SAVAŞLAR DOSYASI /// FATİH BENGİ : Üçüncü Dünya Savaşının Etrafında Dolanıyoruz


FATİH BENGİ : Üçüncü Dünya Savaşının Etrafında Dolanıyoruz

Fatih Bengi, Sun Savunma Net, 03 Mart 2019

Güneydoğu Asya’nın iki nükleer gücü Pakistan ile Hindistan yeni bir savaşın eşiğine geldi. Şubat ortalarında Keşmir’in Pulwama kentinde gerçekleşen, 40 Hint askerinin hayatını kaybettiği intihar saldırısının ardından yükselen tansiyon, sınır ihlali suçlamalarıyla farklı bir boyuta taşındı.

Pakistan ve Hindistan orduları, hem havadan hem de karadan karşılıklı saldırı ve misillemelerde bulundu. Sınırın her iki yanındaki siviller tahliye edilirken, bazı bölgelerdeki okullarda eğitime bir süre ara verildi. Sabah saatlerinde Pakistan, Keşmir’in kendi kontrolü altındaki bölgesinde hava sahasını ihlal eden Hindistan’a ait iki savaş uçağını düşürdüğünü duyurdu. İlerleyen saatlerde Pakistan Başbakanı İmran Han, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’ye tansiyonu düşürme çağrısında bulundu. Pakistan olarak soruna diplomatik çözüm bulma teklifinde bulunan Han, “Tarih bize savaşların hep yanlış hesaplamalarla dolu olduğunu gösteriyor. Şimdi sorum şu, sahip olduğumuz silahlar göz önüne alındığında yanlış hesaplama yapma şansına sahip miyiz? Oturup konuşmalıyız.” ifadelerini kullandı. Başbakan İmran Han’ın bahsettiği silahlar tabi ki nükleer silahlardan başkası değildi.

Üçüncü Dünya Savaşının etrafında dolanıyoruz, ilk kurşunun patlatmasını bekleyen bir halimiz var. Bu, kimsenin sorumluluk almak istemediği bir savaş. Herkesin, özellikle de 300 yıllık hâkimiyetinin son demlerini yaşadığı görülen Batı egemenliğinin kaybedecek çok şeyi var. Küresel alanda adeta bir Rus ruleti oynanıyor. 2. Dünya Savaşı, iki atom bombasının Japonya’ya atılması ile sona ermişti. 3. Dünya Savaşı, Doğu Asya’da bu sefer nükleer başlıklı füzelerin ateşlenmesi ile mi başlayacak? Yakın zamandaki Pakistan Hindistan gerginliği, ABD, Çin, Rusya, Kuzey ve Güney Kore’nin dâhil olduğu ve her geçen gün yükselen gerilim, bu ihtimalin hiç de görmezden gelinecek bir şey olmadığını gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı’nı bir suikast, İkinci Dünya Savaşı’nı bir işgal başlatmıştı. Şimdi akla şu soru geliyor, Üçüncü Dünya Savaşını acaba ne tetikleyecek?

Ünlü tarihçi İbn-i Haldun’un söylediği gibi devletler de insanlar gibi doğar, gelişir, büyür ve ölür. Bu böyle olmasaydı Pers imparatorluğu, Roma İmparatorluğu, İspanyol İmparatorluğu, Büyük Osmanlı Devleti, İngiliz İmparatorluğu, Sovyet İmparatorluğu yıkılmazdı. İbn-i Haldun’un Mukaddime kitabında devletlerin yükseliş ve çöküşlerindeki aşamaları ayrıntılı olarak anlattığı “Tavırlar Teorisi”nin de vurguladığı gibi, Seküler Batı dünyası ekonomik ve askeri gücünün doruğuna ulaştı.

Batı’da barışçı, Doğu’da savaşçı olan Amerika, Avrupa ülkelerini de yanına alarak, Suni olarak yarattığı İslam korkusu ile 50 yılı aşkın bir süredir tüm Ortadoğu’yu ateş topuna dönüştürdü. Seküler Batı dünyasının, sürekli yeni boyutlar kazanan İslam korkusuyla, Ortadoğu ülkelerindeki dayatmacı yönetimleri desteklemesi, Ortadoğu’daki barış hareketlerine en yıkıcı darbeyi vurdu. Ortadoğu’da genişleyen iç savaş dalgalarından, şehirler en büyük zararı görürken, demokrasi de ölümcül yaralar aldı. Amerika’nın Avrupa’da barışsever, Asya’da savaş sever olması, dayatmacı yönetimleri güçlendirirken, demokratik gelişmelerin de hayat kaynaklarını kuruttu.

Dünyanın nükleer silahlı en güçlü ordusuna sahip Amerika’dan barışın bekçiliğini, demokrasinin koruyuculuğunu beklemek, barışı savaşa teslim etmektir. Vietnam, Irak ve Afganistan’da, Amerika’nın yaptığı gibi: Barışa savaş açılırsa, kazanan taraf, barış değil, savaş olur. Avrupa ülkelerinin, Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Ortadoğu’da başlattıkları her savaş, barış getirmediği gibi, daha büyük savaşlara yol açtı. Seküler dünya, barışın değil, savaşın havarisidir.

İçinde bulunduğumuz yüzyılda dünya hâkimiyeti kuran Batı sistemi iki safhalı bir rol değişiminin ürünü. İlk safhada İngiliz İmparatorluğu, dünya hâkimiyetinin anahtarını elinde tutarken, 1945 sonrası bu hâkimiyet ABD’nin eline geçti. Sovyetler Birliği ile yaşanan Soğuk Savaş ile iki kutuplu bir dünya egemenliği mücadelesi, nükleer füzelerin hakemliğinde yaşandı, bu düzende iki süper güç, karşı karşıya gelmek yerine, mücadeleyi vekâlet savaşları, Hollywood, askeri darbeler, uzay savaşları vb. üzerinden yürüttüler.

Her ne kadar Soğuk Savaş’ın sona erdiği tarih olarak 1989’da Berlin duvarının yıkılması olarak kabul edilse de, ABD hegemonyasının sona ermesini Irak’ın 2003 yılındaki işgali ve 2008 yılında Batı yarımküreyi sarsan küresel finans krizine tarihlemek mümkün. İki gelişme de ABD’nin mevcut siyasi, askeri ve ekonomik gücünün 21. yüzyılda tek başına bir hegemon güç olmasını sağlamaya yeterli olmadığını ortaya koydu. Buna karşın, Son 30 yılda ekonomik olarak süper güç seviyesine çıkan Çin, siyasi ve askeri gücünü de geliştirirken, Vladimir Putin’in iki binli yılların başında Kremlin’de kontrolü sağlaması ile siyasi kaostan çıkarak, Sovyetler Birliği etki alanlarında varlığını hissettirmeye başladı. Bu gelişmelere ek olarak, Türkiye, Brezilya, Hindistan gibi bölgesel güçlerin de klasik ittifak bağlantılarından ayrışarak daha bağımsız ve özgüveni yüksek bir siyaset izlemeleri de, 1945’te Yalta’da güncellenen Batı ittifakı düzeninin sona erdiğini ilan ediyordu.

Bu durum başta Çin ve Rusya olmak üzere diğer ülkeleri güç politikalarına yöneltti. ABD tüm küresel alanda bıraktığı boşluk, söz konusu iki ülke ve diğer bölgesel güçler tarafından doldurulmak istendi veya zorunda bırakıldı. Rusya bu boşluğu Vladimir Putin liderliğinde önce Kafkasya, sonra Kırım, son olarak da Suriye’de ilhak ve müdahaleler ile kendini belirleyici güç konumuna yükselterek kullandı. Çin ise aynı dönemde hem küreselleşmenin nimetlerinden sonuna kadar yararlanarak ekonomik gücünü birkaç kat artırdı, hem de Güney Çin Denizi, Doğu Asya’da egemenlik alanlarını de facto olarak genişletti. Bunun yanında ABD’nin arka bahçesi olarak nitelenen Latin Amerika ile Batılı güçlerin sömürü alanı Afrika’da da ilişkilerini güçlendirdi. Yine İran gibi ABD’nin kurduğu sistemden dışlanan ülkeler de nüfuz alanlarını artırma cesaretini kendilerinde buldular. İran, Irak’tan, Suriye’ye ve Yemen’e kadar müdahaleci ve mezhepçi politikalarını genişletme imkânı edindi.

Tarih gösteriyor ki revizyonist bir gücü, ödünler vererek ya da onun sistem aleyhine girişimlerini görmezden gelerek, savaştan kaçınmak mümkün değil.

Peki, küresel alanda, üçüncü dünya savaşını tetikleyecek potansiyel fay hatları nerede mevcut? Bunlardan biri Ukrayna. Rusya, önce ülkenin en stratejik bölgesi, Kırım’ı ilhak ederek bir Karadeniz gücüne dönüştü. Şimdi de desteklediği ayrılıkçı güçler vasıtasıyla ülkenin doğusunda da söz sahibi bir konuma yükseldi. Bunun karşısında ABD-Avrupa ekseni şimdilik diplomasi ile yanıt veriyor. Ama tek bir kıvılcımla tüm Avrupa’yı Baltık kıyılarından, Karadeniz’e kadar içine alan bir savaşa neden olabilir.

Diğer bir fay hattı, ilk dünya savaşının da çıkış nedeni olan Balkanlar. Doksanlı yılların ardından, yeniden bu coğrafyada Rusya-Batı mücadelesi kendini göstermeye başlamış durumda. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Karadağ’ın NATO üyeliğini onaylaması ve Rusya’nın Sırbistan’a modern silahlar satacağını açıklaması, bölgedeki gerilimi gittikçe yükseltiyor. Bu gerilime, Sırbistan-Kosova-Arnavutluk; Sırbistan-Bosna denklemlerini de eklersek, fay hatlarında biriken enerjiyi anlamamız kolaylaşır.

Üçüncü enerji birikiminin merkezi ise Kudüs. Trump yönetiminin ABD Büyükelçiliğini Tel-Aviv’den Kudüs’e taşıması İslam dünyası ve Arap coğrafyasındaki ülkeler tarafından tepkiyle karşılanmış durumda. Yine, İsrail’deki ırkçı Netanyahu yönetiminin, başta Kudüs olmak üzere, Filistin topraklarındaki işgali hızlandırması her an bir kıvılcımı ateşleyerek, bölgesel bir savaşın ve sonrasın büyük güçlerin dâhil olduğu bir dünya savaşını tetikleyebilir.

