TİCARET DOSYASI /// ULUSLARARASI TİCARET SAVAŞLARI : 20. YÜZYILDA KÖMÜR İLE DEMİR, 21. YÜZYILDA ÇELİK İLE ALÜMİNYUM


ULUSLARARASI TİCARET SAVAŞLARI : 20. YÜZYILDA KÖMÜR İLE DEMİR, 21. YÜZYILDA ÇELİK İLE ALÜMİNYUM

Kaynak : http://politikaakademisi.org/2018/04/19/uluslararasi-ticaret-savaslari-20-yuzyilda-komur-ile-demir-21-yuzyilda-celik-ile-aluminyum/

Uluslararası ticaret, tarihin çok eski devirlerinden bu yana yapılmaktadır. Antik çağda Sofistler, insanlar arasındaki ilişkileri geliştirdiği için uluslararası ticareti savunuyorlardı. Roma İmparatorluğu döneminde Roma, büyük ticaret şirketlerinin kurulduğu, bütün Akdeniz ülkelerinin mallarını kapsayan bir piyasa konumundaydı. Keza Cengiz Han İmparatorluğu’nu ve kalıntılarını ayakta tutan ve süreklilik kazandıran etken yine uluslararası ticaret olmuştur. Aynı şekilde, diğer büyük imparatorluklarda da uluslararası ticaret milletleri kaynaştırma konusunda önemli bir işlev üstlenmekteydi.

Geçmişten günümüze kadar muhakkak ki birçok uluslararası ticaret (iktisat-ekonomi) teorisi farklı yüzyıllarda, farklı zamanlarda ve farklı devletler tarafından kullanılmış ve uygulanmıştır. Günümüz dünyasında ABD Başkanı Donald Trump gibi bir figür ortaya çıkınca, insan biran düşünmekten kendini alıkoyamıyor. Merkantilist, Fizyokrat, Klasik Okul, Keynesyen Okul ve Monetarist Okul teorilerini öne süren ünlü düşünürler (filozoflar) yaşamış olsalardı bizler gibi şaşırmakta güçlük çeker miydiler acaba! Herhalde bunlar içerisinde özellikle Fizyokratlar yaşamış olsaydı Trump için tehdit teşkil ederdi. Çünkü Fizyokratlar göre; ‘’İç ve dış ticaret serbest olmalı, uluslararası ticarette korumacılıktan kaçınmalıdır’’.

Birinci Dünya Savaşı’nın özel nedenlerinden biri de Fransa ile Almanya arasındaki Alsas-Loren sorunuydu (demir ve kömür havzası). Keza İkinci Dünya Savaşı’nın temelinde de yine madenler (demir ve kömür) vardır. Bu iki maden, dünyada her zaman stratejik bir öneme sahip olmak ile aynı zamanda çeliğin oluşturulmasında ana hammadde teşkil etmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde de insanlar madenler için savaşmaya devam etmişler ve 2018 yılı itibarıyla halen devam etmektedirler.

