ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : DÜNYA DEVLETİ ABD’Yİ YIKIYOR !!!


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : DÜNYA DEVLETİ ABD‘Yİ YIKIYOR

Bir virüs yayılması senaryosu üzerinden bütün dünya ülkeleri büyük sarsıntılara doğru sürüklenirken , yirminci yüzyılın dünyasının süper gücü olarak bütün dünyaya egemen olan Amerika Birleşik Devletleri de, bu süreçten etkilenerek geniş boyutlu toplumsal kargaşalara doğru kaydırıldı .Bu yıla kadar dünya düzeni ABD ağırlıklı olarak sürdürülürken ve her şeyin altında bu yüzden herkes bir ABD parmağı ararken ,bugün gelinen noktada ABD büyük sarsıntılar içine girerken herkes ABD’ye karşı gündeme getirilen toplumsal kargaşanın ,saldırı ve şiddet olaylarının arkasında kimin olduğunu araştırmaya ve tartışmaya başlıyordu . Bir Amerikan dolarının arka yüzüne “Ordo ab Cao “ diye bir sloganı yazan gizli güçlerin , kaostan sonra düzen kavramını insanlığın beynine yerleştirerek ve virüs gerekçeli toplumsal kaos hareketlerini başlatarak, dünyanın en büyük devleti görünümündeki ABD’yi siyasal kargaşa yaratarak, çok büyük problemlerle kuşatılmış biçimde uluslararası konjonktürün tam ortasına oturtuyorlardı . Her zaman için dünyanın gündemini kendi çıkarları doğrultusunda belirleme gücüne sahip olan ABD , bugün gelinen yeni aşamada kendisi dünyanın gündemi haline geliyordu . İşte dünya böylesine yeni bir siyasal dönüşüm noktasına gelirken, Amerikan devletinin yirmi birinci yüzyılda geçen asırdaki gibi hegemon süper güç konumunu koruyamayacağı anlaşılıyordu .

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra iki kutuplu dünya düzeni biterken , kapitalist ekonominin patronlarının yönlendirdiği bir doğrultuda yeni dünya düzeni tek kutuplu bir merkeze dayalı olarak kurulacaktı . Birinci dünya savaşına kadar bütün dünyayı güneş batmaz bir siyasal yapı çatısı altında kurmuş olduğu imparatorluğun sınırları içerisinde yöneten İngiltere , ikinci blok olan sosyalist sistemin çökertilmesinden sonra kendi eski sömürgesi olan ABD’nin hükümranlığı altında bir yeni düzenin oluşturulmasını bekliyordu. Yirminci yüzyılın son on yılı ile yirmi birinci yüzyılın ilk yirmi yılının birlikte yaşanmasıyla ortaya çıkan çeyrek asırlık zaman dilimi içinde , iki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş olamamıştır . Bugünkü dünya düzeninin kurucusu olan İngiltere ABD merkezli bir dünya imparatorluğunun kurulabilmesi için çeyrek yüzyıl beklemesine rağmen ,bir türlü süper güç merkezli bir ABD imparatorluğu, dünyaya egemen olarak barış içerisinde tek kutuplu bir dünya düzenini insanlık için getiremeyince , bunun üzerine bütün dünya ülkelerinde önce bir beklenti ve daha sonra da düzensizliğe sürüklenilmesi yüzünden büyük bir karamsarlığa doğru dünya kamuoyunda olumsuz gelişmeler ortaya çıkmıştır . Bütün dünyayı sömürgeleri üzerinden beş yüz yıl yöneten İngiltere , ABD’nin duruma hakim olmasını çeyrek yüzyıl bekliyor ama ABD tek merkezli yeni hegemonya düzenini bu sürede gerçekleştirilemeyince ,Avrupa Birliği sürecinden koparak gene eskisi gibi Atlasa okyanusunun ortasında bağımsız bir ada gibi hareket edebilme özgürlüğünü elde ediyordu . Bu yeni aşama Atlantik ittifakında da eskisinden farklı bir yeni dönemi gündeme getirirken , ABD merkezli yeni dünya düzeni arayışları geçen yüzyılda kalıyor ve yirmi birinci yüzyılın ortalarına doğru gittikçe İngiltere ABD bağımlılığından kurtularak , kendi geleceğini gündeme getirmiş olduğu çok kutuplu yeni dünya düzeni içerisinde yapılandırmaya yöneliyordu .

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında siyasal tartışmalarda yer alan önemli bir konu gerçeklik kazanıyordu . Bu görüşe göre önce Sovyetler Birliği dağılacak ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri bu doğrultuda parçalanacaktı . Sovyet sistemini çökertecek ABD’nin daha da güçlenerek yoluna devam edeceği , bir süre sonra da İngiltere’den çok daha güçlü bir dünya imparatorluğunu kurarak bütün dünyayı yeni Amerika Birleşik Devletleri hegemonyası altında yöneteceği, elli yıl önce tartışılan başlıca konular olarak siyasal kulislerde fazlasıyla öne çıkartılıyordu .Sovyetler Birliğinden sonra ABD’nin yıkılacağı konusu yirminci yüzyılın gerçekleri içinde pek de inanılır bir konu olarak benimsenmiyordu . Bu durumun tamamen aksine , sosyalist sistemi çökerten bir kapitalist süper gücün artan gücü altında, bütün dünya ülkelerinin bir araya geleceği öngörüsü daha yaygın bir onay görüyordu .Sosyalist sistemin dağılışı bir on yıl içinde tamamlanırken ve yeni yüzyıla girerken , ABD’nin kendi merkezli güçlü bir siyasal yapılanmayı bir alternatif düzen olarak kurması gerekirken, böylesine bir yapılanmayı başaramadığı anlaşılıyordu . Amerikan devleti çok istemesine rağmen siyasal gücünü bir türlü artıramıyor ve yeterli düzeyde bir güçlü ve otoriter yeni düzeni kuramadığı için de, yeryüzüne bütünüyle egemen olma şansını elde edemiyordu .Doksanlı yılların bu açıdan verimsizliği yüzünden iki kutuptan tek kutup yapılanmasına geçilemeyince , ortalık yavaş yavaş karışıyor ve zamanla ortaya çıkan yeni büyük devletler ile, çok kutuplu bir düzene doğru geçiş süreci öne çıkıyordu . Daha önce beklenmeyen yeni gelişmelerin kaos ortamı sonrasında gündeme gelmesi ile , iki binli yıllarda daha önce beklenmeyen siyasal gelişmeler ortaya çıkarak ,bugün gelinen çok kutuplu dünya dönemini başlatıyordu .

Birinci dünya savaşı sürecinde iki kutuplu dünya bloklaşması öne geçerken , yeryüzü haritasında yer alan her devlet böylesine bir kutuplaşmaya uygun olarak kendisine yeni bir yön çiziyordu . İki kutuplu yapılanmadan tek kutuplu yeni bir düzene yönelemeyen dünya , iki binli yılların başlamasından sonra bu kez de çok kutuplu daha farklı bir siyasal düzen çerçevesinde daha farklı bir yönlenmeye doğru geçiş yapıyordu . Doksanlı yılların başlarında ABD’de açığa çıkan bir çekişme , tek kutuplu dünyaya geçiş sürecini sarsıyor ve devlet düzenini zayıflatarak ,ABD’nin kendisinin merkezinde yer alacağı ve süper güç olarak kendi hegemonya düzenini her ülkeye dayatacağı daha güçlü bir konuma gelmesini engelliyordu . Özellikle bazı büyük şirketlerin Amerikan devleti ile ters düşmesi , devletin istediği iç bölgelerde ve sınır içi eyaletlerde ülkenin ulusal gereksinmelerini karşılayacak çizgide yeni yatırımlar yapmamaları ,tekelci şirketler ile Amerikan devletini karşı karşıya getiriyordu .Şirketler kendi çıkarları doğrultusunda dünyanın her bölgesine ya da ülkesine yatırım yapmayı kazançlı görüyorlardı .Çin’de işgücünün çok düşük olması ve işçi ücretlerinin alt düzeyde kalması , Afrika ülkelerinde maden sahalarının fazlaca bulunması ya da Asya’nın geniş ülkelerinin büyük pazarlar olarak özel sektörün kazanç şansını yükseltmesi gibi gerekçelere dayalı olarak , eski tekelci şirketler giderek küreselleşiyorlardı .Kendi ülkelerinde eskisi gibi kazanamayan özel sektör kuruluşlarının zamanla küresel tercihleri öncelikli olarak kullanması , ABD’nin ulusal çıkarlarının ihmal edilmesine neden oluyordu . ABD şirketlerinin giderek dış ticaret üzerinden küresel ekonomiye ağırlık vermeleri , Amerikan devletinin geleceğe dönük ulusal ekonomi planlarını alt üst ediyordu . Küresel ticaret ekonomiyi bütün dünyaya yayarken şirketler böylesine bir hareket tarzı içinde devletlerin aldığı kararları dinlemiyor, kendi çıkarları yönünde bildikleri ya da istedikleri gibi hareket ederek , büyüyen dünya ekonomisi içinde yerlerini ararken , artık ABD kuruluşu olmaktan çıkarak küresel şirket konumuna geliyorlardı . Böylesine bir konuma geldikten sonra da , artık Amerikan planları ya da ekonomi programları çizgisinde değil ama bunun tamamen tersi bir doğrultuda , dünya platformları ya da uluslararası kuruluşların oluşturdukları yapılar içinde yer alarak , küreselleşen dünya içinde kendilerine kendi ülkelerinin dışına çıkarak ve küresel dünya planı içinde yer alarak evrensel bir yapılanmaya gidiyorlardı . Tekelleşen ve zaman içerisinde dışa açılarak dünyanın her bölgesinde şubeler ya da temsilcilikler açarak örgütlenen küresel şirketler de ,tıpkı devletler gibi dışa açılarak büyüyor ve büyüdükçe de ana vatanlarındaki devlet düzeni ile ters düşerek ve devletin çıkarları yerine kendi sermayelerinin çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi tercih ederek, resmen kendi devletleri ile karşı karşıya geliyorlardı .

Dışa açılarak bütün ülkelerde yayılan Amerikan şirketleri , küresel hayallere kapılarak kendi devletlerinden uzaklaşmaya başladıkları ve kendileri için yeni bir alternatif yöneliş olarak küreselleşmeyi seçtikleri aşamada artık yeni bir devletin oluşumu yolunda ilerlemeye başlıyorlardı . Ekonominin dışa açılması ,ülke dışı yapılanmaları beraberinde getirince sermaye kimlik değiştirerek milli sermayeden yabancı sermayeye dönüşüyordu . Milli sermaye döneminin bitişi ile birlikte ülkelerin ulusal ekonomileri sarsıntı geçiriyor , dışa açılan sermaye artık yabancı sermaye görünümünde dünyanın bütün ülkelerine yönelerek istedikleri yerlere yerleşmesini biliyorlardı . Bugünkü dünya düzeninin oluşmasına giden yol on beşinci yüzyılda Endülüs İmparatorluğunun yıkılması üzerine gündeme gelmiş ve İspanya’dan kovulan Yahudiler gemilere dolarak denizlere açılmış ve okyanusları fethetmeye çalışmışlardır . Bugünkü dünya haritası incelendiği zaman Avrupa dışındaki kıtalara Avrupalılar yayılmışlar ve bir çok Avrupa asıllı gemicinin ismi , Amerika, Afrika, Avustralya gibi kıtalar ile birlikte yeryüzünü çevreleyen adalara dağıtılınca ,bugünkü küresel dünya devletine giden yolun başlangıcından hareket edilmiştir .Endülüs’ün dağılmasına kadar Avrupa ülkeleri kendi toprakları üzerinde yaşarlarken , Avrupalılar arasındaki din kavgası Yahudilerin , bu kıtayı terk ederek dünya kıtalarına açılmalarına ve böylece yeryüzünde bir küresel yapılanmanın ortaya çıkmasına neden olmuştur .On beşinci yüzyıl yeni döneme geçilirken bir dönüm noktası olmuş ve dünya nüfusunun yarısı kıtalara ve adalara doğru göç olgusunu öne çıkarırken ,insanların bir kısmı eski ülkelerinde yaşayarak kendi ulus devletlerini yaratmışlardır . İnsanlığın geri kalan kısmı ise başını İngiltere ve Fransa’nın çektiği sömürgeciliğe yönelerek , gelecekte yeni bir dünya yapılanmasını sömürge bölgelerini imparatorluk çatısı altında yöneten imparatorluklar üzerinden oluşturmaya çaba göstermişlerdir .+

İspanya’dan kovulan Müslümanlar Kuzey Afrika, ve Orta Doğu bölgelerine yerleşirken , Endülüs devletini yıkan Hrıstıyanların baskıları ile Yahudiler keşifler yolu ile dünya coğrafyasının tamamını görerek ve inceleyerek geleceğin yerleşim planlarını dünya kıtaları üzerinde tamamlamaya yönelmişlerdir . Bu aşamada , Avrupa kıtasında başlayan olaylar hızla gelişerek yayılmış ,İspanya ve Portekiz gibi iki okyanus ülkesinden denizlere açılınmış ve arkadan İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika gibi batı Avrupa ülkeleri denizlere açılarak önce keşifleri tamamlamışlar sonra da sömürge ülkelerini belirleyerek kendi evrensel imparatorluklarını kurmuşlardır . Okyanus’un tam ortasındaki İngiltere’de başlayan siyasal çekişmeler din ve mezhep kavgalarına dönüşmeye başlayınca bu ülkeden binlerce gemi Amerikan limanlarına göçmen taşıyarak , bugünkü süper güç ABD’nin ortaya çıkışının ilk adımını atmışlardır . İngiltere’deki Hrıstıyan-Yahudi çekişmesi hızla tırmanınca Yahudi dini içindeki mezheplerin karşı karşıya geldiği ve bu nedenle bazıları kraliyet rejimini desteklerken , buna karşı çıkanlar ise gemilerle yeni kıtaya gelerek Atlantik okyanusunun kıyılarında, geleceğin Amerika Birleşik Devletlerini oluşturacak on eyalet devletini kurdukları görülmektedir .İngiltere’de cumhuriyet kuramayanların daha sonraları , Amerika’ya giderek bugünkü Amerikan cumhuriyetinin temellerini attıkları tarihi bir olgu olarak gerçekleşmiştir . On beşinci yüzyılda göçlerle taşınan nüfus , on sekizinci asırda kendini yönetme aşamasına geldiğinde Amerikan devrimi yapılmış ve bunun Avrupa’ya yansıması ile gerçekleştirilen Fransız devrimi ile, Avrupa ülkelerinin insan hakları doğrultusunda modern devletlere sahip olmalarına giden yollar açılmıştır . İngiltere bu aşamada sömürge devletleri ile kendi imparatorluğunu yönetmeye çalışırken , ABD batıya yönelerek önce kendi ülkesini ve daha sonra da bütün Amerikan kıtasını ele geçirebilmenin arayışı içinde olmuştur . Emperyalizm rejimi beraberinde sömürgeciliği getirince yavaş yavaş ülkelerin ötesinde bir küresel ekonomik yapılanma ortaya çıkmıştır . İngiltere ve Fransa’nın zenginleri sömürgeleri üzerinden aynı zamanda dünyanın da zenginleri olmuşlardır .

