SİYASİ DOSYA : Erken Seçim ve Türkiye Gerçekleri “Siyaset”


Erken Seçim ve Türkiye Gerçekleri “Siyaset”

E-POSTA : levent

Sun Savunma Haber sitesinin imtiyaz sahibidir ve aynı zamanda sitenin editörlüğünü yapmaktadır.

17 Mayıs 2018

Yazı Dizisi – 4

Siyaset

Yazan: Yakup Battal, Sun Savunma Net, 17 Mayıs 2018

12 Eylül sonrasında siyasi partilerde lider sultası oluşmuş durumda. Esasında 1961 Anayasası Türkiye’nin en modern anayasasıdır. 1971 değişikliği, 1982 Anayasası ve geçen yıl yapılan Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı dâhil yürütmenin yetkisi gittikçe artırılmış, buna karşın yasamanın, yani Meclis’in yetkileri azaltılmış, şimdi son Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanı’na verilen yetkiler, 1908 sonrası padişahlara verilen yetkilerden de 1924 Anayasası ile Atatürk’e verilen yetkilerden de fazla. Son Anayasa değişikliği nedeniyle Türkiye’de ileride çok kötü şeyler olabilir, siyasi iktidar ya bunların farkında değil ya da iktidarda kalmak için her şeyi yapıyor.

“Tehdit var’’ diyerek ağlayarak görevinden istifa eden Balıkesir Belediye Başkanı Ahmet Edip Uğur. Foto: Borsatek

Türkiye’de demokrasi Cumhurbaşkanı, milletvekili, belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri seçimine indirgenmiş durumda. Daha da vahimi Belediye Başkanlarına “o zaten kendi oyuyla değil partimizin oyuyla seçildi, onun için belediye başkanlığından alınabilir” deniliyor ancak seçimlerde AK Partiden daha fazla oy almış Kadir Topbaş görevden alınıyor. “İstifa etti” denebilir ama herkes gerçeği biliyor. Zorla istifa ettirilen diğer belediye başkanlarının konuşmaları ve ağlamaları malum. Seçimle gelmiş bir kişinin istifa ettirilmesi demokrasi ile bağdaşmayan bir işlem. İstanbul AK Parti İl Başkanı istifade ettirmekle kalmamış üstelik eline okuması için bir de istifa metni verilmiş.

Çin Komünist Partisinde mühendis kökenli çok, ABD’nin Yale ve Harvard gibi meşhur üniversitelerinden mezun çok üye var. Bizim siyasi liderlerimize bile baktığımızda, siyasilerimizde maalesef yabancı dil bilen yok veya nadir, çoğu İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi veya Eğitim Fakültesi mezunu. Şüphesiz ki siyasette tahsil, belirleyici bir faktör değil, ancak Türkiye’de üniversite tercihlerinde siyasilerimizin öğretim gördüğü akademilerin tercih sıralarının vasatın altında olduğu da bir gerçek.

Türkiye siyaseti, Max Weber’in asker, bilim adamı ve akademisyenlerden siyasetçi olmaz tezini teyit eder mahiyette. Çünkü bu meslek sahipleri, gerçekler ve olması gerekenler üzerinde konuşurlar, algıların egemen olduğu siyasette söz cambazlığı ve seçmenin gönlünü alma konularında başarılı olamazlar, rol yapmak istemezler veya yapamazlar. Siyaset ise aslında halka açık bir tiyatrodur, en iyi siyasetçi de halkın nabzını en iyi tutan siyasetçidir. Tiyatroda suflörlük var, siyasette ise danışmanlar ve bugünlerde prompterler. Dünyada ve ülkemizde siyasetçilik meslek haline gelmiş, ancak dünyadan farklı olarak bizim siyasetçiler emekli olmuyor veya istifa da etmiyor; ölmeden, aciz duruma düşmeden siyaseti bırakmak istemiyor.

Kılıçdaroğlu: 25 Haziran 2018 günü ilk iş OHAL’i kaldırmak olacak diyor.

