SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Ercan Caner : Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu


Ercan Caner : Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

03 Mart 2018

Türkiye’nin Süryani Soykırımı İslamcı Bir Suçtu

Kanlı zulmün başlamasından yüz yıl sonra bir soykırım sonunda tanınacak mı?

Geride bıraktığımız yüzyılda insanlık ailesi üç tane büyük ve görülmemiş trajedi yaşamıştır. Bu trajedilerden, büyük ölçüde yirminci yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilen birincisi, ilk Hristiyan ulus olan siz Ermenilerin yanı sıra Katolik ve Ortodoks Suriyelileri, Süryanileri, Keldanileri ve Yunanlıları vurmuştur. Piskoposlar, rahipler, din adamları ve kadınlar, yetişkinler ve savunmasız çocuklar ve sakatlar dahi katledilmiştir. Papa Francis, 12 Nisan 2015.

Yazar: Mardean Isaac, Tablet, 8 Ocak 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 3 Mart 2018

Yüzyıldan biraz daha fazla bir zaman önce, içinde bulunduğumuz hafta, Türk ve Kürt birlikleri Süryani halkın antik çağlardan beri yaşamakta olduğu toprakları işgal etmeye ve onları katletmeye başladılar. Sadece katliam 1915 ile 1923 yılları arasında vuku bulmuş, 300,000 Süryani öldürülmüş ve çok sayıda kadın kaçırılmıştır.

Joseph Yacoub tarafından kaleme alınan, 2014 yılında Fransızca olarak yayımlanan ve 2016 yılında İngilizceye çevrilen ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı kitap, soykırımı oluşturan olayların tarihsel akış içinde anlatıldığı en kolay bulunabilen kitap olmasının yanı sıra, soykırım olarak nitelendirilen olayların da kapsamlı bir incelemesini sunmaktadır. Lyon Katolik Üniversitesi siyasi bilimler bölümünden emekli olan Profesör Yacoub kitabında, soykırım faillerinin ve tanık olanların söylediklerini, kaynaklara dayandırarak anlatmaktadır. Olayların özünü yansıtmanın yanı sıra dikkatli bir şekilde analiz de eden ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı kitap, neler olup bittiğinin kapsamlı ve derinliğine öğrenilmesi için gereklidir.

Süryani soykırımı her ne kadar ayrı olsa da aynı dönemde yaşanan Ermeni ve Yunan soykırımlarını da içine alan bir programın parçasıdır. Amaç, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu topraklarda, bölgedeki üç Hristiyan toplumunun varlığını sonlandırmaktır. Soykırım politikaları güçlü milliyetçi ideoloji veya geleneklerin bir uzantısı değildir. Türk milliyetçiliği, genellikle Orta Asya’da bir yerlere yerleştirilen, ırksal orijinlerine atavist bir anlam ihtiyacı ile Küçük Asya’yı zapt etme ve bir araya getirme ihtiyacını uyumlaştırmak için sürekli bir mücadele içinde olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti ise bunun aksine, yeni ortaya çıkan Türk devletinin bölgesel sınırlarına uygulanan şiddetli cihat üzerine kurulmuştur. Türkiye’nin İslamlaşması, onun ulusal hâkimiyetini kurma faaliyetlerinden ayrılamaz.

Yacoub kitabında, yıkılmak üzere olan Osmanlı halifeliğinde, Sultan Hamid II (1876-1909) yönetimindeki iktidarın acımasız bir şekilde merkezileştirilmesi ve onun ayağını kaydıran ve imparatorluğu soykırım devrine sürükleyen Genç Türklerin milliyetçiliği gibi konulara da değinerek, soykırımdan onlarca yıl öncesindeki siyasi gelişmeleri de anlatmaktadır. Kitabın arka planı tümevarımsal çıkarsamalardan ziyade işin özünü yansıtmayı hedeflemektedir. Yacoub’un ana odak noktası, öldürme eylemlerinin detaylandırılmasıdır.

Çölü geçen Süryaniler.

Süryani soykırımındaki yöntemler kitlesel cinayet ve yağmanın yanı sıra kızların ırzına geçilmesi ve kaçırılmasıdır. Günümüzde İran topraklarında bulunan Urmiye kentinin Alman-Amerikan Papazı Hristiyan Pfander; Kürtlerin köylerde ele geçirdikleri herkesi öldürdüğünü yazmıştır. Fransız misyoner ve yazar Hyacinth Simon ise, Süryanilerin baltalarla öldürüldüğünü ve nehirlere atıldığını veya yarı infaz edilmiş durumda güneşin acımasızlığına terk edildiklerini dile getirmiştir. Bir Kürt; topraklarının Hristiyan köpeklerin mezarı olamayacak kadar temiz olduğunu ifade etmiştir. Papazlar inanılmaz işkence yöntemlerine maruz kalmışlar, bir papazın kafa derisi yüzüldükten sonra kafası kesilmiş, bir papaz ise kuru inek tezek yığınına bağlanarak diri diri yakılmış ve bir başkası da dua etmesi için diz çöktürülerek bıçaklanmıştır.

Diyarbakır gibi kentlerde cinsel kölelik ‘‘kadınların bir Türk’ten diğerine geçmesi’’ anlamına gelmektedir. Urmiye ölüm tarlaları ve Hakkâri gibi daha uzak bölgelerde ise silahlı adamlar, bazen can vermekte olan kızların dahi ırzlarına geçmişlerdir. Urmiye kentindeki Amerikan Tıp Departmanı, 12 yaş üstündeki hiçbir kadın veya kızın (bazen daha genç) şiddetten kaçamadığını gözlemlemiştir. Kaçırılan bütün Süryani kız, kadın ve çocuklar, Türkler tarafından Müslüman yapıldığından, bunların sayısını tespit etmek, ölenlerin sayısını tespit etmekten çok daha zordur. Süryanilerin kitlesel olarak kaçırılmaları nüfuslarını azaltmış ve üreme ile çoğalma kapasitelerini yok ederek, fetheden Müslüman grupların büyüme ve yayılmalarına hizmet etmiştir.

Joseph Yacoub tarafından kaleme alınan Kılıcın Yılı adlı kitap

Yacoub’un soykırımın tanınmasında en kilit rol oynayan yasal dayanaklar olan, merkezi planlama ve yönetim kanıtlarına dikkat çekiyor olması, ‘‘Kılıcın Yılı: Süryani Hristiyan Soykırımı’’ adlı eserin en kuvvetli özelliklerinden biridir. Yacoub, yaygın şekilde gözlemlenen ve birbirini tekrar eden cinayet süreçlerini ifşa etmektedir. Ana unsurlar; erkeklerin bilinmeyen yerlere götürülmesi ve infaz öncesinde; Osmanlı devletinin fermanının ve infaz edenlerin eylemleri ve ölenlerin kaderleri hakkında sesiz kalınması için Kur’an üzerine yemin edilmesini bildiren emrinin yüksek sesle okunmasıdır. Yacoub, olayları gözlemleyen ve tanık olanların “Türk yetkililerin yaptıklarının, önceden tasarlanan, tanımlanan ve canice bir amacı olduğu” yolundaki ifadelerine dayanarak, soykırıma iten gücün dağlardan ziyade, başkentte olduğunu doğruladığını ileri sürmektedir.

Soykırıma potansiyel tepkilerin tartışılması haberlerin yayılmasına neden olmuştur. Yacoub, hayatta kalabilen Süryanilerin kaderlerinin belirlenmesinde yer alan kurumlar ve aktörler ağının haritasının oluşturulmasında mükemmel bir çalışma sergilemiştir.

Modern anlamda milli politik bir varlık olarak ortaya çıkmalarının hemen sonrasında Süryaniler, onları çevreleyen düşmanlıkların üstesinden, Batının desteği ile gelmek istemişlerdir. Süryaniler, her ne kadar coğrafi açıdan hâlâ Avrupa’da var olsa da yaygın Hristiyanlığın hızla yok olduğu ve Birinci Dünya Savaşı ile birlikte tamamen ortadan kaybolacağı gerçeği ile yüz yüze geldiler. Kılıcın Yılı adlı kitabın en etkili satırlarından bir tanesi, Süryani Aramice yazan Süryani yazarların vardığı şu ortak kanı olmuştur: ‘‘İstisnasız her yazar, iki Hristiyan ülke olan Almanya ve Avusturya’nın kendilerini Türkiye ile aynı tarafta bulmasından duydukları şoku ifade etmektedir.

Hayatta kalabilmek için IŞİD terör örgütü ile savaşan Iraklı Süryaniler. Foto: CNN

19’uncu yüzyılda Süryani dış politikası ve kurumsal girişimlerinin temelini oluşturan Batıdan bir Hristiyan birliği beklentisi, uluslararası topluma yapılan dua gibi bir yaklaşıma dönüşmüştür. 1919 yılındaki Paris Barış Konferansından günümüze kadar geçen sürede Süryaniler, Süryani davasının ahlaki meşruiyetinin sonunda ödüllendirileceği yönünde derin ve trajik bir inançla, batılı güçlere itiraz ve müracaatlar sistemi içinde sıkışmış kalmışlardır.

İslami Devletin 2014 yılında, Orta Doğu’da önemli Süryani demografik yoğunlaşmasının olduğu son yer olan Irak’taki Nineveh Ovasını işgal etmesi sonrasında ‘‘güvenli bir yer’’ ve ‘‘uluslararası koruma’’ çağrıları, Süryani hareket ve davasının esasını oluşturmuştur. Raphael Lemkin’in yeni soykırım sınıflandırmasını açık bir şekilde listelediği kurbanları ‘‘arasında Hristiyan Süryaniler de bulunmaktadır’’ uluslararası koruma nosyonu ile ilişkilendirmesi çok önemlidir. Ulus devlet anlayışı, tazminatı uluslararası kurumların ahlaki güç ve yasal düzenlemeleri ile halledilebilen, kendine has ya da şahsına münhasır bir kitlesel katliam olarak adlandırılan bir utanç yaratmıştır.

Soykırım sonrası kaynak ve devlet meşruiyetinin yokluğu, suçun failleri yararına olmak üzere, Süryanilerin soykırımın tanınması yönünde halen sürmekte olan başarısızlıklarına, bazı istisnalar hariç, katkı sağlamaktadır. Bununla birlikte ABD Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Birliği Parlamentosu ve diğer organlar, İslami Devlet terör örgütü tarafından son zamanlarda işlenen suçları soykırım olarak tanımışlardır. Bu olayların soykırım olarak nitelendirilmesinde, faillerin niyeti üzerine odaklanılmış ve Hristiyanlar dahil bir kısım dini gruplardan oluşan kurbanların çektikleri acılar, olayların soykırım olarak tanımlanmasında kullanılmamıştır. Soykırımın tanınmasından sonra Süryanileri güçlendirecek belirgin herhangi bir tedbir alınmamıştır.

1914-15 yıllarındaki olaylarda maalesef Kürt halkı da İslamiyet adına açık bir şekilde kullanılmıştır diyerek; Süryani, Ermeni halklarından ve Ezidilerden özür dileyen Ahmet Türk. 17 Aralık 2014. Foto: Yeni Akit

Soykırım, yükünden arınmış bir gelecek için geçmişi temizlemeyi hedefler. Hakkâri’de saldırganlar bu emellerinde neredeyse tamamen başarılı olmuşlardır. Binlerce yıl Süryaniler tarafından sürekli yerleşim yeri olarak kullanılan Hakkâri, bugün, büyük oranda ıssız bir kent görünümündedir. Faillerin soyundan gelenler büyük oranda bilmiyor olsalar da 250 kadar harabe durumdaki Süryani kilise ve manastırı, bugün Avrupa’da yaşamakta olan oğullar ve kızlar tarafından gizlice hatırlanan bir soykırımın sessiz anıtlarıdırlar.

Yerel Kürtler, çoğu kez kimlik kartlarında neden bir Hristiyan büyük anne adı olduğu hususunda bilgi veya merak eksikliği olduğunu itiraf etmektedirler. Süryani kiliselerindeki taşlarda rastlanılan hazine kazı talimatlarının yer aldığı kafa karıştırıcı geleneksel haç figürleri, örtülmeye çalışılan geçmişin ortaya çıkarılmasını tetikleyen bir durum arz ederek kişisel servet için mezarların açılmasını teşvik eden bir kazı parodisi sergilemektedir.

Türkiye kendi topraklarında herhangi bir soykırım yapıldığını kabul etmemektedir. Myanmar’da Müslümanlara yapılan zulmü soykırım olarak niteleyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2009 yılında yaptığı bir konuşmada, Müslümanların soykırım yapmasının imkânsız olduğunu ifade etmiştir.

Süryanilere yapılan zulüm sürdürülürken, soykırım, Milliyetçi Kürt liderler ve özellikle de liderlik tarafından, bağımsız bir Kürdistan devletine olan ihtiyaç vurgusunun arkasına itilmektedir. Yacoub kitabında Kürtlerin, bir asır önce Türk yetkililerin planlı ve iyi yönetilen Kürdistan’da ilan edilen kutsal savaş çağrısına, büyük bir hevesle olumlu yanıt verdiklerini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak, kurbanların günümüze yönelik iddiaların geçerliliğini kanıtlamak için kâğıt para gibi istiflendiği dünyanın bir bölümünde, Süryani soykırım mirasının, ona ev sahipliği yapan toprakların mülkiyeti gibi, hala karmaşa içinde olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar Mardean Isaac ve yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilmesi ve bu sitede yayınlanması, Sun Savunma Net ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir.

Yazının çevrilmesindeki maksat; Ermeni Soykırımı iddiaları ile mücadele eden Türkiye’nin gelecekte önüne çıkarılması olası bir diğer soykırım iddiasını yetkililere hatırlatmak ve gerekli önlemler için bugünden harekete geçmelerini teşvik etmektir.

Birbirinden tamamen farklı iki olay: Solda Yahudi Soykırımı, sağda Ermeni Tehciri

Osmanlı tarihinin en tartışmalı konularından bir tanesi olan ve ‘‘Ermeni Katliamı, Ermeni Soykırımı, Ermeni Tehciri’’ gibi birçok isimle adlandırılan 1915 Olaylarını ‘‘soykırım’’ olarak tanıyan ülkeler arasında; Uruguay, Kıbrıs Rum Kesimi, Arjantin, Rusya Federasyonu, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Belçika, İsveç, İtalya, Vatikan, Fransa, İsviçre, Slovakya, Hollanda, Venezuela, Litvanya, Polonya, Şili, Bolivya, Çek Cumhuriyeti, Avusturya, Brezilya, Suriye, Bulgaristan, Lüksemburg, Paraguay, Ermenistan ve Almanya bulunmaktadır. Bu ülkelerin yanı sıra bazı kurum, organizasyon ve parlamentolar (son olarak Hollanda Parlamentosu) da 1915 Olaylarını soykırım olarak tanımaktadır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Doğu Perinçek kararına bakıldığında iki husus öne çıkmaktadır: AİHM verdiği kararda, parlamentoların mahkeme ve tarihçilerin görevlerini üstlenemeyeceklerini ve 1915 Olaylarının Yahudi Soykırımına benzemediğini ifade etmiştir. Bunun anlamı 1915 Olaylarının kesinlikle soykırım olmadığıdır.

