KİP (RUM GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI : Rum İstihbarat Teşkilatı için özel ekipman alımına 4 milyon Euro


Rum İstihbarat Teşkilatı için özel ekipman alımına 4 milyon Euro

Rum İstihbarat Teşkilatı’nın (KİP), 4 milyon Euro değerinde özel bir elektromekanik ekipman satın alma konusunda hareket edeceği haber verildi.

Haravgi gazetesi, Rum Meclisi’ne dün sunulan nota göre, 2019 yılıyla ilgili devlet bütçesinin özel bağımsız birimlerin harcamaları için 6 buçuk milyon Euro içerdiğini yazdı.

Buna rağmen, bu yukarıda bahsedilen maddenin, KİP’e 4 milyon Euro değerinde teçhizat alınmasıyla yetersiz hale geleceğini kaydeden gazete, KİP için özel elektromekanik teçhizat satın alınmasına ilişkin ek ödeneğin 2019 yılıyla ilgili ek bütçeye dâhil edildiğine işaret etti.

Gazete, 2019 yılıyla ek bütçenin ise 374,2 milyon Euro olduğunu da ekledi.

KIBRIS SORUNU DOSYASI : Gazeteci Erdoğan Sevgin 1963 noelinde Lefkoşa’da Rum teröristler tarafından gerçekleştirilen katliamı yazdı


Gazeteci Erdoğan Sevgin 1963 noelinde Lefkoşa’da Rum teröristler tarafından gerçekleştirilen katliamı yazdı

Gazeteci Erdoğan Sevgin 1963 noelinde Lefkoşa’da Rum teröristler tarafından gerçekleştirilen katliamı yazdı.

Sevgin’in Facebook hesabından yazdığı yazı şu şekilde:

Olayı önce şöyle kısaca bir toparlayayım.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde tabib binbaşının eşi Mürüvet Hanım, Lefkoşe’de tek katlı bahçeli bir evde yaşıyor.

Rumlar, azıtmış durumda. EOKA çeteleri kan kusuyor.

Gecenin karanlığında kaleşleri basıyorlar.

Mürüvet hanım üç çocuğunu alıyor, banyoya saklanıyor. Önce bir şangırtı… Pencere kırıldı… EOKA’cı 3 Rum dalıyorlar banyoya… Peşpeşe tetiğe basıyorlar… Mürüvet Hanım’la 3 çocuğunu acımasızca tarıyorlar.

Gazeteci Ömer Sami Çoşar, kanlı Noel’i fotoğraflıyor… Gazetelere, dergilere servis ediliyor.

* * *

Hayat dergisinde çalışıyorum o yıllarda. Görsel yönetmenim.

Fotoğraf benim önüme konuluyor, sayfayı ben çizeceğim…

O kan donduran resme bakıyorum, hiç düşünmeden resmi iki tam sayfaya yayıyorum.

Şimdi resmin üzerine çalışacağım. Başlığı atacağım, yazı yerlerini ayarlayacağım.

Hayat yazı işlerini şöyle bir anlatayım size: Patronumuz Şevket Rado’nun odasından çıkınca, Hayat yazı işlerine girersiniz. Ortada bir koridor… Koridorun iki tarafı camlı bölme.

Şevket Bey koridorda dolaşıyor. Önümdeki katliamın resmini görüyor. Yamacıma geliyor.

“Olmadı Erdoğan” diyor, “Küçült resmi. Milleti galeyana getirmeyelim.”

Emir, demiri keser. Mecburen resmi ufaltacağız. Ufaltıyoruz da. Elimiz gitmeye gitmeye…

Bir hafta sonra, Avrupa dergileri geliyor. Almanya’dan Stern, Bunte, Qick… Fransa’dan Paris Match… İtalya’dan Tempo…

Malum resim bütün Avrupa dergilerinde iki tam sayfa…

Uçuyorum havada, dünyalar benim oluyor.

Koridora bakan camekanın yanındaki masaya yayıyoruz dergileri.

Şevket Bey geçerken görsün diye.

İyi ki Şevket Bey, Hayat’ın Genel yayın müdürü, yazı işleri müdürü değildi. Olsaydı. Batırmıştı dergiyi.

Genel yayın müdürü Hikmet Feridun Es’ti. İbrahim Çamlı yazı müdürü. Mazhar Kunt, yardımcısı. Çok çok sonra Hayat’ın Kaptan köşkünde Çetin Emeç’i görürüz.

Hayat, Menderes’in uçak kazasında 500 bir sattı. Yassıada Mahkemeleri’nde de o kadar.

Bjr dönem Hayat’ta çalıştığım için öyle mutluyum ki…

KANLI NOEL NASIL OLDU ??

Kıbrıs 1963 yılının 21 Aralık günü itibariyle olağanüstü bir Rum vahşetine maruz kaldı. Silahsız Türkler kurşunlarla cezalandırıldı, tek suçları Kıbrıs’ta yaşamaktı. Kıbrıs adası bütün tarihinin en belirsiz günlerini yaşıyordu. Rumlar Hz. İsa’nın doğumunu bahane ederek sokaklara dökülmüşlerdi. 1960 yılında adada bir cumhuriyet kurulmasına rağmen Makarios bu anayasayı kabul etmedi ve kendi lehinde değiştirilmesi için Türk tarafına öneride bulundu. Fakat Türk kesimi bu öneriyi reddetti. Rumların bütün amacı Türkleri karşılık vermeye iterek katliamları meşrulaştırmaktı. (1)

· Kanlı Noelin Gelişimi

1963 Aralık ayının başlarında İsmet İnönü’nün istifası ile birlikte hükümet büyük bir çıkmaza girmişti. Bu arada Yunanistan hükümeti de el değiştirdi ve göreve Yorgo Papandreu getirildi. Yeni hükümet Zürih ve Londra Antlaşmalarını kabul etmekte zorlanıyordu. Bu 13 maddelik değişiklik talebi ve karşı koyma beraberinde 20.000 EOKA militanını adaya taşımış ve “Akritas Planı”nı devreye sokmuştu. Plana göre Lefkoşa 8 saat içinde ele geçirilecek ve Türk köyleri imha edilecekti. (2)

