SURİYE DOSYASI /// Mehmet FARAÇ : Suriye’de sinsi plan!..


Mehmet FARAÇ : Suriye’de sinsi plan !..

ABD Başkanı Trump, iki hafta önce Rusya’dan sonra Amerika’nın da muhatap aldığı "Mazlum Kobani" kod adlı PKK’lıya sosyal medya üzerinden şöyle seslenmişti;

"Mazlum Kobani ile konuşmamdan zevk aldım. Ben de Kürtlerin yaptıklarını takdir ediyorum. Belki de Kürtlerin ‘petrol’ bölgesine gitme zamanı gelmiştir…"

Biz de, "Trump neyi ifşa etmiş oldu acaba" diye sormuş ve işgalciliğin asıl hedefinin "petrol" olduğunu bir kez daha kanıtlayan yeni planın ajanslar üzerinden nasıl duyurulduğuna dikkat çekmiştik… Yabancı ajansların geçen hafta duyurduğu aşağıdaki haber dikkat çekiciydi;

"Pentagon, Suriye’nin doğusunda, IŞİD’ten geri alınan ve Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) denetimindeki petrol sahalarının korunması amacıyla asker ve zırhlı araç göndermeyi planlıyor… ABD Savunma Bakanı Mark Esper, IŞİD’in petrol sahalarına erişmesini engellemek için Deyr Ez Zor’daki pozisyonlarını güçlendirici bazı adımlar atacaklarını, bunun bazı mekanize güçleri de içereceğini söyledi…"

İşte bu gelişmelerin ardından, "Petrol batağında işgal" başlıklı 27 Ekim 2019 tarihli, bu köşedeki yazı şu satırlarla bitmişti;

"Şimdi asıl soruyu soralım, Amerika, Irak’ı işgal ederek Kuzey Irak’ta petrol sahalarını devrettiği peşmergelerden özerk bölge yaratırken, Kürt devleti planının ikinci özerk bölgesini de Suriye petrollerini PKK/YPG’ye teslim ederek mi oluşturacak?.."

Bu yazıdan kısa süre sonra yaşanan gelişmeler bizi yanıltmadı…

PKK’nın asıl dayatması!..

"Perşembenin gelişi Çarşambadan bellidir" derler ya, herkesin bir taş attığı Orta Doğu’daki karanlık kuyuda, her gün yeni bir plan da deşifre oluyor…

Ve o planlar, sosyal- siyasal-ekonomik-diplomatik açıdan her gün yeni bir çıkmaza da gebe olurken, o karanlık coğrafyada at koşturanlar açısından şu sorular artık daha fazla dikkat çekiyor;

"Orta Doğu’da kimin eli kimin cebinde, kim kimle kol kola, kim kime hizmet ediyor, yapımcı kim, senarist kim, başroldekiler kim ve en önemlisi de figüranlar kimler?.."

Kazananlar-kaybedenler ikileminde, emperyalist işgalciliğin hangi yeni filmi çekiliyor acaba Orta Doğu’da?..

Irak’tan sonra Suriye’yi de bölme çabalarında ataklar durmazken ve çetrefilli atraksiyonlar bitmezken, beklentiler azalmıyor ve gidişat daha da karanlık bir hal alıyor…

O halde sormak lazım; Türkiye, PKK ve IŞİD’e karşı Suriye topraklarında başlattığı "Barış Pınarı Harekatı"nı adeta askıya alırken, "PKK gerçekten geri çekildi mi, IŞİD bölgeden ayrıldı mı, Amerika geri mi duruyor, Rusya ne yapıyor?.."

Suriye cephesinde işte bu sorulara da net yanıtlar veren gelişmeler yaşanıyor!!!

İşte, Rusya ve ABD’nin el üstünde tutarak muhatap aldığı, "Mazlum Kobani" adlı PKK’lı, Barzani’nin yayın organı Rudaw’a yaptığı açıklamalarda, Orta Doğu’daki diplomatik oyalamacaların perde gerisinde nasıl bir beklenti olduğunu açıklamaktan kaçınmamış…

Irak’ın kuzeyindeki gibi Suriye’de de özerklik ilan edip, silah bırakmayacaklarını, ordu kurup anayasal güvenceye kavuşacaklarını öne süren Kobani, ABD’nin Suriye Devrimci Güçleri (SDG) adlı PKK yapılanmasına desteğinin süreceğine dikkat çekerken şöyle demiş;

"ABD’lilerle toplandık, bizim güçlerimizle ittifak halinde bölgede kalacak. Bulundukları yerler değerlendirilip, oraya yerleşilecek. Askeri bir proje üzerinde çalışıyoruz. ABD bazı yerlerde güçlerini çekince boşluk doğdu… Bu boşluğu doldurmak için Ruslarla görüşmelerimiz devam ediyor."

Kobani, Rusya’nın Esad ile anlaşma sağlanması için ağırlığını koyma konusunda ciddi olduğunu da vurgulamış ve PKK’nın sınırdan 32 kilometre geriye çekilmesinin de taktiksel bir hareket olduğunu anlatmaya çalışmış…

Petrol için petrol!..