ABD eski Başkanı Ronald Reagan’ın danışmanı Bruce Fein’in Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili olarak: “Beyaz Saray araştırma yaptı, Ermenilerin iki milyon Müslüman Osmanlı’yı katlettiği ortaya çıktı. Ermeniler, kendi arşivlerini açmıyor, çünkü bu gerçeğin ortaya çıkmasını istemiyor…” ifadelerini kullanmıştır.

ABD Başkanı Ronald Reagan’ın hukuk danışmanlığını yapan Bruce Fein, sözde Ermeni soykırımı iddialarının son derece asılsız olduğunu belirterek, Reagan’ın başkan olduğu 1981′de bu konunun Beyaz Saray tarafından araştırıldığını ve iddiaların asılsız olduğunun belgelendiğini söylemiştir.

Sözde Ermeni soykırımı iddiaları hakkında Bruce Fein’in açıklamaları: “Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlıklara karşı “müthiş” sayılabilecek bir özen gösterdiği gerçeğini unutmamak gerekir. Azınlıklar, kendi dini özgürlüklerini ve hayatlarını son derece rahat bir şekilde sürdürdü. Ermeni terör çeteleri Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Rusya ile birlikte Osmanlıları öldürdü. Bu rakamın iki milyon civarında olduğu bir gerçek. Ermeni kayıplarının ise 500 bin civarında olduğu araştırmalarla kanıtlandı. Burada asıl önemli konu, Ermenilerin ihanetidir. Osmanlı da kendisini savundu. Özellikle ABD’de yaşayan Ermeniler, soykırım yalanı ile büyük getiri sağlıyor. ABD yönetimi de büyük paralar döndüğü için Ermenileri karşısına almak istemiyor. Ermeniler ısrarla kendi arşivlerini açmıyor. Çünkü yıllardır soykırım yalanı ile dönen getirimi kaybetmek istemiyorlar. Arşivler açıldığı anda gerçek ortaya çıkacak.”

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : AYDIN – ARAPLI KÖYÜ KATLİAMI


AYDIN – ARAPLI KÖYÜ KATLİAMI

“KEŞKE YUNAN KAZANSAYDI” DİYEN FESLİ LAĞIM FARESİ VE AYAĞINA KADAR GİDİP ZİYARET EDEN YUNAN ARTIKLARI İLE BUNLARA GÖZ YUMAN ALKIŞ TUTAN HER NEVİ SATILMIŞLARA İTHAF OLSUN !!!!

22 Ağustos 1922’de Aydın’ı işgal eden Yunan askerleri Araplı Köyü katliamını gerçekkeştirir.

Yunan Komutan Bakoyanis’in bir sabah canı petekli bal çeker.

Komutan işbirlikçilerinden biri olan Sarı İmam’ı çağırtarak canının bal çektiğini söyler ve kendisinden bal getirmesini ister.

Sarı İmam da Aydın’da en güzel balın üretildiği Araplı köyüne köyün en çok kovanı olan Softaoğlu Halil’in evine gider.

Yunan komutanın çok acele bal istediğini söyler.

Softaoğlu Halil petekleri yeni kestiğini ve kesilen balları da sattığını birkaç gün beklerlerse bal verebileceğini söyler.

İstediği balı bulamadan komutanın yanına dönen Sarı İmam köylülerin bal vermediğini ve asi efelere yataklık yaptıklarını anlatır.

Zaten Anadolunun Türk halkına işkence yapmak kıymak için bahane arayan Yunanlı komutan bu durum üzerine Araplı Köyüne gider ve köyü kuşatır.

Köyde bulunan bütün erkeklerin köy ortasında toplanmasını emreder.

22 Ağustos 1922 tarihinde köy odası önünde bulunan Piynar (Pırnal) ağacına 12 kişiyi ayaklarından astırarak askerlerine kurşunlatır.

Ardından komutanlarının emriyle Yunan askerleri 44 kişiyi urganla bağlayarak köyün dışında bulunan Dervişyeri Mevkii’ne götürür ve makineli tüfekle tarayarak katleder.

Bu 44 köylünün cansız bedenleri kurda kuşa yem olur.

Yunan askerleri köyden çekildikten sonra köyün kadınları buraya gelerek kurttan kuştan ne kaldıysa toprağa gömerler.

Başlarına taşlardan birer şahide dikerler.

Yıllarca köy kadınlarının erkeklerinin ardından ağladığı Araplı Köyü’nün adı Kurtuluş Savaşımızdan sonra akan gözyaşları unutulmasın diye Gözpınarı olarak değiştirilir.

Araplı Köyü’nde Yunan işgalinden önce nüfus 315’dir.

Yunan Araplı Köyü’nde işgal boyunce 245 kişiyi katlederek şehit etmiştir.

Kurtuluş Savaşımız bitip Araplı köylüsü özgürlüğüne kavuştuğunda köyün nüfusu 100’den azdır.

Aydın Efeler ilçesi Gözpınar Şehitliği Abidesi Yunan’ın 22 Ağustos 1922’de gerçekleştirdiği katliamın şahidi olarak dimdik ayaktadır ve Dünyaya 20. yy başında

Yunan’ın Anadolu topraklarında Türk milletine yaşattığı acıları haykırmaktadır.

Şehadetlerinin 98. seneyi devriyesinde

Gözpınar Köyü şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Ruhları şad olsun.

Alıntı Fatih Altun

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere Korkunç İşkencelerin Yapıldığı Toplama Kampı : Auschwitz


II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere Korkunç İşkencelerin Yapıldığı Toplama Kampı : Auschwitz

Auschwitz, Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş bir toplama kampı. Savaş esnasında toplanan Yahudilerin ağır şartlarda çalıştırıldığı ve hatta korkunç biçimde katledildiği bu kamp günümüzde müze olarak hizmet vermekte. Bir Sözlük yazarı da bu müze deneyimini fotoğraflarla birlikte paylaşmış.

krakow’a gidiyorsanız bu müzeyi görmeden sakın dönmeyin.

birkaç gün önce orada bulundum, hatıralarım silinmeden, hislerim zayıflamadan hakkında birkaç şey yazmak istiyorum

öncelikle her ne kadar auschwitz hakkında çok şey izleyip okusanız da mutlaka bir rehber eşliğinde gezmelisiniz çünkü onlar hem her şeyi biliyorlar hem de bu kamptan kurtulmuş insanlarla birebir görüşmüşler ve inanılmaz değerli bilgilere sahipler, benim grubumda 11 kişiden 10’u britanya’dandı yani tek native speaker olmayan bendim, açıkçası kendimi biraz kötü hissedecektim ki rehber bana dönüp burada native speaker olmayan yalnızca ikimiz varız deyip güldü, aksanı da hiç fena değildi gerçi, hatta bir ara o kadar etkileyici şeyler anlattı ki normal bir insan evladının gözyaşlarını tutması imkansızdı, birkenau’da yürürken ingilizler arkada kalınca kendisiyle yalnız kaldım ve auschwitz’ten kurtulan biriyle tanışıp tanışmadığını sordum, "sık sık konuşuyoruz hep iletişim halindeyiz." dedi, ben "bu soğuğa nasıl dayanmışlar, vücudumun yarısını hissetmiyorum." dedim, bana bakıp "şu anda muhtemelen 5 kat kıyafet giyinmişsin ve burası yalnızca eksi beş derece, yolun büyük bölümünü de sıcak otobüsle geldik, onlar -20 dereceye varan soğuklarda yalnızca ince bir pijama ile saatlerce bizim birazdan varacağımız yere yürüdüler." dedi, ki gercekten kanım dondu adama cevap veremedim, yolun geri kalan kısmını sessizce yürüdük. neyse birkenau’dan evvel auschwitz’ten bahsetmek istiyorum,

her yeri anlatmaya kalksam sabaha kadar yazmam gerekir birkaç yerden bahsedebilirim sanırım:

burada çocuklar ölüme gittiklerinden habersiz yürüyorlar

naziler yahudiler’i kampa çağırırken çalıştıramayacakları yahudileri öldüreceklerini çalıştırabilecekleri yahudileri de öldürene kadar ağır şartlar ve işkenceler altında çalıştıracaklarını söylemediler tabii ki ve yahudilerin çoğu da neyle karşılaşacaklarını bilmeden kamplara gittiler, çocukları çalıştırarak verim alamayacakları için onlar direk kullanışsız sınıfındaydılar ve öldürülüyorlardı.

şurada resimde bulunan çocuklara kilitlenmiştim, uzun süre gözümü alamadım, özellikle resmin tam ortasında bulunan tatlı çocuğa uzun süre baktığımı gören rehber bana bakıp "useless, so, he was killed"(işe yaramazdı, o yüzden öldürüldü) gibi bir cümle kurdu, yani orada insan o binanın içinde göz yaşlarına engel olamıyor.

insanlar bavullarıyla, mutfak eşyaları ile, tarakları ve fırcaları ile gelmişler bu kampa, karşılacakları manzaradan habersizlermiş

bazen bu küçük boşluğa 4 yahudiyi tıkıp günlerce orada bırakıyorlarmış, tabii bu yıkılmış hali, bu boşluğu 4 duvar olarak düşünün

bu kapı hepinizin bildiği gaz odalarının girişi

gaz odalarına atılan gazlar da bunlar, yine bir yahudi tarafından icat ediliyor, naziler o yahudi’yi de öldürmüşler tabii ki

gaz odalarına girince rehber bir şey anlatmayacağını, o insanların anısına orada yalnızca sessizce bulunmamızın doğru olacağını söyledi

sonra birkenau‘ya geçtik otobüs ile, orası da auschwitz 2 olarak biliniyor.

– zaten auschwitz’de donmuştum soğuktan, rehber "birkenau’da daha da üşüyeceksiniz." dedi. birkenau’yu şu ünlü fotoğraftan biliyorsunuz

auschwitz’te iken daha ne kadar kötü olabilir ki diyordum, birkenau’yu görünce daha kötüsünü görmüş oldum, burada 6 tane gaz odası ve 4 tane ölü yakma odası vardı, yüzbinlerce insan acı verici tıbbi deneylerde kullanılmış ve işkence altında çalıştırılmışlar

bu tahta yataklarda tamamen yalıtımsız binalarda, bir yatağın üstünde 8-10 kişi yatıyorlarmış soğukta

hatırlatmak istediğim bir şeyler daha var bu soykırım hakkında, bu soykırıma almanya tüm ülke olarak destek vermiş, yalnızca alman hükümeti değil. alman mühendisler, doktorlar, avukatlar, yani okumuş entelektüel kesimin bile payı var, özel alman şirketleri hem destek vermişler hem de faydalanmışlar bu soykırımdan. koskocaman bir devletin örgütlü olarak yahudilere soykırım uygulamasından bahsediyoruz, bu soykırımın sonunda dünyadaki yahudi sayısı yarıya iniyor. insanın aklı hayali vahşetin boyutlarını kavramaya yetmiyor, fakat yaşanmış bu, insanlar örgütlenip bu vahşeti yaşatmışlar. bu iki kampı mutlaka görmelisiniz, insanın hayata bakışını kökünden sarsıyor, ben burada gördüklerimin ve hissettiklerimin tabii ki çok küçük bir bölümünden bahsettim. bir de eklemeden geçmeyeyim, buraya yerleştirilen 1,3 milyon esirden 1,1 milyonu vahşice öldürülmüş.

16 Yaşındayken Gaz Odası Sırası Gelmeden Kamptan Kaçan Bir Adamın Ağzından : Auschwitz

İnsanlık tarihinin en büyük kara lekelerinden birisi, hatta belki de en büyüğü yaşandı Auschwitz’te. Fırınlarda insan yakmalar, gaz odaları… aklımızın dahi alamayacağı türlü korkunçluklar ve dev bir Yahudi soykırımı. İşte o kamptan 16 yaşında kaçmayı başaran Charles Baron’un ağzından yaşananların kısa bir kesiti.

iStock.com

-örneğin ne yiyip ne içerdiniz?

-sabah kahve. gerçek kahve değil tabii, ama kahverengi; sıcak olduğu zamanlarda ise pek mutlu olurduk. öğleyin çalışma yerinde ya da pazarları çorba verirlerdi, arada sırada içinde et de olurdu. akşam yine çorba. 250-300 gramlık bir ekmekle beraber. 20 gram margarinimiz, 20 gram sosis ya da bir kaşık şekersiz reçel hakkımız vardı. zaman zaman sosis yerine yağsız peynir verirlerdi. sonra ekmeğe tüp peynir sürmeye başladılar. eridiği için hemen yenmeliydi, ertesi güne saklayamazdık.

-size en çok dokunan ne olmuştu?

-1943’te, bir gün, kampın alman komutanı, bize verilen yemeğin fazla olduğuna karar verdi. yiyeceğimizi kaldırdı ve yerine kimyasal jelatin ve kuru ağaç yaprakları kondu. suyun içine jelatin koyuyorlardı, jöle gibi bir şey oluyordu. içine atılan yapraklar şişince de yiyecek diye bunu veriyorlardı. kısa zamanda vücudumuzda ödemler başladı. kalbimiz buna dayanmıyordu. ne kadar zamanımız kaldığını öğrenmek için fransa’dan sürülmüş bir doktor buldum: "doktor ne kadar zamanım kaldı?". bu soruyu 17’sinde sormak hiç de kolay değil.. "eğer değişiklik olmazsa en fazla iki ay" cevabını verdi. sonra bir değişiklik oldu. yapraklar kayboldu ve eski yiyeceklerimizi vermeye başladılar. galiba cephane fabrikasının yönetimi, ölümler yüzünde iş aksamaya başlayınca şikayet etmiş. böylece daha önceden iğrenç bulduğumuz yemekler bize çok leziz gelmeye başladı.

-intikam duygunuz var mı?

-intikamım çocuklarım, torunlarım. ailemi yok etmek isteyenlere karşı intikamım bu. almanlarla nasıl gidiyor diye soruyorsan, çok iyi. genç almanlar evime geliyorlar. anne-babalarını da görüyorum. ama, dedelerini görmeyi reddediyorum. benim yaşımdaki almanları görmek istemiyorum. anılar intikamdır.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Yaptığı Korkunç Katliamlarla Prag Kasabı Olarak da Bilinen Nazi Generali : Reinhard Heydrich


Yaptığı Korkunç Katliamlarla Prag Kasabı Olarak da Bilinen Nazi Generali : Reinhard Heydrich

Reinhard Heydrich, Yahudilere karşı gerçekleştirdiği korkunç katliamlar ve planlarla Hitler’in bile gözünü korkutan bir isim olmuş. Özellikle Çekoslavakya’daki görevi boyunca uyguladığı politikalar, acımasızlığın varabileceği en uç noktalardan. Yaşamı kadar ölümüyle de Yahudilere zarar veren Heydrich uğruna, intikam amaçlı on binlerce Yahudi katledilmiş.

