GÜNDEM ANALİZİ /// Cem Gürdeniz : Amiral Soner Polat’ın yeni kitabı ve Ordu’nun Rüsumat-4 gemisi


Cem Gürdeniz : Amiral Soner Polat’ın yeni kitabı ve Ordu’nun Rüsumat-4 gemisi

Aydınlık Gazetesi, 25.8.2019

19 Ağustos 2019 Rüsumat-4 isimli 300 tonluk, kendi küçük, yaptığı işler bu sayfalara sığmayacak kadar büyük bir sitimli teknenin Kurtuluş Savaşı’nda Ordu kıyılarında yarattığı mucizevi başarının 98. yıldönümüydü. Bir panel ve sosyal etkinliklerle kutlandı. Aynı gün sınıf, dava, koğuş ve kader arkadaşım, değerli meslektaşım Amiral Soner Polat’ın “Mavi Vatan için Jeopolitik Rota” isimli kitabı (Kaynak Yayınları) okuyucu ile buluştu.

TARİHİN YARATICILIĞI

Ne kadar güzel bir rastlantı. Amiral Polat, 2003 yılında Deniz Kurmay Albay rütbesinde, Deniz Kuvvetleri Komutanı Özel Sekreteri iken ‘İstiklal Harbinde Bahriyemiz’ isimli mükemmel bir kitabı da Deniz Kuvvetleri Kültür hazinesine kazandırmıştı. Kader Rüsumat 4’ün kutlu ve gururlu hatırasının Ordulular tarafından anıldığı hafta ile Amiral Polat’ın yeni kitabını buluşturdu. Bir kez daha gördük ki tarihin yaratıcılığı insanın önünde.

KURTULUŞU KAZANDIRAN GEMİLER

Bu köşede çoğu kez yazdığım üzere Kurtuluş Savaşı’nın lojistiği Rusya’dan gönderilen ve Karadeniz üzerinden taşınan 300 bin ton cephane ile sağlandı. Batı Karadeniz’de Fransız ve Doğu Karadeniz’de İngiliz ve Yunan savaş gemilerinin ablukasına rağmen cephane emniyetle ve kayıp vermeden İnebolu, Trabzon ve Samsun limanlarına intikal edebildi. Toplam tonajı 7800 tonu geçmeyen irili ufaklı 300 tekne ile sağlanan bu başarıda Rüsumat – 4gemimizin ve kahraman Ordu halkının çok özel hikayesi var. Rüsumat – 4, Mustafa Kemal ile Lenin arasında kurulan stratejik bağ sonucu imzalanan 24 Ağustos 1920 anlaşmasından sonra 4 Kasım 1920’de Tuapse’den Trabzon’a taşınan ilk parti cephane yükünü getiren gemilerden biri oldu. Aynı şeklide bu kahraman gemi, Trabzon – İnebolu hattında batıya ilk sevkıyatı götüren gemi oldu.

Ama Rüsumat-4’ü unutulmaz kılan, 18 Ağustos 1921 günü artan düşman deniz tehdidi üzerine Ordu kıyılarında halkın kurduğu insan zinciri ile kısa sürede gemideki ağır toplar ve binlerce cephane sandığının karaya taşınması ve emniyete alınmasıdır. Bu başarıdan sonra gemi, tehdidin geçmeyişi üzerine, 19 Ağustos 1921 günü kontrollü bir şekilde karaya oturtulmuş, kontrollü şekilde batırılmış ve üzerinde suni bir yangın çıkarılarak Yunan torpidobotlarının gemiyi ele geçirmesi önlenmiştir. Kahramanlık burada bitmiyor. 20 Ağustos 1921 günü Ordu halkının fedakarlığı ile harmanlanan yardımlar sayesinde tekrar yüzdürülmüş ve İstiklal Harbi’nin Kuvayı Milliye Donanmasına geri dönmüştür. Batum’da tamir görmüş, göreve devam etmiş, ancak 12 Ekim 1921’de Eynesil’de Yunan savaş gemilerinin hücumuna uğrayarak batırılmıştır.

ORDU HALKI EMANETE SAHİP ÇIKIYOR

Ordu halkı, Büyükşehir Belediyesi ve Ordu Olay Gazetesi başta olmak üzere sivil toplum kuruluşlarının büyük istek ve işbirliği ile Rüsumat-4 ‘ün benzerini yapıp anıt gemi statüsünde Ordu sahiline yerleştirmeyi hedefliyor. Mustafa Kemal’in 100 yıl önce 13 Kasım 1918 sabahı Geldikleri Gibi Giderlersözünü söylediği Kartal İstimbotu’nun Beşiktaş’ta anıt gemi yapılacak olması gibi, Rüsumat-4 de 100 yıl sonra 19 Ağustos 2021 günü Karadeniz’deki Mavi Vatanın kıyısında Ordu halkının vatanseverliğinin ve fedakarlığının bir sembolü olarak yerini alacaktır. Amiral Polat, İstiklal Harbinde Bahriyemiz kitabında Rüsumat 4’e özel yer ayırmış. Bugün de Karadeniz’in, Anadolu’nun ve Mavi Vatanın savunulmasında çok özel ve önemli yeri vardır. Türk-Rus ilişkileri başta olmak üzere tüm sahildarlar ile ilişkilerin dengeli ve karşılıklı çıkar odaklı geliştirilmesi ile Montreux Sözleşmesi ruhu kapsamında Karadeniz’de son 83 yılda oluşan güvenlik rejiminin güçlendirilmesi 21’inci yüzyıl Türk jeopolitiğinin belki de en önemli önceliklerinden birisi olmalıdır. Aksi takdirde Karadeniz Atlantik sisteme terk edilirse Türkiye iç hatlar durumuna mahkum olur. Buna izin verilmemelidir.

