NÜKLEER DOSYASI /// 10.000 Yıllık Nükleer Savaş (Destanı) : Mahabharata


10.000 Yıllık Nükleer Savaş (Destanı) : Mahabharata

Onbin Yıllık Nükleer Savaş

“Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır.” Dhammapada “Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır.”
Reader´s Digest “Mysteries of the Unexplained” “Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi.” (Henri Michaux)

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.
19. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi.

Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları “Mahabharata” adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; “…bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?… (Can Yayınları/Mahabharata-1991)” Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar. Onların düzeyini “Yalan Rüzgarı” ile “Şaban” belirlemekte; yani bilinçsiz servetle, bilinçli cehaletin buluştuğu nokta…

Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?

Sanskritçe´de “maha” büyük ve herşeyin toplamı anlamına gelir; “bharata” ise komünyel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün “insan” anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda “İnsanlığın Öyküsü” yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yokolma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır.

Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva, heryere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek “yükselir” ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır; silah için “savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz” tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır; roketler, misiller, mızraklar, çiviler, savaş baltaları, üç yüzlü oklar, alev püskürtücüler vb… Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz.

Radyoaktif ölümün reddedilmez tarifi;

Krishna´nın Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahların seslerinin anlatımı, aynen günümüzdeki anti-balistik roketlere benzemektedir; “Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütünları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. gökte büyük gürültüler oldu.” Ve sonra Saubha´nın görünmez olduğu anlatılır sanki Krisnha hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun “roketin” sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri “Danavalar” acı çığlıklar atarak yerlere düşerler, onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha “özel ateş silahı”nı kullanır bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk Saubha´yı ikiye böler, “kent” gökten yere düşer ve Salva ölür. Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyumna´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur “Yoksa artık ok yerine , ışın mı demeliyiz.”

Derken savaş alanına birden bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama gece olmamıştır, vahşi bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır, doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, herşeyi yakmaktadır. Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururken, diğer canlılar buruşarak yere düşmektedir, vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağmaktadır. Ve ateş fırtınasının yanısıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler. Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif çöküntünün birebir tarifi gibidirler. Gurkha´nın çok hızlı ve güçlü bir Vimana´sı vardır; Vrishni´lerin ve Andhaka´ların üç kentine uçar ve saldırır, evrenin tüm gücünü taşımaktadır. Duman ve ateş sütunları fışkırtır, on binlerce güneş parlaklığında ışınlar yayarak yükselir. Vimana´nın “demir şimşek” diye tanımlanan süper bir silahı vardır, her iki aşiretten sayısız insanı ve kentlerini küle dönüştürür. Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar.

Nedir bu silahlar? Başka hiçbir mitolojide böyle bir tanım yoktur, yıldırımlar, şimşekler vardır ama ötesi yoktur. Bunu anlamak şu anda mümkün değil; umudumuz zamanla öğrenmek. Destan´da anlatılan olaylar gerçek midir yani fiziksel midir? Yoksa metafizikçilerin yaklaşımıyla simgesel midir? 1944 yılında Paris Üniversitesi Hint Uygarlığı Enstitüsü´den Emil Senart´ın özgün çevirisi olan “La Bhagavad-Gita” böyledir (Ruh ve Madde Yayınları-1995). Türkçe çevirinin önsözünde Ergün Arıkdal şöyle der; “… o halde insan kendisiyle, maddenin hakimiyeti ile savaşa hep devam etmelidir.” Galiba ikisi de doğrudur yani Mahabharata hem çok uzak geçmişte kaybolmuş bir uygarlığı ve belki de yaşanmış en büyük savaşı anlatmakta, hem de dev bir ruhsal öğretiyi içermektedir; bu öğreti Senart´ın tanımıyla “Rabb´in Ezgisi”dir.

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı “Mesnevi”den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, “stanza” denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan “Bhagavad-Gita”dır.

Bilim ve Vimanalar

* “Asya ve Güney Asya kaynaklı çeşitli metinlerde uçan araçların veya göksel cihazlardan söz edilir. Hint ve Çin halk öykülerinde ve sanatçıların çizimlerinde göklerde seyahat etmek için yapılmış araçlar yer almaktadır. Kaynaklardaki farklılıklar dikkat çekecek kadar büyüktür, anlaşılmaz aygıtlar olduğu gibi, temel uçuş prensiplerine göre yapılmış ahşap araçlar da vardır. Taoist masallar sık sık göklerde uçan ölümsüzleri anlatırlar. Xian adlı bu araçlar yöneten ölümsüzlerin özgün ilahi güçleri vardır. Onlar tüylüydüler, Tao rahipleri onlara ´Tüylü Rahipler-Yu Ke” diyorlardı; “fei tian” yani uçan ölümsüzler Çin mitolojisinin sayısız yerinde raslanır. Uçan araçlar belki de bir tür teknolojik araçlardırlar ama yönetenler acaba insan mıdırlar? İkinci Yüzyıl´da yazılmış, bir şiirde uçan dragonların yönettiği gök arabalarından açıkça söz edilmektedir. Elimizde uçan araçların yapımlarını ve gelişimini anlatan sayısız öykü vardır.

Bunlardan yola çıkarak olası kaynaklara giden ilginç ipuçlarına ulaşabiliriz. İşte bir araştırma sonucu; 11. Yüzyıl´da Brihat Kath Alokasamgraha adlı bir marangozun uçan bir araç yapmaya çalıştığını biliyoruz. Benzer bir öykü Eski Yunan´da vardır; 7. Yüzyıl´dan kalma bir Yunan metninde, mahkumları toplayan ve konuşabilen uçan bir araçtan söz edilir, bu araç mekaniktir ve havada durabilmektedir. Bu bilgileri Clive Hart´ın 1985´de Berkeley Üniversitesi´nde yayınlanan ´The Prehistory of Flight´ adlı kitabının ´çeşitli batı kaynaklarına göre uçan makinelerin kronolojik listesi´ bölümünde buluyoruz. Uçmakla ilgili bilimsel onaylı en eski kaynaklar oluşturulurken, insan yapısı kanatların gelişimi temel disiplin olarak izlenmiştir ama bu doğru değildir; Vimanalar bir yana antik Çin, Kore ve Hint kaynaklarında insan taşıyan çok daha karmaşık gök araçlarından söz edilmektedir.” – Dr. Benjamin B. Olshin, “Mechanical Mythology: Private Descriptions of Flying Machines as Found in Early Chinese, Korean, Indian, and Other Texts”

* “Rama İmparatorluğu olarak tanımlanan devletin, Kuzey Hindistan ve Pakistan´daki geçmişi en azından 15.000 yıllıktır. Bu uygarlık çok büyük bir nüfusa sahipti, kültür düzeyi yüksekti, kalıntılarına Pakistan´daki, Kuzey ve Batı Hindistan´ın çöllerinde raslanmaktadır. Rama, “Aydınlanmış Rahip Kral” bu kentleri yönetiyordu. Rama´nın 7 büyük kenti, klasik Hindu metinlerinde “7 Rishi Kenti” olarak geçer, antik Hint metinlerinde uçan araçlara “Vimanalar” denmektedir. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır, daire biçimindedirler, kubbelerinde bir giriş tüneli vardır yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler. Rüzgar hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar, Vimanalar´ın dört türü vardır, inanılmaz ama bazıları tabak şeklinde, bazıları ise uzun silindir şeklindedirler yani sigar gibidirler… Vedalar, antik Hindu şiirlerdir; bilinen en eski Hindu metinler olarak tanımlanırlar. Vimanalar çeşitli şekil ve boyutlarda iki tür olarak anlatılır; ´Ahnihotra-vimana´nın iki motoru veya sistemi vardır, ´Elephant-vimana” ise daha gelişmiş bir araçtır. Ayrıca, “Kral balıkçı”, “İbis” adlı ve başka hayvan adlarının da verildiği Vimana türleri de anlatılır. Göründüğü kadarıyla Mahabharata, bir atom savaşını bize anlatıyor! Kaynaklarda bir izolasyon veya tahrifat yoktur; savaşlarda fantastik silahlar, uçan araçlar kullanılmıştır.

Bunlara epik Hint destanlarında çok sık raslanır. Hatta Ay´daki bir savaşta yer alan “vimana-Vailix”den söz edilir. Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir; Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini geçen yaz kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi. Daha ötede Mohenjo-Daro, ızgara biçiminde planlanmış mükemmel bir kenttir; su sistemi bugün Hindistan ve Pakistan´da kullanılan düzeydedir. Antik kentin caddelerinde kalıntı olarak siyah cam kümeler bulunmuştur. Bunların cam küreler olduğu sanılmaktadır ve bulunan kil çömleklerin çok yüksek ısıyla eritildiği keşfedilmiştir.