1904 yılında doğan heydrich 1,82 boyundaydı. zayıf uzun bir yüze, ince bir burna sahipti. dudakları gergin ve ince, çenesi sert ve kemikliydi ki bütün bu fiziksel özellikler o’nun tipik bir kuzeyli olduğunu göstermektedir.

aslında dörtte bir yahudi kanı taşıyan bu acımasız almanın tam bir ari tipine sahip olması kafasında oluşturduğu idealleri gerçekleştirmek adına büyük şanstı. kendi doğum yılına ait kayıtlar tahrif edilmiş olduğu halde, daha sonra büyükannesinin sarah adında yahudi bir kadın olduğu belirlenmiştir. buna rağmen heydrich’in tarihin gördüğü en insafsız ve en gaddar yahudi düşmanı olması kesinlikle korkunç bir tezattır.

eski bir bahriye subayı olan heydrich, alman deniz kuvvetleri’nden haysiyet divanı ile atılmasına rağmen hiç üzülmedi çünkü naziler arasında hızla ve kolaylıkla yükselebileceğini kestirebiliyordu. işine bağlı ve örgütleyici bir adam, zeki ve acımasız bir katildi. gün gelip oklar kendini gösterdiğinde, heydrich hitler’in çılgın imparatorluğu için bulunmaz bir nimet olacaktı.

kendisini ilk keşfeden himmler onu kendi hizmetine aldı ve kendisi ilk iş olarak gizli bir haber alma servisi kurmakla görevlendirildi

hitler’i bile korkutan sd böylelikle kurulmuş oldu. zaten daha sonra hangi konuma gelecek olursa olsun sd’yi hiç bırakmayacaktı.

insan hamuruyla yoğrulmamış olan bu cani işkence ve şantajı, günlük sıradan bir iş haline getirmişti. 1934’de partinin sosyalist kanadını oluşturan ernst roehm ve ekibinin öldürüldüğü gece himmler ve goering ile birlikte kurbanların listesini hazırlamıştı.

Himmler, Reinhard Heydrich, Karl Wolff

himmler’in yardımcısı olarak sivrildiğinde, gestapo, gizli polis, arşivler ve istihbarat, kısaca rsha olarak bilinen tüm polis örgütü, terör örgütü de denebilir, himmler’in sağ kolu olarak o’nun emrindeydi, ki 6.000.000 yahudi’nin yok edilmesini sağlayan da bu örgüttü.

ancak tutkularını saklamayı çok iyi bilen heydrich’in acelesi yoktu. nazi yöneticilerin en gençlerinden olmakla beraber, en çok korkulanlarından biriydi. buna rağmen heydrich şeflerinin gerisinde sıra beklemeyi daima bilmişti.

uzun yıllar boyu emrinde çalışan ve ileride alman gizli polisi’nin şefliğine getirilecek olan walter schellenburg’un ifadesiyle, reinhard heydrich nazi rejiminin ekseni ve siyaset adamlarının gerçek efendisiydi.

hatta kendisinden “demir yürekli adam” diye söz eden hitler ve bir üst şefi olan himmler’i bile zaman zaman ürküttüğü bilinmekteydi.

bunlara rağmen reinhard heydrich nazi imparatorluğu’nun kaos ve korku dolu dünyasında bulunduğu süre içerisinde gönencinin doruğuna 1941 yılının eylül ayında ulaştı.

Adolf Hitler ve sağ tarafında Reinhard Heydrich

1939’da almanlarca işgal edilen çekoslovakya alman reich’ine karşı uzak duruyor ve nazi’lerle işbirliğine pek yanaşmıyordu. ülkede üretim seviyesi düşüktü, asayiş bir türlü sağlanamamıştı. hatta öğrenciler protesto yürüyüşlerinde bulunmaya bile cüret edebiliyorlardı. kukla hükümet ise bu olayları bir türlü dizginleyemiyor ve eli kolu bağlı kalıyordu. kısacası çekoslovakya kendisinden beklenildiği gibi bir uydu devlet olmuyordu.

bunun üzerine reichprotektör baron von neurath bozulan sağlığını gerekçe göstererek 27 eylül 1941’de istifa ettiğinde yerine, bohemya ve moravya protektörülüğüne reinhard heydrich getirildi. misyonu asi çekoslovakya’yı nazi dünyasının içine çekmekti.

heydrich göreve gelir gelmez kıyıcı yüzünü çeklere göstermekten hiç çekinmedi

kendisine sunulan listedeki, reich ile işbirliği yapmayı reddeden ve hapiste olan asker – sivil çek ileri gelenlerinin idam edilmesini emrederek işe başladı. daha da korkuncu ölülerin küllerini kutulara koydurdu ve üzerlerine infaz tarihi ve saatini yazdırarak ailelerine gönderdi. heydrich bu arada prag kasabı unvanını alıyor ve bu ismi hak etmek için elinden geleni ardına koymuyordu. yeni idam listeleri hazırlanıyor ve infazlar sürüyordu.

baskı ile direnenleri sindirmeyi başardıktan sonra işbirliği için insanlara teşvikler ve şirinlikler sunmaya başladı. üretimi artırmayı kafasına koyan heydrich işe tamamen maddi yolarla çözüm bulmaya kararlıydı. işçilere biraz daha fazla ter dökmeleri karşılığında daha iyi ücret ve daha iyi beslenme vaat ederek işe başladı. hatta bununla da yetinmeyerek, başarılı işçilere zamanında çek zengin ve aristokratlarının tatillerini geçirdiği otellerde aileleri ile tatil imkanı sunacağını söyledi. böylelikle 1 ay gibi kısa bir sürede özellikle savaş araç gereçleri üreten fabrikalarda büyük üretim artışları görülmeye başlandı.

bu arada heydrich’in gelişinden son derece memnun olan kukla hükümet elinden gelen tümü imkanları seferber ediyordu. prag radyosu’ndan her gün şu tip haberleri duymak mümkündü:

heydrich işçilerin dostu! heydrich ve eşi bu akşam prag’da yapılacak bir mozart festivaline katılacaklar. heydrich’e gelen sadakat mektuplarından bazıları vs. vs.

bunlarla beraber heydrich asıl bombayı ağzından çıkardı

çekoslavakya alman reich’i içinde bir otonomiyi hak ediyordu. bu kısaca şu demekti, eğer çekler uslu dururlarsa almanya’ya bağlı olmak kaydıyla kendi özerk yönetimlerine sahip olacaklardı, kendi ordularına sahip olacaklardı tabii ki almanya adına cepheye sürülmek kaydıyla.

böylece çekler direnmezlerse dost bir el altında özgürce yaşayacaklarını düşünerek günbegün nazilerin tarafına kaymaya başladılar. tabii ki sırtlarında okşayarak gezinen el, gerektiğinde gırtlaklarını sıkmaktan çekinmeyecekti.

bu gelişmeler üzerine müttefikler ve ingiltere’de yaşayan sürgünde çek ordusu’nun üst düzey komutanları, ki bu subay ve gönüllü askerler 1939’da fransa’da kurulan yeni çek ordusu’nu oluşturuyorlardı, ülkelerinin daha fazla direnemeyeceklerini anladıklarında tek bir şeye karar verdiler: heydrich ortadan kaldırılmalıydı.

bu nedenle biri slovak diğeri moravyalı iki çek paraşütçüsü jan kubis ve josef gabchik görevlendirilerek çekoslavakya’ya indirildi.

hayatının bütün kısmını oluşturan şantaj ve entrikalara alışkın olan heydrich her an tetik duruyor ve aşılması çok zor, sağlam güvenlik tedbirleri ile kendini korumayı biliyordu. buna rağmen ss’ler kendilerine fazlaca güveniyor, çekoslovakya’da bırakın kendilerine saldıracak, yüce şeflerinden birini öldürmeye teşebbüs edecek birilerinin bulunabileceğini akıllarına bile getirmiyorlardı.

işte böyle bir ortamda 27 mayıs 1942 günü reinhard heydrich prag’daki kıtasından havalanacak uçakla berlin’e führer’i ile buluşmaya gitmek üzere, prag’a 20 km uzaklıkta bir köyde bulunan şatosundan ayrıldı.

yola çıkmadan önce 10 yıllık eşi inga heydrich ile vedalaştı. inga heydrich uzun boylu, güzel, şahane bir sarışındı. tutkulu ss subayları için iyi ailelerden ve ari soydan gelen kadınlarla mutlu evlilikler yapmaları şarttı.

her ne kadar haysiyet divanı ile ordudan atılacak kadar hovarda da olsa halk heydrich’lerin mutlu bir evliliği paylaştığını düşünüyordu. tıpkı aile dostlarının heydrich gibi bir caniyi bir müzisyen olarak düşünmeleri gibi. evet reinhard heydrich iyi bir violonistti. ara sıra müzisyen arkadaşları ile bir araya gelerek oda müziği yapmaya bayılırdı. tarihin gördüğü en büyük katillerden biri olmasının yanı sıra bu ikili kişiliği ile de psikiyatrlar için de eşsiz bir numuneydi.

işte 27 mayıs günü şatosundan ayrılan heydrich, jan kubis ve josef gabchik’in saldırısına uğradı ve aracına atılan el bombasının yakınında patlaması sonucu yaralanarak hastaneye kaldırıldı.

Reinhard Heydrich’in yaralandığı araba

aynı gün çekoslovakya’ya gelen reich’in en ünlü doktorlarının özenli tedavilerine rağmen 4 haziran 1942 günü reinhard heydrich öldü. patlama esnasında etrafa saçılarak dalak, göğüs ve diyafram bölgesinden vücuduna giren bitki lifleri, metal ve kumaş parçacıkları prag kasabı’nın vücudunda onulmaz yaralar açmıştı ve bu yaralar o’nun hastaneye yattığı 27 mayıs’tan 4 haziran’a kadar kendi kurbanları gibi inim inim inleyerek ölmesine neden olmuştur. ne mutlu ki, uzmanlık alanı olan işkence, şantaj, zulüm, entrika ve her türlü pislik her yaraya merhem olmamaktadır.

heydrich’in ölümüyle ss’ler kana susamış ve suikastla ilgisi olsun olmasın binlerce kişiyi asmış veya kurşuna dizmiştir

kukla çek hükümeti son noktasına kadar alçalarak bir limana reinhard heydrich adını vermiştir. hatta eğitim bakanı ölümler ve infazlar hakkında prag radyosu’ndan şu demeci vermiştir:

“yabancı ajanlar tarafından işlenen cinayet, ulusal varlığımızı tehlikeye atmıştır. tabii ki 7.000.000 çekoslovak ahalisinin kurtulması için 7.000 kişinin ölmesi adildir. “

bu demeçlerin ardından lidice adlı bir çek köyü suikasti desteklediği gerekçesiyle haritadan silinmiştir. öyle ki köy basılmış, erkekler anında kurşuna dizilmiş, kadınlar ve çocuklar toplama kampına gönderilmiş, binalar, evler dozerlerle yıkılmıştır. hatta gece vardiyasından dönen işçiler beklenmiş, köye adım attıkları anda kurşuna dizilmişlerdir, ormana kaçan bir işçinin başına ödül konulmuş yakalanıp öldürülmüştür. hastanede tedavi görmekte olan son lidice’li ise ekim ayında taburcu olur olmaz vurularak öldürülmüştür.

Katliamın ardından Lidice köyü

heydrich’i öldüren çek suikastçiler jan kubis ve josef gabhcik ise kendileri gibi ingiltere’den gelen beş paraşütçü ile birlikte prag’da bir kilisede saklanırken 18 haziran günü şafağında, ss’ler tarafından kuşatma altına alınmıştır. çek tarihinin en büyük yiğitliğini gösteren bu gençler direnerek ölü ele geçirilmişlerdir. ne acıdır ki sadece biri el bombası ile öldürülebilmiş, diğerleri cephanelerinin son kurşunlarını şakaklarına sıkmışlardır.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : Naziler Tarafından Soykırıma Uğrayan Kişilerin Millet ve Topluluk Grupları Altında Sayısı


The Pianist

Naziler Tarafından Soykırıma Uğrayan Kişilerin Millet ve Topluluk Grupları Altında Sayısı

Naziler, Yahudilerle birlikte daha birçok masum insanı katletti. Sayılara bakınca durumun ne kadar vahim olduğu bir kez daha anlamak mümkün.

yapılan araştırmalara göre naziler tarafından öldürülen insan sayısı

yahudiler: altı milyona kadar

sovyet siviller: yaklaşık yedi milyon (1.3 milyonu sovyet yahudisi siviller)

sovyet savaş esirleri: yaklaşık üç milyon (yaklaşık 50.000’i yahudi askerler)

yahudi olmayan polonyalı siviller: yaklaşık 1.8 milyon

sırp siviller: 312.000

engelliler: 250.000′ e kadar

çingeneler: 196-220.000

yehova’nın şahitleri: yaklaşık 1900

mükerrer suçlular ve sözde asosyaller: en az 70.000

eşcinseller: yüzler, muhtemelen binlerce

muhalif ve aktivistler: bilinmeyen sayıda

hepsi ayrı ayrı dram olmak üzere en çok da çocuklar, engelli ve hasta insanların katledilişi insanın içini yakıyor. sanata yatkınlıkları ve özgün yaşamlarıyla dünyanın birçok ülkesinde kültürel bir renk kabul edilen çingenelerden ne istenildiğini anlamak zor. bir ülkeleri olmadığı için hala pek bilinmez katledilişleri.

kaynak

Nazi Toplama Kamplarında Tutulan Kişileri Sınıflandırmak İçin Kullanılan İşaretleme Sistemi

Yahudiler, çingeneler, eşcinseller ve daha birçok suçsuz insan Nazi toplama kamplarında çeşitli işkencelere maruz bırakıldı ve hatta öldürüldü. Bu kişileri kampta tutulma nedenlerine göre sınıflandırmak içinse belirli bir işaretleme sistemi kullanılıyordu.