Konumuz ile ilgili kısma gelince ise, 1 Mart 2018 tarihinde Trump’ın kamuoyu ile paylaştığı ve bir hafta sonra Beyaz Saray’da “bir seçenek değil, ulusal bir zorunluluk” açıklamasıyla imzaladığı düzenleme, ABD Ticaret Bakanlığı’nın 1962 Ticaret Genişleme Yasası’nın 232. maddesi kapsamında, Nisan 2017’den Ocak 2018’e kadar yürütülen soruşturmanın ardından geldi. İthal çeliğin ve alüminyumun ülkenin ulusal güveliğine etkilerinin değerlendirildiği soruşturmayı takiben, Trump’a üç öneri sunuldu. Bunlardan ilki Brezilya, Çin, Kosta Rika, Mısır, Hindistan, Malezya, Rusya, Güney Afrika, Güney Kore, Tayland, Türkiye ve Vietnam’dan oluşan on iki ülkeden yapılan çelik ithalatına en az % 53 vergi getirilmesi, ikincisi tüm ülkelere ihracat kotası uygulanması, üçüncüsü ise tüm ülkelerden alınan çeliğe % 25 vergi getirilmesiydi. Trump ise, bu seçeneklerden üçüncüsünü tercih etti. Böylelikle, Trump için küreselleşmeye karşı korumacılık politikası geçerliliğini korumaya devam etti. Trump’ın gözünden kaçırdığı ise, Çin, Rusya, Hindistan, Japonya, Brezilya ve AB gibi küresel güçlerinde yaptırıma yaptırımı (kısasa kısas) gerçekleştireceklerini açıklamalarıyla dünyamız Trump’ın fitilini ateşlediği “uluslararası ticaret savaşları”na doğru evrilmeye başladı ve devam edecek gibi de görünüyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında harabeye dönen kıta Avrupa’sını ortak kömür ve çelik üretimi üzerinden bütünleştirilmek (entegrasyon) istendi. Bu doğrultuda Avrupalı devlet adamlarının Avrupa’da kalıcı bir barış oluşturma çabaları hız kazanmış oldu. Fransa Dış İşleri Bakanı Robert Schuman, Eski Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Jean Monnet’in tasarısına dayanarak, 9 Mayıs 1950’de, Avrupa Devletlerini kömür ve çelik üretiminde alınan kararları bağımsız ve “uluslarüstü” (supranational) bir kuruma devretmeye davet etti. Schuman Deklarasyonu’nun bir sonucu olarak, 1951’de, Belçika, Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda’dan oluşan altı üye ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kuruldu. ABD’nin çelik ve alüminyuma ek gümrük vergisi getirmesi, hiç şüphesiz öncelikli hedefin Avrupa Birliği (AB) ve özellikle Almanya olduğunu gösteriyor. Neden AB ve neden Almanya? Trump, Almanya’nın NATO güvenlik giderleri çerçevesinde savunmaya az bütçe ayırmasına kafayı takmış durumda. ABD Başkanı, Almanya’yı adeta çarmıha geren açıklamasında “gerçek dostlara” esnek davranacaklarını kaydetti ve “Almanya AB’nin en büyük ekonomisi. Eğer NATO’ya bakacak olursanız, biz bütçemizin % 4,2’sini verirken, Almanya’nın sadece % 1 ayırdığını göreceksiniz, bu adil değil” ifadesini kullanmıştı. Trump, ABD’den “istifade eden” devletlere karşı önlemler alınacağının işaretini vermişti. ABD Başkanı’na göre, bazı dost ve düşmanlar hem ticarette, hem de askeri alanda yıllardır ABD’den yararlanıyor. Ticarette ABD’nin çıkarlarını gözetmeyen ülkelere karşı ABD de askeri alanda aynı muamelede bulunma hakkına sahip.

Trump’ın; “Örneğin belirli bir ülke ile ticareti 100 milyar dolar düşürürsek, tatlı olurlar. Hiç ticaret yapmazsak, çok kazanırız. Çok basit!’’ demesiyle birlikte Berlin’den Trump’a ticaret savaşı uyarısı yapıldı. Almanya (Eski) Dış İşleri Bakanı Sigmar Gabriel, Trump’ın yeni vergi planının Avrupa ile ticaret savaşına neden olabileceğini söyledi. Yeni vergilerin Avrupa’da binlerce kişinin işlerini kaybetme riskini doğuracağını belirten Gabriel, Trump’a planı gözden geçirme çağrısı yaptı. Ticaret alanında yaşanacak bir çekişmenin ne ABD’nin, ne de Avrupa’nın çıkarına olduğunu vurgulayan Gabriel, “İki tarafın birbiri ile kavgası, üçüncü tarafı memnun eder’’ dedi. Almanya, AB ülkeleri arasında ABD’ye yapılan çelik ihracatından ilk sırada yer alıyor. Çin Ticaret Bakanlığı ise, ABD’nin gümrük vergisi kararından ‘’ciddi endişe’’ duyduklarını açıkladı. ABD’nin ticaret kurallarını ihlal etmekle suçladığı Pekin yönetimi, Çin’in ticari yükümlülüklerini karşıladığını ve Washington’la olan sorunları müzakerelerle çözmek istediklerini bildirdi. Trump’ın kararına AB yönetiminden de sert tepki var. Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, “Sanayimiz binlerce Avrupalının işini riske atan bu adaletsiz önlemlerle darbe alırken biz de boş boş oturmayacağız. Çıkarlarımızı savunmak için gereken ciddi tepkiyi vereceğiz” demişti.