Mahabarata´nın bir bölümü olan Dronaparva´da ve Ramayana´da özelikle belirtilen küre şeklinde bir Vimana vardır. İnanılmaz bir hıza ulaşmakta ve ardında büyük bir hava akımı bırakmaktadır. Hareketleri bir UFO gibidir, her yöne gidebilir, yön değiştirmesi ani çok hızlıdır, son hızla giderken aniden durup, yine aynı hızla ters yöne gidebilir. ´Samar´ adlı başka bir Hint destanında Vimanalar; demir makineler olarak tanımlanırlar ama yumuşaktırlar ve örgü gibi yüzeyleri vardır; cıva ile şarj olurlar ve arkalarından kükreyen bir alev püskürür. Daha da ilginci ´Samaranganasutradhara´ adlı antik metinde Vimanalar´ın nasıl yapıldığı anlatılır ama uygulanması için yeterli çözümleme henüz yapılamamıştır; Cıva ile itici güç sağlanması olasıdır ve denenmektedir, günümüzde Sovyet döneminin bilim adamları tarafından Türkistan´da ve Gobi Çölü´nde kozmik yön-bulucu araçların keşfedildiği söylenmiştir. Küresel olan bu araçlar, cam ve porselenden yapılmıştır, konik uçlarının içinde bir damla cıvanın bulunduğu belirlenmiştir.” – D. Hatcher Childress, “Ancient Indian Aircraft Technology-Anti-Gravity Handbook”

Ufoloji ve Vimanalar

* “Hindistan´ın Vedik edebiyatında Vimana olarak tanımlanan uçan araçlarla ilgili tanımlamalar vardır. Bunlar ikiye ayrılırlar; 1)İnsan yapısı olan ve kuş benzeri kanatlarla uçan araçlar 2) Alışılmadık şekilleri olan ve insanlar tarafından yapılmamış olan araçlar. İlk gruba giren araçlar orta çağ tarzında, Sanskrit dünyanın mimarisine uygun otomatif askeri kuşatma araçları ve diğer mekanik aygıtlarla eş düzeydedirler. İkinci gruba giren araçlar ise, Rig Veda, Mahabharata, Ramayana ve Purana´larda tanımlanan UFO´ları anımsatan araçlardırlar. Vedik Evren Maya´nın ürünü veya bir hayaldir ya da evrensel bir sanal gerçeklik olarak düşünülebilir. Ana bilgisayarın görevi, “pradhana” adlı geleneksel enerjiyi sağlamaktır. Bu enerji Maha-Vişnu olarak bilinen ve sürekli genişleyip yayılan İlahi Güç tarafından harekete geçirilir yani Maha-Vişnu bir evrensel programcıdır. Aktif pradhana, enerjinin özel bir formu olarak oluşur ve kaba maddeye dönüştürülür. Şiva´nın eşi Uma (aynı zamanda Maya Devi olarak da bilinir), sanal enerjinin tanrıçası veya “yükleyici”sidir. Uma, Ana Tanrıça olarak da bilinir, kocası Şiva ise Hayallerin ve Teknoloji´nin Efendisi´dir, Şiva ile Mahabharata´da adı geçen Salva arasında doğal bir ilişki vardır, bu ilişkinin kökeninde Salva´nın bir Vimana´ya sahip olma gayreti ve Maya Danava´ya sahip olma arzusu vardır. O zaman, Hayallerin Efendisi olacak ve enerjiyi o üretecektir.” – Richard L. Thompson, “Alien Identities”

* “Vimanalar´ın yapısı akla UFO´ların sürekli değişen günlük doğasını getirmektedir, yetenekleri geleneksel fizik yasalarının ötesindedir. Carl Jung´un yorumunda UFO´ların niteliği bir rüya alanındadır; bir yerde, parlak ışıkları gözlemlemenin tam ortasında ve zaman kavramı yitirildiğinde objektif ve sübjektif bilinç arasında suçluluk başlar ve bozulma görülür. Araştırmalarım UFO ilişkileriyle, dinler, metafizik mistizm, folklör, şamanik trans, migren ve hatta yaratıcı imajinasyonlar arasında yakın bir ilişkinin ve benzerliğin bulunduğunu gösteriyor. Benzerliğin içinde, sabit imajlar, olayların ardıllığındaki tutarlılık ve genelde görülen alışılmadık “zirve deneyimi” niteliği bulunur. Kaçırılma raporlarında da, bu fenomenin paralelinde yer alan olaylara raslanır. Örneğin, nahoş ama inanılmaz “bedensel parçalanma” olayında olduğu gibi; bazen raporlarda kaçırılanların anlattıkları, şamanların “ölüm-yeniden doğum” trans deneylerine çok benzemektedir.” – Alvin H. Lawson
* “Birkaç on yıl evvel batılılar tarafından Güney Hindistan´daki bir tapınakta bulunan antik Sanskrit metinlere göre, Vimanalar uçan tüm araçların en üst noktasıydılar.

İtalyan bilimci Dr. Roberto Pinotti 12 Ekim 1988´de Bangalore´da yapılan Dünya Uzay Konferansı´nda yaptığı konuşmada, Hindu antik metinlerinde tanrılarla, kahramanlar arasında yapılan bir savaşın anlatıldığını belirtti. Pinotti, metinlere bir destan olarak bakılmamasını istiyor ve göklerde pilotların kullandığı silahlı uçan araçlarla yapılmış bir savaşın açıkça anlatıldığına dikkat çekiyordu. Kullanılan silahlar, savunma ve saldırı amaçlıydılar; yedi ayrı tipte mercek ve aynı sistemlerini içermekteydiler. Örneğin pilotları ´kötü ışınlar´dan koruyan ´Pinjula Mirror´ bir ´Görsel Ayna´ idi; ´Marika´ adlı silahla düşman araçları vuruluyordu. Sonuçta Dr. Pinotti bu antik silahların bugün kullandığımız laser teknolojisinden çok farklı olmadıklarını iddia ediyor ve; “Araçlarda ´Somaka, Soundalike and Mourthwika´ adları verilen özel ısı emici metaller kullanılmış olmalı.” diyordu. Pinotti´ye göre, tanımlanan itici güç prensibi, elektriksel ve kimyasal olmalıydı ama güneş enerjisinin kullanımı da çok ileri düzeydeydi. Diğer bilimciler Pinotti´nin kuramını daha ileriye götürerek, araçların bir tür ´cıva iyonlu itici güç sistemi´ ile çalıştığını varsaydılar. Pinotti, Vimanalar´ın binlerce yıl önce varolduklarını belirtirken, modern UFO´larla olan benzerliğe de dikkat çekiyordu ama Hindistan´da unutulmuş bir uygarlık vardı.

Bu araştırmanın ve tartışmaların ışığında Hindu kökenli Sankritçe metinler daha iyi gözden geçirilmeli ve tanımlanan Vimana modelleri daha bilimsel bir incelemeye tabi tutulmalıdırlar.” – Nick Humphries, “UFO Guide”
* “Hindistan, Mysore´da bulunan Uluslararası Sanskrit Araştırma Akademisi´nin direktörü olan G.R. Josyer, 25 Eylül 1952´de yaptığı bir açıklamada, 7.000 yıllık yazmalarda çeşitli tiplerde uçan araçların yapımlarının anlatıldığını söylemişti. Bu özel yazma üç tip Vimana vardı; ´Rukma, Sundara ve Shakuna´; yaklaşık 500 stanzada (dörtlük), karışık detaylar veriliyor, metallerin seçimi ve hazırlanması anlatılıyordu. Ayrıca yazmada, çeşitli Vimana türlerinin parçaları tanımlanıyordu. Yazma 8 bölümdü ve bir hava aracının yapım planlarının yanısıra su altında da gidebilen veya bir duba gibi su yüzeyinde durabilen Vimana planlarını da içeriyordu, bazı stanzalarda ise pilotların nitelikleri ve eğitimleri anlatılıyordu.” – Brad Steiger, “Worlds Before Our Own”

Mahabharata ve Vimanalar
* “Puspaku adlı araç güneşe benziyordu ve kardeşime aitti, onu güçlü Ravan´dan almıştı, uçuyordu ve mükemmeldi, istenilen her yere gidiyordu, Lanka kentinin göklerinde uçarken parlak bir buluta benziyordu.” – Ramayana Destanı
* “Salva´nın uçan aracı çok gizemliydi, gökte bazen görünüyor, bazen de kayboluyordu. Yani görünmeme yeteneği vardı; Yadu Hanedanı´nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde, bazen gökte beliriyor sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu.” – Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna
* “Kralım; uçan araç mükemmeldi, şeytan Maya tarafından yapılmış ve bir savaş için gereken tüm silahlarla donatılmıştı. Hayal edilemesi ve anlatılması imkansız bir araçtı; görünmezlik özelliğine sahipti. Oturulan yerde koruyucu bir şemsiye ve serinletici güç vardı. Mihrace Bai´nin çevresinde kaptanları ve kumandanları bulunuyordu; geceleyin gökte yükselen bir ay gibi görünüyor, her yönü aydınlatıyordu.” – Swami Prabhupada Bhaktivedanta, Srimad Bhagavatam
* “Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” – Mahavira of Bhavabhuti (8. Yüzyıl´dan kalma bir Jain yazması)
* “Vata´nın arabası ne görkemli; gök gürültüsü gibi ses çıkarıyor, göklere dokunuyor; parlak bir ışığı var; kırmızı göz kamaştırıcı ve alev gibi; bir girdap gibi dönerken, dünyanın tozunu kaldırıyor.” – Rig-Veda (Vata bir Aryan rüzgar tanrısıdır.)
* “Bir zamanlar Kral Citaketu, kendisine Tanrı Vişnu tarafından verilen parlak ve ihtişamlı bir uçan araçla dış uzaya yolculuk yapar ve Tanrı Şiva´yı görür… Oklar “ışınlar” Şiva tarafından yollanır. Işınlar güneş benzeri bir küreden fışkırır ve içinde yaşanan üç gök aracını kaplar ve o araçlar bir daha görülmezler.” – Srimad Bhagasvatam, VI. Canto, Bölüm 3

İndus Uygarlığı

İndus uygarlığı dünyanın en eski ve en büyük uygarlığı kabul edilmektedir; Güney Asya´nın en uzun nehri olan İndus Irmağı çevresinde MÖ 3000-2500 arasında varolduğu belirlenmiştir ama bu tarih sadece uygarlığın varolduğu bir dönemin göstergesidir, İndus uygarlığının başlangıc dönemi bilinmemektedir. Yaklaşık 100 kent, kasaba ve köy kalıntısı bulunmuştur, kentlerin planlaması olağanüstüdür, hatta günümüz kent planlamacılığından daha düzgün olduğu söylenebilir. Ana binalar kentin ortasında bulunmakta, kanalizasyon sistemleri, büyük hamamlar ve su depoları en küçük köyde dahi görülmektedir.

