AYAKLANMALAR DOSYASI : Dersim Ayaklanması Sırasında Yaşananlar Sonrası Haydar Kang(k)’ın Dilekçe si, Suçlamalar


Dersim Ayaklanması Sırasında Yaşananlar Sonrası Haydar Kang(k)’ın Dilekçesi, Suçlamalar

Ahmet İLYAS [1]

Dersim ayaklanması, Kürt isyanları içerisinde diğer ayaklanmalardan farklı bir yere sahiptir. Bir tür aşiret ayaklanmasına benzeyen bu girişim merkezi hükümet tarafından cebirle bastırılmıştır. Devlet isyanı bastırırken hukuk kurallarını bazen hiçe sayıldı ve ulus-devlet inşa sürecini tamamlayacaklarını özellikle belirtmiştir. Dersimin dağlık bir alan olması hasebiyle devlet isyanı bastırma konusunda sıkıntılar yaşadığı ancak ne pahasına olursa olsun isyanı bastırmak için ciddi bir mücadele vermiştir. Abdullah Alpdoğan’ın sivil iradesinde bölgeye yapılan hava ve kara harekâtında ise devlet, isyancı olarak belirttiği kişilere karşı ciddi bir mukavemet göstermiş, arşivdeki belgelere göre birçok köy de yakılmıştır.

Bu çalışmada Dersim İsyanı sırasında devlet tarafından bilerek ve istenerek Tunceli’nin Hozat Kazasının Ağzunik köyünde ikamet eden Haydar Kang’ın annesinin ve kardeşi ile yeğenlerinin öldürülmesi ve yakılması iddiasıyla hak arama mücadelesi yer almaktadır. Haydar Kang’ın kardeşi İbrahim Kango’nun önce olayı telgrafla hükümete bildiriyor. Kango telgrafa cevap alamayınca bu defa da 1949 yılında Haydar Kang tarafından meclis, hükümet ve adalet bakanlığına yazdığı şikâyet dilekçesi yazmıştır. Çalışmada Kang’ın başvurduğu resmi merciler ve aldığı cevaplar yer almaktadır. Çalışmanın sonunda Dersim Olayı özelinde Haydar Kang olayına yönelik bir değerlendirme yer almaktadır.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

İSYANLAR DOSYASI : Gezi direnişi ihbarcılarından Murat Pabuç, Osman Kavala’yı suçladı, Gezi’yi emekli generale bağladı


Gezi direnişi ihbarcılarından Murat Pabuç, Osman Kavala’yı suçladı, Gezi’yi emekli generale bağladı

Gezi direnişine ilişkin yürütülen soruşturmada soruşturmada verdiği ifadeyle sendikacı, siyasetçi ve meslek örgütü temsilcisini hedef gösteren Murat Papuç, mahkemeye ikinci ifadesini verdi. Pabuç, Türkiye Komünist Partisi (TKP) yöneticilerinden olduğunu söylediği ifadesinde, Gezi direnişini “Seferberlik Tetkik Kurulu”nda kurgulandığını öne sürdü.

Geçtiğimiz gün Silivri’de görülen Gezi direnişi davasının 4’üncü duruşmada ikinci kez ifadesine başvurulan Murat Pabuç, can güvenliğinin olmadığını iddia ederek avukatların ve izleyicilerin olmadığı bir duruşmada ifade verdi.

İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği ifadede bir kez daha Gezi eylemlerini ve Osman Kavala’yı hedef alan Pabuç, “Sen de mi çevre duyarlılığı kapsamında Gezi eylemlerine katıldın?” sorusuna, “Hayır, çevre duyarlılığı değil, ben bir siyasi partinin içindeydim. Dolaysıyla o zamanki karar dolaysıyla alana çıktık, fakat ondan sonra devam etmedim. Şunun için; bana bilgiler geldi, ben partinin bölge sorumlusuydum, sadece İstanbul değil” yanıtını verdi.

Hakimin “Hangi parti bu” sorusuna karşılık olarak “Türkiye Komünist Partisi” diyen Papuç’un ifadenin devamında Gezi Parkı eylemlerini Seferberlik Tetkik Kurulu’na bağladı:

‘OSMAN DİYE EMEKLİ BİR GENERALİN KURDUĞU PARTİNİN İL TEMSİLCİLERİ ORGANİZE ETTİ’ İDDİASI

Artı Gerçek’ten Rıfat Doğan’ın haberine göre, Pabuç ifadesinde şunları kaydetti:

“O bölgedeki Marmara’daki 7-8 tane il bana bağlıydı, dolayısıyla bir ayaklanmanın nasıl kurgulandığını biliyorum, Seferberlik Tetkik Kurulu’nda. Bunun nasıl engelleneceğini biliyorum, bir türlü şehirde Seferberlik Tetkik Kurulu kökenli subayların bu gibi harekete öncülük yaptığını fark ettim ve bunların hepsi de bir parti üyesiydi. Hiçbir ideolojisi olmayan. Hak ve Özgürlük Partisi. Osman diye bir emekli generalin kurduğu bir partinin il temsilcileri bunu organize ettiler. Dolayısıyla 3-5 gün 10 gün sonra bütün şehirlerde birbirine yapılan bir organizasyon bildiğiniz bir yapı yapıyor bunu, bunu bir örgüt destekliyor, bunu istihbarat eski bir emir veriyor fakat şuraya kadar bağlayarak söyleyeceğim, sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada ayaklanmalar oluyor, operasyon oluyor, kalkışma oluyor.”

‘COĞRAFİ BİLGİ SİSTEMİYLE TOPLUMDA FARKINDALIK YARATMA ÇALIŞMASI’

İfadesinde somut hiçbir bilgiye yer vermeden konuşan Papuç, Coğrafya Bilgi Sistemi’nin (CBS) entegre kullanılmasıyla ilgili Hong Kong’da Türkiye’deki Gezi kalkışmasını örnek alan bir model geliştirildiğini iddia etti ve “CBS’nin insanların eğer sosyal medyayı kullanıyorsa, hangi sosyal medyayı harita üzerinde nerede kullanıyorsa onu sevk edebilecek, bu örgütlerin aralarında ellerinde alt yapıları var. Bu zaten yapılıyor, bunun bir oyunlaştırılması da toplumda bir farkındalık yaratmakla ilgili bir çalışma olduğunu ben düşünüyorum” iddiasını öne sürdü.

Mehmet Ali Alabara’nın ‘Mi Minör’ oyunuyla ilgili hakimin “Bir bilgin var mı?” sorusuna “Mehmet Ali Alabora’nın ülkede temsili bir diktatör başbakanı oynadığı, gençlerin sosyal medyada örgütlenerek bu temsili diktatör olduğu iddia edilen başbakanın devrilmesi için çalışmalar yaptığını iddia etmiş” dedi.

‘BENİM DE İÇİNDE OLDUĞUM PROFESYONELLERE ÖZEL GAZ MASKESİ KUTUSU GELDİ’ DEDİ KAVALA’YI SUÇLADI

Papuç, ifadesinin ilerleyen bölümlerinde Gezi Parkı eylemleri sırasında kendisinin de bulunduğu yere profesyonel bir gaz maskesi kutusunun geldiğini, bunu Terörle Mücadele’ye teslim ettiğini ve elinde bununla ilgili tutanak olduğunu ileri sürdü. Papuç ifadesinin devamında ise bu gaz maskesinin Türkiye’de üretilmediğini ve bu maskelerin dağıtımının Osman Kavala’ya ait Cezayir Restoranı’nda yapıldığını iddia etti. Papuç, hakimin “Bu bilgin neye dayanıyor” sorusuna ise “Toplantıdan gelen ve kutuyu getiren kişiler var, dosyada adını verdim. Onları da vurguladım zaten” yanıtını verdi.

Hakimin “Cezayir Restorantta alınan maskeleri ‘ben iade ettim dedin, teslim ettim’ dedin, “Bu teslimi kime sağlamıştın?” sorusuna karşılık Papuç’un yanıtındaki “Terörle Mücadele’deki, daha önceki savcımız hemen ona vermemi istedi ve aynı gün de iddianame kabul edildi zaten” ifadeleri dikkat çekti.

OSMAN KAVALA’YI FETÖ’YE BAĞLAMAYA ÇALIŞTI

Papuç’un ifadesinde Cezayir Restoranı’nda yapılan toplantılarda ‘FETÖ’cülerin de bulunduğunu iddia ederek şunları söyledi:

“Gezi olayları, toplumsal kalkışma, bu infial gittiği zaman bu güvenlik şirketleri toplantısını nerede yapıyor efendim. ISIS diye uluslararası vakıf toplantısını Cezayir Lokantısı’nda yapıyor. MOSAD’lı eski istihbarat çalışanları özel güvenlik şirketindeyiz diyorlar, gelip Türkiye’deki özel güvenlik şirketleriyle toplantılarını Cezayir Lokantısı’nda yapıyorlar. FETÖ’cüler orada…”

Hakimin “Gezi olayları bağlamındaki Açık Toplum Vakfı ve Anadolu Kültür Vakfı’nı kast ederek bu iki vakıf arasında bir bilginiz var mı, aktarılan bir fon, para herhangi bir şey var mıydı?” sorusuna “Gezi’ye direkt değil” yanıtını veren Papuç devamında “Fakat burada öncülük yapan ve toplantılarının yapıldığı Anadolu Kültür Vakfı ve her yeri zaten kendileri de itiraf ediyorlar ve buraya kaynak geliyor. Bunlara karşılık akademik ve çalışma değişimleriyle birbirlerini destekliyorlar zaten” iddiasında bulundu.

‘DIŞ GÜÇLER’ İMASI

“Başka tam Gezi olaylarıyla ilgili olarak Gezi’nin bu organizatörlüğü, finansörlüğü bağlamında başka bilgi ve görgünüz nedir?” sorusuna karşılık Papuç, şunları öne sürdü:

“Bir ülke işgal edildiğinde eğer o ülkedeki milis güçler nasıl yapılacağıyla ilgili bir organizasyon gördüm. Yabancı istihbarat örgütlerinin güdümüne girmiş yapı olarak gördüğümüzde bu organizasyonun rastlantı olmayacağı, daha doğrusu başından değil, yani Gezi çıkmadan değil, Gezi olayları belli bir evrime gittikten sonra bunu hazırlanmış yapının inisiyatif almasıyla ilgili bir durum.”

