SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Stalin’in Emriyle 22 Bin Polonyalı Subay ve Sivilin İnfaz Edilmesi : Katyn Katliamı


Stalin’in Emriyle 22 Bin Polonyalı Subay ve Sivilin İnfaz Edilmesi : Katyn Katliamı

1940 yılında SSCB lideri Josef Stalin’in emriyle 22 bin Polonyalı subay ve sivil acımasızca katledildi.

sovyetler birliği dağılmadan hemen önce esen glasnost rüzgarları sebebiyle katyn katliamı’nın gerçek sorumlusunu bulmak için soruşturma açmış, dağıldıktan sonra da yeltsin döneminde bitirilen bu soruşturmada ayan beyan ortaya çıkan gerçeklerin kamuoyu ile paylaşılması putin dönemine kadar mümkün olmamıştır. bunun ana nedeni sovyetler birliğinin stalin’in ölümünden sonra stalin’in etrafındaki kişilik kültü ile hesaplaşmasının genellikle bir iç hesaplaşma olmasıdır. kruşçev, brejnev, çernenko; bunlar hep 1936’da stalin’in sovyet ordusundaki generallerin çoğunu vurdurduğu büyük temizlik/great purge esnasında olan olayları kamuoyu ile paylaşma ve öldürülen personelin iade-i itibarlarını sağlama eğilimindedir. polonyalılar rus olmadığından bu post mortem rehabilitasyona uygun kabul edilmeyecektir. bunun için 2010 yılına kadar beklenmesi gerekecektir.

1940’ta katyn’de tam olarak ne oldu?

sovyetler, 1920’de bu topraklara devrim getirmek için top tüfek orduyla yollara düşmüş, general pilsudski önderliğindeki bağımsızlığını yeni kazanmış lehler bu kızılorduyu vistül nehrinde varşova’nın hemen dışında durdurmuş, tarihte görülen ender geri geliş hikayelerinden biriyle ve ağırlıklı bir manevra üstünlüğüyle kendilerini yenmiş ve rusya’ya doğru işgale girişerek bugünkü ukrayna ve beyaz rusya’dan toprak alarak kızılordu’yu rusya’ya silah zoruyla geri itelemiştir. belirtmek gerekirse stalin, bu esnada lvov/lviv kentine saldıran kızılordu uzantısının komutanıydı. lehler kendisini buradan 20 yıl önce yaka paça atmışlardı. kendisinin leh ordusuna ve mensuplarına olan hıncı ve nefretinin buradan geldiği genel olarak analizlerde öne çıkar.

stalin, 1936’da kızılordu’da kendisine bağlı olmayan ya da politik olarak ayrılmaya meyilli hemen herkesi vurdurduğu bir büyük temizliğe girişmiştir. ilk tutuklanıp vurulanlardan biri de mareşal tukaçevski’dir. operasyonel derinliğin teorisi ile ilgili altın değerinde eserler bırakmış olan rusların 20.yy’daki en önemli askeri şahsiyetlerinden olan bu generalin 2. dünya savaşında yaşasaydı almanlara karşı olan savunma savaşına nasıl bir etkisi olacağı da gayet açıktır. ancak barbarossa harekatı açılışında kızılordu’nun içler acısı sefil bir duruma düşmesinin ana sebebi tukaçevski ile vurulup gömülen on binlerce rus subay ve generalidir. orta komuta kademesi rusların en kara gününde stalin’in emriyle toprağın altında bulunmaktadır.

ikinci dünya savaşının başında almanlar ile beraber polonya’yı işgal eden rusların ilk hareketlerinden biri leh ordusunu gözaltına almaktır. almanlar da tabii bunu yapmışlardır ama naziler cenevre anlaşmasının tarafı olduğu ve ona imza attıkları için düşman muharip personeli subay ve er olarak ayırıp kamplara dağıtmışlar ve kendilerine bakmaktadırlar. subaylar oflag kamplarına, erler stalag kamplarına alınıp burada nezarette savaşın sonuna kadar mümkün mertebe tutulurlar. nedeni de polonya’nın ne ruslarla ne almanlarla ateşkese yanaşmaması, hükümetin savaşı ülke dışından yönetmesidir. o yüzden almanlar muharip gazileri salmazlar.

ruslar ise askerleri beyaz rusya ve rusyadaki kamplara yollarken subayları trenlerle toplaya toplaya rusya içlerine getirirler. stalin ve kgb’nin eski hali nkvd’nin başı lavrenti beria ile kafa kafaya vererek gözaltındaki polonyalı subayların infaz edilmesini emreder. stalin’in yeşil kalemiyle onay verdiği beria mektubunun bir sureti burada.

emir alındıktan sonra bu kadar adamı kimin vuracağı sorunu ortaya çıkar. ruslar vassili blokhin’i göreve çağırarak lehlerin toplandığı smolensk, kalinin ve kharkov kamplarında işe başlamasını emreder.

Vassili Blokhin

vassili blokhin, bir bond çantaya doldurduğu bir sürü 22 kalibre ve 7.65 mm tabanca ile kamplara ulaşır ve burada bir yeraltı sığınağını görev için hazırlamaya başlar. bu sığınakta iki adet oda bulunmaktadır. tutuklunun elleri bağlı getirildiği ilk odada üç adet kızılordu subayı isim soyad rütbe ve sicil numarası sormakta ve verilen cevapları kaydetmektedir. ardından haldır huldur diğer odaya alınan tutuklunun karşısına yine oturan üç kızılordu üniformalı personel yine bağırarak aynı ya da benzer soruları kendisine sorar. ancak bu oda ses yalıtımlıdır ve kapının arkasında vassili blokhin, elinde çok ses çıkarmayan ufak tabancasıyla beklemektedir. esir subay sorulara cevap vermekteyken kafasının arkasına bir el ateş eder. yere düşen subayın cesedi hemen demir bir raydan yukarıya bir pencereye doğru ittirilir, oda havalandırılır ve yerdeki kan hemen paspaslanır. 1 dakikadan az bir sürede yeni bir subay odaya girer ve vassili blokhin’in tam önünde arkasını dönmüş olarak sorulara cevap vermeye hazırlanır.

blokhin ve ekibi her gece böyle böyle 10 saat çalışmıştır. averaj esir vurma süresi 3 dakikada bir kişidir. gecenin sonunda bir şişe votka açarak hep beraber içmektedirler. 28 günde 7000 kişiyi elleriyle vuran blokhin’in rekoru kayıtlara geçmiş tek bir insanın bizzat işlediği en kapsamlı cinayet sayısıdır. 2010 yılında ruslar katyn katliamını kabul ettiğinde vassili blokhin, guinness rekorlar kitabı’na en başarılı cellat olarak girmeye hak kazanmıştır.

kurbanların daha büyük bir çoğunluğu ise kamyonlarla ormanların diplerine götürülüp burada açılmış çukurların başında elleri yine bağlı olarak kafalarından vurulmuştur. toplam öldürülen polonyalı esir subay sayısı 21768 ile 22 bin arasında bir yerlerdedir.

burada olayın operasyonel olarak nasıl gerçekleştiğiyle alakalı gerçekçi bir video var. katyn filminden:

VİDEO LİNK : https://youtu.be/Geu0R4xGAi4

peki neden ruslar polonyalı subayları vurmuştur?

bunun nedeni de bir orduyu sakatlamaktır. sovyet yönetimi başlarında subayları olmayan bir leh ordusunun isyana kalkışamayacağını öngördüğü için hepsini tek tek vurmaya karar vermiştir. tarihi arkaplana baktığımızda da 1793-1918 arasında almanya ve rusya arasında paylaşılmış bulunan polonya’nın durmadan isyan çıkaran bir yapısı da yok değildir. ancak tabii bu teslim alınmış personeli kafalarından tek tek vurmak için de çok su götürür bir gerekçedir.

almanlar bu katliamı öğrenince bunu bir propaganda çalışması yapmadan bırakmazlar. savaş esirlerinden, kızılhaç personelinden ve polonyalı yerel halktan bir komisyon kurarak açığa çıkarttıkları polonyalı subayların domuz bağıyla bağlanıp enselerinde birer delik olan cesetlerini fotoğraflayarak dünya basınına servis etmişlerdir. kurbanların rütbeleri leh ordusuna, ceplerinden çıkan paralar leh ülkesine aittir.

1938’den beri tuttukları günlükler 1940’ta sovyet nezaretinde sonlanmaktadır. bu cesetler de bütün bir alanı kaplamaktadır. bu katliamın kanıtları bulunduğunda o sırada londra’da bulunan sürgündeki leh hükümeti sovyetlerle olan diplomatik ilişkilerini kesmiş ve batılı müttefikleri de rahatsız etmiştir. sovyetler durmadan bu katliamın almanlar tarafından yapıldığını söyleyecek ve lehlerin alman propagandasıyla hareket ettiklerinden yakınacaktır. o sırada alman ordusuyla iki eli kanda olan sovyetler de tabii müttefiklerin zaten yenilmiş polonya için veya adalet için vazgeçmeyecekleri bir husus olduğundan sürgündeki polonya hükümeti polonyaya bir daha asla dönemeyecektir.

putin, 2010’da katliamı kabul edip özür dilediğinde bütün polonya erkanını taşıyan uçak smolensk’de düşecek ve çok daha ilginç bir sürü olaya ev sahipliği yapacaktır.

daha ilginç olanı da rusların hemen hemen hiçbir kızılordu kökenli insanlık suçunu kabul etmeyip (1944-45 doğu prusya kızılordu sistematik tecavüzleri) belgelerin çokluğu yüzünden bunu kabul ettikleri halde yurdum sosyalistlerinin stalinist köklerini bir türlü bırakamayıp olayı hala almanlara yıkabilmeleridir.

adamın gol diyor.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// YAHUDİ SOYKIRIMINDA ON BİNLERCE YAHUDİYİ KURTARAN 3 EFSANE ADAM – HOSENFELD – SCHINDLER – BEHİÇ ERKİN


Düzinelerce Yahudinin Hayatını Kurtaran Nazi Subayı : Wilm Hosenfeld

II. Dünya Savaşı esnasında yaptıklarıyla ‘Piyanist’ filmine de konu olan Wilm Hosenfeld, Nazi Almanyasının en vicdanlı subaylarından biriydi.

birinci dünya savaşı’nda yaralanıp demir haç almış, savaş sonrası öğretmenlik yapıp ikinci dünya savaşı’nda yeniden orduya katılmış alman subayıdır wilm hosenfeld.

ikinci dünya savaşı sırasında nazi almanyası işgali altındaki polonya’da görev yapmış ve yüzbaşı rütbesine kadar yükselmiştir. savaş sırasında onlarca polonyalı yahudiye yardım ederek hayatlarını kurtarmıştır. piyanist filmine konu olan wladyslaw szpilman da bunlardan biridir.

savaşın son aylarında sovyet rusya’ya esir düşen hosenfeld, yahudiler için tüm yaptıklarına rağmen ruslar tarafından 25 yıllık ağır çalışma cezasına çarptırılmış, stalingrad yakınlarındaki bir kampta 1952 yılında 57 yaşında ölmüştür.

piyanist filminde kendisini alman aktör thomas kretschmann canlandırmıştır. israil’de bulunan yahudi soykırımı kurbanlarına adanmış yad vashem anıtında, yahudi soykırımı sırasında yahudilere yardım eden ve yahudi olmayanları belirten ‘diğer uluslardan adil kişiler’ listesinde wilhelm adalbert hosenfeld’in de ismi vardır.

elimdengelenbu

elimde bulunan piyanist kitabının ek kısmında wilm hosenfeld’in savaş sırasında tuttuğu günlük de bulunmakta. 6 temmuz 1943 tarihinde günlüğüne yazdığı muhteşem yazıdaki durum, resmen ülkemizin ve ortadoğunun şu anki halini özetler niteliktedir:

6 temmuz 1943

tanrı, korkunç insan kayıplarına ve bu tüyler ürpertici savaşa neden izin veriyor? korkunç hava saldırılarını, masum sivil halkın büyük korkularını, temerküz kamplarındaki mahkumların gördüğü insanlık dışı muameleyi, yüz binlerce yahudinin almanlar tarafından öldürüldüğünü düşünün. bu tanrı’nın hatası mı? neden müdahale etmiyor, neden bunların olmasına izin veriyor? bu tür sorular sorabiliriz, ama cevap alamayız. kendimizi değil başkalarını suçlamaya öyle istekliyiz ki. tanrı kötülüğün hüküm sürmesine izin veriyor, çünkü insanoğlu kötülüğü benimsedi ve şimdi, kendi kötülüğümüzün ve eksiklerimizin ağırlığını hissetmeye başladık. naziler iktidara geldiğinde onları durdurmak için hiçbir şey yapmadık. kendi ideallerimize ihanet ettik: kişisel, demokratik ve dinsel özgürlük ideallerine.

işçiler nazilerle birlik oldu, kilise kenarına çekilip izledi, orta sınıf bir şey yapamayacak kadar korkaktı. önde gelen entelektüeller de öyle. sendikaların feshedilmesine, çeşitli mezheplerin baskı görmesine izin verdik. basında ve radyoda konuşma özgürlüğü yoktu. sonunda da savaşa sürüklenmemize izin verdik. almanya’da demokratik katılım olmaması bizi rahatsız etmedi, hiçbir konuda söyleyecek sözü olmayan insanlar tarafından temsil ediliyormuş gibi görünmek bize yetti. ideallerine ihanet edenler cezadan muaf kalamaz, şimdi bütün sonuçlarına katlanmak zorundayız.