Batı Avrupa’nın okyanus kıyısında olması ve buradan daha kolay denizlere açılınması nedeniyle, Batı Avrupa’nın altı ülkesi dünya kıtalarını denizler üzerinden bölüşerek kendi sömürge imparatorluklarını kurmuşlardır .Avrupa ülkeleri dünya kıtalarında sömürge yarışına girerken ,ABD önce kendini toparlayarak ülkesine sahip çıkıyordu . Daha sonraki aşamada ise ABD Amerikan kıtasına yönelerek kendi yönetiminde Amerikan Devletler Topluluğu adı altında bir kıtasal birlik oluşturarak, Avrupalı sömürgeci devletleri Amerikan kıtasından uzaklaştırabilmenin yollarını arıyordu . ABD bu tavrı ile yeni bir dönemi başlatırken “ Amerika Amerikalılarındır “ sloganı ile harekete geçiyordu . Yeni dönemde ABD kendi kıtasına sahip çıkarken aynı zamanda diğer kıtalar üzerindeki Avrupa devletlerinin hegemonyalarını da kırabilmenin arayışı içine giriyordu . Batı Avrupa’nın sömürgeciliği beş asırlık bir zaman dilimi içinde dünya hegemonyasını sürdürürken , Amerika Birleşik Devletleri on eyalet ile çıkmış olduğu oluşum sürecini elli eyalete ulaşarak tamamlamaya çalışıyordu . ABD bir yandan sürekli batıya giderek Atlas Okyanusundan Büyük Okyanus’a ulaşmaya çalışırken , Avrupalı sömürgeci devletler dünyanın her bölgesinde birbirleriyle savaşlara kalkışıyorlardı . ABD dünyaya açılmak üzere harekete geçtiği aşamada, doların gücünü her alanda öne çıkarmaya çalışırken Alaska Ruslar’dan , Texas eyaletini ise Meksikalılar’dan para ile satın alarak ülkesel bütünlüğünü tamamlamaya öncelik veriyordu . İki okyanus arasında sıkışıp kalmış bir konumdan kurtulmak üzere de ülke güvenliği için Büyük Okyanus’un tam ortasında yer alan ada devleti Hawaii’yi işgal ederek burasını bölgesel federasyonun son eyaleti olarak kendi içine alıyordu .

On beşinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar tam beş yüz yıl Avrupa ülkeleri modern çağlara öncülük ederek yaşamını sürdürürken , Amerika Birleşik Devletleri yavaş ilerleyen bir oluşum sürecinden geçiyordu . Fransız devrimi ile birlikte bütün Avrupa ülkeleri uluslaşmaya başlarken , ABD daha resmen devlet olarak ortaya yeni çıkıyordu . Bu nedenle Avrupa’daki üç asırlık ulus devletleşme sürecini ABD yaşayamıyordu . Amerika’nın keşfinden sonra ABD sürekli olarak göçmen kabül ederek yeni kıtada büyük bir devlet olabilmenin çabası içine giriyordu . ABD üç yüz yıllık bir oluşum sürecinde elli eyaletlik bir büyüklüğe ulaşırken , Avrupa ülkeleri de Vestfalya barışı sonrasında uluslaşma aşamasına geliyorlardı .Avrupa devletleri sömürge imparatorluklarını yürütürken , diğer yandan da Fransız devrimi sonrasında gündeme gelen uluslaşma süreçleri ile ulus devletlere dönüşüyorlardı . ABD İngiltere gibi bir Avrupa devletinin hatta daha da ileri gidilerek , Britanya İmparatorluğunun ilk sömürgelerinden birisi olarak tarih sahnesine çıkmasına rağmen daha sonraki aşamada İngiliz sömürge yönetimine isyan ederek , Atlantik kıyısındaki on eyaletin bir araya gelmesiyle federasyon yapılanmasına dayanan bir yeni cumhuriyet olarak devletleşme sürecini tamamlıyordu . Avrupa ulus devletleri arasındaki çekişmeler dünyayı cihan savaşlarına götürürken ABD geride kalıyor , Birinci dünya savaşında İngiltere Almanya’yı yenerken ABD arka planda kalarak İngiltere’ye yardım ediyordu .İkinci dünya savaşında ise ABD bu sefer Almanya’ya karşı Rusya’yı öne sürerek İngiltere ile beraber hareket ediyordu . Her iki dünya savaşı sırasında müstakbel İsrail önce İngiltere’nin ,daha sonra da ABD’nin omuzları üzerinde yeni dünya düzeni oluşumunun önde gelen aktörü konumuna sahip olmaya çalışıyordu . Atlantik okyanusunun doğusundaki İngiltere ile batısındaki ABD , bir anlamda Atlantik emperyalizminin temsilcileri olarak Avrupa kıtasına meydan okurlarken , İsrail gibi geleceğin devleti olabilecek bir siyasal oluşumun taşıyıcılığını da yapmak zorunda kalıyorlardı . Birleşik Krallık olarak hareket eden Britanya İmparatorluğu Birinci savaş sonrasında bir Yahudi devletinin kurulması girişimlerine karşı çıkarak , İsrail’in kurulmasına izin vermiyordu . Bir Yahudi devleti ve sonrasında da bir dünya imparatorluğu kurmak üzere yola çıkmış olan Siyonist hareket ,İsrail’i İngiltere’ye kabül ettiremeyince , bu sefer ikinci dünya savaşını Hitler provakasyonu ile çıkartarak İsrail’in kurulmasına giden yolun açılması doğrultusunda ABD’yi bu amaçla kullanıyorlardı .

Dünya siyasal olarak devletlerarası ilişkiler üzerinden yönlendirilirken ekonomi de kendi yolunda çeşitli gelişmeler ile ilerliyordu . İlkel toplumdan modern topluma geçene kadar insanlar gıda ,beslenme ve korunma gibi temel gereksinmelerini karşılama doğrultusunda ekonomik faaliyetlerini geliştirerek sürdürmüşlerdir . Ticaret şehir devletleri arasında başladıktan sonra kendini başkent ilan eden kentin, merkezinde yer aldığı bir ulus devletin oluşması üzerine ekonomi uluslaşmaya başlamıştır . Ulusal ekonomilerin gelişmesi üzerine ulus devletler tarih sahnesine çıkmış ve bu doğrultuda dünyada ulus devletler çağı başlatılmıştır . Dinlerin hegemonyasını kırmak üzere de Yahudi toplulukları tarafından dışarıdan desteklenen ulus devletler birbirleriyle rekabet içine girdikleri aşamada Birinci dünya savaşı çıkmıştır . Müslüman ve Hrıstıyan toplumlar olarak eski sömürge devletlerinden ulus devletlere doğru bir dönüşüme sürüklenmişlerdir . Hrıstıyanlık ve Müslümanlık dünyada hızla yayılırken , kentler üzerinden kurulan ulus devletler ekonomik açıdan desteklenerek dinlerin gücü kırılmış ve büyük din alanları ulus devletler aracılığı ile küçültülmüştür . Fransız devriminin ulus devletleri gündeme getirmesi sırasında laiklik ilkesinin de kabül edilmesi ,din üzerine kurulu toplumların ,din ötesinde bir devletleşmeye ulusal yapılar üzerinden yönlendirilmesi gibi bir gelişmeyi de beraberinde gündeme getirmiştir . Birinci dünya savaşı öncesindeki çekişmeler savaş sonrasında imparatorlukları ortadan kaldırarak , Hrıstıyan ve Müslüman alanlarında yeni ulus devletlerin önünü açmıştır .

Üç büyük din dünya sahnesinde yaşanırken ve özellikle Hrıstıyanlık ve Müslümanlık dinlerinin çok yayılmış olduğu alanların daha küçük ulus devletlere yönlendirilmesiyle farklı bir oluşum süreci ortaya çıkınca , üç büyük dinden ikisi ulus devletler olarak paramparça bir konuma gelmiştir . Üçüncü büyük tek tanrılı din olarak Yahudilik kendi ulus devletini Birinci Dünya Savaşı sonrasında kuramayınca , bir yeni senaryo ve provakasyonlar üzerinden ikinci dünya savaşı çıkartılarak , üçüncü tek tanrılı dinin ulus devleti olarak İsrail , Tevrat tarafından kutsal topraklar olarak gösterilen Filistin’de kurulmuştur . Ne var ki , İsrail kuruluşu itibarıyla Tevrat’a dayandığı için bir ulus devlet olarak değil bir din devleti olarak ortaya çıkmış ve bu nedenle de devletin anayasası yerine Tevrat kabül edilmiştir . Vatikan’ın engellemeleri yüzünden İsrail bir din devleti olarak Hrıstıyan Avrupa’da kurulamamıştır . Balkan savaşı ile Osmanlı devletinin Avrupa’dan sökülüp atılmasına kadar sürdürülen dinler arası çatışmalar , sonradan İkinci dünya savaşı olarak gene Doğu Avrupa bölgesinde gündeme gelmiştir . Savaş sonrasında Nazi hegemonyası öne geçince , Müslüman coğrafyasının tam ortasında İsrail devleti dinsiz Sovyetler Birliği ile laik Türkiye çatısı altında kurulabilmiştir . Beş yüz yıllık modern dünya gelişmeleri böylesine bir süreç içinde birbirini izleyerek gündeme gelirken , küçük İsrail sonrası yeni dönemde İngiltere, Amerika ve İsrail arasında Avrupa kıtasına karşı oluşturulan kutsal ittifak dağılma noktasına gelmiştir .Devletler tarihi içinde her dönemde farklı bir devlet çatısı altında öne çıkan Yahudi sorunu, yeni gelinen küreselleşme aşamasında var olan devletlerin ötesinde küresel dünya devleti olgusu ile birlikte yeniden başka bir biçimde gündeme gelmiştir .

Bugün gelinen aşamada yeni bir dünya düzeni kurulması için yoğun çabalar gösterilirken ,Avrupa ülkelerinin bir Hrıstıyan Birliğine yönelmesi ,Orta Doğu ülkelerinde bütün Müslüman ülkelerin katılımı ile Büyük İslam Birliği oluşturulması ve de iki bin yıl sonra Orta Doğu’da kurulmuş olan Küçük İsrail’in Büyük İsrail İmparatorluğuna dönüştürülmesi gibi , gene din kökenli siyasal yapılanmalar aracılığı ile merkezi coğrafyada anlaşmazlıkları tırmandırarak, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi Hrıstıyan-Müslüman çatışması ile Armegeddon ismi verilen bir Üçüncü dünya savaşı arayışı günümüzde sürdürülmektedir . Dinler arası çekişmeler dünya tarihinin yönlendirilmesinde

her dönemde olduğu gibi bugün etkili olmakta ve yaşanmakta olan dönemin özelliklerinin belirlenmesine katkı sağlamaktadır . Avrupa’da iki bin yıl süren dinler arası kavga her zaman savaşlara dönüşmüştür .Hrıstıyanlık ve Yahudilik arasındaki ana çekişme ,daha sonraki aşamada bir Siyonist Hrıstıyan mezhebi olarak Evanjelizm’in Amerika merkezli olarak kurulması ile farklı bir çizgiye gelmiştir . Hrıstıyan toplumlarına karşı sayıca çok az bir durumda olan Yahudiler, toplumsal tabanı genişletmek üzere bir kısım Hrıstıyan topluluğunu Siyonist bir tarikatın çatısı altında toplayarak ve siyasal etkinlik yaratarak Hrıstıyan mezheplerini dengelemeye yönelmişlerdir . Avrupa’daki geleneksel Hrıstıyan mezhepleri anti-siyonizmden anti-semitizeme yönelirlerken , İsrail’in kuruluşu sırasında Amerika’da oluşturulmuş olan Evanjelizm mezhebi Hrıstıyanları Siyonistleştirerek ABD’nin İsrail’i desteklemesini sağlayarak , Avrupa karşıtı çizgide büyük katkıları olmuştur .İki bin yıl süren dinler kavgası Avrupa’yı İsrail karşıtı bir noktaya getirirken , Evanjelik tarikatı Amerika’yı İsrail’ci bir çizgiye getirerek ,Avrupa ve İngiltere’nin önlemeye çalıştığı İsrail devletinin kuruluşunu sağlamıştır.

ABD’nin kuruluşunda İngiltere’den kovulan Püriten Yahudilerin büyük etkileri olmuştur . İngiliz krallığı modeline karşı çıkan Püriten Yahudiler, sürüldükleri ABD’de Avrupa’da kuramadıkları cumhuriyet idaresini yeni kıtada kurarak , çağdaş uygarlık düzeyinde yeni bir açılım ile yola devam etmeye çalışmışlardır . ABD onsekizinci yüzyılda kurulurken dünyada Avrupalı Hrıstıyan devletlerin hegemonyası devam ediyordu . İşte bunu hiçbir biçimde kabül etmeyen bir Yahudi insiyatifi ,orta Avrupa merkezli bir yapılanmayı Bavyera devletinin sınırları içinde örgütlüyorlardı . Bir bankacı aile altı çocuğunu Hrıstıyan Avrupa ülkelerinde ki bankacılık sisteminin yönetim düzeni içindeki karar mekanizmalarında sorumlu makamlarına yerleştirince , bu noktadan sonra ulus devletler kendi ekonomilerini ulusal çıkarları doğrultusunda yönetme şansını ellerinden kaçırıyorlardı . Bankacılık yapan büyük bir aile Avrupa ülkeleri içinde örgütlenince on altıncı yüzyıldan sonra altı Hrıstıyan ülkenin ekonomileri Bavyeralı bu ailenin eline geçiyordu . İşte bugün ABD’nin karşısına çıkan dünya devleti oluşumu böylesine bir gelişme sonucunda dünya sahnesine çıkıyordu . Altı ülkede yetkili kılınan altı kardeş kendi aralarında haberleşerek bankalar üzerinden ekonomiyi yönlendiriyorlar ve böylece ulus devletlerin kendi ekonomilerini yönetmesinin önünü kesiyorlardı . Bankalar üzerinden ekonomik sistemi elinde tutan aile yönetimi, bütün Avrupa ülkelerinin bankalarının kontrolunu ellerine geçirdikten sonra Amerikan kıtasına geçerek benzeri bir uygulamayı da, Amerika Birleşik Devletleri çatısı altında çalışan bankalar üzerinde de sürdürmeye başlayarak ve Avrupa ekonomisi ile birlikte Amerikan ekonomisinin yönetimini de ele geçirerek, dünyanın batısında yer alan iki büyük kıtanın ekonomileri üzerinden , sömürge imparatorlukları aracılığı ile ekonomik alanı temel alan bir dünya devleti oluşumunun önünü açıyorlardı .