Kent merkezlerinden eş sayıda düzenli bir dağılımla yayılan evler ve cadde kenarlarındaki dükkanlar, blok taşlarla döşeli çok düzgün caddelerle eşit olarak bölünmüştür. Tüm İndus kentlerindeki evlerin yapımında kullanılan tuğlaların eşit olarak üretilmiş olması bir diğer inanılması güç inşaat kültürünün göstergesidir. Harappa ve Mohenjo-Daro uygarlığın bilinen ana kentleridirler; Mohenjo-daro ırmağın batı kıyısında, Harappa ise Mohenjo-Daro´nun 640 km. kuzeydoğusundadır. Daha doğuda ise bir diğer önemli kent olan Kalibangan vardır. Ve tüm bölgede yüzün üstünde, ticaret merkezi, küçük limanlar ve balıkçı köyleri yer alır. Tüm yerleşim merkezlerinde aynı standart planın uygulanmış olduğunu görmek bir diğer şaşırtıcı olaydır; araştırmalar sonucunda İndus insanlarının pirinç, buğday ve yulaf ektikleri ve kümes hayvanları, buffalo, domuz, at, deve, fil kambur öküz ve köpek yetiştirdikleri belirlenmiştir. Bulunan resimli plakalarda, ayrıca gergedan, boğa, fil ve bilinmeyen üç başlı bir hayvan figürleri dikkat çeker, bu buluntuların üzerlerinde görülen diğer simgelerin anlamları şu ana kadar çözülememiştir. Ana tanrı büyük olasılıkla tüm vahşi hayvanların tanrısı olan Şiva (Pasupati)´dir. Araştırmalar, İndus inançlarının erken-Hinduizm şeklinde olduğunu göstermektedir.

Bu büyük uygarlığın MÖ 2. Yüzyıl´da çöktüğü sanılmaktadır ama nedenler belirsizdir; büyük savaşların olduğunu, doğal afetlerin yaşandığını gösteren bazı ipuçları bulunmuşsa da yeterli değildir ama en ilginci bölgede ve hatta Kuzey Hindistan´ın İndus dışındaki bazı başka yerlerinde kent kalıntılarının çok yüksek bir ısı altında erimiş gibi göründüğüdür. Fotoğraflarda gördüğünüz insan iskeletlerinin durumu (biri kadın, diğeri erkek), ölümün çok ani geldiğini kanıtlamaktadır; kadın elindeki eşyayı dahi hala tutmaktadır. Acaba binlerce yıl evvel ne olmuştu? Bu cevap şu anda yok, belki gelecekte öğreneceğiz…

CASUSLAR DOSYASI : Casusluk savaşları küresel boyuta sıçrıyor, hem de Japonya’nın attığı adımla


Casusluk savaşları küresel boyuta sıçrıyor, hem de Japonya’nın attığı adımla

İngiliz GCHQ, Amerikan NSA ile birlikte dünyanın en geniş elektronik istihbarat toplama şebekesi “Beş Göz”ün asli unsuru sayılıyor. (Foto: GCHQ sitesi)

Türkiye’deki bu kadar sorun arasında bunun nereden çıktığını sormayın lütfen, çünkü Türkiye’yi de fena halde ilgilendiriyor. Önce son bilgiyi vereyim, sonra neden casusluk savaşlarını küresel boyuta sıçrattığına, ardından MİT ve Türkiye ile ilgisine bakalım.
Geçtiğimiz Cuma günü, 22 Kasım’da, yani Türkiye Sözcü başyazarı Rahmi Turan’ın sonradan “kandırıldım” dediği CHP yazısıyla meşgulken Japonya ve Güney Kore’nin aralarındaki istihbarat paylaşımı anlaşmasını (GSOMIA) uzattıkları açıklandı. Bu Japonya’nın Güney Kore’ye verdiği önemli iki taviz sayesinde mümkün oldu. Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in Ağustos ayında, Japonya Başbakanı Shinzo Abe’ye İkinci Dünya Savaşı nedeniyle ek tazminat ve ticaret kolaylıkları sağlanmazsa, ABD baskısına rağmen 22 Kasım’da süresi dolacak anlaşmayı uzatmayacağını bildirmişti. İki müttefik ülke arasında bir de Takeshima adası sorunu vardı. G.Kore, Japonya’ya ait adada tarihi hak iddia etmiş, adaya asker çıkarmış, 1910’dan 1945’e dek ülkesini işgal eden, Koreli kadınlara zorunlu fahişelik, erkeklere köle işçilik yaptırmak nedeniyle daha önce özür ve tazminat aldığı Japonya’yı fazlası için zorluyordu. İkinci Dünya Savaşını bitiren teslim anlaşması gereği askeri güç kullanması yasak olan Tokyo hükümeti Seul’un sadece elektronik istihbarat değil, aynı zamanda casusları aracılığıyla Kuzey Kore’nin nükleer silah ve füze programı ve Çin’in siber istihbarat çalışmaları konusundaki istihbaratına ihtiyaç duyuyordu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Japon başbakanı Abe ile “şahsi dostluğunun” da sayesinde sürenin bitmesine altı saat kala anlaşma uzatıldı.
Bu uzatmadan Japonya’nın kazancı ise sadece Güney Kore ile hayati istihbarat akışının devamıyla sınırlı değil. Aynı zamanda Batı dünyasının en etkili ve kamuoyunca pek bilinmeyen “Five Eyes – Beş Göz” istihbarat şebekesine, yeni üye olarak katılması olacak. Beş Göz, Çin, Kuzey Kore ve aslında Rusya’ya karşı bir dünyanın en geniş istihbarat cephesini oluşturacak şekilde genişliyor.

Nedir bu “Beş Göz”?

Yakın zamana dek sadece istihbarat örgütlerinin üst yönetimleri tarafından bilinen “Beş Göz” örgütlenmesinin varlığı ABD’nin elektronik istihbarat servisi Ulusal Güvenlik Ajansı’nın sözleşmeli elemanı Edward Snowden’ın kaçırıp yayınladığı belgeler ile 2013’ten itibaren dünya kamuoyunca bilinir oldu.
Beş Göz, İngilizcesiyle “Five Eyes” diye bilinen elektronik istihbarat paylaşım örgütlenmesinin temeli 1946’da ABD ile İngiltere’nin imzaladığı UKUSA anlaşmasıyla, ikili eksende atılmıştı. 1955’te bu örgütlenmeye İngiliz Uluslar Topluluğu üyesi Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda da katılmış, tamamının ana dili İngilizce olan ülkelerden oluşan, FVEY kod adlı “Beş Göz” kurulmuştu; dünyayı beş koldan gözetlemeye başladılar. Önceleri sadece telefon dinleme ağlarını birleştirmekle başlayan çalışma önce uydu teknolojisinin, sonra dijital ve internet teknolojisinin gelişmesiyle bütün elektronik haberleşmeyi kapsadı.
Beş Göz istihbarat yetkilileri, medyaya yansıdığı kadarıyla Temmuz 2018’de yaptıkları bir toplantıda, bu istihbarat ağının artık yalnızca ana dili İngilizce olan ülkelerle sınırlı kalmaması gerektiğine, Çin ve Rusya’nın yükselişi karşısında yeni üyelerin katılmasının gerektiğine karar verdi. Adaylar Fransa, Almanya ve Japonya idi. (Rus kaynaklar İsrail’in de bu şebekeye dâhil edileceğini iddia ediyor. İsrail adı Beş Göz’e dair yayınlarda sık sık geçiyor, ama resmen katılacağına dair bir kayıt henüz yok.) Yeni istihbarat ağı yayınlarda “Beş Göz +3” olarak geçmeye başladı.
Japonya’nın Güney Kore ile istihbarat anlaşmasını uzatması, o nedenle istihbarat dünyasında küresel kamplaşmaya, istihbarat savaşlarının küresel boyuta sıçramasına imkân verecek bir gelişme.

Neden genişliyor? Çin, Huawei, 5G

Beş Göz’ün genişleme kararında pek çok etken var; Rusya’nın ve Çin’in siber istihbarat ve siber saldırı alanında ilerlemesi, Kuzey Kore’nin nükleer silahlanma çalışmalarının kolaylıkla denetlenememesi, IŞİD ve El Kaide örneklerinde görüldüğü üzere terör örgütlerinin asıl iletişim hattı olarak internet ve derin interneti kullanmaya başlamaları gibi.
Ancak bunlar arasında Batı dünyasını, daha açık ifadeyle ABD’yi en çok alarma geçiren, telekomünikasyonda eşiğinde olduğumuz 5G teknolojisi ve Çin’in Huawei ve ZTE şirketlerinin bu alanda öne çıkması. Huawei’nin mevcut cep telefonlarında oluşturduğu “arka kapılar” sayesinde, ülkelerin gizli dijital bilgilerine ulaşabileceği ve 5G teknolojisiyle bunu çok daha etkin biçimde yapabileceğinden endişe ediyor Batı istihbarat örgütleri. Huawei bunu yalanlıyor, ama asıl derdin bu olduğu, Beş Göz’ü oluşturan ülkelerin (ve aday ülkelerin) devlet kurumlarında (ucuzluğu nedeniyle rekabet gücü yüksek olan) Huawei kullanımını yasaklamaları ve özellikle stratejik alanlarda çalışan özel şirketlerden de bunu istemelerinden belli. Tabii konuya başka açıdan bakarsak ABD ve bağlantılı markalar dışında kullanılan telefon ve haberleşme sistemlerine Beş Göz’ün kapsama alanına çıkacağı için istenmediği yorumunu da yapabiliriz. Japonya da Nisan 2019’dan itibaren bu konuda düzenlemelere başlamış ve 14 önemli şirketini uyarmış bulunuyor. Anlaşmanın uzamasıyla Güney Kore de benzeri adımı atacak, zaten Huawei, rakibi Samsung’un pazarını da daraltıyor.
Çin malı cep telefonu ve haberleşme sistemlerinin, özellikle devlet kurumları ve kurumsal bilgilere erişimi olan kamu görevlileri tarafından kullanımı, adeta Batı dünyasının NATO’yu da aşan güvenlik gizliliği ölçüsüne dönüşüyor.