Dördüncü kritik nokta, günümüzde kanlı bir iç savaşın yaşandığı Suriye ve Irak ekseni. Mevcut durumda burada mikro bir dünya savaşı veriliyor da denebilir. Küresel alanda kim aklınıza gelirse bir şekilde iki ülkeye de müdahil durumda.

Beşinci kritik nokta Kore Yarımadası. Teknik olarak hâlâ savaş halinde olan, Kuzey Kore ile ABD/Güney Kore ekseninde gerilim her geçen gün artıyor. Pyongyang yönetiminin yılbaşından beri ardı ardına gerçekleştirdiği füze denemeleri, ABD ve Güney Kore’nin ortak askeri tatbikatlar ile cevabı, yüksek irtifa hava savunma sisteminin (THAAD) konuşlandırılması, ABD’nin bölgeye uçak gemilerini yönlendirmesi yaklaşan fırtınanın habercisi sanki.

Nükleer füze mi tetikleyecek?

Yukarıda belirttiğimiz tüm bu fay hatları, hegemon bir gücün varlığı altında belki sıcak bir savaşa dönüşmeden kontrol altında tutulabilirdi. Daha da önemlisi artık nükleer füzelerin Kuzey Kore ve İsrail gibi çılgın ülkelerin elinde olması. Bugün dünya üzerinde nükleer silahlara sahip ya da sahip olduğu düşünülen sekiz ülke var. Bunlar sırasıyla, Rusya, ABD, Fransa, Çin, İngiltere, Pakistan, Hindistan, İsrail ve Kuzey Kore. Rusya, ABD, Fransa, Çin ve İngiltere, nükleer silahların kontrolü anlaşmasına taraf ülkeler. Pakistan, Hindistan, İsrail ve Kuzey Kore ise bu anlaşmaya dâhil değiller. 2015 verilerine göre sadece Rusya ve ABD, toplam 15 bin nükleer başlığa sahip. Bu sayıda nükleer silah dünyamızı birkaç kez yok etme kapasitesi demek. Yine İsrail’in 80 kadar, Kuzey Kore’nin de en fazla 10 tane nükleer silaha sahip olduğu düşünülüyor.

Pakistan, Hindistan ve özellikle İsrail veya Kuzey Kore gibi uluslararası sistem tarafından denetlenmeyen kontrolsüz güçlerin elinde bulunan nükleer silah kapasitesinin tüm dünya için bir tehdit olduğu açık. Özellikle bu iki ülkenin çevresi için sürekli güvenlik problemi ve gerilim oluşturduğu düşünüldüğünde. Şimdi o soruyu yeniden sormanın zamanı. Üçüncü Dünya Savaşı bir nükleer başlıklı balistik füzenin tetiklemesi ile mi başlayacak? Bu soruya küresel gelişmeleri ve güç dengelerinde yaşanan değişimi gören, okuyan hiç kimse, “hayır” yanıtını veremez. Bu tehlike dünyamızı teğet mi geçecek, yoksa insanoğlu kendi felaketine bir kez daha mı sürüklenecek onu zaman gösterecek.

SAVAŞLAR DOSYASI : Kıbrıs Barış Harekatı (1974)


Kıbrıs Barış Harekatı (1974)

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 43. yıldönümü vesilesiyle, harekâtın komutanlarından (E) Korg. Muzaffer Sever(1) ile görüştük. Muzaffer Sever, harekât sırasında albay rütbesindeydi ve Barış Kuvvetleri’nin komutanı Korg. Nurettin Ersin’in kurmay subayı ve Barış Kuvvetleri’nin İstihbarat ve Harekât Şube Müdürüydü. Sever, harekâttan önce yaklaşık iki yıl, Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Teşkilatı’nda da gizli görevlerde bulunmuştu. Söyleşiyi gazetemizin Sahibi ve Sorumlu Yazıişleri Müdürü Özgür Erdem gerçekleştirdi.

Donanmanın ve hava kuvvetleri bombardımanının birlikte kullanıldığı tek harekât

SORU: Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında rütbeniz ve göreviniz neydi?
MUZAFFER SEVER: Ben albaydım. Çiçeği burnunda derler ya, 1 yıllık albaydım. Harekâtın komutanı Nurettin Ersin Paşa’nın kurmay subayıydım. Harekâtın ilk saatlerinden, 20 Temmuz sabahı helikopterle adaya iniş yaptığımızdan itibaren hep birlikteydik, birlikleri sevk ve komuta ettik.
SORU: Kıbrıs Barış Harekâtı çok önemli, büyük bir harekâttı. Cumhuriyet tarihinde toprak kazandığımız tek askeri harekât aynı zamanda. Askeri anlamda da çok başarılı bir harekât. Öncelikle harekâtın ilk sabahını anlatır mısınız?
MUZAFFER SEVER: 20 Temmuz sabahının iki bölümü var: Birincisi çıkarma bölümü, deniz piyadelerin Yavuz Plajı’na çıkması. İkinci bölüm, hava indirme bölümü. Yani helikopterlerle komando tugayının inmesi, paraşütle de hava indirme tugayının indirilmesi. Tabii bu dünya askeri tarihinde bir ilk oluyor.
SORU: Ne açıdan bir ilk?
MUZAFFER SEVER: Dünyada bir indirme harekâtı ve çıkarma harekâtının, donanmanın ve hava kuvvetlerinin bombardımanının birlikte kullanıldığı tek harekâttır.
SORU: Siz piyadelerle mi çıktınız adaya? Hava indirmeyle mi indiniz?
MUZAFFER SEVER: Ben dağın içindeki indirme bölümündeydim. Biz, 2. Komando Taburu ile birlikte ikinci sortide indik.
SORU: Paraşütle mi atladınız?
MUZAFFER SEVER: Ben helikopterle inenlerdendim. Nurettin Ersin’in yanındaydım, o harekâtın komutanı olduğu için helikopterle getirilmiştik.
SORU: İndiğinizde Rum tarafının bir direnişiyle karşılaştınız mı?
MUZAFFER SEVER: Biz indiğimiz zaman orada etraf yanıyordu. Bizim uçakların bombardımanı ve karşı tarafın topçu ve havan ateşiyle her taraf yanıyordu.
Çıkarma dağın öte tarafındaydı. Plana göre, ilk kademede 50. Alay çekirdek olmak üzere özel bir kuvvet oluşturulmuştu. Buna bağlı Neşet İkiz’in Deniz Piyade Alayı vardı. Çıkarma yapan onlar.

TMT günleri ve “Yıldız-70 Planı”

SORU: Rumların beklemediği yerden çıkarma yaptık bildiğim kadarıyla.
MUZAFFER SEVER: Kesinlikle öyleydi. Ben 1970-71’de TMT’de görevliydim. Kod ismim Mete Bey idi. Bizim ilk bir planımız vardı, Yıldız-70 Harekât Planı… Magosa’nın kuzeyindeki plajlara çıkma planıdır. 1971 yılında, öyle bir tesadüf oldu ki, 19 Temmuz günüydü, o günü hiç unutmuyorum, geceleyin bize sancaklardan mesajlar gelmeye başladı. Limasol’dan, Larnaka’dan, Baf’tan, Erenköy’den, Yeşilırmak’tan, Serdarlı’dan, kendi bölgelerinde hareketlilik olduğunu söylediler. Ben de bizim adamları bölgelere gönderdim, bu hareketlilik nedir, araştırın diye.
O arada Larnaka Sancağı’ndan bir mesaj geldi: “Limasol yönünden 20 araçlık bir Rum konvoyu geldi. Larnaka’dan Magosa istikametine gitti.”
Neticede biz uyandık ve araştırma başlattık. Serdarlı hariç diğerleri, kendi bölgelerindeki kampların boşaltıldığını söylediler. Ben, özellikle Magosa’nın kuzeyini araştırın dedim. O bölgeye gelmişler ve bizim İkinci Hat dediğimiz bir hat vardır ve hücum hattının hemen gerisindeki hattır, hücum birliklerinin çıktığı plaj mesela birinci hattır, sonraki hat ise ikinci hattır. O hat üzerinde Rum birliklerinin tertiplendiğini gördük. Daha doğrusu, gözetleyiciler gördüklerini bildirdiler.
Ben bunu ilgililere anlattım, dedim ki, “Rumlar Yıldız-70 Planı’nı biliyorlar, plan deşifre oldu. Planı değiştirin.”
Bunun üzerine 1971 yılında yeni bir çıkarma planı yapıldı. Bu arada buna ek olarak bu indirme planları eklendi. O sırada uçak ve helikopter sayımız artmaya başlamıştı. Rumlar bu yeni planı öğrenemediler ve Magosa’da beklediler.
SORU: 1974’teki harekâtta 1971’de hazırlanan bu plan uygulandı yani.
MUZAFFER SEVER: Evet. Yeni plan Girne’nin doğusundaki ve batısındaki plajları öne alıyordu. Yavuz Plajı dediğimiz yer seçildi, oraya çıkarıldı. Rumlar baskına uğradılar. Rumların büyük birlikleri hâlâ Magosa’da bekliyordu.
SORU: Kitabınızda da anlatıyorsunuz, ilginç. Çıkarma yapılacak plaj için ön istihbaratı sualtı araştırması yapan birinden almışsınız. Bunu biraz anlatır mısınız?
MUZAFFER SEVER: Milletvekiliydi. Su altı araştırmaları yapan bir ekibin başındaydı. İçlerinde yabancılar da vardı. Batık gemileri araştırıyorlardı. Bu haber geldiği zaman ben onu buldurttum.
Sene 1971. Dedim ki, “Denizaltı araştırmalarında Girne’nin doğusundaki ve batısındaki plajlara ağırlık verin. Kıyıya yakın yerlerde su altında engel olup olmadığını bizzat sen gözlemle, yabancılara haber verme.” Araştırdılar ve kıyının temiz olduğunu söylediler.
SORU: Harekâtın öncesini konuşmuşken, siz 1974 öncesinde TMT’de de görev yapmıştınız.
MUZAFFER SEVER: Evet. Yine aynı görevdeydim. Önce Harekât Şube Müdürüydüm, sonra da 1971 yılında İstihbarat Şube Müdürü oldum.
Sancak dediğimiz, bizim alay seviyesinde mücahit birlikleri vardır. Çoğunluğu lise öğrencisiydi. Başlarındakiler de yine yaş olarak onlara yakın olan mücahitlerdi. Bunları eğitiyorduk. Özellikle piyade eğitimi alıyorlardı. Çünkü başka silahları yoktu. Ya tabanca, ya külüstür makineli tüfek, ya da piyade tüfekleri vardı. Piyade tüfekleri de bizim bildiğimiz tüfeklerden değil, İngilizlerin 7 57’lik filinta dedikleri I. Dünya Harbi’nden kalma tüfeklerdi. Mermisi bile zor bulunurdu.

