SAVAŞ DOSYASI : Savaşlarda Üçüncü Devrim Otonom Silah Sistemleri ve İnsancıl Hukuk


Savaşlarda Üçüncü Devrim Otonom Silah Sistemleri ve İnsancıl Hukuk

Adem ÖZER

Dünya, son yıllarda birçok devrimci teknolojiye tanıklık etmiştir. Yeni bir silahlanma yarışı devam ediyor ve sonuçları gezegenimizin geleceğini şekillendirmektedir. Ancak bu yarış iki ülke arasında gerçekleşmemektedir. Anahtar Kelimeler: Uluslararası İnsancıl Hukuk, ayrım gözetme, orantılılık, askeri zorunluluk, sorumluluk. …

Önceki Haber : “Yeni Deniz Güvenliği Ekosistemi ve Doğu Akdeniz” Kitabı Çıktı

ÖZET

Dünya, son yıllarda birçok devrimci teknolojiye tanıklık etmiştir. Yeni bir silahlanma yarışı devam ediyor ve sonuçları gezegenimizin geleceğini şekillendirmektedir. Ancak bu yarış iki ülke arasında gerçekleşmemektedir. Yavaş yavaş değişen hukuksal ve kurumsal normlarımızın kaplumbağası ile silah endüstrisindeki hızlı teknolojik değişimin tavşanı arasındadır. Gelişen teknolojiler, her zaman askeri stratejinin merkezi olmuştur. Ortaya çıkan yenilikler ise savaşların denklemini değiştirmiştir. Bu anlamıyla teknoloji modern silahlı çatışmaların dönüştürülmesinde en büyük rolü oynamıştır. Nitekim 11 Eylül 2001 terörist saldırılarının ardından medya ve halk tarafından insansız hava araçları olarak tanımlanan yarı otonom silah sistemlerinin mevcudiyetinde ve kullanımında dramatik bir gelişme gözlemlenmiştir. Bu dramatik gelişmenin son hali ise “otonom silah sistemleri”dir. Otonom silah sistemleri barut ve nükleer silahların keşfinden sonra savaşlarda üçüncü devrim olarak ortaya çıkmaktadır. Günümüzde otonom silah sistemlerinin tanımına ilişkin konsensüs söz konusu değildir. Bu sistemlerin belirleyici özelliği kritik işlevlere hedeflerin aranması, belirlenmesi, seçilmesi ve hedeflere angaje olunması gibi sahip olmasıdır. Otonom silah sistemlerinin kritik işlevlere sahip olması silahlı çatışmalarda hukuki sorunlara – uluslararası insancıl hukuk, uluslararası insan hakları hukuku, uluslararası ceza hukuku ve uluslararası sorumluluk nedenolmaktadır. Sorunların en belirgin olduğu alan ise uluslararası insancıl hukuktur. Bu bağlamda çalışmanın temel amacı otonom silah sistemlerinin ortaya çıkardığı sorunları uluslararası insancıl hukuk boyutuyla ele almaktır.

Anahtar Kelimeler: Uluslararası İnsancıl Hukuk, ayrım gözetme, orantılılık, askeri zorunluluk, sorumluluk.

GİRİŞ

Yakın dönemde robot ve robotik sistemlerin bilim kurgu alanından teknolojik gerçekliğe doğru hızla ilerlediğini gözlemlemek mümkündür. Nitekim dünya son yıllarda birçok devrimci teknolojiye tanıklık etmiştir. Gelişen teknolojiler, her zaman askeri stratejinin merkezi olmuştur. Ortaya çıkan yenilikler ise savaşların denklemini değiştirmiştir.2 Bu anlamıyla teknoloji modern silahlı çatışmaların dönüştürülmesinde en büyük rolü oynamıştır. Nitekim 11 Eylül 2001 terörist saldırılarının ardından medya ve halk tarafından insansız hava araçları olarak tanımlanan yarı otonom silah sistemlerinin mevcudiyetinde ve kullanımında dramatik bir gelişme gözlemlenmiştir. Bu dramatik gelişmenin son hali ise “otonom silah sistemleri”dir.

Otonom bir silah sisteminin evrensel olarak kabul görmüş tanımı yoktur. Önerilen tanımların karakteristik özelliği ise otonom silah sistemlerinin insan müdahalesi olmaksızın hedeflere kendi kendine karar vermesidir.3 Bugün hâlihazırda otonom silah sistemlerinin olmadığı iddia edilmektedir.4 Ancak, literatürdeki tartışmalar otonom silah sistemlerinin geliştirilip geliştirilmeyeceği yönündedir. ABD Savunma Bakanlığı, İnsansız Sistemler Entegre/ Bütünleşik Yol Haritası FY2013-2038 (Unmanned Systems Integrated Roadmap FY2013-2038) ile önümüzdeki 25 yıl içinde insansız sistem teknolojilerinin geliştirilmesi, üretimi, testi, eğitimi, operasyonu ve sürdürülebilmesi için bir vizyon ve strateji oluşturmayı amaç edinmiştir.5 Uluslararası KızılhaçTeşkilatı (International Committee of the Red Cross-ICRC) ise bunun aksine günümüzde insan müdahalesi olmaksızın çalışan sistemlerin var olduğunu öne sürmekte6 ve bu silahların belirleyici özelliğinin ise “kritik işlevlere (critical functions)” sahip olması, yani hedeflerin aranması (search), belirlenmesi (identify), seçilmesi (select) ve saldırı (attack) durumlarında otonom hareket etmesidir.7 Günümüzde kullanılan bazı silah sistemlerinin kritik işlevlerinde artan otonomi mevcuttur.

Silahlı çatışma bağlamında otonom silah sistemlerinin potansiyel kullanımı sivil toplum ağlarının, uluslararası örgütlerin bilhassa hükümet dışı örgütlerin (non-governmental organizations) ilgisine mazhar olmuştur. Otonom silah sistemleri üzerine düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi’nin Beşinci Gözden Geçirme Konferansı’nın nihai metninde, 2016 yılında otonom silah sistemleriyle ilgili hukuki ve etik konuları tartışmak maksadıyla Hükümet Uzmanlar Grubu (Group of Governmental Experts) kurulmuş8 ancak, yetersiz devlet fonu nedeniyle toplantı iptal edilmiştir.9 Öte yandan 2013 yılında İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch- HRW) başını çektiği bir grup10 hükümet dışı örgüt “Stop Killer Robots” adlı uluslararası bir kampanya başlatmış, kendilerini ise otonom silah sistemlerini önleyici olarak yasaklayan uluslararası bir çalışma koalisyonu olarak tanımlamışlardır.11 İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Harvard Hukuk Fakültesi Uluslararası İnsan Hakları Kliniği (Harvard Law School’s International Human Rights Clinic) tarafından hazırlanan “Losing Humanity: The Case Against Killer Robots” adlı raporda, bu tür devrimci silahların uluslararası insancıl hukuk iletutarlı olamayacağı ve silahlı çatışma sırasında sivillerin ölüm veya yaralanma riskini artıracağı nedeniyle otonom silah sistemlerinin geliştirilmesinde ve kullanımında önleyici bir yasağa ihtiyaç olduğu vurgulanmıştır.12 2017 yılında 28 ülkeden gelen robot ve yapay zekâ (artifical intelligence) şirketinin 137 kurucusu tarafından imzalanan açık mektupta13 BM’nin otonom silah sistemlerine karşı acilen müdahale etmesi çağrısında bulunulmuştur.14

Otonom silah sistemleri barut ve nükleer silahların keşfinden sonra savaşlarda üçüncü devrim olarak ortaya çıkmaktadır. Otonom silah sistemlerinin kritik işlevlere sahip olması silahlı çatışmalarda hukuki sorunlara – uluslararası insancıl hukuk, uluslararası insan hakları hukuku, uluslararası ceza hukuku ve uluslararası sorumluluk- neden olmaktadır. Sorunların en belirgin olduğu alan ise uluslararası insancıl hukuktur. Bu bağlamda çalışmanın temel amacı otonom silah sistemlerinin ortaya çıkardığı sorunları uluslararası insancıl hukuk boyutuyla ele almaktır.