Rum kesimi ilk olarak saldırılarına bir kılıf hazırlamaya kalkıştı. 4 Aralık 1963 tarihinde EOKA tarafından daha önce öldürülen ve örgüt militanı olan Markos Drakos’un heykeli bombalandı ve suç Türklerin üzerine atıldı. İşte şimdi Türklere saldırmak için uygun ortam oluşmuştu. Bu durum bütün dünya kamuoyuna Türkler bizlere saldırdı diyerek bir güzel pazarlandı. (1)

Eokacılar Trodos Dağlarında

Tarihler 20 Aralığı gösterdiğinde Rum saldırıları ilk olarak Lefkoşa’nın Tahtakale semtinde kadınların üzerlerinin aranmak istenmesiyle başladı. Olay yerinde bulunan Türkler ise bu duruma karşı çıkmak isteyince Rumlar kalabalığın üzerine ateş açtı, açılan ateş sonunda Zeki Halil ve Cemaliye Emirali hayatını kaybetti. 21 Aralık tarihinde garantör olarak Türk kesiminden sorumlu olan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük ve dönemin Savunma Bakanı Osman ÖREK Yunan İçişleri Bakanı Yorgacis ile konuşmaya geldiğinde Baf Kapısı Polis Karakolu adeta bir seferberlik havası içindeydi. Türk gençleri 21 Aralık’ta yapılan saldırıyı kınamak istediğinde EOKA tarafından Lefkoşa Türk Lisesi yaylım ateşine tutuldu. Aynı gün Lefkoşa’da bulunan Atatürk modeli ve Rauf Denktaş’ın bürosu saldırıya uğradı. Artık EOKA birliklerine Rum milisler de destek vermeye başlamıştı. Sokak başları tutulmuş ve Türk köylerinde insan avı başlamıştı. Işığı yanan Türk evlerine baskınlar düzenlendi ve cinayetler işlendi. Rumlar, Noel Bayramını Türk halkını öldürerek kutluyordu. (1) (2) (5)

Köylerini savunan Türk mücahitler

Saldırıların odağında Lefkoşa’nın Kumsal kenti vardı. Rumlar Lefkoşa’yı ele geçirdiğinde Türk dirayeti kırılmış olacaktı. Dönemin Türk Kuvvetleri Komutanı olan Emekli Tabip Tuğgeneral Nihat İlhan’ın eşi ve çocuklarına adeta bir vahşet uygulandı. İlhan’ın eşi Mürüvet İlhan ve çocukları Murat, Hakan ve Kutsi vahşice Rumlar tarafından öldürüldü. (1) (2)

Rumlar kendi kaderlerine kendilerinin karar vermesi adına Türklerin yoğunluklu olarak bulunduğu Kumsal Kentine saldırmayı düşündüler. Çünkü adanın Rum varlığı 1133 iken adadaki Türk varlığı 5126 kişiydi. Adadaki bu dengesiz nüfus nedeniyle 19 Aralık tarihinden başlayarak Rumlar saldırılar planlamaya başladılar. Fakat Türk mücahitler yapılması planlanan bu saldırı planlarına karşılık hazırlıklara başladılar. (1) (2)

· Rum Saldırıları Başlıyor

Katliamdan kaçan kadınlar

22 Aralık 1963 günü Rum saldırısı başladı. Saldırılarda EOKA’yı Nikol Sampson komuta ediyor ve Rum birlikler sürekli takviye ediliyordu. Saldırıların başlamasının hemen ardından Yunan yönetici Makarios, Garanti Antlaşmasını tanımadığını açkılayınca Rumlar iyice saldırganlaştılar. Kent boşaltılmalı ve Türkler güvenli bölgeye çekilmeliydi. 23 Aralık tarihinde Türkiye antlaşmanın garantörü olan İngiliz ve Yunan ortaklarına Kıbrıs’a müdahale için öneride bulundu; fakat müdahale yapılmadı. Adada bulunan mücahitlerin özverili çalışmalarıyla 24 Aralık tarihinde 5.000 Türk vatandaş Lefkoşa’nın güvenli bölgelerine taksim edildiler. Rumlar Kaymaklıya saldırdığında genç yaşlı demeden öldürmeye başlamış ve ellerine geçirdikleri yaşlı veya çocuk 550 kişiyi esir almışlardı. (1) (2) (5)

25 Aralık tarihinde Türk tarafı müdahale hakkını kullanmak için harekete geçmiş ve türk savaş uçakları Kıbrıs semalarında Rumlara gözdağı vermeye başlamıştı. Makarios hemen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük’ü ve Rauf Denktaş’ı anlaşmak için İngiliz Komiserliğine çağırdı. Türk hükümeti ile anlaşma masasına oturan Rumlar hem anlaşma sağlarken hem de geri planda Ayvasıl Türklerini öldürüp toplu mezarlara gömmüştüler. Ayvasıl köylülerinden 21 kişi öldürülerek çukurlara atılmış ve üzerleri kapatılmıştır. Ayvasıl toplu mezarları BM Müfettişi nezaretinde 14 Ocak 1964 tarihinde açıldı ve bütün dünyaya bildirildi.