Evet; "Arap Baharı" tezgahının Suriye etabında yaşananlar belki de Orta Doğu’nun son 100 yıllık tarihindeki diplomatik oyunları iyice zirveye çıkardı…

Terörden muzdarip olurken sınırını korumak için çırpınan Türkiye, bir yandan ordusunu tehlikeye atarak Suriye içlerinde operasyon yaparken, diğer yandan da İsrail-Rusya-Amerika-İran ve Suriye arasındaki gelgitlerde direncini korumaya, oyunu bozmaya çalışıyor, ancak gidişat hiç de hoş bir manzara sergilemiyor…

Terör örgütü yöneticisi "Mazlum Kobani"nin kendinden emin bir tavırla sergilemeye çalıştığı son plan belli ki sadece Rusya ve Amerika’nın güvencesi altında bir dayatmayı deşifre etmiyor, aynı zamanda perde gerisinde, PKK’ya sağlanan "ekonomik güç"ten de cesaret alıyor…

İşte o güç Trump’ın, "Belki de Kürtlerin ‘petrol’ bölgesine gitme zamanı gelmiştir" diyerek deşifre ettiği plana vurgu yapıyor…

Bu konuda ajanslara yansıyan bir haber de, Suriye planında petrolün en büyük güç olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor… İşte o haber;

"ABD Genelkurmay Sözcüsü William Byrne Jr ile birlikte, Pentagon’da düzenlediği brifingde gazetecilerin sorularını yanıtlayan ABD Savunma Bakanlığı Sözcüsü Jonathan Hoffman,

IŞİD’e karşı mücadelemizde halen SDG ile çalışıyoruz. DEAŞ’a karşı mücadeleye devam edebilmeleri için onlara desteğimizi sürdürüyoruz. ABD’nin, IŞİD dahil terör örgütlerine karşı Amerikalıları koruma hakkımız var. Bizim bölgedeki çabalarımız IŞİD’in petrolü almamasına yönelik. Ayrıca, SDG’yi IŞİD’e karşı mücadelede, bu sahaları ‘fon’ olarak kullanmaları için de çabalıyoruz. Bu sahaların gelirleri ABD’ye değil, SDG’ye gidiyor. Bu durum Trump’ın DEAŞ’a yönelik terörle mücadele yetkisinden kaynaklanmakta."

Türkiye’yi tedirgin eden asıl mesele sınırda bir "Kürt devleti" endişesi olduğuna göre; yurt içinde ağır darbe alırken, sınır ötesinde, ABD himayesinde palazlanan PKK kaybetmiş mi oluyor, kazanmış mı oluyor acaba?..

Ortada "petrol" için petrolle beslenen bir örgüt varken, bu soru tuhaf kaçıyor değil mi?..

SURİYE DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : TRUMP’IN AÇIKLAMALARINDAKİ SAÇMALIKLAR VE SURİYE KUZEYİ


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : TRUMP’IN AÇIKLAMALARINDAKİ SAÇMALIKLAR VE SURİYE KUZEYİ

Bağdadi’nin öldürülmesi kapsamında ABD Başkanı Trump’ın açıklamalarındaki Türkiye’yi ile ilgilendiren sözleri oldukça yadırganmış, Türk yetkililerinin bu konuda bir tepki göstermemiş olmasına ise bir anlam verilememiştir. Şimdi onları kısaca ele alalım.

PKK/PYD/YPG’ye teşekkür ve desteğe devam

Trump operasyonun başarısından dolayı Rusya, Türkiye ve Suriye’nin yanında Suriyeli Kürtler olarak nitelendirdiği PKK/PYD/YPG’ye de teşekkür etmesi son derece manidardır. Bir terör örgütüne karşı başka bir terör örgütünü kullanması, bunu müttefik olarak kullanmaya devam etmesi ve başarısından dolayı takdir etmesi kabul edilemez.

Türkiye’nin IŞİD’in yurt içindeki terör olaylarında ve Fırat Kalkanı Operasyonunda en fazla şehit veren, mücadeleyi en etkin yapan ülke olduğu görmezden gelinmektedir. Bizim ABD’nin teşekkürüne ihtiyacımız yoktur. Bizim yaptığımız ülkemizi teröristlere karşı korumaktır. Bu nedenle IŞİD liderine yapılan operasyonu destelemekten başka bir davranışımızın olamayacağı bilinmelidir.

Garip bir ifade “Türkiye ateş açmadı”

Trump’ın açıklamalarında, Türkiye’ni kontrolündeki bölgelerden operasyon için geçen helikopterlere “Türkiye’nin ateş açmadığını” söylemesi ve “açsalardı ortadan kaldırırdık” diye küstahça bir ifadede bulunması da kabul edilebilecek bir şey değildir. Türkiye’ye bilgi verildiğine göre neden bu şekilde hareket edilsin ki! Anlaşılan o ki, Trump her fırsatta Türkiye’yi tehdit etmeyi huy edinmiştir. Ancak nedense bu açıklamaya da Türkiye’den bir tepki gelmemiştir.

“Petrolü güvence altına aldık”

Bu açıklamanın da kabul edilebilecek bir yanı bulunmamaktadır. Bu güvence altına almanın hem kendileri için, hem de Kürtler için önemli olduğunu söylemektedir. Bu petrolün işletilmesi için ABD petrol şirketiyle anlaşma yapılacağını da ifade etmektedir. On bin kilometre uzaktan gelip kimin malını kime veriyorsun? Bunun tamamen bir emperyalist yaklaşım olduğu ve PKK/PYD’ye de ekonomik imkân sağlayarak bölgedeki varlığını sürdürmeyi hedeflediği dikkate alınmalıdır.

Biz ne dersek diyelim, bu terör örgütünü desteklemekten vazgeçmeyeceği anlaşılmaktadır. Sadece ABD değil, Avrupa ülkeleri de bunları terör örgütü olarak kabul etmemektedir. Bunları resmen bizden başka terörist olarak gören tek ülkenin Suriye olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.

Güvenli bölgede neler oluyor?

Fırat’ın doğusunda Suriye kuzeyinde güvenli bir bölge oluşturmak için ABD ve Rusya nezdinde yapılan müzakerelerden bir sonuç çıkmayınca başlatılan Barış Pınarı Harekâtı bölgedeki dengeleri tamamen değiştirmiştir. ABD’yle PKK/PYD’nin Telabyat-Resulayn arasındaki 120 kilometre genişlikte, 32 kilometre derinlikteki bölgeden çıkması hususunda mutabakat sağlanmıştır.