Adem ÖZER, "Geleceğin Güvenliği" isimli kitabından alınmıştır.

“Geleceğin Güvenliği” e-kitabı için Tıklayınız

“Geleceğin Güvenliği” Kitabı için Tıklayınız

SAVAŞLAR DOSYASI /// Mert Can Yılmaz /// Çatışmalar ve Propaganda : Savaşı başlatan yalanlar


Mert Can Yılmaz /// Çatışmalar ve Propaganda : Savaşı başlatan yalanlar

Savaşların her zaman hakikatler üzerinden kurgulanmadığı açık.

Meşruiyet kaygıları ve kimi zaman savaşın kitleler tarafından benimsenmesine duyulan ihtiyaç, siyasi aktörleri yalana sürükleyebiliyor. Bu bağlamda oluşturulan propaganda aygıtlarıyla aktörler çıkarları doğrultusunda adımlar atabilirken, kitleler gerçeğe karşı ilgisiz bırakılıyor. Medyanın bu noktada oynadığı rolü pek de küçümsememek gerek.

Bu yazıda tarihte yer etmiş dört önemli savaşın ardındaki dört yalanı ele alıyoruz. Öte yandan örnekler elbette bunlarla sınırlı değil. Dünyanın başka birçok farklı yerinden benzeri vakalara rastlamak mümkün. Yalan, birçok savaşın ortaya çıkışında veya gelişiminde karşımıza çıkıyor.

1) İspanyol-Amerikan savaşı ve USS Maine vakası

Oxford Companion to American Military History isimli kaynakta anlatılanlara göre 19. yüzyılın sonlarına doğru İspanya’nın hakimiyeti altındaki Küba’da yönetime karşı isyanlar baş gösteriyor. Her ne kadar İspanya bu isyanları bastırabilecek güce zaman zaman erişse de 1890’lı yılların sonlarına doğru dönemin ABD Başkanı William McKinley, İspanya’yı çeşitli tavizler vermesi konusunda baskı altına almış durumda. Baskılar sonucunda Madrid yönetiminin reform hamleleri geliştirme yoluna başvurması bu sefer adadaki İspanyol yetkilileri ve İspanyol yönetimine sadık Kübalıları rahatsız ediyor. Tarihler Ocak 1898’i göstermekte. Adanın İspanyol yönetimi taraftarı sakinlerinin Havana’da yarattığı koşullar dönemin ABD Konsolosu Fitzhugh Lee’yi önlem almaya yöneltiyor ve adadaki Amerikalıların yaşamının ve sahip oldukları mülklerin korunması adına Lee, ABD hükümetinden bir savaş gemisi talebinde bulunuyor.

USS Maine isimli gemi 25 Ocak’ta Havana kıyılarına ulaşıyor. İspanyol yetkililer isteksiz bir biçimde geminin limana giriş yapmasına izin veriyor. Üç hafta sonra beklenmedik bir gelişme oluyor ve 15 Şubat gecesi USS Maine büyük bir patlamayla sulara gömülüyor. Mürettebatın neredeyse üçte ikisi, 260’a yakın insan patlamada can veriyor.

Patlamaya dair yapılan ilk soruşturmada kim oldukları bilinmeyen şahıslar tarafından geminin dışında gerçekleştirilen bir patlama sonucunda gemideki mühimmatın da havaya uçtuğu sonucuna ulaşılmış. Patlamanın gemideki kömür deposunda gerçekleşen rastgele bir tutuşmadan kaynaklandığına dair açıklamalar ise reddediliyor. Bu sırada basında sansasyonel haberler gündeme geliyor. Birçok Amerikalı bu haberler dolayısıyla patlamanın İspanyollar tarafından yerleştirilmiş bir mayından kaynaklandığı konusunda ise hemfikir.

Gelişmeler ABD kamuoyunda İspanyol hakimiyeti karşıtı algıyı kuvvetlendirirken USS Maine’in havaya uçması İspanyol-Amerikan Savaşı’na giden yolda önemli bir etmen olarak düşünülebilir. Yaşananların ardından ABD kamuoyu içerisinde Küba’ya müdahale edilmesi gerektiği konusunda sesler yükseliyor, İspanya’nın adadan tamamen ayrılması gerektiğine dair siyasi girişimler Kongre’de yankılanıyordu.

Neticede Nisan 1898’in sonlarına doğru taraflar birbirlerine karşı savaş ilan ettiler. Yaklaşık 6 ay süren savaşın sonunda İspanya bölgedeki hakimiyetini tamamen yitirecekti.

Olayın üzerinden 77 sene sonra açılan bir başka soruşturmada patlamanın dışarıdan kaynaklı olduğu tezi doğrulanamadı. Raporda kömür kazanındaki ateşin, kazanın bitişiğindeki mühimmat deposunu havaya uçurduğu görüşüne yer verildi. İspanyolların USS Maine’e yönelik saldırı girişiminde bulunduğu argümanı basın tarafından işlenen bir hikaye olarak kaldı. Gerçekleri yansıtmıyordu.

2) Mukden Vakası ve Mançurya’nın İşgali

Takvimler 18 Eylül 1931’i gösteriyor. Mançurya bölgesi, Çin ve Japonya arasındaki gerilimin odak noktası konumunda. Çinli askerlerin Güney Mançurya Demiryolu’nun Mukden şehrinin birkaç kilometre kuzeyinde yer alan bir parçasını havaya uçurduğu haberi yayılıyor. Japon Guandong ordusunun yanıtı ise gecikmiyor. Meşru müdafaa hakkını öne süren Japon ordusu, Mukden şehrinden başlayarak bölgedeki diğer şehirleri ve demiryolu üzerindeki kasabaları bir bir işgale başlıyor.

Öte yandan işgal hamlelerinin fitilini ateşleyen demiryolu bombalama vakasını gerçekleştirenlerin Çinli askerler olduğu iddiası doğru değildi.

Cambridge History of Japan isimli kitapta anlatılanlara göre bombayı Japon ordusundan Teğmen Suemori Kawamoto yerleştirmişti. Planlamaların önemli bir kısmını ise Albay Kaniji Ishiwara üstlenmişti. Japon ordusu böyle bir yöntem izleyerek tüm bölgenin işgalinin önünü açmaya çalışacaktı. Nitekim öyle de oldu. Kısa bir zaman içerisinde Mançurya ele geçirildi ve işgal sonrası bölgede Manchukuo isminde bir kukla devlet kuruldu.

