyle ki, Barış Harekâtı Arap Birliği (Mısır, S.Arabistan, BAE, Suriye, Irak, Lübnan, Kuveyt, Bahreyn, Katar) ve İran tarafından kınanmış Türkiye adeta işgalci olarak görülmüştür. ÜMMET tarihin hangi döneminde TÜRK’ten yana olmuştur ki şimdilerde olsun… Stratejik bir yer olan İdlib’in hali ortada. Türk askerinin 12 noktadaki durumu n’olacaktır? ABD ile arası gergin olan Türkiye İdlib’de Rusya ile savaşacak mıdır? Türkiye’ye Suriye topraklarından çekilin ultimatonu gelirse ne yapılacaktır? Halep Lazkiye karayolunu kontrol altına alacak olan Rusya’ya ne cevap verilecektir? Netice: 5 milyon sığınmacının yanına 2 milyon sığınmacı kaçak daha gelebilir mi? Yeter artık… Bu kadar kaçak vatanları için savaşmak varken onlar ülkelerini terk ediyorlar. Sonra ülke insanı sıkıntıya düşüyor, huzur içinde yaşayamıyor. Bu nasıl bir tercihtir?

Kasım 2019’da Palermo’da yapılan Libya’nın yeniden düzenlenmesi toplantısında Türkiye’nin karar alma konusunda devre dışı bırakılması sonrası toplatıdan çekilmesi Türkiye’ye sizin ne işiniz var Libya’da mesajının diplomatik ifadesidir sanırım. Türkiye’nin 6.3 milyar ton petrolü ve 1.4 trilyon m3 doğalgazı rezervi olan Libya’da bir askeri üssü olmasını kim istemez ki? Türkiye Akdeniz’de kıyısı olan bütün ülklerle özelikle de Müslüman ülkelerle MEB imzalayarak Akdeniz’de bir güç haline gelebilir. Acaba fırsat kaçtı mı? Bilindiği üzere Trablus Hükümeti BM, AB, Türkiye, İtalya tarfaından desteklenmektedir. Ancak geçmişi oldukça karanlık olan Hafter’i Mısır, S.Arabistan, BAE, Kuveyt,, Fransa ve Rusya desteklemektedir. Hafter ülkedeki petrol üretiminin büyük bir kısımını kontrolünde bulundurduğu için emperyal ülkeler tarafından ciddi destek görmektedir. Hafter’in Moskova’daki ateşkes anlaşmasını imzalamasının tek sorumlusu Putin değil midir? Zira Putin yakın bir zamanda Hafter’in Libya’ya hakim olacağını çok iyi bilmektedir.

Keçilerin otladığı adalar için savaş mı çıkaralım? Bu düşüncedeki kişilere soruyorum keçiler orada otluyorsa niçin Yunan’lılar işgal ediyor? Vakit geçirmeden işgal edilen 18 ada ve 1 kayalığın tekrar alınması şerefimizi korumak açısından önemlidir. Konu giderek çetrefilli bir duruma dönüştüğünde Yunanlılar siz kıta sahanlığını da bize terk ettiniz derlerse o takdirde ne yapılacaktır? Adalarla oynamanın ateşle oynamaktan daha beter olduğu unutulmamalıdır. Bilimsel olarak ispat edilmiştir ki, 1.Adalar Denizi’ndeki adalar, adacıklar ve kayalıkların kendilerine ait asla ve asla birer kıta sahanlıkları olamaz, 2. Kıta sahanlığındaki Münhasır Ekonomik Bölgedeki kaynaklar sahildar ülkenin kaynaklarıdır, 3. Kara suları sınırları ülkeler arasında kara parçası sınırı olarak kabul edilemez. Yunanistan’ın kara sularını 12 mile çıkarma ve buna bağlı olarak da Uçuş Haberleşme Bölgesi’ni (FIR) daraltma çabaları uluslararası kaidelere aykırı bir davranıştır. Türkiye’nin askeri tatbikatlarını, deniz ticaretini, balıkçılık faaliyetlerini, petrol ve doğalgaz aramalarını, bilimsel ve teknik çalışmalarını engelleyecek bir karar kabul edilemez. Yunanistan’ın böylesine saldırgan bir tutum takınması ve AB’nin meseleyi bir oldubittiye getirmesinin altındaki tek sebep, Adalar Denizi üzerindeki adalar, adacıklar ve kayalıkların %90’nın Türkiye Anakarası’na ait olduğunun bilinmesidir. Kısacası Adalar Denizi’ndeki adalar Anadolu’nun devamıdır. 23 adadan 16’sının silahlandığının acaba yeni mi farkına varıldı? Ya işgal edilen adalar? Unutuldu mu? Terk mi edildi?

Mavi Vatanımızın Doğu Akdeniz Bölgesinde 7 düvelin cirit atmasının pek hayra alamet olmadığı açıkça görülmektedir. Yıl 1979 Kıbrıs, Rum Yönetimi lideri Kiprianu Mısır’la birlikte Doğu Akdeniz’de petrol aramak için işbirliği yapılacağını duyurduktan hemen sonra RAUF DENKTAŞ karşı bir hamle ile bu hareketin bir savaş sebebi olacağını tüm dünyaya bildirmiştir. Türkiye’nin bu noktada BM nezdinde devreye girmesiyle Rum kesimi geri adım atarak gerilimi başlamadan sonlandırmıştır. Şimdi burada küçük bir soru: Eski Türkiye’deki siyasetçiler bu ÜMMET denen güruhun ne olduğunu bilmiyorlar mıydı ki, ilişkiler hep al gülüm ver şeklinde devam etti. Düşününüz… 2003 yılına gelindiğinde GKRY Mısır’la 2007’de de Lübnan, Suriye ve İsrail ile Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarını arama anlaşmaları yapmışlardır. 2019 Ocak ayında GKRY, Yunanistan, Mısır, Ürdün, İsrail, İtalya Kahire’de Türkiye ve KKTC’ni dışlayan Doğu Akdeniz Formunu kurdular. Ama unuttukları önemli bir husus var. BMDHS gereğince bu bölgede çıkarılacak tüm kaynaklarda Türkiye, KKTC ve Filistin’in de hakları bulunmaktadır. Yeter ki biz enerji kaynaklarına ulaşalım… Peki, bu kadar fırtına koparılan bu havzadaki enerji kaynaklarının rezervleri nedir? USGS’in 2010 yılındaki raporuna göre Leviathan havzasında teknik olarak çıkarılması mümkün henüz keşfedilmemiş 1,7 milyar varil petrol ve 3,5 trilyon m3doğalgaz, Nil Deltası’nda da teknik olarak mümkün ama henüz keşfedilmemiş 1,8 milyar varil petrol ve 6,3 trilyon m3 doğalgaz bulunmaktadır (toplamda 3,5 milyar varil-500 milyon ton- petrol, 9,8 trilyon m3 doğalgaz). Diğer taraftan Doğu Akdeniz’deki jeolojik yapının böylesine yüksek miktarda rezervlere müsait olmadığını bazı bilim adamları dile getirmektedirler. Katar petrollerinin GKRY ile anlaşarak karşımıza dikilmeleri Türkiye’nin var gücü ile bölgede faaliyetlerine devam etmesi sonucunu doğurmuştur. Ülkeyi yönetenlerin unutmaması gereken bir görüş, Türk’ün Türk’ten başka dostu var mıdır? Size soruyorum… Doğu Akdeniz’de çıkarılacak her damla petrolde, her metre küp doğalgazda Türkiye’nin hakkı vardır.