Türkiye’de 1988 sonrasında sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da OHAL ilan edilmişken şimdi Türkiye genelinde OHAL var. OHAL’in gerekçesi olarak terör gösteriliyor, ancak Türkiye’de terör, 1990-2000 döneminde şimdiyle kıyaslanmayacak kadar yüksekti. Son bir yılda herhangi bir terör olayı olmadı, emniyet personelimize minnettarız ancak hala OHAL var, seçilmiş belediye başkanları görevden alınmış, daha ileri demokrasi propagandası yapılıyor. HDP Belediye Başkanlarının yerine kayyum atanmış, CHP’li belediyelere soruşturma açılmış. Görevden alınan AK Parti Belediye Başkanlarının niçin görevden alındığı belli değil. Şayet FETÖ’cü iseler veya yolsuzluk yapmışlarsa yargılanmaları gerekir, yok başarısızlık deniyorsa buna vatandaşın seçimle karar vermesi gerekmez mi? OHAL gerekçe gösterilerek her konuda KHK çıkarılıyor.

Siyasiler vatandaşa örnek olacağına sürekli birbiri ile tartışıyor, çatışıyor, ağza alınmayacak hakaretler ediliyor. Fikirler değil sanki kişilik mücadelesi yapılıyor. Demokrasi en iyi rejim değil, kötü rejimlerin en iyisi. Platon 2300 yıl önce şöyle söylemiş: “Demokrasinin esas prensibi, halkın egemenliğidir. Ama milletin kendini yönetecekleri iyi seçebilmesi için, yetişkin ve iyi eğitim görmüş olması şarttır. Eğer bu sağlanamazsa demokrasi, otokrasiye geçebilir. Halk övülmeyi sever. Onun için, güzel sözlü demagoglar, kötü de olsalar, başa geçebilirler. Oy toplamasını bilen herkesin, devleti idare edebileceği zannedilir. Demokrasi, bir eğitim işidir. Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar.”

SİYASİ DOSYA /// Tarihimizin İlk Demokratik Seçimi : 1833 Bolu Muhtarlık Seçimleri


Tarihimizin İlk Demokratik Seçimi : 1833 Bolu Muhtarlık Seçimleri

Seçimlerin bizde 1876’da ilan edilen I. Meşrutiyet ile başladığı sanılır ancak esasen daha eskiye dayanmakta. İnceleyelim.

osmanlı devleti padişahı ikinci mahmud döneminde gerçekleşen ve türk tarihindeki ilk seçim kabul edilen 1833 senesi muhtarlık seçimleri hakkında…

padişah ikinci mahmud, türk tarihindeki en zeki ve yenilikçi liderlerden biridir. öyle ki gerçekleştirdiği yeniliklerden bazılarının günümüzde dahi faydasını görmekteyiz. işte bu padişah döneminde binlerce yıllık tarihimizdeki bir ilk daha yaşanmış ve bolu’da halkın katıldığı bir muhtarlık seçimi yapılmıştır. muhtar; kelime anlamı olarak da "seçilmiş" demektir.

muhtarlık teşkilatını kuran padişah da ikinci mahmud‘un kendisidir.

II. Mahmut

yeniçeri ocağı’nı ortadan kaldıran padişah, mahallelerde nizamı sağlayabilmek, giriş çıkışları denetleyip istanbul’a göçü engelleyebilmek adına 1829’da üsküdar, galata ve eyüp’te ilk muhtarlıkları kurdurmuştur. lâkin bu muhtarlar seçimle değil; atamayla görevlendirilmişlerdir. daha sonra ise kastamonu vilâyetinin taşköprü semtinde âyan olan hacı ömer, halka kötü davranınca ortadan kaldırılmış ve ilk taşra muhtarlığı burada kurulmuştur. esasen bu ayanlar da devletin başına beladır ve türk tarihindeki ilk anayasal belge kabul edilen sened-i ittifak da yine ikinci mahmud döneminde, 1808’de devlet ile ayanlar arasında gerçekleştirilmiş bir antlaşmadır. ayrıca osmanlı tarihinde işkenceyi yasaklayan ilk belgedir.

evet, ikinci mahmud zeki bir yöneticidir demiştim. taşköprü’deki âyanın yerine istanbul’daki gibi muhtarlar getirilmiş ve kısa sürede çoğu vilayette âyanlar görevden uzaklaştırılarak muhtarlık sistemi yerleştirilmiştir.

yine bu tarihte ahâlînin katılımıyla yani atamayla değil seçimle yetkilendirilen ilk muhtar ise bolu‘nun merkezinde göreve başlamıştır.

bu ilk olmuş daha sonraki yıllarda vilayet nizamnâmesine göre her köy kendi muhtarını bir yıllığına seçebilme hakkına sahip olmuştur. 18 yaşını doldurmuş erkekler isterlerse devlete yıllık en az 50 kuruş vergi vermek koşuluyla bu seçimlere katılabilmişlerdir.

bu fotoğraf tarihimizdeki ilk seçimin, bolu muhtarlık seçimlerinin belgesidir.

bu fotoğraf ise aydın vilâyetinin sarıkemer köyü’nde gerçekleştirilen muhtarlık seçimlerinin sonucunu gösteren bir mazbataya aittir.