3) Vietnam Savaşı’na giden yol: Tonkin Körfezi Olayı

Tarih 2 Ağustos 1964. ABD’ye ait USS Maddox isimli muhribin, Tonkin Körfezinde Kuzey Vietnamlılara ait torpido botları tarafından saldırıya uğradığı haberi geliyor. Bu tarz bir saldırı olasılığına karşı hazırlıklı olan USS Maddox, saldırıya yanıt veriyor. Olay kısa bir süre içerisinde sona eriyor.

Ancak sonraki günlerde yaşananlar kafa karışıklığı yaratıyor. Özellikle 4 Ağustos günü geç saatlerde yaşanan gelişmeler ve Washington’daki yetkililerin bu gelişmelere karşı attığı adımlar oldukça dikkat çekici.

4 Ağustos günü USS Maddox, akşam saatlerinde belirlenemeyen birkaç gemiyi takip ettiğini raporluyor. Her ne kadar ABD muhripleri Kuzey Vietnam kıyılarının 100 mil açığında seyrediyor olsa da bir anda birden fazla geminin dört bir yandan yaklaşmakta olduğu kayıtlara alınıyor. Bu andan sonra yaklaşık üç saat boyunca makineli silah sesleri, yirmiden fazla torpido saldırısı ve sayısız radar teması raporlanmış. Muhriplerin “karşı saldırısı”nda kullanılan materyaller de birer birer kayıt altına alınmış. Gelişme Washington’a ulaşıyor.

7 Ağustos 1964’te karar çıkıyor. Kongre, neredeyse oy birliğiyle, Tonkin Körfezi Kararnamesi’ni onaylıyor. Kararnamede ABD Başkanı Johnson’a, “ABD kuvvetlerine karşı yöneltilebilecek herhangi bir silahlı saldırıyı püskürtmek için gerekli her türlü araca başvurma” yetkisi veriliyor.

Öte yandan bu kararnameyi tetikleyen ve 4 Ağustos’ta gerçekleştiği iddia edilen saldırı aslında hiç yaşanmamıştı.

U.S. Naval Institute’un konuyla ilgili yayımladığı makaleye göre 2005 ve 2006 yıllarında açığa çıkan yeni belgelerle birlikte 4 Ağustos’ta neler yaşandığını daha net anlayabiliyoruz. Hükümetin üst düzey yetkililerinin gerçekleri çarpıtması ve yaşananlar hakkında ABD kamuoyunu açık bir biçimde kandırması sonucunda çıkartılan kararnameyle birlikte ABD’nin tüm gücüyle Vietnam Savaşı’na dahil olduğu gözler önüne seriliyor. Makalede belirtildiğine göre Savunma Bakanı McNamara’nın kanıtları çarpıtması ve bilinçli bir biçimde Kongre’yi yanlış bilgilendirmesi söz konusu.

McNamara 2003 yılında yayımlanan “The Fog of War” isimli belgeselde 4 Ağustos’ta yaşananlara dair şu sözleri dile getiriyor:

Bir kafa karışıklığı söz konusuydu ve sonrasında gerçekleşenler gösterdi ki o gün (4 Ağustos) saldırıya uğradığımıza dair yargımız hatalıydı. Bu gerçekleşmemişti. Öte yandan 2 Ağustos’ta saldırıya uğradığımıza dair yargı doğruydu….Sonuçta bir kere haklıydık, bir keresinde de yanıldık.

4) Körfez Savaşı’na doğru: Nayirah’ın tanıklığı

Nayirah isimli 15 yaşındaki bir kız, 10 Ekim 1990 tarihinde Kongre İnsan Hakları Kurulu’nun -bugünkü ismiyle Tom Lantos İnsan Hakları Komisyonu- karşısına çıkıyor. Anlattıklarının karşısında üzülmemek elde değil.

Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrasında tanıklığına başvurulan Nayirah yaklaşık dört dakika süren sözlü tanıklığı sırasında Iraklı askerlerin Kuveyt’teki bir hastaneye gelip yeni doğmuş bebekleri kuvözlerinden çıkarttıklarını ve onları soğuk zemine bırakıp ölüme terk ettiklerini anlatıyor.

Nayirah’nın bu iddiası basında geniş yer buluyor. Dönemin ABD Başkanı George H. W. Bush ve birçok Kongre üyesi Nayirah’nın tanık olduğu bu vahşeti konuşmalarında gündeme getiriyor ve Körfez Savaşı’nda ABD’nin Kuveyt’in yanında yer alması gerektiği argümanı bu tanıklıkla bir kez daha desteklenmeye çalışılıyor. O dönem Kuveyt Kızılayı’nın başında olan Dr. Ibraheem Behbehani, olayı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde de anlatıyor.

15 yaşındaki bu kızın anlattıkları yüzbinlerce insanın yüreğine dokunuyor ve bu durum siyasilerin alacakları kararın meşru karşılanmasında bir süreliğine etkin oluyor.

Öte yandan Nayirah’nın bu duygusal konuşması bir PR çalışmasından ibaret.

1992 yılında Nayirah’nın soyadının al-Sabah olduğu ortaya çıkıyor. Nayirah al-Sabah, o dönem Kuveyt’in ABD Büyükelçisi Saud al-Sabah’ın kızı. Kongredeki tanıklığı ise “Citizens for Free Kuwait” isimli bir organizasyon tarafından sağlanmış. Organizasyon, Kuveyt devleti tarafından finanse edilirken Amerikan kamuoyunu ABD’nin Kuveyt’e askeri müdahalesi noktasında da ikna etmeyi amaçlıyormuş.

Organizasyonun kampanyalarını ise Hill & Knowlton isimli ABD merkezli bir halkla ilişkiler firması yürütmüş.

Netice itibariyle Nayirah’nın tanıklığının bir kurgudan ibaret olduğu netleşiyor. Ancak bu durum ABD kamuoyunun önemli bir kısmının ikna edilmesi ve ABD’nin savaşa dahil olmasından aylar sonra ortaya çıkıyor.

Yukarıda anlatılan dört örnekte de yalanların savaşın arka planında yatan esas etmenler olduğunu söylememiz doğru olmaz. Ancak savaşın meşruiyetinin tartışmalı olduğu anlarda veya kitlelerin desteğine duyulan ihtiyacın arttığı zamanlarda siyasetçilerin veya ordu içerisinden isimlerin bu tarz yöntemler izlediğini görmek mümkün.

Yalanlar çoğu zaman gazetecilerin araştırmaları sonucunda veya gizli belgelerin olayların üzerinden belirli bir süre geçtikten sonra halka açıklanması neticesinde açığa çıkıyor. Bu durumun siyasi aktörlerin gelecekteki hamlelerine duyulan güveni önemli ölçülerde etkileyebildiği ise kolayca gözlemlenebiliyor.

