İRTİCA DOSYASI /// Gaziantep’te Cumhuriyet düşmanı imamdan skandal ifadeler : Keşke o gün savaşı kaybetseydik


Gaziantep’te bayram namazını kılmak için İyinacar Camiine gidenler hutbe sırasında cami imamı F.Y.’nin ifadeleri ile şok yaşadı.

Kurtuluş Savaşı’nda verilen bağımsızlık mücadelesi ile igili skandal ifadeler kullanan, Cumhuriyet düşmüno imam F.Y., “Kurtuluş mücadelesinde bizi kandırdılar. 1.İnönü’de şöyle zafer kazandılar, 2.İnönü’de şöyle zafer kazandılar. Sakarya’da şöyle zafer kazandılar. Şöyle kahramanlık yapılmış, böyle kahramanlık yapılmış. Yunanlıları denize döktüler. Nerde döktüler. Hepsi yalan, keşke o gün savaşı kaybetseydik, belki Osmanlı’yı daha sonra yeniden kurabilirdik” dedi.

AÇIĞA ALINDI

Gaziantep Valiliği, bayram namazı öncesi vaazda sarf ettiği sözler nedeniyle hakkında soruşturma başlatılan İyinacar Camii imamının açığa alındığını duyurdu. Valilikten yapılan açıklamada, imam hakkında idari soruşturma açıldığı hatırlatılarak, "İlimiz Şahinbey ilçesi İyinacar Camisi’nde bayram namazında yapılan vaazla ilgili sosyal medya ve basında yer alan haberler üzerine idari soruşturma başlatılmış, ilgili görevli bu kapsamda açığa alınmıştır" denildi.

İYİ Parti İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ, bayram namazı vaazında Türk kurtuluş mücadelesi için "Keşke kaybetseydik" diyen imama çok sert tepki gösterdi.

Gaziantep’te bayram namazı vaazında Türk kurtuluş mücadelesinin dönüm noktaları olan tarihi Sakarya ve İnönü zaferleri için "Keşke o savaşı kaybetseydik, sonra kazanıp Osmanlı’yı yeniden kurardık" diyen imam Türkiye’nin gündemine oturdu.

Konuyla ilgili sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan İYİ Parti İstanbul Milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ, skandal ifadelere imza atan imam hakkında şu ifadeleri kullandı:

"Türk ordusunun Yunana yenilmesini isteyecek kadar aşağılık olan bu yaratığı Atina’ya yollayalım.Gaziantep’in havasını varlığı ile kirletmesin.Diyanet İşleri Başkanı böyle adamlardan dolayı özür dilemeli diyeceğim ama o da bu pisliklerin şahını ziyaret etmişti."

GAZİANTEP VALİLİĞİ SORUŞTURMA BAŞLATTI

Gaziantep Valiliği de tepkiye yol açan olayla ilgili soruşturma başlattığını duyurdu. Valilikten yapılan açıklamada şöyle denildi:

"İlimiz Şahinbey ilçesi İyinacar Camisi’nde bayram namazında yapılan vaazla ilgili sosyal medya ve basında yer alan haberler üzerine soruşturma başlatılmıştır."

SAVAŞ DOSYASI : Hindistan-Pakistan savaşları


Hindistan-Pakistan savaşları

Pakistan’a ait olan PNS Ghazi Denizaltısı 1965 ve 1971 savaşlarında Hindistan için önemli bir tehdit unsuru olmuştu

1947’de Britanya Hindistanı‘nın bölünmesi ve Hindistan ve Pakistan‘ın bağımsızlıklarını kazanmalarından bu yana bu iki Güney Asya ülkesi birbirlerine karşı tam dört kez savaşmış ve sayısız kez sınır çatışması yaşamışlardır. 1971 Hindistan-Pakistan Savaşı hariç, direkt ya da dolaylı yoldan Hindistan ve Pakistan arasında gerçekleşen bütün savaş ve çatışmaların ana kaynağı Keşmir Sorunu olmuştur. İki ülke arasında ilişkiler halen savaş ekseninde sürmektedir.

Hindistan-Pakistan Anlaşmazlığının Arka Planı

İngiliz Hakimiyetinde Hindistan

Pakistan ve Hindistan‘ın kapladığı ve Asya alt-kıtası veya Hindistan alt-kıtası denen geniş topraklar 18. yüzyılın ortalarından beri İngiltere‘nin sömürgesi idi. İngiltere burasını Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) sonunda 1763 Paris barışı ile Fransa‘dan almıştı. İngiltere Hindistan’ı tam bir sömürge şeklinde idare etmekle beraber, özellikle 18’inci yüzyıldan itibaren yerli halk İngiliz idaresine karşı çok mücadele etmeye başlamıştı.

I. Dünya Savaşı sırasında İngiltere sadece Hintlerden meydana gelen bir askeri kuvvet oluşturdu ve bu kuvveti özellikle Orta Doğu‘da kullandı. Bu yüzden, İngiltere 1919’da, Hindistan’daki bazı eyaletlerdeki bir kısım yetkilerini halk tarafından seçilen yerlilere bıraktı. Fakat bu küçük taviz Hindistan halkını tatmin etmekten uzaktı. Kaldı ki Büyük Britanya‘ya karşı bağımsızlık hareketi de genişlemişti. Bağımsızlık hareketinde Hinduların lideri Mahatma Gandi ve Kongre Partisi, Müslümanların lideri ise Muhammed Ali Cinnah ve Müslüman Ligi idi. Bu liderlerin İngiliz idaresine karşı mücadeleleri uzun sürdü. İngiltere nihayet 1935’te, halk tarafından seçilmiş üyelerden meydana gelen eyalet meclisleri kurulmasını kabul etti ve 1937’de ilk seçimler yapıldı.

Bütün Asya’daki sömürgelerde olduğu gibi, II. Dünya Savaşı’nda Britanya Hindistanı da Hindistan Milli Ordusu adı ile bir kuvvet Japonlarla beraber savaştı. Bunun sonucunda Büyük Britanya 1942’de Hindistan üzerindeki kontrolünü daha da gevşeterek, hükümetin yerli halktan olması esasını getirdi. Sadece savunma ve dışişlerini kendi elinde tuttu. Aynı zamanda yaptığı bir açıklama ile de savaştan sonra Hindistan’a bağımsızlık vereceğini bildirdi.