Velhasıl, Irak’ta gücümüzü tam anlamıyla gösteremedik. Ne petrolden pay alabildik, ne Türkmen’leri koruyabildik, ne de terörü yerle bir edebildik. Suriye’de 480 km. uzunluğunda ve 30 km. derinliğindeki güvenli bölge n’oldu? Libya’da ya olmalıyız, ya da hiç gitmemeliyiz. Adalar Denizi’ndeki silahlandırılmış ve işgal edilmiş adalara derhal müdahale edilmelidir. Nesillerinizin ileride utanmaması adına bunu yapınız. Doğu Akdeniz’deki kaynaklarda bizim de hakkımızın olduğunu ileride sorun çıkarılmamsı bakımından tüm dünya bildirilmelidir. Sade bir vatandaş olarak bunları istemek sanırım hakkımdır diye düşünüyorum.

2. DİNİ DAYATMACILIK, YAYILMACILIK VE BÜYÜK İSRAİL

Eski Türkiye mütedeyyin insanların yaşadığı Tanrı ile arasına gereksiz insan, cemaat ve dinci grupların girmediği inancını asaleti ile yaşayan insanların bulunduğu bir Türkiye idi. İslam’ı gerçek mecrasından çıkaran Emevi anlayışı ile güçlü bir şekilde mücadele edilirken ülke şimdilerde mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin, dinci grupların devleti ele geçirmek için kıyasıya mücadele ettiği bir noktaya gelmiştir. Gözleri örtülü gruplar bu arada Hıristiyanlığın yükselişini görememişlerdir. Fıkhi ve İtikadi mezhepler ve bunların kolları arasındaki tartışmalar, tarikatlar ve onların bölümleri içindeki anlamsız siyasallaşma ve şirketleşme hareketleri Müslüman Kardeşler ideolojisi, daha da ilerisi bir Müslüman ülkenin mezhep olduğu tam olarak ifade edilemeyen Vahhabiliği ülkenin dini olarak kabul edip Müslümanlar arasında yayma isteği ve diğer bazı meseleler, İslam’ı bir mezhebe göre Cennet gidebilirsin, diğer bir mezhebe göre de Cehenneme gideceksin noktasına getirmiştir. Sözde TANRI’nın varlığına inananların İslam’ı böylesine çığırından çıkarmaları İslam adına utanç vericidir. İslam’ın mukaddes saydığı değerleri hiçe saymak, terör orduları kurmak, insanlığa karşı suç işlemek, adam öldürmek, şehirleri yakıp yıkmak ve de Hıristiyan dünyasından savaş makineleri almak İslam bu mudur?

Hıristiyan dünyasında neler oluyor? Aslında Ortadoğu konusunda yazılanlar, çizilenler, konferanslar, siyasi söylemlerin Hıritiyan’ların dünyaya bakış açılarından değerlendirilmesi doğru olur kanaatindeyim… Bu Hıristiyan ve Yahudi alem ne yapmak istiyor? Nereye nasıl gitmek istiyorlar? Müslümanları içinden çıkılamaz bir hale getirdikten sonra amaçlarını gerçekleştrmek için önlerinde kalan engel nedir? Neye inananarak dünyayı değiştirmek istiyorlar? Eski Ahit, Yeni Ahit, Kitab-ı Mukaddes, Vadedilmiş Topraklar, Ahit Sandığı, Kutsal Kâse, Armageddon, Metodistler, Neoconlar, Evanjelistler ve Mesih…

‘’Rab’bin Yeşu’ya buyruğudur:1.RAB, kulu Musa’nın ölümünden sonra onun yardımcısı Nun oğlu Yeşu’ya şöyle seslendi:2. "Kulum Musa öldü. Şimdi kalk, bütün bu halkla birlikte Şeria Irmağı’nı geç. Size, İsrail halkına vereceğim ülkeye girin.3. Musa’ya söylediğim gibi, ayak basacağınız her yeri size veriyorum.4. Sınırlarınız çölden Lübnan’a, büyük Fırat Irmağı’ndan – bütün Hitit ülkesi de içinde olmak üzere – batıdaki Akdeniz’e kadar uzanacak’’.

ABD ve Batılı müteffiklerinin tek gayesi kendilerine yol gösterdikleri sandıkları Tevrat ve İncil’den esinlenerek Ortadoğu’da bulunan ülkeleri ve Türkiye’yi parçalamak, bölmek, yok etmek ve de Türk’leri geldikleri yere Orta Asya’ya göndermek için ayak oyunları dâhil her türlü desiseyi politika sahnesine sürmüşlerdir. ABD ve geleneklerine sadakatla bağlı olan batılı devletlerin dini konularda ciddi yaklaşımları olduğu bilinen bir gerçektir. Katolikler, Ortodokslar, Protestanlar, Püritenler, Metodistler, Mormonlar, Neoconlar, Evanjelistler ABD’de ve de Hıristiyan dünyasında siyasetin şekillenmesinde ve yönetimde papazlarla başlayan halkı bıktıran yönetim biçimlerinden günümüze dek güçlerini kullanarak gelmişlerdir. A. de Tocqueville 1850’li yıllarda ABD demokrasisinin şekillenmesi ve demokratik rejimin gelişiminde dinin ve dini grupların önemine dile getirmiştir. Püritenler ve onların devamı olan Evanjelistler Tanrı ile Hz. İbrahim (MÖ.2000?-MÖ.3000?) arasında yapılan sözleşmenin önemini dikkate alarak din anlayışlarına katı bir çerçeve çizmişlerdir. Peki, ABD Başkanlarından Carter, Nixon, baba-oğul Bush’lar ve Trump’ı destekleyen evanjelizm nedir? Evanjelizm, kesin bir ifadeyle dünyayı Hıristiyanlaştırma hareketi olarak tanımlanmaktadır. Evanjelizm’de İsa Mesih önemli bir figür olup, Yeni Ahit’te var olduğuna inanılan İsa Mesih’in söylediği ’’ Yeryüzünde ve gökte bütün yetkiler bana verildi. Gidiniz tüm dünyada İncil’i, Hıristiyanlığı yayınız.’’ ifadesiyle ve de benzeri söylemlere dayanarak uzun süredir ABD’deki güçlerin fikir birliği, bütünlüğü içinde dünyayı yeniden kurma yolundaki bir kalkışmadır. Siyonist Hıristiyan hareketi olarak kabul edilen Evanjelizm’e göre İsa Mesih dünyaya ikinci kez geldiğinde Yahudiler ve Evanjelistler kendilerine karşı olanlarla yani Yecüc ve Mecüc ordusuyla savaşacaklar -Armageddon Savaşı, Kudüs’ün 55 Km. kuzeyinde Megiddo Ovası-ve zafer onların olacak ve neticede Büyük İsrail kurulacak devamında da Irak, Suriye başta olmak üzere tüm Arap ülkeleri Büyük İsrail’in hâkimiyetine girecektir. ABD’deki bu yapılar dikkatle izlendiğinde BOP’un, Arap Baharı’nın, K.Afrika’daki isyanların, Ortadoğu’ya terör örgütlerinin yerleştirilmesinin sebebi kolayca anlaşılmaktadır. 27 Kasım 1947’de Kudüs’ün milletlerarası statüde bir şehir olarak kabul edilmesine rağmen, 1187’de S.Eyyubi tarafından Haçlılardan alınan bu kutsal ve kadim şehir İsrail’e adeta hediye edilmek istenmektedir. Niçin?