Muhteşem Bir Hikayeyle II. Dünya Savaşı’ndan Sağ Kurtulan Piyanist: Wladyslaw Szpilman

2003 yılında vizyona giren The Pianist filmine ilham kaynağı olan Yahudi asıllı Polonyalı piyanist ve besteci Wladyslaw Szpilman’ın hayat hikayesi.

1911 yılında, zamanın rus imparatorluğu sınırlarındaki küçük bir kasabada doğan wladyslaw szpilman, küçük yaşta annesinden piyano dersleri alırken, bunun yıllar sonra hayatta kalmasını sağlayacak hayati bir adım olduğundan habersizdir.

1926 yılında, varşova’daki müzik akademisine kayıt olan szpilman, 1930 yılında eğitimini tamamladığında, çalışmalarına devam etmek üzere berlin’e gider. ancak, nazi’lerin 1933 yılında iktidarı ele geçirmeleri üzerine tekrardan varşova’ya dönmek zorunda kalır.

1935 yılında varşova devlet radyosu’nun piyanisti olan szpilman, almanların polonya’yı resmen işgal ettiği 1 eylül 1939 tarihine kadar radyoda çalmayı sürdürür. polonya halkının, alman işgalinden önce duyduğu son canlı yayın szpilman’ın radyoda çaldığı, chopin’in nocturne in c sharp minor (do diyez) adli eseridir. zira szpilman içeride çalarken almanlar, radyo binasını basmış, binayı boşalttırmış ve radyo yayını da kesmişlerdir.

her ne kadar szpilman ve ailesi, 400 binden fazla yahudinin 3,5 kilometrekarelik bir alana hapsedildiği ve alman işgalindeki avrupa’nın en büyük yahudi gettosunun sınırları içinde yaşasa da artık evlerini hiç tanımadıkları insanlarla paylaşmak zorunda kalacaklardır. çünkü o dönemde her evdeki bir odaya yaklaşık 9 kişi düşüyordur.

szpilman, kendisinin ve ailesinin hayatını idame ettirebilmek için gettonun içindeki nowaczesna isimli bir kafede piyanist olarak çalışmaya başlar. daha sonra leszno caddesindeki sztuka cafe’de iş hayatına devam eder.

1942 yılında almanlar, avrupa’da kurdukları gettolardan toplama kamplarına büyük sevkler başlatırlar. lviv ve zaslaw gettoları, belzec toplama kampına; lodz gettosu, chelmno toplama kampına; bialystok gettosu, sobibor toplama kampına; wroclaw ve çevresi majdanek’e; berlin, mechelen, drancy, westerbork ve italya’nın kuzeyindeki birkaç küçük getto ise bir milyondan fazla insanın öleceği auschwitz toplama kampına günlerce insan taşır. auschwitz’ten sonra en çok ölümün yaşandığı treblinka toplama kampına ise sadece iki gettodan sevkiyat yapılır; biri, yine bialystok, diğeri ise varşova’dır.

szpilman, trene binmekten son anda kendisini tanıyan bir judenrat (yahudi getto polisi) olan itzchal heller tarafından kurtarılır, ancak ailesinin treblinka’ya götürülmesine engel olamaz.

szpilman, gettodan kaçacağı 13 şubat 1943 tarihine kadar burada kalır ve bu esnada varşova direnişçilerinin silah alış-verişlerine yardımcı olur. (direnişçiler, piyanistin kaçışından sonra nisan 1943’te ayaklanma başlatırlar ve 27 gün süren bu olaylarda 17 alman askerine karşın 21 bin yahudi öldürülür.)

1944 ağustosuna kadar farklı yerlerde saklanmaya devam eden szpilman, varşova radyosu’ndan bazı arkadaşlarının da yardımıyla hayatta kalmayı başarır. en son bulunduğu evin bir tank atışıyla hasar almasıyla burayı da terk etmek zorunda kalır. ağustos ayından kasım ayına kadar (hepsi bombalanmış-terk edilmiş) evlerin bodrumlarında, hastanelerde saklanmaya devam eden szpilman; kendisini, hayatının değişeceği niepoldleglozci caddesi 223 numaralı dairenin çatı katında bulduğunda varşova’da hayatta kalan 20 yahudiden biridir.

bulunduğu evin, geri çekilen nazilerin karargahı olarak kullanılmaya başlaması sonucu nazi yüzbaşı wilm hosenfeld’in kendisini fark etmesi uzun sürmez.

hosenfeld, 1935 yılında nazi partisine üye olmuş ancak nazi politikalarının gittikçe sertleşmesi sonucu parti ile fikir ayrılığına düşmüş bir subaydır. 2. dünya savaşı sırasında, lehlere karşı sempati beslemiş, hatta lehçe öğrenmeye çalışmış ve kendisi gibi düşünen birkaç arkadaşı ile birlikte, birçok yahudiye yardım etmiştir.

Wilm Hosenfeld

23 temmuz 1942’de (varşova gettosunda görevliyken) karısına yazdığı bir mektupta şu satırları kaleme alır: “artık burada olmaktan hoşlanmıyorum, burada neler yapılıyor? yahudileri nasıl öldürüyorlar? şimdi yarım milyon insanı sürgün ediyoruz, tüm bu olanlardan sonra, bir alman, dünyanın nasıl yüzüne bakabilir. askerlerimiz cephede, bunun için mi oluyor? bunun tarihte asla bir emsali olmayacak.”

hosenfeld, 1942 yılında treblinka’ya giden bir trenden kaçan leon warm-warczynski isimli bir yahudinin de hayatını kurtarmış, onu yerel bir atletizm takımında göstermiş ve adına sahte evraklar düzenlemiştir. (warczynski daha sonraları hosenfeld’in “yardım” mektubunu szpilman’a ulaştıracak kişi olacaktı.)

yüzbaşı ile karşılaştığında öleceğini düşünen szpilman’ın yanıldığını anlaması uzun sürmez. zira hosenfeld, szpilman’ın piyanist olduğunu öğrenince ondan bir şeyler çalmasını ister.

hosenfeld, ona saklanabileceği daha iyi bir yer gösterir, belirli periyotlarda yiyecek getirir ve hatta sovyet kuşatmasının daralmasıyla bulundukları karargahı terk ederken bir paltosunu da ona verir.

1945 yılında savaşın sona ermesinden sonra szpilman, varşova radyosu’ndaki işine geri döner ve çaldığı ilk parça, 6 yıl önce yarım bıraktığı nocturne in c sharp minor olur.

wilm hosenfeld, almanların savaşı kaybetmesiyle sovyetlerce tutuklanır ve ağır işkencelerden geçer. 7 mayıs 1950 yılında varşova gettosundaki görevinden ötürü 25 yıl hapis cezasına çarptırılır. duruşma kararına “işlediği suçlardan ötürü, savunma hakkı yoktur” yazısı eklenmiştir.

gönderildiği savaş esirleri kampında polonyalı bir rahiple tanışan hosenfeld, rahipten 1942’de yardım ettiği leon-warm’ı bulmasını ister.

1951 ocak ayında leon-warm, hosenfeld’i kurtarmak için almanya’daki karısını ziyaret eder. aynı zamanda da szpilman’a, hosenfeld’in kurtarılamsıyla ile ilgili bir mektup yazar (bu arada szpilman, 1950 yılına kadar hosenfeld’in adını dahi bilmez. ta ki leon – warm ona ulaşana kadar.)

leon-warm’ın hosenfeld ile ilgili edindiği en son bilgi, fransa’nın brest kentindeki bir esir toplama kampında olduğudur, daha sonra kendisinden ölümüne kadar haber alınamaz.

hosenfeld, 13 ağustos 1952 yılında stalingrad yakınlarındaki bir kampta hayata veda eder

1998 yılında wladyslaw szpilman, israil soykırım anı müzesi olan yad veshem’e, wilm hosenfeld’e “righteous among the nations” – “milletler arası erdemli insan” nişanı verilmesi için çağrıda bulunur. 11 yıl süre inceleme sonucunda 2009 yılında wilm hosenfeld, bu nişan’ı alan 5 nazi partisi üyesinden biri olur. (diğerleri: oskar schindler, karl plagge, albert goring, john rabe.)

szpilman ise 89 yaşında hayata veda eder, kendisinin ve hosenfeld’in çocukları dost olarak kalır.

szpilman’ın 1945 yılında anılarını yazdığı hatıratlar, 1997 yılında oğlu tarafından kitap haline getirilir ve 35 dile çevrilir. 2002 yılında gösterime giren piyanist filmi bu kitaptan uyarlanmış ve szpilman’ı adrien brody (bu rol için 16 kg vermiştir) oynarken, wilm hosenfeld’i thomas kretschmann canlandırmıştır.

Tarihin Gördüğü En Yürekli ve Aynı Zamanda En Şeytan İnsan : Oskar Schindler

II. Dünya Savaşı’nda birçok Yahudi’yi fabrikasında çalıştırarak Hitler’in zulmünden koruyan ve "Schindler’in Listesi" adlı filme de konu olan Oskar Schindler’in hayat hikayesi.

Getty Images/Bettmann

28 nisan 1908, zwittau – çekoslovakya doğumlu bir iş adamı oscar schindler. ikinci dünya savaşı almanyasında, asıl amacı savaştan kâr sağlamaktı. bu fikriyat, her ne kadar ilk bakışta insanlık dışı bir düşünce olarak görülse bile, tarihin geri kalanında, onun bir kahraman ilan edilmesine zemin hazırlayacaktı.

oskar schindler, daha henüz 19 yaşındayken emilie schindler ile evlendi. askerliğini yaptıktan sonra geri döndü ve evliliğini bir süre daha devam ettirdi ancak alemlere ve kadınlara düşkünlüğüyle tanınan oskar’ın bu düşkünlüğünün tek taraflı olmaması da tanrı’nın ona bir lütfuydu. nazi partisi’ne katıldığında işsizdi. yalnız oskar’ın en büyük yeteneklerinden birisi, ikili ilişkilerini idame ettirmekteki üstün başarısıydı. tam anlamıyla bir halkla ilişkiler ve pazarlama dehası olan oskar, bu yeteneği sayesinde gestapo ve ss’le kusursuz ve kurulması zor bağlantılara sahip oldu ve bu bağlantılar ona, satın alınması zor bir dokunulmazlık ve yakın gelecekteki planları için büyük kolaylıklar sağlayacaktı. ilk olarak yahudileri kullanma fikri 1939 yılında, iki tane yahudi fabrikasını, neredeyse bedava denilebilecek meblağlara satın almasıyla başlamıştı aslında. günümüzde bile yapılması akıl edilemeyen bir patronaj hamlesiyle, yahudi halkını çok düşük ücretlere çalıştırıyor ama onlara savaş günlerinde hasretini çektikleri “insan gibi” davranıyordu. böylede hiç de kalifiye olmayan işçilerinden maksimum randıman alabiliyordu çekoslovak iş adamı.