Bağımsızlığın Kazanılması ve Bölünme

Büyük Britanya‘nın II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik ve askeri alanda zayıf duruma düşmesiyle birlikte Britanya Hindistanı‘nın bölünmesine dair teoriler de ortaya atılmaya başlamıştı. Buna göre Britanya Hindistanı‘nda Hindu nüfusun fazla olduğu bölgelerde Hindulara ait bir Hindistan devleti, Müslüman nüfusun fazla olduğu bölgelerde ise Müslümanlara ait bir Pakistan devleti kurulacaktı. Ancak 1947’deki bölünme sonrasında Müslümanlara ait olan Pakistan devletinin kurulmuş olmasına rağmen Müslümanların üçte biri hala Hindistan topraklarında kalıyordu. Bölünmenin doğru yapılmaması sonucunda bölgedeki Hindular, Müslümanlar ve Sihler arasında gerçekleşen toplumlararası savaşlar milyonlarca can kaybıyla sonuçlandı.

Savaşlar

Britanya Hindistanı‘nın bölünmesine Keşmir, Cumnu, Haydarabad gibi prenslikle yönetilen bağımsız bölgeler de dahil edilmişti ve bu bölgelerin hükümdarına topraklarını Hindistan veya Pakistan‘a katma seçeneği verilmişti. Fakat bu bölgelerin bölümü henüz yapılmamıştı. Bunun üzerine Hindistan ve Pakistan bölgede hak iddia etmeye başladılar ve bu da çatışmaların ana kaynağı oldu.

1947 Savaşı (Birinci Keşmir Savaşı)

Ayrıca bakınız: I. Hindistan-Pakistan Savaşı

Bağımsızlık sonrası halkının çoğunluğunun Müslüman olması sebebiyle Pakistan burasını almak için asker sevk ettiğinde, hem Keşmir hükümdarının hem de Hindistan kuvvetlerinin karşı koyması ile karşılaştı. 1947 yılına gelindiğinde Keşmir hükümdarı Hindistan‘la bir anlaşma imzalayarak topraklarını Hindistan‘a devrettiğini ilan etti. Pakistan ise Keşmir bölgesinin nüfusunun çoğunluğunun Müslümanlardan oluştuğunu ileri sürerek bu anlaşmayı kabul etmedi. Bu olay 1948 yılında Keşmir yüzünden Hindistan ile Pakistan arasında savaş çıkmasına sebep oldu. Birleşmiş Milletler araya girdi ve Keşmir’de referandum yapılarak halkın oyuna başvurulması şartıyla ateşkes sağladı. Pakistan bu çatışmada Keşmir’in ancak küçük bir kısmını ele geçirebilmiş, büyük kısım Hindistan’da kalmıştı. Bu sebeple, Hindistan bugüne kadar elinde tuttuğu Keşmir topraklarında referanduma yanaşmamıştır. Fakat Keşmir sorunu da, Pakistan-Hindistan ilişkilerinde bir çıbanbaşı olarak devam etmiştir ve iki ülke arasında ikinci bir savaşa neden olmuştur.

1965 Savaşı (İkinci Keşmir Savaşı)

Bu savaş Pakistan askerlerinin Cebelitarık Operasyonu ile Hindistan yönetimindeki Cummu ve Keşmir topraklarına asker göndererek ayaklanma başlatmasıyla başlamıştır. Hindistan Pakistan’ın bu tutumuna karşı saldırı başlatarak karşılık vermiştir. Beş hafta süren savaşlar sonucunda her iki tarafta birbirine karşı üstünlük sağlayamamış, üstelik her iki taraf da çok ağır zayiat vermiş ve binlerce can kaybı meydana gelmişti. Ayrıca bu savaşta dünya II.Dünya Savaşı‘ndan bu yana tanklarla yapılan en büyük savaşa şahit olmuştur.

Savaşın sonlarına doğru her iki taraf küçük zaferler hariç bir başarı elde edememiş ve savaş bir çıkmaza dönüşmüştür. Savaş Sovyetler Birliği ve ABD‘nin araya girmesiyle Taşkent Deklarasyonu‘nun imzalanmasıyla sona ermiştir.

1971 Savaşı

Ayrıca bakınız: Bangladeş Kurtuluş Savaşı

Bu savaşın nedeni Keşmir olmasa da savaşın altında Hindistan ve Pakistan’nın Keşmir yüzünden anlaşmazlık halinde olmaları yatmıştır. 1947’deki bağımsızlığın ardından nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle Bangladeş bölgesi Doğu Pakistan adıyla Pakistan’a bağlanmıştı. Asıl Pakistan ise Batı Pakistan adıyla anılıyordu. Hindistan’ın elinde kalan topraklar bu iki Pakistan’ı birbirinden ayırıyor ve bağlantıyı kesiyordu. Ayrıca Doğu Pakistan‘ın elinde kalan topraklar İngilizlerin sömürge döneminde özellikle ihmal ettiği topraklardı. Bu yüzden geri kalan Doğu Pakistan İslamabad tarafından sömürüldüğünü ileri sürüyordu. Ayrıca iki bölge halkının da Müslüman olmasına rağmen çok farklı kültürlere sahiplerdi. Savaşın hemen öncesinde Doğu Pakistan‘da siyasi hoşnutsuzluk giderek artmış ve kültürel milliyetçilik hareketleri son derece sertleşmişti. Bu ve benzeri problemler 1971’de Doğu Pakistan‘da büyük bir isyana sebep oldu. İsyanı bastırmak isteyen Pakistan bölgede askeri operasyonlara başladı ve bu operasyonlar sonucunda yaklaşık 10 milyon Bangladeşli Hindistan topraklarına sığındı. Bangladeşlilerin ülkesine sığınmasını bahane eden Hindistan, Doğu Pakistan‘ın yanında savaşa girdi. Savaş boyut değiştirerek Hindistan ile Pakistan arasında sınır çatışmalarına dönüştü.Pakistan uçaklarının Batı Hindistan’ı bombalaması üzerine çatışma açık savaş haline geldi ve Hindistan ordusu Doğu Pakistan’a girdi. İki haftalık yoğun mücadele sonucunda Doğu Pakistan‘daki Pakistan kuvvetleri Hint kuvvetleri karşısında fazla dayanamadı ve 90,000’den fazla Pakistanlı asker ve sivil teslim oldu.Pakistan birliklerinin Hindistan kuvvetlerine teslim olduğu 15 Aralık 1971 günü Bangladeş‘in kuruluşu resmen ilan edildi. Bu savaş Hindistan-Pakistan Savaşları içinde en çok kayıp verilen savaştır. Bu savaş sonucunda iki ülke arasındaki gerilimi had safhaya ulaştı ve iki ülke arasında büyük bir düşmanlık başladı.

1999 Savaşı

1999 yılında Kargil Savaşı patlak verdi. Mayıs ile temmuz ayları arasında iki ordu Keşmir’in Kargil bölgesinde savaştı. Savaş sonunda Hindistan Pakistanlılar tarafından bozulan sınırı eski haline getirdi.