Hakimin “Gezi’nin yaygınlaştırılıp derinleştirilmesine dönük çalışmalar kapsamındaki bilginiz ve görgünüz nedir?” sorusuna ise Papuç, “İfadede aktardığım kadarıyla biraz önce söylediğim yüzeyselliğinde” yanıtını verdi.

Taksim Dayanışması ile grup ilişkisini, bu grupla olan ilişkisine dair bilgisi olup olmadığı şeklindeki hakimin sorusuna Papuç “Taksim Platformu ve diğer işte dayanışma daha çok böyle çevre duyarlılığı olan mühendislik ve mimarlar üzerinden kurulmuş bir yapılanmaydı” yanıtını verdi.

Hakimin “Taksim Platformu’nun kurulması, ardından Occupy işgal, İstanbul İşgal isimli facebook ve Twitter sayfalarının açılması iddiası var iddianamede, bununla ilgili bilginiz var mı” sorusuna yanıt veren Papuç, “Açık kaynaklarda olduğu, ilgim kadar var ama teknik olarak nasıl yürüdüğü ile ilgili bilgim yok” dedi.

NE OLMUŞTU?

Gezi Parkı eylemleriyle ilgili iddianamede tanık olarak ifade verdiği ortaya çıkan Murat Papuç ilk ifadesinde Gezi eylemlerinin sürekliliğinin platformlar ve STK eliyle oluştuğunu hatta bu eylemlere katılan kişilere bu platformlar ve STK’ler tarafından malzeme ve finansörlük yapıldığını, gaz maskesi, yiyecek, müdahaleler sırasında yaralanan eylemciler için ilaç vs biber gazından etkilenmemek için solüsyona kadar birçok malzemenin temin edildiğini bildiğini, bu platform, dernek ve STK’lara Osman Kavala , Mücella Yapcı ve Can Atalay’ın finansal koordinatör olduğunu iddia etmişti.

Gezi eylemleri için Açık Toplum Vakfı’nın Türkiye’deki bütün organizasyonlarını yapan kişinin Osman Kavala olduğunu, Gezi olaylarının kitselleşmesi, yaygınlaşması ve süreklileşmesi için uluslararası kaynakları, STK’ler üzerinden Gezi olaylarına ve onun simgesi haline gelen Gezi Parkı’na taşındığını öne sürmüştü.

Papuç, ifadesinde ayrıca ilahiyatçı İhsan Eliaçık’ın da olduğu siyasetçi, sendikacı, meslek örgütü temsilcilerinin isimlerini zikretmişti.

Bu ifadelerinin basına yansımasının ardından savcılığa bir açıklama gönderen Papuç,“Son dönemde adları çok sık gündeme gelen kişi ve kurumları dahi ihbar etmem ve ceza uygulanmasını istemem söz konusu değildir” diyerek kendisini savunmaya çalışmıştı. Papuç, verdiği dilekçede, Gezi Direnişi’ne kendisinin de katıldığını ifade ederken, “Bu olayların, uluslararası kurum ve kuruluşların yönlendirmesi ve hatta finansmanıyla yapılmış olduğu iddiasının benim adımı taşıyan ifadelerle temellendirilmesini asla kabul etmiyorum” demişti.

Papuç, açıklamasında “Yürüttüğünüz soruşturma şahsıma atfedilen görüşlerin bir dayanak olarak kullanılmasının sona ermesini talep ediyorum. İhbarcısı ya da tanığı olmayaa hiçbir biçimde kabul etmeyeceğim bir davaya bu şekilde çekildiğimi düşünüyorum. Soruşturmanız açısından, psikiyatrik durumu belgelerle tespit edilmiş bir kişi olduğumu tekrar hatırlatıyorum” ifadelerini kullanmıştı.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// ULUÇ GÜRKAN : “Ermeni katliamı suçlaması yargılama ve karar” (Kaynak Yayınları 2015)


OSMANLI DÖNEMİNDE ERMENİ KIRIMI YAPILMAMIŞTIR

Not: Bu yazı Sayın Uluç GÜRKAN’ın kitabından özetlenerek hazırlanmıştır.

“Ermeni katliamı suçlaması yargılama ve karar” (Kaynak Yayınları 2015)

TÜRK – ERMENİ İLİŞKİLERİNDE TARİHİ GERÇEKLER:

Tarih boyunca Türkler ve Ermeniler aynı coğrafyada birlikte, dostluk ve iyi ilişkiler içerisinde yaşamışlardır.

Osmanlı devletinde de sadık kavim olarak bilinmiş ve Devlet görevlerinde yer almışlardır.

Ermeni ihtilalciler 1886 yılında Cenevre’de Hınçak Örgütünü kurmuşlardı. 1890 yılında Tiflis’te faaliyete geçen Taşnaksutyun Örgütü ise, bütün terör örgütlerini bir araya getirerek “Ermeni İhtilal Cemiyetleri” ittifakını oluşturdu.

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletini parçalamayı planlayan Müttefik devletler; Ermenileri bağımsız devlet kurma vadi ile kışkırtarak, Doğu Anadolu’da isyan çıkarmalarına destek vermiştir.

Bazı Ermeni gençleri Rus birliklerine katılarak Doğu Anadolu’nun Ruslar tarafından işgal edilmesine yardım etmişlerdir.

Bu dönemde Taşnak ve Hınçak Partileri faaliyetlerine hız vermiş ve Doğu Anadolu’da Türk kıyımı yapmak için köy ve şehir baskınları ile sivil halkı kırımdan geçirmişlerdir. İsyanlar bölgeye yayılmış; Yozgat, Kayseri, Merzifon, Erzurum, Zeytun (Maraş), Sason (Siirt), Muş, Bitlis, Van, Şebinkarahisar’da sivil halk Ermeni çeteleri tarafından katledilmiştir.

Bu dönemde karşılıklı çatışmalar olmuş, her iki taraftan da insan kayıpları meydana gelmiştir.

1918’de kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ohannes KAÇAZNUNU “Ermeni gönüllülerinin Türklere karşı direnişe geçtiğini” ifade etmiştir.

24 Nisan 1915’de çok sayıda Ermeni örgütü kapatılmış, İstanbul’da gözaltına alınan örgüt ileri gelenleri Ayaş / Ankara ve Çankırı’ya mecburi ikamete tabi tutulmuştur.

Ermeniler Mayıs 1915’de Van’ı işgal etmiş ve sivil halkı kırımdan geçirmiştir. Bu durum üzerine olayları yatıştırmak için zorunlu olarak 27 Mayıs 1915 tarihinde tehcir kararı alınmıştır. İsyanların yaygın bir şekilde bölge halkına zarar vermesini önlemek için Tehcir, askeri tehdit olan Ermeniler ve güvenliği tehlikede olan Ermenilerin korunması amacıyla uygulanmıştır. Tehcir uygulamasına cephe gerisinin güvenliğinin sağlanması amacıyla başvurulmuştur. Tehcir sırasında, Eşkıya saldırıları, açlık, hastalık ve yol koşulları nedeniyle kayıplar olmuştur.

Tehcir uygulamasına 1916 yılı sonunda son verilmiş, isterlerse Ermenilerin eski evlerine dönmeleri imkânı sağlanmıştır.

Amerikalı tarihçi Edward J. Etickson “Tehcir kararı, Ermenilerin yok edilmesi amacıyla alınmamıştır. Askeri tehdit olan Ermenileri kontrol etmek amacıyla alınmış bir karardır.”

Milletler Cemiyeti Mülteciler Y. Komiseri Fridtjof Nansen (Norveçli) 1921’deki raporunda; “Batılı müttefikler Ermenilere bağımsızlık vadettiler. Ermeniler müttefik ordularında Osmanlı kuvvetlerine karşı savaştılar. Bu savaşlarda 200.000 Ermeni asker öldü ve 500.000 Ermeni de Kafkasya’ya göç etti.”

Bernard Lewis Fransız Le Monde gazetesinde “Tehcirin gerekçesi meşrudur. Ermeniler tehcir öncesi köyleri talan etmiş, Türk varlığını yok etme girişimiyle toplu ölümlere neden olmuş, soykırım yapmıştır. İşgal orduların da desteği ile yerli sivil halkı katletmişlerdir. Osmanlı Hükümeti bu sorunu çözmek için tehcir kararı almak zorunda kalmıştır. Osmanlının Ermenileri yok etmek gibi bir uygulaması yoktur.”

YARGILAMA

İstanbul’u işgal eden İngilizler baskı ile savaş suçlarının incelenmesi ve yargılanması iddiasıyla 1919’da Osmanlı Divan-ı Harp Mahkemelerini kurdurur.

Bu mahkemelerde yargılanmaları için İngilizler, 23 Ocak 1919’da 173 kişilik bir listeyi tutuklanmaları için Osmanlı hükümetine verir. Daha sonra 3 ayrı liste daha verilir. 7 Mayıs 1919 tarihine kadar 112 kişi tutuklanarak Bekir Ağa Bölüğüne konur. Kanıt yoktur, sadece İngilizlerin verdiği listeler vardır.

Bu mahkemeler adaletsizdir; Savunma hakkı kısıtlıdır. Temyiz yolu kapalıdır.

Bu Mahkemenin kararları, Mahkemeyi kurduran İngilizleri de rahatsız eder.

Bu konuda Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Beyin Osmanlı Divan-ı Harp’teki sözde yargılanıp idamı bu konuda dönüm noktası olur.

Mahkeme Başkanı Hayret Paşa “Mahkeme heyetinin adaletle karar vereceğini” söyler. Fakat Sadrazam Damat Ferit Paşa Kemal Beyin idam edilmesi konusunda mahkemeye baskı yapar. Baskılar sonucu Hayret Paşa görevden ayrılır, yerine Nemrut Mustafa Paşa atanır.