İngiliz Komutanların da aracılığıyla “Yeşil Hat” çekildi. 26 Aralık 1963 gecesi ise Türk, Yunan ve İngiliz taraflarınca adaya müdahale kararı alındı. 23 ve 25 Aralık günleri arasında “Kanlı Noel” olarak adlandırılan safhada 200 Türk hayatını kaybederken 475 kişi de yaralıydı ve en vahimi kayıpların akıbeti bilinmiyordu. EOKA’ya liderlik yapan Nikol Sampson daha sonra “Eleftheria” gazetesine emri Yunan hükümetinden alarak uyguladığını bildirdi ve “Kanlı Noel”i zafer olarak nitelendirdi. (1) (2)

Rum saldırılarının ardından 18.667 Kıbrıslı Türk, 103 köyü boşaltmak zorunda kaldılar. Barış Gücü ve mücahitlerin nezaretinde bulundukları bölümleri boşaltan Türkler’in BM kayıtlarına göre Lefkoşa’da 39, Girne’de 7, Baf’da 49, Larnaka’da 21 ve Magusa’da 21 olmak üzere 137 köyü zarar görmüştü. 1963 tarihinde başlayarak 1964 yılında sonlanan Rum saldırılarında toplam 364 Kıbrıslı Türk hayatını kaybetti. (6)

· Kaybolmuş hayatların yürek burkan hikayeleri…

Tarihler 1 Ocak 1964 tarihlerini gösterdiğinde Sadrazamköy’de aslında Türk olan yedi kişilik bir aile Rumlara çobanlık yapıyordu. Onlar bilemezlerdi yıllardır hizmet ettikleri insanların onların canlarına kastedeceklerini. Rumlar yedi kişilik aileyi öldürüp kuyuya atmışlardı. Kan dondurucu bu vahşet aslında toprakla veya egemenlik haklarıyla örtbas edilemezdi. Baba Rahmi Hasan (59), Anne Ayşe Rahmi (42) ve ailenin çocukları olan Hasan (15), Zahide (12), Ahmet (7), Şerife (5) ve Mustafa (2) zalimce katledildiler. Yedi kişilik aile hiç bilmedikleri bir davanın ve savaşın ortasında günahsızca katledildiği ve ailenin gömüldüğü toprak parçasında yıllar sonra barıştan bahsedeceklerdi. Fakat bu aile Girne’nin Karşıyaka (Vasilya) köyünde doğmalarına rağmen hayatlarını Rumlara çobanlık yaparak sağlıyorlardı. (3)

Karşıyaka (Vasilya) köyü 1956’nın 18 Martında sarhoş Rumlar tarafından basıldı. Kadınlara saldırarak ihtiyarları tarumar ettiler. Köyün erkekleri dışarıdayken yapılan bu saldırı sonucunda 75 kişinin yaşadığı köyde 17 ağır yaralı vardı. 1963 katliamına kadar köylerinde kalan Türkler 1964 yılının başlarında daha güvenli bölgelere göç etmek sorunda kaldılar. 1964 yılında ayrıldıkları köylerine ve bütün eşya ve evlerini bıraktıkları köylerine ancak 11 sene sonra geri dönebildiler. (3)

24 Aralık günü İbrahim Nidai ve Şevket Kadır Lapta köyünden Girne’ye haber almak için yola çıkmışlardır. Fakat iki gençten ne bir haber nede kendileri dönebilmişlerdir. Her gece köye nöbet tutuluyordu; fakat iki genç geç saate kadar halen gelmeyince köyü bir endişe kapladı. Bir gün sonra bütün ümitleri tüketen o haber gelmişti. Gençler Rum çetelerin eline düşmüş ve Ayyorgi kireç ocaklarında canice yakılmışlardı. Ölümler arttıkça köyü aynı telaş sardı. Rumlar 4-5 bin kişilik gruplarla toplanmışlardı ve 350-400 Türk ne kadar dayanabilirdi? Adanın Türk halkı ve mücahitler ellerine geçen en eski silahlarla bile Rum çetelerine karşı savaştılar. (2)

Kanlı Noel’den Geriye Kalan Fotoğraf

EOKA ve Rum çeteleri birleşerek köylere saldırmaya başlamıştı. Yer Lefkoşa’nın batısında bulunan Kumsal semti… Semte gelen Rumlar İrfanbey Sokağına ulaştığında Mürüvet Hanım çocuklarına pijamalarını giydiriyordu. Fakat birden kapının önündeki Rumları fark etti ve çocuklarıyla birlikte küvetin içinde saklandı. İki evladı ile küvete sığınan sessizce ölümün ayak seslerini dinlemeye başladı. Evin sahibi olan Hasan efendi ve Feride hanım ise yine banyoya sığındılar. Ev sahibesinin kardeşi olan Nuvber ise beş aylık bebeğiyle banyoya saklandı. Zaman ilerledi ve Rum çetesi kapıyı kırarak içeri girdiler. Evde bulunan insanlara çoluk çocuk demeden otomatik mavzerle 15, storn otomatik tabanca ile 12 ve diğer mavzer silahlarla 6 el ateş ettiler. Rumlar Kumsal köyüne saldırıyorken hiçbir destek kuvvet gelmedi. Birlikler iki gün sonra köye ulaştığında 2 numaralı evdeki banyonun ışığı açıktı. Duvarlar kanlarla ve et parçaları ile kaplıydı. Bir kadın banyo küvetinde cansız üç yavrusuyla birlikte can vermişti. Hakan ve Kudsi annelerinin kucağında can vermişlerdi. Rumların gözü kan bürümüştü. Yoksa hangi ideoloji veya amaç küçücük bedenleri kendilerine hesap görürler ki. Kıbrıs Türk Alayı Binbaşısı Dr. Nihat İlhan eşi ve ufacık yavruları Rum çeteler tarafından böyle katledilmiştir. (5)