Almanya’nın Bavyera eyaletinde kurulan ekonomik dünya devleti , daha sonraki aşamada İngiltere’nin başkenti Londra’ya geçerek Büyük Britanya İmparatorluğu çatısı altında bütün İngiliz sömürgelerinde örgütlenmiştir . Daha sonraki aşamada ise bütün Avrupa ülkelerinin sömürgelerinde Avrupa bankaları aracılığı örgütlenen ekonomik dünya devleti önce İlluminati , Tavistock ve Opus Dei gibi gizili örgütlenmelerle yapılanmasını tamamlamış ve daha sonra da dünya savaşları sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası konjonktürden yararlanarak Bilderberg , Üçlü komisyon ve Dış İlişkiler Komisyonu gibi yasal örgütlenmeler aracılığı ile, devletlerin ötesinde kendisi için kalıcı bir yapılanma arayışı içinde olmuştur . Gizli örgütlerle yeraltında mafyalaşmaya giden gizli dünya devleti , cihan savaşları sonrasında legaliteye kayarak var olan devletlerin dışında ve ötesinde geleceğin dünya devletini oluşturabilme doğrultusunda girişimlerini sürdürmüştür . Avrupa Bankacılık sistemini ele geçiren gizli dünya devleti yapılanması , Avrupa ülkelerinin sömürgelerinden yararlanarak büyürken bütün kıtalar ve adalar üzerinde örgütlenmiş , ulus devletlerin kontrolundan uzak durmak için de ulus devletlerin dışında kalan Man ,Malta ,Rodos ,Cayman ve Singapur gibi adalarda da alternatif devlet düzenleri oluşturarak , küreselleşen sermayeyi ulus devletlerin ülkelerinden kaçırarak ,uluslararası ekonomi üzerinden bir ekonomik insiyatifi ,bütün devletlerin üzerinde baskı unsuru olarak bir süper devlet konumunda kullanmıştır .Yüz yıllarca sömürge devletlerinin her türlü sorunu ile ulus devletler uğraşırken , gizli dünya devleti kıyı bankacılığı adı altında adalar üzerinden bir alternatif ekonomik yapılanmayı geliştirerek dünya ülkelerini ekonomik alan üzerinden ele geçirmişlerdir .

Geleceğin dünyasında tek bir dünya devleti için yola çıkanlar daha çok ulus devletlerin üzerinde etkin olan Hrıstıyanlık ya da Müslümanlık içinden değil ama Yahudilik ya da Musevilik içinden gelen kadroları devşirerek , ulus devletlerin dışında bir tek dünya devletini her zaman için ekonomi üzerinden kurabilmenin yollarını aramışlardır . Daha çok patronlar ve iş çevreleri içinden çıkartılan kadrolar Hrıstıyanlık ve Müslümanlığa karşı dururlarken gizli örgütler üzerinden Musevi dininin etkisiyle hareket ettikleri görülmüştür .Özellikle gizli örgütlerin kullandığı simgeler ve işaretlerin Musevi geleneğinden gelenlerle benzerlik göstermesi , belirli yapılanmalar açısından dünya kamuoyunda önemli yansımalar yaratmıştır. Ekonomik alanın her geçen gün ulus devletlerin elinden alınması ve küreselleşme sürecinde ekonominin bir bütün olarak özelleştirilmesi ile ,piyasa üzerinden şirketler dünyanın kontrolunu ellerine almışlar , halklar yoksullaşırken , bankacılık sistemini elinde tutan bir avuç aşırı zengin kişi ya da aileler tek dünya devletine giden yolda ulus devletleri karşılarına alırken , aynı zamanda hem alt kimliklerin siyasallaşması için oluşturulan fonlar ile siyaseti finanse etmişler ve medyayı da büyük oranda satın alarak siyasetin kendi çıkarları doğrultusunda yürütülmesini sağlamışlardır . Gizli dünya devletinin temsilcisi küresel şirketlerin , ulus devletlere meydan okuma aşamasına geldiği noktada , bütün ulus devletlerin parçalanması gündeme gelmiştir . Para babalarının çıkarları doğrultusunda geliştirilen devlet sistemleri , başlangıçta yirmi imparatorluk olarak kurulmuş , daha sonraları sömürgelerin uluslaştırılması ile iki yüz ulus devlet tarih sahnesine çıkmıştır . Şimdi gelinen yeni aşamada ulus devletler içinden iki bin eyalet devleti çıkartılması düşünülmektedir . Bu doğrultuda bütün ulus devletlerin eyaletleri ve büyük kentleri eyalet devletler olarak örgütleyerek harita üzerinde iki bin eyalet devleti yaratabilmenin çabası içine girmişlerdir .

Sovyetler Birliği dağılınca ortaya 15 adet yeni devlet çıkmıştı .Yugoslavya Federasyonu dağılınca benzeri bir biçimde 7 devlet bağımsız olmuştu .Sovyetlerden sonra Amerika Birleşik Devletlerinin de dağılacağını öne sürenler , son dönemdeki gelişmeler karşısında gizlenen bir gerçekliği ortaya çıkarmıştır . Sovyetler Birliği gibi Amerika Birleşik Devletlerinin de dağılması 50 adet devletin ortaya çıkmasına yol açacaktır . ABD tam sosyalist sistem dağıldığında bir dünya devleti haline gelerek ve var olan ulus devletleri kendine bağımlı duruma getirerek ,bu yoldan bir dünya imparatorluğunun merkezi olamadığı için bu gün dağılma tehlikesi ile karşı karşıyadır . Özellikle Alaska ,,Kaliforniya ve Teksas gibi çok büyük eyaletlerin bağımsızlık kazanması , dünya dengelerini alt üst edecek düzeyde yansımalar yaratacaktır . Maden deposu Alaska , Tarım merkezi Teksas ve dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olarak Kaliforniya’nin ABD’den kopmaları Amerikan üstünlüğüne son vereceği gibi ,aynı zamanda ABD’nin ortadan kalkmasıyla da dünya ciddi bir kaos ortamına sürüklenecektir . Böylece büyük devletlerin büyük kentleri öncelikle eyalet devletlerine dönüşecek ve belirli kentlerde yerel yönetimler görünümünde ortaçağ dönemindeki gibi yeni şehir devletlerine dönüşeceklerdir . Böylece devlet sayısı iki yüzden iki bine çıkarken , küresel sermayenin denetimindeki gizli dünya devleti , kıtasal alanlarda kurulacak çok uluslu federasyonlar aracılığı ile yönetimi üstlenecektir .

Gizli dünya devletinin ulus devletleri çökertmek üzere tezgahladığı virüs salgını operasyonu ile ulus devletler çalışamaz hale gelirken , kamu düzenleri çökertilerek kamusal hizmet alanlarının durması sağlanmıştır . Bütün dünya ülkeleri ile birlikte insanlık için çok büyük bir tehdit olarak örgütlenen Corona virüsü projesi son üç aydır dünyayı sarsarken , en büyük sorunlar ABD’de yaşanmıştır .Öncelikle New York valisinin başkanlığında doğu bölgesindeki on eyalet Washington yönetimine isyan ederek bir Doğu Amerika Birliği gibi çalışarak dünyanın en büyük devleti olan ABD’yi resmen parçalamışlardır . Birleşmiş Milletlerin yer aldığı New York kenti dünya devletinin başkenti olarak geliştirilirken , Washington merkezli Amerikan devleti karşıya alınmıştır . ABD başkanı Trump aslında ABD tarafından dünya devleti emperyalizmine karşı çıkmak üzere Beyaz Saray’a Pentagon tarafından getirilmiştir . Böylece küresel sermayenin temsilcisi olarak gizli dünya devletine çalışan Hilary Clinton’un başkanlığa seçilmesi önlenmiştir . Dört yıl önceki Amerikan başkanlık seçimleri sırasında başlayan Dünya Devleti ve ABD çekişmesi günümüzde iyice tırmanarak ülke için bölücü bir aşama olarak görünürken , virüs meselesinde New York kentinin küresel sermayenin temsilcisi olarak öne çıkması ve başkan Trump’ın şahsında merkezi yönetimi suçlayarak on doğu eyaleti ile ortak hareket etmesi bir devlet düzeni açısından kabül edilemeyecek bir durumdur . ABD ya bunun hesabını sorarak devlet olarak varlığını koruyacak ya da böylesine bir hesap soramayarak ve prestişini kaybederek bugünkü devlet düzeni modelini elinden kaçıracaktır . .Bu aşamada Trump Amerikan devleti olarak ulusal kamu düzenini , Pentagon ile FBİ arasındaki ulusal birlik dayanışmasını temsil ederek seçimleri kazanırsa ABD yoluna devam edebilir . Bayan Clinton’u geçen seçimde başkan seçtiremeyen küresel sermaye ve Siyonist İsrail ittifakı onun yerine eski başkan yardımcısı Biden’ seçtirirlerse, o zaman Washington merkezli Amerikan yönetimi sona erer ve küresel sermayenin denetimindeki New York kenti öne çıkarak küresel dünya devletinin merkezi haline gelir . Bu durumda ABD biter ama gizli dünya devleti de açığa çıkarak , Siyonistlerin dümen suyunda çok farklı biri dünya düzenine doğru gelişmeleri yönlendirebilir. Virüs olayı sonrasında yaşananların hepsi, Amerikan Devletini aciz bırakmak ve sokak hareketleri ile yıkmak olduğunu olaylar göstermiştir . Zencilerin ve güneyden gelen Latinlerin hedef alındığı kaos senaryolarının da , ABD’yi yıkmaya dönük olduğu yaşanan gelişmeler sonucunda kesinlik kazanmaktadır . Küresel sermaye açıkça bir dünya devleti kurmak için Amerikan devletini yıkmaktadır . Bu durumu bütün dünya yakından izlemelidir .

Gizli dünya devletinden açık dünya konfederasyonuna doğru götürülmek istenen bugünün dünyasında bütün ulus devletler hedef tahtasına oturtulmaktadır . Küresel sermaye hegemonyasına teslim olmamak için bütün ulus devletlerin bir araya gelerek emperyalizme karşı enternasyonel bir dayanışma düzeni kurmaları zorunlu görünmektedir . Birleşmiş Milletlerin yetersiz kaldığı bir aşamada dünya devletleri ya da halkları birliği misyonunu üstlenecek bir uluslararası örgütlenmeye şiddetle gereksinme vardır . Böylesine bir çıkmaza küresel sermaye emperyalizmi yüzünden sürüklenen dünya ülkelerinin, silkelenerek kendilerine gelmeleri ve ulus devletlerin biran önce yıkılmak istenen ABD’nin öncülüğünde bir ulus devletler dayanışma düzeni kurmaları gerekmektedir . Virüs senaryoları ile ulus devletlerin kamu düzenlerini yıkmayı göze alan küresel saldırganlığa karşı çıkılırken , alternatif bir dünya yapılanması için dünya halkları bir araya gelerek yeni bir uluslararası örgütlenme çatısı altında var olma ve yaşamı sürdürme mücadelesini güçlendirmelidir . Bütün dünya halklarının işbirliği ile ulusal savunma yapılabilir . Ulus devletler öncelikle özelleştirilen bütün kamu işletmelerini yeniden kamulaştırarak merkezi güçlerini artırmalıdır. Daha sonra ki aşamada bankacılık sistemi küresel sermayenin kontrolundan alınarak ulus devletlerin yönetimine bırakmalıdır . Açlık, işsizlik ve kaos gibi toplumsal sorunların aşılabilmesi için ,Türkiye daha da öne çıkarak daha adil, eşitlikçi ,barışçı ve refah içinde bir dünya düzeni için öncülük yapmalıdır .

KOMPLO TEORİLERİ : Koronavirüs ABD’nin silahı mı ?


Koronavirüs ABD’nin silahı mı ?

Çoğu insan koronavirüs salgınında ABD’nin parmağı olduğunu düşünüyor. Peki bu komplo teorileri ne kadar doğru ?

Ozan Koltuk – ABD ile Çin arasındaki ticaret gerilimi Trump’ın seçimleri kazanması ile zirve yapmıştı. Ticaret savaşlarında Çin’e tehdit oluşturamayan ABD’de işi başka şekillerde mi çözmek istedi ? Virüsün İran’a sıçraması ile bu düşünceler iyiden iyiye arttı.

Tarih boyunca birçok salgın milyonlarca insanın ölümüne yol açtı. İnsanlık son yüzyılda büyük gelişmeler yaşadı ve tıp alanında enfeksiyonlarla mücadele edebilmek için önemli keşifler gerçekleşti.

Antibiyotiklerin keşfi adeta bir çağı kapattı ve yeni bir çağ açtı. Enfeksiyon etkenlerine yönelik araştırmalar sağlığımızı tehdit eden bakteri, virüs, mantar türlerine karşı etkili silahlar geliştirmemizi mümkün kıldı.

Çin’in Vuhan kentinde başlayarak dünyanın birçok bölgesine yayılan ve şu ana kadar 106 kişinin ölümüne yol açan koronavirüs salgınına ilişkin 18 Ekim 2019’da New York’ta bir ‘tatbikat’ yapıldığı ortaya çıktı.

Dünya Ekonomik Forumu ve John Hopkins Sağlık Güvenliği Merkezi’nin ortaklaşa organize ettiği Event 201 isimli ‘tatbikat’a Bill ve Melinda Gates Vakfı ev sahipliği yaptı.

İş dünyası, siyaset ve halk sağlığı alanlarında öne çıkan 15 ismin katıldığı tatbikatta, dünyada başlayacak bir yeni tip koronavirüs salgınının olası sonuçlarının değerlendirildiği bir senaryo üzerine çalışıldı. Son yıllarda artan salgın sayıları ve bunun halk sağlığı üzerindeki etkisi tatbikatın gerekçesi olarak açıklandı.

Tatbikatta kullanılan senaryoda Brezilya’daki bir domuz çiftliğinde başlayan koronavirüs salgını, önce yavaşça Güney Amerika’daki büyük şehirlere yayılıyor ardından havayolu taşımacılığı aracılığıyla Portekiz, ABD ve Çin’e yayılıyor. İlk 1 yıl boyunca aşı bulunamayan senaryo 18 ayın sonunda 65 milyon kişinin öldüğü bir felaket şeklinde sonlanıyor.

Vuhan’da başlayan koronavirüs salgınından yaklaşık 3 ay önce yapılan tatbikat ‘salgın önceden biliniyor muydu’ tartışmalarına da neden oldu. Konuyla ilgili bir açıklama yapan organizasyon yönetimi, tatbikatın bir tahmin olmadığını sadece dünyada yayılabilecek ciddi salgınlara cevap verebilmek ve hazır olabilmek adına düzenlendiğini açıkladı.

Açıklamada ayrıca, tatbikatta kullanılan senaryoda kurgulanan virüsün, şu anda salgına neden olan koronavirüsle benzeşmediği ve 65 milyon kişinin öleceği yönünde bir tahmin yapmanın imkansız olduğu belirtildi.

TİCARET SAVAŞLARI ÇİN-ABD
ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı yeni gümrük vergilerinin devreye girmesiyle yeniden alevlenmişti.

ABD Başkanı Donald Trump, 200 milyar dolar değerindeki Çin ürünlerine uygulanan gümrük vegilerinin ikiye katlanacağını, kısa bir süre içinde de yeni vergi konacağını duyurmuştu. Çin ise ABD’den ithal edilen 60 milyar dolar değerindeki ürünlere uygulanan gümrük vergilerini yükselterek misilleme yapmıştı.

Trump: 2016 başkanlık seçimlerine Çin müdahale etti
ABD Başkanı Donald Trump, ‘seçimlere müdahale’ konusunda Çin’in Rusya’dan ‘daha tehlikeli’ olduğunu savunarak, Çin’in ABD’deki 2016 başkanlık seçimlerine müdahale ettiğini ileri sürdü.

Amerikan CBS kanalına konuşan Trump, Çin’in Rusya’dan ‘daha tehlikeli’ olduğuna inandığını belirterek, "Bence Çin de (seçimlere) müdahale etti. Açıkçası, Çin’in daha büyük bir sorun olduğunu düşünüyorum" ifadelerini kullanmıştı.

