GÖÇMEN DOSYASI /// Prof. Dr. Esergül Balcı : Suriyelilerin İşyerlerindeki Arapça Tabelalar Sorunu


Prof. Dr. Esergül Balcı : Suriyelilerin İşyerlerindeki Arapça Tabelalar Sorunu

26 Haziran 2020

Milli kimliğin önemli unsurlarında biri dildir. Birbirleriyle anlaşabilen yani konuşabilen insanlar, bir arada yaşayabilirler. Bir arada yaşayabilmenin ve anlaşabilmenin yolu ise aynı dili konuşabilmektir.

Bir ülkenin kimliğini ve birliğini yok etmek istiyorsanız önce dilinden başlayacaksınız ki, yurttaşlar birbirleriyle iletişim kuramasınlar, birbirlerini anlayamasınlar, anlaşamasınlar, duygu ve düşüncelerini aktarıp paylaşamasınlar. Ülkemizde de şu anda farkında olarak veya olmayarak, yapılan ne yazık ki bu. Örneğin Corona günlerinde “salgın” demek yerine “pandemi” sözcüğünün dilimize yerleştirilmesi gibi. Bunun adı evrensellik oluyor ama özünde kültür emperyalizmi, güçlü ekonomi ve kültürlerin zayıfları etkisi altına alması, hatta giderek yok etmesi.

Böyle bir savaş sonucu, acıma duygularıyla ülkemize aldığımız Suriyeliler dil ve kültürleri ile neredeyse bizi istila ettiler. Onlar açılan Türkçe kurslarına rağmen, Türkçe öğrenmedikleri gibi, açtıkları iş yerlerine Arapça isimler koyup, kendi dillerinde konuşmayı tercih etmektedirler. Suriyeliler kendi dillerine yönelik bu hassasiyeti gösterirken Devlet olarak Türkçe’nin kullanımı ile ilgili biz ne yapıyoruz? Sorulması gereken asıl soru bu sanırım. Çünkü işyeri açma iznini resmi makamlardan alıyorlar. İzin verilmese ya da Türkçe isim şartı konsa elbette açamazlar. Kaldı ki aynı durum,diğer yabancıların ve Türk vatandaşlarının açtığı işyerleri için de söz konusu. Pek çok iş yerinin adı İngilizce. Belli tanınmış yurt dışı markaların uzantısı olan mağazalar değil bunlar üstelik.

Rusya Federasyonu’nda (Moskova) bulunduğum 1996-1998 yıllarında dikkatimi çeken en önemli konu, Rusların dillerini korumak için çıkardıkları yasa idi. Yasaya göre, açılan mağazaların ve iş yerlerinin hem adı hem de tabelaları Rusça olacaktı ve aksi halde ruhsat verilmeyecekti. Ülke yeniden yapılanma sürecinde, kendisini kapitalizmin kültür emperyalizmine karşı bu şekilde korumaya almış, buna dilinden başlamış, adeta bir kalkan oluşturmuştu. Aynı Türkiye’nin kuruluş yıllarında olduğu gibi.

Ülkemizde de kuruluş yıllarında, Türkçenin kullanılmasına önem verilmiş, bunun için; 1926 yılında çıkarılan “İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun” doğrultusunda, “Türk tabiiyetindeki her nevi şirket ve müesseseler, Türkiye dâhilindeki her nevi muamele, mukavele, muhabere, hesap ve defterlerini Türkçe tutmağa mecburdurlar” (md.1), denmiştir. Yine 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun” uyarınca şirket ve tüm özel kuruluşların Türk harflerini kullanmaları, Türk Ticaret Kanunu (md.66/1) ve Vergi Usul Kanununa göre, (md.215/1) defterlerin Türkçe tutulması, zorunlu kılınmıştır. Ancak bu yasalarda tabelalarla ilgili kesin bir madde bulunmayıp, şirketlerin yazışmaları ile ilgilidir. Buna karşın, tabelalarla ilgili olarak Türk Standartları Enstitüsünün 2017 tarihli genelgesinin 4.1.1. maddesinde “tabelalar imla ve dil yönünden kusursuz, uygun punto kullanılarak yazılmalı, yazımlarında Türkçe kelimeler kullanılmalı, istenilmesi halinde yabancı dilde ifadeler parantez içinde Türkçe metnin altında küçük puntolarla yazılmış olmalıdır.” denmektedir. Burada da başka bir dilin kullanılmasına ilişkin kesin bir sınırlama bulunmamaktadır. Bu konuda 5216 sayılı yasa reklam, tabela, ilan konularında belediyeleri yetkili kılmıştır. Tabiidir ki, her ülkenin kendi milli dilini ülkesinde hakim kılmak üzere mevzuat düzenlemeleri yapması ve aykırı davranışlar için çeşitli yaptırımlar öngörmesi doğaldır.

Türkiye’de yaşayan diğer vatandaşlar gibi Geçici Koruma faydalanıcısı Suriyeliler de ilgili kurumlara bizzat başvurmak ve kayıt olmak suretiyle kendi işyerlerini açabilirler. Başvuranlar için yeni açılan işyerlerine yönelik olarak,Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından girişimcilik eğitimi, desteği gibi birtakım katkılar sağlanmaktadır. BMMYK ve Türkiye’deki diğer (Uluslararası) Sivil Toplum Kuruluşları (STK), girişimcilik desteklerinden faydalanmak isteyen Suriyelilere doğrudan ilgili kurumlara başvurmaları halinde,hibe desteği sağlamaktadır.Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti tarafından girişimcilere yönelik teşvik programları yürütülmektedir.

Suriyeli sığınmacılar, sayısal bakımdan çok kalabalık bir grup oluşturmaları nedeniyle, çeşitli ticari aktivitelerde bulunmakta, işyerlerine müşteri potansiyelini artırma ve kendi memleketlileri ile dayanışma adına veya kolay iletişim kurabilmek amacıyla, kendi dillerindeki isimleri tercih etmektedirler. Suriyelilerin bazı illerimizde çok yoğun şekilde hatta bazı yerlerde yaşayan nüfusun önemli bir oranını teşkil etmesi açısından Arapça tabelaların çok fazla olduğu gözlenmektedir.

Söz konusu yardımlar yapılarak iş yeri açmaları sağlanan Suriyeli sığınmacılar, Türkiye’deki yasaları hiçe sayarak, işyerlerine Arapça isim vermekte ve Arap alfabesini kullanmaktadırlar. Son yıllarda sığınmacıların yoğun olduğu İstanbul Fatih’te, Suriyelilerin lokanta açması ve yeni lokantalarda Latin alfabesi dışında yazılar yazılması üzerine, Fatih Belediyesi Bölge Koruma Kurulu’nun kararına istinaden “Yeni tabela standardı” uygulaması başlatarak, tabelalarda sadece Latin alfabesine izin verilmiştir.Belediyenin tebligatı doğrultusunda, bazı Suriyeli lokantalar, Arap alfabesiyle yazılan yazıları kaldırmış, yerine Latin alfabesini kullanmıştır.

Bir başka Suriyeli işadamı ilk işyerini açtığında,lokantasının logosu ve ismi için Türk Patenti Enstitüsü’ne başvurarak markasını tescil ettirmiş, ardından başka şubeler açmış, lokantasının tabelalarını Türkçe ve Arapça olarak yazdırmıştır. Belediyenin tebligatı üzerine tabelasındaki Arapça yazıyı kaldırmak istemeyen bu Suriyeli iş adamı hukuk mücadelesi başlatmıştır. Aynı işadamı, yürütmeyi durdurma ve işlemin iptali içinaçtığıdava dilekçesinde,dünyanın çeşitli ülkelerindeki ve Suudi Arabistan ile Almanya’daki Türk lokantalarında bulunan Türkçe tabelaları örnek göstermiştir. Dilekçede ayrıca tabelaların değiştirilmesinin, esnafa ciddi bir külfet getireceğine de yer verilmiştir.Burada küreselleşmenin ülkeleri her açıdan nasıl kuşattığını gözlerden kaçırmamak yerinde olacaktır.

Dava dosyasını inceleyen mahkeme, aldığı ara kararla Suriyeli işadamının yürütmeyi durdurma talebini reddetmiştir. Uygulamanın iptali ile ilgili olarak açılan davanın devam ettiğini söyleyen Suriyeli işadamı “Markamızı ve logomuzu tescil ettirdik. Şu anda Türkiye’de 9 şubemiz var. Lokantaya Arapça tabela asan ilk şirket olduk. O zaman kimse bize bir şey demedi” demiştir. Böylece Türk Patenti Enstitüsü’nün verdiği izni kendisine dayanak yapmıştır. Bu da ülkemizde kurumlar arasında oluşan iletişimsizliği, eşgüdümsüzlüğü, birbirinden kopukluğu ve çarpıklığı gösteren bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.Tabelasının üzerindeki Arapça yazıyı kaldırdığı takdirde müşteri kaybedeceğini söyleyen işadamı, tabelaları değiştiren Suriyeli lokantaların,Arapların çoğu Türkçe bilmediği için ciddi oranda (%70) müşteri kaybettiklerini belirterek, bu yüzden dava açtığını açıklamıştır. Ülke ve millet olarak biz onlar için milyarlarca dolar harcayıp ekonomimizi zayıflatırken, onlar kendilerine kucak açan ülkenin yasalarına uymayıp, kurallarını çiğnemekte, ekonomik çıkarlarını gözetmenin ötesinde, bir de kendi yaşam tarzlarını dayatmaktadırlar.

İzmir’de de Suriyelilerin yoğun olduğu bölgelerdeki işyerlerinin Türkçe olan tabelalarının yerini, Arapçaları almıştır. Basmane, Fevzipaşa Bulvarı, Anafartalar Caddesindeki lokanta, berber, tatlıcı, dönerci dükkanları ile tekstil mağazalarındaki tabela ve vitrinlerde,“Arapça tabelalar” dikkati çekmektedir. Ekonomik durumu iyi olan Suriyeliler bu semtlerde işyeri açıp, üzerindeki Türkçe tabelaları çıkartıp, Arapçalarını asmakta ve var olanı değiştirerek, kendi kültürlerini hakim kılmaya çalışmaktadırlar. Çevredeki birçok işyerinden Arapça müzik yükselmekte, böylece İzmir halkıbir zamanlar kentteki dükkanlara İngilizce isimler konulmasından memnun olmayıp bundan yakınırken,şimdi artık Suriyeli gerçeğine yavaş yavaş alıştırılmakta ve kabullenmeleri sağlanmaktadır. Böylece İzmirliler İngilizceden sonra, Arapçayateslim edilmektedir.

Adana Büyükşehir Belediyesi de aynı durumla karşı karşıyadır. Belediye, şehrin çeşitli noktalarında görüntü kirliliği oluşturan ve Türkçe’nin korunması çalışmalarına zarar veren tabela,led ışık ve posterleri ve Suriyeli sığınmacıların açtığı işyerlerinde kullanılan Arapça tabelaları kaldırmıştır.

Üç büyük şehrimizde yaşanan örneklerde görüldüğü gibi, Suriyeli sığınmacılar acıma duygularımızla ülkemize kabul ettiğimiz garip, mağdur insanlar olmaktan çıkıp, kendi çıkarları ve gelecekleri için Türkiye Cumhuriyeti’nin yasa ve kurallarına aykırı davranmanın ötesinde, dava yoluna giderek mahkemelerimizi de meşgul etmektedirler. Yasalarımızda küçük birtakım değişiklikler olsa da, Türk Dilini koruyan yasalar hala yürürlüktedir. Ancak asıl sorun ülkemizdeki pek çok konuda olduğu gibi, çoğunlukla uygulamadadır.Nitekim Suriyeli davacı işadamı,“lokanta açan ilk şirket olarak Arapça isme dört yıl önce kimse bir şey demedi” diyor. Geldikleri ülkenin kurallarına uyup dilini ve kültürünü öğrenmek yerine, kendilerini peygamber soyundan gelen kişiler olarak görmekte, buna din etkisi de girince ülkemizi tam tersine onlar dönüştürme, giderek Araplaştırma yoluna girmektedirler. Nitekim Hatay’daki bir Suriyeli sığınmacı “buralar bizim” diyebilmiştir. Bunda Suriye Devletinin okullarındaki ders kitaplarında Hatay’ın Suriye sınırlarında gösterilmesi göz ardı edilemez. Tabii burada iktidarın birtakım sorunları görmezden gelmesi, küreselleşme kapsamında her türlü etkiye açık hale getirmesi, hatta çanak tutması Suriyelileri rahat davranmaya yöneltmekte ve cesaretlendirmektedir.

Türkiye’de özellikle iş yeri isimlerinde yabancı kelimelerin kullanılması, vatandaşlarda Türkçe hassasiyetinin azalması, insanlarımızın anadilini kullanması ve dilin gelişimi açısından sorun oluşturabilir. Sürekli olarak olumsuz bir durum ile karşılaşıldığında, o duruma alışılıp giderek normal karşılanması gibi, yaşam alanlarında başka bir dildeki kelimelerle sıkça karşılaşma da normalleşmeye yol açar. Bu da Türkçe’nin kullanımı ve Türkçe hassasiyetinin vatandaşlarda özellikle de çocuklardaki gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir.Bu nedenle farklı dillerde tabela kullanımına izin verilmemesi ve Türkçe’nin kullanımına özen gösterilmesi yerinde olacaktır.

Tüm bu nedenlerle,Türk Dilinin korunması için “Millî bir dil politikası” oluşturulması artık gerekliliğin ötesinde zorunluluk haline gelmiştir. Ülkemizde gerekli yasal düzenleme ve buna ilişkin önlemlerin alınmasının yanında, yeniden millî bir dil politikası geliştirilmelidir. Fakat bu yapılırken dilin politika aracı olarak kullanılmamasına özen gösterilmelidir. Bu amaçla, dil konusunda sorumlu olan kurumlar,çok başlılıktan uzaklaşmak için bir araya getirilerek, koordine edilmeli ve yeni yapılanma ile ciddi, işlevsel çalışma yoluna gidilmelidir. Bu konuda Devlet Kurumlarının eşgüdüm içinde hareket ederek ortak uygulama geliştirmeleri ve Türkçe’yi koruyabilmek için gerekli önlemleri almaları önem taşımaktadır. Aksi halde milli birliğimizin en önemli faktörü olan dilimiz, bir yandan İngilizce, bir yandan Arapça, diğer yandan da sosyal medya dili ve bu dildeki emojiler yoluyla tüketilip gidecek ve birbirimizi anlayamaz hale geleceğiz. Ne yazık ki,bunun ipuçlarını görmeye ve yaşamaya başladık bile.

KÜRESELLEŞME DOSYASI /// SA8626/SD1710 : Deglobalizasyon ve Sorunları


Deglobalization and Its Discontents

SA8626/SD1710 : Deglobalizasyon ve Sorunları

KAYNAK : https://www.sonsuzark.com/2020/06/sa8626sd1710-deglobalizasyon-ve-sorunlar.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+blogspot%2FpTexU+%28%22sonsuz+ark%22%29

Sonsuz Ark’ın Notu:

Aşağıda çevirisini yayınladığımız analiz, 2001-2003 yılları arasında Başkan G.W.Bush’un ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Direktörü olarak görev yapan, Irak’ın işgali, soyulması ve tahrip edilmesi gibi operasyonların fikir babalığını yapan, Küreselleşme’nin mimarlarından, satanist-neocon Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Başkanı Richard N. Haass’e aittir ve sadece Küresel Satanist çete üyesi şirketlere ve şahıslara sağladığı astronomik fayda ile anılan ‘Küreselleşme’nin, gelişmiş ABD’ye ve Avrupa’ya getirdiği eşitsizliğin artması, ekonomik krizler gibi felaketler ve gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelere yönelik kan dökücü saldırılar, askerî darbeler, iç savaşlar, terör ve vekalet (proxy) savaşları sonrası, dünyanın her yerinde nefret edilen bir olguya dönüşmesine karşı ‘paniğe kapılmış bir duygusal tepki seti’ ile ‘savunma’ yapmaya odaklanmaktadır. Richard N. Haass gibi Türkiye ve İslam düşmanı satanist ismin neredeyse ‘yalvaran’ bir dille telif ettiği metnin ibretle okunması gerektiğini düşünüyoruz.

Seçkin Deniz, 02.06.2020

"Büyük güç rekabetleri ve bu rekabetlerin ne kadar iyi veya kötü yönetildiği hususu, son birkaç yüzyılın tarihinin çoğunu şekillendirdiği gibi, mevcut çağın, yaşanan küresel zorluklarla ve dünyanın bunlara ne kadar iyi veya kötü karşıladığına bağlı olarak tanımlanması daha olasıdır. Her şeyden önce, mevcut çağ yanlış tedavilerden kaçınmayı gerektirir."


Artan küresel arabağlantı – insanların, malların, enerjinin, e-postaların, televizyon ve radyo sinyallerinin, verilerin, ilaçların, teröristlerin, silahların, karbondioksitin, gıdaların, dolarların ve tabii ki virüslerin (hem biyolojik hem de veya yazılım) – modern dünyanın belirleyici bir özelliği olmuştur. Ancak asıl soru, küreselleşmenin zirveye ulaşıp ulaşmadığı ve eğer öyleyse, küreselleşme savunucularının memnuniyetle karşılanıp karşılanmayacağıdır.

Elbette, insanlar ve mallar, ister açık denizlerde ister antik İpek Yolu üzerinde olsun, her zaman dünyanın her yerine taşındı. Bugün farklı olan bu akışların ölçeği, hızı ve çeşitliliğidir. Sonuçları zaten önemli ve daha da önem kazanıyor. Büyük güç rekabetleri ve bu rekabetlerin ne kadar iyi veya kötü yönetildiği hususu, son birkaç yüzyılın tarihinin çoğunu şekillendirdiği gibi, mevcut çağın, yaşanan küresel zorluklarla ve dünyanın bunlara ne kadar iyi veya kötü karşıladığına bağlı olarak tanımlanması daha olasıdır.

Küreselleşme, jet uçaklarından ve uydulardan internete kadar modern teknolojinin yanı sıra pazarları ticarete ve yatırıma açan politikalar tarafından yönlendirildi. Hem istikrar hem de istikrarsızlık, ilki iş ve turizmi mümkün kılarak, ikincisi göçmen ve mültecilerin akışını körükleyerek teşvik etti. Çoğu zaman, hükümetler küreselleşmeyi net bir fayda olarak gördüler ve genel olarak kendi yolunda ilerlemesine izin verdiler.

Ancak küreselleşme, çeşitli biçimlerinden de anlaşılacağı gibi, yıkıcı ve yapıcı olabilir ve son yıllarda, giderek artan sayıda hükümet ve dünya çapında insanlar bunu net bir risk olarak görmeye başlamıştır. İklim değişikliği, pandemi ve terörizm söz konusu olduğunda – hepsi küreselleşmeyle daha da kötüleşiyor – bunun nedenini görmek zor değil. Ancak diğer alanlarda, küreselleşmeye karşı artan muhalefet daha karmaşıktır.

İhracata yönelik fabrikalarda veya tarımda daha iyi ücretli işler sağlayabilen ticaretin yanı sıra, genellikle daha kaliteli, daha ucuz veya her ikisini de içeren tüketim mallarını düşünün. Ancak bir ülkenin ihracatı başka bir ülkenin ithalatıdır ve ithalat yerli üreticilerin yerini alabilir ve işsizliğe neden olabilir. Sonuç olarak, serbest ticarete muhalefet arttı ve hükümetin ithalatı sınırlamak, ihracatı teşvik etmek ya da her ikisini birden yapmak için daha büyük bir rol oynadığı “adil” ya da “yönetilen” ticaret çağrılarına yol açtı.

Bilgi söz konusu olduğunda da benzer bir eğilim sürmektedir. Özgür fikir akışı iyi bir şey gibi görünebilir, ancak otoriter hükümetlerin bunu politik kontrolleri için bir tehdit olarak gördükleri ortaya çıkıyor. İnternet bir “splinternet” e parçalanıyor. Çin’in "Büyük Güvenlik Duvarı", çevrimiçi haberlere ve diğer şüpheli web sitelerine erişimi engelleyerek ve Çinli kullanıcıların politik olarak hassas kabul edilen içeriğe erişememelerini sağlayarak öncülük etti.

İnsanların çok sayıda sınırı geçme kabiliyeti geleneksel olarak kabul edildi, hatta memnuniyetle karşılandı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki göçmenler ülkenin ekonomik, politik, bilimsel ve kültürel başarısının temeli olmuştur. Fakat şimdi birçok Amerikalı göçmenlere dikkatli bir şekilde bakıyor ve onları iş, halk sağlığı, güvenlik veya kültür için bir tehdit olarak görüyor. Benzer bir değişim Avrupa’nın çoğunda da gerçekleşti.

Tüm bunlar, hem maliyetlere hem de sınırlara sahip bir süreç olan deglobalizasyona doğru bir kaymaya katkıda bulunuyor. İthalatın engellenmesi enflasyona neden olabilir, tüketicinin seçeneklerini azaltabilir, inovasyon hızını yavaşlatabilir ve başkalarının kendi ithalat kısıtlamalarına misilleme yapmasına yol açabilir. Fikirleri engellemek yaratıcılığı engelleyebilir ve politika hatalarının düzeltilmesini engelleyebilir. Sınırdaki insanları engellemek, siyasi ve dini zulüm, savaş, çeteler veya açlık nedeniyle kaçmaya zorlananların sefaletine katkıda bulunurken, yetenek ve ihtiyaç duyulan işçiler topluluğundan yoksun kalınmasına neden olabilir.

Deglobalizasyon bazı politika alanlarında başarısızlığa mahkumdur. Sınırlar iklim değişikliğinin önündeki engeller değildir. Onları kapatmak bir vatandaşı hastalık risklerinden korumaz, çünkü vatandaşlar enfeksiyonla eve geri dönebilirler. Egemenlik ne güvenliği ne de refahı garanti etmez.