· Vural Türkmen ve katliam fotoğraflarının Türkiye’ye kaçırılması…

Türk gazeteciler Lefkoşa Havaalanına indirilmiyor ve diğer uçaklarla belge veya yazı alışverişleri yasaklanıyordu. Peki ama bütün dünyanın görmesi gereken katliam fotoğrafları dünyaya nasıl servis edilecekti? Nihayetinde bir fırsat ellerine geçecekti. Ankara’dan gelen bir tıbbi uça alana iniş izni almış ve gidişte yaralıları alacaktı. Gelen uçakla Ankara Vali muavini de gönderilecektir; fakat vali aranacaktır. Hemen bütün çalışmalar toplandı, fotoğraflar yazılarla birlikte zarflara konuldu. Fotoğraflar ve yazılar Türkiye’ye nasıl gönderilecek ti? Doktorlar ve gazeteciler bir araya gelerek bu soruna bir çare bulmaya çalıştılar. (5)

Rumlarla yapılan mücadelede ağır yaralanan 5 mücahitten 3’ü hayatını kaybetmiştir. Yaralılardan Vural Türkmen aslında Türk Mukavemet Timleri Gizli Örgütü’nün (TMT) bir üyesiydi. Türkmen Dr. Kaya Bekiroğlu, Dr. Naim Adiloğlu, Dr. Ezel Örfi, Dr. Şemsi Kazım ve Kimyager Cahit Rüstem ekibi tarafından kasıklarından boğazına kadar alçıya alındı. Belgeler ve resimler Türkmen’in göğüs ve sırt bölgesine yerleştirildi. Daha sonra Türkmen Kızılhaç görevlileri tarafından uçağa bindirilir. Etimeskut Askeri Havaalanına inen Türkmen indiğinde belgeler ve resimler Türk yetkililere teslim edildi. (5)

Kıbrıs katliamı Türkmen sayesinde bütün dünyaya duyuruldu. Katliam kanıtlandıktan sonra karargahta tutulan Türk askerleri harekete geçtiler. Kıbrıs müdahalesinde Türkiye artık Batılı devletlere kanıt sağlayabilirdi. 15 Ocak 1964 tarihinde yayınlanan fotoğraflara dayanarak Londra Konferansı düzenlendi. Dönemin Başbakanı olan İsmet İnönü bizzat hastaneye gelerek Vural Türkmen’i kutladı. Fakat İnönü yan tarafta yatan mücahit tarafından Kıbrıs’a müdahale için telkin edildi. (Kanınızda zerre kadar Türk kanı varsa Kıbrıs’a müdahale edersiniz). Siyah beyaz tek kare fotoğraf Türklerin meşru müdafaa hakkını bütün dünyaya kanıtlamıştı. (5)

· Kaynaklar

1) Ahmet Akyol, Kanli Noel Olayları

2) Kanlı Noel Olayları

3) Kıbrıs TKD, Kanlı Noel

4) Kanlı Noel Unutulmadı, Yeni Çağ Gazetesi

5) Barbarlık Müzesi

6) Kanlı Noel, Türk Soykırımları

TERÖR DOSYASI /// Cahit Armağan DİLEK : ABD himayesinde PKK-Rum işbirliği


Cahit Armağan DİLEK : ABD himayesinde PKK-Rum işbirliği

E-POSTA : cahitdilek

19 Ağustos 2019

Kurumsal karar sürecinin ortadan kalkmış olması, tek bir noktadan gelecek talimatın beklenmesi yani sistemsizlik, krizlerin kişilere emanet edilmesi devletin kurumlarının ve sorumlu makamların olaylara tepki ve karşılık vermesini de geciktiriyor veya engelliyor. Ülkeyi açmaza sürüklüyor.

Örneğin, Rum Yönetiminin terör örgütü PKK ile birlikte 4 Temmuz’da, Güney Lefkoşa’da düzenlediği panelde yapılan konuşmalar ortaya çıktı. Bunlar medyaya geç yansıyabilir ama devletin istihbarat ve dışişleri birimleri bunları anında tespit edip deşifre etmeli ve gereken yanıtı verebilmeliydi.

Panelde Rum siyasi partilerden milletvekillerinin yanında PYD’li terörist Salih Müslüm de katılımcılardandı. Terörist Müslüm panelde "Kürtlerin ve Rumların yaşadığı sorunlar aynıdır" deyip Türkiye’ye karşı ortak mücadele çağrısında bulunmuş.

Rum milletvekilleri ise PKK’yı terör örgütü olarak görmediklerini, özgürlük mücadelesini desteklediklerini ifade etmişler.

Teröristbaşı Öcalan’ı koruyan kollayan siyasi-askeri destek aktaran pasaport veren Yunan-Rum ikilisi şimdi de Suriye kuzeyindeki PKK/YPG terör yapılanmasına destek vermeye devam ediyor.

Size karşı ortak mücadele cephesi kuran bu iki (Rum-PKK) işgalci-terörist yapı ortadayken Türk tarafı halen Kıbrıs’ta sözde birlikte yaşamı öngören federasyon müzakerelerini tamamen gündemden çıkarıp iki devletli çözümü, bağımsız bir Kıbrıs Türk Devletini hedefine alamıyor.

Bunu yapamadığı gibi gazetemiz Yeniçağ’ın Ankara temsilcisi Ahmet Takan‘ın son iki yazısında gündeme getirdiği Ege ve Kıbrıs’ta Yunan işgalini savunan, Türkiye’yi işgalci gösteren sözde bir Yunan diplomatı konuşmacı olarak Türk Büyükelçiler Konferansına davet etmekte mahzur görülmüyor. Bu nasıl bir körlüktür anlamak mümkün değil.

Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Ege’de Yunan-Rum ikilisinin bu pervasız girişimlerini şimdilerde sözde enerji güvenliği ve bölgesel istikrar bahanesiyle askeri kanatları altına da alanın ABD olduğunu bir kez daha yazalım.

ABD kanatları altına aldığı bu yapılarla anavatan ve yavru vatanı hedef almış durumda.

İşte o ABD’nin kanatları altına aldığı diğer işgalci-terörist yapı PKK/YPG için Suriye kuzeyinde tesis etmeye çalıştığı güvenli bölge konusuna geçelim.