Schindler’in Listesi

nazilerin kurduğu ve rejimleri için tehlike kabul ettiği insanları içine koyduğu kamplar ilk önce 1933 yılında hitler iktidara geçtiğinde ortaya çıktı. bu kampların öncelikli amacı toplumun nazileştirilmesi esnasında yeni rejim sahiplerinin zaman içinde gözüne batan/batacak tüm "aykırı" tiplerin ama öncelikle komünistler ve sosyalistlerin kapatılacağı yerler olmasıydı. gelgelelim zaman içinde buralar gelişti ve yalnızca farklı siyasi fikirlere sahip olanların değil nazi fikirlerine aykırı tüm toplum kesimlerine mensup insanların hapsedildiği yerlere dönüştü.

toplama kampları ilk aşamada derme çatma yerlerdi ve normal polis teşkilatının yakaladığı insanlar yerine genelde sa ile "şimdilik" sa bağlısı olan ss‘in düşmanlarını alıkoyduğu yerler olarak hizmete girdi. şurası bir gerçek ki naziler eski polis, adliye ve cezalandırma sistemini tamamen kaldırmadılar. bu kurumlar nazi iktidarı boyunca varlıklarını korudu. ama naziler "özel polisiye" ve "hukuki" uygulamalar yarattı ve kendi adaletlerini(!) devreye soktu. bunun en önemli adımı da toplumda aykırı gördükleri kişileri, suç işlemeseler bile, önleyici gözaltı/schutzhaft konsepti uyarınca kafalarına göre yakalayıp belirsiz sürelerce bu derme çatma kamplara atmaktı.

schutzhaft kavramı her ne kadar hukuka dibine kadar aykırı olsa da kesinlikle klasik alman adalet mekanizmasından ve alman halkından bir tepki görmedi. bunun nedeni şuydu; her ne kadar nasyonal sosyalizm harici siyasi fikre sahip olanlar ve yahudiler ortadan kaybolsa ve bu kamplara kapatılsa da bunların yanısıra azılı adi suçlular, alkolikler, evsizler, fahişeler, cinsel suçlular (pedofiller, tecavüzcüler vb.), çingeneler gibi toplumun genelde kurtulmak istediği dejenere insan grupları da önleyici gözaltına alınıyorlar ve toplumu rahatsız etmemiş oluyorlardı. bu kamplara alınan ve "yeniden eğitime" tabi tutulup yeniden serbest bırakılan çoğu sol görüşlü insan da gördükleri zulüm sonucu bir daha kesinlikle eski muhalif günlerine dönmek istemediler ve yaşadıkları topluma bir korku dalgası olarak geri döndü. bu noktadan sonra zaten halkın kamplara itiraz edecek bir cesareti kalmamıştı. klasik alman adalet sisteminin bu işe itiraz etmemesi ise kesinlikle bu yapının onaylandığının ve bir parça rahatsız olunsa da adalet mekanizmasındaki insanların bu durumu bir şekilde benimsediğinin en büyük kanıtıdır.

sa‘nın ortadan kaldırıldığı uzun bıçaklar gecesi‘nden sonra ss’in giderek güçlenmesi bu kampların çoğaltılıp, büyütülmesine ve daha sistematik kurulmalarına neden oldu. dachau‘da kurulan ilk kampın yanısıra diğer büyük kamplara da yalnızca yukarıda yazdığım toplum dışı görülen kesimler değil eşcinseller, aşırı dinciler, yehova şahitleri, asosyaller gibi insan grupları da kamplara kapatılmaya başlandı. işgaller başlayınca bu gruplara yabancı ülkelerden gelen yahudiler, esir düşmüş askerler, romanlar gibi yeni insanlar katıldı. başlangıçta yalnızca hapsetme amacıyla çalışan bu yerler savaşın uzamasına paralel olarak oluşan işçi ihtiyacını karşılayan köle ve zorunlu çalışma merkezlerine ve aynı zamanda imha kamplarına doğru evrimleştiler. aslında naziler iktidara geçip kampları kurmaya başladıkları daha en başında ellerine düşen insanların sayısı fazlalaştığından basit bir sınıflandırmaya girmişler ve resmi kamp üniforması olarak belirlenen beyaz üzerine açık mavi çizgili kamp giysisinin üzerine mahkumun neden orada olduğunu belirtir şekilleri işlemeye başlamışlardı.

mahkumun neden orada olduğunu belirten işaretlere göre

– mahkumlar kollarına ve göğüs kısımlarına kırmızı, yeşil, mavi, mor, pembe ve siyah üçgenlerden oluşan peçler takıyordu.

– kırmızı peç; politik suçluları (komünistler, sosyalistler, anarşistler, vb.)

– yeşil peç; adi suçluları

– mavi peç; köle işçileri (polonyalı, rus, çek vb. işgal edilen bölgelerden gelenler)

– mor peç; yehova şahitlerini ve diğer dini gruplara mensup mahkumları

– pembe peç; eşcinseller ve cinsel suçluları

– siyah peç; asosyalleri (çalışmayı reddedenler, tembeller, alkolikler, evsizler, fahişeler, dilenciler vb.) ve çingeneleri belirtiyordu.

kamplarda suç işlemeye devam edenlerin belirlenmesi için bu üçgenlerin üzerine çizgiler ekleniyordu. eğer hem yahudi hem de atıyorum adi suçtan sabıkanız varsa o zaman üçgene sarı bir ters üçgen daha ekleniyor ve böylece nazilerin yahudilere takmayı zorunlu kıldığı davut yıldızı şekli elde ediliyordu. bunun haricinde ırksal saflığı kirletenler, asker kaçakları, kamp kaçakları, farklı ülke vatandaşları [polonyalılar (p/polen), çekler (t/tscheche), norveçliler (n/norweger) vb.] için üçgen içine işlenen harfler ve ceza taburu mensupları için de özel işaretlemeler de mevcuttu.

naziler, terör sistemlerini geliştirdikçe daha etkili ve organize bir ağ oluşturdular. bugün geride kalan bu gibi kanıtlara baktığımızda da nazi rejiminin ne kadar detaylı ve ince hesaplanmış şekilde kurulduğunu görebiliyoruz.

II. Dünya Savaşı’nda Yahudilere Korkunç İşkencelerin Yapıldığı Toplama Kampı : Auschwitz

Auschwitz, Nazi Almanyası tarafından II. Dünya Savaşı döneminde kurulmuş bir toplama kampı. Savaş esnasında toplanan Yahudilerin ağır şartlarda çalıştırıldığı ve hatta korkunç biçimde katledildiği bu kamp günümüzde müze olarak hizmet vermekte. Bir Sözlük yazarı da bu müze deneyimini fotoğraflarla birlikte paylaşmış.

krakow’a gidiyorsanız bu müzeyi görmeden sakın dönmeyin.

birkaç gün önce orada bulundum, hatıralarım silinmeden, hislerim zayıflamadan hakkında birkaç şey yazmak istiyorum

öncelikle her ne kadar auschwitz hakkında çok şey izleyip okusanız da mutlaka bir rehber eşliğinde gezmelisiniz çünkü onlar hem her şeyi biliyorlar hem de bu kamptan kurtulmuş insanlarla birebir görüşmüşler ve inanılmaz değerli bilgilere sahipler, benim grubumda 11 kişiden 10’u britanya’dandı yani tek native speaker olmayan bendim, açıkçası kendimi biraz kötü hissedecektim ki rehber bana dönüp burada native speaker olmayan yalnızca ikimiz varız deyip güldü, aksanı da hiç fena değildi gerçi, hatta bir ara o kadar etkileyici şeyler anlattı ki normal bir insan evladının gözyaşlarını tutması imkansızdı, birkenau’da yürürken ingilizler arkada kalınca kendisiyle yalnız kaldım ve auschwitz’ten kurtulan biriyle tanışıp tanışmadığını sordum, "sık sık konuşuyoruz hep iletişim halindeyiz." dedi, ben "bu soğuğa nasıl dayanmışlar, vücudumun yarısını hissetmiyorum." dedim, bana bakıp "şu anda muhtemelen 5 kat kıyafet giyinmişsin ve burası yalnızca eksi beş derece, yolun büyük bölümünü de sıcak otobüsle geldik, onlar -20 dereceye varan soğuklarda yalnızca ince bir pijama ile saatlerce bizim birazdan varacağımız yere yürüdüler." dedi, ki gercekten kanım dondu adama cevap veremedim, yolun geri kalan kısmını sessizce yürüdük. neyse birkenau’dan evvel auschwitz’ten bahsetmek istiyorum,

her yeri anlatmaya kalksam sabaha kadar yazmam gerekir birkaç yerden bahsedebilirim sanırım:

burada çocuklar ölüme gittiklerinden habersiz yürüyorlar

naziler yahudiler’i kampa çağırırken çalıştıramayacakları yahudileri öldüreceklerini çalıştırabilecekleri yahudileri de öldürene kadar ağır şartlar ve işkenceler altında çalıştıracaklarını söylemediler tabii ki ve yahudilerin çoğu da neyle karşılaşacaklarını bilmeden kamplara gittiler, çocukları çalıştırarak verim alamayacakları için onlar direk kullanışsız sınıfındaydılar ve öldürülüyorlardı.

şurada resimde bulunan çocuklara kilitlenmiştim, uzun süre gözümü alamadım, özellikle resmin tam ortasında bulunan tatlı çocuğa uzun süre baktığımı gören rehber bana bakıp "useless, so, he was killed"(işe yaramazdı, o yüzden öldürüldü) gibi bir cümle kurdu, yani orada insan o binanın içinde göz yaşlarına engel olamıyor.

insanlar bavullarıyla, mutfak eşyaları ile, tarakları ve fırcaları ile gelmişler bu kampa, karşılacakları manzaradan habersizlermiş

bazen bu küçük boşluğa 4 yahudiyi tıkıp günlerce orada bırakıyorlarmış, tabii bu yıkılmış hali, bu boşluğu 4 duvar olarak düşünün

bu kapı hepinizin bildiği gaz odalarının girişi

gaz odalarına atılan gazlar da bunlar, yine bir yahudi tarafından icat ediliyor, naziler o yahudi’yi de öldürmüşler tabii ki

gaz odalarına girince rehber bir şey anlatmayacağını, o insanların anısına orada yalnızca sessizce bulunmamızın doğru olacağını söyledi

sonra birkenau‘ya geçtik otobüs ile, orası da auschwitz 2 olarak biliniyor.

– zaten auschwitz’de donmuştum soğuktan, rehber "birkenau’da daha da üşüyeceksiniz." dedi. birkenau’yu şu ünlü fotoğraftan biliyorsunuz

auschwitz’te iken daha ne kadar kötü olabilir ki diyordum, birkenau’yu görünce daha kötüsünü görmüş oldum, burada 6 tane gaz odası ve 4 tane ölü yakma odası vardı, yüzbinlerce insan acı verici tıbbi deneylerde kullanılmış ve işkence altında çalıştırılmışlar

bu tahta yataklarda tamamen yalıtımsız binalarda, bir yatağın üstünde 8-10 kişi yatıyorlarmış soğukta

hatırlatmak istediğim bir şeyler daha var bu soykırım hakkında, bu soykırıma almanya tüm ülke olarak destek vermiş, yalnızca alman hükümeti değil. alman mühendisler, doktorlar, avukatlar, yani okumuş entelektüel kesimin bile payı var, özel alman şirketleri hem destek vermişler hem de faydalanmışlar bu soykırımdan. koskocaman bir devletin örgütlü olarak yahudilere soykırım uygulamasından bahsediyoruz, bu soykırımın sonunda dünyadaki yahudi sayısı yarıya iniyor. insanın aklı hayali vahşetin boyutlarını kavramaya yetmiyor, fakat yaşanmış bu, insanlar örgütlenip bu vahşeti yaşatmışlar. bu iki kampı mutlaka görmelisiniz, insanın hayata bakışını kökünden sarsıyor, ben burada gördüklerimin ve hissettiklerimin tabii ki çok küçük bir bölümünden bahsettim. bir de eklemeden geçmeyeyim, buraya yerleştirilen 1,3 milyon esirden 1,1 milyonu vahşice öldürülmüş.

16 Yaşındayken Gaz Odası Sırası Gelmeden Kamptan Kaçan Bir Adamın Ağzından: Auschwitz

İnsanlık tarihinin en büyük kara lekelerinden birisi, hatta belki de en büyüğü yaşandı Auschwitz’te. Fırınlarda insan yakmalar, gaz odaları… aklımızın dahi alamayacağı türlü korkunçluklar ve dev bir Yahudi soykırımı. İşte o kamptan 16 yaşında kaçmayı başaran Charles Baron’un ağzından yaşananların kısa bir kesiti.

i

Stock.com

-örneğin ne yiyip ne içerdiniz?

-sabah kahve. gerçek kahve değil tabii, ama kahverengi; sıcak olduğu zamanlarda ise pek mutlu olurduk. öğleyin çalışma yerinde ya da pazarları çorba verirlerdi, arada sırada içinde et de olurdu. akşam yine çorba. 250-300 gramlık bir ekmekle beraber. 20 gram margarinimiz, 20 gram sosis ya da bir kaşık şekersiz reçel hakkımız vardı. zaman zaman sosis yerine yağsız peynir verirlerdi. sonra ekmeğe tüp peynir sürmeye başladılar. eridiği için hemen yenmeliydi, ertesi güne saklayamazdık.

-size en çok dokunan ne olmuştu?

-1943’te, bir gün, kampın alman komutanı, bize verilen yemeğin fazla olduğuna karar verdi. yiyeceğimizi kaldırdı ve yerine kimyasal jelatin ve kuru ağaç yaprakları kondu. suyun içine jelatin koyuyorlardı, jöle gibi bir şey oluyordu. içine atılan yapraklar şişince de yiyecek diye bunu veriyorlardı. kısa zamanda vücudumuzda ödemler başladı. kalbimiz buna dayanmıyordu. ne kadar zamanımız kaldığını öğrenmek için fransa’dan sürülmüş bir doktor buldum: "doktor ne kadar zamanım kaldı?". bu soruyu 17’sinde sormak hiç de kolay değil.. "eğer değişiklik olmazsa en fazla iki ay" cevabını verdi. sonra bir değişiklik oldu. yapraklar kayboldu ve eski yiyeceklerimizi vermeye başladılar. galiba cephane fabrikasının yönetimi, ölümler yüzünde iş aksamaya başlayınca şikayet etmiş. böylece daha önceden iğrenç bulduğumuz yemekler bize çok leziz gelmeye başladı.

-intikam duygunuz var mı?

-intikamım çocuklarım, torunlarım. ailemi yok etmek isteyenlere karşı intikamım bu. almanlarla nasıl gidiyor diye soruyorsan, çok iyi. genç almanlar evime geliyorlar. anne-babalarını da görüyorum. ama, dedelerini görmeyi reddediyorum. benim yaşımdaki almanları görmek istemiyorum. anılar intikamdır.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Stalin’in Emriyle 22 Bin Polonyalı Subay ve Sivilin İnfaz Edilmesi : Katyn Katliamı


Stalin’in Emriyle 22 Bin Polonyalı Subay ve Sivilin İnfaz Edilmesi : Katyn Katliamı

1940 yılında SSCB lideri Josef Stalin’in emriyle 22 bin Polonyalı subay ve sivil acımasızca katledildi.

sovyetler birliği dağılmadan hemen önce esen glasnost rüzgarları sebebiyle katyn katliamı’nın gerçek sorumlusunu bulmak için soruşturma açmış, dağıldıktan sonra da yeltsin döneminde bitirilen bu soruşturmada ayan beyan ortaya çıkan gerçeklerin kamuoyu ile paylaşılması putin dönemine kadar mümkün olmamıştır. bunun ana nedeni sovyetler birliğinin stalin’in ölümünden sonra stalin’in etrafındaki kişilik kültü ile hesaplaşmasının genellikle bir iç hesaplaşma olmasıdır. kruşçev, brejnev, çernenko; bunlar hep 1936’da stalin’in sovyet ordusundaki generallerin çoğunu vurdurduğu büyük temizlik/great purge esnasında olan olayları kamuoyu ile paylaşma ve öldürülen personelin iade-i itibarlarını sağlama eğilimindedir. polonyalılar rus olmadığından bu post mortem rehabilitasyona uygun kabul edilmeyecektir. bunun için 2010 yılına kadar beklenmesi gerekecektir.