Emilie Schindler & Oskar Schindler

ilk 3 senesinde, yaptığı kap kacak ve emaye tencereleri alman ordusuna satıyor ve milyonlarca mark’ı cebine indiriyor oluşu 1942’de çiftliğinde atıyla dolaşırken tanık olduğu getto baskını ve kırmızı paltolu bir kızın çaresiz koşuşturmasını farketmesi sonrası yerini, tarihte eşine benzerine zor rastlanan ve insanlık namına büyük yankılar uyandıracak bir harekete bıraktı. ona toplama kamplarındaki dramı, çağ dışı zulümleri ve yapılan “özel muamele”leri anlatınca oskar, plazow kampındaki yaklaşık 1100 kadar işçiyi, yine bağlantılarını ve yüksek ikna kabiliyetini kullanarak oradan çıkarmayı başarmıştı. bu, sadece onları oradan çıkarmak değil, zalim komutan amon goeth’in elinden almış, kısacası bir nevi canlarını kurtarmıştı.

nazi almanyası’nın savaşı kaybediyor oluşunu anladıktan ve kabullendikten sonra adolf hitler, kamplarda yahudilere uygulanan işkence ve esaretin dozajını artırmış ve gördükleri muamele artık soykırım halini almaya başlamıştı. bu hırçın ve insanlık dışı politika, etkilerini elbette oskar’a da hissettirmişti ve bu ona elindeki 1100 yahudiye mal oldu. insani yönünün ağır bastığını söylediğimiz oskar, işte bu sebeple o meşhur ve yahudilerin bugün hala var olmasının en büyük sebeplerinden biri olan listesini oluşturmaya başladı; schindler’in listesi’ni… oskar’ın öncelikli hedefi, o yahudileri öldürülmeden, dezenfekte edilmek için sokuldukları gaz odalarında zehirlenmeden ve daha sonra insafsızca yakılmadan nazilerin elinden kurtarmak oldu. ve bu liste, aynı zamanda, ona tam anlamıyla bir servete mal oldu. kamptan aldığı her yahudi işçi başına amon goeth’e para ödeyen schindler, amon’un göz bebeği helen hirsch’i de, zalim komutanla yaptığı kağıt oyununda onu alt ederek elinden aldı. yalnız, listede oluşan karışıklıktan dolayı, 700 yahudi grossrosen’e, 300 tanesi de auschwitz’e gönderilmişti. schindler, yine zamanında bir hamle yaparak onları tekrar trenlerle memleketine, zwittau’ya getirtti.

Getty Images/Rafael WOLLMANN

elindeki yaklaşık 1300 yahudiyle tekrar işe koyulan schindler, ayrılmış olduğu eşi emilie’nin de ona katılmasıyla tekrar eski günlerine döndü. işçileri tekrar kamplardan çıkarmasının gerekçesi olarak savaş malzemesi, havan topu, top mermisi yapacağını söyleyen schindler’in fabrikasından çıkan hiç bir mermi, nazi ordusunun standartlarına uygun değildi ve dolayısıyla değersizdi. zaruri işçi olarak gösterdiği yahudilerin fabrikada kalmasını sağlamak ve aynı zamanda para kazanmak imkansızdı. ve biliyordu ki, üreteceği mermilerin saplanacağı bedenler, onu para kaybetmekten daha fazla üzecekti ve schindler, bunun doğrultusunda mermileri başka fabrikadan alıp, “biz yaptık” diye alman ordusuna satmaya başladı. elbette kâr marjı oldukça düşük olan bu ticari süreç, yavaş yavaş oskar’ı, iflasın eşiğine getirmişti.

Oskar Schindler’in fabrikası.

savaş sona erdiğinde ve sovyet birlikleri zwitlau’ya ulaştığında, oskar ve emilie oradan çoktan ayrılmıştı. çünkü artık, sovyetler tarafından aranan ve kölecilikle suçlanacak olan bir savaş suçlusuydu. daha sonraları birkaç iş girişiminde büyük hüsranlar yaşadı fakat yahudi dostları ona her zaman koltuk çıktı, destekledi.

oskar schindler, en sonunda çareyi buenos aires’e yerleşmekte buldu ve insanlık tarihi boyunca görülmüş-görülecek en büyük, en yürekli ve aynı zamanda en şeytan insan, 9 ekim 1974 tarihinde de hayata gözlerini yumdu.

karnak

Yukarıda okuduğunuz olayları anlatan, 1993 yapımı Schindler’in Listesi filmini muhakkak izlemelisiniz.

20 Bin Yahudiyi Soykırımdan Kaçıran Unutulmaz Devlet Adamı : Behiç Erkin

Tarihimizin değeri en az bilinen kişilerinden biri Behiç Erkin. Yaptıklarıyla tanınırlığı arasında garip bir ters orantı olan, bir zamanların Paris Büyükelçisi Behiç Erkin’den kısaca bahsedelim.

– 1909 yılında görevleri nedeniyle istanbul’da bulundukları sırada mustafa kemal ile (birlikte tuttukları, beyoğlu’nda markız pastanesi’nin karşısındaki sokakta bulunan evde) ev arkadaşı olan,

– çanakkale savaşı’nda cepheye yapılan mühimmat, erzak ve asker sevkiyatını kusursuz olarak yönetmesi ile savaşın kazanılmasında oynadığı büyük rol nedeniyle alman imparatoru tarafından 1. dereceden demir haç madalyası’na layık görülen,

– azerbaycan’ın ilk düzenli ordusunu kuran,


– osmanlı döneminde demiryolları ile ilgili ilk ve tek kitabı yazan,

– kurtuluş savaşı’nda ordunun hareketini sağlayan neredeyse tek araç olan demiryollarını kusursuz yönetmesiyle savaşın kazanılmasında çok büyük pay sahibi olan,

– cumhuriyet döneminde (1926-1928 arasında) bayındırlık bakanı (nafia vekili) olarak görev yapan

– "demiryollarının millileştirilmesi" çerçevesinde demiryollarının işletme lisansını fransızcadan türkçeye bizzat çeviren ve "türkler demiryolu işletemez" yargısını tarihe gömen,

– itü’ye (mühendis mektebi) özerklik kazandırarak türkiye’ye özerklik kavramını getiren,

– demiryollarına katkısından dolayı sektör çalışanları tarafından "demiryolcuların babası" olarak, mustafa kemal atatürk tarafından ise onuncu yıl marşı’nın tek dizesine müdahale edilerek "demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" dizesinin koyulması ile takdir edilen,

– milli istihbarat teşkilatı’nı kuran,

– türkiye büyükelçiliğini yaptığı fransa’nın nazi işgali altında olduğu yıllarda (ki işgal altında bulunan diğer devletlerin yahudi vatandaşlarını nazilere ihbar ettiği yıllardır) türk yahudilerine türkiye cumhuriyeti pasaportu çıkartıp, türk olmayan yahudilere ise birkaç kelime de olsa türkçe öğretip onlara da türkiye cumhuriyeti pasaportu vererek toplamda 20 bin yahudiyi soykırımdan trenlere bindirerek kaçıran,

yukarıda dökümü yapılanların sadece birini yapmış olsaydı bile herkes tarafından tanınması gerekirken kimsenin tanımadığı kişidir behiç erkin.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : 1 Mayıs 1977 Katliamı ( Kanlı 1 Mayıs )


1 Mayıs 1977 Katliamı ( Kanlı 1 Mayıs )

Ülke çok sıkıntılı bir süreçten geçiyordu. Diyarbakır Emniyet Genel Müdürü Gaffar Okan’ın öldürülmesi, Anayasal anlaşmazlık nedeniyle ortaya çıkan ekonomik kriz ve Fazilet Partisinin Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatılması ülke gündemine bomba gibi düşmüştü. Her ne kadar 1971 olayları işçi kesiminin yani DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) önünü kesmeye çalıştıysa da işçi hareketleri hiç durmadan eylemlerine devam ettiler.

Tarihler 1976 senesini gösterdiğinde İşçi Sendikaları gruplar halinde Taksim Meydanında 300.000 kişiyle 1 Mayıs İşçi Bayramını kutladılar. Fakat bu süreçten sonra işçi kesimi kendi arasında bölünmeye başladı. Özelikle darbeden sonra içeri atılan Sol liderlerin 1974 yılında affıyla birlikte iyice güçlenen gençlik farklı fraksiyonların etrafında toplanmaya başladı. İşte bu ayrışma “Kanlı Mayıs” için adeta bulunmaz bir fırsattı. Maocu (Çin) ve Moskovacı olarak bölünen kesim kendi yazılı mecmualarında birbirlerine düşmanca yazılarla 1 Mayıs 1977 yılında büyük bir oyunun içine sürüklendiler. Meydanda güvenlik 20 bin DİSK görevlisi tarafından sağlanacaktı. Ayrıca DİSK, 22 Nisan günü grupların atacağı ortak sloganları belirledi. Herkesin aklına gelen başına geldi. Saat 13’den itibaren Sol akın akın Taksim Meydanını doldurmaya başlamıştı.

Meydanda adeta iğne atsan yere düşmezdi. Sol’un bütün fraksiyonları oradaydı. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler konuşmaya başlamıştı. Fakat aniden beşer dakika arayla iki el silah sesi duyuldu. Yüz binlerce insan birbirini eze eze kaçışmaya başladı. Daha ilk şok atlatılmadan Sular İdaresi ve İntercontinetal Oteli’nden (The Marmara Otel) kalabalığın üzerine uzun namlulu silahlarla ateş edilmeye başlanmıştı. Buda yetmezmiş gibi nerden geldiği bilinmeyen bir panzer alana girerek işçilerin üzerine su sıkarak insanları çiğnemeye başlamıştı. Bu kaçışmanın ortasında beyaz bir Renault marka arabadan göstericilerin üzerine kurşun yağdırılıyordu. Bu silahlı saldırılardan sonra 34 kişi hayatını kaybederken 126 kişi ise yaralanmıştı. Ölenlerden Meral Özkol adlı vatandaş panzerin altında ezilerek hayatını kaybetmişti. Ölen vatandaşların 5’i kurşunlanarak geri kalan 29 kişi ise ezilerek hayatını kaybetmişti. Yaralıların 39’u başından ve çeşitli yerlerinden silahla vurulmuşlardı. Olay hiçbir zaman tam olarak aydınlatılmadı. Ne Kazancı Yokuşundaki kamyon ne beyaz Renault nede İntercontinetal Otelden açılan ateşin kaynağı öğrenilemedi. Fakat olaydan bir gün önce otele CIA ajanlarının yerleştiği ve olaydan sonra kayıtların silinerek örtbas edildiği öğrenildi. Aynı dönemde MİT tarafından Başbakan Süleyman Demirel’e olası bir darbe için telkinde bulunuldu. İzleyen günlerde Bülent Ecevit’e İzmir’de Havaalanında suikast düzenlenince acilen Kara Kuvvetleri Komutanı 1 Haziran 1977 tarihinde emekliye sevk edildi. (1) (2) (4)

· 1975 yılından sonraki işçi hareketleri…

İpler kopma noktasına gelene kadar işçi kesiminin otoritesi olan TİP (Türkiye İşçi Partisi) kadrolarına 1975 yılından sonra komünist kökenli TKP (Türkiye Komünist Partisi) katılmaya başlamış ve etkinliği ele geçirmişti. Fakat bu gruplar arasındaki çatışma zamanla iktidar hırsı ile kanlı bıçaklı bir hal almıştı. Özellikle DİSK, komünist karakterini daha da belirginleştirerek işçi gruplarından Maocu (Çin) grubu tasviye etme çabasına girişmişti. 1 Mayıs 1977 olaylarında da bu grup meydana alınmamış ve çatışma çıkmıştı. Bu çatışmalar 1977 yılına kadar iyice tırmandı ve tarihin kanlı sayfalarına kara bir leke olarak kaydedildi. (1) (2)

· 1977 “Kanlı Mayıs”ı SOL içindeki kanlı bir hesaplaşma mıydı?