ABD ile varılan mutabakatın en somut sonucu Şanlıurfa’da kurulacak müşterek harekat merkezi.

Görüntüde sanki her şey iyi ama gelin görün ki harekat merkezinin neye hizmet edeceği tartışmalı.

Türk tarafı tesis edilecek harekat merkeziyle Fırat doğusunda kurulacak 32 km derinliğinde bir alanının güvenli bölge olacağını, buradaki PKK/YPG’nin bölge dışına çıkarılacağını, silahlarına el konulacağını, bölgenin kontrolünün Türkiye’de olacağını iddia ediyor. Talepleri de bu yönde.

ABD tarafından bu konuda en net açıklama Şanlıurfa’ya gelen USEUCOM komutan yardımcısı Korgeneralin ziyaretine ilişkin olarak USEUCOM’dan yapılan açıklama.

Ara bilgi verelim. CENTCOM ve USEUCOM operasyonel komutanlıklardır ve görevleri açısından doğrudan ABD Başkanına bağlıdır.

Açıklamanın tercümesi aynen şöyle:

"Devam eden müzakereler, geçtiğimiz hafta Ankara’da düzenlenen ve Türkiye’nin güvenlik endişeleri, IŞİD’in yeniden birleşmesini önlemek için Suriye’nin kuzeydoğusunda güvenliği sağlama ve Koalisyon ve ortaklarımızın IŞİD’in tamamen bozguna uğratma başarısına odaklanmasını sağlama konularına değinen askeri görüşmelerin hemen ardından gerçekleştirildi. Müşterek harekat merkezi bu çaba için planlama ve bilgi vermeyi sürdürecektir."

Ne diyor ABD? Kurulacak harekat merkezi Türkiye’nin sınır güvenliği ve Suriye kuzey doğusunda IŞİD’le mücadele hedeflidir. O kadar.

Harekat merkezinin amacına ilişkin olarak Türkiye ile ABD’den gelen açıklamalarda bir örtüşme görüyor musunuz? Hayır.

ABD açıklamasında PKK-YPG-SDG’den hiç tek kelime bahsedilmemesi, uzaktan yakından ima bile edilmemesi dikkat çekici.

Böyle olunca da güvenli bölgenin kim için bir güvenli bölge olacağı deşifre edilmiş oluyor.

Bu durum, ortak hedefler ve tehditler konusunda mutabakat olmadan müşterek harekat merkezi kurmakla ABD’nin Türkiye’yi bir kez daha kandırdığının ve Fırat doğusunda kendi hedefleri doğrultusunda Türkiye’yi alet ettiğinin açık ilanıdır.

ABD Avrupa Komutanlığının açıklaması da bunun resmen duyurusudur.

Tabi burada sadece ABD’yi suçlamakla, kandırıldık denilerek bu vahim gelişmeden kurtulunamaz.

Bunca uyarılara rağmen iktidarın bir ABD-PKK planı olan güvenli bölge uygulamasını hayata geçirmek için ABD ile mutabık kalmayı başarı olarak sunması ve körü körüne ısrar etmesi anlaşılmaz.

Devletin de bu oyunu görememesi skandaldır.

Güvenli bölge uygulaması bu haliyle, BM’nin yanında Uluslararası Kriz Grubu gibi STK’ların raporlarında resmen özerk yerel yönetim olarak tanımladıkları, ABD ve AB’nin siyasi ve askeri olarak tanıdığı PYD/YPG özerk devletçiğinin yeni Suriye anayasasında resmileştirmesinin önünü açacaktır. Bu da büyük Kürdistan projesinin ikinci parçasının kurulmasıdır.

Yol yakınken, henüz harekat merkezi açılmamışken PKK’ya hizmet edecek bu mutabakattan dönülmeli, Suriye’de ABD değil Şam yönetimiyle işbirliği yapılmalıdır.

Kaynak Yeniçağ: ABD himayesinde PKK-Rum işbirliği – Cahit Armağan DİLEK

TERÖR DOSYASI /// Rum aktivist EOKA örgütü adına özür mesajı yayınladı : “Katliam yaptık, bizi affedin”


Rum aktivist EOKA örgütü adına özür mesajı yayınladı : "Katliam yaptık, bizi affedin"

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/rum-aktivistten-mesaj-katliam-yaptik-bizi-affedin-245515h.htm

Kıbrıs’ta 14 Ağustos 1974 tarihinde EOKA-B örgütü tarafından Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde katledilen 126 Kıbrıslı Türkün anıldığı gün Kıbrıslı Rum barış aktivisti Christina Valanidou’nun yayınladığı ‘özür paylaşımı’ gündem oldu.

Sosyal medya hesabından, "Sevgili Kıbrıslı Türk vatandaşlarımız" diye selenen barış aktivisti Valanidou, "Sizden, size karşı işlenmiş Rum toplumunun tüm suç üyelerinin, masum insanlara, kadınlara ve çocuklara karşı işlenen suçları için bizi affetmenizi istiyorum" dedi.

‘BİR DAHA SAVAŞMAYALIM’

"Bu milliyetçilerin ve şöven Rumların, Rumlara karşı da suç işlediğini biliyorsunuz" diye devam eden Valanidou, "Ortak ülkemizi seven bizler, Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi, ülkemiz ve bölgemizdeki barış için mücadelemize devam etmeliyiz. Bir daha asla savaşmamalı, bir daha asla toplumlarası çatışmalarda bulunmamalıyız. Kıbrıs, bölünemeyecek kadar küçüktür ve tüm Kıbrıslıların barış içinde yaşaması için yeterince büyük" ifadelerini kullandı.

Valanidou’nun paylaşımı medyada, ‘katliam gününde anlamlı’ çağrı şeklinde yer aldı. Kıbrıs’ta Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde en genci 16 günlük, en yaşlısı ise 95 yaşında olmak üzere 126 Türk katledilmişti.