1940’ta katyn’de tam olarak ne oldu?

sovyetler, 1920’de bu topraklara devrim getirmek için top tüfek orduyla yollara düşmüş, general pilsudski önderliğindeki bağımsızlığını yeni kazanmış lehler bu kızılorduyu vistül nehrinde varşova’nın hemen dışında durdurmuş, tarihte görülen ender geri geliş hikayelerinden biriyle ve ağırlıklı bir manevra üstünlüğüyle kendilerini yenmiş ve rusya’ya doğru işgale girişerek bugünkü ukrayna ve beyaz rusya’dan toprak alarak kızılordu’yu rusya’ya silah zoruyla geri itelemiştir. belirtmek gerekirse stalin, bu esnada lvov/lviv kentine saldıran kızılordu uzantısının komutanıydı. lehler kendisini buradan 20 yıl önce yaka paça atmışlardı. kendisinin leh ordusuna ve mensuplarına olan hıncı ve nefretinin buradan geldiği genel olarak analizlerde öne çıkar.

stalin, 1936’da kızılordu’da kendisine bağlı olmayan ya da politik olarak ayrılmaya meyilli hemen herkesi vurdurduğu bir büyük temizliğe girişmiştir. ilk tutuklanıp vurulanlardan biri de mareşal tukaçevski’dir. operasyonel derinliğin teorisi ile ilgili altın değerinde eserler bırakmış olan rusların 20.yy’daki en önemli askeri şahsiyetlerinden olan bu generalin 2. dünya savaşında yaşasaydı almanlara karşı olan savunma savaşına nasıl bir etkisi olacağı da gayet açıktır. ancak barbarossa harekatı açılışında kızılordu’nun içler acısı sefil bir duruma düşmesinin ana sebebi tukaçevski ile vurulup gömülen on binlerce rus subay ve generalidir. orta komuta kademesi rusların en kara gününde stalin’in emriyle toprağın altında bulunmaktadır.

ikinci dünya savaşının başında almanlar ile beraber polonya’yı işgal eden rusların ilk hareketlerinden biri leh ordusunu gözaltına almaktır. almanlar da tabii bunu yapmışlardır ama naziler cenevre anlaşmasının tarafı olduğu ve ona imza attıkları için düşman muharip personeli subay ve er olarak ayırıp kamplara dağıtmışlar ve kendilerine bakmaktadırlar. subaylar oflag kamplarına, erler stalag kamplarına alınıp burada nezarette savaşın sonuna kadar mümkün mertebe tutulurlar. nedeni de polonya’nın ne ruslarla ne almanlarla ateşkese yanaşmaması, hükümetin savaşı ülke dışından yönetmesidir. o yüzden almanlar muharip gazileri salmazlar.

ruslar ise askerleri beyaz rusya ve rusyadaki kamplara yollarken subayları trenlerle toplaya toplaya rusya içlerine getirirler. stalin ve kgb’nin eski hali nkvd’nin başı lavrenti beria ile kafa kafaya vererek gözaltındaki polonyalı subayların infaz edilmesini emreder. stalin’in yeşil kalemiyle onay verdiği beria mektubunun bir sureti burada.

emir alındıktan sonra bu kadar adamı kimin vuracağı sorunu ortaya çıkar. ruslar vassili blokhin’i göreve çağırarak lehlerin toplandığı smolensk, kalinin ve kharkov kamplarında işe başlamasını emreder.

Vassili Blokhin

vassili blokhin, bir bond çantaya doldurduğu bir sürü 22 kalibre ve 7.65 mm tabanca ile kamplara ulaşır ve burada bir yeraltı sığınağını görev için hazırlamaya başlar. bu sığınakta iki adet oda bulunmaktadır. tutuklunun elleri bağlı getirildiği ilk odada üç adet kızılordu subayı isim soyad rütbe ve sicil numarası sormakta ve verilen cevapları kaydetmektedir. ardından haldır huldur diğer odaya alınan tutuklunun karşısına yine oturan üç kızılordu üniformalı personel yine bağırarak aynı ya da benzer soruları kendisine sorar. ancak bu oda ses yalıtımlıdır ve kapının arkasında vassili blokhin, elinde çok ses çıkarmayan ufak tabancasıyla beklemektedir. esir subay sorulara cevap vermekteyken kafasının arkasına bir el ateş eder. yere düşen subayın cesedi hemen demir bir raydan yukarıya bir pencereye doğru ittirilir, oda havalandırılır ve yerdeki kan hemen paspaslanır. 1 dakikadan az bir sürede yeni bir subay odaya girer ve vassili blokhin’in tam önünde arkasını dönmüş olarak sorulara cevap vermeye hazırlanır.

blokhin ve ekibi her gece böyle böyle 10 saat çalışmıştır. averaj esir vurma süresi 3 dakikada bir kişidir. gecenin sonunda bir şişe votka açarak hep beraber içmektedirler. 28 günde 7000 kişiyi elleriyle vuran blokhin’in rekoru kayıtlara geçmiş tek bir insanın bizzat işlediği en kapsamlı cinayet sayısıdır. 2010 yılında ruslar katyn katliamını kabul ettiğinde vassili blokhin, guinness rekorlar kitabı’na en başarılı cellat olarak girmeye hak kazanmıştır.

kurbanların daha büyük bir çoğunluğu ise kamyonlarla ormanların diplerine götürülüp burada açılmış çukurların başında elleri yine bağlı olarak kafalarından vurulmuştur. toplam öldürülen polonyalı esir subay sayısı 21768 ile 22 bin arasında bir yerlerdedir.

burada olayın operasyonel olarak nasıl gerçekleştiğiyle alakalı gerçekçi bir video var. katyn filminden:

VİDEO LİNK : https://youtu.be/Geu0R4xGAi4

peki neden ruslar polonyalı subayları vurmuştur?

bunun nedeni de bir orduyu sakatlamaktır. sovyet yönetimi başlarında subayları olmayan bir leh ordusunun isyana kalkışamayacağını öngördüğü için hepsini tek tek vurmaya karar vermiştir. tarihi arkaplana baktığımızda da 1793-1918 arasında almanya ve rusya arasında paylaşılmış bulunan polonya’nın durmadan isyan çıkaran bir yapısı da yok değildir. ancak tabii bu teslim alınmış personeli kafalarından tek tek vurmak için de çok su götürür bir gerekçedir.

almanlar bu katliamı öğrenince bunu bir propaganda çalışması yapmadan bırakmazlar. savaş esirlerinden, kızılhaç personelinden ve polonyalı yerel halktan bir komisyon kurarak açığa çıkarttıkları polonyalı subayların domuz bağıyla bağlanıp enselerinde birer delik olan cesetlerini fotoğraflayarak dünya basınına servis etmişlerdir. kurbanların rütbeleri leh ordusuna, ceplerinden çıkan paralar leh ülkesine aittir.

1938’den beri tuttukları günlükler 1940’ta sovyet nezaretinde sonlanmaktadır. bu cesetler de bütün bir alanı kaplamaktadır. bu katliamın kanıtları bulunduğunda o sırada londra’da bulunan sürgündeki leh hükümeti sovyetlerle olan diplomatik ilişkilerini kesmiş ve batılı müttefikleri de rahatsız etmiştir. sovyetler durmadan bu katliamın almanlar tarafından yapıldığını söyleyecek ve lehlerin alman propagandasıyla hareket ettiklerinden yakınacaktır. o sırada alman ordusuyla iki eli kanda olan sovyetler de tabii müttefiklerin zaten yenilmiş polonya için veya adalet için vazgeçmeyecekleri bir husus olduğundan sürgündeki polonya hükümeti polonyaya bir daha asla dönemeyecektir.

putin, 2010’da katliamı kabul edip özür dilediğinde bütün polonya erkanını taşıyan uçak smolensk’de düşecek ve çok daha ilginç bir sürü olaya ev sahipliği yapacaktır.

daha ilginç olanı da rusların hemen hemen hiçbir kızılordu kökenli insanlık suçunu kabul etmeyip (1944-45 doğu prusya kızılordu sistematik tecavüzleri) belgelerin çokluğu yüzünden bunu kabul ettikleri halde yurdum sosyalistlerinin stalinist köklerini bir türlü bırakamayıp olayı hala almanlara yıkabilmeleridir.

adamın gol diyor.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// YAHUDİ SOYKIRIMINDA ON BİNLERCE YAHUDİYİ KURTARAN 3 EFSANE ADAM – HOSENFELD – SCHINDLER – BEHİÇ ERKİN


Düzinelerce Yahudinin Hayatını Kurtaran Nazi Subayı : Wilm Hosenfeld

II. Dünya Savaşı esnasında yaptıklarıyla ‘Piyanist’ filmine de konu olan Wilm Hosenfeld, Nazi Almanyasının en vicdanlı subaylarından biriydi.

birinci dünya savaşı’nda yaralanıp demir haç almış, savaş sonrası öğretmenlik yapıp ikinci dünya savaşı’nda yeniden orduya katılmış alman subayıdır wilm hosenfeld.

ikinci dünya savaşı sırasında nazi almanyası işgali altındaki polonya’da görev yapmış ve yüzbaşı rütbesine kadar yükselmiştir. savaş sırasında onlarca polonyalı yahudiye yardım ederek hayatlarını kurtarmıştır. piyanist filmine konu olan wladyslaw szpilman da bunlardan biridir.

savaşın son aylarında sovyet rusya’ya esir düşen hosenfeld, yahudiler için tüm yaptıklarına rağmen ruslar tarafından 25 yıllık ağır çalışma cezasına çarptırılmış, stalingrad yakınlarındaki bir kampta 1952 yılında 57 yaşında ölmüştür.

piyanist filminde kendisini alman aktör thomas kretschmann canlandırmıştır. israil’de bulunan yahudi soykırımı kurbanlarına adanmış yad vashem anıtında, yahudi soykırımı sırasında yahudilere yardım eden ve yahudi olmayanları belirten ‘diğer uluslardan adil kişiler’ listesinde wilhelm adalbert hosenfeld’in de ismi vardır.

elimdengelenbu

elimde bulunan piyanist kitabının ek kısmında wilm hosenfeld’in savaş sırasında tuttuğu günlük de bulunmakta. 6 temmuz 1943 tarihinde günlüğüne yazdığı muhteşem yazıdaki durum, resmen ülkemizin ve ortadoğunun şu anki halini özetler niteliktedir:

6 temmuz 1943

tanrı, korkunç insan kayıplarına ve bu tüyler ürpertici savaşa neden izin veriyor? korkunç hava saldırılarını, masum sivil halkın büyük korkularını, temerküz kamplarındaki mahkumların gördüğü insanlık dışı muameleyi, yüz binlerce yahudinin almanlar tarafından öldürüldüğünü düşünün. bu tanrı’nın hatası mı? neden müdahale etmiyor, neden bunların olmasına izin veriyor? bu tür sorular sorabiliriz, ama cevap alamayız. kendimizi değil başkalarını suçlamaya öyle istekliyiz ki. tanrı kötülüğün hüküm sürmesine izin veriyor, çünkü insanoğlu kötülüğü benimsedi ve şimdi, kendi kötülüğümüzün ve eksiklerimizin ağırlığını hissetmeye başladık. naziler iktidara geldiğinde onları durdurmak için hiçbir şey yapmadık. kendi ideallerimize ihanet ettik: kişisel, demokratik ve dinsel özgürlük ideallerine.

işçiler nazilerle birlik oldu, kilise kenarına çekilip izledi, orta sınıf bir şey yapamayacak kadar korkaktı. önde gelen entelektüeller de öyle. sendikaların feshedilmesine, çeşitli mezheplerin baskı görmesine izin verdik. basında ve radyoda konuşma özgürlüğü yoktu. sonunda da savaşa sürüklenmemize izin verdik. almanya’da demokratik katılım olmaması bizi rahatsız etmedi, hiçbir konuda söyleyecek sözü olmayan insanlar tarafından temsil ediliyormuş gibi görünmek bize yetti. ideallerine ihanet edenler cezadan muaf kalamaz, şimdi bütün sonuçlarına katlanmak zorundayız.

Muhteşem Bir Hikayeyle II. Dünya Savaşı’ndan Sağ Kurtulan Piyanist: Wladyslaw Szpilman

2003 yılında vizyona giren The Pianist filmine ilham kaynağı olan Yahudi asıllı Polonyalı piyanist ve besteci Wladyslaw Szpilman’ın hayat hikayesi.

1911 yılında, zamanın rus imparatorluğu sınırlarındaki küçük bir kasabada doğan wladyslaw szpilman, küçük yaşta annesinden piyano dersleri alırken, bunun yıllar sonra hayatta kalmasını sağlayacak hayati bir adım olduğundan habersizdir.

1926 yılında, varşova’daki müzik akademisine kayıt olan szpilman, 1930 yılında eğitimini tamamladığında, çalışmalarına devam etmek üzere berlin’e gider. ancak, nazi’lerin 1933 yılında iktidarı ele geçirmeleri üzerine tekrardan varşova’ya dönmek zorunda kalır.

1935 yılında varşova devlet radyosu’nun piyanisti olan szpilman, almanların polonya’yı resmen işgal ettiği 1 eylül 1939 tarihine kadar radyoda çalmayı sürdürür. polonya halkının, alman işgalinden önce duyduğu son canlı yayın szpilman’ın radyoda çaldığı, chopin’in nocturne in c sharp minor (do diyez) adli eseridir. zira szpilman içeride çalarken almanlar, radyo binasını basmış, binayı boşalttırmış ve radyo yayını da kesmişlerdir.

her ne kadar szpilman ve ailesi, 400 binden fazla yahudinin 3,5 kilometrekarelik bir alana hapsedildiği ve alman işgalindeki avrupa’nın en büyük yahudi gettosunun sınırları içinde yaşasa da artık evlerini hiç tanımadıkları insanlarla paylaşmak zorunda kalacaklardır. çünkü o dönemde her evdeki bir odaya yaklaşık 9 kişi düşüyordur.

szpilman, kendisinin ve ailesinin hayatını idame ettirebilmek için gettonun içindeki nowaczesna isimli bir kafede piyanist olarak çalışmaya başlar. daha sonra leszno caddesindeki sztuka cafe’de iş hayatına devam eder.

1942 yılında almanlar, avrupa’da kurdukları gettolardan toplama kamplarına büyük sevkler başlatırlar. lviv ve zaslaw gettoları, belzec toplama kampına; lodz gettosu, chelmno toplama kampına; bialystok gettosu, sobibor toplama kampına; wroclaw ve çevresi majdanek’e; berlin, mechelen, drancy, westerbork ve italya’nın kuzeyindeki birkaç küçük getto ise bir milyondan fazla insanın öleceği auschwitz toplama kampına günlerce insan taşır. auschwitz’ten sonra en çok ölümün yaşandığı treblinka toplama kampına ise sadece iki gettodan sevkiyat yapılır; biri, yine bialystok, diğeri ise varşova’dır.

szpilman, trene binmekten son anda kendisini tanıyan bir judenrat (yahudi getto polisi) olan itzchal heller tarafından kurtarılır, ancak ailesinin treblinka’ya götürülmesine engel olamaz.

szpilman, gettodan kaçacağı 13 şubat 1943 tarihine kadar burada kalır ve bu esnada varşova direnişçilerinin silah alış-verişlerine yardımcı olur. (direnişçiler, piyanistin kaçışından sonra nisan 1943’te ayaklanma başlatırlar ve 27 gün süren bu olaylarda 17 alman askerine karşın 21 bin yahudi öldürülür.)