Savunma hakkı tanınmadan yapılan yargılama sonunda idam kararı verilir ve 10 Nisan 1919’da Kemal Bey idam edilir.

11 Nisan günü yapılan cenaze törenlerinde olaylar ve tepkiler olur. Bu olaylar üzerine tutuklular “güvenlik gerekçesiyle” İstanbul’dan İngiliz sömürgesi Malta adasına sürülür. Önce 22 kişi ve daha sonra tutuklanan 78 kişi Malta’ya gönderilir. İleri gelen tutuklulardan 12 kişi Limni adasında 115 gün tutulur, 21 Eylül 1919’da onlar da Malta’ya gönderilir.

Osmanlı Divan-ı Harp yargılamaları ve kararlarından giderek daha fazla rahatsız olmaya başlayan İngilizler çareyi yargılamayı kendileri yapmakta ararlar. Bu mahkemeleri “maskaralık, sonuçlarına itibar edilemez” olarak niteleyen İngiliz İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe 2 Haziran 2019’da Londra’ya gönderdiği telgrafta, savaş suçlularının İngiltere tarafından yargılanmasını ister. “İngiliz savaş esirlerine kötü muameleden ve Ermeni katliamından sorumlu olanlar” Malta’da yargılanacaktır.

Bu arada İngilizler, savaş suçlarını yargılamak için Kahire ve Batum’da mahkeme kurmuştur. Ancak Türk askerlerini yargılamak için delil bulmakta zorlukla karşılaşırlar ve yargılamalardan bir sonuç alamazlar.

İngiliz Yüksek Komiserliğinin teklifi ile Malta yargılaması devreye girmiştir. Malta’ya 145 Türk tutuklu götürülmüştür.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı Sevr Anlaşmasının 230-236. maddeleri gereğince geniş kapsamlı bir soruşturma başlatmıştır. Ermeni katliamı delili bulmak umuduyla Osmanlı arşiv belgeleri çuvallarla Londra’ya taşınmış, ayrıca Amerikan ulusal arşivinde incelemeler yapılmıştır.

1919 – 1921 yıllar arasında yapılan İngiliz Kraliyet Başsavcılığı soruşturması sonunda hiçbir Türk hakkında Ermeni katliamı suçlamasıyla dava açılamayacağı, bu konuda kanıt ve tanık bulunmadığı, eğer uluslararası bir mahkeme kurulacaksa burada ancak 8 Türk hakkında İngiliz esirlere kötü muamele yaptıkları iddiası ile dava açılabileceği belirtilmiştir.

İngiliz Kraliyet Başsavcılığı’nın 29 Temmuz 1921 günlü bu hükmü, günümüz hukukunda “takipsizlik, kovuşturmaya yer olmadığı” kararı anlamındadır ve Ermeni soykırımı iddialarının hukuki ve tarihi hiçbir gerçekliği olmadığı kanıtlamaktadır.

Malta yargılamasında, Talat Paşa bulunmamaktadır. Çünkü Talat Paşa; İngiliz Başsavcının takipsizlik kararı verdiği 29 Temmuz 1921 tarihinden 4 Ay önce 15 Mart 1921’de Almanya’da katledilmişti. İngiliz ajan Aubrey Herbert Şubat 1921’de 3 gün süreyle Talat Paşa ile görüşmüştü. 1924’de yayınlanan “Ben kendim” adlı kitabında bu görüşmeden bahsetmiş, fakat Talat Paşa’yı suçlayıcı hiçbir ifadeye yer vermemiştir.

Talat Paşa ile arkadaşlarının Ermeni katliamı konusunda hiçbir kastlarının olmadığı, 1915 Osmanlı Divan-ı Harp Mahkemeleri’nin kararlarıyla da kanıtlanmıştır. Savaş devam ederken kurulan bu mahkemelerde Osmanlı Devleti, tehcir sırasında yaşanan olaylar nedeniyle, 528’i güvenlik, 170’i kamu görevlisi ve 975’i halktan olmak üzere 1673 kişi tutuklu olarak yargılamıştır. 67’i ölüm, 524’i hapis, 68’i kürek ve 711’i pranga, sürgün, para cezası olmak üzere toplam 1370 kişi cezalandırılmıştır.

Savaş koşullarında yapılan bu yargılama Osmanlı Devleti’nin katliam kastı olmadığı açıkça ortaya koymaktadır.

ULUSLARARASI YARGI

Uluslararası yargı organlarının kararları da Ermeni soykırımı iddialarını çürütmektedir:

1) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Avrupa Adalet Divanı (AAD), İngiltere Kraliyet Başsavcılığı (Malta Süreci) ve Fransa Anayasa Komisyonu konu hakkında inceleme yapmış Osmanlı Devletini suçlayan bir karar verememiştir.

2) UAD 03 Şubat 2012’de verdiği karar ile “Yabancı ülke yerel mahkemesi, başka ülkelerdeki olaylarla ilgili hukuki karar veremez” denmektedir. Bu karar ile “Ermeniler 1915 olayları nedeniyle başka ülkede dava açamaz” olduğu anlaşılmaktadır.

ERMENİLERİN REFERANS GÖSTERDİĞİ KAYNAKLAR:

Ermeni soykırımını gündeme getirenler, 1916-1920 yılları arasında yayınlanmış dört kitabı referans almaktadır. Oysa bu kitaplar, İngiliz Kraliyet Başsavcılığı tarafından Ermeni katliamı konusunda hukuki delil niteliği taşımadığı için dikkate alınmamıştır:

– Tarihçi Arnold Toynbee tarafından yazılan İftiralarla dolu “Mavi kitap” hiçbir belgeye dayanmamaktadır. Bir savaş propagandası olarak yazılmıştır. Toynbee; İngiliz Hükümetinin istekleri doğrultusunda gerçek dışı tarih yazdığı için zamanla rahatsızlık duymuştur.

– Büyükelçi Morgenthau’nun öyküsü 1918

– Din adamı Johannes Lepsius’un “Almanya ve Ermenistan 1914 – 18” 1919

– Osmanlı Ermeni’si Aram Andonian’ın “Naim Beyin anıları: Ermeni tehciri ve katliamları ile ilgili resmi Türk belgeleri” 1920

PARLAMENTO KARARLARI:

24 ülke 2 uluslararası kuruluş Parlamentolarınca alınan Ermeni soykırımını tanıma kararı sayısı 50’yi aşmıştır.

– İlki 1915’de Rusya, Fransa, İngiltere ortak savaş propagandası kararı ile Türklerin Ermenileri katlettiği bildiridir.

– 1920’de ABD Temsilciler Meclisi ve Senatosunda onaylanmıştır.

– 1990 Yeni Dünya düzenine geçişe kadar 5 Adet Parlamento kararı varken (2 ABD, 1 AB, 1 G. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, 1 Uruguay Parlamentosunda alınmış kararlardır. 1990 sonrasında 45 üzeri karar daha alınmıştır.

Ermeni soykırım iddiaları; Ermeni Asala terör örgütünün 1973 – 1984 yılları arasında Türk diplomatlara karşı düzenlediği suikastların yapıldığı döneme kadar gündeme gelmemişti. O dönemde çoğunluğu diplomat ve yakınları olmak üzere 42 şehit verildi. En son 15 Temmuz 1983’de Fransa’nın Orly Havaalanında düzenlenen bombalı saldırıda 2 Türk, 4 Fransız, 1 Amerikalı ve 1 İsviçreli hayatını kaybetmişti. Bu olay üzerine Asala terör örgütü ve faaliyetleri bitirilmişti.

1993’te Samuel Hantington tarafından yazılan ve 1996 yılında kitap halinde yayınlanan; dinsel ve etnik farklılaşmayı körükleyen “Uygarlıklar çatışması” tezinden sonra, bazı ülkelerin Parlamentoları arka arkaya “Ermeni soykırımını tanıma” kararı almışlardır.

Parlamentoların “Ermeni Soykırımını tanıma” kararlarının tarihi gerçekliği ve hukuki geçerliliği yoktur. Bu kararların tamamı siyasidir.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SOYKIRIM SÖZLEŞMESİ:

1948 BM Soykırım Sözleşmesi 3. Ve 4. Maddesine göre, suçun tüzel kişilere değil, gerçek kişilere ait olduğu ifade edilmektedir. Suçun bir ulusa atfedilmesi, olayın hukuksal ve tarihsel gerçekler açısından çarpıtılmasıdır. Örnek olarak; Almanya’daki Yahudi soykırım suçunu Alman halkı yaptı diye suçlanmamış, Hitler ve soykırım suçu işleyen şahıslar yargılanmıştır.

Ruanda, Sudan ve Bosna- Hersek katliamlarında sorumlu şahıslar yargılanmıştır.

Türk Milletinin Ermeni Soykırımı yaptığı şeklindeki yakıştırmalar BM Soykırım Sözleşmesine aykırıdır. Bu iddiaları dillendirmek; uluslararası Hukuk açısından Türk Milletine karşı kin yaratmak amaçlı işlenen nefret suçudur. Yabancı Parlamentoların Türkiye’ye karşı almış olduğu kararlar da Türkiye’ye karşı düşmanlığı körükleyen, ırkçı, nefret suçudur.

BM Soykırım Sözleşmesi 6. Maddesi Hukuki yargılamanın, “yerel Mahkemeler veya Uluslararası yargılamaya yetkilendirilmiş olan bir mahkeme” tarafından yapılabileceğini ifade etmektedir. Bu yetki yabancı mahkemelerin ve Parlamentoların görevi değildir.

NE YAPMALI:

– Malta’daki “Ermeni kırımı” soruşturmasının dosya ve belgeleri İngiltere’den istenmelidir. İngiliz Kraliyet Başsavcılığının “kovuşturmaya yer olmadığına” hükmetmesinin gerekçeleri görülmelidir.

– Avrupa Adalet Divanı; yabancı Parlamentoların “Ermeni soykırımını tanımasının siyasi olduğu” kararı ile ilgili Parlamentolara TBMM tarafından bildirmelidir.