ABD PKK/PYD’nin bölgeden çıktığını belirtmesine rağmen halen bölgede terör örgütünün unsurlarının bulunduğu ve yer yer taciz ve saldırılarda bulunduğu görülmektedir. Türkiye, teröristlerin mutabakat sağlanan bölgeden çıkmaması halinde harekâta devam edeceğini açıklamıştır. Derhal harekâta kaldığı yerden devam etmesi kararlılığının bir göstergesi olacaktır. Bunun için Cumhurbaşkanı’nın 13 Kasım 2019’da ABD’ye yapacağı ziyarete kadar beklemesi doğru bir yaklaşım değildir.

Aynı şekilde Resulayn’ın doğusunda kalan bölge için Rusya’yla sağlanan mutabakat çerçevesinde, PKK/PYD’nin bölgeyi boşalttığı Rusya tarafından açıklanmıştır. Doğruluğu önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Doğru olmaması halinde bu bölgede de gereği yapılmalıdır.

Şüphe yaratacak durumlar

*Barış Pınarı bölgesindeki PKK/PYD’nin ağır silahlarını teslim edeceği söylenmiştir. ABD’yle sağlanan mutabakat hilafına bölgedeki ağır silahları beraberinde götürdükleri anlaşılmaktadır. Bu durum sineye mi çekilecek?

*Güneye çekilen PKK, sızmalarla sınırı ihlal ederek terör faaliyetleri icra ederse, 32 Km.nin ötesinde ne yapılacak? Bu kadar geniş bir alanda devriye faaliyetleri ne kadar etkili olacak?

*Ayrıca Rusya’yla doğuda yapılacak devriye faaliyetleri 10 Km. derinlikte olacaktır. Hâlbuki PKK/PYD 30 Km. ötesine çekilmiştir. 10 Km.den daha derinlikteki terörist faaliyetleri nasıl gözlenecek?

*PKK/PYD, Kamışlı ve Deynizor bölgelerinde bulunacak, yeniden organize olacak, ABD desteğini devam ettirecek, kendi kontrolünde petrol bölgesini güvenceye alacaktır. Irak üzerinden Türkiye’ye karşı terör faaliyetini devam ettirecek, hatta İran’ı istikrarsızlaştırması için ABD tarafından kullanılacaktır. Bunun Türkiye’ye yansımaları da olacaktır. Türkiye’nin buna göre siyasi, diplomatik, askeri planlar ve hazırlıklar yapması düşünülüyor mu?

Devletlerarası ezeli ve ebedi dostluk ve düşmanlık olmaz

Suriye’nin siyasi birlik içinde toprak bütünlüğü Türkiye’nin güvenliği açısından çok önemlidir. Bu bütünlüğü Türkiye kadar, hatta daha fazla Suriye de ister. Rusya da buna destek verir. PKK/PYD/YPG’yi resmen terör örgütü olarak gören Türkiye’den başka sadece Suriye vardır. Yani bu müşterek ve işbirliği yapılması gereken bir düşmandır.

Suriye’deki kargaşada IŞİD ve PKK/PYD bu ülkenin büyük bir kısmını işgal etmiştir. Ancak Suriye bunlarla mücadele ederken kantarın topuzunu kaçırmış ve devlet kendi halkını katletmiş, zarar vermiş, kaçanlar da hem kendilerini hem de kaçtıkları ülkeleri zarara uğratmış, zora sokmuştur. Ülkeyi bu duruma getiren elbette Türkiye değildir. Suriye, ABD ve Rusya’nın mücadele alanı olmuş, adeta menfaat paylaşımına uğramıştır. Birbirleriyle kapı arkasında anlaştıkları her olaydan bellidir.

Türkiye’nin artık müşterek çıkarlar doğrultusunda Suriye ile resmen işbirliği yapmasının zamanı gelmiş, hatta çok da geç kalınmıştır. Adana mutabakatının uygulanması iyi bir fırsattır. Rusya’nın da buna destek olacağı aşikârdır. Dış politikada inat olmaz. Kurtlar sofrasında olduğumuz unutulmamalıdır.

30 Ekim 2019

SURİYE DOSYASI /// H. NURCAN YAZICI : Atatürk Gibi Düşünmek ! Suriye’nin Selameti !!!!!


H. NURCAN YAZICI : Atatürk Gibi Düşünmek! Suriye’nin Selameti !!!!!

Atatürk 1937 yılında; ”Ortadoğu’nun Batı Emperyalizminin kölesi olmasına izin vermeyeceğiz.” derken bugünleri görmüştü.

ATATÜRK, Millî Mücadele sırasında, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ve daha sonra 1937’de Suriye meselesiyle ve Araplarla olan ilişkilerimizi şöyle ifade ediyor:

  • Bugün tutsaklık elemleri altında inleyen birçok dindaşımız vardır. Bunlar için de, kendi muhitlerinde bağımsızlıklarını kazanmaları ve tam bir bağımsızlık ile ülkelerinin gönenç ve yükselmesine gayret sarf etmeleri en büyük dileklerimizdendir.
  • Ben milletimin mevcudiyetini kurtarmak için işe başlarken, ne yazık ki, Suriye’yi, Irak’ı, bütün İslam dünyasını, zorunlu olarak biraz ihmal etmek mecburiyetinde kalmıştım. Çünkü bütün bu âlemi toplayan büyük imparatorluğun enkazını, bizim kadar dostlarımız ve dindaşlarımızın da görmüş olduklarını biliyorum. Ben şahsen bütün camia için gayret sarf etsem bile bazı kitlelerde hâsıl olmuş bulunan zihniyetler, bizi birbirimize yaklaştırmayacak kadar önemli idi. Bu nedenle, ben bütün kuvvetimi ve kudretimi, yalnız bu imparatorluk içindeki Türk olan unsura hasretmek zorunda kaldım. Ancak bu işi yaparken çok emindim ki yüzyıllardan beri birlikte yaşamış, dindaşlık yapmış insanlar ayrılamazlar. Yalnız, imparatorluğun yarattığı birtakım yanlış anlamaların unutulabilmesi ve nihayet birlikte yaşamış bu insanların birbirlerini anlayabilmesi için belli bir zamanın geçmesi lazımdı. Bu günün henüz gelmiş olduğuna itiraf ederim ki kani değilim. Fakat o dediğim gün gelecektir.
  • Türkiye Cumhuriyeti gayet açık konuşmak mecburiyetindedir. Ben söylüyorum ki, İslam âlemi, Suriye milleti ve devleti tamamıyla ve kesinlikle bağımsız olmalıdır. Bunu, burada söylediğim gibi, Fransızların ve dünyanın önünde tekrar etmek, benim için şeref ve zevktir. Bizim, Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir mevcudiyetten asla korkusu olmadığı içindir ki, ben bu sözleri böyle açıkça söylüyorum.
  • Daima Türkiye Cumhuriyeti’nin arzu ettiği şey, Suriye’nin bağımsız bir İslam devleti olmasıdır. Fakat Fransızlar bunu istemiyorlar. Suriye’yi kıskıvrak ellerine almak istiyorlar. Fransızlar bizimle ve Suriyelilerle dost olurlarsa, elbette daha iyi olur. Fransızlar Suriyelileri adam yapmak istiyormuş. Fakat önce kendileri adam olsunlar.
  • Belki çok karmaşık şeyler oldu. Suriyelileri, Iraklıları yanlış yollara sevk eden durumlar oldu. Fakat artık bunlar değişti. Fransızlarla, İngilizlerle, herkesle dost olalım; fakat benliğimizi kaybetmeyelim. Onlar da artık bizim varlığımızı, değerimizi anlasınlar, bağımsızlığa hürmet etsinler. Onlar bizi köle olarak kabul ederlerse, bundan elbette memnun olunmaz. Emir altında olamayız.
  • Ben ve hükümetim Suriye’nin bağımsızlığını istiyoruz. Eğer Fransızlar engel olursa, Fransızlara da söyleyecek sözlerimiz vardır. Ona da kefilim. Suriyelilerin ordusu yoktur. Fakat bizim ordumuz yeter. Söz veriyorum: İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım. Dilerim ki, buna mecbur olmayalım. Kesinlikle bırakamam. Suriye’yi terk etmek istemiyorlar. Fakat terk edeceklerdir. Siz Suriye’yi yönetenler! Bir kere tutununuz, ordu yapınız. Kokmayınız. Bir şey yapamazlar. Kuvvet kullanmazsanız, her şeyi yaparlar. Bundan emin olunuz.

Kaynak: Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları.

Atatürk’ün söylemleri açık ve net;

-Anadolu, Suriye ve Irak için yapılacak bir şey var ki; o da, Türkiye, Suriye ve Irak’ın tam bağımsızlığa sahip olması ve sağlam bir mücadele birliği oluşturmasıdır. Bu topraklar üzerindeki emperyalist işgaline bir son verildikten sonra, bu bölgede insanlığın kesin kurtuluşuna varacak yeni bir ‘milletler hayatının kurulması’ ilkesi, bir mücadele birliğinin temelini oluşturabilir.

Bu siyasetle de bir taraftan yarının getireceği tehlikeler bertaraf edilir, diğer taraftan gelecekte üç millet, memleket arasında karşılıklı yardım esasına dayalı barışçıl bir çalışma devri açılmış olur.

İşte Anadolu ve Arap yarımadasının halk kitleleri için pek hayırlı, pek karlı bir siyaset planı budur.

Atatürk 1937 yılında; ”Ortadoğu’nun Batı Emperyalizminin kölesi olmasına izin vermeyeceğiz.” derken bugünleri görmüştü.

Bugün güncel siyasetin en önemli eksiği; tarihi olayları sağlıklı bir şeklide analiz yapamıyor olmasıdır. Batı, dün de bugün de aynı batı!..

Şimdi, bir kez daha Atatürk gibi düşünme zamanı…

Allah, ülkemizin yar ve yardımcısı olsun.

SURİYE DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : 30 Ekim ve 13 Kasım tarihlerinde neler olacak ???


MÜYESSER YILDIZ : 30 Ekim ve 13 Kasım tarihlerinde neler olacak ???

Müyesser Yıldız yazdı

Suriye’nin kuzeyi ile ilgili olarak 1 yıldır ABD’den şunları istiyorduk:

“YPG/PKK’lı teröristlerin bölgeden çekilmesi… ABD’nin TIR’larla gönderdiği silahların teröristlerden alınması… Teröristlere ait barınak, sığınak ve tahkimatların imha edilmesi…”

“Stratejik müttefikimiz” bu taleplerimizin hiçbirini karşılamayınca iki kez ertelenen operasyon için düğmeye basıldı.

Bu defa askerden-askere ilişkilere geçildi ve “Güvenli bölge” görüşmeleri başladı… Şanlıurfa’da Harekat Merkezi kuruldu… ABD askerleri geldi… Havadan ve karadan ortak devriyeye çıkıldı…

Her şey yolunda gözükse de çok önemli bir sorun vardı; Ankara, “Güvenli bölge”, ABD, “Güvenlik mekanizması” diyordu… Yine Ankara, “YPG/PKK’yı bölgeden çıkarmayı amaçlıyoruz” derken, ABD, “Koalisyon ortaklarımız ve partnerimiz SDG’yi IŞİD’le mücadeleye odaklamayı, bölgenin istikrarını bozacak koordinasyonsuz askeri operasyonları engellemeyi hedefliyoruz” diyordu.

Gelinen nokta malûm. Erdoğan-Trump görüşmesinden sonra Fırat’ın doğusuna operasyon için bir kez daha düğmeye basıldı, “Girmemizin an meselesi olduğu” bildiriliyor.

Tablo şu:

Trump, bir yandan Türkiye’ye akıl almaz, hazmedilemez tehditler savuruyor, öte yandan “Erdoğan’la iyi ilişkileri olduğunu” söylüyor… Ankara’dan hâlâ bir tepki yok… Aksine, “Trump iyi, çevresi, güvenlik bürokrasisi kötü” deniyor… Acaba Trump, “Erdoğan’ı mahvederim” dese, şimdiye yer yerinden oynamaz mıydı?!.