Türkiye, 5G, MİT

Türkiye telefon ve haberleşme sistemlerinde 5G’ye geçme aşamasında. Yükselen döviz kurlarıyla Çin malı telefon ve haberleşme ürünleri Türkiye pazarında iyi alıcı buluyor. Hükümetin cep telefonları ve haberleşme sistemleri konusunda kamuoyuna açıklanmış bir politikası ise bulunmuyor.
Türkiye, NATO’ya girmeden önce de batı istihbarat ağına katılmış bir ülke. Hatta UKUSA anlaşmasına katılan “ilk üçüncü taraf ülke” olması, 1949’a, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı dönemine denk geliyor. Bunun nedeni, o dönem Sovyetler Birliğine karşı en etkili elektronik istihbarat ağının kurulabileceği ülke olarak görülmesi. (Beş Göz’ün İngiliz ayağı olan Hükümet İletişim Karargâhının (GCHQ) dünyadaki en önemli üslerinden birisi de Kıbrıs’ta.) Nitekim 1960’da Sovyetler üzerinde düşen U-2 casus uçağının bir üssü de İncirllik’ti. Halen Malatya’da bulunan Füze Kalkanı radarından dünyada sadece beş adet var; diğer ikisi ABD’de, biri İngiltere’de, biri de, evet konumuzla ilgili, Japonya’da. Dünya küçülüyor…
Türkiye-ABD istihbarat paylaşımı anlaşması halen geçerli; önemi Cemal Kaşıkçı cinayetinin ortaya çıkarılmasında da görüldü. Anlaşma ABD tarafından o kadar önemseniyor ki, Türkiye aleyhine verilen, (hatta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ailesinin mal varlığının araştırılmasını isteyecek kadar ileri giden) yaptırım karar tasarılarının dışında tutulan neredeyse tek alan istihbarat paylaşımı. Bir yerde Türkiye’nin en önemli kozları arasında… Ancak Türkiye’nin genişletilmiş Beş Göz’e katılacağı konusunda kamuoyuna yansımış bir bilgi bulunmuyor.
Hem lisansüstü, hem doktora tezini karşılaştırmalı istihbarat üzerine yapmış olan MİT başkanı Hakan Fidan, bu konulara en vakıf kişi. Türk milli istihbaratının Batıyla işbirliğinin 70’inci yılında, istihbarat savaşları küresel boyuta sıçrarken, ülkenin ve halkın güvenliği bakımından kamuoyunun doğru aydınlatılması gereğini de herhalde en çok o önemsiyordur, değil mi?

TARİH /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : 1914. Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : 1914… Osmanlı için savaş tamtamları çalarken !!!

Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişi konusunda, hemen tüm kaynaklar Enver Paşa’nın yarattığı oldu-bittiye işaret ediyor.

Osmanlı’nın savaşa girişinin ardından yeni cepheler açılıyor, zaten zor durumdaki Osmanlı, hiç değilse eski kayıplarının bir bölümünü telafi etmeye çalışıyor. Birçok kaynak, 1. Dünya Savaşı’na giden yolu birkaç cümleyle özetleme yoluna gidiyor. Konuyu detaylandırarak, merak edilen noktaları aydınlatmaya çalışacağız.[1]

Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesiyle sonuçlanan süreç, aslında 1. ve 2. Balkan savaşlarının uzantısı halinde gelişen olayların getirdiği bir sonuçtan ibarettir.

1911 yılının son aylarıyla 1912’nin başında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Balkan İttifakı’nı kurdu. Bu aşamada Rusya ve İngiltere de aracı roller üstlendi. Bulgar komitacıları ağustos ayında bazı terör olayları yarattı, eylülde ise artık savaş kaçınılmaz görünüyordu. Islahat konusunda Babıâli hükümetlerinin verdiği ödünler fayda sağlamıyordu.

30 Eylül’de Balkan devletleri, 1 Ekim’de ise Osmanlı seferberlik ilan etti. 13 Ekim’de müttefikler Osmanlı’dan taleplerini açıkladı.

“1)Vilayetler özerk olacak, başlarına Belçikalı ya da İsviçreli valiler atanacaktı.

2)Hıristiyanlar askerliklerini kendi vilayetlerinde, Hıristiyan subayların komutası altında yapacaklardı. Bu subaylar yetiştirilinceye kadar Hıristiyanlar askerlikten muaf tutulacaktı.

3)Yerel yasama meclisleri kurulacaktı.

4)Islahatın gözetimine büyük devletlerle birlikte Balkan devletleri de katılacaktı.

5)Islahat 6 ay içinde yürürlüğe girecek, Osmanlı seferberliği tek yanlı olarak sona erdirecekti.[2]

Osmanlı hükümetinin bu taleplere olumlu cevap vermesi, kamuoyunda ateşli milliyetçi rüzgârların yoğunlaştığı da dikkate alınırsa, neredeyse imkânsızdı.

9 Ekim 1912’de önce Balkan devletlerinin en küçüğü olan Karadağ, 17 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan savaş ilan etti. Savaş patladı. Balkanlar’daki Türk orduları daha ilk hamlede ikiye bölündü. Ardı ardına yapılan meydan muharebelerinin hepsinde Osmanlı ordusu ağır yenilgiye uğradı. Garp ordusu, 23-24 Ekim’de Komanova’da Sırplara yenildi, Manastır’a çekildi. 8 Kasım’da Yunan ordusu Selanik’e girdi. Yunan donanması, son Osmanlı adalarını ele geçirdi.

Doğu Trakya ordusu da hazırlıksızdı ve ilk taarruz karşısında Bulgarlara yenildi, Vize-Burgaz üzerine çekildi. 29 Ekim’de Lüleburgaz muharebesinde bir kez daha yenildi. Bulgar ordusu, İstanbul’un savunma hattı olan Çatalca ve Gelibolu yarımadasını tutan Bolayır hattına kadar geldi. 18 Kasım’da Manastır muharebesi durumu perçinledi.

Kuşatma altındaki Yanya Yunanlara, İşkodra Karadağlılara, Edirne ise Bulgarlara direnmeye çalışıyordu.

Balkan Savaşı’nda Trakya’da, Lüleburgaz harp sahasında gördüklerini anlatan Matin gazetesi başyazarı Stefan Losannes’in yazdıklarından bir bölüm, Türk ordusunun içinde bulunduğu durumu anlatıyor:

“…Lüleburgaz harbi dört gündür devam ediyordu. Bu dört gün zarfında Türk Ordusu Başkumandanı [Trakya Şark Ordusu Komutanı] Abdullah [Kölemen] Paşa umumi karargâhı olan Sakız Köyü’nde küçük bir evde kapanmış kalmıştı.

29 Ekim akşamı Daily Telegraph gazetesinin harp muhabiri Ashmead Bartlett, uzun gezileri sırasında kendisini orada tesadüfen buldu. Başkumandan açlıktan ölüyordu. Emir subayları evin fakir bahçesindeki toprağı adeta tırnaklarıyla kazarak bir iki mısır kökü çıkarmaya çalışıyorlardı. Bu kökleri bir parça unla bulamaç gibi pişiriyorlardı. İşte bir orduya kumanda eden zatın yiyeceği bundan ibaretti…

Bartlett acıdı, yanlarındaki birkaç kutu konserveyi verdi. Üç gün mütemadiyen paşayı besledi. Abdullah Paşa, ‘Siz olmasaydınız ayakta duramayacaktım’ demiştir.

Osmanlı Ordusu Başkumandanı yiyecek bulamadığı gibi haber de alamıyordu. Denilebilir ki, harbin devam ettiği dört gün zarfında ne olup ne bittiğini hiç haber alamamıştır. Ordusunun sağ kanadı nerede? Bunu ancak biliyordu. Ama bu feci mücadelenin hiçbir safhasını öğrenememiş, hiçbir anında emir vererek müdahale edememiştir. Harp cephesi 50 km’yi buluyordu. Bu harp hattı ile bağlanmak için Abdullah Paşa’nın elinde ne telgraf, ne telsiz, ne muharebe telefonu, ne otomobil, ne uçak, ne bir şey vardı. Hattâ yaverlerini dörtnala koşturacak bir şoseye bile malik değildi.

Başkumandana haber getirmek için ateş hattına gönderilen birkaç süvari ya bir şey görmemiş ya da dönmemişlerdi. Abdullah Paşa, sol kanadının çekildiğini, sağ kanatta Mahmut Muhtar Paşa’nın olağanüstü bir cesaretle dayandığını ise ancak sezgi suretiyle biliyordu. Nihayet 31 Ekim sabahı atına binerek birkaç km ilerledi. Ama ilk kaçaklara rast gelip, sol kanadın bozulduğunu kesin olarak anlayınca, dayanmakta olan merkez ve sağ kanatlara da çekilme emri verdi. Hâlbuki merkezde Şevket Turgut Paşa dayanıyordu ve taarruza geçmek üzere idi. Sağ kanadı da yerindeydi. Abdullah Paşa neden sonra verdiği emrin yanlışlığını anlayarak onun aksine emir gönderdi ama iş işten geçmişti. İkinci Kolordu dört günden beri harp içinde idi. 24 saattir hiçbir şey yememişti. Hemen yüz geri etti ve askerler, arkadaşlarının cesetleriyle örtülmüş çamurlu tarlalar boyunca çekilmeye başladılar. Bir daha da bir savunma hattı kuramadılar. 31 Ekim akşamı Osmanlı ordusu adeta bir sel gibi geriye akıyordu. Ordu namına ovada, çeşitli yollardan, yolsuz bölgelerden Çatalca’ya doğru akıp giden kaçak dalgalarından başka bir şey kalmamıştı.