DİSK 1977 yılında aldığı bir iç anlaşma ile“Maocu” olarak nitelendirilen grubu Taksim Meydanına sokmamama kararı almıştı. Çünkü DİSK içinde TKP’nin büyük bir etkisi söz konusuydu. Bu olayların gölgesinde gruplar 1977 1 Mayıs kutlamaları için hazırlıklarını tamamlamıştı. Fakat kanlı olayın hemen ardından Sol’da meydana gelen bütün bu çatırdamalar herkesin aklına aynı soruyu getirdi. Bütün bu silahlı saldırılar acaba TKP ve Maocu grup arasındaki kanlı bir hesaplaşma mıydı? (1) (2)

DİSK’den daha sonra yapılan açıklamada gerçekten bir çatışma olmaması için Maocu grubun meydana alınmaması gerektiği yönünde bir karar alınmıştı. Fakat Maocu grup olarak bilinen Halkın Sesi/Aydınlık grubu meydana grup halinde değil, bireysel olarak katılacaklarını belirtiler. Diğer taraftan Maocu gruplardan Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ve Halkın Birliği Taksim Meydanına gruplar halinde geleceklerini açıklamışlardı. Fakat gruplar arasındaki çatışma bunlardan da ibaret değildi. DEV-Yol ve Kurtuluş arasında da böyle çatışmalar yaşanmış ve hatta karşılıklı ölümler yaşanmıştı. Meydana bu iki ayrılıkçı gruplardan Dev-Yol Beşiktaş-Dolmabahçe; Kurtuluş ise Saraçhane-Tarlabaşı güzergahından gelerek olası bir çatışma önlenmiş oldu. (1) (2)

· Gazete manşetlerinde “Kanlı 1 Mayıs”

Hürriyet: “MAYIS KATLİAMI 34 ÖLÜ” manşetini attı. Muhabir yazısında özellikle meydandan kaçanların ölmemek ve kurşunlanmamak için çil yavrusu gibi dağıldıklarının altını çizmiştir. Ayrıca 19:05 sularında gelen silah sesinin olayların başlangıcı olduğunu belirtmiştir. (3)

Cumhuriyet: “1 Mayıs Kanlı Bitti” manşetleriyle yer vermiştir. Bu olaydan yıllar sonra suikast sonucu hayatını kaybeden Uğur Mumcu köşesinde konuya korkusuzca değinmiştir. Mumcu’ya göre son yıllarda tırmanan olayların patlama noktası 1 Mayıs’tır. Adeta kirli ve gizli bir el planını adım adım uyguluyordu. Gazetenin 3 Mayıs tarihli bir haberinde ise olayla ilgili soruşturmada 453 kişinin gözaltına alındığı ve sorgulandığı belirtiliyordu. Ayrıca olay günü Sular İdaresi ve Intercontinental Oteli’nden ateş açan kişilerin bulunamadığı belirtilmiştir. (3)

· 1 Mayıs kutlamaları illegal bir oluşum veya toplantı günü değildir!

İşçilerin birlik ve beraberliklerinin güçlendiği ve aralarındaki iletişim ve dayanışmanın artması için uluslar arası bir gün belirlenmişti. Fakat anlaşılanın aksine bu özel gün zoraki verilmiş bir gündür. Bu günün kazanılmasında ilk hareket Avustralya’da işçilerin günlük sekiz saatlik çalışma sınırı kazanmak için ayaklanmasıyla elde edilmişti. 1856 yılında Avustralya’daki işçilerin bu iş bırakma ve bir günlük eğlenme ve toplanma günleri klasik bir hal almaya başlamıştı. Aslında bu ilk kıvılcım büyük bir meşaleye adeta umut olmuştu. 21 Nisan olarak ayarlanan bu gün daha sonra Avustralya’da yer alan işçi kesimlerince klasik ve tekrarlanır hale geldi. Bu başkaldırı diğer kıtalardaki işçilere de ilham kaynağı oldu. Amerika’da yaklaşık 200 bin işçi sekiz saatlik işgünü sınırı için 1886 yılında yürüyüş ve iş bırakma eylemi yaptılar. Ayrıca bu dönemde işçiler arasında büyük bir birleşme ve dayanışma daha oldu. Daha önceleri siyahi vatandaşların parka girmesi yasakken Kentaki’de 6 bin siyahi ve beyaz vatandaş bir arada yürüyerek Ulusal Park’a girmişlerdir. (4)

Bu işçi hareketlerinin ardından her zamanki gibi devrimlerin öncüsü olan Fransa yine sahneye çıkmıştır. 1889 yılında toplanan İkinci Enternasyonal’de Fransız temsilcinin önerisi ile 1 Mayıs’ın işçiler arasındaki ulusal dayanışma ve birlik günü olarak kutlanmasına karar verildi. Aynı yıl Avrupa’daki işçi hareketleri de giderek örgütlendi ve Uluslararası İşçiler Kongresi 400 delege ile toplandı. Bu kongrenin ilk konusu günlük çalışma süresinin sekiz saate indirilmesiydi. Kongrede Bordeaux’lu işçi temsilcisi 1 Mayıs’ı dünya çapında bir grev ve iş bırakma günü olarak kutlanmasını teklif etti. Bu teklife Fransız ve Amerikan temsilcilerden de destek geldi. Böylece 1 Mayıs 1890 yılında toplu grev ve iş bırakma kararı alındı. (4)

· Türkiye’de 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın Kutlanması…

İlk kutlama 1 Mayıs 1923’te düzenlenmiştir. Bu önemli işçi günü 2008 yılının Nisan ayında “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanmıştır. 22 Nisan 2009’da alınan kararla 1 Mayıs tekrar tatil günü olarak kabul edilmiştir. 1923 tarihinden sonra kitlesel olarak kutlamalar yasaklanmıştır. 1925 yılına gelindiğinde “Takriri Sükun Kanunu” çerçevesinde bu kutlamalar süresiz olarak kaldırılmıştır. Bu süreç böyle devam ederken 1935 yılına gelindiğinde 1 Mayıs “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak ücretsiz kutlanmasına karar kılınmıştır. 1976 yılına gelindiğinde işçi bayramı kitlesel olarak tekrardan kutlanmaya başlanmıştır.

Fakat 1977 yılına gelindiğinde olacaklardan habersiz yüz binlerce insan Taksim Meydanını doldurmuştu. Kutlamalar sırasında göstericilerin üzerine ateş açılması ile 34 kişi hayatını kaybetmiştir. Bütün bu karmaşa ülkeyi adım adım askeri darbeye götürüyordu. Ve en sonunda 1979 yılında Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından 1 Mayıs kutlamaları yasaklandı. Fakat sokağa çıkma yasağına rağmen işçiler Mayıs kutlamalarını bırakmamışlardı. 1981 yılında darbenin gölgesinde kalan 1 Mayıs kutlamaları Güvenlik Konseyi tarafından yasaklandı. 1989 yılında ise bir polis memurunun açtığı ateş sonucu işçi olan Mehmet Akif Dalcı hayatını kaybetti. Bu dönemden sonra 1996 yılında işçiler Taksim Meydanı yerine Kadıköy’de toplandılar. Fakat polisler gösterticilerin üzerine ateş açarak 3 işçinin hayatını kaybetmesine neden olmuş ve büyük bir ayaklanma çıkmıştı. Çıkan olay ve işçi ölümlerinin ardından 2005 yılına kadar 1 Mayıs kutlamaları iptal edildi. (1) (4)

2007 yılında göstericiler bu sefer 1 Mayıs’ı daha farklı bir amaçla kullanacaklardı. Bu işçi bayramında 1977 yılında hayatını kaybeden işçiler anılacaktı. Kadıköy de toplanan gruplar gösterisine başladığında polisler taşkınlıklardan dolayı 580 vatandaşı gözaltına aldılar. 2001 yılında alınan bir kararla 1 Mayıs “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kutlanmaya başlandı. Fakat 1 Mayıs geldiğinde sendikalar ve hükümet tarafında uzlaşma sağlanamadı. 1 Mayıs günü hiçbir işçi Taksim Meydanına alınmayacaktı. Bütün işçi grupları ortak bir bildiri ile Taksim Meydanına yürüme kararı aldılar. Fakat güvenlik güçleri gruplara gaz bombası ve tomalarla müdahale edince zaman zaman çatışmalar çıktı. Polisin DİSK ve ÖDP binaları önündeki sert müdahalesi ve bir hastanenin aciline gaz bombası atması günlerce ülke gündeminde konuşuldu. Bu süreçten sonra ülke günlerce “Orantılı Güç” kavramını tartışır oldu. (4)

· Kanlı 1 Mayıs’ta hayatını kaybeden vatandaşlar

-Mustafa Ertan,

-Hüseyin Kırkın,

-Ali Fuat Özkaş,

-Mürtecim Oltulu,

-Kahraman Alsancak,

-Dilan Nigis,

-Bayram Çitak,

-Ercüment Gürkut,

-Bayram Neyir,

-Ömer Harhan,

-Hikmet Öztürkçü,

-Meral Özkol,

-Mehmet Ali Gençoğlu,

-Hasan Yıldırım,

-Garabet Ayhan,

-Ziya Baki,

-Rasim Elmas,

-Kadriye Duman,

-Ahmet Gözükara,

-Hamdi Toka,

-Hatice Altın,

-Ramazan Sarı,

-Atila Özbilen,

-Hacer İpeksaman,

-Kenan Çatak,

-Sibel Açıkalın,

-Mustafa Elmas,

-Nazan Güladi,

-Niyazi Darı,

-Jale Yeşil Nil,

-Leyla Altıparmak,

-Ali Sırdal,

-Kadir Balcı,

-Nazmi Arı,

-Beyhan Sürücü.

· Kaynaklar

1)- "1 Mayıs 1977 Neden Kana Bualndı " Bianet

2)- Mehmet Ali Birand Kanlı 1 Mayıs Videosu

3)- 1 Mayıs 1977 BBC

4)-1 Mayıs 1977 Milliyet

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : Kanlı Noel (21 ARALIK 1963 – KIBRIS)


Kanlı Noel (21 ARALIK 1963-KIBRIS)

Kıbrıs 1963 yılının 21 Aralık günü itibariyle olağanüstü bir Rum vahşetine maruz kaldı. Silahsız Türkler kurşunlarla cezalandırıldı, tek suçları Kıbrıs’ta yaşamaktı. Kıbrıs adası bütün tarihinin en belirsiz günlerini yaşıyordu. Rumlar Hz. İsa’nın doğumunu bahane ederek sokaklara dökülmüşlerdi. 1960 yılında adada bir cumhuriyet kurulmasına rağmen Makarios bu anayasayı kabul etmedi ve kendi lehinde değiştirilmesi için Türk tarafına öneride bulundu. Fakat Türk kesimi bu öneriyi reddetti. Rumların bütün amacı Türkleri karşılık vermeye iterek katliamları meşrulaştırmaktı. (1)

· Kanlı Noelin Gelişimi

1963 Aralık ayının başlarında İsmet İnönü’nün istifası ile birlikte hükümet büyük bir çıkmaza girmişti. Bu arada Yunanistan hükümeti de el değiştirdi ve göreve Yorgo Papandreu getirildi. Yeni hükümet Zürih ve Londra Antlaşmalarını kabul etmekte zorlanıyordu. Bu 13 maddelik değişiklik talebi ve karşı koyma beraberinde 20.000 EOKA militanını adaya taşımış ve “Akritas Planı”nı devreye sokmuştu. Plana göre Lefkoşa 8 saat içinde ele geçirilecek ve Türk köyleri imha edilecekti. (2)

Rum kesimi ilk olarak saldırılarına bir kılıf hazırlamaya kalkıştı. 4 Aralık 1963 tarihinde EOKA tarafından daha önce öldürülen ve örgüt militanı olan Markos Drakos’un heykeli bombalandı ve suç Türklerin üzerine atıldı. İşte şimdi Türklere saldırmak için uygun ortam oluşmuştu. Bu durum bütün dünya kamuoyuna Türkler bizlere saldırdı diyerek bir güzel pazarlandı. (1)