Rusya’nın 2016 başkanlık seçimlerine müdahale edip etmediği sorusunu yanıtlayan ABD Başkanı, "Seçimlerde bana yardım etmesi için Rusya’ya çağrıda bulunabileceğimi düşünüyor musunuz gerçekten ? Bana bir müsaade edin. Bana yardımcı da olamazlardı zaten. Rusya’yı çağırmak. Bu çok saçma" demişti.

Daha önce de ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, ABD için 21. yüzyılın en büyük meselesinin Çin olduğunu savunmuştu. Cuma günkü açıklamasında Bolton, buna gerekçe olarak ise, Çin’in ‘uluslararası ilkeleri ihlal ederken ekonomik ve askeri güç inşa edebiliyor olmasını’ göstermişti.

ABD İç Güvenlik Bakanı Kirstjen Nielsen ise, çarşamba günkü açıklamasında Çin’in ABD halkının kararlarını etkileyebilmek amacıyla ‘öngörülemeyen’ bir kampanya yürüttüğünü ileri sürmüş, ancak söz konusu ülkenin ABD seçim sistemlerine henüz bir saldırı düzenlememiş olduğunu kaydetmişti.

Çin, ABD’den petrol ve doğal gaz ithal etmeyi durdurdu
Çin Gümrük genel Müdürlüğü verilerine göre, Pekin, Ekim ayında ABD’den petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ithalatını sıfıra düşürdü. Bununla birlikte, Rusya’dan alınan petrol miktarı maksimum seviyeye ulaştı.

Amerikalıların Çin pazarını kaybetmede uğradıkları zarar, yılda milyarlarca dolar olarak ifade ediliyor. Pekin, geçtiğimiz yıl ABD’den yaklaşık 3.6 milyon ton LNG ithal etti. Böylelikle ABD, Çin’e bu tip yakıt sağlayan ülkeler sıralamasında Katar’ı (2.7 milyon ton) geçerek Avustralya’dan (4.8 milyon ton) sonra ikinci oldu.

Reuters’ın hesaplamalarına göre, ABD ihracatçıları, Çin’e tedarik ettikleri LNG’den yılda yaklaşık 1 milyar dolar gelir elde etti.

ABD’nin Çin’e LNG ihracatı 2018 yılında düşerek, Ağustos ayında 1 milyon tona bile ulaşamadı (2017 yılının aynı döneminde bu miktar 2.1 milyon tondu). Çin, gaz ithalatını yüzde 17 oranında arttırarak petrolde de Ekim ayında günde 9.7 milyon varil alarak ithalatını rekor seviyeye ulaştırdı. Petrolü Suudi Arabistan ve Rusya’dan alan Çin, LNG’yi de Avustralya (2.27 milyon ton Ekim ayında), Katar (960 bin ton) ve Malezya’dan (496 bin ton) ithal etti.

Çin’den ‘ticaret savaşı’ açıklaması: ABD konuşmak isterse konuşacağız, savaşmak isterse savaşacağız
Çin’in yeni Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Zhang Jun, ABD ile ülkesi arasındaki "ticaret savaşı"na ilişkin olarak, "ABD konuşmak isterse konuşacağız, savaşmak isterse de savaşacağız." dedi.

Trump, ticaret savaşına giriştiği Çin lideri Şi ile görüştü: Aslında anlaşmaya çok yakındık fakat bir şeyler oldu
Zhang, BM Genel Merkezi’nde gazetecilere, ABD ve Çin arasındaki "ticaret savaşı"na ilişkin açıklamalarda bulundu. Çin’in haklarını korumak için gereken her türlü önlemi alacağını belirten Zhang Jun, "ABD konuşmak isterse konuşacağız, savaşmak isterse de savaşacağız." ifadesini kullandı.

Çin’in pozisyonunun belli olduğunu belirten Zhang, ABD’ye, ticaret konusunda yaşanan gerilime "doğru yollardan doğru çözümün bulunması için doğru yola dönmesi" çağrısında bulundu.

İki ülke arasında geçen yıl martta başlayan ve karşılıklı gümrük tarifesi misillemelerine sahne olan ticaret savaşı, son olarak Çin’in teknoloji şirketlerine sıçramıştı.

Çin, ABD ile ticaret savaşında ‘sonuna kadar’ mücadele etmeye hazır
ABD Başkanı Donald Trump, Çin ürünlerine eklenecek yeni gümrük vergisiyle ilgili Twitter hesabından yaptığı açıklamada, "Ticari müzakereler devam ediyor, bunlar devam ederken ABD, 1 Eylül’den itibaren Çin’den ülkemize gelen 300 milyar dolarlık ürüne küçük bir ilave yüzde 10 gümrük vergisi ekleyecektir. Bu ek vergi, zaten yüzde 25 gümrük vergisi konmuş 250 milyar dolarlık ürünü kapsamıyor. Kapsamlı bir ticari anlaşma için Çin’le pozitif diyaloğumuzu sürdürmek istiyoruz ve iki ülke arasındaki geleceğin parlak olacağını düşünüyoruz." ifadelerini kullanmıştı.

Kuzey Kore ile nükleer görüşmeler
Kuzey Kore ile ABD arasındaki nükleer görüşmelere ilişkin de değerlendirmede bulunan Çin’in BM Daimi Temsilcisi Zhang Jun, görüşmelerde ilerleme kaydedilebilmesi için Kuzey Kore’ye yönelik yaptırımların hafifletilmesi gerektiğini söyledi.

‘Trump yönetimi, Çinli firmaları ABD piyasasından çıkarmayı düşünüyor’ iddiası
ABD’de Donald Trump yönetiminin, Çinli şirketleri ABD borsalarından çıkarmayı düşündüğü öne sürüldü.

ABD-Çin arasında ticaret savaşı sürerken, Amerikan basını gerilimin daha da tırmanmasına yol açabilecek bir iddiada bulundu.

Ülke basınının konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Trump yönetimi Çinli firmaları ABD borsalarından çıkarmayı düşünüyor.

Söz konusu adımın ABD yönetiminin Çinli firmalara yatırımları kısıtlama çabalarının bir parçası olduğunu belirten kaynaklar, Trump yönetiminin Çinli şirketlerin bazı eylemlerinden dolayı güvenlik endişesi duyduğunu belirtti.

Çin’de kovid-19 salgınında ölenlerin sayısı 2 bin 594’e yükseldi
Ulusal Sağlık Komisyonundan yapılan yazılı açıklamaya göre, ülkede son 24 saatte yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle 150 kişi hayatını kaybetti, 409 yeni vaka tespit edildi.

İRAN ABD GERİLİMİ
Kasım Süleymani’in öldürülmesi ile yeniden alevlenen ABD-İRAN gerilimi. İran’ın ABD’deki üssünü balistik füze vurması ile zirve yapmıştı. Koronavirüsün İran’a sıçraması ve arkasından olan deprem acabaları devamında getirdi.

ABD Başkanı Donald Trump, 8 Mayıs 2018’de, İran’ın nükleer çalışmalarının kontrol altına alınmasını ön gören anlaşmadan çekildiklerini ve 2016’da askıya alınan yaptırımların "en güçlü şekilde" yeniden hayata geçirileceğini açıkladı.

Trump, 8 Nisan 2019’da İran Devrim Muhafızları Ordusunun ABD’nin yabancı terör örgütleri listesine eklendiğini duyurdu. İran Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi de aynı gün yayımladığı açıklamada, ABD Merkez Kuvvetlerini (CENTCOM) terör örgütleri listesine aldığını bildirdi.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, 5 Mayıs’ta yaptığı açıklamada, Abraham Lincoln Uçak Gemisi Görev grubunu, bir bombardıman görev gücü ile Körfez’e yönlendirildiğini açıkladı. Bolton, bu sevkiyatı İran yönetimine "net ve kesin bir mesaj" olarak nitelendirdi.

Ruhani, 8 Mayıs’ta yaptığı açıklamada nükleer anlaşma kapsamındaki taahhütlerinin bir kısmını durdurduklarını ve anlaşmanın taraflarına İran’ın çıkarlarını koruyacak önlemler alması için 60 gün süre verdiklerini söyledi.

Tahran yönetimi, ABD tarafından petrol satışının engellemesi girişimine karşı, Hürmüz Boğazı kartını masaya koydu. Basra Körfezi’nde mayıs ve haziran aylarında tankerlere saldırılar düzenlendi. ABD bu saldırılar nedeniyle İran’ı suçlarken, Tahran yönetimi ithamları kabul etmedi.

İran’ın Hürmüzgan eyaletine bağlı Kuhmubarek kenti sahilinde 20 Haziran’da ABD Hava Kuvvetlerine ait "RQ-4 Global Hawk" tipi insansız hava aracı (İHA) Devrim Muhafızları Ordusu tarafından düşürüldü.

Suudi Arabistan’ın milli petrol şirketi Saudi Aramco’ya ait iki tesise, 14 Eylül’de silahlı insansız hava araçlarıyla (SİHA) saldırı düzenlendi. Yemen’de İran destekli Husiler, ölen ya da yaralananın olmadığı saldırıyı üstlendi. ABD, saldırıyla ilgili yine İran’ı suçlarken, Tahran suçlamaları reddetti.

27 Aralık’ta Irak’ın Kerkük kentindeki ABD’nin K1 Askeri Üssü’ne füzelerle yapılan saldırıda, ABD’nin sözleşmeli bir personeli, hayatını kaybetti. Bu saldırıdan ABD yönetimi Irak’taki İran destekli Şii milis güçlerini sorumlu tuttu.

ABD, 29 Aralık’ta Kerkük’teki saldırıya misilleme olarak Irak ve Suriye’de konuşlu, İran destekli Hizbullah Tugayı’nın 5 üssünü hedef aldı. Saldırıda 25 kişi öldü, 51 kişi yaralandı.

Saldırıdan 2 gün sonra Şii milis güçleri, korunaklı Yeşil Bölge’de yer alan ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğini bastı. Binaya zarar veren göstericilerin elçilik duvarına yazdığı "Komutanımız Süleymani" yazısı, dikkatleri çekti.

İran Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi Mühendis, 3 Ocak Cuma gecesi Bağdat Havalimanı’nda araç konvoyuna yönelik ABD saldırısında hayatını kaybetti.

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi
Kasım Süleymani, 3 Ocak 2020 tarihinde Irak’ın başkenti Bağdat Havalimanında uğradığı füzeli saldırı sonucunda hayatını kaybetmişti. Kasım Süleymanin öldürülmesi emrini bizzat ABD Başkanı Donald Trump’ın verdiği duyurulmuştu. Olayın perde arkasının ortaya çıkmasının ardından İran’da halk sokaklara dökülmüş ve ABD karşıtı sloganlar atılmıştı. İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı olan Kasım Süleymani, İran’ın Irak, Afganistan, Lübnan, Suriye, Gazze ve Yemen’de attığı adımları yöneten adam olarak biliniyordu.

İran, Irak’taki ABD hedeflerini balistik füzelerle vurdu
İran, ABD’nin Irak’ta Anbar eyaletindeki Ayn el Esad hava üssüne ve Erbil’de Amerikan askerlerinin bulunduğu noktalara en az 22 füze attı.

Saldırılar gece yarısı saatlerinde başladı. İran Devrim Muhafızları saldırıların ABD’nin ölüdrdüğü Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin intikamını almak üzere yapıldığını açıkladı.

İran’ın dini lideri Ali Hamaney, İran’ın Irak’taki Amerikan üslerini füzeyle vurmasını "yüzlerine tokadı indirdik" şeklinde nitelendirdi; Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin "direnişe yol açtığını" belirterek "Onun şehitliğinin yol açtıkları karşısında eğiliyorum" dedi.

Hamaney, "Dün akşam onların (ABD’nin) yüzüne tokadı indirdik. ABD’nin yozlaşmış rejiminin bölgedeki varlığı sona ermeli" diye konuştu. Dini lider şöyle devam etti:
"ABD, Irak’ı Suudi Arabistan rejimine dönüştürmeye çalışıyor, Irak’ı sağılacak ineğe çevirmeye çalışıyor. Irak’taki liderler buna direndi, Kasım Süleymani danışmanlık yaparak bu amaca hizmet etti. Hizbullah’tan kurtulmak istediler, ki o Lübnan’ın İsrail’den bağımsızlığı için en önemli hareket."

İran’da koronavirüsten ölen sayısı 12’ye yükseldi
İran Meclis Sözcüsü Esadullah Abbasi, mecliste yapılan kapalı oturuma işaret ederek, ”Şimdiye kadar hastanelerde yattığı söylenen hastaların çoğunun influenzaya yakalandıkları anlaşılmıştır. Ülke genelinde koronavirüsüne yakalanlanarın sayısı 47 iken, maalesef bunlardan 12’si hayatını kaybetmiştir” dedi.

HAARP PROJESİ
İran’da meydana gelen depremler, ABD’nin gizli silahı HAARP ile ilgili iddiaları yine gündeme getirdi. İran’da sınırımıza çok yakın bir noktada gerçekleşen depremde 9 vatandaşımızda vefat etmişti.

Yüksek Frekanslı Aktif ‘Aurora’sal Araştırma Programı veya kısaca HAARP; Amerikan Hava Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri, Alaska Üniversitesi ve Defansif İleri Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA) tarafından finanse edilmiş, iyonosferin özelliklerini ve davranışlarını araştırmak üzere Alaska’da sürdürülen çalışma. BAE Systems tarafından tasarlanmış ve inşa edilmiştir.

HAARP’ın amacı iyonosferi analiz ederek radyo iletişim, izleme ve navigasyon için teknolojik iyileştirme potansiyelini araştırmaktır. HAARP programı Alaska Gaskona bölgesinde Amerikan Hava Kuvvetlerine ait bir arazi üzerinde yer alan ve büyük, yarı-arktik bir tesis olan HAARP Araştırma İstasyonunu işletmektedir.

HAARP Araştırma İstasyonundaki en önemli ve en meşhur cihaz İyonosferik Araştırma Aracıdır (IRI). IRI, yüksek frekans bandında çalışan yüksek güçlü bir radyo vericisidir. IRI ile iyonosferin limitli bir bölgesi uyarılabilir. VHF ve UHS radarı, fluxgate manyetometresi, digisonde (bir iyonosferik ses cihazı), indüksiyon manyetometresi gibi diğer aletler IRI tarafından uyarılan bölgedeki fiziksel süreçlerin incelenmesi için kullanılır. Merkezde yüksek frekansta radyo sinyali yayınlayabilen toplam 180 adet anten bulunmaktadır. IRI ile iyonosferi anten gibi kullanarak düşük frekanslı elektromanyetik dalgalar yaratılabilir ve zayıf kuzey ışıkları (aurora) benzeri parlamalar elde etmek mümkündür.

HAARP İstasyonu 1993 yılında faaliyete geçmiş olup şu an aktif olan IRI 2007 yılında tamamlanmıştır. HAARP’ın 2008 yılı itibarıyla vergi ile finanse edilmiş 250 milyon $ harcaması gerçekleşmiştir. Mayıs 2013’te müteahhit değişikliğinin beklenmesi nedeniyle geçici olarak kapatılacağı bildirilmiş, Mayıs 2014’te HAARP programının bir yıl içerisinde tamamen sona erdirilebileceği belirtilmiştir. Ağustos 2015’te tesis ve tüm ekipmanları Alaska Fairbanks Üniversitesine devredilmiştir.