Çelik, geçmişte olduğu gibi günümüzde de stratejik öneme sahip. Günümüzde, her yıl 1.300 milyon ton üretimiyle, çelik, dünyada en çok kullanılan ortak malzemelerden birisidir. Binalarda, altyapı üretiminde, aletlerde, gemilerde, otomobillerde, makinelerde, aksesuarlarda ve silahlarda ana malzemedir. Küresel çelik üretiminde günümüzde özellikle Asya ülkelerinin ağırlığı dikkat çekiyor. Dünya Çelik Birliği’nin sınıflandırmasına göre toplam üretimin % 69’unun gerçekleştirildiği Asya grubunda Çin, Japonya, Hindistan, Güney Kore ve Tayvan bulunuyor. Son yıllarda ham çelik üretiminde toplam kapasitenin Çin önderliğinde artması dikkatlerden kaçmıyor. Son 15 yıllık süreçte, Türkiye de demir-çelik sektöründe hızlı büyüyen ülkelerden biri. 2000 yılında 20 milyon ton civarında olan ham çelik üretim kapasitesi yassı ve yapısal çeliğe dönük yatırımların ivme kazanmasıyla birlikte 2015 sonunda 50 milyon ton seviyesini aşmıştır. 2000 yılında dünyanın en büyük 17. ham çelik üreticisi olan Türkiye 2016’da 8.’liğe kadar yükselmiştir.

Sonuç olarak, Trump’ın vergi indirimi ve harcama artışı ile hızla bütçe açığı getirecek politikayı raftan uygulamaya sokmaya başlaması dikkat çekici olmuştur. Bu sayede ABD’de enflasyonda beklenen yükselişin daha erken ve daha yüksek bir rampada olacağı düşünülürken, şimdi ise çelik ve alüminyum tarife ya da kotası ile yaygın bir üretim kesiminin, özellikle otomotiv ve içecek sektöründe maliyetlerin artışına neden olacaktır. Bir diğer konuda tarife artışı ve kota sınırı getirilecek olan ülkelerin (devletlerin) buna eş değer yollarla karşılık vermesidir. Bu da korktuğumuzun başımıza gelmesidir; yani “ticaret savaşları” demektir. Tesadüf mü, yoksa tevafuk mu olduğu bilinmez. Ama gerçek şudur ki; ABD Büyük Buhran’ı yaşarken de, Cumhuriyetçiler 1930’da meşhur “Smoot-Hawley Tarife Yasası”nı, Amerikan çiftçilerini ve fabrikalarını yabancı rekabetten soyutlamak için korumacılığı öne sürmüşlerdi. ABD’nin ticaret ortakları da kendi tarifeleri ile karşılık verdiler. Sonuçta ise ticaret çöktü ve depresyon derinleşti. Günümüzde 21. yüzyılda yine bir Cumhuriyetçi (Trump) tarafından aynı politika ve aynı argümanlar kullanılmaya devam etmektedir. Trump’ın “popülist” politikaları, büyük olasılıkla seçimler yaklaşırken giderek daha ciddi adımlarla hayata geçecek gibi görünüyor. Bu da, dünyamızın bir on yıl daha krizler ve çalkantılar geçireceği bir bilinmezliğe götürür.

Güney Ferhat BATI

GÖÇMEN DOSYASI /// VİDEO : SAVAŞTAN KAÇAN SURİYELİ GÖÇMENLERİN HAVUZ KEYFİ :)


ÖZEL BÜRO NOTU : ŞİMDİ BAZILARI DİYEBİLİR Kİ “NE VAR BUNDA ? ADAMLAR SAVAŞ BÖLGESİNDEN KAÇIP TÜRKİYE’YE SIĞINMIŞ. E MADEM BURADALAR O ZAMAN NEDEN DİĞER TÜRKLER GİBİ ONLARDA AZICIK KEYFİNE BAKMASIN ?”. ŞİMDİ BU YORUMA, EĞER ŞARTLAR OLAĞAN OLSAYDI VE HALEN TSK, SURİYE’DE OPERASYON ÜZERİNE OPERASYON YAPIP IŞİD’İ, YPG’Yİ VE DİĞER ZARARLI ÖRGÜTLERİ TEMİZLEMEK İÇİN CAN SİPERANE MÜCADELE ETMESEYDİ KATILIRDIK, TEK KELİME ETMEZDİK. AMA ORADA ÖLENLER BİZİM MEHMETÇİĞİMİZ. SURİYE DAHA ÖZGÜR BİR ÜLKE OLSUN DİYE MEHMETÇİK KANINI DÖKÜYOR, HERGÜN ŞEHİT VERİYOR. BU DURUMDA BURADA, YANİ ÜLKE İÇİNDE ELİ SİLAH TUTAN VE NORMALDE BÖLGEDE TSK’YA DESTEK VERMESİ BEKLENEN SURİYELİ GENÇLER NE YAPIYOR ? HAVUZ KEYFİ. İŞTE MİLLETİN İFRİT OLDUĞU DURUM BU. ELİ SİLAH TUTAN SURİYELİ EĞLENİRKEN BİZİM MEHMETÇİK ŞEHİT OLUYORSA BU DURUM NORMAL DEĞİLDİR. BUNUN VEBALİNİ HÜKÜMET ER VEYA GEÇ ÖDEYECEK. EĞER CİDDİ BİR DIŞ POLİTİKAMIZ OLSAYDI ELİ TUTAN TÜM SURİYELİ GENÇLER TSK SAFINDA SİLAH ALTINA ALINIR VE ÖN CEPHEYE ONLAR GÖNDERİLİRDİ. ÜLKELERİNİN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ GERİ ALMA ŞEREFİNE NAİL OLMALARI İÇİN. ÇÜNKÜ BU ONLAR İÇİN VAR OLMA YADA YOK OLMA SAVAŞI. ŞİMDİ SAVAŞMAYACAKLAR DA NE ZAMAN SAVAŞACAKLAR ? BUNUN CEVABINI HÜKÜMET VE TSK’DAN BEKLİYORUZ.