Ne kadar doğrudur bilemem ama New York’taki Özgürlük Anıtı’nın ABD için kutsal görsellerle dolu bir anıt olduğunu biliyor muydunuz? Bu heykelin başında bulunan yedi tacın yedi kıtayı, sağ elindeki meşalenin barış ve huzuru, sol elinde kitap ki, üzerinde 4 Temmuz 1776 ABD bağımsızlık bildirgesinin tarihi yazılıdır ama aslında Kitab-ı Mukaddes’i temsil ettiği ileri sürülmektedir. Sayın A.R.Bayzan’ın Türkiye’de Amerikan Misyonerleri adlı çalışmasının başlangıç bölümünü tüm okurların dikkatine sunuyorum: "ABCFM’ye (The American Board of Commissioners for Foreign Missions-Amerikan Protestan Misyoner Kuruluşu) göre Türkiye Türklerin değildir. Bir misyonerin ifadesiyle; ‘Biz Türkiye’de Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık için okul, hastane açıyoruz, ilaç götürüyoruz, modern tıbbı ve eğitimi kuruyoruz. Türkler bizi istemeyebilir; ama oranın sahibi Türkler değil ki…’ Bu güç oyuncularının hiç de acelelerinin olmadığını ve ölümü bile göze aldıklarını belirtmek gerek. Protestan bir misyoner şöyle yazıyor: Hıristiyanlığın en büyük ve en muntazam rakibi İslamiyet’tir. Türkiye en güçlü Müslüman ülkedir. Gerekirse bu amaca ulaşmak için beş yüz sene bekleyeceğiz, nihayet buna muvaffak olacağız. Ve unutmayalım ki, mukaddes hizmetimiz sona erinceye kadar pek çok şehit kanı akıtacağız’’

Bir yanda İslam’ın yüceliğini bir tarafa bırakıp teröristleşen Müslümanlar, bir tarafta krallıklarında aç yatan halkına rağmen sefa içinde yaşayan Müslüman krallar, başkanlar, yöneticiler, diğer taraftan İslam’ı yok etmek için emperyalist ülkelerle işbirliği içinde olan hükümetler. Ne oluyoruz? Dünya zevkleri ve nimetleri sanırım ahirettekilerden daha hoş geliyor? Başka bir cevabı var mıdır? Diğer yandan Tanrı’nın Hz. İbrahim ile yaptığı anlaşma sonucu Arz-ı Mev’ud-Eretz İsrail- için dünyayı yok etme pahasına savaşmak… Şayet dünyayı yönetenler akıl, bilim ve tarihi geçeklerden uzaklaşarak efsanelerle ülkelerini ve dünyayı yöneteceklerse vay halimize… Türkiye’de yönetimde söz sahibi olsun olmasın tüm siyasilerin, yöneticilerin, yazarçizerlerin, din adamlarının, komutanların ve aydınların bu meseleleri iyi öğrenmeleri geleceğimiz açısından önemlidir. Hele benim dinim kutsaldır diyenler, milliyetçilik konusunda beka ile yatıp beka ile kalkanlar ve halkçılık adına sokaklara dökülenler sizler okuyunuz, okutunuz ki gerçekleri görebilesiniz. Güçlü olamazsanız gelecek kuşakları bir kara deliğin içine atmış olursunuz…

Petrol, doğalgaz yok, Türkiye’ye uluslararası arenada destek yok, Doğu Akdeniz’de birlikte çalışma isteği yok, Adalar Denizi’nde Yunan’a ses çıkarma yok, Türkiye’nin güney sınırlarındaki teröre şiddetle karşı çıkma aklılarına bile gelmiyor. Ama ülkeye sığınmacı ithalatına destek var. Kimdir Türkiye’nin yanında yer almayan bu ülkeler? Müslüman kardeşlerimiz! Yani ÜMMET!.

Artık bu ümmet sevdasını bir yana bırakarak, bilim adamlarının, vatanseverlerin, monşerlerin, inananların, tarihi gerçekleriyle anlatanların, Türkiye’nin geleceğini doğru tanımlayan insanların sözlerine kulak veriniz. Halk aç, bitap, güvenliğinden ve geleceğinden emin olmadan ne kadar dayanabilir?

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Suriye’de güç mücadelesi : Esed gidiyor Türkiye kalıyor


Suriye’de güç mücadelesi : Esed gidiyor Türkiye kalıyor

Gündem, Türkiye

25 Mayıs 2020

Suriye, Ortadoğu’daki en karmaşık çatışma bölgelerinden biri. Neredeyse her gün dengelerin değiştiği bir coğrafyadan bahsediyoruz. Kısa süre öncesine kadar İdlib ve Kuzey Suriye’deki gelişmelere odaklanılan ülkede korona salgını günlerine diplomatik çabalar damga vurmuş durumda.

Esed ailesi ve etrafındakilerin güç mücadelesi, çoğunluğunu terör örgütü YPG’nin oluşturduğu SDG ile Barzani destekli Suriye Kürt Ulusal Konseyi’nin (ENKS) müzakereleri, Rusya’nın Suriye’nin kuzeyinde Arap aşiretlerinden paralı asker kurma girişimi, İdlib’de Türkiye destekli muhalefet ile El Kaide bağlantılı Heyet Tahrir’uş Şam (HTŞ) arasındaki çatışmalar, vs. Tüm bunlar bilinen, gözler önünde yapılan hamleler.

Fakat bir de kısık sesle dillendirilenler var. Son dönemde kamuoyunu alıştırmak istercesine Rusya ile ABD’nin “Esed’siz Suriye” konusunda anlaşmaya vardığı sık sık yazılıp çiziliyor.

Her ne kadar bir iddia olarak ortaya konsa da vaziyetin ciddiyetini kavramak adına tarafların söylemleri kilit önemde. Şüphesiz Moskova-Washington hattında diyalog kanalları açık. İki ülke, İsrail’in Tel Aviv kentinde 25 Haziran 2019’da yapılan toplantının ardından Suriye’nin geleceğine ilişkin uzlaşıya yaklaştı.

Kimilerine göre Tel Aviv’de yapılan anlaşmanın maddeleri bugün hayata geçiriliyor. Bu bir noktada doğru. Zira söz konusu Suriye zirvesinden itibaren Rusya, İsrail’in Suriye’de İranlı milislere yönelik saldırılarına ses çıkarmaz hale geldi. ABD ve İsrail’in en büyük rahatsızlığı İran’ın Suriye’deki nüfuzuna yönelikti.

Tel Aviv ve Washington yönetimlerinin endişesinin farkında olan Moskova da “Tahran’ın Şam üzerindeki etkisini kısıtlayacak” bir strateji belirledi. Nitekim bugün Beşar Esed’in kuzeni Rami Mahluf ile First Lady’si Esma Esed arasındaki güç mücadelesinin derinliklerinde yine İran etkisinin kırılması yatıyor.

Uzlaşının ikinci noktasıysa Esed’in koltuğundan indirilmesi. Bu iddianın son günlerde iyiden iyiye dillendirilmesinde Rus medyasındaki Beşar Esed eleştirisi furyasının rolü büyük. Kremlin’in Libya’dan Ukrayna’ya kadar dünyanın belirli çatışma alanlarındaki paralı askerlerini yöneten Wagner Grubu Kurucusu Yevgeniy Prigozhin’in Rus Federal Haber Ajansı’nda yayımlanan yazılarıyla başlayan analizler, Esed’in beceriksizliği ve yolsuzluklara odaklanmış durumda.

Makalelerde “Esed’in süreci önümüzdeki dönemlerde yönetemeyeceği” vurgusu açık ve net. Beşar Esed’in 2021’deki başkanlık seçimlerinde aday olduğu takdirde anketlerde yüzde 32’de kaldığı, yolsuzluğun terörden bile kötü olduğu ve rejimin yolsuzlukla mücadelede sınıfta kaldığı yazılanlar arasında.

Meseleyi ABD-Rusya anlaşmasına bağlayansa Beyaz Saray’ın Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin “Moskova artık Esed’den bıktı. Her senaryoya hazırlar” demeci. Kremlin’in Tahran ile Suriye’nin yeniden inşasına ilişkin rekabette Esed’i gözden çıkardığı ve Şam’daki iktidarı Baas partisiyle sınırlı tutmak istediği konuşulanlar arasında.