– Uluslararası Adalet Divanı; “yabancı mahkemelerin Türkiye aleyhine açılan davaların geçersiz olduğu” kararı gereğince, açılan davalara müdahil olabilir ve karşı dava açılabilir.

– Malta yargılaması, AAD kararı, UAD kararı, AİHM Perinçek kararları yabancı ülkeler İnternet sitesinde Türkçe, İngilizce, Fransızca, Ermenice ve ilgili devlet lisanında bildirilmelidir.

– Ermeni iddialarını tartışmayı cezalandıran ülkeler aleyhine, uluslararası nefret suçu işleme gerekçesiyle AİHM’de dava açılmalıdır.

– Ermeni iddialarına karşı yayınların yabancı dile çevrilmesi konusunda devlet desteği sağlanmalıdır.

– Üniversitelerde bu konuda Yüksek lisans ve Doktora çalışmalarında yapılacak araştırma ve incelemelere destek verilmelidir.

– Türk ve Ermeni toplumlarının ortak sorunlarının konuşulduğu diyalog ortamı yaratılmalıdır.

– Soykırım suçlamasının Türk toplumuna mal etmenin, nefret suçu olduğu konusu işlenmelidir. BM Soykırım Sözleşmesine göre suçlu olan şahıslardır. Ülkelerin suçlanması nefret suçudur.

CIA DOSYASI : Geçen haftalarda Assange’a 17 yeni suçlama yöneltme kararı alan ABD, Wikileaks kurucusuna “CIA sızıntısı” ile ilgili yeni bir suçlama yöneltmeyecek !!


Geçen haftalarda Assange’a 17 yeni suçlama yöneltme kararı alan ABD, Wikileaks kurucusuna "CIA sızıntısı" ile ilgili yeni bir suçlama yöneltmeyecek

ABD Adalet Bakanlığı’nın Wikileaks kurucusu ve eski Genel Yayın Yönetmeni Julian Assange‘ı CIA’in en gizli casusluk araçlarından bazılarını ortaya çıkarma konusunda suçlamama kararı aldığı iddia edildi.

Politico’dan Natasha Bertrand’ın iki ABD Adalet Bakanlığı yetkilisinden aktardığına göre Assange’a yöneltilen sert suçlamalara bir tanesinin daha eklenmemesi insanları şaşırttı. ABD Adalet Bakanlığı geçtiğimiz günlerde Assange’a 17 yeni casusluk suçlaması yöneltmişti. Politico’nun kaynaklarının aktardığına göre Assange, ABD Merkezî İstihbarat Teşkilatı’nın en kuvvetli dijital kodlarını ve "hackleme aletlerini" ortaya çıkardığı için cezalandırılmayacak. Wikileaks’in bu konu ile ilgili yayımladığı dosyalar CIA tarihinin en büyük sızıntılarından biri kabul ediliyor. Bu sızıntının ardından CIA bu araçları bir daha kullanamamıştı.

Savcıların bu kararı almasında ABD’nin Assange’ın Britanya’dan iadesini istemesi için kısıtlı süresi olması ve bir iddianamenin daha CIA ile ilgili daha çok gizli bilgiyi ortaya çıkarma ihtimali olmasının etkisi olduğu belirtildi.

TIKLAYIN – BM raportörü Assange’da psikolojik işkenceye bağlı belirtiler tespit etti: Demokratik ülkeler çete gibi çalıştı

ABD Assange’ı hâlâ Chelsea Manning’e yardım etmek ve casusluk kanunu ihlal etmek ile suçluyor. Bir ABD devlet çalışanı ve vatandaşı olmayan Assange’ın, genelde devlet çalışanlarına yönetilen "Casusluk yasaları" ile yargılanması insanları şaşırtmıştı. Savcılığın, Assange’ın ABD’ye iadesini sağlayacak kadar güçlü bir iddianameleri olduğunu düşündükleri aktarıldı.

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Pulat TACAR : – ERMENİ SOYKIRIMI – SUÇLAMALARI ALANINDA PARADİGMA DEĞİŞİKLİĞİ


Pulat TACAR : – ERMENİ SOYKIRIMI – SUÇLAMALARI ALANINDA PARADİGMA DEĞİŞİKLİĞİ

23.05.2019

Fransa’nın 24 Nisanı Ermeni soykırımını anma günü ilan etmesi, Portekiz parlamentosunun Ermeni soykırımını tanıma kararı, ABD Başkanının 24 Nisan demeci, T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezinin yayımladığı bilgi notu, T.C. Cumhurbaşkanının taziye de içeren mesajı, konuya ilişkin olarak yazılan, dağıtılan görüşler ve mesajlar, yazışmalar ve cevaba cevaplar konusundaki düşüncelerim çok sayıda dostum tarafından soruldu. Son olarak Sn. Ülkü Başsoy tarafından bilgimize sunulan ve Belçika’nın soykırımının inkârını cezalandırmayı Srebrenitsa ve Rwanda gibi yetkili mahkeme kararı bulunan soykırımlar ile sınırlayan yasası hakkındaki yorumumu ayrı mesajla arz ettim. Belçika’nın bu yasası, soykırımı suçunun inkârının cezalandırılmasını, yetkili mahkeme tarafından varlığı saptanmış olan soykırımı nitelikli haksız fiiller ile sınırlamaktadır. Bu durumda Ermeni soykırımı suçlamalarının veya Pontus soykırımı iftirasının reddi -bu eylemler soykırımı suçunun varlığı bağlamında hukuksal gerçeklik kazanmadığı cihetle- cezalandırılamayacaktır. Ancak, uluslararası hukuktaki gelişmeler, politika alanında (ya da medyada, akademik alanda) soykırımı suçlamalarının düşünce özgürlüğü çerçevesinde ele alındığına işaret etmektedir.

Perinçek kararı ile UAD’nın Sırbistan-Hırvatistan kararlarından ve 1915’in yüzüncü yılı anma faaliyetlerinden sonraki gelişmeler soykırımı suçlamaları hakkında paradigma değişikliğe uğramağa başladığına işaret ediyor. Bu nedenle değişen zemini göz önünde tutan farklı yaklaşımlara gereksinme var. Ancak değişikliğe bağlı sonuçlar bugünden yarına kesin çizgilerle ortaya çıkmayacak, yıllara yayılacaktır; bizler de orta ve uzun vadeli planlarımızı buna göre gözden geçirmeliyiz.

A) Soykırımı Sözleşmesinin uluslararası alandaki soykırımsal gelişmeleri tespit ve cezalandırmada yetersiz kaldığı görüntüsü veya kanısı yaygınlaşıyor; uluslararası camia bu alanda farklı alternatiflere yönelmeğe başladı; bu bir paradigma değişikliğidir)

B) Soykırımı Sözleşmesinin yetersizliği nedeni ile özellikle tarihte yaşanmış olan kırımlar, göçler, bilinçli aç bırakmalar, sürgünler hakkında "hukuksal-yargısal bağlamda olmasa bile, politik bağlamda soykırımı" söylemi yaygınlaşıyor; böylece soykırımı terimi hukuksal çerçevesinin dışına taşınmış oluyor. "Soykırımsal" haksız fiilin sorumluluğu (bu fiilde soykırımı sözleşmesinde öngörülen haksız fiil actus reus var; ama dolus specialis yok-ya da özel kasıt bulunduğu kanıtlanamıyor) bugünün yöneticilerine değil, geçmişteki liderlere ve yöneticilere havale ediliyor. (Avrupa Parlamentosunun konuyu ele aldığı dönemde de aynı yaklaşım vardı; bugün Fransa Hükumeti yöneticileri ve diplomatları aynı söyleme başvuruyorlar: "Bu konudaki sorumluluk Türkiye Cumhuriyetinin değil, 1915 dönemi İttihat ve Terakki liderlerinindir; siz neden kendi üstünüze alıyorsunuz" diyorlar. Geçmişe yönelik olsa da soykırımı suçlamasının, ulusumuzun bir bölümünün onuruna dokunduğunu kavrayamıyorlar. Ama bu "onur konusu ya da hassasiyeti" onların pek umurunda değil)

C) Günümüz Türk yöneticilerinin ve bazı sivil toplum örgütlerinin Ermeni soykırımını tanımamalarını inkâr suçu olarak ilan edenler, Perinçek kararı ile Fransa Anayasa Konseyinin Ermeni soykırımını yadsıyanları cezalandırmayı öngören Fransız yasasını iptal kararı ile ayaklarının altındaki hukuksal zemininin kaydığının farkına vardılar. Belçika’nın Nisan 2019 yasasının Ermeni soykırımını listeye almaması o düş kırıklığına şimdi "tüy dikti" Bu alanda da bir paradigma değişikliğinden söz edilebilir.

D) Militan Ermeniler ve yandaşları, Ermeni soykırımı iddiaları konusunda yargı alanında bekledikleri sonuca ulaşamayacaklarını kavradılar; şimdi, siyasal baskı yoluyla kendilerini tatmin seçeneğine sarılıyorlar; bundan kısa zamanda vazgeçeceklerini sanmıyorum.

Ermenistan ile Azerbaycan arasında savaş sona erer de işgal altındaki toprakların iadesi konusunda bir uzlaşma olursa, (Fransız Alman ihtilafı gibi kangren olmuş benzer uzlaşmazlıkların bile günün birinde sona erebileceğini düşünenlerdenim) soykırımı suçlaması da şekil ve yoğunluk değiştirecektir; bu da bir paradigma değişikliği beklentisidir.