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=PtocnLDY8-Q&feature=youtu.be

KİTAP TAVSİYESİ : İSTİHBARAT SAVAŞLARI /// 1. DÜNYA SAVAŞINDA SURİYE VE LÜBNAN’DA CASUSLUK FAALİYETLERİ /// HÜSEYİN AZİZ AKYÜREK


Dr. Polat Safi’den İstihbarat Savaşları (90 yıllık sır)

I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’nde Emniyet Genel Müdürlüğü yapan Hüseyin Aziz Akyürek’e atfedilen ve istihbarat, casusluk ve propaganda hikayeleri içeren hatırat Türkçe’ye kazandırıldı.

II. Meşrutiyet dönemi ve I. Dünya Savaşı sırasında istihbaratla ilgilenen bir Osmanlı emniyetçisine atfedilen yaklaşık 90 yıllık hatırat Arapçadan Türkçeye çevrilerek okurla buluşturuldu. I. Dünya Savaşı’nın ikinci yarısında Emniyet-i Umumiye Müdürü (Emniyet Genel Müdürü) olarak görev yapan Hüseyin Aziz Akyürek’in yazdığı düşünülen hatırat, gayrinizami harp ve istihbarat alanlarında önemli çalışmalara imza atan Dr. Polat Safi tarafından tenkitli bir şekilde yayına hazırlandı. Türk istihbarat tarihiyle ilgili araştırmalarda kaynak niteliğindeki hatırat, İstihbarat Savaşları: Birinci Dünya Savaşı’nda Suriye ve Lübnan’da Casusluk Faaliyetleri adıyla raflardaki yerini aldı.

MİLLİ GÜVENLİK DOSYASI : İSRAİL KAÇ TÜRK SAVAŞ UÇAĞINI DÜŞÜRDÜ ? ??


İSRAİL KAÇ TÜRK SAVAŞ UÇAĞINI DÜŞÜRDÜ ????

S-400’ler geldi gelmesine ama beri yandan da Amerika’nın vereceği F-35’lerden olduk. Bu bizim için bir kayıp mı?

Bu soruya cevap olarak size F-16’ların hikâyesini anlatacağım. 14 Ekim 1987’de Türkiye’nin ilk F-16 savaş uçağı Ankara Mürted’den havalandı. Bu savaş uçaklarını 32 yıldır kullanıyoruz. TSK envanterinde halen “saldırı uçağı” kategorisinde yer alan ve aktif olarak kullanılan 49 adet F-4E uçağı ile 158 adet F-16C uçağı bulunuyor. Eğitim uçağı kategorisinde ise aktif görev yapan 87 adet F-16 C/D uçağımız var. 2014 verilerine göre, Türkiye’nin kullanım dışı kalanlarla birlikte, envanterinde bulunan 240 F-16’dan 33’ü çeşitli nedenlerle düştü.

