EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// Ergun Mengi : Meis Adası’nın Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) ve Civarındaki Adaların Egemenlik Hakları


Ergun Mengi : Meis Adası’nın Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) ve Civarındaki Adaların Egemenlik Hakları

02 Eylül 2020

Doğu Ege Adaları ve Meis Adası dahil 12 Adalar, İtalya ve Balkan Harpleri (1911-1913) sonunda Osmanlı Devleti yenilmiştir.

Bu nedenle, 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması[i], 4 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşması[ii] ve 03 Şubat 1914 tarihli Altı Büyük Devlet Kararı ile Yunanistan’a verilmiştir. Müteakiben I.Dünya Harbinde Osmanlı İmparatorluğunun yenik sayılmasıyla İtalyan işgali altında olan 12 Adalar İtalya’ya geçmiştir.

Türkiye’nin Kuruluş Antlaşması olan, Lozan Barış Antlaşmasının (1923) 6, 12[iii], 15 ve 16[iv]’ncı maddelerinde Türkiye’nin sınırları çizilirken Osmanlı ile yapılan bu antlaşmalar tekrar vurgulanmıştır.

II.Dünya Savaşında İtalya’nın yenilmesi üzerine 10 Şubat 1947 tarihli Paris Barış Antlaşmasıyla İtalya’ya verilen Meis ve 12 Adalar Yunanistan’a devredilmiştir.

Türkiye, egemenlik devrinin ancak açıkça belirtilen sınır çizgisi-taşları (Lozan Md.9,10,11)[v], denizde ise adaların ismen belirtilerek yapılabileceğini, Lozan ve Paris Antlaşmalarının da bu şekilde yazıldığını ifade etmektedir. Lozan’da, ismi sayılamayan ada ve adacıkların egemenlikleri ise Antlaşmanın 6. ve 12. Maddelerinde tarif edilerek belirlenmiştir. Lozan Antlaşmasının 6.Maddesinde[vi] “…, sahil devletinin, kıyısına 3 milden daha yakın bulunan ada ve adacıkları içine alacağı” ve 12. Maddesinde ise “…, Asya kıyısından üç deniz milinden az uzaklıkta bulunan adaların Türk egemenliğinde kalacağı” belirtilmektedir.

Meis adasının egemenliğini 1947 Paris Antlaşmasıyla alan Yunanistan, Meis’in batısındaki, Anadolu kıyılarına 3 mil uzaklıkta bulunan, Kara Ada (Nisis Ro) ve doğusundaki, Anadolu kıyısına 1.8 mil mesafede, İpsili Adası’nı (Vrak. Strongili) gasp etmiştir. Bu adalar Lozan Md.12 gereğince Asya sahillerinin 3 mili içinde olup Türkiye’ye aittir. Bu adaları, Meis’in de 3 mili içinde diyerek, 6. Maddeye sokulmaya çalışılması antlaşmanın ruhuna aykırıdır.

Her ne kadar adaların kıta sahanlığı ve MEB hakları olsa da, hakça paylaşım ilkesinde “kara deniz hakimdir” prensibi esastır. Ana kara önündeki bir başka ada, ana karanın önünü kapatamaz ve haklarını gasp edemez. Bu konuda, Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemelerinin yanlış tarafta olan adalarla ilgili kararları vardır. Bu mahkemeler özet olarak, 1977 Birleşik Krallık (BK)- Fransa Davası olup, Fransa Kıyılarına yakın BK’ya ait Jersey adaları, 1984; ABD-Kanada Maine Körfezi, 1992; Kanada- Fransa St.Miquelon adaları, 1993; Danimarka-Norveç Jan Mayen Adası davasında, yanlış tarafta bulunan adalara ya sadece karasuları kadar veya kısıtlanmış bir deniz yetki alanı tanımlanmıştır. Bu nedenle Meis’in Türkiye’nin uzun kıyı şeridini gasp ederek MEB iddiası geçerli değildir. Dünyanın pek çok yerinde, neredeyse savaşa sebep verecek, benzer sorunlar bulunmaktadır[i].

İleride benzeri bir Uluslararası Hakem Mahkemesine gidilmesi durumunda adalardaki devlet uygulamaları önem kazanmaktadır. Bu nedenle, haksızlığının farkında olan Yunanistan, anılan adalarda fener inşa etmekte, kuş göç yolları gözetleme kuleleri dikmekte, dini şapeller inşa ederek üst düzey ziyaretler yapmaktadır[ii].

Bu uygulamaların ileride egemenlik hakkına gerekçe olarak gündeme getirileceği aşikârdır. Türkiye, Yunanistan’ın bu uygulamalarının benzerini icra etmese de en azından, protesto ederek kayıtlara geçirmeli ve haklılığını uluslararası platformlarda dile getirmelidir.

Sonuç

Ege’deki ve Meis’in iki yanındaki anılan adaların egemenlik hakları öncelikle saptanmalı ve ondan sonra Ege ve Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarına ilişkin sorunlar ele alınmalıdır.

KAYNAKÇA

Ali Kurumahmut, (yayına hazırlayan) Ege’de Temel Sorun, Egemenliği Tartışmalı Adalar, Türk tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1998.

Ayhan Yıldızel, Marine Deal Denizcilik ve Ekonomi Gazetesi, Eylül 2020, Sayı 153, ss.28-29

Başeren, Sertaç Hami, Ege Sorunları, Dz.Tarih Araştırmalar Vakfı, Ankara, 2006, s.185.

Başeren, Sertaç Hami, “Kıta Sahanlığı: Doğal Uzantı ve Mesafe İlkesi İlişkileri”, Dış Politika Dergisi, C.VI, 1995.

Başeren, Sertaç Hami, Kurumahmut Ali, Ege’de Egemenliği Devredilmemiş Adalar, Ankara Üniversitesi basımevi, Ankara, 2003.

Apatay, Çetinkaya, Ege’de Olup Bitenler, Dz.K. İkmal Grup Komutanlığı Basımevi, İstanbul, 2006.

Denk, Erdem, Egemenliği Tartışmalı Adalar: Karşılaştırmalı Bir Çalışma (Kardak Kayalıkları ve Spratly ve Senkaku/Diaouyu Adaları Örnekleri), Ankara 1999.

İnan Yüksel, Başeren, Sertaç Hami, Status of Kardak Rocks-Kardak Kayalıklarının Statüsü, Ankara 1997.

Nikos Kurios, Aigaıo İ Makrohronia Diamahi Kaı O Roles Tou Amerikanon, (Ege’de uzun Soluklu çatışma ve Amerikalıların Rolü) Libani yayınları, Atina, 2009.

Pazarcı Hüseyin, “Ege denizindeki Türk-Yunan Sorunlarının Hukuki Yönü”, Türk-Yunan Uyuşmazlığı, derleyen Vaner, S., Ankara 1990, s.118.

Syrigos, Angelos M., The Status of the Aegean Sea According to International Law, Sakkoulas/Bruylant,1998.

[i] Ayhan Yıldızel, Marine Deal Denizcilik ve Ekonomi Gazetesi, Eylül 2020, Sayı 153, ss.28-29

[ii]

[i] Londra Antlaşması, 30 Mayıs 1913, I. Balkan Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre; Osmanlı Devleti’nin batı sınırı MidyeEnez hattı olacaktır. Selanik, Güney Makedonya ve Girit, Yunanistan‘a verilecektir. Orta ve Kuzey Makedonya, Sırbistan‘a bırakılacaktır. Ege Adaları‘nın geleceğinin saptanması büyük devletlere bırakılacaktır.

[ii] Londra Antlaşması, Md.4 Girit Adası Yunanistan’a bırakılacak, Md.5. Ege Denizinde Girit Adası dışında kalan adaların kime ait olacağını tespitini, Büyük Devletler kararına bırakılacak.

[iii] Lozan Antlaşması, Madde 12 . İmroz ve Bozca Adaları ile Tavşan Adaları dışında, Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni, Semendirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin 17/30 Mayıs 1913 günlü Londra Andlaşmasının beşinci ve 1/14 Kasım 1913 günkü Atina Andlaşmasının on beşinci Maddeleri hükümleri uyarınca 13 Şubat 1914 günkü Londra Konferansında alınıp 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Andlaşmanın İtalya’nın egemenliği altına konulan ve on beşinci Maddede yazılı olan Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile doğrulanmıştır. Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, işbu Andlaşmada tersine hüküm olmadıkça, Türkiye egemenliği altında kalacaktır.

[iv] Lozan Antlaşması, Md.15, Türkiye aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçer: Bugün İtalya’nın işgali altında bulunan Astampalya (Astropalia), Kodoş (Rhodes), Kalki (Calki), Skarpanto, Kazos (Casso), Piskopis (Tilos), Misiros (Misyros), Kalimnos (Kalymnos), Lcros, Patmos, Lipsos (Lipso), Sombeki (Simi) ve Istanköy (Kos) Adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve Meis (Castellorizo) Adası

[v] Madde 9-İlgili Devletler Komisyonca konulmuş olan nirengi noktalarını, işaretlerini, direk ya da sınır işaretlerini korumağı yükümlenirler; Madde 10-Sınır işaretleri birbirinden gözle görülebilecek uzaklıklara yerleştirilecektir. Bunlara numara konulacak, bulundukları yerler ve numaraları bir harita üzerinde belirtilecektir; Madde 11-Sınırlamaya ilişkin kesin tutanaklar ve ek haritaları ile belgelerin asılları üç örnek olarak düzenlenecektir. Bunlardan ikisi ortak sınıra sahip devletler hükümetlerine verilecek ve üçüncü örneği ise, işbu Aııdlaşmayı imza eden devletlere onaylanmış birer örneğini sunacak olan, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine gönderilecektir.

[vi] Lozan Ant. Md.6…..İşbu Andlaşmada tersine bir hüküm olmadıkça, deniz sınırları kıyıdan üç milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// Ergun Mengi : Meis Adası’nın Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) ve Civarındaki Adaların Egemenlik Hakları


Ergun Mengi : Meis Adası’nın Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) ve Civarındaki Adaların Egemenlik Hakları

02 Eylül 2020

Doğu Ege Adaları ve Meis Adası dahil 12 Adalar, İtalya ve Balkan Harpleri (1911-1913) sonunda Osmanlı Devleti yenilmiştir.

Bu nedenle, 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması[i], 4 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşması[ii] ve 03 Şubat 1914 tarihli Altı Büyük Devlet Kararı ile Yunanistan’a verilmiştir. Müteakiben I.Dünya Harbinde Osmanlı İmparatorluğunun yenik sayılmasıyla İtalyan işgali altında olan 12 Adalar İtalya’ya geçmiştir.

Türkiye’nin Kuruluş Antlaşması olan, Lozan Barış Antlaşmasının (1923) 6, 12[iii], 15 ve 16[iv]’ncı maddelerinde Türkiye’nin sınırları çizilirken Osmanlı ile yapılan bu antlaşmalar tekrar vurgulanmıştır.

II.Dünya Savaşında İtalya’nın yenilmesi üzerine 10 Şubat 1947 tarihli Paris Barış Antlaşmasıyla İtalya’ya verilen Meis ve 12 Adalar Yunanistan’a devredilmiştir.

Türkiye, egemenlik devrinin ancak açıkça belirtilen sınır çizgisi-taşları (Lozan Md.9,10,11)[v], denizde ise adaların ismen belirtilerek yapılabileceğini, Lozan ve Paris Antlaşmalarının da bu şekilde yazıldığını ifade etmektedir. Lozan’da, ismi sayılamayan ada ve adacıkların egemenlikleri ise Antlaşmanın 6. ve 12. Maddelerinde tarif edilerek belirlenmiştir. Lozan Antlaşmasının 6.Maddesinde[vi] “…, sahil devletinin, kıyısına 3 milden daha yakın bulunan ada ve adacıkları içine alacağı” ve 12. Maddesinde ise “…, Asya kıyısından üç deniz milinden az uzaklıkta bulunan adaların Türk egemenliğinde kalacağı” belirtilmektedir.

Meis adasının egemenliğini 1947 Paris Antlaşmasıyla alan Yunanistan, Meis’in batısındaki, Anadolu kıyılarına 3 mil uzaklıkta bulunan, Kara Ada (Nisis Ro) ve doğusundaki, Anadolu kıyısına 1.8 mil mesafede, İpsili Adası’nı (Vrak. Strongili) gasp etmiştir. Bu adalar Lozan Md.12 gereğince Asya sahillerinin 3 mili içinde olup Türkiye’ye aittir. Bu adaları, Meis’in de 3 mili içinde diyerek, 6. Maddeye sokulmaya çalışılması antlaşmanın ruhuna aykırıdır.

Her ne kadar adaların kıta sahanlığı ve MEB hakları olsa da, hakça paylaşım ilkesinde “kara deniz hakimdir” prensibi esastır. Ana kara önündeki bir başka ada, ana karanın önünü kapatamaz ve haklarını gasp edemez. Bu konuda, Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemelerinin yanlış tarafta olan adalarla ilgili kararları vardır. Bu mahkemeler özet olarak, 1977 Birleşik Krallık (BK)- Fransa Davası olup, Fransa Kıyılarına yakın BK’ya ait Jersey adaları, 1984; ABD-Kanada Maine Körfezi, 1992; Kanada- Fransa St.Miquelon adaları, 1993; Danimarka-Norveç Jan Mayen Adası davasında, yanlış tarafta bulunan adalara ya sadece karasuları kadar veya kısıtlanmış bir deniz yetki alanı tanımlanmıştır. Bu nedenle Meis’in Türkiye’nin uzun kıyı şeridini gasp ederek MEB iddiası geçerli değildir. Dünyanın pek çok yerinde, neredeyse savaşa sebep verecek, benzer sorunlar bulunmaktadır[i].

İleride benzeri bir Uluslararası Hakem Mahkemesine gidilmesi durumunda adalardaki devlet uygulamaları önem kazanmaktadır. Bu nedenle, haksızlığının farkında olan Yunanistan, anılan adalarda fener inşa etmekte, kuş göç yolları gözetleme kuleleri dikmekte, dini şapeller inşa ederek üst düzey ziyaretler yapmaktadır[ii].

Bu uygulamaların ileride egemenlik hakkına gerekçe olarak gündeme getirileceği aşikârdır. Türkiye, Yunanistan’ın bu uygulamalarının benzerini icra etmese de en azından, protesto ederek kayıtlara geçirmeli ve haklılığını uluslararası platformlarda dile getirmelidir.

Sonuç

Ege’deki ve Meis’in iki yanındaki anılan adaların egemenlik hakları öncelikle saptanmalı ve ondan sonra Ege ve Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarına ilişkin sorunlar ele alınmalıdır.

KAYNAKÇA

Ali Kurumahmut, (yayına hazırlayan) Ege’de Temel Sorun, Egemenliği Tartışmalı Adalar, Türk tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1998.

Ayhan Yıldızel, Marine Deal Denizcilik ve Ekonomi Gazetesi, Eylül 2020, Sayı 153, ss.28-29

Başeren, Sertaç Hami, Ege Sorunları, Dz.Tarih Araştırmalar Vakfı, Ankara, 2006, s.185.

Başeren, Sertaç Hami, “Kıta Sahanlığı: Doğal Uzantı ve Mesafe İlkesi İlişkileri”, Dış Politika Dergisi, C.VI, 1995.

Başeren, Sertaç Hami, Kurumahmut Ali, Ege’de Egemenliği Devredilmemiş Adalar, Ankara Üniversitesi basımevi, Ankara, 2003.

Apatay, Çetinkaya, Ege’de Olup Bitenler, Dz.K. İkmal Grup Komutanlığı Basımevi, İstanbul, 2006.

Denk, Erdem, Egemenliği Tartışmalı Adalar: Karşılaştırmalı Bir Çalışma (Kardak Kayalıkları ve Spratly ve Senkaku/Diaouyu Adaları Örnekleri), Ankara 1999.

İnan Yüksel, Başeren, Sertaç Hami, Status of Kardak Rocks-Kardak Kayalıklarının Statüsü, Ankara 1997.

Nikos Kurios, Aigaıo İ Makrohronia Diamahi Kaı O Roles Tou Amerikanon, (Ege’de uzun Soluklu çatışma ve Amerikalıların Rolü) Libani yayınları, Atina, 2009.

Pazarcı Hüseyin, “Ege denizindeki Türk-Yunan Sorunlarının Hukuki Yönü”, Türk-Yunan Uyuşmazlığı, derleyen Vaner, S., Ankara 1990, s.118.

Syrigos, Angelos M., The Status of the Aegean Sea According to International Law, Sakkoulas/Bruylant,1998.

[i] Ayhan Yıldızel, Marine Deal Denizcilik ve Ekonomi Gazetesi, Eylül 2020, Sayı 153, ss.28-29

[ii]

[i] Londra Antlaşması, 30 Mayıs 1913, I. Balkan Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre; Osmanlı Devleti’nin batı sınırı MidyeEnez hattı olacaktır. Selanik, Güney Makedonya ve Girit, Yunanistan‘a verilecektir. Orta ve Kuzey Makedonya, Sırbistan‘a bırakılacaktır. Ege Adaları‘nın geleceğinin saptanması büyük devletlere bırakılacaktır.

[ii] Londra Antlaşması, Md.4 Girit Adası Yunanistan’a bırakılacak, Md.5. Ege Denizinde Girit Adası dışında kalan adaların kime ait olacağını tespitini, Büyük Devletler kararına bırakılacak.

[iii] Lozan Antlaşması, Madde 12 . İmroz ve Bozca Adaları ile Tavşan Adaları dışında, Doğu Akdeniz Adaları ve özellikle Limni, Semendirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları üzerinde Yunan egemenliğine ilişkin 17/30 Mayıs 1913 günlü Londra Andlaşmasının beşinci ve 1/14 Kasım 1913 günkü Atina Andlaşmasının on beşinci Maddeleri hükümleri uyarınca 13 Şubat 1914 günkü Londra Konferansında alınıp 13 Şubat 1914 günü Yunan Hükümetine bildirilen karar, işbu Andlaşmanın İtalya’nın egemenliği altına konulan ve on beşinci Maddede yazılı olan Adalara ilişkin hükümleri saklı kalmak koşulu ile doğrulanmıştır. Asya kıyısından üç milden az uzaklıkta bulunan Adalar, işbu Andlaşmada tersine hüküm olmadıkça, Türkiye egemenliği altında kalacaktır.

[iv] Lozan Antlaşması, Md.15, Türkiye aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçer: Bugün İtalya’nın işgali altında bulunan Astampalya (Astropalia), Kodoş (Rhodes), Kalki (Calki), Skarpanto, Kazos (Casso), Piskopis (Tilos), Misiros (Misyros), Kalimnos (Kalymnos), Lcros, Patmos, Lipsos (Lipso), Sombeki (Simi) ve Istanköy (Kos) Adaları ile bunlara bağlı olan adacıklar ve Meis (Castellorizo) Adası

[v] Madde 9-İlgili Devletler Komisyonca konulmuş olan nirengi noktalarını, işaretlerini, direk ya da sınır işaretlerini korumağı yükümlenirler; Madde 10-Sınır işaretleri birbirinden gözle görülebilecek uzaklıklara yerleştirilecektir. Bunlara numara konulacak, bulundukları yerler ve numaraları bir harita üzerinde belirtilecektir; Madde 11-Sınırlamaya ilişkin kesin tutanaklar ve ek haritaları ile belgelerin asılları üç örnek olarak düzenlenecektir. Bunlardan ikisi ortak sınıra sahip devletler hükümetlerine verilecek ve üçüncü örneği ise, işbu Aııdlaşmayı imza eden devletlere onaylanmış birer örneğini sunacak olan, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine gönderilecektir.

[vi] Lozan Ant. Md.6…..İşbu Andlaşmada tersine bir hüküm olmadıkça, deniz sınırları kıyıdan üç milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar.

TSK DOSYASI : Bir devre arkadaşı yazmış… Teğmen Harun Kılınç


Bir devre arkadaşı yazmış…

DAĞ II’yi ithaf ettiğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri. Ancak açılışta üç örnek askerden bahsediyoruz onlara da ithaf ediyoruz. Bunlardan biri Teğmen Harun Kılınç.

1992 yılı kışıydı. Şubat veya Mart gibi yine güneydoğuya gitmişlerdi Kayseri’den. Harun Teğmen 1nci taburla Kösreli bölgesine yerleşti. Cudi dağı orta güneyi Tuşimiya deresi çıkışı tarafı en iyi dostuyla beraber tugay karargahı ile beraber Görümlü’deydi. Diğer 2 tabur da Cudi kuzeyinde konuşlanmıştı. Kıştan çıkılıyor görüntü ve operasyonlar artıyordu. O dönemler ‘alan hakimiyeti’ denen bir kavram ile kritik tepeler sürekli tutularak operasyonlar yapılırdı. 1nci tabur bu kapsamda Cudi’ye ve Tuşimiya deresine daha yakın hakim olan Dijivar ve Tengesif tepelerini tutmaya başlamıştı. Bu görev rotasyon ile yapılıyordu.

2nci veya 3 üncü rotasyon başlangıcında sabaha karşı nasıl olsa değişim olacak diye toparlanıp üst bölgesine hazırlanan askerler gözetlemeyi bir anlığına ihmal edince o günkü yoğun sisten faydalanan teroristler saldırdılar. Bir kaç mevziye girdiler. Sis ve tertipsiz yakalan birlik kontrolü kaybetti tepede. Değiştirmeye gelen birlik Dijivar tepe yerine boyun noktası ile oraya bağlanan ortasında bir ağaç olan boyun noktasının diğer tarafındaki Tengesif tepeye konuşlandı birlik komutanın emri ile. Harun Teğmen durumdan rahatsız olup insiyatifi eline alıp ideal bir subay gibi olaya müdahale etmek üzere boyun noktasından teroristlerin olduğu tepeye doğru ilerledi. Yanında habercisi ile birlikte Dijivar’dan gelen "sıyrılan geri çekilen" askerleri derlemeye ve durumu anlamaya çalışırken yaralandı.

Ağacı mevzi yaptı ve teması devam ettirdi. Çatışma devam ederken tereddütsüz ve bilinçli olarak kendini görevi için hiçe saydı.

En iyi dostu helikopter pisti başında oraya takviye olarak atılmak üzere bekledi. O da teğmendi. Dostu tepedeki sisi olduğu yerden görebiliyordu. Ama helikopterler kalkamadı. Hava şartlarının aksiliğinden Kobra destek veremedi. Dostlarına hava şartları engel oldu.

Harun Teğmen aldırmadı buna. Şehit olana dek çatıştı. Timini korumak adına onu yalnız bırakmayan habercisi ile beraber mevzilerine girilmiş sisli Dijivar tepeye doğru yalnız gitti ve dönmedi.

Kösreli’deki taburdan ve yakındaki timden giden destek ile şehidimiz bizde kaldı. Ve Elbistan Afşin’e defnedildi. Onun sayesinde kendi kadar genç olan ama daha tecrübesiz askerler kurtuldu genç bir subay olarak liderin en önde olacağını kanıtladı.

DAĞ II’yi çekerken ailesi bize destek oldu. Sağolsunlar her türlü ilgi ve samimiyeti verdiler. Emekli polis olan kızkardeşi ricam üzerine bir sahnemizde bile oynadı. Hanımefendinin Harun Teğmen’e tıpatıp benzeyen bir oğlu var.

Harun Teğmeni mülakat yaptığım o yakın dostu DAĞ II’nin birikim kaynaklarından biri emekli Bordo Bereli Albayımız bana sorduğumda şöyle anlatmıştı:

"Bizim devre 89 mezunu ve 90 yılında kıtaya çıktık. Hava İndirme Tugayı Kayseri. Halk arasında paraşütçü komando. O dönemler mart gibi güneydoğuya gidilir aralık gibi dönülürdü. Ve tayinin Kayseri gözükürdü. Harun kıtaya çıkar çıkmaz gitmişti güney doğuya. Onun katıldığı tabur o sene kışı bölgede geçirmişti. Çok güçlüydü 3 kişi bileğini bükemezdik. Esmer güçlü yeşil gözlü sağlam karakterli bir adamdı. Çok okuyan ve her zaman haklının ve ezilenin yanındaydı. "

Özel Kuvvetlerde senelerce görev yapan bu yakın dostu o günleri ve Harun Teğmen’in bir asker olarak üstünlüğünü daha dün gibi hatırlıyor.

Ruhun şad olsun şehit Teğmen Harun Kılınç. Unutmadık. Unutturmayacağız.

TSK DOSYASI : ASKERLER 600 SUBAYI KADROSUZLUK GEREKÇESİYLE TOPLUCA EMEKLİ EDİLEN TSK İÇİN BÖYLE DİYOR…


ASKERLER 600 SUBAYI KADROSUZLUK GEREKÇESİYLE TOPLUCA EMEKLİ EDİLEN TSK İÇİN BÖYLE DİYOR…

Sosyal medyadan, ülkemizdeki ileri demokrasi nedeniyle anonim kalmasını istediğim bir emekli subaya aittir.

Yazım özneleri askerler olunca bazı arkadaşlara sıkıcı gelebilir ancak ana fikri kurumlar arası koordinasyonun liyakatin mesleki ve insani birçok değerin hiçe sayılarak ülkenin nasıl yönetildiğinin daha doğrusu yönetilemediğinin bir özeti aslında.

Medya ve basında son yüksek askeri şura kararları ile Kara Kuvvetleri Komutanlığından altı yüz Albay rütbesindeki personelin kadrosuzluk nedeniyle emekli edildiği bilgisi yer aldı. Emekli bir subay olarak yaptığım bire bir görüşmelerden de kadrosuzluk nedeniyle basında yer alan rakamlara yakın sayıda Albayın emekli edildiği bilgisine ulaştım. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra fetö terör örgütü ile irtibatlı yaklaşık dört bin subayın ihraç edildiği Kara Kuvvetleri Komutanlığında personel eksikliği yaşanırken emekliliklerin kadrosuzluğa dayandırılması bana biraz manidar geldi.

Emeklilikleri atamalar ile birlikte değerlendirdiğimde ilginç olduğu kadar düşündürücü bir tablo ortaya çıkıyor. Kadrosuzluk nedeniyle emekliye sevk edilen bir kısım personelin bir buçuk ay önce yapılan atamalarla yeni görev yerlerine katıldığını da biliyoruz.

Kara Kuvvetleri Komutanlığında en önemli görev yerlerinden birisi olan Alay Komutanlığına atanan ve bir gün önce sancak devir teslim töreni ile Alay Sancağını teslim alan bir Alay Komutanının emekli edilme gerekçesi ne olabilir?

Kritik bir görev yerinden seçilerek başka bir kritik görev yeri olan Bölge Başkanlığına atanan albayın emekliye sevk edilmesinin mantığı var mıdır?

Atamalarda Kıbrıs’a atanarak görev yerlerine katılan ve son şura kararları ile emekliye sevk edilen Albaylar nedeniyle oluşan kamu zararı için ne söylenebilir?

Sicil sıralamasında kendilerinden sonrakiler göreve devam ettirilirken devrelerinin ilk sıralarında yer alan Albayların emekli edilmesinde hangi kriterler dikkate alınmıştır?

Kişisel olarak incelendiğinde buna benzer kişileri rencide edici birçok örneği vermek mümkün. Bunun yanı sıra atama gören personelden eşlerinin atamasını yaptıran evini kiralayan eşyalarını taşıtan ücretlerini ödeyerek özel okula çocuklarının kayıtlarını yaptıranların mağduriyetleri vicdanları ne kadar yaralamıştır merak ediyorum.

İşin daha enteresan tarafı ise emekliye sevk edilen kişilerin yaklaşık yarısı normal şartlarda çalışma süreleri nedeniyle değerlendirmeye alınmaması gereken yani normal şartlar altında emekli edilmemesi gerekenlerden oluşuyor. Diğer bir ifadeyle yirmi sekiz çalışma yılını doldurmayan dolayısıyla süre uzatma değerlendirmesine girmemesi gereken yaklaşık üç yüz Albay kadrosuzluk nedeniyle emekli edilmiş. Söz konusu personelin kaldıkları bu muamele karşısında neler hissedebileceği ailesine ve çevresindekilere bunu nasıl izah edeceği hiç akıllara gelmiş midir acaba. Ne hissediyorlar bilemiyorum ama bu zamanda ve bu şekilde Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) kadrosuzluk gerekçesiyle emekliye sevk edilmek bu arkadaşlarımız için bir ONUR ve GURUR vesilesidir diye düşünüyorum.

Taşları yerinden oynatılmış bir orduda personel arasındaki ilişkilerin nasıl olacağını tahmin edebiliyor musunuz. Emekli edilenlerin göreve devam edenler hakkında (Hangi cemaate üyeler acaba) veya göreve devam edenlerin emekliler hakkında (Fetöcümüy dü acaba) neler düşündüğünü veya hissettiğini söylemeye gerek var mı. Kader birliği yapan insanların oluşturduğu bir orduda personelin birbirlerine şüphe ile bakması kabul edilebilir mi. Çalışanlar arasında önümüzdeki yıl yarbay binbaşı ve astsubaylar da kadrosuzluk nedeniyle emekli edilecekmiş söylentisi almış başını gidiyor. Çalıştığı kurumda geleceği hakkında endişeleri olan insanlardan görevleri gereği gerektiğinde ölmelerini beklemek ve istemek gibi bir hakkınız olabilir mi?

TSK subay kadrolarının sınıf ve rütbelere göre belirlenerek buna göre personel temini ve yetiştirilmesi teknik bir konudur. Daha önceki yıllarda günün görev ihtiyaçları dikkate alınarak planlamaların aksine uygulamalar yapılmışsa da personelin sistem içinde kullanılması sağlanarak mağduriyetlerin asgari seviyede olması hep ön planda tutulmuştur. Bu uygulamada ise akla zarar mağduriyetlerin yanı sıra ödenen harcırahlar nedeniyle kamu zararı da söz konusudur. Bu konuların haksız yere emekliye sevk edilerek mağduriyet yaşayan personel tarafından yargıya taşınması gerektiğine inanıyorum.

Şahit olunan uygulamalar bize Kara Kuvvetleri Komutanlığının görev ihtiyaçları ile hareket ederken Milli Savunma Bakanlığının ise bilmediğimiz ancak tahmin edebildiğimiz siyasi ve ideolojik düşüncelerle hareket ettiğini gösteriyor. Yanılıyor olabilirim ama birimler arasındaki dikkat çekici farklı hatta birbirine tamamen zıt uygulamalar TSK personelinin MSB’lığı içindeki bir birim vasıtasıyla değerlendirilerek eski personelin zaman içinde tasfiye edildiği izlenimini veriyor bana. Bir şekilde zamanında az veya çok Fetö terör örgütü bu ile iltisaklı ve irtibatlı olduğu tespit edilen ancak haklarında yasal işlem yapılamayan personelin tasfiye edilmesi makul görülebilir ki bu durumdaki personel kadrosuzluk nedeniyle emekli edilenler içinde öğrenebildiğim kadarıyla dikkate alınmayacak sayıdadır. Bu da kadrosuzluktan emekliliklerin terör örgütü şüphesi ile değil ağırlıklı olarak başka gerekçelerle yapıldığının en açık bir göstergesidir.

Başta Akit gazetesi olmak üzere yandaş basın ve medyada son günlerde tabur ve daha üst birlik ve karargahlarda imam/din işleri subayı görevlendirilmesi konusu gündeme getirilmeye başlandı. Yine sosyal medyada bu teşkilatlanma ile ilgili kanuna dair bir metin dolaşıyor. (Yazım hataları nedeniyle bu belgenin doğru olduğunu düşünmemekle birlikte yakın zamanda çıkarılacağına da inanıyorum. ) Halen geçerli midir bilmiyorum ama TSK’da ihtiyaca binaen yeni bir kadro açılacağı zaman kadro tavanını aşmamak gerekçesiyle başka sınıflara ait kadrolardan tasarruf edilir. Halen bu uygulama geçerli ise tasfiye şeklindeki emekliliklerin bu konuyla ilgili olabileceğini imam ve din işleri subayları için kadro oluşturma hazırlığı olabileceğini düşünüyorum. (Görevde olduğum yıllarda belli seviyenin üstündeki karargahlarda seferde atama yapılacak şekilde Din İşleri Subayı kadrosunun olduğunu da belirtmek isterim. )

Askeri öğrencilik dâhil otuz yedi yıl hizmet ettiğim TSK’de dine saygısızlık yapıldığını dini vecibelerini yerine getiren dindar personele farklı davranıldığına şahit olmadım. Büyüklüğüne bağlı olarak hemen hemen her birliğinde cami veya mescit bulunan ramazan aylarında sahur ve iftar yemeklerinin özellikle düzenli bir şekilde yenmesi için çaba gösterilen her yemekte Tanrı’nın adı zikredilerek yemek duası okunan eğitim yılı açılışlarında kazasız ve belasız bir eğitim yılı olması nedeniyle birçok birliğinde kurban kesilen dini bayramlaşmaların aksatılmadan yapılması için her türlü tedbiri alan bir TSK’den bahsediyorum. Komutanlık Bölge Başkanlığı görevlerim dâhil çalıştığım yıllarda böyle bir kadro ve personeline hiç ihtiyaç duymadım. Bugün de ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Ama iktidarın yapmak istedikleri ve TSK’ni getirmek istedikleri noktayı düşünerek gerçekten üzülüyorum.

Geçen günlerde liglerden küme düşmenin kaldırılması ile ilgili yaptığım bir paylaşımımı memleketin çivileri çıkmış sonumuz hayırlı olur inşallah şeklinde sonlandırmıştım. Gerçekten içinde bulunduğumuz durum bu. Hatta ortada yerinden çıkacak çivi bile kalmamış dense yeridir. Çivileri çıkmış bir yapının altında kalmamız umarım an meselesi değildir.

DOĞAL AFETLER DOSYASI /// Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ : Giresun’da Yaşanan Sel Felaketi İnsan Aklını Yaratığı Eserlerin Bir Sonucudur


Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ : Giresun’da Yaşanan Sel Felaketi İnsan Aklını Yaratığı Eserlerin Bir Sonucudur

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi, iortas

Giresun’a geçmiş olsun. Yaşanan sel felaketinde yaşamını yitiren, yaralı olan ve kayıp olan yurttaşlar var Kent ve bölgede ciddi maddi ve manevi zararın olduğu ekranlara yansıyor. Neredeyse şehrin silueti değişmiş. İnsanların yalnız malı mülkünü değil kim bilir hangi başka özele eşyaları, anıları ve değerleri sel ile birlikte Karadeniz’in soğuk sularına aktı gitti.

Görüntülere çok yabancı değiliz, Daha önceden Rize, Artvin, Hopa, Trabzon’da benzeri doğanın normal akışına karşı yapılan yapılanmada gördüklerimiz. Binaların altı oyulmuş, sokaklar dere yataklarına dönmüş. Görüntüler doğa-çevre ve bilimsel sorgulayıcılığı olanlar için çok şey söylüyor. Ancak Fuzulinin " söylesem kar etmiyor söylemesem içim rahat etmiyor" ifadesi ile kendi haline bırakalım. Vatandaşlarımızın acısını ve çaresizliğini anlıyorum. Her tarafı ranta dönüştürülmüş, imar afları, 2-B’ler vs. sonuçlar beklenmedik değil. Üzüldüğüm yine beylik sözler ve vatandaşa verilen sakinleştirici güzel ifadeler. Ancak anlamadığım yıllardır çevre, jeoloji, biyoloji tarım bilimcileri duyarlı yurttaşların uyarıları dikkate alınmıyor. Hatta bu tür uyarıları yapanlarda kötü insan olarak yaftalanıyor.

Türkiye Toprakları Erozyon Altında, Bu Gerçek Bilinmese Sorunlara Çözüm Geliştirilemez

Karadeniz’de doğal bitki örtüsünü yok edip fındık ve çay alanlarına dönüştürme ve arkasından aşırı gübreleme ve topraktan çıkan ve ortamın esas sahipleri olan doğal bitkilerin çapalanarak ölçülmesi sonucu toprakların yapısı bozulmaktadır. Erozyon diye çok söylenen Türkiye topraklarının % 75’inde hüküm süren edikleri toprakların yerinde aşınması olayıdır. Diğer bir ifade ile bitkilerin durak ve beslenme yeri toprağın canlılığının yok olması yani ölümüdür erozyon.

Bunu önlemenin çaresi ölümün karşısına yalnız doğanın bitkilerce örtülmesidir. Her tarafı yerleşime açılmış, betonla doldurulmuş alanlarda bir karış yağış yağsa bile toprağa nüfuz etmediği için doğal olarak önüne ne katarsa gücü oranında alıp götürmektedir. Bu dünyanın iklim değişimleri ve ekosistemin canlılığı için zorunludur. Doğa yoksa bizde yokuz, yaşamda yok. Doğal çeşitlilik yoksa korona virüs var, hastalık var, kılık var. Yoksulluk ve göç var. Ne olursunuz biraz anlayın artık şu toprağın, bitkinin doğanın önemini.

Doğada İntikam Veya Merhamet Yok

Karadenizli, Akdenizli, doğulu, batılı fark etmez bu tür olaylar dünde dün yaşandı yarında yaşanıyor olacaktır. Bize düşen bu olguları anlamaktır. Anlamaz ve doğaya uygun hareket etmesek doğa bizi takmaz. Doğada intikam veya merhamet yok. Kimsenin kimseye acıdığı veya taraf tutuğu yok. Doğanın kendisi kuralları var. Lütfen artık ciddi bir doğa eğitimi ile herkes dünyanın ve sosyal dinamikleri kavrasın ve nerede hangi koşulların içinde yaşadığını anlasın. Ayrıca tek başına bu dünyanın efendisi olmadığını da öğrensin.

Bir köylü çocuğu olarak topraktan doğdum, ömrümü hemen hemen doğa ile iç içe yaşadım. Sonrada tarım eğitimi özelde de toprak bilimi ile çalışarak olup bitenlerin nedenlerini meleğim gereğince anlıyorum. Bugünle kadar öğrendiklerimden ülkemizin bu tür felaketleri önleyecek tedbirleri içindeki ormanlarımızın, doğamızın, kentleşme anlayışı ve hayatı kavrayış anlayışımız maalesef yetersiz görülüyor. Yine maalesef sık sık yaşanalar bize durumun çok kötü ve sorunların çözümüne katkı sunacak durumda olmadığımızı gösteriyor. Yalnız Karadeniz’in değil diğer bölgelerde de batıda yanan, kesilen ormanlar, nehirlerin üzerine yapılan HES’ler yapılırken bunların olası olumsuz etkileri konusunda çok insanda ve çevre bakanlığının ilgililerin de derin bir sessizlik var. Sanki bu topraklar, ormanlar, sular, hava canlılar bizim yaşamımızın bir parçası değilmiş gibi. Kamu yaranına korumak yerine nüfuslu kişilere peşkeş çekildiği sıkça vurgulanıyor. Her gün ülkemizin bir beldesinde jandarma ile karşı karşıya gelen köylülerin çilesini ve çığlıklarını görüyoruz. Bu anlayış ve korumacılık olmadığı için bugün bu felaketler yaşanıyor.

Yaşan Olay Bizim Yaptıklarımızın Bir Sonucudur

Karadeniz’deki dağların, kıyaların ve derelerin doğal yapısının nasıl oluştuğunu bilmediğimiz için yönetimini de bilmemiz mümkün olmayacaktır. Karadeniz’de denize paralel yayılan dağların eteklerine vadilere çayların içine yerleştirilmiş evlerin şekillendiği çarpık kentleşme ve plansızlık sonucu oluşmuş bir yapılanma hâkim.

Yaşanan olayın sebep sonuç ilişkisini iyi kavrayamadığımız için yaşadığımız değerlerin kıymetini de bilmiyoruz. Doğanın işleyişini anlamadığımı için bu acı sorunları yaşayıp duruyoruz. Anlayışımızı değiştirmesek ve böyle giderse yakında başka bir yerde benzer bir durum kesin yaşanır.

Doğanın ve Sosyal Olguların Dinamizmini Topluma Kazandırmak için Ciddi Bir Doğa Eğitiminin Sağlanması Şart

Bölgenin jeomorfolojik yapısı gereği dağlardan denize doğru çok sayıda dere bulunmakta ve çoğu yerleşim yerinin ismi de dere ile bitiyor. Taşkınlar milyonlarca yıldır belirli periyotlarda belirli debilerde akmaktadır. Derenin yapısına bakıldığında burada geçmişte ne denli büyük sellerin geçtiği bilinir. Bu bağlamda en az 100 yıllık derenin akışı hızı ve genişliği dikkate alınarak yapılanmaya gidilmesi beklenir. Vatandaşın bilinci yetmese bile devletin bu tür yerlere iskân izni vermemesi gerekir. Her olaydan sonra devletin eski-yeni yetkililerinin yaptığı açıklamalar artık vatandaşları teskin etmeye yetmiyor. Demezler mi, devlet olarak göreviniz değil mi göz göre göre olacak bu felaketlerin tahribatını.

Önümüzdeki dönemlerde iklim değişimleri sonucu daha ani yağışlar, susuzluklar, kuraklıklar, doğal orman yangınları, hastalık ve zararlılar, bitkisiz çöllerin olacağını bugünden bekleyelim ve ona göre yaşam anlayışımızı düzenleyelim.

Unutmayalım bu doğa, bu topraklar, sular, ormanlar, kimsenin değil hepimize yani insana, kurda kuşa, börtü böceğe ait. Hepimize, bizim ait. Kıymetini hep beraber bilelim ve koruyalım.

Bu doğayı anlamaz ve hoyratça küçücük çıkarlarımıza kurban edersek bu dünya bize bir gün ar gelir. Doğayı, toprağı ormanı bitirmeden- tükenmeden dünyamızı gelecekteki felaketlerden kurtarmak bizim elimizde. Kızılderili Reis bizi daha önce uyarmıştı “toprak insana değil, insan toprağa aittir”. Yaşar Kemal bir ödül sonrası yaptığı konuşmada “şunu çok iyi bilmeliyiz, doğanın yok olduğu gün insanlık da yok olacaktır. İnsansız bir dünyayı düşünebiliyor musunuz?” diyordu. Boşuna doğaya müdahale etmeyin demiyoruz. Ağaç dikin, çevreyi yeşillendirin demiyoruz.

Kabahat Kimin, HEPİMİZİN

Unutmayalım dünyadaki toprak ve bitki varlığı şimdilik insanlığın karnını doyuracak yeterliliktedir. Dünya daha iyi yönetilseydi mutlaka daha barışçıl bir yaşamı yaşıyor olurduk. Sonra Dünya kötüde yaratılmış değildir. Ancak kötü yönetildiği muhakkaktır. Biz insanlar kendi çıkarımıza göre planlar programlar yapıyoruz. Çoğu zaman anlamadan yaptığımız birçok işlemin sonucu ağır olmaktadır. İnsanlar yer yüzeyindeki bugün ki farklılaşmanın nedenidirler. İnsan düşünerek, doğa- insan eksenli bir yapılanma gerçekleştirdiyse orası yaşanabilir, değilse yaşanılamaz durma gelmektedir.

Bu yaşanılamaz durum bizim eserimiz. İnsanlık uygarlığı geriye doğu bakıldığında insanın iyi ve kötü diyeceğimiz birçok eseri ile doludur. Tarihte nerede ve nasıl anılmak istediğimizi biz belirliyoruz. Afet riski bir bölgemizde yerel veya ulusal düzeyde bütüncül bir afet yönetimi ve/ya afet riskinin azaltılmasına yönelik planlama hazırlığımız var mı? Bu konuda devlet olarak vatandaşlar afete karşı uyarılmış mı? Eğitimler verilmiş mi? Yoksa sorunlu kim? Ölenlere Allah rahmet eylesin.

23 Ağustos 2020, Adana

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : Yunanistan-Mısır MEB Anlaşması


YUNANİSTAN, TÜRK ADALARINI ÖNCE İŞGAL ETTİ, SONRA KITA SAHANLIĞINA KATTI !…

*Kamuoyuna zafer diye sunulan Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakat Muhtırası’nın artçı sarsıntıları devam ediyor.

*Muhtıra ile Girit Adası etrafındaki adalarımız ile birlikte 80 bin kilometrekarelik Türk Kıta Sahanlığı da Yunanistan’a terk edilmişti.

*Bu durumu değerlendiren Yunanistan, 06 Ağustos 2020’de Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması imzaladı.

*Yunanistan’ın 06 Ağustos 2020’de belirlediği Münhasır Ekonomik Bölge Sınırları, Türk Kıta Sahanlığı içinde yer alıyor. Ayrıca Yunanistan, 2004 yılında işgal ettiği Dionisades ve Koufonisi adalarının kıta sahanlığını da kendi deniz sınırları içine kattı.

*Girit Adası’nın etrafında bulunan Dionisades ve Koufonisi adaları Yunanistan’ın işgal ettiği 18 Türk Adası arasında bulunuyor.

TÜRKİYE NE YAPMALI ?

*Yunanistan, Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge tezlerini işgal ettiği Türk adaları ile Girit Adası ve Onikiada grubunda yer alan Çoban, Kerpe, Rodos ve Meis adalarına dayandırıyor.

*Türkiye, başta 1923 Lozan Antlaşması olmak üzere taraf olduğu uluslararası antlaşmalardaki hak ve menfaatlerine sahip çıkarak bölgedeki egemenlik haklarını yeniden tesis etmelidir.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// Arslan Bulut : Doğu Akdeniz’de Asıl Sorun ve Çözüm !


Arslan Bulut : Doğu Akdeniz’de Asıl Sorun ve Çözüm !

LİNK : www.yenicaggazetesi.com.tr.

.

Doğu Akdeniz’de "Mavi Vatan"ın korunması konusunda, asıl sorunu, sadece Yunanistan, Güney Kıbrıs, Mısır, İsrail ve Fransa çıkarmıyor.

Asıl sorun, ABD’nin, Kıbrıs açıklarındaki doğalgaza göz koymuş olmasıdır.

Nitekim , Almanya’nın Sesi’nde çıkan habere göre ABD Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkililerinden Siyasi İşler Müsteşarı David Hale, Rum devletini ziyaretinde "AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti ile Doğu Akdeniz’deki doğal gaz arama çalışmalarında işbirliğini geliştirmek istediklerini" söyledi.

AB üyesi Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti, ABD’li Exxon Mobil, Katarlı Qatar Petroleum ve geçen ay Chevron tarafından satın alınan Teksas merkezli Noble Energy şirketlerine kendi MEB alanında doğal gaz sondaj ruhsatı vermişti.

***

Amerika’nın Sesi ise bu açıklamaya ve Amerikan şirketlerinin sondaj ruhsatlarına hiç değinmeden Türk muhabiri Arzu Çakır’ın "Fransa Doğu Akdeniz’de Hata Yapıyor’" başlıklı röportajını yayınladı.

Çakır‘ın görüştüğü Fransa’nın en önemli düşünce kuruluşlarından Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IRIS) Başkan yardımcısı Didier Billion, "Bana kalırsa Macron, hem ‘diyalog’ deyip hem de bölgeye savaş gemisi göndererek çelişkinin de ötesinde hata yapıyor. Bu politikalarla Erdoğan’a geri adım attırabileceklerini düşünmüyorum. Sorunu tek başınıza çözemezsiniz. Türkiye, kendi karasularında birtakım tezleri savunuyor ve oradaki enerji kaynaklarının sadece İsrail, Mısır, Yunanistan tarafından elde edilmesini kabul etmiyor. Akdeniz’e kıyısı olan büyük bir ülke Türkiye…" dedi.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ise Türk hükümetine "Doğu Akdeniz’de doğal gaz arama faaliyetlerine derhal son vermesi" çağrısında bulundu!

***

Bu arada, Erol Koçer adlı takipçim, "Bir Türk milliyetçisinden, Yunan milliyetçilerine mektup…" yazdı ve paylaşılmasını istedi. Koçer mektubunda, Yunan milliyetçilerine şöyle diyor:

*"100 yıl önce emperyalistlerin oyununa gelerek yaptığınız düşmanlığın faturasını ağır bir şekilde ödediniz… Tarihimizdeki bu acı tecrübelere rağmen, Atatürk’ün önderliğinde, 1935 yılında kurulan Balkan Antantı’nda, emperyalizme karşı birlikte yer aldık…

*Ulu önder Atatürk, 1934 yılında, ikinci Balkan konferansında yaptığı konuşmada; aynı beşiğin evlatları olduğumuzu belirterek, ortak çıkarlarımız ve dünya barışı için güç birliği yapmamız gerektiğini ve yaşanan acıların unutularak ortak bir gelecek inşa edilmesinin önemini dile getirmişti…

*Atatürk, sadece biz Türklerin değil, emperyalizme başkaldıran bütün ezilmiş ulusların ortak değeri ve önderidir… İşte bu nedenledir ki, BM’de 1978 yılında alınan karar, BM tarihinde oybirliği ile alınan tek karardır. Evet bu karar, Atatürk’ün 100. doğum yıldönümü olan 1981 yılının tüm dünyada Atatürk Yılı olarak ilan edilmesi ve kutlanmasına ilişkin karardı… Teklifi BM genel kuruluna sunan ülkelerden birisi de Yunanistan’dı…

*Geçen zaman süresince Türk ve Yunan halkları yine birbirine düşman hale getirildiler… Bu düşmanlık iki tarafın da çıkarına değil, ancak emperyalist ülkelerin çıkarınadır…

*Ortadoğu ve Akdeniz’deki mazlum milletler birbirine düşman edilirken, pastayı kimlerin paylaştığını görmüyor musunuz? Aramızda yaratılan düşmanlıkta, destekçiniz gibi görünen emperyalistlerin, bu destek karşılığında sizden çaldıklarının ve çalacaklarının farkında değil misiniz?

*Türkiye ve Yunanistan’ın düşmanlığı her iki devlet için zarardır ve emperyalistlerin planıdır…

Türkiye ve Yunanistan’ın ortak çıkarları vardır…

*Her iki devletin milli menfaatleri, ancak iki devletin dostluğu ile sağlanabilir ve bu dostluğu ancak her iki milletin gerçek milliyetçileri tesis edebilir…

Türk ve Yunan milliyetçileri emperyalizme hizmet edenlere aldanmamalıdır…"

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : TAYYİP ERDOĞAN, MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI İÇİNDEKİ 18 TÜRK ADASI VE 2 TÜR K KAYALIĞI’NI YUNAN ASKERİNE TESLİM ETTİ !…


TAYYİP ERDOĞAN, MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI İÇİNDEKİ 18 TÜRK ADASI VE 2 TÜRK KAYALIĞI’NI YUNAN ASKERİNE TESLİM ETTİ !…

*AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 20 Ağustos 2020’de yaptığı konuşmada, adalar konusunda CHP’yi suçladı. Erdoğan, “Tek Parti CHP’sinin, Misak-ı Milli sınırlarımıza sahip çıkılmamasıyla, adalar meselesinde ürkek davranılmasının, ülkemize çok büyük maliyetleri olmuştur. CHP’nin ana karamızdan bir taş atımı mesafedeki adaların nasıl elimizden alındığını milletimize izah etmesi gerekir” dedi.

*Erdoğan’ın söylemleri, hem Misak-ı Milli hem de tarihi ve coğrafi gerçeklerle bağdaşmıyor. Misak-ı Milli’ye göre, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada işgal edilmeyen bölgeler bölünmez ve ayrılmaz Türk Yurdu’dur. Erdoğan’ın gündeme getirdiği adalar ise 30 Ekim 1918’den önce İtalya, Yunanistan ve Fransa’nın işgali altında olan adalardır. Yani Misak-ı Milli sınırları içinde değildir.

LOZAN’DA ADA VERİLMEDİ

*1923 Lozan Antlaşması ile ada verilmedi. Lozan Antlaşması’nda, Osmanlı Devleti döneminde, Yunanistan’a kullanma hakkı verilen Taşoz-Ahikerya adaları arasındaki toplam 9 adanın isimleri ile İtalya’nın 1915’te ilhak ettiği Onikiada , Rodos ve Meis olmak üzere toplam 14 adanın isimleri teyit edildi.

MİSAK-I MİLLİ SINIRLARI İÇİNDEKİ ADALAR, 2004’TEN İTİBAREN YUNAN ASKERİNE TESLİM EDİLDİ !..

*Erdoğan, 27 Ocak 2018’de Kocaeli’de yaptığı konuşmada kendi döneminde verdiği adaları Lozan’a yükleyerek Atatürk ve İnönü’yü suçlamış ve Lozan da dahil tarihi dosyaları hazırlatarak milletimizle paylaşacağını iddia etmişti. Ancak, Erdoğan 2,5 yıldır dosyayı çıkartamadı.

*Tayyip Erdoğan’ın, Misak-ı Milli sınırları içinde olan 18 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı’nı, 2004-2020 yılları arasında Yunanistan’a nasıl teslim ettiğini milletimize izah etmesi gerekir.

YARGI, DİMİTRİ’NİN ÇİFTLİĞİ Mİ ?…

*2011 Yılından bu güne kadar, adaların işgal edildiğini belgeleyen yüzlerce haber yapıldı. Tayyip Erdoğan, haberlerin hiçbirisini tekzip etmedi, edemedi. Çünkü yapılan haberlerin hepsinin belgesi var. İzmir, Aydın ve Muğla İllerimiz birisi Türk diğeri Yunan olmak üzere ikişer vali ve ikişer belediye başkanı tarafından yönetiliyor. Türkiye batıdan bölündü.

*Vatan topraklarında binlerce silahlı Yunan askeri elini kolunu sallayarak dolaşırken, İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Muğla Cumhuriyet Başsavcılıkları olanı biteni turist gibi izliyor, soruşturma açmıyor ve suça ortak oluyor. Şimdi biz de soralım; Yargı Dimitri’nin çiftliği mi?

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : KARADENİZ’de İKİNCİ KEŞİF !?


CÜNEYT ŞAŞMAZ : KARADENİZ’de İKİNCİ KEŞİF !?

Brezinski, "Büyük Satranç Tahtası" isimli kitap’ta, "Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar güçlü bir Türkiye" senaryosunu ortaya koydu.
Özal bu gaza geldi ve öldü!

Yani?!

Özal’ın ip’ini Özal’a çektirdiler.

Soros, "Türkiye’nin en büyük ihraç gücü ordusudur" dedi.

O günden bu yana TSK’nın başına gelmeyen kalmadı, Clinton için "taşeron asker" olarak Suriye’de!

Trump‘ın "yeni bakış açısı" üzerinden bataklık’tan çıkacak mı yoksa Rusya, İran, PKK, IŞİD arasında ‘pinpon top’u gidip gelecek mi?!

Görünen o ki, ölene ya da parçalanana kadar sevmeye devam edecekler.

Bıçak’sırtı ise gündem, bıçak’ın sap’ı kim ya da kimlerin elinde’ye bakmak gerekmez mi?!

Nitekim…

Baskın erken seçim’e kayan süreç kapsamında, saf’lar net’leşiyor.

Önceleri "mehter", sonra "gaz" verilen Türkiye’de "büyük müjde" açıklandı!?

Hem Cumhurbaşkanı hem de Kabinesi’nin iki Bakan’ı tarafından..
Karadeniz’de petrol müjdesi üzerinden, Türkiye üç deniz’de – Akdeniz, Karadeniz, Ege’de -, tüm kara sınır’larında savaş halinde!
Bitmedi, sınır’ötesinde de.
Osmanlı’nın tasfiye süreç’inde olduğu gibi.

Soru şu:
Türkiye, Karadeniz’de bulunduğu iddia edilen petrol’ü kimlerle ortak çıkartacak?!

Türk sondaj gemisi Fatih, Batı Karadeniz kıyılarının yaklaşık 100 deniz mili kuzeyinde, Sakarya Parseli içindeki "Tuna-1" olarak bilinen arama bölgesinde sondaj faaliyeti yürütüyordu.

Sakarya parselinde saptanan doğalgaz rezervi 800 Milyar metreküp civarında!?
Fatih sondaj gemisinin, Sakarya parseli içinde Tuna-1 Kuyusu’nda yaptığı sondajla 320 milyar metreküp doğalgaz rezervi keşfetmesi, Türkiye’nin 21’inci Yüzyıl’da kaderinin değişiminin ilk adımını oluşturacak.

Doğu Akdeniz’de, Ege’de ve Karadeniz’de yaşanan gerilim’in adı: Enerji savaşları.

Demem o ki:

Savaş’ın adı, enerji bazlı dünyalar savaşı.

Nüans?!
Bu müjdeyle birlikte Türkiye dışa bağımlılıktan kurtulacak, prangalarını koparıp atacak, ekonomisi, nüfusu, savunma sanayisi, teknolojisi ve silahlı kuvvetleri ile Doğu Akdeniz’de, Orta Doğu’da ve bölgesel diplomaside son söz sahibi bir ülke konumuna gelecek!?

Demem şu ki:

Enerji, kalkınmanın temel unsuru olmanın yanında, milli bağımsızlığın tesisinde de büyük öneme sahip.

Nüans?!

Türkiye bu gücü ile Kıbrıs konusunda da, Kıbrıslı Türklerin haklarını ve eşitliğini sağlayacak bir çözümün kapılarını açacak ve bunu tesis edecek?!

Hal böyleyken…

Bugün aslında dün’dü.

Bu müjdeli keşif, bence Karadeniz’de ikinci keşif?!

Çünkü 13 yıl önce Karadeniz’de, Akçakoca kıyılarında kurmuş olduğumuz 3 adet doğalgaz çıkarma platformlarımız, mühendislik hatası ve çalışanların sorumsuzlukları yüzünden 2007’de batmıştı.

Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun (YDK), Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) ilişkin incelemesi, Akçakoca kıyılarındaki üç doğalgaz platformunun battığını ortaya çıkarmıştı.

Kurul’un raporuna göre, platformlar mühendislik hatası ve çalışanların sorumsuzluğu nedeniyle batarken, 24 milyon dolarlık zarar meydana geldi!?

Kaza nedeni olarak hazırlanan raporda, Amerikan Madison firması suçlanmıştı.

Akkuyu-1 platformunun Temmuz 2005’te batmasına rağmen ders alınmadığına işaret edilen raporda, diğer iki platformun da gerekli tedbirler alınmadan denize bırakılmaları nedeniyle battıkları belirtildi.
Bu konuda Milliyet gazetesinde 30.01.2007’de çıkan haberde, 3 platformun batışı yüzünden TPAO’nun 24 milyon dolar zarar ettiği belirtilmişti.
LİNK : https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/karadenizdeki-uc-dogalgaz-platformu-gercekten-batmis-187254
Madison Oil "Ortak Doğalgaz Arama Projesi" kapsamında, Batı Karadeniz’de kurulan doğalgaz kuyularının sondaj platformlarının devrilerek Karadeniz’e gömülmesi, CHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan’ın soru önergesiyle ortaya çıkmıştı?!

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler’in, "Dalgalar iki tane direği devirdi diye platform battı diyorsunuz" sözleriyle ilk günden beri yalanladığı haber, YDK raporuna da konu olmuştu.
Raporda, Karadeniz’de Akçakoca açıklarında doğalgaz aramak amacıyla kurulan üç platformdan önce Akkuyu-1’in, hemen ardından da Ayazlı-2 ve Ayazlı-3’ün kaza geçirdiği kaydedildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iki Bakanı "müjde" dese de, dün ve bugün yapılan açıklamalar; hem şekil hem de kapsamları itibariyle, tamamen tiyatral ve siyasi çıkar amacını güdüyor.
Yani?!
Fonksiyonel ve aydınlatıcı olmasını beklemediğimi ve bu aşamada çok iddialı şeyler söylemenin doğru olmadığını da önceden belirtmek isterim.

Henüz kuyudaki operasyonlardan sağlanan herhangi bir jeolojik ve teknik veriye ulaşmış değilim.

Bununla birlikte Bakan’ın ifadesiyle, 2100 m su derinliğinde ve son derinliği 3500 m olan Tuna-1 arama kuyusunda; gazlı seviye kalınlığının 500 m, sahanın kapladığı alanın ise 250 km2 olduğu açıklandı.
Başka?!
Sondaj programının henüz tamamlanmadığı ve ilave olarak 100 m daha sondaj yapılarak 2 hedef seviyenin daha test edileceği belirtildi.
Nüans?!
Bu açıklamalardan; ulaşılan son derinliğe kadar log alındığını, muhafaza borularının indirilip kuyunun emniyet altına alındığını, rezervuar gelişimi ve gaz show’u olan seviyelerin de test (DST) edildiğini anlıyorum.
Hal böyleyken…
Sondaj sırasında kaydedilen jeolojik veriler yanında testlerde gözlenen basınç ve debilerden bazı belirlemeler yapabiliyoruz.
Yorum yapabilmek için kuyudaki kayıtlar ile test chartları ve verilerini mutlaka görmek gerekir.

Fakat kesin olarak ifade etmeliyim ki, sahanın alansal ve derinlik limitleri ile 320 milyar m3 olarak verilen rezerv ve üretim miktarları mutlaka revize edilecektir.
Ezcümle:
Bu aşamada söylenmesi gerekenlerden çok daha abartılı ve iddialı mesajlar verildi.
Buna karşın devam eden süreçte öncelikle sondaj programı tamamlanacak, daha sonra gereksinen kuyu tamamlama operasyonları yapılacak, daha sonra da uzun süreli üretim testleri gerçekleştirilecektir.
Nitekim…
İleriye doğru beklentiler ve hedeflerin bu aşamayı tamamladıktan sonra açıklanması gerekirdi.
Sahanın keşfinin resmi olarak tescili sonrasında, taahhüt edilecek nihai geliştirme programının gerçekleşmesi için, muhtemelen 3-5 milyar ABD doları dolayında bir yatırım bütçesi gerekmektedir.
Hasılı:
Sahanın karakterizasyonu ve limitlerinin saptanması için ilave 3D sismik ve yeterli sayıda tespit kuyularının kazılması gerekmektedir.

Başka?!

Ayrıca taşıma, depolama, dağıtım ve pazarlama için de finansman ve uzmanlığa ciddi boyutlarda ihtiyaç olacaktır.

Ezcümle:

Bu çerçevedeki yatırım programları ve bütçelerin tasarımının da, Tuna-1 gaz keşfi dolayında beklendiği ifade edilen ilave keşiflerle ortaya çıkacak resmin bütününü gördükten sonra netleşebileceğinin de altını çizmek isterim.

Yani?!

Küresel ve bölgesel gaz talebi ve fiyatları; içinde olduğumuz dönem ve yakın gelecekte, tarihsel olarak en düşük rekor seviyelerde seyretmekte.

Netice:
Bu koşullarla birlikte, ülkemizin kronik bütçe açıkları ve TL üzerindeki baskılarla; "Sakarya Doğal Gaz Sahası’nı 2023’de devreye alacağız" gibi geleceğe ait iddia ve taahhütlerde bulunmayı ise ciddi ve inandırıcı bulmadığımı özellikle belirtmek isterim.
Hasılı:
Parmak bir şey’i işaret ederken, parmak’a bakanlardan olmamak elzem.

LİNK : http://www.ngazete.com/karadenizde-ikinci-kesif-1954yy.htm

Cüneyt Şaşmaz

__._,_.___

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI : AYDIN – ARAPLI KÖYÜ KATLİAMI


AYDIN – ARAPLI KÖYÜ KATLİAMI

“KEŞKE YUNAN KAZANSAYDI” DİYEN FESLİ LAĞIM FARESİ VE AYAĞINA KADAR GİDİP ZİYARET EDEN YUNAN ARTIKLARI İLE BUNLARA GÖZ YUMAN ALKIŞ TUTAN HER NEVİ SATILMIŞLARA İTHAF OLSUN !!!!

22 Ağustos 1922’de Aydın’ı işgal eden Yunan askerleri Araplı Köyü katliamını gerçekkeştirir.

Yunan Komutan Bakoyanis’in bir sabah canı petekli bal çeker.

Komutan işbirlikçilerinden biri olan Sarı İmam’ı çağırtarak canının bal çektiğini söyler ve kendisinden bal getirmesini ister.

Sarı İmam da Aydın’da en güzel balın üretildiği Araplı köyüne köyün en çok kovanı olan Softaoğlu Halil’in evine gider.

Yunan komutanın çok acele bal istediğini söyler.

Softaoğlu Halil petekleri yeni kestiğini ve kesilen balları da sattığını birkaç gün beklerlerse bal verebileceğini söyler.

İstediği balı bulamadan komutanın yanına dönen Sarı İmam köylülerin bal vermediğini ve asi efelere yataklık yaptıklarını anlatır.

Zaten Anadolunun Türk halkına işkence yapmak kıymak için bahane arayan Yunanlı komutan bu durum üzerine Araplı Köyüne gider ve köyü kuşatır.

Köyde bulunan bütün erkeklerin köy ortasında toplanmasını emreder.

22 Ağustos 1922 tarihinde köy odası önünde bulunan Piynar (Pırnal) ağacına 12 kişiyi ayaklarından astırarak askerlerine kurşunlatır.

Ardından komutanlarının emriyle Yunan askerleri 44 kişiyi urganla bağlayarak köyün dışında bulunan Dervişyeri Mevkii’ne götürür ve makineli tüfekle tarayarak katleder.

Bu 44 köylünün cansız bedenleri kurda kuşa yem olur.

Yunan askerleri köyden çekildikten sonra köyün kadınları buraya gelerek kurttan kuştan ne kaldıysa toprağa gömerler.

Başlarına taşlardan birer şahide dikerler.

Yıllarca köy kadınlarının erkeklerinin ardından ağladığı Araplı Köyü’nün adı Kurtuluş Savaşımızdan sonra akan gözyaşları unutulmasın diye Gözpınarı olarak değiştirilir.

Araplı Köyü’nde Yunan işgalinden önce nüfus 315’dir.

Yunan Araplı Köyü’nde işgal boyunce 245 kişiyi katlederek şehit etmiştir.

Kurtuluş Savaşımız bitip Araplı köylüsü özgürlüğüne kavuştuğunda köyün nüfusu 100’den azdır.

Aydın Efeler ilçesi Gözpınar Şehitliği Abidesi Yunan’ın 22 Ağustos 1922’de gerçekleştirdiği katliamın şahidi olarak dimdik ayaktadır ve Dünyaya 20. yy başında

Yunan’ın Anadolu topraklarında Türk milletine yaşattığı acıları haykırmaktadır.

Şehadetlerinin 98. seneyi devriyesinde

Gözpınar Köyü şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Ruhları şad olsun.

Alıntı Fatih Altun