Harekâtın asıl kahramanları Kıbrıslı mücahitlerdi

SORU: Çıkarmaya geri dönersek, o sabahı anlatır mısınız. Kıbrıs’a nasıl indiniz?
MUZAFFER SEVER: Ben Adana’daki kolordudaydım, Nurettin Ersin ile birlikte. 1. komando taburu saat 09.00’da indi. Biz helikopterle 10.30’da indik. Hava indirme tugayı sabah 07.00’da inmeye başlamıştı, 4 tabur peş peşe indiler. Biz gemilerden iki saat önce indik. Gemiler planlanandan iki saat geç geldiler.Ama havada destek olmadığı için bizi havada avlamaya başladılar.
SORU: O zaman bayağı zorlandınız.
MUZAFFER SEVER: Zorlanan biz değildik. Baskını gören Rum birlikleri alarma geçip bizim mücahit birliklere saldırdı, onlar çok zorlandı.
Normal bir bölük 150-200 kişidir. Bizim mücahit birlikleriyse 40 kişiydi. Ellerinde, demin bahsettiğim işe yaramaz tüfekler, Sten makineli tabancalar vardı. Bu tabancaları ilk kez kullanıyorsanız, mutlaka parmağınızı kaptırırsınız.
Karşı tarafta ise Rum birlikleri en az 250 kişilikti. Her 40 kişinin karşısında en az 250 kişi vardı. Rumların havanları var, geri tepmez topları var, makineli tüfekleri var, bir de kendi topçusunun desteği var. O günün kahramanları onlardır, kim ne derse desin.
Hatta 20 Temmuz gecesi de en büyük yardımlarından birisi şu olmuştur…
SORU: Yani çıkarmadan sonraki ilk gece…

MUZAFFER SEVER: Evet, çıkarmadan sonraki gece, bir Rum taburu bize baskın yapmaya geliyor. Yolda mücahit bölüğüne yakalanıyorlar. Bizim mücahitlerin elinde 60 mm’lik havan var, tesiri taş çatlasa 1 km. Gidip taburdan 80 mm’lik havan alıyorlar, ilk kez kullanmalarına rağmen, konvoyun başındaki aracı vuruyorlar.
Yol, tek aracın geçebileceği kadar dar bir yol ve baştaki araç durunca bütün konvoy duruyor. Oraya yardıma gelen Rum konvoyu durdurulmasaydı, o gece ciddi bir baskına uğrayabilirdik.
SORU: TMT’nin böyle çok stratejik yardımları oldu mu?
MUZAFFER SEVER: Görevleri oydu ve en iyi şekilde yaptılar. Ben onların içlerinde 2 yıl yaşadım.

“Kim bu gavur?”

SORU: Sizin yaşadıklarınıza dönelim. Sabah helikopterle indiniz, sonra ne oldu?
MUZAFFER SEVER: Helikopterden indik, o sırada bizim inme bölgesinde uzun saçlı, çok uzun boylu, elinde kamera olan birisi vardı. Arkalarında bir Land Rover vardı. Land Rover’in içindekini tanıyorum. O daha önce bizim mücahitlerden biriydi. Benim yanımdaki muhaberat subayı, “bu gavur casusu” dedi adamın üzerine saldırdı. Kim bu gavur dedi, adam İngiliz BBC’nin muhabiri çıktı. Bayraktarlık izin vermiş, git demiş hava indirmesini çek. Bütün orijinal fotoğraflar oradaydı.
TMT bir yerel teşkilattı. Bunun ilk örneği II. Dünya Savaşı’nda Fransa’da ortaya çıkan yer altı teşkilatı Maki’dir (Maquis). Zaten ondan sonra bu tür teşkilatlar kurulurken, onların yaptıkları, eğitim olarak kullanılmıştır. Bizim gördüğümüz eğitimlerde de izlediğimiz belgesellerde de hep Maki’ye ait şeyler, Hollanda’da, Danimarka’da, Norveç’te çekilen fotoğraflar, çekilen filmlerdi ya da orada yapılan işlere göre eğitiliyorduk. TMT’de görev yapanların tamamına yakını aynı eğitimi görmüştür.

Harekatı bir İngiliz kaydetti, biz edemedik

SORU: Türk muhabir var mıydı orada?
MUZAFFER SEVER: Ben çok istedim aslında, bizi yükleme yerinde, hiç unutmuyorum adını, Hamit Deste’ydi, Hürriyet’in Adana muhabiriydi. Bizim bindirme bölgesine geldi, çok yalvardı, indirme bölgesinde fotoğraf çekmek için. Ben de komutana çok ısrar ettim. Dedim “Komutanım bizim yaptığımız ilk harekât bu. Bu adam bizimle gelse biz bunu kontrol ederiz. İstemediğimiz bir şey yaparsa elindekilere el koyarız.” Ama maalesef izin alamadık. Bir İngiliz bunu kaydetti, biz kaydedemedik. Ergin Konuksever ise deniz çıkarma birliğinden gerekli izinleri alabilmiş, ilk sabahtan itibaren çekim yapmıştı.

Bizi Rum sandılar

SORU: Sonrasında neler oldu?
MUZAFFER SEVER: Sonra oradan çıktık. Mücahidin altından Land Rover’i aldım, plana göre indiğimiz yerde bir komuta merkezi olması lazım, oraya gidelim dedim. TMT komutanlarının böyle bir yer hazırlamaları gerekir. Aradık, taradık, öyle bir yer bulamadık.
Herkes saklanmış. Rum mu geldi Türk mü geldi belli değil. Orada sivil halk da vardı. Bunlar Türk’tü ama bizi Rum sandılar. Çünkü Rumlar da aynı kıyafetleri giyiyorlardı. Kimse çıkmayınca ben bağırdım. Benim rahmetli ağabeyim, bir önceki dönemde Boğaz Sancak Komutanı idi. Adı Zeki idi, kod ismi olarak babamızın ismini de ekleyip Hakkı Zeki ismini vermişlerdi. Ben dedim “Hakkı Zeki’nin kardeşiyim, korkmayın, çıkın ortaya” dedim.
Bir kadın kucağında bir bebekle çıktı, sordum buralarda böyle bir merkez var mı diye, “yok komutanım” dediler. Baktım kimse yok, yürüyerek Boğaz Sancağı’nın komuta yerine geldim. Komutanla orada buluştuk. İlk irtibatımızı Boğaz Sancağı’nın santrali vasıtasıyla yaptık.
SORU: İlk gün Rumlarla karşı karşıya geldiniz mi?
MUZAFFER SEVER: Hayır. Gelemezdik, çünkü hep cephe ardındakilerle çatıştık. Çekilen yoktu, doğuda da batıda da hep bize saldırdılar. Ama mücahitler çok iyi savundular.
Ben oradan yürüyerek komuta merkezine giderken, devamlı ateş altındaydım, Top atışı var, havan var, uçaksavar atışı var. Bizimkilere kılavuzluk yapacak biri gelmiş, hiç unutmuyorum, siyah pantolonlu, üzerinde kirli, yırtık, siyah yırtık bir tişört, ayağında patlamış lastik bir ayakkabı, elinde o çakaralmaz tüfeklerden, mermilerini koyacak yer yok, mendilini çıkın yapmış, mermileri de içine koymuş. Mücahitler böyleydi.
Birinci gün, günü kurtaran onlardı. Bütün mücahitler, Rum birliklerini üzerlerine çekip onları tuttular. Onları çıkarma bölgesine sokmadılar.
SORU: Yani Rumlar bir taraftan beklemedikleri için, diğer taraftan da TMT’nin direnişi sayesinde mukavemet gösteremediler öyle mi?
MUZAFFER SEVER: Zaten Rumlar da kritiklik durumuna göre bölgelerde birlik bulunduruyorlardı. En büyük birlikleri de Magosa bölgesine yığmışlardı. İkinci olarak Omorfo bölgesinde, üçüncü olarak da Girne’de bulunduruyorlardı, yani bizim indiğimiz bölgede. İndiğimiz bölgede azlardı.

“Kahraman diyecekseniz. Süleyman Gümüş kahramandır işte”

SORU: Karargâhı kurduktan sonra neler oldu?
MUZAFFER SEVER: Karargâhı kurduk, çalışmalara başladık. Sağdan soldan bilgiler geliyor, bulunduğumuz yerin doğusunda, batısında, aşağısında, yukarısında neler var anlamaya çalışıyorduk. Bir taraftan da harekâtın devamı için çalışmalar yapıyorduk.
Birinci gün, komando tugayına ek iki birlik daha indi. Birisi Jandarma komando taburuydu. 3. Paraşüt Taburu indi ve Bozdağ’a gittiler, yani Girne Boğazı’nın doğusuna gittiler ve orayı mücahitlerden teslim aldılar. O geceyi kurtaran onlardır. Gece bunlara bir Rum birliği taarruz ediyor. Ertesi gün öğrendik ki, aşağıdan gelen Rumların 32. taburuymuş.
Birinci günü en kritik geçirmemizin en önemli sebebi şuydu, 1. komando taburu ilk sortide indi. Sabah 06.00’da yüklendi, 45 dakika sonra adaya indi. Görevi şuydu, inecek ve iner inmez Beşparmak Dağları’na tırmanacaktı. Orada bir mücahit bölüğü ve karşılarında da Rum birliği var. Oraya çıkacak ve mücahit bölüğünden bölgeyi devralacak ve hiç beklemeden hemen taarruz hazırlığı yapacaktı. Kaç kişi çıkarsa çıksın. Ancak bunu yapamadılar. O gece orada 40 kişilik mücahit bölüğünün 25’i şehit oldu. Diğer 15’ine ne oldu bilmiyorum.
Geldiler adamlar bizi bastılar, bölüğü çiğnediler ki bölük komutanı ile son görüşen bendim. Dağda bizim bir santralimiz vardı, 1. istasyon. Yani Türkiye ile bizim irtibatımızı sağlayan telsiz istasyonu. Onun başında bir Başçavuş vardı. Orada 6 kişilerdi. Ben de onunla bir-iki sefer konuşmuştum. Bölük komutanı gece 22.00’de “Rumlar bastı” dedi. Rumlar hava kararır kararmaz, saat 20.00’de saldırmaya başlamışlar. Rumlar indirme ile çıkarmanın birleşmesini engellemeye çalışıyorlardı. Dağın güneyinde biz varız, kuzeyinde çıkarma birliği var. Dağda da Rumlar ve bizim mücahit bölüğü var.
Bölük komutanı aradı, telefona ben çıktım. Kendisini tanıttı, “Rumlar bölgeyi bastı, çekiliyorum” dedi. Ben de “çekilme” diye bağırdım. “Çekilme çünkü harekât sana bağlı. Sen çekilirsen bölgeyi teslim etmiş olacaksın.”
Ben bağırınca, arkada oturan komutan duymuş, ne bağırıyorsun dedi. Koskoca Korgeneral Nurettin Ersin’le birlikteyiz. “Ne bağırıyorsun” dedi.
“Komutanım,” dedim, “bölük komutanı çekileceğim diyor.”
“Ver,” dedi telefonu, aldı, o başladı bağırmaya “Sonuna kadar savunacaksın bölgeni” diye ama iş işten geçmişti.
Telefonu kapattıktan biraz sonra telefon yine çaldı. Açtım, bu sefer Astsubay Süleyman Gümüş çıktı, bu radyo istasyonunun sorumlusu. Dedi “Komutanım Rumlar bölgeyi bastı, araçları kurtarmaya çalışıyorum.”
“Boşverin araçları, canınızı kurtarın, oradan çıkın.” dedim.
Oradan çıkamadılar, hepsi şehit oldu. Kahraman diyecekseniz, kahraman onlar işte.