Buna göre Esed 2021 seçimlerinde aday olmayacak, yerine Baas içerisinden “yeni bir kurtarıcı” sahneye çıkacak. Bu kurtarıcı muhalefetin sıcak bakacağı bir isim olacak. Nihayetinde “Esed’siz Baas” formülü sayesinde Suriye’nin yeniden inşasına, yani Rus şirketlerinin karını artıracak evreye geçiş yapılabilecek.

Moskova-Washington anlaşmasının son etabıysa Türkiye’yi ilgilendiriyor. ABD ve NATO’nun Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını muhafazasına destek verdiği, Rusya’nın da itiraz etmediği öne sürülüyor.

İdlib kentinin Ankara ve desteklediği muhaliflerin denetiminde kalacağı, karşılığında HTŞ’nin bölgeden tamamen temizleneceği ifade ediliyor. Gözden çıkarılan HTŞ ile Esed’in İdlib’in Sermin ve Serakib bölgelerinde iki yeni gümrük kapısı açarak t

Türkiye HTŞ’yi bölgeden temizlemek adına sivil halkın isyanlarını teşvik eden bir strateji geliştirdi. Bu plan, Esed’in HTŞ ile ortak hareket etmesiyle Suriye muhalefetinin Ankara’nın kanatları altında toplanmasına daha da kolaylaştırdı. Halkın baskısı ve rejim karşıtı grupların izolasyonu sonucu, HTŞ’li teröristler de Halep’i Lazikiye’ye bağlayan M4 karayolunda Rus-Türk ortak askeri devriyelerine sorun çıkartmaktan vazgeçti.

Tüm bu gelişmeler uzun vadede Türkiye’nin İdlib’deki hakimiyetini güçlendirir vaziyette. Sonuç olarak, Rusya-ABD anlaşmasının öngördüklerinin bir günde gerçekleşmesi beklenemez. Hatta taraflardan veya kontrolündeki güçlerden birinin yapacağı bir yanlış tüm dengeleri değiştirebilir. Ancak Moskova-Washington mutabakatı Esed’in sonunu hazırlarken Türkiye’nin rolünü kalıcı hale getireceğe benziyor.

Şerif Egemen Ahmet
Gazeteci
Şarkulavsat

SURİYE SAVAŞI DOSYASI : Suriye Toprağı İdlib’i Suriye’ye Karşı Korumanın (!) Bedeli


Suriye Toprağı İdlib’i Suriye’ye Karşı Korumanın (!) Bedeli

Yazan Cahit Armağan Dilek

11 Şubat 2020

İdlib yeniden genel Suriye krizi içinde öne çıkan bölge. Ama oraya geçmeden Türkiye’de gözlerden kaçan ve böyle giderse sonuçları itibariyle İdlib’teki gibi Türkiye’ye vahim maliyetleri olabilecek birkaç konuyu hatırlatalım.

İdlib’te Türkiye’ye çok açıktan destek veren, yerel medya haberlerine göre, İdlib’teki Türkiye kontrolündeki silahlı gruplara askeri desteğini yeniden başlatan ABD Suriye doğusunda (Kamışlı’nın doğusundan Irak sınırına kadar hattın güneyinde Fırat nehrinin Irak sınırına geçtiği noktaya kadar olan bölge) bir Sünni bölge oluşturma hamlelerini hızlandırdı.

Bunu yaparken de, YPG’yi kullanıyor ve YPG teröristlerini bölgedeki petrol alanlarında bekçi olarak kullanıyor. Bunun karşılığında da PYD/YPG’nin Suriye kuzeyinde kendi bölgesini oluşturması için Rusya’nın inisiyatifindeki gelişmelere dahil olmaya teşvik ediyor.

Suriye kuzeyindeki PKK/YPG varlığı artık ABD ile Türkiye arasında değil Türkiye ile Rusya arasında bir soruna evrilmiş durumda. Türkiye’nin barış pınarı bölgesinin doğu ve batısındaki alanlarda PKK’nın halen bulunduğunu açıklayıp ortak devriyelere katılmaması bunun işareti.

Bunun yanında Rusya, Suriye’deki tüm sözde Kürt partilerini (PYD ve PYD haricindeki Kürt partileri (ENKS)) bir araya getirmeyi başarmış durumda.

Ayrıca bunları Rusya’nın garantörlüğünde Şam yönetimiyle de müzakereye ikna ettiler.

Yerel medyadaki haberlere bakılırsa, bazı ön mutabakatlara ulaşıldığı, iki tarafta da müzakereden umutlu bir havada olduğu görülüyor.

Bunun arkasında İdlib’te oluşan askeri-politik durumun etkisi var dersek abartmış olmayız. PKK/YPG’nin pozisyonu belli. İdlib’te Türkiye ile Suriye’nin ilan edilmemiş bir savaşa tutuşmuş olması Şam ile YPG’nin Türkiye’ye karşı işbirliğini pekiştirmiş durumda. Yine bazı yerel haber kaynaklarında, YPG’nin İdlib şehir merkezindeki çatışmalarda Suriye ordusu saflarında olacağı iddiaları var. Yine Tel Rıfat bölgesinden İdlib’in kuzey doğusundaki Türk gözlem noktalarına saldırılar da gelebilir. Afrin’deki bombalı saldırılara dün başka bir saldırının eklendiğini gözden kaçırmayalım. Yani İdlib’teki çatışmaların Afrin, Cerablus ve El Bab hattında genişleme olasılığı artıyor.

Peki İdlib’te ne oluyor?

Rusya, Türkiye’nin İdlib’te Soçi mutabakatındaki sorumluluklarını (ılımlılarla teröristleri ayırma) yerine getirmediğini ve hatta Soçi mutabakatının ruhuna aykırı olarak İdlib’e aşırı derecede asker ve silah soktuğunu söylüyor.

Rusya açıkça söylemese de, Erdoğan’ın Suriye Türk gözlem noktalarının gerisine çekilsin çıkışını kendilerine bir meydan okuma gördüğünü tavırlarından ve Rus medyasında çıkan Erdoğan yönetimi aleyhindeki haberlerden anlıyoruz.

Türkiye’nin 2 Şubat gecesinde 8 şehit verdiğimiz saldırıdan sonra 2 binden fazla askeri ve Afrin, FK bölgesi ve Fırat doğusundan 4 binden fazla ÖSO’cuyu ve ağır silahları İdlib’e soktuğu yerel medyada fotolarla yazılıp çiziliyor. Türkiye’nin bu kadar askeri gücü İdlib’e yığmasının arkasında ABD’den alınan bazı güvenceler olması büyük olasılık.

Rusya ile Ankara’da İdlib konusu görüşülüyor ama sonuç çıkacak gibi değil. Rus tarafının TSK ve desteklediği silahlı grupların Halep-Lazkiye (M4) karayolunun 5 km kuzeyine çekilmesini, M4 yolunun Rusya’nın kontrolüne bırakılmasını önerdiği gelen haberler arasında. Rusya’nın da onayıyla Suriye’nin M4’ü bırakmaya niyeti yok. Yakalamış olduğu bu askeri ilerleme gücüyle harekatı genişletmekten çekinmeyecek eğer Türk tarafı Rus önerisini kabul etmezse.

Ancak Türk tarafının Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, Suriye ordusunun Soçi mutabakatının imzalandığı (17 Eylül 2018) tarihteki pozisyonuna geri çekilmesini, M4 ve M5’in de kendisine bırakılmasını istediği bildiriliyor. Son günlerdeki aşırı askeri yığınağın da bu isteğini kabule zorlamak için olduğu anlaşılıyor.

Türkiye’nin talebinin gerçekçi olmadığı ortadayken Türkiye’nin TSK ve kontrolündeki silahlı gruplara yaptırdığı yeni konuşlanma yeni bir operasyonun başlayacağına işaret ediyordu.

Bu karşılıklı alınan pozisyon İdlib’te M4 hattı boyunca Türkiye-Suriye savaşından başka bir şeyle sonuçlanamazdı.