Reklamdan sonra devam ediyor

TÜRKİYE DENİZDEN UZAKLAŞAMAZ

Okuyucu ile yeni buluşan ‘Mavi Vatan için Jeopolitik Rota’ isimli kitabının ‘Başlarken’ bölümünde Amiralimiz şöyle diyor: “Türkiye’ye karşı Ege’nin kuzeyinden başlayan Doğu Akdeniz’in doğusuna kadar uzanan bir duvar örülüyor. Duvarın sağlam olması için Kıbrıs da planlamaların içinde! Türkiye’nin adadan çıkarılması için Batı ülkeleri ortak bir stratejiyle ülkemize karşı tuzaklar kuruyor. Rakiplerimiz ülkemizi Anadolu’ya kilitleyerek denizlerle bağlantısını koparmak istiyor. Denizlerden uzaklaşan Türkiye, ayakta kalamaz. Hızlı bir çözülme sürecine girer.”

GÜNDEM ANALİZİ /// E. TÜMG. SONER POLAT : KOZMİK ODA KAPANMIYOR …


26. Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral İlker Başbuğ yeni kitabı olan “Ergenekon’dan Çıkış” ile okurlarının karşısına çıktı. Umarım bu yayının Türk fikir dünyasına katkısı olur. Kitaptaki, “Bugün olsa kozmik odayı yine açardım!” sözleri basında ve özellikle sosyal medyada geniş bir tartışma başlattı. Bu düşüncesini şu gerekçe ile savundu: “Kozmik odada Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu ve Uğur Mumcu suikastlarıyla ilgili bilgi arandı. Kozmik odayı açmasaydık, “Bu cinayetlerin arkasında TSK var!” denecekti.

DEVLETİN BEKASI HER ŞEYİN ÖNÜNDEDİR

Sorumluluk sahibi bir komutan için devletin bekası, güvenliği ve yabancı devletlerin bilmemesi gereken sırların korunması öncelikli ve kutsal bir görevdir. Eğer bir düşman işgali söz konusu ise ilk önce bu belgeler imha edilir. Hiçbir gerekçe devletin sırlarının ortalığa saçılmasından daha önemli ve daha öncelikli olamaz! Bir takım faili meçhul cinayetlerin TSK’nın üzerine yıkılma olasılığı devletin bekası yanında bir hiçtir. Lafı bile olmaz! Askeri bir değerlendirmenin konusu olamaz! Çünkü kozmik odadaki sırlar ve hassas bilgiler düşman eline geçtiği takdirde bedelini sadece TSK değil, devlet ve millet ağır bir şekilde öder. Faili meçhul cinayetler konusu bir iç sorun, özel askeri sırların düşmanlarımızın eline geçmesi ise ülkeyi felakete sürükleyebilecek dinamikleri bünyesinde barındıran bir dış sorundur.

KOZMİK ODA DEVLETİN NAMUSUDUR!

Kaldı ki bugün “FETÖ” diye adlandırdığımız, o karanlık günlerde “Cemaat ya da Hizmet” adıyla anılan oluşumun yabancı ülkeler tarafından kullanıldığı o dönemde de biliniyordu. İstihbarat raporlarına ulaşabilen kişiler bu konuda daha da avantajlı bir konumdadır. FETÖ konusunda bir tereddüdün olmaması gerekirdi. Kozmik oda devletin namusudur. Sorumlu bir komutan, böyle durumlarda iç siyasetin önceliklerine göre değil, devletin yüksek çıkarlarını gözeterek adım atar.

Kozmik odaya girme talebi örtülü bir savaşın işaretidir. Çünkü olağan koşullarda kozmik odaya kaybedilen bir savaş sonrasında sadece işgal kuvvetleri girebilir. Barış koşullarında odaya girmek isteyenler varsa şöyle bir değerlendirme yapılmalıdır: “Yabancı ülkeler adına örtülü bir savaş yürüten güçler Türk devlet kademesine sızmıştır!”

Reklamdan sonra devam ediyor

Bu gibi durumlarda hiçbir farklı değerlendirmenin bir önemi kalmaz. Nereden gelirse gelsin, kozmik odayı açma talepleri kabul edilemez. Çünkü devletin bekası iç siyasi mülahazaların ya da ülke içindeki iç hesaplaşmanın bir türevi olamaz! Komutanlık vasfı taşıyan ve ülkesi için gözünü kırpmadan öleceğine yemin etmiş her asker devletin sırlarını korumak için elindeki her türlü yeteneği sonuna kadar kullanır.

GİRME TEŞEBBÜSÜ ÖRTÜLÜ SAVAŞ İŞARETİDİR

Eğer bu teşebbüs yabancı bir devlet operasyonu olarak görülemiyorsa, sorumlu komutanın durumsal farkındalık konusunda zafiyetleri olduğu akla gelir. Olağan koşullar dışında her hal ve şartta kozmik odanın açılması askeri açıdan fahiş bir hatadır. Bu gibi tarihe mal olacak aykırı kararlar gelecek nesiller için bir ibret vesikasıdır. Askeri eğitim ve öğretim kurumları, hiç kuşkusuz günün birinde bu konuyu ayrıntılı olarak analiz edecektir. Sorumlu bir komutan devletin beka ve güvenliği tehlikedeyse canı ve makamı pahasına gerekeni yapar. Bunun her türlü sonucuna katlanır. Böyle durumlarda kozmik odayı açmak için gerekçeler aramak, askerlerin değil siyasetçilerin yapacağı bir şeydir. Asker sadece devletin bekasını düşünür ve devletin sırrına göğsünü siper eder. Bunun dışındaki her davranış, askerin ilgi alanı dışındadır.

KOZMİK ODAYI AÇARSANIZ…

Kozmik oda açıldığı takdirde bir savaşta en ağır koşullarda ve belki de son çare olabilecek direniş kuvvetleri deşifre olur. Bu yiğit vatanseverler düşman istihbarat örgütlerinin hedef tahtasına konulur. Uzun yıllar içinde büyük bedeller ödenerek kurulan direniş sistemi çöker. Direniş stratejinizin temel unsurları açığa çıkar. Yeni bir yapılanma bugünden yarına kurulamaz! Ülkenin kritik savaş planları düşmanların eline geçer. Düşman, ülkenin savaş organizasyonu hakkında en değerli bilgilere sahip olur. Kendi planlarını, tespit ettiği zafiyet alanlarına göre değiştirir ve geliştirir. Siz ise planları değiştirebilir ama coğrafyayı değiştirmezsiniz! Yapılan plan sizin ve düşmanın coğrafi durumuna göre seçilen en iyi hareket tarzıdır. Demek ki en iyi hareket tarzı artık mazide kalmıştır.