Trump, YPG-PKK’ya kızıyormuş gibi görünürken, Erdoğan’ın daha 15-20 gün önce “Çatı terör örgütü” olarak nitelendirdiği sözde Suriye Demokratik Güçleri(SDG)’ne desteğinin devam edeceğini açıklıyor, Ankara’da sessizlik hâkim!..

Erdoğan, daha üç gün önce, “Hazırlıklarımızı yaptık, harekât planlarımızı tamamladık, gereken talimatları verdik. Hem karadan hem de havadan bu harekatı yöneteceğiz” demişti. Ancak “Dostumuz” ABD, Suriye hava sahasına Türkiye’ye kapattı… Yine ses yok!..

Evet, Trump, Türkiye’nin operasyon düzenleyeceği bölgedeki askerlerini çektiğini duyurdu, ama beraberinde ne görev verdi? Ona yakın Senatör Lindsey Graham’ın ifadesiyle, “IŞİD’le savaşın taşeronluğunu”…

Türk Milleti nefesini tutmuş, YPG/PKK’lı teröristlere karşı düzenlenecek harekâtı beklerken, dün Milli Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya dikkat çekelim. TSK’nın, sahada IŞİD terör örgütü ile göğüs göğüse mücadele eden tek koalisyon ve NATO ülkesi ordusu olduğunu vurgulayan MSB, “IŞİD’in kanlı eylemlerinden en fazla zarar gören ülkelerden biri olan Türkiye, hem yurt içinde hem de sınırlarının ötesinde bu terör örgütü ile artan tempo ve şiddetle mücadele etti, Fırat’ın doğusunda da mücadeleye devam edecektir” dedi.

Bu, ABD’nin istediği noktaya gelindiğinin altının çizilmesi değilse, nedir?

ABD’Lİ GENERALLERİN AÇIKLADIĞI PLAN

Trump’ın, “Türkiye’nin kararlı tavrı ve diplomatik baskısı” karşısında geri adım attığı söyleniyor.

Ancak biliyoruz ki, son aylardaki temaslarda Dışişleri Bakanlığı devre dışıydı. Çavuşoğlu da, “ABD bizi oyalıyor” diyerek, adeta feveran etti. Tüm görüşmeler Pentagon-MSB ile ABD Avrupa Merkez Komutanlığı (EUCOM)-MSB arasında yürütüldü.

Her neyse!.. Neticede, ABD, Türkiye’nin operasyonuna destek vermeyeceğini bildirerek, Tel Abyad ve Resulayn’daki iki gözlem noktasında bulunan 50 askerini çekti.

Şimdi takvimi biraz geri alalım.

20 Eylül’de EUCOM’dan iki tuğgeneral basın toplantısı düzenledi. Bu generallerden biri Şanlıurfa-Akçakale’de kurulan Harekat Merkezi’ndeki muhatabımız da olan EUCOM’un Kararlılık Operasyonu yöneticilerinden Christian Wortman, diğeri Scott Naumann’dı.

ABD-Türkiye arasında kurulan “Güvenlik mekanizması” hakkında bilgi veren generaller, “Fırat’ın doğusunu tamamen kapsamayan, Tel Abyad-Rasulayn arası ile Akçakale ve Ceylanpınar’ın karşısında yer alan bölge üzerinde yoğunlaşıldığını” anlattı.

Bu bölgelerdeki YPG’lilere ait tahkimatlar ve ağır silahlar konusunda Türkiye’nin endişelerinin dikkate alınacağını belirten generaller, aynen bugün Trump’ın söylediği gibi, “ABD’nin, IŞİD’le mücadele için Suriye Demokratik Güçleri(SDG)’yi silah ve mühimmat gönderip, danışmanlık yapmayı sürdüreceğini” açıkladı.

2 BİNDEN FAZLA IŞİD’Lİ VAR

Trump’ın kararından sonra bölgedeki hapishanelerde olan IŞİD’liler ile kamplarda tutulan aile ve çocuklarının sayısı, durumu gündeme geldi ya; O iki generalin toplantısında bu konu da konuşuldu.

SDG’nin 50’den fazla ülkeden 2 binden fazla teröristi tutukladığı bilgisini veren Tuğgeneral Naumann, “Bunlar ve ailelerinin ülkelerine geri gönderilmeleri, IŞİD’in kalıcı yenilgisi için önemlidir” dedi.

Demek ki, ABD’nin planı 20 Eylül’de netleşmiş. Ankara’nın bunlardan haberdar olmaması mümkün mü?

O generallerden birisi Akçakale’deki muhatabımız olsa da duymadıklarını varsayalım.

Ya Erdoğan’ın New York seyahatinde, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın görüştüğü, Trump’ın Suriye ve IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin 27 Eylül’deki şu açıklamaları?

“Güvenli bölgenin belirli derinliklerinden bahsedemem, çünkü şimdilik bölgeden bölgeye kuzeydoğuda sadece üçte birini görüştük. Bunu üç bölüm halinde yapıyoruz ve şimdi sadece üçte birini yaptık.”

Anlaşılan o ki, Türkiye ile görüşülen ve şimdi ABD’nin boşalttığı o üçte birlik bölge “Tel Abyad-Rasulayn” arasıymış!..

30 EKİM VE 13 KASIM’A DİKKAT

Türkiye, ABD’nin bu planlamasına onay verdi mi vermedi mi, bilmiyoruz, ama henüz Akçakale’deki müşterek harekat merkezi kapatılmadığına, Trump ve adamlarına hak ettikleri cevaplar verilmediğine göre, bir mutabakatın olduğunu düşünebiliriz.

Süreç, 2007’deki Irak’ın kuzeyine yönelik operasyon hazırlıklarını hatırlatıyor. Haftalık sapmalarla o vakit de Ekim-Kasım aylarında büyük hareketlilik yaşanmış, benzer restleşmeler olmuştu.