Küreselleşmenin zorluklarına ve tehditlerine yanıt vermenin daha iyi bir yolu var. Etkili toplu eylem hastalık, iklim değişikliği, siber saldırılar, nükleer silahların yayılması ve terörizm risklerini karşılayabilir. Hiçbir ülke tek başına kendisini güvende tutamaz; tek taraflılık ciddi bir politika yolu değildir.

Küresel yönetimin (hükümet değil) hepsi budur. Düzenlemelerin şekli tehdide ve işbirliği yapmaya istekli ve istekli olanlara göre uyarlanabilir ve uyarlanmalıdır, ancak çok taraflılığa uygulanabilir bir alternatif yoktur.

İzolasyonizm bir strateji değildir. İnkar da değildir. Başımızı atasözündeki devekuşu gibi kuma gömebiliriz, ama gelgit gelip bizi boğacak. Küreselleşme göz ardı edilemeyecek ya da dile getirilemeyecek bir gerçektir. Tek seçenek ona nasıl en iyi tepki verileceğidir.

Eleştirmenler bir anlamda haklılar: küreselleşme, faydaların yanı sıra sorunlar da getiriyor. Toplumların daha esnek olmaları gerekir. İşçiler yaşamları boyunca eğitim ve öğretime erişime ihtiyaç duyarlar, bu nedenle yeni teknolojiler veya yabancı rekabet mevcut işlerini ortadan kaldırdıkça ortaya çıkan işlere hazır olurlar. Toplumların kaçınılmaz salgınlarla veya iklim değişikliğinin yol açtığı aşırı hava olaylarıyla başa çıkmaya daha iyi hazırlanmaları gerekir.

Küreselleşme hükümetlerin çözmesi gereken bir sorun değildir; yönetilmesi gereken bir gerçektir. Deglobalizasyona sarılmak yanlış bir tedavi seçmek demektir ve hastalıktan çok daha kötüdür.

Richard N. Haass, New York, 12 Mayıs 2020, Project Syndicate

(Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard N. Haass daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı (2001-2003)’nda Politika Planlama Direktörü olarak görev yaptı ve Başkan George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği Koordinatörü idi. Dünya: Kısa Bir Giriş‘in yazarıdır.)

Seçkin Deniz, 02.06.2020, Sonsuz Ark, Çeviri, Çeviri ve Yansımalar


Çeviriler ve Yansımalar

Seçkin Deniz Yazıları

Takip et: @Seckin_Deniz

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// Zeynep Deniz ALTINSOY : Doğu Akdeniz Yetki Alanı Sorunu Çıkmaza mı Giriyor ???


Zeynep Deniz ALTINSOY : Doğu Akdeniz Yetki Alanı Sorunu Çıkmaza mı Giriyor ???

11 Haziran 2020

Doğu Akdeniz’de yükselen gerilimin taraflarının Türkiye ve Yunanistan ile sınırlı tutulmaya çalışıldığı gerçeğini görmemek mümkün değil.
Yarı kapalı bir deniz havzası olan Akdeniz’de kıyıdaş sadece iki ülke yoktur. Ancak, balıkçılık alanı ya da münhasır ekonomik bölge sorunu bağlamında konunun ele alındığını bir kere daha söylemeliyiz. Bu sorun bugün ifade edildiği üzere münhasır ekonomik bölge ya da balıkçılık alanı gibi ilan edilmek suretiyle tanımlanan alanlarla sınırlı değildir. Kabul edilmesi gereken odur ki; Akdeniz ve Ege’de Yunanistan ve Türkiye arasında bu iki deniz alanının yetkisinden kazanımından daha önemli olan kıta sahanlığı çıkmazı vardır.
Bütün sorunun temelinde bu dar alanda iki kıyıdaş devletin kıta sahanlığı kabulü yatmaktadır. Oysa kıta sahanlığı hukuki rejimi açıktır. Defaetle her platformda ifade ettiğimiz üzere BMDHS 76. Maddede kıta sahanlığı tanımını yapmaktadır. İlgili maddenin 10 Paragrafı da kıta sahanlığına dair gereken tüm açıklamalar yapılmakla beraber “ipso facto, ab initio” olduğunu belirtmek gerekir.
Yunanistan ile Türkiye arasında ki deniz yetki alanı sorunu sadece Doğu Akdeniz ile ilgili değildir. Yunanistan hem Ege hem de Akdeniz’i bir bütün halinde düşünmektedir. Yunanistan’ın Ege kıta sahanlığı sorununa yönelik ileri sürdüğü tezleri 1932 tarihli anlaşmaya dayandırmaya gayret etmektedir. İtalya ve Türkiye arasında yapılan anlaşmanın detayları için burada geniş açıklama yapmayacağız. Antlaşmanın en önemli noktası 12 Ada 1947 yılında İtalyanlar tarafından Yunanistan’a bırakıldığında Yunanistan anlaşmanın halefi (ardılı) olduğunu belirtmiştir.
Bugün Doğu Akdeniz’de ise GKRY’nin tezlerinin arkasında durmaya gayret etmektedir. Deniz yetki alanları söz konusu olduğunda BMDHS 300. madde tüm kıyıdaş devletlerin hakkaniyet çerçevesinde ve iyi niyetle ve yükümlülüklerini yerine getirecek ve hak ve yetki özgürlüklerini hakkın suiistimaline teşkil etmeyecek tarzda kullanacaklardır der. Yunanistan bu bağlamda GKRY’nin kıta sahanlığı haklarına vurgu yaparken hakkaniyet ilkesinden yola çıkıldığını ifade etmektedir. Oysa BMDHS adaların deniz yetki haklarını tanır ancak hakkaniyet ilkesi şartlara göre değişiklik gösteren bir ilkedir. Şartlardan kasıt coğrafi özelliktir. Deniz hukuku sözleşmesine göre coğrafyanın işaret ettiği husus ise kıyı uzunluğudur. Yukarıda ifade ettiğimiz üzere Deniz hukuku adaların Deniz alanı haklarını tanımaktadır ancak adalara tanınacak olan haklar için adanın üzerinde insan yaşayıp yaşamadığı, kendine özgü ekonomisinin olup olmadığı gibi kriterler yararlanacaktır.
Tam da burada Kıbrıs adası üzerinde yaşayan iki halk ile ilgili self determinasyon Hakkı söz konusu olmaktadır. Bu konu ise AB ülkelerinin GKRY’ni ada’nın tek sahip unsuru olarak tanırcasına AB üyeliğine kabul etmesi ve KKTC’nin varlığı ve halkının yok sayılması açısından ayrıca sorunlu bir hukuk alanına işaret etmektedir. Konuya yeniden dönecek olursak bugün İtalya Yunanistan arasında 1977’de yapılan İyon Denizi’ndeki yetki alanı anlaşması da gündemdedir. Yunanistan bu konuyu Doğu Akdenizdeki haklılığını ispat edebilmek adına kullanmaktadır. Oysa bu durum hem Ege için hem de Doğu Akdeniz için Türkiye’nin lehine bir durumdur. Nitekim Yunanistan bu alanda adaların anakara üzerinden Deniz yetkisini kabul etmiş durumdadır. Buradaki haklarından vazgeçmiştir. Deniz alanının sınırlandırılması esnasında ise Libya’nın kıyı hakları göz önünde bulundurulmamıştır.
Elbette anlaşmalar karşılıklı irade beyanını yansıtır ve taraflar için hak ve yükümlülükler doğurur (inter alios) zira etkinin nisbiliği devletlerin egemenlik ilkesi gereği zorunludur. Yine de hakların teşmili için üçüncü devletin genel olarak örtülü rızası yeterlidir. (Anlaşmalar Hukuku madde 36) buna karşılık üçüncü bir devletin yükümlülüğüne sebebiyet veren bir anlaşma söz konusu ise bu ilgili devletin açık ve yazılı rızası ile olabilecek bir durumdur. (Anlaşmalar Hukuku madde 36) yani üçüncü kişilerin lehine şartı gözetilmek zorundadır. BMDHS madde 15), Sahilleri bitişik veya karşılıklı olan devletlerarasında tarihi hakların veya diğer özel durumların varlığının karasularının sınırlanmasında ortayhat uygulamasından başka sınırlandırmalar gerektireceğini ifade eder. Bu durumda dahi kanımızca, Kıbrıs adasının tarihi haklar açısından daha çok Türkiye lehine ve KKTC lehine sorunun yorumlanması gerekecektir. Diğer yandan alanın sınırlandırılmasında ortayhat çok daha uygun görünmektedir. Öyle ki, ortayhat sınırlandırılması karşılıklı kıyılar söz konusu olduğunda ziyadesi ile hakkaniyeti bir uygulamadır. Ancak yine ifade etmeliyiz ki, bu durum Mısır, Libya, İsrail, Türkiye gibi karşılıklı kıyılar için idealdir. GKRY ve Kıbrıs Adası söz konusu olduğunda yukarıda ifade ettiğimiz gibi Adaların özellikleri açısından konu ele alınmalıdır. Kıyı uzunluğu konusunda ise Türkiye’nin söyleyeceği yine çok az söz var.
Türkiye’nin söz konusu sınırlandırma sahasının karşısında olan kıyıları, Antalya Gazipaşa’dan Muğla Deveboynu Burnuna kadar olan yerdir. Bu iki bölge arasında ki kıyı uzunluğu 656 mildir. 656 millik bir kıyının Deniz cephe uzunluğu da haliyle uzun olmak zorundadır. GKRY’nin Batı kıyıları ise 32 mildir. Türkiye bu durumda, UAD Fransa Kanada arasındaki St Pierre ve Miquelon Adaları Kıta Sahanlığı Uyuşmazlığı Kararında olduğu gibi açık deniz alanlarına ulaşmak konusunda azami haklarını kullanması gerektiğini ifade etmelidir. GKRY ile Türkiye arasında çizilecek ortayhattın sahillerimizin önünün açılması doğrultusunda çizilmesi gerekmektedir. Yunanistan deniz alanları yetki sorunu söz konusu olduğunda, hukukun öngördüğü ayrıcalıklarından yararlanmak adına takımada devleti olduğu iddiasını dahi öne sürmüştür. (Takımada Statüsü için Bknz BMDHS Archipelagie State madde 46/a)
Bu nedenledir ki Yunanistan gerek Ege’de gerek Akdeniz’de hukuka uygun olmayan tüm iddiaları savunmaya devam edecektir. Türkiye bu bağlamda diğer kıyıdaş ülkelerin rızasını alarak ve onlarla anlaşarak alanda ortayhat üzerinden yetki alanlarını kabul ettirecek diplomatik görüşmeleri ilerletmelidir. Haricinde evvela kıta sahanlığı hakkının doğal ve kendiliğinden olduğu vurgusuyla GKRY’nin Ada oluşum olarak haklarının sınırlanmasına yönelik iddiaları uluslararası arenada kabul ettirmelidir. Zira yine ifade etmeliyiz ki, sorunun temeli Türkiye’nin kıta sahanlığının görmezden gelinmesi durumudur.

Zeynep Deniz ALTINSOY
Kafkassam

GÖÇMEN DOSYASI : LÜBNAN – IRAK – ÜRDÜN’DEKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR SORUNU


LÜBNAN’DAKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Yazan Kübra Ünlü

12 Mart 2020

ÖZET

2011 yılında Orta Doğu’da çeşitli ülkelerinde baş gösteren ve daha sonra “Arap Baharı” olarak anılacak olan iç karışıklıklar zinciri, mart ayında Suriye’ye sıçradı.2020 yılında, aradan geçen yaklaşık 9 yıla rağmen, Suriye’de hala etkisini sürdüren bu iç karışıklık tüm uluslararası alanı özellikle sığınmacı sorunuyla oldukça meşgul etmiştir.

Suriye’deki iç savaş nedeniyle milyonlarca insan ya ülke içinde yerinden edilmiş ya da başka ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Suriyelilerin neden olduğu bu göç dalgası ilk başta sınır ülkelerini etkilemiştir. Savaştan kaçan Suriyelilerin sığındığı ülkelerin en fazla bulunduğu ülkeler sıralamasında birinci sırayı Türkiye alırken, ikinci sırada Lübnan yer almıştır. Suriye’de iç savaşın başlamasının ardından uzayan süreçte Lübnan’a gerçekleşen göçün yoğunluğu Lübnan üzerinde çok yönlü olarak olumsuz etkiler yaratmıştır.Bu çalışmada, Suriye iç savaşını takiben dünyanın birçok yerine olduğu gibi Lübnan’a da gerçekleştirilmiş olan sığınmacı akınının etkileri ve Lübnan’ın Suriyeli sığınmacılar için izlediği politikalar ve uygulamalar ele alınacaktır.

GİRİŞ

Suriye iç savaşının başlangıcından bu yana, Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü’nün (BMMYK) 2019 yılı verilerine göre, ülkesini terk eden toplamSuriyeli sığınmacı sayısı 5 milyon 625 bin 871[1]. Fakat bunlar kayıt altına alınmış olanlardır ve kayıt dışı göçün varlığını göz ardı etmemek gerekir.Kayıt dışı olanlar da göz önüne alındığında bu sayı fazlasıyla artacaktır.Sığınmacıların çok büyük bir kısmı Türkiye, Lübnan, Ürdün gibi sınır ülkelerine göç etmiştir.En fazla sığınmacı sayısı Türkiye’de olmakla birlikte nüfusa oranına bakıldığında en büyük oran,nüfusunun %25’ini oluşturan Suriyeli sığınmacılar ile Lübnan’a aittir[2].

Lübnan, 1940’lı yıllarda Arap – İsrail savaşları nedeniyle ülkesine göç etmiş olan 400 bin Filistinli nedeniyle sığınmacı sorununu çok uzun yıllardır yaşayan bir ülke olmuştur[3]. Lübnan içerisinde yaşayan bu Filistinlileri ‘geçici mülteci’ statüsünde kabul etmiş ve bu kişilere vatandaşlık vermemiştir[4]. Daha önce yoğun bir göçe maruz kalmış olan LübnanSuriye’de iç savaşın başlamasının ardından ülkesine gerçekleşen göçü kabul etmekle birlikte bir takım tedbirler almıştır. Ayrıca ülkenin yakın tarihinde yaşanan binlerce insanın hayatını kaybettiği, ekonomik ve sosyolojik açıdan derin yaralar oluşturan 15 yıllık iç savaş deneyimi mültecilere yönelik tedbirlerin alınmasına neden olan ikinci bir etken olmuştur.

LÜBNAN VE SURİYE İLİŞKİLERİ

1943’te Fransız mandasından kurtulup bağımsız olan Lübnan, 1946’da bağımsız olan Suriye tarafından bağımsızlığı uzun süre kabullenilmemiş bir ülkedir. Öyle ki Suriye çok uzun yıllar Lübnan’ı Suriye toprağı saymış ve hatta 1970’li yıllarda Lübnan’ın karşı karşıya kaldığı iç savaşta etkin rol oynamıştır. Suriye uzun yıllar Lübnan’ı kendi topraklarından saymış ve Lübnan’ın bağımsızlığını ancak 1991 yılında tanımıştır[5].

1943’te bağımsız olan Lübnan, dini yapısının giriftliği nedeniyle uzun süre siyasi istikrarı sağlamakta zorlanmış bir ülkedir. Lübnan, 1970’li yıllara kadar pek çok iç savaşla boğuşmuş ve bu iç savaşlar nedeniyle de dış müdahaleye maruz kaldı. 1975 yılına gelindiğinde, Hıristiyan ve Müslüman gruplar arasında bir çatışma patlak vermiş ve bu çatışmaya bir haftalık bir süre sonrasında ateşkes ilanına rağmen durulmadı vekısa sürece iç savaş halini alan bu çatışmada birçok grup etkin rol oynadı[6]:

1) Nasırcı sosyalistler

2) Suriye ve Irak yanlıları olmak üzere ikiye ayrılan Baas’cılar

3) Suriye milliyetçilerinin desteklediği Suriye Halkçı Partisi

4) Marksist-Leninist’ler.

Göründüğü üzere, iç savaşta etkin rol oynayan gruplardan ikisinde Suriye’nin etkisinin vardır. 1976 yılı başlarında çatışmaların iyice artması ve Filistinli milislerin yoğunlaşan faaliyetleri nedeniyle Suriye, iç savaştaki etkinliğini artırma çabasına girmiştir.Suriye iç savaş süresince bir kısım kuvvetini Lübnan’a sokarak, tarafların arasına girmeye ve ateşkes sağlamaya çalışmıştır. Bundaki bir maksadı da, Filistin gerillalarını ve Filistin Kurtuluş Teşkilatını kendi kontrol altına almaktır. 1976 yılının ekim ayına gelindiğinde Lübnan’daki Suriye kuvvetlerinin sayısı 30 bine ulaşmıştır[7].1976 Ekiminde Riyad’da yapılan Arap zirvesinde, Lübnan’da sayıları 30.000’e çıkmış bulunan Suriye kuvvetlerinin Arap Barış Gücü adı ile görev yapması kararlaştırıldı. Yani bu kuvvetler, Suriye’yi değil, bütün Arap ülkelerini temsil etmiş olacaktı. Yapılan Arap Zirvesi’nin ardından Lübnan’daki iç savaş görünürde bitmiş olsa da etkileri 1989 yılına kadar devam etti. Lübnan’ın yaşadığı iç savaş durumu da onu, İsrail’e karşı savunmasız hale getirmişti. İç savaş sürecinde Arap Barış Gücü adıyla Suriye’nin Lübnan’a yerleştirdiği güçler tam anlamıyla bir işgal gücü haline gelmişti.

Lübnan İç Savaşı, ülkeyi Suriye ve İsrail müdahalesine daha açık hale getirmiş ve Güney Lübnan 1982’da başlayarak uzun süre İsrail tarafından işgal edilirken Kuzey Lübnan ise Suriye güçleri tarafından işgal edilmişti.1985 yılında İsrail güçleri, ABD baskısı ve işgalin neden olduğu ekonomik sorunlar nedeniyle Lübnan’daki işgale son verdi. Fakat buna rağmen Suriye güçleri Lübnan’ı terk etmedi. Çünkü Lübnan’da yaşanan çatışmalar durulmak bilmiyor ve Suriye de bu durumu fırsat bilerek bölgeden çıkmıyordu. Bu durum Lübnan’ı Suriye’nin bir eyaleti haline getirdi. Bu durum ise 2005 yılına kadar devam etti[8].

Suriye’nin Lübnan’daki etkinliğin sona ermesi ise Hariri Suikastı nedeniyle olmuştur. Bir dönem Lübnan’da başbakanlık da yapmış olan Refik Hariri, Ağustos 2004’te yapılan anayasa değişikliğiyle Suriye yanlısı Maruni devlet başkanı Emil Lahud’un devlet başkanı seçilmesine tepki olarak Ekim ayında başbakanlık görevinden istifa etmiş ve Suriye karşıtı muhalefetle birlikte hareket etmeye başlamıştı. Hariri, Mayıs 2005’te yapılacak genel seçimlere muhalefetin en güçlü adaylarından bir olarak seçim hazırlığı içerisinde idi ve bu sırada bir suikast sonucu hayatını kaybetti[9]. Suriye, ulusal ve uluslararası geniş bir kitle tarafından Eski Baş­bakan Sünni lider Refik Hariri suikastının sorumlusu olarak görülünce ve Lübnan topraklarından fiilen çekilmek zorunda kalmıştır. Ancak Hariri’nin ölümünün ardından çok kültürlü bir yapıya sahip olanLübnan, siyaseten iki keskin kutba ayrılmış ve siyasal aktörleri, Suriye karşıtı ve Suriye taraftarı olmak üzere varlık göstermiştir[10]. Bu tarihten sonra da Suriye ve Lübnan arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkiler devam etmiştir. Özellikle ekonomik ilişkiler oldukça ileri seviyede seyretmiştir. Ayrıca, 2011’de iç savaş başlamadan önce 400 bin civarında Suriyeli işçi Lübnan’da istihdam ediliyordu[11].Fakat 2011’de Suriye’de patlak veren kriz ekonomik açıdan Lübnan için var olan kaynakların önünü tıkamış ve ayrıca Suriye krizi nedeniyle bir milyonun üzerinde Suriyelinin de Lübnan’a sığınmasıyla birlikte, sığınmacı meselesi başka hiçbir ülkede olmadığı kadar siyasal yaşamı etkilemeye başlamıştır.

Lübnan ile Suriye arasında çok uzun bir sınır hattı bulunmaktadır. Bu sınır hattı ise Lübnan’ın tek kara ticaret yolunu oluşturur. Ekonomik açıdan bakıldığında, Suriye’deki güvenlik durumu ve sınırların kapatılması, Lübnan’ın tek kara ticaret yolunu kapatmış ve ihracat düşüş göstermiştir[12]. Siyasi açıdan bakıldığında ise, özellikle Lübnan’ın hem askeri hem siyasi kanadı bulunan ve Şii yanlısı siyasi parti olan Hizbullah’ın Suriye iç savaşında etkin rol oynaması Lübnan’daki terör eylemlerinin artmasına neden olmuştur.Ayrıca, Suriye iç savaşı sürecinde Lübnan siyasetinin bu savaş nedeniyle tamamen kilitlenmesi Lübnan’ı dış tehditlere karşı daha kırılgan hale getirmiş, terör eylemlerinin artması da terör kaygısı gün geçtikçe artmıştır.

LÜBNAN’IN SURİYELİ SIĞINMACILAR İÇİN UYGULADIĞI POLİTİKALAR

Suriyelilerin, savaştan kaçmaya başladıklarında, göç edecekleri mekanı seçmelerindeki önemli bir etken coğrafi yakınlık olmuştur. Bu nedenle sayılarının en fazla olduğu ülkeler içinde Türkiye, Lübnan, Ürdün, Mısır, Irak gibi ülkeler yer almaktadır. Suriye’den yola çıkan bu göç dalgaları ulaştığı her ülke üzerinde az ya da çok etkiye sebep olmuştur. Göç dalgasının etkilerinin en büyük olduğu ülkeler ise başta Türkiye ve Lübnan olmuştur.

2011’de iç savaşın patlak vermesinin ardından çevre ülkelere sığınan Suriyelilerin büyük bir kısmı daha önce de belirttiğimiz gibi Lübnan’a göçmüştür.Lübnan ise, 1951 Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Uluslararası Sözleşme’ye taraf değildir ve ülkeye göç eden Suriyelileri resmi olarak “yerinden edilmiş kişiler” olarak tanımlamaktadır. Lübnan, 1950’lerden itibaren tecrübe ettiği Filistinli mülteci sorunu nedeniyle Suriye’den gelenlerin kalıcı olmasının önüne geçmeye çalışmıştır. Suriyeli mültecilerin kalıcı yerleşiminin önlenmesi Lübnan’ın mülteci politikasının temelini oluşturmaktadır[13].

Suriye’den gelen sığınmacıların sayıları çok hızlı bir artış içinde olmuştur.BMMYK’nın 2014 verilerine baktığımızda; 2012’de Lübnan’da 18.000 Suriyeli sığınmacı,2013 itibariyle, 356.000,ve 2014 Nisan ayına gelindiğinde 1 milyon olduğunu görüyoruz. YineBMMYK’nın aktardığına göre, Lübnan’daki BM personelleri 2014 yılında her gün 2.500 yeni sığınmacı kaydediyordu[14]. Sığınmacı sayısındaki bu artış Lübnan nüfusunda bir yılda % 20’lik bir artış meydana getirmiştir. Bu oran 2014 yılına kadar artarak devam etmiştir[15].

Göçün başlangıcından itibaren temkinli bir tavır içinde olan Lübnan, Suriye krizinin ardından ülkesine göç eden Suriyeliler için özellikle kamp kurmamıştır. Hükümetin bu uygulamadaki amacı gettolaşmanın ve dolaylı yoldan kalıcı olmanın önüne geçmek olmuştur. Diğer göç alan ülkelerde olduğu gibi Lübnan halkı ve hükümeti de başlangıçta Suriyeli sığınmacılar konusunda her ne kadar temkinli davransa da ılımlı yaklaşmışlar ve yardım konusunda yapıcı uygulamalar yapmışlardır. Fakatiç savaşın devam etmesi ile ülkeye giren sığınmacı sayısının her geçen yıl artması( Tablo 1.), onlar için yapılan uygulamalarda değişikliğe gidilmesi sonucunu doğurmuştur.

Tablo 1. 2013 – 2016 arası Lübnan’daki Suriyeli sığınmacı sayıları

Suriyelilerin Lübnan’a girişlerine ilişkin var olan ikili anlaşmaları sürdürmek çerçevesindeki tepkisizlik politikası (no-starategypolicy), sığınmacılar için açık sınır politikası olarak yorumlanmış ve ülkedeki sığınmacı sayısı hızla artmaya başlamıştır. Suriyeliler için mülteci statüsünü kullanmak Lübnan’ıntercih etmediği bir uygulama olmuştur[16]. Lübnan, kayıt işlemleri konusunda Türkiye’nin uygulamalarının aksine temkinli davranmış ve bu kayıt işlemlerini de Birleşmiş Milletler ile birlikte yürütmüştür.Suriyelilerin Lübnan’da yasal olarak yaşayabilmeleri için Lübnan Genel Güvenlik Ofisi’ne başvurarak kayıt olmaları gerekmekteydi. Kayıt olmak için kimlik, adres ve Lübnan’a giriş tarihini belirten evraka ve 15 yaşından büyük herkes için kişi başı 200 dolara ihtiyaç vardı. Her yıl yenilenmesi gereken kayıt işlemleri için de bu 200 dolarlık ödeme tekrarlanmakta idi. Lübnan hükümeti, Suriyeliler için herhangi bir kamp kurmama yoluna gitmiş olsa da göç eden Suriyelilerin bir kısmı kendi imkanları ile kamplar kurup buralarda yaşamaya başlamışlardır.Ayrıca Lübnan hükümeti başlangıçta uyguladığı açık kapı politikasını fazla sürdürmemiş ve uygulamaya koyduğu vize ve ikamet politikalarıyla ağırlığını koymaya çalışmıştır[17]. Hükümetin, sığınmacı meselesinde temkinli davranışına bir diğer örnek ise, 2011’den bu yana yaklaşık 50 bin Suriyelinin, BM’nin yerleştirme programına dahil edilerek Almanya, ABD, İsveç ve Fransa gibi ülkelere yerleştirilmiş olmasıdır[18].

Lübnan, ülke içi ekonomisi zayıf bir devlet olması ve Suriye iç savaşından kaynaklanan göç sorununun bütün yükünü tek başına omuzlayamayacağı nedenleriyle, Lübnan’a sığınan Suriyelilerin temel ihtiyaçlarının önemli bir bölümü kendi karşılamaktan ziyade bu konu için BMMYK ve diğer uluslararası kuruluşlarla birlikte STK’lardan edinilen yardımlarla karşılanmasını sağlamıştır[19]. Açıkça belirtmek gerekirse Lübnan’daki Suriyelilerin temel ihtiyaçları için Avrupa Birliği ülkeleri, Kuzey Amerika ülkeleri ve Arap ülkelerinden gelen yardımlar, Suriyeliler için yapılan yardımların %88’ini oluşturmaktadır[20].

Göçün yoğun olarak gerçekleştiği ilk yıllarda, Lübnan’daki Suriyelilerin sağlık hizmeti BMMYK tarafından ücretsiz gerçekleştirilmekteydi. Bununla birlikte Lübnan, Suriyeli sığınmacıların sağlık hizmetleri konusunda oluşturduğu yükten de rahatsız olmuştur. 2013 yılında Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre hastanelerde oluşan Suriyeli yoğunluğuna dikkat çekerek, Suriyeli sığınmacıların sağlık sorunlarının halk sağlığı açısından risk oluşturduğunu belirtmiştir[21].Lübnan hükümeti, zamanla sayılarının artması nedeniyle hastalardan iki dolar bakım ücreti almaya başlamıştır. Sığınmacıların, sağlık hizmetlerine ulaşımının zor olması ve ulaşıldığında da ücret gerektiriyor olması burada yaşayan Suriyelilerin Suriye’ye dönmesinde tetikleyici bir rol oynamıştır[22].Öte yandan acil tedavi ihtiyacı olan hastalar için sağlık hizmeti bedelinin %75’i karşılanmaktaydı.

2014 yılına gelindiğinde sayıları 1 milyonu aşmış[23]olan Suriyeli sığınmacıların etkileri Lübnan’da çok boyutlu olarak hissedilmeye başlanmış ve bu nedenle de Eski Lübnan Başbakanı Necip Mikâti konu ile ilgili olarak bir basın toplantısı düzenlediği bir basın toplantısı ile “…Suriyeli mülteci sayısı Lübnan nüfusunun dörtte birine ulaşmış durumda. Bu sebeple komşu ülkelerden ve uluslararası toplumdan Lübnan’ın yükünü hafifletmek için Suriyeli mültecilerin kendi topraklarında barınabileceği güvenli bölgeler oluşturulması için girişimde bulunmasını istiyoruz…” ifadelerini kullanarak Lübnan’ın içinde bulunduğu zor durumu izah etmeye çalışmıştır. Bu olayın ardından, Lübnan Dışişleri ve Göçmenler Bakanı CebranBassil, bir açıklama ile Suriyeli sığınmacıların durumunu bir kriz olarak nitelendirmiş ve bu krizin Lübnan’ın varlığını tehdit ettiğini belirtmiştir[24].

2014’ten itibaren oldukça görünür hale gelmiş olan Suriyeli sığınmacı meselesi nedeniyle ekim ayından itibaren Lübnan hükümeti daha fazla sığınmacı alamayacağını duyurmaya başlamıştır. Bundan sonra Lübnan, yalnızca kadınları ve onların çocuklarını ayrıca acil tıbbi yardıma ihtiyaç duyanları sığınmacı olarak kabul edecekti[25]. 2014 baharına gelindiğinde, toplumsal sorunlar gözle görülür hale gelinceyeni hükümet, daha önce görmezden gelinen gayri resmi sınır geçiş noktalarını kapatarak çalışmalarına başlamıştır. Ekim 2014’te ise hükümet, Suriyeli mültecilere ilişkin politika prensipleri raporunu onaylamış ve Söz konusu rapor, yerinden edilmiş Suriyelilere ilişkin üç ana hedefi kabul etmiştir[26]:

  • Suriyelilerin sayısını Lübnan’a erişimlerini sınırlandırarak ve Suriye’ye geri dönmelerini teşvik ederek azaltmak,
  • Suriyelilere yönelik güvenlik uygulamaları ve kontrollerini arttırmak,
  • Yerel ve ulusal otoritelerin yükünü rahatlatmak

Lübnan hükümeti 2015 Ocak ayına gelindiğinde ise BMMYK sunduğu talep ile kayıt işlemlerini durdurmuş ve göçün önüne geçmeyi amaçlamıştır[27]. Kayıt işlemlerinin durdurulmasının ardından görece azalma meydana gelmiş fakat bununla birlikte kayıt dışılık sorunu artmaya başlamıştır. Ayrıca her yıl yenilenmesi gereken kayıt işlemlerinin gerektirdiği 200 dolarlık ödeme de, ülke içinde kayıtdışı Suriyelilerin artmasına neden olmuştur.2015 yılından itibaren göçü engellemek için yapılan bu uygulama vize şartıyla desteklenmiştir. Lübnan hükümeti Suriye’den gelen sığınmacılarda 2015 yılı itibariyle vize şartı aramaya başlamıştır[28]. İç savaşın başlamasının ardından 4 yıllık bir süre içinde pasaportları olmadan, yalnızca kimlik kullanarak ve herhangi bir şart aranmadan Lübnan’a girebilen Suriyeliler, yapılan bu uygulamaya göre giriş nedenini belirtmek ve bu nedeni ispatlayacak evrak göstermek zorunda kalacaktı. Bu evraklarla Suriyelilere,sınırlı gün sayısı için giriş izni veya geçici ikamet verilecekti. Ayrıca yine bu uygulamayla, turistik gerekçe ile Lübnan’a girmek isteyen Suriyeliler ise otel rezervasyonunu kanıtlayan evrak, bin dolar ve kimliğini ispatlayan belge (nüfus cüzdanı veya pasaport) ibraz etmek zorunda olacaktı ve tedavi amacıyla gelen Suriyelilere de hastaneden aldıkları belgeyi göstermek şartıyla 72 saatlik giriş izni verilecekti[29].

Lübnan hükümetinin 2015 yılında uygulamaya koyduğu ‘vize’ şartı her ne kadar kayıt dışı sorununun tetikleyicisi olsa da aynı zamanda girişlerde de büyük engel teşkil etmiş ve Lübnan içerisindeki Suriyeli sığınmacı sayısının göç yoluyla artmasının önüne geçmiştir[30].

2015 yılında Lübnan Çalışma Bakanlığı’nın, işverenlere Suriyeli birini çalıştırabilmeleri için işin Lübnan vatandaşları tarafından yapılamayacağını açıkça göstermeleri ön koşulunu getirmesi ve böylece Suriyeli sığınmacıların çalışma yolunu tamamen kapatması, hükümetin göçü önlemek amacıyla yürüttüğü politikalardan biri olmuştur[31].

Lübnan, 2015 yılında başlattığı kayıtları durdurma politikasının ardından 2017’den itibaren ülke içinde var olan Suriyelilerin geri dönüşlerinin başlaması için çalışmalara başlamıştır. Konuyla ilgili ülke içinde yürüttüğü politikaların yanı sıra uluslararası alanda da sesini duyurmaya çalışmış ve hem ABD, Rusya, Fransa gibi devletlerden hem de BM gibi uluslararası örgütlerden geri dönüşler için yardım talebinde bulunmuştur. Ayrıca, mevcut Suriye hükümeti ile de işbirliği içerisinde olmuştur.2017-2019 yılları arsında Lübnan Genel Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı açıklamaya göre, yalnızca kayıtlı 200 bin Suriyeli, Lübnan’ın farklı illerinden kendi vatanlarına dönmüştür[32].

Suriyelilerin ülkelerine geri dönüş sürecinde Lübnan hükümetinin politikalarının yanı sıra Lübnan’da İran destekli Şii hareket Hizbullah’ın lideri Hasan Nasrallah, yurtlarına dönmek isteyen Suriyeli sığınmacılara yardım komiteleri kurarak hükümetin bu uygulamasına destek vermiştir[33].

Suriye’de iç savaşın ardından yaşanan göç dalgalarının yoğunluğu tüm dünyanın gündemini oluşturmuş ve bu göçe maruz kalan ülkeler için, sorunları da beraberinde getirmiştir.Sayı açısından bakıldığında Türkiye’den sonra en fazla sığınmacı barındıran ülke konumunda olan Lübnan, aynı zamanda yerel nüfusa olan yoğunluğuaçısından bakıldığında en fazla yoğunluğa sahip olan ülkedir. Lübnan, göçün başladığı ilk yıllardan bu yana gerek BM aracılığıyla gelenleri kayıt altına alarak gerekse, kalıcı olmamaları yönünde politikalar izleyerek geri dönüşleri için belirli uygulamalar yaparak ülkesini bu göç tufanından koruma yoluna gitmiştir.Yapılan bu uygulamalar Suriyeli sığınmacıların Lübnan üzerindeki etkilerini sıfırlamaya yetmemiş fakat minimize etmiştir. Nitekim bir ulusun güvenliğini korumadaki temel amaç sıfırlanamayacağı bilinen tehditlerin etkilerinin minimum maliyetle atlatılmasıdır.

SURİYELİ SIĞINMACILARIN LÜBNAN ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Coğrafi yakınlık ve geçmişten gelen sosyo-kültürel/tarihi ilişkiler nedeniyle Lübnan, savaş dolayısıyla göçmek zorunda kalan Suriyeliler için tercih edilebilir bir ülke olmuştur. Sığınmacı yoğunluğun en fazla olduğu Lübnan göçün başladığı andan itibaren karşılaşabileceği etkileri en aza indirgemeye çalışmıştır.Fakat böylesine yoğun, ülkenin yaklaşık dörtte birini oluşturan, bir göç çok boyutlu olarak toplumsal, ekonomik ve siyasi sorunları da beraberinde getirmiştir. Suriye ve Lübnan’ın geçmişten gelen bağlarını ve hem siyasi hem de ekonomik ilişkileri düşünüldüğünde Suriye’den Lübnan’a gelen sığınmacıların ve Suriye iç savaşının Lübnan üzerindeki etkileri diğer ülkelerden farklı özellikler göstermektedir.

Nüfusu neredeyse yarı yarıya Müslüman ve Hıristiyanlardan oluşan Lübnan 1943 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra yönetimini Hıristiyan başkan ve Müslüman başbakan şeklinde sürdürüyordu[34]. Çok çeşitli dini bir yapıya sahip olan Lübnan’da, ülkede neredeyse kalıcı hale gelmiş olan Filistinliler nedeniyle sahip olduğu bu çeşitlilik dengesi bozulmaya başlamıştı. Zaten bozulmaya başlamış olan bu denge, bir başka Arap toplumun ülkeye yoğun biçimde göçmeye başlamasıyla büyük bir tehdit altında kalmaya başladı. Lübnan’da, yaklaşık % 30 Şii, % 30 Sünni ve % 35 Hıristiyan olmak üzere büyük mezhep grupları arasında bir tür denge mevcuttu. Ancak, Suriyeli sığınmacıların büyük bir çoğunluğunun Sünni olmasıbu dengenin bozulma ihtimalini doğurmuştur. Buradan hareketle, Suriyelilerin Lübnan’a gerçekleştirdiği yoğun göçün, en fazla siyasi çerçevede sorun yarattığı ya da uzun vadede yaratacağı korkusu sonucuna ulaşılabilir.

Suriyeli sığınmacı krizinin diğer ülkelerde meydana getirmediği ve Lübnan’a özel diyerek tabir edebileceğimiz bir etkisi iseSuriye’deki mevcut çatışmanın ortaya çıkardığı mezhepsel ayrılıkların, Maruniler de dâhil olmak üzere özellikle Sünniler ve Şiiler arasında bir gerginlik olarak Lübnan’a sıçrama olasılığıdır[35]. Ayrıca Lübnan’da askeri bir kola da sahip olan Hizbullah siyasi partisinin fiilen Suriye’de rejimin yanında savaşa dahil olması toplumsal ve mezhepsel kutuplaşmayı körüklemiş, ülkede siyasi, sosyal ve ekonomik problemlerin bir çıkmaza sürüklenmesine neden olmuştur[36].Öte yandan, bazı saha raporlarında, Suriyeli mültecilerin de başta Hizbullah olmak üzere Suriye yanlısı rejim gruplarının muhtemel saldırılarından korktuğu belirtilmektedir.

Suriyeli sığınmacıların Lübnan üzerinde yarattığı siyasi etkilerin dışında özellikle değinilmesi gereken bir diğer etki alanı ise ekonomidir.Sığınmacılar Lübnan üzerinde yarattığı ekonomik etkiler Türkiye’de olduğu kadar büyük olmamakla birlikte negatif yönde gerçekleşmiştir. Lübnan Cumhurbaşkanı MişelAvn, 2020 Şubat ayında Fransız bir dergi ‘ValeursActuells’ dergisine verdiği bir demeçte, Suriye’de cereyan eden iç savaşın ve ülkesine sığınan Suriyelilerin Dünya Bankası verilerine göre 25 milyar dolarlık bir kayba neden olduğunu açıklamıştır. Ülkesinin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıyı aktaran Avn yıllardan beri yaptığı ‘sığınmacıların geri dönüşlerini sağlama’ çağrısını da yineledi[37].

Göçün başladığı ilk yıllarda, Lübnan hükümeti sığınmacılar meselesiyle ilgili olarak daima BMMYK ile işbirliği içerisinde olmuş ve sığınmacıların giderleri büyük oranda BM, AB, STK ve Kuzey Amerika ülkelerinin sağladığı fonlar tarafından karşılanmıştır. Fakat 2014’e gelindiğinde sayılarının 1 milyonun üstüne çıkmasıyla yapılan yardımlar da yetersiz kalmaya başlamıştır. Ayrıca sığınmacıların tüm giderleri zaten yalnızca bu yardımlarla karşılanmıyordu. Lübnan’ın da devlet bütçesinden yaptığı harcamalar vardı. Ülke, ticaret, turizm ve yatırımlardaki düşüş ve kamu harcamalarındaki artış da dahil olmak üzere Suriye’deki çatışma nedeniyle ciddi ekonomik sorunlara maruz kaldı.Bu ekonomik anlamda ilerleyen negatif etki, sadece Lübnan halkı için değil aynı zamanda Suriyeli sığınmacılar tarafından da yoğun biçimde hissedilmiştir. Suriyelilerin yaklaşık %70’i yoksulluk sınırının altında bir gelirle hayatını sürdürmeye çalışmaktadır[38]. Lübnan hükümetinin sığınmacılar için kamp uygulaması yapmamasının bir sonucu olarak Suriyeliler kendi çadırlarını kurarak resmi olmayan kamplar oluşturmuşlardır. Suriyeli sığınmacıların üçte birinden fazlası, yerel halk için büyük bir ekonomik yük oluşturdukları Bekaa, Akkar ve Baalbek-Hermel vilayetleri gibi Lübnan’ın yoksul bölgelerinde yaşamaktadırlar[39].

Lübnan’da 2014 yılında %20’lerde seyreden işsizlik, 2017 yılının sonunda %46’ya yükselmiş ve kadın işsizliği %60 düzeyinde seyretmeye başlamıştır[40].Suriyeliler, tıpkı Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılarda olduğu gibi, düşük ücretle ve daha uzun süre çalıştıkları için, Lübnanlıların iş bulma imkânları sınırlanmıştır. Bu durum ise ekonomik sıkıntıların yanı sıra toplumsal bir tepkiye de neden olmuştur.Lübnan’da gerçekleşen bu ekonomik gerilemenin tek sebebi olarak Suriyeli sığınmacıları görmek doğru olmayacaktır. Zira hem Lübnan’ın ekonomik büyüklüğü yeterli refah seviyesinde değildir, hem de Suriyeliler dışında ülke içinde farklı ülkelerden gelmiş olanlar da vardır. Ayrıca bölgede var olan karışıklıklar da Lübnan ekonomisinde olumsuz etki yaratmıştır.

Kitlesel olarak meydana gelen göçün toplumsal olarak meydana getirdiği reaksiyonlar elbette yadsınamaz bir gerçektir. Kitlesel göçlerle karşı karşıya kalan ülkelerde, hükümetlerin izledikleri politikalar, ekonomik gerçeklikler vesiyasi olumsuzlukların her birinin toplumda karşılığı olur. Öte yandan gelen nüfusla bir arada yaşayan halkın uzun vadede huzursuzlukları olması çok doğaldır. Nitekim Lübnan’da da Suriyeli sığınmacılar kaynaklı toplumsal huzursuzluklar meydana gelmiştir. Toplumsal tepkilerin oluşmasında en temel etken aslında Suriyelilerin kalıcı olmasının önüne geçmek amacıyla yapılmış olan kamp kurmama uygulamasıdır. Kalıcı olmalarının yanında gettolaşmaların ve radikalleşmelerin de engellenmesi amacıyla yapılmış bu uygulama gelen Suriyelilerin ülkenin çeşitli bölgelerinde halkla iç içe yaşamasına neden olmuştur. Başlarda Lübnan halkı konuyla ilgili tepkili olmasa da sayılarının her geçen gün artması ve bulundukları sürenin uzaması toplumsal bir tepkiye sebep olmuştur.Ayrıca Suriyelilerin yerleşmeyi tercih ettikleri bölgelerin ekonomik seviyelerinin düşük olması da bu tepkinin sebeplerinden biridir. Sığınmacıların ekonomi üzerindeki etkisi, toplumda başlarda hoşgörüyle karşılanan göçün zamanla gergin bir istenilmeyen olgu haline gelmesine neden olmuştur.

Lübnan hükümetinin 2015’te başlattığı kayıtları durdurma uygulaması, kayıtların her yıl yenilenmesi ve bu yenileme işleminin maliyetli olması ülke içindeki kayıt dışı sığınmacı oranını geniş çaplı etkilemiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki; yapılan kayıt işlemleri,tam anlamıyla kayıt dışı girişlerin önüne geçmek için yeterli olmamıştır. Bu durum ise Lübnan içerisinde güvenlik sorunlarını beraberinde getirmiştir. 2016 yılından itibaren ise Lübnan Suriyeli sığınmacılar meselesini ‘ulusal güvenlik’ kapsamında ele almaya başlamıştır. Bu durumun en önemli sebebi ise resmi olmayan kampların IŞİD militanlarının sığınak olarak kullandıkları yerlerden biri haline gelmesi olmuştur[41]. Ayrıca Hizbullah’ın Suriye iç savaşında oynadığı etkin rol de Lübnan’daki terör olaylarında artışa neden olmuştur.Başka bir deyişle, Lübnan teröre ve terör eylemlerine açık bir hale gelmiştir.

Güvenlik sorunlarının altında yalnızca terör sorununun yattığını düşünmek hata olacaktır. Yüksek Yargı Konseyi başkanı Jean Fahed’e göre, Suriyeli sığınmacılar 2016 itibariyle Lübnan hapishane nüfusunun yüzde 27’sini oluşturmuşlardır ve bu tutukluların % 46.3’ü terör suçundan yargılanırken, ger kalan kısmı karmaşık ve farklı birçok suç nedeniyle yargılanmaktadır[42].

Lübnan Cumhurbaşkanı MişelAvn, sığınmacılar meselesini ekonomik, siyasi, toplumsal bir sorun olmasının yanı sıra; Lübnan’ın varlığına tehdit oluşturan bir unsur olarak görmektedir. Bu nedenle de uluslararası alanda bu konuda sık sık görüşlerini dile getirmekte ve özellikle içerisinde barındırdığı Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmeleri konusunda yardım çağrısında bulunmaktadır[43].

SONUÇ

2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaşın dünya kamuoyunda yarattığı en büyük sorun sığınmacı meselesi olmuştur. Özellikle Suriye’ye sınırı bulunan devletler az ya da çok oranda göç sorunundan etkilenmişlerdir. Şüphesiz ki savaşın meydana getirdiği bu büyük sığınmacı yükünün en ağır payını Türkiye ve Lübnan taşımaktadır. Bu ağır yükü taşıma konusunda, Suriyeli sığınmacıların Türkiye ve Lübnan üzerinde yarattığı etkiler büyük oranda benzerlik gösterse de kendilerine has özellikler de taşımaktadırlar.

Lübnan nüfusunun yaklaşık 4’te birini oluşturan Suriyeli sığınmacılar, Lübnan’ı toplumsal, ekonomik, siyasi ve güvenlik alanlarında geriye çekmiştir. Lübnan iç savaşın başlamasından bu yana geçen 9 yılda,önceki tecrübelerine dayanarak, izlediği politikalarla zararını en aza indirmeye çalışmış fakat yeterli derecede başarılı olamamıştır.Örneğin; kayıt esasına önem vermiş olmasına rağmen kayıt dışı göç sorunun önüne geçememiştir. Terör saldırılarından kendini koruyamamıştır. Lübnan, ülkesine sığınan Suriyelilerin oluşturabilecekleri sorunlar zincirini en başından itibaren engellemeye çalışmıştır. Bu zinciri engellemek için ise yaptığı uygulamalardan en göze çarpanı girişleri durdurma olmuştur. Ayrıca Lübnan hükümeti iç savaşın başlamasının ardından gelen Suriyelilerin -2011 yılından itibaren- kalıcı olmayacakları konusunda vurgu yapmış ve bütün politikalarını da bu amaçla yürütmüştür.

Savaş nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan Suriyelilerin yaşadıkları sorunlar ise göz ardı edilemeyecek boyuttadır.Gerek %70’inin yoksulluk sınırının altında yaşıyor olması, gerek kadınlar ve özellikle kız çocuklarının mecbur bırakıldıkları durumlar Suriyelilerin yaşamlarının zorluğunu da açığa çıkarmaktadır.

Hem göç edenlerin hem de göçün gerçekleştiği bölgenin içerisinde bulunduğu kriz ortamı, uzun vadede daha büyük krizlere evrilebilecek bir potansiyele sahiptir. Bu nedenle atılacak her adımın, alınacak her önlemin önemi hayati niteliktedir.

KAYNAKÇA

Özdemirci, Ayşe S., Lübnan 2015, Sakarya Üniversitesi, 2015, https://docplayer.biz.tr/116861921-Lubnan-ayse-selcan-ozdemirci.html, Erişim Tarihi: 20.01.2020

Doğrusözlü, Cüneyt, Lübnan 2013, Sakarya Üniversitesi, 2013, https://ormer.sakarya.edu.tr/uploads/files/lubnan_2013.pdf, Erişim Tarihi: 20.01.2020

Sander, Oral, Siyasi Tarih 2, 29. Baskı, 2019 Mayıs, İmge Kitapevi

Sarı, Cahide, Okur, A. M., Lübnan’da Suriyeli Mültecilerin Durumu, Agora Derneği, Nisan 2019

Tınas, Murat, Lübnan’daki Suriyeli Mülteciler: Hükümet Stratejisi Yokluğunda Ekonomik, Siyasi ve Mezhepsel Zorluklar, ORSAM, Mayıs 2017, Say. 62

Sarah E. Parkinson, OrkidehBehrouzan, NegotiatingHealthand Life: SyrianRefugeesandThePolitics of Access in Lebanon, SocialScienceandMedicine, Oct. 2015

Özdemirci, Ayşe S., Suriye İç Savaşı’nın Lübnan’a Etkileri (2011-2016), Türkiye Ortadoğu Çalışmaları Dergisi, Cilt 3, Say. 2, Aralık 2016

Françoise De Bel-Air, Migration Profile: Lebanon, Robert Schuman Center forAdvenced, Studies, EuropeanUniversityInstitude, May 2017

Özdemirci, Ayşe S., Suriye Krizi Sonrasında Lübnan’da Mülteci Sorunu, ORMER Perspektif Serileri, Mart 2014, No.1

Pirinççi, Ferhat, Suriye’ye Komşu Ülkelerin Suriyeli Mültecilere Yönelik Politikaları, TESAM Akademik Dergisi, Temmuz 2018, s. 39-60

LauranneCallet-Ravat, Suriyeli Mülteci Akını Yönetiminde Türkiye’deki Belediyelerin Rolü, Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Orta Doğu ve Batı Asya Teşkilatı, Ocak 2016

Armaoğlu, Fahir, 21. Yüzyıl Siyasi Tarih Cilt 2, 11. Baskı, Ayraç Sanal Yayınevi, Sayfa 364-440

IRAK’TAKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Yazan Kübra Ünlü

19 Mart 2020

GİRİŞ

2011 yılında başlayan Suriye iç savaşının kaynağını oluşturduğu ve özellikle Suriye’ye komşu ülkelerden başlayarak birçok ülkeyi çok boyutlu olarak etkileyen sığınmacı sorunu, son yıllarda uluslararası alanı da oldukça meşgul etmektedir.

Suriyeli sığınmacıların neden olduğu bu sorun; gerek ekonomik, gerek siyasi, gerekse insani boyutu ile çok sayıda devlet ve uluslararası örgütlerin gündemini oluşturmuştur. İç savaşın ardından ilk olarak komşu ülkelere gerçekleştirilen göç, ulaştığı her coğrafyayı benzer ya da farklı sorunlar silsilesi ile karşı karşıya bırakmıştır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) 2020 Şubat ayı verilerine göre, dünya geneline bakıldığında 5,561,824 Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır. Bu sığınmacıların 3,587,226’sı Türkiye’de; 910,256’sı Lübnan’da, 655,435’si Ürdün’de ve 247,568’si Irak’ta bulunmaktadır. Bahsettiğimiz bu ülkeler sığınmacıların en fazla bulunduğu ve dolayısıyla etkilerini en çok hisseden 5 ülkedir. Bu çalışmada Suriye’ye sınır komşusu olan Irak’ta bulunan Suriyeli sığınmacılar konu edilecektir. Öncelikle Irak ve Suriye arasındaki siyasi ilişkilerden bahsedilecek, ardından Irak ve özellikle Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi içerisinde yaşayan Suriyelilere uygulanan politikalarla birlikte bölgedeki Suriyelilerin durumu ele alınacaktır.

IRAK VE SURİYE İLİŞKİLERİ

Irak, her ne kadar 1932 yılında Haşimi Hanedanlığı’nın kurulmasıyla bağımsız olsa da tam anlamıyla bağımsızlığını alması 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından İngilizlerin bölgeyi terk etmesiyle 1950 yılında gerçekleşmiştir. Benzer şekilde Suriye de 1920 yılında San Remo Konferansı sonrası 1946 yılına yani 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesine kadar Fransız işgali altında kalmıştır. 1946’da Fransızların bölgeyi terk etmesinin ardından Suriye de bağımsızlığına kavuşmuştur. Bağımsızlıklarını yeni sayılabilecek tarihlerde almış olan bu iki komşu ülke, uzun yıllar Baas Rejimleriyle yönetilmiştir. Irak’ta 1968, Suriye’de ise 1970 yılında Baas Rejimleri iktidara geçene kadar iki ülke arası ilişkiler yoğun olamamıştır. Zira iki ülke için de Baas öncesinde tam anlamıyla siyasi istikrarın olduğu söylenemez. Hal böyle olunca bu iki komşu ülke, dış politikadan ziyade iç politikaya odaklanmışlardır.

Irak ve Suriye’de Baas rejiminin iktidarı ile birlikte her iki ülke de otoriter bir hal almaya ve aynı zamanda siyasi açıdan istikrarı sağlamaya başlamıştır. İki ülke arasındaki ilişkiler ise bundan sonra gerginleşmeye başlamıştır. Özellikle Irak’ta Saddam Hüseyin’in iktidara gelmesinin ardından iki Baas ülkesi neredeyse iki hasıma dönüşmüş, bölgesel politikalardaki rekabet ve ayrışma üst seviyelere yükselmiştir. Genel olarak dönemin iki kutuplu dünya sistemindeki yerleri, Filistin davasındaki tutumları, mezhepçiliğe ve otoriterliğe evrilen politikaları iki ülkeyi birbirinden uzaklaştırmaya yetmiştir. Bunun dışında, Suriye Baas Partisi’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti’ne bakışı, Lübnan iç savaşında oynadığı etkin rol ve İran Irak savaşı ile Körfez krizi sırasındaki tavrı ilişkilerin iyice gerilmesine neden olmuştur. Esas itibariyle bu iki ülke arasında meydana gelen bu uyuşmazlığın temelini, Suriye ve Irak’ın, egemenlik sınırları dışına taşmış olan stratejik hedeflere yönelmesi oluşturmuştur. Suriye, kendisinden koparılmış olduğunu düşündüğü Lübnan, Ürdün, Filistin ve Hatay’ı da kapsayan Şam merkezli ve Doğu Akdeniz eksenli “Büyük Suriye’yi” Pan-Arap fikrinin öncelikli şartı olarak görmüştür. Irak ise Arap Birliği’nin Bağdat merkezli ve Basra eksenli bir alanda gerçekleşebileceğini düşünmüş; Kuveyt, Mezopotamya, Şattü’l Arap ve İran’ın Huzistan bölgelerini de kapsayan “Büyük Irak” fikrini ön şart olarak görmüştür. Bu iki farklı hedef Irak ve Suriye’nin ayrışmasının odak noktasını oluşturmuştur.

IRAK’TAKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Suriye iç savaşının başlamasının ardından milyonlarca Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Ülkelerini terk eden bu sığınmacıların en yoğun olduğu ülkeler Türkiye, Lübnan, Ürdün ve Irak’tır. 2020 yılı Şubat ayı itibariyle Irak’ta bulunan Suriyeli sığınmacı sayısı 247, 568’dir. Diğer ülkeler ile karşılaştırıldığında buradaki sığınmacı nüfusununun büyük bir kısmı kamplarda yaşamaktadır. Irak ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nde bulunan Suriyelilerin dağılımı şekil 1.’de gösterildiği gibi yoğun biçimde Erbil, Duhok ve Süleymaniye şehirlerindedir.

Şekil 1. UNHCR Irak’taki Suriyelilerin yaşadıkları yerler,

Irak, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi’ne ve aynı zamanda 1967 tarihli Ek Protokol’e de taraf değildir. Irak, mültecilerin durumuna ilişkin ulusal hukuk sisteminde iki kanunu kabul etmiştir. Bunlar 1971 tarihli “Siyasi Mülteciler Kanunu” ve 2009 tarihli “Göç ve Yer Değiştirme Bakanlığı 21 Numaralı Kanun”dur. 2009 tarihli kanun daha kapsamlı olmakla birlikte her ikisi de günümüz Suriyeli sığınmacıların haklarını güvence altına alma konusunda eksik kalmaktadır. Bu da bizi Irak’taki sığınmacılar konusunda hukuksal bir eksikliğin varlığını düşünmeye itmektedir. Örnek vermek gerekirse Irak merkezi yönetimi az evvel bahsettiğimiz sözleşmelere taraf olmaması nedeniyle Suriye’den gelen sığınmacılara bir mülteci statüsü vermemiş ve bu sayede bazı ekonomik yükümlülüklerden tabi değildir.

Suriye’den Irak’a göçün ilk dalgası 2012 yılında başlamış ve 2015 yılına kadar artarak devam etmiştir. Irak’ı merkezi yönetim ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimini tek bir bütün olarak ele alırsak, Irak’a göç eden Suriyeli sayısının yıllara göre dağılımı Şekil 2.’de gösterilmiştir. Aşağıdaki şekilde de görüldüğü üzre Irak’ta diğer ülkelerden farklı farklı olarak kamplarda yaşayan sığınmacı oran oldukça yüksektir. Bu durumu şu şekilde açıklamak mümkündür; bölge ülkelere oranla en az Suriyeli sığınmacı Irak’ta bulunmaktadır ki bu da kampların kapasitelerini uygun hale getirmektedir.

Şekil 2. Irak’a Sığınan Suriyelilerin Yıllara göre Oranı,

Suriye’den göç eden nüfusun tercih ettiği ülkelere baktığımızda yoğunluğun komşu ülkelerde olduğunu görüyoruz. Bu durum şunu da gösteriyor ki, göç eden nüfusun göç edeceği yer üzerindeki tercihini etkileyen en önemli unsur coğrafi yakınlık olmuştur. Fakat burada dikkat çeken bir husus vardır; iç savaşın başladığı 2011 yılı, Suriye’den göçün de başladığı tarihtir. Türkiye, Lübnan ve Ürdün üzerine gerçekleşen göçler az sayıda da olsa 2011 yılında başlamıştır. Irak ise bu konuda bir istisna oluşturmaktadır. 2012 yılının Mart ayına gelindiğinde yani iç savaşın birinci yılında Türkiye’de 10,658, Lübnan’da 7,058 ve Ürdün’de 3000’i aşkın Suriyeli sığınmacı bulunuyorken Irak’ta yalnızca 180 Suriyeli bulunmaktaydı. Bunun farklı sebepleri vardır. Bu sebeplerden ilki, diğer ülkelerin aksine Irak’ın içerisinde bulunduğu siyasi istikrarsızlık ve iç meseleler nedeniyle açık kapı politikası uygulamamasıdır. Ayrıca Irak üzerine yapılan göçlerin çok büyük bir kısmı Suriye’nin Kuzeyi’nden gerçekleşmiş ve yine çok büyük bir kısmı Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ne olmuştur. Bunun sebebine ise üç açıdan bakmak gerekir. İlki; Irak Merkezi yönetiminin 2013 yılında acil durumlar dışında sınırlarını Suriyelilere kapatması sebebiyle sığınmacıların Kuzey Irak Bölgesel Yönetimini tercih etmesidir. İkincisi ise, Suriye’nin Kuzeyinde bulunan halkının çoğunluğunun Kürt kökenli olması ve göç eden Kürt kökenli Suriyelilerin etnik ve toplumsal yakınlık nedeniyle Kuzey Irak’ı tercih etmesidir. Üçüncü ve sonuncusu da 2003 yılında gerçekleşen İkinci Körfez Savaşı nedeniyle Iraklı birçok kişi Suriye’nin kuzey kesimine göç etmişti ve bu kez Suriye’de patlak veren iç savaş buradaki Iraklıların da ülkelerine dönme çabasına girmesine neden olmuştur. UNCHR, göç eden nüfusun etnik kimliğine yönelik bir çalışma gerçekleştirmemiştir. Buna karşın Suriye’den Irak’a göç eden sığınmacıların göç hareketini başlattıkları yerlere baktığımızda bu bölgelerde daha çok Kürt kökenli Suriyelilerin yaşadığını görebiliriz. (Kamışlı, Ayn El Arab, Hasake…)

2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaştan kaynaklanan göç özellikle güvenlik sebebiyle gerçekleşmiştir. Ülkenin bir çok yerinden yapılan bu göçlerde ekonomik ve toplumsal diğer sebepler güvenlik sorunlarının çok gerisinde kalmıştır. Suriye’nin kuzeyinden Irak, özellikle Kuzey Irak, yönüne yapılan göçlerde ise ana sebep her ne kadar güvenlik nedeniyle olsa da bu kişilerin güvenliğini tehdit eden unsur iç savaştan ziyade bölgede etkin hale gelen PKK/PYD terör örgütü güçleri idi. Şöyle ki; PKK/PYD güçleri özellikle ABD ve IŞİD terör örgütünün de yardımlarıyla Suriye’nin kuzeyinde belirli bölgeleri kontrol altına aldıktan sonra bölge halkı üzerinde baskı oluşturmaya başlamıştır. Suriye’nin kuzeyinde bulunan PKK/PYD terör örgütünün Esad rejimiyle iş birliği içerisinde olarak Kamışlı ve civarında güçlenmesi ve bölgede oluşturduğu tehdit göçün 2012 yılından itibaren başlamış olmasına açıklayıcısı niteliktedir. Yine de Kuzey Irak bölgesine ve Irak’a göç eden nüfusun tamamının Kürt kökenli olduğu söylenemez. Zira Suriye’nin kuzeyinde Sünni Araplardan göç eden nüfus içerisinde yer almıştır. Bunun sebebi de Esad rejiminin Sünni Araplar üzerinde oluşturduğu baskıdır.

2011 yılının son aylarında Irak’a oldukça az sayıda Suriyeli sığınmacı göç etmiş olsa da 2012 yılının Temmuz ayının sonuna gelindiğinde bu sayı 6000’e ulaşmıştır. Irak üzerine gerçekleşen ilk göç dalgası ise bu olmuştur. Bu göçün ana sebebi daha evvel de bahsettiğimiz üzre bölge üzerindeki PKK/PYD terör örgütünün oluşturduğu tehdit olmuştur. Bölgede rejim ve muhalifler arasındaki çatışmaların yarattığı istikrarsızlık, ekonomik nedenler ve Kürt gençlerin zorunlu askerlik görevini yapmak istememesine karşın askerliğe zorlanıyor olmaları temel sebeplerdir.

İlk göç dalgası ve daha sonrasında Irak Merkezi Yönetimi ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nin Suriyeli sığınmacılar için uyguladıkları politikalarda büyük farklılıklar olmuştur. İlk olarak, Irak Merkezi yönetimi Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ne göre daha sıkı bir politika izlemiş ve özellikle ilk göç dalgasının ardından sınırlarını acil durumlar dışında sınırlarını kapatmıştır. Irak Merkezi Yönetimi diğer ülkelerin de aksine açık kapı politikası izlememiştir. Aslına bakılırsa Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi de başlangıçta PKK/YPG ile içerisinde bulunduğu çekişme nedeniyle zaman zaman sığınmacılara kapıları kapatmış, fakat bu çekişmenin iç politikaya yansımaları ve sınırda yığılan sığınmacılar nedenleriyle 2013 yılının Ağustos ayında kapılarını açmak zorunda kalmıştır. Bu tarihten sonra da sınırlarını mümkün olduğu kadar sığınmacılar açısından geçişken hale getirmiştir. Ayrıca Kuzey Irak, Irak Merkezi Yönetiminin aksine, hem kamp içindeki hem de kamp dışındaki Suriyeliler için daha esnek politikalar izlemiştir. Kuzey Irak’ta bulunan Suriyeliler isteklerine bağlı olarak kamp içinde ya da kamp dışında barınma hakkına sahiptir. Bunun yanı sıra kamp dışında ikamet serbestlikleri de vardır. Buna karşın Irak merkezi hükümetinin uyguladığı politikaya göre sığınmacıların ülke içerisinde serbest dolaşma hakları yoktur. Fakat yine de kamp içindeki sığınmacılar kamu hastaneleri ve eğitim olanakları dahil tüm temel hizmetlerden yararlanabilmektedirler.

IRAK’TAKİ SURİYELİLERİN DURUMU VE YEREL HALK İLE İLİŞKİLERİ

Irak’a yönelik göçlerde Irak’ta iki farklı yönetim olması nedeniyle bölgede bulunan sığınmacılara yönelik politikalar ve sığınmacıların genel durumunu iki farklı açıdan ele almak gerekmektedir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki bölgeye gerçekleşen göçlerin % 97 gibi büyük bir oranı Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nde bulunmaktadır. Bu oranın böylesine fazla olmasının sebebini bir önceki bölümde ele almıştık. Sığınmacıların bölgelere alınması için bölgelerde uygulanan farklı uygulamaların yanı sıra, yerleşen nüfusa yönelik uygulamalarda da farklılıklar olmuştur.

Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi, sığınmacılar için Irak merkezi yönetimine göre daha tercih edilebilir bir alan olmuştur. Sığınmacıların gelmeye başlamasının ardından, sığınmacılar için Erbil, Duhok ve Süleymaniye şehirlerinde kamplar kurmaya başlamıştır. Kampları, Birleşmiş Milletler ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarından yardım almış olsa da, büyük oranda kendi çabasıyla kurmuştur. Bölgeye yönelik göç 2012 yılında başlamış ve hızlı bir şekilde artış göstermiştir. 2012 yılının Kasım ayına geldiğinde yaklaşık 60,000 Suriyeli sığınmacı bölgeye gelmişti. Toplamda Irak bölgesindeki Suriyeli sayısına bakacak olursak bu sayı başlangıç için oldukça fazla idi. 2012 yılındaki ilk göç dalgasının ardından Suriye’nin kuzeyinden gelen terör tehdidi bir süreliğine da olsa kapıların sığınmacılara kapanmasına neden olmuştur. Fakat sınırdaki yığılmalar ve sınırlar içindeki artan baskı yönetimin kapıları yeniden açmasına neden olmuş 2013 yılının Ağustos ayında kapılar açılmıştır. UNHCR verilerine göre 2020 Şubat ayı itibariyle Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi içerisinde 245 bin civarında Suriyeli bulunmaktadır. Bunların 100 bine yakını ise kamplarda yaşamaktadır.

Kuzey Irak Yönetimi, merkezi yönetimin aksine, sığınmacılar için oldukça esnek politikalar izlemiştir. Örneğin; kamplar sığınmacıların yalnızca konaklamak için kullandıkları bir alan haline gelmiştir. Sığınmacıların kamplar dışında serbestçe dolaşma hakları ve şehir merkezlerinde çalışma hakları bulunmaktadır. Ayrıca Kampların idaresi için Suriyeli sığınmacılar için Meclis (Higher Council of Camp) oluşturulmuştur. Bu Meclis, Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi yetkilileri ile iletişimin sağlanmasından, kamp içindeki ihtiyaçların ve sıkıntıların tespit edilip yetkililere iletilmesinden, gelen yardımların kamp içinde dağıtımından, sığınmacılara ilişkin istatistiklerin (toplam sayı, eğitim durumu, geldiği yer vb.) tutulmasından sorumludur.

Bölgede yaşayan Suriyelilerin bir kısmı geçimlerini kendileri sağlıyor olsa da sığınmacıların yönetim üzerinde ekonomik bir yük oluşturduğu gerçeği yadsınamaz. Bölgede sığınmacıların gelmesiyle aynı dönemlerde başlayan ekonomik küçülme bu durumun bir göstergesi olarak karşımıza çıkmıştır. Özellikle UNHCR ve sivil toplum kuruluşları tarafından yapılan yardımların oranları oldukça düşüktür. Yardımda bulunan sivil toplum kuruluşlarının başında ise “Barzani Yardımlaşma Vakfı” gelmektedir. Hem yönetimin hem de Birleşmiş Milletlerle birlikte sivil toplum kuruluşlarının yardımları sayesinde özellikle Duhok kentinde bulunan Dumiz kampında temel ihtiyaçları giderebilecek sistemler ve dükkanlar bulunmaktadır. Fakat ne yapılan yardımlar ne de kurulan sistemler sığınmacıların içerisinde bulundukları ekonomik sıkıntıyı gidermeye yetmiştir. Ayrıca sığınma süresinin uzaması kaynakların azalmasına neden olmuş ve zamanla kamplarda yaşam daha zor hale gelmiştir.

Dumiz Kampı

Kuzey Irak’ta bulunan Suriyeliler için avantajlı bir durum olarak kültürel ve etnik yakınlığı görebiliriz. Sığınmacılar ve yerel halk arasındaki bu yakınlık ise uyum konusunda önemli rol üstlenmiş ve yerel halkta sığınmacı kaynaklı huzursuzlukların önüne geçmiştir. Ayrıca bir süre önce Iraklı Kürtlerin Saddam Hüseyin döneminde göçe maruz kalmış olması empati duygusunu öne çıkarmıştır. Öte yandan etnik ve kültürel yakınlığa rağmen dil konusunda sorunlar yaşanmıştır. Zira Suriyeliler, Kürtçenin Kırmançi lehçesini konuşurken yerel halk Kırmançi’ye yakın bir lehçe olan Bahtinani konuşmaktadır. Bu sorunun kendini gösterdiği alan ise eğitim olmuştur. Suriyeli öğrenciler, farklı lehçelerde bile olsa Kürtçe konuşmakta fakat ülkelerinde Arapça eğitim görmekte idi. Burada eğitim dilinin değişmiş olması ve buna ek olarak niteliğinin düşük olması eğitim için sorun teşkil etmiştir. Göçün başlangıcında ortaya çıkmış olan bu eğitim sorunu uzun süre devam etmiştir. Eğitim sorununda niteliğin düşük olmasının yanı sıra yeterli mali destek de sağlanamamıştır. Ayrıca sığınmacıların içerisinde bulunduğu ekonomik durum da eğitim için elverişsiz durumdadır. Sığınmacılar gerekli temel ihtiyaçlara olan erişimlerinin kısıtlı olması onları eğitimden çok çalışmaya itmiştir. Özellikle genç erkek kesimin çalışmak ve aileye bakmak konusundaki yükümlülükleri onları eğitimden yana tercih kullanmaktan alıkoymuştur. Bunun dışında, yerel halk ve sığınmacılar arasındaki temel sorun, aslına bakılırsa diğer birçok ülkede olduğu gibi, sığınmacıların ucuz işgücünü oluşturmaları sebebiyle yoksul kesimde oluşturdukları memnuniyetsizlik olmuştur.

Suriyeli sığınmacıların sağlık imkanlarına erişimleri konusunda da sorunlar yaşanmıştır. Kuzey Irak’ın sağlık hizmetleri konusunda yetersiz kalması ve Birleşmiş Milletler ile birlikte sivil toplum kuruluşlarından elde ettiği yardımların kısıtlı olması da sağlık hizmetlerinin azlığına neden olmuştur. Ayrıca şöyle bir genelleme yapmak mümkündür ki, savaştan çıkmış bir nüfusun savaşın üzerinde bıraktığı derin etki nedeniyle psikolojik travmaları içerisinde olmaları kaçınılmazdır. Bu nedenle, fiziksel sağlık problemlerinin yanı sıra psikolojik sağlığın da tedavi ihtiyacı doğmuştur. Fakat bu ihtiyaçları giderme konusunda Kuzey Irak Bölgesel yönetimi de yetersiz kalmıştır. Bölgede yaşayan sığınmacıların bu travmalarını atlatabilmelerindeki önemli etken tıbbi tedaviden ziyade bölge halkı ile aralarındaki kişisel ilişkiler ve arkadaşlıklar olmuştur.

Kuzey Irak’ta bulunan Suriyelilerin etnik yakınlıkları ve kültürel bağları onları burada uzun süre yaşama isteğine itmiş ve bölgesel yönetim de verdiği ekonomik yüke karşın sığınmacıların geri dönmeleri için herhangi bir politika izlememiştir. Yine de 2016 yılından sonra sığınmacıların küçük bir kısmında da olsa geri dönüşler gözlenmiştir.

Irak merkezi yönetimi, bölgeye göç eden nüfusun yalnızca %3 civarında küçük bir bölümünü barındırmaktadır. UNHCR Şubat ayı verilerine bakıldığında 3 bin civarında Suriyeli, Ninova, Kerkük ve Anbar’daki kamplara yerleştirilmiştir. Ayrıca 2012 yılının Ağustos ayından itibaren Irak yönetimi acil durumlar dışında sınır kapılarını sığınmacılara kapatmıştır. Bu bölgedeki Suriyelilerin az olmasının başlıca sebeplerinden biri budur. Ayrıca Irak, uluslararası alanda ne 1951 Cenevre Sözleşmesi ne de 1967 Ek Protolü’ne taraf olmaması nedeniyle sığınmacılara herhangi bir statü tanımamıştır. Irak yönetimi Suriyelilere herhangi bir statü vermediği için temel ihtiyaçlar dışında yardımda bulunmamıştır. Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’ne oranla daha sıkı politikalar uygulayan Irak yönetimi, sığınmacılara kamp dışına çıkma yasağı uygulamaktadır. Bu durum ise dolaylı yoldan sığınmacıların çalışmaları ve kendi geçimlerini sağlamaları konusunda kısıtlamayı meydana getirmiştir.

SONUÇ

2011 yılında başlayan ve neredeyse tüm dünyaya etkisini altına alan Suriyeli sığınmacı krizinin en az etkilediği komşu ülke Irak olmuştur. Barındırdığı nüfusun azlığı, göçün yoğun gerçekleştiği Kuzey Irak ile göç eden nüfus arasındaki dil, din, kültür ve etnik köken yakınlığı bu etkilerin diğer ülkelere oranla daha az olmasına yol açmıştır. Özellikle Türkiye ve Lübnan için çok boyutlu ve ulusal güvenlik sorunu haline gelmiş bu sığınmacı krizine Irak açısından bakıldığında komplike ve ulusal güvenlik seviyesine ulaşmamış olduğunu görüyoruz. Bu bölgedeki esas sorun, sığınmacıların temel ihtiyaçlarını giderme konusunda yaşadıkları sorunlardır. Irak’taki sığınmacılar, başta yiyecek ve su olmak üzere sağlık, eğitim, güvenlik gibi konularda zor şartlar yaşamaktadırlar.

KAYNAKÇA

Can, A., Keskin, B., PKK’nın Kuzey Suriye Örgütlenmesi PYD/YPG, SETA, 2016

Cleveland, William L., A History of the Modern Middle East, Westview Press, Forth Edition, Boulder, 2009

Çağ, G., Eker, S., Ortadoğu’da Baas Rejimleri; Suriye Irak, Çankırı Karatekin Üniversitesi Uluslararası Avrasya -Strateji Dergisi, Say. , 57-72

Hana A. El-Ghali, Aamr Ali, Nadine Ghalayini, Higher Education and Syrian Refugee Students: The Case Of Iraq, Issam Fares Institute for Public Policy and International Affairs, March 2017

Izaddin A. Aziz, Claire V. Hutchinson, John Maltby, Quality of life of Syrian refugees living in

camps in the Kurdistan Region of Iraq, November 2014

Orhan, O., Suriye’ye Komşu Ülkelerde Suriyeli Mültecilerin Durumu: Bulgular, Sonuçlar ve Öneriler, ORSAM, Rapor No: 189, Nisan 2014

Pirinççi, F., Suriye’ye Komşu Ülkelerin Suriyeli Mültecilere Yönelik Politikaları, TESAM Akademi Dergisi Temmuz 2018 Sayısı, Say. 39-60

İNTERNET ERİŞİM

https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/5

https://data2.unhcr.org/en/documents/download/74316

https://www.voanews.com/middle-east/more-syrians-escaping-northern-iraq

https://www.dec.org.uk/articles/syrian-refugees-in-iraq

https://www.theguardian.com/global-development/2013/aug/30/syrian-refugees-iraq

https://www.dunyabulteni.net/irak/kuzey-iraktaki-suriyeliler-de-zorda-h283435.html

https://www.refugeesinternational.org/reports/2015/10/14/beyond-emergency-assistance-syrian-refugees-in-northern-iraq-and-jordan

https://www.youtube.com/watch?v=Av0sddhRBNk

https://www.aljazeera.com/news/2019/10/3-000-syrian-refugees-arrive-northern-iraq-191019114737599.html

ttps://www.al-fanarmedia.org/2020/01/new-syrian-refugees-in-iraq-struggle-to-access-education

https://www.amerikaninsesi.com/a/kuzey-iraktaki-siginmaci-kapmlarinda-zorlu-yasam/4014315.html

https://blogs.lse.ac.uk/mec/2016/09/21/syrian-refugees-and-the-kurdistan-region-of-iraq/

https://www.arabnews.com/over-60000-syrian-refugees-iraq-un

ÜRDÜN’DEKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Yazan Kübra Ünlü

05 Mayıs 2020

2020 yılının ilk ayları itibariyle gerek salgından etkilenmiş gerekse etkilenmemiş olsun, dünya gündemini meşgul eden coronavirüs salgını bu denli etkiye sahip olmadan hemen önce bildiğiniz gibi 9 yıldır Suriye’de devam eden iç savaş nedeniyle meydana gelen sığınmacı krizi gündemi meşgul etmekteydi.

Hem uluslararası ilişkiler hem de insani bir kriz bağlamındaki bu geniş çaplı kriz, dünya üzerinde azımsanamayacak bir etkiye sahipti. Şu dönemde küçük büyük onlarca ülkeyi etkileyen salgın, sığınmacı krizinin gündemdeki yerini almış olsa da kriz önemini yitirmemiştir. Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komiserliği (UNHCR) Nisan ayı verilerine göre, dünya çapında yayılmış 5,563,101 (kayıtlı) Suriyeli sığınmacı bulunmaktadır. Bu sığınmacıların en yoğun bulundukları ülkeler ise sırasıyla; (3,587,578) Türkiye, (910.256) Lübnan ve (656,213) Ürdün’dür[1].

Sığınmacıların yoğun olarak yaşadıkları her ülkede çeşitli sorunlar meydana getirmiş olmaları kaçınılmaz bir gerçektir. Sığınmacıların en yoğun yaşadığı üçüncü ülke konumundaki Ürdün, diğer ülkelerden farklı etkilere sahip olmuştur. Zira Ürdün, Suriye ile aynı zamanda Arap Baharı sürecine girmiş bir ülkedir. Her ne kadar Arap Baharı sürecini Suriye’ye oranla çok daha hafif atlatmış bir ülke olsa da Ürdün, sığınmacılardan kaynaklı yükün etkilerini omuzlarında hissetmekten kurtulamamıştır. Bu çalışmada ele alınacak olan konu; Ürdün’de bulunan Suriyeli sığınmacıların, Ürdün üzerindeki etkileri ve burada sığınmacılar için kullanılan uygulamalardır. Bu doğrultuda öncelikle Arap Baharı başlangıcı itibariyle Ürdün-Suriye ilişkilerinden bahsedilecek, ardından da Ürdün’deki Suriyelilerin etkileri ve onlar için uygulanan politikalar ele alınacaktır.

ARAP BAHARI SÜRESİNCE ÜRDÜN-SURİYE İLİŞKİLERİ

2010 yılında Tunus’ta başlayıp çok geçmeden neredeyse tüm Arap coğrafyasına yayılan “Arap Baharı” 2011 yılının Ocak ayında Ürdün’de belirtilerini göstermeye başlamıştı. Ekonomik açıdan zayıflığı ve halkın beklediği reformların gerçekleşmemesi sürecin burada da yaşanacağının habercisi idi. Fakat bölge ülkelerine kıyasla Ürdün’de patlak veren Arap Baharı çok daha farklı özellikler gösterdi. Bunun sebebi ise her şeyden önce Ürdün’ün, bölge monarşilerinin aksine liberal reformlar çabasında olması idi[2]. Bunlar yalnızca ekonomik alanda değil aynı zamanda politik alanda da yürütülen reformlardı.

Öte yandan, güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanmaması, göstericilerin beklentilerinin karşılama konusunda engel oluşturacağı düşüncesiyle şiddetten kaçınmaları ve hükümetin göstericilerin seslerine kulak verme çabaları Arap Baharı sürecinin hem kısa sürmesini hem de olumsuz etkilenme oranının oldukça az olmasını sağlamıştır. Ayrıca, 1946 yılından bu yana Ürdün’de Haşimi Krallığı bölge ülkelerine göre en istikrarlı rejimlerden biri olagelmesi ve halkın huzursuzluğunun büyük oranda ekonomik nedenlerle olması da rejim üzerindeki etkileri azaltmıştır. Öte yandan Ürdün Kralı 2. Abdullah, süreci daha karmaşık ve şiddetli geçirmelerinden de aldığı dersle daha reform yanlısı bir tutum sergilemiştir. Ürdün’de ekonomik reformların yanı sıra halkın siyasi alanda meydana gelen şikâyetleri nedeniyle 2011 – 2018 yılları arasında tam 6 kez başbakan değişmiştir[3]. Bu süreç içerisinde Arap Baharı olarak adlandırılan süreç tam anlamıyla Ürdün’de ciddi değişiklere neden olmamış, bununla birlikte şiddetli çatışmalara da dönüşmemiştir.

Ürdün’de olduğu gibi Suriye’de de 2011 yılının ilk aylarında Arap Baharı sürecinin adımları atılmış, fakat tam anlamıyla olayların şiddetlenmesi Mart ayı itibariyle gerçekleşmiştir. Ürdün’de geçen yumuşak havanın aksine Suriye’de oldukça gergin çatışmalar halini alan bir ortam oluşmuştur. Olayların her geçen yıl biraz daha karmaşık hale gelmesi ve yalnızca ulusal faktörlerin değil aynı zamanda uluslararası faktörlerin de bölgede etkin rol oynamasıyla içinde bulunduğumuz 2020 yılında artık Arap Baharı olmaktan çıkmış, içerisinde uluslararası aktörlerin de bulunduğu iç savaş halini almış bir durumla karşı karşıya kalınmıştır.

2011 yılında Ürdün’de olayların patlak vermesinin ardından iç politikada bazı siyasi değişimler yapılmakla birlikte[4], Ürdün Kralı Abdullah bu süreçte diplomasi trafiğini de kesmemiştir. Özellikle kendisiyle aynı dönemde böyle bir sürece girmiş olan ve etkilerini daha derinden hisseden sınır komşusu Suriye ile ilişkilerine önem verme çabasında olmuştur. Zira, Ürdün, yakın komşuluk ve ticari ilişkileri nedeniyle Suriye’de yaşananlardan olumsuz etkilenmiştir. Suriye-Ürdün ilişkilerinde Suriye’ye yönelik uluslararası ambargo kararının yansımaları ile sığınmacı sorunu önem taşımıştır. Ürdün yönetimi ekonomik nedenlerle Suriye’ye yönelik ambargo kararının uygulamasına katılmaya yanaşmamıştır. Dönemin Ürdün Dışişleri Bakanı Nasır Cude, Ürdün ekonomisinin Suriye’ye uygulanan yaptırımlardan dolayı zarar göreceğini iddia ederek Arap Birliği’nin Suriye’ye yönelik ambargo kararından istisna tutulmalarını istemiştir. Bakan Cude, Ürdün’ün Suriye’de ekonomik çıkarları olduğunu, Ürdünlü binlerce öğrencinin Suriye’de eğitim gördüğünü, ortak sınır ve su kaynakları gibi meselelerin iki ülke arasındaki işbirliğini zorunlu kıldığını dile getirmiştir[5]. Suriye’de oldukça şiddetli devam eden çatışmalar nedeniyle meydana gelen sığınmacı akışı da Ürdün-Suriye ilişkilerinde önemli rol oynamıştır. Özellikle 2011 yılının Mart ile Aralık ayları arasında binlerce Suriyeli sığınmacının Ürdün’e geçmiş olması ilişkileri zorunlu hale getiren bir diğer neden olmuştur[6]. Suriye’nin istikrara kavuşması, bu gibi nedenlerden dolayı, elbette bir sınır komşusu olarak Ürdün için büyük önem arz ermiştir. Fakat bu süreçte Kral Abdullah, “tarafsız” olsa da Esad yanlısı da olmamıştır. Hatta öyle ki Kral Abdullah Suriye Cumhurbaşkanı Esad’ın iktidardan çekilmesini istemiştir. Kral Abdullah’ın bu çağrısı, Arap Baharı boyunca bir Arap liderin, diğer bir Arap lidere ilk kez görevi bırakma çağrısı olmuştur.

Öte yandan 2011 yılında Suriye’de patlak veren çatışmalarda Ürdün hükümetinin her ne kadar ulusal ve uluslararası kamuoyunda Suriye krizinde tarafsız olduğunu duyursa da üstü kapalı bir şekilde muhaliflere destek verdiği düşünülmüştür[7]. 2014 yılında Suriye’nin Amman Büyükelçisi Behçet Süleyman, Ürdün’ün Suriye iç savaşındaki pozisyonu hakkındaki eleştirilerini sosyal medyada sürdürmesi üzerine 26 Mayıs tarihinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Bunun üzerine, Suriye yönetimi de Ürdün’ün Şam maslahatgüzarını istenmeyen adam ilan etmiştir[8]. Bu tarihten sonra da iki ülke arasındaki ilişkiler zamanla kopuk hale gelmiş ve iki ülke arasında tam anlamıyla diplomatik girişimler olmamıştır. Ayrıca yaklaşık hükümetten bağımsız olarak 3 bin Ürdün vatandaşı da Suriye’de rejim karşıtı tarafta fiziki olarak çatışmıştır[9].

Başlangıçta, Suriye’nin içerisinde bulunduğu durum, Ürdün üzerinde ekonomi ve sığınmacı konularında derin etkiler yaratmakta iken, zamanla güvenlik sorunları da meydana gelmiştir. En önemli güvenlik sorununu ise IŞİD terör örgütü oluşturmuştur. Ürdün’ün sınırlarında oluşan terör ve çatışmalardan kaynaklı güvenlik sorunları iki ülke arasında silahlı çatışma haline gelen sorunlara yol açmıştır. Terör sorunu birçok kez Ürdün’ün Suriye sınırları içerisine silahlı saldırılarda bulunmasına neden olmuştur[10].

Ürdün, içerisinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve güvenlik gibi farklı açılardan etkilendiği Suriye iç savaşının sona erdirilmesi amacıyla uluslararası alanda gerek devletler gerekse devlet dışı örgütler bazında çok sayıda diplomatik girişim içerisinde olmuştur. Bütün bunlara karşın bir sonuç alınamamış, aksine sorun her geçen yıl daha da karmaşık hale gelmiştir. Bütün bunlar çerçevesinde Ürdün, içerisinde barındırdığı ve yerli nüfusunun yaklaşık % 10’unu oluşturan kayıtlı/kayıtsız 656,213 Suriyeli sığınmacı ve buna bağlı olarak ekonomik ve sosyal sorunla baş başa kaldı.

ÜRDÜN’DEKİ SURİYELİ SIĞINMACILAR

Ürdün, sınırları içerisinde farklı uyruklardan çok sayıda sığınmacı/mülteci barındıran bir ülkedir. Özellikle Arap-İsrail savaşları ve yakın geçmişte Irak’ın işgal edilmesi nedenleriyle Suriye iç savaşı öncesinde de büyük bir sığınmacı nüfusuna sahip olagelmiştir. Ürdün’de Suriyeli nüfusun varlığı ise aslına bakılırsa Suriye iç savaşından daha eskiye dayanmaktadır. Coğrafi açıdan iki ülke arasındaki geniş kara sınırı, ortak kültür ve etnik yapı bu ülkelerde insanları birbirine bağlayan bir unsur olmuştur ve savaş öncesinde de Ürdün’de yaşayan yaklaşık 700 bin Suriyeli bulunduğu bilinmektedir. 2020 yılı verilerine göre Ürdün’ün toplam nüfusu 10,181,862’dir[11]. Toplam nüfusun yüzde 10’undan fazlasını Suriyeliler oluşturmaktadır.

Suriye’de iç savaşın şiddetlenmesinin ardından, bölge halkının büyük çoğunluğunda başlangıçta sınır komşularına ve ardında özellikle Avrupa kıtasına göç süreci de başlamıştır. Bölgeden çevreye doğru gerçekleşen bu göç hareketinde en fazla sığınmacının kayıtlı olduğu ülkeler içinde üçüncü sırada Ürdün yer almaktadır. Ürdün’de 2020 Nisan ayı UNHCR verilerine göre 656,213 Suriyeli yaşamaktadır. Savaş öncesinde oraya yerleşmiş olan ve savaş nedeniyle de geri dönemeyen 700 bin civarındaki Suriyeli[12] de hesaba katıldığında 1 milyon 400 bine yakın Suriyelinin Ürdün’de yaşadığını görüyoruz. Fakat burada işlenecek olan temel konu daha çok UNHCR tarafından kaydedilmiş Suriyeliler üzerine olacaktır.

Arap Baharı sürecinde Suriyelilerin göç etmek için seçtikleri ülkelerden birinin Ürdün olmasının birden çok nedeni bulunmaktadır. Öncelikle belirtilmesi gereken ilk neden, yoğun göç alan diğer ülkelerin de seçilme nedeni olan, coğrafi yakınlıktır. Ürdün ile Suriye arasında bulunan 375 km’lik kara sınırı göçün bir kısmının bu yönde ilerlemesinin ana sebebidir. Bir diğer önemli neden ise etnik, dini, kültürel açıdan yakınlık ve akrabalık ilişkileridir. İşte bu nedenlerle 2011 yılında Suriye’den Ürdün’e başlayan sığınmacı akışı, 2014 yılına kadar artarak devam etmiş, 2014 sonrasında neredeyse tamamen durmuştur (Tablo 1.). Meydana gelen bu sığınmacı akışının durmasının temel sebebi Ürdün hükümetinin Ekim 2014’te açık kapı politikasına getirdiği sınırlama olmuştur. Hükümetin yaptığı bu sınırlama sığınmacı açışını keskin bir biçimde azaltmış fakat diğer taraftan da insan kaçakçılığı riskinde artışa neden olmuştur[13]. Buna karşın, Ürdün hükümeti zaman zaman sığınmacılara kapılarını kapatmıştır. Hükümeti bu uygulamayı gerçekleştirmeye iten şey ise ekonomik sıkıntılar olmuştur[14].

Tablo1. Ürdün’deki Suriyeli Sığınmacıların Yıllara Göre Dağılımı

Ürdün’de yaşayan Suriyelilerin yaklaşık olarak yüzde 20’lik bir kesimi kamplarda yaşamaktadır (124,019). Ürdün’de Suriyeliler için toplam beş kamp/geçici merkez kurulmuştur. Bu kamplar şöyledir; Zatari, Azrak, Emirati Jordian, Kral Abdullah Kampı ve Siberkent Göçmen Kampı. Bunlar Ürdün yetkilileri ile UNHCR tarafından kayıtların yapıldığı merkezlerdir[15]. Kamplar genellikle ülkenin kuzeyinde yer almaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Ürdün’de bulunan Suriyeli sığınmacıların yüzde 20’si kamplarda yaşamaktadır ve kamplar kapasitelerinin çok üstünde sığınmacı barındırmaktadır. Kamp dışında yaşayan sığınmacıların en çok tercih ettikleri iller ise İrbid, Mafrak, Amman ve Zarka’dır. Bu iller arasında Amman’ın tercih edilme nedeni diğer illerden farklı olarak iş bulma olanaklarının daha fazla olmasıdır. İrbid, Mafrak ve Zarka’nın tercih edilmesinin temel nedeni ise sınıra yakın olmalarıdır.

Ürdün, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni imzalamamış bir ülkedir. Ürdün’de, Suriyeliler dahil tüm sığınmacılar Yabancı Kanunu (Alien Law) çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu kanun, uluslararası hukukun genel prensibi olan göçmenlerin yaşam ve özgürlüğünü tehdit eden yere geri gönderilmemesini temel alan bir anlaşmadır[16]. Ürdün, İşkence ve Diğer Zalimane Gayri insani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne taraftır. Sözleşmenin 3. Maddesi de sığınmacıları tehlike ve işkence görme ihtimali olan ülkeye göndermeyi yasaklamıştır[17].

Ürdün Suriyeli sığınmacılara ilişkin açık kapı politikası uygulamaktadır. Resmi ya da resmi olmayan yollarla gelen tüm Suriyeli sığınmacıların güvenliğini sağlamaktadır. Suriyelilerden, ülkeye girişte vize ve oturma izni talep edilmemektedir. Ürdün’e geçiş için pasaportlarının olması yeterlidir. Ürdün, dört kategoride yer alan Suriyeli grubun geçişine onay vermemektedir. Bu gruplar sırasıyla; Suriye’de yaşayan Filistinliler, askerlik çağındaki bekâr erkekler, Suriye’de yaşayan Iraklı göçmenler ve belgesi olmayanlardır[18].

ÜRDÜN’ÜN SURİYELİ SIĞINMACILAR İÇİN UYGULADIĞI POLİTİKALAR

Ürdün, geçmişten gelen mülteci/sığınmacı sorunları nedeniyle özellikle Türkiye ile kıyaslandığında tecrübeli bir ülke olmuştur. Sahip olduğu bu tecrübe Ürdün’e uyguladığı politikalar konusunda yardımcı olmuştur. Öncelikle, göçün başladığı ilk yıllarda kendisinin içinde bulunduğu siyasi, toplumsal ve ekonomik sorunlara karşın mümkün olduğunca sığınmacılar konusunda uluslararası alanda çağrılarda bulunmuş, diplomatik ilişkilere önem vermiş ve başta Avrupa ve ABD olmak üzere uluslararası devlet dışı aktörlerden yardım almıştır[19]. Bu süreçte Ürdün hükümetinin kurduğu diplomatik bağlantılar yalnızca yardım alma konusunda değil aynı zamanda Suriye’de barışın tesis edilmesi konusunda da olmuştur. Zira Suriye’de barışın tesis edilmesi bir bakıma sığınmacıların ülkelerine dönmeleri anlamına gelmektedir. Ürdün, Suriye’deki soruna kalıcı bir çözüm bulmak amacıyla gerek bölgesel aktörler, gerekse bölge dışı aktörlerle çeşitli diplomatik bağlantılar kurmuştur[20].

Göçün başladığı ilk zamanlardan itibaren Ürdün’ün izlediği kayıt politikası, kayıtların UNHCR tarafından alınmasını sağlaması olmuştur. Buna karşın, kayıt sorunu tamamen ortadan kalkmamış ve bu durum yalnızca ekonomik sorunları değil aynı zamanda, yanı başında çeşitli terör örgütlerinin konuşlandığı ve büyük çatışmaların yaşandığı Suriye’den kaynaklanabilecek güvenlik sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Kayıt işlemlerinde, gelen Suriyeliler büyük oranda bilgilerinin Suriyeli yetkililere ulaşması ve bu nedenle geri döndüklerinde sorun teşkil etmesinden korktukları için kendilerini gizleme çabasında olmuşlardır. 2013 yılının Mayıs ayında, konuyla ilgili önemli bir adım atılmış ve gayri resmi geçiş yapılabilecek noktalardaki güvenlik önlemlerini artırarak tamamen kapatılmış, yalnızca Cabir’de bulunan resmi sınır kapısı açık bırakılmıştır[21]. Ürdün hükümetinin izlediği bu politika o yıl içerisinde yaklaşık bin Suriyeli sığınmacının kaçak yollarla girmesini engellemiştir. Suriyeli sığınmacılar kayıtlarının alınmasının ardından çeşitli kamplara yerleştirilmiştir.

Ürdün hükümeti, genel olarak Suriye’den gelen ve sığınma talebinde bulunan kişilerin talebini kabul etmiş fakat sığınma talebinde bulunmak için bazı özel şartlar getirmiştir. Buna göre, yalnızca kadınlar, çocuklar ve acil tıbbi ihtiyacı olan siviller sığınma talebinde bulunabilmiştir[22]. Kayıt altına alınan Suriyelilerin izinsiz kamp dışına çıkmaları yasaklanmıştır. Kamp dışında yaşamak için yine özel bir şart konulmuştur. Buna göre, kamp dışına çıkmak isteyen Suriyelilerin bir Ürdün vatandaşının kefil olması halinde istekleri kabul edilmiştir[23]. Başlangıçta düzenli bir şekilde işleyen bu uygulamanın zamanla kampların kapasitelerinin çok üstünde sığınmacı barındırmaları nedeniyle esnetilmek zorunda kalındığını belirtmek gerekir. Bu uygulamaların sonucunda UNHCR’ın son verilerine göre kamplarda yaşayan toplam Suriyeli sığınmacı sayısı 124,019’dur.

Gelişmişlik seviyesi düşük ve kıt kaynaklara sahip Ürdün için sığınmacılar büyük bir ekonomik yük oluşturmuştur. 2011 yılının ardından Ürdün, önceki deneyimlerine dayanarak, uluslararası alanda ekonomik destek çağrılarında bulunmuş, finansal kredi başvuruları yapmış ve çok sayıda ülke ile diplomatik girişimlerde bulunmuştur. Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, İran, Körfez İşbirliği Teşkilatı, ABD, Kanada, İngiltere, Rusya, Japonya, AB, IMF ve elbette BM’den özellikle Suriyeli sığınmacılar kapsamında yardım almıştır[24]. Ayrıca Ürdün, kurduğu diplomatik ilişkilerde yalnızca ekonomik yardımlar için değil, aynı zamanda Suriye’de var olan krizin sonlandırılması için de çaba göstermiştir. Suudi Arabistan’ın Güvenlik Konseyi üyeliğini reddetmesi nedeniyle, 07 Aralık 2013 tarihinde yapılan oylama ile 178 ülkenin oyunu alan Ürdün, 2014-2015 dönemi arasında iki yıllığına Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmiş ve 1 Ocak 2014 itibariyle yeni görevine başlamıştır[25]. 2014-2015 yılları içerisinde, Ürdün’ün BM Güvenlik Konseyi Geçici üyeliği, Suriye’deki krizin sonlandırılması adına atacağı adımlar için etkin rol oynamıştır.

Ürdün’de bulunan Suriyeli sığınmacıların sağlık hizmetlerine erişim Ürdün hükümeti ve UNHCR tarafından ücretsiz olarak karşılanmıştır, fakat UNHCR daha çok kamplarda yaşayan Suriyeliler için sağlık hizmetleri sağlamıştır. Kamp dışında yaşayan sığınmacılar için bir kart sistemi uygulanmış ve sağlık hizmeti ücretlerinin bir kısmı UNHCR tarafından ödenmiştir. Artan sığınmacı sayısıyla birlikte meydana gelen ekonomik yükün, Suriyelilerin ücretsiz sağlık hizmetlerine erişimlerinde engel teşkil etmeye başlamasıyla birlikte hükümet, Kasım 2014 itibariyle Suriyelilerin sağlık hizmetlerinden yararlanabilmek için belirli miktarda ücret ödemeleri gerektiğini açıklamıştır[26].

Ürdün, toplam 10,182,710 olan nüfusunun yaklaşık % 23’ü sığınmacı olan bir ülkedir[27]. Bunların büyük bir kısmını Afgan ve Suriye uyruklular oluşturmaktadır. Böylesine yoğun sığınmacı nüfusunun ülke için oluşturduğu ekonomik yük ve zaten kıt olan kaynakların gittikçe yetersiz hale gelmesi Ürdün için önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bu nedenlerden ötürü, Ürdün hükümeti sığınmacıların ülkelerine dönmeleri için adımlar atmaktadır. Özellikle Suriyeli sığınmacılar konusunda Suriye’nin durumu buna çok da elverişli görünmemektedir. Buna karşın Suriye’ye dönüş yapan bir kısım Suriyeli görmek mümkündür[28].

SURİYELİ SIĞINMACILARIN ÜRDÜN ÜZERİNE ETKİLERİ

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) tanımına göre göç (migration), bir kişinin veya bir grup insanın uluslararası bir sınırı geçerek veya bir devlet içinde (süresi, yapısı ve nedeni ne olursa olsun ) yer değiştirdiği nüfus hareketleridir. Buna mültecilerin, yerinden edilmiş kişilerin, ekonomik göçmenlerin, aile birleşimi gibi farklı amaçlarla hareket eden kişilerin göçüde dâhildir[29]. Göçe neden olan etmenler ile göç sürecinin izlediği seyir göç edilen yer üzerinde bıraktığı etki üzerinde belirleyici olur. Suriye’den 2011 yılından beri devam eden göç hareketi de ulaştığı ülkeler üzerinde önemli etkiler meydana getirmektedir.

Ürdün, dünyada en fazla Suriyeli sığınmacıya ev sahipliği yapan 3. ülke konumundadır. Son veriler göz önüne alındığında nüfusunun yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan Suriyeli sığınmacılar, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Ürdün’de de misafir olmaktan çıkmışlardır. Sayıları 700 bine yaklaşan ve kayıtsızlarla birlikte düşünüldüğünde 1 milyonu aşan Suriyeli sığınmacılar, Ürdün için çeşitleri sorunlara neden olmuşlardır. Ürdün, Arap-İsrail ve Irak Savaşları sonrasında ev sahipliği yaptığı Filistinliler ve Iraklılar nedeniyle edindiği tecrübelerle, Suriye kaynaklı göçü yönetme politikalarında, özellikle ekonomik açıdan temkinli olmaya çalışmış ve sığınmacı yükünü aza indirgemeye çalışmıştır. Fakat Suriye’de devam eden durumun son bulmaması, sorunun çözülmesinin önünde büyük bir engel oluşturmuştur.

Suriyeli sığınmacılardan kaynaklanan etkiler, birkaç farklı açıdan ele alınabilir. Öncelikle, incelenmesi gereken etki ekonomik alanda meydana gelen etkidir. Ürdün, kırılgan bir ekonomiye sahip ülke olarak bir anda mevcut nüfusunun %10’u kadar yeni bir nüfusu ağırlamak zorunda kalmıştır. Suriye’de devam eden çatışmaların Ürdün’ün ticari ilişkilerini zedelemesi ve Suriye ile yapılan ticaretler sayesinde elde edilen gelirin de ortadan kalkması, zaten dar olan Ürdün ekonomisinin daha da daralmaya başlaması anlamına gelmiştir. Sanayi üretimi zayıf, su ve petrol gibi doğal kaynakları yetersiz olan ve topraklarının %80’i çöl olan Ürdün’ün sığınmacı yükünü tek başına göğüslemesi mümkün olmadığı için hükümet, hem Batılı ülkelerle hem de bölge ülkeleri ve uluslararası kuruluşlarla iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Ayrıca burada yaşayan Suriyeli sığınmacıların büyük bir kısmının işgücü piyasalarında oluşturduğu olumsuz etki de dikkate alınmalıdır. Ürdün, içinde bulunduğu sığınmacı krizinden kaynaklanan ekonomik etkileri azaltmak adına gerek bölgesel gerekse bölge dışı aktörlerle diplomatik ilişkilerini kullanmıştır.

Bölgesel olarak kurduğu iyi ilişkiler sayesinde sığınmacılar için aldığı yardımlar için örnek olarak, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün’de bulunan resmi sığınmacı kamplarından olan Emirates Jordan Kampı için fon sağladığından bahsedebiliriz[30]. Bu kamp, Ürdün içerisinde bulunan diğer kamplar ile karşılaştırıldığında en iyi koşullara sahip olan sığınmacı kampıdır. Bunun dışında Katar’dan da çok kez ekonomik yardım almıştır[31]. Ürdün, bölge ülkeleriyle içinde bulunduğu iyi ilişkiler sayesinde aynı zamanda, uluslararası alanda destek sahibi olmuştur.

Öte yandan, bölge dışı aktörlerle de kurduğu ilişkiler sayesinde ekonomik yükünü bir parça da olsa rahatlatan Ürdün, özellikle 2014-2015 BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği sayesinde siyasi anlamda da Suriye krizine ilişkin daha belirgin adımlar atmıştır. Bölge dışı aktörler arasında; ABD, Kanada, İngiltere gibi ülkeler yer almıştır[32]. Ayrıca bütün bunların yanı sıra Ürdün’de yaşayan ve kayıt altında olan Suriyeliler için UNHCR göz ardı edilemeyecek miktarda fon sağlamaktadır. Gerek kamp içinde gerekse kamp dışında yaşayan sığınmacılar için yardım sağlamaktadır. Suriyeliler UNHCR’dan ayda 400 JD (Yaklaşık 570 USD) nakit yardımı almaktadır (2014 yılına ait verilerdir). Şehir merkezlerinde yaşayan Suriyeliler için UNHCR tarafından oluşturulmuş 3400 kişilik gezici ekip bulunmaktadır. Bu ekip, sığınmacıların yaşadığı evleri ziyaret etmektedir. Ziyaretler ile hem kontrol yapılmakta hem de Suriyelilerin durumuna ilişkin güncel verilere sahip olunmaktadır. Bu şekilde ihtiyaç listesi de oluşturulabilmektedir[33]. Son 5 yılda UNHCR’ın Ürdün için ayırdığı bütçe, 2 milyar dolar civarındadır[34]. Tüm bu veriler göz önüne alındığında Ürdün’ün sığınmacılar için Türkiye ile kıyaslandığında çok küçük bir miktar harcama yaptığını görebiliriz. Hatta sığınmacılar konusunda yaşadığı krizi fırsata çevirdiği söylenebilir.

Suriyeli sığınmacıların Ürdün üzerinde yarattığı etkiler içerisinde bahsedilmesi gereken bir diğer konu ise güvenlik konusudur. Bölge ülkeleri için genel bir güvenlik sorunu olan terör örgütlerinin yarattığı tehdit elbette Ürdün için de geçerli olmuştur. Burada en önemli nokta, Ürdün’e göç eden sığınmacıların içerisinde kayıtsız bir kesimin olmasıdır. Zira kayıtsız olan bu grup içerisinde terör örgütleriyle bağlantısı bulunan kişilerin olması muhtemeldir. Öte yandan, Suriye’deki iç savaşa katıldığı düşünülen yaklaşık 2000 Ürdün vatandaşının Ürdün’e dönmeye başlaması ile birlikte, bu kişilerden kaynaklanan adli olayların artması, ayrıca Suriyeli sığınmacılardan kaynaklanan adli olaylarda da artış yaşanması, Ürdün’de güvenlik algılamalarında değişiklik meydana getirmiş ve yeni güvenlik yasalarını yürürlüğe koymasına neden olmuştur. Bu yasa, güvenlik güçlerine terörist faaliyet ve eylemlerin önlenebilmesi maksadıyla önemli yetkiler vermiştir[35].

Ürdün’ün Suriyeli sığınmacılar nedeniyle yaşadığı sorunlar arasında diğer ülkelerden farklı olarak ele alınması gereken bir sorun daha bulunmaktadır: Su sorunu. Ürdün, dünyada su kaynakları bakımından sıkıntı çeken üçüncü ülke konumundadır ve bölgeye gerçekleşen göçle birlikte artan nüfus yaşanan su sıkıntısının derinleşmesini tetiklemiştir. Yüzeysel su kaynaklarının yetersizliği, yeraltı su kaynaklarına yönelmeyi zorunlu kılmış ve bu durum artan maliyet nedeniyle ülke ekonomik açıdan da etkilenir hale gelmiştir[36].

Yukarı bahsedilen tüm sorunlar kaçınılmaz şekilde toplumsal alanda da karşılık bulmuştur. Göçün başladığı ilk yıllarda, yerli halk tarafından ılımlı karşılanan Suriyeli sığınmacılar sürecin de uzamasının etkisiyle rahatsız olmaya başlamışlardır. Ekonomik yetersizlikler, su kaynaklarının azlığı ve güvenlik problemleri, zaman zaman protestolara dönüşen halk tepkilerinin artmasına neden olmuştur. Kırılgan bir ülke konumundaki Ürdün’ün ekonomik zayıflığı halkta karşılığını “işsizlik” ve dolayısıyla fakirlik olarak bulmaktadır. Ürdün’ün iş kanunları, sığınmacıların sağlık, eğitim, mühendislik ve teknik meslekler de dahil olmak üzere birçok iş sektöründe çalışmalarını engellemiştir. Bu nedenle Suriyeliler fiziki emek gerektiren işlerde ve düşük ücretler için çalışmaktadır[37]. Suriyelilerin ucuz işgücü olarak görülmesi, işverenleri Suriyeli işçi çalıştırmaya itmiştir. Bu durum ise yerel halkta işsizlik oranlarını artırmaktadır. Bu da Suriyelilerin, Ürdün vatandaşlarının gözünde işlerini ellerinden alan insanlar olarak görülmesi sonucunu doğurmuştur.

SONUÇ

2011 yılından itibaren, Suriye iç savaşı kaynaklı yaşanan ve farklı oranlarda da olsa tüm dünyayı etkisi altına alan sığınmacı krizi, Ürdün üzerinde de etkili olmuştur. Hem geniş kara sınırı olması, hem de kültürel ve etnik sebeplerle tercih sıralamasında üst sıralarda yer alan Ürdün, sığınmacı krizinden ciddi oranda etkilenmiştir. Özellikle su kaynakları bakımından yaşadığı sıkıntılar üzerine fazladan binmiş bir yük olmuştur. Ürdün, ekonomik açıdan meydana gelen etkileri büyük orandan aldığı dış yardımlarla azaltmayı başarmış olsa da farklı alanlarda oluşan olumsuzlukların azaltılması konusunda yetersiz kalmıştır. Toplumsal açıdan doğan huzursuzluk ortamı gün geçtikçe artan bir niteliğe sahiptir. Zira uzayan Suriye iç savaşı süreci Suriyelileri diğer ülkelerde olduğu gibi Ürdün’de de kalıcı bir hale getirmeye başlamıştır. Bütün bu sorunlar bir araya geldiğinde zaten kırılgan bir yapıya sahip olan Ürdün için tehdit oluşturmaktadır. Zira Arap Baharı sürecini hafif geçiren Ürdün’ün hâlihazırda yaşadığı ekonomik ve sığınmacı kaynaklı sorunlar her an yeni bir Arap Baharı ile karşı karşıya kalmasına neden olabilir.

Uzun yıllardır devam etmekte olan sığınmacı krizi; ülkelerin iç ve dış politikalarını, ekonomilerini, toplumlarını ve hatta güvenliklerini derinden sarsan bir sorun yumağıdır. Son günlerde tüm dünyayı içinden çıkılamayacak sorunlar silsilesiyle baş başa bırakan coronavirüs salgını sürecinde arka plana itilmiş olan sığınmacı krizi, salgın sürecinde dahi ele alınması gereken bir kriz niteliğindedir. Gerek sığınmacıların yaşadıkları kamplar bağlamında, gerekse Arapça lehçe farklılığı ve sağlık hizmetlerine erişim bağlamında sorunun derinleşmesi muhtemeldir. Bu durumun uzun vadede büyük bir insani kriz halini almaması için alınması zorunlu olan önlemler bulunmaktadır. Bu önlemler, yalnızca ülkelerin tek tek iç politika kapsamında atması gereken adımları değil aynı zamanda uluslararası arenada alınması gereken önlemleri kapsamaktadır. Krize sığınmacı yoğunluğu yüksek olan ülkeler açısından bakıldığında ise sorumluluk alanlarının genişlemesi ve ilgili kurum ve kuruluşların da iş yükünü artırarak ekonomik açıdan etkiye neden olması, sığınmacı krizinin bir başka boyuta daha evrilmesine yol açmaktadır.

KAYNAKÇA

Akbaş, Zafer, Ürdün 2011, Ortadoğu Yıllığı 2011

Çakır, Nurdan Bozkurt, Suriye’den Göç ve Güvenlik: Türkiye-Ürdün Karşılaştırması, 2017, s.35

Luigi Achilli, Syrian Refugees in Jordan: A Reality Check, Şubat 2015

Murat Yeşiltaş, Burhanettin Duran, Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Örgütler, SETA 2018

Özşahin, C., Battır, O. , Arap Baharı Sonrası Ortadoğu Bölgesel Dönüşüm ve Reaksiyonlar, 2019, Hiperyayın

ORSAM, Rapor No:189, Suriye’ye Komşu Ülkelerde Suriyeli Mültecilerin Durumu: Bulgular, Sonuçlar ve Öneriler, Nisan 2014

Oruç, Haydar, Ürdün 2014, Ortadoğu Yıllığı 2014, 2014

Yıldırım, Bilal, Ürdün 2013, Ortadoğu Yıllığı 2013

Richard Perruchoud , Jillyanne Redpath, Uluslararası Göç Hukuku, Göç Terimleri Sözlüğü

İNTERNET ERİŞİM

https://data2.unhcr.org/en/situations/syria, Erişim Tarihi; 05.04.2020

https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/36, Erişim Tarihi: 05.04.2020

http://www.ydh.com.tr/HD9580_urdun-suriyeye-yaptirim-konusunda-yan-cizdi.html, Erişim Tarihi: 05.04.2020

ABD’den Ürdün’e 6 milyar dolarlık yardım, https://www.iha.com.tr/haber-abdden-urdune-6-milyar-dolarlik-yardim-710856/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Canada ‘proud’ of supporting Jordan in refugee crisis — PM, http://www.jordantimes.com/news/local/canada-proud%E2%80%99-supporting-jordan-refugee-crisis-%E2%80%94-pm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Esad Çağrı Yaptı, Ürdün’deki 28 Bin Suriyeli Ülkesine Döndü, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/urdunden-28-bin-suriyeli-ulkesine-dondu/1329430, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Global Focus Jordan, http://reporting.unhcr.org/jordan, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Jordan: Economic Inclusion of Syrian Refugees (January 2020), https://reliefweb.int/report/jordan/jordan-economic-inclusion-syrian-refugees-january-2020, Erişim Tarihi: 07.04.2020

İşkence ve Diğer Zalimane Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne Taraf Olan Ülkeler; https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/15/TreatyBodyExternal/Countries.aspx, Erişim Tarihi: 07.04.2020

It is not enough to wait for conflict to end, https://www.jordantimes.com/opinion/ferid-belhaj/it-not-enough-wait-conflict-end , Erişim Tarihi: 07.04.2020

Jordan elected to serve on UN Security Council, https://news.un.org/en/story/2013/12/457222, Erişim Tarihi; 07.04.2020

Jordan downplays expulsion of Syria’s ambassador, (27.05.2014), https://gulfnews.com/world/mena/jordan-downplays-expulsion-of-syrias-ambassador-1.1339465, Erişim Tarihi: 05.04.2020

Jordan, Qatar businessmen discuss further cooperation, http://www.jordantimes.com/news/local/jordan-qatar-businessmen-discuss-further-cooperation, Erişim Tarihi: 07.04.2020

The UAE is Providing Significant Support to Help the Syrian People, https://www.uae-embassy.org/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

United Nations Treaty Collection https://web.archive.org/web/20121114081432/http://treaties.un.org/Pages/ViewDetailsII.aspx?&src=UNTSONLINE&mtdsg_no=V~2&chapter=5&Temp=mtdsg2&lang=en, Erişim Tarihi: 07.04.2020

United Nation Treaty Body Country Database, https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/15/TreatyBodyExternal/Countries.aspx Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdünlü pilot IŞİD’e esir düştü, (25.12.2014), https://www.milliyet.com.tr/dunya/urdunlu-pilot-isid-e-esir-dustu-1989488

Ürdün’den IŞİD’e ağır saldırı, (09.02.2015), https://tr.euronews.com/2015/02/09/urdun-den-isid-e-agir-saldiri,Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün askerlerine bombalı saldırı: En az 6 ölü, (21.06.2016) Erişim Tarihi: 07.04.2020

https://www.worldometers.info/world-population/jordan-population/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün, yardım almazsa artık daha fazla mülteci kabul etmeyecek (02.02.2016), https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/02/160202_urdun_krali_roportaj Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün: Kapılarımızı Suriyeli Sığınmacılara Açmayacağız, https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201806301034085385-urdun-kapilarimizi-suriyeli-siginmacilara-acmayacagiz/, (30.06.2018), Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün’deki Suriyeliler ülkelerine gönderiliyor, https://www.yenicaggazetesi.com.tr/urdundeki-suriyeliler-ulkelerine-gonderiliyor-245047h.htm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Ürdün’deki Suriyeliler ülkelerine gönderiliyor, https://www.yenicaggazetesi.com.tr/urdundeki-suriyeliler-ulkelerine-gonderiliyor-245047h.htm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Worldometter, Jordan Population, https://www.worldometers.info/world-population/jordan-population/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Suriye Krizinin Kronolojisi, https://www.21yyte.org/tr/merkezler/suriye-krizinin-kronolojisi, Erişim Tarihi 05.04.2020

$7.3b Jordan Response Plan endorsed, http://www.jordantimes.com/news/local/73b-jordan-response-plan-endorsed Erişim Tarihi: 07.04.2020

[1] https://data2.unhcr.org/en/situations/syria, Erişim Tarihi; 05.04.2020

[2] Akbaş, Zafer, Ürdün 2011, Ortadoğu Yıllığı 2011, ss. 305

[3] Özşahin, C., Battır, O. , Arap Baharı Sonrası Ortadoğu Bölgesel Dönüşüm ve Reaksiyonlar, 2019, Hiperyayın, s. 185

[4] 2011 yılı içerisinde Ürdün’de üç kez başbakan ve hükümet değişimi yapılmıştır.

[5] http://www.ydh.com.tr/HD9580_urdun-suriyeye-yaptirim-konusunda-yan-cizdi.html, Erişim Tarihi: 05.04.2020

[6] https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/36, Erişim Tarihi: 05.04.2020

[7] Suriye Krizinin Kronolojisi, 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, https://www.21yyte.org/tr/merkezler/suriye-krizinin-kronolojisi, Erişim Tarihi 05.04.2020

[8]Jordan downplays expulsion of Syria’s ambassador, (27.05.2014), https://gulfnews.com/world/mena/jordan-downplays-expulsion-of-syrias-ambassador-1.1339465, Erişim Tarihi: 05.04.2020

[9] Murat Yeşiltaş, Burhanettin Duran, Ortadoğu’da Devlet Dışı Silahlı Örgütler, SETA 2018, s.224

[10] Ürdünlü pilot IŞİD’e esir düştü, (25.12.2014), https://www.milliyet.com.tr/dunya/urdunlu-pilot-isid-e-esir-dustu-1989488; Ürdün’den IŞİD’e ağır saldırı, (09.02.2015), https://tr.euronews.com/2015/02/09/urdun-den-isid-e-agir-saldiri; Ürdün askerlerine bombalı saldırı: En az 6 ölü, (21.06.2016) Erişim Tarihi: 07.04.2020

[11] https://www.worldometers.info/world-population/jordan-population/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[12] ORSAM, Rapor No:189, Suriye’ye Komşu Ülkelerde Suriyeli Mültecilerin Durumu: Bulgular, Sonuçlar ve Öneriler, Nisan 2014, ss. 20

[13] Luigi Achilli, Syrian Refugees in Jordan: A Reality Check, Şubat 2015, s. 6

[14]Ürdün, yardım almazsa artık daha fazla mülteci kabul etmeyecek, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/02/160202_urdun_krali_roportaj, (02.02.2016); Ürdün: Kapılarımızı Suriyeli Sığınmacılara Açmayacağız, https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201806301034085385-urdun-kapilarimizi-suriyeli-siginmacilara-acmayacagiz/, (30.06.2018), Erişim Tarihi: 07.04.2020

[15]Achilli, a.g.e, s. 3

[16] United Nation Treaty Collection, https://web.archive.org/web/20121114081432/http://treaties.un.org/Pages/ViewDetailsII.aspx?&src=UNTSONLINE&mtdsg_no=V~2&chapter=5&Temp=mtdsg2&lang=en, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[17]İşkence ve Diğer Zalimane Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne Taraf Olan Ülkeler; https://tbinternet.ohchr.org/_layouts/15/TreatyBodyExternal/Countries.aspx, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[18] ORSAM, a.g.e., ss. 23

[19] Yıldırım, Bilal, Ürdün 2013, Ortadoğu Yıllığı 2013, ss.228-229

[20] Yıldırım, a.g.e., ss. 231

[21] Yıldırım, a.g.e., s. 237

[22] Achilli, a.g.e, s. 4

[23] ORSAM, Rapor No 198, s. 24

[24] Yıldırım, a.g.e.; Akbaş, a.g.e., It is not enough to wait for conflict to end, https://www.jordantimes.com/opinion/ferid-belhaj/it-not-enough-wait-conflict-end , Erişim Tarihi: 07.04.2020

[25] Jordan elected to serve on UN Security Council, https://news.un.org/en/story/2013/12/457222, Erişim Tarihi; 07.04.2020

[26] Çakır, Nurdan Bozkurt, Suriye’den Göç ve Güvenlik: Türkiye-Ürdün Karşılaştırması, 2017, s.35

[27] Worldometter, Jordan Population, https://www.worldometers.info/world-population/jordan-population/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[28]Esad Çağrı Yaptı, Ürdün’deki 28 Bin Suriyeli Ülkesine Döndü, https://www.aa.com.tr/tr/dunya/urdunden-28-bin-suriyeli-ulkesine-dondu/1329430, Erişim Tarihi: 07.04.2020; Ürdün’deki Suriyeliler ülkelerine gönderiliyor, https://www.yenicaggazetesi.com.tr/urdundeki-suriyeliler-ulkelerine-gonderiliyor-245047h.htm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[29] Richard Perruchoud , Jillyanne Redpath, Uluslararası Göç Hukuku, Göç Terimleri Sözlüğü, s. 35-36, https://publications.iom.int/system/files/pdf/iml31_turkish_2ndedition.pdf, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[30] The UAE is Providing Significant Support to Help the Syrian People, https://www.uae-embassy.org/, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[31] Jordan, Qatar businessmen discuss further cooperation, http://www.jordantimes.com/news/local/jordan-qatar-businessmen-discuss-further-cooperation; $7.3b Jordan Response Plan endorsed, http://www.jordantimes.com/news/local/73b-jordan-response-plan-endorsed Erişim Tarihi: 07.04.2020

[32] ABD’den Ürdün’e 6 milyar dolarlık yardım, https://www.iha.com.tr/haber-abdden-urdune-6-milyar-dolarlik-yardim-710856/; Canada ‘proud’ of supporting Jordan in refugee crisis — PM, http://www.jordantimes.com/news/local/canada-proud%E2%80%99-supporting-jordan-refugee-crisis-%E2%80%94-pm, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[33] ORSAM, Rapor No:189, s. 24

[34] Global Focus Jordan, http://reporting.unhcr.org/jordan, Erişim Tarihi: 07.04.2020

[35] Oruç, Haydar, Ürdün 2014, Ortadoğu Yıllığı 2014, 2014, s. 201

[36] ORSAM, Rapor No:189, s. 31

[37] Jordan: Economic Inclusion of Syrian Refugees (January 2020), https://reliefweb.int/report/jordan/jordan-economic-inclusion-syrian-refugees-january-2020, Erişim Tarihi: 07.04.2020

GÖÇMEN DOSYASI /// Teoman Ertuğrul TULUN /// SURİYELİ MÜLTECİLER SORUNU : AB’NİN DUYARSIZLIĞINA KARŞILIK BİRLEŞİK KRALLIĞIN GERÇEKÇİLİĞİ


Teoman Ertuğrul TULUN /// SURİYELİ MÜLTECİLER SORUNU : AB’NİN DUYARSIZLIĞINA KARŞILIK BİRLEŞİK KRALLIĞIN GERÇEKÇİLİĞİ

Analiz No : 2020 / 10

06.04.2020

Giriş

Avrupa Birliği (AB) üyesi iken Birleşik Krallık (İngiltere), Almanya ve Fransa ile birlikte Birliğin önde gelen “E3” grubunun bir parçasıydı. AB üyesi olarak, ABD ile AB arasındaki transatlantik ilişkilerde bir köprü görevini üstlenmişti. AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikasında (ODGP) liderlik rolü oynamıştı. Bu bağlamda, ODGP politikalarının çoğunda deneyimli İngiliz diplomasisinin izlerini görmek mümkündü. Güçlü askeri ve köklü diplomatik mirasının, nükleer silaha sahip devlet statüsünün, BM Güvenlik Konsey daimi üyeliğinin, ekonomik gücünün, istihbarat kapasitesinin ve NATO üyeliğinin İngiltere’ye sadece AB’de değil dünya çapında önemli bir yer sağladığına şüphe yoktur.

İngiltere 31 Ocak 2020’de resmen AB’den ayrıldı. AB şu anda 28 yerine 27 üyeden oluşan bir kulüp ve artık AB’de “E3” bulunmuyor. Yaklaşık bir yıl önce, “Brexit Sonrası: Gerçek Bir Karolenj Avrupa Birliğinin Ayak Sesleri” başlıklı AVİM analizimizde aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştık:

“Kısacası, rakamlar ve siyasi-askeri güç söz konusu olduğunda, Brexit’in AB’yi toplam gücü bakımından önemli ölçüde zayıflatacağına şüphe yoktur. Brexit’ten sonra AB’nin çekirdeğinin siyasi olarak 1200 yıl önceki Karolenj imparatorluğuyla örtüşen bir bölgeye çekileceğinin de vurgulanması gerekir… Fransa ve Almanya bu ortak girişimle ‘Avrupa için sorumluluk üstlendiklerini’ iddia ediyorlar. Bunu yaparken, diğer AB devletlerini bir kenara koyuyor, AB’de ve Avrupa’da ayrıcalıklı ‘çekirdek statülerini’ ilan ediyorlar. ‘Avrupa için sorumluluk üstlenmek’ kisvesi altında geçmişin Fransız ve Alman merkezli ‘değişken geometri’, ‘çekirdek Avrupa’, ‘çok hızlı Avrupa’ ve ‘iç içe geçmiş halkalar halinde Avrupa’ kavramlarına geri dönmeyi arzuluyorlar… Bu hegemonyacı ‘çekirdek Avrupa’ yaklaşımının bir anlamda sadece Brexit’in altyapısını hazırlamakla kalmayıp, Türkiye’nin AB üyeliğini engellemenin yolunu açtığını da belirtmek gerekir. Bu Fransız-Alman ‘işbirlikçi hegemonya’ anlayışının Avrupa’ya birlikten ziyade ayrılıklar getirmesinin güçlü bir olasılık olduğunu söylemek mümkündür” [1].

Bu bağlamda, eski İngiltere Başbakanı Theresa May’ın 2017 Davos Dünya Ekonomik Forumunda İngiltere’nin Brexit sonrası dış politikasının ana noktalarını açıkladığı konuşmasına değinmekte yarar bulunmaktadır. Bu konuşmada dile getirilen bazı görüşler, günümüzdeki gelişmelere ışık tutabilecek niteliktedir. Yukarıda bahsedilen analizimizde değinilen konuşmanın ilgili bölümleri aşağıda yer almaktadır:

“Avrupa Birliği’nden ayrılma kararımız, ortak çıkarları ve değerleri paylaştığımız Avrupa’daki dostlarımızın reddi değildir. Onlardan daha fazla uzaklaşmak ya da kıtamızı güvenli ve güçlü tutmaya yardımcı olan işbirliğini durdurmak amacı da yoktur. Ayrıca bu Avrupa Birliği’ni baltalama girişimi de değildir. AB’nin bir kurum olarak başarılı olması, güçlü ve zorlayıcı biçimde İngiltere’nin ulusal çıkarları ile uyumlu kalmaya devam edecektir. Bu, bizim açımızdan sadece Parlamenter demokrasiyi ve ulusal kendi kaderini tayin hakkını onaran bir oylamadır. Kendimizi denetlemek ve kendi kararlarımızı almak için bir oylamadır. Ve en önemlisi, eylemde ve maneviyatta daha da küresel ve uluslararacı (enternasyonalist) olmaktır. Çünkü biz millet olarak buyuz. Britanya’nın tarihi ve kültürü, derin biçimde uluslararacıdır (enternasyonalist). Biz bir Avrupa ülkesiyiz ve ortak Avrupa mirasımızla gurur duyuyoruz, ama aynı zamanda her zaman Avrupa’nın ötesine daha geniş bir dünyaya bakmış bir ülkeyiz…”

Türkiye’nin Omuzlarına Binen Ağır Yük: Suriyeli Mülteciler

Brexit bağlamında da, Türkiye’nin Suriye’de devam eden iç savaştan kaçan Suriyeli mültecilere ev sahipliği yapma ve AB ülkelerine yönelmek isteyen mülteci akışını düzenleme konusundaki önemli çabaları ön plana çıkıyor. Zira Suriyeli mülteci sorunu, bir yanda Brexit sonrasındaki AB’nin diğer yanda İngiltere’nin bu ciddi bölgesel soruna nasıl tepki vermeyi seçtiğini açıklığa kavuşturmaya hizmet ediyor.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) “Suriye Bölgesel Mülteci Yanıtı” sayfasında yer alan “İşlevsel Sayfa – Mülteci Durumları” bölümündeki en son verilere göre, halen Suriyeli mülteciler değerlendirme listesinde “Toplam İlgili Kişi” başlığı altında 5.563.951 kişi Suriyeli mülteci olarak gösterilmektedir. Bu toplam sayı içinde Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı 3.588.131’dir [2]. Bu sayı, dünyadaki toplam Suriyeli mülteci sayısının % 64,5’ine karşılık gelmektedir. Bu sayının yaklaşık % 46’sını 0-18 yaş arası çocukların oluşturduğunu belirtmek gerekir [3]. Bu bağlamda Türkiye, Suriye iç savaşının kayıtlı mültecileri için açık ara en çok ev sahipliği yapan ülke konumundadır. Uluslararası basın haberlerinde Türkiye’nin “mülteci yüküyle başa çıkmak için 40 milyar dolar harcadığı” bildirilmektedir [4].

Uluslararası medya kuruluşlarının haberlerinde geniş bir şekilde yansıtıldığı gibi, geçtiğimiz ay kuzeydoğu Suriye’nin İdlip iline yapılan ve 33 Türk askerinin de şehit edildiği yoğun bombardımanlardan sonra, kuzeydoğu Suriye’den Türkiye’ye doğru büyük bir mülteci hareketi başlamıştır. Bu yeni dalga, Türkiye’yi bu büyük mülteci dalgasının yükünü artık kaldıramayacağını ilan etmeye zorlamış ve Türkiye, mültecilerin Avrupa’ya seyahat etmesine izin vereceğini açıklamıştır [5].

Daha sonra olanlar Washington Post gazetesi tarafından şu şekilde haber yapılmıştır:

“Yine aynı kâbusu görüyoruz. Avrupa Birliği sınırının hemen yanındaki insansız bölgede mahsur kalan mültecileri güvenlik kuvvetleri göz yaşartıcı bombalarla ve şiddet kullanarak dağıtıyor. Güneşli bir günde, Yunan sahil güvenliği, Ege’yi geçen kauçuk botlardaki mültecileri engelliyor. (Yunan) Deniz devriyesi, yardım teklif etmek yerine mültecileri korkutuyor ve uyarı ateşi açıyor. Daha sonra bir mülteci botu battıktan sonra en az bir çocuğun boğulduğunu öğreniyoruz” [6].

Yunanistan’ın Suriyeli mültecilere karşı bu acımasız tepkisine en yetkin yanıt BM mülteci ajansından gelmiştir. BMMYK’nın bu konudaki açıklamasının ilgili bölümleri aşağıda yer almaktadır:

“Tüm Devletler sınırlarını kontrol etmek ve düzensiz göç hareketlerini yönetme hakkına sahiptir. Ancak bunu yaparken aynı zamanda aşırı veya orantısız güç kullanımından kaçınmalı ve sığınma taleplerini düzenli bir şekilde ele alma sistemlerini korumalıdırlar.

Ne Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesi ne de AB mülteci yasası, sığınma başvurularının kabulünün askıya alınması için herhangi bir yasal dayanak oluşturmaktadır. Bu konuda Yunan Hükümeti AB’nin İşleyişine İlişkin Antlaşma’nın (TFEU) 78 (3) maddesine başvurmuş olmakla birlikte, bu hükmün, Konsey tarafından Komisyonun önerisi üzerine bir veya daha fazla Üye Devletin, üçüncü ülke vatandaşlarının ani bir girişi ile ortaya çıkan acil bir durumla karşı karşıya kalmaları ve uluslararası kabul görmüş sığınma talep hakkını ve geri göndermeme ilkesini askıya alamamaları durumunda uygulanan bir önlem olduğu hususu AB hukukunda da vurgulanmaktadır. Bir Devletin topraklarına düzensiz giriş yapan kişiler de, sığınma talep etmek için yetkililere gecikmeden başvurmaları halinde cezalandırılmamalıdırlar… Aynı zamanda, hâlihazırda milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapan Türkiye’ye ve Suriye’ye komşu ülkelere de uluslararası destek sürdürülmeli ve hızlandırılmalıdır… ”[7].

BMMYK’ye ek olarak, BM Mültecilerin İnsan Hakları Özel Raportörü Felipe González Morale şunları ifade etmiştir:

“Sığınmacıların ve göçmenlerin sınır dışı edilmesinin yasaklanmasını ve geri göndermeme ilkesini ihlal eden haberlerden dolayı büyük endişe duyuyorum… Yunanistan, uluslararası insan hakları hukukunda yasal dayanağı olmayan sığınma başvurusunun askıya alınmasına ilişkin kararını derhal iptal etmelidir. Bireysel olarak değerlendirilme hakkı, insan haklarının ve mültecilerin korunmasının temel taşıdır. Bu hak askıya alınamaz… İnsanların uygun bir süreç olmadan geri döndürülmesi kaçınılmaz olarak ölüm, işkence, kötü muamele, zulüm veya diğer onarılamaz zararlarla karşı karşıya kalabilecekleri durumlara yol açacaktır… Yunanistan, göçmenleri ve onlara yardım edenleri tehdit ve saldırılara karşı korumak sorumluluğu altındadır… Yetkililer derhal kınanmalı ve bu tür eylemleri dolayısıyla hesap verebilirlik sağlanmalıdır”[8]. (italik yazım vurgu yapmak için yazar tarafından eklenmiştir)

AB Suriyeli Mülteci Sorununa Nasıl Yanıt Verdi?

AB’nin, etkili kurallara dayalı uluslararası düzene verdiği değerle gurur duyduğu varsayılmaktadır. AB Dışişleri Bakanları, “İdlib’deki kriz” ve “AB’nin Türkiye ile dış sınırlarındaki durum” konusunu ele aldıkları 6 Mart 2020 tarihli olağanüstü toplantıda bir bildiri kabul etmiştir. Bu bildirinin, uluslararası hukuka ve insan haklarına aykırı olan Yunanistan’ın uygulamalarına tam destek veren ifadeler içeren bazı bölümlerinin, sadece AB ilke ve değerleri ile değil, aynı zamanda 1951 Mültecilerin Statüsüne İlişkin BM Sözleşmesi ile de açıkça çeliştiği dikkat çekicidir. Bu bildiride yer alan, uluslararası hukuku ve insan haklarını ihlal eden eylemlerde bulunan Yunanistan’a açık destek ifade eden paragraftan bazı bölümler aşağıdadır:

“AB, Türkiye’nin artan göç yükünü, ülkesinde karşı karşıya kaldığı riskleri ve 3,7 milyon göçmene ve mülteciye ev sahipliği yapmak için gösterdiği büyük çabaları kabul ederken, Yunan-Türk sınırındaki durum konusundaki ciddi kaygılarını yinelemekte ve Türkiye’nin göçmen baskısını siyasi amaçlarla kullanmasını şiddetle reddetmektedir. AB dış sınırındaki bu durum kabul edilemez. AB ve üye ülkeleri AB’nin dış sınırlarını etkin bir şekilde korumaya kararlıdırlar… AB, benzeri görülmemiş bir durumla karşı karşıya olan Yunanistan’ın yanı sıra, AB’nin dış sınırlarını yönetme çabaları dâhil benzer şekilde etkilenebilecek Bulgaristan, Kıbrıs ve diğer Üye Devletler ile tam dayanışmasını yineler. Konsey, 4 Mart 2020 tarihinde Komisyon tarafından açıklanan pratik desteği memnuniyetle karşılamaktadır. Bu bağlamda Batı Balkan ortakları ile de yakın işbirliği sürdürülecektir” [9].

İngiltere’nin Suriyeli Mülteci Sorununa Gerçekçi ve Dengeli Yaklaşımı

Fransa ve Almanya yönetimindeki AB’nin duyarsız ve sorumsuz yaklaşımının aksine, eski AB üyesi İngiltere’nin kuzey Suriye’deki güncel gelişmeleri ve Suriyeli mülteciler sorununu AB’den daha fazla sahiplenen bir şekilde değerlendirdiğini gözlemliyoruz. Bu yaklaşımın en son örneği, 3 Mart 2020 tarihinde Ankara’da Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşmesinin ardından İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab tarafından yapılan basın açıklamasında görülmektedir. Bu bağlamda İngiltere Dışişleri Bakanı şunları ifade etmiştir:

“Türkiye’nin Suriye’deki insani krize karşı övgüye değer biçimde karşılık vermesi nedeniyle şükranlarımı ifade ediyorum. Türkiye, yıllardır milyonlarca Suriyeli mültecinin ve dahası diğer yerinden edilmiş kişilerin muazzam yükünün taşınmasına destek oldu. Çoğu zaman kendinizi göz ardı edilmiş hissettiniz”[10].

Bu sözleriyle Raab, sorunun temel noktasına değinmekte ve çabaları için Türkiye’ye hak ettiği takdiri dikkatli bir üslupla dile getirmektedir. Böylece İngiltere, AB’nin aksine, Türkiye’nin yıkıcı Suriye iç savaşı ve bu nedenle mülteci haline gelen insanlar konusunda karşılaştığı zorlukları görmezden gelmeyen bir tutum ortaya koymaktadır.

Sonuç

Son Suriyeli mülteci krizinde AB’nin, Yunanistan’ın uluslararası hukuk ve insan hakları ihlallerini AB dayanışması gerekçesiyle koşulsuz bir şekilde destekleyerek kayda değer bir hata yaptığını ve zaten düşüşte olan saygınlığını daha da aşındırdığını söylemek mümkündür. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 22 Mart 2020 tarihli Financial Times gazetesinde yayınlanan “Suriyeli Mültecilere AB Hareketsizliği İnsan Vicdanında Bir Lekedir” başlıklı makalesinde bu hususu vurgulamaktadır. Bu bağlamda, Çavuşoğlu şunları belirtmektedir:

“AB, insan hakları ve uluslararası kurallara dayalı düzen için fener gibi yol gösteren bir dünya gücü olarak telakki ediliyordu. Ancak Yunanistan’ın mültecilere yönelik davranışı ve AB’den hâlâ aldığı coşkun destek hakkında bir şey yapılmadığı takdirde, bu iddia çökecektir” [11].

Mevcut gelişmeler, İngiltere’yi kaybeden AB’nin Fransa ve Almanya’nın hegemonik yönetimi altında geçmişe göre daha duyarsız ve sorumsuz politikalar izleyebileceğini göstermektedir. Zaman, bu tür politikaların, siyasi hedefleri ve uluslararası saygınlığı açısından AB’ye neye mal olacağını gösterecektir.

*Fotoğraf: https://www.maritime-executive.com/

[1] Teoman Ertuğrul Tulun, “After Brexit: The Footsteps of a Truly Carolingian European Union”, Center For Eurasian Studies (AVİM), 15 Mart 2019, blm. Analysis, 2019/5, https://avim.org.tr/en/Analiz/AFTER-BREXIT-THE-FOOTSTEPS-OF-A-TRULY-CAROLINGIAN-EUROPEAN-UNION.

[2] United Nations High Commissioner for Refugees, “Syrian Regional Refugee Response”, Operational Portal Refugee Situations, 19 Mart 2020, https://data2.unhcr.org/en/situations/syria/location/113.

[3] Mülteciler Derneği, “Türkiye’deki Suriyeli Sayıs”, Mülteciler Derneği, 26 Mart 2020, https://multeciler.org.tr/turkiyedeki-suriyeli-sayisi/.

[4] Francesco Guarascio ve Tuvan Gumrukcu, “EU, Turkey in Stand-off over Funds to Tackle New Migrant Crisis”, Reuters, 06 Mart 2020, blm. World News, https://www.reuters.com/article/us-syria-security-turkey-eu/eu-turkey-in-stand-off-over-funds-to-tackle-new-migrant-crisis-idUSKBN20T1RH.

[5] Matina Stevis-Gridneff ve Carlotta Gall, “Erdogan Says, ‘We Opened the Doors,’ and Clashes Erupt as Migrants Head for Europe”, New York Times, 29 Şubat 2020, blm. Europe, https://www.nytimes.com/2020/02/29/world/europe/turkey-migrants-eu.html.

[6] Ishaan Tharoor, “Europe Can’t Wish Away Syrian Refugees”, Washington Post, 03 Mart 2020, blm. Analysis, https://www.washingtonpost.com/world/2020/03/03/europe-cant-wish-away-syrian-refugees/.

[7] “UNHCR Statement on the Situation at the Turkey-EU Border”, United Nations High Commissioner for Refugees, 02 Mart 2020, blm. Press Releases, https://www.unhcr.org/news/press/2020/3/5e5d08ad4/unhcr-statement-situation-turkey-eu-border.html.

[8] “UN Expert Raises Alarm over Migrant, Asylum Seeker ‘Pushbacks’ at Turkey-Greece Border”, UN News, 23 Mart 2020, https://news.un.org/en/story/2020/03/1059992.

[9] Maria Daniela Lenzu, “Statement of the Foreign Affairs Council” (European Council Council of the European Union, 06 Mart 2020), Statements and remarks, https://www.consilium.europa.eu/en/press/press-releases/2020/03/06/statement-of-the-foreign-affairs-council-on-syria-and-turkey/.

[10] “Foreign Secretary’s Joint Press Conference Turkish Foreign Minister, March 2020” (Foreign & Commonwealth Office, 03 Mart 2020), https://www.gov.uk/government/speeches/foreign-secretarys-joint-press-conference-turkish-foreign-minister-march-2020.

[11] Mevlüt Çavuşoğlu, “EU Inaction on Syrian Refugees Is a Stain on Human Conscience”, Financial Times, 22 Mart 2020, blm. Opinion, https://www.ft.com/content/43bcdc3c-694b-11ea-a6ac-9122541af204.

SAĞLIK DOSYASI /// Gürbüz Özaltınlı : Sorun dindarlıkta mı ???


Gürbüz Özaltınlı : Sorun dindarlıkta mı ???

Salgın sürecinin hiçbir aşamada iyi yönetilemediğini düşünenlerdenim ben de. İki temel etken var, alınan (ya da alınmayan) kararlarda. Birincisi, konunun yeni olması ve tüm dünyayı çok hazırlıksız yakalaması. İkincisi ontolojik endişe. Siyasi iktidarın kendi varlığını koruma altına alma güdüsü.

25.03.2020

E-POSTA : ozaltinli

Galatasaray’ın Uruguay’lı kalecisi Muslera – ki kendisini geldiğinden beri çok sempatik buluyorum – bir tweet atmış ve demiş ki, “Başkan dini koronavirüsün önüne geçirdi. Dualarla başa çıkabileceğini düşündü ve işler zorlaştı.” Türkiye’ye gelen spor adamlarının bir süre sonra biraz bizlere benzemeye başladıkları görülmüştür. İonescu’yu bile sonunda hakemlere atıp tutarken hatırlıyorum.

Muslera’nın bu tweeti derhal TT olmuş. Tabii, altında yorumlar sel gibi. İlkini alayım buraya sadece, sonra diyeceğime geleyim. Devrim isimli twittercı “kimsenin konuşmadığını konuşuyor tebrik ederim” diye yazmış… Kimsenin konuşmadığı!

Oysa hiç de öyle değil…

Erdoğan’ın günler sonra çıkıp, geleneksel tabanı da dahil neredeyse kimseyi tatmin etmeyen, hayal kırıcı konuşmasından sonra özellikle sosyal medyadan seslenen muhaliflerde benim en çok rastladığım argüman buydu. Laikler, koronaya karşı tanık oldukları etkisiz, ağırdan alan iktidar politikalarını Erdoğan’ın İslâmcı tasavvur dünyasına bağlamayı pek sevdi. Zaten önemli bir kesim için, ilk el attıkları klişe yıllardır değişmedi. “Geçersiz, yanlış, dar kafalı” buldukları her tutumu, bilimle arasının kötü olduğundan şüphe etmedikleri İslâmcı düşünce dünyasına bağladılar. Korona krizinde de, Erdoğan’ın konuşmasında elle tutulur bir paket çıkmayıp, çok anlaşılır nedenlerle hep yaptığı gibi “sabır, dua, tevekkül” türü, iletişimsel verimine güvendiği sembolik dokundurmalar yer alınca, temel meselemizin bilimsel düşünceye kapalı İslâmi kafa olduğu eleştirisi tedavüle giriverdi.

Bu İslâmofobik bakışla, ne olan biteni doğru yerden anlamlandırmak, ne de iktidara destek veren ya da muhalefete mesafe koyan kesimlerle duygusal ve düşünsel temas kurmak mümkün kanımca. Aslında CHP merkezi, siyasi hatâları inançla ilişkilendiren bu pozitivist, ayrımcı söylemi terk etti. Fakat bütün bir Cumhuriyet endoktrinasyonunun mirası olan bu bakış, laik tabanda inatla yaşıyor.

Salgın sürecinin hiçbir aşamada iyi yönetilemediğini düşünenlerdenim ben de. Ama bunun nedenlerini farklı yerlerde aramak gerektiği kanısındayım. İki temel etken var, alınan (ya da alınmayan) kararlarda. Birincisi, konunun yeni olması ve tüm dünyayı çok hazırlıksız yakalaması. İkincisi ontolojik endişe. Siyasi iktidarın kendi varlığını koruma altına alma güdüsü.

Olayın uzak bir coğrafyada başlaması ve Çin’in totaliter rejim refleksi ile sansürcü davranarak dünyayı bilgilendirmekte gecikmesi, hem işlerin ağırdan alınmasına, hem de hastalık hakkında veri eksiklerine ve tedbir zafiyetlerine yol açtı. Fakat galiba daha önemlisi, toplumsal düzenin ve insan aklının doğası. Çok uzun süreler içinde evrilerek gelen sofistike bir toplumsal düzenin işleyiş mekanizmalarını, hiçbir hazırlık olmadan, ani bir gereklilikle durdurmak, anahtarı kapatıp “haydi evlere, bir süre bekleyeceğiz” demek imkânsız. İnsanlık düzeni ve aklı buna müsait değil. En azından işin ciddiyetinin anlaşılmasına izin verecek makul bir süre içinde, mevcut düzeni fazla bozmadan krizi atlatma düşüncesinin hâkim eğilim haline gelmesi şaşırtıcı olmamalı. Nitekim, (Almanya’nın hakkını yememek kaydıyla) neredeyse bütün Avrupa ağır hasar aldı.

Bizim hatâmız ise, tehlikenin farkında olduğumuz iddiasıyla yeterli önlemler aldığımıza inanmak ve asıl önemli kararlarda ya gecikmek ya da daha kötüsü hâlâ ayak diremek oldu. Sınırlara termal kamera koyup oluk oluk insan akışına izin vermenin, evde içeriye soğuk hava gelmesin diye sinekliği kapatmaktan çok farkı olmadığı açıkken, “hastalık bize gelmedi” anonsu yaptık. Oysa, virüsün bulaşıcılık hızı da, ortalama 15 gün belirtisiz geçen kuluçka süresi de bilinmiyor değildi.

Daha vahimi, İtalya örneği ortaya çıkmış, hastalığın yıkıcılığına ilişkin simülasyonlar alarm vermeye başlamışken gösterilen tutukluktur. Bu noktada, Türkiye’nin “uzak coğrafya, az bilgi ve ani tehlike” etkenleriyle gösterdiği ilk zafiyetten farklı bir zafiyet fazına geçtiğine inanıyorum. O da, karar mekanizmalarının insiyatifsizliği ve en etkin otoritenin düzenin bozulmasının siyasi maliyetini göze alamamasıyla ilgili diye düşünüyorum.

Türkiye bu soruna ekonomik kriz içinde yüzerken, kamu kaynakları dibe vurmuşken yakalandı. Erdoğan, hayatı durdurmanın ekonomik ve toplumsal faturasının karşılanabilir olmadığını gördü. Ekonomik sistem durup, işsiz ve aç insan sayısını beşe ona katladığınız takdirde, 100 bin yerine 20 bin can kaybettik diyerek iktidarda kalamazsınız. Fakat hayatı idame ettirip sistemi döndürmeyi başarabilirseniz, bunun kaç cana mal olduğu tartışmasının altından kalkma şansınızın daha çok olduğunu düşünebilirsiniz. İşte tam bu noktada toplumsal kültür, inanç üzerine kurulmuş siyasal iletişim, güçler dengesi, medya ve enformasyon dünyasındaki hegemonya vb çok önem kazanır. Tam bir ekonomik çöküntüde işe yaramayacak, sizi kurtarmayacak unsurlardır bunlar; ama işler biraz yürüyor, eve her şeye rağmen ekmek giriyorsa iktidarı ayakta tutabilir.

Türkiye’de camilerin cemaate kapatılmasından maçların ertelenmesine, umrecilerin durumundan hâlâ sokağa çıkma yasağının konulmamasına kadar alınması gereken radikal kararlara karşı hep ayak diremenin, gecikmenin ya da bu kararların hâlâ alınmamasının arkasında, iktidarın bu ayakta kalma güdüsünün yattığını düşünüyorum.

Bu tercihin bir gereği de istatistikler üzerinde kontrol ve sansür uygulamaktır. Biz hastalığın hangi şehir ve mahallelerde görüldüğünü hâlâ bilmiyoruz. Bütün dünyada bir tek Türkiye’de böyle olduğunu okuyoruz. Ayrıca, hâlâ çok az sayıda test yapılıyor. TTB, test sonuçlarının sayısal olarak doktorlar tarafından bile bilinmediğini, her merkezde sadece bir kişinin toplam sonucu bildiğini ve bu bilginin dışarıya kapalı olduğunu açıkladı.

Başa dönersek…

Sonuçta iktidar, düzenin bozulmasının getireceği siyasi maliyetin can kayıplarının maliyetinden daha fazla olduğunu düşündüğü için, hastalığın kontrolden çıkma yoluna girdiğini düşünüyorum.

Yoksa Muslera’nın söylediği gibi duanın kerametine inanıldığı için değil.