Kaynaklar:

C-SPAN, Nayirah’nın tanıklık görüntüleri Youtube, Nayirah’nın tanıklık görüntüleri The Guardian, “The Disinformation Campaign” başlıklı makale, 4 Ekim 2001 Youtube, Nayirah’nın tanıklığının anlatıldığı bir çalışmadan bir kesitin paylaşıldığı kayıt New York Times, Nayirah’nın tanıklığına dair yayımlanan bir haber, 17 Ocak 1992 New York Times, Nayirah’nın tanıklığına dair yayımlanan bir başka metin, 15 Ocak 1992 The Washington Post, Hill & Knowlton isimli firmanın Nayirah’nın tanıklığındaki rolüne değinen bir makale, 12 Ocak 1992

İRAN ORDUSU DOSYASI /// Süleymani’nin ölümü sonrası uzman yorumu : Gerilim artacak ancak savaş ihtimali düşük


Süleymani’nin ölümü sonrası uzman yorumu : Gerilim artacak ancak savaş ihtimali düşük

İran lideri Hamaney’in en yakınındaki isimlerden birisi olan Kasım Süleymani’nin öldürülmesi sonrası milyonların aklına "İran ile ABD arasında savaş mı çıkacak?" sorusunu gündeme getirdi. Dünyayı sarsan ölüm haberi sonrası uzmanlar, İran-ABD geriliminin çok ciddi boyutlara ulaşacağını söylese de savaş ihtimalinin düşük olduğunu belirtti.

Kasım Süleymani, ABD ile birlikte İran‘ın bölgedeki en büyük rakipleri Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de bölgedeki milis güçlere destek vermekle suçladığı, İran’ın ülke dışındaki operasyonlarından sorumlu komutanıydı.

Doğrudan İran’ın dini lideri Ali Hamaney’e bağlı olan Süleymani, Hamaney’e 1979’daki İslam devriminden bu yana en yakın isimlerden biriydi ve Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen’deki çatışmalarda önemli bir rol oynuyor ve bölgedeki politikaların belirlenmesinde etkili oluyordu.

IRAK’TAKİ ŞİİLERİN İRAN’A YAKINLAŞMASINDA ROL OYNADI

1998’de Kudüs Gücü’nün komutanı olan Süleymani, Lübnan’da Hizbullah’la, Suriye’de Baas yönetimiyle ve Irak’taki Şii silahlı gruplarla İran’ın ilişkilerini daha da yakınlaştırmada önemli rol oynadı. İsrail ve bazı Arap ülkelerinin istihbaratları tarafından defalarca suikast girişiminde bulunulduğu ve her seferinde bu girişimlerin engellendiği belirtiliyor.

İran Devrim Muhafızları, ABD’nin "yabancı terör örgütleri" listesinde.

SÜLEYMANİ’NİN ÖLÜMÜ NE ANLAMA GELİYOR?

İran ordusunun en önemli yöneticilerinden, üst düzey komutanlarından birinin ABD tarafından öldürülmesi, İran ve ABD arasındaki gerilimin çok daha ciddi boyutlara ulaşabileceğini gösteriyor.

İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif, Süleymani’nin öldürülmesine karşılık verileceğini, ABD’nin bu karşılıktan sorumlu olacağını belirtti.

Süleymani’yle birlikte öldürüldüğü iddia edilen El Mühendis de, Hadi el Amiri’den sonra Irak’taki Haşd-i Şabi güçlerinin ikinci önemli komutanıydı. Hizbullah Tugayları’nın komutanı olan El Mühendis, yaklaşık bir yıl önce verdiği bir röportajda Kasım Süleymani’yle ilişkisi için "bir askerin komutanına olan bağlılığı gibi" demişti.

ABD, 8 Nisan 2019’da Haşd-i Şabi’yi "terör örgütü" olarak kabul ettiğini açıklamıştı.

"SON YILLARIN EN BÜYÜK HABERİ"

Orta Doğu uzmanları, Twitter üzerinden operasyonun önemini ve olası sonuçlarını değerlendirdi.

Washington merkezli Orta Doğu Enstitüsü direktörü Charles Lister, "Süleymani’nin öldürülmesinin sonuçlarını tahmin etmek zor, bu Orta Doğu’da son yılların en büyük haberi" dedi, ABD’nin yakında Suriye ve Irak’tan tamamen çekilebileceğini yazdı.

Global Politikalar Merkezi’nin Devlet Dışı Aktörler Programı direktörü Hassan Hassan da, "İran, ABD’nin vereceği olası yanıt konusunda fazla rahat davrandı" diyerek İran’ın son haftalardaki eylemlerini sıraladı:

-ABD’nin insansız hava aracını düşürdü-Suudi Arabistan’ın petrol tesislerine saldırdı. Amerikan üssüne saldırıp bir Amerikalı müteahhiti öldürdü. ABD büyükelçiliğine saldırı organize etti. Tüm bunların ardından Süleymani yenilmez olduğunu düşünerek rahatça ortada dolanmaya devam etti.

Irak’ta çalışan gazeteci ve araştırmacı Patrick Osgood ise "ABD ya İran’la savaşa hazır -ki böyle olması düşük bir ihtimal- ya da büyük bir gaz tankerine bir sigara atıp çekildi, Iraklıları da bunun sonuçlarını yaşamak üzere arkasında bıraktı" yorumunu yaptı.

NÜKLEER DOSYASI /// 10.000 Yıllık Nükleer Savaş (Destanı) : Mahabharata


10.000 Yıllık Nükleer Savaş (Destanı) : Mahabharata

Onbin Yıllık Nükleer Savaş

“Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır.” Dhammapada “Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır.”
Reader´s Digest “Mysteries of the Unexplained” “Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi.” (Henri Michaux)

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.
19. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi.

Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları “Mahabharata” adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; “…bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?… (Can Yayınları/Mahabharata-1991)” Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Onların düzeyini “Yalan Rüzgarı” ile “Şaban” belirlemekte; yani bilinçsiz servetle, bilinçli cehaletin buluştuğu nokta…

Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?

Sanskritçe´de “maha” büyük ve herşeyin toplamı anlamına gelir; “bharata” ise komünyel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün “insan” anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda “İnsanlığın Öyküsü” yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır.

Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva, heryere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek “yükselir” ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır; silah için “savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz” tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır; roketler, misiller, mızraklar, çiviler, savaş baltaları, üç yüzlü oklar, alev püskürtücüler vb… Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz.

Radyoaktif ölümün reddedilmez tarifi;

Krishna´nın Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahların seslerinin anlatımı, aynen günümüzdeki anti-balistik roketlere benzemektedir; “Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütünları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. gökte büyük gürültüler oldu.” Ve sonra Saubha´nın görünmez olduğu anlatılır sanki Krisnha hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun “roketin” sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri “Danavalar” acı çığlıklar atarak yerlere düşerler, onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha “özel ateş silahı”nı kullanır bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk Saubha´yı ikiye böler, “kent” gökten yere düşer ve Salva ölür. Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyumna´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur “Yoksa artık ok yerine , ışın mı demeliyiz.”