E) Ermeni soykırımı suçlamasını bu aşamada tanıyanların ülke hükumet veya parlamentolarının amacının " – bir vesile ile Türkiye’ye istitraten (geçer ayak) yumruk atmak, çelme takmak" olduğu izlenimini taşıyorum. (Turkey bashing- veya Tete de Turc’e köyün gençleri tarafından panayırda atılan yumruk) Bunun tarihsel ve güncel nedenleri var. Bu eğilim Avrupa’da aşırı sağın – hatta ılımlı sağın- Türkiye’yi AB’den dışlama planının bir manivelası olarak devreye sokuldu; 1915 olaylarına yapılan referans -kanımca- gecikmiş bir bahane. Ancak, (hele Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlama kararı alındıktan sonra) soykırımı karalamasının artan ölçüde öne çıkarılmasının nedenleri üzerinde soğukkanlılıkla düşünmek gerekir. "Din farkı" gerekçesinin ardına sığınmak kolaycılık olur; bu yeterli değil. "Değer farkı" konusu da var; değer değişimi sürecinde Türkiye’nin Avrupa değerlerinden uzaklaşmakta olduğu görüşü -AB çevresinde- yaygın. Ama diyeceksiniz ki aynı uzaklaşma Macaristan için de söz konusu değil mi? Haklı bir soru. Ne var ki, Macarlar AB içindeler. Brexit türbülansından sonra Macarları hizaya sokmak için başka yolları denenecek ya da AB yavaş yavaş kabuk değiştirecektir. Bu gelişmeyi (AB) Avrupa Konseyi raporlarında, Strazburg Avrupa Konseyi belgelerinde, kimi AİHM kararlarının gerekçelerinde aramak ve bulmak mümkündür. Ama maruzatımın ana konusu mezkûr nedenleri tahlil etmek değil. Gene de bu alanda da bir paradigma değişikliği bulunduğu yadsınamaz. Politik açıdan Türkiye artık AB üyesi adaylığından çok uzaklaşmış durumda.

Şimdi ortaya çıktığı artık yadsınamayacak derecede bariz olan gelişmeleri paradigma değişikliği gözlükleri ile irdelemeğe çalışayım

  1. Soykırımı suçu

Hukuksal bir terimdir. Soykırımının oluşması için fiilin kendisi (actus reus) ve kasıt (mens rea) yetmez. Ozel kasıtın (Dolus specialis ) kuşkuya yer vermeyecek biçimde ispatlanması gerekir. (Bunu saptamak çok zordur) Bu konuda Uluslararası Adalet Divanının Hırvatistan/Sırbistan kararı önemli bir temel dayanak sayılmalıdır. Soykırımını suçunu bireyler işler; devlet değil. Devlet, kendi görevlileri suçlu bulunursa ve özendirme var ise, bazı koşullar altında, ika edilen zararın tazminine mecbur kalabilir.

1948 Sözleşmesi cezai uygulama açısından geriye doğru yürümez.1915 trajedisi konusunda suçlanabilecek faillerden hiç biri hayatta değil. Öte yandan, ayrıca aşağıda değineceğim yetkili mahkeme konusu da var.

Ben geçmişte- herhalde en sağlam zemin olduğunu düşünerek- Ermeni soykırımı suçlamaları karşısındaki gerekçelerimi formel ve mevcut soykırımı hukuku zeminine bina etmeğe gayret ettim. Tarih anlatımı sübjektiftir; bu nedenle hukuksal bir konuyu tarihsel verilerle değerlendirerek, tartışarak sonuca varmanın mümkün olmadığı görüşüm değişmedi.

Ancak, şimdi, 2019 yılında, "yüzyıl anmasından" dört yıl sonra bile yaşanan türbülanslara bakınca, yukarıda sözünü ettiğim farklı parametrelerin en azından bir bölümünü düşünce sistemimizin ve geleceğe yönelik stratejimiz içine almamızın gerekli olduğunu sanıyorum. Soruları sadece formel uluslararası hukuk çerçevesinde karşılamak-yanıtlamak yetmiyor; uluslararası siyasetteki gelişmeleri ve buna bağlı olarak uluslararası hukuktaki yeni eğilimleri (örneğin: insancıl hukuk) göz ardı etmemeliyiz. ( Dedim ya yeni paradigmalar var)

  1. Tarihte işlenmiş soykırımsal suçlar

Sözleşmenin "Giriş" bölümünde soykırımı suçunun 1948 Sözleşmesi yapılmadan önce de (tarih boyunca) insanlığa zararlar ika ettiğine işaret edilmiştir. İşte, tarihte vuku bulan bazı eylemlerin soykırımı sayıldığını günümüzde ileri sürülenlerin "tarihsel " nitelikli dayanağı bu. Ancak bu söylem hukuksal yaptırımı bulunmayan, siyasal bir sav olarak kalıyor; örneğin İsviçre açısından "milli ve yerli" ve sübjektif vox populi değerlendirmesi böyledir. İsviçre yargısı, Perinçek davasında, mealen "bizim ülkemizde halkın ve akademinin çoğunluğu öyle düşündüğü için soykırımı sayılır" demişti. AİHM bunu kabul etmedi.

Buna bir ulusun çoğunluğunun (veya bir kısmının) başka bir ulusun, ya da kavmin ya da dinsel grubun, (ÖTEKİNİN) geçmişini, atalarını karalama, suçlama söylemi de denebilir. Protestanların (Lütercilerin, Kalvinistlerin) toplu katlinin, St. Barthelemy katliamının ve benzer çok eylemin de soykırımı sayıldığı-sayılması gerektiği- ileri sürülebilir-sürülmektedi.) Kimileri bu "ataları ya da geçmişi suçlama" söylemine fazla önem vermiyor; kimileri ise bunu bir hakaret addediyor. Tarih boyu Türkler hakkında çeşitli gerekçelerle oluşturulan olumsuz önyargıları da aynı sepete koymak gerekir. (Bakınız: Avrupa’da Türk Düşmanlığının Kökeni; Türk Korkusu; Özlem Kumrular. Doğan Kitap,2008) Bu alanda da sınırlı da olsa bir paradigma kayması olduğu düşünülebilir.

  1. "Özel kasıt" öğesinin soykırımsal eylem konusunda adalet duygusunu zedelediği görüşü

Soykırımı suçunun olmazsa olmaz öğesi olan "Özel kasıt" unsuru (Sözleşmede as such terimi ile belirlenmiştir -burada ayrıntısına girmiyorum- TBMM tarafından onaylanan Sözleşme tercümesinde de bu terim eksiktir-bu hususa Sayın Elekdağ da TBMM üyesi iken işaret etmiştir-ancak kanunu değiştirememiştir) uluslararası toplumun vicdanı ya da adalet duygusu yönünden, 1948 Soykırımı Sözleşmesinin zaafı sayılmaktadır. Bu nedenle, uluslararası toplum Uluslararası Ceza Divanını oluşturan Roma Statüsü ile "İnsanlığa Karşı Suç" kategorisini uluslararası suçlar çerçevesine almıştır. Bu son suçun oluşması için "özel kasıt" gerekmez. Ayrıca "insanlığa karşı suçlar" kategorisine giren eylemlerin listesi çok daha uzundur. (örneğin: sürgün vb)

Genel halk kitlesi, gazeteciler, siyasetçiler hatta kimi akademisyenler soykırımı suçunun bu teknik özelliğini (ayrıntısını) bilmezler- bilemezler. Kimileri 1948 Sözleşmesi yapılırken uzun görüşmeler sonunda ulaşılan (kanımca muğlak) kompromiyi "hukuksal kelime oyunu" diyerek arka plana atma eğilimindedir; bu eğilim gittikçe güçleniyor. Eleştirenlere göre, "çok sayıda insanın topluca zarar gördüğü eylemler (ya da Roma Statüsünün öngördüğü insanlığa karşı suçlar) şu veya bu şekilde mealen soykırımı kategorisine girer; sürgün veya tehcir buna dahil". Bu eylemlere şimdilerde siyasal bağlamda soykırım diyorlar.

Bu konuyu hukuk yönünden irdeleyen siyasetçiler ve tabii ilgili ülkelerin kançılaryaları, parlamentoların hukuk büroları ve (Macron gibi siyasetçiler ) aradaki farkı çok iyi bilirler. (Hele Macron, mentoru, hocası Paul Ricoer’den bu farkı çok iyi öğrenmiştir. Fransız filozofu Paul Ricoeur’ün kitaplarının çevirisi YKY tarafından yayımlandı. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Sayın Kalın da son kitabında ona yollama yapmış.) Ama Macron şimdi siyasetçi ve seçilmeden önce Fransa’daki Ermenilere verilmiş sözü var. Başka ülkelerdeki siyasetçiler farklı mı? O kadar çok örnek verebilirim ki; sayfalar yetmez. Bu nedenlerle, siyasetçiler, çoğu kez iç siyaset -kimi kez dış siyaset- sebebi ile yukarıda sözünü ettiğim nüansları ve ayrıntıları (genel halk kitlesinin eğilimlerine uyarak) görmezden gelirler.

Uzun yıllar sonunda benim edindiğim izlenim şudur: Soykırımsal (borderline-sınırda duran) bir eylemde (tarifi yapılmamış) "özel kasıt" bulunup bulunmadığı bir kaç uzman dışında- büyük çoğunluğun umurunda değildir. Bu nedenle, sözünü ettiğim hukuksal ayrıntıyı muhataplarıma -en yakınlarıma bile-anlatmada ve onları ikna etmede hep zorluk çektim. Tüm enerjimi bu gerekçeye yoğunlaştırmam ikna kabiliyetimi arttırmadı.

Ama şunu da öğrendim: muhatabımıza hakaret ederek, onu suçlayarak, -öyle düşünsek bile- ona diktatör diyerek, parlamentosunun kanununu anti-demokratik ilan ederek onun görüşünü değiştiremeyiz; aksine, husumetlerini güçlendirmiş oluruz.

  1. Fransa’nın 24 Nisan’ı Ermeni Soykırımını Anma günü kabul eden Kararnamesi ve Bellek Yasaları

Macron Hükumetinin 24 Nisan tarihini Ermeni soykırımını anma günü ilan eden Kararnamesi siyasal ve iç politikaya yönelik bir Hükûmet ve Başkanlık işlemidir. Bunu yasal dayanağı 2001 yılında Fransa Parlamentosu tarafından kabul edilen "Fransa Ermeni soykırımını tanır" biçimindeki tek cümlelik " işari " yasadır. 2001 yılında (işari- bildirimci beyan; Fransızcası: declaratoire) kararlar mevzuata ancak yasa biçiminde girebiliyordu. Daha sonra, Fransız Anayasası değişti ve "siyasal beyanın" kararname şeklinde mevzuata girmesi mümkün oldu.