Nükleer Yarış

İki ülke arasındaki savaşlar nükleer alana da yansımış ve iki ülke arasında nükleer mücadele başlamıştır.

  • Pokhran I (Gülen Buda) : 18 Mayıs 1974’te Hindistan ilk füzesi Pokhran I’i uzaya fırlattı.
  • Kirana I : 1980’li yıllarda nükleer füzeye sahip Hindistan’a karşı Pakistan Atom Enerjisi Komisyonu tarafından icat edildi.
  • Pokhran-II : 1998 yılında Hindistan Pakistan’a gözdağı vermek için Pokhran-II adıyla bir dizi nükleer füze denemesi yaptı. Bu denemeler Batılı devletlerce kaygıyla karşılandı ve bazı Batılı devletler Hindistan’a yaptırımlar uyguladı.
  • Chagai-I : Hindistan’ın Pokhran-II denemesinden sadece yarım ay sonra Pakistan tarafından Hindistan’a cevap olarak Chagai-I füze denemesini yaptı.
  • Chagai-II : Bu füze denemesi Chagai-I’den iki gün sonra Pakistan tarafından gerçekleştirilmiş ve iki ülke arasındaki nükleer alandaki son sürtüşmeolmuştur.

Yıllık Kutlamalar

  • 28 Mayıs (1998’den beri) Pakistan’da Azamet Günü (Youm-e-Takbir) olarak.
  • 26 Temmuz (1999’dan beri) Hindistan’da Kargil Zaferi Günü (Kargil Vijay Diwas) olarak.
  • 6 Eylül (1965’ten beri) Pakistan’da Savunma Günü (Youm-e-Difa) olarak.
  • 7 Eylül (1965’ten beri) Pakistan’da Hava Kuvvetleri Günü (Youm-e-Fizaya) olarak.
  • 8 Eylül (1965’ten beri) Pakistan’da Zafer Günü/Ordu Günü (Victory Day/Navy Day) olarak.
  • 4 Aralık (1971’den beri) Hindistan’da Ordu Günü olarak.
  • 16 Aralık (1971’den beri) Hindistan’da Zafer Günü (Vijay Diwas) olarak.

İSTİHBARAT TEKNİKLERİ DOSYASI /// BURAK İĞLİKÇİ – ERKAN MACİT : SEMBOLLER VE METAFİZİKSEL SAVAŞLAR


BURAK İĞLİKÇİ – ERKAN MACİT : SEMBOLLER VE METAFİZİKSEL SAVAŞLAR

Başlıktan giriş yapalım, öncelikle sembol nedir oradan başlayalım. Sembolizm yani simge bilimi, “olayların, objelerin (nesnelerin) ve kullanılagelen deyim ve sözcüklerin, daha çok dinsel, felsefi ve estetik açıdan yorumunu yapan sistem” olarak açıklanabilir. Bu tanımdan yola çıkarak sembolizmin amacının, bir sembolün dış görünüşünün ötesinde, kişinin hayal gücü, kültürel birikimi, bilgisi ve bakış açısı oranında, onların içinde barındırdığı gizli anlamları bulması ve dile getirmesi olduğunu söyleyebiliriz. Sembolizm elle tutulamayan şeyleri, ruhsal olayları, göze hitap eden simgelerle anlatmaya çalışır. Sembolizmle muhatap olan kişi başta sembolizme ilgi duymalı, bunu bilgi düzeyi ve hayal gücüyle de orantılı olarak birleştirerek daha gerçekçi bir ortamın oluşmasını sağlamaya çalışmalıdır. Sembolizmin kullandığı araçlar olan sayılar, renkler, şekiller ve çizgiler, fikir, görüş ve yorumlar, antik çağlardan bu yana hemen her toplumun kendilerine özgü yön ve amaçlar için kullandıkları birer şifreli dil olmuşlardır. Cansız şeylerin boyutlarını, kapsamlarını genişletip, onları bütünlemeye yaramışlardır. Ezoterizmde gizli tutulması gereken birçok bilgi sembollerle anlatılmıştır. Bu sebeple ezoterizm açısından sembol kavramı son derece önemlidir. Ezoterizmin Türkçe karşılığı, batınî, içrek, içrekçilik veya iç dünya ile ilgili gizli ve soyut olaylarla uğraşan ve bunlarla ilişki kurarak yorumlar yapan bir bilim dalıdır. Eski filozofların okulunda, onların gizli doktrinlerine verilen bir ad veya sadece o mezhebin esrarına sahip olanlar için kullanılan bir sıfattır. Okültizm de ezoterizm gibi gizli, esrarlı (majik) olay ve olgularla ilgilenen bir bilimdir. lirli bir insan, nesne, grup ya da düşünceyi veya bunların bileşimini temsil eden ya da bunların yerine geçen iletişim öğesidir. Semboller, hazır olmayan veya algılanması olanaksız olan bir şeyi, temsili bir karşılığa uyarak, bir başka şekilde ifade eder. Bunlar bir desen, bir aygıt, resim, isim, diyalog, bir alegori, hatta bir kişi veya kuruluş olabilir. Bazı sembollerin yüklendikleri anlamları anlamak için o kişinin sonuçta aradığı bilgiye hazır olması gerekmektedir. Zaten hazır değilse sembolün anlamını da anlaması söz konusu değildir.

Metafizik varlığı, varlığın ilk ilkelerini ve nedenlerini konu alan en genel ve temel disiplindir. Varlıkları birbirinden ayıran özellikleri bir tarafa bırakınca geriye kalan ilke ve nedenler metafiziğin konusudur. Neyin gerçekten var olduğu ve görünüşün ardındaki gerçeği arar.Fizikötesi ya da doğaötesi olarak Türkçeleştirilmiş, maddenin ötesindeki nedene odaklanmıştır. Fiziğin ardındaki temellerle ilgilenir. Çağdaş zamanlarda fiziğin ilgilenmediği şeyler metafizik olarak algılanmıştır. Bunun sebebi deney ile ulaşılan bilgiyle yetinmemesi, varlığın ardındaki sebepleri merak etmesidir. Din veya sezgi metafizik olmakla itham edilmişse de aslında metafizik öte dünyalarla değil bu dünyadan yola çıkar. Yaşadığımız varlığın özünü araştırır. Üst akılın geçmişten günümüze sürdürdüğü en etkin eski savaşlar dan biride Sembol savaşlarıdır. Semboller üzerinden yapılan sinema filmleriyle ,yayımlanan yazı ve yazılara iliştirilen Sembollerle devletler birbirlerine üstü kapalı mesajlar verirler. Dikkat ettinizmi bilmem ama çok sevdiğimiz, kullandığımız bir çok ürünlerde bile semboller vardır. Araba markalarında, seri sinema filmlerinde, devlet adamlarının ülke dışı ziyaretlerinde kamuya açık alanda poz verdikleri yerlerde bayraklar da armalarda her yerde sembol savaşı var. Gören gözler için hiç bir şey gizli değildir.