SİYASİ DOSYA /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Ulusalcılığın Dramatik Rotası / İsmet Paşa’lardan Cihat Paşa’lara Düşmek


FATMA SİBEL YÜKSEK : Ulusalcılığın Dramatik Rotası / İsmet Paşa’lardan Cihat Paşa’lara Düşmek

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihinde rütbesi ile denk olmayan bir güce erişmiş “kudretli” askerler olmuştur. Güncel örneğimizden farklı olarak bunların hepsi, ünlerini ve ünvanlarını tarihin canlı sahnesinde, gözüpeklik isteyen aksiyonların sayesinde kazandılar. Hiç kimsenin tanımadığı masa başı subaylarının sanal ortamda, Gazi Osman Paşa’nın Plevne destanı gibi destanlar yaratarak, göğüslerini kahramanlık madalyaları ile donattığına ise ilk kez tanık olduk.

Cihat Yaycı olayında esasen yazılmadık hiç bir şey kalmadı. Bizde adettir, düşenin arkasından o kişinin hakkında neler de bildiğimizi ortaya koymayı, bu konuda birbirimizle yarışmayı severiz. Bir youtube kanalında adını bile bilmediği, “Cihat Paçacı”, “Cihat Yaylacı” deyip durduğu kişi hakkında derin analizler yapan bir gazeteci bile gördüm.

Netice itibarıyla sanırım hepimiz bu konuda yeterince döktürdük ve artık hiç kimsenin “Cihat Yaycı olayının perde arkası” başlıklı bir yazıyı okumaya istek ve ihtiyacı yok.

Hüsranla sonuçlanmış sıradan bir ihtiras hikayesiydi, geldi geçti. Bir siyasetçinin gölgesine sığınarak yükselmeyi düşünen askerler varsa, umarız gerekli dersi çıkarmışlardır.

Duvara toslamış bu kariyer hırsının arkasında, “ulusalcı” tabir edilen (siyasi görüş olarak aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu) devletçi, kadrocu, bazen militer, büyük bölümünün kendisini “Atatürkçü” olarak tanımladığı, siyaset alanındaki varlığını ordunun gölgesinde sürdürmeyi benimsemiş, devleti yücelterek yaşayan kesimin küçük ama büyük dünyasındaki kırılmalar ortaya çıktı ki işte işin bu kısmı bize irdelenmeye muhtaç daha bakir bir alan sunuyor.

Devlet tarafından terk edilmek

İttihat ve Terakki, mandacılık, hilafet gibi vs. konularda daha önce pek çok kez birbirine düşmüş olan Atatürkçü-Ulusalcı kesim, nasıl olmuş da adını bile pek duymadıkları, hatta bazılarının “fetöcü” listelerinde zikrettiği, kendilerini yıllarca hapislerde yatırmış bir iktidara hizmet ederek terfi almaya çalışan bir subay üzerinden “Cihat Yaycı’cılar-Cihat Yaycı karşıtları” diye ikiye bölünebilmişti?

Bu absürt durumu anlayabilmek için 2007 yılında başlayan Ergenekon operasyonları ve tutuklamalarına gitmek gerekir. Bu davada tutuklanan insanların büyük bir bölümü, başına gelenin ne olduğunu tutuklu geçirdikleri ilk üç yıldan sonra anlamaya başladı.

Düşünün, gözaltında ifadesi alınan subay, akademisyen, gazeteci vs. arasında devlet tarafından yürütülen gizli bir operasyonda “bilgi ve tecrübelerine” başvurulmakta olduğunu zannedenler vardı. Binlerce sayfalık dava dosyası “danışman” veya “bilirkişi” edasıyla verilmiş ifadelerle doludur. Sanıkların çoğu, savcı ile çay kahve eşliğinde birkaç saat sohbet ettikten sonra evlerine gideceğine inanıyordu ki öyle olmadı. Evlerine beş yıl sonra gidebildiler.