Eokacılar Trodos Dağlarında

Tarihler 20 Aralığı gösterdiğinde Rum saldırıları ilk olarak Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde kadınların üzerlerinin aranmak istenmesiyle başladı. Olay yerinde bulunan Türkler ise bu duruma karşı çıkmak isteyince Rumlar kalabalığın üzerine ateş açtı, açılan ateş sonunda Zeki Halil ve Cemaliye Emirali hayatını kaybetti. 21 Aralık tarihinde garantör olarak Türk kesiminden sorumlu olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük ve dönemin Savunma Bakanı Osman ÖREK Yunan İçişleri Bakanı Yorgacis ile konuşmaya geldiğinde Baf Kapısı Polis Karakolu adeta bir seferberlik havası içindeydi. Türk gençleri 21 Aralık’ta yapılan saldırıyı kınamak istediğinde EOKA tarafından Lefkoşa Türk Lisesi yaylım ateşine tutuldu. Aynı gün Lefkoşa’da bulunan Atatürk modeli ve Rauf Denktaş’ın bürosu saldırıya uğradı. Artık EOKA birliklerine Rum milisler de destek vermeye başlamıştı. Sokak başları tutulmuş ve Türk köylerinde insan avı başlamıştı. Işığı yanan Türk evlerine baskınlar düzenlendi ve cinayetler işlendi. Rumlar, Noel Bayramını Türk halkını öldürerek kutluyordu. (1) (2) (5)

Köylerini savunan Türk mücahitler

Saldırıların odağında Lefkoşa’nın Kumsal kenti vardı. Rumlar Lefkoşa’yı ele geçirdiğinde Türk dirayeti kırılmış olacaktı. Dönemin Türk Kuvvetleri Komutanı olan Emekli Tabip Tuğgeneral Nihat İlhan’ın eşi ve çocuklarına adeta bir vahşet uygulandı. İlhan’ın eşi Mürüvet İlhan ve çocukları Murat, Hakan ve Kutsi vahşice Rumlar tarafından öldürüldü. (1) (2)

Rumlar kendi kaderlerine kendilerinin karar vermesi adına Türklerin yoğunluklu olarak bulunduğu Kumsal Kentine saldırmayı düşündüler. Çünkü adanın Rum varlığı 1133 iken adadaki Türk varlığı 5126 kişiydi. Adadaki bu dengesiz nüfus nedeniyle 19 Aralık tarihinden başlayarak Rumlar saldırılar planlamaya başladılar. Fakat Türk mücahitler yapılması planlanan bu saldırı planlarına karşılık hazırlıklara başladılar. (1) (2)

· Rum Saldırıları Başlıyor

Katliamdan kaçan kadınlar

22 Aralık 1963 günü Rum saldırısı başladı. Saldırılarda EOKA’yı Nikol Sampson komuta ediyor ve Rum birlikler sürekli takviye ediliyordu. Saldırıların başlamasının hemen ardından Yunan yönetici Makarios, Garanti Antlaşmasını tanımadığını açkılayınca Rumlar iyice saldırganlaştılar. Kent boşaltılmalı ve Türkler güvenli bölgeye çekilmeliydi. 23 Aralık tarihinde Türkiye antlaşmanın garantörü olan İngiliz ve Yunan ortaklarına Kıbrıs’a müdahale için öneride bulundu; fakat müdahale yapılmadı. Adada bulunan mücahitlerin özverili çalışmalarıyla 24 Aralık tarihinde 5.000 Türk vatandaş Lefkoşa’nın güvenli bölgelerine taksim edildiler. Rumlar Kaymaklıya saldırdığında genç yaşlı demeden öldürmeye başlamış ve ellerine geçirdikleri yaşlı veya çocuk 550 kişiyi esir almışlardı. (1) (2) (5)

25 Aralık tarihinde Türk tarafı müdahale hakkını kullanmak için harekete geçmiş ve türk savaş uçakları Kıbrıs semalarında Rumlara gözdağı vermeye başlamıştı. Makarios hemen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’ü ve Rauf Denktaş’ı anlaşmak için İngiliz Komiserliğine çağırdı. Türk hükümeti ile anlaşma masasına oturan Rumlar hem anlaşma sağlarken hem de geri planda Ayvasıl Türklerini öldürüp toplu mezarlara gömmüştüler. Ayvasıl köylülerinden 21 kişi öldürülerek çukurlara atılmış ve üzerleri kapatılmıştır. Ayvasıl toplu mezarları BM Müfettişi nezaretinde 14 Ocak 1964 tarihinde açıldı ve bütün dünyaya bildirildi.

İngiliz Komutanların da aracılığıyla “Yeşil Hat” çekildi. 26 Aralık 1963 gecesi ise Türk, Yunan ve İngiliz taraflarınca adaya müdahale kararı alındı. 23 ve 25 Aralık günleri arasında “Kanlı Noel” olarak adlandırılan safhada 200 Türk hayatını kaybederken 475 kişi de yaralıydı ve en vahimi kayıpların akıbeti bilinmiyordu. EOKA’ya liderlik yapan Nikol Sampson daha sonra “Eleftheria” gazetesine emri Yunan hükümetinden alarak uyguladığını bildirdi ve “Kanlı Noel”i zafer olarak nitelendirdi. (1) (2)

Rum saldırılarının ardından 18.667 Kıbrıslı Türk, 103 köyü boşaltmak zorunda kaldılar. Barış Gücü ve mücahitlerin nezaretinde bulundukları bölümleri boşaltan Türkler’in BM kayıtlarına göre Lefkoşa’da 39, Girne’de 7, Baf’da 49, Larnaka’da 21 ve Magusa’da 21 olmak üzere 137 köyü zarar görmüştü. 1963 tarihinde başlayarak 1964 yılında sonlanan Rum saldırılarında toplam 364 Kıbrıslı Türk hayatını kaybetti. (6)

· Kaybolmuş hayatların yürek burkan hikayeleri…

Tarihler 1 Ocak 1964 tarihlerini gösterdiğinde Sadrazamköy’de aslında Türk olan yedi kişilik bir aile Rumlara çobanlık yapıyordu. Onlar bilemezlerdi yıllardır hizmet ettikleri insanların onların canlarına kastedeceklerini. Rumlar yedi kişilik aileyi öldürüp kuyuya atmışlardı. Kan dondurucu bu vahşet aslında toprakla veya egemenlik haklarıyla örtbas edilemezdi. Baba Rahmi Hasan (59), Anne Ayşe Rahmi (42) ve ailenin çocukları olan Hasan (15), Zahide (12), Ahmet (7), Şerife (5) ve Mustafa (2) zalimce katledildiler. Yedi kişilik aile hiç bilmedikleri bir davanın ve savaşın ortasında günahsızca katledildiği ve ailenin gömüldüğü toprak parçasında yıllar sonra barıştan bahsedeceklerdi. Fakat bu aile Girne’nin Karşıyaka (Vasilya) köyünde doğmalarına rağmen hayatlarını Rumlara çobanlık yaparak sağlıyorlardı. (3)

Karşıyaka (Vasilya) köyü 1956’nın 18 Martında sarhoş Rumlar tarafından basıldı. Kadınlara saldırarak ihtiyarları tarumar ettiler. Köyün erkekleri dışarıdayken yapılan bu saldırı sonucunda 75 kişinin yaşadığı köyde 17 ağır yaralı vardı. 1963 katliamına kadar köylerinde kalan Türkler 1964 yılının başlarında daha güvenli bölgelere göç etmek sorunda kaldılar. 1964 yılında ayrıldıkları köylerine ve bütün eşya ve evlerini bıraktıkları köylerine ancak 11 sene sonra geri dönebildiler. (3)

24 Aralık günü İbrahim Nidai ve Şevket Kadır Lapta köyünden Girne’ye haber almak için yola çıkmışlardır. Fakat iki gençten ne bir haber nede kendileri dönebilmişlerdir. Her gece köye nöbet tutuluyordu; fakat iki genç geç saate kadar halen gelmeyince köyü bir endişe kapladı. Bir gün sonra bütün ümitleri tüketen o haber gelmişti. Gençler Rum çetelerin eline düşmüş ve Ayyorgi kireç ocaklarında canice yakılmışlardı. Ölümler arttıkça köyü aynı telaş sardı. Rumlar 4-5 bin kişilik gruplarla toplanmışlardı ve 350-400 Türk ne kadar dayanabilirdi? Adanın Türk halkı ve mücahitler ellerine geçen en eski silahlarla bile Rum çetelerine karşı savaştılar. (2)

Kanlı Noel’den Geriye Kalan Fotoğraf

EOKA ve Rum çeteleri birleşerek köylere saldırmaya başlamıştı. Yer Lefkoşa’nın batısında bulunan Kumsal semti… Semte gelen Rumlar İrfanbey Sokağına ulaştığında Mürüvet Hanım çocuklarına pijamalarını giydiriyordu. Fakat birden kapının önündeki Rumları fark etti ve çocuklarıyla birlikte küvetin içinde saklandı. İki evladı ile küvete sığınan sessizce ölümün ayak seslerini dinlemeye başladı. Evin sahibi olan Hasan efendi ve Feride hanım ise yine banyoya sığındılar. Ev sahibesinin kardeşi olan Nuvber ise beş aylık bebeğiyle banyoya saklandı. Zaman ilerledi ve Rum çetesi kapıyı kırarak içeri girdiler. Evde bulunan insanlara çoluk çocuk demeden otomatik mavzerle 15, storn otomatik tabanca ile 12 ve diğer mavzer silahlarla 6 el ateş ettiler. Rumlar Kumsal köyüne saldırıyorken hiçbir destek kuvvet gelmedi. Birlikler iki gün sonra köye ulaştığında 2 numaralı evdeki banyonun ışığı açıktı. Duvarlar kanlarla ve et parçaları ile kaplıydı. Bir kadın banyo küvetinde cansız üç yavrusuyla birlikte can vermişti. Hakan ve Kudsi annelerinin kucağında can vermişlerdi. Rumların gözü kan bürümüştü. Yoksa hangi ideoloji veya amaç küçücük bedenleri kendilerine hesap görürler ki. Kıbrıs Türk Alayı Binbaşısı Dr. Nihat İlhan eşi ve ufacık yavruları Rum çeteler tarafından böyle katledilmiştir. (5)

· Vural Türkmen ve katliam fotoğraflarının Türkiye’ye kaçırılması…

Türk gazeteciler Lefkoşa Havaalanına indirilmiyor ve diğer uçaklarla belge veya yazı alışverişleri yasaklanıyordu. Peki ama bütün dünyanın görmesi gereken katliam fotoğrafları dünyaya nasıl servis edilecekti? Nihayetinde bir fırsat ellerine geçecekti. Ankara’dan gelen bir tıbbi uça alana iniş izni almış ve gidişte yaralıları alacaktı. Gelen uçakla Ankara Vali muavini de gönderilecektir; fakat vali aranacaktır. Hemen bütün çalışmalar toplandı, fotoğraflar yazılarla birlikte zarflara konuldu. Fotoğraflar ve yazılar Türkiye’ye nasıl gönderilecek ti? Doktorlar ve gazeteciler bir araya gelerek bu soruna bir çare bulmaya çalıştılar. (5)

Rumlarla yapılan mücadelede ağır yaralanan 5 mücahitten 3’ü hayatını kaybetmiştir. Yaralılardan Vural Türkmen aslında Türk Mukavemet Timleri Gizli Örgütü’nün (TMT) bir üyesiydi. Türkmen Dr. Kaya Bekiroğlu, Dr. Naim Adiloğlu, Dr. Ezel Örfi, Dr. Şemsi Kazım ve Kimyager Cahit Rüstem ekibi tarafından kasıklarından boğazına kadar alçıya alındı. Belgeler ve resimler Türkmen’in göğüs ve sırt bölgesine yerleştirildi. Daha sonra Türkmen Kızılhaç görevlileri tarafından uçağa bindirilir. Etimeskut Askeri Havaalanına inen Türkmen indiğinde belgeler ve resimler Türk yetkililere teslim edildi. (5)