1944 ağustosuna kadar farklı yerlerde saklanmaya devam eden szpilman, varşova radyosu’ndan bazı arkadaşlarının da yardımıyla hayatta kalmayı başarır. en son bulunduğu evin bir tank atışıyla hasar almasıyla burayı da terk etmek zorunda kalır. ağustos ayından kasım ayına kadar (hepsi bombalanmış-terk edilmiş) evlerin bodrumlarında, hastanelerde saklanmaya devam eden szpilman; kendisini, hayatının değişeceği niepoldleglozci caddesi 223 numaralı dairenin çatı katında bulduğunda varşova’da hayatta kalan 20 yahudiden biridir.

bulunduğu evin, geri çekilen nazilerin karargahı olarak kullanılmaya başlaması sonucu nazi yüzbaşı wilm hosenfeld’in kendisini fark etmesi uzun sürmez.

hosenfeld, 1935 yılında nazi partisine üye olmuş ancak nazi politikalarının gittikçe sertleşmesi sonucu parti ile fikir ayrılığına düşmüş bir subaydır. 2. dünya savaşı sırasında, lehlere karşı sempati beslemiş, hatta lehçe öğrenmeye çalışmış ve kendisi gibi düşünen birkaç arkadaşı ile birlikte, birçok yahudiye yardım etmiştir.

Wilm Hosenfeld

23 temmuz 1942’de (varşova gettosunda görevliyken) karısına yazdığı bir mektupta şu satırları kaleme alır: “artık burada olmaktan hoşlanmıyorum, burada neler yapılıyor? yahudileri nasıl öldürüyorlar? şimdi yarım milyon insanı sürgün ediyoruz, tüm bu olanlardan sonra, bir alman, dünyanın nasıl yüzüne bakabilir. askerlerimiz cephede, bunun için mi oluyor? bunun tarihte asla bir emsali olmayacak.”

hosenfeld, 1942 yılında treblinka’ya giden bir trenden kaçan leon warm-warczynski isimli bir yahudinin de hayatını kurtarmış, onu yerel bir atletizm takımında göstermiş ve adına sahte evraklar düzenlemiştir. (warczynski daha sonraları hosenfeld’in “yardım” mektubunu szpilman’a ulaştıracak kişi olacaktı.)

yüzbaşı ile karşılaştığında öleceğini düşünen szpilman’ın yanıldığını anlaması uzun sürmez. zira hosenfeld, szpilman’ın piyanist olduğunu öğrenince ondan bir şeyler çalmasını ister.

hosenfeld, ona saklanabileceği daha iyi bir yer gösterir, belirli periyotlarda yiyecek getirir ve hatta sovyet kuşatmasının daralmasıyla bulundukları karargahı terk ederken bir paltosunu da ona verir.

1945 yılında savaşın sona ermesinden sonra szpilman, varşova radyosu’ndaki işine geri döner ve çaldığı ilk parça, 6 yıl önce yarım bıraktığı nocturne in c sharp minor olur.

wilm hosenfeld, almanların savaşı kaybetmesiyle sovyetlerce tutuklanır ve ağır işkencelerden geçer. 7 mayıs 1950 yılında varşova gettosundaki görevinden ötürü 25 yıl hapis cezasına çarptırılır. duruşma kararına “işlediği suçlardan ötürü, savunma hakkı yoktur” yazısı eklenmiştir.

gönderildiği savaş esirleri kampında polonyalı bir rahiple tanışan hosenfeld, rahipten 1942’de yardım ettiği leon-warm’ı bulmasını ister.

1951 ocak ayında leon-warm, hosenfeld’i kurtarmak için almanya’daki karısını ziyaret eder. aynı zamanda da szpilman’a, hosenfeld’in kurtarılamsıyla ile ilgili bir mektup yazar (bu arada szpilman, 1950 yılına kadar hosenfeld’in adını dahi bilmez. ta ki leon – warm ona ulaşana kadar.)

leon-warm’ın hosenfeld ile ilgili edindiği en son bilgi, fransa’nın brest kentindeki bir esir toplama kampında olduğudur, daha sonra kendisinden ölümüne kadar haber alınamaz.

hosenfeld, 13 ağustos 1952 yılında stalingrad yakınlarındaki bir kampta hayata veda eder

1998 yılında wladyslaw szpilman, israil soykırım anı müzesi olan yad veshem’e, wilm hosenfeld’e “righteous among the nations” – “milletler arası erdemli insan” nişanı verilmesi için çağrıda bulunur. 11 yıl süre inceleme sonucunda 2009 yılında wilm hosenfeld, bu nişan’ı alan 5 nazi partisi üyesinden biri olur. (diğerleri: oskar schindler, karl plagge, albert goring, john rabe.)

szpilman ise 89 yaşında hayata veda eder, kendisinin ve hosenfeld’in çocukları dost olarak kalır.

szpilman’ın 1945 yılında anılarını yazdığı hatıratlar, 1997 yılında oğlu tarafından kitap haline getirilir ve 35 dile çevrilir. 2002 yılında gösterime giren piyanist filmi bu kitaptan uyarlanmış ve szpilman’ı adrien brody (bu rol için 16 kg vermiştir) oynarken, wilm hosenfeld’i thomas kretschmann canlandırmıştır.

Tarihin Gördüğü En Yürekli ve Aynı Zamanda En Şeytan İnsan : Oskar Schindler

II. Dünya Savaşı’nda birçok Yahudi’yi fabrikasında çalıştırarak Hitler’in zulmünden koruyan ve "Schindler’in Listesi" adlı filme de konu olan Oskar Schindler’in hayat hikayesi.

Getty Images/Bettmann

28 nisan 1908, zwittau – çekoslovakya doğumlu bir iş adamı oscar schindler. ikinci dünya savaşı almanyasında, asıl amacı savaştan kâr sağlamaktı. bu fikriyat, her ne kadar ilk bakışta insanlık dışı bir düşünce olarak görülse bile, tarihin geri kalanında, onun bir kahraman ilan edilmesine zemin hazırlayacaktı.

oskar schindler, daha henüz 19 yaşındayken emilie schindler ile evlendi. askerliğini yaptıktan sonra geri döndü ve evliliğini bir süre daha devam ettirdi ancak alemlere ve kadınlara düşkünlüğüyle tanınan oskar’ın bu düşkünlüğünün tek taraflı olmaması da tanrı’nın ona bir lütfuydu. nazi partisi’ne katıldığında işsizdi. yalnız oskar’ın en büyük yeteneklerinden birisi, ikili ilişkilerini idame ettirmekteki üstün başarısıydı. tam anlamıyla bir halkla ilişkiler ve pazarlama dehası olan oskar, bu yeteneği sayesinde gestapo ve ss’le kusursuz ve kurulması zor bağlantılara sahip oldu ve bu bağlantılar ona, satın alınması zor bir dokunulmazlık ve yakın gelecekteki planları için büyük kolaylıklar sağlayacaktı. ilk olarak yahudileri kullanma fikri 1939 yılında, iki tane yahudi fabrikasını, neredeyse bedava denilebilecek meblağlara satın almasıyla başlamıştı aslında. günümüzde bile yapılması akıl edilemeyen bir patronaj hamlesiyle, yahudi halkını çok düşük ücretlere çalıştırıyor ama onlara savaş günlerinde hasretini çektikleri “insan gibi” davranıyordu. böylede hiç de kalifiye olmayan işçilerinden maksimum randıman alabiliyordu çekoslovak iş adamı.

Emilie Schindler & Oskar Schindler

ilk 3 senesinde, yaptığı kap kacak ve emaye tencereleri alman ordusuna satıyor ve milyonlarca mark’ı cebine indiriyor oluşu 1942’de çiftliğinde atıyla dolaşırken tanık olduğu getto baskını ve kırmızı paltolu bir kızın çaresiz koşuşturmasını farketmesi sonrası yerini, tarihte eşine benzerine zor rastlanan ve insanlık namına büyük yankılar uyandıracak bir harekete bıraktı. ona toplama kamplarındaki dramı, çağ dışı zulümleri ve yapılan “özel muamele”leri anlatınca oskar, plazow kampındaki yaklaşık 1100 kadar işçiyi, yine bağlantılarını ve yüksek ikna kabiliyetini kullanarak oradan çıkarmayı başarmıştı. bu, sadece onları oradan çıkarmak değil, zalim komutan amon goeth’in elinden almış, kısacası bir nevi canlarını kurtarmıştı.

nazi almanyası’nın savaşı kaybediyor oluşunu anladıktan ve kabullendikten sonra adolf hitler, kamplarda yahudilere uygulanan işkence ve esaretin dozajını artırmış ve gördükleri muamele artık soykırım halini almaya başlamıştı. bu hırçın ve insanlık dışı politika, etkilerini elbette oskar’a da hissettirmişti ve bu ona elindeki 1100 yahudiye mal oldu. insani yönünün ağır bastığını söylediğimiz oskar, işte bu sebeple o meşhur ve yahudilerin bugün hala var olmasının en büyük sebeplerinden biri olan listesini oluşturmaya başladı; schindler’in listesi’ni… oskar’ın öncelikli hedefi, o yahudileri öldürülmeden, dezenfekte edilmek için sokuldukları gaz odalarında zehirlenmeden ve daha sonra insafsızca yakılmadan nazilerin elinden kurtarmak oldu. ve bu liste, aynı zamanda, ona tam anlamıyla bir servete mal oldu. kamptan aldığı her yahudi işçi başına amon goeth’e para ödeyen schindler, amon’un göz bebeği helen hirsch’i de, zalim komutanla yaptığı kağıt oyununda onu alt ederek elinden aldı. yalnız, listede oluşan karışıklıktan dolayı, 700 yahudi grossrosen’e, 300 tanesi de auschwitz’e gönderilmişti. schindler, yine zamanında bir hamle yaparak onları tekrar trenlerle memleketine, zwittau’ya getirtti.

Getty Images/Rafael WOLLMANN

elindeki yaklaşık 1300 yahudiyle tekrar işe koyulan schindler, ayrılmış olduğu eşi emilie’nin de ona katılmasıyla tekrar eski günlerine döndü. işçileri tekrar kamplardan çıkarmasının gerekçesi olarak savaş malzemesi, havan topu, top mermisi yapacağını söyleyen schindler’in fabrikasından çıkan hiç bir mermi, nazi ordusunun standartlarına uygun değildi ve dolayısıyla değersizdi. zaruri işçi olarak gösterdiği yahudilerin fabrikada kalmasını sağlamak ve aynı zamanda para kazanmak imkansızdı. ve biliyordu ki, üreteceği mermilerin saplanacağı bedenler, onu para kaybetmekten daha fazla üzecekti ve schindler, bunun doğrultusunda mermileri başka fabrikadan alıp, “biz yaptık” diye alman ordusuna satmaya başladı. elbette kâr marjı oldukça düşük olan bu ticari süreç, yavaş yavaş oskar’ı, iflasın eşiğine getirmişti.

Oskar Schindler’in fabrikası.

savaş sona erdiğinde ve sovyet birlikleri zwitlau’ya ulaştığında, oskar ve emilie oradan çoktan ayrılmıştı. çünkü artık, sovyetler tarafından aranan ve kölecilikle suçlanacak olan bir savaş suçlusuydu. daha sonraları birkaç iş girişiminde büyük hüsranlar yaşadı fakat yahudi dostları ona her zaman koltuk çıktı, destekledi.

oskar schindler, en sonunda çareyi buenos aires’e yerleşmekte buldu ve insanlık tarihi boyunca görülmüş-görülecek en büyük, en yürekli ve aynı zamanda en şeytan insan, 9 ekim 1974 tarihinde de hayata gözlerini yumdu.

karnak

Yukarıda okuduğunuz olayları anlatan, 1993 yapımı Schindler’in Listesi filmini muhakkak izlemelisiniz.

20 Bin Yahudiyi Soykırımdan Kaçıran Unutulmaz Devlet Adamı : Behiç Erkin

Tarihimizin değeri en az bilinen kişilerinden biri Behiç Erkin. Yaptıklarıyla tanınırlığı arasında garip bir ters orantı olan, bir zamanların Paris Büyükelçisi Behiç Erkin’den kısaca bahsedelim.

– 1909 yılında görevleri nedeniyle istanbul’da bulundukları sırada mustafa kemal ile (birlikte tuttukları, beyoğlu’nda markız pastanesi’nin karşısındaki sokakta bulunan evde) ev arkadaşı olan,

– çanakkale savaşı’nda cepheye yapılan mühimmat, erzak ve asker sevkiyatını kusursuz olarak yönetmesi ile savaşın kazanılmasında oynadığı büyük rol nedeniyle alman imparatoru tarafından 1. dereceden demir haç madalyası’na layık görülen,

– azerbaycan’ın ilk düzenli ordusunu kuran,


– osmanlı döneminde demiryolları ile ilgili ilk ve tek kitabı yazan,

– kurtuluş savaşı’nda ordunun hareketini sağlayan neredeyse tek araç olan demiryollarını kusursuz yönetmesiyle savaşın kazanılmasında çok büyük pay sahibi olan,

– cumhuriyet döneminde (1926-1928 arasında) bayındırlık bakanı (nafia vekili) olarak görev yapan

– "demiryollarının millileştirilmesi" çerçevesinde demiryollarının işletme lisansını fransızcadan türkçeye bizzat çeviren ve "türkler demiryolu işletemez" yargısını tarihe gömen,

– itü’ye (mühendis mektebi) özerklik kazandırarak türkiye’ye özerklik kavramını getiren,

– demiryollarına katkısından dolayı sektör çalışanları tarafından "demiryolcuların babası" olarak, mustafa kemal atatürk tarafından ise onuncu yıl marşı’nın tek dizesine müdahale edilerek "demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" dizesinin koyulması ile takdir edilen,

– milli istihbarat teşkilatı’nı kuran,

– türkiye büyükelçiliğini yaptığı fransa’nın nazi işgali altında olduğu yıllarda (ki işgal altında bulunan diğer devletlerin yahudi vatandaşlarını nazilere ihbar ettiği yıllardır) türk yahudilerine türkiye cumhuriyeti pasaportu çıkartıp, türk olmayan yahudilere ise birkaç kelime de olsa türkçe öğretip onlara da türkiye cumhuriyeti pasaportu vererek toplamda 20 bin yahudiyi soykırımdan trenlere bindirerek kaçıran,

yukarıda dökümü yapılanların sadece birini yapmış olsaydı bile herkes tarafından tanınması gerekirken kimsenin tanımadığı kişidir behiç erkin.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : 1 Mayıs 1977 Katliamı ( Kanlı 1 Mayıs )


1 Mayıs 1977 Katliamı ( Kanlı 1 Mayıs )

Ülke çok sıkıntılı bir süreçten geçiyordu. Diyarbakır Emniyet Genel Müdürü Gaffar Okan’ın öldürülmesi, Anayasal anlaşmazlık nedeniyle ortaya çıkan ekonomik kriz ve Fazilet Partisinin Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatılması ülke gündemine bomba gibi düşmüştü. Her ne kadar 1971 olayları işçi kesiminin yani DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) önünü kesmeye çalıştıysa da işçi hareketleri hiç durmadan eylemlerine devam ettiler.