ABD’nin envanterinde ise 1.245 F-16 bulunuyor. ABD’de 1.245 F-16’nın 35’i, Türkiye’de 240 F-16’nın 33’ü düştü. Belçika’da 23 yıl içinde 3 F-16 kazası yaşanırken; Portekiz’de 2, İtalya ve Yunanistan’da birer kaza yaşandı. Amerika’da kaza oranı yüzde 2.8, Türkiye’de yüzde 12.9 (2014 verileri). F-4 uçaklarında da benzer rakam ve oran var. 20 yılda düşen F-4 sayısı 25’e yaklaştı. Hakikaten korkunç bir oran.

Peki nasıl oluyor da bizde bu kadar çok F-16 kazası yaşanıyor? Şimdi bir tarihe dikkatinizi çekmek istiyorum. 2014 yılına kadar düşen F-16 savaş uçağımızın sayısı 31 idi… 2016 yılında Diyarbakır’da, 2018’de de Nevşehir’de toplam 2 F-16 savaş uçağı kaybettik.

2014 yılına kadar toplam 31 adet; 2014 yılından bu yana ise 2 adet F-16 savaş uçağımız düştü. İlk F-16 savaş uçağımız, 07 Mayıs 1999 yılında düşmüştü. O tarihten 2014 yılına kadar, 15 yılda 31 F-16 savaş uçağımız düştü.

Son 5 yılda ise sadece 2 F-16 savaş uçağını kaybettik. Hem de savaş uçaklarımızın terörle mücadeledeki yoğun faaliyetlerine rağmen.. Şaşırtıcı bir fark değil mi? Peki son 5 yılda ne değişti de -Allah nazardan saklasın- uçaklarımız kazaya belaya uğramaz oldu? İşte bunun sırrı biraz daha geride…

***

28 Şubat’ın mimarlarından darbeci general Çevik Bir’in İsrail ile sıkı bir dostluğu vardı. Çevik Bir sık sık Tel Aviv’e gidiyor, orada devlet başkanı gibi ilgi görüyordu. 24 Şubat 1996’da gerçekleştirdiği Tel Aviv ziyaretinde; F-4 Phantom, F-5 Tigre II savaş uçaklarının yanı sıra, M-60 Patton tanklarının modernizasyonu anlaşmasını imzaladı. Türkiye 54 adet F-4 savaş uçağının modernizasyonu için İsrail’e bir milyar doları aşan ödeme yaptı.

170 adet M-60 tankının modernizasyonu anlaşması ise 650 milyon dolara imzalandı. Sözleşme kapsamında 54 adet F-4E Fantom uçağının 26’sı İsrail’e yollandı, geri kalan 28 adedi de Eskişehir’de İsraillilerin eline teslim edildi.

İsrail; savaş uçaklarımızın beyni sayılan yazılımını değiştirip, kendi yazılımlarını yükledi. Bu değişiklikler sonrası savaş uçaklarımızın kontrolleri, İsrail’in eline geçti. İsrail; yerleştirdiği programlar sayesinde, F-4 uçaklarımıza uydudan müdahale edebilir hale geldi.

İsrailliler bu yazılımda kendilerini ‘DOST KUVVET’ olarak tanımladı. Bu değişiklik sayesinde; bizim uçağımız İsrail uçağına kilitlenemeyecek hatta atış bile yapamayacaktı. Birkaç yıl sonra işin kokusu çıktı. Görüldü ki F-4’lerdeki yazılımın tezgahı, F-16’larda da vardı. Türkiye’nin bilgisi olmadan F-16’ların program yazılımına, NATO ülkeleri ile birlikte İsrail de “dost kuvvet” olarak tanımlanmış…

Kısaca bizim uçaklarımız herhangi bir İsrail saldırısına karşı bırakın füze atmayı, tek bir mermi bile atamayacak hale getirilmiş. İsrail gibi Yunanistan’da ‘Dost kuvvet’ sınıfına konulmuş. Yunanistan’la da bir savaşa girsek, bizim savaş uçaklarımız Yunan savaş uçakları karşısında yolcu uçağı gibi kalacaktı. Tıpkı İsrail uçaklarının karşısında olacağı gibi..

Erdoğan o günlerde bu yazılımların millileştirilmesi için talimat verdi. Bu talimat sonrasında esrarengiz olaylar da ardı ardına geldi. Mühendisler Savaş uçaklarının millileşmesi için çalışırken, şüpheli ölümlerde başladı. ASELSAN’da Milli Tank Projesi üzerinde çalışan Hüseyin Başbilen, 7 Ağustos 2006’da boğazı ve bileği kesilmiş olarak aracının içinde bulundu. 2007’de Halim Ünal kafasına isabet eden tek kurşunla öldü. Dokuz gün sonra da Evrim Yançeken oturduğu binanın 6’ncı katından düşerek can verdi. 30 yaşındaki mühendis Ali Ünal 17 Ocak 2007’de kafasına isabet eden kurşunla yaşamını yitirdi.