HAARP projesi iklim kontrol silahı olması ve yapay deprem, zihin kontrolü yaratabilmesi gibi birçok komplo teorisine konu olmuştur. Bilim insanları ve eleştirmenler tarafından bu iddiaların eksik veya hatalı bilgiye dayandığı, iddiaların tesisin kabiliyetlerinin çok üzerinde olduğu ve doğa biliminin kapsamını aştığı belirtilmiştir. Stanford Üniversitesi profesörü, Türk bilim insanı Umran İnan, Popular Science dergisine verdiği demeçte iklim kontrolü ile ilgili komplo teorilerinin "tamamen yanlış bilgiye dayandığını" belirtmiş ve şu açıklamayı yapmıştır:
Dünya gezegeninin (meteorolojik) sistemlerini ne yapsak bozamayız. Her ne kadar HAARP’ın yaydığı radyasyon çok büyük de olsa, bir şimşeğin gücü ile kıyaslandığında çok küçüktür ve tüm dünyada saniyede 50 ila 100 şimşek çakmaktadır. HAARP’ın yoğunluğu çok küçük.

99 depreminde HAARP şüphesi
Türkiye Eski Başbakanı Bülent Ecevit depremin bir komplo olabileceğini düşünüp araştırılmasını istemişti. Bunu Ecevit hayatını kaybettikten sonra sonra bir Tv Programına katılan Afete Hazırlık ve Deprem Derneği Başkanı Ahmet Mete Işıkara açıklamıştır. Ecevit, deprem sonrası arayıp araştırmasını istemiştir. Depremden önce ve sonra gelişen birkaç enteresan olay da depremin normal bir deprem olmadığı düşüncesini sağlamlaştırıyor.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in, Ahmet Mete Işıkara’ya ”Depremi Amerikalılar yapmış olabilir mi?” diye sorması ve cevap alamaması meselesi, deprem esnasında görülen alev topu, Gölcük Deniz Üssündeki devir teslim törenine üst düzey Amerikan ve İsrailli subayların ilk defa gelmiş olması, depremden sonra bölgenin dalışa yasak ilan edilmiş olması dikkat çekiyor.

Depremden önce denizde büyük bir ateş topu ortaya çıktı. Bunu depremden sonra birçok balıkçı doğruladı ve birçok görgü tanığı var. Bunun dışında HAARP’ın en büyük belirtisi olan gökyüzü renginin değişmesi de depremden önce herkesin ilgisini çeken bir olaydı. Depremin beklenenden uzun sürmesi, telefonların çalışmaması bunlar hep şüphe uyandıran olaylar…

HAARP ortaya çıkmadan önce bazı belirtiler gösterir. Yani burada tam tersi "Bela geliyorum der."

Komplo Teorisyenlerine göre, Gölcük depremi sırasında yaşanan ve acaba deprem bir HAARP saldırısı mı dedirten ‘tesadüfler’:


– Deprem günü Gölcük’de basit bir devir teslim töreninde ABD’li ve İsrail’li üst düzey komutanların oluşu,

– Deniz üssünde hiç bir Türk subaya giriş izni verilmeyen bir ABD deniz altısının oluşu,

– Olay daha dünya basınına yansımamışken İsrail’lilerin yardım çalışmalarına başlamış olması,

– Depremden önce denizde büyük bir ateş topu ortaya çıkması,

– Gökyüzü renginin değişmesi,

– Depremin beklenenden uzun sürmesi,

– Telefonların çalışmaması.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Prof. Dr. Süleyman Çelik : ATATÜRK’E SALDIRANLAR


Prof. Dr. Süleyman Çelik : ATATÜRK’E SALDIRANLAR

Atatürk, düşmanının deyimiyle "dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelen büyük bir dahidir."

9 Eylül 1922’de düşman denize döküldükten sonra İngiliz donanmasına ait zırhlılar Güzel İzmir’imizin limanından demir almak zorunda kalınca, Büyük Britanya İmparatorluğu Parlamentosunda muhalefetteki İşçi Partisi, Hükümet hakkında gensoru önergesi verir. Muhalifler Hükümeti ağır şekilde eleştirirler. "Almanya ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ile birlikteyken yendiğimiz Türklere, yalnız başına iken nasıl yeniliriz? Üstelik karşımızda Türklerin hepsi de yoktu. Müslümanların Kutsal Halifesi Padişah ve ona bağlı olan asıl güçler bizim yanımızdaydı. Karşımızda sadece, ellerinde hiçbir şey olmayan, bir avuç eşkıya vardı" derler. Eleştirileri yanıtlamak üzere Başbakan Lloyd George söz alır: "Yapılan tüm eleştiriler haklı" der. "Doğrudur. Karşımızda, ellerinde hiçbir şeyleri olmayan bir avuç eşkıya vardı. Ancak hesapta olmayan bir şeyle karşılaştık. Büyük dahiler dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelir. Ne yazık ki yüzyılımızda bunu Allah Türk Milletine nasip etti. Bu nedenle yenildik" der ve sorumluluğun kendisine ait olduğunu kabul ederek "istifa ettiğini" bildirip kürsüden iner.

Atatürk’ün büyüklüğü konusunda başka dünya liderlerinin, komutanların, düşünürlerin söylemiş olduğu binlerce söz var. Bunlar içinde benim önemsediğim, mazlumlar içinde emperyalizme karşı ilk başkaldıranlardan biri olduğu için, çok saygı duyduğum Hindistan Bağımsızlığının önderi Mahatma Gandi’nin sözüdür. Arkadaşlarıyla birlikte Kurtuluş Savaşımızı büyük bir heyecanla izleyen Gandi, "Mustafa Kemal Paşa İngilizleri yenene kadar, Allah’ın İngiliz olduğuna inanırdım" demiştir.

* * *

Atatürk Türk Milletinin kurtarıcısıdır. Ondan başka kurtuluşun mümkün olduğuna inanan yoktu. Sadece çıkarlarını düşünen ve düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmeyen hainler değil, vatanseverler de kurtuluş umudu görmemekteydiler. Bu nedenle "olmasaydı olmazdık".

"Olmasaydı olurduk" diyenler de haklı. Evet, olabilirlerdi ama, Neyzen Tevfik’in dediği gibi, "anaları gene olurdu fakat babaları belli olmazdı!" Kanıt istiyorsanız, görsel medyanın, uluslararası iletişimin bu kadar yaygınlaştığı, Birleşmiş Milletlerin ve diğer uluslararası insan hakları örgütlerinin bu kadar aktif olduğu 21.Yüzyılın başında Bosna’da yaşananları anımsayın…

Başlangıçta Atatürk’ün yanında yer alanlar, sadece O’na inanan, Çanakkale’de ‘imkansızı mümkün kılmış olması’ nedeniyle, "yaparsa O bir şey yapabilir" diye düşünen bir avuç vatan severdi.

Birlikte Samsun’a çıkanlar bile umutsuzdu. Nitekim Kurmay Başkanı Hüsrev Gerede Havza’dan Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektupta bunu belirtmekte ve özetle "boşa kürek çekiyor gibiyiz" demektedir.

Çare arayan vatanseverler, "ehven-i şer" arayışına girdiler ve "Amerikan mandası" peşine düştüler. Oysa Sevr planını hazırlayan Amerikan Başkanı Vilson’du.

İsmet İnönü, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi komutanlar, Halide Edip, Adnan Adıvar, Bekir Sami gibi aydınlar da bunlar arasındaydı. Sivas Kongresi tutanakları bunun belgesidir. Daha sonra Atatürk’ün bir şeyler yapabileceğini görünce hepsi O’nun yanında yer aldılar ve Kurtuluş Savaşı’nda canlarını ortaya koydular.

* * *

O günlerde ‘Mütareke Basını’nda Atatürk’e saldıran/ hakaret eden, O’na ve arkadaşlarına ‘idam fetvası/ fermanı’ verenler, düşmanla işbirliği yapan hainlerdi. Başlarında Halife Sultan Vahidettin olduğu halde, Ali Kemaller, Refik Halitler, Refi Cevatlar, Damat Feritler, Rıza Tevfikler, Dürrizadeler, Mustafa Sabriler, İskilipli Atıflar vs. Bunların yazdıkları yazılar, verdikleri fetvalar/ fermanlar, Kuvayı Milliye aleyhtarı bildiriler İngiliz uçakları tarafından askerlerimizin üzerlerine atılarak firar etmeleri isteniyordu.

Bu hainler işgal güçlerinin desteğiyle, Kuvayı Muhammediye adını verdikleri bir ordu oluşturarak Millicilerin üzerine gönderdiler; yurt içinde birçok isyan çıkarttılar. Bunlara karşın kazanılan zaferden sonra, köpekliğini yaptıkları düşmanla birlikte yurttan kaçıp gittiler. Fakat emperyalistler, bunların yüzüne bakmadı, çiğnenmiş sakız gibi tükürüp attı. İngilizler kendilerine sığınan Halife Sultanı bile İtalya sahiline atıp gittiler. Çünkü kendi halkına ihanet edenlere kimse güvenmez ve değer vermez, sadece kullanılırlar.

Günümüzde de Atatürk’e saldıranlar ya haindir, ya da hainler tarafından kandırılmış geri zekalı/ aptal zavallılardır.

Bugün ‘Mütareke Basını’ benzeri medyada Atatürk’e saldıranlara bakın! Her devirde kemiğini yaladıkları efendilerinin köpekliğini yapmışlardır. Örneğin, dün Cem Uzan’ın köpekliğini yapanların, bugün Uzanların düşmanının köpekliğini yapıp Atatürk’e havlamalarında şaşılacak bir şey yoktur.

Prof. Dr. Süleyman Çelik

GIDA DOSYASI /// Fatsa’da siyanürün faturası : Suda 8 kat fazla alüminyum bulundu, domatesler ve fındı klar dalında çürüdü


Fatsa’da siyanürün faturası : Suda 8 kat fazla alüminyum bulundu, domatesler ve fındıklar dalında çürüdü

Dün Bergama, bugün Kaz Dağları, Fatsa ve başka yerler….

Toprak ve su siyanürle zehirleniyor.

Siyanürle altın arama yöntemi Ordu’nun Fatsa ilçesini, Fatsalıları tehdit ediyor.

5 yıldır devam eden siyanürle altın işletmeciliği nedeniyle sular içilemiyor, meyveler ve sebzeler tüketilemiyor.

2018’de Sağlık Bakanlığı’ndan alınan su analiz raporlarına göre sudaki alüminyum oranı 8 kat fazla çıkıyor, demir de olması gereken değerlerin üzerinde.

Siyanürün etkilerinden dolayı köyde yaşayanları kaygılandıran ve 15’ten fazla köyü kapsayan maden sahasındaki çalışmalar, 14 yıl daha devam edecek.

Artı Tv’de yayınlanan Emek ve Hayat programının yapımcı ve sunucusu Dilek Dindar, ilçeye gitti, köylülerle konuştu, altın madeninden kaynaklı görülen zararları yerinde görüntüledi.

‘Alüminyum oranı 8 kat daha fazla’

Fatsa’daki altın madeni işletmesine 3 km uzaklıktaki bulunan ve maden aramasıyla ilgili sondaj çalışmalarının yürütüldüğü Şenyurt Köyü’nde yaşayanlar da köylerindeki suların içilemediğini dile getirdi.

Ezgi Güneytepe de 2018’de Sağlık Bakanlığı’ndan aldıkları su analiz raporlarının ayrıntılarını paylaşarak suyun içilemez durumda olduğunu ifade etti: Alüminyum 8 kat fazla çıkıyor, demir olması gereken değerlerin üzerinde, pH değeri ise 4,6 olarak çıktı. (Sağlıklı su için önerilen pH değeri: 7,2 – 8,5 arası)

Köyde yaşayanlar, sudan kaynaklı olarak vücutlarının kaşındığını söyleyerek şunları dile getirdi: "İçme sularımızı dışarıdan alıyoruz. Bugüne kadar sularımızda bir sorun yoktu. Tatları da çok kötü. Aylardır sularımızı içemiyoruz."

Ürettiğimiz fındığı yiyemiyoruz ama satılıyor

Vatandaşlar, altın madeni arama şirketlerinin sürekli köy yolunu kullanmasından da rahatsız olduklarını dile getirdi. Vatandaşlardan biri, "Biz burada ölüme terk edildik, kanserle karşı karşıyayız. Fındık üretiyoruz, yiyemiyoruz. Biz yemiyoruz ama bu fındıklar fabrikaya gidecek, insanlar yiyecek. Bu bir tehlike ve önlem alınması lazım" dedi.

Programda konuşan Ordu Çevre Derneği’nden Eren Atasoy, siyanürle işletilen madenlerde ağır metaller olduğunu dile getirerek bölgede huzursuz olduklarını dile getirdi. Atasoy, "5 yılda bunun zararlarını gördük zaten. Bu maden burada olduğu sürece bu bölgede yaşayamayacağız, huzursuzuz. Domateslerimiz çürüdü, başka bir yerde çürümezken burada çürüdü. 4 yıldır fındıklarda küflenme var. 2014’ten önce böyle şeyler olmuyordu. Bu madenin zararlarını gördüğümüz için bu madenin durdurulmasını istiyoruz. Şimdi 14 yıllığına kapasite artımına gidiyorlar" diye konuştu.

"Fındık bahçelerimizi satmaya zorlandık"

Maden havzasında daha önce fındık arazisi ve orman olduğunu ifade eden Atasoy, "Maden işletmecileri ilk geldiğinde ‘siz de para kazanacaksınız’ diyerek insanlara sattırdılar fındık bahçelerini. Bir kişi satmak istemedi, belediye ise buna karşılık ‘kamulaştıracağım o zaman bu alanı’ dedi ve adam da satmak zorunda kaldı. Karşımızdaki kurumlar devletin kurumları…" dedi.

Altın madeni işletilen köylerden birinde fındık çiftçiliği yapan Yılmaz Sinan da "Madem şirketinin bize verdiği zarar anlatılamaz" diyerek şöyle devam etti:

"Burada yetiştirilen meyveleri kimse yemiyor, ‘burada siyanür var, biz bunu yemeyiz’ diyorlar, köyün dışından gelen birine su bile içiremiyoruz. Kamu kuruluşundan herhangi biri şu madenle ilgili köylüye bir açıklama yapmadı, ‘şu zararı, bu faydası var’ demedi. Tapulu alanımı satın almak için sıkıştırıyorlar, beni askerle karşı karşıya getirdiler."

"Cennetin ortasında kanserli bir ur"

Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan Osman Güvenalp de, 15’ten fazla köyü içine alan maden sahasını ‘cennetin ortasında kanserli bir ur’ diyerek tanımladı. Güvenalp, "Bu ur giderek büyüyecek, alanı tamamen kaplayacak. Bizim bu kanserli alanda yaşamamamız lazım, bizi bu alandan tahliye etmek için uğraşıyorlar. Mücadele vermek zorundayız" dedi.

Fatsa’da çilek üreticiliği yapan Güvenalp, "Bu şirket 5 yıldır kaç ton siyanür kullandı bilmiyoruz. Bu siyanürler buharlaşarak gökyüzünde akşam çisesi olarak yere düşüyor. Dolayısıyla başımıza, yaprağa, bitkiye, ürettiğimiz sebzelere de düşüyor. Biz de bunları bilmeden tüketiyoruz. İleride bunların etkilerini göreceğiz" şeklinde konuştu.