Kozmik oda, TSK’yı çökertmek için iç ve dış düşmanların eşgüdüm içinde bütün gücüyle saldırdığı karanlık dönemin en önemli sembolüdür. Türkiye’nin geleceği, beka ve güvenliği için gerçekçi bir şekilde analiz edilmeli, gelecek nesillere doğru bilgiler aktarılmalıdır.

TSK DOSYASI /// SONER POLAT : BEDELLİYE KARŞI EVLAD-I VATAN


SONER POLAT : BEDELLİYE KARŞI EVLAD-I VATAN

İktidarın yaptığı yeni askerlik düzenlemesi tam bir hayal kırıklığı oldu. Ülkenin gençleri bıçak gibi ortadan ikiye bölündü. Askerlik yükümlülükleri olanlar bedelliler ve zorunlu askerler olarak ikiye ayrıldı. Böylece Türk gençleri arasında sosyolojik bir ayrım yapıldı. Kapitalist dünyanın para hırsına ne yazık ki iktidar da teslim oldu. En kutsal vatan hizmeti paraya tahvil edildi. Bu toprakların yaratmış olduğu en büyük değerlerden birisi olan “Mehmetçik” kavramı sulandırıldı.

ASKERİMİZ FAKİRDENDİR…

Osmanlı’da bir dönem uygulanan bedelli askerlik toplumun vicdanında kabul görmedi! Halkın duygu ve düşüncelerini yansıtan türkülere bile yansıdı: “Yemen yolu çukurdandır Karavana bakırdandır zenginimiz bedel verir askerimiz fakirdendir…” Sivas dolaylarının bu türküsü kanayan toplum vicdanının bir tezahürü oldu. Bu konuda çok bilenler (!) başka ülkeleri örnek göstereceklerdir. Ama yanılgı da burada başlar. Çünkü hiçbir ülke diğerine benzemez. Her ülke geçmişten gelip geleceğe uzanan kendine özgü değerler yaratır. Türkler asker bir millettir. Bütün dünya onları ordu kurma yetenekleri ile tanır. Yer kürede çocuklarını davul zurna ile askere gönderen başka bir millet var mıdır?

İKTİDAR İŞİN CİDDİYETİ KAVRAMADI!

Siyasi iktidar ne yazık ki Türk tarihi Türk örf ve adetleri Türk gelenek ve görenekleri ile bağdaşmayan kararlar almaktadır. Nedeni ideolojik alt yapısı milli savunmanın doğasını kavrayamaması ve küresel rüzgârlarla savrulmasıdır. Düzenin dayattığı ekonomik sisteme teslim olmuş kaynakları ve aldığı borçları betona gömmüştür. Üretimi artıracak teknolojik yetkinliği artıracak yatırımlar yerine risk unsurları yüksek olan alanlarda kaynakları heba etmiştir.

Bunun doğal sonucu olarak büyük bir borç yükü Damokles’in kılıcı gibi üstümüzde sallanıyor. Aslında iktidarın ekonomik alandaki karnesini şu rakamlar gözümüzün içine sokuyor: “Türkiye’nin dış borcu 2002 sonunda 130 milyar dolar civarındaydı. Bu rakam 2018 yılında 470 milyar dolara yükselmiştir. ” İşte bu nedenle iktidar ülkenin bütün maddi ve manevi değerlerini paraya tahvil ederek ayakta kalmaya çalışmaktadır. Bedelli uygulamasının nedenlerinden birisi de budur! Tabii ki “Mehmetçik” ruhunun önemi de anlaşılmamıştır.

MİLLİ GÜVENLİĞİN EN BÜYÜK DAYANAĞI

Fuzuli’nin dediği gibi söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil! Dilimizde tüy bitti. Bu kavramı anlatmaya çalışıyoruz. Ama iktidar bildiğini okumaya devam ediyor. Mehmetçik düşman dişini gösterdiğinde buna silahla karşı koyan halktır. Bu dün böyleydi; bugün böyledir. Yarın da böyle olmasını istiyorsak bedelli uygulamalarını derhal rafa kaldırmalıyız. Mehmetçik sadece savaşta göğsünü siper eden asker değil Anadolu’nun savaşma azim ve iradesini temsil eden ilahi bir ruhtur.

İşte o ruh Türkler için milli güvenlik ve bekanın en büyük dayanağıdır. O ruh olmasaydı İstiklal Harbi’ni kazanabilir miydik? Profesyonel ordu Türkiye’ye karşı kurulan tuzaktır. Bu topraklarda Mehmetçik ruhunu mutlaka yaşatmalıyız.

Floransalı düşünür Niccolo Machiavelli (1469-1527) 1513’de yazmış olduğu bugün de başvuru kaynağı olan “Prens” adlı eserinde profesyonel orduyu anlatıyor: “Paralı ordular yararsız ve tehlikelidir. İtalya’nın yıkımının tek nedeni yıllardır paralı ordulara dayanmış olmasıdır. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünün ana nedeni araştırılacak olursa bu çöküşün Gotların paralı asker olarak tutulduğu an başladığı görülecektir. ”

MEHMETÇİK RUHU

Devasa silah sistemlerine görkemli harp platformlarına gerçek anlamda muharebe yeteneği kazandıran askerdir. O askerin manevi dünyasına hitap edemezseniz sadece demir ve çelik yığınları vardır. Demir ve çelik yığınlarını savaş makinesine çeviren askerdir. Türkler için bu manevi dünyaya giriş anahtarı Mehmetçik ruhudur. Bu ruh bizim kültürümüzün genetik kodlarımızın bir parçasıdır. Bu ruh mutlaka yaşatılmalıdır. Bu ruh kaybolursa milli güvenlik sistemi en büyük itici gücünü kaybeder. Bu ruhu hamaset dolu söylemlerle yaşatamayız. Eylem ve söylem birliği olmazsa toplumun duygu dünyasında kuşkular başlar. Bu kuşkular orta vadede ayrımcılık nedeniyle kuşkuya dönüşürse çanlar çalmaya başlar.