Kıbrıs katliamı Türkmen sayesinde bütün dünyaya duyuruldu. Katliam kanıtlandıktan sonra karargahta tutulan Türk askerleri harekete geçtiler. Kıbrıs müdahalesinde Türkiye artık Batılı devletlere kanıt sağlayabilirdi. 15 Ocak 1964 tarihinde yayınlanan fotoğraflara dayanarak Londra Konferansı düzenlendi. Dönemin Başbakanı olan İsmet İnönü bizzat hastaneye gelerek Vural Türkmen’i kutladı. Fakat İnönü yan tarafta yatan mücahit tarafından Kıbrıs’a müdahale için telkin edildi. (Kanınızda zerre kadar Türk kanı varsa Kıbrıs’a müdahale edersiniz). Siyah beyaz tek kare fotoğraf Türklerin meşru müdafaa hakkını bütün dünyaya kanıtlamıştı. (5)

· Kaynaklar

1) Ahmet Akyol, Kanli Noel Olayları

2) Kanlı Noel Olayları

3) Kıbrıs TKD, Kanlı Noel

4) Kanlı Noel Unutulmadı, Yeni Çağ Gazetesi

5) Barbarlık Müzesi

6) Kanlı Noel, Türk Soykırımları

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : Marias (Baker) Katliamı – 23 Ocak 1870


Marias (Baker) Katliamı – 23 Ocak 1870

Olayın gerçekleştiği tarihten altı yıl önce gerçekleşen 1864 Sand Creek Katliamı Colorado’da bulunan beyaz yerleşimciler ve yerli Kızılderili halk arasındaki ilk haksız soykırım planıydı. Montana’nın Blackfeet yerleşim yerinde yapılan Marias Katliamı, James Welch’in kitabına da (Fools Crow) esin kaynağı olmuştur. Katliam ismini kabilenin kamp kurduğu Maria Nehri kıyısından almaktadır. Nehir boyunca yapılan katliam, Backfeet yerlilerinin küçük bir üyesi olan Baykuş isimli çocuğun Beyaz tüccarlardan birini atını çalmasıyla başlar. Malcolm Clarke isimli bu tüccar Montana’ya yeni taşınmıştır. Çalınan atlar Piegan Kızılderililerine göre tüccarın borcu için alınmıştır. Fakat bu kabul etmeyen tüccarın adamları Baykuş’u yakalayarak dövünce onuru kırılan Kızılderili savaşçılar gelerek tüccar ve oğlunu öldürmüşlerdir. Amerikalı askerler bu olaydan sonra Piegan Blacfeet Kızılderi liderini (Mountain Chief) aramaya koyulmuşlardı. Halk tüccar ve oğlunun öldürülmesinden sonra “Baykuş” adlı çocuğun ölüsünü teslim etmeleri için iki hafta süre tanımıştı. Fakat beklenen olmayıp çocuk teslim edilmeyince soğuk bir kış sabahı Kızılderililere saldırı planları yapılmaya başlanmıştı. (1)

17 Ağustos 1869 tarihinde tüccar Malcolm Clarke “Baykuş” ve arkadaşları tarafından öldürülünce. Baker, Kızılderili kampına 200 adam ile saldırmışlardı. -43 derece soğukta askerler ellerinden geldiğince hızlı hareket etmeye çalışıyorlardı. Kanlı katliam ile 173 silahsız kadın ve yaşlıları öldüren askerler, daha sonra kampa dönen erkekleri ise doksan kilometre uzaklıkta olan Fort Benton’a götürülürken yolda çoğu donarak hayatını kaybetmiştir. (2)

Aslıda Sand Creek Katliamı ile benzer olarak bu katliam toprak anlaşmazlığı nedeniyle çıkmıştır. 29 Kasım 1864 tarihinde yapılan Sand Greek Katliamı, Albay John Chivington tarafından komuta edilen askerler tarafından gerçekleştirilmiş ve benzer olarak yine Kızılderili kampta bulunan savunmasız kadın, yaşlı ve çocuklar öldürülmüştür. Yapılan saldırıya karşı kamptan hiçbir direniş olmadığı öldürülen insanların çaresizliği resimlerle kanıtlanmıştır. ( Katliam adını askerleri komuta eden Chivington Binbaşısı Eugene Baker’den almaktadır.) (1) (2)

Katliam Sonrası Kızılderili Kampının Son Hali…

Baker ve adamları kamptaki çoluk çocuk kadın demeden öldürdükten sonra her yere cesetler serilmişti. 173 yerli öldürülürken ve 300’den fazla at ve 100 kadar Kızılderili Baker ve adamları tarafından esir olarak ele geçirilmişti. Bazı kaynaklarda ise ölü sayısı 273 olarak belirtilmektedir. Montana insanları Kızılderili insanların öldürülmesinden memnun olmuşlardı. Çadırlar ateşe verilerek Kızılderililer (Karaayaklar) kurşunlanarak öldürülürken Şef olan Mountain Chief, bulunamayınca günahsız çocuk ve kadınlar ölümden kurtulamamışlardır. 10 Şubat 1870 tarihinde ise askerlerin kahramanlıkları için gazeteye (The Bozeman Pick and Plow) resimleri basılmıştı. Halbuki 1855 tarihinde Washington Bölge Valisi Isaac Stevens, Topal Boğa adı verilen anlaşma ile Montana ve çevresini Kızılderili kabileye vermişti. 1865 tarihinden sonraki yıllarda ise hem beyaz yerleşimcilerin topraklarına yapılan tacizler hem de topraklar üzerinde yeni başlayan altın arayışı anlaşmazlığı giderek tırmandırmıştı. Katliamın başında bulunan Eugene M. Baker, daha sonraki senelerde içtiği içki yüzünden 48 yaşında Karaciğer sirozundan 1885 yılında hayatını kaybetmiştir. (1) (2) (3)

Kaynaklar

1)- http://sites.psu.edu/nativewriters/2014/05/02/parallels-between-the-sand-creek-and-marias-massacres-daniel-simonson/

2)- http://www.bigskywords.com/montana-blog/the-marias-massacre-a-montana-disgrace

3)- http:// www.legendsofamerica.com/

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// Japon Ordusunun Yaklaşık 300 Bin İnsanı Katlettiği Korkunç Olay : Nankin Katliamı


Japon Ordusunun Yaklaşık 300 Bin İnsanı Katlettiği Korkunç Olay : Nankin Katliamı

4-13 Aralık 1937 tarihinde Çin Cumhuriyeti’nin Nankin bölgesinde Japon askerleri tarih sayfalarına adını korkunç bir şekilde yazdırdı.

nankin katliamı; japon imparatorluk ordusunun çin işgali sırasında ele geçirdiği nanking şehrinde gerçekleştirdiği katliam.

1931 de mançurya bölgesinden başlayan japon ilerleyişi, 1937 de nanking şehri kapılarına kadar dayandı. mançurya’dan ve doğu çin’deki japon ışgalinden kaçan çinlilerle kalabalıklaşmış şehir, fazla direnemedi ve japonlara 25 kasım 1937’de teslim oldu.

japonlar 6 hafta boyunca sadece asker olduklarından şüphelendikleri genç erkekler, polisler, şehir görevlilerini katletmekle kalmadılar; insan olarak görmedikleri çinlilere inanılmaz işkenceler yaptılar. subaylar arasında esirleri en kısa zamanda öldürme yarışmaları, sistematik tecavüz ve benzeri iğrençlikler, şehirde bulunan alman elçiliği tarafından belgelendi ve o günlerin gündeminde yerini buldu.

ikinci dünya savaşı sonrası, japonların yenilmesiyle, bu katliamın suçlusu olarak gösterilen kişilerin 7’si asılarak idam edildi, geri kalanlar ciddi olmayan göstermelik cezalarla kurtuldular. japonlar hala böyle bir olayın varlığını kabullenmezler. sadece nanking şehrinde, 300.000’den fazla çinlinin öldürüldüğü sanılıyor.

nanking katliamı kadar iğrenç başka bir japon savaş suçu da ikinci dünya savaşı sırasında mançurya’da birim 731 olarak bilinen japon askeri araştırma tesisinde meydana gelen olaylardır. burası çinli esirlerin askeri tıbbi araştırmalar adına canlı olarak kesilip incelendikleri bir mezbahadır, buranın suçluları da aynı nanking’dekiler gibi fazla bir bedel ödemeden kurtulmuşlardır.

250 Bin’den Fazla İnsanın Türlü İşkencelerle Hayatını Kaybettiği Japon Ölüm Kampı: Birim 731

İnsanlık tarihinin kara lekelerinden biri olan Birim 731’de yaşananlar okudukça kan donduran cinsten.

japon ordusunun 1931 mancurya i$galinden sonra burada kurdugu askeri ara$tirma birimi. secenek verilse alman toplama kamplarinda bulunmayi tercih edebileceginiz kadar kotu bir une sahip.

birim, cali$malarina 1936 da harbin kenti yakinlarindaki pingfan da, "kwantung ordusu salgin hastalik onleme ve su temini birimi" adi altinda ba$ladi. bir askeri tip ve ara$tirma birimi olan 731 in gorevi, kimyasal ve biyolojik silahlar geli$tirmek, sava$ ko$ullarinin, ekstrem ko$ullarin ve silah etkilerinin insan vucudu uzerindeki etkileri gibi konularda ara$tirmalar yapmakti.

yanina yakla$ilmasi 731 askerleri di$inda herkese yasaklanan pingfan tesisleri, iceride neler olup bittigi konusunda hic bir fikirleri olmasa da cevre halkinin cok korktugu bir yerdi, cunku kamyonlarla uzak yerlerden getirilenlerin bir daha di$ari ciktigi gorulmemi$ti.

iceride olup bitenler ise tarihte e$ine az rastlanan cinstendi, cinli ve az sayida da olsa rus esirler bilimsel ara$tirmalar icin kobay olarak kullaniliyordu. gerek ordu doktorlari, gerek insan kobaylarla deney yapmak gibi bir firsati kacirmak istemeyen tokyo ve kyoto universitelerinden gelen secme doktorlar, "maruta" olarak adlandirdiklari (japonca odun kutugu) esirleri, tesisin ortasinda bulunan ro binasinda diri diri ha$liyor, basinc odalarinda olduruyor, ic organlarla ilgili bilgi edinmek icin canliyken kesip biciyorlardi. (bkz: vivisection)

ba$ka bolumlerde askerlerin soguk iklim $artlarina yonelik korunma yontemleri icin ara$tirmalar, esirler dondurulup oldurulerek, silah yaralanma etkileri ara$tirmalari ise kur$unlanan, ce$itli mesafelerde yakinlarinda bomba patlatilan, sungulenen canli esirlerle surduruluyordu.

ortacagi aratmayan derin zindanlarda ise ce$itli hastaliklar bula$tirilmi$ esirler gozetim altinda olmeyi bekliyorlardi. tesis, kimyasal silahlar ve salgin hastalik bula$tirilmi$ bitler uretip, bunlari balonlarla ya da ucaklarla hedef $ehirlere yollamak gibi egzantrik fikirler de uretiyordu. bit uretme kapasitesi gunde milyonlarla olculuyor, tesiste daha ba$ka salgin hastalik ta$iyabilen hayvan ve ha$ere uretimi de yapiliyordu.

mezbaha, cali$malarini hiro$ima ya atilan ilk atom bombasina kadar surdurdu. ayni gun, sovyet ordusunun da mancurya ya girdigi, kisacasi i$lerin pek iyiye gitmedigini goren japon komutanligi birim 731 in, tesislerini imha edip kore ye kacmasi emrini verdi. 10 agustos 1945 de son marutalar zehirlenerek, tesis cevresinde cali$an 600 cinli i$ci de makinali tufeklerle olduruldu, cesetler ve tesisler yakilarak emir yerine getirildi.