GÜNÜN KAHRAMANLARI DOSYASI : AFRİKALI ÇOCUKLARIN SÜPER ABİSİ SAM CHILDERS VE İNANILMAZ BİYOGRA FİSİ


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=EE1IY6ga5Y4

Sam Childers

Sam Childers 1963’de Grand Forks,North Dakota’da doğmuştur ve yaşamya devam etmektedir.Lynn Childers adında bir eşi ve bir kız,birde erkek çocuğa vardır fakat erkek çocuğu ölmüştür.Another Man’s War(Diğer Adamın Savaşı) adındaki kitabın yazarıdır. HAKKINDA: Sam Childers ilk meslek olarak demir işçiliği ve askerlik yapmıştır ve daha sonradan uyuşturucu ve alkol bağımlısı olmuştur ve bir motorsiklet çetesine katılmıştır.Fakat bir nedenle hapse girip çıktıktan sonra karısı kiliseye gitmeye başlayınca bir gün oda karısıyla birlikte kiliseye gider ve vaftiz olur.Bunun ardından bir inşaat şirketi açar ve bir gün Afrika’da bir işe gider ve ordaki savaş ve yetim kalan çocuklardan çok etkilenir ve Amerika’ya gittikten sonran Afrika’ya geri dönüp Sudan Halk Kurtuluş Ordusu(SPLA)’na yardım edip techizat sağladı ve Tanrının Diriliş Ordusu(LRA) adındaki Joeseph Kony komutası altındaki gerilla ordusuna karşı savaştı ve kendisinin yaptığı yetimhanede bilinene göre 300 civarında öksüz çocuk yaşıyor.Sam Childer’in Afrika’da yaptıkları dışında birde Amerika’da bir kilise açmıştır ve Another Man’s War(Diğer Adamın Savaşı) adında bir kitabı vardır.Machine Gun Preacher adındaki filmin konusu Sam Childers’in yaşamı üzerinedir.

Kony ve Sam Childers!!!

Joseph KONY

SAM CHILDERS

Gecenlerde bir film izledim, ismi " MachineGun Preacher ” yani ‘Makinali Tufek Vaizi’.. Ismi herhangi birsey ifade etmese de filmin konusu son zamanlarda oldukca ilgimi ceken katil, isyanci, acimasiz savas suclusu ‘ Joseph KONY’ ile alakali. Son birkac senedir ozellikle Amerika’da bu isme bazi duvarlarda poster olarak, belirli sitelerde konusmacilarin konusu olarak rastlayabilirsiniz. ‘KONY and the Invisible Children'(Kony ve Gorunmez Cocuklar): Kony kisaca kimdir diyecek olursaniz; Uganda’da cocuklari geceleri koy baskinlariyla evlerinden kacirarak (bu arada alacaklari cocuklara kendi ebeveynlerini oldurtuyorlar) kendisine ‘asker’ yapan bir gerilla lider. Bu cocuklara gorunmez demelerinin sebebi kimsenin onlarin varligindan ve yasadiklarindan haberdar olmamalariydi taa ki Amerikali Jason Russel’in videosuna kadar.. Gorerek anlamak icin youtube’dan KONY 2012′ izleyebilirsiniz.

Izledigim filmde de Sam Childers diye bir adamin Kony ile baglantili hikayesini ele almislar.. Eroin bagimlisi, siddet yanlisi, hapishane kusu, motorcu bir ceteye mensup bu adam ile eski striptizci karisinin nasil hayatlarini duzeltmeye calistiklari ve tam bu siralarda Uganda da misyonerlik yapan bir vaizi dinleyip oradaki yuzlerce cocugun hayatini nasil kurtardiklarini anlatan bir film. Basrolde Gerard Buttler oynamis. Sam Childersin hikayesi ise ibret aldirici. Adam hala hayatta ve hala orda cocuklar icin savasiyor. Filmi izledikten sonra birkac dakika kaliyosunuz amiyane tabiriyle mal gibi. Adama bak o yoklukta ne yapmis, bir de bana bak neler yapiyorum diye.. Kendini sorgulamak icin de iyi bir yol..

Filmin en etkileyici yani (gercek olmasinin disinda) annesini sopayla oldurmek zorunda birakilan cocugun sozleri ‘Kalbimizi nefretle doldurmalarina izin verdigimiz anda kaybederiz..’ Sam Childers filmin yuzde 80 gercege uygun oldugunu, filmindeki her seyin yasandigini soyluyor…

Kony 2012 – Madalyonun Öteki Yüzü


Machine Gun Preacher‘ı bu satırları okuyan kaç kişi izledi bilemem ama konumuzla direk alakası olduğundan daha baştan ufak bir parantez açarak filmden biraz bahsetmeden geçmek istemedim. Hapisten çıktığında ailesini hayatını düzene sokmuş olarak bulan ve başına gelen bir takım olaylardan sonra eşinin izinden giderek kilise yardımıyla [subliminal mesaj: kiliseye giden köşeyi döner tanıdık geldi mi size de :)] hayatını yoluna koyan Sam Childers‘in yolu bir şekilde Uganda‘ya düşüyor.Burada gördüğü vahşet ve dramın ardından Sam Childers herşeyi arka plana atarak kendini buradaki kimsesiz çocuklara yardıma adıyor.Tabi bu yardım sıradan bir yardım değil çoğu zaman eline alıyor silahı takır takır tarıyor kötü adamları (Joseph Kony ve LRA) bu yüzden adı Machine Gun Preacher yani Makinalı Tüfekli Vaiz’e çıkıyor vs vs neyse çok uzatmıyayım Sam Childers karakterine Gerard Butler hayat veriyor ekstra bilgisiyle parantezimizi kapatalım.

İş bu filmin piyasada gezinmeye başlamasının ardından KONY 2012 hareketi sosyal medyada patlak verdi siz tesadüf olduğunu düşünebilirsiniz ama nedense bana pek tesadüfmüş gibi gelmedi.Yarım saatlik etkileyici bir videonun ardından Invisible Children namlı kuruluşa yardım etmemiz bekleniyor ki gerekirse askeri müdahaleyle Uganda’yı Joseph Kony ve onun çocuk askerlerinden müteşekkil terör örgütü LRA’dan kurtarabilsinler..[Lord Resistance Army – Tanrı’nın Direniş Ordusu)

Konuyu araştırmazsanız olayın altında yatan bit yeniğini farketmiyor anında zokayı yutuyorsunuz içinizde ugandadaki çocukların dramının yarattığı bir yürek sızısı ve göz yaşlarıyla Invisible Children’e bağış yapmak üzere buluyorsunuz kendinizi.

Buraya kadar iyi güzel peki Invisible Children topladığı bağışları ne yapıyor ve Joseph Kony şu sıralar nerde diye soracak olursanız işte muhteremlerin afallamaya başladığı noktaya geliyorsunuz ve vehbinin kerrakesi ortaya çıkıyor ufaktan.İlk olarak Joseph Kony artık uganda’da marjinalize olmuş bir terör örgütünün lideri eski etkinliğinin yerinde yeller esmekte LRA’nın mevcudu iri kıyım bir çete boyutlarına düşmüş ve işin en acayip noktası adam Uganda’da bile değil uzun süredir komşu ülke Kongo’da yaşamakta.İkincisi Invisible Children’in topladığı bağışların neredeyse %70’i Uganda’ya ulaşmıyor ulaşan cüzi miktarın büyük kısmıda sicili LRA’dan pek farklı olmayan uganda ordusunaaskeri malzeme alması için veriliyor.

Hadi bunu görmezden gelelim içinde bir miktar insaniyet var diye varsayalım demeye dilim varmıyor zira Amerika ne zaman bir ülkeye yardım etmeye kalksa o ülkede nasıl oluyorsa binler,yüzbinler hatta milyonlar hayatını kaybediyor.Irak’a demokrasi getirmek için 2 milyona yakın ıraklının ölmesi sadece vahim hatalar silsilesi olarak açıklanamaz heralde.Arap baharıyla her nasılsa sadece Amerikanın işine gelen yerlere "demokrasi" gelmesi ve bu sırada binlerce kişinin hayatını kaybetmesi de bir tesadüf olamaz.Petrolün emin ellerde olduğu yerlere pek demokrasi uğramıyor hatta demokrasi isteyenler demir yumrukla eziliyor ama dünyanın umrunda bile değil.Olaylar bu minvalde ilererken uganda’da bir benzeri olmayacak demek kusura bakmayın ama öküzlük olur biraz.

Petrol demişken zengin petrol yatakları olan nijerya ve güney sudan her ne hikmetse ugandaya pek bir yakın 🙂 Sizinde yapabileceğiniz ufak bir googlelama sayesinde uganda’da da petrol bulunduğunu öğrendim tesadüfün bu kadarı sonra ufaktan ufaktan jeton düşüyor sakın bu hareketin arkasındaki amaç petrol bulunan bölgelere asker yerleştirmek ve petrolün güvenliğini sağlamak olmasın?

Amerika’nın bedava kimseye yardım ettiğini görmedim,duymadım hatta görüp duyana da rastamadım mutlaka bir çıkarı vardır.Bana kalırsa bu tatavanın arkasında da petrol mevzusu var başka birşey değil.

Kimsenin ugandadaki çocukların başına gelenlerle ilgilendiği yok olsaydı Joseph Kony’nin en etkin olduğu yılda binlerce çocuğu kaçırıp seks kölesi ve asker olarak kullandığı zaman müdahale düşüncesi olursu.İş işten geçmiş yangın sönmüş külleri arasındaki ufak bir iki alaz için müdahale edelim yardım edelim nidaları komik ve samimiyetsiz hatta insanların yaşadığı zulümlerin sömürüsü yapıldığından iğrenç.

KAMPANYA : Kirazlı’da uydulara göre; söylenenin 4 katı (195.000*) ağaç kesildi. İşletme du rdurulsun !!!!


KAMPANYAYA KATILMAK İÇİN BURAYA TIKLAYIN.

Kirazlı Altın Madeni’nde Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporuna aykırı işlem yapılıyor, işletme durdurulsun

Şimdi değilse ne zaman?

Hepimizin en azından bir kere de olsa görmek istediği veya yerleşmek için hayalini kurduğu oksijen deposu Kaz Dağları varlığını koruyabilmek için desteğini bekliyor.

Çanakkale Kirazlı’da neler oluyor?

Kirazlı Altın Madeni Projesi, Mart 2019’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan inşaat faaliyetlerine başlamak için işletme iznini aldı. Projenin ilk aşamaları proje alanındaki ormanların ve diğer bitki örtüsünün ortadan kaldırılması ve 45.650 ağacın kesilmesi olarak planlanmıştı. Haziran ayının ortasında yapılan tıraşlama ile maalesef ormanlarda büyük bir yara açıldı. Uydu* görüntüleri üzerinde yaptığımız incelemeler, maden sahası ve yol bağlantıları için yaklaşık 195 bin adet ağacın kesildiğini ortaya koyuyor. Buna göre ÇED raporunda belirtilenden 4 kat daha fazla ağaç kesimi yapıldı.

Çanakkale Valiliği’nden ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan, ÇED’e aykırı olarak kesilen ağaç sayısını tespit etmelerini ve ÇED’e aykırı ilerleyen işletmeyi durdurmalarını talep ediyoruz.

Kaz Dağlarında Siyanürlü Altın Madenciliği

“Kirazlı Siyanürlü Altın İşletmesi” faaliyete geçmek için geri sayıma başladı. Çanakkale merkeze 30 km uzaklıkta olan maden alanı aynı zamanda 180 bin insanın tek su kaynağı olan Atikhisar Barajı ile aynı su havzasında yer alıyor.

Kaz Dağları’nın kuzey yamacında, meşe, çam ormanları ile birlikte dünyada sadece Türkiye’de yaşayan 7 bitki türünün yaşam alanı üzerine kurulması planlanan maden projesi hayata geçtiğinde 20 bin ton siyanür kullanacak ve siyanürle birlikte arsenik gibi birçok ağır metal ortaya çıkacak. Bütün bir kentin tek su kaynağı, Kaz Dağları’nın dereleri, yer altı suları, tarım alanları kirlilik; ormanları ve nadir bitkileri ise yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.

Çanakkale’nin doğasına ve tüm canlılarına sahip çıkmak için sen de imzala #KazDağlarıHepimizin

Daha fazla bilgi için sosyal medya hesaplarımızı takip edin:

LİNK : facebook.com/temavakfi

LİNK : twitter.com/temavakfi

LİNK : instagram.com/temavakfi

LİNK : linkedin.com/temavakfi

MİT DOSYASI /// TUNCA BENGİN : FETÖ’cüler kaçıyor MİT kovalıyor


TUNCA BENGİN : FETÖ’cüler kaçıyor MİT kovalıyor

Fetullahçı Terör Örgütü’ne yönelik yürütülen soruşturmalar ve açılan davalar sebebiyle yurt dışına kaçan ve haklarında yakalama kararı olan çok sayıda kişi var. Ve bunların hepsi de kendilerine kucak açan ülkelerin hamiliğinde Türkiye aleyhine faaliyetlere devam ediyorlar. Üstelik de Türkiye tarafın-dan ısrarla yinelenen iade edilme taleplerine rağmen. Dolayısıyla da FETÖ temizliğinde yurt içinde TSK başta olmak üzere devletin tüm kadrolarına sızan kriptoları bulmak kadar yurt dışına tüyen bu hainleri getirip adalete teslim etmek boyutu da önemli. Hem yapanın yanına kâr kalmaması hem de bu niyetteki kişilere “İhanet ettiğimiz zaman benden bunun acısını çıkartırlar” korkusunun sinmesi açısından. Nitekim bu bağlamda da geride bıraktığımız üç yılda MİT nefes kesen operasyonlar yaptı ve 18 ülkeden 100 civarında FETÖ’cüyü paketleyip Türkiye’ye getirdi… Diğerlerinin de yerleri, yurtları belli ve her an paketlenmek üzere MİT’in nefesi hepsinin enselerinde… Dahası, bu hainlerin bulun-dukları yerde etkisiz hale getirilme olasılığı bile konuşuluyor. Yani o karanlık geceden bu yana üç yıl geçmesine rağmen yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da daha görülecek çok hesap var. Ki dün bu durumu konuştuğum üst düzey bir istihbarat yetkilisinin sözleri de MİT’in bu konudaki kararlılığını çok net ifade eder nitelikteydi:

“Bunların kesinlikle cezalandırılması lazım çünkü suç işlediler. 251 kişi öldürüldü. Bunlar muhalif falan değil, fiilen suç işlediler darbeye katıldılar. Bunların getirilmesi lazım ki kamu vicdanı rahatlasın. Başta Fetullah Gülen olmak üzere liderlerinin hepsi ortalıkta yok, dolayısıyla bunlarla hesaplaşmanın bir şekilde sonuna kadar devam etmesi gerek ve edilecek.”

Peki ya bunların bulundukları yerde etkisiz hale getirilme olasılığı?