Soğukkanlı, cesur ve kibar komutan: Nurettin Ersin

SORU: Ertesi gün neler yaşadınız? Harekâtın ikinci gününde?
MUZAFFER SEVER: Gece korkunç bir sessizlik oldu. Ateş kesildi ama yangın daha devam ediyor. Beşparmak Dağları’nın doğusu, batısı yanıyor. Komutan dedi ki, “dışarı çık bir dolaş, bak bakalım.” Çıktım, aşağı doğru dolaştım bir, baktım hiç ses yok. Sadece etraf yanıyor.
Ben orada dolaşırken bir haber geldi. Bir Rum tank taburu ile mekanize taburu bizim bulunduğumuz yere taarruz halinde diye. O sırada saat 03.00 oldu. Ben içeri girdiğimde bana bunu söylediklerinde şaşırdım. Çünkü dışarıda hiç ses yok. Ateş falan kesilmiş. Kesilme nedeni bana göre iki tarafın da mermisinin bitmesiydi. Mermileri bitti ve mermi almaya gittiler.
Bir binbaşı, komuta yeri olarak kullandığımız yarı gömme bir bina buldu. Onun üst katındayız. Temizlik feneri dediğimiz bir fener var. Komutan ayakta duruyor. Bir kişi komutanın ayaklarına sarılmış, diyor ki, “Komutanım Rumlar tanklarla, mekanize araçlarla geliyor, hepimizi öldürecekler.”
Kapıda bir mücahit çocuk vardı. O zaman geri hizmettekilerin hemen hepsi 14-15 yaşındaki mücahitlerdendi. Ortaokul son, lise bir öğrencisiydi. Bunu duyar duymaz, şok oldu, düştü, bayıldı.
Ben bu tekmili veren adama kızdım ve dışarı attım. “Komutanım böyle bir şey yok. Bu adam yalan söylüyor. Dışarıda büyük bir sessizlik var. Tank mank geldiği yok, kimse inanmasın.” dedim.
“Kimse dışarı çıkmasın, herkes yerinde kalsın.” dedi, kaldık.
Bana örnek ver deseler, soğukkanlı, cesur ve kibar bir komutan söyle deseler, ben Nurettin Ersin derim. Çünkü o gece, soğukkanlılığını, cesaretini ve kibarlığını hiç kaybetmedi. Hangi komutan böyle bir haber aldığı zaman soğukkanlılığını kaybetmez?
“Şimdi ne yapmamız lazım” dedi. “Şimdi yapmamız gereken çıkıp etrafı kontrol etmektir” dedim. Adam gönderip sağda solda ne var ne yok diye baktırmak dedim. Gelen giden tank yok, yalanmış.
SORU: Rumların telsizlerini dinleme imkanınız oluyor muydu? İstihbarat için.
MUZAFFER SEVER: Aynı telsizleri kullanıyorduk. Rum’un elindeki de bizim elimizdeki de NATO telsiziydi. Bizim bir görüşmemizi Rumlar yakaladıkları zaman hemen parazit sokuyorlardı, karıştırıyorlardı. İki taraf da birbirinin telsizini dinleyebiliyordu ama dinlenmemek için sürekli frekans değiştiriyorduk. Ya da mesafe yakınsa, mesela benim her birlikten gelen habercilerim vardı, bir haber göndereceğim zaman onlarla gönderirdim.
O gece Süleyman Gümüş şehit olduktan sonra bizim Türkiye ile ve ada içerisinde irtibatımız kesilmişti. Kimseyle irtibat yok, kimin ne yaptığı belli değil, resmen kör dövüşüydü.
Nurettin Ersin, böyle bir gecede bile soğukkanlılığını bırakmadı.
SORU: İkinci günden İkinci Harekât’a kadar o dönemi anlatmak gerekirse, sürekli olarak ilerlediniz mi?
MUZAFFER SEVER: Çeşitli ateşkes ihlalleri bahanesiyle bizim ilerlememiz devam etti. En büyük ilerleme Girne’de Lapta-Karava Muharebesi’nde oldu. Birinci harekât ile ikinci harekât arasındaki en büyük ilerleme Ağustos’un başlarındaki bu muharebede oldu. O zamana kadar doğuya doğru ittire ittire belli bir ilerleme kaydettik.

Kıbrıs’ta yapılan stratejik hata

SORU: Kıbrıs Türkleri ile irtibatınız nasıldı?
MUZAFFER SEVER: Ben harekât öncesinde iki sene Kıbrıslılar ile birlikte bulundum. Onlarla iç içeydik.
SORU: Size bir kurtarıcı gibi mi davrandılar?
MUZAFFER SEVER: Evet, ilk günler öyleydi. Ne zamana kadar öyleydi, ikinci harekâtın sonuna kadar öyleydi. Bizi bağırlarına bastılar, ekmek, su verdiler. Orada kadın bile olsa herhangi bir Türk askeri onların gözünde saygı duyulacak komutandır. Ama ikinci harekâttan sonra oraya Doğu ve Güneydoğu’dan gönderilen insanların Kıbrıslılarla uyum sağlayamaması nedeniyle bazı tatsızlıklar oldu. Hâlbuki Kıbrıslılara kültürel ve coğrafi olarak daha yakın olan Akdeniz ve Ege bölgesinden insanlar gönderilseydi daha iyi olurdu. Bu nedenle zaman zaman gerginlikler de yaşandı. Orada stratejik bir hata yapıldı. Türkiye’den soğuyan bir nesil yaratıldı.
SORU: Kıbrıs’ın bugünkü durumunu görünce, TMT’de mücadele etmiş, o harekâta katılmış, canını ortaya koymuş biri olarak, olumlu ya da olumsuz ne hissediyorsunuz?

Kıbrıs konusunda direnmek lazım!

MUZAFFER SEVER: Kıbrıs konusunda direnmek lazım. Yani Kıbrıs’ta direnirlerse olur. Daha fazla bir şey söylemek istemiyorum, siyasete girecek. Kıbrıs konusunda siyasete girmek istemiyorum.
SORU: Hiç Rumlarla, özellikle sivillerle bir temasınız oldu mu?
MUZAFFER SEVER: Benim direk temasım olmadı. Benim görevim icabı ben hep uzaktaydım. Zaten Rum köylerinin olduğu bölgelerde harekât olmadı. Harekât devam ettikçe onlar hep daha geriye ve daha batıya kaçtılar. Rum sivillere zarar verilmedi. (01.08.2017)

Kaynak: http://www.turksolu.com.tr/kibris-baris-harekatinin-komutani-korg-nurettin-ersinin-kurmay-subayi-e-korg-muzaffer-sever-ile-soylesi-kibris-baris-harekati-dunya-askeri-tarihinde-bir-ilktir/

(1) Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı’nın Mete Bey‘i… Kıbrıs Barış Harekâtı’nın İstihbarat ve Harekât Şube Müdürü Muzaffer Sever, 6 Şubat 2018’de vefat etti.

SAVAŞLAR DOSYASI : Tarihte Savaşları Kazanabilmek Adına Yapılmış Çakallıklar (+ 18 ARGO İÇERİR)


Tarihte Savaşları Kazanabilmek Adına Yapılmış Çakallıklar

Dünya’nın bugünkü sınırlarına ulaşması kanlı savaşlarla oldu. Teknolojinin henüz ilerlememiş olması ve savaşların daha zorlu olması bu dönemlerde yaratıcılık ve çakallığı da zorunlu kıldı. Tarihteki savaşlarda yapılmış inanılmaz çakallıkları Sözlük yazarı "alebahad" aktarıyor.

insan evladının ne kadar çakal olabileceği.

1.Dünya Savaşı’nda kullanılan u-boot Kaynak: glogster.com

1. dünya savaşındayız. alman denizaltılarının avrupa karasularında müttefiklerin canına ot tıkadığı vakitler. çünkü ingiliz, fransız ve amerikanların alman u-bootlarına karşı koyacak denizaltıları yok. ingilizler biraz basit bir yöntem geliştirirler. sandallarla usul usul yüzeye çıkmış alman denizaltılarına sinsice yaklaşıp periskoplarına ya çuval geçirirler ya da kırarlar. şaka gibi. eh kör olan denizaltı mecbur su yüzeyine çıkarr ve böylece vurulmaları daha kolay olur. vay amk! çuval geçirme denince canım sıkıldı şimdi.

bu kez timurlenk yani "topal timur" lakaplı timur dönemindeyiz. hani şu savaş meydanlarında kellelerden kuleler diken imparator. hindistan’ı istila ederken karşısında 120 kadar filden oluşan bir orduya denk gelir. hayvanları çok iyi bilen timur ordusundaki develeri toplayıp hepsinin sırtlarına ateşler bağlayıp fil ordusunun üstüne salar. ateşten çok korktuğu bilinen filler panikleyerek kendi ordusunun büyük kısmını bozguna uğratır. timur savaşı kazandığı gibi filleri ele geçirip bir de üstüne fil ordusu sahibi olur.