5 Kasım’da Beyaz Saray’daki Erdoğan-Bush görüşmesinden sonra ise anlaşma sağlanmış, Türkiye Şubat’ta Irak’ın kuzeyine harekat düzenlese de peşinden “PKK açılımı” gelmişti!..

Şimdi önümüzde 2 önemli tarih var.

İlki, 30 Ekim. Cenevre’de Suriye Anayasa Komitesi’nin toplantısı yapılacak. Bu toplantıya SDG’nin kontrolündeki Suriye’nin kuzeydoğusundan temsilcilerin, yani PKK/YPG’lilerin de katılmasını isteyen, ama Türkiye’yi ikna edemeyen ABD, olası operasyona tepki için SDG’lileri masaya oturtabilir…

İkincisi, 13 Kasım’daki Erdoğan-Trump görüşmesi. Türkiye’yi böylesine pervasızca tehdit eden birisinin ayağına niye gidilir ve daha ne görüşülebilir anlamak mümkün değil, ama 13 Kasım’ın, emperyalistlerin İstanbul’u ilk işgâlinin 101’inci yıldönümü olduğunu hatırlatalım!..

Acaba o tarihi kim belirledi? Densiz Trump bilmese de Türkiye ile 100 yılın hesaplaşmasına soyunan adamlarının, bu tarihi bilmemesi mümkün mü?

Müyesser Yıldız

Odatv.com

SURİYE DOSYASI /// HÜSEYİN MÜMTAZ : NE YAPSA YERİDİR


HÜSEYİN MÜMTAZ : NE YAPSA YERİDİR

Şu Suriye meselesinden artık gına geldi. Her kılıktan insan meşrebine ve cebine göre farklı bir şey söylediği için hiç bulaşmaya niyetim yoktu ama…

Yazsam gönül razı değil, yazmasam hiç olmaz.

Köyün, mahallenin, âlemin delisi de fırsattan istifade dünyaya tweetlerle yön veriyor.

Aslında konuyla ilgili herşey/çok şey zaten Trump’ın söylediklerinde gizli.

“Birçok kişi Türkiye’nin ABD için büyük bir ticaret ortağı olduğunu kolaylıkla unutuyor. Aslında F-35 savaş uçaklarımızın gövdesini onlar üretiyor. Ayrıca Türkiye birlikte iş yapmak için iyi bir muhatap, İdlib’te birçok kişinin hayatını kurtarmama ve benim ricam üzerine, daha uzun yıllar cezası olan Papaz Brunson’ı sağlıklı bir şekilde geri döndürmeme yardımcı oldular. Ayrıca şunu da hatırlayın; Türkiye NATO’nun iyi konumdaki önemli üyelerinden biri. 13 Kasım’da benim davetlim olarak ABD’ye geliyor” dedi Trump.

Trump, Suriye’den ayrılma sürecinde olabileceklerini ancak hiçbir şekilde Kürtleri terk etmediklerini söyledi. Trump, Kürtler için, “Özel bir halk, müthiş savaşçılar” dedi.

“Türkiye’de büyük bir Kürt nüfus var. Türkiye, Suriye’nin bu bölgesinde sadece 50 askerimiz varken ve onlar da çekilirken, başlatacağı herhangi bir gönüllü ya da gereksiz savaşın ekonomisini ve çok kırılgan para birimi Türk Lirası’nı perişan edeceğinin farkında. Kürtlere mali yardım ve silah yardımı yapıyoruz!

“O bölgede sadece 50 elemanımız var, küçük bir birim. Bu 50 kişinin zarar görmesini, ölmesini, insanlarımıza kötü bir şey olmasını istemiyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bizim insanlarımıza zarar vermemesini söyledim. Eğer bizim halkımızdan birine zarar gelirse, başı büyük derde girer.”

“Türkiye’ye, bizim insani olarak değerlendirdiğimiz şeylerin dışına çıkarlarsa fazlasıyla zarar görmüş bir ekonominin gazabına uğrayacaklarını söyledim. Bunu bir kere Pastör Brunson’da yaptım. Brunson’ı vermiyorlardı, sonra hızla verdiler. Türk Lirası rekor derecede değer kaybetti”.

“IŞİD’in yüzde 97’sinin yenildiğini öğrendiğimde, ‘Bırakalım kalanıyla diğer ülkeler mücadele etsin’ dedim ama ülkemizdeki birçok kişinin öfkesiyle karşılaştım. Generallerimizle buluştuk, bunun hemen yapılabileceğini söylediler ve hızla yaptılar. Avrupa ülkelerine IŞİD’lileri almalarını söyledim. Aileleri, eşleri de dahil olmak üzere 60 bin hatta belki 70 bin IŞİD’li var. Bu 60 – 70 bin kişiyle ne yapacağız? diye sordum. Bunları serbest bırakamayız, geldikleri ülkelere, Almanya’ya, Fransa’ya geri gönderelim dedim ama istemediler. ABD’nin aptal olmasına alışmışlar. Burada milyarlarca dolardan bahsediyoruz. Onlara 30 gün daha verdim geri almaları için ama ‘Hayır’ demeye devam ettiler.

“Erdoğan’a, bu senin sorumluluğun olacak dedim. Kim sorumlu olacak? Rusya, Türkiye, İran, Irak ve Suriye bir de o bölgedeki ülkelerin sorumluluğu. IŞİD bu ülkelerin tümünün düşmanı. Bu ülkeler zengin, güçlü, orduları var, bunu yapabilirler. Ama biz 50, 60, 70 bin hatta 10 bin insanı bile Küba’daki Guantanamo Körfezi’ne almayacağız. Onlar için önümüzdeki 50 sene boyunca para ödemeye devam etmeyeceğiz. Dünyaya harika bir hizmet sunduk, savaşçıların bir kısmının geldiği Avrupa’ya da harika bir hizmet sunduk. Ama NATO gibi bundan faydalandılar.