“Mümkün ama diplomatik krize sebep olurlar. Mesela İngiltere ile Rusya arasında bir zehirlenme olayı nedeniyle yaşananlar malum. Onun için Almanya’da, İngiltere’de ve ABD’de bunları yapamaz-sınız. Şu olabilir; orada bulacağınız insanlara bunları yaptırabilirsiniz ama bu örtülü olur. Resmi olma-yan birileri gider yapar, yani bir taşerona yaptırırsınız bu işi. Ancak daha sonra o taşeronlar başınıza bela olabilir. Geçmişte bunun örnekleri var. Susurluk skandalı ve mafyavari örgütlenmeler gibi. Onun için o ülkelerle daha farklı bir yöntem bulunması lazım. Sonuçta onların hepsinin elinde öldürülen 251 kişinin ve 2 bin 194 yaralının kanı var. Yani Almanya’da cinayet işlemiş, Türkiye’ye kaçmış bir adamı politik gerekçelerle Türkiye vermemezlik edemez, veriyor zaten. İki konunun ayrılması lazım; siyasi muhalif ayrı ama fiilen suçu sabitlenmiş darbeye katılanların ve elinde kan olanların mutlaka Türkiye’ye getirilmesi lazım ve onlar bu korkuyla yaşamalılar…”

Özetle; yurt dışındaki FETÖ’cüleri paketleyip getirme konusunda MİT son derece kararlı ve bu bağ-lamda da nefesi enselerinde ama o hainlerin CIA, MOSSAD, BND, MI6 gibi dünyanın sayılı gizli servis-leri tarafından korunup kollandıkları da bir gerçek… Çünkü henüz kullanım süreleri dolmuş değil. O nedenle de MİT’in işi oldukça zor ancak bu sadece hainlerin hesap verme zamanının belki biraz gecikebileceği anlamında…

DOĞA SORUNLARI DOSYASI : Köylerindeki Boş Alanlara Ağaç Diktikleri İçin Cezaevine Girecekler


ÖZEL BÜRO NOTU :“ELALEM GİDER MERSİNE TÜRKİYE GİDER TERSİNE” DİYE BİR TEKERLEME VARDI ESKİDEN. BU DURUMA CUK UYUYOR. ELİN BATI DEVLETLERİ HER YIL AĞAÇLANDIRMA İÇİN MİLYON EUROLAR HARCIYOR. BU KONUDA ÖNCÜLÜK EDEN VATANDAŞLARINA YARARLILIKLARINDAN ÖTÜRÜ PLAKETLER, BERATLAR, MADALYALAR VERİYOR. BİZ DE İSE İÇERİ ATIYORLAR. YANİ BU HABER İLE İLGİLİ BAŞKA NE DENİR Kİ ? ONDAN SONRA EROZYON ARTIYOR DENİYOR. E TABİ SEN ÜLKEYİ AĞAÇLANDIRAMAZ İSEN O TOPRAK KAYAR YOKOLUR. HER YIL BİNLERCE METREKÜP TOPRAĞIMIZ EROZYONA UĞRUYOR, BUHAR OLUYOR. HÜKÜMET BUNA ÇÖZÜM BULACAĞINA, ÇÖZÜME YARDIM EDENLER İLE UĞRAŞIYOR. BİZLER DE BUNLARI YAZINCA AK PARTİ DÜŞMANI OLUYORUZ. BUNLARI YAZMAYALIM DA FENER-GASSARAY MAÇINI MI ANLATALIM KARDEŞİM ? EL İNSAF YAHU !!!!

Köylerindeki Boş Alanlara Ağaç Diktikleri İçin Cezaevine Girecekler

200 yıl önce kurulan köyde yaşayan vatandaşlar, dedelerinden kalan tarlaları işledikleri için hapis cezasına mahkum ediliyor.

Köylerindeki Boş Alanlara Ağaç Diktikleri İçin Cezaevine Girecekler

200 yıl önce Horasan’dan gelen ailelerin kurduğu Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinin Taşpınar köyü sâkinleri, dedelerinden kalan ve 50 yıldır işledikleri araziler yüzünden teker teker hapis cezası alıyor. Eskiden geçimini hayvancılıkla sağlayan orman köyü Taşpınar’da köylüler 50 yıl önce tarım yapmaya başladı. Köylülerin ekip biçtikleri arazilerin bir kısmı 2B arazisi kapsamına girerken, bir kısmı ise girmedi. 2B kapsamına alınmayan orman arazileri köylüler tarafından işgâl edildiği gerekçesiyle 2 kişi 9 ay hapse mahkûm edildi. Ardından 8 köylü hakkında da işlem yapıldı. Bu 8 köylü de cezaevine girecekleri günü bekliyor. 3 bin nüfuslu köyde 2 bin 500 kişinin cezaevine girme tehdidiyle karşı karşıya olduğu öğrenildi.

Uzun yıllar köylüler tarafından işlenen 14 dönümlük orman arazisinin 12 dönümü 2013 yılında geçen kadastroyla 2B arazisi kapsamına alınırken, tarlanın ortasında bulunan 2 dönüm ise orman arazisi vasfında gözüküyor. Köylüler bu çelişkili işlemler yüzünden mağdur olduklarını söyledi.

Dedelerinden kalan arazileri ekip biçtikleri için hapis yattıklarını ifade eden Taşpınar köyü sâkinleri, “Biz dedelerimizden kalan arazilerde tarım yapıyoruz. Biz bırakın ağacı, bir çırpı bile kesmedik. Ailemizden cezaevine girenler var. Şu an iki kişi cezaevinde. 8 kişi daha girmek üzere. Şikâyet oldukça bu sayı gittikçe artıyor. Köyümüzün yüzde sekseni cezaevine girebilir. Yetkililerin bu duruma çare bulmasını istiyoruz. Cezaevinde bulunan yakınlarımızın cezasının affedilmelerini istiyoruz” dediler.

Taşpınar Muhtarı Hasan Uludağ, “Ormanda tahribat yapılmadan işgâl edilen yerler var. Bu araziler 40 yıldır kullanılıyor. Bu kullandığımız alanların bir kısmı 2B kapsamına alınırken, bir kısmı alınmadı. Alınmayan kısımlar işgâl gözüktüğü için şikâyet edildiğinde köylüler ceza alıyor. Şu an şikayet edilen 2 kişi cezaevinde. 8 kişi hakkında da işlem yapıldı. Köyümüzde 3 bin kişi yaşıyor. Bunun yüzde sekseni cezaevine girebilir. Bu duruma bir çare bulunmasını istiyoruz” dedi. (İHA)

DARBELER DOSYASI /// MEHMET Y. YILMAZ : Bu soru yanıtlanmadan, bu defter kapanmaz


MEHMET Y. YILMAZ : Bu soru yanıtlanmadan, bu defter kapanmaz

İhbar, darbe girişimi olarak değerlendirilmiş olsaydı; kalkışma, darbeciler askeri sokağa dökmeden önce kışlalarda bastırabilir miydi?

Bugün FETÖ diye tanımlayıp geçtiğimiz İslamcı faşistlerin darbe girişiminin, halkın da fiili direnişe katılmasıyla bastırılmasının yıl dönümü.

Bir kez daha gördük ki örgütlü bir halkı hiç bir kuvvet yenemiyor.

Türkiye’yi karanlık bir çukura yuvarlanmaktan kurtaran o direniş sırasında hayatını kaybeden 248 kişiyi saygıyla anıyorum.

Darbenin bastırılmasının ardından, bu girişim en başında, daha kışladayken bastırılabilir miydi sorusunu soran çok sayıda yazı yazdım. Bunlar Hürriyet gazetesi arşivinde duruyor.

Ne mahkemelere sunulan, toplamı yüzbinlerce sayfayı geçen iddianamelerle yapılan yargılamalarda, ne de TBMM’de kurulan komisyonun araştırmaları sonunda yazılan raporda bu sorunun yanıtını alabildik.

Bu sorunun yanıtı alınmadan bu defterin kapatılmayacağının bilinmesi lazım.

Bu, darbecilerin kurşunlarıyla hayatlarını kaybedenlere, yaralanıp sakat kalanlara karşı bu toplumun ödemesi gereken bir borçtur.

Hamasi “şehit – gazi” edebiyatıyla da bu borcun ödenmesi mümkün değildir.

***

Kara Havacılık’ta görevli bir helikopter pilotu olan Binbaşı H.A., Milli İstihbarat Teşkilatı kampusunun nizamiyesine geldiğinde günlerden 15 Temmuz 2016’ydı, saatler 14.45’i gösteriyordu.

Binbaşının üzerinde sivil bir giysi, ayaklarında da spor ayakkabılar vardı.

İzinden acele dönmesi istenmiş ve birliğine sivil kıyafetlerle apar topar gitmek zorunda kalmıştı.

Kendisine verilen brifingde “gece uçacağız, gece görüş dürbünlerinizi yanınıza alın” denilmişti.

Binbaşı, resmi giysilerini giymek için izin alıp, birliğinden ayrıldı ve bir taksiye bindi, Ankara Yenimahalle’deki MİT binasına gitmek istediğini söyledi.

Binbaşıyı MİT’te önce bir şube müdürü ve bir meslek memuru dinledi.

Binbaşı, MİT Müsteşarı’na yönelik bir operasyon yapılacağını, üç helikopterle evinin basılıp, müsteşarın kaçırılacağını anlattı.

Saatler 16.00’yı gösterirken sorguyu yapanlar Müsteşar’a giderek aldıkları bilgiyi kendisine ilettiler.

MİT Müsteşarı, 16.21’de şifreli telefondan Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’i aradı, alınan istihbaratı aktardı.

O sırada Genelkurmay’da 2. Başkan başkanlığında saat 14.00’te başlayan yıllık terörle mücadele toplantısı sürmektedir.

Bu toplantıya katılan Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı, daha sonra şöyle anlatacaktır:

“Tam saatini hatırlamamakla beraber saat 16.00-17.00 arasında Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in önüne bir not bırakıldı. Orgeneral Güler toplantıdan ayrıldı. Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral İhsan Uyar’a da bir not iletilmesi üzerine, o da ayrıldı. Neler olduğunu anlamak maksadıyla, geri dönmek üzere toplantıdan ayrıldım. Komuta katında kimseyi bulamadım. Koridorda bir personele Genelkurmay 2. Başkanı’nı sordum. Genelkurmay Başkanı’nın yanında olduğunu, ayrıca MİT Müsteşarı veya MİT Müsteşar Yardımcısı’nın içeride olduğunu söyledi. Normal bir şey olmadığını anladım.”

Zekai Aksakallı

16.20 sularında Binbaşı H.A.’nın MİT’teki ikinci sorgusu da başlamıştı, bu kez sorgulayan MİT Müsteşar Yardımcısıydı.

İkinci sorgu devam ederken bu kez Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, şifreli telefondan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı aradı ve İkinci Başkan’ın kendisine aktardığı istihbarat ile ilgili olarak kısa bir değerlendirme yaptılar.

Bu arada binbaşının sorgusu tamamlanır. Üzerine bir ses kayıt cihazı yerleştirilir ve karargâha gönderilir. Ancak nedense üzerindeki ses kayıt cihazını çalıştıramaz. Binbaşının yalan söylemediği artık kesinleşmiş gibidir.

Saat 17.04’te, 66. Mekanize Piyade Tugayı’nda Disiplin Kurulu Başkanı ve Emniyet–Kaza Önleme Subayı olarak görev yapan Albay Davut Ala’nın telefonuna bir mesaj gelir:

Darbe girişimi sırasında, darbeciler tarafından vurulan ve öldü zannedilerek bırakılan Gazi Albay Ala’nın cep telefonuna gelen mesaj bir eylem ikazıdır. 15–16–17 Temmuz günleri için, İstanbul’un neredeyse her yerinde yapılacak eylemler!

O dakikalarda bir de emir verilir Gazi Albay’a: “Telsiz çevrimi yapılacak.”

Bu emir, birliklerin harekete geçmesinden önce verilen bir emirdir, o sırada kışlada komutan olmadan böyle bir emrin verilmiş olması gariptir.

Öte yandan MİT’teki hareketlilik de sürmektedir. Saat tam 17.30’da MİT Müsteşarı, sorguyu yapan Müsteşar Yardımcısı’nı Genelkurmay’a gönderir.

Saat 18.00’de de MİT Müsteşarı da makam otomobiline binerek Genelkurmay’a gider.

O sırada Genelkurmay Başkanı, İkinci Başkan ve Kara Kuvvetleri Komutanı toplantı halindedir.

Akar, MİT Müsteşarı’na “seni rahatlatalım. Bazı tedbirler alalım” der ve bir dizi emir verir. Saatler artık 18.30’u göstermektedir.

* İkinci bir emre kadar Türk hava sahası askeri araçlara kapatılacaktır.

* Havada bulunan tüm uçaklar ve helikopterler derhal yere indirilecektir.

* Zırhlı birliklerin herhangi bir nedenle kışla dışına çıkışı yasaklanacaktır.

Aynı saatte MİT Müsteşarı da Cumhurbaşkanı’nın Koruma Müdürü Hasan Köse’yi arar.

Cumhurbaşkanı’nın istirahatte olduğunu öğrenince herhangi bir bilgi vermeden telefonu kapatır.

Köse’ye sorduğu soru şudur: “Bir şey olursa Cumhurbaşkanı’nı koruyabilir misiniz?”

“Evet” yanıtını alır.

MİT Müsteşarı 20.30’da MİT kampüsünde Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ve Suriyeli din adamı Muaz el Hatib ile akşam yemeğinde buluşmak üzere Genelkurmay karargahından ayrılır.

Saatler 21.00’i gösterirken de darbeciler harekete geçmiş ve askerin bir bölümü kışlasından çıkmıştır.

MİT’e gelen ilk istihbarattan Başbakan’ın haberi olduğunda da saat artık 22.00 olmuş, askeri kalkışma kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştır.

Başbakan, MİT Müsteşarı’na “Bana bu bilgiyi neden daha önce vermediniz” diye sitem eder.

Ama bu bilgi zaten Cumhurbaşkanı’na da verilmemiştir. Onun darbeyi haber aldığı kaynak eniştesidir.

Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ümit Dündar, TBMM komisyonundaki ifadesinde, “darbe ihbarı alınsaydı, Genelkurmay Başkanı’nın başka emirler de vererek, girişimi en başından engelleyebileceğini” söylemişti.

Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı da mahkemeye verdiği ifadede şöyle söyleyecekti:

“TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.”

Oysa ortada açık bir askeri kalkışma ihbarı vardı.

MİT Müsteşarı’nı üç helikopterle kaçırmayı planlayan askerler, bunu herhalde fidye istemek için yapmayacaklardı.

O “başka emirler” niçin verilmemişti, bunları elbette bir gün öğreneceğiz ama bugün için yapabileceğimiz tek şey tarihe bu soruları bırakmak.

O sırada Genelkurmay’da üst düzey bir güvenlik toplantısının olduğunu biliyoruz.

Bu istihbarat gelince neden oradaki diğer komutanların da katılımıyla geniş bir değerlendirme yapılıp, “tamamlayıcı emirler” verilmedi?

Gazi Albay Davut Ala’nın telefonuna gelen mesaj, başka kaç komutana daha gitmişti? Ve neden hiç kimse bu garipliğin, bir olası kalkışmaya işaret ettiğini değerlendirmedi?

O gün 66. Mekanize Tugay Komutanlığı kışlalarında yaşananlar, başka kışlalarda da tekrarlanmış olmalı. Telsiz çevrimi yapılması, atış için depo ve silahhanelerden silah ve cephane çıkarılması gibi.

Neden bütün bu olanlardan 1. Ordu Komutanı, onun üzerinden Kara Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanlığı bilgilendirilmedi?

Neden, Kara Havacılık ve Zırhlı Birliklerdeki faaliyet öğrenildiği halde doğru değerlendirme yapılamadı?

