SİLAH ENDÜSTRİSİ DOSYASI /// Dr. Sami YILDIRIM : Yabancı Askeri Üsler ve İthal Silah Sistemleri Özelinde Türkiye’nin İttifak Sorgulamaları


Dr. Sami YILDIRIM : Yabancı Askeri Üsler ve İthal Silah Sistemleri Özelinde Türkiye’nin İttifak Sorgulamaları

20 Oca 2020

Makale

Türkiye NATO (son dönemde ABD) ilişkileri on yıllardır her iki tarafça da sorgulanmaktadır. Özellikle Suriye iç savaşında ABD’nin takındığı tavır ve yaptığı uygulamalar (PKK/YPG’ye silah desteği vb.) ile akabinde yaşanan siyasi-hukuki krizlerin aşılamaması sonucunda Türkiye’de yaşanan finansal krizin neden olduğu hoşnutsuzluk güvenlik-savunma alanına da yansımış ve müttefiklik ilişkisinin gerekleri tartışılmaya başlamıştır. Anahtar Kelimeler : Türkiye, NATO/ABD, F-35, S-400, Rusya …

Önceki Makale : Savaşlarda Üçüncü Devrim Otonom Silah Sistemleri ve İnsancıl Hukuk

Sonraki Haber : “Milliyetçilik Din ve Petrol Üçgeninde Körfez Ülkeleri” E-Kitabı Çıktı

Özet

Başlangıçtaki doğrusal seyir dönemini yitiren Türkiye NATO (son dönemde ABD) ilişkileri on yıllardır her iki tarafça da sorgulanmaktadır. Özellikle Suriye iç savaşında ABD’nin takındığı tavır ve yaptığı uygulamalar (PKK/YPG’ye silah desteği vb.) ile akabinde yaşanan siyasi-hukuki krizlerin aşılamaması sonucunda Türkiye’de yaşanan finansal krizin neden olduğu hoşnutsuzluk güvenlik-savunma alanına da yansımış ve müttefiklik ilişkisinin gerekleri tartışılmaya başlamıştır. Bu bağlamda en fazla öne çıkan konular, İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere Türkiye’deki NATO/ABD üsleri ile Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füzeleri alımının engellenmesi maksadıyla ABD liderliğindeki uluslararası F-35 savaş uçağı projesinden dışlanması hususu olmuştur.

Tartışmalar genelde duygusal-ideolojik sınırı aşamayan seviyede kalmış, üslerin kapatılması, buralardaki nükleer silahların gönderilmesi ve hatta kolayca ikame yeni ittifaklara (Rusya ve Çin liderliğindeki ŞİÖ, BRICS gibi oluşumlara) yönelmek gerektiği savunulmuştur. Bununla birlikte konunun askeri-teknik boyutu yeterince ve hakkıyla ele alınmamıştır. Türkiye’nin, bölgesinde kötüleşen güvenlik ortamı nedeniyle, savunma planlaması açısından daha dengeli bir mukabil hava postürüne geçmek istemesi haklı ve mantıklı olmakla birlikte, tedarik edeceği sistemlerin çalıştırılmasında telafisi imkânsız zorluklar yaşamaması için baştan doğru karar alması gereklidir. ABD üretimi harp sistemleri Rusya üretimi sistemleri düşman olarak görmekte ve bu ülke radarlarına yakalanmamaya çalışmaktadır; aynı durumun tersi de geçerlidir. Uçaklar da düşman radarlarına olabildiğince iz bırakmama prensibi ile tasarlanmaktadır. F-35uçaklarının Türkiye’nin Rusya’dan alacağı S-400 sisteminin radarlarından nasıl korunacağı konusu tartışmanın odağını oluşturmaktadır.

Ayrıca F-35 uçağı, bir ağ (ALIS-Autonomic Logistics Information System) ortamında, bölgeselve merkezi kontrol merkezleriyle gerçek zamanlı, çift yönlü veri alışverişi içinde görev yapmak üzere geliştirilmiştir. Uçağın tüm ana ve alt sistemlerinin işleyişi, arıza takibi, bakım ve idame süreçleri bu ağ sistemine bağlı olup, Türkiye’nin ağ dışında uçağın işletimini sağlaması mümkün görünmemektedir. Buna ek olarak, Türkiye’nin mevcut filosundaki F-4 uçaklarının ömrünün sonuna geldiği, F-16 uçaklarının yarısının eskidiği, bakım ve işletiminin yine ABD’ye bağımlı olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Mevcut NATO füze savunma sistemleri, nükleer başlıklar ve diğer konvansiyonel alımlar tüm bunlar düşünülerek değerlendirilmelidir.

Anahtar Kelimeler : Türkiye, NATO/ABD, F-35, S-400, Rusya.

1. Giriş:

II. Dünya Savaşı esnasında Türkiye’nin kendi saflarında savaşa katılması için yoğun çaba sarf eden Batı Bloku bunda başarılı olamadı. Ancak savaş sonrası, çok geçmeden, SSCB’nin de artan tehdidi ile Batılı devletler artık Türkiye’nin kendi kontrollerinde olan uluslararası örgütlere katılarak kendi denetimleri altına alınmasını sağlamış oldular. Türkiye’nin bu kararında dönemin tehdit dengesi unsuru etkili olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye ve ABD arasında yapılan ittifak “sözleşmesi” tarihinin en uzun süreli krizlerinden birini yaşamaktadır. 2013’ün ikinci yarısıyla birlikte başlayan kriz dönemi beşinci yılını geride bırakmıştır. Üstelik öncekilerle karşılaştırıldığında, bu yeni kriz sadece uzun süre devam etmemiş, aynı zamanda artan bir şekilde tırmanmış ve 2018 yazında zirveyi görmüştür. Son birkaç ayda hız kesmiş olma emareleri gösterse de, bu beş yıllık krizin Türk-Amerikan ilişkilerine etkisi uzun süre daha devam edecek gibi görünmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan New York Times için Ağustos 2018’de yazdığı bir yazıda şu ifadeleri kullanmıştır: “Çok geç olmadan önce, Washington ilişkimizin asimetrik olabileceği yanılgısından kurtulmalı ve Türkiye’nin alternatifleri olduğunu kabul etmelidir”. Bu ifade iki hususu açıkçaortaya koymaktadır. Birincisi, Türkiye ile ABD arasındaki (ilkinin otonomisini sınırlayan) ittifak ilişkisi revize edilmelidir. İkincisi de bu revizyonun yapılması hususunda Türkiye alternatif ittifakları gündeme getirecek kadar kararlıdır (Balcı, 2018).

Türkiye son birkaç yıldır kendisinin de dahil olduğu Avrupa/Atlantik blokuna mesafelidir1. BRICS ülkeleri ile ilişkilerini geliştirme gayretindedir. ABD ile YPG/PKK’yı desteklemesi başta olmak üzere, S-400 hava savunma füzeleri alımı, Fetullahçı terör örgütü elebaşının iade edilmemesi, Halkbank davası gibi konularda anlaşmazlık devam etmektedir. Türk kamuoyunda da bu bağlamda zaman zaman NATO’dan uzaklaşma, Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)’ne yaklaşma gibi konular gündeme getirilmektedir.

ABD yönetimi özellikle Rusya Federasyonu (RF)’ndan S-400 füzeleri alımı konusunda Türkiye’ye karşı çok tepkilidir. Washington, Küresel Magnitsky Yasası’nı2 Ankara’ya karşı da uygulayabileceğini 2018 yaz aylarındaki uygulamalarıyla göstermiştir. F-35 uçaklarının Türkiye’ye teslimini ise Kongre kararıyla Ağustos 2018’den itibaren 90 gün süreyle askıya almıştır. Kasım 2018’de Pentagon tarafından Kongreye sunulan raporda ise Türkiye’ye hava savunmasını sağlayacak ayrıntılı ve kapsamlı bir paket önerisinde bulunulması, bunun reddi halinde ise F-35 teslimatının iptal edilmesi tavsiye edilmektedir. Sırada Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlarla Karşı Koyma Yasası (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act-CAATSA3) uygulanabilecek gibi görünmektedir.

Savunma alanındaki işbirliği projelerinin, siyasi ve diplomatik mülahazalardan vareste olmadığı bilinen bir gerçektir. Siyasi-askeri bağlama gerçek bir örnek oluşturan konu bahse konu S-400 alımıdır. Siyasi olarak Ankara’nın milyarlarca dolarlık bir savunma projesi için NATO dışı bir seçeneğe yönelmesi, Batılı müttefiklerinin, onun ortak üretim ve teknoloji transferi konularındaki taleplerine olumsuz yaklaşmalarına bir tepki olarak gerçekleşmiştir.

Dr. Sami YILDIRIM, "Geleceğin Güvenliği" isimli kitabından alınmıştır.

“Geleceğin Güvenliği” e-kitabı için Tıklayınız

“Geleceğin Güvenliği” Kitabı için Tıklayınız

GÜVENLİK DOSYASI /// Vahit ERDEM : Dünya Güvenlik ve Ekonomik Sistemin Çöküşü ve Yeni Sistem Arayışı


Vahit ERDEM : Dünya Güvenlik ve Ekonomik Sistemin Çöküşü ve Yeni Sistem Arayışı

09 Ara 2019

İstanbul 2019 Güvenlik Konferansı’nın ana temasının TASAM tarafından ‘’Yeni Dünya Ekonomisi ve Güvenlik Mimarisi’’ olarak belirlenmesi siyasi aktörlerin, düşünce kuruluşlarının ve bilim insanlarının küresel çerçevede ilgisini çekecek niteliktedir. 21.yüzyılın daha güvenli ve insanlığın yaşam şartlarının daha iyi seviyede olması için bu konu dünya gündeminde de yerini almalıdır. ‘’Yeni Güvenlik Mimarisi İçinde NATO’nun Rolü’’ …

Vahit ERDEM

İstanbul Güvenlik Konferansı 2019 | Anahtar Konuşmacı

İstanbul 2019 Güvenlik Konferansı’nın ana temasının TASAM tarafından ‘’Yeni Dünya Ekonomisi ve Güvenlik Mimarisi’’ olarak belirlenmesi siyasi aktörlerin, düşünce kuruluşlarının ve bilim insanlarının küresel çerçevede ilgisini çekecek niteliktedir. 21.yüzyılın daha güvenli ve insanlığın yaşam şartlarının daha iyi seviyede olması için bu konu dünya gündeminde de yerini almalıdır. ‘’Yeni Güvenlik Mimarisi İçinde NATO’nun Rolü’’ başlıklı panelden önce bu önemli konuda görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

21. yüzyılın ikinci çeyreği tamamlanırken dünya, güvenlik ve ekonomik alanda endişe verici bir değişim sürecine girmiştir. Bu alanda yaşanan karmaşada iki önemli faktör rol oynamaktadır.

Birincisi; dünya güvenlik sisteminin, Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile tedrici olarak çökmesi ve kuralsızlık döneminin hakim olması, İkincisi de; 20. yüzyılda oluşan liberal ekonomik sistemin, küreselleşme sürecinde Gelişme Yolunda Ülkelerin (GYÜ) lehine ve Gelişmiş Ülkelerin (GÜ), özellikle de ABD’nin aleyhine gelişme trendine girmesidir.

Dünya güvenlik sisteminin nasıl oluştuğu ve neden çöktüğü hususunda kısaca durmak istiyorum.

20. yüzyılın ilk yarısında iki dünya savaşı yaşanmış, on milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, savaşa giren ülkeler tahribata uğramış ve bu iki savaşın bedeli insanlık için ağır olmuştur. Bu ağır tahribattan sonra ABD’nin öncülüğünde, Avrupa’yı Sovyetler Birliği’ne karşı korumak üzere 1949 yılında Kuzey Atlantik İttifakı (NATO) kurulmuştur. Türkiye de bu ittifaka 1952 yılında dahil olmuştur. Rusya liderliğinde de bu ittifaka karşı Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin dahil olduğu Varşova Paktı oluşturulmuştur. Böylece güç dengesine ve caydırıcılığa dayalı iki kutuplu bir dünya düzeni meydana gelmiştir. Bu düzen ‘’Soğuk Savaş Dönemi’’ olarak dünya literatüründe yerini almıştır.

1950’lerden itibaren nükleer silahlar dahil, silahlanma yarışı ile devam eden bu sistem, 1970’lerden itibaren bazı önemli anlaşmalarla yumuşatılmaya ve daha güvenli bir ortam yaratma girişimlerine dönüştürülmeye başlanmıştır.

Bu çerçevede;

  • 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması,
  • 1969’da Stratejik Silahların Sınırlandırılması Müzakeresi,
  • 1972’de Stratejik Silahların Sınırlandırılması ve Nükleer Silahsızlandırmaya Adım,
  • 1982’de Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşmasına Başlangıç,
  • 1987’de Orta Menzilli Nükleer Güç Anlaşması,

gibi önemli konularda ilerleme kaydedilmiştir.

Bahsedilen anlaşmalarla silahlanma yarışından vazgeçilerek daha makul bir silahlı güç dengesi hedef alınmıştır. Böylece ekonomik gelişmeye daha fazla kaynak aktarma ve sosyal refahı arttırma imkânı sağlanmış, dünya ticaret hacminin genişletilmesi öngörülmüştür.

Soğuk Savaş Dönemi’nin silah gücüne dayalı dengesine, NATO İttifakı ülkeler, Varşova Paktı devletler ve bunlara ilave olarak 35 bağımsız ve tarafsız devletler arasında ‘’Helsinki Nihai Senedi’’nin imzalanması ile siyasi ve hukuki boyut da eklenmiştir.

Anlaşmada yer alan temel ilkeler;

Güven yaratıcı prensipler;

– Ülkelerin hukukî hak eşitliği

– Toprak bütünlüğü

– Egemenlik haklarına saygı

– Ülkelerin iç ve dış işlerine karışmama

Ekonomi, bilim, teknoloji ve çevre konularında iş birliği, İnsan hakları, kültür, insanı çabaların arttırılması, gibi çok önemli hususlar içermekteydi.

Helsinki Senedi’ni imzalayan ülkeler dünya güvenliğinin bu siyasi prensiplerini korumak ve izlemek üzere Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’nı oluşturmuşlardı.

Soğuk Savaş Dönemi’nde ülkeler yarım asır süren, askeri denge ve siyasi prensipler çerçevesinde barış ve güven içinde yaşama imkânı bulmuşlardı.

Rusya devlet başkanı Gorbaçov’un Sovyetler Birliği’nin sürdürülemez hale gelmesini beyan etmesiyle;

1989’da Berlin Duvarı yıkıldı

1990’da Varşova Paktı feshedildi

1991’de Sovyetler Birliği dağıldı

Artık güç dengesine ve caydırıcılığa dayalı ‘’İki Kutuplu Dünya Düzeni’’ sona ermişti.

Soğuk Savaş sonrası ABD tek güç olarak kalmıştı. ABD başkanı Bush 1990 Ağustos ayında, Irak’ın Kuveyt’i işgali üzerine kullandığı ‘’Yeni Dünya Düzeni’’ beyanatı dikkat çekmiş ve bu beyanatın ne ifade ettiği zamanla anlaşılmıştı. Bu beyanat uluslararası sistemde bir değişim sürecini ve uluslararası jeopolitik ve jeostratejik alanda yeni gelişmelere vurgu yapmaktaydı.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya Gorbaçov ve Yeltsin dönemlerinde uluslararası politikalarda durgunluk ve geçiş dönemine girmiş ve ABD tek güç olarak kalmıştı. Bu dönem ‘’Tek Kutuplu Dünya’’ olarak da nitelenmişti. Artık Sovyetler Birliği ve Kominizm Batı için tehdit olmaktan çıkmış, ancak yeni tehditler doğmaya ve güç kazanmaya başlamıştı. Özellikle terörizm ve mikro-milliyetçilik, siber saldırı gibi legal olmayan organizasyonlar kurumsal yapıları ve devletleri tehdit etmeye başlamıştı.

11 Eylül 2001’de Amerika Birleşik Devletleri’ne, Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan terörist saldırılar dünya güvenliği için bir kırılma noktası oluşturmuştu. Bu saldırıyla ABD’nin güvenlik stratejisi değişmeye başlamış ve bu değişim dünya güvenlik sistemini de alt üst etmeye sebep teşkil etmiştir. ABD bu saldırı ile kapsam ve sınırı belli olmayan ‘’War Against Terrorizm’’ (Terörizme Karşı Savaş) ilan etmiştir. ABD’nin coğrafi stratejisi ve coğrafi politikası ağırlıklı olarak Orta Doğu ve Afganistan’a kaymıştır.

ABD; 11 Eylül terörist saldırısının ardından Birleşmiş Milletler kararı ile Afganistan’a ve kimyasal silah olduğu iddiası ile de Mart 2003’de Irak’a, takip eden yıllarda da Libya ve Suriye’ye askeri müdahalelerde bulunmuştur. Bu savaşlar söz konusu ülkelerde milyonlarca insanın ölümüne ve ülkelerini terk etmelerine sebep olmuş, Irak ve Libya fiilen parçalanmıştır. Suriye’de devam eden savaşın ise nasıl sonuçlanacağı bilinmemektedir. Orta Doğu’da yaşanan savaşlarda devlet dışı aktörlerin kullanılması ayrıca bölge güvenliği için ciddi sorunlar oluşturmaktadır.

Putin’in Rusya Federasyonu’nun liderliğine geçmesi ile Rusya toparlanmış ve dünya siyasetinde tekrar yerini almaya başlamıştır. ABD öncülüğünde Orta Doğu’ya yapılan askeri müdahaleler Rusya’yı da harekete geçirmiş ve Rusya da bu bölgelerde askeri varlığını oluşturmuştur. Ayrıca Rusya 2008’de Gürcistan’a müdahale ederek Güney Osetya’yı ve Abhazya’yı Gürcistan’dan ayırmıştır. 2014 yılında da Ukrayna’ya askeri operasyona başlamış, Kırım’ı ilhak etmiş ve Ukrayna’nın doğusunda belli derinliğe kadar ilerleyerek varlığını sürdürmektedir.

Bu iki gücün askeri operasyonları ile Soğuk Savaş Dönemi’nde oluşan tüm kurallar çiğnenmiş ve dünya güvenlik sistemi çökmüş, dünyaya kuralsızlık hakim olmuştur. Önemli güvenlik kurumu olan NATO; Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra yeni tehditlere karşı transformasyon sürecine girmiş ve bu dönüşümünü tamamlamış ise de, müttefiklerin özellikle terörizm, etnik milliyetçilik, bölgesel krizler gibi tehditlerde fikir birliği oluşturamadıklarından etkisini kaybetmiştir. Dünya güvenliği ile ilgili Birleşmiş Milletler, AGİT gibi kurumlar da bu gelişmeler karşısında yetersiz kalmaktadırlar.

Dünya güvenlik sisteminde yaşanan bu çöküş ekonomik sisteme de tesir etmeye başlamıştır.

2.Dünya Savaşı’ndan sonra toparlanan ve sanayilerini güçlendiren ABD ve Batı Avrupa dünyaya rekabete dayalı serbest ticaret, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımını esas alan liberal ekonomi sistemini empoze etmeye başlamışlardır. Soğuk Savak Dönemi’nde başlayan yumuşama ile küreselleşme de ivme kazanmış ve liberal ekonominin dünyada yerleşmesine katkı sağlamıştır. Küreselleşme ile dünya ticaret hacmi artmış ve Batı daha çok mal ve hizmet ihraç etme imkânı bulmuştur. Bu arada rekabetin yoğunluk kazanmasıyla başta ABD olmak üzere Batı sermayesi daha ucuz altyapı ve işçilikten yararlanmak ve kârlarını maksimize etmek üzere gelişmekte olan ülkelere kaymış ve bu ülkeler doğrudan yatırımlardan daha çok pay almaya başlamışlardır. Başta Çin, Hindistan, Güney Kore olmak üzere gelişmekte olan ülkeler yeni teknolojiler öğrenme, teknolojilerini geliştirme ve üretim sistemleri kurma alanında kabiliyet kazanmışlardır. 2010’lara gelindiğinde gelişme yolundaki ülkeler Dünya Gayrisafi Milli Hasılası’ndaki paylarını %59’lara ve dünya ticareti içindeki paylarını da %50’lerin üzerine çıkarmışlardır. Böylece gelişmiş ülkelerden gelişme yolundaki ülkelere önemli oranda üretim kayması olmaya başlamıştır. Bu gelişmeler sonucu dünya ABD’ye ilave olarak Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin de devreye girmesi ile çok kutupluluğa doğru evrim sürecine girmiştir.

Ekonomik alanda yaşanan bu değişim gelişmiş ülkelerin ve özellikle ABD’nin güç kaybına yol açmış ve ABD’nin liberal ekonomik sistemin kurallarından da dönüş yapmaya başlamasına yol açmıştır. ABD, Çin başta olmak üzere ithalat yaptığı ülkelerin belli başlı mallarına %35’lere varan gümrük tarifeleri uygulama yoluna başvurmuştur. Ayrıca ABD, kendi firmalarının dış yatırımlarına caydırıcı tedbirler getirmiştir. Böylece 20.yüzyılın 2. Yarısında Batı’nın oluşturduğu liberalizm, rekabete dayalı serbest piyasa ekonomi sistemi de işlemez hale gelmiştir. ABD güvenlik konseptine ekonomik yatırımları da dahil etmiş ve kendisine hasım gördüğü kişi, kurum ve devletlere yeni yaptırım kuralları getirmiştir. Başkan Trump’ın 2 Ağustos 2017’de imzaladığı ‘’Countering America’s Adverseries Through Sanctious Act’’ (Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) ile eskiden beri uygulanan klasik Amerikan ambargo ve yaptırımlarına yeni bir hukukî yaptırım eklenmiştir. Bu yasa halen bazı kişi, kurum ve devletlere karşı uygulanmaya konmuştur.

Özetle, küreselleşmeden dönüş, korumacılık, popülizm, milliyetçilik gibi gelişmeler mevcut dünya ekonomik sistemi de işlemez hale getirmiştir.

Netice itibari ile 21. yüzyıl kanlı başlamış, terör saldırıları ABD ve Rusya’nın daha önce zikredilen bazı devletlere müdahaleleri sonucu milyonlarca insan can kaybına uğramış, evlerini ve ülkelerini terk etmiş ve sefalete düşmüşlerdir. Bu gidişatın dünyaya huzur getirmeyeceği ve sonuçlarının bütün ülkeleri etkileyeceği aşikardır. Daha güvenli, istikrarlı ve huzurlu dünya için ‘’Yeni Güvenlik Sistemi’’ne ve güvenliğin bir parçası olan, küresel refahı gözeten ‘’Yeni Ekonomik Sistem’’e ihtiyaç duyulduğu kabul edilmeli ve bu yönde aksiyon başlatılmalıdır.

Yeni Güvenlik Sistemi’nde;

Devlet kurumları esas alınmalı ve mevcut devletlerin hükümranlığı, toprak bütünlüğü korunmalı, dünyada karmaşa yaratacak devlet dışı aktörlerin kullanılması önlenmelidir.

Terörizm başta olmak üzere yeni tehditler net bir şekilde tarif edilmeli ve bu tarif konusunda geniş mutabakat sağlanmalı ve birlikte mücadele edilmelidir.

Devletler arası sorunların çözümünde askeri güç yerine yumuşak güç kullanılmasının ön planda tutulması ve bunun uluslararası bir mekanizma haline getirilmesi düşünülmelidir.

20.yüzyılda oluşan ve bugünün sorunları karşısında yeterli olmayan Birleşmiş Milletler ve AGİT başta olmak üzere dünya güvenliği ile ilgili kurumlar yeniden yapılandırılmalıdır. Batı güvenliği için önemini koruyan NATO’nun yeni tehditlere karşı aktif görev yapabilmesi için ittifak devletleri arasında bu tehditler konusunda fikir birliği oluşturulmalıdır.

‘’Yeni Ekonomik Sistem’’le ilgili olarak;

Kuralları çiğnenen yarım asırdır uygulanan liberal ekonomi sistemi yerine nasıl bir ekonomik sistem oluşacağı henüz bilinmemektedir. Bu konuda da dünyada refahı yaygınlaştıracak bir ekonomik düzen üzerinde çalışılması önem arz etmektedir.

TSK DOSYASI /// SEDAT ERGİN : YAŞ SONRASI TSK – TÜRK ORDUSUNDA KURMAYLIK SİSTEMİNİN AĞIRLIĞI AZALIYOR (4 BÖLÜM)


SEDAT ERGİN : YAŞ SONRASI TSK (1) – TÜRK ORDUSUNDA KURMAYLIK SİSTEMİNİN AĞIRLIĞI AZALIYOR

E-POSTA : sergin1

10 Eylül 2019

Geçen ağustos ayının ilk gününde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında yapılan Yüksek Askeri Şûra’nın (YAŞ) en dikkat çekici sonuçlarından biri Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda tuğgeneralliğe terfi eden subaylar içinde kurmay olanların sayısının çok sınırlı olmasıydı.

Resmi Gazete’de 2 Ağustos 2019 tarihinde yayımlanan general terfi listesine göre son YAŞ’ta Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda toplam 23 albay tuğgenerallik rütbesine terfi etmiştir. Bu toplam içinde kurmay albay olanların sayısı yalnızca 2’dir. Bu kurmay subaylar listede birinci ve ikinci sıradan terfi etmiştir.

Tuğgeneralliğe terfi eden kalan 21 albayın tümü de geleneksel kurmay eğitim sisteminden geçmemiş olan sınıf subaylarıdır. Bunlar arasında piyade piyade komando tank topçu muhabere istihkam ve istihbarat gibi muhtelif sınıflardan subaylar bulunuyor.

Peki diğer kuvvetlerde durum ne? Deniz Kuvvetleri’nde tablo biraz değişik. Bu kuvvette toplam 11 albay tuğamiralliğe terfi etmiş bunların ilk 8’i kurmay albay rütbesinde.

Hava Kuvvetleri’ne baktığımızda yalnızca 6 albayın tuğgeneral rütbesini aldığını ve bunlardan yalnızca 1’inin kurmay olduğunu görüyoruz.

*

YAŞ’ta karşımıza çıkan bu tablonun ne anlama geldiğini anlayabilmek için “Sistem geçmişte nasıldı” sorusuna yanıt aramamız gerekiyor. Geriye dönük bir şekilde sistemin işleyişine baktığımızda özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişimi öncesindeki dönemde her üç kuvvette de generalliğe geçişte sistemin -belli istisnalar olmakla birlikte- ağırlıklı olarak kurmay subayların terfi etmesi üzerine kurulu olduğunu vurgulamalıyız.

Bu saptamayı rakamlarla ortaya koyabiliriz. Önce AK Parti iktidara gelmeden önce 2002 Ağustos ayında Genelkurmay Başkanlığı’nda Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev yaptığı Bülent Ecevit’in başbakanlığındaki koalisyon hükümeti dönemindeki son YAŞ kararlarına bakalım.

2002 YAŞ’ında Kara Kuvvetleri’nde 24 albay tuğgeneralliğe terfi ederken bunlardan ilk 21’i kurmay sınıfından çıkmış. Buradaki ‘24’te 21’ oranı aslında AK Parti iktidara geldikten sonra da –bazı yıllarda istisnai değişikliklerle- aynen devam etmiş. Örneğin bu oran 2003’te ‘24’te 20’ 2004’te ‘23’te 20’ olmuş. 2005’te ‘24’te 24’ 2006’da yine ‘24’te 21’ 2007’de ise ‘23’te 20’ olmuş. Daha sonra 2008 2009 2010 2011 yılları hep ‘24’te 21’ seyretmiş. Balyoz gibi kumpas davalarının başlamasını izleyen yıllardaki tasfiyeler nedeniyle oranda küçük çapta oynamalar olsa da genel teamül korunmuş. Örnek vermek gerekirse bu oran 2015 yılında ‘26’da 23’.

*

Aynı soruya 15 Temmuz’a kadar olan dönem için Deniz Kuvvetleri’nde yanıt aramaya çalışalım. Deniz Kuvvetleri’nde teamül her yıl YAŞ’tan 7 tuğamiralin çıkması ve bunların genellikle tümünün kurmay subay olması şeklinde işlemiş. Örneğin 2001 2002 2003’te ‘7’de 7’ 2004’te ‘7’de 6’ oranıyla karşılaşıyoruz. Oran 2008-2011 yılları arasında ‘7’de 6’ çizgisinde seyretmiş. 2011 sonrasında tuğamiral sayısı genellikle 8 eşiğinde seyrediyor.

Hava Kuvvetleri’nde ise işleyiş her yıl YAŞ’ta tuğgeneralliğe 8 subayın terfi etmesi. Havacılarda nadiren kurmay subay olmayan bir albayın tuğgeneral olabildiği görülüyor. Oran 2001 2002 2003 2004 2006 2007 2008 yılları hep ‘8’de 8’ gidiyor. 2005’te bu oran 8’de 7’ye düşüyor 2009’da 9/9 ve 2010’da ‘8’de 8’ oluyor. 2001 sonrasında YAŞ’tan genelde 9 ya da 10 tuğgeneral çıkıyor.

*

Şimdi kısaca 15 Temmuz’dan sonra beliren tabloya göz atalım.

Kuşkusuz 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından yapılan 2016 YAŞ’ını olağanüstü koşullarda gerçekleşmiş bir toplantı olarak görmek ve orduda gerçekleşen büyük tasfiye sonrasında alınan kararları da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor.

2016 YAŞ’ında rekor sayıyla 57 albay generalliğe yükseltilirken bunlardan yalnızca 24’ü kurmay subaydı. Kalan 33’ü ise sınıf subayıydı. Böylelikle çoğunluk ilk kez sınıf subaylarına geçmiş oldu. Deniz Kuvvetleri’nde ise 14 albay tuğamiral oldu. Bunların yarıdan bir fazlası yani 8’i kurmay albaydı. Hava Kuvvetleri’nde ise 28 generalden 17’si kurmaydı.

2017 YAŞ’ında Kara Kuvvetleri’ndeki terfi listesinde sınıf subayları kurmay subayları sayıca ikinci kez geçti. Generalliğe terfi eden 37 albaydan yalnızca 17’si kurmaydı. Buna karşılık Deniz Kuvvetleri’nde 16 albaydan 10’u kurmaylardan seçildi. Hava Kuvvetleri’nde 10 albay tuğgeneral rütbesine yükselmeye hak kazandı. Bu grup kurmay subayları ve sınıf subayları arasında (5/5) eşit bir şekilde dağılmıştı.

Gelelim 2018 YAŞ’ına. Bu YAŞ’ta Kara Kuvvetleri’nde 24 albay general olurken bunlar arasında kurmayların sayısı 8’le sınırlı kaldı sınıf subayları 16 kişiyle yine çoğunluğu oluşturdu. Deniz Kuvvetleri’nde 9 tuğamiral içinde kurmaylar 4’le sınırlı kaldı. Hava Kuvvetleri’nde 8 albay tuğgeneral olurken içlerinde yalnızca 1’i kurmay subaydı.

2019 YAŞ’ındaki durumu yazının girişinde özetlemiştik.

Bu yazıda somut veriler üzerinden bir fotoğraf çektik. Yarın bu verilerin değerlendirmesine geçebiliriz. Ayrıca 15 Temmuz faktörü nedeniyle her kuvvette farklı durumların ortaya çıkabileceğini de dikkate almalıyız.

LİNK : http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/yas-sonrasi-tsk-1-turk-ordusunda-kurmaylik-sisteminin-agirligi-azaliyor-41326231

SEDAT ERGİN : YAŞ SONRASI TSK (2) – GENERALLİĞE YÜKSELMEDE YENİ KRİTERLER

Dünkü yazımız başlığında vurgulandığı üzere ‘Türk Ordusu’nda Kurmaylık Sisteminin Ağırlığı Azalıyor’ tespitini içeriyordu. Yazı geçen ayın başında Yüksek Askeri Şûra’da (YAŞ) alınan kararlardan yola çıkarak özellikle Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda yapılan tuğgeneral seçimlerinde tercihlerin kurmaylardan çok sınıf subayları üzerinde yoğunlaştığına işaret ediyordu.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin -geleneksel olarak- komuta kademesini kurmay subaylardan oluşturduğu bütün sistemin buna göre tasarlanmış olduğu dikkate alındığında bu sistemin dışına çıkan yeni bir yöneliş söz konusu.

Ancak bu yönelişi değerlendirirken 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve FETÖ faktörünün söz konusu gelişmeler üzerindeki etkisine de muhakkak değinmeliyiz.

*

TSK’nın 15 Temmuz kalkışmasında çok ağır bir sarsıntıya uğradığı kurumsal yapının altüst olduğu ve bu sarsıntının bıraktığı izlerin sorunların tümüyle aşılamadığı bunun için daha uzun yıllar gerektiği bir sır değil.

Kara Kuvvetleri’nde darbe girişimine katılan çok sayıda FETÖ’cü general subay çıktı. Bunlardan suçüstü yakalananlar darbeye karıştığı tespit edilenler TSK’dan atıldı. Bu tasfiye yaşanırken sırf ‘görevlendirme listeleri’nde gıyaplarında adları geçtiği için haksız bir şekilde birçok general de KHK ile ihraç edildi. Bu durum ikinci bir tasfiyeye yol açtı. Bu grupta olanlar arasında yargıda aklanan ayrıca halen istinaf temyiz süreçlerini bekleyen birçok asker var.

15 Temmuz’da yapılan büyük tasfiye TSK’daki general ve kurmay subay havuzunu da etkiledi. FETÖ özellikle TSK’nın komuta kademesine general kadrolarına göz koyduğu için bu kademelere uzanan kurmay sistemine nüfuz etmeye stratejik bir öncelik vermişti. Darbe girişimini izleyen tensikat general ve kurmay subay kadrolarında ciddi bir açığın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu açığın kapatılması ihtiyacı bütün kuvvetlerde generalliğe terfilerde kurmay albayların yanı sıra kurmaylık sisteminin dışındaki sınıf subaylarından da yararlanılmasının önünü açtı.

Bu uygulama 15 Temmuz koşullarında kaçınılmaz olarak kendisini dayattı. Buna karşılık sınıf subaylarının general yapılması uygulamasının darbe girişiminden sonraki üç yıl içinde 15 Temmuz’dan bağımsız bir şekilde genel bir politikaya dönüştüğünü söylemek mümkün.

*

Dünkü yazımızda darbe girişiminin hemen sonrasındaki olağanüstü koşullarda gerçekleştirilen 2016 YAŞ’ında tuğgeneralliğe terfi eden toplam 57 albaydan yalnızca 24’ünün kurmay kalan 33 albayın ise sınıf subayı olduğunu yazmıştık. Son YAŞ’ta tuğgeneralliğe terfi eden 23 albay arasında yalnızca 2’sinin kurmay kalan 21’inin sınıf subayı olması bu yönelişin kazandığı ivmeyi göstermesi bakımından yeteri kadar açıklayıcı.

Bu durum kurmay subay havuzunda tuğgeneralliğe yeteri kadar aday bulunmamasından mı kaynaklanıyor? Bu tez kurmay kadroları 15 Temmuz’da ağır bir sarsıntı geçiren Hava Kuvvetleri açısından belli ölçülerde geçerli olabilir. Ancak aynı gözlemi Kara Kuvvetleri için öne sürebilmek isabetli olmaz. Çünkü pekâlâ tuğgenerallik rütbesine sırası gelmiş olan yıllardır bu rütbeye terfi etmeyi bekleyen farklı devrelerden pek çok kurmay albay var sistem içinde. Üstelik bunlar arasında son YAŞ sırasında emekli edilenlerin de bulunduğu anlaşılıyor.

*

Ayrıca bu yönelişin yalnızca tuğgenerallik terfileriyle sınırlı olduğunu da düşünmemek gerekiyor. Bu yılki YAŞ kararlarının emekliye ayrılan tuğgenerallerle ilgili bölümünü incelediğimizde ana tespitimizi teyit eden ikinci bir tutumla karşılaşıyoruz.

Bilindiği gibi orgeneraller hariç tutulursa diğer general rütbelerinde siyasi otoritenin süre uzatma ya da emeklilik gibi başlıklarda geniş bir tasarruf yetkisi var. Teamül bir generalin genelde dört yıl bu görevde kalıp terfi etmediği ya da uzatma almadığı takdirde kadrosuzluktan emekliye sevk edilmesi. Olağan uygulama bu yönde.

Buna karşılık bulunduğu rütbede normal bekleme süresini doldurmadığı halde kadrosuzluk gerekçesiyle emekliye sevk edilenlerin durumu ayrı bir bakışı gerektiriyor. Çünkü burada rütbede pekâlâ bekleme süresi olduğu halde kendisine teşekkür edilerek el sıkışılması durumu söz konusu.

*

Bu yılki YAŞ’ın önemli bir yönü 2016 YAŞ’ında yani kalkışmadan hemen sonra tuğgeneralliğe terfi eden devrenin mensuplarının bir bölümüne dönük alınan emeklilik kararlarıydı. O YAŞ’ta toplam 57 albay tuğgeneral yapılmıştı ve denge 24 kurmay-33 sınıf subayı şeklindeydi.

İlginçtir ki 2016 YAŞ’ında terfi eden tuğgenerallerden 17’si geçen ağustos ayında normal bekleme sürelerini tamamlamadan kadrosuzluk gerekçesiyle emekliye sevk edildi. Bu tasarrufta dikkat çeken bir ayrıntı bu 17 subaydan 11’inin yine kurmay sınıfından gelen askerler olmasıydı. Böylelikle 2016’da terfi eden 24 kurmay subaydan 11’i üçüncü yıl sonunda sistem dışı kalmış oldu. Bu arada emekliye sevk edilenler arasında 15 Temmuz darbe girişimine karşı kuvvetli bir duruş sergilemiş olan askerler de var.

Gelgelelim emekli edilen 17 tuğgeneralden yalnızca 6’sı yani sayıca daha azı sınıf subayıydı. Bu durumda 2016 tuğgeneral devresi içindeki sınıf subayı ağırlığı belirgin bir şekilde genişlemiş oldu.

Yaptığım kaba bir hesaba göre 2016 2017 2018 ve 2019 YAŞ toplantılarında tuğgeneralliğe terfi edenlerin -toplam ortalamada- yaklaşık üçte biri kurmay üçte ikisi ise sınıf subaylarından oluşuyor.

*

Anlattıklarımız ışığında TSK’da majör bir değişikliğin yaşandığını kurumun geleceğinde kurmaylık sisteminin belirleyiciliğinin azaldığı bir aşamaya geçildiğini söyleyebiliriz. Konuyu tartışmaya devam edeceğiz.

LİNK : http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/yas-sonrasi-tsk-2-generallige-yukselmede-yeni-kriterler-41327364

SEDAT ERGİN : YAŞ SONRASI TSK (3) – ATAMALARDAKİ YERLEŞİK ÖLÇÜLER KAYBOLUYOR

Kara Kuvvetleri Komutanlığı bünyesindeki kolordu komutanlıklarına yapılan görevlendirmelere baktığınızda nasıl bir sistemin işlemekte olduğunu anlamak açısından biraz karışık bir durumla karşılaşabilirsiniz.

Şöyle anlatalım…

*

Gelibolu’daki İkinci Kolordu Komutanlığı’nın başında 15 Temmuz darbe girişimi karşısındaki tutumu nedeniyle kamuoyunun çok yakından tanıdığı bir isim olan Korgeneral Zekai Aksakallı var. Aksakallı tümgeneral rütbesiyle Özel Kuvvetler Komutanı iken 2016 Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantısında korgeneralliğe terfi etti ve 2017 yılında Gelibolu’daki kolordu görevine gönderildi.

İstanbul’daki Üçüncü Kolordu Komutanlığı görevinde yine korgeneral rütbesinde olan Kemal Yeni var. Yeni 2018 yılında bu rütbeye terfi etmiş ve hemen ardından İstanbul’daki görevine atanmıştı.

Ankara’daki Dördüncü Kolordu Komutanlığı’na gelirsek başkentin resmi protokolünde de önemli bir yeri olan bu makamda bir tümgeneral görev yapıyor: Ahmet Kurumahmut… Kendisi tümgenerallik makamına geçen ağustos ayı başındaki YAŞ’ta terfi etmişti.

Gelelim Çorlu’daki Beşinci Kolordu Komutanlığı’na… Aslında Beşinci Kolordu’ya ilk başta Tümgeneral Kurumahmut atanmıştı. Ancak YAŞ’ta Dördüncü Kolordu Komutanlığı’na atanan Tümgeneral Erhan Uzun Adana’daki Mekanize Tümen Komutanlığı’na kaydırılınca Ankara’daki bu pozisyon boşalmış ve buraya Kurumahmut gönderilmişti. Kurumahmut Ankara’ya gidince bu kez Beşinci Kolordu’da boşalan makama tuğgeneral rütbesindeki Tevfik Algan getirildi. Algan bu rütbeye 2013 YAŞ’ında terfi etmiş kıdemli bir tuğgeneral.

*

Özellikle terörle mücadelede kritik bir konumda olan Yedinci Kolordu Komutanlığı’na gelirsek… Diyarbakır’daki bu göreve geçen geçen ağustos ayında Tümgeneral Yılmaz Yıldırım atandı. Kendisi 2016’dan bu yana tümgeneral rütbesinde.

Sekizinci Kolordu Komutanlığı makamında ise bir korgeneral görev yapıyor: Osman Erbaş… 2016 YAŞ’ında korgeneralliğe terfi eden Erbaş 2017 yılından beri Elazığ’daki bu görevi yürütüyor.

Erzurum’daki Dokuzuncu Kolordu Komutanlığı’nın başında ise 2018 yılından bu yana Tümgeneral Veli Tarakçı bulunuyor. Tarakçı 2014 yılında tümgeneral olmuştu.

*

Bu tablo bize ne anlatıyor? Yedi ayrı kolordunun komutanlıklarına ilişkin atamalara baktığımızda korgeneral tümgeneral ve tuğgeneral olmak üzere üç ayrı rütbede askerlerin görev yapabildiklerini bu anlamda yerleşik bir standardın bulunmadığını görüyoruz. Kolordulardan üçünün başında ‘kor’ üçünün başında ‘tüm’ ve birinin başında ‘tuğ’ rütbesinde komutanlar var.

Kolordu komutanlıkların başında eskiden yerleşmiş bir uygulama olarak yalnızca ‘kor’ rütbesinde üç yıldızlı generaller görevlendirilirdi. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nde yaşanan altüst olma halinin ve bu süreç içinde korgeneral sayısında azaltmaya gidilmesinin bir sonucu bugün kolordular farklı rütbelerdeki generaller tarafından yönetiliyor.

*

Geçmişteki yerleşik uygulamalardan uzaklaşan durumları yukarıdan aşağı her kademede görmek mümkün. Örneğin eskiden Kara Kuvvetleri’ndeki ordu komutanlıkları orgeneral rütbesinde bir general tarafından komuta edilirken bugün yalnızca İstanbul’daki Birinci Ordu Komutanlığı’nın başında bir orgeneral bulunuyor: Musa Avsever…

Buna karşılık Malatya’daki İkinci Ordu Komutanlığı’nda (Sinan Yayla) Erzincan’daki Üçüncü Ordu Komutanlığı’nda

(Şeref Öngay) ve İzmir’deki Ege Ordu Komutanlığı’nda (Ali Sivri) korgeneral rütbesinde generaller görev yapıyor. (Aynı zamanda üç kolordunun başında korgeneraller var. )

Bunun gibi geçmişte tugaylara tuğgeneral düzeyinde atama yapılırken bugün geldiğimiz noktada birçok tugayın komutasında albay rütbesinde subayların da görev alabildikleri görülüyor.

*

Bu örneklerden hareket edersek Türk Silahlı Kuvvetleri’nde geçmişin yerleşmiş geleneklerinin dışına çıkan uygulamalarla artık sıkça karşılaşıldığını bazı komutanlıklara yapılan görevlendirmelerde gözetilen ölçülerin standart bir çizgi izlemediğini yerleşik bir sistem görüntüsünün zemin kaybettiğini objektif bir tespit olarak kayda geçebiliriz.

Bu gelişmeler yeni ve farklı bir sisteme geçişin hesaplanmış ön adımları mıdır yoksa 15 Temmuz darbe girişimin yol açtığı büyük sarsıntı nedeniyle taşların hâlâ oturmamış olmasının mı sonucudur? Belki de her iki şık birlikte geçerlidir.

Meseleyi biraz daha büyüteç altında tutacağız.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/yas-sonrasi-tsk-3-atamalardaki-yerlesik-olculer-kayboluyor-41328534

SEDAT ERGİN : YAŞ SONRASI TSK (4) GENERAL – AMİRAL KADROLARINDA DARALMA DEVAM EDİYOR

GEÇEN 1 Ağustos tarihinde yapılan Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) toplantısının sonuçlarını açıklayan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki general/amiral toplamını 233 olarak verdi. Kalın tam bir yıl önce 2018 YAŞ kararlarını açıklarken bu sayı 244’tü.

Komuta kademesinin geçen dönemde hangi boyutlarda küçüldüğünü gösterebilmek için 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden önceki toplamla 2019 toplamını karşılaştırmamız gerekiyor. Bu amaçla başvuracağımız en önemli referans kalkışmadan kısa bir süre önce 4 Mayıs 2016 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’nın web sitesinde bu konuda yapılan paylaşımdır.

Genelkurmay’ın bu açıklamasına göre darbe girişiminden yaklaşık iki ay önce kuvvet komutanlıklarında 325 general ve amiral (Jandarma Genel Komutanlığı dışında) görev yapmaktaydı.

Kalın’ın geçen ay açıkladığı 233 rakamı 2016 yılındaki 325 toplamının 92 eksiğidir. Bir başka anlatımla TSK’nın general/amiral rütbelerindeki gövdesi darbe girişimi öncesi döneme kıyasla bugün yüzde 30 kadar küçülmüştür.

Aslında general/amiral sayısı FETÖ’nün 15 Temmuz kalkışmasından sonra gerçekleştirilen büyük general tasfiyesinin ardından 27 Temmuz 2016 tarihindeki YAŞ toplantısında alınan kararlarla 206’ya kadar inmişti. Küçülme oran olarak o tarihte yüzde 40’a kadar yaklaşmıştı. Ancak bir yıl sonra yapılan 2017 YAŞ’ında general/amiral toplamı 215’e ve 2018’de daha anlamlı bir artışla 244’e çıkmıştır. Bu yılki toplam 2018’deki rakamın 11 altındadır.

*

Peki bu düşüş kuvvetlere nasıl yansıdı? Bunu gösterebilmek için AA’nın Genelkurmay verilerine dayanarak 23 Temmuz 2017 tarihinde kuvvetlerin durumuna ilişkin geçtiği bir haberi baz alabiliriz. AA bu haberde 15 Temmuz 2016 itibarıyla TSK’daki general/amiral toplamını 325’ten 1 fazlasıyla 326 olarak veriyor. Habere göre darbe girişimi günü toplam general/amiral sayısının kuvvetlere göre dağılımı şöyleydi: Kara Kuvvetleri’nde toplam 198 general Deniz Kuvvetleri’nde 56 amiral ve Hava Kuvvetleri’nde 72 general…

Bugüne gelirsek Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın’ın açıkladığı 233 rakamının kuvvetlere dağılımı nedir? Elime geçen verilere göre dağılım Kara Kuvvetleri’nde 131 general Deniz Kuvvetleri’nde 47 amiral Hava Kuvvetleri’nde ise 55 general şeklinde beliriyor.

Resmi rakamlar her bir kuvvet için bu hesaplamanın bir fazlası ya da bir eksiği çıkabilir. Ancak her halükârda Kara Kuvvetleri’ndeki küçülmenin oran olarak Hava ve Deniz Kuvvetleri’ne kıyasla belirgin bir şekilde daha büyük olduğunu söyleyebiliriz.

*

Aslında Kara Kuvvetleri’ndeki düşüşün kamuoyu tarafından da yakından izlendiği alanlardan biri orgeneral kadrolarıdır. Bu kuvvette 15 Temmuz öncesi toplam 10 orgeneral görev yapmaktaydı. (Genelkurmay Başkanı Genelkurmay İkinci Başkanı Kara Kuvvetleri Komutanı Kurmay Başkanı EDOK Komutanı ile 1 2 3 ve 4. Ordu (Ege) komutanları ve karacı kadrosundan Jandarma Genel Komutanı. )

Bugün Kara Kuvvetleri’nde Genelkurmay Başkanı (Yaşar Güler) Kara Kuvvetleri Komutanı (Ümit Dündar) ve Birinci Ordu Komutanı (Musa Avsever) ve kısmen pasif bir görev olan Genelkurmay Denetleme Değerlendirme Başkanı (İsmail Metin Temel) olmak üzere yalnızca dört orgeneral var.

Kara Kuvvetleri’nde 15 Temmuz’dan sonraki dört yıl zarfında yalnızca iki korgeneral orgeneralliğe terfi ettirilmiştir. Birincisi 2016 YAŞ’ında ‘or’luğa yükselerek Birinci Ordu Komutanlığı’na atanan Musa Avsever ikincisi ise 2018 YAŞ’ında ‘or’ olan İsmail Metin Temel’dir. Boşalan orgeneral kadrolarına

–iki istisna dışında- terfi yapılmadığından geçen süre içinde toplam kadro 4’e inmiştir. Örneğin geçen YAŞ’ta bekleme sürelerini tamamlayıp kadrosuzluk nedeniyle emekliye sevk edilen orgeneraller Abdullah Recep ve Serdar Savaş’ın boşalttıkları Ege Ordu ve Üçüncü Ordu komutanlıklarına bu kez korgeneral düzeyinde atama yapılmıştır.

Bu arada 15 Temmuz öncesinde 23 korgeneral görev yaparken bu sayı bugün 10’a düşürülmüştür.

*

Deniz Kuvvetleri’nde ise geçmişte iki olan oramiral kadrosu artık 1’de (Komutan Oramiral Adnan Özbal) tutulmaktadır. Donanma Komutanlığı’nı geçmişte oramiral rütbesinde bir komutan üstlenirken bu makamda artık bir koramiral (Ercüment Tatlıoğlu) bulunuyor. Koramiral sayısı 2016’da 4’ken bugün 1’e düşmüştür. Eskiden koramiral düzeyinde yürütülen kuzey ve güney deniz saha komutanlıkları gibi görevlerde artık tümamiraller iş başındadır.

Buna karşılık Hava Kuvvetleri’nde eskiden olduğu gibi iki orgeneral görev yapmaktadır. Hava Kuvvetleri Komutanı Hasan Küçükakyüz 2016 YAŞ’ında Eskişehir’deki Muharip Hava Kuvveti Komutanı Atilla Gülan ise 2017 YAŞ’ında ‘or’ rütbesine çıkmıştır. Hava Kuvvetleri’nde geçmişte 8 olan korgeneral sayısı 3’e inmiştir.

Geride bıraktığımız dört yıl içindeki şekillenmekte olan bu yönelişler görevlendirmelerde yerleşen kalıplar TSK’nın en azından -gözle görülebilir bir gelecekte- geçmişe kıyasla daha küçük bir general/amiral kadrosu tarafından yönetileceğine işaret ediyor.

LİNK : http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/yas-sonrasi-tsk-4-general-amiral-kadrolarinda-daralma-devam-ediyor-41329390

KÜRESEL GÜÇLER DOSYASI : Uluslararası Sistem Neden Suriye’yi Seçti ?


Uluslararası Sistem Neden Suriye’yi Seçti ?

Birleşmiş Milletler’in insani işlerden sorumlu yardımcısı Valeri Amos bu hafta sonu Suriye’deki insani durumu görüşmek üzere Şam’da Suriyeli yetkililerle bir dizi görüşmeler gerçekleştirdi. Son iki yıldır ülkenin yaşadığı çatışma ortamı, ülkelerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca Suriyeli, ülkedeki gıda ve yakıt kıtlığı, BM temsilcisinin öncelikli gündemleri arasında yerini aldı. Şam’daki temaslarının ardından kamuoyuna herhangi açıklama yapmamayı tercih eden Amos, geçtiğimiz haftasonu Dünya Ekonomik Forumu’nun düzenlendiği Davos kentinde, Suriye’de yaşanan acıları dindirmek için dünya güçlerinin yeterli mücadeleyi vermediğini yeniden vurgulama ihtiyacı hissetmişti. Amos Davos’ta; “Suriye’deki insani durum tam anlamıyla felaket ve daha da kötüye gidiyor. Şu anda gördüğümüz bu kötü durumun nedeni uluslararası toplumun Suriye’deki krizi çözmek için bütünleşememeleridir.” açıklamasında bulundu.

Suriye’de yaşanan insanlık dramı yakında ikinci yılını dolduracak. Milenyumun ilk 20 yılına damgasını vuran; 11 Eylül İkiz Kulelere yapılan saldırılar, Irak Savaşı ve de Arap Baharı süreciyle belleklerden hiç silinmeyecek olan, hayatını kaybedenlerin sayısının 60 bini geçtiği, milyonların ülkesini terk etmek zorunda kaldığı Suriye olayları yer alacak. Yeni yüzyılın bir önsözü mahiyetindeki bu yıllarda özellikle Suriye meselesi masaya gelince Suriye’de olaylar başladığından beri uluslararası toplumdan, tek bireylerine kadar, Suriye konusunda üzerinde yazılıp çizilmemiş, konuşulmamış, çözümler üzerinde pazarlıklar- politikalar üretilmemiş bir an bile geçirilmediği görülüyor. Fakat günün sonunda ortaya çıkan tablo tam da Amos’un kişiliği ve kurumsal pozisyonunda bütünleşiyor; “bir tarafta insani dram, diğer tarafta uluslararası toplumu temsilen Birleşmiş Milletler’in kurumsal kimliği”

Amos’un Suriye’de insani kıyıma BM temsilcisi sıfatıyla çözüm bulmaya çalışırken, uluslararası sistemin son derece siyasi kutuplaşmaya neden olmuş böyle bir meseleden insanlık adına olumlu sonuçlar çıkarmak çok kolay olmasa gerek. Zira Arap Baharı’nı yaşadığımız son 2,5 yıldan beridir, neredeyse tüm sistemler kendilerine ait tarihsel politikalarını yeniden gözden geçirip revize etmeye çalışıyorlar. Özellikle Suriye söz konusu olduğunda ise kendi devlet aygıtlarını neredeyse kendileri teste tabi tutarcasına, kurumlarını yeni koşullara göre yeniden yapılandırabiliyorlar. Fakat günün sonunda olan yine binlerce masum sivillere oluyor.

Sürecin Suriye’de bu kadar acımasızca ve kanlı geçmesindeki başlıca nedenlerden biri de Arap Baharı’na hazırlıksız yakalanan uluslararası toplumun karar vermede son derece aceleci olmasıydı. Irak Savaşı sonrası neredeyse tüm tarafların Arap coğrafyasına dönük politikalarını bir an önce hayata geçirmek istemelerinin en zirve noktasında Arap isyanlarının petrol zengini Libya’ya sıçramasıyla, taraflar ellerinden büyük bir fırsatın kaçmakta olabileceğini hissettiler. Fakat bu durum ABD haricindeki tüm diğer taraflar nezdinde üretilmiş herhangi somut politika olmadığı bir döneme denk gelmişti. 11 Eylül Saldırılarının hemen ardından “küresel terörizm ile savaş” ilan etmesi ABD’nin uluslararası toplum nezdinde Irak’ı İşgal etmesinin hukuki zeminini oluşturabilecek malzemeler barındırırken, ABD’nin geniş bir coğrafyayı kapsayan bir Ortadoğu Politikası üretmesine ve orada kalabilmesine olanak sağlıyordu.

Irak Savaşı’yla birlikte uluslararası toplumun üretebileceği, üzerinde uzlaşı sağlayabileceği yegâne ortak, “küresel düşman” terörizmin Irak odağında işlerlik kazanması, 2008 Dünya Ekonomik Krizi’ne kadar sistem unsurları tarafından kabul edilebilir araçlar sunmaktaydı. Fakat ekonomik krizin neden olduğu tavsamalarla birlikte küresel güç merkezlerinin kendi politik havzalarını genişletme iradeleri, Ortadoğu’ya dönük tüm büyük politikaları birer spesifik araçlar haline getiriverdi. Örneğin, Irak’ta diktatör bir rejimin olması ve El-Kaide Terörü ABD ulusal güvenliği için topyekün bir politika hedefiyken, ekonomik krizden sonra bunlar ancak ABD’nin ilgili kurumlarının ilgisi dâhilindeki gündemlere kayıverdi. Her ne kadar 11 Eylül saldırılarından sonra ABD’nin bir terör tanımı yapabiliyor olmasına rağmen aslında uluslararası sistem tarafından üzerinde mutabakat sağlanmış mutlak bir tanımlama bulunmamaktadır. Suriye’de yaşananların temelinde de Irak Savaşı’nda çerçevesi belirlenmiş bir terör tanımlaması olmasına karşın, Suriye özelinde Ortadoğu coğrafyasına dönük herhangi somut politikasının olmamasından, var olan politikaların da sadece dış politika araçları ve kurumları üzerinden yürütülmeye çalışılmasından kaynaklandığı söylenebilir.

Suriye’de Terörizmi Kim Tanımlıyor?

Politik çerçeveden uzak olarak terörizm uluslararası hukuk doktrini çerçevesinde ele alınmış ve temelde iki farklı görüş ortaya çıkmıştır. Buna göre birinci hakim görüş, uluslararası toplum terörizmi tam olarak tanımlayamamaktadır. Bu nedenle bu durum terörizmle mücadelenin en önemli handikapı olarak ortaya çıkmaktadır. Üzerinde uzlaşıya varılamamış bir terörizm tanımında; hangi eylemlerin terörist eylem olarak nitelendiği, bu eylemlerin nasıl önleneceği konusunda karşılaşılacak sorunların ancak meselenin en temelde uluslararası toplumun üzerinde mutabık kalacakları ortak bir terörizm tanımı yapılmasından geçtiği savunulmaktadır. Irak, Libya ve Suriye gibi devletlerde terörist eylem olarak nitelenen faaliyetler ile halkların bağımsızlık için verdikleri meşru mücadelenin arasındaki ayrımı ortaya konulabilmesi için uluslararası toplum tarafından sağlıklı bir terörizm tanımlaması yapılması gerektiği savunulmaktadır. (1)

Böyle bir tanımlamanın yapılmasının gerekmediğini savunan ikinci görüşte ise; pratikte böyle bir tanımın yapılmasının mümkün olmadığını ileri sürmektedirler. Terörizmin tanımlamasının imkansızlığını ortaya koyanlar bu soruna karşın, bir tanımlama yapmaktan ziyade terör oluşturan suça yoğunlaşmanın daha sağlıklı olduğu görüşünü savunmaktadırlar.

Başta Suriye olmak üzere çoğu Ortadoğu ülkesine dönük, her iki terörizm tanımındaki farklı iki görüş, Arap ayaklanmalarının yaşandığı bölgelerin bir an evvel istikrara kavuşması adına, ikinci görüşün daha genel geçer bir yaklaşım olması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle Suriye’de uluslararası hukukun alanına giren kavramsal çerçevede, uluslararası toplum; kendi kaderini tayin, iç savaş, direniş, devrim, ayaklanma gibi tanımlamalar üzerinde mutabakat aramak yerine, terörizm amaçlarıyla, varacağı noktayla değil, spesifik olarak eylemin bizzat kendisiyle tanımlanmalıdır.

Suriye ve Libya başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerinin çoğunda bireysel şiddet eylemleri, şahsi çıkar ve kazanç eylemleri terör olarak nitelendirilirken, Batı karşıtlığı, anti-Emperyalizm, sömürgecilik karşıtlığının şiddete dönüşmesi, çoğu zaman meşru müdaafa hakkı ya da en ileri şekilde ideolojik politik bir eylem olarak nitelendirilmiştir.

Anti-Emperyalizm veya sömürge karşıtlığının şiddete dönüşmesinin, silaha başvurulmasının tanımlanması, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi’ne ek protokolde şu şekilde yer almış, “Yabancı işgaline ve ırkçı rejimlere karşı mücadele eden halkların silahlı çatışmaları” kapsamında değerlendirme yapılmıştır. Bu değerlendirme grupların mücadelesinin tıpkı uluslararası çatışmada yer aldığı şekliyle ilgiye mazhar bir durum arz edebileceği kabul edilmiştir. (2)

Cenevre sözleşmesi ve ek protokollere göre bu tür silahlı çatışmaların tıpkı uluslararası silahlı çatışma şeklinde görüldüğü açıktır. Ancak özellikle NATO’ya üye devletlerin çoğunun, halkların mücadelelerinde açıkça silahlı mücadele edebilecekleri öngörüldüğü durumlarda, olumsuz yönde karar bildirmeleri veya tarafsız kalmaları bu konuda uluslararası toplumda genel kabul gören bir tanımlamanın oluşmadığı anlaşılmaktadır.

Sonuç Yerine:

11 Eylül Saldırılarından beridir uluslar arası toplum ve sistemler sürekli kendini yenileme ve kaybettikleri açıklarını kapatma gayreti içerisine girmiş bulunuyor. Irak Savaş’ının ardından Ortadoğu’ya yönelik politikaların gerisinde kalmak istemeyen tüm taraflar, öngörülmeyen Arap ayaklanmalarıyla karşılaşınca olabildiğince aceleci davranmak durumunda kalmışlardır. Tunus-Mısır-Libya’da Arap ayaklanmalarının netice alması, Suriye özelinde de benzer beklentilerin doğmasına neden olmuştur. Fakat uluslar arası toplumun 11 Eylül saldırılarının ardından Ortadoğu’ya yönelik “terörle savaştan” başka geliştiremediği politikaları, Suriye’de karşılık bulmamış ve uluslar arası toplumda bu durumu fırsata dönüştürmek istemesiyle kendilerini yeniden yapılandırma imkanlarını kovalamışlardır. Bu durum Suriye üzerinde eksenleri ikiye bölmüştür. Bir tarafta Suriye’deki rejimi meşru devlet yönetimi olarak kabul edenler ile, diğer tarafta Suriye’deki Muhalifleri bağımsızlık savaşçısı olarak görüp, Suriye rejimini kendi halkına karşı terör üreten bir yönetim olarak kabul etmişlerdir. Haliyle bu durum Türkiye’nin Suriye ile olan ilişkilerinde ikili bir mesele olmaktan öte, uluslar arası toplumun bir sorunu haline karşılık gelmektedir. Türkiye ise başından beri Suriye halkının yanında yer alarak derin misyonunu icra etmeyi sürdürmektedir.

TEKNİK TAKİP DOSYASI : YUNAN İSTİHBARATI BU SİSTEMLE TÜRKİYE’Yİ Mİ DİNLİYOR ???


YUNAN İSTİHBARATI BU SİSTEMLE TÜRKİYE’Yİ Mİ DİNLİYOR ???

Türkiye’nin Batı’sı komşu Yunanistan tarafından dinleniyor. Bekman Tv bir süredir üzerinde çalıştığı bu konuyu bugün ülkesiyle paylaşıyor

İZMİR – Adalarına kurduğu çeşitli güçteki rölelerle Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’ini avucunun içine alan Yunanistan ülkemizden aldığı bilgileri çok özel bir dağıtım sistemiyle Başkenti Atina’da ki istihbarat havuzuna mı gönderiyor?

Bu gördüğünüz harita komşu Yunanistan’ın aynı zamanda Türkiye’ye yıllardır karşı beslediği kin ve düşmanlığın bir fotoğrafıdır

Hedefinde Türk Polis ve Askerini dinlemek olduğu düşünülen Yunanistan, Lozan’da kendisine ikram edilen adalarına öyle bir dinleme sistemi kurmuş ki, görenin de, duyanın da aklı şaşıyor

Bu gördükleriniz Ege Denizi içinde bulunan Yunanistan’a ait adalarda kurulan röle sistemi

Dinlediği sadece Ege değil. Marmara’da da pek çok ili dinleyen Yunanistan‘ın zaman zaman frekanslarına da girdiği Türkiye’nin devlet kurumlarının yaptığı muhaberatı bu yolla kaydettiği düşünülüyor

Bekman.Tv bu olayı deşifre eder etmez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı sosyal medyasında ki kişisel olduğu sanılan hesabından bilgilendirdi

Adalarda bu sistemi kuranın Yunanistan mı yoksa aynı yatakta yattığı bir terör örgütü mü olduğu bilinmiyor. Bekman Tv olarak ortaya çıkardığımız bu konunun devlet tarafından araştırılmasını isteyen kurum Genel Yayın Yönetmeni Cemal Bilge, “Kurdukları yüzlerce röleyi öyle bir sistemle Atina’ya bağlamışlar ki haritayı gördüğümüzde dudaklarımız uçukladı. Ama şurası bir gerçek ki bu sistemi kuran Yunanistan mıdır yoksa Türkiye düşmanı örgütler midir onu bilmemiz mümkün değil. Bu konuyla ilgili bir tahminimizde buradan elde edilen bilgiler Yunanistan gibi cılız bir ülke’den çok ABD’nin Pentagon’unda değerlendiriliyor olabilir” diye konuştu

Geçtiğimiz günlerde Çeşme Polisi’nin telsiz frekansına giren Yunanlılar 10 saniyelik bir şovun ardından frekanstan çıkış yaptılar