RÖPORTAJ /// Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur : TARİHİN HİÇBİR DÖNEMİNDE PONTUS RUM DEVLETİ OLMADI !


Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur : TARİHİN HİÇBİR DÖNEMİNDE PONTUS RUM DEVLETİ OLMADI !

Röportaj: Abdullah ŞANLI

Son zamanlarda sık sık gündeme gelmeye başlayan Karadeniz’e yönelik ‘Pontus’ iddialarını konuyla ilgili birçok çalışmaya imza atan Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mehmet Okur ile konuştuk.

Pontus nedir? Rum ile Yunan arasında nasıl bir ilişki var? Karadeniz’e yönelik Pontus iddialarının çıkış noktası nedir ve bu iddiaların arkasında kimler var?

İşte Pontus gerçeği…

“Pontus” ne anlama gelmektedir, neresidir?

“Pontus”, Karadeniz kıyılarında ikamet eden yerli halkların dillerinden Hellenceye geçmiş bir terim olup “deniz yolu” ya da “deniz üzerindeki yol” demektir. Ve tabi daha sonraları yalnızca “deniz” anlamına dönüşmüştür. Başlangıçta deniz için kullanılan Pontus terimi, Hellen ve Latin yazarlar tarafından zamanla Karadeniz etrafında bulunan bütün olay ve nesneleri Pontus’a ait olduğunu belirtmek için de kullanılmaya başlanmıştır.

Bu durumda Pontus etnik bir anlam ifade etmiyor.

Kesinlikle. Sadece büyük bir deniz anlamında kullanılmış. Daha sonra denizi de aşıyor ve M.S II. Yüzyıldan günümüze kadar genişleyerek Karadeniz’le alakalı her şeyi tanımlamak için kullanılmaya başlanıyor.

Pontus adıyla bir ırk ya da halk yok. Milattan önce III. Yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkan Pontos Krallığı (MÖ 301-MÖ 63) dahi Pers soyundan gelmekte olup kendilerine devlet olarak ne isim verdiklerini bilmiyoruz. Pontus devleti tanımlaması dahi çok geçtir ve kuruluşundan yaklaşık üç asır sonra Latin kaynaklarında geçmeye başlıyor. Latin kaynaklarında geçen bu devlet Mithradates Krallığı. Perslere bağlı bir aile tarafından kurulan krallık. Mithradates krallığının kendine ne dediğini bilmiyoruz. Roma İmparatorluğu tarafından Pontus deniyor. Ama Roma ile ilgisi yok.

Roma ile çatışma içerisinde zaten.

Evet, Roma’nın en büyük düşmanı diye bilinir tarihte. Bunlar Yunan soylu da değil. Irk olarak Pers ailesine mensup.

Peki, ‘Rum’ nedir ve Pontus ile Rum nasıl bir araya geldi?

Rum kelimesi de bir ırkı ifade etmez. Roma vatandaşı anlamında kullanılır. Anadolu, Roma İmparatorluğunun hâkimiyeti altında bir coğrafya olmasından dolayı, burada yaşayan insanlara Romalı anlamında Rum denilmiş. Osmanlı metinlerinde ‘Diyar-ı Rum’ yani Roma İmparatorluğu’nun hâkimiyetindeki topraklar. Aidiyet olarak da bu coğrafyada yaşayan insanlar.

Rum nasıl Yunan’a dönüşüyor o halde, daha doğrusu dönüştürülüyor?

Bu coğrafyanın Roma hakimiyetinde olması kendisine tabi insanların tamamının da Grek olduğu anlamına gelmiyor. Roma İmparatorluğu içerisinde birçok halk barındırıyor. Zaman zaman bölgeye Türk boylarının da geldiğini söyleyelim. En azından M. Ö. VIII. Yüzyıldan itibaren Karadeniz kıyılarının hemen tamamına hâkim olduklarını biliyoruz. M.S. VIII. Yüzyıldan itibaren ise yoğun bir Müslüman Arap ve akabinde Müslüman Türklerin bölgede etkin olmaya başladığı görülmektedir. Anadolu’nun tamamı Türklerin eline geçtikten sonra da yer yer “Diyar-ı Rum” denilmeye devam etmiştir. “Rum”un bir ırk ya da din ifade etmesi çok daha sonra Osmanlı Devleti’nin güç kaybetmeye, Batı karşısında gerilemeye başlaması dönemine kadar gider. Batılı güçlerin Osmanlı Devleti karşısında galip gelmeye ve kendilerini Roma İmparatorluğunun temsilcisi olarak görmeye başlamaları Osmanlı Devleti bünyesindeki Ortodoks unsurların hemen tamamının “Rum” olarak nitelenmesine, diğer bir ifadeyle bir ırk ve dinî anlam kazanmasına yol açmıştır. Büyük bir dönüm noktası olan bu politik değişim Yunanistan’ın kurulması ile bu devlet tarafından günümüze kadar devam eden irredantist bir politika olarak uygulanmaya başlanmıştır.

Yani Rum, politik ve dini sebeplerle gerçek anlamından çıkıp Yunan’a dönüşmüş?

Evet, basit olarak böyle de ifade edilebilir. Yunan devletinin ortaya çıkışı da önemli bu noktada… Avrupa’daki aydınlanma hareketi ve ardından Sanayi Devrimi ile beraber sömürgecilik yarışı hız kazanıyor. Artık Osmanlı Devleti hâkimiyetinde bulunan Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu’yu da içine alacak bir sömürgecilik yarışı başlayacaktır. Bu süreç içerisinde milli devletler ortaya çıkmaya başlıyor. Yunanistan’ın ortaya çıkışı da bu çerçevede oluyor. Kuranlar da hem Yunan isyanı hem de bağımsızlık sürecinde siyasi ve askerî destek veren Batılı devletlerdir. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın ortak hareketiyle kurulan bir devlettir. Batılı devletlerin Helenizm hayranlığı ile kurduğu bu devlet daha sonra kendisine bir misyon belirliyor. Kendisini Roma İmparatorlu- ğunun varisi olarak görmeye başlıyor. Roma nerede hüküm sürmüşse oraya kadar, nerede Rumca konuşuluyorsa oraya kadar genişlemeyi kendisine hedef olarak alıyor. Bu hedef aslında Yunanistan’ın kurulmasından önce ‘Megali İdea’ olarak tanımlanmıştı.