Nitekim bu yazı hazırlanırken İdlib’ten TSK ve beraberindeki grupların Serakib’e yönelik bir operasyon başlattığını, Suriye’nin karşı saldırı yaptığı, 5 askerimizin şehit 5 askerimizin yaralandığı haberleri geldi bile.

Bu mantıkla giderse zayiatın artması maalesef kaçınılmaz.

Yukarıda saydığımız rahatsızlıklarının yanında Rusya ile müzakere devam ederken Türkiye’nin bir harekata başlaması Rusya tarafından sert karşılık getirecektir. TSK Suriye ordusuyla savaşıyor gibi olsa da Rusların da kendini göstermeden 12 gözlem noktası haricinde sokulan birliklere yönelik Suriye saldırılarına destek vermesi kaçınılmaz.

İdlib’teki savaşta Rusya’nın yeri Suriye’nin yanıdır. ABD ise Türkiye’nin yanında, şuanda siyaseten ama çatışmalarla, ki artık bu bir savaştır, birlikte ABD askeri olarak da bölgeye gelecektir. Bu da krizi daha da derinleştirecektir.

Türkiye değerlendirme ve muhakeme yapmadan anlık ve günlük kararlar aldıkça İdlib’te maliyet artacaktır.

Öyleyse acil cevap gereken soruları soralım: İdlib’te, Suriye ordusuyla savaşmanın gerekçesi nedir? Siyasi hedefi nedir? Suriye toprağı olan İdlib’i Suriye ordusuna karşı korumanın mantığı nedir?

SURİYE DOSYASI /// FAYEZ SARA /// Suriyede iktidar kavgası : Mahluf’un sonu da Rıfat Esed’in sonu gibi mi olacak ???


FAYEZ SARA /// Suriyede iktidar kavgası : Mahluf’un sonu da Rıfat Esed’in sonu gibi mi olacak ???

22 Mayıs 2020

Hafız Esed 1970 yılında iktidara geldiğinde, aralarında kardeşi Rıfat Esad gibi önemli bir ismin de yer aldığı çeşitli askeri ve güvenlik uzmanları olan genç subayları yanına alarak etrafında bir set oluşturdu. Esed’in subayları, birkaç yıl içerisinde gerek içeriden gerekse de dışarıdan gelecek tehlikelere karşı onun rejimini koruyacak bir güç haline geldiler. Bu, önemli gelişmelere tanık olunan Esed döneminin 1970- 1980 yılları arasını kapsayan ilk 10 yıllık süreçte açık bir şekilde göründü. Bu gelişmelerde ön plana çıkanlar arasında şunlar yer alıyor:

– Rejimin 1973 yılında hedefleri ve sonuçları hesaplanmış bir şekilde İsrail ile savaşa girmesi ki, hedefler arasında en önemli olanlarından biri ‘ulusal meşruiyet’in elde edilmesiydi.

– Rejimin 1976’da Lübnan’a askeri müdahalede bulunarak bölgede genişlemeye başlaması ki, bu askeri müdahalenin ardından rejim birçok önemli dosyada rol oynadı ve bölgede bir ağırlık merkezi oldu.

– Rejimin Müslüman Kardeşler’in silahlı kanadının ve diğer bazı örgütlerin hareketlerinden yararlanarak Suriyelilere savaş açması. Bu şekilde Suriye devletinin kurumlarında çalışanlara saldırılar ve suikastlar düzenlendi. Esed rejimi, toplum ve devlet üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak amacıyla çıkarlarına ve stratejisine hizmet için daha iyisini yapamazdı. Böylece Suriye artık ‘Esed’in Suriye’si’ oldu. 16 Haziran 1979’da Halep Topçu Okulu’na yönelik meşhur katliam gerçekleştirildi. Toplumda ve bilim çevresinde ön plana çıkan ve Dr. Muhammed el-Fadıl’ın da aralarında bulunduğu kimseler suikasta uğradılar.

Hafız Esed’in subayları, 10 yılın ardından 1980’lerin başında rejimin güvenlik ve askeri yapısının temel direkleri haline geldiler. Bu subaylar arasından şu isimler ön plana çıktı: Muhammad Nasif, Ali Douba, Muhammed el-Huli, Şefik Feyyaz, İbrahim es-Safi, Ali Haydar, Suriye Devlet Başkanı’nın kardeşi ve Savunma Birlikleri (Saraya Difa) Komutanı Rıfat Esed. Bu birlikler, silahları, eğitimleri ve görevleriyle diğerlerinden ayrılan ordu içerisindeki seçkin bir birimdi. Doğal olarak mezhepçi bir yapı arz eden grup, Haziran 1980’de Tedmür Hapishanesi katliamında ve radikal İslami gruplarla olan mücadelede önemli bir rol oynadı.

Hafız Esed 1983’te hastalandığında, kardeşi Rıfat’ın konumu ve elinde bulundurduğu imkanlar itibarıyla iktidar için hak iddia edeceğini hissetti. Rıfat birliklerini devletin ana eklemlerinde konuşlandırmıştı ve neredeyse hepsini ele geçirecekti. Eğer Esed’in subaylarının oluşturduğu sağlam blok olmamış olsaydı ve Esed de kalan tüm enerjisi ve dehasıyla çatışan subaylar arasında bir uzlaşı sağlamasaydı devlet bir katliamın eşiğine sürüklenebilirdi. Hafız Esed, kardeşini iktidarın bünyesinden çıkardı ve onu sürgüne göndererek sanki hiç yokmuş, hiç var olmamış gibi davrandı.

Hafız Esed, rejiminin en önemli direği olan erkek kardeşinden kurtulsaydı Rıfat Esed’in komutasındaki Savunma Birlikleri ile uğraşmak zorunda kalacaktı. Bundan dolayı birkaç adımdan oluşan bir çözüme başvurdu. Öncelikle birliklerin kamplarını ve müfrezelerin bulunduğu yerleri muhasara altına aldı. Üst düzey subayları ve kilit aktörleri tutukladı. Bazı unsurları terhis etti ve diğer bazılarını ise ordu içerisinde istihdam etti. Sonrasında birliklerden geri kalanları dağıttı ve subayların önemli bir kısmını Cumhuriyet Muhafızlarına dahil etti. Hafız Esed’in iki oğlu Basil Esed ve Beşşar Esed de Cumhuriyet Muhafızlarına katıldılar.

Rıfat Esed ve Savunma Birlikleri tecrübesi ile Rami Mahluf ve ekonomi-yatırım imparatorluğu tecrübesi arasında bir benzerlik var. Her ikisi de Esed ailesinin merkezinden geliyor. Rami’nin babası Muhammed Mahluf, devlet bürokrasisinde küçük bir çalışandan ibaret iken ekonomik kurumların yönetimini teslim aldı. Bu durum ailenin servetini yönetmek için görevlendirilmeden önce yatırım yapmasını ve paraları kontrolü altına almasını kolaylaştırdı. Rami Mahluf ise şirketi Syriatel aracılığıyla her yönde ve düzeyde genişlemeden önce bir dizi faaliyette bulundu. Sonrasında öyle bir duruma geldi ki Suriye’nin herhangi yerinde bir yatırımdan bahsedildiğinde mutlaka bu işte onun da parmağı vardı. Rami Mahluf’un mali ve yatırım planındaki tecrübesi sona yaklaşıyor: Mahluf’un sonu da Rıfat’ın sonu gibi mi olacak?

Fayez Sara

Suriyeli gazeteci-yazar

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Alper TAN : Kremlin’in Suriye ve Libya Politikası Rusya’ya Ne Kazandırır ???


Alper TAN : Kremlin’in Suriye ve Libya Politikası Rusya’ya Ne Kazandırır ???