Gelelim sembol savaşı ile birlikte metafiziksel savaşlara. Son zamanlarda çok acayip şeyler oluyor. Hem de tuhaf şeyler. Toplumun iç dinamik yapısını hedef alan ve zihinleri bulandıran şeyler. Semboller ve simgeler üzerinden kitleler üzerinde psikolojik oyunlar oynanıyor. Medya kartelleri bu konuda gerek sanat ve moda camiası gerekse film ve dizi camiasını ön planda tutarak bilinç altımıza sapkınlık derecesine varan mesajlar gönderiyorlar.Birileri oynuyor hemde çok tehlikeli oyunlar ile üzerimize geliyorlar. En çok dikkatimi çeken ise moda camiası oldu. Ünlü sanatçıların üst bikinilerini ters giyme modası ilk başta bir akım gibi geliyor. Ama görüntü olarak üçgeni simgeleyen bir görüntü .Yeni trend olarak lanse edilen bu akım kadınlar üzerinden bilinç altına yollanan üçgen sembolüdür…Ve herkesi bu konuda teşvik etmeye çalışılan bir akım..

Kısa sürede sosyal medya sayesinde büyük bir akıma dönüştü bile. Türk halkı üzerinde CİNNET OPERASYONLARI yapılıyor… Yurtdışı ödenekli arsız, uğursuz karakterli, gayrimeşru YAPIMLAR… Şehvetli ve ihtiraslı hayatların özendirilmesi… ASİL ROL MODELLERİN her alanda dışlanması vb. BARONLAR; kitle psikolojisini LABORATUVAR gibi kullanıyor! İlluminatinin simgelerinden biri kilisenin şeytan ilan ettiği Lucifer (lusifer) dir, yani ışık taşıyandır. Resmi mührü henüz bitmemiş olan bir piramit ve tepesinde tüm yönlere hakim bir gözdür. Göz, illuminati kardeşliğinin Dünya’ya hakim olma isteğini yansıtan büyük bir simgedir. Yeryüzü ve Gökyüzü’nün Evliliği: üçgen = gökyüzü ters üçgen = yeryüzü üçgen ve ters üçgenin üst üste gelmesiyle gökyüzü ile yeryüzü evliliği olduğu belirtilmektedir. Musa Peygamber Mısır’dan ayrıldıktan sonra bu ezoterik sembolizmi iki üçgenin iç içe geçmesi ile dile getirmiştir. Bu sembol daha sonraları İsrailoğulları’nın dinsel ve ulusal simgesi haline gelmiştir. Şu anda Sionizmin sembolüne dönüşmüş olsa da temeli yukarıda dile getirmiş olduğumuz gibi çok eskilere dayanmaktadır. Gökyüzü ile yeryüzünün evliliğini ifade eden bu sembolün içerdiği ezoterik anlam, günümüzde bu sembolü bayrak yapanlarca unutulmuş durumdadır. Tepe noktası yukarıya bakan üçgen göğü, aşağıya bakan üçgen ise yerin sembolü konumundadır. Bunların iç içe geçmesi tasavvufta "Vuslat" olarak ifade edilen göğün ve yerin evliliğinin yani göksel bilgilerin yeryüzünde ortaya çıkmasını ifade eder ki, bu durum varlığın şuurlanmasıyla ortaya çıkacak bir sürece karşılık gelir. Bir başka deyişle göksel bilgilerin insanda tezahür etmesi anlamına gelir. Bu aynı zamanda inisiyasyonun sonunu gösterir. Amaçlanan hedefe artık ulaşılmış ve inisiye adayı büyük zincirin bir halkası haline gelmiş demektir. Üçgen sembolü için başka anlamlara göz atalım: "Hep bir üstteki bir alttakinin tekamülüne hizmet eder. Kainatta birbirlerini daima daha yükseğe çekmek, bütün varlıkların vazifesidir."(Ergün Arıkdal) Çevresinden köşeli sınırlarla ayrılmış geometrik biçimlerin ilki olan üçgen, üç köşe ve üç kenardan oluştuğundan, doğal olarak, üç rakamının biçimsel sembollerinden biridir, Aynı zamanda koninin ve piramidin yatay izdüşümü ve dikey kesiti olduğundan, üç boyutlu bir nesne olan koni ve piramit, eski uygarlıklara ait resimlerde, iki boyutlu çizimlerde ve çeşitli tasvirlerde genellikle üçgen ile temsil edilmiştir.

Üçgen pek çok uygarlığın alfabesinde bir harf, bir karakter olarak yer almıştır. Orhon ve Yenisey yazıtlarında görülebileceği gibi, Proto – Türkler’in runik alfabesinde de kullanılmaktaydı. Alfabelerde olduğu gibi, tradisyonlarda da üçgen sembolü genellikle, eşkenar üçgenle belirtilmiştir. Üçgen sembolünün kullanımına tradisyonlardan bir bakalım ne örnekler verebiliriz. – Kaide tradisyonunda yüce ışığın, nurun sembolü olan üçgen. – Uygur tradisyonunda kutsal dağı temsil eden üçgen. – Maya tradisyonunda ışığın ve tohumun sembolü olan üçgen. – Hindu tasvirlerinde ateşin sembolü olan üçgen. – Graal efsanelerindeki Montsalvat’ı (Kurtuluş Dağı) temsil eden üçgen. – J. Churchward’a göre 70.000 yıl önce, yitik Mu uygarlığında spirituel Göğün, semavi üçlünün sembolü olan üçgen. – Eski Çin tradisyonunda birliği ve ahengi ifade eden Si adı verilen üçgen, – Meksika’da, Yukatan bölgesinde, Uxmal’daki mabetlerden biri olan, J.Churchward’un 12.000 yıldan daha eski olduğunu sandığı "kutsal gizlemler (misterler) mabedi "nin inisiyasyon salonunda bulunan üç yıldızlı üçgen.

Örnek verelim ülkemizde son dönemlerde dövme yapımı arttı. Yaptırdığınız dövmelerle farkında olmadan şeytani ritüellere alet oluyorsunuz. Ley hatları ise dünyadaki stratejik enerji noktalarını belirtmektedir. kutsal geometri , ley hatları ve mimari birbiri ile uyumlu halde kullanıldıgında bir yıldız kapısı olusturmaktadır. farklı boyutlara kapıların açılmasına izin vermektedir.

Osmanlıdan günümüze sembol ve metafiziksel savaşlar yazısıyla devam edeceğiz.