Bu durumda Yunanistan’ın ‘Megali İdea’sı doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor.

Evet, tabiki başlıca hedef. Önce Mora yarımadasında bağımsız bir Yunan devleti kurulması hedefleniyor. Ardından Adalar, Balkanlar, Kıbrıs, İstanbul, Batı Anadolu, Doğu Karadeniz… Bütün bu bölgeler Megali İdea’nın hedefindedir. Mora yarımadası ile sınırlı kurulan Yunan devleti, 19. yüzyıldaki uluslararası gelişmeleri lehine kullanarak ve büyük devletlerin de desteğini alarak sınırlarını sürekli genişletmiştir. Bu politikanın sonucunda yakın zamana kadar Türk literatüründe Adalar Denizi olarak bilinen Ege Adaları’nda ve Batı Trakya’da yaşayan yüzbinlerce Türk katledilmiş, başta cami olmak üzere yüzlerce tarihi eser ve vesika tahrip edilmiş, ortadan kaldırılmıştır.

Yunanistan; Batı Anadolu, Doğu Karadeniz, Kıbrıs ve İstanbul üzerinde hak iddia ediyor. Bu iddialarını temellendirmek için de bu bölgelerde yaşayan Ortodoks halkı Yunan göstermeye çalışıyor diyebilir miyiz?

Evet, bu çok önemli bir nokta. Nerede Ortodoks Hristiyan var ya da az çok Rumca konuşuluyor ise orayı Yunan göstererek propaganda amaçlı olarak kullanıyorlar. Hâlbuki Türkiye’de yaşayan Ortodoksların bir kısmı neredeyse hiç Rumca bilmiyordu. Bir kısmının ise Yunanistan’da konuşulan dille aralarında çok az benzerlik vardı. Ayrıca Rumca dediğimiz dilin Hristiyan Ortodoks öğretisinden kaynaklandığını da hatırlatmış olalım.

Pontus diye bir halk yok, Rum da etnik olarak Yunan değil. Peki, Yunan iddialarına konu olan ‘Trabzon Rum Pontus Devleti’ meselesi nereden çıktı?

Burada bahsedilen aslında Trabzon Devleti, 1204 yılında cereyan eden 4. Haçlı seferi sırasında İstanbul’un haçlılar tarafından işgal edilmesi ve Latin devleti kurulması üzerine Bizans imparatorluk ailesinden Alexios ve David Komnenos’un Trabzon’a gelmesi ve burada Gürcülerin desteği ile kurdukları krallıktır.

Yani Bu krallığın Pontus Devleti olarak adlandırılan Mithradates krallığı ile bir alakası olmayıp Trabzon Devleti diye bilinir.

Evet, Trabzon Devleti, Trabzon Krallığı, Komnenos Krallığı şeklinde de ifade edilmektedir. Başlangıçta Samsun’un batısına kadar uzanmaktaydı bu devlet. Ancak çok kısa bir süre içinde yani 1214’e gelindiğinde topraklarının büyük bir kısmını Anadolu Selçuklularına kaybediyor. Selçuklu’ya vergi vermeye başlıyor. 1280’lere gelindiğinde Ordu ve Giresun’u da kaybediyor. 1400’lere gelindiğinde ise sadece Trabzon ile sınırlı bir devlet haline geliyor. Maçka’ya kadar dahi etkili olduğu söylenemez. Bilindiği gibi 1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından bu devlete son veriliyor ve Trabzon, Osmanlı hakimiyetine giriyor. Bu krallığın toplam nüfusu dahi o dönemde 10 bine varmıyordu.

Bu devletin tebaası yerel Ortodoks Hristiyan halklardan oluşuyor değil mi? Yani etnik olarak Yunan değiller.

En azından tamamı için bu söylenemez. Bölgenin Ortaçağ dönemine ait araştırmaları ile tanınan Rüstem Şükorov’un tespitlerine göre bölgedeki Hristiyan nüfusun yarısından fazlası kesin olarak Yunan değildi.

Bölgeye dair ilk yerleşim bilgileri var mı, Türklerin gelip yerleşmesi ne zaman? Fetihten çok daha öncesine uzandığını biliyoruz çünkü.

Tarih öncesi dönemleri bir kenara bırakacak olursak tarihi çağlarda bölge ile ilgili ilk bilgiler Hitit kaynaklarında geçmektedir ki bu bilgilerde MÖ 1750-1200 yılları arasına denk gelmektedir. Hitit kaynaklarında bu bölgelerde yarı göçebe olarak yaşayan Gaşkalardan bahsedilmektedir. M.Ö. 8. Yüzyıldan itibaren ise Kimmerleri, sonra İskitleri görüyoruz. M.S. 7.-8. Yüzyıllardan itibaren kullanılan ve kilise kayıtlarında da sıkça geçen Türkçe isimler gerek halk gerekse yönetici kesimdeki Türk varlığını göstermesi açısından önemlidir. Diğer taraftan Bizans’la Selçuklular arasında Doğu Karadeniz ticareti için yapılan mücadele Karadeniz’deki Türk nüfus ve nüfuzunun Komnenos Krallığının kuruluşundan çok daha önce başladığını göstermektedir.

Fetihten sonra Trabzon’daki Rumlar ne oluyor?