2. kambises* ise daha denişik hacı. pers imparatoru kendisi ve mısır seferinde karşısında firavunun ordusu çıkınca ordusunun ön saflarındaki tüm kalkanlara kedi resimleri çizilmesini ve toplattığı yüzlerce kedinin kalkanlara, zırhlara bağlanmasını emreder. çok önem verdikleri, kutsal saydıkları kedilere ok atmayı reddeden mısır okçuları bunun bedelini ölümleri ile öder. çakaaal!

hastein ise bir viking lideri. derdi roma şehrini ele geçirmek(yuh amk). fakat bir sıkıntı var çünkü viking ordusu genelde köyleri kasabaları yağmalamakta çok daha iyi. yüksek surlarla çevrili bir şehri yağmalamak konusunda pek uzman değiller. ama çakallıkta uzmanlar hacı. hastein kendisini bir tabutun içine koyar ve askerleri de cenaze merasimi için tabutu taşıyan mahalleli kılığına girerler. böylece sallana sallana şehrin duvarlarını aşmış olurlar. plan işe yarar ve şehri böylelikle istila edip yağmalarlar ancak çok büyük bir hata yapmışlardır. istila ettikleri şehir roma değil luna şehridir ve bu büyük çakallık barındıran plan deşifre olmuştur. yazık. truva filmini mi izlemiş la bunlar yoksa? ama komik lan bunlarınki, yanlış şehri istila etmek ne demek amk? yuh! zaten hastein bu utançla yönünü ingiltere’ye yani adaya çevirmiş acısını onlardan çıkarmıştır. gerçi belli olmaz belki de irlanda’yı işgal ettiğini sanıyordur. ehehe!

bu kez çin’deyiz. general zhuge liang birazdan öğreneceğiniz gibi çakalın önde gidenidir. usta bir komutandır, askeri deha sayılır o dönemde. bir defasında savunduğu şehirde sadece 100 askeri vardır ve istilaya gelen ordu 150.000 askerden oluşmaktadır. boş kale taktiği denen şeyi uygular bizim general. ney? tüm askerlerine gizlenmelerini, kale kapılarının sonuna dek açılmasını ve kaleye giriş yollarının süpürülmesini emreder. kendisi de ana girişi görecek yerde bir platformda oturur ve eline aldığı sazı* usul usul çalarak beklemeye koyulur. istilaya gelen ordu bu generalin daha önceden bildikleri üstün savaş zekasını da hesaba kattıklarından önce bir duraklar. "noluyo amk? sakata gelmeyek la" nidaları ile duran işgalci ordu, bunun bir tuzak olduğunu düşünür. bu riskli boş kale taktiği işe yarar ve işgalci ordu geri çekilir. yuh amk kafaya bak sen! insan önce 200-300 kişi gönderir lan? ancak bu boş kale taktiğini ilk halısaha maçında deneyeceğim canlar. yer mi yer belli mi olur amk! takımdakiler dövmezse iyi.

son olarak kış günü rusya’ya işgale hazırlanan ahmaklardan gelsin. lan ben kış günü halısaha maçına gitmiyorum arkadaş. neyse, haçlı ordusu kendilerini çok üstün gördüklerinden kuyruklarının titreyeceğini bilmeden kış günü rusya’ya dalarlar. tam donanımlı haçlı ordusu karşısında hafif zırhlı rus ordusunun açık cephe savaşında hiç şansı yoktur. götüm götüm geri çekilirler ve donmuş peipus gölünde düşmanı beklerler. çakallaar sizi! tanrı’nın askerleri olduklarını düşünen haçlı ordusu haldır haldır peşlerinden girerler savaş alanına. donmuş gölün üzerinde saldırıya geçen haçlılar ağır zırhları yüzünden teker teker kırılan buz ile suya batar. onların bu halleri sonrası rus ordusu önce müthiş bir ok sağanağı ve sonrasında yaya askerlerle saldırıya geçer ve haçlıları darmadağın eder.

film gibi, masal, hikaye gibi değil mi?

edit: film değil masal değil yahu. uyarılar üzerine kaynaklar:

timur
pelusium savaşı
şaşkın viking hastein
boş kale taktiği
buz gölü savaşı

SAVAŞLAR DOSYASI : Çin Nüfusunu Afyon Bağımlısı Hale Getiren İngiltere İle Çin Arasındaki Afyon Savaşları


Çin Nüfusunu Afyon Bağımlısı Hale Getiren İngiltere İle Çin Arasındaki Afyon Savaşları

1839-1842’de Çin’le İngiltere arasında olan Afyon Savaşlarının temelleri de ticari ilişkilerine dayanıyormuş. Çin’e afyon ticareti yapan İngiltere bunun karşılığında da çay ithal ediyor. Olaylar sonra karışıyor tabi.

dünya ve insanlık tarihindeki kara bir leke, "opium wars" olarak da bilinir, ingiltere ile çin arasında 1840’larda vuku bulmuştur. şöyle ki;

çay, batının tanımasından çok evvel çin’de "royal" (krallara özgü) bir içecek kabul edilir, ancak gümüş karşılığında alınıp satılabilirmiş. tabi bu, o devrin ticaret devi ingiltere’nin (daha spesifik olmak gerekirse the east india company‘nin) işine gelmez.

bu yüzden çin’i hindistan’da ürettikleri afyon ile tanıştırıp tonlarcasını ülkeye sokarak koca bir milleti afyon bağımlısı haline getirirler, bir süre sonra da resmi görevlileri rüşvetle besleyerek afyon karşılığı çay ithal etmeye başlarlar.

çin’de inanılmaz bir sosyal dejenerasyon yaşanırken dirayetli lider lin tse-hsu afyona savaş açar, tekkeleri kapatır, kraliçeye de mektup yazar "bu nane sizin ülkede zaten yasak, bize niye gönderiyosunuz, bunun denizaşırı ticaretini de yasaklayın" şeklinde. ancak kraliçe oralı olmaz, lin tse-hsu ingiltere’yle bütün ticareti durdurma tehdidinde bulunur, savaş başlar.

ancak afyon savaşlarının asıl nedeni bu değildir, asıl neden çin’de suç işleyen yabancıların da çin yasalarına tabi olması ve ingilizlerin adalet sistemini gaddar ve vahşi bulduğu için vatandaşlarını çin’e teslim etmeyi reddetmesidir.

lin tse-hsu da uyuşturucuya karşı sıfır tolerans şiarlı mücadelesi sırasında yüklüce ingilizin köküne kibrit suyu dökünce, asıl kıyamet kopar. neticede ingiliz batı teknolojisi ve savaş taktiklerinden bihaber çinliyi hallaç pamuğu gibi atar, çin ingilizlere kapitülasyonlardan da beter bir dizi imtiyaz tanır, afyon ticareti iki katına çıkar, iyice çöken çin aynı imtiyazları amerika ve fransa’ya da tanır, çin belini anca 20. yüzyılda kültür devrimi ile doğrultabilir, dinsizin hakkından imansız hesabı.

kitkat

halihazirda anlatilanlarin icerdigi ufak celiskiler, afyon savaslarinin aslinda iki, bilemedin uc savastan meydana gelmesinden kaynaklanmakta; cogul ekinin hakkini verelim.

ingiltere, hindistanda yetistirdigi afyonu cay karsiliginda cine satarak, ticari aciklarini kapamayi hedefliyor. [bu arada ingilizler afyon yetistirmeyi daha onceleri baburlulerden (mughal) ogreniyorlar] sonra isin boku cikiyor; kisa surede soylenilene gore cin nufusunun ucte biri afyon bagimlisi oluyor. [turkiyedeki her fenerbahcelinin eroin bagimlisi oldugunu dusunun.. yok yok, bu 30-35 milyon etti, ucte birini astik, neyse] hindistanda yerel afyon uretimi son derece yetersiz kaldigindan, yuzde 400 gibi sacmasapan bir kar oraniyla gozu donmus olan ingilizlerden bolca afyon tedarik ediliyor.

ingilizler bir yandan da, hristiyan azinligin haklarinin temsili icin bastiriyor ve cin hukumetinin yabancilara uyguladigi iskenceler hakkinda laga luga ediyor. konu hakkinda ayrintili bilgim yok ama bu azinlik haklari hususunu ticari yayilmacilik icin bir ortu olarak kullaniyorlardir muhtemelen. ornegin, eger cindeki hristiyanlar da vatandaslik haklarina sahip olup, bir de bizdeki kapitulasyonlardaki gibi cin yasalarindan muaf olurlarsa, afyon ticaretinde araci olarak kullanilabilirler.

neyse, cin hukumdari koca ulkenin ucte birinin bagimli olmasina kizinca afyon satarken yakalanan cinlilere idam cezasini uygun goruyor.
canton bolgesindeki ticareti duzenlemesi ve durumu duzeltmesi icin genis yetkilerle donatilmis bir mufettis gonderiyor. mufettis durumun boyutlarini anlayinca gaza geliyor ve butun afyon ticaretinin durdurulmasini, o sene cine satilacak butun afyonun derhal kendisine teslim edilmesini istiyor. ustune, cin’le ingiltere arasindaki tum ticari iliskileri durdurma tehditini savurunca, ingilizler yaklasik 1500 tonluk afyonu teslim ediyorlar ve ticaret, uyusturucu yasagi golgesinde tekrar basliyor.

fakat mufettis bu noktada fantastik bir hareket yapiyor. kendisine verilen bir senelik afyonun akibeti konusunda tartismalar surerken ve ingilizler hala hak iddia ederken, scarface’teki tony montanayi utancindan aglatacak sekilde butun afyonu iciyor.
ahahah yok ulan, hepsini denize dokuyor. ahaha…

yine guldum ama bu gercekti, evet hepsini denize dokuyor. ve daha da fantastik bicimde, hemen akabinde bir dini torenle denizin ruhundan ozur diliyor! deniz de buna diyor ki, "ulan hayvan, uc bes kutu yanlislikla dokulunce ozur dilersin, 1500 tonu kafama bocaladiktan sonra ozur kurtarmiyor" deniz kizgin, deniz uzgun. hakli da. fakat mufettis deniz dostluguna golge dustugu siralarda ingilizler coktan savas acmis oluyorlar.

casus belli olarak azinlik haklari yaninda denizin ruhu uzerinde de hak iddia etmisler midir bilmem ama cok kisa surede butun stratejik noktalari ele geciriyorlar, merkezi yonetimin vergi gelirlerini buyuk olcude dusurerek 2-3 yil icinde imparatoru nanking anlasmasina zorluyorlar. beklendigi uzere afyon ticareti bircok kilit limanda serbest birakiliyor, azinliklara haklar getiriliyor ( o zamana kadar hristiyanlarin esit haklari yok, mal sahibi dahi olamiyorlar ), agir tazminatlar odeniyor, vs.