Derken savaş alanına birden bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama gece olmamıştır, vahşi bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır, doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, herşeyi yakmaktadır. Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururken, diğer canlılar buruşarak yere düşmektedir, vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağmaktadır. Ve ateş fırtınasının yanısıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler. Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif çöküntünün birebir tarifi gibidirler. Gurkha´nın çok hızlı ve güçlü bir Vimana´sı vardır; Vrishni´lerin ve Andhaka´ların üç kentine uçar ve saldırır, evrenin tüm gücünü taşımaktadır. Duman ve ateş sütunları fışkırtır, on binlerce güneş parlaklığında ışınlar yayarak yükselir. Vimana´nın “demir şimşek” diye tanımlanan süper bir silahı vardır, her iki aşiretten sayısız insanı ve kentlerini küle dönüştürür. Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar.

Nedir bu silahlar? Başka hiçbir mitolojide böyle bir tanım yoktur, yıldırımlar, şimşekler vardır ama ötesi yoktur. Bunu anlamak şu anda mümkün değil; umudumuz zamanla öğrenmek. Destan´da anlatılan olaylar gerçek midir yani fiziksel midir? Yoksa metafizikçilerin yaklaşımıyla simgesel midir? 1944 yılında Paris Üniversitesi Hint Uygarlığı Enstitüsü´den Emil Senart´ın özgün çevirisi olan “La Bhagavad-Gita” böyledir (Ruh ve Madde Yayınları-1995). Türkçe çevirinin önsözünde Ergün Arıkdal şöyle der; “… o halde insan kendisiyle, maddenin hakimiyeti ile savaşa hep devam etmelidir.” Galiba ikisi de doğrudur yani Mahabharata hem çok uzak geçmişte kaybolmuş bir uygarlığı ve belki de yaşanmış en büyük savaşı anlatmakta, hem de dev bir ruhsal öğretiyi içermektedir; bu öğreti Senart´ın tanımıyla “Rabb´in Ezgisi”dir.

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.

Bilim ve Vimanalar

* “Asya ve Güney Asya kaynaklı çeşitli metinlerde uçan araçların veya göksel cihazlardan söz edilir. Hint ve Çin halk öykülerinde ve sanatçıların çizimlerinde göklerde seyahat etmek için yapılmış araçlar yer almaktadır. Kaynaklardaki farklılıklar dikkat çekecek kadar büyüktür, anlaşılmaz aygıtlar olduğu gibi, temel uçuş prensiplerine göre yapılmış ahşap araçlar da vardır. Taoist masallar sık sık göklerde uçan ölümsüzleri anlatırlar. Xian adlı bu araçlar yöneten ölümsüzlerin özgün ilahi güçleri vardır. Onlar tüylüydüler, Tao rahipleri onlara ´Tüylü Rahipler-Yu Ke” diyorlardı; “fei tian” yani uçan ölümsüzler Çin mitolojisinin sayısız yerinde raslanır. Uçan araçlar belki de bir tür teknolojik araçlardırlar ama yönetenler acaba insan mıdırlar? İkinci Yüzyıl´da yazılmış, bir şiirde uçan dragonların yönettiği gök arabalarından açıkça söz edilmektedir. Elimizde uçan araçların yapımlarını ve gelişimini anlatan sayısız öykü vardır.

Bunlardan yola çıkarak olası kaynaklara giden ilginç ipuçlarına ulaşabiliriz. İşte bir araştırma sonucu; 11. Yüzyıl´da Brihat Kath Alokasamgraha adlı bir marangozun uçan bir araç yapmaya çalıştığını biliyoruz. Benzer bir öykü Eski Yunan´da vardır; 7. Yüzyıl´dan kalma bir Yunan metninde, mahkumları toplayan ve konuşabilen uçan bir araçtan söz edilir, bu araç mekaniktir ve havada durabilmektedir. Bu bilgileri Clive Hart´ın 1985´de Berkeley Üniversitesi´nde yayınlanan ´The Prehistory of Flight´ adlı kitabının ´çeşitli batı kaynaklarına göre uçan makinelerin kronolojik listesi´ bölümünde buluyoruz. Uçmakla ilgili bilimsel onaylı en eski kaynaklar oluşturulurken, insan yapısı kanatların gelişimi temel disiplin olarak izlenmiştir ama bu doğru değildir; Vimanalar bir yana antik Çin, Kore ve Hint kaynaklarında insan taşıyan çok daha karmaşık gök araçlarından söz edilmektedir.” – Dr. Benjamin B. Olshin, “Mechanical Mythology: Private Descriptions of Flying Machines as Found in Early Chinese, Korean, Indian, and Other Texts”

* “Rama İmparatorluğu olarak tanımlanan devletin, Kuzey Hindistan ve Pakistan´daki geçmişi en azından 15.000 yıllıktır. Bu uygarlık çok büyük bir nüfusa sahipti, kültür düzeyi yüksekti, kalıntılarına Pakistan´daki, Kuzey ve Batı Hindistan´ın çöllerinde raslanmaktadır. Rama, “Aydınlanmış Rahip Kral” bu kentleri yönetiyordu. Rama´nın 7 büyük kenti, klasik Hindu metinlerinde “7 Rishi Kenti” olarak geçer, antik Hint metinlerinde uçan araçlara “Vimanalar” denmektedir. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır, daire biçimindedirler, kubbelerinde bir giriş tüneli vardır yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler. Rüzgar hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar, Vimanalar´ın dört türü vardır, inanılmaz ama bazıları tabak şeklinde, bazıları ise uzun silindir şeklindedirler yani sigar gibidirler… Vedalar, antik Hindu şiirlerdir; bilinen en eski Hindu metinler olarak tanımlanırlar. Vimanalar çeşitli şekil ve boyutlarda iki tür olarak anlatılır; ´Ahnihotra-vimana´nın iki motoru veya sistemi vardır, ´Elephant-vimana” ise daha gelişmiş bir araçtır. Ayrıca, “Kral balıkçı”, “İbis” adlı ve başka hayvan adlarının da verildiği Vimana türleri de anlatılır. Göründüğü kadarıyla Mahabharata, bir atom savaşını bize anlatıyor! Kaynaklarda bir izolasyon veya tahrifat yoktur; savaşlarda fantastik silahlar, uçan araçlar kullanılmıştır.

Bunlara epik Hint destanlarında çok sık raslanır. Hatta Ay´daki bir savaşta yer alan “vimana-Vailix”den söz edilir. Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir; Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini geçen yaz kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi. Daha ötede Mohenjo-Daro, ızgara biçiminde planlanmış mükemmel bir kenttir; su sistemi bugün Hindistan ve Pakistan´da kullanılan düzeydedir. Antik kentin caddelerinde kalıntı olarak siyah cam kümeler bulunmuştur. Bunların cam küreler olduğu sanılmaktadır ve bulunan kil çömleklerin çok yüksek ısıyla eritildiği keşfedilmiştir.