Ali Ünal, F-16 savaş uçaklarının modernizasyonu, komuta kontrol, şifreleme sistemlerini hazırlıyordu. ODTÜ mezunu dört genç mühendisin ortak özelliği, uçaklar için dost-düşman tanıma sistemi üzerinde çalışıyor olmalarıydı.

Bu cinayetlere görünmez bir el müdahil olmuş, mühendislerin dosyası ‘İNTİHAR’ damgasıyla kapatılmıştı. ASELSAN’daki “intihar-cinayet” serisinin ardından, 2010’da İsrail’in Mavi Marmara katliamı yaşandı. Bu olay İsrail ile iplerin tamamen kopmasına neden oldu. Anlaşmalar ve yazılımlar iptal edildi. 2013 yılında yazılım millileştirildi, F-16’lar ‘özgür’ oldu.

***

Savaş uçaklarımızın yazılımının İsrail’e verildiği 1996 yılı ile uçakların yazılımının millileştiği 2013 yılı arası, en çok uçak kazası yaşanan dönem oldu. FETÖ itirafçıları örgütün İsrail ile ilişkilerini açık edince, savaş uçaklarımızın düşmesiyle ilgili korkunç bir şüphe oluştu. Bu cinayetlerde FETÖ’nün parmağı olduğuna yönelik işaretler üzerine, ASELSAN mühendislerinin dosyası tozlu raflardan indirildi.

15 Temmuz hain FETÖ darbesinden sonra bir gelişme daha yaşandı. Biliyorsunuz darbede en aktif rolü FETÖ’nün emrine giren Hava Kuvvetleri ve savaş uçakları pilotları üstlenmişti. FETÖ’nün kendi pilotlarını işbaşına getirmek için, kıdem ve rütbe olarak önde bulunan bazı pilotları uçak kazalarına kurban ettiği dillendirildi. Vatanını seven milliyetçi pilotları kendine hedef olarak seçen FETÖ’nün; içeriden kendisi, dışarıdan İsrail aracılığıyla bu uçakların elektronik sistemlerini havada kilitleyerek düşürüldüğüne yönelik şüpheler kuvvetlendi. Milli yazılım öncesi; 15 yılda 31 adet F-16, 23 adet F-4 savaş uçağı kaybettik.

Yazılımının millileşmesinden sonraki 6 senede sadece 2 F-16 savaş uçağı kaybettik. Tek başına bu veri bile, uğradığımız ihanetin boyutunu göstermeye yeter. FETÖ, mankurtlaştırarak birer vatan hainine dönüştürdüğü pilotlarının yükselmesini sağlamak için kaç vatansever pilotumuzu şehit etti?

Ajanlığını yaptıkları ülkelerle birlikte kaç uçağımızı düşürdüler? Bunlar ayrı ayrı araştırılmalı ve Bu bilgiler kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Bunları uzun uzun niye anlattım. Amerika F-16 tezgâhının benzerini, F-35’lerde de sürdürecekti.

Ana yüklenicisi Lockheed Martin firması, F-35 uçaklarının yazılım kodlarını Türkiye ile paylaşmayacaklarını bildirdi. Peki bu ne demek?

ABD’nin Türkiye’ye sattığı uçaklardaki standart “dost-düşman” sistemi, İsrail’i “düşman” olarak görmüyor. ABD kaynak kodlarını vermediği için, Türkiye yazılımı değiştirerek dostunu-düşmanını kendisi belirleme hakkı ve yetkisi olmayacak.

İsrail savaş uçakları bizi düşman olarak görecek ama bizim uçaklarımız İsrail’i dost olarak görecek. Bu şartlarda; herhangi bir çatışmada da bizim uçakları kuş gibi avlarlar. S-400’ler daha kurulup aktif hale gelmeden, dost sandığımız düşmanların içimize sokmaya kalktıkları F-35 belasını patlattı. Durduk durduk bir S-400 aldık, 100 F-35’i vurduk. Ben karlı alışveriş diye buna derim.