Yeni sistemin Türk gençliğini bedel ödeyenler ve askerlik yapanlar olarak en azından gönül dünyasında bölmesi son kerte sakıncalıdır. “Bedelliye karşı evlad-ı vatan” söylemi başlar. Kısa zamanda ülkenin en ücra köşelerinde bile yankılanır. Her Türk vatandaşının askerlik hak ve ödevini yerine getirmesi toplumu birleştirir ve kaynaştırır. Bu alandaki eşitlik toplumun dayanışma duygularını güçlendirir. Hatadan dönmek erdemdir.

Amiral Soner Polat

ulusal.com.tr

ANALİZ /// E. TÜMG. SONER POLAT : DEVLET CİDDİYETİ !!!!


Son kerte ağır ve vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Sosyal medyada muhtemelen CIA’nın attığı oltaya Türk devleti, iktidar partisi ve muhalefetin neredeyse tamamı takılmıştır. Konu hem ülke içinde hem de ülke dışında büyük bir Atlantik kampanyasına dönüştürülmüştür. Uygur halk ozanı Abdurrahman Heyit’in hapishanede öldürüldüğü iddiası, Çin’in yayımladığı videolu görüntülerle yalanlanmıştır.

MUHALEFETİN ATLANTİK AŞKI

CHP, İyi Parti ve Saadet Partisi ortalığı ayağa kaldırmış ve bu CIA yalanını Türkiye-Çin dostluğunu baltalamak için sonuna kadar istismar etmiştir. Her vesile ile Avrupa-Atlantik sistemine bağlılığı ortaya çıkan muhalefet partileri, bu son girişimleri ile Atlantik’in sadık bekçileri olduklarını göstermişlerdir. HDPKK ile açık ya da örtülü işbirliği içine giren partilerin Atlantik aşkı da göz önüne alındığında, önümüzdeki dönemlerde bir milli güvenlik sorunu olarak ülkenin milli hamlelerine karşı girişimlerde bulunacağı anlaşılmaktadır.

İKTİDAR SOĞUKKANLI VE SAĞDUYULU DAVRANMALI!

Burada önemli olan muhalefet partilerinin ve ABD’nin güdümünde olan diğer kurum ve oluşumların tavır ve hareketleri değildir. Onların zaten gerçekleri araştırmak gibi bir sorunu yoktur. Her hal ve şartta Atlantik adına Türkiye-Avrasya dostluğunun köküne dinamit koyacak arayışlar içindedirler. Ancak iktidar partisinin elindeki bütün olanaklara rağmen bu tuzağa düşmesi üzücü ve düşündürücüdür. Sorumluluk sahibi iktidar partisinden daha soğukkanlı ve sağduyulu davranması beklenirdi. Bir sosyal medya paylaşımı ile hem de uluslararası ilişkileri derinden etkileyecek politika oluşturulması, bu partinin deneyimli ve yetkin kadrolara sahip olmadığını göstermektedir. Bu durum ise gelecek için ciddi kaygılar oluşturmaktadır.

DEVLET AKLI NEREDE?

Reklamdan sonra devam ediyor

Ancak bundan da daha vahim olan husus, Türk devletinin bir ve bütün olarak içine düştüğü durumdur. Büyük ihtimalle CIA’nın tezgâhladığı bir sosyal medya paylaşımı üzerinden Türk Dışişleri Bakanlığı’na açıklama yaptırılmıştır. Bu açıklama uluslararası düzeyde geniş yankı uyandırmış ve Çin’e karşı büyük bir kara propaganda vasıtası olarak kullanılmıştır. Bu bildiri, aynı zamanda Türkiye’nin dış politikasına geniş etki yapacak dinamikleri de bünyesinde barındırmaktadır.

Böylesine kritik bir açıklama yapılmadan önce devletin istihbarat organizasyonu devreye girmeli ve bu sosyal medya paylaşımının gerçekliği teyit edilmeliydi. Deneyimli kadrolar sorumluluk alarak iddianın teyit edilmesinden sonra böyle bir bildiri yayımlanması konusunda yetkili makamları ikna etmeliydi. Türkiye’nin Pekin Büyükelçiliği ile temas kurularak konu hakkında ayrıntılı bilgi talep edilmeliydi. Pekin Büyükelçimizden Çin makamları ile temas kurması ve bizatihi Çin devletinin bu iddialar karşısındaki duruşu öğrenilmeliydi. Çin’in Ankara Büyükelçisi Bakanlığa davet edilmeli, iddia hakkındaki görüşleri sorulmalıydı. Tüm bu girişimler sonucunda, iddiaların doğru olduğuna dair güçlü bir kanaat oluşması durumunda böyle bir bildiri yayımlanmalıydı.

PSİKOLOJİK HARBE AÇIK YAPILAR…

Ortaya çıkan bu durum Türkiye’deki siyasi partilerin bilgi harekâtı ya da psikolojik harp yöntemlerine karşı yetersiz ve korumasız olduğunu göstermektedir. Ayrıca devlet çapında tesis edilen istihbarat alt yapısının geliştirilmesi ve yetkinleştirilmesi ihtiyacı biz kez daha gözler önüne serilmiştir. Diğer taraftan kritik süreçleri yönetebilecek deneyimli ve bilgili kadroların eksikliği gün yüzüne çıkmıştır. Stratejik açıdan derin bir altyapısı olmayan her kurum bilgi harekâtı için kolay bir av olur. Kontrol ve denetim mekanizmaları olmadığından bilgi harekâtı kapsamındaki her haber büyük çalkantı yaratır. Oysaki devlet haberle değil, istihbaratla adım atar. Haberin istihbarata dönüştürülmesi bir süreçtir. Deneyimli kadrolar bu sürecin sonuçlanmasını beklemeden, ham bilgilerle harekete geçmez!