Mahabarata´nın bir bölümü olan Dronaparva´da ve Ramayana´da özelikle belirtilen küre şeklinde bir Vimana vardır. İnanılmaz bir hıza ulaşmakta ve ardında büyük bir hava akımı bırakmaktadır. Hareketleri bir UFO gibidir, her yöne gidebilir, yön değiştirmesi ani çok hızlıdır, son hızla giderken aniden durup, yine aynı hızla ters yöne gidebilir. ´Samar´ adlı başka bir Hint destanında Vimanalar; demir makineler olarak tanımlanırlar ama yumuşaktırlar ve örgü gibi yüzeyleri vardır; cıva ile şarj olurlar ve arkalarından kükreyen bir alev püskürür. Daha da ilginci ´Samaranganasutradhara´ adlı antik metinde Vimanalar´ın nasıl yapıldığı anlatılır ama uygulanması için yeterli çözümleme henüz yapılamamıştır; Cıva ile itici güç sağlanması olasıdır ve denenmektedir, günümüzde Sovyet döneminin bilim adamları tarafından Türkistan´da ve Gobi Çölü´nde kozmik yön-bulucu araçların keşfedildiği söylenmiştir. Küresel olan bu araçlar, cam ve porselenden yapılmıştır, konik uçlarının içinde bir damla cıvanın bulunduğu belirlenmiştir.” – D. Hatcher Childress, “Ancient Indian Aircraft Technology-Anti-Gravity Handbook”

Ufoloji ve Vimanalar

* “Hindistan´ın Vedik edebiyatında Vimana olarak tanımlanan uçan araçlarla ilgili tanımlamalar vardır. Bunlar ikiye ayrılırlar; 1)İnsan yapısı olan ve kuş benzeri kanatlarla uçan araçlar 2) Alışılmadık şekilleri olan ve insanlar tarafından yapılmamış olan araçlar. İlk gruba giren araçlar orta çağ tarzında, Sanskrit dünyanın mimarisine uygun otomatif askeri kuşatma araçları ve diğer mekanik aygıtlarla eş düzeydedirler. İkinci gruba giren araçlar ise, Rig Veda, Mahabharata, Ramayana ve Purana´larda tanımlanan UFO´ları anımsatan araçlardırlar. Vedik Evren Maya´nın ürünü veya bir hayaldir ya da evrensel bir sanal gerçeklik olarak düşünülebilir. Ana bilgisayarın görevi, “pradhana” adlı geleneksel enerjiyi sağlamaktır. Bu enerji Maha-Vişnu olarak bilinen ve sürekli genişleyip yayılan İlahi Güç tarafından harekete geçirilir yani Maha-Vişnu bir evrensel programcıdır. Aktif pradhana, enerjinin özel bir formu olarak oluşur ve kaba maddeye dönüştürülür. Şiva´nın eşi Uma (aynı zamanda Maya Devi olarak da bilinir), sanal enerjinin tanrıçası veya “yükleyici”sidir. Uma, Ana Tanrıça olarak da bilinir, kocası Şiva ise Hayallerin ve Teknoloji´nin Efendisi´dir, Şiva ile Mahabharata´da adı geçen Salva arasında doğal bir ilişki vardır, bu ilişkinin kökeninde Salva´nın bir Vimana´ya sahip olma gayreti ve Maya Danava´ya sahip olma arzusu vardır. O zaman, Hayallerin Efendisi olacak ve enerjiyi o üretecektir.” – Richard L. Thompson, “Alien Identities”

* “Vimanalar´ın yapısı akla UFO´ların sürekli değişen günlük doğasını getirmektedir, yetenekleri geleneksel fizik yasalarının ötesindedir. Carl Jung´un yorumunda UFO´ların niteliği bir rüya alanındadır; bir yerde, parlak ışıkları gözlemlemenin tam ortasında ve zaman kavramı yitirildiğinde objektif ve sübjektif bilinç arasında suçluluk başlar ve bozulma görülür. Araştırmalarım UFO ilişkileriyle, dinler, metafizik mistizm, folklör, şamanik trans, migren ve hatta yaratıcı imajinasyonlar arasında yakın bir ilişkinin ve benzerliğin bulunduğunu gösteriyor. Benzerliğin içinde, sabit imajlar, olayların ardıllığındaki tutarlılık ve genelde görülen alışılmadık “zirve deneyimi” niteliği bulunur. Kaçırılma raporlarında da, bu fenomenin paralelinde yer alan olaylara raslanır. Örneğin, nahoş ama inanılmaz “bedensel parçalanma” olayında olduğu gibi; bazen raporlarda kaçırılanların anlattıkları, şamanların “ölüm-yeniden doğum” trans deneylerine çok benzemektedir.” – Alvin H. Lawson
* “Birkaç on yıl evvel batılılar tarafından Güney Hindistan´daki bir tapınakta bulunan antik Sanskrit metinlere göre, Vimanalar uçan tüm araçların en üst noktasıydılar.

İtalyan bilimci Dr. Roberto Pinotti 12 Ekim 1988´de Bangalore´da yapılan Dünya Uzay Konferansı´nda yaptığı konuşmada, Hindu antik metinlerinde tanrılarla, kahramanlar arasında yapılan bir savaşın anlatıldığını belirtti. Pinotti, metinlere bir destan olarak bakılmamasını istiyor ve göklerde pilotların kullandığı silahlı uçan araçlarla yapılmış bir savaşın açıkça anlatıldığına dikkat çekiyordu. Kullanılan silahlar, savunma ve saldırı amaçlıydılar; yedi ayrı tipte mercek ve aynı sistemlerini içermekteydiler. Örneğin pilotları ´kötü ışınlar´dan koruyan ´Pinjula Mirror´ bir ´Görsel Ayna´ idi; ´Marika´ adlı silahla düşman araçları vuruluyordu. Sonuçta Dr. Pinotti bu antik silahların bugün kullandığımız laser teknolojisinden çok farklı olmadıklarını iddia ediyor ve; “Araçlarda ´Somaka, Soundalike and Mourthwika´ adları verilen özel ısı emici metaller kullanılmış olmalı.” diyordu. Pinotti´ye göre, tanımlanan itici güç prensibi, elektriksel ve kimyasal olmalıydı ama güneş enerjisinin kullanımı da çok ileri düzeydeydi. Diğer bilimciler Pinotti´nin kuramını daha ileriye götürerek, araçların bir tür ´cıva iyonlu itici güç sistemi´ ile çalıştığını varsaydılar. Pinotti, Vimanalar´ın binlerce yıl önce varolduklarını belirtirken, modern UFO´larla olan benzerliğe de dikkat çekiyordu ama Hindistan´da unutulmuş bir uygarlık vardı.

Bu araştırmanın ve tartışmaların ışığında Hindu kökenli Sankritçe metinler daha iyi gözden geçirilmeli ve tanımlanan Vimana modelleri daha bilimsel bir incelemeye tabi tutulmalıdırlar.” – Nick Humphries, “UFO Guide”
* “Hindistan, Mysore´da bulunan Uluslararası Sanskrit Araştırma Akademisi´nin direktörü olan G.R. Josyer, 25 Eylül 1952´de yaptığı bir açıklamada, 7.000 yıllık yazmalarda çeşitli tiplerde uçan araçların yapımlarının anlatıldığını söylemişti. Bu özel yazma üç tip Vimana vardı; ´Rukma, Sundara ve Shakuna´; yaklaşık 500 stanzada (dörtlük), karışık detaylar veriliyor, metallerin seçimi ve hazırlanması anlatılıyordu. Ayrıca yazmada, çeşitli Vimana türlerinin parçaları tanımlanıyordu. Yazma 8 bölümdü ve bir hava aracının yapım planlarının yanısıra su altında da gidebilen veya bir duba gibi su yüzeyinde durabilen Vimana planlarını da içeriyordu, bazı stanzalarda ise pilotların nitelikleri ve eğitimleri anlatılıyordu.” – Brad Steiger, “Worlds Before Our Own”