Topçular toplarını, cephane sandıklarını bırakıyorlardı. Mekkâreciler hayvanlarını terk ediyor yahut biraz et yemek için kendi hayvanlarını öldürüyorlardı. Piyadeler tüfeklerini atıyorlardı. Ama Bulgar ordusu da bitkindi. İlk müsademede süvarilerini kaybetmişler, son savaşta da en son ihtiyatlarını ateşe sokmuşlardı. Ellerinde bir tabur bile taze asker yoktu. Bunun için Türk ordusunun kalıntıları hiçbir saldırıya uğramadan o ovalarda başıboş dolaşmış, gerilemişlerdi. Yalnız bir gece içinde yüz bin kişinin felaketi, bozgunluğu üstüne en meşum, en korkunç bir hayal kanatlarını germişti: Açlık…

Daha garibi, bozgun haberini İstanbul, Londra’dan, Paris’ten daha sonra alabildi. İstanbul’da bu harbe ait resmi tebliğ ancak 4 Kasım sabahı, yani dört gün sonra yayımlandı.”[3]

Çekilen Osmanlı ordusunu, geriden ikinci bir dalga takip etmektedir: Göçmenler…

Sırp, Karadağ, Bulgar ve Yunan askerlerinin işgal ettiği yerlerde katliamlar başlamıştır. Öldürülen, asılan, parçalanan Müslümanlardan geri kalanlar çoluk çocuk, geriye, İstanbul’a doğru akmaktadır.

Prof. Dr. Sina Akşin de bu ağır yenilginin nedenlerini sorgularken, Osmanlı’nın silah ve teçhizat bakımından karşısındakilerden çok da geri olmadığının altını çiziyor ve acı gerçeğe işaret ediyor:

“…Öyle anlaşılıyor ki, iletişim ve ikmal bakımından, sevk ve idare (komutanlık) bakımından, savaş azmi bakımından onlar üstündü. Yenilginin baş sorumlusu Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ydı.

Tabii genel, siyasi sorumluluk Nazım’ı o mevkiye getiren Ahmet Muhtar ve Kamil paşalarındır. Şu bakımdan da sorumludurlar ki, böyle bir ölüm kalım mücadelesinde bile İttihat ve Terakki’ye karşı kavgadan vazgeçilmemiş, bir ulusal birlik havası yaratılamamıştır.[4]

29 Ekim’de Ahmet Muhtar Paşa istifa ettirildi, Kamil Paşa sadrazam oldu. Osmanlı Devleti büyük devletlerden mütareke konusunda istediği yardımı alamayınca, doğrudan Bulgar Kralı’na başvurdu.

Çatalca hattına yüklenen Bulgarlar, kesin sonuç alamayacaklarını anlayınca mütarekeye razı oldu.

16 Aralık’ta toplanan Londra Konferansı’nda Balkan devletleri Tekirdağ’ın doğusundan geçen bir hattı takiben bu hattın doğusu ve Gelibolu yarımadası dışında bütün Rumeli’nin ve Ege adalarının kendilerine verilmesini istediler. Taleplere Edirne vilayeti ve Girit adası da dâhildi. Edirne ve Girit konusundaki anlaşmazlık nedeniyle görüşmeler 6 Ocak 1913’te yarıda kaldı. Büyük devletlerin Londra büyükelçileri hemen bir araya geldi.

17 Ocak’ta İstanbul hükümetine ortak bir nota vererek Edirne’den ve adalardan vazgeçilmesini istediler. Bu arada büyük devletler Ege adalarını da Yunanlara bırakmıştı.

Mebusan Meclisi dağıtılmış olduğundan, kararın sorumluluğunu paylaşmak üzere geleneksel yöntemle devletin ileri gelenlerinden oluşturulacak bir Şura-yı Saltanat’a danışma kararı alındı. 22 Ocak’ta sarayda toplanan bu şurada, Kamil Paşa Edirne ve İstanbul’un kuşatılmış olduğunu, savaş ya da barışa karar vermek gerektiğini söyledi. Ezici bir çoğunluk “barış” dedi. Bu karar net olarak Edirne’nin gözden çıkarılması demekti.

Babıâli Baskını

Ortalık böylesine karışıkken, hemen ertesi gün İttihat ve Terakki, Babıâli baskını adı verilen darbeyle iktidarı ele geçirdi…

23 Ocak 1913 günü İttihatçılar Edirne için sloganlar atarak Babıâli ’ye yürüdü. Şevket Süreyya Aydemir bu sahneyi, “…Aslında 30-40 kişilik bir İttihatçı grubunun, başlarında beyaz bir ata bindirilen Enver Bey olduğu halde başardıkları bu baskın, yakın tarihimizin heyecan verici bir olayı olarak daima hatırlanacaktır”[5] cümlesiyle anlatır.

Babıâli baskınının ilk anlarında bazı mukavemetler oldu. Sadaret Yaveri Yarbay Nafiz Bey odasından fırlayınca vuruldu, sonra Harbiye Nazırı’nın yaveri Tevfik Bey aynı akıbete uğradı. Bakanlar Kurulu toplantısından dışarı fırlayan Harbiye Nazırı Nazım Paşa, “Siz beni aldattınız” diye çıkışırken, İttihatçı silahşor Yakup Cemil’in tabancasından çıkan kurşunla yere serildi. Söylentiye göre İttihat ve Terakki Nazım Paşa’nın desteğini kendisini sadrazam yapma vaadiyle elde etmişti.

Enver Bey, yanına birkaç silahşor alarak doğrudan Bakanlar Kurulu toplantısının yapıldığı salona daldı. Diğer nazırlar (bakanlar) sağa sola kaçıştığından, masasında tek başına oturmakta olan ihtiyar Sadrazam Kamil Paşa’nın önünde ve odanın tam ortasında esas duruşta selam verdi, “Millet sizi istemiyor, istifanızı yazınız”[6] dedi.

Sadrazam Kamil Paşa direnmedi, istifasını yazdı. Enver Bey, yazıyı alıp derhal padişaha götürerek, sadarete Mahmut Şevket Paşa’nın atanmasını sağladı.

Babıâli baskını, Avrupa’da çok olumsuz karşılandı. Balkan devletleri 28 Ocak’ta Londra Konferansı’na son verildiğini duyurdu. 30 Ocak’ta ise Bulgarlar, 3 gün sonra süresi bitecek mütarekeye son verildiğini açıkladı:

“Mahmut Şevket Paşa hükümeti, 30 Ocak’ta büyük devletlerin notasına cevap verdi. Edirne’nin Osmanlı’nın ikinci başkenti ve bir Müslüman kenti olduğu hatırlatılıyor, kentin Meriç’in sağ kıyısındaki topraklarının verilebileceği, adaların kaderinin de, Anadolu’nun savunma ihtiyaçları gözetilerek Batılı devletlerin kararına bırakılabileceği belirtiliyordu. Ama Osmanlı hükümetinin Batılıları şaşkınlığa uğratacak talepleri de vardı. Osmanlı hükümeti, gümrük bağımsızlığı, ticarette eşitlik, Osmanlı’da oturan yabancıların vergiyle yükümlü tutulmaları, ilk etapta gümrük vergilerinin yüzde 4 artırılması, yabancı postanelerin ve genel olarak kapitülasyonların kaldırılması isteniyordu. İşte bunun için Avrupa İttihat ve Terakki’ye illet oluyordu. Türklerin Rumeli’den büyük ölçüde kovulması, Edirne’nin Osmanlı’dan alınması söz konusuyken, onlar kalkıp bir de iktisadi bağımsızlık istiyorlardı.”[7]

Bulgarlar savaşı yeniden başlattı. Yeni hükümet durumdan umutsuzdu, para da yoktu. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, genç subayların ısrarı üzerine Bolayır’da bir harekât yapmaya karar verdi. Gelibolu yarımadasında bulunan Mürettep Kolordu taarruza geçerken, 10. Kolordu da Şarköy’e, Bulgarların gerisine denizden çıkarma yapacaktı. Böylece Bulgarlar iki ateş arasında kalacaklardı. Mürettep Kolordu, kararlaştırıldığı gibi 8 Şubat’ta taarruza geçtiği halde, 10. kolordu’nun çıkarması gecikti, ancak akşam vakti gerçekleşebildi. Böylece Bulgarlar önce birinci sonra da ikinci hareketi durdurabildi.

Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanı Ali Fethi Bey idi, kurmay heyetinde arkadaşı Mustafa Kemal Bey de harekât şube müdürü olarak bulunuyordu. 10. Kolordu’nun kurmay başkanı ise Enver Bey’di. Başarısızlık karşısında iki kolordunun birbirini eleştirmesi, kurmay heyetlerindeki Enver Bey’le Ali Fethi Bey ve Mustafa Kemal Bey arasında karşılıklı suçlamaya dönüştü.

Dr. Rıza Nur’un doğruluğu çok tartışılan anılarını esas alan Kadir Mısıroğlu’nun, sırf Mustafa Kemal’i eleştirebilmek adına bu harekâta ilişkin yazdıklarını ve işin doğrularını birkaç paragraf sonra aktaracağız…

26 Mart’ta Edirne kahramanca bir direnişin ardından çaresiz Bulgarlara teslim oldu. 1 Nisan’da Edirne’yi Osmanlı’nın sınırı dışında bırakan Midye-Enez hattı yeni sınır olarak kabul edildi, 30 Mayıs’ta da buna uygun olarak Londra Barış Anlaşması imzalandı.

Karşı darbe girişimi

Edirne’nin kesin olarak elden çıkacağının anlaşıldığı günlerde, bu kez de muhalefettekilerin aklına “darbe” fikri düşmüştü.

İttihat ve Terakki, Edirne’yi kurtaramamıştı ama kendi iktidarını korumakta muktedirdi. Muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fedailerinin ilk darbe teşebbüsü kolayca engellendi.