TÜRK MİLLETİ ABD’YE KARŞIDIR

Diğer taraftan bir sosyal medya paylaşımı üzerinden bu kadar gürültü koparılması Türkiye’de güçlü bir Atlantikçi damar olduğunu göstermektedir. Türk halkının yüzde 90’ı ABD’ye ve ABD politikalarına karşı çıkmaktadır. Demek ki Türk milletinin duygu dünyasının dışında devlet içinde ve siyasi partilerde etkili makamlarda görev yapan Atlantikçi bir kesim vardır. Holding basını başta olmak üzere Türk medyasındaki AB-D ağırlığı nedeniyle Avrasya karşıtı her girişim büyük bir kampanyaya dönüştürülmektedir. Böylece küçük bir Atlantikçi grup, ne yazık ki büyük bir etki yaratmaktadır. Ancak toplumsal ve katılımcı demokrasinin gelişmesi oranında, siyasi partilerin kaderine birkaç kişinin el koymasının önüne geçilebilir. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ağır sorunlar nedeniyle bu süreçler hız kazanacaktır. Engels’in dediği gibi, “İhtiyaç keşfin anasıdır!”

VENEZUELA DOSYASI /// E. TÜMG. SONER POLAT : Monroe Doktrini ve Venezuela


E. TÜMG. SONER POLAT : Monroe Doktrini ve Venezuela

ABD Başkanı Monroe, 1823 yılında özellikle Orta ve Güney Amerika konusunda temel bir politika yaklaşımını gündeme getirdi. Bu yaklaşım jeopolitik izler de taşıyordu. Avrupa’daki meselelere karışmayacağını ama Avrupa’nın sömürgeci devletlerinin de Amerika’dan uzak durmasını talep ediyordu. Bu doktrin, “Amerika kıtasının sorumluluğu ABD’ye aittir!” şeklinde özetlenebilirdi. ABD, dolaylı olarak Orta ve Güney Amerika’yı politik, ekonomik ve askeri olarak bir nüfuz alanı olarak gördüğünü deklare etmiş oldu. Geçmişe baktığımızda bu doktrinin genellikle uygulandığını, ABD politikalarına karşı çıkan ülkelerin ya ekonomik baskılar ya da işgale maruz kaldığını görüyoruz.

SOĞUK SAVAŞ’TA MONROE DOKTRİNİ

Soğuk Savaş yıllarında ABD’den bağımsız çıkış yolu arayan ve SSCB ile yakınlaşan ülkeler ABD’nin açık saldırılarının hedefi oldu. Latin Amerika ABD’nin gerçek yüzünü gördü. Şili’de kanlı bir askeri darbe oldu. Honduras ve El Salvador’da ölüm mangalarına eğitim verildi. Nikaragua’da muhalif gerillalar desteklendi. Nükleer füze krizinde Küba’da Domuzlar Körfezi’ne başarısız bir çıkarma harekâtı planlandı. Bolivya ve Venezuela’da sol eğilimli hükümetlere rağmen bu ülkelere karşı ABD tepkisi belirli bir sınırın ötesine geçmedi. Ancak günümüzdeki küresel enerji kavgası bu kez ABD’yi yeniden ve daha katı olarak Monroe doktrini ile buluşturdu.

VENEZUELA NEDEN HEDEF TAHTASINDA

Venezuela’nın sadece sıradan bir OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) üyesi olmadığı ortadadır. Bilinen petrol rezervleri Suudi Arabistan’dan daha fazladır. Rusya, İran, Irak, Suriye, Libya, Venezuela gibi doğal enerji kaynaklarına sahip ülkeler her zaman ABD’nin hedefinde olmuştur. ABD, aslında Çin, Avrupa Birliği (AB) gibi geleneksel rakiplerinin önüne geçerek zengin enerji kaynaklarının işletimini kendi dev enerji şirketlerine yönlendirmek istemektedir. Böylece petrol fiyatlarının kontrolünde önemli bir koz kazanacağını düşünmektedir. ABD geleneksel olarak bu alanda başarısız olursa, ilgili ülkede kargaşa yaratarak, üretimi en aza indirmektedir.

Reklamdan sonra devam ediyor

Rus Tu-160 bombardıman uçaklarının Venezuela ziyaretinden sonra basın yayın organlarında Rusya’nın bu ülkede üs kurma niyeti hakkında haberler çıktı. ABD bu haberleri ciddiye aldı. Suriye örneği ABD’yi kaygılandırdı. Rusya’dan sonra Çin’in bu ülkede yerleşeceğini değerlendirdi. Hâlihazırda Rus Rosneft firması Venezuela’nın petrol altyapısını modernize edecek çalışmalar yapıyor. Çin bu ülkede büyük enerji yatırımları yaptı. ABD, aynı zamanda Çin’in desteğiyle Panama kanalına rakip ikinci bir kanal inşa niyeti olan Nikaragua’ya da mesaj gönderiyor.

ABD SİLAHLI MUHALEFET İSTİYOR…

ABD’nin doğrudan işgal planları basın yayın organlarında yer alıyor. Ancak bu haberlerin psikolojik harp kapsamında olma ihtimali daha yüksektir. Askeri bir darbe beklentisi olan ABD’ye Meclis Başkanı Guadio, “Ordu içinde önemli desteği olduğu” mesajını vermiştir. ABD’nin asıl hedefi dışarıdan da desteklenen silahlı bir muhalefet organize etmektir. ABD, Suriye ve Yemen’de olduğu gibi sınır komşuları olan Brezilya ve Kolombiya gibi işbirlikçi devletleri bu maksatla kullanmayı planlamaktadır. Bu durumda müdahaleye de ihtiyaç kalmayacak, iç savaşa sürüklenen Venezuela kendi kendini imha edecektir. Aslında Guadio iç siyasette pek tanınmayan silik bir kişiliktir. Dışarıda tanınma oranı daha yüksektir. Venezuela Silahlı Kuvvetleri büyük çoğunluğu ile Başkan Maduro’nun yanındadır. Darbe olasılığı yüksek değildir.

