PARAPSYCHOLOGY & MYSTERY FILES : ALL THATS INTERESTING – PART 32


ALL THATS INTERESTING – 32

NOT : RESİMLERİN ALTINDAKİ YAZIYA TIKLADIĞINIZDA İLGİLİ SAYFA AÇILIR.

soldiers-crying-at-veteran-funeral.jpg

More U.S. Veterans Have Committed Suicide In The Last Decade Than Died In Vietnam

While most would agree that supporting the troops is a moral necessity, America’s military veterans aren’t getting the help they need upon returning home.

shuanghuaishu-site-from-above.jpg

Archaeologists Uncover Massive Chinese City Built 5,300 Years Ago

harding-outside-blockbuster.jpg

Nothing Can Stop The World’s Last Blockbuster — Not Even Coronavirus

The Bend, Oregon location implemented a curbside pickup service while rearranging its interior to safely welcome in-store customers.

sex-dolls-at-soccer-game.jpg

South Korean Soccer Team Uses Sex Dolls To Fill Out Stadium Emptied By COVID-19

thomas-scully-powers-and-dwight-powers-1.jpg

Naked Man Stabs His Father To Death During 20-Person Zoom Call

The 72-year-old was in the middle of an Alcoholics Anonymous meeting when his 32-year-old live-in son suddenly attacked him.

german-man-posing-with-trex-skull-featured.jpg

Man Breaks Into An Australian Museum To Take Selfies With Dinosaur Skeletons

biscuits-and-gravy-two-faced-kitten.jpg

Meet Biscuits And Gravy, The Kitten With Two Faces That Was Just Born In Oregon

The kitten’s unusual features are caused by craniofacial duplication, a condition where extra facial features develop in the womb.

dali-false-paternity-case.jpg

Psychic Who Falsely Claimed To Be Dalí’s Daughter Is Ordered To Pay For Exhuming His Remains

getting-up-1.jpg

21 Harrowing Images Of Life Inside Hong Kong’s Tiny Cage Homes

And they’re actually shockingly expensive.

İSRAİL DOSYASI /// Ercan Caner : Vadedilmiş Topraklar


Ercan Caner : Vadedilmiş Topraklar

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

31 Mayıs 2020

O gün Tanrı, Abraham ile bir antlaşma yaparak ona şöyle dedi: Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları -Ken, Keniz, Kadmon, Hitit, Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını- senin soyuna vereceğim.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 30 Mayıs 2020

İncil’de dünya yüzeyinin coğrafik merkeziyle ilgili bilgi var mı? Evet var. Ve tahmin edebileceğiniz gibi dünyanın merkezi İsrail’dir. Fakat dünyanın merkezi, günümüz modern İsrail’in sınırları içinde değil, Genesis 15 (Yaradılış 15) sınırları içindedir.

Genesis 15: 18-21’de Tanrı Avram’a (Sonradan Abraham) soyunun bir gün çok geniş topraklara sahip olacağı sözünü vermiştir. Aynı gün Tanrı, Avram ile bir anlaşma yaparak ona Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan Ken (Kenites), Keniz (Kenizzites), Kadmon (Kadmonites), Hitit (Hitites), Periz (Perizzites), Refa (Rephaims), Amor (Amorites), Kenan (Canaanites), Girgaş (Girgashites) ve Yevus (Jebusites) topraklarını vermeyi vadetmiştir. Aşağıda Tanrı ile Avram arasında geçen konuşmaları okuyabilirsiniz.

175/200 yıl yaşayan Abraham üç meleğe hizmet ederken, arka planda; Genesis 18’de belirtildiği gibi bir yıl sonra Isaac’ı doğuracağını haber verdikleri kısır ve o anda 90 yaşında olan Sarah. (Tablo: Abraham and Three Angels-İlahi karşılaşma, 1646, Rembrandt Harmenszoon van Rijn) Kaynak: Wikipedia

Avram, ‹‹Ey Egemen RAB, bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim?›› diye sordu. RAB, ‹‹Bana bir düve, bir keçi, bir de koç getir›› dedi, ‹‹Hepsi üçer yaşında olsun. Bir de kumruyla güvercin yavrusu getir.›› Avram hepsini getirdi, ortadan kesip parçaları birbirine karşı dizdi. Yalnız kuşları kesmedi. Leşlerin üzerine konan yırtıcı kuşları kovdu. Güneş batarken Avram derin bir uykuya daldı. Üzerine dehşet verici zifiri bir karanlık çöktü. RAB Avram’a şöyle dedi: ‹‹Şunu iyi bil ki, senin soyun yabancı bir ülkede, gurbette yaşayacak. Dört yüz yıl kölelik edip baskı görecek. Ama soyuna kölelik yaptıran ulusu cezalandıracağım. Sonra soyun oradan büyük mal varlığıyla çıkacak. Sen de esenlik içinde atalarına kavuşacaksın. İleri yaşta ölüp gömüleceksin. Soyunun dördüncü kuşağı buraya geri dönecek. Çünkü Amorluların yaptığı kötülükler henüz doruğa varmadı.›› Güneş batıp karanlık çökünce, dumanlı bir mangalla alevli bir meşale göründü ve kesilen hayvan parçalarının arasından geçti. O gün RAB Avram’la antlaşma yaparak ona şöyle dedi: ‹‹Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları -Ken, Keniz, Kadmon, Hitit, Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını- senin soyuna vereceğim.››

Hititlerin muhtemel en geniş sınırları. Kaynak Aziz Yardımlı

Bu alan; batıda yaklaşık 4,258 mil uzunluğundaki Mısır’daki Nil Nehrinden, doğuda yaklaşık 1,470 mil uzunluğundaki Fırat Nehri arasında kalan, güney sınırı bu iki nehrin aşağısında güneyde birçok noktasını kesen ve bağlayan hat olan, kuzeyde ise Hitit imparatorluğu (günümüz modern Türkiye toprakları) ve batısında Akdeniz’i kapsamaktadır.

Yazının başında bulunan harita, Türkiye’yi Hitit İmparatorluğunun yayıldığı bütün alanları kapsayacak şekilde göstermek çok daha iyi olacağından, aslında Tanrı tarafından Abraham’a vadedilen toprakların ihtiyatlı bir şekilde gösterilmesidir.

Haritada mavi renkli çizgilerle gösterilen sınırlar içinde kalan alan, Tanrı tarafından Abraham’a vadedilen (Genesis 15: 18-21) İsrail’e verilen toprakları göstermektedir. Günümüz modern İsrail devletinin sınırları ise kırmızı renkli çizgilerle gösterilmektedir.

Tanrı ile Abraham arasında yapılan toprak anlaşması; meşru varisi olan Isaac (Genesis 26:2-5) ve ondan sonra da Isaac’in oğlu, Tanrı tarafından kendisine İsrail isminin verildiğine inanılan, İsrailli Çocukların Babası Jacob (İbranice Ya’akov) (Genesis 28:13-15) tarafından da sürdürülür. Jacob anlaşmayı çocuklarına da aktarır.

Abraham, Isaac ve Jacob/Israel adlı elçilere, nesilleriyle birlikte bu büyük toprak parçası vaat edilmiştir (İsrail Genesis 15 Sınırları), fakat elçiler bu geniş toprak parçasının tamamına ölümlerden önce sahip olamamıştır.

Gelecekte bir gün, İsrail devleti, kendisine Tanrı tarafından vadedilen (Genesis 15) topraklara sahip olacak ve yeniden diriliş sonrasında, Abraham, Isaac ve Jacob ile vadedilen toprakların her karış toprağında birlikte yaşayacaktır.

İsrail’in Genesis 15 Sınırları İçindeki Bölge Dünyanın Coğrafik Merkezi midir?

Evet, işte kutsal kitapta yazanlar: Viran olmuş kentlerde yaşayan halkı soyup malını yağma edeceğim. Sürüsü, malı olan, dünyanın merkezinde yaşayan bu ulusların arasından toplanmış halka karşı elimi uzatacağım. Bu yüzden, ey insanoğlu, peygamberlik et ve Gog’a de ki ‘‘Egemen Rab şöyle diyor – O gün halkım İsrail güvenlik içinde yaşarken bunu fark etmeyecek misin? Sen ve seninle birlikte birçok ulustan oluşan tümü ata binmiş büyük bir kalabalık, güçlü bir ordu kuzeyden geleceksiniz. Ülkeyi kaplayan bir bulut gibi halkım İsrail’in üzerine yürüyeceksiniz. Son günlerde, ey Gog, seni ülkeme saldırtacağım. Öyle ki ulusların gözü önünde kutsallığını senin aracılığınla gösterdiğim zaman beni tanıyabilsinler. Ezekiel 38: 12, 14-16 ESV (English Standard Version-İngilizce Standart Versiyon.

Egemen RAB diyor ki: Bu Yeruşalim’i ulusların ortasına yerleştirdim, çevresini ülkelerle kuşattım. Ezekiel 5:5 KJV (King James Version-Kral James Versiyonu).

O gün İsrail Mısıra ve Aşura üçüncü, dünya merkezinde bereket olacak; çünkü orduların RABBİ: Kavmim Mısır ve ellerimin işi Aşur ve mirasım İsrail mübarek olsun, diye onları mübarek kıldı.

Bilim de Dünya Yüzeyinin Merkezinin İsrail’in Genesis 15 Sınırları İçinde Olduğunu Doğrulamaktadır

Fizikçi Andrew J. Woods, dünyanın coğrafik merkezinin, İsrail’in Genesis 15 sınırları içinde bulunan, Türkiye’nin başkenti Ankara yakınlarında bir yerde olduğunu ilan etmiştir. Google Maps uygulaması da yine İsrail’in Genesis 15 sınırları içinde bulunan Türkiye’nin Çorum kentini, dünyanın coğrafik merkezi olarak işaretlemiştir. Bu iki yer birbirinden 149 mil uzaklıktadır. 1864 yılında gök bilimci Charles Smyth ise dünyanın merkezinin Mısır’da bulunan Büyük Giza (Keops) Piramidi olduğunu belirlemiştir.

Dünyanın bu bölgesinde geçen ve geçmekte olan bütün büyük faaliyetleri göz önünde bulundurun. Bu bölgede yaşananlar bu bölgenin Tanrı ve insanlık için önemini doğrulamaktadır. Bu bölge medeniyetin merkezidir, gerçeğin müjdelendiği yerdir, Noah’ın gemisinin karaya vurduğu Ağrı dağına, Babil Kulesine, Mesih’in gelecekteki tacının yerine ve Armageddon savaş alanına yakındır. Dünyanın hiçbir bölgesi bu kadar çok faaliyet ve tarihe tanıklık etmemiş veya bu bölgenin peygamberlik açısından önemi kadar olmamıştır. Bu bölgenin dünyanın merkezi olması oldukça mantıklı görünmektedir.

Dünyanın Merkezi Çorum mu?

Google Maps harita uygulaması Türkiye’nin merkez bölgesinde bulunan Çorum kentini dünyanın coğrafik merkezi olarak işaretlemiştir. Google Maps arama motoru yaptığı açıklamada, dünyanın bütün kara yüzeylerinin merkezinin koordinatlarının 40°52′ 00′′ Kuzey, 34°34′ 00′′ Doğu olduğunu açıklamıştır. 1973 yılında fizikçi Andrew J. Woods tarafından yapılan hesaplamalara göre dünyanın merkezi; Türkiye’nin başkenti Ankara’nın 150 kilometre güneydoğusunda bir yerdedir. Holger Isenberg tarafından 2003 yılında yapılan sayısal yüzey modelleme haritasında da Çorum dünyanın coğrafik merkezi olarak işaretlenmiştir.

‘‘Büyük İsrail’’ – Orta Doğu için Siyonist Plan

Sun Savunma Net sitesi; 1982 yılında kaleme alınan Kanlı Oded Yinon Planının tüm metnini, yazıldıktan 35 yıl sonra çevirerek okuyucuları ile paylaşmıştır. Oded Yinon Planı, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü garanti altına almayı hedefleyen stratejik bir İsrail planıdır. Bu plan, İsrail’in, çevresindeki Arap devletlerini daha küçük ve daha zayıf devletlere bölerek, kendi jeopolitik ortamını yeniden şekillendirmesini dayatmakta ve şart koşmaktadır.

Kanlı Oded Yinon planında; İsrail’in yayılmacı projesi kapsamında, komşu Arap ülkelerinin zayıflatılması ve sonunda parçalanması öngörülmektedir. Stephen Lendman’a göre ‘‘Büyük İsrail’’ Nil vadisinden Fırat Nehrine kadar olan topraklardan ibarettir. Yaklaşık bir asır kadar önce, Dünya Siyonist Organizasyonunun Yahudi Devleti için planladığı topraklar aşağıda sunulmuştur:

  • Eski Filistin toprakları,
  • Sayda ve Litani Nehrine kadar olan Güney Lübnan,
  • Suriye’nin Golan Tepeleri, Hauran Platosu ve Dera Kenti ile
  • Dera-Amman arasındaki Hicaz demiryolunun kontrolü, Ürdün ve Akabe Körfezidir.

Bazı Siyonistler ise daha fazlasını talep etmektedirler; Batıda Nil Nehri ile Doğuda Fırat Nehri arasında kalan ve Filistin, Lübnan, Batı Suriye ve Güney Türkiye’yi de kapsayan toprakları istemektedirler.

Ortada; kutsal kitapta geçen, Tanrı ile Abraham arasında yapılan bir anlaşma var, bu anlaşmaya göre Genesis 15 İsrail Sınırları yazının başında sunulan haritada görülmektedir. Bir de Kanlı Oded Yinon Planında Dünya Siyonist Organizasyonunun Yahudi Devleti için öykündüğü yukarıdaki harita var.

Ne ikili anlaşma ile ne de Dünya Siyonist Organizasyonu tarafından çizilen sınırlar bizi bağlamaz, topraklarımızı kimseye vermeyiz…

AVUSTURYA DOSYASI /// Ercan Caner : Avusturya Seçimleri ve Düşündürdükleri


Ercan Caner : Avusturya Seçimleri ve Düşündürdükleri

E-posta : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

14 Ekim 2017

BBC, 12 Ekim 2017
Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 13 Ekim 2017

Rakip Sloganlar: Pazar günü yapılacak seçimler için, Sebastian Kurz’un Avusturya Halk Partisi ‘‘ŞİMDİ VEYA ASLA’’ sloganını kullanırken, Şansölye Christian Kern liderliğindeki Avusturya Sosyal Demokrat Partisi; ‘‘SORUMLULUK İLE DEĞİŞİM’’ sloganını kullanmaktadır.

Çevirenin Notları: Avusturya’da 15 Ekim 2017 günü yapılacak olan genel seçimler Türkiye açısından önemlidir. Bunun nedeni ise Avusturya seçmenindeki genel eğilimin ne yazık ki yabancı ve İslam dini karşıtlığı ile Türk düşmanlığı olmasıdır. Avusturya seçmeninde görülen Türk düşmanlığının artmasında, son Anayasa Referandumu Halkoylamasında, diğer Avrupa ülkeleri gibi, Avusturya’daki Türk vatandaşlarını da oy deposu olarak kullanmak isteyen AKP’nin büyük katkısı bulunmaktadır. AKP, Avusturya’daki Türk seçmeninden beklediği desteği görmüş ve Avusturya’da yaşayan 38,233 Türk vatandaşı EVET oyu kullanmıştır. Bu sayı %73 EVET oranı anlamına gelmektedir. Avusturya’da yaşayan Türk vatandaşları için, bundan sonra Avusturya’da geçmişte oldukları gibi rahat ve huzur içinde yaşamak ne yazık ki kolay olmayacaktır. Seçim kampanyaları esnasında görülen yabancı, İslam ve Türk düşmanlığı ile illegal çifte vatandaşlık yaklaşımı bunun en büyük göstergesidir.
Avusturyalı parti liderleri, göçmenlik karşıtı muhafazakarların kıl payı kazanacağı öngörülen Pazar günkü seçimler öncesinde, son TV tartışma programında katıldılar.

Tartışma programında bütün gözler, yapılan son kamuoyu anketlerine göre yarışı önde götüren Avusturya Halk Partisi lideri, sadece 31 yaşındaki, Dışişleri Bakanı Sebastian Kurz üzerinde toplanmıştır.

Son Kamuoyu Yoklamaları

Yapılan son kamuoyu anketlerine göre; milliyetçi Özgürlük Partisi (FPÖ-%26) ve merkez-sol Sosyal Demokratlar (SPÖ-%24) başa baş olarak, Avusturya Halk Partisinin (ÖVP-%33) hemen arkasında yer almaktadırlar.

Avusturya Parlamento Seçimleri: Partiler, Liderleri ve Son kamuoyu anket sonuçları. ÖVP – Die neue Volkspartie – Sebastian Kurz (%33), FPÖ – Freiheitliche Partei Österreichs – Heinz-Christian Strache (%26), SPÖ – Sozialdemokratische Partei Österreichs – Christian Kern – (%24).

Farklılıklara rağmen TV tartışması oldukça yumuşak bir havada geçmiş, hatta bazen kahkahalara dahi sahne olmuştur.
Partisi Sosyal Demokratların, Özgürlük Partisi ile ikincilik yarışında olduğu görülen Şansölye Christian Kern, aksilikler ve istifalarla geçen kampanya esnasında hata yaptığını kabul etmiştir.
Seçimde esas rakibi olan Kurz da oldukça eski bir partiden gelmektedir, fakat bu harika çocuk, kendi ‘‘oluşum hareketini’’ yeniden icat etmeyi başarmış durumdadır. Yorumculara göre Kurz, partisini sağa kaydırarak Özgürlük Partisi oylarından bir kısmını alırken, Özgürlük Partisi de sosyal meselelerde sola doğru kaymış durumdadır.
Onlarca yıldır Avusturya siyaseti, merkezci Avusturya Halk Partisi ve Sosyal Demokratlar tarafından domine edilmiştir, fakat gözlemciler bu iki parti arasında bir koalisyonun, muhafazakârlar ile Özgürlük Partisi arasındaki bir koalisyona nazaran bu sefer pek de olası görülmediğini ifade etmektedirler.

NEOS-Lideri Matthias Strolz, FPÖ-Lideri Heinz-Christian Strache, Şansölye Christian Kern (SPÖ), ÖVP-Lideri Sebastian Kurz ve Grüne Lider Adayı Ulrike Lunacek ORF TV Stüdyosunda-Elefantenrunde Foto: © APA/GEORG HOCHMUTH

TV tartışması, adaylar tarafından belirlenen beş konu üzerinde yapılmış ve üç iddialı aday da daha az iş düzenlemeleri çağrısında bulunmuştur.
Özgürlük Partisi lideri Heinz-Christian Strache, doğu Avrupa ülkelerinden ülkeye girecek ucuz iş gücü üzerinde uyarılarda bulunurken, Yeşiller Partisi lider adayı Ulrike Lunacek de ekonomi ve çevre meselelerinin birlikte ele alınması gerektiğini öne çıkarmıştır.
Kurz ve Strache TV tartışması esnasında bazen aynı düşünceleri paylaşmış, her ikisi de gösterilecek tepkiler konusunda farklı düşüncede olmalarına rağmen, göçmenlerin yarattığı tehdide dikkat çekmişlerdir. Her iki lider de çocukların okula başlamadan önce Almanca öğrenmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.
Pazar günü yapılacak olan erken seçimler öncesindeki kampanya esnasında Kurz, seçmenlere, 2015 yılındaki düzensiz göçmen akınına karşı çıktığını hatırlatmıştır.

Merkez sağ Halk Partisi lideri Sebastian Kurz, Graz kentinde seçmenleri ile tokalaşırken. 4 Eylül 2017. Foto: JOE KLAMAR/AFP/Getty Images

Örtünme Yasağı

2015-2016 yıllarında, çoğunluğu Suriye, Irak ve Afganlı mülteci olan bir milyondan fazla göçmen Almanya’ya ulaşmıştır. Ana geçiş rotası üzerinde olan Avusturya, Avrupa Birliği-Türkiye arasında varılan mülteci anlaşması, Balkanlar üzerinden gelen göçmen sayısında sert bir düşüş yaşanmasına neden olana kadar bu problemle uğraşmak zorunda kalmıştır.
Dış işleri bakanı olarak Kurz, geçtiğimiz yıl göçmen sayısını aşağılarda tutan, Balkan sınırı kısıtlamalarının kaleme alınmasına yardımcı olmuştur. Kurz aynı zamanda, 1 Ekim 2017 tarihinde yürürlüğe giren, bütün yüzü kapatan peçe ve çarşafın yasaklanması kararlarını da desteklemiştir.
Geçtiğimiz yıl yapılan seçimlerde, Özgürlük Parti adayı Norbert Hofer, eski Yeşiller Partisi lideri Alexander Van der Bellen tarafından kazanılan başkanlık yarışını kıl payı kaybetmiştir.
Özgürlük Partisi, 1956 yılında eski Naziler tarafından kurulmuş ve hayatını kaybeden Jörg Haider liderliğinde geçmişte seçim başarıları kazanmıştır. 2000 yılında Haider’in partisi, muhafazakarların kurduğu hükümette yer almış ve Avrupa Birliği ile ilişkilerin bozulmasına neden olmuştur. Jörg Haider 2008 yılında geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.

AVUSTURYA’DAN ÇİFT PASAPORTLU TÜRK VATANDAŞLARINA SIKI ÖNLEMLER başlıklı makalemizi BURADAN okuyabilirsiniz.

KÖRFEZ ÜLKELERİ DOSYASI : KİK Özelinde Ekonomik Çeşitliliği Haritalandırmak


KİK Özelinde Ekonomik Çeşitliliği Haritalandırmak

30 May 2020

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ekonomileri; kamu harcamaları ve büyümenin itici gücü olarak doğal kaynak gelirine büyük ölçüde bağımlı olmaya devam etmektedir….

Anahtar Noktalar

  • Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ekonomileri; kamu harcamaları ve büyümenin itici gücü olarak doğal kaynak gelirine büyük ölçüde bağımlı olmaya devam etmektedir.
  • Çeşitlendirme çabaları artık yurtdışındaki enerji projelerine (rafinaj ve petrokimya üretimi dâhil) ve ulusal petrol şirketlerine devlet yatırımları yoluyla gelir elde etmek için yeni yollar içermektedir.
  • 2015 yılından bu yana, KİK ülkeleri mali harcamaları düzene sokmak ve yabancı yatırımların, yerleşik yatırımcıların dikkatini çekmek için ülkelerinin politik görüntüsünü değiştirmede birbirleriyle daha rekabetçi hâle gelmiştir. Ülkeler arasında yabancı iş gücü ve vergiye yönelik politik yaklaşımlarda önemli farklılıklar söz konusudur.
  • Bu hükümetlerin her biri, düşük petrol fiyatları, demografik baskılar, yüksek işsizlik oranları ve ekonomik çeşitlilik eksikliği nedeniyle kamu maliyesi ve zorlu ekonomi hedefleri özelinde büyük baskılarla karşı karşıyadır. Bu bağlamda, borç bir seçim aracı hâline gelmiştir, ancak geri ödeme ve büyüme kapasiteleri KİK ülkelerini birbirilerinden farklılaştırmaya başlamaktadır.


Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri – Bahreyn, Suudi Arabistan Krallığı, Kuveyt, Umman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) – 40 yıl önce yaşadıkları sorunlardan bazılarına hâlen sahiptirler. Öncelikle mali gelirlerin birincil kaynağı olarak doğal kaynaklara bağımlıdırlar. Nüfusları iktidardaki ailelerden ve devletten bir dizi sosyal hizmet ve koruma, himaye beklemektedir. Ayrıca, devlet yerel ekonomilere hükmetme eğiliminde olduğundan, özel sektör dinamizmi ve üretkenlikleri azdır. Bu sorunlar yeni değildir, ancak nüfus artışının baskısı ve kuşaklararası eşitlik beklentileri ekonomi politikasını devlet yönetiminin merkezine yerleştirmiştir.

Sübvansiyonlar, özel sektörün ve petrol dışındaki sektörlerin büyümesini artırmak ve alternatif hükümet geliri kaynakları oluşturmak, verimsizlikleri azaltmak ve kamu politikalarındaki sorunları gidermek, en azından değiştirmek için bir ivme kazanmıştır. Bu ivme, 2014 sonlarında küresel petrol fiyatlarında keskin bir düşüşle hızlanmıştır (Tablo 1 ).

2015 yılından bu yana, KİK ülkeleri mali harcamaları düzene sokmak ve yabancı yatırımların, yerleşik yatırımcıların dikkatini çekmek için ülkelerinin politik görüntüsünü değiştirmede birbirleriyle daha rekabetçi hâle gelmiştir. Ekonomik çeşitliliğe olan yaklaşımlarında aralarındaki farklılığı görebiliriz, ancak KİK ülkeleri arasındaki ayırt edici faktör iş gücü piyasası düzenlemelerine ve yabancı yatırımcıların haklarına nasıl davrandıklarıdır.

KÜRESELLEŞME DOSYASI /// SA8626/SD1710 : Deglobalizasyon ve Sorunları


Deglobalization and Its Discontents

SA8626/SD1710 : Deglobalizasyon ve Sorunları

KAYNAK : https://www.sonsuzark.com/2020/06/sa8626sd1710-deglobalizasyon-ve-sorunlar.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+blogspot%2FpTexU+%28%22sonsuz+ark%22%29

Sonsuz Ark’ın Notu:

Aşağıda çevirisini yayınladığımız analiz, 2001-2003 yılları arasında Başkan G.W.Bush’un ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Direktörü olarak görev yapan, Irak’ın işgali, soyulması ve tahrip edilmesi gibi operasyonların fikir babalığını yapan, Küreselleşme’nin mimarlarından, satanist-neocon Dış İlişkiler Konseyi (CFR) Başkanı Richard N. Haass’e aittir ve sadece Küresel Satanist çete üyesi şirketlere ve şahıslara sağladığı astronomik fayda ile anılan ‘Küreselleşme’nin, gelişmiş ABD’ye ve Avrupa’ya getirdiği eşitsizliğin artması, ekonomik krizler gibi felaketler ve gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelere yönelik kan dökücü saldırılar, askerî darbeler, iç savaşlar, terör ve vekalet (proxy) savaşları sonrası, dünyanın her yerinde nefret edilen bir olguya dönüşmesine karşı ‘paniğe kapılmış bir duygusal tepki seti’ ile ‘savunma’ yapmaya odaklanmaktadır. Richard N. Haass gibi Türkiye ve İslam düşmanı satanist ismin neredeyse ‘yalvaran’ bir dille telif ettiği metnin ibretle okunması gerektiğini düşünüyoruz.

Seçkin Deniz, 02.06.2020

"Büyük güç rekabetleri ve bu rekabetlerin ne kadar iyi veya kötü yönetildiği hususu, son birkaç yüzyılın tarihinin çoğunu şekillendirdiği gibi, mevcut çağın, yaşanan küresel zorluklarla ve dünyanın bunlara ne kadar iyi veya kötü karşıladığına bağlı olarak tanımlanması daha olasıdır. Her şeyden önce, mevcut çağ yanlış tedavilerden kaçınmayı gerektirir."


Artan küresel arabağlantı – insanların, malların, enerjinin, e-postaların, televizyon ve radyo sinyallerinin, verilerin, ilaçların, teröristlerin, silahların, karbondioksitin, gıdaların, dolarların ve tabii ki virüslerin (hem biyolojik hem de veya yazılım) – modern dünyanın belirleyici bir özelliği olmuştur. Ancak asıl soru, küreselleşmenin zirveye ulaşıp ulaşmadığı ve eğer öyleyse, küreselleşme savunucularının memnuniyetle karşılanıp karşılanmayacağıdır.

Elbette, insanlar ve mallar, ister açık denizlerde ister antik İpek Yolu üzerinde olsun, her zaman dünyanın her yerine taşındı. Bugün farklı olan bu akışların ölçeği, hızı ve çeşitliliğidir. Sonuçları zaten önemli ve daha da önem kazanıyor. Büyük güç rekabetleri ve bu rekabetlerin ne kadar iyi veya kötü yönetildiği hususu, son birkaç yüzyılın tarihinin çoğunu şekillendirdiği gibi, mevcut çağın, yaşanan küresel zorluklarla ve dünyanın bunlara ne kadar iyi veya kötü karşıladığına bağlı olarak tanımlanması daha olasıdır.

Küreselleşme, jet uçaklarından ve uydulardan internete kadar modern teknolojinin yanı sıra pazarları ticarete ve yatırıma açan politikalar tarafından yönlendirildi. Hem istikrar hem de istikrarsızlık, ilki iş ve turizmi mümkün kılarak, ikincisi göçmen ve mültecilerin akışını körükleyerek teşvik etti. Çoğu zaman, hükümetler küreselleşmeyi net bir fayda olarak gördüler ve genel olarak kendi yolunda ilerlemesine izin verdiler.

Ancak küreselleşme, çeşitli biçimlerinden de anlaşılacağı gibi, yıkıcı ve yapıcı olabilir ve son yıllarda, giderek artan sayıda hükümet ve dünya çapında insanlar bunu net bir risk olarak görmeye başlamıştır. İklim değişikliği, pandemi ve terörizm söz konusu olduğunda – hepsi küreselleşmeyle daha da kötüleşiyor – bunun nedenini görmek zor değil. Ancak diğer alanlarda, küreselleşmeye karşı artan muhalefet daha karmaşıktır.

İhracata yönelik fabrikalarda veya tarımda daha iyi ücretli işler sağlayabilen ticaretin yanı sıra, genellikle daha kaliteli, daha ucuz veya her ikisini de içeren tüketim mallarını düşünün. Ancak bir ülkenin ihracatı başka bir ülkenin ithalatıdır ve ithalat yerli üreticilerin yerini alabilir ve işsizliğe neden olabilir. Sonuç olarak, serbest ticarete muhalefet arttı ve hükümetin ithalatı sınırlamak, ihracatı teşvik etmek ya da her ikisini birden yapmak için daha büyük bir rol oynadığı “adil” ya da “yönetilen” ticaret çağrılarına yol açtı.

Bilgi söz konusu olduğunda da benzer bir eğilim sürmektedir. Özgür fikir akışı iyi bir şey gibi görünebilir, ancak otoriter hükümetlerin bunu politik kontrolleri için bir tehdit olarak gördükleri ortaya çıkıyor. İnternet bir “splinternet” e parçalanıyor. Çin’in "Büyük Güvenlik Duvarı", çevrimiçi haberlere ve diğer şüpheli web sitelerine erişimi engelleyerek ve Çinli kullanıcıların politik olarak hassas kabul edilen içeriğe erişememelerini sağlayarak öncülük etti.

İnsanların çok sayıda sınırı geçme kabiliyeti geleneksel olarak kabul edildi, hatta memnuniyetle karşılandı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki göçmenler ülkenin ekonomik, politik, bilimsel ve kültürel başarısının temeli olmuştur. Fakat şimdi birçok Amerikalı göçmenlere dikkatli bir şekilde bakıyor ve onları iş, halk sağlığı, güvenlik veya kültür için bir tehdit olarak görüyor. Benzer bir değişim Avrupa’nın çoğunda da gerçekleşti.

Tüm bunlar, hem maliyetlere hem de sınırlara sahip bir süreç olan deglobalizasyona doğru bir kaymaya katkıda bulunuyor. İthalatın engellenmesi enflasyona neden olabilir, tüketicinin seçeneklerini azaltabilir, inovasyon hızını yavaşlatabilir ve başkalarının kendi ithalat kısıtlamalarına misilleme yapmasına yol açabilir. Fikirleri engellemek yaratıcılığı engelleyebilir ve politika hatalarının düzeltilmesini engelleyebilir. Sınırdaki insanları engellemek, siyasi ve dini zulüm, savaş, çeteler veya açlık nedeniyle kaçmaya zorlananların sefaletine katkıda bulunurken, yetenek ve ihtiyaç duyulan işçiler topluluğundan yoksun kalınmasına neden olabilir.

Deglobalizasyon bazı politika alanlarında başarısızlığa mahkumdur. Sınırlar iklim değişikliğinin önündeki engeller değildir. Onları kapatmak bir vatandaşı hastalık risklerinden korumaz, çünkü vatandaşlar enfeksiyonla eve geri dönebilirler. Egemenlik ne güvenliği ne de refahı garanti etmez.

Küreselleşmenin zorluklarına ve tehditlerine yanıt vermenin daha iyi bir yolu var. Etkili toplu eylem hastalık, iklim değişikliği, siber saldırılar, nükleer silahların yayılması ve terörizm risklerini karşılayabilir. Hiçbir ülke tek başına kendisini güvende tutamaz; tek taraflılık ciddi bir politika yolu değildir.

Küresel yönetimin (hükümet değil) hepsi budur. Düzenlemelerin şekli tehdide ve işbirliği yapmaya istekli ve istekli olanlara göre uyarlanabilir ve uyarlanmalıdır, ancak çok taraflılığa uygulanabilir bir alternatif yoktur.

İzolasyonizm bir strateji değildir. İnkar da değildir. Başımızı atasözündeki devekuşu gibi kuma gömebiliriz, ama gelgit gelip bizi boğacak. Küreselleşme göz ardı edilemeyecek ya da dile getirilemeyecek bir gerçektir. Tek seçenek ona nasıl en iyi tepki verileceğidir.

Eleştirmenler bir anlamda haklılar: küreselleşme, faydaların yanı sıra sorunlar da getiriyor. Toplumların daha esnek olmaları gerekir. İşçiler yaşamları boyunca eğitim ve öğretime erişime ihtiyaç duyarlar, bu nedenle yeni teknolojiler veya yabancı rekabet mevcut işlerini ortadan kaldırdıkça ortaya çıkan işlere hazır olurlar. Toplumların kaçınılmaz salgınlarla veya iklim değişikliğinin yol açtığı aşırı hava olaylarıyla başa çıkmaya daha iyi hazırlanmaları gerekir.

Küreselleşme hükümetlerin çözmesi gereken bir sorun değildir; yönetilmesi gereken bir gerçektir. Deglobalizasyona sarılmak yanlış bir tedavi seçmek demektir ve hastalıktan çok daha kötüdür.

Richard N. Haass, New York, 12 Mayıs 2020, Project Syndicate

(Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Richard N. Haass daha önce ABD Dışişleri Bakanlığı (2001-2003)’nda Politika Planlama Direktörü olarak görev yaptı ve Başkan George W. Bush’un Kuzey İrlanda özel elçisi ve Afganistan’ın Geleceği Koordinatörü idi. Dünya: Kısa Bir Giriş‘in yazarıdır.)

Seçkin Deniz, 02.06.2020, Sonsuz Ark, Çeviri, Çeviri ve Yansımalar


Çeviriler ve Yansımalar

Seçkin Deniz Yazıları

Takip et: @Seckin_Deniz

EGE DENİZİ BÖLGESİ DOSYASI /// Prof. Dr. İrfan Kaya ÜLGER : Türkiye’nin Ege Denizinde Tek Taraflı Münhasır Ekonomik Bölge İlan Etmesinin Kapısı Aralandı


Prof. Dr. İrfan Kaya ÜLGER : Türkiye’nin Ege Denizinde Tek Taraflı Münhasır Ekonomik Bölge İlan Etmesinin Kapısı Aralandı

27 Haziran 2020

Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi ve hukuki anlaşmazlıkların sayısı bir düzineye yakın. Bunlardan Batı Trakya’da Yaşayan Türk Azınlığın Statüsü, Fener Rum Patrikhanesi ve Kıbrıs Sorunu dışında kalanlar genel olarak Ege denizi ile ilgili anlaşmazlıklardır. Başlıklar halinde sıralamak gerekirse en başta karasuları ve kıta sahanlığı sorunu gelmekte, bunları hava sahası, FIR hattı, Ege adalarının silahsızlandırılması ve son olarak da egemenliği belirsiz olan adacık ve kayacıklar sorunu takip etmektedir.
Ege denizindeki anlaşmazlık konularında Türkiye’nin resmi görüşü, sorunların tek başına ele almak yerine Türk –Yunan ilişkilerindeki genel genel perspektifin dikkate alınması suretiyle ve hakça ilkelere göre çözüme kavuşturulması ve müzakere yönteminin esas olmasıdır. Buna karşılık Yunanistan, Ege denizindeki anlaşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanına taşınması ve 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde çözümlenmesi görüşünü savunmaktadır.
Ege denizindeki anlaşmazlıkları daha da içinden çıkılmaz hale getiren hususlar da var kuşkusuz. Sorunların Türkiye- AB ilişkileri ile ilişkilendirilmesi bunlardan biri. Bir diğeri Türkiye’nin BM Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf olmamasıdır. Türkiye, üçüncü deniz hukuku faaliyetlerine etkin biçimde katılmış, ulusal çıkarları temelinde sözleşmeyi imzalamamış ve taraf olmamıştır. Buna rağmen Türkiye’nin ihtilafların Uluslararası Adalet Divanına gitmesini isteme veya buna taraf olma hakkı bulunmaktadır. Bir diğer husus da, AB adaylık sürecinde Türkiye’nin Ege denizindeki anlaşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanına taşınmasını, adaylığın ön koşulu yapan AB zirve kararını kabul etmesi, buna karşılık söz konusu karar mucibince Yunanistan’ın sorunu mahkemeye taşımaktan çekinmesidir. Bu konuyu daha açık biçimde ortaya koymak için Türkiye-AB ilişkilerinin son dönemine mercek tutmak gerekmektedir. AB Komisyonu tarafından 1997 yılında yayınlanan Gündem -2000 raporunda Türkiye’ye karşı ayrımcılık yapılmış, Varşova Paktı, SSCB ve Eski Yugoslavya kökenli ülkeler AB’ye aday ilan edilirken Türkiye dışlanmıştı. Aynı yılın Aralık ayında toplanan Devlet ve Hükümet Başkanları Lüksemburg zirvesinde söz konusu Gündem 2000 raporu, olduğu gibi onaylanınca, Türkiye bu duruma tepki gösterdi. Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz, AB ile ilişkilerin dondurulduğunu açıkladı. Türkiye’nin bu tepkisi tepkisi son derece haklı gerekçelere dayanıyordu. Çünkü 1990’lı yıllar boyunca AB yetkilileri tarafından çeşitli platformlarda yapılan açıklamalarla ısrarla üzerinde durulan husus tüm başvuru yapan devletlere eşit muamele uygulama yapılacağı, Türkiye’ye karşı ayrımcı tutum izlenmeyeceği şeklindeydi. Lüksemburg zirvesinden üç yıl sonra, 1999 yılı Aralık ayında toplanan Helsinki zirvesinde Türkiye AB’ye aday ilan edildi. Bu zirvede AB, önceden yaptığı tüm taahhütlere rağmen Türkiye’nin adaylığını koşullara bağladı. AB zirvesi kararında Türkiye için öne sürülen koşullar, Kıbrıs Sorununda BM arabuluculuğu altında yürütülen müzakerelere güçlü destek verme, Ege denizindeki anlaşmazlıklar hakkında da ikili müzakerelerle netice alınmadığı taktirde 5 yıl sonra Uluslararası Adalet Divanı önüne taşınmasını kabul etme şeklindedir.
Helsinki zirvesi kararlarına uygun olarak Türkiye, Kıbrıs sorununda çözüm çabalarına güçlü destek vermiş ve eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan. Annan Planı, Türkiye’nin de desteği ile KKTC’de onaylanmıştır. Söz konusu plan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından reddedildiği için uygulamaya girmemiştir. Öte yandan, 2004 yılı sonu itibariyle Ege Denizinde Türkiye ile Yunanistan arasındaki anlaşmazlıklarda da bir ilerleme kaydedilmemiştir. Bu durumda Helsinki zirvesi sonuç bildirgesine göre, Ege denizindeki ihtilafların Uluslararası Adalet Divanına taşınması gerekiyordu. Ancak Yunanistan hükümeti bu noktada Türkiye’ye karşı yürüttüğü geleneksel dış politika paradigmasını değiştirdi ve anlaşmazlık Uluslararası Adalet Divanına götürmek için bir girişimde bulunmadı. Yunanistan’ın yaptığı değerlendirmeye göre, Ege denizindeki anlaşmazlıklar uluslararası yargıya taşınırsa bu durum Türkiye’nin Batı bağlantısının kopması ile sonuçlanacaktı. Batı ile köprüleri atan yeni Türkiye’nin yönetimi ya askerler, ya aşırı milliyetçiler yahut da İslamcıların kontrolü altına girecekti. Bu alternatiflerden her biri Yunanistan’ın ulusal çıkarları bakımından büyük tehlike anlamına geliyordu. Paradigma değişikliğinin etkisiyle Yunanistan hükümeti, Türkiye ile olan Ege denizindeki ihtilafları Uluslararası Adalet Divanına taşımadığı gibi, Türkiye’nin adaylık ve müzakere sürecine de engel çıkarmamış ve hatta Rum Kesiminin Türkiye’nin müzakereler başlamasını engelleme girişimlerini engellemişti. Bu tarihsel arka plan bilgisinin ardından bu analizde Ege denizinde Türkiye ile Yunanistan arasında temel anlaşmazlık konularının başında gelen karasuları ve kıta sahanlığı üzerinde durulacak ve ardından Münhasır Ekonomik Bölge ilan edilmesi seçeneği gündeme getirilecektir.
Türkiye ile Yunanistan arasında Karasuları ve Kıta Sahanlığı Anlaşmazlığı
Ege denizinde kadim anlaşmazlık konularının başında gelen karasuları, teknik olarak sahildar bir devletin deniz içerisinde münhasır egemenlik kullanabileceği deniz alanı, toprak altı ve üzerindeki hava sahası anlamına gelmektedir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesine göre, devletlerin 12 mile kadar karasuları ilan etme hakları bulunmaktadır. Ege denizinde halen karasuları genişliği, hem Yunanistan, hem de Türkiye bakımından 6 mildir. 1990’lı yılların ortasında Yunanistan hükümeti karasularını 12 mile çıkarmak için girişim başlatmış, ancak Türkiye’nin bunu savaş sebebi (casus belli) sayacağını ifade etmesinin ardından geri adım atmıştır. Karasularının 12 mile çıkarılması halinde Ege denizi, tamamen Türkiye’ye kapanmakta, adalar arasındaki açık deniz alanları Yunanistan karasuları haline gelmektedir. Bir başka ifadeyle karasularının 12 mile çıkarılması halinde Ege denizi bir Yunanistan iç suları, bir başka ifadeyle Yunan görül haline gelmektedir.
Kıta Sahanlığı kavramı ise 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesinde sahildar ülkenin deniz altındaki uzantısı olarak tanımlanmaktadır. Sözleşmeye göre, kıta sahanlığı, karasularının ölçülmeye başlandığı esas hatlardan itibaren 200 deniz mili mesafeye kadar olan bölgede kara ülkesinin doğal uzantısı olan denizaltı alanlarını deniz yatağı ve toprak altını içermektedir. Kıta sahanlığı dış sınırının 200 deniz milinden öteye uzanması halinde ise maksimum uzunluk 350 deniz mili olabilmektedir. 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi göre sahildar devletin kıta sahanlığı üzerindeki hakları kendiliğinden vardır (ipso facto) ve ilan edilmesine bağlı olmadan başlangıçtan beri (ab initio) sahildar devlet için hak doğurmaktadır. Kıta sahanlığı konusunda Yunanistan, adaların da kıta sahanlığı bulunduğu iddiasını öne sürmüştür. Türkiye ise Uluslararası Adalet Divanı içtihatlarını da dikkate alarak adaların kıta sahanlığına sahip olduğu görüşünü kabul etmemekte, sadece devletin tüm ülkesinin adalardan oluşması halinde (takımada rejimi) adaların kıta sahanlığının hukuki bakımdan kabul edilebilirliği görüşünü savunmaktadır. Dolayısıyla Ankara’nın resmi görüşüne göre, Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı sınırlandırmasında ana karalar esas alınmalıdır.

Münhasır Ekonomik Bölge Kavramı
İlk kez 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi ile gündeme gelen Münhasır Ekonomik Bölge kavramı esas itibariyle kıta sahanlığını da içermektedir. Münhasır ekonomik bölge, karasularının ölçülmeye başlandığı esas çizgiden itibaren 200 deniz mili genişliğindeki deniz alanlarında sahildar devletin deniz yatağı ve toprak altı ile üzerindeki canlı ve canlı olmayan varlıklar üzerinde ekonomik haklarını içermektedir. Kıta sahanlığı kendiliğinden var kabul edilirken, Münhasır Ekonomik Bölge için ilan edilme koşulu getirilmiştir. Münhasır Ekonomik Bölgenin ilan edilmesi ve coğrafi koordinatlarının belirlenerek, Birleşmiş Milletler teşkilatına bildirilmesi gerekmektedir. Münhasır Ekonomik Bölge, yan yana veya karşı karşıya olan devletler arasında yapılan deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması yoluyla veya tek taraflı olarak ilan edilebilmektedir. Sözleşmeye göre, bir devletin Münhasır Ekonomik Bölgesi üzerinde egemenlik hakkı vardır ve bu bölgede başka devletlerin boru ve kablo döşeme kategorisindeki faaliyetleri izne tabiidir.
Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74’ncü maddesine göre Münhasır Ekonomik Bölge ilanı anlaşma yapmak suretiyle kazanılmaktadır. Bununla birlikte 75’inci madde hükümlerine göre, sahildar devlet harita yayınlayarak ve coğrafi koordinatları belirleyerek de kendi başına Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilme hakkına sahiptir.
Türkiye, Ege Denizinde Münhasır Ekonomik Bölge İlan Edebilir mi?
Türkiye ile Libya hükümeti arasında 27 Kasım 2019’da Libya’da BM tarafından tanınan Libya hükümeti ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılması anlaşması imzalandı. Anlaşma metni, coğrafi sınırlar ve koordinatlar BM’ye gönderildi ve ardından anlaşma yürürlüğe girdi. Böylece Türkiye, KKTC ile 2011 yılında imzalanan deniz yetki alanları sınırlandırma anlaşmasının ardından benzer kategoride yeni bir anlaşma imzalamış oldu. Türkiye’yi Antalya körfezine hapseden 41 bin km2 genişliğindeki Sevilla haritası sınırlamaları ortadan kalktı. Akdeniz üzerindeki Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölge alanının 186 bin km2 olduğu kamuoyuna coğrafi koordinatları verilmek suretiyle açıklandı.
Önümüzdeki yıllarda uluslararası siyasi konjonktüre göre Türkiye’nin Akdeniz’de sahildar devletlerle yeni Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmaları imzalaması ihtimal dahilindedir. Siyasi ilişkilerin seyrine bağlı olarak Mısır ve İsrail ile benzer kategoride anlaşma yapılması mümkün gözükmektedir. Bununla birlikte yeni anlaşma yapılamaması Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki mevcut Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarından geriye gitme anlamına gelmemektedir. Peki Türkiye, Ege denizinde tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilir mi?
1958 sayılı BM Deniz Hukuku Sözleşmesinin 75’nci maddesi devletlerin tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmelerine imkân vermektedir. Ege denizinde Türkiye ve Yunanistan ana karaları esas alınmak suretiyle Türkiye’nin tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi teorik olarak mümkün gözükmektedir. Zira bu durum devletin egemenlik hakkının bir doğal sonucudur. İkinci olarak Yunanistan hükümeti, adaların kıta sahanlığı olduğunu iddia etmiş olsa dahi, bunu pratikte uygulamamıştır. Nitekim 9 Haziran 2020’de Yunanistan ile İtalya arasında imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşmasında ana karalar esas alınmış, İyon denizinde Yunanistan hakimiyeti altında bulunan adaların Münhasır Ekonomik Bölge hakları ileri sürülmemiştir. Bu durum zımnî olarak Yunanistan’ın adaların kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge haklarının bulunmadığını kabul etmesi anlamına gelmektedir.
İyonya denizindeki Yunanistan adaları kuzeyden güneye doğru Korfu, Paksu, Lefke, Eteka, Kefalonya, Zante ve Çuha olarak sıralanmaktadır. Yunanistan ile İtalya arasında yapılan anlaşmada İyonya adalarının da Münhasır Ekononomik Bölge hakkına sahip olduğu ileri sürülmemiştir. Dolayısıyla Yunanistan’ın Ege denizinde Türkiye’ye karşı ileri sürdüğü adaların kıta sahanlığı /Münhasır Ekonomik Bölge hakkı bulunduğu iddiası çökmüştür. Yunanistan bu iddiaların temelsiz olduğunu bizzat kendisi yaptığı anlaşma ise tescil etmiştir.
Peki bu durumda Türkiye, Ege denizinde tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan edebilir mi?
Teorik olarak Türkiye’nin böyle bir hakkı bulunmaktadır. Deniz Hukuku Sözleşmesi hükümlerine dayanarak Türkiye’nin Ege denizinde tek taraflı Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmesi mümkün gözükmektedir. Bu şekilde yapılacak bir deklarasyonun Batı dünyasında, NATO ve AB çevrelerinde büyük tepki toplayacağını tahmin etmek için de kahin olmaya gerek yoktur. Yunanistan’ın İtalya ile yapmış olduğu Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşması, Türkiye’nin böyle bir seçeneği kullanmasının kapısını aralamıştır. Yunanistan’ın bugüne kadar savunduğu adaların ana kara dışında kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeleri bulunduğu iddiaları tamamen mesnetsiz kalmıştır. Bu koşullarda Türk hükümetinin konjonktüre bağlı olarak Ege denizinde Yunan adalarının varlığını dikkate almaksızın ana karanın esas alınması temelinde tek taraflı münhasır ekonomik bölge ilan etmesi güçlü bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır.

GIDA DOSYASI : TOPLAM 7 BÖLÜMDE GIDA GÜVENLİĞİ DOSYASI


Gıda güvenliği (1): Yediğimiz balıkların yarısında mikroplastik var – DW Türkçe

https://www.youtube.com/watch?v=3FichVG5Mww

Gıda güvenliği (2): Yediğimiz şekerin içinde ne var? – DW Türkçe

https://www.youtube.com/watch?v=wOmepdMSvpc

Gıda güvenliği (3): Buğday, anavatanında ithal ediliyor – DW Türkçe

https://www.youtube.com/watch?v=S8_npwBK8hA

Gıda güvenliği (4): Sağlıklı süt için hayvanın ne yediğini bilmeniz gerek – DW Türkçe

https://www.youtube.com/watch?v=55YzJZta-ag

Gıda güvenliği (5): Sebze-meyvedeki fiyat artışında tek kullanımlık tohum etkisi – DW Türkçe

https://www.youtube.com/watch?v=co6xuG-s3tM

Gıda güvenliği (6): "Tavuk olduğu belirsiz birtakım ürünler var" – DW Türkçe

https://www.youtube.com/watch?v=L-NggB1xxDQ

Gıda güvenliği (7): Gıda katkı maddelerinin ardındaki gerçekler – DW Türkçe

https://www.youtube.com/watch?v=LLDxibtP6i8

TSK DOSYASI /// AHMET AKYOL : NEDEN ASKERÎ OKULLAR ???


AHMET AKYOL : NEDEN ASKERÎ OKULLAR ???

24 Haziran 2020

31 Temmuz 2016 tarihli Resmî Gazete’ de yayımlanan KHK/ 669 ile askerî okulların kapatılması üzerine medyada çeşitli haber ve yorumlar arka arkaya çıkmaya başlamıştı. Konuyu incelemeye başlamadan önce bunlardan bazılarını hatırlamakta yarar var:

Askerî liseler kapatılıyor.

Kısacası son darbe teşebbüsü bu açıdan beklenmeyen olumlu sonuçlar doğurmuştur. ”

( Sabah 1.8.2016)

Kapatıldılar.

Doğru karar.

Subay olmak isteyen üniversite sınavına girer.

Yeterli puan alan Millî Savunma Üniversitesi’ ne giderek subay olur.

Yüksek lisans yaparak kurmay olur. ”

( Milliyet 1.8.2016);

Askerî liseler kapatılıyor.

Harp okulları ise YÖK’ e bağlı bir eğitim sistemi ile şekillendirilecek.

Askerî konularla bir ilgisi olmayan (liderlik gibi) dersler kalkıyor. ”

( Hürriyet 9.8.2016)

Askerî öğrenciliğin ne olduğunu subaylığın bir ruh ve yaşam biçimi olduğunu bilmeyenlerin konu hakkında fikir ve öneri ileri sürmeleri kadar yanlış bir durum olamaz!

Hele kurmaylığın ne olduğunu bilmeyenlerin ’ bir tez vererek kurmay olunabilir’ düşüncesi kadar da saçma ve mantıksız bir anlayış olamaz!

Konuyu birkaç alt bölümle incelemeye çalışalım.

Kamuoyunda ve basında ileri sürülenin aksine çağdaş ülkelerin hemen hepsinde askerî okullar vardır ve bu okullarda üzerinde durulan en önemli konuların başında liderlik gelir.

Örneğin ABD askerî okullarında temelde ortak değerlendirmeler şöyle özetlenebilir:

Okullardaki öğrenci sayısı ortalama 250- 300 arasındadır. Her öğretmene 10- 15 öğrenci düşer. Eğitim programlarında öz disiplin karakter ve liderlik üzerine odaklanılır. Akademik mükemmeliyet kişisel motivasyon karakter geliştirme fiziksel gelişim ve liderlik; öğrenciler arasında kaynaşma kendine ve arkadaşlarına güven ve saygı esastır. Yalan söyleme ya da sınavlarda kopya çekme söz konusu değildir. Çoğu okulda sınavlar gözetmen olmadan yapılır. Öğretmen soruyu sorar ve sınavdan çıkar. Sınavda kopya çeken de bunu görüp haber vermeyen de – durum anlaşıldığında- okuldan atılır. Öğrenciye güven tamdır öğrenci de bunun bilincindedir. Sistemde ahlâklı olmak esastır; ahlâksızlığı bilerek saklamak ahlâksızlığa ortak olmaktır!

Bazı askerî okullarda JUNİOR ROTC programı uygulanır. Bu program her öğrenciye özeldir; herhangi bir ders programı uygulanmaz.

*

Bu yazıda sadece kapatılan askerî liseleri esas almaya çalıştım. Bizde kapatılan askerî liseler çağdaş ülkelerin askerî okullarının yaptığı gibi kendilerine özel bir eğitim programını değil; kuruluş mevzuatında belirtilmiş Millî Eğitim Bakanlığı’ndan onaylı yabancı dil ağırlıklı fen programı uyguluyorlardı. Kısacası müfredat Millî Eğitim Bakanlığı müfredatıydı. Sivil dengi okullardan farklı olarak yabancı dil dersi ve beden eğitimi saatleri biraz daha fazlaydı. Haftada bir gün de askerî kıyafetli yanaşık düzen eğitimi yapılıyordu. Burada da amaç disiplini özümseme ve askerlik mesleğinin benimsenmesiydi.

*

Burada tarihe küçük bir not düşelim:

Türk kültür hayatına unutulmaz hizmetlerde bulunmuş kuruluşundan bu yana içlerinden Cumhurbaşkanı Genelkurmay Başkanı Kuvvet Komutanları çıkan çok değerli subay ve general yetiştirmiş; bunun yanında da nice şair ressam bilim adamını da Türk Milleti’ ne armağan etmiş (benim de mezunu olmakla gurur duyduğum) Kuleli Askerî Lisesi’ nde Eğitim ve Öğretimde Amaç şöyle tanımlanıyordu:

Çağdaş eğitim ve öğretim bilimi kapsamında; öğrenciyi merkeze alan eğitim felsefesine uygun olarak;

Silâhlı Kuvvetlerin mevcut ve gelecekteki ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte;

Kara Harp Okulu’ndaki eğitim ve öğretimi takip edebilecek bilimsel altyapı ile donanmış;

Temel askerî bilgi ve davranışları kazanmış askerlik mesleğinin temel değerlerine karşı duyarlı ve bu değerleri benimsemiş üstün bedeni yeterliliğe sahip;

İletişim becerisi gelişmiş; İnsanlığa saygı vatan millet sevgisi şeref ve bağımsızlık kavramlarını kendisine ilke edinmesinin yanı sıra Atatürkçü Düşünce Sistemini özümsemiş ve bunu bir yaşam tarzı olarak benimseyerek kendine rehber edinmiş askerî öğrenciler yetiştirmekti.

Hedef: Değişen ülke ve dünya gerçeğini görebilen algılayabilen;

Çağdaş yönde gelişmeyi sağlayan ve istenen yönde değişimi gerçekleştirebilecek liderlik özelliklerinde;

Bilgiye nasıl ulaşılabileceğini bilen ve bilgiyi inisiyatifle kullanabilen;

Sorumluluk duygusu gelişmiş ve öz denetim yapabilen;

Çağın gerektirdiği teknolojik gelişimi takip edebilecek bilgi beceri ile sağlam bir beden ve ruh yapısına sahip;

Atatürkçü Düşünce Sistemi” ni benimseyerek kalbine yerleştirmiş ve davranışlarına yansıtmış üstün nitelikli askerî öğrenciler yetiştirecek eğitim öğretim sistemleri ile buna hayat veren çağdaş teknolojik donanımlı eğitim ve sağlıklı yaşam ortamını oluşturmak ve sürekli geliştirmekti.

Kuleli Askerî Lisesinde öğrenciler Türk Silâhlı Kuvvetleri’ nin geleceğini oluşturacak liderler olarak değerlendiriliyor ve ileride bu şerefli vazifede en büyük sorumlulukları başarıyla yerine getirmelerini sağlayacak becerileri edinmeleri için modern öğretim teknikleri ve teknolojilerinin kullanıldığı bir öğretim sürecinden geçiyorlardı.

Eğitim ve öğretim ile ilgili gerçekleştirilen her türlü faaliyette; kısa ömürlü ve geçici sonuçlar yerine uzun vadeli ve kalıcı sonuçlar alabilecek tarzda süreci esas alan bir program uygulanmaktaydı.

Kuleli Askerî Lisesi’ nin en büyük özelliklerinden biri de verdiği yaşam biçimiyle kişinin özgüvenini artırması ve sorunlara çözüm üretebilme yeteneğinin geliştirilmesiydi…

Askerî liseler kapatıldıktan sonra kamuoyunda iddia edildiği gibi askerî liselerde “indoktrine” (fikri beyin yıkama) eğitimi verilmiyordu. Askerî lise öğrencisinin “bir gün bu ülkenin sana ihtiyacı olduğunda yönetime el koyacaksın” anlayışıyla yetiştirilmesi söz konusu bile değildi. Bu iddia sahiplerinin askerî lise eğitimi hakkında en ufak bir bilgi sahibi olmadan hayalî ve büyük bir olasılıkla art niyetli fikir oluşturduğu kanaatindeyim.

Ne yazık ki “artık günümüz şartlarında askerî liselere ihtiyaç kalmadığı” gerekçesiyle bir kültüre kilit vuruldu. Kültürü korumanın sadece binaları korumak olmadığı duvarları şehit adlarıyla dolu o binalardaki hayatın maddî ve manevî varlığı unutuldu!

1845 yılında kurulan ve kapatıldığında 171 yıllık bir mazisi olan Kuleli Askerî Lisesi tarih demekti. Tarihî devamlılık gelenekler ve aidiyet duyguları silinip atıldı. Savaş zamanlarında hatta İstanbul İngilizler tarafından işgal edildiğinde bile kapatılmayan okul lağvedildi. Çok büyük YANLIŞ yapılmıştır!

Geleceğe hükmetmenin ön şartı geçmişi iyi bilmektir. İnanıyorum ileriki yıllarda bu ÇOK BÜYÜK YANLIŞTAN mutlaka dönülecektir. Umarım (mevcut değerler kaybedilmeden) çok fazla geç kalınmaz!

*

Çağdaş ülkelerin tüm askerî okullarında esas olan kurallara uymak yani disiplindir. Başarının temelini disiplin oluşturur. Birlik ve beraberliğin sağlanması ve sağlamlaştırılması disiplinin temini için çok önemlidir. Disiplin aynı zamanda kültürün en önemli öğesi olan saygıyı içerir.

Askerî okullar disiplini esas alarak küçük yaşlardan itibaren askerî öğrencilere askerlik mesleğinin yüksek vasıflarını çok yüksek bir eğitim düzeyi sonrasında verir; onların yüksek vasıflı komutan ve lider olmalarının alt yapılarını oluşturur.

Askerî okullar kişiliklerinin gelişip şekillenmesinde çok önemli bir rol oynadıkları için askerî öğrencilerin hayatlarında derin izler bırakır/ bırakmıştır.

Askerî okullarda askerliğin bir meslek değil çok özel bir yaşam biçimi olduğu; her subayın kendi mesleğine- vatanına/ milletine/ bayrağına- adamış bir asker olmanın heyecanını duymasının önemi bilinçle işlenir. Bu bilinç küçük yaşlardan itibaren askerî okullarda öğrenilir ve benimsenir.

Bu dayanışma ruhu ile psikoloji ilminin bireysel ve toplumsal olarak benimsenmesi olarak da tanımlanabilen askerî terbiye askerî okullarda sağlanır.

Türk Silâhlı Kuvvetleri’ nin tarihinde boşlukları asla doldurulamayacak olan bu okullar derin kökleri olan eğitim kurumlarıdır.

Askerî okullar özellikle maddî olanakları kısıtlı ailelerin zeki ve çalışkan çocuklarını hayata kazandırmada vatana ve millete faydalı bir fert olmalarında yararları asla tartışılamayacak konumdadırlar.

Küçük yaşlarda başlayan yatılı eğitim meslek idealizminin kavranıp benimsenmesi açısından apayrı bir özelliğe sahiptir. Buralarda küçük yaşlardan itibaren vatan ve millet sevgisi mesleğe saygı amirlere itaat zihinlere kökleşerek yerleşir ve yaşam biçimine dönüşür.

Aidiyet duygusu askerlikte/ sosyo- kültürel yaşamda çok önemlidir. Askerî okullar bireylere aidiyet duygusu kazandırır; bireysel ve toplumsal sorumluluğu artırır. Askerî okullardaki günlük yaşam kişiye önce kendine sonra topluma saygılı olmasını öğretir.

*

Yabancı ülkelerdeki tarihî askerî okullar özenle korunurken ne yazık ki Türkiye’ de askerî okulların varlığı yazboz tahtasına dönmüştür.

Önce Harbiye açılmış daha sonra sayıları arttırılmış kısa bir süre sonra bunlar kapatılarak İstanbul Harbiye’sinde birleştirilmiş; o da bir süre sonra Ankara’ ya taşınmıştır. Kara Hava ve Deniz Harp Okulları Kuvvet Komutanlıklarına bağlı iken (son yıllarda kimin direktifiyle başladığını bilemediğim TSK’ da oluşturulan çalışma gruplarında alınan kararla) günümüzde Millî Savunma Üniversitesi’ ne bağlanmıştır.

Askeri İdadiler (liseler) açılmış bunların sayıları hızla artmış bir süre sonra sayıları 2’ye 3’e düşecek kadar azaltılmış; darbe girişimi gerekçe gösterilerek onlar da kapatılmıştır.

Askerî rüştiyeler/ortaokullar ülkenin her yanında açılmış sonunda teke indirilmiş ve Selimiye Askerî Ortaokulu açılmış en nihayet o da kapatılmıştır.

Çok kişi duymamıştır bile ama bir dönem askerî ilkokullar bile vardı! Örneğin 1920- 1921 öğretim yılında Kuleli Askerî İptidaisi (Kuleli Askerî İlkokulu) 118 mevcutlu ana sınıfını takip eden dört sınıftan ibaretti. Birinci sınıf: 266 İkinci sınıf: 150 Üçüncü sınıf: 126 Dördüncü sınıf: 47 olmak üzere toplam 707 kişiden ibaretti.

*

Kişisel değerlendirmeme göre:

Uzun yıllardan bu yana kökleşerek gelişen tarihî uzun bir geçmişe dayanan askerî okulları çeşitli nedenlerle bir gecede kapatmak kolaydır. Ancak esas olan zor olanı yapmak bu yapıyı hastalığından kurtararak yeniden sağlıklı bir hale getirerek topluma kazandırmaktır.

Askerî okulların sayısı artırılmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’ nin her coğrafi bölgesi için bir askerî lise açılabilir. Örneğin: Doğu Anadolu Bölgesi için Erzurum’ da; Güneydoğu Anadolu Bölgesi için Gaziantep’ te; Akdeniz Bölgesi için Isparta’ da: Ege Bölgesi için Afyon’ da; İç Anadolu Bölgesi için Konya’ da; Karadeniz Bölgesi için Amasya’ da Trakya bölgesi için Edirne veya Kırklareli’ nde bir askerî lise açılabilir. Marmara Bölgesi için ise mevcut Kuleli Askeri Lisesi varlığını devam ettirmelidir.

Ayrıca Kuleli Askerî Lisesi mevcut durumuna ek olarak diğer askerî liselerden mezun olup da Harp Okulu’ na gidecekler için bir senelik bir Hazırlık Okulu olarak da plânlanabilir.

Yine askerî liselerin olduğu her bölgede özel kıyafetleri olan özel statülere tabi askerî ortaokullar da düşünülebilir. Buralara da öğrenciler seçilerek alınmalı öğrenci sayıları 150- 200’ü asla geçmemelidir.

Pek çok çağdaş ülkede olduğu gibi ortaokul ve lise seviyesindeki askerî okullardan mezun olanların mutlaka Harp Okullarına gitmek gibi bir zorunlulukları olmamalı bu durum özel kanunlarıyla düzenlenmelidir.

*

Tabi burada çok önemli olan bir konuyu da özellikle belirtmek isterim. Askerî okullara öğrenci seçimi sınavların ÖSYM tarafından yapılması uygulamasına AKP hükûmeti döneminde geçildi. Örneğin Kuleli Askerî Lisesi’ ne öğrenciler bu lisenin yaptığı sınavla değil; normal liselere yapılan sınavla alınıyordu. Sınavı yapan kadroların soru- cevapları belirli odaklara bu aşamada verdiği basında yeterli derecede yer aldı. Bu satırları okuyanlar o yazıları da okumuş olmalıdır! Örneğin askerî liselere alınacak öğrencilere sorulara belirli odaklar tarafından nasıl verildiği 27 Mart 2014 tarihli Star Gazetesi’ nde ayrıntılı olarak yer aldı. Cemaatlerin askerî okullara nasıl sızdığı konusunu daha ayrıntılı öğrenmek isteyenlere özellikle Kuleli mezunu Harbiyeli Gazeteci- Yazar Yavuz Selim Demirağ’ ın yazdığı “İmamların Öcü” kitabı okumasını öneririm.

Kanaatimce yeniden çıkartılacak özel kanunlarla askerî okullara öğrenci alma sınavları okul personeli tarafından oluşturulan bir kurul tarafından yapılmalıdır. Bu komisyonlarda Atatürk ilke ve devrimlerini samimî olarak benimsemiş askerî personel görevlendirilmelidir.

Askerî okullar yeniden açılacak olur da sınavları yapacak olanlar herhangi bir siyasî parti yandaşları olursa; bu durumda o siyasî parti ya da siyasî hareketi benimseyenler seçilir. Kısacası günlük siyaset odaklı düşünülürse korkarım gelecekte çok büyük sorunlar yaşanabilir!

Ne yazık ki askerî liseler kapanmadan önce uygulamalardaki yanlışlıklar örneğin okullara belirli odakların belirlediği kişilerin sokulması sınav sorularının belirli yerlerin eline geçmesi buna göz yumulması hatta bazı yerlerde teşvik edilmesi okul içinde bazı odakların ayrıcalıklı bir konuma girmesi ve korunması yaranın büyümesine neden olmuş sorunlar içinden çıkılamaz hale gelmiştir. Atatürkçü kesimin dışlanması buna en büyük örnektir. Bazı emekli subaylar anılarında 2016 yılı öncesi askerî okullarda yaşananları çok ayrıntılı anlatmaktadırlar. Ben okurken utandım bizim zamanımızda böyle değildi! Bu gibi büyük yanlışlıkların kesinlikle tekrar etmemesi gerekir! Askerî okullar herhangi bir siyasi partinin arka bahçesi konumuna düşerse eski yanlışlar aynen hatta daha büyük ve onarılmaz yaralar açarak tekrarlanır. Bunun için okulların açılma zamanları ve açılma şekilleri çok iyi düşünülmelidir.

*

Prusya hükümeti daha 1808 yılında subaylarda olması gereken nitelikleri bir kararnameyle şöyle belirlemişti:

Bir subayın mevkiini belirleyici tek unsur barış zamanlarında öğrenim ve bilgi; savaş zamanında ise üstün cesaret ve kavrayıştır. ”

Askerî okullarda SİYASET ÜSTÜ bir anlayışla karakter gelişimi liderlik kendi kendine yeterlilik özgüven esas olmalı; Disiplin kendi kendini kontrol etmeye eylemleri ve tepkileri yönetme yeteneğine odaklanmalıdır.

Unutulmamalıdır ki bir kurallar sistemi olan disiplin ne sert ne de olağandışı cezalandırıcıdır. Disiplin sınırları yaratır ve zamanla sorumluluk alarak kendi kendini kontrol etmeyi benimseterek üst düzey güven ve karakter oluşturur.

*

Askerî okullardan ve öneminden söz ederken mutlaka askerî öğrenci ailelerinden de söz etmek gerekir!

Şüphesiz Türk Milleti asker bir millet. Herkes vatanını ve milletini seviyor ve önemsiyor. Ülkesini koruyacak olan askerine de saygı duyuyor. Ancak vatan- millet sevgisi yanında ailelerin çocuklarını onların sağlıklı beslenmesi iyi ve disiplinli bir okulda okuyarak hayata atılması iş bulma sorununun ortadan kalkması gelecek garantisi sağlaması gibi nedenlerle askerî okullara vermek istediklerini düşünüyorum.

Askerî okullarda genellikle Anadolu’ da çocuklarını okutma olanağı bulamayan ailelerin çocukları parasız yatılı okuyordu. Aileler de çocuklarını devlet okuttuğu için maddî anlamda bir rahatlık yaşıyorlardı. Bu çocukların büyük bir kısmı geldikleri şehirde dengi okullarda ( maddî anlamda) okuma şansına sahip değillerdi.

Bazı aileler ekonomik sorunların yanında sivil hayattaki ideolojik mücadelelerden korumak terörden uzak tutmak başıbozukluktan kurtarmak için çocuklarını askerî okullara yönlendirmiş olabilirler.

Askerî okulların kalitesi ve özellikle küçük yerlerde bu okullardan mezun olanların ailelere saygınlık kazandırması da bir tercih sebebi olabilir.

Neresinden ve hangi açıdan bakarsanız bakın askerî okullar önemlidir!

*

Askerî okullara uzun yıllardan bu yana art niyetli bir sızma olduğu gerçeği ortadadır. Ancak bu art niyetli yapılanma ile mücadele okullar kapatılarak değil bu okullara sızmalar engellenerek yapılır.

Daha önce sözünü ettiğim gibi sınav sorularının kimlere nasıl verildiği Atatürk ve Cumhuriyet ile sorunları olanların askerî okullara nasıl alındığı konusunda kaleme alınmış pek çok haber ve kitap var. Bunların iyi incelenmesi gerekir!

Bir dönem yapılan büyük bir YANLIŞ onur ve şeref dolu bir tarihî geçmişi silmenin gerekçesi olmamalıdır! Özellikle askerî okullara sızma düşüncesi bile bu okulların önemini gösterir. Askerî okullar silâhlı kuvvetler için çok önemli eğitim kurumları olduğundan buralara sızma plânlanmış ve gerçekleşmiştir.

Bu okulların kapatılmasının pratikte buraya sızmak isteyen oluşumun amacına hizmet edeceği / ettiği kanaatini taşıyorum. Günümüzde askerî okulların kapatılmasının kime ve neye hizmet ettiği veya edeceği çok iyi değerlendirilmelidir!

Bundan sonra yani askerî liseler kapatıldıktan sonra belirli amaçlara hizmet için özel yetiştirilmiş ve eğitilmiş öğrencilerin sivil liselerden Harp Okullarına girmesi kolaylaşmış olmayacak mıdır?

Askerî okulların kapatılması TSK bünyesinde çok derin yaralar açmıştır! Askerî okulları kapatmak burada okuyup TSK saflarına katılan ve çeşitli rütbe ve makamlara yükselenlerin veya okuldan sonra sivil hayatta başarılı olanların tarihe ve kültüre sahip çıkma bilinçlerinin temelini/ kökünü aidiyet duygularını tarihten silmektir.

Teröre kaynaklık ediyor diye askerî okulların örneğin Kuleli Askerî Lisesi’ nin kapatılması aynı zamanda bu okullardan mezun olmuş nice değerli insanın tamamının bir şekilde suçlanıp aşağılanması değil midir?

Sebebi ne olursa olsun tarihî ve kültürel değerlerin göz ardı edilebileceği ya da ikinci plâna itilebileceği düşüncesini çok YANLIŞ buluyorum!

Önemle tekrarlıyorum: hangi ülkede hangi ideolojide olursa olsun askerlikte her şeyden önce yaşam ve meslek disiplini ile millî şuur çok önemlidir. Bu disiplin ve şuur da ancak genç yaşlarda askerî okullarda verilip işlenebilir. Ağaç yaşken eğilir!

Unutmayın askerlik bir meslek değil bir ruh ve yaşam biçimidir!

Okuma sabrınızı zorladığımın bilinciyle bu küçük incelememizi Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ ün sözleriyle sonlandıralım:

“ ASKERLİK RÜTBE VE ELBİSE DEĞİL RUHTUR!”

ÇOCUKLARIMIZ DOSYASI /// Mustafa ACER : SIBYAN ÇOCUKLARI ARAPLAŞTIRMA PROGRAMI


Mustafa ACER : SIBYAN ÇOCUKLARI ARAPLAŞTIRMA PROGRAMI

26. 06. 2020

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından bu hafta Cuma Hutbesinde; Çocuklar için İnternet kanalı ile verilecek Arapça kurslarına katılma çağrısı yapıldı. Bu konunun ne kadar sakıncalı ve uygulanmasının toplum yapısına ne kadar zarar vereceğini görmek gerekir.

Çocukların 12 Yaşına kadar soyut, mecaz ve izafi kavramları doğru olarak anlaması ve yorumlaması mümkün olmadığı bilimsel bir gerçektir. Ona rağmen hiçbir Pedagojik eğitimi ve bilgisi olmayan imamların çocuklara Arapça öğretmek için kurs vermesi, çocuklara anlamaları mümkün olmayan soyut kavramlarla dini bilgiler vermeye çalışmaları doğru değildir. Küçük yaştaki çocukların; Allah, Cennet, Cehennem, Namaz, Oruç, Günah, Sevap, Dua kavramlarını tam anlamı ile kavramaları mümkün değildir. Bunların çoğu soyut ve Dini ritüeller şeklindeki kavramlardır. Çocuklar, bu kavramları Ancak pedagojik olarak uygun yaşa geldiğinde kavrayabilirler.

Dini öğreteceğim diye hurafeleri öğreten imamların da çocukların psikolojik yapısına çok büyük zararlar verdiği bilinmektedir. Bu öğretilerin etkisinde kalan çocukların; ilerde telafi edilemeyecek psikolojik depresyonlara sürüklenebileceğini görmek gerekir. Örnek olarak:

  • İslamiyet’i hurafelerle anlatan İmamlardan aldıkları bilgilerle “Çocukların günahları olmuyormuş, öldükleri zaman doğrudan Cennete gideceklermiş. Ben de günahsız olarak ölmek ve Cennete gitmek istiyorum” diyebiliyor.
  • “Allah günah işleyen çocukları taş yaparmış, bu dağlarda gördüğümüz kayaların hepsi insandı da günah işledikleri için taş olmuşlar” diye bir inanca kapılabiliyorlar.
  • Yemek duasını unutan çocuk “Hoca dua etmeden yemeğe başlamayın dedi, ben duayı unuttum yemek yiyemem” diyebiliyor.
  • Tuvalete giderken okunacak bir dua diye öğretilen çocuk “Tuvalet duasını unuttum, ben tuvaletimi yapamam” diyebiliyor.
  • “Allah günahkarları cezalandırır” diye öğretilen çocuk, “Allah’ın sopası var da döver” gibi anlayabiliyor.
  • Her imam; Cennet ve Cehennem kavramlarını, kendi kafasından oluşturduğu şekilde anlatıyor. Bu kavramlar Allah tarafından Kuran’da bile net olarak açıklanmamıştır. Geleceği ancak Allah bilir. Allah Kuran’da Peygamber’e “Tebliğ etmek sana, takdir etmek bana aittir” diyerek bu konuda yorum yapılmasına müsaade etmemiştir.
  • Daha birçok konuda uydurulan hurafeler çocukların kavrama yeteneğinin ötesinde olduğu için çocuklar anlamıyor ve bunalıma giriyorlar.

Bu tür sakıncalar olmasına rağmen; çocuklara Din adı altında hurafeleri öğretmeye kalkarsanız, psikolojik sorunları olan bir nesil yetiştirmiş olursunuz. Bu durum, ülkenin geleceğine yapılacak en büyük kötülük olur.

İslamiyet iyi insan olmak için gönderilmiş bir dindir. İbadet etmekle insan, ancak kendi nefsini terbiye edebilir. İbadet yapıyor ama iyi, yardımsever, topluma yararlı işler yapan insan olmuyorsanız Allah’ın takdirini kazanmanız mümkün değildir. Kuran’ın hiçbir Ayetinde ibadet ederseniz Cennete girersiniz demiyor. “Allah’ı çok anın ki nefsinizi kötülüklerden arındırın” deniyor. Fakat salih (iyi, faydalı) işler yaparsanız Cennet ile müjdelenirsiniz diyor. Cenneti hak etmek istiyorsanız; topluma faydalı işler yapmayı, yalan söylememeyi, kimsenin hakkına tecavüz etmemeyi, kötülük yapmamayı, kötü söz söylememeyi, iftira etmemeyi, insan öldürmemeyi ve iyi insan olmayı bilmelisiniz.

Bu arada 26 Haziran Cuma günü Kocatepe Camisinde Cuma namazı sünneti kılınırken bir taraftan da hopörlerden salavat getiriliyordu. Namaz Kuran’da salat (dua) diye ifade edilir. Yani Namaz, duanın ritüel olarak Allah’a yakarış şeklidir. Namaz kılarken Allah ile kulu arasına başka bir şey giremez. Namaz sırasında dışardan birisinin salavat getirmesi ile daha iyi bir ibadet edilmiş olmaz, namaz sakatlanmış olur.

Diyanet İşleri Başkanlığı İslamiyet’i doğru yaşamayı öğreteceği yerde, Arapça kurslarla Toplumu Araplaştırmaya çalışmasın, Eğitim ve öğretimi Milli eğitim Bakanlığına bıraksın.

Kuran; sadece Araplara değil, bütün İnsanlığa gönderilmiştir. İslamiyet Arapların dini değil bütün insanlığın dinidir. Kuran da Peygamberin bulunduğu toplum anlasın diye Arapça gönderilmiştir. Yani Arapça kutsal bir dil değil, Kuran manası ile kutsaldır.

14. İbrahim Suresi 4. Ayet “Ve gönderdiğimiz her Resulü, bulunduğu kavmin dili ile gönderdik ki onlara bildirsin. Sonra da Allah dilediğini delalette bırakır, dilediğini de hidayete erdirir. O öyle hakim ve azizdir.”

Benzer şekilde Tarikat ve Cemaatler de toplumu Araplaştırmak için uğraşmasınlar, Gerçek İslam Kuran’da tanımlanmıştır. Kuran’ı anladıkları lisanda okusunlar ve manasıyla uygulayacak şekilde öğrensinler.