Shirō Ishii

sava$ sonrasi, 11 ulkenin kurdugu uluslararasi mahkemede birim 731 in suclulari ile ilgili kaydadeger bir sonuc cikmamasi, her ne kadar korkunc da olsa yapilan olaganustu deneylerin sonuclarinin, mahkemenin ba$ini ceken abd, ingiltere ve rusya gibi ulkeler icin ciddi deger ta$imasi ve bu ulkelerin bu verileri ilk elden elde etmek icin sorumlularla bir tur anla$maya gitmi$ olmalariyla aciklaniyor.

merak edenler icin, birimin akil fikir babasi, komutani, bakteriyoloji doktoru general shiro ishii, 1959 da yaptiklari konusunda pi$manlik gostermeden olmu$.

not: japon ordusu geleneklerine gore bir ordu birimi, komutaninin adini ta$iyabildigi icin ve ba$ka bazi sebeplerden, en cok bilinen adiyla birim 731 in ce$itli tarihlerde ve ce$itli kayitlardaki adlari $oyle:

kwantung ordusu salgin hastalik onleme ve su temini birimi, ishii birimi, togo birimi, kamo birimi, 731, mancurya 25202 birimi.

ccstf3ae

tek yönde çalışan tren vagonlarıyla gidilen ama dönülemeyen bir yer. 250.000’den fazla çin ve rusun yaşamını kaybettiği, bir esirin bile sağ çıkmadığı ölüm kampı.

abd ve japonya’nın 2. dünya savaşı sonrasında dünyayı yeniden paylaşmalarının anahtarı burası. vietnam’da kullanılan biyolojik silah bilgisinin nereden edinildiğinin açıklaması. bitmek bilmeyen japon emperyalizminin ve militarizminin son noktası. artık bu kadar açıktan yapamıyorlar çok şükür.

birim 731 ve nanking katliamı’na, asya’nın auschwitz’i demek haksızlık oluyor biraz. bu insanların hiç lobisi olmadı, zengin değiller. kampları kuranlar hiç yargılanmadı. yaşananları anlatan bir history channel belgeselinden başka hiç filmleri olmadı. japonlar bu tarihsel suçun bedelini maddi-manevi hiç ödemedi, hiç kabul etmedi. hiroşima ile nagazaki’ye atılan atom bombalarının gölgesinde kaldı.

malloryknox

çocuk, yaşlı, hamile demeden kesip biçmişler.

ne kadar kan kaybı oluyor diye kol kesmek, kangreni incelemek için bacağı önce dondurup sonra çözmek, yemek borusunu kesip bağırsağa takmak, beynin bir parçasını kesmek, silahları ve hastalıkları insanlar üzerinde denemek, ölmeden ne kadar dayanıyor diye yemek su vermemek…

birim 731 ayrıca binlerce çinlinin ölümüne sebep olan vebalı pire saldırılarından da sorumluymuş.

lumina obscura

Bünyesi kaldırabilecekler için konu hakkında yapılmış ”Hei tai yang 731” adında bir de film bulunuyor.

IMDb

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : AZERBAYCAN’DA YAŞAYAN TÜRKLERİN UĞRADIĞI KARA YANVAR KATLİAMININ 30 . YILI


ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak Azerbeycan, Kara Yanvar katliamında hayatını kaybeden kardeşlerimize rahmet, Azerbeycan hükümetine ve ailelere sabır dileriz.

AZERBAYCAN’DA YAŞAYAN TÜRKLERİN UĞRADIĞI KARA YANVAR KATLİAMININ 30. YILI

Azerbaycanlılar, 20 Ocak 1990’da Sovyet ordusunun Bakü ve diğer illerde kadın ve çocuk ayrımı yapmadan katlettiği kurbanlarını anıyor.

Bu haber 20 Ocak 2020 – 18:20 ‘de eklendi. 205

Aradan geçen 30 yıla rağmen acısı tüm Azerbaycanlıların kalbinde tazeliğini koruyan ve tarihe “Kanlı Ocak” adıyla geçen katliam, 70 yıl süren Sovyet esaretinden sonra bağımsızlığın kazanılmasında önemli dönüm noktası oldu.

Azerbaycanlılarda bağımsızlık duygusunu alevlendiren ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünü hızlandıran Kanlı Ocak olaylarının temelinde Dağlık Karabağ sorunu bulunuyor.

Azerbaycanlılar, 20 Ocak 1990’da Sovyet ordusunun Bakü ve diğer illerde kadın ve çocuk ayrımı yapmadan katlettiği kurbanlarını anıyor. Fotoğrafta hayatını kaybedenlerin cenaze töreni görülüyor.

Ermeniler, 1988’den itibaren Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’dan koparılması için faaliyetlerini artırdı ve Aralık 1989’da Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti Yüksek Konseyi, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’la birleştirilmesi yönünde karar aldı.

Bu karar Azerbaycan’da tepkiyle karşılandı ve Bakü’de yüz binlerce insanın katıldığı mitingler düzenlendi. Azerbaycanlılar, Ermenilerin artan toprak taleplerine ve Sovyet yönetimine tepkilerini göstermek için Bakü’nün Azadlık Meydanı’na akın etti.

Aralıksız devam eden mitingler Sovyet yönetimini tedirgin etti ve Bakü’ye ordu yürütülmesi yönünde karar alındı. Halk ise kentin giriş yollarını ve Bakü’deki askeri birliklerin önünü kapattı.

İlk önce 19 Ocak 1990’da Sovyet istihbaratı tarafından Azerbaycan televizyonunun enerji sağlayıcısı patlatıldı. Akşam saatlerinde ise 26 bin kişilik Sovyet ordusu zırhlı araçlarla 5 yönden Bakü’ye girdi.

Azerbaycanlılar, 20 Ocak 1990’da Sovyet ordusunun Bakü ve diğer illerde kadın ve çocuk ayrımı yapmadan katlettiği kurbanlarını anıyor. Fotoğrafta Bakü sokaklarında Sovyet askerlerinin tanklarla ezdiği araçlar görülüyor.

Sovyet ordusu, onları engellemeye çalışan silahsız sivil insanlara mermi yağdırarak kente giriş yaptı. Tanklar ve ağır zırhlı araçlar insanların üzerlerine sürüldü, ambulanslara ve yolcu otobüslerine ateş açıldı. O gece Bakü’de 130 sivil hayatını kaybetti.

ÇİN’Lİ DOKTOR: WUHAN’DA 90 BİNDEN FAZLA ÖLÜ VAR

Sovyet ordusu, katliamını Neftçala ve Lenkeran gibi diğer illerde de sürdürdü ve toplam 147 Azerbaycanlı sivil 20 Ocak katliamının kurbanı oldu. Olaylarda 744 kişi yaralandı, yaklaşık 400 kişi Sovyet ordusu tarafından gözaltına alındı.

Bakü’de Sovyet yönetimi tarafından olağanüstü hal ilan edilmesine ve kentin tamamen Sovyet ordusu tarafından kontrol altına alınmasına rağmen halk yine sokaklara çıktı ve şehitlerin defnedilmesi için çalışma başlatıldı.

Azerbaycanlılar, 20 Ocak 1990’da Sovyet ordusunun Bakü ve diğer illerde kadın ve çocuk ayrımı yapmadan katlettiği kurbanlarını anıyor. Fotoğrafta 20 Ocak olaylarında hayatını kaybedenlerin cenaze töreninde yakınları ağlarken görülüyor.

Şehitler, 31 Mart 1918’de Ermenilerin saldırıları sonucu hayatını kaybeden Azerbaycanlıların mezarlarının bulunduğu, daha sonra Sovyet döneminde park haline getirilen Dağüstü Park’ta defnedildi. Cenazeler Azadlık Meydanı’nda toplandı ve buradan insanların omzunda, şimdi Şehitler Hıyabanı ismi verilen şehitliğe götürüldü. Cenaze törenlerine yaklaşık 1 milyon kişi eşlik etti.

Kanlı Ocak katliamı, Azerbaycanlıların Sovyet yönetimine olan güvenini tamamen sarstı ve ülkenin bağımsızlığına giden süreç başladı.

Azerbaycanlılar, 20 Ocak 1990’da Sovyet ordusunun Bakü ve diğer illerde kadın ve çocuk ayrımı yapmadan katlettiği kurbanlarını anıyor. Fotoğrafta hayatını kaybedenlerin cenaze töreninde yakınları ağlarken görülüyor.

Azerbaycanlılar tam 30 yıldır her 20 Ocak’ta, ellerinde 20 Ocak kurbanlarının simgesi haline gelen karanfillerle şehitliğe akın ediyor, bağımsızlık ateşini yakanlara minnettarlığını gösteriyor.

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// SİNAN MEYDAN : DERSİMDE ZEHİRLİ GAZ KULLANİLDİ İDDİASİNA CEVAP !!!!!! SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ ????


SİNAN MEYDAN : DERSİMDE ZEHİRLİ GAZ KULLANİLDİ İDDİASİNA CEVAP !!!!!! SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ ????

16 Aralık 2019

1 Aralık 2019 Pazar gecesi Alman ARD kanalında “Unutulan Katliam: Atatürk Alevileri Nasıl Öldürdü?” adlı bir belgesel yayımlandı. Thorsten Mack ve Karaman Yavuz’un hazırladığı 6 dakikalık belgeselde şöyle denildi: “Türk arşivlerinde bulunan 1937 tarihli önemli bir belge Dersim’den sorumlu generalin zehirli gaz talebinden sonra Nazi Almanya’sına 20 ton zehirli gazın ısmarlandığını gösteriyor. Kemal Atatürk Türkiye’yi modern ulus devlet haline getirirken Hitler’le birlikte çalıştı katliam yaptı!”

Bugün Alman ARD kanalının bu çirkin iddiasına cevap vereceğim!

“DERSİM’DE ZEHİRLİ;GAZ” İDDİASININ TARİHİ

Alman ARD kanalında gündeme getirilen bu “zehirli gaz” iddiası yeni değil; Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlarının 50 yıldır dile getirdikleri bayat bir iddia bu!

Bu iddiayı yıllar önce ilk olarak Nuri Dersimi “İntikam! İntikam! İntikam! (…) Kürdistan denen ana yurdun kurtuluşu için intikam!” diye haykırdığı “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı propaganda kitabında ortaya attı. (1) Daha sonra harekat sırasında Ankara’da olan ancak yıllar sonra anılarında harekatı görmüş gibi anlatan İhsan Sabri Çağlayangil siyaseten “CHP’yi lekelemek için” bu zehirli gaz iddiasını tekrarladı. (2) 2011-2014 arasında birçok gazete bu iddiayı dile getirdi. Alman ARD kanalından önce -son olarak- Mayıs/Haziran 2019’da Dersim Gazetesi’nde “Zehirli Gaz Belgelerini Açıklıyoruz!” başlığıyla zehirli gaz iddiası dillendirildi. Manşetten verilen belgede Türkiye’nin Almanya’dan gaz ABD’den uçak istemesi bunların alınıp Dersim’de kullanıldığı biçiminde çarpıtılarak yorumlandı. Oysaki o belgede istenen gazın alındığına ve Dersim’de kullanıldığına ilişkin hiçbir ifade yok.

Nisan 1915’te Almanlar Belçika Ypres’te zehirli gaz kullandılar. (3) I. Dünya Savaşı sırasında zehirli gazlar nedeniyle 1 milyona yakın tıbbi vaka gerçekleşti 90 bin insan öldü. (4)

17 Haziran 1925 tarihli Cenevre Protokolü’nde boğucu zehirli gazların savaşlarda kullanılması yasaklandı. (5) Türkiye bu yasak kararını 1929’da kabul etti. (6)

Ancak Cenevre Protokolü zehirli gazların kullanılmasını engelleyemedi: İspanyollar Fas’ta İspanya karşıtı sivillere hardal gazıyla saldırdı. (7) 1935’te İtalya Habeşistan’a saldırdığında zehirli gaz kullandı. Bu nedenle 1930’larda pek çok ülke zehirli gazlara karşı “aktif” ve “pasif” korunma önlemleri almaya başladı. İşte o ülkelerden biri de Türkiye’ydi.