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Venezuela krizinin ardında jeopolitik nedenler ve küresel düzeyde enerji savaşları vardır. ABD’nin yoğun baskı ve tehditleri nedeniyle Venezuela denge arayışına girmiştir. Rusya ve Çin ile yakın işbirliği ABD’yi ciddi bir endişeye düşürmüştür. Rusya ve Çin’in Venezuela’da köprübaşı tutması ve daha sonra diğer Latin Amerika ülkeleri ile işbirliği olasılığı Monroe Doktrini’nin köküne dinamit koyacak bir mahiyet taşımaktadır. Böyle bir gelişme ABD için bir kâbus senaryosudur. Jeopolitik nedenlerle ABD Venezuela’yı karıştırmıştır.

Diğer taraftan dünyanın en zengin petrol yataklarının önce iyileştirilmesi, daha sonra yüksek bir üretim düzeyine ulaşması ve de bunların işletiminde Rusya ve Çin’in de yer alması ABD’nin küresel düzeyde enerji planlarını alt üst eder. ABD bu olasılığı da ortadan kaldırmak için Venezuela’yı istikrarsızlık ve iç savaşa sürüklemek istemektedir. Bu mücadele devam edecektir. Çünkü dünyadaki küresel jeopolitik kavganın Latin Amerika’daki yansımasıdır. Venezuela direndiği ölçüde uluslararası destek artacak ve ABD’nin çabalarını boşa çıkacaktır.

GÜNDEM ANALİZİ /// Soner Polat : Tansiyon hastası iseniz bu yazıyı okumayın !


Soner Polat : Tansiyon hastası iseniz bu yazıyı okumayın !

Türk milletinin değerlerini yok etmek için yurtdışında senaryolaştırılıp Türkiye’de yabancı dili iyi olan Kriptolar tarafından Türkçeye çevrilen "Türk" televizyonlarındaki dizi ve programlarını seyrettiğimiz sürece bu durumdan çıkış yok.Bu dönem diziler üzerinden yapılan alçaklık Türk milletini sürekli gerilim içinde tutmak ve yaşama sevincini kaybettirmek. Bu diziler izlendikçe toplum geriliyor ve en ufak bir işarette birbirini boğazlayacak hale getiriliyor. Böyle giderse küçük kıvılcımlar bile iç çatışamalara yol açabilir.

Bu durumu görüp tedbir alması gerekenler ya oynanan oyunu göremiyor ya da umursamıyor. Türk medyası üzerinden Türk milletinin nasıl mahvedildiğini 2016’da bir arkadaşıma gönderdiğim iletide ele almıştım. E. Amiral Soner Polat da arkadaşımın kendisine yönlendirdiği yazımı "Tansiyon hastasıysanız bu yazıyı okumayın" başlığı ile yayımlamıştı. Geçen süreçte durum çok daha vahim hale geldi.

E. Amiral Soner Polat’ın ekteki yazısını okuyun lütfen.

E. KUR. ALB. ÖMER LÜTFİ TAŞCIOĞLU

***

Bugün köşemi hiç tanımadığım ve hayatım boyunca karşılaşmadığım konuk bir yazara devrediyorum. İnternet üzerinden tarihçi Sayın Nazan Sezgin Hanımefendi’nin gönderdiği, Ö Lütfi Taşçıoğlu’na ait aşağıdaki satırları çok ilginç ve dikkat çekici buldum! Sizlerle de paylaşmak istedim. Metni kısalttım. Ara başlıklar tarafımdan konulmuştur.

HDP-TAŞNAK PARTİSİ STRATEJİK İŞBİRLİĞİ

Diyarbakır’da başta tarihi surlar olmak üzere hangi tarihi eserin üzerindeki yazıyı okursanız, “Artukoğulları Sultanı Nasirüddin Salih bin Muhammet ya da Akkoyunlu Uzun Hasan tarafından yapılmıştır!” ifadelerini görürsünüz.

Güneydoğu Anadolu bölgesi ve özellikle Van ve Diyarbakır Türk’lerden ele geçirilirse, Ermeniler ile Kürtler arasında paylaşılması konusunda Ermenistan Taşnak Partisi ile HDP ve DBP(BDP) arasında yapılmış protokoller var. Bu protokoller benim 15 Nisan 2015’te çıkan Ermeni meselesi ile ilgili kitabımda detaylı olarak açıklanıyor. Bölgede Ermenilerin taşınmaz alımı yabancı uyruklu Ermeniler ve kriptolar aracılığıyla sürdürülüyor. Diyarbakır’ın Sur ilçesi ise ilk kez sokak levhaları Ermeni isimleriyle değiştirilen ve BDP’li Belediye Başkanı tarafından girişine Ermenice "Diyarbakır’a Hoş Geldiniz!" levhası asılan ilçe!

PROF. HALAÇOĞLU NE DEMİŞTİ?

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu PKK lıların ancak %10 unun müslüman olduğunu açıklamıştı. Cami yakma olayları bile PKK’nın, HDP’nin ve DBP’nin tamamına yakınının Kripto Ermeni, Süryani ve Yezidilerden oluştuğunu Türk milletine anlatamıyorsa, yapabileceğimiz çok bir şey yok! Kürt meselesi denilen meselenin aslında Kürtlükle ilgisi yok. Kürtçülük “Kürt Alevi” kimliğiyle kendilerini gizleyen, aslında Alevilikle hiçbir ilgisi olmayan Kripto Ermenilerinin geçmişin rövanşını almak için kullandıkları bir araç!