Aslında 11 Haziran’daki ikinci darbe teşebbüsü de iyi planlanmamıştı ama Harbiye Nezareti’nden Babıâli’ye gitmekte iken otomobilinin yolu kesilen Sadrazam Mahmut Şevket Paşa, Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşları tarafından öldürüldü. Darbenin diğer gerekli adımları atılamadığından Mahmut Şevket Paşa öldürüldüğüyle kaldı…

İttihat ve Terakki’nin bu cinayete tepkisi çok sert oldu. Mahmut Şevket Paşa’yı katleden Yüzbaşı Çerkes Kazım ve arkadaşlarının, Beyoğlu’nda bir İngiliz kadının evinde kaldıkları anlaşıldı. İngiliz Elçiliği arama izni vermemesine rağmen Kazım ve arkadaşları iki saat süren çatışmanın ardından yakalandı ve idam edildi. İdam edilenler arasında hem damat hem de Fransız uyruklu olan (Tunuslu) Salih Paşa da vardı. Çok sert tedbirler alındı -sağcı bir parti olarak nitelendirebileceğimiz- muhalefetteki Hürriyet ve İtilaf Partisi fiilen tasfiye edildi. İttihat ve Terakki artık saray da dinlemiyordu, kapitülasyon hukuku da…

Bu tavırların Avrupa devletlerince nasıl olumsuz ve düşmanca karşılandığını tahmin edebilirsiniz. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden 19 gün sonra, 30 Haziran tarihinde, şans bu kez Osmanlı’ya güldü. Çünkü Balkan devletleri Osmanlı’dan aldıkları ganimeti paylaşamamışlardı. Bulgaristan kendi müttefiklerine saldırdı ama yenilgiye uğradı.

1.Balkan Savaşı denen bu mücadele sırasında Bulgarlar Doğu Trakya’yı boşaltmışlardı. Bulgarların çaresiz durumundan güç alan Osmanlı ordusu da Londra Antlaşması’nda sözü edilen ve hakkı olan Enez-Midye hattına ilerledi. Babıâli, Edirne üzerine yürümeye karar verdi. Hızla harekete geçen Çatalca Ordusu ve Bolayır Kolordusu, Doğu Trakya’ya daldı. İstanbul’dan gelen kuvvetin başında Yarbay Enver Bey vardı, Bolayır kolordusunun kurmay başkanı da Binbaşı Mustafa Kemal Bey’di. 20 Temmuz 1913’te Türk kuvvetleri direniş göstermeyerek çekilen Bulgar kuvvetlerini sürerek Edirne’ye girdi. İlk giren kıtalar Bolayır kolordusunun öncüleri (Kuşçubaşı Eşref Bey komutasındaki gönüllüler) olarak görünmekle birlikte, İttihat ve Terakki Edirne’nin kurtarılışının şerefini Enver Bey’e mal etti. Yapılan anlaşmalarla Balkanlarda barış yeniden sağlandı. Türk sınırları, bugün Yunanistan’la sınırımız olan Meriç nehrinin 15-20 kilometre batısından geçiyordu. Meriç’in batısındaki bu topraklar 1. Dünya Savaşı öncesi, Almanların baskısıyla Bulgaristan’a terk edildi.

18 Aralık 1913’te Enver Bey albaylığa yükseltildi, iki hafta sonra da 1 Ocak 1914’te tuğgeneralliğe terfi ettirilerek paşa yapıldı. 1909’da Osmanlı Padişahı Sultan Reşat’ın 12 yaşındaki yeğeni Naciye Sultan ile nişanlanmış olan Enver Bey’in nikâhı 1911’de kıyılmıştı. Enver Bey, Edirne’yi aldıktan sonra evlilikte ısrar etti, Naciye Hanım buluğa erince, 1914’te evlendiler. İttihat ve Terakki içerisindeki gücünü her geçen gün artıran Enver Paşa, 1915 yılı içerisinde iki kez daha rütbesi yükseltilerek tümgeneral ve ardından korgeneral olacaktır.

1913’te Mustafa Kemal Bey ise binbaşıydı. Bu rütbesi Sofya’da ataşemiliter görevini yürütürken yarbaylığa yükseltilecektir.

Polemiğin sonu yok

Edirne’nin kurtarılması için planlanan ve yukarıdaki satırlarda kısaca değindiğimiz kurtarma harekâtı da, malum kişilerin kalemleriyle polemik konusu haline getirilmiştir.

Mustafa Kemal hakkındaki dayanaksız iftiraları müthiş bir titizlikle derleyip, iddiaları belgelerini de ortaya koyarak tek tek çürüten Turgut Özakman’ın “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele” kitabında verdiği sıraya uyarak, iddiaları ve gerçekleri bir kez daha dikkatinize sunalım:[8]

Dr. Rıza Nur, “Balkan Harbinde son devrede Bulgar ordusu Tekirdağı’nda ve daha yukarılarda bulunuyordu” diye yazıyor. Doğrusu, Tekirdağ’ın yukarıları değil, Çatalca savunma hattının karşısı olacaktır. Aynı şekilde, “Tarafımızdan Gelibolu yarımadasına bir ordu gönderilmişti. Bunun erkân-ı harbi (kurmayı) Ali Fethi (Okyar) ile M. Kemal’di” cümlesini de, ordu değil kolordu diye düzeltmek gerekiyor. Üstelik Binbaşı Ali Fethi Bey Kolordu Kurmay Başkanıdır. Binbaşı Mustafa Kemal Bey ise Harekât Şubesi Müdürü.

…Enver’in tertibi üzere aynı zamanda bunlar da Bulgarlara hücum edecekler, Bulgar tümenlerini mahvedeceklerdi. Tertip yapıldı. Fakat Enver’in hücumunu beklemeden M. Kemal Bulgarlara hücum etti ve perişan olup kaçtı.

Doğrusu şöyledir: Plan Enver Bey tarafından değil, Başkomutan vekilince hazırlanmıştır.

Özetlersek:

“Hurşit Paşa komutasındaki 10. Kolordu (Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey) 8 Şubat günü Şarköy’e çıkarma yapacak ve Gelibolu’daki Mürettep Kolordu ile birlikte Bolayır karşısında bulunan Bulgar tümenine taarruz edilecek. Amaç Bulgar ordusunun geri çekilmesini sağlamak ve Edirne’yi kurtarmak. Mürettep Kolordu, kararlaştırılan günde (8 Şubat 1913) iki tümeniyle (Nizamiye Tümeni ve 27. Şam Tümeni) taarruza geçer. Fakat 10. Kolordu, çıkarma gemilerinin 4-5 saat gecikmesi yüzünden, kararlaştırılan zamanda Şarköy’e çıkarma yapamaz. Patlayan fırtına da çıkarmayı zorlaştırır. Ertesi sabaha kadar ancak bir tümenin çıkarılması tamamlanabilir. Bu arada Mürettep Kolordu, Bulgarların Marmara kıyısındaki kanadını geri atar ama sisli bir havada Bulgar mevzilerine giren 27. Şam Tümeninin Arap askerleri savaşı bırakıp çapulculuğa kalkar, Bulgar ihtiyatlarının karşı taarruzu ile dağılıp kaçmaya başlarlar. Bu düzensiz çekilme Şam Tümeninin diğer birliklerine de yayılır. 10. Kolordu da zamanında yetişip taarruza geçemeyince, Nizamiye Tümeni de geri alınır. Başkomutan Vekili Ahmet İzzet Paşa, 10. Kolordu’nun karaya çıkan tümeninin de geri çekilmesini emreder. Harekattan bir sonuç alınamaz.[9]

Olay budur. Bir kolorduyu, kolordu komutanı ve hattâ kurmay başkanı dururken, harekât şubesi müdürünün hücum ettirdiğini ileri sürmek tümüyle mantık dışı.

Yanlış yorumlar aynı hızla devam ediyor:

“…M. Kemal’in bu hıyaneti yapmasının sebebi, Enver’in şeref kazanmaması, bu şerefi kendisinin almasıdır. Ne fecidir. Bizde böyle hıyanetler cezasız kalır.”[10]

İyi ki “bizde hıyanetler cezasız kalıyor”, yoksa ilk faturayı bizzat Rıza Nur’un ödemesi kaçınılmaz olabilirdi. Çünkü Balkan Savaşı sırasında Rıza Nur yurt dışındadır. Savaştan 5 yıl sonra 1918’de Türkiye’ye döner. Savaşa ilişkin bölük pörçük öğrendiklerini de olaylardan 14 yıl sonra 1927’de yazarken iyice karıştırıp çarpıtır. Milli Mücadele ile ilgili yazdıkları da aynı çerçevededir.

Rıza Nur’un yazdıkları Mustafa Kemal’in aleyhinde ya! Kadir Mısıroğlu da bu muhteşem(!) fırsatı kaçırmaz, bu sözde bilgiden kıyasıya yararlanıp yanlışları derinleştirerek “Hilafet” adlı kitabında şöyle yazar:

“…Mustafa Kemal, Balkan Harbi gibi erken bir devrede, Şarköy çıkarması sırasında uğradığı bozgun ve sebep olduğu büyük kayıp (22.000 kişi) yüzünden Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir.”[11]

Bir tek cümlede kaç yanlış birden var, acaba önce hangisini düzeltmeli! Bir kolordunun yenilgisi Harekât Şube Müdürü’ne yüklenir mi? O kolordunun komutanı, kurmay başkanı, ayrıca tümenlerin de komutanları yok mu?

Keşke hiç yaralı-şehit olmasaydı ama zayiat da Mısıroğlu’nun yazdığı gibi 22 bin kişi değildir. 15 subay ve 867 er şehit olmuş, 41 subay ile 1801 er yaralanmıştır. Aynı savaşta kayıp er sayısı da 55 olmak üzere, toplam zayiat 2.679 kişidir.

Mürettep Kolordu ile 10. kolordu yetkilileri arasında gerçekten de tartışma çıkmış, olay Başkomutan Vekiline ve hattâ Sadrazama kadar yansımış, Enver ile M. Kemal’in arasındaki soğukluk daha da artmıştır ama M. Kemal Sofya’ya sürgün edilmez, tersine 1. Mürettep Kolordu’nun kurmay başkanlığına getirilir. 22 Temmuz 1913’ten itibaren, 1. Mürettep Kolordu Komutanlığına vekâlet de edecektir. Mustafa Kemal Bey’in Sofya’da ataşemiliterliğe atanması, söz konusu olaydan 6 ay sonra, 27 Ekim 1913’tedir.