Kaynak : BURAK İĞLİKÇİ – ERKAN MACİT

TARİH /// Dr. Salih EROL /// Çanakkale Deniz Savaşlarının Bursalı Bir Kahramanı : Müstecib Onbaşı


Dr. Salih EROL /// Çanakkale Deniz Savaşlarının Bursalı Bir Kahramanı : Müstecib Onbaşı

Çanakkale Deniz Savaşlarının başladığı tarih olan 18 Mart 1915’in üzerinden yüz dört sene geçti.

Şu an üzerinde yaşadığımız vatanı Çanakkale kahramanlarına borçluyuz.

Çanakkale kahramanlığı olmasaydı bu halk kendine bir daha güvenip, Kurtuluş Savaşı başlatır mıydı?

Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’nin başına geçip, ülkenin kurtarıcısı ve kurucusu olması Çanakkale’deki şöhretinin bir getirisi idi.

Henüz ulusça çok detaylı bilmiyoruz Çanakkale Savaşlarını..

Geçen sene 16 Mart’ta Ankara Beypazarı’ndan bir misafir kafilemiz gelmişti Bursa’ya. Ben onları Müstecib Onbaşı’nın köyüne götürdüm. Hiç biri daha önce duymamıştı bu unutulmuş Çanakkale kahramanını.

Bırakın Ankaradakileri, Bursa’da ve hatta memleketi Yenişehir’de Müstecib Onbaşı’yı tanıyan kaç kişi çıkar?

Oysa deniz savaşlarının en önemli kahramanlarından Seyyit Onbaşı’ya denk bir vatan evladıdır Müstecib Onbaşı.

Sıradan, kendi halinde yaşayan bir Anadolu köylüsünün devasa kahramanlık öyküsüdür Müstecib Onbaşı’nın ki..

Şimdi bu yazımızda onu biraz tanıtalım!

Nüfus kayıt örneğine göre Bulgaristan’ın Tutrakan Kazasında yaşayan Necip Bey ve Kamile Hanım’ın 1 Temmuz 1891 tarihinde bir oğlu doğmuştur. “Ferhatoğulları” lakabı ile bilinen ailesi dileğine kavuşmuş olmanın sevinciyle yeni doğan bu erkek çocuğa “Müstecib” adını vermiştir. (Aslı“Müstecâb” olan ve dilimize Arapçadan geçmiş olan bu kelime “dileği kabul olunmuş” anlamına geliyor).

Ne var ki, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Balkanlar’da ve bilhassa Bulgaristan’da yaşamakta direnen her Müslüman-Türk ailesi gibi Müstecib’in ailesi de büyük sıkıntılar yaşamıştır. Müslüman-Türk’e tahammül etmeyen Bulgar idaresinin baskıları dayanılmayacak noktaya geldiğinde bir çok aile gibi bu aile de Anadolu’ya hicret ederler. En nihayetinde gelip yerleştikleri yer Bulgaristan macırlarının kurmuş oldukları Bursa-Yenişehir- Orhaniye Köyü’dür.

Her ne kadar Tutrakan’da doğsa çocukluğu, gençliği Bursa – Yenişehir – Orhaniye Köyü’nde geçer Müstecib’in. Askerlik çağına gelene kadar köyünün bağlı bulunduğu Yenişehir Kazasının dışına çıkmamıştır Müstecib.

1914 Yılı sonlarında Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşına sürüklendiğinde Müstecib, kendi köyünde ziraatle uğraşan yirmi üç yaşında, yeni evlenmiş bir çiftçi olarak yaşamakta idi. Ancak ilan edilmiş olan cihad ve genel seferberlik binlerce Anadolu genci gibi onu da evinden-köyünden kaldırıp cephelere attı. Sıradan bir nefer olarak orduya alınan Müstecib’in payına Çanakkale düşmüştü.

Tarihin kaydettiği en büyük deniz savaşlarından birisi olan Çanakkale Deniz Muharebeleri 1915 yılının ilkbaharı ile birlikte başladığında Müstecib adlı henüz “isimsiz nefer” Çanakkale’de vatani görevine yeni başlamış ve topçu birliğine verilmişti. 9. Tümenin 9. Alayında bulunan Yüzbaşı Rıza Bey’in kumandasındaki top bataryasında kendisine görev verilmiştir.

Başlattıkları büyük deniz harekâtından büyük hayal kırıklığı yaşayan ve o meşhur soğukkanlılıklarını kaybeden İngilizler, diğer müttefikleri ile birlikte karaya asker çıkarttı ve Nisan 1915’ten itibaren dünyanın en kanlı çatışması olan Çanakkale Savaşını başlattı. Yaklaşık bir yıl, Gelibolu gibi küçücük bir alanda süren bu savaşlar onlar için “destansı bir yenilgi” ; bizim için de “mukaddes bir zafer” ile sonuçlanacaktır

Deniz ve kara muharebelerinden istedikleri neticeyi alamayan İtilaf güçleri, bu kez denizaltılarla boğazı geçmeye çalıştılar. Nitekim İngiliz denizaltıları 1915 yılı içerisinde birkaç kez boğazı geçmiş ve hatta İstanbul yakınlarına kadar gelerek Marmara’daki donanmamıza ve kıyı şehirlerimize hasar vermişlerdi.

Fransız Donanması da İngilizlerden geri kalmamak adına denizaltıları ile boğazı geçmeye karar verdi. Bu kararın ilk uygulaması olarak “Turquoise” adı verilen görkemli bir deniz altı ile Ekim 1915’te boğazın önlerine geldiler. Bu Fransızlar için ilk heyecan verici boğazı geçme deneyimi olacaktı.

30 Ekim 1915’i 31 Ekim’e bağlayan gece sabaha karşı Fransız Denizaltısı Turquoise Boğazı derinden geçmeye başladığında Müstecib, dört top bataryasından çalışır vaziyetteki tek bataryada nöbet tutmakta idi.

O sabah kaba kuşlukta (bu tabir aynen kendisinindir) aldığı emre göre ufku dürbünle tararken denizin üzerinde ördeğe benzer bir cismin hareket ettiğini ve gittikçe büyüyerek yaklaştığını gördü. Soba borusuna da benzeyen bu cismin ucunda denizaltı periskopu bulunduğunu fark etti. Bu pek mühim bir vaziyetti. Durumu derhal asteğmene bildirmek lazımdı. Fakat asteğmenin bulunduğu yer uzaktı. Cevap gelinceye kadar yirmi dakika geçebilirdi. Bu zaman zarfında da denizaltı çoktan kaybolup giderdi. Onbaşı derhal kararını verdi. Kendi kendine hareket edecekti!

Hemen topun namlusunu düşman periskobuna doğru çevirdi. Nişangahı 110 metreye tanzim etti ve tetiği çekti.