Türkiye 1927-1939 arasında zehirli gazlara karşı şu “pasif korunma önlemlerini” aldı:

1927’de “Muharebe Gazlarından Korunma Talimatı” yayımlandı.

1928’de “Cephe Gerisinin Havaya (Gaza) Karşı Korunması Talimatnamesi” yayımlandı.

1931’de “Halk İçin Havaya (Gaza) Karşı Korunma Talimatı” yayımlandı.

Bu talimatlara göre il ilçe ve bucaklardaki askeri ve mülki amirler havaya (gaza) karşı gerekli tüm önlemleri almakla ve halkı bilgilendirmekle görevlendirildi.

1932’de Ankara Mamak’ta bir kimya laboratuvarı açıldı.

1933’te “Hava Hücumlarından Korunma Cemiyeti” kuruldu. Bu cemiyet 1934’te “Cankurtaran” adlı bir dergi çıkardı. Dergi halkı zehirli gazlara karşı uyardı.

1933’te “Zehirli ve Boğucu Gazlar ve Hava Hücumlarından Korunma İşleri Müdürlüğü” kuruldu.

1934’te “Zehirli Gazlarla Bunları Kullanmaya Mahsus Vasıtaların Memlekete Sokulması ve Yaptırılmasını Yasaklayan Kanun” kabul edildi.

1934’te hava taarruzlarına karşı halkı bilgilendirmek ve savunma önlemleri almak için İçişleri Bakanlığı’na bağlı “Seferberlik Müdürlüğü” kuruldu.

1935’te Türk Hava Kurumu’nun (THK) 6. Kongresi’nde konuşan Başbakan İsmet İnönü “Türkiye’nin hava (gaz) tehlikesine maruz olduğunu bilmeliyiz ve söylemeliyiz” diyerek halkı THK’ya yardıma çağırdı.

1935’te “Kimya Harbinden Korunmaya Mahsus Kanun” çıkarıldı.

1935’te “Hava Taarruzlarına Karşı Korunmada Yurt Sıhhat İşleri Talimatı” hazırlandı.

1935’te Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı “Hava ve Zehirli Gaz Mücadele Şubesi” oluşturuldu.

1935’te THK “Hava (Gaz) Tehlikesini Bilenler Üyeliği” başlattı. Bu kampanyaya katılanlar THK’ya uçak alımı için yardım edecekti. Kampanyaya Atatürk ve İnönü de katıldı.

1935’te “Vilayetlerde Açılacak Zehirli Gazlardan Korunma Kursları Hakkında Talimat” çıkarıldı. 1935’ten itibaren yurdun her tarafında önce asker sivil resmi görevliler; öğretmenler öğrenciler doktorlar sonra halk için hava saldırılarından ve zehirli gazlardan korunma kursları açıldı. Kurslara katılmayanlara para cezası verilecekti. 1935’ten itibaren okullarda zehirli gaz dersleri ve konferansları verilmeye başlandı. 1935’te İstanbul’da “Hava (Gaz) Tehlikesi Mitingi” yapıldı. Anadolu’da da pek çok ilde ve ilçede hava (gaz) tehlikesi konusunda halkı bilinçlendirmek için toplantılar yapıldı konferanslar verildi. Bu toplantılardan biri de 1936’da Dördüncü Umum Müfettiş ve Tunceli Valisi Abdullah Alpdoğan tarafından Elaziz’de yapıldı. (8). Atatürk düşmanları 1936’da Elazığ’daki “bu pasif korunma toplantısını” bile “Dersim’de gaz kullanıldığının belgesi!” diye pazarlamaktan çekinmediler.

1935’ten itibaren zehirli gazlar konusunda halkı bilgilendirmek için sergi afiş ve broşürler hazırlandı. “Sıhhiye Mecmuası” “Kızılay Mecmuası” “Havacılık ve Spor” “Türk Hava Mecmuası” “Ülkü” gibi pek çok dergide zehirli gazlar konusunda yazılar çıktı. ; Örneğin 1934-1935’te Ülkü dergisinde Hikmet Rıfat “Zehirli Gazlar” adlı bir yazı dizinde tüm zehirli gazları halka tanıttı. (9) Bu konuda çok sayıda kitap çıktı. Neredeyse her hafta gazetelerde zehirli gazlar konusunda halka bilgi verildi. Ağaçlandırma çalışmaları yapıldı.

1935’te Ankara’da Kızılay Gaz Maskesi Fabrikası açıldı. Fabrikada yılda 300 bin maske üretilecekti. Burada yapılan maskelere “Türk Halk Maskesi” veya “Kızılay Maskesi” adı verildi. Gaz maskesi satışını artırmak için kampanyalar düzenlendi.

1935’ten itibaren gaz saldırılarına karşı sığınaklar yapmak için çalışmalara başlandı. Yeni yapılacak tüm binalara sığınak zorunluluğu getirildi.

1936’da “Savaş Zamanlarında Işıkların Söndürülmesi ve Karartılması Talimatnamesi” hazırlandı.

1937’de “Hava Müdafaa Genel Komutanlığı” kuruldu.

1937’de “Gaz Genel Komutanlığı” kuruldu.

1938’de “Vilayet Hava Korunma Komisyonları” kuruldu.

1938’de “Hava Taarruzlarına Karşı Korunma Kanunu” kabul edildi. (10).

Atatürk Türkiye’si II. Dünya Savaşı öncesinde zehirli gazlara karşı aldığı bu “pasif korunma” önlemleriyle kendi halkını korumak istedi. Bütün bu çalışmalar insanı “öldürmek” için değil “yaşatmak” için yapıldı.

Alman ARD kanalının “Türkiye Dersim’de zehirli gaz kullandı!” iddiası 1937’de Türkiye’nin Almanya’dan gaz istediğini gösteren bazı arşiv belgelerine dayanıyor. (Bu belgeleri internette görebilirsiniz). ARD bu gazın “Dersim’de Alevileri katletmek için istendiğini!” söylüyor. Oysaki istenen gazların alındığını ve dahası Dersim’de kullanıldığını gösteren bir belge yok.

Peki o zaman “Neden Türkiye 1937’den itibaren yurt dışından gaz istedi?” Çünkü 1930’ların sonlarında birçok ülke hava (gaz) saldırısına karşı “pasif” ve “aktif” korunma önlemleri alıyordu. İşte Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’nın ufukta göründüğü 1937’de ve 1938’de yurt dışından “gaz istemesi” de muhtemel bir hava (gaz) saldırısına karşı bir “aktif korunma” önlemiydi.

1925 Cenevre Protokolü’ne rağmen bazı Avrupa ülkeleri zehirli gaz üretimine devam ettiler. Uzmanlar geleceğin savaşlarında zehirli gazların kullanacağını söylüyordu. (11) 1931’de “Havacılık ve Spor” dergisindeki “Zehirli Gaza Karşı Sivil Halkı Ne Şekilde Koruyabiliriz?” başlıklı bir makalede aynen şöyle deniliyordu: “Almanya Amerika İtalya Fransa İngiltere Rusya bütçelerinden gaz yapmak için milyonlarca lira ayırıyorlar. Muharebede hiçbir kuvvet bu hükümetleri gaz kullanmaktan men edemeyecektir. ” (12).

1930’larda “zehirli gaz” en tehlikeli savaş silahı olarak görülüyordu. Nitekim 1935’te İtalya Habeşistan’da zehirli gaz kullandı.

Atatürk 1 Kasım 1935 tarihli meclisi açış konuşmasında şöyle dedi: “Son uluslararası olaylar Türk milleti için kuvvetli bir hava ordusunun ne denli önemli olduğu konusunda bir kanıt olmalıdır. Çok emekle kurduğumuz canımızla korumaya ant içtiğimiz kutsal yurdun havadan saldırılara karşı güvenlik altında bulunması demek bize saldıracakların kendi yurtlarında bizim de aynı zararları yapabileceğimize güvenimiz demektir…” (13) Görüldüğü gibi Atatürk Türkiye’ye saldıracakları caydırabilmek için “kuvvetli bir hava ordusuna” sahip olmamız gerektiğini belirtiyordu. İşte bu “güçlü hava ordusunun” silahlarından biri de gazdı. Türkiye işte böyle bir ortamda II. Dünya Savaşı öncesinde “aktif korunma için” gaza sahip olmak istedi.

Türkiye Atatürk’ün de imzaladığı 07.08.1937 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla Alman şirketlerden bazı zehirli gazlar ile bunları uçaklara doldurma aygıtı satın almaya karar verdi. 18. 08. 1938 tarihinden itibaren gaz üreticisi Alman şirketlerle görüşmelere başlandı. Ancak görüşmeler sonuçsuz kaldı.

Bunun üzerine Türkiye 20.03.1938’den itibaren hem “gaz” hem de bu konuda “uzman” isteğiyle gaz üreticisi bir İngiliz şirketine başvurdu. Ancak İngiltere bu gazları ve gaz uzmanını ancak 1939 Nisan ayı sonunda gönderebileceğini bildirdi. (14) Bilindiği gibi II. Dersim Harekatı 1938’de gerçekleştirildi. O sırada Türkiye’nin elinde zehirli gaz yoktu.

Gaz Şube Müdürü Nuri Refet Bey hava birlikleri için gaz satın almak gazlı bomba yaptırmak için Almanya’ya gönderildi. Zehirli gazlardan korunmak için Almanya’dan gaz sığınak uzmanı Dr. Scossberger Türkiye’ye getirildi. Gaz konusunda bilgi almaları için Bnb. Ethem ve Tğm Şaban Emül 1.5 ay Almanya’da eğitime gönderildi. (15) Ayrıca hava hücumlarından korunma uzmanı Alman Hamsley de Türkiye’ye getirildi. (16).

Türkiye ufukta görünen II. Dünya Savaşı’na hazırlıksız yakalanmak istemiyordu. Bir taraftan “pasif korunma önlemi” olarak zehirli gazlardan korunmak diğer taraftan “aktif korunma önlemi” olarak zehirli gazlara sahip olmak istiyordu. Başka türlü “caydırıcı” olamazdı.

Demem o ki Türkiye’nin kendi halkını gaz saldırısından koruma çabasının (aktif korunma önleminin) belgelerini “Dersim’de zehirli gaz kullanıldığının kanıtı!” diye pazarlıyorlar.

1- Nuri Dersimi Kürdistan Tarihinde Dersim İstanbul 1994 s. 306. ;

2- Turgut Özakman Cumhuriyet Türk Mucizesi İkinci Kitap s. 809-810.

3- Havacılık ve Spor 15 Nisan 1931 S. 45 s. 740.

4- Bülent Bakar Hava Taarruzlarına Karşı Türkiye’de Pasif Korunma İstanbul 2019 s.17 23 24.

5- Havacılık ve Spor S. 45 s. 741.

6- Resmi Gazete 20.01.1929.

7- Bakar s.20.

8- Cumhuriyet 28. 6 1936.

9- Ülkü 1934-1935 S.14-17.

10- Bakar s. 21-179. Sabit Çetin İkinci Dünya Savaşı’nda İstanbul ve Trakya’da Alınan Tedbirler: Pasif Korunma ve Tahliye Basılmamış Yüksek Lisans Tezi Ankara 2008 s. 12-60.

11- Türk Hava Mecmuası 15 Kanunuevvel 1928 S. 62 s. 930 931.

12- Havacılık ve Spor 1 Nisan 1931 S.44 s.724.

13- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri Ankara 2006 s. 834-835.

14-; Cengiz Özakıncı ”İngiliz Devlet Arşivinden Gizli Belgelerle Kanıtlıyoruz: Dersim’de Zehirli Gaz Kullanılmadı” Bütün Dünya 1 Haziran 2012 s. 73-77. ;

15- Hakan Arslantürk Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Sivil Savunmanın Tarihi Gelişimi Basılmamış Doktora Tezi Ankara 2005 s. 44 Çetin s.15 Bakar s. 64.

16- Bakar s.204.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/dersimde-zehirli-gaz-kullanildi-iddiasina-cevap-siz-kimi-kandiriyorsunuz-5511341/