SİYASİ DOSYA /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Ulusalcılığın Dramatik Rotası / İsmet Paşa’lardan Cihat Paşa’lara Düşmek


FATMA SİBEL YÜKSEK : Ulusalcılığın Dramatik Rotası / İsmet Paşa’lardan Cihat Paşa’lara Düşmek

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihinde rütbesi ile denk olmayan bir güce erişmiş “kudretli” askerler olmuştur. Güncel örneğimizden farklı olarak bunların hepsi, ünlerini ve ünvanlarını tarihin canlı sahnesinde, gözüpeklik isteyen aksiyonların sayesinde kazandılar. Hiç kimsenin tanımadığı masa başı subaylarının sanal ortamda, Gazi Osman Paşa’nın Plevne destanı gibi destanlar yaratarak, göğüslerini kahramanlık madalyaları ile donattığına ise ilk kez tanık olduk.

Cihat Yaycı olayında esasen yazılmadık hiç bir şey kalmadı. Bizde adettir, düşenin arkasından o kişinin hakkında neler de bildiğimizi ortaya koymayı, bu konuda birbirimizle yarışmayı severiz. Bir youtube kanalında adını bile bilmediği, “Cihat Paçacı”, “Cihat Yaylacı” deyip durduğu kişi hakkında derin analizler yapan bir gazeteci bile gördüm.

Netice itibarıyla sanırım hepimiz bu konuda yeterince döktürdük ve artık hiç kimsenin “Cihat Yaycı olayının perde arkası” başlıklı bir yazıyı okumaya istek ve ihtiyacı yok.

Hüsranla sonuçlanmış sıradan bir ihtiras hikayesiydi, geldi geçti. Bir siyasetçinin gölgesine sığınarak yükselmeyi düşünen askerler varsa, umarız gerekli dersi çıkarmışlardır.

Duvara toslamış bu kariyer hırsının arkasında, “ulusalcı” tabir edilen (siyasi görüş olarak aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu) devletçi, kadrocu, bazen militer, büyük bölümünün kendisini “Atatürkçü” olarak tanımladığı, siyaset alanındaki varlığını ordunun gölgesinde sürdürmeyi benimsemiş, devleti yücelterek yaşayan kesimin küçük ama büyük dünyasındaki kırılmalar ortaya çıktı ki işte işin bu kısmı bize irdelenmeye muhtaç daha bakir bir alan sunuyor.

Devlet tarafından terk edilmek

İttihat ve Terakki, mandacılık, hilafet gibi vs. konularda daha önce pek çok kez birbirine düşmüş olan Atatürkçü-Ulusalcı kesim, nasıl olmuş da adını bile pek duymadıkları, hatta bazılarının “fetöcü” listelerinde zikrettiği, kendilerini yıllarca hapislerde yatırmış bir iktidara hizmet ederek terfi almaya çalışan bir subay üzerinden “Cihat Yaycı’cılar-Cihat Yaycı karşıtları” diye ikiye bölünebilmişti?

Bu absürt durumu anlayabilmek için 2007 yılında başlayan Ergenekon operasyonları ve tutuklamalarına gitmek gerekir. Bu davada tutuklanan insanların büyük bir bölümü, başına gelenin ne olduğunu tutuklu geçirdikleri ilk üç yıldan sonra anlamaya başladı.

Düşünün, gözaltında ifadesi alınan subay, akademisyen, gazeteci vs. arasında devlet tarafından yürütülen gizli bir operasyonda “bilgi ve tecrübelerine” başvurulmakta olduğunu zannedenler vardı. Binlerce sayfalık dava dosyası “danışman” veya “bilirkişi” edasıyla verilmiş ifadelerle doludur. Sanıkların çoğu, savcı ile çay kahve eşliğinde birkaç saat sohbet ettikten sonra evlerine gideceğine inanıyordu ki öyle olmadı. Evlerine beş yıl sonra gidebildiler.

Peki bu insanlar neden böyle ağır bir hüsranla yüzleşti? Çünkü devletin kendilerine ihanet edebileceğini, ortada bırakabileceğini asla akıllarına getirmemişlerdi. Tutuklu sanık Avukat Kemal Kerinçsiz’in Silivri’deki duruşmalarda,

“Bu suçlamalar ne demek oluyor? Ben bu devletin, bu sistemin bir parçasıyım, beni karşıya atamayacaksınız!” diye bağırması hâlâ kulaklarımdadır.

Devletin sahibi olduklarını zannediyorlardı. Bir yıl sorgusuz sualsiz yattıktan sonra, “Tamam, devletin sahibi değilsek de refikiyiz; burada çürümemize izin verilmeyecektir” diyerek psikolojilerini geri vitese aldılar. Bu arada Silivri koridorlarında, gelip geçen bütün genelkurmay başkanları hakkında “Paşa sessiz ve derinden gidiyor, tutsak silah arkadaşlarım biraz daha sabretsinler diyormuş” şeklinde şehir efsaneleri dolaştı.

Koğuşa bir genelkurmay başkanının da dahil olmasıyla (İlker Başbuğ) dört yıl sonra bu umut da sönüp gitti. Bir müddet yüksek yargıya kulak kabartıldı, “Ankara’da hakimler olduğuna” inanıldı ancak Bülent Arınç’a “Rabbim verdikçe veriyor!” dedirten atamalar gerçekleştikten sonra, devlet tarafından ebediyen terk edildiğini anlayan anladı, anlamayanlardan ise hâlâ vuruşanlar var.

Albay Levent Göktaş vakası

AKP yönetimi ile Fethullah Gülen cemaatinin birbirine düşmesiyle aradan sıyrılan Ergenekon ve Balyoz sanıkları, 2013 sonlarından itibaren birer birer özgürlüğüne kavuşurken, yüreklerde yatan “devlet sevgisi ve sadakatının” son bulduğunu düşünmeyelim.

Hiçbir şey olmadıysa da bir şey oldu ki serbestiz” düşüncesi devlet aşkını yeniden depreştirdi. Doğu Perinçek’e soracak olursanız, Fransız sans-culottes’ların Bastil hapishanesini basması gibi Silivri duvarlarını iki taraftan yıkarak çıkmıştık! Gün, ordu-millet düşmanlarınca işgal edilmiş devlete yeniden sahip çıkma günüydü.

İşte böyle bir ortamda, Ergenekon sanıklarından Albay Levent Göktaş’ın çiçeği burnunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sık sık makama çağrıldığı, kendisine devletin güvenliği konusunda danışıldığı ‘duyumu’ yayıldı.

Bununla kalınmadı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Tokyo’ya büyükelçi atanacağı, Levent Göktaş’ın da MİT Müsteşarlığı’na getirileceği konuşulmaya başlandı. Her ne kadar Albay Göktaş, “Öyle bir şey yok, yapmayın etmeyin. Beş sene boşuna yattık, ben avukatlık yapıyorum” dediyse de ulusalcı habitatta umut çiçekleri yeşermişti bir kez, Albay’ın sesi duyulmadı.

Peki gerçekte böyle bir şey var mıydı? Hayır yoktu ama ulusalcı kadroların bir kahramana ve bir davaya bel bağlama ihtiyacı, cehennemler de kudursa dimdik ayaktaydı. O “kahraman” bazen Levent Göktaş oldu, bazen Yarbay Mehmet Alkan. Bazen Teğmen Çelebi oldu, bazen Saygun Paşa’nın cici kızı veya Tarık Akan.

Bunu neden anlattım?

Ulusalcılık, tarihsel köklerini büyük ölçüde İttihat ve Terakki Partisi’nden alan bir ideolojidir.

Lazım olan malzeme listesi şudur:

Bir adet kahraman idolü, bolca kadroculuk-komitacılık, bir tutam espiyonaj-jurnal, bir kaç adet Çin sarayındaki Kürşat hikayesi, bolca maceraperestlik ve zehirli bir siyaset müptelalığı.

Biz ulusalcılar, kaybettiğimiz savaşları bile kaybetmeyiz! Hepimizin gönlünde, devleti batırdıktan sonra kaçtığı diyarlarda -ne olduğunu halen anlayamadığımız bir uğurda-vuruşurken Anadolu’da Mustafa Kemal öncülüğünde kurulan Milli Hükümet’e mektuplar vasıtasıyla akıl veren küçük birer Enver yatar.

Devleti ‘içeriden’ kurtaracak kahramanımız, ideallerimiz çöpe döndükçe İsmet Paşa’lardan, Fevzi Çakmak’lardan Cihat Yaycı Paşa’lara kadar düşmüştür.

Tanımadığımız insanlara dört koldan sarılışımızın hikayesi budur.

Yaycı olayının etrafındaki gruplardan Aydınlık-Perinçek Grubu

Ulusalcı ve Atatürkçü’den sayar mısınız bilmem ama (malûm, on yılda bir kabuk değiştirme özellikleri var) Ergenekon-Balyoz sürecinin en örgütlü, en politik ve en organize kanadı olan Aydınlıkçı’lardan başlamak istiyorum.

Hayatları operasyon yaparken operasyon yemekle veya operasyon yerken operasyon yapana dönüşmekle geçmiş bir kadro ile karşı karşıyayız. Doğu Perinçek hapse düşmüşse, bilin ki devlet bir makas değişikliğine hazırlanıyordur. Hapisten çıkmışsa da bilin ki o makas değiştirme işi tamamlanmıştır.

Ergenekon operasyonundan önce neredeyse bütün Avrasyacı askerleri renklerine bağlayan Perinçek grubu, bu kadro devletten tasfiye edildikten sonra, içeride devşirdiği yeni paşalarla birlikte Silivri’den ‘tedarikli’ çıktı.

Siyaset oyununun içinde 50 yıldır yedek oyuncu olarak da olsa top koşturan Perinçek, havayı koklar koklamaz AKP-Cemaat ortaklığının dağılmasıyla iklimin hayli değiştiğini anladı.

Bu saatten sonra, hele de devletten ufak tefek siyasi ihaleler almak söz konusu ise “Tayyip’ten hesap soracağız” şiarından yürümek budalalık olurdu. “Orduya kumpas kuranlardan hesap soracağız” modundan, harp okullarının kapatılmasını alkışlayan bir mod’a süratle geçildi.

“Devleti el altından biz yönetiyoruz” idealine inanmaya ve inandırmaya devam etmek gerekiyordu. Cemaat kadrolarının kovulması ile boşalan asker ve yargı kadrolarına, bir kısım Ergenekon-Balyoz mağdurunun atanmasını “Bizim adamlarımız işbaşında” havasına soktular. Yok muydu adamları? Vardı ama herkesin ipinin ellerinde olduğu izlenimi illüzyondan ibaretti.

Silivri macerası sonrası devletten, “devleti bulaştırmadan” Beşar Esad’ın adamlarıyla arka kapıdan temasa geçme, yine devleti bulaştırmadan Çin ve Rusya’da bazı nabızları yoklama gibi taşeron işler alındı. Zaten 1990’larda devleti muhatap etmeden, Öcalan’a çiçek uzatarak “açılımların” taşları bu ekip tarafından döşenmemiş miydi?

Bu insanların Cihat Yaycı olayına bakışı da hayli pragmatiktir. Yıldızı parlayan her Paşa’yı alkışlar, yıldızı sönenlerin ardından fazla ağlamazlar.

Cihat Yaycı hakkında yayılan şehir efsanelerini onlar da duymuş ve 6 yıl önce yayımladıkları “Fetöcüler” listesini halının altına atarak Paşa’ya tam destek vermişlerdi. Yaycı’nın görevden alındığı gün, ulusalcı çevrelerde sevilip sayılan Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’i küstürme pahasına “Mavi Vatan’da Kararlılık. Denizde Kurmay Kadro Sağlam” manşetini atıp bu defteri uzatmadan kapattılar.

Cem Gürdeniz parantezi

Burada Cem Gürdeniz için bir parantez açmak istiyorum. Balyoz sanığı emekli amiral, bilindiği gibi tahliye olduktan sonra Aydınlık gazetesinde köşe yazmaya başladı. Cihat Yaycı, Albay rütbesiyle Deniz Kuvvetleri Plan ve Prensipler Başkanlığı’nda görevliyken, Cem Gürdeniz de Tümamiral rütbesiyle Plan ve Prensipler Başkanıydı. Astının ve silah arkadaşının hep arkasında durmuş olan Gürdeniz, Yaycı’nın ardından yapılan bu yayını “satış” olarak görüp Aydınlık ile yollarını ayırdı.

Partinin insan kaynakları şubesinde epeyce üst düzey asker biriktirmiş olan Aydınlık için bu önemli bir kırılma sayılmalıdır.

Önceden, kendileri ile anlaşmazlığa düşüp ayrılan herkesi “CİA ajanı olmakla” suçlayan Aydınlıkçılar, bakalım Gürdeniz’e bu yaftayı ne zaman yapıştıracaklar? 🙂

Gerçi veda yazısında, bahriyenin tarihçesini, İnebahtı Deniz Savaşı’ndan beri alıp anlatan ve denizler siyasetinin kişilere mal edilemeyeceğine değinen Gürdeniz’in , aynı fikri yansıtan bir manşetten dolayı neden Aydınlık’tan koptuğu anlaşılamadı. Belli ki arkada başka sorunlar da var.

Yeri gelmişken, pek çok kişinin merak ettiği “Koca koca generaller Vatan Partisi gibi bir klikte ne buluyor?” sorusunun cevabını bildiğim kadarıyla vermek isterim.

Ergenekon ve Balyoz davalarından önce, o zaman ismi İşçi Partisi olan Vatan Partisi, kadrolarına bir emekli yüzbaşıyı kattıklarında bile sanki kendilerine genelkurmay başkanı katılmış gibi şenlikler, kutlamalar yapardı. Silivri’de pek çok üst düzey subay ile aynı kaderi paylaşınca, kendilerini darı ambarına düşmüş gibi hissettiler ve işi gücü bırakıp bu subayları “kazanma” mücadelesine girdiler.

Askerler, dışarıdan göründüklerinden daha yumuşak yürekli ve naif insanlardır. Birilerine borçlu kalmayı da ar sayarlar. Kimi zor günlerinde kendileri ile kader arkadaşlığı yapan bu insanları kırmak istemediğinden, kimisi üstleri tarafından terk edilmenin acısıyla başına gelenleri anlatacağı bir mecra bulmak istediğinden, kimisi de maddi-manevi borçlanma karşılığı Vatan Partisi’ne katıldı.

Bu kısmı biraz üzücüdür; bu askerler neticede birer devlet memuruydu ve maaşlarında kesintiye gidilmişti. Silivri’yi yol yapan Vatan Partisi kadroları ve avukatları, subayların ailelerinden gelen eşyaları, mektupları canla başla taşıdılar. Savunma için dışarıdan gelmesi gereken belgeleri temin edip getirdiler, verilmesi gereken dilekçeleri yerine ulaştırdılar ve bu “dayanışma” karşılığında bazı askerler de “saflarımıza katılın” teklifini reddedemedi.

Siyaseti okumadaki zayıflığı da maalesef eklememiz gerekiyor. Düşünün Cem Gürdeniz, Aydınlık’a veda yazısında, “Ben” diyor, “Aydınlık hareketini 2011 yılında Silivri’de tanıdım”. Bahriye’de daire başkanlığına yükselmiş, donanımlı bir üst düzey asker, Aydınlık hareketini 2011’den önce bilmiyor! Ne 2000’e Doğru’dan, ne Bilim ve Ütopya’dan, ne de Teori’den haberi var.

Odatv

Aydınlık ekolünün içinden çıkan Odatv, netameli siyasi süreçlerde, Perinçek grubunun siyasette yaptığı operasyonları, habercilikle yapmaya çalışmış ve neredeyse tüm girişimlerinde duvara toslamış bir gruptur.

1970’li yılların “dergicilik” geleneğinden gelirler. Öncü bir yayının etrafında örgütlenerek devlete ve siyasete doğru stratejik hamleler yapılabileceğine inanırlar. Kendilerine göre mesaj alıp mesaj verirler. Lenin’in “Bir adım ileri, İki adım geri” taktiği ile hareket ederler. Mevzi kazanınca zafer ilan ederler, mevzi düşünce pazarlığa otururlar.

Grubun (veya haber sitesinin) lideri Soner Yalçın’ın 2011’de Ergenekon’dan tutuklandıktan sonra hücresinde alelacele kaleme aldığı “Öcalan solun doğal lideridir” yazısını hatırlayalım. Yükselen Kürtçülüğe ve neredeyse devlete ayar verme noktasına gelmiş Öcalan’a selam çakarak Silivri’den kurtulmayı planlamıştı.

Şimdilerde, başlarında yeni bir operasyonun keskin kılıcı dolaşırken, Tayyip Erdoğan’a “Sizi yanıltıyorlar Sn. Cumhurbaşkan’ım, siz iyisiniz etrafınız kötü” mektupları yazıyor.

Cihat Yaycı’nın “kudretli” olduğu günlerde, İmparator’un gölgesinin gölgesi moduna girip hedef göstererek gazeteci bile tutuklattılar. “Bakın komutanım, bu gazeteci size neler diyor” yaygarasıyla ihbarcılığın tarihine altın harflerle kazındılar. Yaycı’nın ayağının kaymasından sonra ise “İstifa olayının iç yüzü” yavanlığında “objektif habercilik” örneklerine imza atmaktalar.

Veryansın

Kökleri olmayan, türedi bir yan grup. Öncülüğünü, Balyoz davasından önce dağda merkeple mermi taşıyan kaçakçıları kovalamış; Balyoz’dan sonra “Ne güzel dedin komutanım” diyenlerin de gazıyla derme çatma kitaplar yazıp siyasi liderliğe soyunmuş jandarmalar yapıyor.

Bir müddet Aydınlık ve Odatv civarlarında dolaştıktan sonra “Veryansın” adıyla kendi yayınlarını kurdular. Akşama kadar tek açılı kamera karşısında göğüslerini yumruklayarak ajitasyon, manüpilasyon yapıyorlar.

Kendilerine seçtikleri asıl misyon, 15 Temmuz’dan sonra Fetöcü avına çıkmak ve oluşturdukları “listelerle” devletteki yeni kadrolaşmaya etki etmek. 15 Temmuz ve Fetö operasyonlarında bazı listelerinden yararlanıldı ancak bu listelerin “sorunlu” olduğu, araya kişisel husumetlerin de iliştirildiği anlaşılınca gözden düştüler. Oysa bu yoldan çok ekmek yemeyi düşünüyorlardı. Hüsranlarını “Fetö ile mücadele sekteye mi uğruyor” feryatlarıyla duyurmaya çalışıyorlar.

Şayet böyle bir destekten mutlu olacaksa, Cihat Yaycı’yı baştan beri kaya gibi dik durarak savunmuş bir gruptur. Birlikte gazeteci tutuklattıkları neşe dolu günler geride kalsa da onlar Cihat Yaycı’yı hâlâ seviyorlar. Odatv ve Aydınlık’a takındıkları “ilkesiz” tavırdan dolayı kızıyorlar.

Kullandıkları dil itibarıyla ulusalcı cenahın Akit’i olmaya doğru kararlılıkla yürüyorlar.

NOT: Bu yazıyı okuduktan sonra, “Bunları yazdığına göre artık kendini ulusalcı olarak tanımlıyor olamazsın” diyeceklere şimdiden cevap vereyim:

Ben iyi bir ulusalcıyım. Demokrasi, hukuk ve insan haklarını gözetmeyen bir anlayışın hiçbir ulusun itibarına katkısı olamayacağına inanıyorum. Hukuk tanımazlık, demokrasiden nasipsizlik, dar grupçuluk, başıbozukluk, tetikçilik, karanlık hesaplar, şeffaf olmayan niyetler ve devletin eteğine sığınarak siyaset yapmak gibi yol ve yöntemlerden ulusalcılık idealinin bir an önce kurtulmasını savunuyorum.

SİYASİ DOSYA /// BARIŞ DOSTER : Salgından sonra dünya siyaseti ve Türkiye


BARIŞ DOSTER : Salgından sonra dünya siyaseti ve Türkiye

27 Mayıs 2020

Ekonomik, politik, toplumsal gelişmeler arasındaki ilişki toplumbilimlerinin tunç yasasıdır. Sınıf çatışmaları; tez ve antitez, etki ve tepki arasındaki mücadele; sonra senteze ulaşılması, tarihin ilerleyişini sağlar. İnsanlık bu şekilde gelişir. Kitlesel savaşlar, doğal afetler, salgın hastalıklar, büyük devrimler gibi tarihsel kırılma noktaları da, dünya çapında sonuçlar doğurur. Tarihin akışını değiştirir. Derin izler bırakır.

Hiç gerilere gitmeyelim. Son 30 yılda, dünyayı etkileyen olayları sıralamamızı isteseler, çoğumuz 1989 – 1991 arasında Berlin Duvarı’nın yıkılmasını, Varşova Paktı’nın tarihe karışmasını, SSCB’nin dağılmasını söyleriz. 2000’li yıllar için, 11 Eylül 2001’deki terör eylemlerini anımsatırız. 2010 yılı aralık ayında başlayan Arap Baharı’nı ilave ederiz. Bu listeye bundan sonra, 2020 için, koronavirüs salgınını ekleyeceğiz. Demek, son 30 yılda, her 10 yılda bir, küresel sonuçlar doğuran gelişmeler yaşamışız. Soru, daha neler göreceğimiz. Sorun, bunlardan ders alıp almayacağımız.

Salgın hastalık sonrasında dünya siyasetinde hızlı, büyük değişimler yaşanacak. ABD’nin gerileyişi hızlanarak devam edecek. Çin’in yükselişi sürecek. Rusya, petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle ekonomik açıdan hırpalansa da, diplomatik olarak geri adım atmayacak. Kazanımlarını koruyacak. Avrupa Birliği’nin (AB) geleceği ve cazibesi daha çok tartışılacak. ABD’nin tek başına liderlik etmeye, yön vermeye çalıştığı dünya düzeni yerine, iki kutuplu, çok kutuplu düzen tartışmaları öne çıkacak. Uluslararası ittifaklarda disiplin daha da gevşeyecek. Bölgesel ölçekte öne çıkan güçlerin arayışlarına koşut olarak, yeni ittifaklar gündeme gelecek. Batı ile ilişkileri iyi olan bölgesel güçler, güvenlik konularında ABD’yle işbirliği yapmayı sürdürseler de, ekonomik konularda Çin’le daha çok işbirliği yapmak isteyecekler. ABD, müttefiklerine güvenlik şemsiyesi sunduğunu söyleyip, bu yönüne daha çok dikkat çekecek. Çin, ekonomik gücünü, yardım kapasitesini, ticari ilişkilerini daha da öne çıkaracak.

Türkiye nasıl etkilenecek?

Tüm bu gelişmeler, Türkiye’yi de etkileyecek. Çünkü coğrafi konumumuz, jeopolitik önemimiz, stratejik değerimiz, komşularımız, kırılgan ekonomimiz, dünyayla ilişkilerimiz, ticari bağlarımız, enerji bağımlılığımızla, dış etkilere açık bir bünyemiz var.

Türkiye, iktidar bloku aksini söylese de, küresel güç adayı değil. Çünkü bölgesel güç olmadan, küresel güç olmak olanaksız. Küresel güç olmaya çalışan bir devletin, bu konuda komşuları başta olmak üzere, bölge ülkelerinin rızasını alması, en azından itirazını engellemesi gerekir. Dahası, “değerli yalnızlık” siyasetinden, küresel güç çıkmaz. Suriye siyasetinde görüldüğü üzere, ABD ile Rusya arasında denge arayışı, değil küresel güç adayı olmayı, bölgesel ölçekte bile iddia ve itibarı aşındırıyor.

Fazlasıyla öne çıkarılan, emperyalizmle mücadele söylemi de inandırıcılıktan uzak. Çünkü emperyalizmle mücadele hamasetle yapılmaz. Aklını kullanmayan, emeğini seferber etmeyen, ekmeğini hakça bölüşmeyen, bilimi rehber edinmeyen, adaleti sağlamayan bir toplum, emperyalizmle mücadele edemez. Kapitalizme boyun eğerek, emperyalizme karşı çıkılmaz. Emperyalizmle mücadele; milleti birleştirerek, milli seferberlik bilinci oluşturarak olur. Bunu başarmadan, emperyalizme karşı savaş verilmez. En önemlisi; Türkiye’de emperyalizmle mücadele Atatürk’ü, Kuvayı Milliye’yi ve Cumhuriyeti sahiplenmeden olmaz.

SİYASİ DOSYA /// Ünal Atabay : Korona Sonrası Dünya Yeni Liderlerini mi Bekliyor ???


Ünal Atabay : Korona Sonrası Dünya Yeni Liderlerini mi Bekliyor ???

10 Mayıs 2020

Ortak Akılla, Güçlü-Kontrol Edilebilen Bir Dünya

Dünyayı kasıp kavuran olağan dışı felaketlere karşı yapılacak mücadelenin öğrettikleri hususlardan birisi de; ulusal ölçeğin ötesinde mutlak küresel ortak akla olan ihtiyaç ve bu ihtiyacın doğuracağı dayanışma-iş birliği zorunluluğudur.

Bu zorunluluğun yaratacağı beşeri münasebetler nedeniyle; birbirleriyle ezeli uyuşmazlıkları olan ya da çatışmaya aday ülkeler / toplumlar bu süreçte dış politikalarını, uluslararası ilişkilerini yeniden tanımlamak zorunda kalacaklardır.

Daha ziyade bölgesel ittifakların bir araya gelerek, ortak dünya aklını oluşturacak / entegre olacak yeni bir düzenin kurulacağına şahit olunacaktır. Günümüzde kontrolsüz bir şekilde ilerleyen ve genişleyen küreselleşme olgusu, bölgesel ittifakların entegre edildiği dünya çapında yapısal bir sisteme dönüşerek daha disiplinli bir dünya düzenine doğru gidilecektir.

Devletlerin mevcut acil durum kararnameleri; korona esnasında ülkelerin süreci atlatması adına, yapabilecekleri başka seçeneğin kalmadığı kötü sistemler olarak tarihte yerini alacaktır. Yeni düzende ise, acil durumlar öncesi alınacak tedbirlerin neler olduğunu, olacağını, algoritmik olarak, toplumların önünde daima sunulmuş kurumsal paketler halinde bulundurulacaktır. Bu bir hükûmet yönetiminden ziyade, değişik hiyerarşik grupların üreteceği ortak aklın küresel sistem üzerinde etkili hale gelmesi şeklinde kendisini gösterecektir.

Öte yandan, tartışılanların aksine, daha aşırı bir küreselleşme eğilimi gerçekleşebilir. Çünkü, ekonomik çöküşlerin küresel ölçekte olduğu görülmekte, o halde çare arayının kapısı da küresel dayanışmaya çıkacaktır. Diğer bir ifadeyle, toplumlar kendi egemenliklerinin öncelenmesinden ziyade, güvenlik ve ekonomilerinin karşılığını alabileceği, güçlü ama kontrol edilebilen bir dünyanın hedefleneceği düşünülmektedir.

Büyük çaplı felaketlerde, kutsal görünen bazı değerlerin; bu tür kaoslarda varlık gösterememesi, görünememesi ve çaresizliğin bir parçası olması durumunda, kabul edilebilir kıymetini yitirmektedirler. Bunun yerine toplumlar; sahada uygulamalarıyla somut destek sağlayan, çareler üreten bilime yönelecektir.

İnsan tedavilerinde, felaketlerden kurtulmak için, dini hassasiyetlerden istifadeyle insanların duygularını sömüren, mankurtlaştıran, cemaat, tarikat ve sahte din adamlarının telkinlerinden kurtulmak için bir fırsat olacaktır. Önümüzdeki dönemde, özellikle yeni yetişen nesilin kutsal değerleri sorgulamalarına cevap verebilecek ve bunların iknası görevi gerçek din adamlarına kalacaktır.

İnsanlar artık kendi hayatlarını ve geleceklerini dar kesitli yönetimlerin eline emanet etmek yerine, yani temsiliye demokrasisi yerine, katlılımcı demokrasi hakim olacaktır. Sürekli katılım, sürekli düzenlenme / güncellenme ilkesi hayatımızın bir parçası olacaktır.

Yeni Dünyanın Yeni Liderleri Olacak

Yeni dünya, yeni liderleri de tayin edecektir. Halkından kopuk, otoriter, popülist liderler yerine daha halkçı, sosyal yaşamıyla örnek olabilen, halkı ile birlikte içi içe yaşayan, üreterek büyümeyi benimseyen, hakça paylaşmayı savunan liderler yeni dünyamızın liderleri olacaktır. Hatta bunlar, varlıklarıyla sadece sembol olma özelliği taşıyacaklar, daha ziyade sistemler kurumsal özellikleriyle işlevsel olacaktır.

Korona süresince salgının yarattığı korku ve çaresizlik duygusundan istifadeyle otorite olma eğiliminde bulunmak isteyen yönetimler, korona sonrasında da böyle olacağı anlamına gelmeyeceği gibi, bu tür fırsatçılığın insanlığa vereceği zararı gözlemleyen toplumlar yeni dönemde bu yaklaşıma sahip yönetimleri tarihe gömeceklerdir.

Salgın hastalığın yarattığı korku ve panik, ekonomik kaygılar gibi insanlar üzerinde açtığı yıkımları, siyasi yönetimlerin kendi iktidarlarına olabilecek tepkileri baskılamak adına, salgın idaresini lehlerine sonuç verecek şekilde istismar etmiş / edebilecek yönetimler elbette çıkabilecektir.

Bu nedenle, acil olağanüstü durumlarda keyfiyete kaçabilen ve kendi ikballeri için sertleşebilen, özgürlükleri daha ziyade kendi lehlerine kısıtlayabilen yönetimleri ve liderleri, sahip oldukları gücü istismar edebilecekleri endişesiyle, gelecekte bu tür fırsatlara imkan vermemek adına geniş yetkili liderler arzu edilmeyecektir. Aksine, lider kimliğine dayalı yönetimleri tasfiye eden idari sistemler çekici olacaktır.

Bu kapsamda, devlet aygıtını siyasi zümrelerin yönetmesi yerine, halkın tamamının katılımcılığını sağlayan örgütlü kongrelerin tesisi, sivil toplum örgütlerinin tüm alanlarda örgütlenmesi, halkın tüm kesiminin yatay ve dikey katılımcılığını ortaya koyan bir devlet sisteminin hayata geçirileceği düşünülmektedir.

SİYASİ DOSYA : Watergate Skandalı NEDİR ???


Watergate Skandalı NEDİR ???

İlk bakışta küçük bir hırsızlık olarak görünen olayın perde arkasında aslında büyük bir istihbarat servisi vardı. Tarih 17 Haziran 1972, beş kafadar sözde hırsızlık maksadıyla Amerika Ana Muhalefeti olan Demokrat Parti’nin merkezine girmiştir. Partinin Washington D.C’de bulunan Watergate Binasına giren sözde beş hırsız, aslında Amerikan 37. Başkanı olan Richard Nixon’un komplo girişimi için mekanda bulunmaktadır. Bahsi geçen skandal, ismini olayın gerçekleştiği Watergate binasından almıştır. Hırsızlık ile maskelenen komplo girişiminin (dinleme) çözümü için Adalet Bakanı olan Elliot Richardson’a başvurulmuştur. Adalet Bakanı Richardson ise Archibald Cox isimli savcıyı olayı aydınlatmak için görevlendirmiştir. Fakat zanlıların ifadelerinin ardından kimlikleri araştırıldığında ülke kamuoyu şoka uğramıştır. Çünkü hırsız olarak binaya giren zanlılar aslında Başkan’ın düşüncesini yansıtan Cumhuriyetçi Parti yanlısı kişilerdir. Başkan ise olayı örtbas etmek için Cox’u görevden almak istediğinde Adalet Bakanı Richardson adeta kendisini savcı için kurban etmiş ve görevden uzaklaştırılmıştır. Gerçekler, Beyaz Saray’dan elde edilen Başkan’ın görüşme kayıtları halka açıklanmaya başladığında ortaya çıkmıştır. Açıklamalar ve FBI-CIA merkezli ifşaların ardından Nixon giderek köşeye sıkışmıştır. Daha fazla halkın baskısına dayanamayan Nixon, Amerika tarihinde ilk ve son olarak Başkanlıktan istifa eden ilk Başkan olmuştur. (1) (2)

· Komplonun İç Yüzü ve Richard Nixon’un İktidar Entrikaları…

Her ülkenin siyasi ve politik hayatında saklanması gereken operasyonel bilgiler veya sırların saklandığı kozmik dosyalar mevcuttur. Fakat bugün ele alacağımız politik facia, dünyanın süper gücü olarak belirtilen Amerika’nın zirvesinde yaşanmıştır. Büyük diplomat veya siyasi otoritelerin zaman zaman içine düştükleri bu çıkmazlardan kurtulmak için başvurdukları yollar her zaman adil olmayabiliyor. Başkan Nixon, 1969 tarihinde zirvedeki adam olmadan önce 1952 tarihinden itibaren Başkan Dwight Eisenhower’ın 8 yıl boyunca yardımcılığı yapmıştır. Başkanlık için liderlik savaşına giriştiği ilk hareketinde 1960 yılında Demokrat kanatta bulunan John F. Kennedy’e mağlup olmuştur. Fakat Nixon, bu yenilginin ardından Başkanlık hayalinden vazgeçmeyerek kendisini 1968 yılında Cumhuriyetçi cepheden başkan adayı seçtirmiştir. Seçim çalışmalarını emin adımlarla ilerleten Nixon’un rakipleri olan Demokrat cephe adeta yerle yeksan olmuştur. Nixon’un bu büyük zaferi konuşulurken, 17 Haziran 1972 tarihinde yeni bir haberle kamuoyu çalkalanmaya başlamıştı. Demokrat Parti’nin kalesi olarak bilinen Watergate binası esrarengiz bir hırsızlık olayına maruz kalmıştır. (3) (4)

Watergate binası beş kişi tarafından soyuldu iddiası dolaşırken soruşturma çok daha vahimdi. Çünkü hırsızlık için binaya girdikleri belirtilen kişiler, Cumhuriyetçi cephe tarafından finanse edilmekteydi. Zanlıların ifadelerinden sonra gözler Amerika’nın zirvesinde olan Başkan Nixon’a çevrilmiştir. Yapılan haberlerde, binaya giren kişilerin Demokrat Parti’nin gizli belgelerini fotoğraflamak ve telefonlara dinleme cihazı takmak istedikleri belirtilmiştir. Fakat Başkandan olanlarla ilgili bir yalanlama gelmiştir. Bu olaylar yaşanırken basın hırsızlığın perde arkasında duran yolsuzluğun peşine düşmüştür. Özellikle Washington Post’tan Carl Bernstein ve Bob Woodward olayın iç yüzünü sürekli kurcalamışlardır. Hatta olayı bütün çıplaklığı ile açıklamaya çalışırken dışlanmış ve Başkan tarafından yolları tıkanmıştır. Fakat gazetenin editörleri ve sahipleri gazetecilerini sonuna kadar savundukları için olay açıklığa kavuşmuştur. (3) (4)

Gazetecilerin bütün özverili çalışmalarının yanı sıra Başkan Nixon, kendi konuşmalarını paranoyak olarak kaydettirdiği için kendi kendisini ifşa etmiştir. Olayın ardından Başkan’ın bu ses kayıtları dinlendiğinde yolsuzluk zinciri ortaya çıkmıştır. Watergate soruşturmasını aydınlatan en önemli kanıt, Başkan’ın kendi emriyle kaydettirdiği telefon dinlemeleridir. Öyle ki, ses kayıtlarının dinlenmesinden sonra kendi yandaşı olan Cumhuriyetçi cephe dahi Nixon’a sırtını dönmüştür. 1974 tarihinde Başkan Nixon ses kayıtlarını Yüksek Mahkeme’ye sunduktan sonra Watergate olayı ile ilgili ilişkileri ve şantaj iddiaları iyice belirginleşmiştir. Fakat daha sonra yapılan incelemelerde ses kayıtlarından bazılarının silindiği (18 saatlik eksik) anlaşılmıştır. Komplonun arkasından çıkan Amerika Devlet Başkanı Nixon, 8 Ağustos 1974 tarihinde yaptığı Ulusa Sesleniş ile Başkanlıktan istifa edeceğini açıklamıştır. Başkan seçilene kadar pes etmeden savaşan Nixon, Watergate soruşturmasının suçlusu olduğu anlaşılınca bütün kamuoyunun gözünden düşmüştür. Nixon, Başkanlıktan istifa etmesine rağmen sivil olarak suçlamalardan dolayı yargılanabilirdi. Fakat kendisinden sonra gelen Gerald Ford, 8 Eylül 1974 tarihinde Nixon’u affetmiş; fakat bu af ile anlaşma iddialarını arttırmıştır. Hatta bu ittifak iddiaları Gerald Ford’a 1976 Başkanlık seçimleri kaybettirmiştir. Sadece Amerika değil, bütün Dünya bu fiyaskoyu adeta nefesini tutarak izlemiştir. Olaydan 30 yıl sonra Washington Post gazetesine belgeleri sunan “Derin Gırtlak” kod adı ile bilinen kişinin Mark Felt olduğu ortaya çıkmıştır. Kendisine açılan davalardan dolayı bütün varlığı kaybettikten sonra David Frost ile çıktığı program 45 milyon kişi tarafından izlenince ölene kadar kimseye muhtaç olmadan yaşamını sürdürdü. Nixon, 22 Nisan 1994 tarihinde beyin kanaması nedeniyle 81 yaşında hayatını kaybetmiştir. (3) (4)

· Kaynaklar

1)- http://www.nedirvikipedi.com/watergate-skandali/

2)- http://www.msxlabs.org/forum/tarih/324722-watergate-skandali.html

3)- http://www.gazetebilkent.com/2014/10/19/watergate-skandali-ve-nixonin-cokusu/

4)- https://line.do/tr/watergate-skandali/4l4/vertical

SİYASİ DOSYA : GERÇEK BİR LİDER ÖLÜMÜNDEN YILLAR SONRA BİLE HALA SEVİLİYOR, İNANILIYORSA O ZAMAN GERÇEK BİR LİDERDİR !!!!


▪Josef STALİN

Rusya’nın tek hâkimiydi.

2. Dünya Savaşı’ndan önce ve savaş esnasında milyonlarca Rus’u katletti.

Ardından gelen Nikita Kuruşçev Stalin’in anıt mezarını yıktırıp, O’nu sıradan ölülerin gömüldüğü arka bahçeye nakletti.

Mezarına giden yok, ismini duyan Rus başını çevirir.

▪Winston CHURCHİLL

İngiltere’ye 2. Dünya Savaşı’nı kazandırdı.

– Eşcinsel olduğunuzu iddia ediyorlar, ne diyeceksiniz? diyen muhabire

– İngiltere’yi k*ç*mla değil, aklımla yönetiyorum! diyecek kadar kurnazdı.

Savaştan sonra ilk seçimde kaybetti.

Mezarını ziyaret eden yok.

▪Franklin ROOSEVELT

ABD tarihinin en önemli üç başkanından birisi.

– Düşmanlarımız top tüfek üretiyor, biz buzdolabı diyerek cumburlop Amerika’yı Dünya Savaşına soktu.

Amerikan halkı savaşa katılmayı reddediyordu.

New York’ta Hyde Park’a defnettiler.

Her gün köpeğini gezdirip, patlamış mısır yiyen Amerikalılar geçiyor önünden.

Bir Amerikalı’yı çevirin sorun, hatta fotoğrafını gösterin.

– Eski Hollywood starı mı? diye espri patlatabilir.

▪Benito MUSSOLİNİ

İtalyan diktatörü..

İtalyan halkı O’na tapıyordu.

İtalya’nın sonunu hazırladı.

Bir avuç faşist dışında türbesine giden yok.

Bir İtalyan’ı çevirin sorun.

Adını duyunca, gözlerindeki nefreti fark edeceksiniz.

▪Hitler’i yazmıyorum.

Adı bile yetiyor..

Adlarını saydığım liderler yirminci yüzyılın akışını değiştirip, yaşarken milyonları peşlerinden sürükleyen dünya liderleriydiler.

Tarihin tozlu sayfalarında unutulup gittiler..

Dünya’da ölümünün üzeriden 82 yıl geçmesine rağmen, her geçen gün daha çok özlenen -her yıl giderek artan- milyonlarca sevenini huzuruna getirebilen tek "lider" var;

Mustafa Kemal ATATÜRK