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Alevilerin Türk kökenli olduğunu, kendilerini Kürt-Alevi olarak tanımlayanların %99’unun kripto Ermeni olduklarını açıklamıştı. Nitekim Türkmen Alevi Bektaşi Vakfı Genel Başkanı Özdemir Özdemir 27 Ekim 2015’te yaptığı açıklamada aşağıdaki ifadeleri kullanıyor:

"Anadolu Alevileri bugüne kadar hiç devletine başkaldırmamış bir toplumdur. Hiçbir Alevi cana kıymaz, bu dinimizde de yoktur. Son günlerdeki bir takım terör olaylarına karışan, PKK’ya katılan, sözde kendine Aleviyim diyen yurttaşların hepsi kripto Ermeni’dir. Bu kripto Ermeniler yıllardır bu ülkede Alevi toplumunu sürekli kötü göstermek için ellerinden geleni yapmışlardır. Oysa ki bunların kimliklerine indiğimiz zaman Ermeni kökenli oldukları ortaya çıkmaktadır”.

Bu konu son çıkan kitabımın (Türk Ermeni İlişkilerinde Tarihi, Hukuki ve Siyasi Gerçekler) 299-333. sayfaları arasında belgeleriyle anlatılıyor. Belki 30 yıldır bu konuyu dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Ama insanımızı uyarma konusunda bir karış bile yol kat edemedim. Buna karşılık hainler her gün yeni bir kazanım elde ediyorlar.

TV DİZİLERİ GERÇEKTE NEYİ HEDEFLİYOR?

Bizde Kurtuluş Savaşı ve tarih dizileri düşman kavramını yok etmek ve özellikle, “Rumlar ve Ermeniler olmasa bu vatanı kurtaramayacakmışız!” mesajını vermek için çevriliyor. Ne hikmetse dizilerdeki bütün hainler, katiller, alçaklar, tecavüzcüler, tefeciler, entrikacılar Türk; bütün karakter sahibi, dürüst ve yardımseverler ise Rum ve Ermeni olarak tanıtılıyor.

Ayrıca sürekli-Türk-Ermeni, Türk-Rum aşkı işleniyor. Tek bir dizide 7 tane Türk-Rum aşkı saydım. Ne hikmetse Türk Türk’e âşık olamıyor. Ama bir Kıbrıs şehidinin oğlu bir Rum kıza âşık ediliyor ve “biz bir elmanın iki yarısıyız” diyorlar. Kahramanlık dizilerimizde bize İzmir’i Yunan askeri üniforması giymiş Türklerin yaktığı yalanı öğretiliyor. Bir dizi karakteri “ben Ortodoks Rum’um” dediğinde diğer karakter “sizde bir İzmirlilik olduğunu anlamıştım” diyor.

Özellikle Ege bölgesinde yerleşim yerlerinin isimleri Rumcaya dönüştürülüyor, düzenlenen festivallere Yunanca isimler verip kızlarımızı eski Yunanlılar gibi giydiriyoruz. Kaplıcalara Yunanca isimler veriyoruz. Yunan tanrı ve tanrıçalarının heykelleri ile donatıyoruz. Böylece geçmişte Ege bölgesinde hiçbir devlet kurmadıkları halde, Ege kıyılarına geçerek İyonya’lılara yaptıkları talanlardan elde ettikleri birkaç kap kacağı bu bölgede yaşadıklarının delili olarak ileri süren Yunanlılara Ege bölgesini adeta altın tepsi içinde sunuyoruz. O bölgede bulunan ünlü tarihçi Heredot’un “bu bölgeye ilk yerleşenler Orta Asya’dan gelmeydi” dediğini zaten hiç bilmiyoruz ya da bildirmiyoruz.

KİLİSELERİ KİMLER NİÇİN ONARIYOR?

Yunanistan’daki türbelerimizin ve ibadethanelerin kiliseye çevrildiğini öğrendik. Bizim belediyelerimiz ise nerede yıkık bir kilise bulsak da onarsak diye birbirleriyle yarışıyorlar. Bugüne kadar 5000’den fazla kilisenin bizim vergilerimizle tamir edildiği tahmin ediliyor. En önemli maddesi “Bu kanunla azınlık vakıflarına verilen haklar ve yetkiler Türk ve İslam vakıflarına uygulanmaz” olan Vakıflar Kanunu’nun azınlık kiliselerine tanıdığı tüzel kişilik hakkına dayanılarak bu kiliselere tapu veriliyor. Böylece aslında topraklarımızın tapusu birilerine veriliyor. Biz ise Rumlara vakıf mallarını iade etmek için böylesine çaba harcarken peygamber efendimizin halasının türbesinin bulunduğu ve %70 inden fazlası Osmanlı vakıf toprağı olan Kıbrıs toprakları üzerinde hiçbir talepte bulunmuyoruz.

Biz AB fonları ile 290 tane ders kitabımızdan “düşman”, “şehit” ve “gazi” kelimelerini ayıklarken Yunanlılar bunu yapmadıkları gibi, çocuklarına Türk düşmanlığı aşılamaya anaokullarında başlıyorlar. Bizim insanımız medya aracılığı ile “bir Yunanlı bulsam da sarılsam” moduna getirilirken Yunanlı gençler “yetiştirilme tarzımız Türkleri sevmemize engel” diyorlar.

TÜRK KÜLTÜRÜNE SİNSİ SALDIRI

Osmanlı dizileri ise Osmanlı sultanlarını Türk halkının gözünde küçük düşürmek ve azınlıkların ne kadar iyi insanlar olduğunu, ancak Osmanlı devletinin bu iyi insanlara nasıl acımasızca eziyet ettiğini göstermek için çevriliyor. Kanuni Sultan Süleyman bile zevk ve sefaya düşkün haremden hiç çıkmayan biri olarak tanıtılıyor. Oysa ömrünün 16 yılı harplerde geçmiş. Bununla da yetinmeyen senarist Kanuni’yi bir hizmetçi kıza tecavüz etmiş gibi gösteriyor. Saraydaki kadınların kıyafetinin o dönem için imkânsız olduğunu halk sorgulamıyor bile.

Dizilerdeki bir uygulama da isimler üzerinden yürütülüyor. Allah’ın sıfatları olan Gafur (Avrupa Yakası), Hasip (Aşk Bir Hayal), Aziz (Beyaz Gelincik), Mennan (Hayat Bilgisi), Kadir (En son Babalar Duyar) gibi isimler dizilerdeki katillere, tecavüzcülere, karısını döven, insanlara eziyet eden, dalavereci ve sahtekâr tiplemelere isim olarak veriliyor.