Metin Özer & Mustafa Özkan

Haber Vitrini

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : ÇANAKKALE SAVAŞINDA EVİNİ-ÇOCUKLARINI BIRAKIP CEPHEYE GİDEN KAHRAMAN BİR BABA


ÖZEL BÜRO NOTU : ALLAH TÜM ECDADIMIZDAN, ŞEHİT VE GAZİLERİMİZDEN RAZI OLSUN. RABBİM ONLARI MAHŞERİ ALEMDE YÜKSÜZ, SIKINTISIZ CENNETİNE NAİL ETSİN. KABİRLERİ BOL, TOPRAKLARI NUR OLSUN İNŞ. FOTOYA BAKINCA ANLIYORSUNUZ. KAHRAMAN DEDEMİZİN ÜZERİNDE KIYAFET NAMINA BİR PARÇA GİYSİ BİLE YOK AMA VATAN SEVGİSİ GÖĞSÜNDEN FIŞKIRIYOR. BAZEN DÜŞÜNÜYORUZ. ACABA ONLARA LAYIK EVLATLAR OLABİLDİK Mİ DİYE. ONLAR BU DURUMDA BİLE BİR VATAN VERDİLER BİZE. PEKİ BİZ NE YAPIYORUZ ?

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : SURİYE’DEKİ SAVAŞ PETROL VE DOĞALGAZ SEKTÖRÜNÜ NASIL ETKİLEDİ ????


SURİYE’DEKİ SAVAŞ PETROL VE DOĞALGAZ SEKTÖRÜNÜ NASIL ETKİLEDİ ????

Perşembe 11 Temmuz 2019

SDG Deyrizor’daki ülkenin en büyük petrol sahası el-Ömer’i kontrol ediyor (Reuters)

Beyrut/Şarku’l Avsat

Suriye’de 8 yıldır devam eden çatışmalar nedeniyle ülkedeki petrol ve gaz sektörü onlarca milyar dolar kayıp yaşadı.

Zayıflayan üretim Esed rejimini petrol ithal etmeye zorladı ancak Şam ve Tahran’a uygulanan Batı yaptırımları petrol tankerlerini engelledi.

Kim neyi kontrol ediyor?

2013’te Suriye’nin petrol rezervlerinin 2 5 milyar varil ve doğalgazın ise 241 milyar metreküp olduğu tahmin ediliyordu.

AFP’nin haberine göre rejim güçleri ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) temel olarak ülkenin petrol ve doğalgaz servetini paylaşıyor.

En belirgin petrol sahaları SDG’nin kontrolündeyken Şam ise başlıca doğalgaz alanlarını elinde tutuyor.

SDG özellikle Deyr-i Zor’daki ülkenin en büyük petrol sahası el-Ömer’in yanı sıra el-Tanak ve Cafra’yı da kontrol ediyor.

Ayrıca Haseke’deki Rimelan ile birlikte yine Haseke ve Rakka’daki daha küçük petrol sahalarını Deyr-i Zor’daki Koniku ve Suveydiye petrol sahalarını da elinde bulunduruyor.

Buna karşılık rejim ise Humus’taki ülkenin en büyük doğalgaz sahası eş-Şaar’ın yanı sıra Sadad ve Arak doğalgaz sahalarını kontrol ediyor.

Deyr-i Zor’daki el-Verd el-Taim eş-Şula el-Nişan Nıftiye ile Rakka’daki es-Sevra’yı da elinde tutuyor.

Hasar ne kadar?

Savaştan önce petrol ve doğalgaz ülke ekonomisi için kilit öneme sahipti.

The Syria Report tarafından yayınlanan son verilere göre petrol ve doğalgaz 2010 yılında ihracat gelirlerinin yüzde 35’ine ve devlet gelirlerinin ise yüzde 20’sine katkı sağladı.

2011’de savaşın patlak vermesiyle birlikte şiddetli çatışmalar ve tesislerin bombalanması sonucu sektör ciddi şekilde hasar gördü. Rejim güçleri en büyük petrol ve doğalgaz alanlarını kaybetti.

Uluslararası petrol şirketleri de rejim üzerindeki Batı yaptırımlarına uyum sağlayarak faaliyetlerini askıya aldı.

Suriye Petrol ve Maden Kaynakları Bakanı Ali Ganem’in nisan ayında resmi medyaya verdiği rakamlar söz konusu savaşta petrol ve doğalgaz sektörünün 72 4 milyar dolarlık kayıp yaşadığını ortaya koydu.

Söz konusu verilere göre ham petrol üretimi 2010 ve 2016 yılları arasında yüzde 99’dan fazla düşüş yaşayarak günde 385 bin varilden 2 bin varile geriledi.