Mahabharata ve Vimanalar
* “Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu güçlü Ravan´dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu.” – Ramayana Destanı
* “Salva´nın uçan aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor, bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı´nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde, bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu.” – Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna
* “Kralım; uçan araç mükemmeldi, şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilemesi ve anlatılması imkansız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici güç vardı. Mihrace Bai´nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu.” – Swami Prabhupada Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam
* “Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” – Mahavira of Bhavabhuti (8. Yüzyıl´dan kalma bir Jain yazması)
* “Vata´nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmızı göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor.” – Rig-Veda (Vata bir Aryan rüzgar tanrısıdır.)
* “Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva´yı görür… Oklar “ışınlar” Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görülmezler.” – Srimad Bhagasvatam, VI. Canto, Bölüm 3

İndus Uygarlığı

İndus uygarlığı dünyanın en eski ve en büyük uygarlığı kabul edilmektedir; Güney Asya´nın en uzun nehri olan İndus Irmağı çevresinde MÖ 3000-2500 arasında varolduğu belirlenmiştir ama bu tarih sadece uygarlığın varolduğu bir dönemin göstergesidir, İndus uygarlığının başlangıc dönemi bilinmemektedir. Yaklaşık 100 kent, kasaba ve köy kalıntısı bulunmuştur, kentlerin planlaması olağanüstüdür, hatta günümüz kent planlamacılığından daha düzgün olduğu söylenebilir. Ana binalar kentin ortasında bulunmakta, kanalizasyon sistemleri, büyük hamamlar ve su depoları en küçük köyde dahi görülmektedir.

Kent merkezlerinden eş sayıda düzenli bir dağılımla yayılan evler ve cadde kenarlarındaki dükkanlar, blok taşlarla döşeli çok düzgün caddelerle eşit olarak bölünmüştür. Tüm İndus kentlerindeki evlerin yapımında kullanılan tuğlaların eşit olarak üretilmiş olması bir diğer inanılması güç inşaat kültürünün göstergesidir. Harappa ve Mohenjo-Daro uygarlığın bilinen ana kentleridirler; Mohenjo-daro ırmağın batı kıyısında, Harappa ise Mohenjo-Daro´nun 640 km. kuzeydoğusundadır. Daha doğuda ise bir diğer önemli kent olan Kalibangan vardır. Ve tüm bölgede yüzün üstünde, ticaret merkezi, küçük limanlar ve balıkçı köyleri yer alır. Tüm yerleşim merkezlerinde aynı standart planın uygulanmış olduğunu görmek bir diğer şaşırtıcı olaydır; araştırmalar sonucunda İndus insanlarının pirinç, buğday ve yulaf ektikleri ve kümes hayvanları, buffalo, domuz, at, deve, fil kambur öküz ve köpek yetiştirdikleri belirlenmiştir. Bulunan resimli plakalarda, ayrıca gergedan, boğa, fil ve bilinmeyen üç başlı bir hayvan figürleri dikkat çeker, bu buluntuların üzerlerinde görülen diğer simgelerin anlamları şu ana kadar çözülememiştir. Ana tanrı büyük olasılıkla tüm vahşi hayvanların tanrısı olan Şiva (Pasupati)´dir. Araştırmalar, İndus inançlarının erken-Hinduizm şeklinde olduğunu göstermektedir.

Bu büyük uygarlığın MÖ 2. Yüzyıl´da çöktüğü sanılmaktadır ama nedenler belirsizdir; büyük savaşların olduğunu, doğal afetlerin yaşandığını gösteren bazı ipuçları bulunmuşsa da yeterli değildir ama en ilginci bölgede ve hatta Kuzey Hindistan´ın İndus dışındaki bazı başka yerlerinde kent kalıntılarının çok yüksek bir ısı altında erimiş gibi göründüğüdür. Fotoğraflarda gördüğünüz insan iskeletlerinin durumu (biri kadın, diğeri erkek), ölümün çok ani geldiğini kanıtlamaktadır; kadın elindeki eşyayı dahi hala tutmaktadır. Acaba binlerce yıl evvel ne olmuştu? Bu cevap şu anda yok, belki gelecekte öğreneceğiz…

CASUSLAR DOSYASI : Casusluk savaşları küresel boyuta sıçrıyor, hem de Japonya’nın attığı adımla


Casusluk savaşları küresel boyuta sıçrıyor, hem de Japonya’nın attığı adımla

İngiliz GCHQ, Amerikan NSA ile birlikte dünyanın en geniş elektronik istihbarat toplama şebekesi “Beş Göz”ün asli unsuru sayılıyor. (Foto: GCHQ sitesi)

Türkiye’deki bu kadar sorun arasında bunun nereden çıktığını sormayın lütfen, çünkü Türkiye’yi de fena halde ilgilendiriyor. Önce son bilgiyi vereyim, sonra neden casusluk savaşlarını küresel boyuta sıçrattığına, ardından MİT ve Türkiye ile ilgisine bakalım.
Geçtiğimiz Cuma günü, 22 Kasım’da, yani Türkiye Sözcü başyazarı Rahmi Turan’ın sonradan “kandırıldım” dediği CHP yazısıyla meşgulken Japonya ve Güney Kore’nin aralarındaki istihbarat paylaşımı anlaşmasını (GSOMIA) uzattıkları açıklandı. Bu Japonya’nın Güney Kore’ye verdiği önemli iki taviz sayesinde mümkün oldu. Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in Ağustos ayında, Japonya Başbakanı Shinzo Abe’ye İkinci Dünya Savaşı nedeniyle ek tazminat ve ticaret kolaylıkları sağlanmazsa, ABD baskısına rağmen 22 Kasım’da süresi dolacak anlaşmayı uzatmayacağını bildirmişti. İki müttefik ülke arasında bir de Takeshima adası sorunu vardı. G.Kore, Japonya’ya ait adada tarihi hak iddia etmiş, adaya asker çıkarmış, 1910’dan 1945’e dek ülkesini işgal eden, Koreli kadınlara zorunlu fahişelik, erkeklere köle işçilik yaptırmak nedeniyle daha önce özür ve tazminat aldığı Japonya’yı fazlası için zorluyordu. İkinci Dünya Savaşını bitiren teslim anlaşması gereği askeri güç kullanması yasak olan Tokyo hükümeti Seul’un sadece elektronik istihbarat değil, aynı zamanda casusları aracılığıyla Kuzey Kore’nin nükleer silah ve füze programı ve Çin’in siber istihbarat çalışmaları konusundaki istihbaratına ihtiyaç duyuyordu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Japon başbakanı Abe ile “şahsi dostluğunun” da sayesinde sürenin bitmesine altı saat kala anlaşma uzatıldı.
Bu uzatmadan Japonya’nın kazancı ise sadece Güney Kore ile hayati istihbarat akışının devamıyla sınırlı değil. Aynı zamanda Batı dünyasının en etkili ve kamuoyunca pek bilinmeyen “Five Eyes – Beş Göz” istihbarat şebekesine, yeni üye olarak katılması olacak. Beş Göz, Çin, Kuzey Kore ve aslında Rusya’ya karşı bir dünyanın en geniş istihbarat cephesini oluşturacak şekilde genişliyor.