Bu isabetli atışlar denizaltının hem esas, hem de yedek periskopunu parça parça etmiş, Turquoise suyun yüzüne çıkarak teslim bayrağını çekmeye mecbur kalmıştı. Denizaltının yirmi sekiz mürettebatı ve komutanı esir alınarak denizaltı sahile çekildi.

İşte bu büyük olay hemen en üst düzeydeki komutan olan Limon Von Sanders’e ve Genelkurmay başkanı Enver Paşa’ya bildirildi. İsimsiz bir nefer olan Müstecib, büyük bir kahramana dönüştü. Dönemin en önemli yayın organı olan Harb Mecmuası ile Servet-i Fünun Dergisi olayı fotoğraflı haber olarak bütün dünyaya ilan ettiler.

Olayın kahramanı olan Müstecib’e Enver ve Sanders Paşaların hazır bulunduğu askeri törende onbaşılık rütbesi ve değerli hediyeler verildi. Bizzat Enver Paşa, bu yiğit Anadolu köylüsünün koluna altın bir saat taktı. Müstecib Onbaşının komutanı olan Yüzbaşı Rıza Bey’e ise rütbesi verildi.

Turquoise” adındaki bu büyük Fransız denizaltısına da “Müstecib Onbaşı” adı verildi. Yaralı denizaltı esir müretebattı ile birlikte derhal İstanbul’a götürülerek Haliç Tersanesi’ne çekildi. Osmanlı ordusunun şanlı bir zaferi olarak sunulan bu denizaltının İstanbul halkının ziyaretine açıldığını arşiv belgelerinden ve dönemin gazete ilanlarından anlıyoruz..

Çanakkale kahramanı Müstecib Onbaşı, bir süre daha Çanakkale Cephesinde görev yaptıktan sonra 1916’dan itibaren cephenin kapanmaya başlaması üzerine diğer cephelere kaydırıldı.

Bütün çabalara, kahramanlıklara rağmen I. Dünya savaşında mağlup olmamız sonucunda Osmanlı ordusu terhis edilince Gazi Müstecib Onbaşı da bir süreliğine köyüne döndü. Ancak son anayurt olan Anadolu’nun işgal edilmesi üzerine o da birçok kişi gibi Kuva-yı milliye saflarına katıldı.

Arpaçay’da Karabekir komutasında Ermenilere karşı; akabinde Maraş dolaylarında Fransızlara karşı çarpışırken acı bir haber ile sarsıldı: Bursa-Yenişehir’deki köyü Orhaniye 1920 yılı sonlarında Yunan işgaline uğramıştı.

İstiklal Savaşının kazanılması, Yunan işgalcilerinin 1922 Eylül’ünde Bursa’dan ve Batı Anadolu’nun diğer kıyılarından çekilmesi üzerine Müstecib Onbaşı hem bir Çanakkale; hem de bir İstiklal Savaşı gazisi olarak harap vaziyetteki köyüne yerleşti.

Hayata gözlerini yumduğu 10 Mayıs 1959 yılına kadar Orhaniye Köyünde mütevazı bir çiftçi olarak yaşadı. Onu yakından tanımış olan komşu köylüsü Osmaniyeli 1916 doğumlu Hüseyin Kaplan’ın hatıralarında naklettiği kimi olaylar bu türden insanların gerçekten ne kadar mütevazı ve ne kadar gerçek kahraman olduklarını gözler önüne seriyor.

Örneğin, Cumhuriyetin ilk yıllarında Ziraat Bankası’nın kendisine faizsiz ve uzun vadeli kredi teklifini Müstecib Onbaşı: “Ben fakirim, ihtiyacım var ama yeni kurulan devletimizin daha çok ihtiyacı var” diyerek kabul etmemiştir. Bir tanıdığının ifadesine göre hayatının sonuna kadar kimseden dilenmeden, kahramanlık öykülerini ulu orta anlatmadan yaşamıştır.

1934’ten sonra “Kılıçaslan” soyadını alan Müstecib Onbaşı, 1959’da vefat ettiğinde köyüne gömülmüştür. Günümüzde bu köyde bir mezarı ve adı verilmiş bir ilkokulu saymazsak, memleket sathında unutulmaya terk edilmiş gerçek bir kahramandır.

Yazımızı Müstecib Onbaşı’nın henüz hayatta olduğu yıllarda onu anlatan iki alıntıyla noktalayalım.

Bunlardan biri (Hikmet Bandırmalıoğlu’nun yazısı) Müstecib Onbaşı’yı yakinen tanıyan birinin kaleminden çıkmıştır.

—-

Turkuvaz o zamana göre büyükçe bir denizaltıydı. Çanakkale’nin muhtelif yerlerinde top mermileri patlarken Ekim’in 30 ncu günü boğaza girdi. Boğaz sularının altından ağır ağır ilerliyordu. Boğazın en dar noktasına geldi. Burası Kilitbahir idi. Sahiden Çanakkale şehrinin karşısında olan bu yer denizin kilidi idi. Boğaz burada en dar noktayı teşkil ediyordu.

Fakat Turkuvaz buradan da geçerek artık Marmara’ya açılan son boğaz sularına girdi.

Yavaş yavaş periskopunu dışarıya çıkardı. Sahil bataryalarımız yeni bir av gördüklerinden hemen ateşe başladılar.

Fakat düşman denizaltısı periskopunu içeriye çekerek sulara daldı ve yine ilerlemeye başladı. Lakin yediği topların korkusuyla Turkuvaz şaşırmış gitmişti. Şimdi suvarisi ne önündeki haritaya bakabiliyor, zaten baksa da ne de yapacağı hareketi kestiriyordu.

Koca denizaltı Gelibolu yarımadasının sığ mahallerine doğru yol almaya başlamıştı. Denizde bir karaltının ilerlediğini gören sahil bataryalarındaki Mehmetçikler :

– Av geliyor ha… diyerek seviniyorlardı. Topunun başında nişan vaziyetinde duran Müstecip Onbaşı :

– Yaklaş! Yaklaş!.. Şimdi sana gösteririz diye sabırsızlıkla denizaltının yaklaşmasını bekliyordu.

Birdenbire denizaltıdakiler gemilerinin çatırdağını duydular ve az sonra denizaltı

– Zınk ! etti ve durdu. Çünkü karaya oturmuştu.

Biraz hareket edeyim derken; Müstecip Onbaşı öyle nişanlayış nişanladı ki:

– Ateş!

Kumandası verilip de mermi topun namlusundan fırladığı zaman doğru denizaltının üstüne gitti ve onu bir daha kendine ne ileri, ne de geri hareket edemeyecek bir surette yaraladı.

Artık Turkuvaz bir iş yapamayacak hale gelmişti.

Yaşa şanlı Müstecip Onbaşı! Daha ilk merminle ne müthiş bir Türk nişancısı olduğunu ispat ettin.

Müstecip Onbaşı’nın attığı ilk mermi kaptan kulesini delip geçmişti. Artık Fransız neferleri için teslim olmaktan başka yapacak iş kalmamıştı.

Hemen düşmana göz açtırmayan muhriplerimiz denizaltının yanına koştular ve tam 28 Fransız neferi esir alındı. Denizaltı da az sonra oturduğu kayalıklardan kurtarılarak yüzdürüldü.

İki gün sonra bu esir denizaltı İstanbul’a getiriliyordu.

Haliç’e getirilen Turkuvaz’a merasimle Türk bayrağı çekildi. Ve ilk mermiyi isabet ettiren nişancı neferinin ismiyle “Müstecip Onbaşı” adını aldı.

Bu denizaltı Fransızların mütareke zamanında İstanbul’a gelmelerine kadar Haliç’te yattı. Fransızlar İstanbul’dan kaçarken sanki mağlubiyetlerinin hatıralarını unutturacakmış gibi Müstecip Onbaşı denizaltısını da alarak Fransa’ya götürdüler.

Ey büyük Türk çocuğu!..

Müstecip Onbaşı’nın ne kadar nişancı olduğunu öğrendin. Bunu bütün düşmanlar da bilirler. Bilmeyenler de öğrenmelidirler ki Türk yurduna izinsiz yanaşacak herhangi bir geminin, hatta en küçük bir yelkenlinin nasibi bir mermi yiyerek denizin dibini boylamaktır.

(Yaşayan Türk Kahramanları Dergisi, Sayı: 12, Tarih: 8 Nisan 1955).

—-

“Turquoise” (Turkuaz) Fransız denizaltısını bir tek 7,50 lik topla beş dakika içinde yaralayıp teslime mecbur eden fedakar ve vefakar Müstecip Onbaşı bugün sağdır ve Bursa’ya bağlı Yenişehir kazasının Orhaniye köyünde oturmaktadır. Düşman denizaltısını nasıl batırdığını Onbaşının kendi ağzından dinleyen sayın okuyucularımızdan Bay Hikmet Bandırmalıoğlu, buna göre kaleme aldığı aşağıdaki yazıyı mecmuamıza göndermiştir. Memnuniyetle neşrediyoruz:

Çanakkale’de kanlı kara muharebeleri devam ederken, deniz muharebeleri de İngiliz ve Fransız denizaltılarının devamlı faaliyetiyle Marmara’ya ve hatta İstanbul’a kadar el atmış bulunuyordu. Bu denizaltılar, karşılarına çıkan bütün Türk vapurlarını, yelkenlilerini, motorlarını batırıyorlar; ikmal işlemlerimizi sekteye uğratıyorlar ve takviye kuvvetleri almamıza mani olmaya çalışıyorlardı. Bunların bir kısmında da muvaffak oluyorlardı. Fakat eninde sonunda yine kahraman topçu erlerimizin isabetli atışları karşısında teslim bayrağını çekiyorlar veya savuşup kaçıyorlardı.

Fransızların “Turquoise” isimli denizaltısı da “Akbaş” mıntıkasında dolaşarak nakliye gemilerimizi torpillemeye uğraşıyordu. Bu denizaltıya ve muhtemel arkadaşlarına karşı o civarda 4 topluk bir bataryamız memur edilmişti. Bu batarya 9 uncu Tümenin 9 uncu alayına merbut idi ve Yüzbaşı Rıza Bey’in kumandasında bulunuyordu. Topların her birinin çapı 7,50 idi ve bir tanesi bir asteğmenin emrinde olarak tam Akbaş mevkiinde sahile mevzilendirilmişti. Diğer üç top ise daha gerilerde, arızalı arazi arasında münasip yerlere yerleştirilmişti.

Bu tek top, sahilde mevzi alıp diğer üç topa gözcülük eder vaziyetteydi.

Dört tane kadar numara erleri de hep yaşlı kimseler olmasına rağmen nişancısı olan Müstecip Onbaşı ise delikanlılık çağında cıva gibi bir gençti.

Onbaşı, o sabah kaba kuşlukta (bu tabir aynen kendisinindir) aldığı emre göre ufku dürbünle tararken denizin üzerinde ördeğe benzer bir cismin hareket ettiğini ve gittikçe büyüyerek yaklaştığını gördü. Soba borusuna da benzeyen bu cismin ucunda denizaltı periskopu bulunduğunu fark etti. Bu pek mühim bir vaziyetti. Durumu derhal asteğmene bildirmek lazımdı. Fakat asteğmenin bulunduğu yer uzaktı. Cevap gelinceye kadar 20 dakika geçebilirdi. Bu zaman zarfında da denizaltı çoktan kaybolup giderdi.

Onbaşı derhal kararını verdi. Kendi kendine hareket edecekti! Hemen topun namlusunu düşman periskobuna doğru çevirdi. Nişangahı 110 metreye tanzim etti ve tetiği çekti.

Bu isabetli atışlar denizaltının hem esas, hem de yedek periskopunu parça parça etmiş, Turquoise suyun yüzüne çıkarak teslim bayrağını çekmeye mecbur kalmıştı!..

Denizaltı sahile yanaşırken, Müstecip Onbaşı, ne olur ne olmaz diye herhangi bir düşman hilesine karşı eli topunun tetiğinde bekledi.

Bu arada Liman Von Sanders’e haber gitti. Paşa bizzat Akbaş sahillerine gelerek gemiyi ve 28 mürettabatını esir aldı. Müstecip Onbaşı’ya birkaç altın verdi ve çavuşluğa terfi ettirdi. Yüzbaşı Rıza binbaşılığa, asteğmen Sami teğmenliğe yükseltildi.

Müstecip Onbaşı daha sonra, Maraş’ta Fransızlara karşı, Arpaçay’da Ruslara ve Yenişehir’de de Yunanlılara karşı kahramanca çarpıştı. Mükafattan almış olduğu birkaç altınla da sulh olunca ufak bir ev edindi.

(Hikmet Bandırmalıoğlu,”Turquoise Denizaltısı Nasıl Teslim Alındı?”, Hayat Mecmuası, No:93, Tarih: 18 Temmuz 1958)

Dr. Salih EROL

Eğitimci ve Tarih araştırmacısı – yazar. Lisans öğrenimini Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliğinde tamamladı. Anadolu Üniversitesinde Tarih bölümünde yüksek lisans ve doktora yaptı. 1998’den beri Bursa’da öğretmenlik yapmaktadır. Birisi Türk Tarih Kurumu’ndan olmak üzere iki kitabı ve çok sayıda makalesi yayınlandı. E-Posta: drsaliherol

SAVAŞ DOSYASI /// NATO ile Rusya Avrupa’da savaşırsa ne olur : İşte yapılan araştırma


NATO ile Rusya Avrupa’da savaşırsa ne olur : İşte yapılan araştırma

ABD basını, “NATO’nun Doğu Cephe Savunma Hattının Güçlendirilmesi” başlıklı bir araştırma üzerine temellendirdiği haberinde, Rusya’nın Baltık Devletleri’ne yönelik olası bir işgal girişimine karşı NATO’nun atması gereken adımları yazdı. İşgal senaryosuna göre Polonya’yı kilit ülke olarak belirleyen haber, ABD’nin bölgeye tam teşekküllü ve kalıcı bir -Polonya Cumhurbaşkanı Duda’nın deyimiyle- “Trump Hisarı” inşa etmesini öngörüyor.

TM Dijital Haber Merkezi

ABD Strateji ve Bütçe Değerlendirme Merkezi (CSBA), “Rusya’nın Baltık Devletleri’ni işgal etmesinin önüne geçilmesi için Polonya’nın askeri gücünün artırılmasını ve ülkeye ABD askeri konuşlandırılmasını” öngören “NATO’nun Doğu Cephe Savunma Hattının Güçlendirilmesi” başlıklı bir çalışma hazırladı.

Polonya askerinin ABD varlığıyla güçlendirilmesinin Varşova yönetimine NATO’nun doğu sınırlarını koruma noktasında büyük bir özgüven vereceğini söyleyen çalışmayı hazırlayan CSBA araştırmacıları, “NATO henüz müdahale edemeden Rusya’nın Estonya, Letonya ve Litvanya’yı kuşattığı bir senaryo” üzerinde çalıştı.

Bu durumun Batılı müttefiklerin önüne iki yol çıkaracağını söyleyen araştırmacılar, “ya Moskova’nın işgalini kabul edeceklerini ya da bu toprakları özgürleştirmek için karşı hamle yapacaklarını” belirtti.

“AVRUPA’NIN JEOPOLİTİK DÜZENİ DEĞİŞİR”

Avrupa topraklarında Rusya’ya karşı ufak bir savaşın bile kaybedilmesinin NATO’nun birlikteliği için ölümcül sonuçları olacağı sonucuna varan araştırmacılar, söz konusu çalışmada, “Özellikle NATO’nun başarısız bir askeri girişimi sonucunda ulaşılan bir Rusya oldubittisi, Avrupa’nın jeopolitik olarak yeniden düzenlenmesinin ötesinde, ABD’nin Avrupa ve Hint-Pasifik bölgesindeki müttefikleri nazarında itibarını zedeleyecektir.” ifadelerine yer verdi.

“COĞRAFYA, NATO’NUN LEHİNE DEĞİL”

Bu durumun “işgalin önüne nasıl geçilebileceği ya da işgal olursa buna nasıl karşılık verileceği” sorusunu doğurduğunu yazan National Interest dergisi, coğrafyanın NATO’nun lehine olmadığını belirterek, “Baltık Devletleri, Rusya’nın batı sınırında, Rusya’ya ait askeri üslerin, depoların ve takviye birliklerin hemen yanında yer alıyor. NATO güçleri ise Batı Avrupa’da ve ABD’de bulunuyor. Art arda kalkacak Rusya füzeleri, NATO’nun kara, hava ve deniz hareketlerini Batı Avrupa’ya ve Atlantik Okyanusu’na hapseder; ki bu da Rusya karşısındaki Baltık Devletleri’ne ihtiyaç duydukları desteğin önünü keser.” satırlarına yer verdi.

“TAM TEŞEKKÜLLÜ BİR “TRUMP HİSARI” İNŞA EDİLMELİDİR”

Polonya’daki ABD varlığı, birtakım destek birimlerinin yanı sıra, geçici üslerde konuşlu bir tümenin sürekli dönüşümüyle sağlanıyor. Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda ise, “Trump Hisarı” diye adlandırdığı kalıcı bir üs talep ederek, ABD’nin ülkesindeki varlığını daimi kılmak istiyor.

CSBA araştırmacıları, tam teşekküllü bir ABD bölüğü kurulması için, “bir birlik karargâhı, iki zırhlı tugay, bir piyade taburu, bir topçu taburu, hava savunma birimleri, bir savaş helikopteri tugayı ve mühendisler, elektronik harpçiler ile lojistik birimlerinden oluşan destek ekipleri” sağlanması gerektiğini belirtti.

“POLONYA KİLİT ROL ÜSTLENİYOR”

Bu savunma şemasıyla Polonya’nın küçük bir NATO üyesi olmaktan çıkıp Doğu Avrupa’nın korunmasında kilit rol üstleneceğini yazan National Interest, örnek olarak, Polonya kuvvetlerinin Baltık sahilinde bulunan Kaliningrad’daki Rus kuşatmasının üstesinden gelebilecek bir güce ulaşacağını aktardı.

Rusya’nın Kaliningrad’dan Litvanya’ya uzanan bir köprüyü kuşatmaya çalıştığı bir senaryoda Polonya kuvvetlerinin buna nasıl karşılık verebileceğini tartışan CSBA araştırmacıları, şu satırları kaleme aldı:

“Böylesi bir senaryoda, Polonya ordusu, doğu ve kuzeydoğu topraklarını Rus saldırılarına karşı savunabilmesinin yanı sıra NATO takviye kuvvetlerinin Polonya’dan çatışma bölgesine intikal hareketlerini sağlayabilecek iletişim hatlarının onarım ve koruma işlemlerini yapabilecektir. Aynı zamanda, Polonya kuvvetleri istihbarat, gözetleme ve keşif birliklerini intikal ettirebilecek ve Rusya’nın Kaliningrad ve Belarus’taki “geçişe kapatma/alan hakimiyeti” kabiliyetlerine uzun menzilli saldırılar gerçekleştirebilecektir.”

“SOVYET KALINTISI SİLAHLAR YENİLENMELİ”

Bunların sağlanabilmesi için Polonya ordusunun hazırlığının yanı sıra hassas silahlarının, elektronik harp silahlarının ve istihbarat, gözetleme ile keşif kabiliyetlerinin geliştirilmesi gerektiğini yazan araştırmacılar, “Polonya, artık yaşlanmakta olan Sovyet kalıntısı teçhizatlarını mümkün olan en hızlı şekilde yüksek yoğunluklu modern silahlarla yenilemeli ve diğer NATO kabiliyetleriyle entegre hale gelmelidir.” satırlarına yer verdi.