İRTİCA DOSYASI : Asteğmen Kubilay’ın şehit edilmesinden günümüze ne değişti ????


Asteğmen Kubilay’ın şehit edilmesinden günümüze ne değişti ????

Yazan: Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 23 Aralık 2017

23 Aralık 1930’da İzmir’in Menemen ilçesinde, askerlik görevini yedek subay olarak yapan Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay gerici bir ayaklanma ile şehit edilmişti. Aradan geçen 87 yılda olayın perde arkasındaki süreci halen anlayamayan bizler, benzer tuzaklarla yine karşı karşıyayız.

OLAY NASIL CEREYAN ETMİŞTİ?

Menemen’de bir camide sabah namazını kılan altı kişilik küçük bir grup, Derviş Mehmet liderliğinde camiden çıktıktan sonra halkı isyana teşvik etmeye başlar.

Olayları duyan Alay Komutanı, Asteğmen Kubilay’ı bir manga asker eşliğinde olay mahalline gönderir. Kubilay kalabalığı dağıtması için Derviş Mehmet’i ikna etmeye çalışır.

Adamlar bir ayaklanma başlatmak için bölgeye geldikleri için ikazları kâle almazlar. Derviş Mehmet ile Asteğmen Kubilay arasında tartışma çıkar. Çıkan arbedede Derviş Mehmet, Asteğmen Kubilay’ı vurur.

İşin ilginç yanı, toplanan kalabalık da Derviş Mehmet’ten yanadır. Asteğmen Kubilay’a sahip çıkmaz. Derviş Mehmet, galeyana gelmiş kalabalıkla birlikte tekbir sesleri eşliğinde “Allah’u Ekber” diyerek Kubilay’ın başını keser. Komşumuz Suriye ve Irak’ta gördüğümüz DAEŞ (IŞİD) terörünün bir benzeri, 87 yıl önce bu topraklarda yaşanmış.

Olay bu kadar basit mi? Nasıl oluyor da altı kişi koskoca bir kasabayı ayağa kaldırıp, ahalinin önemli bir kısmını arkasına alarak bir isyan başlatabiliyor?

GÜNÜMÜZDE DE HALEN DEVAM EDEN DİNCİ-LAİK TARTIŞMASININ TEMELLERİ

Olaydan sekiz sene önceye gidelim. Bakalım yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde neler olmuş?

1 Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Osmanlı İmparatorluğu’’nun münkariz (mahvolmuş) olduğuna dair 308 numaralı kararname ile saltanatı kaldırır, Osmanlı hanedanlığına son verir.

29 Ekim 1923’de de Cumhuriyet ilan edilir.

Mustafa Kemal bununla da kalmaz. Meclisten geçirdiği 431 sayılı kanunla; 03 Mart 1924’de “Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışına Çıkarılması” kararını aldırır.

Halife sözcüğü Arapça kökenli bir kelime olup, Araplara göre Hz. Muhammed’in dünyadaki vekili anlamına gelmektedir. O zamanki halkın inanışına göre, Mustafa Kemal bir anlamda Halifeliği kaldırarak Allah’ın dünyadaki vekilini kaldırmış gibi algılanır.

Aynı tarihte, 03 Mart 1924’de “Şer’iyye ve Evkaf Vekâletlerinin (Şeriat ve Vakıflar Bakanlıkları) Kaldırılması Kanunu” da Meclis tarafından kabul edilir.

Osmanlı’da Şeriye Bakanlığı vardır. Bu bakanlık kişilerin birbirleri ve devletle olan ilişkileri ile devletin kararlarının Şeriata uygun olup olmadığını değerlendiren bir bakanlıktır. Bu bakanlık kaldırılarak yerine bu günkü Diyanet İşleri Başkanlığı kurulur. Bu bakanlık kalkınca, bir anlamda şeriat da ortadan kalkmış olur. Yani halkın bir kısmına göre din elden gitmiştir.

Yine aynı tarihte 3 Mart 1924’de çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) ile ülkedeki bütün eğitim kurumları Maarif Vekaleti’ne yani Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanır. Bu kanunla Medreseler kaldırılmıştır.

Çok önemli bir kanun da 8 Nisan 1924’de çıkartılır. “Mehakimi Ser’iyye’nin İlgasına ve Mehakimin Teşkilatı’na Ait Ahkâmı Muaddil Kanunu”. Bu kanunla dini kurallara göre karar veren şeriat mahkemeleri kaldırılmış olur.

Şimdi bütün bu kanunlar ne anlama geliyor? Bunu bir düşünelim.

Halifeliği kaldırıyorsunuz. Şeriat Bakanlığını kaldırıyorsunuz. Şeriat Mahkemelerini kaldırıyorsunuz. Dini eğitimi kaldırıyorsunuz. Peki bu kurumlarda kimler görev yapıyordu? Tahmin edeceğiniz üzere dini inancı ağır basan insanlar.

Peki, bu insanların ortak bir özelliği var mıydı? Evet. Hemen hemen hepsi çeşitli tarikatların mensubuydu. Osmanlı’da devletin mahkemeleri, eğitim kurumları, bürokrasisi, lafın kısası devletin tamamı, tarikatlar içinde teşkilatlanmış, dünyaya sadece inanç ekseninden bakan elit bir tabakanın, o zamanki “Beyaz Türkler”in elindeydi.

Mustafa Kemal, yukarıda saydığımız kanunları çıkartarak devleti, eski sahiplerinin elinden aldı. Sıradan vatandaşların, Türk halkının eline teslim etti. İnanç ekseninde çeşitli tarikatlarda örgütlenmiş bu insanlar, devletin mahkemelerinden, eğitim kurumlarından, bürokrasisinden ekmek yiyor, bu sayede makam-mevki, şan-şöhret sahibi oluyorlardı. Mustafa Kemal, devleti laikleştirerek, eski elit tabakanın hakimiyetine son verdi. Beyaz Türkler çok kızmıştı!…

SİYASETİ VE DEVLETİ TEKRAR ELE GEÇİRME ÇABALARI

Devleti elinden kaçıran tarikatlar/cemaatler tabi ki boş durmadı. Devleti tekrar ele geçirmek için o günden beri çalışıyorlar. Peki ne yaptılar ve ne yapıyorlar?

17 Kasım 1924’te, cumhuriyet tarihinin ilk muhalif partisi, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (İlerici Cumhuriyet Partisi) kuruldu. Partinin kurucuları, Mustafa Kemal’in eski silah ve dava arkadaşları, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar’dı.

Kurtuluş Savaşı’nın yedi öncüsünden beşi karşıt bir parti kuruyor, diğer ikisi, bizim “2 ayyaş” Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)’nda kalıyordu.

Yeni kurulan partinin başkanı Kazım Karabekir’di. Parti tüzüğünü de kendisi kaleme almıştı. Parti tüzüğünün bazı ilginç maddeler şöyleydi:

“Fırka (parti) dini düşünce ve inançlara hürmetkârdır” (Madde 6)

“Devletin vazifeleri asgari hadde indirilecektir (madde 9)”,

“İdari âdem-i merkeziyet esası kabul edilecektir (madde 14)”,

“İlk mekteplerin idareleri mahallerine ait olacaktır (madde 52)”,

Yeni parti ekonomide liberal sistemi benimsemişti. Devletin ekonomiye, inanç özgürlüklerine ve halkın eğitimine karışmasını istemiyordu. Parti, merkezi yönetim yerine yerel yönetimlerin güçlü olmasından yanaydı. Bir anlamda Osmanlı’nın eski eyalet sistemi devam edecek, her bölge kendi yerel yönetimi ve eğitim sistemini düzenleyebilecekti. Bu politikayı takip eden Ortadoğu’daki Irak ve Suriye gibi devletler, bir ulus yaratamadıkları için bugün ülkelerini tek parça tutmakta zorlanıyorlar.

  1. Dünya Savaşı, imparatorluklar çağını sonlandırmıştı. Ulus devlet dönemine giriliyordu. İşte bu dönemde Mustafa Kemal, imparatorluk artığı bir toplumdan bir ulus devlet yaratma peşindeydi. Bu maksatla, karışık halk kitlelerini Türk üst kimliği altında bir potada kaynaştırmak istiyordu. Bu iş ise ancak merkezi yönetim ve merkezi eğitimle başarılabilirdi. Ekonomide de devletçi olunmalıydı. Sermayenin olmadığı bir ülkede, liberal ekonomi takip edilirse, aynı Osmanlı döneminde olduğu gibi ülkenin kaynakları çok kısa bir sürede tekrardan yabancıların eline geçerdi.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulduktan sonra, dünyaya inanç ekseninden bakan ve dinin elden gittiğini zanneden büyük kalabalıklar, devrim karşıtı olarak, bu partiye yöneldi. Parti, meclis içinde kurulmuştu. Birçok milletvekilinin de bu partiye katılmasıyla kısa sürede büyük bir güç haline geldiler.

Yeni Partinin dönemin siyasetini nasıl etkilediğini bir iki örnekle hatırlayalım. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yetkililerinden Fethi Bey; “Terakkiperverler dindardır. Halk Fırkası dini batırıyor. Biz dini kurtaracağız ve muhafaza edeceğiz” şeklinde beyanatlar veriyordu.

Partinin, Erzurum Milletvekili Ziyaeddin Efendi, TBMM kürsüsünde, iktidardaki CHF’nin icraatlarına ağır eleştiriler yönelterek; “Yeniliğin işret (içki), dans, plaj sefasından başka bir şey ifade etmediğini, fuhuşun arttığını, Müslüman kadınların edeplerini kaybetme yolunda olduklarını, sarhoşluğun himaye, hatta teşvik olunduğunu, en önemlisi dini duyguların rencide edildiğini, yeni rejimin sadece ahlaksızlık getirdiğini, rezil bir yönetimin memleketi çamurların içine sürüklediğini”ilan ediyordu.

Yeni parti, inanç ekseninde kurulduğu için dünya meseleleri bir kenara bırakılmış, bütün tartışmaların merkezinde din yer alır olmuştu. Bu tartışmalar giderek ülkeyi germeye başladı.

Bu sıralarda (Aralık 1924), Cumhuriyet Halk Fırkası Yönetim Kurulu’nda, Mustafa Kemal’in başkanlığında gizli bir toplantı yapıldı. Mustafa Kemal toplantıda şöyle diyordu:

“Efendiler! Sizi çok ehemmiyetli bir meseleye karar vermek için topladım. Memlekette menfi tahrikât (kışkırtmalar) son haddini bulmuştur. İstanbul basını, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın dini siyasete alet eden propagandası, şurada burada sinmiş olan mürtecilere (gericilere) cesaret vermektedir. Yer yer Cumhuriyet idaresi aleyhine ağır isnatlar ve iftiralar yapılmaktadır: ‘Din elden gidiyor, aile hayatımız, binlerce yıllık geleneklerimiz birbiri ardınca yıkılıyor, bu gidişle Garp (Batı) medeniyetini alacağız diye dinimizden olacağız’ yolundaki propagandaların tesirsiz kalacağını sanmak budalalık olur. Benim görüşüme göre, yakın bir zamanda mukabil (karsı) bir ihtilal ile karşılaşmamız mümkündür. Mevcut kanunlar, inkılaplarımızı ve henüz çok taze olan Cumhuriyetimizi korumaktan acizdir. Zabıta kuvvetlerimiz, suçlunun yakasına sarılamıyor. Bunu yapabilmek için kanuni formalitelere lüzum hissediliyor. Bu durum, fesatçılara cesaret vermektedir.

Biz, büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Birçok eski müesseseleri yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır. Fırsat beklediklerini unutmamak lazım. Benim burnuma barut ve kan kokusu geliyor…”

Anlaşılacağı üzere ülkede iç siyaset çok gerilmişti, her an olaylar patlak verebilirdi.

İNGİLİZLER İÇ POLİTİKADAKİ GERGİN ORTAMI ÇOK İYİ KULLANDI

Bu arada ülke çok mühim bir dış mesele ile uğraşıyordu. Musul, Misak-ı Milli sınırları içerisindeydi. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Lozan görüşmelerinde Musul’dan vazgeçmemişti. Görüşmeler Musul sebebiyle birkaç kez kesintiye uğramış, ama İngilizlerle bir türlü mutabakata varılamamıştı. Musul meselesi Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti)’nde görüşülmek üzere ertelenerek Lozan Barış Anlaşması imzalanmıştı.

1924 Eylül ayında Milletler Cemiyeti’nde Musul Meselesi görüşmeleri başlamışken, 12 Eylül 1924’de İngilizler tarafından Nasturi Ayaklanması çıkartıldı. Hakkâri bölgesinde yaşayan küçük bir Hristiyan azınlığın çıkardığı bu ayaklanma, Türkiye’yi Musul konusunda geri adım attırmaya yetmemişti.

İngilizlerin daha büyük bir ayaklanmaya ihtiyacı vardı. Bu arada İngilizler Türkiye’deki iç siyasi çekişmeyi, Cumhuriyet Halk Fıkrası ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası arasındaki mücadeleyi yakından takip ediyordu.

Hatırlatalım, emperyalizmin bir ülkede iç karışıklık çıkartmak için her zaman kullandığı iki unsur vardır; dini ve etnik meseleler.

Türkiye’de din ekseninde iç siyaset kızışmışken, 13 Şubat 1925’de İngilizlerin desteğiyle Diyarbakır Ergani ilçesi Piran köyünde Şeyh Said isyanı patlak verdi. Şeyh Said, Diyarbakır’dan Orta Asya’da Buhara şehrine kadar uzanan bir bölgeden sorumlu Zaza kökenli Nakşibendi şeyhiydi. Elazığ’ın Palu ilçesindeki medresesi Cumhuriyet tarafından kapatılmıştı.

İsyanın niteliğini anlamak için Şeyh Said’in “Emir’ül Mücahidin Muhammed Said El-Nakşibendi” imzasıyla halka dağıttığı beyannamelerden birkaçına bakalım:

“Kurulduğu günden beri din-i mübini Ahmedi’nin (Hz.Muhammed’in apaçık dini) temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, Kur’an’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslam’ı sürdükleri için, gayri meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslamlar üzerinde farz olduğu, Cumhuriyetin başında bulunanların ve Cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının şeriat-ı garrayi Ahmediyye’ye (Hazreti Muhammed’in şeriatı) göre helal olduğu…”

Bir başka beyannamede de: “Hilafetsiz Müslümanlık olmaz! Halife memleketten çıkarılamaz! Şimdiki hükümet mütemadiyen dinsizlik neşretmektedir. Kadınlar çıplaktır. Mekteplerde dinsizlik ilerliyor…” diyordu.

Bu beyannamelerden de açıkça anlaşılacağı üzere isyan etnik kökenli bir isyan değil, tamamen dini öğelere dayanan bir isyandı. İsyan edenler din elden gidiyor diye bağırıyorlardı. Ama dinin elden gittiği falan yoktu. Elden giden, laiklikle birlikte hakimiyetlerindeki şeriat mahkemeleri, medreseler, devletin gücü ve ekonomik kaynaklarıydı.

Bu isyanla birlikte, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları da Mustafa Kemal köşeye sıkıştı diye ellerini ovuşturmaya başladılar. Dikkat edileceği üzere Şeyh Said ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarının söylemleri tamamen aynı istikametteydi.

Bu arada perde arkasındaki İngiliz planı yürüyor, Türk Devletini köşeye sıkıştırarak Musul’u elde tutmaya çalışan İngilizler isyanı çaktırmadan destekliyordu.

Şeyh Said isyanının etkisiyle 22 – 26 Ekim 1925 tarihleri arasında şeyh ve hocaların katılımıyla Kayseri, Maraş ve Erzurum gibi büyük şehirlerde Şapka Devrimine karşı büyük gösteriler yapıldı. Bu gösteriler ordu tarafından bastırıldı.

Hatırlanacağı üzere Mustafa Kemal, Cumhuriyet Halk Fırkası Yönetim Kurulu ile yaptığı gizli toplantıda, karşı devrim hareketinin her an patlak verebileceğini söylemişti.

Karşı devrim hareketi, Batı’da bir yerlerde patlak verseydi, devletin silahlı gücü bu isyana çok kolay müdahale edebilirdi. Girişimin başarısız olması durumunda ise isyana perde arkasından destek veren siyasiler de mahkeme ile tanışırdı. Bu yüzden isyanın Doğu’da, devletin merkezinden uzakta, kış günü patlak vermesi planlanmıştı. Devletin gücü oraya yetmeyecek, isyan büyüyünce de Mustafa Kemal’in iktidarı sarsılacaktı. Bu durumdan da doğal olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası faydalanacaktı.

İsyanı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kışkırtmıştı. Bu bir çeşit iktidar mücadelesiydi. Zaten Mustafa Kemal de Nutuk’ta, Şeyh Said ayaklanmasının çıkısını, Kazım Karabekir ve arkadaşlarınca kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile ilişkilendirir ve bu hususta bazı ayrıntıları da aktarır.

Ayaklanma kısa sürede yayıldı, Palu, Maden, Siverek, Ergani, Çermik, Lice, Kulp, Varto, Genç, Bingöl gibi Zazaların yoğun olarak yaşadığı bölgeleri Şeyh Said kontrolü altına aldı.

İngiltere’de yayınlanan “The Times” gazetesi o günlerde; Şeyh Said ve taraftarlarının Genç, Harput ve Diyarbakır’ı ele geçirerek, Abdülhamid’in oğullarından Abdürrahim’i gıyaben halife ilan ettiklerini yazdı. Gazete, isyancıların saltanatı ve hilafeti yeniden geri getirmek istediklerini dünyaya ilan ediyordu. İngilizler niyetlerini açık ederek geride parmak izi bırakmışlardı.

İsmet İnönü Başbakanlığında kurulan yeni hükümet, isyanı bastırdı. Meclis, Hiyanet-i Vataniyye (vatana ihanet) kanunu çıkartmıştı. Kanunun 1.Maddesi şöyleydi:

“Madde: 1- Dini veya dince kutsal sayılan şeyleri, siyasi gayelere esas veya alet etmek maksadıyla cemiyetler kurulması yasaktır. Bu gibi cemiyetler kuranlar veya bu cemiyetlere girenler vatan haini sayılırlar. Dini veya dince kutsal sayılan şeyleri siyasete alet ederek, devletin temel nizamını değiştirmeye, devletin emniyetini bozmaya, dini veya dince kutsal sayılan şeyleri alet ederek her ne surette olursa olsun, halk arasına fesat ve ayrılık sokmak için gerek tek basına ve gerek toplu olarak sözle veya yazı ile veya fiili bir şekilde veya nutuk iradi veya neşriyat yapmak suretiyle bu çeşit harekette bulunanlar da vatan haini sayılırlar.”

İsyancılar İstiklal Mahkemelerinde yargılandı ve Şeyh Said ile birlikte toplam 47 kişi idam cezasına çarptırıldı. Mahkeme verdiği kararda; “isyanların çıkmasında tekke ve zaviyelerin dini yapıları ve dini etkinlikleri büyük ehemmiyet arz etmektedir” diyerek, tekke ve zaviyeleri birer “menba-ı ser ve fesad yuvası” addetmesi, Savcılığı harekete geçirdi, 29 Haziran 1925 tarihli tebligat ile İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi mıntıkası dâhilindeki tekke ve zaviyelerin faaliyetlerine son verildi. Bu tarihten beş ay sonra, 30 Kasım 1925 tarihinde de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılan 677 sayılı kanunla ve aynı düşünceyle, Türkiye genelindeki bütün tekke ve zaviyeler kapatıldı.

Fakat İngilizler fitilini ateşlediği, başlangıçta tarikatların destekleyerek tutuşmasını sağladığı yangın devam etti. Takip eden dönemde, bu sefer Kürt etnik kimliği üzerinden kışkırtılan Reçkotan ve Raman Ayaklanmaları, arkasından Sason ve 1. Ağrı Ayaklanması patlak verdi.

Ayaklanmalar ve iç karışıklıklarla boğuşan Türkiye, daha fazla dayanamadı. 5 Haziran 1926 günü İngiltere ile anlaşma imzalayarak Musul’dan vaz geçmek zorunda kaldı. İçerdeki siyasi mücadele büyük bir kayıpla sonuçlanmış kazanan İngiltere olmuştu.

MUSTAFA KEMAL’E SUİKAST

Şeyh Said isyanında payı olduğu gerekçesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 5 Haziran 1925’te kapatılmıştı. Tekke ve zaviyelerinden sonra partileri de kapatılan gerici muhalifler ne yaptı dersiniz? Boş mu durdular? Tabi ki hayır. Bundan sonraki hamle Mustafa Kemal’e suikasttı.

14 Haziran 1926 tarihinde, İzmir’de yapılması planlanan suikast girişimi açığa çıktı. Bu suikast girişimine karıştıkları gerekçesiyle Kâzım Karabekir, Ali Fuat ve Refet Paşalar da tutuklandı. Ancak mahkûm olmalarına ordu ve halktan çok büyük tepki geleceği korkusuyla yargılanmadan beraat ettirildiler. Yargılanıp asılanlar arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın sekiz milletvekili de vardı.

SIRA GELDİ MENEMEN’E

1926’ya geldiğimizde Saltanat kaldırılmış, Hilafet kaldırılmış, Şeriat bakanlığı ve Şeriat mahkemeleri kaldırılmış, Tevhidi Tedrisat kanunu ile dini eğitimden bilimsel eğitime geçilmiş, Medeni Kanunun kabulü ile kadın-erkek eşitliği sağlanmış, ülkenin laikleşmesine karşı olanların toplandığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmış, gericilerin başlattığı isyanlar bastırılmış, en son olarak gericilerin son dayanak noktası tekke ve zaviyelerin de faaliyetlerine son verilmiş, bu mücadeleler esnasında bir sürü insan idam edilmiş, birçokları hapse atılmıştı.

Anlayacağınız Türkiye çok büyük bir değişim içindeydi. Ancak bir ülkeyi kısa sürede kanunlarla değiştirmek mümkün değildir. Toplumun bu değişimi kabul etmesi, ona uyum sağlaması uzun bir süreç alır. O dönemde gericiler kaybolmamış, baskılar sonucu yer altına inmiş, fırsat kollamaktaydı.

1929 yılına gelindiğinde dünya büyük bir ekonomik buhran yaşamaya başladı. Bu küresel ekonomik kriz Türkiye’yi de ağır bir şekilde etkiliyordu. Ekonomik sıkıntılar ülkede büyük hoşnutsuzluklar yaratmaya başlamıştı. Bu ortamda, tek parti sistemi ile yönetilen Türkiye’de halkın tepkisi Cumhuriyet Halk Fırkasına yöneliyordu. Mustafa Kemal, toplumda bir rahatlatma yaratmak maksadıyla ikinci bir siyasi partinin kurulmasının uygun olacağını, böylece hükümetin daha iyi denetlenebileceğini düşündü. Paris Büyükelçisi Ali Fethi Bey’i çağırarak ona Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurdu.

Bu sefer de Serbest Cumhuriyet Fırkası, devrimlere ve ülkenin laikleşmesine karşı olan kesimler için yeni bir umut kapısı oluverdi. Onlara göre; tepeden inme bir şekilde halkın önüne konan zorlamalar, bu parti iktidara gelince değiştirilebilecekti. Meselâ şapka kaldırılacak, kıyafet serbest bırakılacak, tekke ve zaviyeler, eski yazı, Hilafet, Şeyhülislamlık gibi kurumlar hatta saltanat tekrar geri gelebilecekti. Kadın erkek eşitliği ne demekti? Hiç kadınla erkek bir olur muydu? Kadının yeri evi ve çocuklarının yanı olmalıydı.

Serbest Fırka, bu düşüncelerle birkaç ay içinde çığ gibi büyüdü. Bu gidişatın Cumhuriyete tehdit teşkil edeceği anlaşılınca Parti, 17 Kasım 1930’da kendi kendini fes etti. Partinin kapatılmasına en çok tarikatlar tepki göstermişti. Kızgın mürit kitleleri tepkilerini ortaya koymak için arayış içindeydiler. İşte Menemen olayı bu arayışların bir sonucu olarak patlak verdi.

Peki, bu olay niçin İzmir’in Menemen ilçesinde vuku buldu? Menemen, dönemin büyük şehirlerinden biriydi. 1930 yılında yapılan yerel seçimlerde Serbest Cumhuriyet Fırkası Menemen’de seçimi kazanmıştı. Seçim sonuçlarına ilişkin açıklamalara göre, 502 seçim bölgesinden ikisi şehir düzeyinde olmak üzere, 40’ını Serbest Cumhuriyet Fırkası kazanmıştı. Anlaşılacağı üzere Menemen, muhalefetin seçim kazandığı, yönetime karşı olan kalabalıkların çok olduğu, isyanın tutabileceği bir şehirdi. Bu sefer isyanın odak noktası olarak ülkenin doğusunda bir yer değil batısındaki Menemen seçilmişti.

Asteğmen Kubilay’ın başını kesen Derviş Mehmet ve arkadaşlarının hiçbiri Menemenli değildi. Yargılama sırasında olayın İstanbul’da yaşayan Nakşibendî Tarikatının lideri Şeyh Esat ve yandaşları tarafından planlandığı, icra işinin ise Manisa’ya haftalar önce gelerek köy köy dolaşarak halkı isyana hazırlayan Derviş Mehmet adında Nakşibendi şeyhi liderliğindeki bir grup tarafından yapıldığı anlaşıldı.

Menemen’de kurulan İstiklal Mahkemesine Nakşibendi tarikatının 90 yaşındaki lideri Esat Hoca da getirilerek yargılandı. Şeyh Esat ve tarikatının amacı Cumhuriyet kayıtlarına, “Hükümeti yıkmak, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı olarak saltanat ve şeriatı getirmek, tekke ve zaviyeleri açmak, şapkayı yasaklayıp yeniden fesin kullanılmasını” sağlamak olarak geçti.

Menemen olayının hazırlayıcılarından olan Nakşibendi tarikatı lideri Şeyh Esat’ın yurt dışı bağlantısı ile ilgili olarak Askeri Mahkeme Başkanı General Mustafa Muğlalı, verdiği bir beyanatta (Cumhuriyet Gazetesi; 01 Şubat 1931 Tarihli nüshası), “Şeyh Esat, hilafet komitesiyle alakasına dair bir itirafname hazırlıyordu. Bu münasebetle İngiliz casusu Lavrens ile münasebette bulunduğunu da doğrulamaktaydı. Fakat hastalığı bunu yazıp bitirmesine mâni” oldu demiştir. Şeyh Esat, yargılama tamamlanmadan hapishanede öldü.

“BEYAZ TÜRKLER! (MÜRİTLER)” YENİDEN İKTİDARDA

Menemen olayından sonra tarikatlar/cemaatler çok uzun sürecek bir yer altı dönemi yaşadılar. Siyasetten uzak durmak zorunda kaldılar. Soğuk Savaş döneminde “komünizmle mücadele” projesi çerçevesinde, dini kullanmayı amaçlayan ABD, tarikatların yeniden kullanışlı bir araç olarak su yüzüne çıkmasını sağladı.

Süleyman Demirel ile başlayan devlet ile ortaklıkları, Turgut Özal ile daha da gelişti ve sonunda AKP’nin iktidara gelmesiyle tekrar devleti ele geçirdiler.

Bugün devlet, yeniden “Beyaz Türkler”in oldu. Tarikatlar halkı dini söylemlerle uyuturken “müritler”, ülkenin her köşesinde devlet gücüyle keselerini dolduruyorlar. Rüşvet ve yolsuzluklarla devlet soyulurken, halkın büyük bir kesimi olayın farkında değil, gayet içten duygularla hırsızlara dua ediyor!…

OSMANLI’NIN KADERİNİ Mİ PAYLAŞACAĞIZ?

1925 yılında verdiğimiz Musul mücadelesinin bir benzerini verdiğimiz günümüzde devletin ortağı olmuş tarikat/cemaatler ne yapıyor dersiniz?

Yavaş yavaş ülkeyi Ortaçağa sürüklerken, yarattıkları kutuplaşmayla da boğazlaşma ortamını hazırlıyorlar.

Acaba bu planın arkasında kimler var?

FETÖ örneği ortada…

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Mehmet FARAÇ : 100 yıl önce bugün idam edilmişti… Şehit Nusret’in asırlık dramı…


Mehmet FARAÇ : 100 yıl önce bugün idam edilmişti… Şehit Nusret’in asırlık dramı…

E-POSTA : farac65

05 Ağustos 2020

Cumhuriyetin kuruluşu öncesinde Anadolu’yu işgal eden emperyalistler sadece böl-parçala-yönet zihniyetini dayatmamış, aynı zamanda kendilerine direnen vatanseverleri de işbirlikçilerin desteğiyle hedef almıştı…

Tıpkı Ergenekon kumpasında vatanseverlerin bertaraf edilmesine benzer olaylar yaşanırken, kurbanlardan biri de Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’di…

O kahraman bürokrat, bundan tam 100 yıl önce bugün, İstanbul’da, devletin içerisine yerleşen çetelerin baskısı ve Silivri benzeri uyduruk bir mahkemenin sahte belgeleriyle idam edilmişti…

1875 yılında Preveze Sancağı eski Sorgu Hâkimlerinden Behram Efendi’nin oğlu olarak Yanya’da dünyaya gelen Nusret Bey, Osmanlı’nın artık sarsılmaya başladığı dönemlerde, Mektebi Mülkiyeyi Şahane’den 1899’da mezun olmuştu…

İlk görev yeri Yanya Vilayetinde görev yaparken, Hayriye Hanım’la evlenen ve Nasuhi, Mazlum, Tarık adlı üç çocuk babası olan Nusret Bey, bir çok ilçede görev yaptıktan sonra, 1914’te Bayburt Kaymakamlığına atanmıştı…

İşte o dönemlerde, Birinci Dünya Savaşı’nın en karmaşık günlerinde Osmanlı güç kaybederken, azınlıkların isyan hareketleri de duyuluyordu… Üstelik Bayburt da bu saldırılardan etkilenmeye başlamıştı…

Ermenilerin tehcir çalışmalarının sorunsuz geçmesi için çalışan Nusret Bey, Bayburt’taki başarılarının ardından 1915’te Erzincan Sancağı Mutasarrıf Vekilliği’ne, sonra Ergani Maden Sancağı Mutasarrıflığı’na, 30 Ekim 1917’de ise Yıldırım Orduları 2.Grup Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın talebi üzerine, Urfa Müstakil Sancağı Mutasarrıflığı’na atanmıştı…

Ancak Nusret Bey, Urfalıların işgalcilere karşı mücadelesinde ve kuvvacıların örgütlenmesinde çok etkili görevler yaparken, Ermeni tehciri ile suçlanmasının ardından halkı örgütlediği için de İngilizlerin tepkisini çekti…

Hatta işgalin başladığı ilk günde silahlarıyla mutasarrıflık makamını basan İngiliz yarbayı karşılamadığı ve makamını vermediği için iyice hedef olan Nusret Bey.

”Galip bir hükümetin askeri neden karşılanmıyor?” diye soran İngiliz kumandanına,

”Haksız yere memleketi işgal eden bir kuvveti karşılamaya çıkmak bir Türk mutasarrıfına yakışmaz. Bir misafir gibi gelseydiniz, sizi Birecik’te karşılardım” diye yanıt verince iyice öfke çekmişti…

İşgalciler bu direnişe rağmen durmamış ve mutasarrıflığa sürekli bildiriler göndermeye devam etmişti…

Nusret Bey de geri adım atmamış, işgalcilerin baskısı artınca tabancasını masasının üzerine vurmuş ve Ermeni tercümana, "Git kumandanına söyle, ben kendisinin emir eri değilim… Bir daha tekerrür ederse, bunu beyninde patlatırım" diye bağırmıştı…

Nusret Bey’in bu tavrı işgalcileri iyice kızdırmış olmalı ki, İngiliz kumandanı, makinalı tüfeklerini mutasarrıflık makamına çevirmişti…

Tüm bunlara "Şehit Nusret Bey’in Savunması" adlı kitabında yer veren tarih araştırmacısı Müslüm Akalın’a göre, "Bu gidişat Nusret Bey için de sonun başlangıcı olmuştu…"

Çünkü 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra kurulan İstanbul Hükümetleri açıkça baskı altındaydı…

Ermeni tehcirini soruşturmak için önce komisyonlar, ardından da sözde sorumluları yargılamak için mahkemeler kurulmuş ve tehcirde görev yapan idarecilerle ilgili iftira kampanyası başlatılmıştı… Bazı devlet adamlarının yanısıra Nusret Bey de bu iftiraların hedefi olmuştu…

Düzmece belgelerle tuzak!..

Nusret Bey, Urfa Mutasarrıflığı görevinde bulunurken Damat Ferit Paşa Hükümeti tarafından 6 Nisan 1919’da Ermeni tehciri meselesinden dolayı azledilir ve jandarma eşliğinde İstanbul’a gönderilir… Aslında aynı gerekçeyle idam edilen Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’den sonra yeni bir kurban seçilmiştir…

Nusret Bey, İstanbul’da Mustafa Nazım Paşa başkanlığındaki Divan-i Hab-i Örfi’de yargılanır ve suçsuz bulunmasına rağmen askeri cezaevinde tutulur…

15 Mayıs 1919’da, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesi şok yaratırken, tepkilerden çekinen hükümet, aralarında Nusret Bey’in de bulunduğu 40 tutukluyu serbest bırakır…

Ancak Nusret Bey’in özgürlüğü fazla sürmez. Çünkü 6 Kasım 1919’da Erenköy’de gözaltına alınır ve Ermeni tehciri iddialarıyla tekrar tutuklanarak cezaevine konulur…

Nusret Bey’in yargılanması, 15 Mart 1920’de Esad Paşa başkanlığındaki 1. Divân-ı Harb-i Örfî’de başlar…

Hükümetin en önemli meselesi Ermeni tehciri davalarını hızlandırmaktır. İşte bu amaçla; hükümet 17 Nisan 1920’de Birinci Divan-ı Harb-i Örfi Başkanlığına Nemrut Mustafa Paşa’yı getirir…

26 Nisan 1920’de de mahkeme, bir genelge yayınlayarak yargılamaların gizli yapılacağını ve sanıkların avukat bulunduramayacağını açıklar…

Mahkeme heyeti, 29 Nisan 1920’de gazetelere ilanlar vererek; "Bayburt ve Ergani tehciri meselesine dair malumatı olanların Divan-i Harb-i Örfi’ye gelerek şahitlik yapmalarını" ister…

Aslında ilanla yalancı şahitler aranıyordur!.. Bunun için Ermeni patrikhanesinin de devreye girdiği söylenir…

Yani, Nusret Bey’in avukat ve şahit bulundurmasına yasak getirilerek eli kolu tamamen bağlanmış olur…

Millî Mücadele kahramanlarından Fethi Okyar, işte bu yüzden "Nemrut Mustafa kadar kindar, cahil ve merhametsiz birinin bulunabileceğine ihtimal vermiyorum" diyerek, mahkemenin tavrını yerden yere vurmuştur…

Mahkeme özellikle Nusret Bey aleyhine şahitlik yapan kişileri dinlemede ısrar eder…

Kendisine yüklenen iftira dolu suçlamaları tek tek çürüten Nusret Bey; 3.Ordu eski kumandanı Mahmut Kamil Paşa’nın emriyle Bayburt’taki Ermenileri kendi idaresi altında, jandarma tarafından Erzincan’a sorunsuz ulaştırıldığını, tehcir edilenlerin mallarının ise bir komisyon tarafından satıldığını, paralarının da sahiplerine belge eşliğinde verildiğini anlatır ama yargı zaten peşinen verilmiştir…

Şehidin ağlatan vasiyeti…

Nusret Bey’le ilgili karar 15 yıl kürek cezası olarak yüze karşı okunmasına rağmen, gerekçenin yazılması geciktirilmiş ve hüküm daha sonra mahkeme üyeleri değiştirilerek, idam olarak yazılmıştı…

Nusret Bey, idam locasına götürülmeden önce Bekirağa Bölüğü’ndeki odasının duvarına "Burası tarihin dönek mahallidir" diye yazarken, kardeşine yazdığı son mektuplarda ise şunları vasiyet eder;

"Kardeşim,

Bugün hayatımın son dakikalarını yaşıyorum. Vicdanım kat’iyyen muazzeb değildir. Hayatımda millet ve vatanıma hizmetten başka gayem yoktu. Bana isnad olunan cerâimin hiçbirisinin faili değilim. Masum ve bîgünahım. Garaza kurban oluyorum. Mustafa Paşa, garazını bugün de gösterdi. Küçük çocuklarımı, zevcemi yalnız ve pek fakir olarak bırakıyorum. Beş gün sonra yiyecekleri bile kalmayacaktır. Allah aşkına sokaklarda bırakma. Valdesi, çocuklarımın terbiyelerine baksın, intikamımı almak için çocuklarımı ona göre terbiye ederek büyütsün. Babaları mücrim (suçlu) değil, şehiddir. İşte son nefesimde hiçbir şeyden korkmayarak vicdanımdan kopup gelen şu ifadelerimi sana iblâğ ediyorum. Vatanım yaşasın, elbet bir gün gelir, intikamımı alır. Masumların âhı büyüktür.

Bir masumun kaniyle oynayan Mustafa Paşa’nın hainâne hareketleri şu dünyada kendisine acaba kâr kalacak mı? Sabır tavsiye eder ve aileme sefalet çektirmemenizi rica ederim."

Kumpas, iftira, idam…

Nusret Bey, işgalcilerle işbirliği yapanların düzmece mahkeme kararıyla 100 yıl önce bugün, 5 Ağustos 1920’de Beyazıt Meydanı’nda "suçsuz" yere idam edilir…

Ermeni mallarını yağmalamakla da suçlanan Nusret Bey’in yamalı pantolonunun cebinden yalnızca bir lira çıkar…

O dönemde hükümetin değişmesi üzerine, temyiz edilmeden kesinleşen kararlar için temyiz yolu açılınca, ailesinin başvurusu üzerine Nusret Bey’le ilgili hüküm bozularak ortadan kaldırılır ama iş işten çoktan geçmiştir…

Ancak Büyük Atatürk; Ermeniler, İngilizler ve işbirlikçi Osmanlı hükümetinin tezgahıyla, "Silivri’nin atası" sayılan mahkemelerce katledilen Nusret Bey’i unutmaz..

Büyük Millet Meclisi, 25 Aralık 1921’de Nusret Bey’i "Milli Şehit" ilân ederek kanun çıkarır, eşi ve çocuklarına maaş bağlar ama o vatansever mutasarrıfın suçsuz yere katledilmesi hukuk tarihine kara bir leke olarak da geçer…

Şehit Nusret Bey’in adı hem Bayburt’ta hem de Urfa’da, çok sayıda cadde, sokak, park ve okulda yaşıyor ama 100 yıl önce de, son yıllarda da, vatansever askerlerin; işbirlikçilerin kumpasları, sahte belgeler ve düzmece mahkemelerle bertaraf edilmiş olmaları ne kadar acı değil mi?..

Peki; tarihin, 100 yıl içinde kuvvacı vatanseverlere ihanet edilmesi açısından da tekerrür etmesi bir rastlantı mıdır acaba?..

Kaynak Yeniçağ: 100 yıl önce bugün idam edilmişti… Şehit Nusret’in asırlık dramı… – Mehmet FARAÇ

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Prof. Dr. İbrahim Maraş : 20. ASRIN KÜRŞAD’I VE CEDİTÇİSİ ŞEHİT ENVER PAŞA HATIRASINA


Prof. Dr. İbrahim Maraş : 20. ASRIN KÜRŞAD’I VE CEDİTÇİSİ ŞEHİT ENVER PAŞA HATIRASINA

Gündem 4 Ağustos 2020

Enver Paşa kimdir? Enver Paşa’nın 98. ölüm yıl dönümü…

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasında öncü olan Enver Paşa’nın 98. ölüm yıl dönümü. Enver Paşa’nın hayat hikayesi merak ediliyor. Osmanlı Devlet’inde çeşitli pozisyonlarda yer alan Enver Paşa’nın yaşamına dair merak edilenler…

Enver Paşa’nın ölümünün 98. yılı nedeniyle hayat hikayesi merak ediliyor. Osmanlı Ordusu’nun çeşitli kademelerinde yer alan Enver Paşa kimdir? İşte hayat hikayesi…

ENVER PAŞA KİMDİR?

Enver Paşa 1881 yılında İstanbul’da doğdu. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nde tahsil gördü. 1903’de Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı rütbesiyle mezun oldu. Daha sonra Selanik’te bulunan 3. Ordu’ya atandı. 1906 senesinde binbaşılığa terfi etti. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasında öncü oldu. II. Meşrutiyet’in ilan edilmesinde de büyük rol oynayan Enver Paşa, Makedonya Genel Müfettişliği’nde önemli görevlerde bulundu.

Trablusgarp’da bulunduğu sırada İtalyan kuvvetlerine karşı mücadele etti. 1912’de yarbaylığa yükseldi. 23 Ocak 1913 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından düzenlenen Babıali Baskını’nda yer aldı. Bunun yanında Edirne’yi düşman işgalinden kurtararak albaylığa ardından da tuğgeneralliğe yükseldi. 1914’te Sait Halim Paşa hükümetinde Harbiye Nazırı olarak görev yaptı. I. Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanmasının ardından bazı arkadaşlarıyla birlikte Berlin’e geçti.

1920’de Bakü şehrinde Doğu Ulusları toplantısına katıldı. Batum’da Türkiye Şuraları Partisi’ni kurarak, Türkistan’ı kurtarma hareketini başlattı. Fakat büyük bir hezimete uğrayarak 4 Ağustos 1922 tarihinde Tacikistan’ın Belcivan yakınlarında girdiği bir çarpışmada öldürüldü.

Bugün, Türk İslam âleminin kurtuluşu ve bekası için son damla kanına kadar birçok cephede savaşan Şehitlerin Önderlerinden Enver Paşa’nın şehadet günü (1922). Enver Paşa, Osmanlı’nın ve Türkistan’ın giderek kararan bahtını açmak için her türlü mücadeleyi yapmaktan çekinmedi. Onu çok seven eşi Naciye Sultan’ın, şehit olacağını bildiği halde, ona, büyük davasında destek olarak, “kesinlikle gelme” dediği büyük bir mücahitti. O, sadece emperyalistlere ve onun uşaklarına karşı mücahede etmedi, aynı zamanda Türk ve İslam dünyasının yenileşmesi, yeniden uyanması, milli kimliğini, bağımsızlığını kazanması için mücadele eden Kursavilerin, Mercanilerin, Gaspıralıların, Musa Carullahların, Abdülhamit Süleymanoğlu Çolpanların, Mustafa Çokayların, Abdullah Karilerin, Osman Hocaların, Behbudilerin ceditçi düşüncelerine karşı direnen, sefilce yaşamayı en büyük Müslümanlık gören mutaassıp, kabileci/bedevi ve cahil Müslümanlarla da savaştı. Gerçek anlamda kendi destanlarını yazmaya çalışan Ceditçilerle, Basmacılarla birlikte olup, sadece Rus zulmünü değil, aynı zamanda kadimci/gelenekperest bağnazların hâkim kılmaya çalıştığı karanlıkları da dağıtmaya gayret etti. Enver Paşa, gerçek anlamda kendi destanımızın, devlet-i ebed müddetin nasıl olacağını Kürşad’dan bugüne en iyi bilenlerden biriydi. Bugün böyle büyük bir şehidin aleyhinde konuşan klavye mücahitlerinin kim olduğuna baktığımızda yeni Türk İslam medeniyetinin kurulmasına en büyük engel teşkil eden değişim ve milli kimlik karşıtı; bağnaz, mutaassıp ve cahil kişiler oldukları açıkça görülür. Bunların Enver Paşa ile çarpışan kadimci/gelenekperest Müslümanlardan hiçbir farkı yoktur. Ya ahmak, ya işbirlikçidir. Bu mülevves cepheye karşı daima “Enver Paşa Ruhu”nu taşımamız gereklidir. Onun dediği gibi, “kurtuluş ve bağımsızlık için ölmeyi göze alamayan milletler, köpekçe bir hayatı seçmiş olurlar”. Büyük şehidimizin ve bütün şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Prof. Dr. İbrahim Maraş

VATAN PARTİSİNDEN DUYURU : Doğu Perinçek’in Başbağlar Şehitlerimiz İçin Mesajı


5 Temmuz 2020

BASIN BÜLTENİ

Doğu Perinçek’in Başbağlar Şehitlerimiz İçin Mesajı

Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Başbağlar katliamındaki şehitlerimiz adına yapılacak 27. yıl anma töreni için Erzincan Valisi Sayın Mehmet Makas’a, Başbağlar Köyü Muhtarı Sayın Ali Akarpınar’a ve Başbağlar Köyü Derneği Başkanı Sayın Mehmet Ali Dikkaya’ya mesajlarını iletti. Erzincan Valimize iletilen mesajı aşağıda bilgilerinize sunuyoruz.

“5 Temmuz 1993 günü Erzincan ilimizin Kemaliye ilçesi Başbağlar köyünde 34 köylümüzü şehit eden kurşunlar yüreklerimize ve bilinçlerimize saplanmış, orada duruyor.

2 Temmuz 1993 günü aydınlarımız Sivas Madımak’ta FETÖ Terör Örgütü’nün tertibiyle yakıldı ve üç gün sonra Kemaliye Başbağlar’da köylülerimiz PKK Terör Örgütü tarafından kurşuna dizildi.

FETÖ ve PKK terör örgütlerinin ikisi de Amerika ve İsrail planları içinde Türkiyemizi hedef almışlardır. 15-16 Temmuz 2016 Darbe girişimi, işte o Sivas ve Başbağlar katliamlarının devamıdır.

Başbağlar ve Madımak şehitlerimizin kanları yerde kalmamıştır. Türkiyemiz bugün Devletiyle, Ordusuyla ve Polisiyle, PKK terör örgütünü ve FETÖ örgütünü vatan toprağından ve sınır boylarımızdan temizlemektedir.

Başbağlar şehitlerimiz vatan topraklarında, gönüllerimizde ve yüreklerimizde kök salmıştır. Onlar bize vatanımız için ve Cumhuriyetimiz için gereğinde varlığımızı feda etmeyi öğretmişlerdir.

Başbağlar şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Biz Kemaliyeliler vatanımız için canımızı vermeye her zaman hazırız. Vatan savaşlarında yüzyıllardır verdiğimiz şehitler bizlere örnek olmuştur. Herkes toprak için şehit olur, biz Kemaliyeliler kayalar uğruna şehit oluruz.

Vatanımızın bütünlüğü ve yurdumuzda huzur ve kardeşlik için devletçe ve milletçe verdiğimiz topyekun mücadele kesin başarıya ulaşacaktır.

Milletimize, Devletimize, Ordumuza, Polisimize ve Can Erzincanımızın yönetimine güveniyoruz.”

Editöre Not: Erzincan Valimize, Başbağlar Köyü Muhtarımıza ve Başbağlar Köyü Derneği Başkanımıza gönderilen mesajların tam metinleri ektedir.

VATAN PARTİSİ

BASIN BÜROSU

200705 VALİMİZE, MUHTARIMIZA VE DERNEĞİMİZE MESAJLAR

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ŞEHİTLERİMİZ DOSYASI : Terörle Mücadelede Verdiğimiz Şehitler – (1984-2013)


  1. Terörle Mücadelede Verdiğimiz Şehitler – İsme Göre Sıralı Liste- (1984-2013)
  2. Şehitlerimiz – Şehit Düştükleri – Tarihe Göre Sıralı Liste (1984-2013)
  3. Şehitlerimiz – Şehit Düştükleri Yere Göre Sıralı Liste (1984-2013)

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

MİT DOSYASI : MİT şehidinin kimliğini ifşa eden fotoğrafları çeken isim bulundu !!!! “Oda TV muhabiri Hülya Kılınç benimle çay içmek istedi”


MİT şehidinin kimliğini ifşa eden fotoğrafları çeken isim bulundu !!!! “Oda TV muhabiri Hülya Kılınç benimle çay içmek istedi”

Libya’da görev esnasında şehit edilen MİT mensubunun kimliğini deşifre etme alçaklığını gösteren karanlık Oda TV’ye cenaze fotoğraflarını servis eden kişinin Akhisar Belediyesi Basın Biriminde görevli E.E. olduğu öğrenildi. E.E., fotoğraflarından kendisinden haber yapılma amaçlı olarak alındığından haberi olmadığını belirtirken; Oda TV muhabiri Hülya Kılınç’ın da kendisini telefonla aradığını, kendisiyle çay içmek istediğini ve fotoğraflarla ilgili konuştuğunu söyledi.

Şehit MİT mensubunun ve cenazesine katılan meslektaşlarının kimliklerinin ifşa edilmesiyle ilgili soruşturmada, görüntülerin kaynağına ulaşıldı. Fotoğrafların, Akhisar Belediyesi Basın Biriminde görevli E.E. tarafından çekildiği ortaya çıktı. Görevli E.E., fotoğraflarından kendisinden haber yapılma amaçlı olarak alındığından haberi olmadığını belirtirken; şehidin MİT mensubu olduğunu haber Oda TV’de yayınlandıktan sonra öğrendiğini ileri sürdü.

“Hülya Kılınç benimle çay içmek istedi”

Görevli E.E., fotoğrafları kendisinden isteyen kişinin Oda TV muhabiri Hülya Kılınç olduğunu belirtirken, “Hülya Kılınç’ı Manisa’da gazetecilik yaptığımdan dolayı 3 yıldır tanıyorum. Cenaze töreninin üzerinden yaklaşık 10 gün geçtikten sonra beni arayıp ‘çay içmek istediğini’ söyledi. Ben kendisine çalıştığımı ve yoğun olduğumu söyleyerek görüşemeyeceğimizi belirttim. Aynı gün akşam bir kez daha aradı. Bu görüşme sırasında katıldığım şehit cenazesiyle ilgili elimde fotoğraf olup olmadığını sordu. Haber yapmayı düşündüğünü, incelemek üzere fotoğraf istediğini söyledi. Ancak haber yapıp yapmayacağını söylemedi.” dedi.

“Fotoğrafları benden Hülya Kılınç istedi”

Libya’da görev yaparken şehit olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) mensubu ve cenazesine katılan meslektaşları ile ailesinin ifşa edilmesiyle ilgili soruşturmada önemli bir tespit yapıldı. Şehidin cenaze töreninde fotoğrafları çeken ve Oda TV muhabiri şüpheli Hülya Kılınç’a ulaştıran kişinin Akhisar Belediyesi Basın Biriminde görevli E.E. olduğu belirlendi. Şüpheli E.E. ifadesinde MİT şehidinin cenaze töreninin fotoğraflarını şüpheli Hülya Kılınç’ın kendisinden istediğini, sadece inceleyeceğini düşündüğü için gönderdiğini ileri sürdü.

"Şehidin ailesi ‘konu hassas, fotoğraf çekip yayınlamayın’ dedi"

Şüpheli Hülya Kılınç’ın telefon kayıtlarından ulaşılan şüpheli E.E’nin, haberin Oda TV’de yayınlanmasından bir gün önce 3 kez, haber yayınlandıktan sonra ise 2 kez iletişime geçtiği belirlendi.

E.E. ifadesinde şunları anlattı:

"19 Şubat tarihinde belediyeye şehit cenazesi olduğuna ilişkin bilgi gelmesi üzerine, cenazenin bulunduğu yere gittik. Buraya giderken biz şehidin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) mensubu olduğunu düşünüyorduk. Aklımıza da başka herhangi bir şey gelmedi. Cenazede Akhisar Kaymakamı, bir milletvekili ve yine protokolden bazı kişiler ve vatandaşlar mevcuttu. Ben belediye başkanı başta olmak üzere protokolün fotoğraflarını çektim. Yine cenazeye ilişkin birkaç görüntü daha çektim ancak şehidin ailesi bana konunun hassas olduğunu, ‘Fotoğraf çekip yayınlamazsanız seviniriz, lütfen anlayış gösterin’ diye söyleyince fotoğraf çekmeyi bıraktım. Bu söylemden sonra da hiçbir fotoğraf çekmedim ve yayınlamadım. Bu cenaze esnasında ve sonrasında da benim şehidin MİT mensubu olduğuna ilişkin herhangi bir bilgim olmadı. Aynı cenaze töreninde bulunan belediye başkanı ve milletvekilinin de bilgileri olmadığını düşünüyorum. Cenaze töreninde de herhangi bir bilgi konuşulmadı."

"Bana haber yapıp yapmayacağını söylemedi"

Törenden 10 gün sonra Oda TV muhabiri şüpheli Hülya Kılınç’ın kendisini aradığını söyleyen E.E., şöyle devam etti:

"Hülya Kılınç’ı Manisa’da gazetecilik yaptığımdan dolayı 3 yıldır tanıyorum. Cenaze töreninin üzerinden yaklaşık 10 gün geçtikten sonra beni arayıp ‘çay içmek istediğini’ söyledi. Ben kendisine çalıştığımı ve yoğun olduğumu söyleyerek görüşemeyeceğimizi belirttim. Aynı gün akşam bir kez daha aradı. Bu görüşme sırasında katıldığım şehit cenazesiyle ilgili elimde fotoğraf olup olmadığını sordu. Haber yapmayı düşündüğünü, incelemek üzere fotoğraf istediğini söyledi. Ancak haber yapıp yapmayacağını söylemedi. Bu görüşmede bana şehidin MİT mensubu olduğuna ilişkin bir şey söylemedi. Ben şehidin TSK mensubu olduğunu düşünüyordum. Bunun üzerine Hülya Kılınç’a WhatsApp üzerinden 2 fotoğraf gönderdim. Gönderdiğim fotoğraflardan birinde şehidin cenazesinin vatandaşlar tarafından taşınırken bir fotoğraf, diğerinde ise şehidin naaşı ve protokol vardı. Ancak Hülya Kılınç yalnızca vatandaşlar tabutu taşırken çektiğim fotoğrafları kullanmış. Milletvekili ve protokolün olduğu fotoğrafı ise kullanmamış. Haber içeriğinde kullanılan diğer fotoğrafları nereden temin ettiğini ilişkin bilgim yok."

Hülya Kılınç "Sosyal medyadan aldım" demişti

E.E, fotoğrafları Hülya Kılınç’a verdiğini söylerken Hülya Kılınç ise ifadesinde "Libya’da medyana gelen olayda şehit haberi olarak haber yaptım. Haber içeriğinde yayınlanan görüntü içeriklerini sosyal medyadan buldum. Bu görüntüleri cenaze töreninde ben çekmedim. Haber şehit haberidir ancak, şehidin MİT mensubu olduğunu sonradan fark ettim" demişti.

"İncelemek istediğini söylediği için gönderdim"

Şehidin MİT mensubu olduğunu haber Oda TV’de yayınlandıktan sonra öğrendiğini ileri süren E.E., "Şehidin MİT mensubu olduğunu bilseydim fotoğrafları kesinlikle göndermezdim. Şehidi TSK mensubu olarak bildiğim ve sadece incelemek için istediği için 2 fotoğrafı Hülya Kılınç’a gönderdim." ifadelerini kullandı.

MİT mensupları deşifre edildi, devletin gizli bilgileri hedef alındı

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, FETÖ’nün MİT TIR’ları kumpasında olduğu gibi "organize şekilde gerçekleştirilen eylem" tespiti yapılan soruşturma, TCK’nun 329’ncu ve MİT Kanunu 27’nci maddesi 2’inci fıkrasında düzenlenen suçlamalarla yürütülüyor.

MİT şehidinin cenaze törenine katılan MİT mensupları da basın yoluyla gösterilerek, Türkiye’nin dış ve iç güvenliği için büyük önem taşıyan, devletin gizli bilgilerinin ifşa edildiği belirlenen soruşturmada, olayın bir plan dahilinde gerçekleştirildiğinin tespit edildiği öğrenildi. TCK 329’ncu maddesinde, "Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri açıklayan kimseye 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası verilir"; MİT Kanunu 27’nci maddesinde ise "MİT mensupları ve ailelerinin kimliklerini herhangi bir yolla ifşa edenler ile MİT mensuplarının kimliklerini sahte olarak düzenleyen veya değiştiren ya da bu sahte belgeleri kullananlara 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası verilir." düzenlemesi yer alıyor.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// İnanılmaz İşkencelere Uğrayarak Şehit Edilen Kıbrıs Kahramanı : Cengiz Topel


İnanılmaz İşkencelere Uğrayarak Şehit Edilen Kıbrıs Kahramanı : Cengiz Topel

8 Ağustos 1964 tarihinde Kıbrıs Harekatı sırasında Eskişehir’den Kıbrıs’a, dörtlü kol komutanı olarak gönderilen kullandığı F-100 uçağıyla uçuş esnasında uçağı yerden isabet alarak düşürülen ve Rumlar tarafından esir alındıktan sonra şehit edilen Yüzbaşı Cengiz Topel nasıl öldürüldü?

Uçağı arızalanınca paraşütle atlayan Topel Rumların kontrolündeki bölgeye iner. Rumlar barış gücü askerlerinin gözü önünde onu esir aldıktan sonra Lefkoşa’ya götürürler. Türkiye Lefkoşa BE aracılığıyla Yüzbaşının serbest bırakılması istenir. Rumlar Yüzbaşı Cengiz Topel’in hayatta olduğunu ve sorgulandığını bildirirler. Fakat beş gün sonra cesedini Birleşmiş Milletler barış gücü askerleri vasıtasıyla Türk yetkililere gönderirler. Ceset üzerinde işkence gördüğü anlaşılır. Rumlar Cenevre Sözleşmesi’ni hiçe saymışlar, genç Yüzbaşıyı korkunç işkencelere tâbi tutarak öldürmüşlerdir. Cesedi inceleyen Eşref Düşenkalkar’ın ifadesi gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Eşref düşenkalkar derki Türk doktorların ve Birleşmiş Milletler askerlerinin huzurunda Topel’in cesedini dikkatle incelediğimde, sol gözünün Rumlar tarafından tahrip edilmiş ve her iki kolunun pazusunun matkapla delinmiş olduğunu gördüm. Edep yerleri ezilmiş, kafatasının sol tarafına bir beton çivisi çakılmıştı. Sol ayağı da kırılmıştı. Bunlar yetmezmiş gibi, boğazından göbeğine kadar göğsü yarılmış ve çuval diker gibi yeniden dikilmişti. İç organlarını çalmışlardı, akciğeri ve kalbi noksandı der.

İşte birçoğumuzun ismini bildiği fakat nerede ne şekilde şehit edildiğinin bilinmediği Yüzbaşı Cengiz Topel’in öyküsü. Allah tüm şehitlerimizin şehadetlerini kabul etsin…

Cengiz Topel’in hayatı

Cengiz Topel, 2 Eylül 1934, İzmit doğumlu – 8 Ağustos 1964 yılında hayatını kaybeden , Türk pilot yüzbaşıdır. 1964’te Türk Hava Kuvvetleri’nin Kıbrıs’ta gerçekleştirdiği uyarı uçuşunda, uçağı Rum uçaksavarlar tarafından vurulunca paraşütle atladı ve esir düştü. Rumlar tarafından hastanede öldüğü belirtilen Topel’in naaşı iade edildi. Türk Hava Kuvvetleri’nin Kıbrıs’taki ilk pilot kaybıdır.

Trabzonlu Tekel tütün eksperi Hakkı Bey’in oğludur. Babasının görevli olduğu İzmit’te 2 Eylül 1934 tarihinde doğdu. Annesi Mebuse Hanım’dır. Ailede dört kardeşin üçüncüsüdür.

İlkokula Bandırma II. İlkokulu’nda başladı, babasının Gönen, Balıkesir’e tayini ile Ömer Seyfettin İlkokulu’nda öğrenimine devam etti. Babasını kaybettikten sonra ailesi Kadıköy, İstanbul’a yerleşti. Kadıköy Yeldeğirmeni Okulu’nda ilk ve orta öğrenimini tamamladı. Lise öğrenimine, Haydarpaşa Lisesi’nde başlayıp Kuleli Askeri Lisesi’ne devam ederek 1953 yılında bitirdi. 1955 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirip asteğmen olarak ordu saflarına katıldı.

Küçük yaşlardan beri havacılığa olan merakı sonucu hava sınıfına ayrıldı. Pilotaj eğitimi için Kanada’ya gönderildi. Kanada’daki eğitimini başarıyla tamamlayarak 1957 yılında yurda dönüp Merzifon 5. Ana Jet Üs Komutanlığı’nda göreve başladı. 1961 yılında Eskişehir 1. Hava Ana Jet Üssü’ne atandı. 1963 yılında yüzbaşılığa terfi etti.

8 Ağustos 1964 tarihinde Kıbrıs Harekatı sırasında Eskişehir’den Kıbrıs’a, dörtlü kol komutanı olarak gönderildi. F-100 uçağıyla uçuş esnasında uçağı yerden isabet alarak düşürüldü. Paraşütle atlamayı başardı, fakat Rumlar tarafından esir alındı. Uluslararası savaş hukukunun esirleri kapsayan maddelerine aykırı olarak yapılan işkenceler sonucu öldüğü iddia edilir. Kıbrıs’taki ilk Türk hava harp kaybı olan Cengiz Topel’in hastanede öldüğü açıklandı, ancak naaşı ısrarlı girişimler sonucu 12 Ağustos 1964 tarihinde Rumlar’dan alınabildi.


cengiz topel’in uçağının düştüğü yer güzelyurt’a yakın (yeşilyurt kasabasına çok yakın olan) bir yerdir. paraşütünün yere düşmesinin ardından cengiz topel, rumlar tarafından yakalanır ve esir düşer. rumlar o tarihten itibaren cengiz topel’e inanılmaz işkenceler yaparak öldürürler ve türk tarafına birleşmiş milletler aracılığı ile cesedi gönderirler.

cengiz topel’in cesedini görenler arasında bulunan eşref düşenkalkar şöyle diyor:

‘’birleşmiş milletler askerlerinin temsilcileri önünde aziz şehidimizi gördüğüm gün, hayatımın en ıstıraplı günü idi. ana vatanla yavru vatan arasına çelik kanatları ile köprü kuran topel’imize son bir defa daha baktım. baktım ki; kahpe rumlar sol gözünü tahrip etmişler, pazılarını matkapla oymuşlar, kafatasının sol tarafına beton çivisi çakmışlar, sol ayağını kırmışlar, bu yetmiyormuş gibi boğazından göbeğine kadar göğsünü yarıp çuval diker gibi dikmişler. (bir doktorumuzun beyanına göre iç organlarını çalmışlar, kalp ve ciğerlerini) bir ara yumruklarını sıkmış, dişlerini kenetlemiş, ideal vücutlu cengiz topel’imize kahpece yapılanları düşündüm ve o an allah’ın bana lütfetmiş olduğu tebessümü rumların çaldığına inandım ve yemin ettim: yunan sözü lügatlerde durdukça, bu kin benden vallahi de gidemez.’’

(vehbi zeki serter, kıbrıs’ta rum – yunan saldırıları ve soykırım, ataşe, s.231-236)

cengiz topel’in işkence gördüğü yer kıbrıs yeşilyurt’ta bulunan cengiz topel kışlası’ndadır. günümüzde işkence gördüğü oda müze haline getirilmiştir. oda restore edilmeden önce işkencenin izleri odanın duvarlarında görülmekteymiş. anlatılanlara göre esir alındıktan sonra müze olan odaya getirilmiş ve işkenceye maruz kalmıştır. matkapla sol omzu ve sol gözü oyulmuş (ingiliz bir hemşire tarafından bu halinin fotoğrafı çekilmiş), acımasızca işkence edilmiş ve son olarak da bilinci açıkken kalbi çıkarılarak şehit edilmiştir.