Fransa Anayasa Konseyi Ermeni soykırımın inkâr edenleri cezalandıran yasa girişimini iptal etti. Ancak, Konsey 2001 yasasını iptal etmedi. 2001 yasasını da iptaline yönelik girişimleri-önerileri püskürttü. Bunun aksini var sayıp yanlış ve hayali sonuçlara varmak bizi yanıltır.

Fransa olsun, Almanya olsun, başka ülke olsun, parlamentonun kararlaştırdığı yasa ya da kararlara karşı başvuru mercii o ülkenin Anayasa Mahkemesidir (veya Anayasa Konseyidir). Bunun da koşulları vardır. Kimin itiraz edebileceği, nasıl itiraz olunacağı bellidir. Yasayı veya kararı teklif edeni savunan, olumlu veya olumsuz oy veren parlamenterler, onaylayan Başkanlar ne oralarda ne de Türkiye’de suç işlemiş sayılmazlar. Ayrıca, hiç bir uluslararası mahkeme, bir egemen devletin yasama meclislerinin kararlarının veya kanunlarının dava konusu yapılmasını bugüne kadar kabul etmemiştir.

Bellek Yasaları "Bellek yasaları" konusuna ilgi duyanlar, internet ortamında örneğin İngilizce-Almanca ve Fransızca dillerinde araştırma yaptıkları takdirde, çok kapsamlı yayınlar bulunduğunu göreceklerdir. (Ben burada konunun ayrıntısına girmeyeyim) Avrupa Konseyi de bu alanda ciddi bir proje başlatmıştır. Fransa Parlamentosunda onaylanan Accoyer Raporuna kimi makalelerimde değinmiştim. Nihayet, Tarihe Özgürlük (Liberté Pour l’Histoire) adı altında bir araya gelmiş olan çeşitli uluslararası mensup tarihçiler Bellek Yasalarını (tarihin siyasallaştırılması-tarihçinin araştırma özgürlüğünün kısıtlanması olarak) eleştirmişlerdir. Tarihçinin araştırma özgürlüğü ve söylemi yasa ile kısıtlanamaz !(Bunun istisnası Holokost gibi yargı kararına bağlanmış suçlar, ırkçılığın teşviki ile şiddete başvurmanın özendirilmesidir) Buna rağmen pek çok ülkenin siyasetçisi ve yerel ya da ulusal organı tarihsel yorumlarını yasalaştırma yoluna gitmeğe davam ediyorlar. Ermeni soykırımı suçlaması çerçevesinde bazı parlamentolar tarafından alınan tanıma kararları bu çerçeveye girer.

Bu durumda bir parlamentonun kabul ettiği yasa bireyi, sivil toplun örgütünü ya da başka devleti rahatsız ediyorsa ne yapacak? Yargıya mı gidecek? Kime karşı? Parlamentoya karşı mı? Hükûmete mi? Devlet Başkanı mı zanlı olacak? Hangi, Mahkemeye müracaat edilecek? UAD’mi, AİHM ‘mi, o ülkenin Anayasa mahkemesi mi? Bence bu konularda görüş serdetmeden önce uzman hukukçulara danışmakta ve bilgi sahibi olmakta yarar var.

Ben bu kabil girişimlerin daha dava açma aşamasında sonuçsuz kalacağını düşünüyorum. Ayrıca, günümüz koşullarında -maalesef- kimilerinin tarihi siyasallaştırmalarına engel olunabileceğini sanmıyorum.

Ama, Fransa’dan yazan bir yorumcunun da internet ortamında belirttiği gibi, orada yayımlanan gazeteler 24 Nisan Ermeni soykırımını anma gününe, tek kelime yer vermemişlerdir (Ermeni basını hariç ) Bu gibi politik adımların üstü – eşelenmedikçe- kumla kaplanır.

(Bu bahsi kapatmadan iki başka örneğe istitraten değineyim. Yunanistan Pontus soykırımını inkâr edeni cezalandırmayı öngören bir yasa çıkarmıştı. Buna karşı oraya gidip alenen Pontus soykırımını yadsıyarak sorunu yargıya intikal ettirmek ve mahkum edilerek davayı AİHM’ne taşımak isteyen bir sivil inisiyatif grubu üyeleri Atina’ya seyahat ettiler ve Yunanistan’a kabul edilmeyerek ilk uçakla geri yollandılar. Bu da denenebilecek alternatiflerden biriydi; Ama önceden duyurulduğu için akamete uğratıldı. Fransa Parlamentosu Ermeni soykırımını inkar edenleri mahkum etmeyi öngören yasayı kabul ettiği dönemde Hrant Dink te (ben de)Fransa’ya giderek alenen Ermeni soykırımını yadsıma girişiminde bulunabileceğimizi beyan etmiştik. Amacımız konuyu AİHM’ne taşımaktı.

  1. Yahudi Kırımı ya da Holokost suçu

2. Dünya savaşı sırasında yaşanan Yahudi Kırımı (Holokost) ayı bir suç kategorisidir; o suçun öğeleri soykırımı öğelerinden hemen hemen farksızdır; ancak o suç 1948 Sözleşmesinden önce işlenmiştir. 1948 Sözleşmesi geriye doğru yürütülmediğinden "eşi benzeri bulunmayan Holokost" suçu tektir ve yetkili Mahkeme olan Nürnberg Mahkemesi tarafından onanmıştır. (Nürnberg Mahkemesinde insanlığa karşı suç terimi de telaffuz edilmiştir. Ancak o tarihte müspet hukukta öyle bir suç kategorisi yoktu.)

Nürnberg kararı nedeni ile Holokost’un inkârı bazı ülkelerde suç sayılmaktadır. Ayrıca Yahudiler ve İsrail, Yahudi Soykırımının tek ve eşi benzeri bulunmayan özel bir suç olmasında ısrarcıdırlar. Bu nedenle Ermeni soykırımının Yahudi soykırımı ile paralellik kurularak kabul edilmesine Knesset ve İsrail Hükûmeti (şimdilik diyelim) yanaşmamaktadır.

  1. AİHM İsviçre-Perincek kararı

AİHM’nin İsviçre-Perinçek kararı konumuz açısından ve hukuksal bağlamda önemlidir. Bu karar düşünceyi ifade özgürlüğü hakkındadır.

AİHM 1915 olayları soykırımıdır veya değildir şeklinde bir karar almamıştır. Sadece "Ermeni soykırımı uluslararası bir yalandır" ifadesinin düşünceyi ifade özgürlüğü çerçevesine girdiğini kararlaştırmıştır. Neden? Zira, Ermeni soykırımı suçlaması yetkili mahkeme kararına dayanmamaktadır. Ama, AİHM, daha önceki Hrant Dink kararında Ermeni soykırımı söyleminin de düşünceyi ifade özgürlüğü çerçevesine girdiğini kararının gerekçesine almıştı. Bu nedenle AİHM’nin "1915 olayları soykırımı değildir" şeklinde bir karar verdiğini ileri sürenlere katılamıyorum. Ancak, AİHM kararında Ermeni soykırımı suçlamasının hukuken reddi alanında yararlanabileceğimiz pek çok husus bulunduğunu ve bunların gerekçelerimize dayanak oluşturduğunu düşünmeğe devam ediyorum

  1. Avrupa Birliği Adalet Divanının (ABAD) Avrupa Parlamentosunun (AB)Ermeni soykırımını tanıma konusundaki 1987 ve daha sonraki kararlarının AB ile Türkiye arasındaki üyelik müzakerelerini engelleyici niteliği bulunduğu yolundaki davayı reddeden kararı

Bu kararın esasın oluşturan sav şöylece özetlenebilir: Avrupa Parlamentosunun Ermeni soykırımı suçlamasını tanıyan kararları siyasal niteliklidir. Avrupa Parlamentosu alacağı başka bir kararla ilk kararını değiştirebilir; bu çeşit siyasal nitelikli kararlar Avrupa Birliği Konseyinin Avrupa Komisyonunun önerisi ile aldığı kararı etkileyemez. ABAD kararı AB içindeki kuvvetler ayırımının altını çizmek amacını gütmektedir. ABAD bu kararla Ermeni soykırımı suçlamasının içeriğine girmemiştir. Usul açısından, davacıların kişisel çıkarlarının davaya esas aldığı Konsey kararı ile zedelendiğini ispatlayamadıklarını vurgulamıştır. ABAD kararına içerdiğinden farklı bir anlam yüklemek ancak kendimizi yanıltma sonucunu verir.

  1. Ermeni soykırım suçlaması veya savı tarihçilere havale edilmesi

Yukarıda da belirttiğim gibi soykırımı suçunu oluşturan iki ayrı öğe vardır. Bunlardan birincisi fiilin kendisidir. İkinci öğe "özel kasıttır". (Tekrar pahasına vurgulamak istiyorum; kasıt yetmez; özel kasıt gerekir.

Soykırımı Sözleşmesi Md. II göre, Soykırımı fiilleri şunlardır: a) Etnik, ırksal ulusal ve dinsel gruba mensup kişileri öldürmek; b) grup üyelerine bedensel veya akli ciddi zararlar ika etmek c) o gruba mensup kişileri tamamen veya kısmen yok edecek yaşam koşullarını bilinçli olarak kendilerine zorla uygulamak d)grup içinde doğumları engelleyici önlemler almak e) o gruba mensup çocukları zorla başka gruplara götürmek.

Bunlar yukarıda değindiğim actus reus’u oluşturur. Ama bu fiillerin varlığı bir eylemin soykırımı sayılması için yetmez. Fillilerin özel kasıtla ika edilmiş bulunmaları koşulunun da bulunması gereklidir. Ermeni militanların anlamak istemediği ya da bilinçli olarak kamuoyunu yanıltmağa yöneldikleri husus ta işte budur.