Enver Bey de, bu olaydan ancak 9 ay sonra, Ocak 1914’te paşa ve Harbiye nazırı olacaktır. Başkomutan vekilliği ise savaşa girdikten sonradır. Kısacası, “Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey tarafından Sofya’ya sürgün edilmiştir” cümlesinde tutarlı hiçbir nokta yoktur. Mısıroğlu bu iddialarını Lozan adlı kitabında da genişleterek tekrarlıyor. Kolordu Kurmay Başkanı Binbaşı Ali Fethi Bey’in başarısızlığın sebeplerini detaylarıyla açıklayan broşürünü de -hangi derin askeri bilgisiyle olduğu bilinmez- “gösterdiği sebepler askeri ve mantıki bakımdan tatminkâr (doyurucu) değildir” diye reddediyor ve şu cümleyi ekliyor:

Dr. Rıza Nur, Bolayır Kolordusu’nun bozgununun, Mustafa Kemal ve Fethi beylerin, Edirne’nin geri alınması şerefini Enver Paşa’ya kaptırmamak gayesinden doğmuş dehşetli bir bozgun olduğunu kaydetmektedir.[12]

Edirne için bir yarış vardır ama Rıza Nur’un sözünü ettiği tarihte değil… Bu yarış bir bozgunla ilgili değil, Edirne’nin kurtulduğu güne ilişkindir. Bolayır olayından tam 5,5 ay sonra 22 Temmuz 1913’tedir. Turgut Özakman, bu yarışın ayrıntısını yazan 2. Mürettep Kolordu Komutanlığı Emir Subayı İ. Hakkı Okday’ın anılarını şöyle aktarıyor:

“…Edirne’yi Bulgarlardan geri almak gayesiyle harekete geçtik. Kolordu bu ileri harekâtında ciddi bir Bulgar mukavemeti ile karşılaşmadı. Kaçan Bulgarları kovalamaktaydık. Ara sıra ufak tefek artçı çatışmaları oluyordu ama önemli bir savaş da vermiyorduk. Kahraman Edirne’yi Bulgar pençesinden kurtarmak, bu gazi şehri yeniden fethetmek şeref ve neşesi içinde uçuyorduk. Kolordu Edirne’ye 10 km. yaklaşmıştı ki, arkamızdan tozu dumana katarak yaklaşan bir otomobil içinde bulunan Hürriyet Kahramanı Enver Bey, yanımızdan hışımla geçti ve Edirne istikametinde uzaklaştı. Bu suretle ‘Edirne Fatihi’ unvanını kazanmış oldu. Hâlbuki Edirne’ye yaklaşıncaya kadar Bulgar kuvvetlerini kovalayan, dümdar (artçı) savaşlarını veren bizim kolordu idi. Enver Bey o sırada başka bir kolordunun (Doğrusu: Sol kanat ordusu) Kurmay Başkanı bulunuyordu. Fakat fırsatı kaçırmak istememiş, Edirne’yi geri alma şerefini başkalarına mal etmeyi hazmedememiş, arkamızdan bir otomobile atlayıp, biz Edirne’ye 10 km. yaklaşmış olduğumuz bir sırada, bizim kolorduyu geride bırakarak, Edirne’ye giren ilk komutan sıfatıyla Edirne’nin fuzuli fatihi olmak hevesine kapılmıştı.”[13]

Kısacası Rıza Nur bir balon uçurmuş, Kadir Mısıroğlu da havada kapıp, biraz daha şişirmiş. Çünkü amaç Mustafa Kemal’in asker yanını da örselemek ama bu da yetmez ki! Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndaki rolünü de iyice küçültmek gerek. Turgut Özakman’ın yakaladığı detaya ve asıl komediye hazır olun! İ. Hakkı Okday’ın yukarıda alıntı yaptığımız anılarını yayımlayan kişi de, kendi kitabında bu bilginin tam aksini yazmaktan çekinmeyen Kadir Mısıroğlu’dur. Önsözünde “Gördüklerini bir objektif sadakatiyle tespit ve ifade etmiştir” diye övdüğü yazarın kitabını okumadığı anlaşılıyor. Eğer kitabı okuduysa ve bu konuyu ele alırken gerçeğin tam tersine cümleler yazıyorsa, nedenini siz tahmin edebilirsiniz…

Balkan savaşlarından çıkan dersler

Rumeli’nin elimizden çıkması İstanbul’da ve Anadolu’da büyük üzüntü yarattı. O günler bir yandan çöküntünün yarattığı şok, bir yandan da ümit ve uyanışın birbirine karıştığı günlerdi. Turancılığın, tarih ve coğrafya kavramı olarak mektep ve üniversite gençliği arasında heyecan yarattığı bir dönemdir.

“İttihat ve Terakki, komitacı sert ve tedhişçi bir partizanlığın yanı sıra yeni gelişen Türk milliyetçiliğini de tutarak gençler ve aydınlar üzerinde nüfuz ve itibarını genişletmişti. Bu duygu ve fikir akımında, Ziya Gökalp gibi çok cepheli bir fikir ve siyaset adamının İttihat ve Terakki saflarında ve parti merkez komitesinde yer almış bulunması, İttihat ve Terakki’nin doğru ve yanlış diğer teşebbüslerinin de gençler ve aydınlarca hoş görülmesi veya kabul edilmesi gibi bir şans oluşturdu.

Bu gibi gelişmelerin yardımıyla, Balkan Harbi sonu ve Birinci Dünya Harbi arasındaki 13 aylık zamanı, Rumeli’nin kaybına ve pek çok maddi zorluklara rağmen İttihat ve Terakki’nin, siyaseten yeniden yerleşme devri saymak pek hatalı olmaz. Aynı devir Enver paşa’nın ikbalinin de hiç şüphe yok ki en parlak devridir.”[14]

Enver Paşa’nın, ordunun gençleştirilmesi, düzenlenmesi yolunda ve hayatının belki de tek ve münakaşa götürmez başarılı çalışması, 1. Dünya Savaşı’nın gün be gün yaklaştığı dönemde, Türk ordusu için büyük önem taşımıştır.

Mustafa Kemal’e gelince… Sofya’da ataşemiliter olarak görevine devam etmektedir. Mevcut gidişattan mutsuzdur. Çünkü Balkan Savaşı ve sonuçlarının etkisi altındadır. Balkan Savaşı, onun daha Selanik’teyken savunduğu, fakat İttihat ve Terakki’nin ve bilhassa Enver Bey’in hoş görmedikleri öngörüşlerini doğrulamıştır.

Onun daha 1908’de İttihat ve Terakki kongresinde ortaya atıp, her yerde ve her zeminde cesurca savunduğu (ordunun ve subayların siyasetten ayrılması) görüşü eğer kabul edilseydi, Balkan Savaşı’nda belki zafer kazanılamazdı ama yenilgi bu denli çirkin ve geniş olmazdı.

Mustafa Kemal’in henüz yüzbaşı iken Selanik’te şiddetle savunduğu (ordunun bir yakın harbe hazırlanması) görüşü de layıkıyla itibar görmemişti. Hele harp içinde stratejik başıboşluk… Bunu kesinlikle affetmiyordu.

“…O daha kurmay yüzbaşı iken, kendisince muhakkak olan bir Balkan harbi için, şimdi bir “büzülme stratejisi” diyebileceğimiz planlar tasarlamıştı. Gerçi resmi yetkisi dışında ve tamamen şahsi olmakla beraber, yakınlarına, arkadaşlarına bunu hararetle anlatmaya çalışmıştı. Batı Rumeli’de ordu hem kuzeyden, hem güneyden merkez çekirdeği üzerine, Vardar-Selanik-Manastır hattı üzerine çekilecek, toplanacaktı. Bu büzülme, kumanda birliğini, kuvvetlerin merkezileştirilmesini ve sonra en lüzumlu ve tehlikeli düşman kolları üzerine belki de ayrı ayrı saldırmayı sağlayacak, hele inisiyatifi tamamen elde bulunduracaktı. Özetle ilk adımda toprak terkine dayanan, cüretkar fakat hareketli bir plan..Doğu Trakya’da ise, önce yine Kırklareli-Edirne hattında kuvvetlerin toplanmasına ve sonra Bulgaristan üstüne toplu bir taarruza dayanan aktif bir plan.[15]

Bu öngörülerine kıymet verilmemesini içine sindiremiyordu. Yaşanan bozgun, ona göre yüz karası idi. Tarihte hiçbir ordu bu kadar kısa zamanda bu kadar kötü dağılmamıştı.

Siyasetin ordu içinde subaylar arasına saldığı parçalanmanın yıkıcı etkisini o çok önceden sezmiş, ordunun siyasetten ayrılmasını kendini feda edercesine savunmuş, bu fikri kabul görmeyince de İttihat ve Terakki’den ayrılmıştı.

Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’in görüşleri doğru çıkmış, siyaset ordunun kumanda kadrosunu parçalamış, moral yoksunu birlikleri başıboş yığınlar haline getirmişti. Zaten ve fiilen elden çıkmış olmakla beraber Bulgaristan Doğu Rumeli’sinin, Bosna-Hersek’in, Girit’in kaybı, Trablusgarp-Bingazi’nin İtalyanlara geçişi, şimdi de Doğu Trakya haricindeki bütün Avrupa topraklarının kaybı. Çok hazin bir tablodur…

Yeni ordu için önemli adım

Osmanlı Devleti, ordunun ıslahı ve yenileştirilmesi için birçok defalar girişimlerde bulunmuştu. Bunun son örneklerinden biri de, büyük hezimetin yaşandığı Balkan Savaşı’nın sonunda ortaya kondu. Mahmut Şevket Paşa’nın sadrazamlığıyla beraber geniş bir ıslah planı ele alındı. Çünkü özellikle yüksek komuta kadrosu hastaydı. Mahmut Şevket Paşa öldürülünce, teşebbüsü Ahmet İzzet Paşa ele aldı. Yüksek kadrodan 300 kadar subayın tasfiyesi söz konusuydu. Enver Paşa Harbiye Nazırı olunca bu liste değişti, anlaşıldığına göre 1200-1500 arasında yüksek ve orta rütbeli subay ordudan çıkarıldı. Islahat hareketlerinin asıl önemli olanı ise Liman von Sanders’in başında bulunduğu bir Alman ıslahat heyetinin Türkiye’ye gelmesiydi.