27 Şubat 2020

Suriye’de iç savaş dokuz yılı dolduruyor. İnsanların çoğu kendi topraklarından ayrılmak zorunda kaldı. Ya ülke içinde kısmen daha güvenli olduğu varsayılan yerlere ya da başka ülkelere göç ettiler. Şehirler, köyler hatta tarlalar, bahçeler harab edildi. Yüzlerce yıllık tarihi eserler yakıldı, yıkıldı ya da yağmalandı.

Varoluş temelleri zaten şaibeli ve suni olan Suriye fiilen bitti. Böyle bir devletten bahsetmek artık anlamlı değil. Politikacılar, konuştuklarında “Suriye’nin toprak bütünlüğü”ne saygıdan bahsediyorlar ve bu “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nün korunması gerektiğini söylüyorlar. Neyin bütünlüğünden söz ediliyor? Her geçen gün geçerliliği ve inandırıcılığını kaybetmekte ve hatta yıkılmakta olan Modern Uluslararası Sistem’in tanıdığı yani meşru saydığı Suriye’nin bütünlüğü mü kastediliyor?

Evet. Kurulduğundan beri Suriye’de “zoraki” de olsa bir bütünlükten belki söz edilebilirdi. Ancak 10. seneye girmekte olan iç çatışmalar ve vekalet savaşları sonucu artık böyle bir bütünlükten yani “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nden bahsetmek sadece bir hayal veya umutsuz bir temenni olabilir. Bütünlüğü sağlayan, toprağın yani coğrafyanın kendisi değildir. Üzerinde yaşayan halk ya da yönetimdir. Üzerinde yaşayan halkın büyük çoğunluğu, yönetime karşı isyan etmişse ve yönetim halkı ikna edemiyor, güven veremiyorsa o ülkenin bütünlüğü kalmamıştır.

Kendi halkıyla savaşan BAAS yönetimi, Rusya ve İran’ın doğrudan, İsrail ve ABD’nin ise dolaylı destekleri sayesinde hala ayakta görünmektedir.

Zahiren İran’la hasım görünen ABD ve İsrail, Suriye konusunda Tahran ile dolaylı paralel bir politika uygulamaktalar. ABD öncülüğünde “IŞİD’le Mücadele Koalisyonu” adıyla oluşturulan yapı, zalim BAAS rejiminin suni solunumla hayatta kalmasına sebep olmuştur. Bu koalisyon, IŞİD’le mücadele örtüsü altında Suriye halkının iktidara gelmesine mani olmaktadır. Ancak Suriye’de halkın iktidarı ele alması geciktirilse de engellenemez. Olsa olsa özgürlüğün ve bağımsızlığın bedeli biraz daha artar, buna engel olmaya çalışanların da maddi manevi maliyetleri yükselir.

11 Eylül olaylarını gerekçe gösteren ABD, saldırıdan sorumlu gösterdiği El Kaide ve Afganistan’ı yöneten Taliban’ı cezalandırmak için bu ülkeyi yine bir Haçlı Koalisyonu ile işgal etmişti. 19 sene sonra başarısızlığını kabul etti ve terör örgütü dediği Taliban’la masaya oturup anlaştı. ABD, Afganistan’dan çekilecek.

ABD, 2003’te, yalandan gerekçelerle Irak’ı da işgal etmişti. Ülkeyi neredeyse yerle bir etti ama zafer kazanamadı. Kendi maliyetlerini arttırmakla kalmayıp yüzyıllarca unutulmayacak büyük bir kin ve nefret topladı. Şu anda hemen olmasa bile bu kötülüğün varisleri, yapılanların bedelini ödemekten kurtulamayacaklar. Afganistan ve Irak’ın ruhu kabus gibi ABD’nin ve destekçilerinin peşinde olacaktır.

Bu son derece olumsuz, kötü örnekler ortada iken ABD gibi köksüz olmayan, Rusya gibi tecrübeli bir devletin, bazı evhamlar veya hevesler uğruna Suriye’de halkıyla savaşan zalim bir yönetime payanda olması akıl alır gibi değil. Modern uluslararası Sistemin öğretisindeki gibi ülkeler arası ilişkiler, dostluğa-düşmanlığa değil de sadece menfaate göre şekilleniyorsa böyle bir ilişkide Rusya’nın nasıl bir menfaati olabilir?

Diyelim ki Esad Rusya’ya Lazkiye ve Tartus’ta üsler verdiği için bir menfaat sağlıyor… Esad’ın kalıcı olamayacağını, uzun olmayan bir süre zarfında BAAS’la beraber yıkılacağını ve yönetimin Suriye halkına geçeceğini bilmek için kahin olmak gerekmez. Halk, yönetimi ele aldığında Rusya o üsleri nasıl koruyabilir/sürdürebilir? Oradaki bazı örgütleri bahane ederek Suriye halkını karşısına almak Rusya’ya ne kazandırabilir?

Moskova, Suriye ve Libya politikalarıyla sadece Suriye ve Libya halkını karşısına almıyor. Son yıllarda siyasi ve stratejik konularda çok yakın işbirliği içinde olduğu Türkiye’yi de karşısına alıyor. Hatta daha da ötesi, kalbi Türkiye, Suriye ve Libya ile birlikte atan, nüfusu iki milyara yakın Müslümanların çok büyük bir kısmının da tepkisini ve hiddetini üstüne çekiyor.

Rusya’nın vatandaşı olan çok ciddi bir Müslüman nüfusun varlığı da hesaba katılacak olursa Kremlin’in bu tutumunun akılcı ve gerçekçi olup olmadığı daha kolay hesap edilebilir.

ABD ve Avrupa ülkeleriyle ilişkileri zaten hiç iyi olmayan Rusya, Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerin tepkisini ve öfkesini çekecek politikalara devam ederse hem iyice yalnızlaşıp hem de istikrarsızlaşabilir.

Dünya güç dengelerinin çok hızlı değiştiği şu süreçte devletlerin, bugünkü mevcut şartları değil yarının ve sonrasının şartlarını gözeterek politika ve plan yapmalarında elbette büyük faydalar olabilir.

25 Şubat 2020

Alper TAN

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// E. TÜMG. NAİM BABÜROĞLU : ABD’nin Suriye adımları ve Küçük Afganistan Projesi


E. TÜMG. NAİM BABÜROĞLU : ABD’nin Suriye adımları ve Küçük Afganistan Projesi

11 Mayıs 2020

ABD, 1949’DA SURİYE’DE REJİMİ DEVİRMEK İSTEDİ

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), 1949 yılında Suriye’nin başına Amerikan yanlısı bir albay olan Adib Sishaklı’yı getirmişti. Ancak, albayın iktidarı dört yıl sonra Baas’çılar tarafından devrildi. CIA, Suriye’de CIA destekli bir askeri darbe ortamının olgunlaştığı değerlendirmesini yaptı. Darbeyi gerçekleştirmek için Irak, Lübnan ve Ürdün’de sabotajlar gerçekleştirdi ve suçu Suriye’ye attı. Şam’daki Müslüman Kardeşler Örgütü’nü de rejim aleyhine ayaklandırıyordu. CIA, Suriye’nin en güçlü adamlarından biri olan İstihbarat’ın başındaki Abdülhamit Seraj’la birlikte Genelkurmay Başkanı ve Komünist Partisinin liderini kurban olarak seçti. Bunların yok edilmeleri görevi, ABD’nin Şam Büyükelçiliğinde memur olan ajan Rocky Stone’a verildi. Stone, para ve siyasi gelecek vaadiyle Suriye ordusu içinden kendine bir yandaş takımı kurmaya başladı. Suriye İstihbarat Başkanı Seraj bu komployu sezdi ve Amerikalılara bir tuzak hazırladı. Subaylar paraları aldıktan sonra televizyona çıkarak, “Ahlaksız Amerikalı iblisler, yasal düzenimizi bozmak için işte bu paraları verdiler” diyerek itirafta bulundular. ABD’li CIA ajanı Stone gözaltına alındı, sorgulandı ve sınır dışı edildi. Yaşanan bu siyasi kargaşa sonunda, Suriye ve Mısır, Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurdu. Bu olaylar, Orta Doğu’da ABD karşıtlığının temelini oluşturdu ve bölgede Sovyet (Rusya) etkinliğini artırdı.(1)

ABD SURİYE’Yİ ELE GEÇİRME HEDEFİNDEN VAZGEÇMEDİ

ABD, 1950’lerde Suriye’yi ele geçirememiş, hedefine ulaşamamıştı. 2020’ye gelindiğinde, Fırat’ın doğusu, Menbiç ve Ürdün sınırındaki El Tanf bölgesi olmak üzere, Suriye’nin yaklaşık yüzde 40’ını PYD/PKK terör örgütüne ve radikal unsularla işgal ettirmiş durumda. Başkan Trump, İsrail’in işgali altındaki Suriye’nin Golan tepelerini İsrail’in toprağı ilan etti. ABD, kontrol ettiği bölgeleri boşaltma niyetinde de değil.