Daha önce de sunduğum gibi, İnsanlığa Karşı Suç Kategorisinin actus reus listesi çok daha uzun ve kapsamlıdır ve bir fiilin İnsanlığa Karşı Suç sayılması için özel kasıt bulunması gerekmez. Tarihçi veya gözlemci, bu fiillerin yapıldığını gözlemleyerek veya tarihsel belgelere dayanarak eylemleri var sayabilir. Ama , -tekrar pahasına vurgulayayım- o fiilin soykırımı olarak nitelenmesi için haksız fiiller yeterli değildir. Kasıt öğesinin bulunması bile yeterli değildir. Tarihçi veya gözlemci veya militan siyasetçi fiillerin var olduğunu tespit edebilir; ileri sürebilir "kasıt vardı" bile diyebilir. Ama, tarihçi, gözlemci, militan siyasetçi yargıç değildir ve soykırımı suçunun "özel kasıt" öğesi konusuna karar verme yetkisine sahip değildir.

Bu nedenle soykırımı suçlamasının tarihçilere havale edilmesi önerisini desteklemem. "Tarihsel gerçek" tanımlamasını da kabul etmem; zira tarih anlatımı sübjektiftir. Hukuksal açıdan kesinleşmiş gerçek, Yahudi Holokostudur. Sonradan buna Srebretnitsa ve Rwanda eklendi. Ama mesela Kampuçya eklenemedi.

İşte bu nedenle 1948 Soykırımı Sözleşmesinin adalet duygusunu tatmin etmediği söyleniyor.

Halen Ermeni tarafının ve onu destekleyenler fiilin varlığı konusunda kendi verilerini ortaya koyup bunun soykırımı olduğunu iddia ediyorlar. Osmanlı ve Türk tarihçileri de 1200 küsur görevlinin benzer suçlar islediklerini yadsımamaktalar; bunların cezalandırıldıklarını vurguladılar. Başka bir anlatımla " o gruba mensup kişileri" tehcir sırasında öldürenler, mallarını gasp edenler vs. vardır. Ama, soykırım suçunun varlığı konusunda fiil ile yetinenler, özel kasıt bulunduğunu" ispatlayamazlar.

Bunun yanında, özel kasıtın ispatlanamamış olmasının, hukuken yetersiz kalmasının, suçlama ve karalama faaliyetini engelleyemediği de bir başka gerçektir. Sn Hakan Yavuz hocanın da isabetle teşhis eylediği veçhile, kara çalanların (özellikle gençlerin) sayısı artmaktadır. Karşı tezi savunanlar yayın yapamadıkları ve görüşlerini yaygın biçimde savunamadıkları takdirde bu eğilim değişmeyecektir. Bu gidişin durması eleman yetiştirilmesine, yayın yapılmasına, ciddi paralar harcanarak tanıtım yapılmasına bağlıdır. Kanımca en büyük eksiklik bu alana kaynak aktarılmamasıdır. Şimdi ekonomik kriz sebebi ile bu alana ayrılan tahsisatlar daha da azalacaktır.. Bu durum da bir paradigma değişikliği sayılabilir. (Eskiden de çok kaynak ayrılmıyordu diyenler de haklıdır)

  1. Yetkili Mahkeme

Yukarıda anlatılanlar bizi yetkili mahkeme başlığına getirir. Bu konuda Sözleşme gayet açıktır. "yetkili Mahkeme suçun işlendiği ülkenin Mahkemesi veya Taraflar anlaşırlarsa bir Uluslararası Ceza Mahkemesidir". Ancak, bu kural da 1948 Sözleşmesinin zayıf yanıdır. Örneğin soykırımı suçuna katılmış bir diktatörün ülkesinin mahkemesi o ülkede soykırımı suçunun yargılanması konusunda tarafsız bir karara varabilir mi? Kabul edelim ki mümkün değil. Uluslararası Ceza Mahkemesinin şimdi devrik Sudan Başkanı hakkında zamanında yaptığı tutuklama çağrıları sonuç verebildi mi? Hayır. O ülke bir savaş sonunda işgal edilmedikçe veya yönetimi değişmedikçe, bir Uluslararası Ceza Mahkemesinin o ülkede bir zanlını soykırımı suçu işleyip işlemediği hakkında yargılama yapması mümkün değildir. Kampuçya’da yaşanan soykırımsal eylemler, soykırımı suçu çerçevesinde yargılanabildi mi? Hayır. Söylemek istediğim şudur: Uluslararası camia yetkili mahkeme konusunda da 1948 Soykırım Sözleşmesi kurallarını yeterli görmüyor. Kişisel olarak yaptığım görüşmelerde 1948 Sözleşmesinin yetkili mahkeme kuralının hakçalığı hakkında muhataplarımı ikna edemedim. Peki 1948 Sözleşmesinin yetkili mahkeme kuralını yok mu sayacağız? Hayır. Formel olarak bu kuralı kullanmağa devam edeceğiz. . Ama bu ısrarımız, “bırakın militanları", tarafsız olanları iknaya yetiyor mu? Yetmiyor.

  1. Geçmişimizi soykırımı yapmakla suçlayanlar hakkında Uluslararası Adalet Divanı ya da AİHM veya başka bir yargı organı nezdinde dava açmak bir sonuç sağlar mı?

Böyle bir dava girişiminin daha başlangıç safhasında kabul görmeyeceği kanısındayım. Ancak, bu önerinin nasıl ve hangi gerekçe ile gündeme taşınabileceği konusunda somut görüşler varsa, onları da tartışalım.

Ermenistan’ın soykırımı suçlaması konusunda UAD veya AİHM nezdinde dava açması halinde hiç bir başarı şansının bulunmadığını, konuyla ilgili olarak yazdığım bir kaç makalede anlattım. Esasen Ermenistan Hükumeti de bu alanda kendisine öneride bulunan danışmanlarının önerilerini dikkate almamış ve kaybedeceğini düşündüğü bir dava yoluna gitmemiştir.

Türkiye’nin UAD nezdinde "Ermeni soykırımı iddiaları hakikat dışıdır" şeklinde bir dava açmasının UAD statüsü çerçevesine girmediği kanısındayım. Türkiye 1915 olayları soykırımı mıdır? değil midir? sorusunun yanıtlanması için UAD nezdinde dava mı açacak? Böyle bir adım intihar anlamına gelir. Bu konuda karar verme yetkisi pek çoğu hükumetinin emrinde olan ve hatta menfaat sağlanarak yön değiştirebilecek kişilerin takdirine mi havale edilecek? Zaten Türk Hükumetinin böyle bir düşüncesi de yok. Konu benim de katıldığım pek çok toplantıda tartışıldı ve ittifakla UAD nezdinde dava açılmaması sonucuna varıldı. Bu toplantıya uluslararası hukuk profesörleri de katıldı. Türk Hükûmeti ayrıca uluslararası tanınmış uzmanlardan yazılı görüş aldı.

  1. Önerilerim

a) Ermenistan Dağlık Karabağ ve Azerbaycan topraklarını işgale devam ettiği, Azerbaycan ile Ermenistan arasında bu konuda bir uzlaşmağa varılmadığı, barış sağlanamadığı sürece, Türkiye ile Ermenistan arasındaki ihtilafın da ortadan kaldırılabileceğini sanmıyorum. Azerbaycan ile Ermenistan uzlaşırlar ise Türkiye de Erivan’da bir diplomatik temsilcilik açabilir; kapalı olan kara sınırını da açabilir. İki ülke arasında hava trafiği ve sınırı zaten açık. Ermenilerin soykırımı karalamaları siyasal münasebetler kesik olduğu sürece davam edecektir. Buna hazırlıklı olmak, atılacak adımları soğukkanlılıkla, duygusallıktan mümkün olduğu kadar uzaklaşarak, akılcı biçimde planlamak gerekir. Siyasal ilişkiler normalleştikten sonra, orta ve uzun vadede – bazı militan çevreler dışında- soykırımı karalamaları da şiddetini azaltacak ve yerini diyalog arayışlarına terk edecektir.

b) Daha önce de önerdim: International Criminal Law Review’de (ICLR) 2014 yılında Cilt 14 No2 de yayımlanan (Sh.219-469) Legal Avenues for Armenian Genocide Reparations başlıklı yayın konusunda uluslararası uzmanların katılımı ile bir bilimsel toplantı düzenleyelim ve bunun sonuçları – bedeli de karşılanarak- International Criminal Law Review de yayımlatalım. Bu toplantının bilimsel yönetimini bir Universitemiz veya AVIM üstensin. Yayımlanacak olan ICR çok sayıda satın alınarak dünyadaki önemli üniversitelere ve kütüphanelere ve dış temsilciklerimizin tümüne dağıtalım. Son derecede önem verdiğim bir öneridir bu.

c) Ermeni soykırımı suçlaması konusunda yılda bir kaç kez bilimsel kılıklı makaleler yayımlanmaktadır. Bunlara sivil toplum örgütleri veya akademisyenler tarafından cevap yazılması gereklidir. Bu çalışmanın koordinasyonu, AVIM tarafında yapılmalıdır.