Peki bu insanlar neden böyle ağır bir hüsranla yüzleşti? Çünkü devletin kendilerine ihanet edebileceğini, ortada bırakabileceğini asla akıllarına getirmemişlerdi. Tutuklu sanık Avukat Kemal Kerinçsiz’in Silivri’deki duruşmalarda,

“Bu suçlamalar ne demek oluyor? Ben bu devletin, bu sistemin bir parçasıyım, beni karşıya atamayacaksınız!” diye bağırması hâlâ kulaklarımdadır.

Devletin sahibi olduklarını zannediyorlardı. Bir yıl sorgusuz sualsiz yattıktan sonra, “Tamam, devletin sahibi değilsek de refikiyiz; burada çürümemize izin verilmeyecektir” diyerek psikolojilerini geri vitese aldılar. Bu arada Silivri koridorlarında, gelip geçen bütün genelkurmay başkanları hakkında “Paşa sessiz ve derinden gidiyor, tutsak silah arkadaşlarım biraz daha sabretsinler diyormuş” şeklinde şehir efsaneleri dolaştı.

Koğuşa bir genelkurmay başkanının da dahil olmasıyla (İlker Başbuğ) dört yıl sonra bu umut da sönüp gitti. Bir müddet yüksek yargıya kulak kabartıldı, “Ankara’da hakimler olduğuna” inanıldı ancak Bülent Arınç’a “Rabbim verdikçe veriyor!” dedirten atamalar gerçekleştikten sonra, devlet tarafından ebediyen terk edildiğini anlayan anladı, anlamayanlardan ise hâlâ vuruşanlar var.

Albay Levent Göktaş vakası

AKP yönetimi ile Fethullah Gülen cemaatinin birbirine düşmesiyle aradan sıyrılan Ergenekon ve Balyoz sanıkları, 2013 sonlarından itibaren birer birer özgürlüğüne kavuşurken, yüreklerde yatan “devlet sevgisi ve sadakatının” son bulduğunu düşünmeyelim.

Hiçbir şey olmadıysa da bir şey oldu ki serbestiz” düşüncesi devlet aşkını yeniden depreştirdi. Doğu Perinçek’e soracak olursanız, Fransız sans-culottes’ların Bastil hapishanesini basması gibi Silivri duvarlarını iki taraftan yıkarak çıkmıştık! Gün, ordu-millet düşmanlarınca işgal edilmiş devlete yeniden sahip çıkma günüydü.

İşte böyle bir ortamda, Ergenekon sanıklarından Albay Levent Göktaş’ın çiçeği burnunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sık sık makama çağrıldığı, kendisine devletin güvenliği konusunda danışıldığı ‘duyumu’ yayıldı.

Bununla kalınmadı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Tokyo’ya büyükelçi atanacağı, Levent Göktaş’ın da MİT Müsteşarlığı’na getirileceği konuşulmaya başlandı. Her ne kadar Albay Göktaş, “Öyle bir şey yok, yapmayın etmeyin. Beş sene boşuna yattık, ben avukatlık yapıyorum” dediyse de ulusalcı habitatta umut çiçekleri yeşermişti bir kez, Albay’ın sesi duyulmadı.

Peki gerçekte böyle bir şey var mıydı? Hayır yoktu ama ulusalcı kadroların bir kahramana ve bir davaya bel bağlama ihtiyacı, cehennemler de kudursa dimdik ayaktaydı. O “kahraman” bazen Levent Göktaş oldu, bazen Yarbay Mehmet Alkan. Bazen Teğmen Çelebi oldu, bazen Saygun Paşa’nın cici kızı veya Tarık Akan.

Bunu neden anlattım?

Ulusalcılık, tarihsel köklerini büyük ölçüde İttihat ve Terakki Partisi’nden alan bir ideolojidir.

Lazım olan malzeme listesi şudur:

Bir adet kahraman idolü, bolca kadroculuk-komitacılık, bir tutam espiyonaj-jurnal, bir kaç adet Çin sarayındaki Kürşat hikayesi, bolca maceraperestlik ve zehirli bir siyaset müptelalığı.