“Türkiye yapması gerekenin dışında bir şey yaparsa onları ekonomik olarak fena halde vururuz. Askerlere gelirsek, bu çok küçük bir alan. Orada sadece 50 askerimiz var. Kötü bir pozisyonda kalmalarını istemiyorum.

“Ama bu saydığım ülkeler orada, hemen yanındalar. Bırakın onlar icabına baksın. Biz askerlerimizi eve geri döndürmek istiyoruz. Ben bu kampanyayla seçildim. Orada savaşmıyoruz, polis gücü gibiyiz. Biz polis değiliz, çok güçlü bir orduyuz. Orada daha uzun süre kalmayacağız. Türkiye’yi ve AB dahil diğer ülkeleri oraya girerken ve IŞİD’lilere ve ailelerine ne yapılması gerekiyorsa yapmalarını izleyeceğiz.”

“Bazı Kürtler, Türklerin doğal düşmanı. Bugün biri, bir tarihçi yüzlerce yıldır savaştıklarını söyledi”.

“Hatırlarsınız 8 ay önce de benzer bir karar açıklamıştım ve 2 bin askerimizi orada tutup yavaş yavaş çıkardık. Ama IŞİD’in tamamen yenildiğini gördüğümde daha fazla kalmak istemiyorum. IŞİD’i tamamen bitirdik, yapmamız gerekeni yaptık. Konuştuğunuz bölgede 50 askerimiz var. Askerlerimizi eve döndürmek istiyorum demiştim, uzun zaman oldu. Orada kısa bir süre, 30-90 gün arasında bir süreyle kalmalıydık. Bu yıllar önceydi, artık dönmeliyiz.”

“Çizilen çerçeveyi aştığını düşünürsem, Türkiye’nin ekonomisini yerle bir ederim. Daha önce bunu yaptım!”.

Sonra Suriye hava sahasını uçuşlara kapattı.

Deli, deliyi görünce değneğini saklarmış.

Almanya, İngiltere ve Fransa muhtemel bir Suriye harekâtına karşı çıktılar.

Astana partnerlerimiz de “Suriye’nin toprak bütünlüğü”nü son derece “diplomatik bir dille” hatırlattılar.

Evet, dünya beş’ten büyüktür ve elbette Türkiye hepsinden büyüktür!

Peki deli ile aynı çuvala girmek nasıl bir duygudur acaba?

Bu arada bir şeyi unutmayalım. İstanbul’daki Kaşıkçı cinayetinin tam da yıldönümünde; bu sefer bir milletvekilinin Ankara’daki evinde, milletvekiline ait silahtan çıkan kurşunla 23 yaşındaki Özbekistan vatandaşı Nadira Kadirova’nın hayatını kaybetmesine ne diyorsunuz?

Faili meçhul iki “protokoler ölüm” ve ikisi de Türkiye topraklarında…

Mahal, fiil ve mef’ul meydanda ama fail meçhul!

NOT: Yazıyı bitirip yayınladıktan sonra ekrana Suriye Harekâtının başladığı haberi düştü. Kahraman silah arkadaşlarıma Allah yardım etsin, kılıçları keskin olsun.

SURİYE DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : ABD TÜRKİYE’Yİ OYALAMAYA, TÜRKİYE DE OYALANMAYA DEVAM EDİYOR


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : ABD TÜRKİYE’Yİ OYALAMAYA, TÜRKİYE DE OYALANMAYA DEVAM EDİYOR

ABD Suriye konusunda Türkiye’yi oyalamaya devam ederken, Türkiye de Fırat’ın doğusunda olup bitenleri çok net olarak görmesine, bilmesine ve ABD’nin niyet ve maksadını çok iyi anlamasına rağmen onunla çatışmaya girmemek için gayret sarf ediyor. Bu oyunun daha ne kadar devam edeceği belli değil. Türkiye müdahale için Eylül 2019 sonu itibariyle son bir tarih verdi. Ancak yine de bir anlaşma sağlanmış gibi kabul edilip, oyunun bir müddet daha devam etmesi mümkün olabilir.

Oynanan oyun son derece açık

Türkiye ve ABD, Suriye konusunda birlikte ve koordineli hareket edebilme düşüncesiyle Akçakale’de müşterek/birleşik bir harekât merkezi oluşturdular. Suriye sınırı boyunca insanlı ve insansız hava araçlarıyla keşif görevi yapıyorlar. Yine sınır boyunca havadan ve karadan ortak devriye faaliyetleri icra ediyorlar. Kontrolünün hala kimde olacağı, içindeki katmanların kimlerden oluşacağı ve derinliği belli olmayan bir “güvenli bölge” oluşturma çalışmaları devam ediyor.

İki ülke tamamen farklı amaçlar doğrultusunda müşterek icraatlar yapıyor. Türkiye kendi güvenliği için bölgedeki PYD/YPG/PKK’nın varlığını ortadan kaldırmak istiyor, ABD ise onu himaye ediyor. Güçlenmesine ara vermeden yaptığı desteklerle devam ediyor. Onun askeri ve siyasi gücünü arttırarak kendine müzahir ”şimdilik” özerk bir yapı haline gelmesine çalışıyor. ABD Türkiye’nin YPG/PKK konusundaki hassasiyetini bildiğinden ona SDG vs. gibi isimler veriyor. Tavşan kaç, ama tazıya da tutma diyor.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda güvenli bölge oluşturma isteği ve çabasının Rusya tarafından anlayışla karşılandığını söylemek mümkün. Güvenli Bölge konusunda Eylül sonuna kadar Türkiye’nin görüşleri doğrultusunda bir anlaşma olmaması ve icraata geçilmemesi halinde Türkiye’nin bu bölgeye müdahalesini siyasi olarak destekleyeceği anlaşılıyor. Ancak bunu daha ziyade Türkiye-ABD ilişkilerinin daha fazla sıkıntıya girmesi için yaptığı değerlendiriliyor.