Bilimsel nitelikli çalışmaların Başbakanlık veya şimdi Cumhurbaşkanlığına bağlı bir Müsteşarlık tarafından üstenilmesinde yarar görmüyorum. Zaten Devlet bu alanda kendini bağlamak istemez. Ama -pek çok başka ülkede olduğu gibi- bu çalışmaların kamu tarafından finanse edilmesinin kaçınılmaz olduğu görüşündeyim. Cumhurbaşkanlığına veya Dışişleri Bakanlığına bağlı bir Müsteşarlığın Ermeni soykırımı karalama kampanyaları veya diğer iddia ve talepleri karşılama ve cevaplama ya da inisiyatif alma konusunda yetkili kılınması yerine, bu çalışmanın – Hükûmet tarafından mali açıdan ve diğer açılardan "cömertçe" desteklenecek olan AVIM gibi bir sivil toplum kuruluşu tarafından yürütülmesi daha uygun olur. Bu sivil toplum kuruluşun görüşleri veya yapacağı yayınlar, düzenleyeceği toplantılardaki görüşler Hükumeti bağlamayacak, ama -kısmen- Hükumet ile eşgüdüm sağlanarak oluşturulacaktır. Başka ülkelerde de durum farksızdır.

d) Parlamentoları soykırımı kararı alan ülkelerden başlayarak, oradaki üniversitelerle ve bilimsel kurumlarla temas sağlanmalı ve Ermeni soykırımı savı konusunda Türk Hükumetinin ve kurumlarının neden farklı düşündüklerini anlatmaya ve olanak tanıyan bilimsel toplantılar düzenlenmeli; sonuçları Türkçe ve yabancı dillerde (İngilizce-Fransızca-Almanca-İspanyolca- Rusça) yayımlanmalıdır.

e) Soykırımı suçlama ve karalamalarına ve bu yolda alınan kararlara verilecek cevapların "tencere dibin kara;-seninki benden kara" şeklinde değil, o dönem yaşanan elim olaylar , – Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı tarafından yapıldığı gibi- taziye de dile getirilerek açıklanmalı ve bu gibi karşılıklı trajik kıyımların bir daha yaşanmaması için gereken tüm önlemlerin alınması isteği güçlü biçimde dile getirilmelidir. Bu alanda tercih edilecek üslup, saygılı, ılımlı ve düzeyli olmalıdır. Halklar arasındaki dostluğun yeniden sağlanması ve yaraların sarılması için kültürel temasların arttırma arzusu öne çıkarılmalıdır. Ortak Tarih Komisyonu kurulabilir; ama bu komisyonun soykırımı konusunda görüş serdetme yetkisi bulunmamalıdır.

Ermeni asıllı Türk vatandaşlarının özel durumları ve hassasiyetleri göz önünde tutulmalı ve bunların dışlandığı izlenimini verebilecek söylemlerden özenle kaçınılmalıdır.

f) Yukarıda değindiğim, uluslararası suçlar alanındaki paradigma değişiklikleri izlenmeli ve atacağımız adımlar günün koşullarına uyum sağlayacak şekilde peyderpey gözden geçirilmelidir. Bu konuda sivil toplum örgütleri (örneğin AVIM) ile içinde uluslararası suçlar bölümünü barındıracak akademinin eğitim, yayın ve program finansmanın büyük bölümünü Hükumet tarafından finanse edilmesi gereklidir. Bu çabaların orta ve uzun vadede sonuç getirebileceği gerçeği göz önünde tutulmalıdır.

PENTAGON DOSYASI : Pentagon çalışanına casusluk suçlaması


ABD’de, Çin adına casusluk yaptığı suçlamasını kabul eden savunma istihbaratçısı Ron Rockwell Hansen savcılarla vardığı anlaşma sonucu 15 yıl hapis cezası aldı.

ABD Adalet Bakanlığı’nın yazılı açıklamasına göre, 58 yaşındaki Hansen, ulusal savunmayla ilgili bilgileri Çin’e satmaya çalışmaktan suçlu bulundu. 2006’dan beri, Pentagon’un istihbarat faaliyetlerini yürüten Savunma İstihbarat Ajansı’nda (DIA) çalışan Hansen’in, gizlilik seviyesi çok yüksek belgelere erişim yetkisi bulunuyordu. 2014’te Çinli istihbaratçılarla görüşmeye başladı.

​Çin’e sürekli görüşmelere giden Hansen, Çinli istihbaratçılardan onlardan yüz binlerce dolar aldı. Hansen 2018’de, adı verilmeyen bir ülkede savaş çıkmasına ABD’nin ne kadar hazırlıklı olduğu hakkında gizli bilgilere erişmek için bir meslektaşından yardım isteyince yakayı ele verdi. Hansen’den şüphelenen meslektaşı Pentagon’a başvurdu.

Bir süre izlenen Hansen’e başka bir hükümet adına casusluk yapma suçlaması yöneltildi. Hansen başka bir hükümet adına casusluk yapmaya kalkıltığını kabul etti. Soruşturmalarla vardığı anlaşma sonucunda 15 yıl hapis cezası aldı.

BND (ALMAN GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI : Alman İstihbaratına ‘Noel Pazarı’ Suçlaması


Alman İstihbaratına ‘Noel Pazarı’ Suçlaması

Almanya’nın Berlin kentindeki Noel Pazarına 2016’da düzenlenen saldırıda 12 kişi ölmüş, en 50 kişi yaralanmıştı

17 Aralık 2016’da Berlin’deki Noel Pazarı’na tırla girerek 12 kişiyi öldüren ve en az 50 kişiyi yaralayan Tunus asıllı Anis Amri’yle ilgili ortaya çıkan yeni belgeler ve iddialar, Almanya’da büyük yankı yarattı ve gözlerin Alman iç istihbaratına çevrilmesine neden oldu. Focus dergisinin ulaştığı gizli belgelere göre, Alman makamlar Amri’nin terör eylemi öncesinde son ana kadar ilişkide olduğu Tunus vatandaşı Bilal Ben Ammar’ı olayla bağlantısını örtbas etmek ve tutuklanmasını engellemek için, sınırdışı edip, Tunus’a gönderdi.

“Fas istihbaratı Alman yetkilileri uyardı”

Gizli belgelerde, Temmuz 2015’de İtalya üzerinden Almanya’ya giriş yapan ve radikal İslamcı çevrelere sızan Ben Ammar’ın Fas istihbaratının ajanı olduğu ve Amri’nin terör eylemi planladığını Faslı yetkililere haber verdiği öne sürülüyor. Bunun üzerine Fas istihbaratının Alman yetkilileri arayarak, Berlin’de bir saldırı olacağı yönünde uyardığı da belgelerde yer alıyor. İddialara göre, Ammar Fas istihbaratına ajan olarak çalışırken, aynı zamanda IŞİD terör örgütü üyesi olarak, Berlin’deki saldırıyı planlayan isimlerden biri. Ele geçen belgelerde, Ammar’ın saldırıdan dokuz ay önce eylemin yapıldığı alanda ve alana çıkan caddelerde fotoğraflar çektiği belirlenmiş. Berlin’deki Selefi çevrelerle ilişkisi olan Ammar’ın, en az üç kez Paris’e giderek, oradaki IŞİD yanlıları ile bir araya geldiği de istihbarat örgütleri tarafından saptanmış.

Olay yerinden yeni video kaydı kanıt oldu

Amri ve Ben Ammar’ın terör saldırısından bir akşam önce, Berlin’de bir lokantada buluştukları, ayrıca eylem günü saldırıdan beş saat önce telefonda görüştükleri de gizli istihbarat belgelerinde bulunan bilgiler arasında. Yapılan yorumlarda, Ammar’ın Amri’yi yönlendiren isim olduğu öne sürülürken, saldırının yeniden değerlendirmesine neden olabilecek yeni bir kanıt, şimdiye dek gizli tutulan ve Noel pazarının bulunduğu alanda saldırı sonrasında yaşananları belgeleyen bir video kaydı. Focus dergisinin eline geçen filme göre, Noel pazarına Polonya plakalı bir TIR’la saldırı düzenleyen Amri’nin eylem sonrasında kamyondan inip, kaçmaya çalıştığı anda, Ben Ammar’ın da olay yerinde bulunduğu ve elindeki bir kalın kalasla Amri’yi durdurmaya çalışan birine vurduğunun görüldüğü iddia ediliyor. Kayıtta, Ban Ammar’ın saldırıdan iki saat sonra, yani Amri izini kaybettirdikten sonra, olay yerine geri döndüğü ve elindeki fotoğraf makinasıyla saldırı yerine yakın resim çektiği görülüyor. Olayda yaralanan söz konusu kişinin bugüne kadar komada olduğu da haberde yer alan bilgiler arasında.

Zanlı izini kaybettirdi

Anis Amri, Berlin’den kaçmayı başarmış, 23 Aralık 2016’da Fransa üzerinden İtalya’ya ulaştıktan sonra, girdiği bir çatışmada öldürülmüştü. Alman gizli servisleri arasında Berlin saldırısından dokuz gün sonra gerçekleşen bir yazışmada, Ben Ammar’ın acil şekilde sınırdışı edilmesi öneriliyor. Focus dergisinde belgelenen yazışmada, "İstihbarat makamları ve Federal İçişleri Bakanlığı, sınırıdışı eyleminin bir an önce ve başarılı şekilde sonlandırılmasını, güvenlik nedenleriyle zaruri görmekteler" deniliyor. Bu yazışmadan bir gün sonra, 29 Aralık 2016’da gözaltına alınan Ammar’ın, 1 Şubat 2017’de ülkesine gönderildiği ve ardından izini kaybettiği de konunun diğer ayrıntıları arasında.

Alman istihbaratının saldırıdaki rolü tartışma yarattı

Amri saldırısının şimdiye dek bilinenlerinin yeniden değerlendirilmesini gerekli kılan söz konusu yeni belgeler sonrasında, muhaleffeteki Yeşiller ve Sol Parti Ammar’ı saldırının arkasındaki ‘kilit isim’ oalrak tanımlayarak, konunun parlamentodaki ‘Amri Komisyonu’nda ele alınmasını ve Ammar’ın bulunurak, tanık olarak davet edilmesini talep etti. Daha önce basında yer alan haberlerde, Alman gizli servisinin Amri’yi Almanya’ya giriş yaptığı 2015 yazından itibaren ‘radikal İslamcı’ şüphesi statüsüne alarak takip ettiği, ‘silahlı eylem yapabilecek tehlikeliler’ listesine alınması ve işlediği başka suçlar sonrasında hakkında çıkan karara rağmen sınır dışı edilmemesi eleştirilere neden olmuş ve Fas istihbarat teşkilatının Amri’nin saldırı planladığına ilişkin bilgiyi Alman makamlarına bildirmesinin ortaya çıkması ise, terör eyleminin dolaylı olarak Alman istihbaratının bilgisi dahilinde düzenlendiği iddiasını beraberinde getirmişti. Son çıkan haberlerin, Almanya’da iç istihbarat birimlerinin 17 Aralık saldırısındaki rölüyle ilgili tartışmaları derinleştireceği tahmin ediliyor.