ikinci afyon savasi ilkinin genisletilmis bir devami gibi. antlasmayi takip eden 15 sene boyunca ingilizlerin cinligini kesfeden fransizlar, amerikalilar hatta ruslar da pastadan pay istiyorlar.


ingilizler ise ticaret yapabildikleri limanlarin genisletilmesini istiyor. bu arada hem cin’de hem de hindistanda isyanlar patlak veriyor fakat cindeki isyan, muhtemelen dunya tarihinin en kanli ic savasi oldugundan (20-50 milyon arasi insan oldu deniyor netteki cesitli kaynaklarda) ingilizler uyduruk bir bahaneyle bu firsattan istifade ederek savas aciyorlar.
bu sefer yanlarinda fransizlar da var, amerikalilar ve ruslar ise politik destek veriyorlar. sonucta orjinal anlasmanin sartlari agirlastiriliyor ve ozellikle fransizlar da nasipleniyorlar. (nasiplenmek lafini hayatimda ilk defa kullandigimi farkederek bir dakikalik idrak molasi veriyorum. ne kadar garip bir kelimeymis ya)

ertesi sene cin hukumeti, anlasma sartlarindan olan elcilik acma hakki konusunda sorun cikariyor ve afyon savaslarinin ucuncu kismi basliyor. bu daha cok ordularin savasmasindan ziyade bazi yerlerin talan edilmesi ve imparatora gozdagi verilmesi seklinde geciyor. imparator ulkeden kaciyor ve sonucta, ikinci anlasma onaylanmis oluyor ama bu son vukuati bahane ederek, ingilizler ve fransizlar tazminatlarini dort katina cikariyorlar ve vatandaslarina ek haklar getirtiyorlar.

simdi buna bakip vay gaddar batililar diyenlere (ki ruslar da batili taniminin icine giriyor o zaman ister istemez) tarihin "ufak" bir ironisinden bahsedeyim. orjinal anlasmanin adi, belirttigim gibi nanking anlasmasi. tarihle ilgilenenler bu nankingi, nanking katliamindan hatirlayacaklardir (rape of nanking diye aratin webde). ikinci dunya savasinin hemen oncesinde, japonlar, cin’i isgal ediyorlar ve nankingde, sadece 6 hafta icinde, bugun en yaygin kabul goren sekliyle yaklasik 300 bin sivili katir katir kesiyorlar. hem de oyle gaz odalarinda filan degil, toplu tecavuzler, iskenceler, turlu turlu sapikliklar esliginde. sanirim dunya tarihinde yasanmis en buyuk psikopatlik olsa gerek. japonlarin o isgalden, 2. dunya savasinin sonuna kadar olan donemde cinde neden olduklari tahribatin toplami ise onmilyonlarla olculuyor. eee, neymis, emperyalizm evrenselmis; gaddarlik da atom bombasi yuzunden mazlum olan topluluklarin dahi tarihinde kara lekeler olarak bolca bulunabilirmis. hayvanlik kimsenin tekelinde degil.

SAVAŞLAR DOSYASI /// I. Dünya Savaşı’nda 194 Kişinin Hayatını Kurtaran Kahraman Güvercin : Cher Ami


I. Dünya Savaşı’nda 194 Kişinin Hayatını Kurtaran Kahraman Güvercin : Cher Ami

Koca yürekli güvercin Cher Ami’nin hikayesini ”delireaz” anlatmış.

1. dünya savaşında, almanlar argonne ormanında amerikan 77. tümeninden 554 kadar askeri izole eder. almanlarla girdikleri çatışmada tümenin büyük bir kısmı ölür veya esir düşer. geriye kalan askerler ise, orada olduklarını bilmeyen amerikan topları tarafından bombalanmaktadır. 3 posta güvercini uçururlar. ilk 2 güvercin hedeflerine ulaşamadan vurulur. 4 ekim 1918 günü ellerinde kalan son güvercin olan cher ami (fr. maskülen, değerli dostum) sol bacağına bağlanan mesajı iletmeyi başarır. cher ami havalanırken almanlar tarafından vurularak düşürülür, ancak tekrar uçmayı ve 40 kilometrelik mesafeyi 25 dakika kadar kısa bir sürede almayı başararak mesajı iletir.

mesaj şu şekildedir: we are along the road paralell (sic) 276.4. our artillery is dropping a barrage directly on us. for heavens sake stop it. (276.4ün paralelindeki yolun yanındayız. kendi mevzilerimiz direkt olarak üzerimize yaylım ateşi yapıyor. tanrı aşkına durdurun.)

bu uçuş esnasında göğsünden vurulmuş, bir gözü kör olmuş ve bacağı da vücuduna sadece bir tendonla bağlı kalacak şekilde kopmuştur. tümenin hekimleri tarafından tedavi edilir, hatta kopan bacağının yerine kendisine tahtadan bir bacak yapılır.

bir generalin gözetiminde amerika’ya getirilen kuş, bir çok madalya ile ödüllendirilir. yaklaşık bir yıl sonra ölümünün ardından tahnitlendiği esnada, kayıtlara erkek olarak geçirilmiş olmasına karşın dişi olduğu farkedilir. halen national museum of american history‘de özgürlüğün bedeli sergisinde yer almaktadır.

(bkz: ağlamıyorum gözüme güvercin kaçtı)
(bkz: battlefield 1)

SAVAŞLAR DOSYASI /// İskender Öksüz : Görünmez Savaş


İskender Öksüz : Görünmez Savaş

Stealth War (Görünmez Savaş: Amerikan Seçkinleri Uyurken Çin Nasıl Hâkim Oldu) kitap kapağı

Kitap ve yazarı

Çin hakkında incelediğim üç kitaptan ikincisi, Robert Spalding’in Stealth War eseri[i]. Türkçeye, “Görünmez Savaş- Amerikan Seçkinleri Uyurken Çin Nasıl Hâkim Oldu” diye çevirdim. “Stealth” kelimesinde “fark ettirmeden” anlamı var. Radara yakalanmayan uçak, yeri tesbit edilemeyen denizaltı ve benzeri araçlar için kullanılır. “Görünmez”i en uygun karşılık seçtim.

Robert Spalding

Spalding, ABD Hava Kuvvetleri’nden Tuğgeneral rütbesiyle emekli. Asıl mesleği askerlik. B-52 ve sonra yeni B-2 ağır bombardıman uçaklarında pilotluk yapmış. Daha sonra üs komutanlığı da var. Akademik dereceleri de etkileyici: Fresno Devlet Üniversitesi’nden 1987 ve 1993 yıllarında Ziraat İşletmeciliği Lisans ve Yüksek Lisansı, 2007’de Missouri Üniversitesi’nden Ekonomi ve Matematik doktorası, Alabama’da, Maxwell Hava Üssü’nden de Stratejik Araştırmalar konulu ikinci Yüksek Lisans.

2001 Haziran’ından 2002 Haziran’ına kadar Monterey Savunma Dil Okulu’nda Çince (Mandarince) öğrencisi olmuş. 2002- 2004 arasında Olmsted bursuyla Çin Halk Cumhuriyeti’nde, Şanghay, Tongji Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalışmış. 2013 Haziran’ından itibaren bir yıl, Council of Foreign Relations’da Asker Üyelik yapmış. Haziran 2014- Temmuz 2016 arasında Pentagon’da, Genel Kurmay’da Çin, Moğolistan, Tayvan Bölüm Başkanlığı (J-5) görevini yüklenmiş. Aralık 2016- Mayıs 2017 arasında birkaç ay, Beijing’de ABD Kıdemli Savunma Memuru ve Çin Nezdinde Savunma Ateşesi görevinde bulunmuş.

Çin dönüşü, 2018 başına kadar Beyaz Saray’da Millî Güvenlik Konseyi’nde Stratejik Planlama Kıdemli Direktörüymüş. Şubat 2018’den beri ABD Genel Kurmayı’nda Hava Kuvvetleri Genel Kurmay Başkan Yardımıcılığı görevinde.

Spalding, bizim ilk kitabın, Kısıtsız Savaş’ın[ii] açıklamasıyla başlıyor:

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) farkına vardığı ve Kısıtsız Savaş’ta ayrıntılarını verdiği gerçek şu: Bir milletin, başka bir ülkenin insanlarını, kaynaklarını veya yönetimini kontrol etmek için artık devasa bir orduya ihtiyacı yok. Askerî güç, düşmanlık etmenin sadece bir yolu, egemenliği ele geçirmenin birçok yordamından sadece biri. Ekonomik güç, angajman alanlarının tamamında üstünlük sağlar. Para orduyu güçlendirir fakat aynı zamanda düşünülebilecek bütün diğer cepheleri de güçlü kılar. Yabancı ülke siyasî liderlerini etkilemek ve sevk etmek için kullanılabilir, düşünceleri susturabilir, teknolojiyi satın almaya veya çalmaya yarar. Çok ucuz maliyetlerle üretim yapıp rakipleri piyasadan kovmak ve rakip ekonomileri zayıflatmak için kullanılır. Parayla bir akademisyen ordusu kurabilir, bunları bilim, teknoloji ve mühendislik istihbaratı toplamaya yollar ve toplanan bilgileri başka hedeflere ilerlemek için kullanabilirsiniz.

Kısıtsız Savaş, bir teori kitabıydı. Ondan yirmi yıl sonra Görünmez Savaş, Çin’in onu nasıl adım adım uyguladığını gösteriyor. Spalding’in çalışması, eskisinin uygulama kitabı, saha kitabı, el kitabı gibi.

Tabi Kısıtsız Savaş‘ı sadece ekonomiyle sınırlandırmak, kitabın ismine bile aykırı. Fakat Spalding, bütün savaş cinsleri için paranın mühimmat olduğunu söylüyor; bu doğru. Yatırım da bir silahtır, hibe ve kredi de, rüşvet de, casus satın almak da.

Allahtan bizim siyasîlerimiz paraya yüz vermezler… O yüzden bizim için tehlike yok.

Spalding, ABD ve Batı, “Gizli el- kapitalist sihir inancı” dediğimiz, temelden yanlış bir ekonomi teorisininin kurbanı olduk diyor. Bu inanca göre demokrasi zenginlik getirir. Ancak bunun tersi de doğrudur. Zenginlik de demokrasi getirir. Bunun için Çin zenginleştikçe daha hürriyetçi, daha demokrat olacak diye bekledik. Spalding, bu garipliğin, bir ülkede McDonald açılırsa demokrasi ve barış gelecektir inancına kadar uzandığını söylüyor.

