GÜNDEM ANALİZİ /// Mehmet Bedri Gültekin : Yaralısını savaş meydanında bırakan Ordu (!)


Mehmet Bedri Gültekin : Yaralısını savaş meydanında bırakan Ordu (!)

29 Mart 2020

1969 tarihli Veljko Bulajic’in yönettiği “Neretva Savaşı” filmi, İkinci Dünya Savaşı’nda, Yugoslav Partizanlarının Hitler faşizmine karşı savaşında, geride kalan 4500 yaralı arkadaşlarını kurtarmak için verdiği mücadeleyi anlatır. Mareşal Josip Broz Tito önderliğindeki Partizan Ordusu, kendi varlığını da riske atarak bir karşı saldırı gerçekleştirir, Alman Ordusu’nu geri çekilmeye zorlar ve 4500 yaralısını imha olmaktan veya en iyi ihtimalle Almanlara esir düşmekten kurtarır.

Partizanların, bu kahramanca mücadeleleri ile gerçekte kurtardıkları, aslında kendileridir. Yaralıları kaderlerine terk etmemek, onları kurtarmak, tekrar sağlıklarına kavuşmaları için gerekeni yapmak, hayati önemde bir “savaş kuralı”dır. Ordular böyle hareket ederek, yaralıyı kurtarmaktan çok daha önemli bir iş yapmış olurlar. Savaşmakta olan askerlerin moralinin yüksek olması, zafer için olmazsa olmazdır. Yaralandığı veya zor duruma düştüğü zaman arkadaşlarının kendisini terk etmeyeceğini bilen asker, daha büyük bir moralle ve özgüvenle savaşacaktır.

Neretva Savaşı’nda Yugoslav partizanlarının sergilediği tavır bu açıdan tipik bir örnektir. Yani sadece onlara özgü değildir. Dünyanın bütün orduları bu temel gerçeği bilir. Ve orduların son derece organize sağlık birimlerinin olması da, bu temel gerçeğin en önemli gereklerinden biridir. (Türkiye’de, 15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişiminin ardından askeri hastaneleri kapatanların, işin bu yanı üzerinde hiç düşünmedikleri anlaşılıyor.)

Savaş en başta, savaşın kazanılacağına dair inancın var olmasıyla kazanılır. Bunun da en önemli şartı Ordudaki birlik duygusu ve moral sağlamlıktır. Neretva Savaşı’nda 4500 yaralıyı Nazilere bırakmayan Partizanlar, işte bu anlayışla zafere ulaştılar.

İspanya’daki huzurevi

24 Mart tarihli gazeteler, İspanya’da bir huzurevinde ölüme terk edilmiş yaşlılar bulunduğunu ve bazılarının da ölmüş olduğunun haberini verdiler. İspanya, Avrupa’da İtalya’dan sonra Koronavirüs salgınının en fazla görüldüğü ikinci ülkedir. 28 Mart tarihi itibariyle ölü sayısı 5000’i geçmiş durumdaydı. Huzur evi çalışanları, salgın başladıktan sonra, “yüksek risk grubu”nu oluşturan yaşlıların bulunduğu yerde çalışmaktansa, işlerini bırakıp “kaçmayı” tercih etmişler.

Yani savaş meydanında, “yaralılarını kurtarmaya çalışmak” yerine, o an için canlarını kurtarma derdine düşmüşler. Elbette bu davranış, en temel “savaş kuralı”na aykırı olduğu gibi, insanın kendisine de yabancılaştığının çarpıcı bir örneğidir.

Bireydeki dayanışma duygusu yok edildiği zaman insan toplumu, kendini var eden en önemli dayanağını kaybeder. Koronavirüs salgınına karşı, Batı toplumları ile halkçı devletçi sistemi uygulayan ülkelerin verdiği farklı tepkiler, salgına karşı mücadelede bugün itibariyle varılan farklı sonuçlar; bu bakımdan son derece öğreticidir.

60 milyonluk İtalya, Koronavirüsten ölen kişi sayısı bakımından bugün itibariyle bir milyar 400 milyonluk Çin’i üçe katlamış durumdadır. İspanya’nın da İtalya’dan aşağı kalmayacağı görülüyor.

Öte yandan daha şimdiden enfekte olan kişi sayısı bakımından ilk sıraya yerleşen ABD’de ise durum daha da vahim. Bütün bu ülkelerde “kurban”lar nüfusun yaşlı kesimi. İtalya’da doktorlar açık açık hastalar arasında kimi tedavi edecekleri konusunda tercih yaptıklarını söylüyorlar. Kısacası “yaralıları savaş meydanında bıraktıklarını” itiraf ediyorlar.

İspanya’daki huzur evi vakası, sistemin insanlık dışı yüzünü gözler önüne sermiştir. İnsanların, kendilerine ve bir parçası oldukları topluma nasıl yabancılaştıklarını gösteren bir ayna olmuştur. Bu vesileyle “Huzurevleri” üzerine de birkaç söz söylemek gerekiyor:

Kapitalist sistem belli bir yaşa gelmiş insanı, doğası gereği “yük” olarak görür. Rekabet dünyasında 70 yaşındaki bir emekçi, işveren açısından “verimli” değildir. “Günü geldiğinde ölüp gitmek dışında yapacak bir işi kalmayan bu insanlar” için sistemin bulduğu çözüm ise “huzur evleri”dir. Buralarda, deyim yerindeyse kaderlerine terk edilmiş olan ihtiyarların; sağlık, temizlik, yemek vb ihtiyaçlarının karşılanmasının, yaşlı yakınları başta olmak üzere toplumun vicdanını rahatlatma ötesinde fazla bir anlamı yoktur.

Bir insanı, içinde bulunduğu çevreden ve yakınlarından kopararak bir huzurevine kapatmak ona yapılacak iyilik değil, kötülüktür. Böyle yaparak birinci olarak o kişinin yakın çevresine ve topluma yapabileceği katkının önüne geçiliyor. Böylece kişinin, hayatını anlamlı kılacak bir etkinlikte bulunma olanağı ortadan kaldırılmıştır. Bununla birlikte daha önemlisi, yaşlıları toplumdan izole mekânlara hapsetme olgusunun, yeni yetişen nesillere verdiği mesajdır. Toplumdan ve sevdiklerinden kopuk olarak yaşlılar evinde ölümü beklemekten ibaret bir geleceğin önünde olduğunu bilmesinin, hiçbir gence, hayata daha sıkı sarılmak ve topluma yararlı bir birey olmak yolunda olumlu bir mesajı olamaz.

Gerçekte insan ölene kadar üretme ve yaratma faaliyetini sürdürebilecek bir varlıktır. Ve bu özelliğini en verimli şekilde; bildiği, tanıdığı ve birlikte olmaktan mutlu olduğu bir çevre içinde yapar. Huzurevlerini de, – eğer olacaksa – böyle bir anlayışla ele almak gerekiyor.

Aslına dönen insan

Ama tablo bundan ibaret değildir ve esas olan da bu değildir. İnsan toplulukları büyük felaketlerle karşılaştıkları zaman, milyonlarca yıldır kendilerini var eden, doğa ile savaşlarında ayakta kalmalarını sağlayan en temel özelliklerini hatırlıyorlar ve ona sarılıyorlar. Dayanışma, elbirliği, paylaşma ve sırtlarını birbirlerine dönerek tehlikeye karşı koyma vb.

Topluluk içinde zayıf durumda olanların (çocuklar ve yaşlılar) korunması ve kollanması da toplumsal varlık olmanın bir parçasıdır. Roma, Napoli, Madrid veya Zürih sokaklarında, akşamları balkonlardan yükselen alkış sesleri, mücadele şarkılarına hep birlikte katılma görüntüleri, insanı insan yapan özelliklerin kendisini göstermesidir. Bu açıdan bakıldığında Wuhan’da ya da Napoli’de veya Londra’da yaşayan insanların davranışları arasında bir fark olmadığını görürüz.

Fark, kapitalizmin serbest piyasa sisteminin kendine yabancılaştırdığı birey ile halkçı-devletçi sistemlerin, “insanın insan olarak kalması hedefi” doğrultusunda gösterdiği çabanın sonrasında, kendisinin ancak toplumun bir parçası olarak var olduğunu bilen birey arasındadır.

Sonuçta “Neretva savaşı”na geliyoruz: 4500 yaralıyı düşmanın önünde savunmasız bırakacak mıyız yoksa kurtuluşu hep birlikte mi arayacağız? Şimdi bütün dünya milletleri bu tarihi kararı vermenin arifesinde bulunuyor.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI : SURİYE’DE İRAN’A BAĞLI GÜÇLER ve İDLİP’TE SAVAŞ


SURİYE’DE İRAN’A BAĞLI GÜÇLER ve İDLİP’TE SAVAŞ

Suriye iç savaşında İran tarafından kullanılan 6O’ı aşkın yabancı ve yerel milis grup bulunmaktadır. Bunların toplam militan sayısı 120 bini aşmaktadır. Bütün bu milisleri Suriye’ye getirip karşımıza çıkartan Kasım Süleymani’dir. Aynı Kasım Süleymani 2003 ABD’nin Irak’ı işgali sonrası Bakuba, Ramadi ve Fellüce’de başlayan Sünni direniş hareketini ABD’ye yardım ederek bastıran kişidir. Kasım Süleymani bununla da kalmamış, 2015’de Suriye rejimini kurtarmak için tam da ABD’nin plânladığı gibi hareket ederek, dünyanın dört bir yanından Şii milisler toplamış, Putin’i ikna ederek hava gücü olarak sahaya getirmiştir. Böylece Suriye denklemi çözülmesi mümkün olmayan buhran haline gelmiştir. Putin biliyordu ki; karadan destek gücü olmadan hava meydanlarının savunulması dahi mümkün değildir. Oraya yeteri kadar kara gücü toplanmadan Rusya’nın sahaya inmesi mümkün değildir. Aşağıda vereceğim sayı ve isimlere bakıldığında Kasım Süleymani Şii dünyasında ne kadar çapulcu ve terörist örgütü varsa buraya toplamıştır. Bu gün İdlip’in çevresinde üstlenmiş 200 bine yakın militan vardır. Bu militanlar çapul ve yağma ile ırza tecavüz ile geçimlerini sağlamaktadır. Son derece acımasız ve zalimlerdir. Bu gün Esad’ın hapishanelerinde 500 bin civarında Sünni tutuklu olduğu söylenmektedir. Ancak bu sayının 300 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Kalan 200 bin kişi buraya toplanmış olan çapul sürüsü tarafından yağmalanmış ve öldürülmüştür. Şimdi bu çapul sürüsünün kimlerden oluştuğu ve nerelerden geldiğini analiz edelim: Buraya getirilmiş olan milisler 5 grupta toplanmaktadır. Aşağıda sayıları verilen tabloya bakıldığında çapulcuların %60’a yakını İran’dan gelmiştir. Diğer gruplar İran’ın etkisiyle, İran’ın toplamasıyla İdlip’e gelmiştir. Bu gruplar tıpkı İŞİD gibi İsrail’e tek mermi sıkmıyor, İsrail’le savaşmayı günah sayıyor, İsrail hudutlarından 300 Km uzakta bulunuyorlar. Esasen batının plânladığı İslam’a karşı İslam savaşı doktrinini uygulamak üzere, İsrail’in maşalığını yapmak üzere burada toplanmış bulunuyorlar. Şimdi bunları sayalım:

1. İran Devrim Muhafızlarına Bağlı Milisler (15-20 bin) (Bunlar İran’ın resmi birlikleridir. ABD bu birlikleri terörist ilan etmiştir.) Yani resmen teröristtir.

Kudüs Güçleri (8-10 bin), Besic Milisleri (2 bin), Devrim Muhafızlarına bağlı Horasan İslam Öncü Hareketi

2. Farklı Yabancı Ülkelerden Gelen Milisler: (50 bin) :Lübnan Hizbullaha bağlı Rıdvan Bölüğü (10 bin), Afgan Fatımiyun Tugayları (10-13 bin), Pakistan Zeynebiyun Tugayları (1000), Yemenli Milisler (750 kişi), İmam Hüseyin Tugayı (1500 kişi), Bakiyetullah Tugayı (400 kişi) , Yevm’ul Me’vud Tugayı (1000), El-Vadu Sadik (1000 kişi)

3. Iraklı Şii Milisler (15-20 bin): Ebu’l Fadl Abbas Tugayları (4500 kişi), Bedir Tugayları, Esedullah Galib, Sadr Milisleri, Asaib’u Ehl’ul Hakk, Zülfikar Tugayı, İmam Haşan el-Muctebi, İmam Ali Tugayları, Irak Hizbullahı (1500 kişi)

4. İran’a Bağlı Yerel Şii Milisler (8-12 bin): Muhammed Bakır Tugayları (1500-2000 kişi), İmam Mehdi Ordusu, Aşair Tugayı Muhtar Sekafi (4500 kişi), Şemhed Mihrab Savaşçıları (500 kişi), Abbas Taburu, Fua Taburu, Zehra Taburu

5. İran’a Bağlı Şii Olmayan Milisler (12-15 bin): Vatan Savunma Birliği (8-10 bin), Bustan Grubu (1000 kişi), İran Yanlısı Filistin Grupları, Suveyda Dürzi Grupları

Şayet Türkiye bu milis grupları imha veya bir şekilde buradan uzaklaştırmadığı takdirde tarihte birçok defa görüldüğü üzere bunlar Esad’ı da devirir, Suriye’nin başına otururlar. İleriki zamanlarda Türkiye’nin başına bela olurlar.

Bizce yapılması gereken şudur: Çeşitli istihbarat yöntemleriyle bu gurupların bizim tarafa geçmeleri temin edilebilir. Kendi aralarında çatışmaya yönlendirilebilir. Maddi çıkar vaat ederek taraf değiştirmeye ikna edilebilir. Bunu Ankara Savaşı’nda Timur, Malazgirt Savaşı’nda Alparslan yaptı. Diğer bir yol ise; Mesela Hasan Nasrallah ile görüşerek Lübnan’dan gelen milislerin çekilmesi sağlanabilir. Bu çekilme karşılığında silah yardımı ve maddi yardım yapılabilir. Pakistan’dan, Afganistan’dan, Irak ve Filistin’den gelen grupların çekilmesi için bağlı oldukları hükümetlerle veya dini liderlerle görüşülebilir. Bunların sahadan çekilmesi sağlanabilir. Hasım cephenin diplomatik yöntemlerle zayıflatılması esas alınmalıdır.

Bir de TV’lerden izliyorum, Türkiye rejime yardım güçlerinin dağılması için tehdit edici veya silah bırakmaya teşvik edici hiçbir propaganda malzemesi, broşürü veya sosyal medya araçlarını kullanarak hasım güçlerin moralini bozmaya yönelik çabalarda bulunmuyor. Acilen bu araçların da devreye sokulması gerektiğini değerlendiriyorum.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Erdoğan Gün /// İşbirlikçi bir diktatörün son savaşı : 8 maddede İdlib


Erdoğan Gün /// İşbirlikçi bir diktatörün son savaşı : 8 maddede İdlib

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, dün partililerinin olduğu bir toplantıda kahkahalar eşliğinde yaptığı konuşmada, İdlib’de Suriye ordusuna karşı giriştiği savaşta geri adım atmayacağı mesajını verdi. Suriye ordusunun İdlib’deki mevzilerinden çekilmesi için yine Erdoğan tarafından verilen süre de dün gece yarısı itibariyle doldu. İdlib ve çevresindeki çatışmalar bugün daha da şiddetlendi.
Suriye’nin iç karışıklığa sürüklenmesi ve yıkımı için 9 yıldır emperyalistlerle işbirliği halinde çaba sarf eden Erdoğan, son hamlesiyle hem Türkiye de dahil bölge halklarına bir kez daha kan ve gözyaşı vaat ediyor. Bu yazıda, İdlib’de son durumu maddeler halinde özetlemeye çalıştık.

İdlib neden önemli?

Suriye’de cihatçıların etkin olarak varlıklarını sürdürdükleri tek vilayet İdlib. Hatay sınırında bulunan bu vilayette kontrolü yeniden sağlamak, Suriye yönetimi açısından iç savaşın sona ermesinde kritik bir zafer anlamına gelecek.

Ankara ise iç savaşta yıllardır destek verdiği cihatçı güçler üzerinden Şam üzerinde askeri ve siyasi baskı kurmaya devam etmek istiyor.

AKP/Saray Rejimi, İdlib üzerinden Türkiye’ye yönelen göç dalgasının yaratabileceği mali yükümlülükten ve iç politikadaki olumsuz etkisinden kaçınmak istiyor. Saray Rejimi ayrıca, İdlib ile Avrupa’ya karşı oynadığı sığınmacı kartını da elinde tutmak istiyor.

Saray, İdlib’den zaferle çıkan Şam ve müttefiklerinin bir sonraki aşamada, Suriye’nin kuzeyinde TSK ve ÖSO tarafından kontrol edilen bölgelerin boşaltılmasını isteyeceğini biliyor.

Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye’de çatışmasızlık alanları yaratmak üzere başlatılan Astana süreci çerçevesinde TSK’nin İdlib’de çok sayıda gözlem noktası bulunuyor. Suriye ordusunun ilerleyişiyle İdlib’deki askeri gözlem noktaları da ya kuşatılıyor ya da tehdit altına giriyor.

Suriye ordusuna destek veren Rusya, Suriye’de edindiği Tartus deniz ve Hmeymim hava üssü ile diğer stratejik avantajlarını tehlikeye atmak istemiyor.

Suriye ordusuna destek veren İran, Suriye’de olası bir yenilgi sonucunda, üzerindeki ABD ve İsrail tehdidinin artacağını biliyor.

İdlib’de kimler savaşıyor?

İdlib’de Suriye ordusu, Şii milisler ve Rus hava kuvvetleri ile TSK, ÖSO (Suriye Milli Ordusu olarak adlandırılmaya başlandı), HTŞ ve kimi cihatçı terörist gruplar çatışıyor.

Suriye ordusunun 300 binin üzerinde asker sayısına sahip olduğu biliniyor.

İran bağlantılı Şii güçler arasında Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü, El Nuceba Hareketi, Lübnan Hizbullahı, Pakistanlı Şii milislerden oluşan Zeynebiyyun ve Afganistanlı Şii milislerden oluşan Fatimiyyun Tugayı, Asaib Ehl el Hak ve İmam El Bakir Tugayı sayılıyor. Suriye’de 100 binin üzerinde Şii milis gücünün savaştığı düşünülüyor.

İdlib hava sahası Rusya’nın kontrolünde.

Şam muhaliflerine yakın Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre, İdlib’de konuşlanan Türk askerinin sayısı 7500’ün üzerinde.

IŞİD ve El Kaide ile ideolojik akrabalığı bulunan, geçmişte bu örgütlerle aynı saflarda veya aynı çatı altında çatışmış pek çok grubu da bünyesinde barındıran, kuruluşu itibariyle ABD, Türkiye ve Batı destekli ÖSO’nun 60 ila 110 bin arasında militanı olduğu düşünülüyor. Bunların bir kısmı, Afrin-Cerablus hattında konuşlu.

ÖSO militanlarıyla beraber savaşan El Kaide-El Nusra uzantısı olan Heyet Tahrir Şam (HTŞ) İdlib’in en önemli güçlerinden. Pek çok ülke tarafından terör örgütü listesinde yer alan HTŞ’nin 20 bine yakın militanı bulunuyor. Yine El Kaide bağlantılı Hurras ed-Din adlı grubun da HTŞ ile fiilen eşgüdüm halinde çalıştığı ve 3 ila 5 bin arasında savaşçısı olduğu düşünülüyor.

İdlib’deki taraflar birbirlerini neyle suçluyor?

Taraflar birbirlerini, Astana süreci ve Eylül 2018’de Türkiye ile Rusya arasında imzalanan Soçi Mutabakatı’nda üzerinde uzlaşıya varıldığı düşünülen yükümlülükleri yerine getirmemekle suçluyor.

Ankara’ya göre, çatışmasızlık bölgesi ilan edilen İdlib’de Suriye ordusu ve müttefikleri ateşkesi ihlal ediyor. Sivillerin öldürüldüğü ve TSK gözlem noktalarının tehdit edildiği iddia ediliyor.

Moskova’ya göre, TSK’nin destek verdiği güçlerle teröristler içe geçmiş durumda. Ankara’nın teröristleri silahsızlandırma yükümlülüğünü yerine getirmediği savunuluyor. Ayrıca, TSK’nin gözlem noktalarından ve Türk askerlerinden Suriye ordusuna ve Rus uçaklarına ateş açıldığı suçlaması yapılıyor.

Ankara, İdlib’de Suriye ordusuna ne için süre vermişti? Bundan sonrası için ne beklenmeli?

Suriye ordusunun, Rusya ve İran desteğiyle geçen aralıktan bu yana yoğunlaştırdığı İdlib operasyonu, son bir ayda hızlandı. Suriye ordusu, Halep’in batı kırsalı, Şam-Halep ve Halep-Lazkiye bağlantısını sağlayan M-5 ve M-4 karayolları üzerinde büyük bir hâkimiyet sağladı. Bu iki karayolunun kesişim noktası üzerindeki Serakib’i geri aldı. İdlib vilayetinin merkezine doğru hızlı bir şekilde ilerledi.

Bu şok ilerleme sırasında, çok sayıda TSK gözlem noktası da çevrelenmiş oldu. Ayrıca, operasyona yanıt vermek isteyen TSK ve ÖSO güçleri ile Suriye ordusu arasında sıcak çatışmalar yaşandı. Şubat ayında en az 56 Türk askeri hayatını kaybetti, Suriye ordusundan da çok sayıda kayıp olduğu biliniyor. Dahası ocak sonunda 4 de Rus askeri uzman hayatını kaybetmişti.

Erdoğan, Suriye ordusunun şubat sonuna kadar, TSK gözlem noktalarının bulunduğu mevzilerin gerisine çekilmesi için ültimatom vermişti.

Ankara-Moskova hattında ay boyunca yapılan görüşmelerde somut bir ilerleme sağlanmadı. Son olarak Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Erdoğan’ın 5 veya 6 Mart tarihlerinde bir araya gelebileceklerini söyledi. Her ne kadar sosyal medyada ve AKP cephesinde ciddi fırtına koparılsa da, olası Erdoğan-Putin görüşmesine kadar, tarafların görece daha temkinli davranmaları, topyekûn bir hamle yapmamaları beklenebilir. Ancak provokasyona açık ortam veya iki taraftan gelecek beklenmedik bir hamle işin rengini değiştirebilir.

NATO ve ABD bu süreçten ne bekliyor? Nasıl bir müdahaleleri olabilir? Türkiye’nin onlardan beklentisi ne?

NATO genel olarak Suriye’deki istikrarsızlıktan memnun. Rusya ve İran’ın Suriye’de nefes almasını istemiyorlar.

Suriye savaşının başlamasından bu yana, ABD’nin Ortadoğu politikası için en önemli referanslarından biri olan İsrail bölgede istediği gibi at koşturabiliyor.

Türkiye-Rusya ve Türkiye-İran gerilimleri, NATO için memnuniyet verici. Özellikle İran üzerinde baskıyı artırmak isteyen ABD, Ankara-Tahran geriliminde elinin rahatlayacağını görüyor.

Suriye bağlamında Türkiye-ABD ilişkilerinde neredeyse tek gerilim unsuru olan, YPG gündeminin şimdilik rafa kalkmış olması, Türkiye’nin Rusya ile savaşın eşeğine gelmesi, emperyalist ittifakın iç dengelerini de rayına oturtan bir işlev görüyor.

İşbirlikçi Saray Rejimi, daha önce NATO’yu kendisini savunmak üzere göreve çağırmış, ABD’den de iki Patriot füze savunma bataryası istemişti. ABD Başkanı Donald Trump, dün bu konunun görüşüldüğünü, işbirliğinin devam ettiğini açıkladı. Suriye’de askeri varlığı bulunan ve Ortadoğu’da pek çok üssü bulunan ABD’nin, Ankara’nın elini rahatlatacak hamleler yapması muhtemel. Ancak cephenin karşı tarafında Rusya’nın olduğu gözetilerek bu desteğin ölçülü olması beklenmeli. Burada, füze savunma sisteminin yanı sıra Şam’ın dikkatini dağıtacak çeşitli tacizler gibi ,İdlib’de muharip güç olunmadan verilecek destekler gündeme gelebilir. ABD de Türkiye-Rusya görüşmelerinin nasıl ilerleyeceği, sahada nasıl bir güç dengesi oluşacağı gibi noktaları gözlemlemek isteyecektir.

Ortadoğu’da yıllardır süregiden çatışmalarla oluşan göçmen dalgalarının, tüm politik dengeleri sarstığı Avrupa ise İdlib’de yaşananları ABD kadar soğukkanlılıkla takip etmiyor. Erdoğan’ın sınır kapılarını açma hamlesinin başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa’da ses getirdi. Avrupa’nın, Erdoğan’ın bu hamlesini ve genel olarak İdlib’de çatışmaların artmasını kendisi için tehlike olarak okuması ve tansiyonun düşürülmesi yönünde girdilerde bulunması daha olası.

NATO anlaşmasının“birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” mottosuyla açıklanan 5. maddesinin ise İdlib gündeminde bir karşılığı bulunmuyor. Söz konusu madde ve onu detaylandıran 6. madde, müttefiklerden herhangi birinin topraklarına yapılacak bir saldırı karşısında ortak yanıt verilmesini öngörüyor.

Saray’ın dış politikasında ABD ile Rusya arasında yaşanan gel-gitler bilinçli bir tercih mi, yoksa bir sürüklenme mi?

Kuruluşu ABD tarafından desteklenen AKP’nin, Ortadoğu’da emperyalizmle işbirliği içindeki politikaları Suriye ile başlamadı, onunla da bitmeyecek. Öte yandan AKP/Saray Rejimi, emperyalist hiyerarşi içerisinde yükselmenin, nüfuz sahibi olmanın, kendi ajandasını da ilerletmekten geçtiğinin bilincinde. Daha doğrusu, ancak kendi “özgül ağırlığı” olan güçlerin emperyalistler tarafından daha ciddiye alındığını fark etmiş durumda. AKP kuruluşundan beri, bu özgül ağırlığı, ABD ile de işbirliği içerisinde bölgedeki siyasi İslam’a ve özel olarak da Müslüman Kardeşler’e hamilik yaparak oluşturmaya çalıştı. Ancak özellikle 3-4 yılda, Müslüman Kardeşler’in yıldızının da sönmesiyle, Erdoğan farklı alternatif arayışına girdi. Saray’ın son dönemde en fazla kullandığı koz, Rusya ile yakınlaşma kartını kullanarak Batı’dan taviz koparmak oldu. Ancak Türkiye’nin özellikle ticari ve askeri ilişkilerinde hangi eksenin ezici bir ağırlığa sahip olduğunu göremeyen pek çok kesim, Saray’ın politik manevralarını, Rusya’ya yakınlaşma olarak okudu. AKP açısından da iç politikada “ABD karşıtı imaj” oldukça işlevli oldu.
Öte yandan, Suriye’de gelinen noktanın çok sayıda risk barındırdığı da bir gerçek. ABD öncülüğündeki Batı’nın bir çırpıda dahil olamayacağı bir Türkiye-Rusya çatışması ihtimali, kolay aşılabilecek bir viraj olmayabilir. Zira, Moskova’nın da, askeri gücünün yanı sıra Ermenistan, Türki cumhuriyetler, Ortadoğu, Libya, Kürt meselesi, ticari ilişkiler gibi Ankara’ya karşı kullanabileceği pek çok koz bulunuyor.

Sınır kapılarının açılması ne anlama geliyor?

Bir önceki soruda Saray’ın Batı’ya karşı son dönemde kullandığı en önemli kozun Rusya ile ilişkiler olduğunu söylemiştik. Bir diğeri ise sığınmacılar kartı… Ortadoğu’da dökülen tüm kan ve gözyaşında payı olan Avrupa, yeni göç dalgalarının topraklarına yönelmesini ise istemiyor. Çağımızın en büyük siyasi kriz başlıklarından biri olan göç meselesi, Avrupa’da da dengeleri alt üst etmiş durumda.

Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye 2016 yılında, bir sığınmacı anlaşmasına imza attı. Özetle, sığınmacıların, Avrupa’ya geçişinin zorlaştırılması karşılığında Türkiye’ye 6 milyar Avro verilmesini öngören bu kirli anlaşmanın maddelerine uyulup uyulmadığı konusu, Saray tarafından AB’ye karşı sürekli kullanıldı.

Erdoğan, dün kahkahalar eşliğinde yaptığı konuşmasında, sığınmacılar konusunun kendileri için bir koz olduğunu adlı adınca itiraf etti.

Saray Rejimi, sığınmacılar için kapıları açma politikasıyla Suriye’deki askeri varlığına gerekçe olarak ileri sürdüğü, Suriyeli göçmenlerin yerleştirileceği bir bölgenin oluşturulması hedefine AB’den destek istiyor. Erdoğan, sığınmacıları bir şantaj unsuru olarak kullanarak, Suriye topraklarında inşa etmek istediği konutların maliyetinin karşılanması derdinde. Merkel’le 25 milyon-100 milyon Avro pazarlığının arkasında da bu yatıyor.

Savaş ihtimaline karşı sosyalistlerin tavrı ne olmalı?

Erdoğan’ın her yönüyle kirli savaş politikasının toplumsal desteği zayıftır. Dahası, düzen güçleri arasında da, İdlib’de olası savaşın politik-ekonomik maliyetlerinin nasıl karşılanacağı konusunda kaygılar artmaktadır. Saray’ın büyük bir hoyratlıkla attığı sığınmacı adımına ise AB’nin “pes” diyerek mi yoksa “rest” çekerek mi yanıt vereceği oldukça risklidir.

Bir komşu ülke toprağında işgalci pozisyonda bulunmak onursuzluktur. Emperyalist emeller uğruna ölmek ve öldürmek kabul edilemez. Sığınmacıları bir savaş kozu olarak kullanmak insanlık suçudur.

Bugünkü bedeli ne olursa olsun, sosyalistlerin, Suriye’den askerlerin çekilmesini savunan “savaş karşıtı” tavırlarını mümkün olan en etkili yollarla ortaya koymalarının vaktidir. Savaş karşıtlığının sesinin gür çıkması, sokağa taşınması, toplumda yüksek sesle ifade edilemeyen itirazı cesaretlendirecektir. Saray yenilmeli, halk kazanmalıdır, kazanacaktır.

GÜNDEM ANALİZİ /// FEHİM TAŞTEKİN : KAÇAK SAVAŞTAN KAÇIRILAN CENAZELERE


FEHİM TAŞTEKİN : KAÇAK SAVAŞTAN KAÇIRILAN CENAZELERE

E-POSTA : ftastekin

24 Şubat 2020

“Birkaç” ve “tane”… İstismar siyaseti en usta olduğu bir alanda bile inceliğini yitiriyor. Üstelik Erdoğan ifadesinin devamında Libya’da uluslararası hukuk karşısında Türkiye’yi suçlu durumuna sokacak başka bir gerçeği de artık izlemiyor: “Suriye Milli Ordusu’ndan ekiplerimizle beraber oradayız. ”

Siyasetin çağrısı “Bir tek insanımız ölmesin” değil aksine “Şehitler tepesi inşallah boş kalmayacak. ”

ÖLÜM VAAT EDEN BİR STRATEJİ.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bunu tekrarlaması Libya ve Suriye’de kararlılığın daha doğrusu gözü kararmışlığın bir ifadesi. Fakat gelen cenazelerin halktaki karşılığından tam emin olamadılar ki Libya’daki kayıpları sessizce gömüyorlar. Halktan kaçırma ölen subayın devre arkadaşlarının feveranıyla ortaya çıkıyor. Bunun üzerine gelen itiraf da fecaat arz ediyor: “Birkaç tane şehidimiz var. ”

“Birkaç” ve “tane”… İstismar siyaseti en usta olduğu bir alanda bile inceliğini yitiriyor. (Libya Ulusal Ordusu’nun iddiasına göre kaybedilen asker sayısı 16. Ve 100 kadar da Suriyeli milis. )

Üstelik Erdoğan ifadesinin devamında Libya’da uluslararası hukuk karşısında Türkiye’yi suçlu durumuna sokacak başka bir gerçeği de artık izlemiyor:

“SURİYE MİLLİ ORDUSU’NDAN EKİPLERİMİZLE BERABER ORADAYIZ. ”

Birkaç asker ölürse iler tutar tarafı kalmamış Suriye ve Libya siyaseti tutunacak bir gerekçe bulur içeride iktidara imanı pörsümeye başlayan kitleler güdülenir muhalif sesler susturulur karşı tarafta Rusya geri ittirilir beri tarafta NATO’nun desteği alınır! Duygusuzca! Ve de ahmakça!

***

İdlib iktidarda domino sendromu uyandırmışa benziyor. Burada oyunu kaybederse savaşa yaptığı yatırımın semerelerini toplayamadan perde inecek. İdlib kavgasını Libya ve Doğu Akdeniz’deki hesaplarla bağlantılı hale getirmeleri toptan çöküş korkusunu gösteriyor. İdlib kayıp algısında ‘gulyabani’ ‘gölge’ etkisi yaratıyor.

Ankara gazetecilerine sufle veren saray erbabı İdlib’de aklını yitiren siyaseti şuraya bağlamış:

“İdlib’de atacağımız bir geri adım Libya başta olmak üzere diğer alanlarda da geri adım atacağımız anlamını doğurur; Suriye sahasındaki diğer alanlarda rejim için talepte bulunma kolaylığını yaratır. ”

Suriye’de başarı şansı olmayan bir gidişata son vermek yerine bataklığı Libya’da başka bir yanlışla büyüten Erdoğan İdlib’i kendisi için bir Pirus Savaşı’na dönüştürüyor.

Tüm dünyaya ilan ettiği net bir takvim var: “1 Mart’a kadar Suriye ordusu 12 Türk askeri gözlem noktasının gerisine çekilmezse Türkiye zor kullanacak. ”

TAKVİMDE 5 YAPRAK KALMIŞ.

Bu ihtarın hayata geçirilmesi sahadaki yeni tablo bu tabloyu oluşturan Suriye Rusya ve İran’ın kararlı tutum ve Türkiye’nin müttefiklerinden gelen ikircikli yaklaşım dikkate alındığında tam teşekküllü bir savaşı gerektiriyor. Erdoğan da sonunda İdlib’de olup bitenin adını ‘savaş’ olarak koydu. Fakat en azından hava sahasının Türk uçaklarına açık olmadığı bir savaşın hedefe götürmeyeceği bunda ısrar etmenin çok fazla kayıp anlamına geleceği aşikâr. “Rusya bir kenarı çekilsin de ben bir savaşayım” diyen bir mantıkla gidiyorlar. Suriye ordusu 15 yerde Türk askerini kuşatma altında bırakacak şekilde M-5 otoyolunu açınca Türkiye de geçen hafta Suriye Ulusal Ordusu Ulusal Özgürlük Cephesi ve Heyet Tahrir el Şam gibi ortaklarıyla bir püskürtme hamlesine kalkıştı. Önceki iki saldırıdan farklı olarak bu kez Türk askerine nokta atışıyla yanıt veren Rusya oldu. Çatışmanın boyut değiştireceğine dair bir mesajdı.

***

Bu minvalde bir tırmanışın çok kötü yerlere gideceği bir kez daha görüldü. O yüzden masada harita pazarlığı için tüm kanallar zorlanıyor. Erdoğan Almanya ve Fransa liderlerinin dahliyle yapılması öngörülen dörtlü zirveyle Rus lider Vladimir Putin’in bileğini azcık bükecek bir ağırlık kazanmak istiyor. Erdoğan zirvenin 5 Mart’a İstanbul’da olacağını söyledi ama Kremlin “Müzakereler sürüyor” diyor. Birkaç hamleye rağmen sahada durumu tersine çeviremeyen Erdoğan 6 Mart’ta Astana ortaklarıyla yapacağı toplantıya elini güçlendirerek gitmeyi umuyor. O zamana kadar fiili haritanın nereye ‘mim’ atacağını da bilmiyoruz.

Bu süreçte karşılıklı olarak demiri biraz soğutma ihtiyacı sahaya da yansımıyor değil. Suriye ordusu Türkiye’nin Afrin’in altından İdlib kent merkezine inecek şekilde oluşturduğu bariyeri zorlamak yerine operasyonu İdlib’in güneydoğusuna kaydırdı. Böylece M-5’in ardından M-4 otoyolunun açılmasını öngören orijinal plana dönüldü. Malum bu yolların açılması Türkiye’nin Soçi Mutabakatı ile verdiği taahhütlerin başında geliyor.

Müzakere öne çıkarken de Türkiye’nin pozisyonunu tahkim etme arayışı sürüyor. ABD’den istenilen Patriot bataryaları gelirse bunların Hatay’a yerleştirilebileceği Rusya ve Suriye uçaklarının bu şekilde engelleneceği Rusya’nın karşılık vermesi halinde Montrö Sözleşmesi’nin 20 ve 21’inci maddelerini işletilip Rus gemilerinin boğazlardan geçirilmeyeceği Türkiye hava sahasının Rus uçaklarına kapatılacağı gibi senaryolar iştahla servis ediliyor. Hayatta dayak yememiş adamın kıyamet senaryoları. Elbette her bir adımın Rusya tarafında karşılığı var. Yokmuş gibi davranmaları işlerine geliyor. Gerçek uygulanabilir giriş ve çıkış için yol haritaları olan iyi düşünülmüş bir stratejiden söz edilemez. Bunun olmadığı beyanatlara çarpıcı şekilde yansıyor. Mesela Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar Suriye hava sahasını kontrol eden Rusya’nın çıkaracağı zorlukların nasıl aşılacağı sorusuna tuhaf bir naiflikle “Rusya’nın bu konuda karışmaması ile aşılır” yanıtını veriyor. Yani bir savaş çıkmayacaksa bu ancak Rusların inayeti sayesinde olacak!

Ruslar sanki bu savaşı yürüten ana aktör değil! “Türk Akımı’nda ortak olduk Akkuyu Nükleer Santrali’ni Ruslara verdik NATO’ya nanik yapıp S-400 aldık bunların hiç mi hatırı yok” der gibiler. Bunların hatırı domateste bile geçmiyor!

Yani Akar Suriye hava sahasını kullanıp Suriye ordusunu vurmak için Rusya’ya “Sistemi kapat” ricasında bulunuyor. “Müsaade edersen seni Suriye’de yenilgiye uğratacağım!”

Buna yanıt Şam’dan veriliyor. Genelkurmay Başkanlığı Suriye hava sahasına girecek her hangi bir yabancı cismin vurulacağını açıklıyor. Bu Rusya ile konuşulmadan yapılacak bir açıklama değil.

***

Savaş borusu ötüp dursa da “1 Mart’a kadar rejim çekilmezse gereğini yapacağız” ihtarından her halükarda geriye düşüş var. Saray’ın İletişim Başkanlığı’na göre Erdoğan 21 Şubat’ta telefonda Putin’e “Rejimin dizginlenmesi şart” dedi. Ne ala! Rusya’yı kim dizginleyecek?

Kremlin’e göre ise görüşmede Putin terör tehdidinin bertaraf edilmesinin önemine Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne vurgu yaptı. Maalesef üç vurgunun da muhatabı Türkiye. Üçü de Erdoğan’ın Astana bildirilerinde altına imza attığı şey. Erdoğan Afrin El Bab Cerablus Azez Ras’ul Ayn ve Tel Ebyad gibi geri kalan parçalarda kontrolü koruyup Suriye’ye dayatmalarda bulunabilmek için El Kaide ve türevlerinin üslendiği İdlib’deki statükonun korunmasını çare olarak görüyor. Burayı bir ön cephe olarak kurguluyor. Bunun için de Soçi Mutabakatı’na metinden kopuk anlamlar yüklüyor.

Ne var ki harita iki ayda çok dramatik bir şekilde değişti ve Suriye ordusunu Suriye’nin kentlerinden geriye itmek mevcut güç dengeleriyle mümkün gözükmüyor.

Ruslar en kötü senaryoyu bertaraf etme adına yeni bir haritayla Türkiye’yi sınırlandırmaktan yana. Bunu Adana Anlaşması’na dayandırılan 5 kilometrelik güvenlik alanını genişleterek yapmayı öneriyorlar. Rus kaynaklara göre önerilen haritanın derinliği 15 kilometreyi bulabilir. Sığınmacılar için bu alanda geçici barınma imkanı olabilir. Ankara’nın tenezzül etmediği bir harita. Görünüşte hiç esnemiyor. Ancak “İşte Halep işte arşın” misali sahadaki çıkmaz karşısında Türk askerinin şu anda bulunduğu 20-35 kilometre derinliğinde yeni bir hattın pazarlığını yapıyor olabilir. Hava sahasının kullanılamadığı ama sınırdan obüs toplarının etkili olabildiği bir menzil. Başka bir senaryo; Erdoğan’ın İdlib’de kalan bölgede kontrolün Türk ordusuna geçeceği bir statü için bastırdığı yönünde. Bu Afrin’de olanın İdlib’de tekrar edilmesi anlamına geliyor. Moskova’nın yol haritası bu seçeneğe de kapalı.

Her ne ise üzerinde uzlaşılacak şu ya da bu haritanın geçici olacağını peşinen kabullenmeleri gerekiyor. Rus ruletini Türk tabancasıyla oynamanın Türkiye’yi getirdiği çıkmaz bu. Türkiye’nin kalan son itibarını da bahse yatırdılar. Bir tarafta kumar diğer tarafta kaçırılan cenazeler. Bu yönde ısrar çöküş sahnesinin tekrar tekrar çekilmesi anlamına geliyor.

Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak Son Çağrı Yeni Ufuk Tercüman Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git Diren Kal” “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// ARSLAN BULUT : TÜRKİYE İDLİB’DE KİM ADINA SAVAŞACAK ???


ARSLAN BULUT : TÜRKİYE İDLİB’DE KİM ADINA SAVAŞACAK ???

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Tayyip Erdoğan’ın "İdlib Harekatı, bir an meselesidir." sözlerini değerlendirerek "Şimdilik en kötü senaryodan yola çıkmayalım. Eğer İdlib’deki terörist gruplara yönelik bir operasyondan bahsediyorsak, bu Soçi anlaşmalarına uygun olur çünkü ciddi miktarda silah ve mühimmata sahip bu terörist grupların etkisiz hale getirilmesi Türkiye’nin sorumluluğunda. Ancak eğer Suriye’de meşru hükümete ve Suriye ordusuna yönelik bir operasyondan bahsediyorsak, bu olabilecek en kötü senaryodur." dedi.

Bu açıklama gazeteciler tarafından Tayyip Erdoğan’a nakledilince "Bizim arkadaşlarımızın yaptığı görüşmelerde, bana böyle bir şey gelmiş değil. Rusya’nın bu tür kötü senaryoların içinde yer alacağına inanmıyorum." diye cevap verdi!

İdlib’e olası bir harekâtta hava unsurlarının kullanılıp kullanılmayacağı ve bu harekâtın adının ne olacağı yönündeki soruya, "Dedik ya, ‘Bir gece ansızın gelebiliriz.’ Bir gece ansızın geldiğimizde adıyla sanıyla, her şeyiyle geliriz." diye karşılık veren Erdoğan, Trump’ın, "Erdoğan ile İdlib konusunda birlikte çalışıyoruz" açıklaması sorulunca da "Her an her türlü dayanışmamız olabilir" dedi.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise İdlib konusunda "Gözlem noktalarımızın çekilmesi söz konusu değil. Herhangi bir şekilde onlara karşı bir şey yapıldığı takdirde misliyle mukabele edeceğimizi söyledik, söylemeye devam ediyoruz. Ateşkesin sağlanabilmesi, akan kanın durabilmesi için süratle tarafların Soçi mutabakatındaki taahhütlerine uymasını bekliyoruz." diye konuştu.

Açıkça görüldüğü gibi iki konuşma arasında önemli farklar var. Birinde, bir gece ansızın gelmekten bahsediliyor, diğerinde gözlem noktalarına saldırı olursa misliyle mukabele etmekten…

***

İdlib neden Türkiye’nin meselesi oldu? Çünkü önemli bir kısmı Suriye’de IŞİD çatısı altında bulunan teröristler, Fırat’ın doğusunda tarihi rollerini oynadıktan ve bu toprakların PYD/PKK kontrolüne geçmesini sağladıktan sonra, koridor açılarak İdlib’e gönderildi. Bunlar, İslami görünümlü ama ABD’nin kullandığı gruplardır. Nitekim 10 bin kadarı da Afganistan’a gönderildi.

Türkiye ise Soçi mutabakatı ile Rusya destekli Suriye ordusunun, İdlib’deki teröristleri imha etmesini önledi. Bunu da "sivilleri korumak" gibi bir gerekçeye dayandırdı. Yalnız Putin, İdlib’deki teröristlerin elindeki silahların alınmasını şart koşmuş, Erdoğan da kabul etmişti. 1.5 yıl içinde bu konuda en küçük bir adım atılmadığı gibi Heyet Tahrir el Şam örgütü İdlib’e hâkim oldu ve Rus üslerine saldırmaya başladı!

Türkiye’nin kendi çıkarı için Suriye ile işbirliği yaparak İdlib’deki teröristleri tasfiye etmesi gerekirdi. Erdoğan ise İdlib konusunda ABD ile her an her türlü dayanışma yapabiliriz" dediğine ve Trump’tan bu konuda övgü aldığına göre burada farklı bir durum var.

***

Fabrice Balanche’nin Washington İnstitute için hazırladığı raporda İdlib için "Sünni İdlib" ifadesi kullanılıyordu. Burada Suriye egemenliğinin dışında kalan "Sünni İdlib özerk devleti" kurulmak isteniyor. Böyle bir devleti ABD istiyor, Türkiye değil… Kısacası, Türkiye, İdlib’de ABD’nin haritasını bile çizdirdiği bir projeyi uyguluyor.

Bu sebeple, Erdoğan’ın "bir gece ansızın gelebiliriz" söylemi, Türkiye’de kimseyi heyecanlandırmıyor. Çünkü böyle bir savaş, Türkiye adına değil ABD adına yürütülen bir vekâlet savaşı olur.

Türkiye’nin Suriye politikası temelinden yanlıştır. Şimdi bu politika Türkiye’yi daha büyük bir çıkmaza sokuyor.

SOSYAL MEDYA : Beğeni ve takipçi uğruna sırlar açığa çıkıyor.. Sosyal medyada istihbarat savaşları


Beğeni ve takipçi uğruna sırlar açığa çıkıyor.. Sosyal medyada istihbarat savaşları

Sosyal medyada istihbarat savaşlarıVideoda görünen askeri araçların özellikleri, intikal eden birlikler, askerlerin üslendiği noktaları gösteren haritalar… Uzmanlara göre Türkiye sahada olduğu kadar sosyal medyada da çok ciddi bir istihbarat harbi içinde

TRT Haberden Sertaç Aksan’nın konu ile ilgili özel haberinde konu şöyle değerlendirildi.

Türkiye, bugün Doğu Akdeniz, Suriye ve Libya gibi ülkelerde askeri cephe ve diplomaside önemli bir dönemeçte. Bu dönemde sosyal medya paylaşımları da hayati öneme sahip. Uzmanlara göre dipsiz bir kuyuya dönen sosyal medyada kimi kullanıcılar yaptıkları paylaşımlarla bilerek ya da bilmeyerek karşı tarafa istihbarat sağlıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Veri güvenliği sınırlarımızın güvenliği kadar önemli

Sosyal medya kaynaklı sorunlara dikkat çeken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan "Sosyal medya tam bir çöplük haline dönüşmüştür” ifadesini kullanmıştı.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise "TV’lerde ‘Güvenlik Uzmanı’ unvanıyla konuşanlar yanlış bilgiler vererek zarar veriyorlar. Doğru söyleyenler de harekatın sevkiyat ve zaman bilgilerini, plan detaylarını paylaşarak zarar veriyorlar” diyerek yaşananlardan rahatsızlığını dile getirmişti.

Peki sosyal medyada yaşanan bu durumun temelinde ne var? Savunma sektörünün önemli isimleriyle süreci konuşarak, mevcut riskleri ve gelecek dönemde yaşanması muhtemel sıkıntıları ele aldık.

Askerlerin çektiği selfie’ler birliğin konumu, teçhizatın durumu ve diğer coğrafi şartlarla ilgili önemli bilgiler barındırıyor.

Sosyal medyadaki paylaşımlarımız karşı tarafa ‘istihbarat’ sağlıyor

Savunma Politikaları Uzmanı Arda Mevlütoğlu’na göre mevcut durumda bilerek ya da bilmeyerek ‘açık kaynak istihbaratı’ sağlayan çok sayıda sosyal medya kullanıcısı var.

Dünyada internet ile sosyal medyada savunma ve güvenlik alanında yapılan paylaşımların iki boyutu olduğunun altını çizen Mevlütoğlu, “Birincisi savunma endüstrisine ve savunma teknolojilerine dair gelişmeler ve yorumlar. Bu alanda, yürütülen geliştirme ya da tedarik projeleri, kaydedilen teknolojik gelişmeler, yapılan ihracat veya satış anlaşmaları, ürün ve sistemlerin özellikleri, performansları gibi konularda haber, basın bildirisi ya da yorumlar olabiliyor” dedi.

Savunma sanayii dış politika aracı oldu

Arda Mevlütoğlu, bu konulardaki paylaşımların, firmaların pazarlama ve tanıtım faaliyetleri kapsamında yapıldığının altını çizerek, şunları söyledi:

“Firmalar bu alanda sosyal medyayı giderek daha etkin biçimde kullanıyor. Ayrıca savunma sanayiinin bir ülkenin dış politikasının bir aracı olduğu hususu göz önüne alındığında, bu konulardaki gelişmeler, devletlerin savunma bürokrasileri tarafından da paylaşılıp ön plana çıkarılabiliyor. Bu konularla ilgili bireylerin paylaşım yaparken dikkat etmeleri gereken konu, özellikle geliştirme sürecinde ürünlerle ilgili bilgi ya da yorum paylaşırken, açık kaynaklarda yer almayan herhangi bir bilgi ve görüş kullanılmaması; değerlendirme yaparken de operasyonel kabiliyet veya performansa dair çok fazla ayrıntı verilmemesi. Zira geliştirilen sistem ürüne dönüştüğünde ulusal savunmada kullanılacak.”

Sınır bölgesine yapılan askeri sevkiyat sırasında konvoyda yer alan araçların teknik özellikleri de sıkça paylaşılan bilgiler arasında. (Foto:AA)

Sosyal medyadaki paylaşımlarla deşifre oldular

“İkincisi ise silahlı kuvvetlerin faaliyet ve harekâtlarına dair haber, bilgi ve yorumlar” diye konuşan Mevlütoğlu, nasıl sıkıntılar yaşandığını şu şekilde anlattı:

“Bu çok daha nazik bir konu. Sosyal medya uygulamaları kullanılarak yabancı ülkelerin Suriye ve Irak’taki bazı gizli üslerinin, istihbarat ve özel kuvvet personelinin deşifre olduğunu biliyoruz.

Benzer şekilde Malezya Havayollarına ait MH17 sefer sayılı yolcu uçağının Ukrayna’da Rus hava savunma sistemi tarafından düşürülmesi olayında, uçağı vuran bataryaya kadar olayın tüm ayrıntıları, bağımsız araştırmacılar tarafından açık kaynak ve sosyal medya verileri kullanılarak tespit edildi. En önemsiz gibi görülen bir ayrıntının dahi paylaşılması ya da ‘bu bilgi nasıl olsa açık kaynaklarda yer alıyor’ denilerek yayılması, hiç tahmin edilemeyen sonuçlara götürebilir.

Özellikle devam eden operasyonlarda, operasyon sahasına, kullanılan teçhizat, sistem ve platformlara ait bilgilerin paylaşılmamasında fayda var. Bu dönemlerde, devletin ilgili kurumlarının paylaştığı bilgi ve açıklamaların baz alınması; yorum ve değerlendirmelerin bu kapsamda tutulması gerekir.”

“Sizce çözüm nasıl olmalı?” sorusuna da yanıt veren Mevlütoğlu, “Tümden yasaklayıcı ve sınırlandırıcı bir tutum doğru olmaz. Ancak ‘içeriden’ olarak tabir edilen, kurum – kuruluş içinden kontrolsüz bilgi akışının önüne geçilmesi; gizli kalması gereken proje ve faaliyetlerin mahremiyetine özen gösterilmesi için, savunma – güvenlik bürokrasisinden sanayi kuruluşlarına kadar çok sıkı bir eğitim ve bilinçlendirme çalışması yürütülmeli” şeklinde konuştu.

İran’a yapılan bir hava saldırısının ardından tesislerin durumu Twitter’da ortaya çıkmıştı.

Türkiye ciddi bir psikolojik harbin içinde

Savunma Politikaları Analisti Turan Oğuz, değişik zamanlarda ABD, Avrupa, Rusya, İsrail, Yunanistan, PKK, DEAŞ, FETÖ başta olmak üzere çok sayıda devlet ve terör örgütünün Türkiye’yi yakından takip ettiğini söyleyerek, “ISI adlı İsrailli sözde bir sivil uydu veri sağlama şirketi Doğu Akdeniz’deki sondaj ve savaş gemilerimizin yer ve görüntülerini rutin aralıklarla Twitter’dan ifşa ediyor. S-400 bataryalarımızın yerleşimini ve TCG Anadolu gemimizin inşa durumunu gösterir yüksek çözünürlüklü uydu fotoğraflarını sosyal medyadan servis ediyor” şeklinde konuştu.

Beğeni ve takipçi uğruna sırlar açığa çıkıyor

Oğuz, OSINT (Açık kaynak istihbaratı) ve jeolokasyon (fotoğraflardan yararlanarak yer belirleme) yapan hesapların da sosyal medyada çok arttığı bilgisini paylaşarak, şunları söyledi:

“Bunlardan birkaçının yabancı istihbarat servislerinden destek aldığı da biliniyor. Öte yandan Türk insanı da bilerek veya bilmeyerek onlara istihbarat sağlıyor. Uzmanlar, açık kaynaklarda, harekat planlarını ileri derecede detay vererek tartışabiliyorlar.

Güvenlik kuvvetlerinin personelleri görüntü alıyor. Birkaç beğeni veya takipçi kazanmak uğruna, ham haliyle, bazen kendisi bazen de ulaştırdığı eş, dost, tanıdık vasıtasıyla sosyal medyada yayıyor, yabancı kaynaklar da bu bilgileri alıp aleyhimize kullanıyor.”

Libya’ya gönderilen askeri kargoların görüntüleri henüz ülkeye dahi ulaşmadan sosyal medyada paylaşılıyor.

Gizli bilgiler cömertçe yayılıyor

Savunma Analisti Turan Oğuz, “Libya, Suriye ve benzer ülkelere yapılan, çevre güvenliğinin o ülke elemanları tarafından sağlandığı personel ve silah intikallerinde sıkı kontroller yapmadığımız bazı alanlar var” bilgisini paylaştıktan sonra, şöyle devam etti:

“Bu alana giren bazı kaynakların çekim yaparak bu gizli bilgileri cömertçe yaydığına şahit oluyoruz. Üstelik Türk kaynaklar da yayanların yapamadığını yapıp, söz konusu görüntülerde yer alan araçların tipini belirleyip, çalışma prensibine ve olası arızalarına kadar detaylı şekilde anlatıp düşmana yol gösterebiliyor. Birkaç örnekte de rastladığım üzere, bu bilgilerin yayılması sebebiyle savunma sanayii üreticilerimiz ithal bileşenler temin etme konusunda gizli ambargolara maruz kalıyor veya ihalelerde elenebiliyor.”

Rusya’da askerlerin çevrimiçi paylaşımlarına kısıtlama geliyor

Yasak alanda telefon kullanımı daha sıkı denetlenmeli

“Bu zafiyetleri engelleyebilmek için resmi kaynakların açıklamalarını beklemeliyiz” diyen Oğuz, “Dünyada diğer güvenlik güçlerinde de uygulanmaya başladığı gibi, bazı ortamlarda akıllı telefon, kamera gibi cihazların kullanılması yasaklanmalı. Bunlar uygulamada da sıkıca kontrol edilmeli. Bu kısıtlamalar birlikte faaliyet gerçekleştirdiğimiz unsurlar için de geçerli olmalı” görüşünü savundu.

Bilgi güvenliği için mekanizma kurulmalı

Oğuz, kritik bilgi üreten tüm kaynaklarda "harekat güvenliği" ve "bilgi güvenliği" sağlayacak mekanizmalar kurulması gerektiğinin altını çizerek, “Gerekirse yazılı, görsel ve sosyal medyanın bazı kanaat önderlerine MİT bünyesinde İKK (İstihbarata Karşı Koyma) eğitimleri verilmeli ki zaten bazı kurumlara bu eğitimler veriliyor” ifadesini kullandı.

Askerlerin akıllı telefon kullanma alışkanlıkları operasyona ilişkin gizliliği de ihlal ediyor.

Görüntü sosyal medyaya düştükten sonra işiniz zor

Savunma Analisti Yusuf Akbaba ise bu durumun önüne geçilmesinin mevcut bilgi ve iletişim çağında mümkün olmadığını anlattı.
Açık kaynak istihbaratına sebebiyet vermemek için silah sistemlerinin taşınması esnasında gizlenmesi gerektiğine vurgu yapan Akbaba, “TSK, Fırat Kalkanı’ndan sonra tank ve zırhlı araçların üzerini anlaşılmaması için brandalarla örtmüş ve sevkiyatları yoğunlukla hava kararınca yapmıştı” hatırlatmasında bulundu.

TSK’nın bu gibi konularda önlemlerini aldığını belirten Akbaba, şunları söyledi:

“Ancak herhangi bir bölgeye gönderilen sistemlerin sosyal medyaya düşmesi genelde orada bulunan personelin ya da destek unsurunun telefonuyla yaptığı çekimle oluyor. Sosyal medyaya düştükten sonra da yapabileceğiniz pek bir şey kalmıyor. Burada bilinçli kullanıcılar ellerinden geldiğince bu paylaşımları yaymamalı ve gönderilen sistemler hakkında geniş teknik bilgi içeren paylaşım yapmamalıdır.”

Kaynak: TRT Haber