ABD, 70 yıl öncesinin intikamını alırcasına bununla da yetinmiyor. Son günlerde, Suriye Ulusal Kürt Konseyi (ENKS) ile PYD/PKK terör örgütü arasında ABD’nin isteğiyle yapılan görüşmeler sonucunda, Suriye üzerinde siyasi konularda anlaşma sağlandı. ABD bu adımla; Kuzey Irak’la, Fırat’ın doğusu dahil Suriye’nin kuzeyini bütünleştirme halkalarından birini tamamlamış oluyor. ABD, Suriye’de PYD/PKK terör örgütüyle, diğer Kürt gruplar arasındaki anlaşmazlığı gidererek, gelecekte Irak ve Suriye’de kendisine bağlı bir devletçik oluşturma hedefini ulusal çıkarları için gerekli görüyor. ABD heyeti, COVID19 riskine rağmen Suriye’de bu amaçla toplantılar-görüşmeler yapıyor. Salgın da bile planını ertelemek ya da geciktirmek istemiyor. ABD’ye paralel olarak Fransız temsilciler de, 4 Mayıs 2020’de Suriye’de Kürt gruplarla görüştüler. Fransa, 1918’den Suriye’nin bağımsızlığını kazandığı 1946’ya kadar Suriye’yi yönetmişti. Bu nedenle, Fransa Suriye’de varlığını sürdürmek istiyor.

SURİYE FIRAT’IN DOĞUSU

ABD, ayrıca Fırat’ın doğusunda Haseke ve Deyrizor’daki Arap aşiretlerinden, petrol alanının güvenliği için bir petrol güvenlik gücü kurma girişimlerini sürdürüyor. Böylece, Fırat’ın doğusunda yer alan Arap aşiretlerinin Şam yönetimiyle bağını kesmek istiyor. Yani, Arap aşiretlerden bir güvenlik ordusu kurmak istiyor. Fırat’ın doğusu ve Menbiç’te 60 bin silahlı PYD/PKK terör ordusu dışında, Araplardan oluşan bir orduyla daha emin adımlar atmak istiyor. Bir noktada Arap-Kürt dengesini de sağlamış olacak. Söz konusu güvenlik ordusu için, ilk-ortaokul mezunlarına ayda 350 dolar, lise-üniversite mezunlarına ayda 450 dolar ücret verilmesi öngörülüyor. Suriye için oldukça cazip bir ücret… Oluşturulması öngörülen bu güvenlik gücü için, Haseke ve Deyrizor’da eğitim alanları da seçilmiş.

ABD, Suriye’de kökleşmeye devam ediyor. Fırat’ın doğusunda Deyrizor’da El Ömer petrol sahasında yeni bir üs kurmaya başladı. Deyrizor, Suriye’nin en zengin enerji sahası. El Ömer de Deyrizor’da en zengin petrol alanı. Deyrizor’un büyük bölümü, PKK/PYD terör örgütünün elinde. Görüldüğü gibi, COVID19 ABD’nin bölgedeki adımlarını yavaşlatmadı, tersine hızlandırdı.

İDLİB

ABD, sadece Suriye’nin doğusunda yeni bir yapılanmaya gitmiyor. İdlib’le de yakından ilgileniyor. İdlib’i Küçük bir Afganistan’a dönüştürme çabasında. DEAŞ/IŞİD’in bir bölümünün İdlib’e kaydığı; El Kaide’nin de ağırlık merkezini İdlib’e taşıma eğiliminde olduğu belirtiliyor. İdlib’in Türkiye ile yaklaşık 130 kilometrelik sınırı var. İdlib’te, El Kaide türevi radikal unsurların kökleşmesi, El Kaide’nin ağırlığını bu bölgeye taşıması Türkiye açısından orta ve uzun vadede önemli bir tehdidin varlığına işaret eder.

Suriye, Türkiye için artık sadece yaklaşık dört milyon sığınmacının geri dönüşünün düşünüldüğü ve PYD/PKK terör örgütü tehdidinin etkisiz duruma getirilmesi için adımların atıldığı bir coğrafya değil. İdlib’te El Kaide türevi grupların da risk oluşturduğu bir coğrafyaya dönüştü. ABD’nin orta ve uzun vadeli stratejisinin önemli halkalarından biri olan, PYD/PKK terör örgütüyle diğer Kürt grupların arasındaki siyasi anlaşmanın sağlanmış olması bölgenin dinamiklerini değiştirme potansiyeline sahip.

Tarih yaprakları, 10-15 yıl sonrasını gösterdiğinde ABD’nin arzuladığı Küçük Afganistan; Suriye kuzeyi ile Kuzey Irak’ın bütünleştiği ve PYD/PKK terör örgütünün tanınan bir devletçik yapısına dönüştüğü bir coğrafya… Bu coğrafyayla, kim komşu olmak ister?

¨Tarih, ulusların tarlasıdır, ne ekerseniz onu biçersiniz.¨

(1) Tim Weiner, Legacy of Ashes-The History of the CIA (Enkaz Devralmak-CIA Tarihi), 2007.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Salih Kallab /// Suriye’de iktidar kavgası : İran devre dışı mı kalıyor ???


Salih Kallab /// Suriye’de iktidar kavgası : İran devre dışı mı kalıyor ???

8 Mayıs 2020

Rusların Esed’e oynadıkları bahis sona erdi, İranlıların Suriye’den çıkmaları ise kaçınılmaz

Putin’in milyarder şefinin Suriye Devlet Başkanına karşı başlattığı kötüleme ve küçük düşürme kampanyasından önce bile (bazı kaynaklar arkasında bizzat Rusya Devlet Başkanının yer aldığını söylüyor ki kanımca bu doğru ve açıktır, bu konuda hiçbir şüphem yoktur) Moskova ve Şam arasındaki sular bulanıktı. Bu saldırı öncesinde Suriye-Rusya ilişkilerinin sarsıldığına ilişkin çok sayıda gösterge vardı. Sözgelimi, Beşşar Esed’in 2015 yılında imzalanan anlaşma eskidiği ve yenilenmesini gerektiren bölgesel gelişmeler gerekçesiyle Rusya’nın iki ülke arasında yeni bir anlaşma imzalama talebini görmezden gelmesi gibi.

Beşşar Esed’in 2011 yılında Arap Baharı’nın başlangıcı ile birlikte ülkesinde patlak veren devrimin erken dönemlerinden itibaren İran’ın Suriye’deki yoğun askeri varlığı, Hizbullah ve diğer milis güçler bütün ağırlıklarıyla topraklarında var olmalarına rağmen rejiminin sonunun yakın olduğunu hissettiği biliniyor. Rusya ve özellikle de gücünün ve ışıltısının zirvesinde olduğu dönemde Sovyetler Birliği Suriye’nin başat destekçisi olduğu için Başkan Vladimir Putin’den yardım istemesi gerektiğini biliyordu.