Biz ulusalcılar, kaybettiğimiz savaşları bile kaybetmeyiz! Hepimizin gönlünde, devleti batırdıktan sonra kaçtığı diyarlarda -ne olduğunu halen anlayamadığımız bir uğurda-vuruşurken Anadolu’da Mustafa Kemal öncülüğünde kurulan Milli Hükümet’e mektuplar vasıtasıyla akıl veren küçük birer Enver yatar.

Devleti ‘içeriden’ kurtaracak kahramanımız, ideallerimiz çöpe döndükçe İsmet Paşa’lardan, Fevzi Çakmak’lardan Cihat Yaycı Paşa’lara kadar düşmüştür.

Tanımadığımız insanlara dört koldan sarılışımızın hikayesi budur.

Yaycı olayının etrafındaki gruplardan Aydınlık-Perinçek Grubu

Ulusalcı ve Atatürkçü’den sayar mısınız bilmem ama (malûm, on yılda bir kabuk değiştirme özellikleri var) Ergenekon-Balyoz sürecinin en örgütlü, en politik ve en organize kanadı olan Aydınlıkçı’lardan başlamak istiyorum.

Hayatları operasyon yaparken operasyon yemekle veya operasyon yerken operasyon yapana dönüşmekle geçmiş bir kadro ile karşı karşıyayız. Doğu Perinçek hapse düşmüşse, bilin ki devlet bir makas değişikliğine hazırlanıyordur. Hapisten çıkmışsa da bilin ki o makas değiştirme işi tamamlanmıştır.

Ergenekon operasyonundan önce neredeyse bütün Avrasyacı askerleri renklerine bağlayan Perinçek grubu, bu kadro devletten tasfiye edildikten sonra, içeride devşirdiği yeni paşalarla birlikte Silivri’den ‘tedarikli’ çıktı.

Siyaset oyununun içinde 50 yıldır yedek oyuncu olarak da olsa top koşturan Perinçek, havayı koklar koklamaz AKP-Cemaat ortaklığının dağılmasıyla iklimin hayli değiştiğini anladı.

Bu saatten sonra, hele de devletten ufak tefek siyasi ihaleler almak söz konusu ise “Tayyip’ten hesap soracağız” şiarından yürümek budalalık olurdu. “Orduya kumpas kuranlardan hesap soracağız” modundan, harp okullarının kapatılmasını alkışlayan bir mod’a süratle geçildi.

“Devleti el altından biz yönetiyoruz” idealine inanmaya ve inandırmaya devam etmek gerekiyordu. Cemaat kadrolarının kovulması ile boşalan asker ve yargı kadrolarına, bir kısım Ergenekon-Balyoz mağdurunun atanmasını “Bizim adamlarımız işbaşında” havasına soktular. Yok muydu adamları? Vardı ama herkesin ipinin ellerinde olduğu izlenimi illüzyondan ibaretti.

Silivri macerası sonrası devletten, “devleti bulaştırmadan” Beşar Esad’ın adamlarıyla arka kapıdan temasa geçme, yine devleti bulaştırmadan Çin ve Rusya’da bazı nabızları yoklama gibi taşeron işler alındı. Zaten 1990’larda devleti muhatap etmeden, Öcalan’a çiçek uzatarak “açılımların” taşları bu ekip tarafından döşenmemiş miydi?

Bu insanların Cihat Yaycı olayına bakışı da hayli pragmatiktir. Yıldızı parlayan her Paşa’yı alkışlar, yıldızı sönenlerin ardından fazla ağlamazlar.

Cihat Yaycı hakkında yayılan şehir efsanelerini onlar da duymuş ve 6 yıl önce yayımladıkları “Fetöcüler” listesini halının altına atarak Paşa’ya tam destek vermişlerdi. Yaycı’nın görevden alındığı gün, ulusalcı çevrelerde sevilip sayılan Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’i küstürme pahasına “Mavi Vatan’da Kararlılık. Denizde Kurmay Kadro Sağlam” manşetini atıp bu defteri uzatmadan kapattılar.

Cem Gürdeniz parantezi

Burada Cem Gürdeniz için bir parantez açmak istiyorum. Balyoz sanığı emekli amiral, bilindiği gibi tahliye olduktan sonra Aydınlık gazetesinde köşe yazmaya başladı. Cihat Yaycı, Albay rütbesiyle Deniz Kuvvetleri Plan ve Prensipler Başkanlığı’nda görevliyken, Cem Gürdeniz de Tümamiral rütbesiyle Plan ve Prensipler Başkanıydı. Astının ve silah arkadaşının hep arkasında durmuş olan Gürdeniz, Yaycı’nın ardından yapılan bu yayını “satış” olarak görüp Aydınlık ile yollarını ayırdı.

Partinin insan kaynakları şubesinde epeyce üst düzey asker biriktirmiş olan Aydınlık için bu önemli bir kırılma sayılmalıdır.

Önceden, kendileri ile anlaşmazlığa düşüp ayrılan herkesi “CİA ajanı olmakla” suçlayan Aydınlıkçılar, bakalım Gürdeniz’e bu yaftayı ne zaman yapıştıracaklar? 🙂

Gerçi veda yazısında, bahriyenin tarihçesini, İnebahtı Deniz Savaşı’ndan beri alıp anlatan ve denizler siyasetinin kişilere mal edilemeyeceğine değinen Gürdeniz’in , aynı fikri yansıtan bir manşetten dolayı neden Aydınlık’tan koptuğu anlaşılamadı. Belli ki arkada başka sorunlar da var.

Yeri gelmişken, pek çok kişinin merak ettiği “Koca koca generaller Vatan Partisi gibi bir klikte ne buluyor?” sorusunun cevabını bildiğim kadarıyla vermek isterim.

Ergenekon ve Balyoz davalarından önce, o zaman ismi İşçi Partisi olan Vatan Partisi, kadrolarına bir emekli yüzbaşıyı kattıklarında bile sanki kendilerine genelkurmay başkanı katılmış gibi şenlikler, kutlamalar yapardı. Silivri’de pek çok üst düzey subay ile aynı kaderi paylaşınca, kendilerini darı ambarına düşmüş gibi hissettiler ve işi gücü bırakıp bu subayları “kazanma” mücadelesine girdiler.

Askerler, dışarıdan göründüklerinden daha yumuşak yürekli ve naif insanlardır. Birilerine borçlu kalmayı da ar sayarlar. Kimi zor günlerinde kendileri ile kader arkadaşlığı yapan bu insanları kırmak istemediğinden, kimisi üstleri tarafından terk edilmenin acısıyla başına gelenleri anlatacağı bir mecra bulmak istediğinden, kimisi de maddi-manevi borçlanma karşılığı Vatan Partisi’ne katıldı.

Bu kısmı biraz üzücüdür; bu askerler neticede birer devlet memuruydu ve maaşlarında kesintiye gidilmişti. Silivri’yi yol yapan Vatan Partisi kadroları ve avukatları, subayların ailelerinden gelen eşyaları, mektupları canla başla taşıdılar. Savunma için dışarıdan gelmesi gereken belgeleri temin edip getirdiler, verilmesi gereken dilekçeleri yerine ulaştırdılar ve bu “dayanışma” karşılığında bazı askerler de “saflarımıza katılın” teklifini reddedemedi.

Siyaseti okumadaki zayıflığı da maalesef eklememiz gerekiyor. Düşünün Cem Gürdeniz, Aydınlık’a veda yazısında, “Ben” diyor, “Aydınlık hareketini 2011 yılında Silivri’de tanıdım”. Bahriye’de daire başkanlığına yükselmiş, donanımlı bir üst düzey asker, Aydınlık hareketini 2011’den önce bilmiyor! Ne 2000’e Doğru’dan, ne Bilim ve Ütopya’dan, ne de Teori’den haberi var.

Odatv

Aydınlık ekolünün içinden çıkan Odatv, netameli siyasi süreçlerde, Perinçek grubunun siyasette yaptığı operasyonları, habercilikle yapmaya çalışmış ve neredeyse tüm girişimlerinde duvara toslamış bir gruptur.

1970’li yılların “dergicilik” geleneğinden gelirler. Öncü bir yayının etrafında örgütlenerek devlete ve siyasete doğru stratejik hamleler yapılabileceğine inanırlar. Kendilerine göre mesaj alıp mesaj verirler. Lenin’in “Bir adım ileri, İki adım geri” taktiği ile hareket ederler. Mevzi kazanınca zafer ilan ederler, mevzi düşünce pazarlığa otururlar.

Grubun (veya haber sitesinin) lideri Soner Yalçın’ın 2011’de Ergenekon’dan tutuklandıktan sonra hücresinde alelacele kaleme aldığı “Öcalan solun doğal lideridir” yazısını hatırlayalım. Yükselen Kürtçülüğe ve neredeyse devlete ayar verme noktasına gelmiş Öcalan’a selam çakarak Silivri’den kurtulmayı planlamıştı.

Şimdilerde, başlarında yeni bir operasyonun keskin kılıcı dolaşırken, Tayyip Erdoğan’a “Sizi yanıltıyorlar Sn. Cumhurbaşkan’ım, siz iyisiniz etrafınız kötü” mektupları yazıyor.

Cihat Yaycı’nın “kudretli” olduğu günlerde, İmparator’un gölgesinin gölgesi moduna girip hedef göstererek gazeteci bile tutuklattılar. “Bakın komutanım, bu gazeteci size neler diyor” yaygarasıyla ihbarcılığın tarihine altın harflerle kazındılar. Yaycı’nın ayağının kaymasından sonra ise “İstifa olayının iç yüzü” yavanlığında “objektif habercilik” örneklerine imza atmaktalar.

Veryansın

Kökleri olmayan, türedi bir yan grup. Öncülüğünü, Balyoz davasından önce dağda merkeple mermi taşıyan kaçakçıları kovalamış; Balyoz’dan sonra “Ne güzel dedin komutanım” diyenlerin de gazıyla derme çatma kitaplar yazıp siyasi liderliğe soyunmuş jandarmalar yapıyor.

Bir müddet Aydınlık ve Odatv civarlarında dolaştıktan sonra “Veryansın” adıyla kendi yayınlarını kurdular. Akşama kadar tek açılı kamera karşısında göğüslerini yumruklayarak ajitasyon, manüpilasyon yapıyorlar.

Kendilerine seçtikleri asıl misyon, 15 Temmuz’dan sonra Fetöcü avına çıkmak ve oluşturdukları “listelerle” devletteki yeni kadrolaşmaya etki etmek. 15 Temmuz ve Fetö operasyonlarında bazı listelerinden yararlanıldı ancak bu listelerin “sorunlu” olduğu, araya kişisel husumetlerin de iliştirildiği anlaşılınca gözden düştüler. Oysa bu yoldan çok ekmek yemeyi düşünüyorlardı. Hüsranlarını “Fetö ile mücadele sekteye mi uğruyor” feryatlarıyla duyurmaya çalışıyorlar.

Şayet böyle bir destekten mutlu olacaksa, Cihat Yaycı’yı baştan beri kaya gibi dik durarak savunmuş bir gruptur. Birlikte gazeteci tutuklattıkları neşe dolu günler geride kalsa da onlar Cihat Yaycı’yı hâlâ seviyorlar. Odatv ve Aydınlık’a takındıkları “ilkesiz” tavırdan dolayı kızıyorlar.

Kullandıkları dil itibarıyla ulusalcı cenahın Akit’i olmaya doğru kararlılıkla yürüyorlar.

NOT: Bu yazıyı okuduktan sonra, “Bunları yazdığına göre artık kendini ulusalcı olarak tanımlıyor olamazsın” diyeceklere şimdiden cevap vereyim:

Ben iyi bir ulusalcıyım. Demokrasi, hukuk ve insan haklarını gözetmeyen bir anlayışın hiçbir ulusun itibarına katkısı olamayacağına inanıyorum. Hukuk tanımazlık, demokrasiden nasipsizlik, dar grupçuluk, başıbozukluk, tetikçilik, karanlık hesaplar, şeffaf olmayan niyetler ve devletin eteğine sığınarak siyaset yapmak gibi yol ve yöntemlerden ulusalcılık idealinin bir an önce kurtulmasını savunuyorum.

SİYASİ DOSYA /// BARIŞ DOSTER : Salgından sonra dünya siyaseti ve Türkiye


BARIŞ DOSTER : Salgından sonra dünya siyaseti ve Türkiye

27 Mayıs 2020

Ekonomik, politik, toplumsal gelişmeler arasındaki ilişki toplumbilimlerinin tunç yasasıdır. Sınıf çatışmaları; tez ve antitez, etki ve tepki arasındaki mücadele; sonra senteze ulaşılması, tarihin ilerleyişini sağlar. İnsanlık bu şekilde gelişir. Kitlesel savaşlar, doğal afetler, salgın hastalıklar, büyük devrimler gibi tarihsel kırılma noktaları da, dünya çapında sonuçlar doğurur. Tarihin akışını değiştirir. Derin izler bırakır.

Hiç gerilere gitmeyelim. Son 30 yılda, dünyayı etkileyen olayları sıralamamızı isteseler, çoğumuz 1989 – 1991 arasında Berlin Duvarı’nın yıkılmasını, Varşova Paktı’nın tarihe karışmasını, SSCB’nin dağılmasını söyleriz. 2000’li yıllar için, 11 Eylül 2001’deki terör eylemlerini anımsatırız. 2010 yılı aralık ayında başlayan Arap Baharı’nı ilave ederiz. Bu listeye bundan sonra, 2020 için, koronavirüs salgınını ekleyeceğiz. Demek, son 30 yılda, her 10 yılda bir, küresel sonuçlar doğuran gelişmeler yaşamışız. Soru, daha neler göreceğimiz. Sorun, bunlardan ders alıp almayacağımız.

Salgın hastalık sonrasında dünya siyasetinde hızlı, büyük değişimler yaşanacak. ABD’nin gerileyişi hızlanarak devam edecek. Çin’in yükselişi sürecek. Rusya, petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle ekonomik açıdan hırpalansa da, diplomatik olarak geri adım atmayacak. Kazanımlarını koruyacak. Avrupa Birliği’nin (AB) geleceği ve cazibesi daha çok tartışılacak. ABD’nin tek başına liderlik etmeye, yön vermeye çalıştığı dünya düzeni yerine, iki kutuplu, çok kutuplu düzen tartışmaları öne çıkacak. Uluslararası ittifaklarda disiplin daha da gevşeyecek. Bölgesel ölçekte öne çıkan güçlerin arayışlarına koşut olarak, yeni ittifaklar gündeme gelecek. Batı ile ilişkileri iyi olan bölgesel güçler, güvenlik konularında ABD’yle işbirliği yapmayı sürdürseler de, ekonomik konularda Çin’le daha çok işbirliği yapmak isteyecekler. ABD, müttefiklerine güvenlik şemsiyesi sunduğunu söyleyip, bu yönüne daha çok dikkat çekecek. Çin, ekonomik gücünü, yardım kapasitesini, ticari ilişkilerini daha da öne çıkaracak.

Türkiye nasıl etkilenecek?

Tüm bu gelişmeler, Türkiye’yi de etkileyecek. Çünkü coğrafi konumumuz, jeopolitik önemimiz, stratejik değerimiz, komşularımız, kırılgan ekonomimiz, dünyayla ilişkilerimiz, ticari bağlarımız, enerji bağımlılığımızla, dış etkilere açık bir bünyemiz var.

Türkiye, iktidar bloku aksini söylese de, küresel güç adayı değil. Çünkü bölgesel güç olmadan, küresel güç olmak olanaksız. Küresel güç olmaya çalışan bir devletin, bu konuda komşuları başta olmak üzere, bölge ülkelerinin rızasını alması, en azından itirazını engellemesi gerekir. Dahası, “değerli yalnızlık” siyasetinden, küresel güç çıkmaz. Suriye siyasetinde görüldüğü üzere, ABD ile Rusya arasında denge arayışı, değil küresel güç adayı olmayı, bölgesel ölçekte bile iddia ve itibarı aşındırıyor.

Fazlasıyla öne çıkarılan, emperyalizmle mücadele söylemi de inandırıcılıktan uzak. Çünkü emperyalizmle mücadele hamasetle yapılmaz. Aklını kullanmayan, emeğini seferber etmeyen, ekmeğini hakça bölüşmeyen, bilimi rehber edinmeyen, adaleti sağlamayan bir toplum, emperyalizmle mücadele edemez. Kapitalizme boyun eğerek, emperyalizme karşı çıkılmaz. Emperyalizmle mücadele; milleti birleştirerek, milli seferberlik bilinci oluşturarak olur. Bunu başarmadan, emperyalizme karşı savaş verilmez. En önemlisi; Türkiye’de emperyalizmle mücadele Atatürk’ü, Kuvayı Milliye’yi ve Cumhuriyeti sahiplenmeden olmaz.