Doğalgaz üretimi ise aynı dönemde yüzde 69 oranında düşüş yaşadı. Günlük 21 milyon metreküpten 6.5 milyon metreküpe düştü.

Ancak rejimin 2017 yılında Humus’taki petrol ve doğalgaz alanlarını DEAŞ’ın elinden geri almasından bu yana bölgedeki üretim doğalgazda 17 milyon metreküp petrolde de 24 bin varile kadar yükseldi.

Ganem’e göre bu üretim Suriye’nin ihtiyacını karşılamıyor. Ülkenin günlük 136 bin varil petrole ihtiyacı olduğu tahmin ediliyor. Dolayısıyla şu anki üretim Suriye’nin petrol ihtiyacının yüzde 20’sini ve doğalgaz ihtiyacının da yüzde 60 ila 70’ini oluşturuyor.

Yaptırımların etkisi ne?

Çatışmalardan önce birkaç uluslararası şirket Suriye’nin petrol ve doğalgazına yatırım yaptı ancak Batılı ülkeler ekonomik yaptırımların sonucunda çekilmek zorunda kaldı.

Şam biriken zararlar sonucunda yaptırımları aşarak dost ülkelerden hidrokarbon ithal etmek zorunda kaldı ve petrol ihtiyaçlarını karşılamak için kredi hattı açan İran’a güvendi.

Washington kasım ayında Tahran’a yeni yaptırımlar uyguladı ve kredi hattı çalışmayı durdurdu.

Yerel basında çıkan haberlere göre 2018’in ekim ayından aynı yılın mayıs ayı başına kadar Suriye’ye hiçbir petrol tankeri gitmedi.

Yaptırımlar sonucu yaşanan yakıt ve doğalgaz krizi bu kış ve ilkbahar aylarında rejim bölgelerinde yoğunlaşarak hükümetin kemer sıkma önlemleri almasına neden oldu.

Bakan Ganem’e göre yaptırımlar tedarikçiler gemiler ve tesis isimlerini de içerecek şekilde kademeli olarak arttı.

Şam geçen ay Lazkiye’deki Banyas rafinerisinde denizaltındaki petrol borularının sabotaja uğradığını öne sürmüştü.

Bakan Banyas rafinerisinin çatışma yaşanan dönem boyunca 112 defadan fazla çalışmalarını askıya almak zorunda kaldığını söyledi.

Oysa küresel gerekliliklere göre rafinerinin yılda bir kez bakım için çalışmalarının durması gerekiyor.

Şam’ın seçenekleri neler?

Rejim savaş yılları boyunca ihtiyaçlarının bir bölümünü güvence altına almak için rakiplerinin kontrolündeki bölgelerden de petrol aldı.

Ülkenin doğusundaki en önemli petrol sahalarına halen erişilemiyorken Şam’ın önünde iki seçenek var… Bunlar SDG ile bu alanlar da dahil olmak üzere bölgenin geleceği hakkında bir anlaşma yapmak veya askeri operasyon.

SDG daha önce yaptığı açıklamalarda rejimle yapılması muhtemel her türlü anlaşmanın adil bir petrol servet dağılımı çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiği konusundaki ısrarını dile getirdi.

Kürtler geçtiğimiz yıllarda iç tüketimin bir kısmını güvence altına almak için Rimelan petrol sahasından petrol çıkardı ve arıttı.

Savaştan önce doğudan çıkarılan ham petrol rafine edilmek üzere Humus ya da Banyas’a transfer edilirken Kürtler yalnızca yerel ihtiyaçlarını karşılamak için tasarlanmış küçük rafinerilere sahipti.

Bakan’ın aktardığına göre rejim doğu bölgesinde kontrolü sağlarsa ‘tüm petrol türevlerinde mutlak verimlilik sınırlarına’ ulaşacak.

Şarku’l Avsat’ın analistlerden edindiği bilgilere göre siyasi bir çözüm bulunması ve yaptırımların kaldırılması durumunda petrol ve gaz sektörünün Suriye’nin yeniden yapılanmasının finanse edilmesinde kilit rol oynayacak.

LİNK : https://aawsat.com/turkish/home/article/1808101/suriyedeki-sava%C5%9F-petrol-ve-do%C4%9Falgaz-sekt%C3%B6r%C3%BCn%C3%BC-nas%C4%B1l-etkiledi