Milliyetçi diktatörlük

Hâlbuki ÇKP demokrasi ve benzeri kavramlar konusunda son derece açık ve kararlıdır. ABD ve Batı’nın değerler dediği şeyler, ÇKP’nin gözünde yaşamsal tehditlerdir. 2013’te parti, bu düşüncesini yazıya döktü. “Doküman 9” adlı bir tutum açıklamasında, ÇKP, şöyle diyor: “‘Evrensel değerler’ dedikleri ‘Batı tipi hürriyet, demokrasi ve insan haklarının evrensel ve ebedi olduğu inancı’ ÇKP’nin temellerine saldırıdır.” Bizim dinbazların, demokrasi Müslümanlıkla bağdaşmaz hükmüne yakın bir hüküm. Doküman “Batı tipi anayasaya dayanan demokrasiyi yüceltme” hatasına karşı uyarıyor ve bunun “mevcut liderliğin ve Çin karakterli sosyalist yönetim sisteminin altını oyma teşebbüsü” olduğunu söyleniyor. Yerli ve millî despotizm!

Yakın zamanda “milliyetçi diktatörlük olmalı” sözünü kimden duymuştuk?

Çin bir geçişte, köprüde falan değil. Nerede olduğunu ve nereye gitmek istediğini gayet iyi biliyor: ÇKP’nin doktrini, Totaliter Kapitalizm!

Spalding’in kaleminden aktarıyorum:

Bir bakıma ÇKP, üretim ve iş hayatının en liberal (“bırakınız yapsınlar”) ortamını yarattı. Hiçbir çevre standardı yok. Ürünlerin güvenliliğini garantileyecek bir hükümet kurumu yok. Tüketici Hakları veya “Better Business Bureau” (ABD ve Kanada’da firmaları denetleyen bir kurum) yok. Bu kısıtlamaların, sınırlamaların yokluğu, dizginsiz, vahşi bir kapitalizmin salıverildiğini gösteriyor. Şirket sırlarının çalınması? Korsanlık? Entelektüel mülk hırsızlığı? Telif hakları ihlali? Çin için bunların hiç biri dert değil. Bu, Kısıtsız Savaşın dünya ticaretine uygulanmasıdır. Çinliler arasındaki dişe diş rekabet vardır- ÇKP’nin izin verdiği ölçüde.

Spalding birinci elden gözlemlerini anlatıyor.

Gerçek şu ki, diyor, “Çin kapalı bir ekonomidir“. Yabancı şirketler Çin’de iş yapabilir ama… Çinli bir ortakları olacak, bu ortak işletmeye gözetim için ÇKP komiteleri yerleştirecek. Yabancı yatırım baş üstüne. Ancak gelen para Çin’den çıkmayacak. Starbucks, McDonald falan mı açılacak; teorik olarak kazancın tamamı ya bankada oturup bekleyecek, yahut yeniden yatırıma dönüşecek. Çin’de mal veya hizmet satacak bütün şirketler için bu kısıtlamalar geçerli.

“O para tuzağa düştü” diyor yazar. Yüksek yerlerdeki şirket yöneticileri, bir birlerine bunu fısıldıyor. İşinin ehli finans uzmanları, Chevron, Exxon, Sony ve BMW gibi şirketlerin milyarlarca dolarlık kârının Çin’de durduğunu biliyor. Fakat bu paraları ülkelerine gönderemiyorlar. Çin’in bu dolarlara ihtiyacı var ve bunların ülke dışına çıkmasına izin vermiyor. Spalding, “Birçok yatırımcı çevresi bana, 2015’ten beri Çin’den kayda değer miktarda yabancı fon çıkışına izin verildiğini duymadığını söyledi.” diyor. Tuzağa düşen şirketler Çin pazarında kalabilmek için seslerini çıkarmıyor. Hem de bu haberin yayılması halinde dünya borsalarında şirketlerinin hisse senetlerinin değeri düşecek. Bundan da çekiniyorlar. Kulaktan kulağa fısıldananlar bunlar.

Çin, 2017’de “Çin Malı 2025” adıyla bir hedef, bir plan ilan etti. Plan, bu tarihte, ülkenin hem bildik hem de yeni endüstrilerde hâkim güç hâline gelmesini öngörüyor. Bunlar arasında yeni malzemeler, yapay zeka, entegre devreler, bio-eczacılık ürünler, 5G iletişimi, uçak yapımı, robotlar, elektrikli arabalar, demiryolu malzemesi, gemi ve ziraat makineleri var.

Bu plan başarılı olursa diyor Spalding, “Çin bizim Boeing, General Electric gibi firmalarımızdan mal almayacak. Aksine, dünya pazarlarında bizimle rekabet edecek.

Çin’in ağzımızı açık bırakan büyümesini gösteren birçok çarpıcı rakam var. Fakat ülkenin 2011-2013 arasında kullandığı çimento miktarının ABD’nin 20. asrın tamamında kullandığına eşit olduğu gerçeği tek başına yeter! Mümkün değil gibi görünüyor. Fakat gayet makul: Ekonomist dergisine göre 2015 yılında Çin, dünyanın klimalarının %80’ini, cep telefonlarının %70’ini, ayakkabılarının %60’ını üretti. Bunları üretmek için fabrikalara, bu fabrikaları inşa etmek için, o fabrikalarda çalışanların yaşaması için şehirlere ve bütün bunlar için çimentoya ihtiyaç vardı.

Kredi bir silahtır

Sri Lanka’nın Hambantota Liman projesi, Çin’in “dış yardım“ı nasıl “kontrol“e çevirdiğinin yakın zamana ait bir örneğidir. Sri Lanka, harp malulü bir ülke; on yıllardır kimsenin yatırım listesinde yer alamadı. Başkan Mahinda Rajapaksa bu makamı işgal ettiği on yıl boyunca, Çin’in devlet firması Liman Mühendislik Şirketi’ne, nakit ve kredi karşılığında adanın güney ucunda multi-milyar dolarlık dibi derinleştirilmiş liman inşaatını verdi. Rajapaksa 2015’te seçimi kaybetti. Yeni liderler kendilerini Çin’le yapılan antlaşmaların borcu içine batmış buldular. Çin, yardımsever bir müttefikten ziyade bir tefeci tavrı takındı. Anlaşmadaki maddeleri yumuşatmayı kabul etmedi. 2017’de Sri Lanka hükümeti limanın ve çevresindeki 15 000 dönüm arazinin kontrolünü 99 yıllığına Çin’e devretti.

Bunun ne demek olduğunu Türk okuyucusunun tam kavraması için, olmayacak bir benzetme yapayım. Mesela- maazallah- Kanal İstanbul projesi bu şirkete ve onun ana şirketi olan CCCC’ye verilse! CCCC, Çin İnşaat ve İletişim Şirketi, Güney Çin Denizi’nin ortasında yapay adalar ve o adalarda askerî hava alanları inşa eden bir dev. Çin Liman Mühendislik Şirketi de (CHEC) yeterince derin olmayan limanların, kanalların tabanını sıyırıp maksada uygun hâle getirmede ihtisas sahibi. CCCC ve CHEC bunları kendi paralarıyla, yap-işlet-devret veya gemi sayısı taahhüdü ile yaptırsa. Sonra da paraya sıkıştığımızda İstanbul’un Avrupa yakasına el koysa! Şüphesiz Akdeniz’i Karadeniz’e bağlayan bir geçit ve İstanbul şehri Sri Lanka’nın Hambantota limanından daha lezzetli bir meyvedir. Yok böyle bir kabus. Ama Sri Lanka’nın başına gelen tam bu işte.

Çin’in borç verdiği parayı kabul etmek sıkıntılı bir iştir. Çin telefon ağı kurarsa entelektüel hakları onda kalır. Elektrik santralı inşa ederse planlar ve işletme onundur. Bu projeler Sri Lanka limanı gibi borç tuzağıdır. Çin, ülkenin hayati altyapısındaki gücüyle başka konularda da etkili olur. Afrikalı hükümetlere Tayvan’ı tanımamaları yönünde baskı yapıldığı bildiriliyor. Çin’in Uygurları, Tibet’i ve kendi içindeki hürriyet savunucularını ezmesine de sessiz kalmaya mecbur edildiklerine… Yardım parası veya kredi, bağımlılık tuzağına dönüşüyor.

Kitabın bu noktasında insanın aklına ABD’nin, AB ülkelerinin benzer manipülasyonları geliyor. John Perkins’in, biraz uçuk fakat biraz da gerçek, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları kitaplarında anlatılanlar gibi. Amerikan silahları ile Kıbrıs’a müdahale edemezsiniz gibi. S-400 alana F-35 yok gibi. Veya Almanya’nın Leopar tanklarını kendi ülkenizde kullanamazsınız dayatması gibi.

ABD’de ne oldu?

Spalding, ekonomi doktoru kimliğiyle, “ABD (şirketleri ve ülke), üretimi Çin’e yollamakla servetini, kârını ve hayat standardını sıçratacağını düşündü” diyor:

Bir bakıma sıçrattık da. Hisse senedi fiyatları tavan yaptı. Gayrı menkul piyasaları fırladı, çöktü, sonra tekrar fırladı. Fakat birçok bakımdan millet olarak fakirleştik. Alt yapımız bir felaket. İş imkânlarını Çin’e ihraç ettiğimiz için birçok şehrimiz işsizlik ve uyuşturucu batağında kıvranıyor.

Emek piyasasının akışkanlığına dair bir kabulümüz vardı. Yerli üretime rakip imalat ürünlerinin ithali bu iş sahasını daraltacaktı ama süratle yeni iş sahaları açılacak ve insanlar buralarda istihdam edilecekti.

Hayat standardı ve zengin ile fakir arasındaki fark, Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) gireli beri patladı. Teoriye değil de gözleme dayanan iktisatçılar, her şey olup bittikten sonra verilere baktıklarında o ekonomi teorisinin yanlış olduğunu gördüler: Demek ki serbest ticaret her zaman refahı arttırmaz, ülkeyi daha güçlü bir birliğe taşımazmış.

Nadège Rolland

Bir kuşak bir yol

Fransız Savunma Bakanlığında yirmi yıl Çin stratejileri analistliği yapmış, şimdi de Asya Araştırmaları Millî Bürosu’nda siyasî ve güvenlik işleri kıdemli üyesi görevinde bulunan Nadège Rolland’la konuşursanız Bir Kuşak Bir Yol teşebbüsüne bambaşka bir gözle bakmaya başlarsınız. Çin’in Avrasya Asrı mı? – Bir Kuşak Bir Yol İnsiyatifinin Siyasî ve Stratejik Sonuçları[iii] kitabının yazarı Rolland, “Bir Kuşak Bir Yol bir siyasî harp vasıtasıdır” diyor:

Bir alettir. Gerçi bir altyapı inşası bileşeni var. Fakat propagandanın söylediğiyle gerçeği birbirinden ayırmanız lazım. Propaganda kampanyası Bir Kuşak Bir Yol’un dünyanın ilerlemesi, ekonomik gelişme, yerel refah ve benzer şeyler için kazan-kazan esaslı, kapsayıcı bir teşebbüs olduğunu anlatır. Gerçek şu ki proje tamamen Çin’in çıkarlarına odaklıdır. Bir alettir; asıl gayesi Çin’in rakipsiz yükselişine hizmet etmektir.

Denizcilik ve liman yapımının Bir Kuşak Bir Yol’un odağında bulunmasının birkaç sebebi var. Çin’in 7000 civarında ticaret gemisi var. Amerika’nın ise 300 civarında. Çin filosunun ana gemisi yüksek kapasiteli Süper-Panamax’lar. Bunlar Çin ihraç mallarını ihraç için devasa yüzen taşıma sistemleridir. Ve Çin, tam da bunlara uygun limanlar inşa ediyor. Bu özel limanlarda Panamax’ların yanaşma ve boşaltma hızları Amerikan gemicilerinin ağzını açık bırakacak seviyededir. Lojistik uzmanları, milyonlarca ton kargonun yükleme ve boşaltma verimliğini arttıran bu gemilerin ticarî teslimat süresini yarıya indirdiğini hesaplıyor. Verimdeki artış tonajı, tonaj da kârı arttırıyor. Fakat aynı limanlar bir gün başka bir maksada hizmet edebilir: Çin donanması’na operasyon üssü hizmeti verir.

Ülkeler, günebakanların güneşe dönmesi gibi Çin’e dönmeli

Rolland, Çin’in davranışının kökünün Marksizm-Leninizm ile Çin İmparatorluk tarihinin bir karışımına oturduğunu söylüyor. Bu bileşimden, millet devletini (ulus devleti) her şeyin üstünde bir yere oturtan anlayış çıkmıştır. Siyaset belirlenirken bütün unsurlar, millet yararına ve milletin hâkimiyetini garantiye alan bir filtreden geçmelidir. Hiçbir şey Çin milletinden daha önemli değildir. Fertler, insan hakları, Tanrı, din… Hiçbiri. Bu öyle bir milliyetçilik ki sadece parti doktrini ve partinin hâkimiyeti dikkate alınır. “Bu bizim alışık olduğumuzun çok dışında bir şey” diyor Rolland. Batılı milletler, hiç olmazsa teoride eşitlikçi toplumlardır. Çin’in öngördüğü dünya düzeninde Çin, piramidin tepesindedir. Hiçbir başka milletle eşit olduklarını düşünmezler. Rolland şöyle devam ediyor: “Diğer halklar ve rakip milletler bastırılmıştır ve Çin’e saygı sunarlar. Yakın zamanda bir şey okudum. Orada pek güzel anlatılıyordu” diyor Rolland, “Şairaneydi de, ‘Ülkeler günebakanlar[iv] gibi olmalı, yüzlerini güneşe dönmeli’ Kendilerini tam böyle görüyorlar. Güneşin Çin olduğu pek açık.

Çin, tarih boyunca da kendini dünyanın merkezi gördü. Kendilerine verdikleri isim Zhongguo. Anlamı, Orta Krallık veya Orta Ülke. Bu isim ilk defa M. Ö. 1000 yılında bugünkü Kuzey Çin platosunda hüküm süren Çou imparatorluğu zamanında kullanılmış. Çoular, Batı’daki yüksek medeniyetlerden habersiz, devletlerinin dünyanın merkezinde bulunduğuna ve etraflarının barbarlardan ibaret olduğuna inanırlardı.

Çin tarihte kendini dünyanın merkezi gören ilk devlet değil. Roma da tek devlet olduğuna inanırdı. Roma’nın mirasçısı Osmanlı da kendine “Devlet-i Aliye” derken, dünyadaki yegâne devlet olduğu anlayışını yansıtırdı. Kavramı tam anlatmak için bizde olmayan harf-i tariflerle Arapça, İngilizce, Almanca’da bunun “Ed-Devlet”, “The State”, “Der Staat”ı yansıttığını söyleyeyim. Osmanlı’nın asırlar boyu antlaşma yapmadığı, çevredeki topluluklara “ahitname” vermekle yetindiğini ekleyeyim.

Slavlar, Almanlar onların dilini bilmiyor diye Germenler’e dilsiz anlamında Nemtze demişler ve Osmanlı da Almanların ismini Sırplar’dan öğrendiği için Almanya’ya asırlarca Nemçe demiş. Eski Yunanlar da çevrelerinin konuşamayıp anlamsız sesler çıkardığı düşüncesiyle kulaklarına gelen sesleri “bar bar bar” diye algılayıp barbar kelimesini icat etmişler.

Bütün bu tepeden bakışlar Orta Çağ geçince, hiç olmazsa Hitler kaybedince sona erdi. Fakat Çin’de devam ediyor. Belki bunun sebebi, Çin’in daha 18-19 ve 20. asırlarda Japon, İngiliz, Fransız sömürgesi mesabesine inmesinin verdiği aşağılık duygusudur. Çin’in Ankara Büyükelçiliği birkaç gün önce yayımladığı bir broşürde (Haziran sonu Temmuz başı, 2020’de) Doğu Türkistan’ın tarihte ve -hazır atmışken- tarihten önce de Çin’e ait olduğunu yazıyor, Karahanlı devletinin Çin’e saygı sunup vergi verdiğini iddia ediyordu. Millî Düşünce Merkezi[v] bu edepsizliği eleştirdiği bildiride, Çin tarihçilerinin 20. asra kadar kendilerine gönderilen bütün elçilerin “haraç vermek ve saygı sunmak için” geldiklerini yazdığını belirtti. Bugün bizim Çin Halk Cumhuriyeti diye bildiğimiz devletin, içe dönük resmî adı, Zhonghua renmin gongheguo [orta şanlı halkın cumhuriyetçi ülkesi].

Askeri alan: Otuz saniyede “Game over!”

Spalding, asıl sanatını ilgilendiren konulara, askeri alana da giriyor.

Çin’in ABD uçak gemilerini vurabilecek çok sayıda yüksek hızlı füzesi olduğunu ve bunlar sürü hâlinde ateşlendiğinde gemilerin savunulamayacağını söylüyor:

Çin’in gelişmiş bir komuta kontrol sistemine bağlı binlerce hassas harp başlığı var. Dong Feng‑26 balistik füzeleri 14m uzunluğunda, 20 ton ağırlığında. Hem bildik patlayıcı hem de çekirdek başlığı taşıyabilecek şekilde imal edilen bu silah, uçak gemilerini yok etmek için tasarlandı. DF‑26’nın menzili 4 000 kilometre, yani Pasifik Okyanusu’nun batısındaki ABD savaş gemilerini, Japonya’da üstlenenler dâhil, vurabilir. Hesabı yapın: Bombardıman uçaklarını Güney Çin Denizi’nde bir görev için havalandıracak gemi, DF-26’ların ve onu tahrip edecek diğer füzelerin menziline girmek zorunda. Gerçi ABD Hava Kuvvetleri’nin DF-26’ları vurabilecek SM-6 önleme füzeleri var, fakat Çin’in elindeki daha küçük uzun menzilli füzelerin sayısı ve bunların 19 000 km/saate varan hızları şu anda gemilerimize olağanüstü bir tehdit oluşturuyor. Sürpriz bir saldırı otuz saniyede bitebilir. Game over!

Ekonomi açısından bakıldığında ÇHKO, 30 milyar dolarlık gemiyi tahrip edecek 1 milyar dolarlık bir füze sistemi tasarlamış. Uçak gemilerimizin değerli ve güçlü makineler olduğu muhakkak. Fakat Pasifik’te polislik etme imkânları, son derece kısıtlı.

Çin’in daha önce bahsedilen derin limanları yapan Çin Liman Mühendislik Şirketi ‘nin (CHEC) ana şirketi Çin İletişim İnşaat Şirketi- China Communications Construction Company (CCCC), Güney Çin Denizi’inde açık denizde yapay adalar inşa etti. Bunlarda uzun pistli hava alanları ve askerî tesisler var. Yukarda söylediğimiz gibi “Kanal İstanbul” sanki bunlara pek uygun bir proje.

General Spalding, askerî konular bahsinin sonunda, 2015’te, Genel Kurmay’da görevliyken Çin’le 123 antlaşmasının yenilenmesi teklifinin önlerine geldiğini söylüyor. 123 denilmekle, ABD’nin 1954 tarihli Atom Enerjisi Kanunu’nun 123. maddesi kast ediliyormuş. Bu madde, Çin’in ABD’den reaktör ithaline izin veriyormuş. “On saniye düşünmeden hayır dedim” diyor Spalding ve devam ediyor: Halk Kurtuluş Ordusu’nun elindeki reaktör teknolojisi, bizimkinin çok gerisinde. Bu anlaşma geçerse, Çin mesela Westinghouse’dan bir AP-1000 reaktörü satın alabilecek. Bir adet almaları yeterli. Hemen tersine mühendislikle teknolojiyi çalarlar. Bunun sonuçlarından biri, nükleer denizaltılarının bizimkilerin teknolojisini yakalamasıdır. Bizim denizaltılarımız bu reaktör sayesinde sessiz çalışır ve yerleri tespit edilemez.

Spalding’i dinlememişler ve Obama döneminde ve 123 yenilenmiş.

Yazar kitap boyunca şunu tekrarlıyor: Biz ve bizim şirketlerimizi ekonomiden ve kârdan başka bir şey görmez olduk. Bir sonraki çeyreğin (üç ayın) gelir tablosunda daha fazla kâr görünmesi hedefi bizi kör etti. Çin tam tersine parayı millî hedefler, millî menfaatler savaşında silah olarak değerlendiriyor.

[i] Stealth War– How China Took Over While America’s Elite Slept, Robert Spalding, Portfolio, 2019.

[ii]https://millidusunce.com/misak/kisitsiz-savas/

[iii] China`s Eurasian Century? Political and Strategic Implications of the Belt and Road Initiative, Balaji World of Books (2018)

[iv] Ayçiçeği’nin Ege ağzındaki adını, “günebakan”ı kasten kullanıyorum. Buraya daha uygun.

[v]https://millidusunce.com/turkiyede-turkluge-hakaret-edilemez/