Tarihler 1976 senesini gösterdiğinde İşçi Sendikaları gruplar halinde Taksim Meydanında 300.000 kişiyle 1 Mayıs İşçi Bayramını kutladılar. Fakat bu süreçten sonra işçi kesimi kendi arasında bölünmeye başladı. Özelikle darbeden sonra içeri atılan Sol liderlerin 1974 yılında affıyla birlikte iyice güçlenen gençlik farklı fraksiyonların etrafında toplanmaya başladı. İşte bu ayrışma “Kanlı Mayıs” için adeta bulunmaz bir fırsattı. Maocu (Çin) ve Moskovacı olarak bölünen kesim kendi yazılı mecmualarında birbirlerine düşmanca yazılarla 1 Mayıs 1977 yılında büyük bir oyunun içine sürüklendiler. Meydanda güvenlik 20 bin DİSK görevlisi tarafından sağlanacaktı. Ayrıca DİSK, 22 Nisan günü grupların atacağı ortak sloganları belirledi. Herkesin aklına gelen başına geldi. Saat 13’den itibaren Sol akın akın Taksim Meydanını doldurmaya başlamıştı.

Meydanda adeta iğne atsan yere düşmezdi. Sol’un bütün fraksiyonları oradaydı. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmaya başlamıştı. Fakat aniden beşer dakika arayla iki el silah sesi duyuldu. Yüz binlerce insan birbirini eze eze kaçışmaya başladı. Daha ilk şok atlatılmadan Sular İdaresi ve İntercontinetal Oteli’nden (The Marmara Otel) kalabalığın üzerine uzun namlulu silahlarla ateş edilmeye başlanmıştı. Buda yetmezmiş gibi nerden geldiği bilinmeyen bir panzer alana girerek işçilerin üzerine su sıkarak insanları çiğnemeye başlamıştı. Bu kaçışmanın ortasında beyaz bir Renault marka arabadan göstericilerin üzerine kurşun yağdırılıyordu. Bu silahlı saldırılardan sonra 34 kişi hayatını kaybederken 126 kişi ise yaralanmıştı. Ölenlerden Meral Özkol adlı vatandaş panzerin altında ezilerek hayatını kaybetmişti. Ölen vatandaşların 5’i kurşunlanarak geri kalan 29 kişi ise ezilerek hayatını kaybetmişti. Yaralıların 39’u başından ve çeşitli yerlerinden silahla vurulmuşlardı. Olay hiçbir zaman tam olarak aydınlatılmadı. Ne Kazancı Yokuşundaki kamyon ne beyaz Renault nede İntercontinetal Otelden açılan ateşin kaynağı öğrenilemedi. Fakat olaydan bir gün önce otele CIA ajanlarının yerleştiği ve olaydan sonra kayıtların silinerek örtbas edildiği öğrenildi. Aynı dönemde MİT tarafından Başbakan Süleyman Demirel’e olası bir darbe için telkinde bulunuldu. İzleyen günlerde Bülent Ecevit’e İzmir’de Havaalanında suikast düzenlenince acilen Kara Kuvvetleri Komutanı 1 Haziran 1977 tarihinde emekliye sevk edildi. (1) (2) (4)

· 1975 yılından sonraki işçi hareketleri…

İpler kopma noktasına gelene kadar işçi kesiminin otoritesi olan TİP (Türkiye İşçi Partisi) kadrolarına 1975 yılından sonra komünist kökenli TKP (Türkiye Komünist Partisi) katılmaya başlamış ve etkinliği ele geçirmişti. Fakat bu gruplar arasındaki çatışma zamanla iktidar hırsı ile kanlı bıçaklı bir hal almıştı. Özellikle DİSK, komünist karakterini daha da belirginleştirerek işçi gruplarından Maocu (Çin) grubu tasviye etme çabasına girişmişti. 1 Mayıs 1977 olaylarında da bu grup meydana alınmamış ve çatışma çıkmıştı. Bu çatışmalar 1977 yılına kadar iyice tırmandı ve tarihin kanlı sayfalarına kara bir leke olarak kaydedildi. (1) (2)

· 1977 “Kanlı Mayıs”ı SOL içindeki kanlı bir hesaplaşma mıydı?

DİSK 1977 yılında aldığı bir iç anlaşma ile“Maocu” olarak nitelendirilen grubu Taksim Meydanına sokmamama kararı almıştı. Çünkü DİSK içinde TKP’nin büyük bir etkisi söz konusuydu. Bu olayların gölgesinde gruplar 1977 1 Mayıs kutlamaları için hazırlıklarını tamamlamıştı. Fakat kanlı olayın hemen ardından Sol’da meydana gelen bütün bu çatırdamalar herkesin aklına aynı soruyu getirdi. Bütün bu silahlı saldırılar acaba TKP ve Maocu grup arasındaki kanlı bir hesaplaşma mıydı? (1) (2)

DİSK’den daha sonra yapılan açıklamada gerçekten bir çatışma olmaması için Maocu grubun meydana alınmaması gerektiği yönünde bir karar alınmıştı. Fakat Maocu grup olarak bilinen Halkın Sesi/Aydınlık grubu meydana grup halinde değil, bireysel olarak katılacaklarını belirtiler. Diğer taraftan Maocu gruplardan Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ve Halkın Birliği Taksim Meydanına gruplar halinde geleceklerini açıklamışlardı. Fakat gruplar arasındaki çatışma bunlardan da ibaret değildi. DEV-Yol ve Kurtuluş arasında da böyle çatışmalar yaşanmış ve hatta karşılıklı ölümler yaşanmıştı. Meydana bu iki ayrılıkçı gruplardan Dev-Yol Beşiktaş-Dolmabahçe; Kurtuluş ise Saraçhane-Tarlabaşı güzergahından gelerek olası bir çatışma önlenmiş oldu. (1) (2)

· Gazete manşetlerinde “Kanlı 1 Mayıs”

Hürriyet: “MAYIS KATLİAMI 34 ÖLÜ” manşetini attı. Muhabir yazısında özellikle meydandan kaçanların ölmemek ve kurşunlanmamak için çil yavrusu gibi dağıldıklarının altını çizmiştir. Ayrıca 19:05 sularında gelen silah sesinin olayların başlangıcı olduğunu belirtmiştir. (3)

Cumhuriyet: “1 Mayıs Kanlı Bitti” manşetleriyle yer vermiştir. Bu olaydan yıllar sonra suikast sonucu hayatını kaybeden Uğur Mumcu köşesinde konuya korkusuzca değinmiştir. Mumcu’ya göre son yıllarda tırmanan olayların patlama noktası 1 Mayıs’tır. Adeta kirli ve gizli bir el planını adım adım uyguluyordu. Gazetenin 3 Mayıs tarihli bir haberinde ise olayla ilgili soruşturmada 453 kişinin gözaltına alındığı ve sorgulandığı belirtiliyordu. Ayrıca olay günü Sular İdaresi ve Intercontinental Oteli’nden ateş açan kişilerin bulunamadığı belirtilmiştir. (3)

· 1 Mayıs kutlamaları illegal bir oluşum veya toplantı günü değildir!

İşçilerin birlik ve beraberliklerinin güçlendiği ve aralarındaki iletişim ve dayanışmanın artması için uluslar arası bir gün belirlenmişti. Fakat anlaşılanın aksine bu özel gün zoraki verilmiş bir gündür. Bu günün kazanılmasında ilk hareket Avustralya’da işçilerin günlük sekiz saatlik çalışma sınırı kazanmak için ayaklanmasıyla elde edilmişti. 1856 yılında Avustralya’daki işçilerin bu iş bırakma ve bir günlük eğlenme ve toplanma günleri klasik bir hal almaya başlamıştı. Aslında bu ilk kıvılcım büyük bir meşaleye adeta umut olmuştu. 21 Nisan olarak ayarlanan bu gün daha sonra Avustralya’da yer alan işçi kesimlerince klasik ve tekrarlanır hale geldi. Bu başkaldırı diğer kıtalardaki işçilere de ilham kaynağı oldu. Amerika’da yaklaşık 200 bin işçi sekiz saatlik işgünü sınırı için 1886 yılında yürüyüş ve iş bırakma eylemi yaptılar. Ayrıca bu dönemde işçiler arasında büyük bir birleşme ve dayanışma daha oldu. Daha önceleri siyahi vatandaşların parka girmesi yasakken Kentaki’de 6 bin siyahi ve beyaz vatandaş bir arada yürüyerek Ulusal Park’a girmişlerdir. (4)

Bu işçi hareketlerinin ardından her zamanki gibi devrimlerin öncüsü olan Fransa yine sahneye çıkmıştır. 1889 yılında toplanan İkinci Enternasyonal’de Fransız temsilcinin önerisi ile 1 Mayıs’ın işçiler arasındaki ulusal dayanışma ve birlik günü olarak kutlanmasına karar verildi. Aynı yıl Avrupa’daki işçi hareketleri de giderek örgütlendi ve Uluslararası İşçiler Kongresi 400 delege ile toplandı. Bu kongrenin ilk konusu günlük çalışma süresinin sekiz saate indirilmesiydi. Kongrede Bordeaux’lu işçi temsilcisi 1 Mayıs’ı dünya çapında bir grev ve iş bırakma günü olarak kutlanmasını teklif etti. Bu teklife Fransız ve Amerikan temsilcilerden de destek geldi. Böylece 1 Mayıs 1890 yılında toplu grev ve iş bırakma kararı alındı. (4)

· Türkiye’de 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Kutlanması…

İlk kutlama 1 Mayıs 1923’te düzenlenmiştir. Bu önemli işçi günü 2008 yılının Nisan ayında “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanmıştır. 22 Nisan 2009’da alınan kararla 1 Mayıs tekrar tatil günü olarak kabul edilmiştir. 1923 tarihinden sonra kitlesel olarak kutlamalar yasaklanmıştır. 1925 yılına gelindiğinde “Takriri Sükun Kanunu” çerçevesinde bu kutlamalar süresiz olarak kaldırılmıştır. Bu süreç böyle devam ederken 1935 yılına gelindiğinde 1 Mayıs “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak ücretsiz kutlanmasına karar kılınmıştır. 1976 yılına gelindiğinde işçi bayramı kitlesel olarak tekrardan kutlanmaya başlanmıştır.

Fakat 1977 yılına gelindiğinde olacaklardan habersiz yüz binlerce insan Taksim Meydanını doldurmuştu. Kutlamalar sırasında göstericilerin üzerine ateş açılması ile 34 kişi hayatını kaybetmiştir. Bütün bu karmaşa ülkeyi adım adım askeri darbeye götürüyordu. Ve en sonunda 1979 yılında Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 1 Mayıs kutlamaları yasaklandı. Fakat sokağa çıkma yasağına rağmen işçiler Mayıs kutlamalarını bırakmamışlardı. 1981 yılında darbenin gölgesinde kalan 1 Mayıs kutlamaları Güvenlik Konseyi tarafından yasaklandı. 1989 yılında ise bir polis memurunun açtığı ateş sonucu işçi olan Mehmet Akif Dalcı hayatını kaybetti. Bu dönemden sonra 1996 yılında işçiler Taksim Meydanı yerine Kadıköy’de toplandılar. Fakat polisler gösterticilerin üzerine ateş açarak 3 işçinin hayatını kaybetmesine neden olmuş ve büyük bir ayaklanma çıkmıştı. Çıkan olay ve işçi ölümlerinin ardından 2005 yılına kadar 1 Mayıs kutlamaları iptal edildi. (1) (4)

2007 yılında göstericiler bu sefer 1 Mayıs’ı daha farklı bir amaçla kullanacaklardı. Bu işçi bayramında 1977 yılında hayatını kaybeden işçiler anılacaktı. Kadıköy de toplanan gruplar gösterisine başladığında polisler taşkınlıklardan dolayı 580 vatandaşı gözaltına aldılar. 2001 yılında alınan bir kararla 1 Mayıs “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Fakat 1 Mayıs geldiğinde sendikalar ve hükümet tarafında uzlaşma sağlanamadı. 1 Mayıs günü hiçbir işçi Taksim Meydanına alınmayacaktı. Bütün işçi grupları ortak bir bildiri ile Taksim Meydanına yürüme kararı aldılar. Fakat güvenlik güçleri gruplara gaz bombası ve tomalarla müdahale edince zaman zaman çatışmalar çıktı. Polisin DİSK ve ÖDP binaları önündeki sert müdahalesi ve bir hastanenin aciline gaz bombası atması günlerce ülke gündeminde konuşuldu. Bu süreçten sonra ülke günlerce “Orantılı Güç” kavramını tartışır oldu. (4)

· Kanlı 1 Mayıs’ta hayatını kaybeden vatandaşlar

-Mustafa Ertan,

-Hüseyin Kırkın,

-Ali Fuat Özkaş,

-Mürtecim Oltulu,

-Kahraman Alsancak,

-Dilan Nigis,

-Bayram Çitak,

-Ercüment Gürkut,

-Bayram Neyir,

-Ömer Harhan,

-Hikmet Öztürkçü,

-Meral Özkol,

-Mehmet Ali Gençoğlu,

-Hasan Yıldırım,

-Garabet Ayhan,

-Ziya Baki,

-Rasim Elmas,

-Kadriye Duman,

-Ahmet Gözükara,

-Hamdi Toka,

-Hatice Altın,

-Ramazan Sarı,

-Atila Özbilen,

-Hacer İpeksaman,

-Kenan Çatak,

-Sibel Açıkalın,

-Mustafa Elmas,

-Nazan Güladi,

-Niyazi Darı,

-Jale Yeşil Nil,

-Leyla Altıparmak,

-Ali Sırdal,

-Kadir Balcı,

-Nazmi Arı,

-Beyhan Sürücü.