“…Enver Paşa’nın bütün askeri, siyasi hayatında, Türkiye’ye yapmış olduğu tartışma kabul etmez hizmet, ordunun gençleştirilmesi ile orduda gerçek bir disiplinin yerleştirilmesi olsa gerektir. 1912-1913 Balkan Harbi’nde başsız bir kalabalık halinde dağılan Osmanlı ordusundan, 1914-1918 harbinde -bu harbe girişimiz meseleleriyle harbin gayeleri ve neticeleri konuları dışında- bütün yokluklara rağmen gösterdiği intizam ve disiplin, bu ıslahat ve gençleştirme hareketinin eseri olsa gerekir.

…Bu ordu artık bir yıl önce ve Balkan Harbi’ndeki ordu değildir.[16]

Büyük hezimetin sonuçları

Osmanlı Devleti’nin, Balkan Savaşı’nın bitişi (29 Eylül 1913) ile 1. Dünya Savaşı’na girişi (29 Ekim 1914) arasındaki nefes alma devresi ancak 13 ay sürmüştür. Balkan Savaşları’nın genel sonuçları şöyle özetlenebilir:

-Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki hâkimiyeti sona erdi, Ege Adaları ve Makedonya elden çıktı.

-Birinci Meşrutiyetten beri geçerli olan Osmanlıcılık görüşü önemini yitirdiğinden Türkçülük politikası etkili olmaya başlamıştır.

-Bugünkü Türk-Bulgar sınırı büyük ölçüde tespit edildi.

-Yüz binlerce Türk, asırlardır yaşadıkları toprakları terk ederek Doğu Trakya ve Anadolu’ya göç etti. Yerlerinde kalanlar ise büyük baskı ve zulüm gördü.

-İttihat ve Terakki, orduda ıslahat gerektiğini anladı. Orduyu ıslah için Almanya’dan subaylar getirildi.

Balkan Savaşı’nın bitmesi, Osmanlılar açısından sorunları çözmedi, aksine problemler arttı. Çünkü ortada her an çöküşü muhtemel bir imparatorluk vardı. Olası ganimet büyük olduğundan, Osmanlı’nın kendi müttefikleri de dâhil tüm devletler, payına düşecek toprak ve ekonomik hakların hayalini kurmaya başlamıştı. Dünyanın ve Türkiye’nin kaderi üzerindeki bulutlar her geçen gün daha da koyulaştı… Dünya adım adım savaşa sürükleniyordu… Bu savaş, sonuçları itibarıyla Osmanlı’nın da sonu olacaktı…

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

KAYNAKLAR

  • Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, İş Bankası Yayınları, 10. Baskı, 2007
  • Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1-2-3, Remzi, 1999, 18. Basım
  • Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul 2014
  • Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi, 4. Basım, Ekim 2005; “Diriliş – Çanakkale 1915”, Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, Eylül 2009

[1] Bu makalenin derlenmesinde genel olarak yararlanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014

[2] Kısa Türkiye Tarihi, s.75

[3] Stefan Losannes, Matin Gazetesi Başyazarı, “Hastanın Başı Ucunda – Kırk Gün Muharebe” (Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.156) – Fransız gazetecinin kitabının çevirisi Siracettin (Hasırcıoğlu) Bey’e ait, baskı ise 1331’de (miladi 1914) İstanbul’daki İfham Matbaası’nda yapılmış. İsmail Eren’in Balkan Savaşları’na dair bibliyografya içerisinde saydığı kitapta önemli bilgiler yer alıyor.

[4] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.76

[5] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.159

[6] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tk Adam’, Cilt 1, s.160

[7] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.78

[8] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91-94

[9] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.91

[10] Rıza Nur, “Hayat ve Hatıratım”, 2.C, s.407 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[11] Kadir Mısıroğlu, “Geçmişi ve Geleceğiyle Hilafet”, s.142 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.92)

[12] Kadir Mısıroğlu, “Lozan, Zafer mi Hezimet mi”, 1. Cilt, s.151 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[13] İsmail Hakkı Okday, “Yanya’dan Ankara’ya”, s.190 (Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.93)

[14] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.169

[15] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.170

[16] Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.176

FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI : İngiliz ajan istihbarat savaşları kurbanı mı ???


İngiliz ajan istihbarat savaşları kurbanı mı ???

Eski İngiliz askeri istihbarat subayı James Gustaf Edward Lemesurier, İstanbul Beyoğlu’nda ölü bulundu. Emekli İstihbarat Albay Coşkun Başbuğ, olayın istihbarat servisleri arasında yaşanan bir iç hesaplaşmadan kaynaklanmış olabileceğini söyledi

İstanbul Beyoğlu’nda eski İngiliz istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier evinin yakınında ölü bulundu. İstanbul Valiliği, eski İngiliz ajanının ölümü ile ilgili idari ve adli soruşturma başlatıldığını duyurdu. Emekli İstihbarat Albay Coşkun Başbuğ, olayla ilgili soruşturmanın devam ettiğini ancak elde edilen ilk bilgilere göre olayın istihbarat servisleri arasında yaşanan bir iç hesaplaşmadan kaynaklanmış olabileceğini söyledi.

EL VE AYAKLARINDA KIRIKLAR VAR

Bu arada isminin açıklanmasını istemeyen bir kaynak ise, Ortadoğu’da son dönemde ABD ile İngiliz istihbaratının çıkar çatışması yaşadığına dikkat çekerek, "Bu olay İngiliz ve ABD çıkarlarından dolayı bir iç hesaplaşma da olabilir, Rus ve İran istihbaratı ile İngiliz istihbaratının bir hesaplaşması da olabilir. Bunun normal bir ölüm olayı olması mümkün değildir" değerlendirmesinde bulundu. Olay dün sabah saat 05.30’da Karaköy Kılıç Ali Paşa Camisi yanında meydana geldi. Görevliler caminin yan tarafında bir kişinin hareketsiz yattığını görünce durumu polise ve sağlık ekiplerine bildirdi. İhbar üzerine olay yerine gelen sağlık ekipleri yüzünde kesici alet yarası, elleri ve ayakların da ise kırıklar olan kimliği belirsiz kişinin olay yerinde öldüğünü tespit etti. Otopsi için İstanbul Adli Tıp Kurumu’na götürülen kişinin eski bir İngiliz ajanı olduğu ortaya çıktı.

GENİŞ ÇAPLI TAHKİKAT BAŞLATILDI

Suriye’de Beyaz Baretliler olarak bilinen gruba desteği ile tanınan 48 yaşındaki eski İngiliz istihbarat subayı James Gustaf Edward Le Mesurier’in ölümünün polis kayıtlarına ‘Yüksekten düşme’ olarak geçtiği öğrenildi. İstanbul Valiliği, eski İngiliz istihbarat subayı James Gustaf Edward Lemesurier’in ölümü ile ilgili yazılı bir açıklama yaparak, "Şahsın ölüm olayı ile ilgili geniş kapsamlı idari ve adli tahkikat başlatılmıştır" ifadelerini kullandı. Emekli İstihbarat Albay Coşkun Başbuğ, "Elde edilen ilk bilgilere göre istihbarat servisleri arasında bir iç hesaplaşma olabileceğini düşünüyorum" şeklinde konuştu. İsminin açıklanmasını istemeyen bir kaynak ise, Amerika ile İngiltere’nin çıkarlarının son dönemde birbirleri ile çakıştığına dikkak çekti.

‘YATMADAN ÖNCE UYKU İLACI ALDIK’

Ölen eski İngiliz ajanının eşi, polisteki ifadesinde 4 yıldır İstanbul Büyükada’da yaşadıklarını, eşinin ölü bulunduğu sokakta ise ofisinin yer aldığını vurguladı. Bir eğitim kurumu sahibi olan eşinin iş yoğunluğu nedeni ile bir süredir strese bağlı nedenlerle uyku ilacı kullandığını da öne süren eşi Le Mesurier, ev ve ofis olarak yaşadıkları yerde yatmadan önce uyku ilacı aldıklarını, sabaha karşı kapının çalması ile birlikte uyandığını ve eşinin cansız bedeni ile karşılaştığını söylediği kaydedildi.

TARİH /// Tamercan ÇAĞLAR : Savaşanların Gözüyle Türk-Alman İttifakı 1914-1918


Tamercan ÇAĞLAR [1] : Savaşanların Gözüyle Türk-Alman İttifakı 1914-1918

Birinci Cihan Harbi Almanya, Osmanlı Devleti, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bulgaristan’ın dâhil olduğu ittifak devletleri grubu adına sonun başlangıcı oldu. Tabi ki bu ittifak grubu içerisinde diğerlerine göre daha sivrilen ve belirleyici olan Almanya idi. Dört yıllık bu büyük savaşta Osmanlı Devleti, Almanya ile kaderini tayin edecek kadar önemli bir ittifak oluşturdu. Tanıtımını yapacağımız bu kitap, Birinci Dünya Savaşında oluşan Türk-Alman İttifakını bizzat cephelerde yer almış kumandanların dilinden ve fikir dünyasından özetlemeye çalışmıştır. Necmettin Alkan ve Eyyub Şimşek’in yazdığı bu eser, iki ana başlık ve sekiz alt başlıktan meydana geliyor.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.