Aslında Beşşar Esed’in Rusya Devlet Başkanına çağrıları başlangıçta yardım talebi şeklindeydi. Çünkü Başkan Putin ne Stalin ne de Kruşçev’di. Keza Rusya da Sovyetler Birliği değildi. Bu nedenle, tehlikeli boyutlar almaya başlayan Suriye çatışmasına ülkesinden önce erkenden müdahil olan birçok devletin nabzını yoklamalıydı. Bunların başında da elbette 1967’den bu yana batı yönünden Şam’a hâkim son derece önemli stratejik bir mevki olan Golan Tepelerini işgal eden İsrail geliyordu. Uzun yılların deneyimlerden bir ders çıkarmak istersek, İsrail’in Golan Tepelerinin yanı sıra Havran’dan Suveyda ve Humus ile Fırat nehrinin tüm doğu bölgesine kadar artık bu Arap ülkesini askeri olarak tamamen kontrol ettiğini görürüz. İsrail, askeri stratejistlerin doğuda Irak sınırının ötesine, güneyde Ürdün sınırının ötesine, kuzeyinden güneyine işgal altındaki Filistin’in sınırlarının ötesine, Akdeniz’in derinliklerine uzanan izleme noktası olarak tanımladıkları “Cebeli el-Şeyh”i halen işgal ediyor.

Burada işaret edilmesi gereken bir nokta da Rusya’nın Çarlar ve elbette Sovyetler Birliği’nin ilk başkanlarından Lenin ve Stalin döneminde dahi her zaman “hırsla” Akdeniz kıyılarında bir dayanak noktasına sahip olma arzusundaydı. Zira bilindiği gibi Akdeniz, Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarını birleştirmektedir. Yakın ve uzak tarih dönemleri boyunca batının doğuya, doğunun da batıya deniz yolu olmuştur.

Her halükârda, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden, Arap dünyasının bölünüp parçalanmasından ve Birinci Dünya Savaşının ganimetlerinin paylaşılmasından sonra Suriye ilk olarak bağımsızlığını kazanana kadar, Cezayir’de ve birçok Arap Afrika ülkesinde yaptıklarının aynısını burada da yapan Fransızların eline geçti. Daha sonra, Osmanlı devletinin mirasçısı Mustafa Kemal Atatürk’ün fodağı oldu. Atatürk, 1939 yılında Fransızların Türkiye lehine Akdeniz’in incisi İskenderun sancağından feragat etmesiyle bu sancağı ülkesine kattı. Gerçek şu ki, tarihin Cumhurbaşkanı Hafız Esed hakkında kaydettiği en kötü şey, şu anda Türkiye’deki cezaevlerinden birinde bulunan Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK’ya verdiği sürekli destek nedeniyle Türkiye ile arasında baş gösteren sorunu çözmek için 1998 yılında İskenderun’un Suriye Arap Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu görüşünden vaz geçmesidir.

Bu bölgede çatışmayı körükleyen nedenlerden biri de, ABD’nin komünist yayılmayı durdurmak gerekçesi ile kendisinin doğrudan içinde yer almadığı ünlü Bağdat Paktı’nı (CENTO) kurması oldu. Bu pakt, Irak, Türkiye, İngiltere, İran ve Pakistan’ın içeriyordu. Buna karşılık, Sovyetler Birliği liderliğinde başka bir pakt kuruldu. Suriye bu dönemde, Bağdat Paktı, ülkeleri ve özellikle de Türkiye tarafından büyük baskılara maruz kaldı. Bunun üzerine dönemin Suriye savunma bakanı Halid el-Azm, 1957 yılında Moskova ile askeri ve ekonomik bir anlaşma imzaladı. Daha sonra da General Afif el-Bizri (solcu) savunma bakanlığına atandı.

Böylece Suriye yeni bir yola girdi ve Cemal Abdunnasır liderliğindeki yeni devletin bir parçası oldu. Ne var ki, bu birlik çok geçmeden 28 Eylül 1961’de askeri bir darbe ile dağıldı. Bu darbe, Mısır Devlet Başkanı ve Mısır ile birlikten kurtulmak için Suriyeli Subaylar Yüksek Komutanlığı tarafından gerçekleştirildi. Kendisinin Suriye’de Baas Partisinin 1961 yılında gerçekleştirdiği ilk darbeye hazırlık – ki bu kesin değildir- olduğu da söylenir. Suriye Baas Partisinin bu darbesini Irak Baas Partisinin askeri darbesi takip etti ama partinin iktidarı çok uzun ömürlü olmadı. Ancak çok geçmeden 1969’da ikinci bir askeri darbe gerçekleştirdi. Böylece bu tarihten Saddam rejiminin 2003 yılında devrilmesine ve üç yıl süren “şekli” ve “göstermelik” bir mahkemeden sonra idam edilmesine kadar Irak Baas Partisi tarafından yönetildi.

Bütün bu tarihsel sunumu yapmaktaki amacımız, Hafız Esed’in 1970’de gerçekleştirdiği ve kendisine “Tashih Hareketi” adını verdiği darbeden sonra Baas Partisinin, 2000 yılında babadan oğula geçen askeri ve tek adam yönetimine dayanan bir rejimin vitrininden ibaret hale geldiğini göstermektir. Bu noktada, 2000 yılı sonrasının iç çatışmalar ve siyasi kayıp yılları olduğu konusunda oybirliği olduğunu belirtmeliyiz. Bu dönemde, Baas Partisi, Baba Esed döneminin sembol isimleri sayılan Mustafa Talas, Abdulhalim Haddam gibi isimler uygulamada ortadan kayboldular. Cumhurbaşkanlığı ve her şeyde babasının yerine geçen oğul, eski üst düzey yetkililerin “Alevilerin Suriyesi” olarak tanımladıkları ülkesine “Yararlı Suriye” adını verdi. Bu, Suriye’nin gerçekten de birçok çatışmanın eşiğinde olduğuna dair kanıt ve delillerle desteklenen olasılıkları açığa çıkardı. Rusların, Suriye Cumhurbaşkanını bu kadar sert bir şekilde hedef aldıklarında muhtemelen sadece bir dini grubun değil tüm Suriyelilerin kabul edeceği alternatif bir rejim kurmaya çalıştıklarını kanıtlarla pekiştirdi.

Bütün bu bilgilerden sonra asıl önemli olan, Rusların Suriye’deki varlıklarının kalıcı ve sürekli olduğunu düşündüklerinin açık hatta kesin olduğudur. Nitekim bu stratejik ülkede 3 askeri üsleri oldu. Birincisi, Humeymim Hava üssü, ikincisi Lazkiye şehrinin kuzeyindeki deniz üssü, üçüncüsü de Kamışlı bölgesinde bulunuyor. Bu, Moskova’nın bu ülkede istikrarlı, bütün etnik ve dini grupları ile Suriye halkını temsil eden, gerçekten eskimiş ve Alevilerin bile tamamını temsil etmeyen bu rejime alternatif bir rejim istediği anlamına geliyor. Bu rejimin Alevilerin tamamını temsil etmediğini söyledik çünkü Hafız Esed, 8 Mart 1963 ile 23 Şubat 1966’da gerçekleştirilen darbelerde başat rol oynayan Salah Cedid dahil kendisine muhalif olan tüm temel ve sembol Alevi isimleri tasfiye etmişti.

Bütün bunlar, her zaman değil de arada bir kopan tüm bu fırtınalara rağmen “ayakta kalmasının” mümkün olduğu Beşşar Esed rejimi için geçerli. İranlılara gelince, Ruslar herkesten çok İranlıların bu bölgedeki müdahalelerinin şu anda olduğu gibi kalmayacağını biliyorlar.

Salih Kallab

Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı