TERÖR DOSYASI : Erbil saldırısının faili PKK’lı çıktı


Erbil saldırısının faili PKK’lı çıktı

Suikaste istihbarat desteği var mı? Erbil saldırısının faili PKK’lı çıktı

Suikaste istihbarat desteği var mı? Erbil’de Türk diploat Osman Köse ile iki Irak vatandaşını katleden suikastçinin terör örgütü PKK kampını bir hafta içinde 4 kez ziyaret ettiği ortaya çıktı. HaberTürk yazarı Çetiner Çetin’in konuyla ilgili olarak Haber Türk TV kanalında NedirNediğildir programında yaptığı açıklama, saldırıya ilişkin önemli bilgiler verdi. Kuzey Irak Kürt yönetimi polis teşkilatının peşine düştüğü suikastçi Diyarbakır doğumlu Müslüm Dağ’ın kullandığı silahın İsrail yapımı ve saldırı için özel olarak hazırlandığı bildiriliyor. Erbil Emniyeti, Erbil’deki bir restoranda Türkiye Başkonsolosluk görevlisinin şehit edildiği saldırıyla ilgili olarak Diyarbakır nüfusuna kayıtlı Mazlum Dağ’ın ‘baş şüpheli’ olarak arandığını bildirdi… Erbil emniyeti yetkilileri dün Erbil’deki bir restoranda Türkiye Başkonsolosluk görevlisinin şehit edildiği saldırıyla ilgili olarak Diyarbakır nüfusuna kayıtlı 27 yaşındaki Mazlum Dağ’ın ‘baş şüpheli’ olarak arandığını duyurdu. Erbil yönetimi tarafından yayınlanan bildiride ise Kürt Bölgesi’nde yaşayan vatandaşlarda, görüntüleri yayınlanan teröristin yerini bilenlerin güvenlik güçlerine bilgi vermesini istedi. Saldırgan’ın 2014 yılında terör örgütüne katıldığı ifade ediliyor. Öte yandan gözaltına alınan 53 kişinin gözaltına alındığı açıklandı. Gözaltına alınanların tamamının Mahmur Kampı’nda kalanların olduğu bildiriliyor. Gözaltına alınanlardan 11’nin kaçış planı içerisinde rolü olduğuna inanılıyor. Gazeteci yazar Çetiner Çetin’in verdiği bilgilere göre, suikastin terör örgütü PKK merkez komitesi talimatıyla yapıldı.

1 HAFTADA DÖRT KEZ PKK KAMPINI ZİYARET ETMİŞ

Bölücü terör örgütü PKK’lı olduğu tespit edilen Mazlum Dağ’ın saldırıyı planlayan 3 kişiden biri olduğu öğrenildi. Dağ’ın eylem öncesinde bir hafta içinde 4 kez PKK’nın Mahmur’da bulunan kampına gittiği tespit edildi. Saldırıyla ilgili 11 kişi sorgulanırken Kuzey Irak Kürt yönetimi Terörle Mücadele ekipleri birinci derece araman kişi Mazlum Dağ peşinde olduğu belirtildi. Erbil güvenlik birimleri 2 saldırganın yakalanması için geniş çaplı operasyon başlattı.

IKBY : PLANLI BİR TERÖR EYLEMİ

Irak Kürt Bölgesi Hükümeti, Erbil’de dün gerçekleşen saldırının planlı bir terör eylemi olduğunu açıkladı. Hükümet Sözcüsü Cotyar Adil tarafından yapılan açıklamada, dün Erbil’deki bir restoranda gerçekleşen ve biri Türkiye’nin Erbil Başkonsolosluğu personeli olmak üzere toplamda 3 kişinin yaşamını yitirmesine neden olan saldırının planlı bir terör saldırısı olduğu belirtildi. Açıklamada, “İlk araştırma sonuçlarına göre, 17 Temmuz 2019’da Erbil’de gerçekleştirilen saldırıda 3 kişi hayatını kaybetti. Bu önceden planlanmış bir terör saldırısıdır” ifadelerine yer verildi. Saldırıyla ilgili soruşturmanın sürdüğü ve önemli gelişmelerin kaydedildiğinin ifade edildiği açıklamada, soruşturmaya dair gelişmelerin kamuoyuyla paylaşılacağı kaydedildi.

OKU, YORUMLA ve PAYLAŞ ==> https://www.iyigunler.net/gundem/erbil-saldirisinin-faili-pkk-li-cikti-suikaste-istihbarat-h334546.html

TERÖR DOSYASI /// Serkan Yıldız : Terörist saldırı mı yoksa uzman bir suikast mi ????


Serkan Yıldız : Terörist saldırı mı yoksa uzman bir suikast mi ????

17 Temmuz günü Erbil’de Türk Diplomat Osman Köse hain bir suikast sonucu şehit edild’.

Bu haber beni şaşırtmasının yanında Ankara’da bir dönem (Sanırım 2016 Haziran’ı) Osman Köse ile tanışmış olduğumu hatırlamak daha da üzmüştür. Adıyaman / Kahta’nın yetiştirdiği bir çok “kaliteli” insandan biriydi kendisi…

Olayın tüm duygusal travmalarını bir kenara bırakıp, profesyonel bir gözle, bir kaç gündür görsel ve yazılı medyada çıkan haberler neticesinde bazı sentezlerde bulunmak istiyorum.

İlki, suikastın gerçekleştiği bölge / lokasyon? Burada ciddi bir soru işareti uyanıyor kafamda. Çünkü orası Erbil… Öyle elinizi kolunuzu sallayarak belinizde “susturuculu” silahla gezemezsiniz. Kaldı ki sadece bu eylemi yapanlar değil en kıdemli istihbaratçı bile o bölgede böyle bir durumla baş başa kaldığında tedirgin olur. Diken üstünde yürür. Ve o atmosfer, insanın üzerine üzerine çöker. Erbil, jeopolitik olarak kritik bir yer olması dışında şu anda mevcut Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin (IKBY) başkentidir. Ve bu konuda, o şehir sınırları içerisinde herhangi bir “terörist eylem” gerçekleşmemesi için sorumlular ve kolluk kuvvetleri çok hassas çalışmaktadır. Erbil, bölgenin “cazibe merkezi” olmaya aday kentiyken buna bu şekilde izin verilmesi bir tek şeyi gösteriyor? “O bölgede, o kadar korunaklı ve septik bir lokasyonda böylesine bir eylemi gerçekleştirmek için mutlaka ama mutlaka profesyonel olmanız gerekmektedir.”

İkinci parametremiz, suikastın gerçekleştiği şekil (Uzmanlar buna “Anomnezi” der). Erbil’in en işlek bölgelerinden birinde bulunan ve oldukça lüks sayılabilecek bir restoranda gerçekleştirilen “susturucu” kullanılan ateşli silahla sonlandırılmış eylem. Size şöyle tarif edeyim: Bunun terörist bir eylem olduğunu kabul etsek bile (ki ben etmiyorum) orta sınıf ya da ikinci sınıf “gerilla eğitimi” görmüş hiçbir terör örgütü üyesi bunu yapamaz. Başaramayacağından demiyorum. Yapamaz. Yetenekleri ve aldığı eğitim burada yetersiz kalır. Ne kadar eğitime tabii tutarsanız tutun, belli bir disiplin almamış hiç bir uzman o kadar işlek bir yerde, o kadar revaçta olan bir restoranda içeri girip elini kolunu sallayarak ateş edemez. Hadi etti diyelim. Hedef kim? Rahmetli Osman Köse kardeşim mi? Peki orada ölen Neriman Osman ve Beşdar Ramazan kim? İşte burada suikastın “anomnezine” baktığımızda şunu görürüz: “Bu tarz suikast şekillerinde -ana hedef- dışında çevreden – oradan – buradan – yan masadan bir kaç canlı hedefi daha gayri faal duruma getirirsiniz ki -uzman suikast- iddiasından kurtarırsınız.”

Üçüncü maddemiz ki bence kırılma noktası: “Suikastçıların Profilleri”. Bu tip suikast şekillerinde 3 kişi ile oraya o eylemi gerçekleştirmeye gitmeniz “kesinlikle” ama “kesinlikle” sizlerin profesyonel olduğunu gösterir. Neden 3 kişi? Hemen açıklayayım: İlk kişi, “Gözcü” dediğimiz tekniği uygular. “Erkete” de denir halk arasında. Ve o içeriye daha önce girip planı kuran kişidir. Diğer iki kişiden biri “muhakkak suikastçıdır”, yani ilk tetiği çekecek kişi… Diğer üçüncü kişi peki? O ise “yedek muhakkak suikastçıdır“. Öyle ya; silah bu, tutukluk yapar, ateş almaz, hatta adamın kafasına meteor bile düşebilir. İşte o sırada o üçüncü kişi devreye girecektir. Çok uzun zamandır planlanmış bir operasyon olduğu ve bu operasyonu planlayanların profesyonel olduğunun ap açık göstergesidir bu.

Medyada bir kaç kaynağa göre “Muhakkak Suikastçı” iki eliyle, susturucu takılı silahlarla ateş etmiştir. Abdullah Ağar’ın yazdığı gibi bu “kesinlikle profesyonellik” isteyen bir iş değildir. Kısa bir eğitimle bunu siz de başarabilirsiniz. Buradaki soru şu olmalı: İki elinde susturuculu silah bulunan bir adam, lüks ve işlek bir restorana girerek o silahları çıkarıp, ana hedef dışında diğer iki canlı hedefe de ateş etmeye kadar geçen sürede ve o eylemin gerçekleştiği anda ve 10 – 20 saniye sonrasında “nasıl bir soğukkanlılıkla” bulunduğu yerden ayrılabiliyor? Bunu dağda – bayırda – kampta eğitim almış bir gerilla yapabilir mi? O restoranda hiç koruma, sivil kolluk kuvveti ya da ne bileyim öğlen yemeğini yemeye gelmiş bir bekçi de mi bulunmuyor? Mutlaka ki vardır… Ancak gördüğü sahne sonrası nutku tutulmuş olmalı ki, ısırdığı lokma bile ağzından düşüyor. Böylesine şaşırtıcı bir eylemi sıradan bir terörist yapabilir mi? Ya da civardaki diğer insanlar… Onların gözlerinden bu gerçekleşen sahneye baktığınızda siz ne yaparsınız? Ya da ne düşünürsünüz? Bir film sahnesi gibi; yemeğinizi yiyip arkadaşınızla sohbet ediyorsunuz… İçeriye 2-3 kişi giriyor… Girenlerden biri adımlarını atarken iki tane susturuculu yarı otomatik silah çıkarıyor ve ateş etmeye başlıyor. Sonra elini kolunu sallayarak çıkıp gidiyor. James Bond filmleri gözünüzün önüne geldi değil mi? Evet ben de öyle düşünüyorum. Ve bu eylemin kesinlikle “bir istihbarat uzmanı” tarafından gerçekleştirildiğini iddia ediyorum.

Bu kanlı eylemin bir terör eylemi olmadığını düşündüren bir kaç tane de siyasi – ideolojik alt yapı da var kafamda… ABD Büyükelçisinin ziyareti, S-400 alımları ve MÜRTED Hava Üssüne inmeleri… ABD’nin yaptırımları, ABD’nin tehditleri ve ABD’nin bu tip eylemleri dünyanın her yerinde kolaylıkla gerçekleştirebileceğini (geçmişte gerçekleştirmiş olanları) biliyor olmam… Diğer yandan olası bir ihtimal dâhilinde olan PKK eylemi… Ki, bu operasyon başka bir yerde olsaydı ilk şüpheyi onlar toplardı, ama orası Erbil… PKK’nın pek de rahatlıkla nefes alıp veremeyeceği bir bölge… Kolay değil orada böylesine bir eylem yapabilmesi.

Aslında tüm soruların cevapları burada ama bakmakla – okumak arasındaki farkı bilmek önemli…

Korkulan konu ise; yurt dışında gerçekleşen bir Türk Diplomata karşı yapılan bu eylemin 25 yıl sonra tekrar etmesi… Ve ASALA’nın geçmişte spesifik olarak Türk Diplomatlara karşı giriştiği eylemler örnek alınarak – bahane edilerek, diğer başka Türk Diplomatlara yönelmesi.

Acil önlemler alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu “korkulanın” tekrar başımıza gelmeyeceğini düşünmek sadece “ahmakların” düşeceği bir hata olur.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : Abdullah Ağar Erbil saldırı yorumu ‘her tetikçi bunu yapamaz’ dedi o ayrıntıyı açıkladı


Abdullah Ağar Erbil saldırı yorumu ‘her tetikçi bunu yapamaz’ dedi o ayrıntıyı açıkladı

Güvenlik ve Strateji Uzmanı Abdullah Ağar, Irak’ın kuzeyindeki Erbil kentinde, Türk başkonsolosluk görevlisi Osman Köse’nin şehit olmasıyla sonuçlanan saldırıda iki elle ateş açılmasına değinerek, "Böyle bir saldırıyı gerçekleştiren terörist, istihbarat servisleri ve özel kuvvetlerin eğitiminden geçer" dedi.

Türk diplomatlara yönelik en son 25 yıl önce Atina’da düzenlenen saldırının ardından Güvenlik ve Strateji Uzmanı Abdullah Ağar, hain Erbil saldırısını Habertürk için değerlendirdi. İşte, Türkiye’nin yüreğini yakan saldırının perde arkası ve tetikçinin profili…

Terörist, istihbarat servisleri ve özel kuvvetlerin eğitiminden geçer

Öncelikle Erbil saldırısına ilişkin dikkat çeken ayrıntı, iddia edildiği gibiyse, suikastı gerçekleştiren teröristin susturucu takılı silahlarla ve iki elini de kullanarak ateş açması. Bu ayrıntı açıkçası teröristin gerçekten çok profesyonel olduğunu gösterir ve böyle bir saldırıyı gerçekleştiren terörist, istihbarat servisleri ve özel kuvvetlerin eğitiminden geçer. Her tetikçi bunu yapamaz. Normal bir suikastta tetikçi, tek silahla girer, vurur ve çıkıp gider. Saldırıyı düzenleyen teröristlerin psikolojilerinin bile hazırlandığını düşünüyorum.

Erbil istikarın merkeziydi

Saldırının düzenlendiği Erbil’in bir stratejisi vardı. Şöyle ki terör örgütü PKK ile Barzani ve PKK ile Talabani arasında Erbil, bölgedeki Kürt nüfus için bir istikrar adası, bir ticaret alanı olarak özel bir statüye sahipti. Erbil’in bir cazibe merkezi olarak nefes alması için özellikle bölgesel yönetimin büyük bir gayret gösterdiği biliniyordu. Dağda kıyamet kopsa bile Erbil’de yaprak kımıldamazdı.

Saldırı Barzani’yi rahatsız etti

Bu saldırı özellikle Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani’yi çok rahatsız etti. Hain saldırıyla birlikte Erbil’in büyüsü de bozuldu. Bakın Neçirvan Barzani ilk resmi ziyaretini Türkiye’ye yaptı. Bu önemli bir mesajdı.

Barzani yönetimi PKK’nı talebine izin vermedi

Barzani’nin Türkiye ziyaretinin ardından Irak’ın kuzeyinde gerek kamu gerekse sivil yapılar, yerel yönetimler terör örgütü PKK’ya karşı sesini yükseltmeye, eleştiri mekanizmasını işletmeye başlattı. Bu dönemde Türkiye’nin Pençe Harekâtı’yla birlikte bölücü örgüt, sivil unsurlardan destek istedi. Sivillerin canlı kalkan olmasını talep etti ancak Barzani yönetimi buna izin vermedi.

Peşmerge bize alan bıraktı

Barzani’ye bağlı Peşmerge güçleri özellikle Irak’ın kuzeyinde, Türkiye’nin askeri üstlerinin bulunduğu bölgelerin çevresini boşalttı. Bu bölgelerde Türkiye’nin daha rahat hareket etmesine destek oldu. İçerde Türk askeri konvoyları daha rahat manevra, hareket etmeye başladı.

Mesud Barzani döneminde silahlandırılan, eğitim verilen Suriyeli Kürtler’in, Suriye peşmergelerinin tekrar Suriye’ye gönderilmesi konusunda açıklamalar basına yansıdı. Bu açıklamalar da bölücü örgütte ciddi rahatsızlığa neden oldu.

Diyar Garip’in ölümü travma yarattı

Kandil’de terör örgütü PKK’nın en üst düzey isimleri arasında bulunan Diyar Garip Muhammed’in öldürülmesi PKK’da travmaya neden oldu. Türkiye tarafından bu teröristin etkisiz hale getirilmesi gerçekten çok önemli bir olaydır. Bu olayın ardından terör örgütü sözde lider kadrosunun darbe aldığını gördü ve intikam çığlıkları atmaya başladı.

Saldırının küresel aktörleri

Erbil saldırısının küresel boyutuna bakacak olursak; Türkiye’nin Irak’taki etkinliği ve faaliyetinin artmasıyla birlikte, Doğu Akdeniz’deki gerilim, Suriye meselesi; tüm bu alanlarda Türkiye’nin karşısında hangi ülkelerin durduğunu hepimiz biliyoruz. Irak’ta Türkiye’nin alanını daraltmaya çalışan güçlerin de saldırının perde arkasında olması gayet mümkün

İstikrarsızlaştırma dalgasına dikkat

Son dönemde Türkiye’nin yaptığı hamle ve ataklara bağlı olarak bize karşı istikrarsızlaştırma dalgası yaratılmaya çalışılıyor ve bunu görmek gerekiyor. Bu süreçte milletçe dikkatli, dirençli ve uyanık olmaktan başka da bir yol bulunmuyor.

MİLLİ GÜVENLİK DOSYASI /// Haluk Dural : Türkiye’ye yönelik hava saldırısı tehdidi nereden gelebilir ???


Haluk Dural : Türkiye’ye yönelik hava saldırısı tehdidi nereden gelebilir ???

ÇİN ve Hindistan gibi askeri teknolojide ABD’ye rakip olma potansiyeline sahip, binlerce bilim adamı ve kurmay subaya sahip ülkelerin, günümüzdeki en etkili hava savunma silahı olarak S-400’ü seçtiklerini unutmamak gerekir.

Haluk Dural (halukdural) Member since 7/13/17

Sayın Ferruh Değirmen,

Bir emekli tümgeneralden alıntı yaptığınız S-400 alımıyla ilgili yazınızı okudum. Emekli tümgeneralin konuyu yorumlamasından önce, Türkiye’ye yönelik bir hava veya balistik füze taarruzu ile ilgili tehdit algılaması konusunda düşüncesini öğrenmek gerekir. Bu noktada ” Türkiye’nin hava saldırısı ve balistik füze tehdit algılamasındaki öncelikleri nelerdir?” sorusuna verilecek cevap, cevap sahibinin konuya milli gözlükle bakıp bakmadığının göstergesi olacaktır.

Türkiye’ye yönelik hava saldırısı tehditi nereden gelebilir?

(i)- Eğer Türkiye bölgemizde gelişmekte olan özellikle Suriye eksenli yeni paylaşımlarda, nihaî tercihini Türkiye’ye yönelttiği tehditlerine 14 Ocak 2019 Pazartesi günü attığı tüvitle “Kürtlere saldırması halinde Türkiye’yi ekonomik olarak MAHVEDERİZ” diyerek düşmanlığını yeni bir aşamaya taşıyan ABD’nin yanında yeralırsa, kaçınılmaz olarak ABD’nin İran’a yapmayı planladığı saldırıda, Kürecik’teki İran’ı gözetleyen ABD radarı nedeniyle İran’ın bu noktaya yapacağı balistik füze saldırısına maruz kalacaktır.

(ii)- Çatışmanın yaygınlaşması halinde ise İncirlik üssündeki Amerikan uçak ve nükleer silahları nedeniyle ülkemiz İran ve Rusya’nın potansiyel balistik füze hedefi olacaktır.

Her iki durumda da Türkiye’nin kendini koruma şansı, imkân ve kabiliyetine sahip değildir. Zaten bu iki olasılık savaşın yayılması ve III. Dünya savaşı demektir ki, gerçekleşme olasılığı neredeyse yoktur.

(iii)- Eğer Türkiye, Türkiye’den toprak talep eden, ABD ve NATO ülkeleri tarafından BOP çerçevesinde kurulmak istenen Kürdistan girişimine ve Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerindeki haklarımızı, Ege Denizindeki hak ve menfaatlerimizin korunması için Yunanistan, AB ve ABD’ye karşı savunmak için ABD, NATO ülkeleri ve İsrail’in saldırılarına karşı bir anavatan savunmasına başlarsa, bu düşmanlardan ülkemize yönelik balistik füze ve ilâveten yaşlanan F-16 ve F-4 savaş uçakları ve Fetö ihaneti nedeniyle doğan savaş pilotu açığı nedeniyle, hava taarruzlarına karşı sahip olduğu savunma imkânları yetersiz kalacaktır.

Bu üç tehdit algılamasından gerçekleşme ihtimali en yüksek olanı (iii). şıktır. Bu durumda ABD ve NATO kaynaklı yüksek irtifa hava savunma sistemlerinin Türkiye’yi koruyacağı düşünülemez.

Gelelim hava savunma sistemimizin durumuna:

Halen ülkemizde NATO radar ağına bağlı 15 sabit radar ile yerli yapım 14 adet TRS-22XX model taşınabilir radar bulunmaktadır.

Millî savunma şirketlerimizden Ayesaş[[1]] tarafından başarı ile gerçekleştirilerek hizmete sunulan Radar Ağı Projesi (RADNET) ile; Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan NATO ve Milli radarlar bir ağ ortamında birleştirilmiş, bu radarlardan elde edilen bilgiler ile tüm Türkiye’yi kapsayan hava resmi oluşturularak istenilen komuta kontrol merkezinden izlenebilir hale getirilmiştir.

Yine aynı proje ile NATO’dan farklı olarak radarların uzaktan kontrol kabiliyetleri de ikiden fazla kontrol merkezinden yapılabilme kabiliyetine kavuşmuştur.

Bunlardan birincisi Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezi (BHHM)-Eskişehir Komutanlığı asli harekât merkezi, ikincisi BHHM-Diyarbakır ise yardımcı harekât merkezi olarak faaliyet göstermektedir.

Millî imkânlarla üretilmiş olan TRS-22XX Taşınabilir Radar Sistemleri’nde yeralan ve millî şirketimiz Ayesaş tarafından üretilen C3[[2]] sistemleri sahip oldukları Link 11B[[3]] kabiliyeti ile NATO E3A AWACS, Barış Kartalı HİK[[4]] ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı unsurları ile taktik resim alışverişi yapabilmekte, Link-1[[5]] vasıtasıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın HErİKKS[[6]] sistemleriyle taktik resim alışverişi yapabilmekte ve ATDL-1[[7]] kabiliyeti ile de taktik resmin aktarılması ve silah kontrol komutlarının iletilebilmesi amacıyla füze sistemlerine entegre olabilmektedirler. Ayrıca envantere kazandırılmakta olan daha emniyetli ve kabiliyetli Link-16[[8]] veri iletim sisteminin yaygınlaştırılması ile mevcut yetenek daha da artırılmış olacaktır.

Demek ki; millî şirketimizin geliştirdiği RADNET yazılımı ile ülkemizdeki bütün NATO radarları ve millî taşınabilir radarlarımız ile hava, deniz ve kara unsurlarından alınan veriler, eş zamanlı aktarılıp, Eskişehir ve Diyarbakır Birleşik Hava Harekât Merkezleri’mizde birleştirilerek, işleme ve silah kontrol komutlarının iletilebilmesi amacıyla, füze sistemlerine entegre olabilme imkânlarına sahip bulunmaktayız.

Ülkemizde kurulu olan NATO radarlarının menzili 470-500 km’dir. Yerli yapım TRS-22XX radarlarımız ise 30 km irtifa ve 470 km menzilde etkindir.[[9]] S-400 sisteminin arama radar menzili 600 km’dir. Eğer millî seyyar radarlar, hassas sınır bölgelerine (Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Ege) yerleştirilirse, S-400 sisteminin erken tesbit ve ikaz menzili daha da büyümüş olacaktır.

Diğer bir deyişle S-400 sistemi, sadece millî imkânlarla üretilmiş olan TRS-22XX Taşınabilir Radar Sistemleri’ne kolaylıkla bağlanabilir ve bunlardan alınan veriler NATO radar ağından bağımsız olarak ayrı ve millî bir RADNET benzeri veri iletim sistemi ile Birleşik Hava Harekât Merkezleri’mizde ayrıca değerlendirilip, S-400 füze sistemine gereken komutlar verilebilir. Böylelikle Türkiye, ülkeye yönelik herhangi bir hava taarruzuna kimseye muhtaç olmadan karşı koyacak tedbirleri hızla alabilir.

Türkiye’nin kendisine yönelik bir hava taarruzu halinde NATO’dan bağımsız olarak karar alma olasılığı, ABD’nin S-400 sistemine karşı çıkmasının en önemli sebeplerinden biridir.

NATO radar ağına bağlı olmanın yarar ve tehlikesi…

NATO hava komuta kontrol altyapısının karşılıklı çalışabilirlik kabiliyetinin tesisi açısından 48 değişik radar tipi ile yaklaşık 300 sensörün birbiri ile irtibatlandırılmasını kapsayan NATO Hava Komuta Kontrol Sistemi (Air Command and Control System-ACCS) Projesi sayesinde taktik veri linkleri de dâhil olmak üzere, tüm kontrol ihbar unsurlarından gelen hedef bilgileri ARS[[10]] denilen merkezlerde toplanarak, birbirleriyle ilişkilendirilmek suretiyle müşterek harekât resmi oluşturulmakta, planlama ve görevlendirme ile harekâtın icrası aynı sistem tarafından yapılarak karar süreci kısaltılmaktadır.

Radarlar tarafından tesbit edilen hava cisimlerinin kimliği, bilinen özellikleri, seyir rotaları ve muhtemel hedefleri Eskişehir ve Diyarbakır Birleştirilmiş Hava Harekât Merkezleri’de birleştirilerek, anlık hava resmi çıkarılmakta, bu veriler Eskişehir ARS tarafından Almanya’daki Uedem’de bulunan NATO merkezine yollanarak, oradaki bilgisayarlarda işlenmekte, dost/düşman tanımı kesinleştirilerek, planlama ve görevlendirme yapılmakta, tehdidin önlenmesi için Türk Hava Kuvvetlerinin ilgili unsurlarına harekât emri verilmektedir.

Yani, Türkiye’deki NATO radar ağı tarafından tesbit edilen bir hava objesi ancak NATO Birleşik Hava Harekât Merkezi tarafından “düşman” olarak tanımlanırsa, Türk Hava Kuvvetleri uyarılır.

Radar ağından alınan bütün veriler sayısal (digital) olduğu için, Uedem’deki NATO merkezinde istenirse değiştirilebilir. Yani Türkiye’ye yönelik taarruza kalkan hava objesi istenirse “düşman” olarak tanımlanmaz ve Türk Hava Kuvvetleri uyarılmaz.

Düşman unsur “düşman” diye tanımlanmaz ise ne olur?

Ege denizinde icra edilen “Kararlılık Gösteri-1992” NATO tatbikatı dönüşünde 2 Ekim 1992 gecesi Muavenet muhribiz, Amerikan uçak gemisi Saratoga’dan atılan; 9 km. menzile sahip, 231 kg ağırlığında, 3,6 metre boyunda, bir hava savunma füzesi olmasına rağmen satıhtan satıha yani suüstü hedeflerine de atılabilme özelliği olan, yarı aktif radar güdümlü iki SeaSparrow füzesi tarafından vuruldu. Muavenet’in radarları hiçbir şekilde “düşman saldırısı” algılamadı. Çünkü geminin radarlarından yollanabilecek Dost-Düşman Tanımlama-IFF[[11]] sorgu sinyaline füzelerin radarından “dost” sinyali verildi veya füzeden cevap verilmedi ve mesafe çok kısa olduğundan tepki için yeterli zaman kalmadı.

Benzer bir olay, Ege Denizi hava sahasında bizim F-16 ile “it dalaşı” yapan Yunan savaş uçağı, IFF sinyalini kapattığı için attığı füze ile F-16’mızı vurdu. Çünkü IFF cihazı açık olsa, Türk F-16’sını dost olarak göreceği için uçağımıza radar kilitlemesi yapan Yunan uçağının silahları çalışmazdı.

Sonuç

Türk Ordusu için vatan savunmasında kullanılacak bir silah sistemi alınacaksa, öncelikle “tehdit değerlendirmesi” yapılmalı, sistem ihtiyacının özellikleri belirlenmelidir. Türk Hava Kuvvetlerinin içine düşürüldüğü zafiyet nedeniyle, kısa vadede en uygun çözüm S-400 gibi bir caydırıcı yüksek irtifa hava savunma sistemi tedarik etmektir.

S-400 sisteminin teslimat günü yaklaştıkça, özellikle emekli askerler arasında S-400’ü karalama, ABD malı Patriotları kutsama yarışı başlamıştır. Kamuoyunda muhalif olarak tanınan bazı emekli subayların da giderek artan ölçüde S-400 karşısında konumlanması oldukça dikkat çekicidir.

ÇİN ve Hindistan gibi askeri teknolojide ABD’ye rakip olma potansiyeline sahip, binlerce bilim adamı ve kurmay subaya sahip ülkelerin, günümüzdeki en etkili hava savunma silahı olarak S-400’ü seçtiklerini unutmamak gerekir.

S-400 sistemi bir taktik silah değil, Amerikanın sınırsız tepkisini çeken ve CAATSA yaptırımları uygulayacakları Türkiye’yi “düşman” statüsüne koyacaklarını açıklamaya kadar getiren, sahip olanlara güçlü bir caydırılıcılık sağlayan stratejik bir silah sistemidir.

Bilgilerinize sunarım.

Saygılarımla,

Haluk DURAL

DPT Eski Uzmanı

Millî Merkez Genel Sekreteri

MOSSAD DOSYASI : Londra’yı terör saldırısından Mossad kurtarmış


Londra’yı terör saldırısından Mossad kurtarmış

İngiliz istihbaratı geçtiğimiz günlerde, Hizbullah tarafından planlanan bir terör saldırısının MI5 tarafından 2015 yılında engellendiğini açıkladı.

İsmini açıklamayan İsrailli yetkililer ise Yedioth Aharonot gazetesine yaptıkları açıklamada, söz konusu istihbaratın MI5’e, Mossad tarafından verildiğini teyit etti.

İsrail istihbarat kurumu Mossad, İngiliz MI5’e gönderdiği gizli bilgide, Hizbullah’ın Londra’da kapsamlı bir terör eylemi yapacağını bildirmiş. Habere göre, Mossad’dan aldığı ipucu üzerine soruşturmayı derinleştiren MI5 ve Londra Metropolitan Polisi, Londra’nın kuzeyinde bir depoda hazır buz paketleri arasına saklanmış amonyum nitrat ve bomba yapım malzemesi buldu.

Ancak haber 2015’te halktan gizli tutuldu. İngiliz hükümeti İran ile Uluslararası Toplumun yaptığı nükleer anlaşmanın yaratttığı havayı taciz etmemek için haberi gizledi. Hizbullah İran tarafından desteklenen bir örgüt olarak biliniyor.

TSK DOSYASI /// SİNAN MEYDAN : KOMUTANLARA SALDIRAN GAZETECİYE ATATÜRK’ÜN CEVABI


sinan-meydan.png?v=7.2.3

SİNAN MEYDAN : KOMUTANLARA SALDIRAN GAZETECİYE ATATÜRK’ÜN CEVABI

Mahrumiyet ve zorluklar içindeki ve tek dayanakları namus ve haysiyetleri olan orduların kumandanlarını ‘sefil’ ve ‘haydutbaşı’ diye niteleyip teşhir etmek ‘ne büyük ahlaksızlık’ ve ‘ne sefil vicdansızlıktır. ”(Atatürk 25 Mart 1919)

Geçtiğimiz hafta Akit Tv‘deki bir programda Akit Gazetesi Haber Müdürü Murat Alan -parmak sallayarak- aynen şöyle dedi: “O hizaya gelmeyen omuzu çatal bıçak setli apoletli generalleriniz var ya hepsi şimdi Erdoğan’ın arkasında saf tutuyor. Oynaya oynaya eşşek gibi saf tutacaklar!

Bu sözlere karşı Milli Savunma Bakanlığı Milli Savunma Bakanı ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı “şiddetle kınıyoruz şeklinde özetlenebilecek açıklamalar yaptılar.

Geçmişte de komutanlara saldıran gazeteler ve gazeteciler oldu. Örneğin bundan tam 100 yıl önce 1919’da Hukuki Beşer gazetesinde Türk Ordusu’nun şerefli komutanlarına ağır hakaretler edilmişti. Osmanlı Harbiye Nezareti’nin ve Osmanlı Hükümeti’nin sessiz kaldığı o çirkin saldırıya o günlerde Türk Ordusu’nun şerefli komutanlarından Mustafa Kemal Paşa cevap vermişti.

Mustafa Kemal Paşa

ÖNCE SUBAYLARI ÖLDÜRÜRLER

Atatürk 31 Temmuz 1920’de Afyonkarahisar’da subaylara yaptığı konuşmadakuvvet ordudurdiyordu:Her durumda ordu düşmanlarımızın birinci saldırı hedefi oldu. Orduyu yok etmek için mutlaka subayları mahvetmek aşağılamak lazımdır. (…) Düşmanlarımız herkesten önce subayları öldürür onları aşağılar ve hor görürler. (1)

Gerçekten de işgalciler her şeyden önce orduyu yok etmek istemişti. Mondros Mütarekesi’ne göre asayişi sağlamak ve sınırları korumak için gerekli askerler dışındaki tüm ordu derhal terhis edilecekti. Böylece Mütareke öncesinde 400000 mevcutlu Türk Ordusu mütareke sonrasında 50000’in altına düştü. Jandarma Dâhiliye Nezaretine (İçişleri Bakanlığı’na) bağlandı. Harbiye Nezareti’nin (Savaş Bakanlığı’nın) bütçesi kısıldı. Harbiye Nezareti’nin telefon sayısı bile azaltıldı. Askeri Muafiyet Vergisi kaldırıldı. Savaştan kaçan asker ve subayların cezaları ertelendi. İşte Türk Ordusu’nun yok edilmeye çalışıldığı o günlerde İstanbul’da bazı çevrelerde müthiş bir asker ve subay düşmanlığı başladı. Mesela Nigehban Cemiyeti kurmaylar hakkında hakaret dolu yazılar yazdı. (2)

Hukuki Beşer Gazetesinde ‘Esbabı Mucibeli Suallerden’ başlıklı 6 soruluk yazının 3. sorusunda ordu komutanlarına ‘ali sefiller’ ve ‘haydutbaşlar’ diye hakaret ediliyor. (Hukuku Beşer 24 Mart 1919)

KOMUTANLARA HAKARET

Mütareke günleri asker sivil tüm yurtseverlerin sudan bahanelerle tutuklanıp Bekirağa zindanlarına hapsedildiği veya Malta’ya sürgün edildiği günlerdi. İttihatçılar yargılanıyordu. O günlerde I. Dünya Savaşı yenilgisinin sorumlusu olarak görülen İttihatçılara ve subaylara hakaret ediliyordu.

İşte o ortam içinde Mevlanzade Rıfat’ın Hukuki Beşer gazetesindeDamat Ferit hükümetine gerekçeli sorular” başlığı altında seri makalelerle geçmişin hesabı soruluyordu.

24 Mart 1919 tarihli Hukuki Beşer gazetesindekiÜçüncü soru şöyleydi: “Kağıt paranın güya geçerli olmadığı yerlerde ordu ve mülkiye memurlarının ihtiyaçları için milyonlarca altın ve gümüş para basılarak bazen vagon vagon ordu komutanı denilen ‘ali sefillere daha doğrusu haydutbaşlarına’ teslim edildi…” (3)

Görüldüğü gibi burada şerefli ordu komutanlarına -hiç ayrım yapmadan-ali sefiller” ve “haydutbaşları diye hakaret ediliyordu.

Kuşkusuz ki o gün bu yazıyı pek çok ordu komutanı okudu. Ancak bu yazıya tek bir ordu komutanı tepki gösterdi. O komutan Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Paşa‘ydı.

Atatürk 24 Mart 1919’da tüm ordu komutanlarınıhırsızlıkla” suçlayıp komutanlara ali sefiller ve “haydutbaşları diye hakaret eden yazıyı okur okumaz kaleme sarıldı. Bu alçakça iftiraya ve hakaretlere karşı hemen bir dilekçe yazıp Harbiye Nezareti’ne başvurdu.

Atatürk dilekçesinde şöyle diyordu:

(…) Bu ifade ile ordu kumandanlarının ‘sefil’ ve ‘haydutbaşı’ ve dolayısıyla orduların ‘haydut’ oldukları ilan edilmiş oluyor. Müdafaalarına hiçbir vakit lüzum görmeyeceğim bazı şahıslara taş atmak isterken vatan ve millet için tam bir saflık ve masumiyetle ve her türlü mahrumiyet ve zorluklar içinde namuslu vazifesini hakkıyla yapan Osmanlı ordularını ‘haydut’ ve aynı mahrumiyet ve zorluklar içindeki ve tek dayanakları namus ve haysiyetleri olan söz konusu orduların kumandanlarını ‘sefil’ ve ‘haydutbaşı’ diye niteleyip teşhir etmek ‘ne büyük ahlaksızlık’ ve ‘ne sefil vicdansızlıktır. ‘

Atatürk’ün Harbiye Nezareti’ne gönderdiği dilekçe Zaman Gazetesi’nde ‘Reddi Müftereyat’ (İftiraların Reddi) başlığıyla yayımlandı. (Zaman 25 Mart 1919)

Osmanlı ordularını onun namuslu kumandanlarını bu şekilde teşhir edebilmek kabiliyeti ancak vatan ve milletin mahvolup dağılmasını arzu eden ‘bir alçakta’ bulunabilir. Ben Fevzi Paşa Nihat Paşa Yakup Şevki Paşa Ali İhsan Paşa Cevat Paşa vb. gibi namus ve istikametlerinden asla şüphe edilmeyecek olan ordu kumandanı arkadaşlarımın bu rezilce teşhire karşı ne diyeceklerini bilemem. Yalnız kendi adıma ve hesabıma bildiririm ki benim (…) başlarında bulunmakla iftihar ettiğim kahraman ordular haydutlardan değil soylu Osmanlı milletinin namuslu evlatlarından oluşuyor. ‘O sefil müfteri’ şunu da kesin olarak bilmelidir ki ben hiçbir vakitte vagon vagon altın teslim alan ‘sefil’ ve ‘haydutbaşları’ndan değilim. Dolayısıyla Harbi Umumi içinde komuta ettiğim Anafartalar Grubu İkinci Ordu Yedinci Ordu ve en sonunda Yıldırım Orduları Grubu ve şahsım adına bu namussuzca iddiayı red ve sahibini tel’in ederim. ‘Bu müfteri’ hakkında gereken kanuni işlemin yüksek nezaretinizce uygulanmasını istirham ederim. ” (4)

Görüldüğü gibi Atatürk Türk Ordusu’nun fedakar komutanlarına “sefil” ve “haydutbaşı” diye hakaret edilmesinin “ahlaksızlık” ve “sefil vicdansızlık” olduğunu söylüyor. Türk Ordusu’nun “haydutlardan” değil milletin “namuslu evlatlarından” oluştuğunu belirtiyor. Komutanlara hakaret eden kişiye “o sefil müfteri” diye sesleniyor. Bu “namussuzca iddiayı reddedip iddia sahibini “tel’in ettiğini” ifade ediyor. “Bu müfteri hakkında yasal işlem yapılmasını istiyor.