· Kaynaklar

1)- "1 Mayıs 1977 Neden Kana Bualndı " Bianet

2)- Mehmet Ali Birand Kanlı 1 Mayıs Videosu

3)- 1 Mayıs 1977 BBC

4)-1 Mayıs 1977 Milliyet

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : Kanlı Noel (21 ARALIK 1963 – KIBRIS)


Kanlı Noel (21 ARALIK 1963-KIBRIS)

Kıbrıs 1963 yılının 21 Aralık günü itibariyle olağanüstü bir Rum vahşetine maruz kaldı. Silahsız Türkler kurşunlarla cezalandırıldı, tek suçları Kıbrıs’ta yaşamaktı. Kıbrıs adası bütün tarihinin en belirsiz günlerini yaşıyordu. Rumlar Hz. İsa’nın doğumunu bahane ederek sokaklara dökülmüşlerdi. 1960 yılında adada bir cumhuriyet kurulmasına rağmen Makarios bu anayasayı kabul etmedi ve kendi lehinde değiştirilmesi için Türk tarafına öneride bulundu. Fakat Türk kesimi bu öneriyi reddetti. Rumların bütün amacı Türkleri karşılık vermeye iterek katliamları meşrulaştırmaktı. (1)

· Kanlı Noelin Gelişimi

1963 Aralık ayının başlarında İsmet İnönü’nün istifası ile birlikte hükümet büyük bir çıkmaza girmişti. Bu arada Yunanistan hükümeti de el değiştirdi ve göreve Yorgo Papandreu getirildi. Yeni hükümet Zürih ve Londra Antlaşmalarını kabul etmekte zorlanıyordu. Bu 13 maddelik değişiklik talebi ve karşı koyma beraberinde 20.000 EOKA militanını adaya taşımış ve “Akritas Planı”nı devreye sokmuştu. Plana göre Lefkoşa 8 saat içinde ele geçirilecek ve Türk köyleri imha edilecekti. (2)

Rum kesimi ilk olarak saldırılarına bir kılıf hazırlamaya kalkıştı. 4 Aralık 1963 tarihinde EOKA tarafından daha önce öldürülen ve örgüt militanı olan Markos Drakos’un heykeli bombalandı ve suç Türklerin üzerine atıldı. İşte şimdi Türklere saldırmak için uygun ortam oluşmuştu. Bu durum bütün dünya kamuoyuna Türkler bizlere saldırdı diyerek bir güzel pazarlandı. (1)

Eokacılar Trodos Dağlarında

Tarihler 20 Aralığı gösterdiğinde Rum saldırıları ilk olarak Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde kadınların üzerlerinin aranmak istenmesiyle başladı. Olay yerinde bulunan Türkler ise bu duruma karşı çıkmak isteyince Rumlar kalabalığın üzerine ateş açtı, açılan ateş sonunda Zeki Halil ve Cemaliye Emirali hayatını kaybetti. 21 Aralık tarihinde garantör olarak Türk kesiminden sorumlu olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük ve dönemin Savunma Bakanı Osman ÖREK Yunan İçişleri Bakanı Yorgacis ile konuşmaya geldiğinde Baf Kapısı Polis Karakolu adeta bir seferberlik havası içindeydi. Türk gençleri 21 Aralık’ta yapılan saldırıyı kınamak istediğinde EOKA tarafından Lefkoşa Türk Lisesi yaylım ateşine tutuldu. Aynı gün Lefkoşa’da bulunan Atatürk modeli ve Rauf Denktaş’ın bürosu saldırıya uğradı. Artık EOKA birliklerine Rum milisler de destek vermeye başlamıştı. Sokak başları tutulmuş ve Türk köylerinde insan avı başlamıştı. Işığı yanan Türk evlerine baskınlar düzenlendi ve cinayetler işlendi. Rumlar, Noel Bayramını Türk halkını öldürerek kutluyordu. (1) (2) (5)

Köylerini savunan Türk mücahitler

Saldırıların odağında Lefkoşa’nın Kumsal kenti vardı. Rumlar Lefkoşa’yı ele geçirdiğinde Türk dirayeti kırılmış olacaktı. Dönemin Türk Kuvvetleri Komutanı olan Emekli Tabip Tuğgeneral Nihat İlhan’ın eşi ve çocuklarına adeta bir vahşet uygulandı. İlhan’ın eşi Mürüvet İlhan ve çocukları Murat, Hakan ve Kutsi vahşice Rumlar tarafından öldürüldü. (1) (2)

Rumlar kendi kaderlerine kendilerinin karar vermesi adına Türklerin yoğunluklu olarak bulunduğu Kumsal Kentine saldırmayı düşündüler. Çünkü adanın Rum varlığı 1133 iken adadaki Türk varlığı 5126 kişiydi. Adadaki bu dengesiz nüfus nedeniyle 19 Aralık tarihinden başlayarak Rumlar saldırılar planlamaya başladılar. Fakat Türk mücahitler yapılması planlanan bu saldırı planlarına karşılık hazırlıklara başladılar. (1) (2)

· Rum Saldırıları Başlıyor

Katliamdan kaçan kadınlar

22 Aralık 1963 günü Rum saldırısı başladı. Saldırılarda EOKA’yı Nikol Sampson komuta ediyor ve Rum birlikler sürekli takviye ediliyordu. Saldırıların başlamasının hemen ardından Yunan yönetici Makarios, Garanti Antlaşmasını tanımadığını açkılayınca Rumlar iyice saldırganlaştılar. Kent boşaltılmalı ve Türkler güvenli bölgeye çekilmeliydi. 23 Aralık tarihinde Türkiye antlaşmanın garantörü olan İngiliz ve Yunan ortaklarına Kıbrıs’a müdahale için öneride bulundu; fakat müdahale yapılmadı. Adada bulunan mücahitlerin özverili çalışmalarıyla 24 Aralık tarihinde 5.000 Türk vatandaş Lefkoşa’nın güvenli bölgelerine taksim edildiler. Rumlar Kaymaklıya saldırdığında genç yaşlı demeden öldürmeye başlamış ve ellerine geçirdikleri yaşlı veya çocuk 550 kişiyi esir almışlardı. (1) (2) (5)

25 Aralık tarihinde Türk tarafı müdahale hakkını kullanmak için harekete geçmiş ve türk savaş uçakları Kıbrıs semalarında Rumlara gözdağı vermeye başlamıştı. Makarios hemen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’ü ve Rauf Denktaş’ı anlaşmak için İngiliz Komiserliğine çağırdı. Türk hükümeti ile anlaşma masasına oturan Rumlar hem anlaşma sağlarken hem de geri planda Ayvasıl Türklerini öldürüp toplu mezarlara gömmüştüler. Ayvasıl köylülerinden 21 kişi öldürülerek çukurlara atılmış ve üzerleri kapatılmıştır. Ayvasıl toplu mezarları BM Müfettişi nezaretinde 14 Ocak 1964 tarihinde açıldı ve bütün dünyaya bildirildi.

İngiliz Komutanların da aracılığıyla “Yeşil Hat” çekildi. 26 Aralık 1963 gecesi ise Türk, Yunan ve İngiliz taraflarınca adaya müdahale kararı alındı. 23 ve 25 Aralık günleri arasında “Kanlı Noel” olarak adlandırılan safhada 200 Türk hayatını kaybederken 475 kişi de yaralıydı ve en vahimi kayıpların akıbeti bilinmiyordu. EOKA’ya liderlik yapan Nikol Sampson daha sonra “Eleftheria” gazetesine emri Yunan hükümetinden alarak uyguladığını bildirdi ve “Kanlı Noel”i zafer olarak nitelendirdi. (1) (2)

Rum saldırılarının ardından 18.667 Kıbrıslı Türk, 103 köyü boşaltmak zorunda kaldılar. Barış Gücü ve mücahitlerin nezaretinde bulundukları bölümleri boşaltan Türkler’in BM kayıtlarına göre Lefkoşa’da 39, Girne’de 7, Baf’da 49, Larnaka’da 21 ve Magusa’da 21 olmak üzere 137 köyü zarar görmüştü. 1963 tarihinde başlayarak 1964 yılında sonlanan Rum saldırılarında toplam 364 Kıbrıslı Türk hayatını kaybetti. (6)

· Kaybolmuş hayatların yürek burkan hikayeleri…

Tarihler 1 Ocak 1964 tarihlerini gösterdiğinde Sadrazamköy’de aslında Türk olan yedi kişilik bir aile Rumlara çobanlık yapıyordu. Onlar bilemezlerdi yıllardır hizmet ettikleri insanların onların canlarına kastedeceklerini. Rumlar yedi kişilik aileyi öldürüp kuyuya atmışlardı. Kan dondurucu bu vahşet aslında toprakla veya egemenlik haklarıyla örtbas edilemezdi. Baba Rahmi Hasan (59), Anne Ayşe Rahmi (42) ve ailenin çocukları olan Hasan (15), Zahide (12), Ahmet (7), Şerife (5) ve Mustafa (2) zalimce katledildiler. Yedi kişilik aile hiç bilmedikleri bir davanın ve savaşın ortasında günahsızca katledildiği ve ailenin gömüldüğü toprak parçasında yıllar sonra barıştan bahsedeceklerdi. Fakat bu aile Girne’nin Karşıyaka (Vasilya) köyünde doğmalarına rağmen hayatlarını Rumlara çobanlık yaparak sağlıyorlardı. (3)

Karşıyaka (Vasilya) köyü 1956’nın 18 Martında sarhoş Rumlar tarafından basıldı. Kadınlara saldırarak ihtiyarları tarumar ettiler. Köyün erkekleri dışarıdayken yapılan bu saldırı sonucunda 75 kişinin yaşadığı köyde 17 ağır yaralı vardı. 1963 katliamına kadar köylerinde kalan Türkler 1964 yılının başlarında daha güvenli bölgelere göç etmek sorunda kaldılar. 1964 yılında ayrıldıkları köylerine ve bütün eşya ve evlerini bıraktıkları köylerine ancak 11 sene sonra geri dönebildiler. (3)

24 Aralık günü İbrahim Nidai ve Şevket Kadır Lapta köyünden Girne’ye haber almak için yola çıkmışlardır. Fakat iki gençten ne bir haber nede kendileri dönebilmişlerdir. Her gece köye nöbet tutuluyordu; fakat iki genç geç saate kadar halen gelmeyince köyü bir endişe kapladı. Bir gün sonra bütün ümitleri tüketen o haber gelmişti. Gençler Rum çetelerin eline düşmüş ve Ayyorgi kireç ocaklarında canice yakılmışlardı. Ölümler arttıkça köyü aynı telaş sardı. Rumlar 4-5 bin kişilik gruplarla toplanmışlardı ve 350-400 Türk ne kadar dayanabilirdi? Adanın Türk halkı ve mücahitler ellerine geçen en eski silahlarla bile Rum çetelerine karşı savaştılar. (2)

Kanlı Noel’den Geriye Kalan Fotoğraf

EOKA ve Rum çeteleri birleşerek köylere saldırmaya başlamıştı. Yer Lefkoşa’nın batısında bulunan Kumsal semti… Semte gelen Rumlar İrfanbey Sokağına ulaştığında Mürüvet Hanım çocuklarına pijamalarını giydiriyordu. Fakat birden kapının önündeki Rumları fark etti ve çocuklarıyla birlikte küvetin içinde saklandı. İki evladı ile küvete sığınan sessizce ölümün ayak seslerini dinlemeye başladı. Evin sahibi olan Hasan efendi ve Feride hanım ise yine banyoya sığındılar. Ev sahibesinin kardeşi olan Nuvber ise beş aylık bebeğiyle banyoya saklandı. Zaman ilerledi ve Rum çetesi kapıyı kırarak içeri girdiler. Evde bulunan insanlara çoluk çocuk demeden otomatik mavzerle 15, storn otomatik tabanca ile 12 ve diğer mavzer silahlarla 6 el ateş ettiler. Rumlar Kumsal köyüne saldırıyorken hiçbir destek kuvvet gelmedi. Birlikler iki gün sonra köye ulaştığında 2 numaralı evdeki banyonun ışığı açıktı. Duvarlar kanlarla ve et parçaları ile kaplıydı. Bir kadın banyo küvetinde cansız üç yavrusuyla birlikte can vermişti. Hakan ve Kudsi annelerinin kucağında can vermişlerdi. Rumların gözü kan bürümüştü. Yoksa hangi ideoloji veya amaç küçücük bedenleri kendilerine hesap görürler ki. Kıbrıs Türk Alayı Binbaşısı Dr. Nihat İlhan eşi ve ufacık yavruları Rum çeteler tarafından böyle katledilmiştir. (5)

· Vural Türkmen ve katliam fotoğraflarının Türkiye’ye kaçırılması…

Türk gazeteciler Lefkoşa Havaalanına indirilmiyor ve diğer uçaklarla belge veya yazı alışverişleri yasaklanıyordu. Peki ama bütün dünyanın görmesi gereken katliam fotoğrafları dünyaya nasıl servis edilecekti? Nihayetinde bir fırsat ellerine geçecekti. Ankara’dan gelen bir tıbbi uça alana iniş izni almış ve gidişte yaralıları alacaktı. Gelen uçakla Ankara Vali muavini de gönderilecektir; fakat vali aranacaktır. Hemen bütün çalışmalar toplandı, fotoğraflar yazılarla birlikte zarflara konuldu. Fotoğraflar ve yazılar Türkiye’ye nasıl gönderilecek ti? Doktorlar ve gazeteciler bir araya gelerek bu soruna bir çare bulmaya çalıştılar. (5)

Rumlarla yapılan mücadelede ağır yaralanan 5 mücahitten 3’ü hayatını kaybetmiştir. Yaralılardan Vural Türkmen aslında Türk Mukavemet Timleri Gizli Örgütü’nün (TMT) bir üyesiydi. Türkmen Dr. Kaya Bekiroğlu, Dr. Naim Adiloğlu, Dr. Ezel Örfi, Dr. Şemsi Kazım ve Kimyager Cahit Rüstem ekibi tarafından kasıklarından boğazına kadar alçıya alındı. Belgeler ve resimler Türkmen’in göğüs ve sırt bölgesine yerleştirildi. Daha sonra Türkmen Kızılhaç görevlileri tarafından uçağa bindirilir. Etimeskut Askeri Havaalanına inen Türkmen indiğinde belgeler ve resimler Türk yetkililere teslim edildi. (5)

Kıbrıs katliamı Türkmen sayesinde bütün dünyaya duyuruldu. Katliam kanıtlandıktan sonra karargahta tutulan Türk askerleri harekete geçtiler. Kıbrıs müdahalesinde Türkiye artık Batılı devletlere kanıt sağlayabilirdi. 15 Ocak 1964 tarihinde yayınlanan fotoğraflara dayanarak Londra Konferansı düzenlendi. Dönemin Başbakanı olan İsmet İnönü bizzat hastaneye gelerek Vural Türkmen’i kutladı. Fakat İnönü yan tarafta yatan mücahit tarafından Kıbrıs’a müdahale için telkin edildi. (Kanınızda zerre kadar Türk kanı varsa Kıbrıs’a müdahale edersiniz). Siyah beyaz tek kare fotoğraf Türklerin meşru müdafaa hakkını bütün dünyaya kanıtlamıştı. (5)

· Kaynaklar

1) Ahmet Akyol, Kanli Noel Olayları

2) Kanlı Noel Olayları

3) Kıbrıs TKD, Kanlı Noel

4) Kanlı Noel Unutulmadı, Yeni Çağ Gazetesi

5) Barbarlık Müzesi

6) Kanlı Noel, Türk Soykırımları