Neden kuvvet komutanları karargâha çağrılmadı, ordu, kolordu komutanları birliklerine sahip çıkmak konusunda uyarılmadı?

Elde böyle bir istihbarat varken bazı komutanların İstanbul’da ve Ankara’da düğünlere gitmelerine neden engel olunmadı?

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a bu önemli istihbarat neden zamanında bildirilmedi?

Neden onların da bu istihbaratın değerlendirilmesiyle ilgili görüşleri alınmadı?

MİT Müsteşarı, Cumhurbaşkanlığı korumalarının, ellerindeki tabancaların bir askeri kalkışma durumunda Cumhurbaşkanı’nı korumaya yeteceğini nasıl düşünebildi?

Bu soruları daha da arttırmak mümkün.

Ancak Cumhuriyet’in geleceğini yok etmeyi hedefleyen bir kalkışmadan sonra bile Genelkurmay Başkanı ile MİT Müsteşarı sorgulanamadı.

Yaptıkları yazılı açıklamalar ile yetinildi.

Benim aslında tek bir sorum var:

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı, bu ihbarı hangi mülahazalar ile bir darbe girişimi olarak değerlendirmediler?

Bu ihbarı, darbe girişimi olarak değerlendirmiş olsalardı, kalkışma, darbeciler askeri sokağa dökmeden önce kışlalarda bastırabilir miydi?

Bu sorunun yanıtını darbecilerin öldürdüğü, sakat bıraktığı insanlara borçlu değil miyiz?

GÜNDEM ANALİZİ /// MUSTAFA SOLAK : LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ ???


MUSTAFA SOLAK : LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ ???

Kimileri “İngilizlerin Osmanlı’yı durdurmak için laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdurduklarını”, kimileri “Lozan’da çok toprak kaybedildiğinden” hareketle Lozan Antlaşması’nın zafer değil hezimet olduğunu, 2023’te sona ereceğini iddia ediyor. Hatta Lozan’ın güncelletilerek “kaybedilen” toprakların yeniden elde edilmesini arzulayanlar da var.

Yenişafak yazarı Yusuf Kaplan, İngilizlerin Osmanlı’yı durdurmak için laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdurduklarını, Sevr gösterilerek, Lozan’ın imzalatıldığını, yani ölümü gösterip sıtmaya razı ettiklerini iddia etmişti. İngilizlerin “Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak” için başvurdukları yollardan birinin “Osmanlı’nın yerine seküler Türk devletinin kurulması olduğunu şu cümleleriyle yansıtıyordu:

“Seküler Türk devletinin kurulmasında, İngilizler, doğrudan değil, dolaylı olarak rol oynadılar.

Yunanlar üzerimize salındı.

Sevr gösterilerek, Lozan imzalatıldı. (Ölümü göstererek sıtmaya razı ettiler bizi!)

Hilâfet kaldırıldı.

Sonuçta, Jakoben, tepeden monteleme yöntemiyle işleyen, önce devleti, sonra toplumu sekülerleştirmeyi yani İslâm’dan arındırmayı, uzaklaştırmayı hedefleyen kapsamlı bir proje hayata geçirildi.”

Dahası yazar Lozan Barış Antlaşması ile Anadolu yarımadasına hapsedildiğimizi iddia ediyor.

Bu sözlerin yazarı emperyalizme isyan ederek kurulan laik cumhuriyetimizden önce kapitülasyonlar yoluyla İngilizlere ve diğer emperyalist devletlere ekonomik, siyasi hukuki bağımlı olduğumuzu, kendisinin ifadesiyle ayağımızın prangalarla bağlı olduğunu bilmez mi?

İngilizlerin İstanbul’un işgal ettiği, padişahın da İngilizlere boyun eğdiğini bilmez mi?

Anadolu yarımadasına hapseden anlayışın laiklik değil de İslamcılık olduğunu bilmez mi?

Hatta bırakalım Anadolu’yu eğer Anadolu’daki Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki milli mücadele durdurulmazsa İstanbul’un dahi elden gideceğini söyleyen Damat Ferit Paşaların, Vahdettin’in, İngilizin varlığını bilmez mi?

İngilizlerin laik devlet kurdurmak yerine avucundaki halife aracılığıyla tüm İslam alemini yönlendirmek istemesinin daha akılcı olduğunu bilmez mi?

İstanbul gibi birçok şehrin Gayrimüslim olan İtlaf devletlerince işgal edildiğini, Müslümanların düşman dipçiği altında yaşamaya mecbur olduğunu ve buraları kurtaranın laik önderlikteki Kuvvacılar olduğunu bilmez mi?

“Prof. Dr.” ünvanlı olduğuna göre bilir de laiklik ile sorunlu olduğu için laik Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde imzalanan Lozan Antlaşmasına karşı olur.

Lozan’da bağırsak sesimizin duyulacağı adaları mı verdik?

“Lozan zafer değil hezimettir” diyenler şunu söylüyor:

“Birileri Lozan Antlaşması’nı zafer diye yutturmaya çalışıyor. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Bağırsan sesimizin duyulacağı adaları verdik. Bu zafer mi? O masaya oturanlar Lozan’ın hakkını veremediler.”

“Bu zafer mi?” diyenlere yanıtı ise İngiliz Heyeti Başkanı Lord Curzon’un Lozan’da isteklerine direnen İsmet İnönü’ye söylediklerini gösterelim:

“Hiçbir dediğimizi kabul etmiyorsunuz. Biz de neyi reddederseniz hepsini şimdilik cebimize koyuyoruz. Savaş sonrası ülkeniz harap durumda ve paranız da yok. Yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüzde bu gün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size göstereceğiz.”

Türkiye Kıbrıs’tan Lozan’da vazgeçmedi. Lozan sadece İngiltere’nin 1914 yılındaki Kıbrıs ilhakını tanıdı. Ada 1882’den itibaren Osmanlı toprağı olmaktan çıkmıştı. Tahtta II. Abdülhamid vardı. 1913 yılında imzalanan Londra Antlaşması’yla Yunanlar, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki adaları işgal etti. Bu adaları Lozan’da aldık.

2. Balkan Savaşı sonunda yapılan Atina Antlaşması (14 Kasım 1913) ile Girit, Gökçeada, Bozcaada, Meis ve Kaş adaları dışındaki tüm adalar Yunanistan’a verildi. Ege Adaları’nın geleceğinin “büyük devletlerce belirlenmesine” karar verildi. Osmanlı Devleti’nin itirazı üzerine 14 Şubat 1914’te Osmanlı’ya iletilen Londra’da Büyükelçiler Konferansı kararları ile Meis Adası hariç 12 Ada İtalya’ya, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adaları Yunanistan’a verildi. Osmanlı Devleti 15 Şubat 1914’te büyük devletlere bir nota göndererek bu durumu kabul etmese de I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Ege Adaları fiilen Yunanistan’da ve İtalya’da kaldı. Türkiye’de ise fiilen Gökçeada, Bozcaada ve Meis vardı.

Lozan’da Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adası, Eşek Adası gibi adalar alınabilmişti. Ayrıca Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adalar ve adacıklar da Türkiye’ye verilmişti. Lozan’da kaybedildiği, “bağırsak sesimiz duyulacak” diye iddia edilen adalar, daha önce elden çıkmıştı.

Lozan 2023’te mi sona eriyor?

Lozan Antlaşması’nın her yıl dönümünde “çok gizli” yazan 21 maddelik ek protokolün olduğu teranesi ısıtılır. Bu ek protokolde şu maddelerin yer aldığı iddia edilir:

Madde 2: ”Türkiye, Boğazlar üzerindeki hâkimiyetinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan gece yarısı tamamen vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan diğer devletlerin hâkimiyeti altına girecektir.”

Madde 7: ”Türkiye 24 Nisan 2023 tarihi itibariyle bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan diğer memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dahildir.”

Madde 9: ”Türkiye, Fener Patrikhanesi’nin ekümenik olduğunu kabul edecektir. Patrikhane 24 Nisan 2023’ten itibaren milletlerarası hükmî şahsiyete sahip olacak, Ayasofya Patrikhane’ye devrolunacak.”

Madde 17: ”Uygulama imkânı kalmayan Sevr Antlaşması’nın bazı maddeleri de yine 24 Nisan 2023’ten başlamak üzere hayata geçirilecek, öncelik Ermenistan, Lâzistan ve Kürdistan projelerine verilecektir.”

Madde 21: ”İşbu anlaşma 24 Temmuz 1923 günü Lozan Palas Oteli’nin kömürlüğünde Türkiye Hariciye Vekili İsmet ile İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace George Montagu Rumbold tarafından gizli olarak imzalanmıştır.”

Bu iddiayı dile getirenlere soralım:

1) Emperyalistler, hedefleri önünde engel gördükleri Atatürk’ü Türk Milletinin gözünden düşürmek için neden 100 yıl sonra açıklamayı düşünsünler?

2) Asi olup emperyalizm ve padişaha isyan eden, haklarında idam fermanı verilenlerin bağımsızlık için değil de boğazları, yer altı kaynaklarını peşkeş çekmek mücadele ettikleri mantığa uygun mu?

3) Emperyalistlerin böyle bir anlaşmayı imzalayacak kadar güçleri var da neden 100 yıl sonrasına bırakıyorlar?

4) İnönü’yle gizli antlaşma yapanlar, TBMM’ce onaylanmadıkça bu antlaşmanın “yok” hükmünde olduğunu bilmezler mi? “Meclis onayladı” diyorsan tutanaklar nerede? “Tutanaklar da gizli” ise ve sen görüysen bir kopyasını niye almadın?

5) Bunu iddia edenlerin iddialarını neden ispat etmiyorlar? Yoksa amaç bir akıllıya 40 kişinin deli deyip kendisinin de deli olduğuna inanması gibi etki yaratılmak yani ne kadar çok dillendirilirse o kadar çok inanılır diye düşünüyor olamazlar mı?

6) Neden 35, 50 yıl değil de 100 yıl? “Cumhuriyet’in 100. yılı” deyip sansasyonel etki yaratıp seni tavlamak için olmasın?

7) Patrikhane üzerinden “Hrıstiyanlığın ihyası ve İslam karşıtlığı” iddiası, vatanı düşman belledikleri Hrıstiyan işgalcilerden temizleyerek bize dinin daha baskı altında yaşanacağı (belki de yaşanamayacağı) ortama mı neden olur?

Bu sorulara yanıt verene rastlamadım. Gerçek şu ki Lozan Antlaşması, bu ülkenin tapusudur ve Türk Milleti sahip çıktığı sürece öyle kalacak.

Lozan’ı güncelletmek isteyenler emperyalizme fırsat yaratır

Lozan’ı güncelletmekten dolayısıyla toprak genişletmekten bahsedenler var. Ne yani Lozan’daki diğer meseleleri de mi güncelleyeceğiz? Lozan ile bırakılan Ege adalarını mı talep edeceğiz? Irak, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan ile toprak için savaşa mı girelim?

ABD emperyalizmi PYD’ye 30 bin tırdan fazla silah verirken, emperyalst devletler bölgemizde askeri tatbikatlar yaparken, sondaj çalışmamızı engeller, Ege’deki adalarımızda hak iddia ederken, FETÖ darbe girişimiyle ülkemizi işgal etmeye çalışırken, ABD S-400’ler nedeniyle tehdit ve yaptırımlarını artırırken; özetle milli devletimizi savunmakta sıkıntılar yaşar ve Lozan’ı savunmakta, uygulatmakta zorluklar yaşarken Lozan’ı güncelletmek gerçekçi de değildir, doğru da değildir. Komşulardan toprak talebi, komşuları emperyalizmle işbirliğine yöneltir. Musul’u, Kerkük’ü alalım derken Türkiyemiz elden gider.

Lozan’ı emperyalizm de güncellemek istiyor. Biz Lozan’ın ihlal edilen hükümlerini uygulatalım yeter. Yani Lozan’a sahip çıkalım. Yunanistan ve emperyalist devletler Lozan’ı uygulamaya davet edilmeli, adacıklar ve Kıbrıs üzerindeki hak ihlallerine karşı çıkılmalı ve Irak, Suriye, İran gibi bölge ülkeleriyle, egemenlik hakkına, rejimine, toprak bütünlüğüne saygı göstererek emperyalizme karşı birleşmelidir.

Sevr köleliktir, parçalanmaktır

Biz bilmeyenlere, safça inanan vatandaşlarımıza Sevr Antlaşması’nın maddelerini gösterelim.

1) Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a, Ceyhan-Antep-Urfa-Mardin-Cizre kent merkezleri Suriye’ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalacaktı.

2) İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlarda deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletlerin donanmalarını yardıma çağırabilecekti.

3) İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki yerlerde Kürdistan’a özerklik verilecek; 1 yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabileceklerdi.

4) İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı devleti egemenlik haklarının kullanımını 5 yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için halkoylaması yapılacaktı.

5) Osmanlı, Ermenistan Cumhuriyeti’ni 88-93. maddeleriyle tanıyacaktı; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti. ABD Başkanı Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.

6) Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecekti.

7) Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrimüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okullar ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı’nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecekti.

8) Osmanlı’nın askeri kuvveti 50.000 olacak, Türk donanması tasfiye edilecekti. Marmara Bölgesinde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecekti.

9) Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacaktı.

10) Osmanlı’nın mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye’nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecekti; ancak Türk maliyesi müttefikler arası mali komisyonun denetimine alınacaktı.

11) Osmanlı’nın 1914’de İttihat ve Terakki’nin tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacak.

12) Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan iş bölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek; eski eserler kanunu çıkarılacaktı.

Yukarıda özetlenen Sevr’de siyasi, ekonomik, hukuki bağımsızlıktan bahsedilebilir mi!

Sevr ile Osmanlı’ya bırakılan topraklar haritada görüleceği gibi Ankara çevresi ile sınırlandırılmıştı. Bu bile garanti değildi.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile kapitülasyonları kaldırarak ekonomik bağımsızlığımızı elde ettik. Denizlerde egemenlik hakkı anlamına gelen Kabotaj hakkını kazandık. Ermeni, Kürt devletine izin vermedik. Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak topraklarımıza kattık. Boğazlarda egemen olduk. 1936 Möntro Boğazlar Sözleşmesi ile tam egemenlik sağladık. Gayrımüslimlere egemenliğimize aykırı verilen hakları kaldırdık. İç Anadolu ile sınırlı devlet öngören, asker sayımızın 50.000 olacağına ilişkin madde Sevr planı çöpe gitti.

Sevr’de Ankara civarıyla sınırlı toprak bırakılmış, kapitülasyonlar genişletilmiş, Kürdistan, Ermenistan’ın kurulması amaçlanmış, Boğazlar silahsızlandırmış ve emperyalistlerin denetimine sokulmuş, asker sayısı 50 binle sınırlandırılmışken Lozan Antlaşması ile bunlar engellenmiştir.

Lozan’ın hezimet olduğunu düşünen saf vatandaşlarımıza sorunuz:

Lozan mı Sevr mi köleliktir? Hangisi hezimettir?

Lozan’a “hezimet” demek yerine Ege adaları, Kıbrıs, Suriye üzerinden PKK, FETÖ eliyle yürütülen emperyalist oyunlara karşı birliğimizi sağlam tutamaya, Atatürk’ün deyimiyle iç cepheyi birleştirsek olmaz mı?

Cumhuriyetimizin tapusu Lozan Antlaşması kutlu olsun.

Tarihçi

Mustafa SOLAK