Nedir bu “Beş Göz”?

Yakın zamana dek sadece istihbarat örgütlerinin üst yönetimleri tarafından bilinen “Beş Göz” örgütlenmesinin varlığı ABD’nin elektronik istihbarat servisi Ulusal Güvenlik Ajansı’nın sözleşmeli elemanı Edward Snowden’ın kaçırıp yayınladığı belgeler ile 2013’ten itibaren dünya kamuoyunca bilinir oldu.
Beş Göz, İngilizcesiyle “Five Eyes” diye bilinen elektronik istihbarat paylaşım örgütlenmesinin temeli 1946’da ABD ile İngiltere’nin imzaladığı UKUSA anlaşmasıyla, ikili eksende atılmıştı. 1955’te bu örgütlenmeye İngiliz Uluslar Topluluğu üyesi Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda da katılmış, tamamının ana dili İngilizce olan ülkelerden oluşan, FVEY kod adlı “Beş Göz” kurulmuştu; dünyayı beş koldan gözetlemeye başladılar. Önceleri sadece telefon dinleme ağlarını birleştirmekle başlayan çalışma önce uydu teknolojisinin, sonra dijital ve internet teknolojisinin gelişmesiyle bütün elektronik haberleşmeyi kapsadı.
Beş Göz istihbarat yetkilileri, medyaya yansıdığı kadarıyla Temmuz 2018’de yaptıkları bir toplantıda, bu istihbarat ağının artık yalnızca ana dili İngilizce olan ülkelerle sınırlı kalmaması gerektiğine, Çin ve Rusya’nın yükselişi karşısında yeni üyelerin katılmasının gerektiğine karar verdi. Adaylar Fransa, Almanya ve Japonya idi. (Rus kaynaklar İsrail’in de bu şebekeye dâhil edileceğini iddia ediyor. İsrail adı Beş Göz’e dair yayınlarda sık sık geçiyor, ama resmen katılacağına dair bir kayıt henüz yok.) Yeni istihbarat ağı yayınlarda “Beş Göz +3” olarak geçmeye başladı.
Japonya’nın Güney Kore ile istihbarat anlaşmasını uzatması, o nedenle istihbarat dünyasında küresel kamplaşmaya, istihbarat savaşlarının küresel boyuta sıçramasına imkân verecek bir gelişme.

Neden genişliyor? Çin, Huawei, 5G

Beş Göz’ün genişleme kararında pek çok etken var; Rusya’nın ve Çin’in siber istihbarat ve siber saldırı alanında ilerlemesi, Kuzey Kore’nin nükleer silahlanma çalışmalarının kolaylıkla denetlenememesi, IŞİD ve El Kaide örneklerinde görüldüğü üzere terör örgütlerinin asıl iletişim hattı olarak internet ve derin interneti kullanmaya başlamaları gibi.
Ancak bunlar arasında Batı dünyasını, daha açık ifadeyle ABD’yi en çok alarma geçiren, telekomünikasyonda eşiğinde olduğumuz 5G teknolojisi ve Çin’in Huawei ve ZTE şirketlerinin bu alanda öne çıkması. Huawei’nin mevcut cep telefonlarında oluşturduğu “arka kapılar” sayesinde, ülkelerin gizli dijital bilgilerine ulaşabileceği ve 5G teknolojisiyle bunu çok daha etkin biçimde yapabileceğinden endişe ediyor Batı istihbarat örgütleri. Huawei bunu yalanlıyor, ama asıl derdin bu olduğu, Beş Göz’ü oluşturan ülkelerin (ve aday ülkelerin) devlet kurumlarında (ucuzluğu nedeniyle rekabet gücü yüksek olan) Huawei kullanımını yasaklamaları ve özellikle stratejik alanlarda çalışan özel şirketlerden de bunu istemelerinden belli. Tabii konuya başka açıdan bakarsak ABD ve bağlantılı markalar dışında kullanılan telefon ve haberleşme sistemlerine Beş Göz’ün kapsama alanına çıkacağı için istenmediği yorumunu da yapabiliriz. Japonya da Nisan 2019’dan itibaren bu konuda düzenlemelere başlamış ve 14 önemli şirketini uyarmış bulunuyor. Anlaşmanın uzamasıyla Güney Kore de benzeri adımı atacak, zaten Huawei, rakibi Samsung’un pazarını da daraltıyor.
Çin malı cep telefonu ve haberleşme sistemlerinin, özellikle devlet kurumları ve kurumsal bilgilere erişimi olan kamu görevlileri tarafından kullanımı, adeta Batı dünyasının NATO’yu da aşan güvenlik gizliliği ölçüsüne dönüşüyor.

Türkiye, 5G, MİT

Türkiye telefon ve haberleşme sistemlerinde 5G’ye geçme aşamasında. Yükselen döviz kurlarıyla Çin malı telefon ve haberleşme ürünleri Türkiye pazarında iyi alıcı buluyor. Hükümetin cep telefonları ve haberleşme sistemleri konusunda kamuoyuna açıklanmış bir politikası ise bulunmuyor.
Türkiye, NATO’ya girmeden önce de batı istihbarat ağına katılmış bir ülke. Hatta UKUSA anlaşmasına katılan “ilk üçüncü taraf ülke” olması, 1949’a, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı dönemine denk geliyor. Bunun nedeni, o dönem Sovyetler Birliğine karşı en etkili elektronik istihbarat ağının kurulabileceği ülke olarak görülmesi. (Beş Göz’ün İngiliz ayağı olan Hükümet İletişim Karargâhının (GCHQ) dünyadaki en önemli üslerinden birisi de Kıbrıs’ta.) Nitekim 1960’da Sovyetler üzerinde düşen U-2 casus uçağının bir üssü de İncirllik’ti. Halen Malatya’da bulunan Füze Kalkanı radarından dünyada sadece beş adet var; diğer ikisi ABD’de, biri İngiltere’de, biri de, evet konumuzla ilgili, Japonya’da. Dünya küçülüyor…
Türkiye-ABD istihbarat paylaşımı anlaşması halen geçerli; önemi Cemal Kaşıkçı cinayetinin ortaya çıkarılmasında da görüldü. Anlaşma ABD tarafından o kadar önemseniyor ki, Türkiye aleyhine verilen, (hatta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ailesinin mal varlığının araştırılmasını isteyecek kadar ileri giden) yaptırım karar tasarılarının dışında tutulan neredeyse tek alan istihbarat paylaşımı. Bir yerde Türkiye’nin en önemli kozları arasında… Ancak Türkiye’nin genişletilmiş Beş Göz’e katılacağı konusunda kamuoyuna yansımış bir bilgi bulunmuyor.
Hem lisansüstü, hem doktora tezini karşılaştırmalı istihbarat üzerine yapmış olan MİT başkanı Hakan Fidan, bu konulara en vakıf kişi. Türk milli istihbaratının Batıyla işbirliğinin 70’inci yılında, istihbarat savaşları küresel boyuta sıçrarken, ülkenin ve halkın güvenliği bakımından kamuoyunun doğru aydınlatılması gereğini de herhalde en çok o önemsiyordur, değil mi?