Benzer şekilde dizilerdeki hizmetçilere verilen isimler peygamber efendimizin eş ve kızlarının isimleri olan Ayşe, Fatma, Hatice gibi isimler arasından seçiliyor. Tek başına bu gerçek bile dizilerin arkasındaki finans kaynaklarının yabancı istihbarat servislerinin yanı sıra Yunanistan Kiliseler Birliği, Dünya Kiliseler Birliği gibi kuruluşlardan oluştuğunu göstermek için yeterli.

KORKU TOHUMLARI EKENLER

Diğer yandan Ergenekon-Balyoz-Poyrazköy-Askeri Casusluk ve Fuhuş Davası gibi davalar üzerinden Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk milleti nazarındaki itibarının ayaklar altına alındığı dönemde bütün dizilerde eş zamanlı olarak Polis sorgulaması, Savcı ve Hâkim sorgulaması, ardından kumpas sonucu cezaevi parmaklıkları arkasına atılan suçsuz insanların cezaevlerinde çektikleri çileler ve hatta içeride bıçaklanarak öldürülmeleri sahneleri abartılı şekilde verilerek vatansever insanlara "uslu çocuk olun, vatansever takılmayın, yoksa başınıza bunlar gelebilir!" mesajı aktarılarak insanlar korkutulmaya çalışıldı.

Yukarıda yazdıklarım dizilerin Türk milletini inançlarından, tarihinden ve geçmişinden utandırmak ve vatanseverleri korkutmak amacıyla nasıl kullanıldığına ilişkin hususlar. Bundan daha önemlisi ise diziler üzerinden Türk toplumunun ahlak yapısı, gelenek ve görenekleri ile davranışları ve hatta dili ve karakteri değiştirilmeye çalışılıyor.

TÜRK’ÜN AHLAKİ DEĞERLERİNE DOLAYLI TAARRUZ

Taklitçiliği çok seven Türk insanı kıyafetinden konuşma şekline ve davranış biçimine kadar dizi kahramanlarını rol model olarak kabul ederek taklit ediyor. Bunu fark eden dizi yapımcıları dizilerde canlandırılan kahramanlar üzerinden Türk halkı üzerinde inanılmayacak derecede büyük tahribat yapıyorlar. Bir bakıyorsunuz dizilerde genç kızlar sokağa çorapla çıkıyorlar. Ertesi gün genç kızlar hatta evli yaşlı hanımlar sokaklarda pantolon ve eteklik giymeden çorapla boy gösteriyor. Çorap işi tamamlandı şimdi sıra şortta. Artık dizilerde genç kızlara şortla ve yırtık pantolonla sokağa çıkmak dayatılıyor. Varsın mevsim şartları uygun düşmesin.

İffet diye bir dizi gösterime girmeden önce reklama başladığında reklamdaki kadının boynunda iffet yazılı kolye taşıdığını görünce hemen durumu anladım. Dizideki kadın kahramanın adı İffet olacak ama kendisi iffetsiz olacak ve iffetsizlik Türk kadınına marifet olarak sunulup seyircinin bu karakterden yana olması sağlanacak. Yani kelimelere ters anlam yüklenecek. Nitekim dizi gösterime girdi ve senaryo aynen tahmin ettiğim gibi çıktı.

Son dönemde işlenen ana konulardan biri genç kızların sevmedikleri erkeklerle evlenmeleri ve evlendikten sonra eski sevdikleri ile ilişkilerinin devam etmesi. Böylece eşlerin birbirini aldatması meşru gösterilmiş oluyor. Ne hikmetse hiçbir dizide birbirini severek evlenen ve normal aile yaşantısı olan tek bir çift yok. Türk kadınına ve erkeğine açıkça iffetsizlik dayatılıyor ve aile yapısı bozulmaya çalışılıyor.

TÜRK DİLİ DE HEDEFTE!

Dizilerde son günlerde en önemli çaba Türkçe’nin bozulması için harcanıyor. Sürekli devrik cümle kullanılıyor. Eskiden kendilerini ”Ben Ömer” diye tanıtanlar artık konuşurken “Ömer ben“ demeye başladılar. Üç kelimelik cümleyi bile devrik kuruyorlar. Artık devrik cümle duyma limitimiz doldu. Bildiğiniz gibi Türkçe Ural/Altay dil grubuna mensup takılı bir dildir. Ancak artık –ın, -nın, -nun gibi takılar da kullanılmaz oldu. Edilgen kullanım ise büyük ölçüde terk edildi.

Bütün bu verdiğim örnekler Türk televizyonlarında gösterilen dizilerin tamamına yakınının yurtdışında senaryolaştırılıp Türkçeye uyarlandıktan sonra çekildiğini ve yurt dışından parasal kaynak aktarılarak desteklendiğini, Türk milletini değerlerinden kopartarak zayıflatmak ve millet olma vasfını yok etmek isteyen çevrelerin hedeflerine ulaşmak için sözde “Türk” senaristleri ve film yapımcılarını kullandıklarını ortaya koyuyor. Dizi yapımcılarının yurt dışı ile olan parasal ilişkilerine bakılsa durum derhal ortaya çıkacak. Ama bunu yapması gereken makamlar başka işlerle meşgul olacak ki buna vakit ayıramıyorlar.

Dizilerle ilgili tespitlerimin hepsini size aktarmaya kalksam kitap olur.

Ö.Lütfi Taşcıoğlu

Sayın Taşçıoğlu’nun görüş ve değerlendirmeleri özetle böyle! Son kerte önemli bu konuda toplumun tüm kesitlerinin görüş ve önerileri, bence yaşamsal bir nitelik taşıyor… Bu konuda, ilave bilgi ve farklı görüşlerle ortak aklı bularak bir çerçeve çizmeliyiz! Sizler ne düşünüyorsunuz?

ulusalkanal.com.tr