Ne gariptir ki Harbiye Nezareti bu dilekçeyi dikkate alıp gereken kanuni işlemi yapmak yerine dilekçeyi Türk ordularına hakaret eden o gazeteye gönderdi.

Atatürk’ün bu dilekçesi 25 Mart 1919’da Hukuki Beşer Alemdar Vakit Yeni Gün ve Zaman gazetelerinde yayımlandı.

Komutanlara hakaret karşısında genelkurmay hükümet savcılık ve diğer komutanlar susarken tek bir kişi Atatürk konuştu.

Ancak yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali gazeteyi çıkaran Mevlanzade Rıfat “hakarete uğradığını” belirterek Atatürk’ü mahkemeye verdi.

Atatürk İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek için hazırlıklar yaparken bir gün bir mahkeme celbi aldı. Asıl hakarete uğrayan ordu komutanları ve kendisi olduğu haldehakaret sanığı” olarak mahkemeye çağrılıyordu.

Sonra neler olduğunu bizzat Atatürk’ten dinleyelim:

Yaman çatmıştık! Aklımı başıma topladım. Kumandan değildim. Siyasi bir şey de yapamazdım. Hukuk çareleri bulmalı idim. Bu mahkemede bulunmak isterdim. Fakat o zamanki İstanbul gazetelerinin en aşağısı ile karşı karşıya gelmek çok gücüme giden bir şeydi. Bundan başka davanın bazı yüksek politikacılar tarafından tasarlanan bir plan neticesi olduğunu da düşünüyordum. Ne yaparsam yapayım mutlaka mahkum olacaktım…”

Atatürk düşünüyor taşınıyor; avukat Sadettin Ferit Bey’i davet ediyor. Kendisine durumu anlatıp fikrini soruyor. Sadettin Ferit BeyDava önemlidir. Mahkum olma ihtimaliniz vardır! diyor. Atatürk gülerek “Amma yaptın canım! Ben hiç de mahkum olma niyetinde değilim!” karşılığını veriyor. Bunun üzerine Sadettin Ferit Bey “Elbette! Müsaade ederseniz davacının vekili ile konuşayım” deyince Atatürk şunları söylüyor: “Hayır müsaade edemem. Ben haklı olduğumu biliyorum. Davacının avukatıyla görüşmeye ne lüzum var? Bu iş yolumun üstüne çıkan bir dikendir. Biraz daha zamana ihtiyacım var. Davayı lehime de kazanmanızı istemiyorum. Yalnız bana zaman kazandırabilir misiniz?” Sadettin Ferit Bey Atatürk’e söz veriyor ve verdiği sözü de tutuyor. Birkaç defa mahkemeye gidip davayı dağıtıyor.Atatürk’e zaman kazandırıyor.

Atatürk 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan Samsun’a doğru hareket ettiğinde dava hâlâ bitmemişti. (5)

6 yıl sonra…

Tarih: 22 Eylül 1925… Günlerden salı…

Atatürk Ertuğrul yatıyla Mudanya’ya geçiyor.

Bir ara Atatürk’ün gözü yatta bulunan Avukat Sadettin Ferit Bey’e ilişiyor.

Sadettin Bey” diyor. “Hatırlıyor musun? Sen bir davadan ötürü benim vekilimdin. İstanbul’da benim aleyhime bir ceza davası açmışlardı. O dava ne oldu? Beni mahkum ettiler mi?”

Hayır Paşam!” diyor Sadettin Ferit Bey.

Atatürk kendisini dava edeni hatırlayamayıp adını soruyor.

Atatürk’ün hatırlamadığı o kişi Mevlanzade Rıfat’tı. (6)

Mevlanzade Rıfat bütün ayrılıkçı Kürtçü hareketlerde yer almış Milli Mücadele’deki ihanetleri nedeniyle 150’likler listesine alınıp yurt dışına sürülmüştü. 1922’de bir Yunan albayla San Remo’ya gidip orada “kaçak padişahVahdettin’den para sızdırmıştı. Ayrıca 1929’da Halep’te basılan “Türkiye İnkılabının İç Yüzü” adlı kitabında Mili Mücadele’yi Padişah Vahdettin’in planladığı yalanını ortaya atmıştı. (7)

Mevlanzade Rıfat

Uzatmayalım…

Demem o ki! Dün Atatürk karşıtı Mevlanzade Rıfatlar Türk Ordusu’nun şerefli komutanlarına hakaret etmişti. Bugün de onlarınfikir artıkları komutanlara hakaret ediyor.

Dün komutanlara yapılan hakaretlere karşı tüm yetkililer sessiz kalmış sadece Atatürk konuşmuştu. Bugün yetkililer sessiz kalmamalı. Nasıl cevap vereceklerini bilmiyorlarsa yüz yıl önce Atatürk’ün verdiği cevaba baksınlar.

DİPNOTLAR KAYNAKLAR

1- Atatürk’ün Bütün Eserleri C.9 s. 112 113.

2- Sina Akşin İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele C.1 2. bas. İstanbul 1992 s. 218.

3- Sadi Borak Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları 2. bas İstanbul 1998 s. 218. Zeki Sarıhan Kurtuluş Savaşı Günlüğü C.1 Ankara 1993 s. 183 184 Akşin age s. 218 219.

4- Atatürk’ün Bütün Eserleri C. 2 s. 297 298. Borak age s. 219. Sarıhan age s. 183 184 Akşin age s. 219.

5- Falih Rıfkı Atay Atatürk’ün Bana Anlattıkları Ocak 1998 s. 118-120.

6- Borak age s. 222.

7- Turgut Özakman Vahdettin Mustafa Kemal ve Milli Mücadele 6. bas Ankara 2007 s. 75 232 vd.

10 Haziran 2019

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/sinan-meydan/komutanlara-saldiran-gazeteciye-ataturkun-cevabi-5083137/amp/?__twitter_impression=true&fbclid=