Güvenli Bölge “asıl hedef” değil “ara hedef” olabilir

Türkiye’nin Fırat’ın doğusu için ortaya koyduğu “Güvenli Bölge” anlayışının, kendi güvenliği ve hatta bekası açısından bir sonuç yaratacağını söylemek mümkün değil.

Bu uygulamanın Türkiye’deki mültecilerin/sığınmacıların yerleştirilebileceği bir bölge olması hedefleniyor. Ayrıca bu bölgenin oluşması, PYD/YPG/PKK’nın güvenli bölge derinliği kadar sınırdan uzaklaşmasını da mümkün kılıyor. Ancak bu durum, Türkiye’nin asıl hedefi olan PYD/YPG/PKK’nın bölgede yok edilerek bir devlet/devletçik haline gelmesini önlemiyor.

ABD’nin birleşik/müşterek harekât planı ve güvenli bölge için hazırladığı kısır planın PYD/YPG/PKK’yla birlikte yaptıkları anlaşılıyor. Bu durumda ABD’nin, Türkiye ile teröristler arasında arabuluculuk rolü üslendiği söylenebilir. Bu gelişmeye dikkat çekmekte fayda var.

Bu nedenle Güvenli Bölge’nin asıl hedef değil, ancak bir “ara hedef” olacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir.

İdlip konusunda tam bir mutabakat sağlanamadı

Son Astana toplantısında Türkiye-Rusya-İran arasında bir mutabakat sağlanmış gibi görünse de, hem İdlip özelinde, hem de Suriye genelinde tam bir görüş birliği sağlandığını söylemek mümkün değil. Suriye’nin siyasi birlik içinde toprak bütünlüğünün bu şartlar altında sağlanmasının artık zayıfladığı, sanki taraflarca da kabullenilmiş gibi.

Gözlem noktaları artık kendilerine verilen görevi tam olarak icra edemiyorlar. Hatta bölgede Suriye rejim güçleriyle TSK arasında bir çatışma çıkmaması için Rus birliklerinin iki kuvvet arasında tampon oluşturacak şekilde tertiplendiği biliniyor. Ancak Türkiye’nin bunları geri çekmesi, hem prestij kaybına yol açacağı hem de varlık açısından zafiyet yaratacağı düşüncesiyle şimdilik mümkün değil.

Burada önemli olan konu, çatışmaların şiddetlenmemesi ve Türkiye’ye göç dalgalarının gelmemesi. Bunun kısa vadede gerçekleşmesi mümkün. Ancak Orta ve uzun vadede pek mümkün görülmüyor.

Artık kartlar açık oynanıyor

Siyasi açıdan ABD, İdlip’te Türkiye’yi yüreklendirerek Fırat’ın doğusunda ısrarcı olmamasını, Rusya ise Fırat’ın doğusunda Türkiye’nin arkasında durarak İdlip’te rejim güçlerinin kontrol sağlamasına direnç göstermemesini istiyor.

Fırat’ın doğusunda sadece ABD yok. Avrupa ülkeleri de heyetler halinde SDG/PYD/YPG/PKK’yı ziyaret ediyor. Onları bölgedeki özerk yönetim gibi kabul ediyorlar. Bu durumun Türkiye’nin güvenliği açısından son derece tehlikeli olduğunu görmek gerekiyor.

ABD Fırat’ın doğusundaki “SDG”yi siyasi, askeri, ekonomik ve kamu yönetimi olarak açıktan ve fütursuzca desteklemeye doyamadı. Biz hala müzakerelerden bir şey çıkar mı? diye bekliyoruz.

Türkiye, müzakerelerden bir sonuç çıkmaması halinde Eylül sonunda kendi planını yürürlüğe sokarak Fırat’ın doğusuna müdahale edeceğini deklere etmiş durumda. Ancak ABD’nin ve teröristlerin bu konuda rahat oldukları ve harekâtın yeniden erteleneceğini düşündükleri gözleniyor.

Neye güveniyorlar? Muhtemelen ABD’yle yapılan ticari müzakerelerde, Türkiye-ABD arasındaki ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkarılacağına ilişkin bir plan üzerinde çalışılıyor. ABD Ankara Büyükelçisi bu konuda sözlü planını Türkiye’ye sundu. Şimdi bunun yazılı olarak verilmesi bekleniyor.

Muhtemelen müzakerelerden tam bir sonuç alınamasa da, bazı olumlu kısımları ön plana çıkarılarak, ekonomik ve ticari ilişkilerin gelişmesine önem verileceği düşünülüyor. Demek ki ABD ve teröristlerin güvendiği taraf bu.

Çıkış yolu ne olabilir?

ABD’yle Rusya’nın gizli bir mutabakat çerçevesinde hareket ettiğini anlamamak mümkün değil. ABD kazanıyor. Rusya kazanıyor. Türkiye? Bu durumda mutlaka bir hamle yapmamız gerekiyor. Aksi halde Suriye merkezli bir Kürdistan’ın temeli atılmış olur.

Aslında bu durum, ne Türkiye’nin, ne İran’ın ne de Suriye’nin güvenliğine hizmet etmez. Ortak bir tavır alınması gerekiyor.

Suriye BM’ye gönderdiği mektupta SDG’yi bölücü terör örgütü olarak tanımlamış durumdayken, Türkiye’nin Suriye’nin siyasi bütünlük içinde toprak bütünlüğü sağlamasına yönelik bir hamle yaparak derhal Suriye ile “Adana Mutabakatı”nı da içine alacak şekilde daha geniş çapta bir iletişim içine girmesi kaçınılmaz görünüyor.

Böyle bir girişimin aynı güvenlik endişesini taşıyan İran tarafın da kabul göreceği bekleniyor. Bunun ABD’yi bölgede zor duruma düşüreceği için, Suriye ve İran yanında yer alan ve Türkiye’yle de konu bazında ortak düşüncede olan Rusya’nın da işine geleceği ve destekleneceği kıymetlendiriliyor. Gecikmiş olsa da şimdi yapılacak cesur bir hamle her şeyi değiştirebilir.

24 Eylül 2019