Fetih’ten 16.yy. sonuna kadar Trabzon ve çevresinde büyük bir kısmı sürgün olmak üzere hem dışa hem de içe dönük bir iskân siyaseti takip edildiğini görmekteyiz. Trabzon tarih ve kültürü konusunda üstat isimlerden rahmetli Mahmut Goloğlu’na göre fetihten sonra Trabzon kale içerisindeki nüfusun bir bölümü İstanbul’a gönderildi. Tabi İslamiyeti kabul edip şehirde kalanlar da vardı. Gayrimüslimler dışarıya gönderilirken dışarıdan da Trabzon’a yine çoğunluğu müslüman olmak üzere çok sayıda nüfus getirilip yerleştirilmiştir ki 1500 lü yılların sonunda şehirde 6 binden fazla Müslüman nüfus yaşamaktaydı.

Fetihten önce zaten Trabzon ve çevresinde yoğun bir Çepni ve Kıpçak yerleşimi vardı. Fetihten sonra da Trabzon’a Türk nüfusun iskanı devam etti. Şehrin içinde ağırlıklı Müslüman Türk nüfus ve çok az da Trabzon Devletinin bakiyesi Rumları içeren bir yapı oluştu. Bu yapı Osmanlı’nın dağılmasına kadar bu şekilde devam etti. Osmanlı’nın dağılma döneminde Karadeniz’de Pontusçu hareket nasıl ortaya çıktı?

19. Yüzyıl Osmanlı’nın dağılma dönemi. Osmanlı Devleti, sanayileşen Avrupa devletlerinin pazar arayışı çerçevesinde temel hedeflerinden biri olmuştur. Batılı devletlerin bu hedeflere ulaşmak için uyguladıkları politikalardan biri de Osmanlı’nın içerisindeki farklı etnik unsurları kiliseler ve misyoner örgütleri vasıtasıyla dönüştürerek, hatta kopararak kendi nüfuzları altında bir coğrafya oluşturmaya çalışmışlardır. Milliyetçilik hareketleri ve sanayileşen devletlerin sömürge arayışı Osmanlı Devletinin dağılmasında büyük rol oynamıştır. Bu süreçte Osmanlı Devleti’ne isyan eden halkların başında Yunanlar ve Sırplar gelmektedir. 19. Yüzyılın başındaki Yunan isyanı, Yunanistan devletinin kurulmasıyla sonuçlanırken Balkanlar’daki çözülme ve ayrışmayı da tetiklemiş oldu. Bu ayrışma Balkan savaşlarıyla ve Balkanlar’ın Osmanlı’nın elinden çıkmasıyla sonuçlanacaktır. Batılı güçler aynı politikayı yani farklı unsurları kaşıyarak, onları destekleyerek Osmanlı’dan koparma politikasını bu kez Anadolu’da uygulamaya koydular. 1. Dünya Savaşı’nda bu politika artık zirveye ulaşmıştır. Ermeniler ve Pontusçu Rumlar bölgedeki az sayıdaki nüfuslarına bakmaksızın Büyük Devletlere güvenerek Türk halkına yönelik katliamlara başladılar.

Ancak Pontusçu hareketin fikri altyapısının oluşmasında, Fener Rum Patrikhanesi, misyoner cemiyetleri, Yunanistan ve Batılı devletlerin özellikle İngiltere’nin ve Amerika Bileşik Devletlerinin etkili olduğunu belirtmek gerek. Çünkü onların kurmuş oldukları misyoner okulları Rumların Osmanlı Devleti’ne olan vatandaşlık bağını zayıflatıyor, ayrılıkçı siyaset peşine koşmalarını sağlıyordu. Bu süreçte bölgedeki Hristiyan din adamları da önemli rol oynamıştır.

Peki, bu dönemde Karadeniz’deki Türk ve Rum nüfus dengesi nasıl?

Osmanlı Devleti’nin 1914 yılı resmi istatistiğine göre Samsun’dan Rize-Artvin hattına kadar hemen bütün Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 921.128’i Müslüman, 161.574’ü Rum, 37.549’u Ermeni olmak üzere toplam 1.120.251 kişi yaşamaktaydı. Trabzon Muhafaza-i Hukuk-ı Milli Cemiyeti’nin tespitine göre ise 1919 yılında hemen bütün Doğu Karadeniz Bölgesi’nde 950.000 Müslüman, 155.000 Rum yaşamaktaydı. 19. Yüzyılın sonunda Trabzon şehrinde ise 251 bin toplam nüfus var. Bu nüfus içerisinde Rum sayısı sadece 26 bin. Yaklaşık 9 bin civarında da Ermeni var.

İsterseniz sözde ‘Pontus Soykırımı’ iddialarına temel olan 1919 yılına gelelim.

Evet, 1919’a gelindiğinde, Rusların da desteğiyle Karadeniz’de Pontusçu çetelerin harekete geçtiğini görüyoruz. Karadeniz’de, coğrafi bir terim olan ve Yunanca dahi olmayan ‘Pontus’ üzerinden uydurma bir ‘Pontus Rum Devleti’ kurmaya kalktılar. Bu faaliyetlere en büyük desteği de Yunanistan’ın verdiğini görüyoruz. İngilizler ve Amerikalılar da destek verdiler. İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesini de unutmayalım. O yüzden Mustafa Kemal Paşa, Lozan görüşmeleri sürecinde Fener Rum Patrikhanesi’nden bahsederken ‘Fesat Yuvası’ ifadelerini kullanır. Batum’da Pontus Kongresinin toplandığı günlerde Erzurum Kongresi toplanıyor. Erzurum Kongresi’nin zamanlaması şüphesiz büyük önem arz etmektedir. Zira Erzurum Kongresi’nin amacı, Karadeniz’de Rum, Doğu Anadolu’da Ermeni devletlerinin kurulmasına engel olmaktı. Aynı zamanda Karadeniz’de silahlı Rum çetelerin faaliyetlerini görüyoruz. Bu çeteleri eğitmek için Yunanistan subaylar dahi göndermişti. Rum çetelerinin saldırıları sonucunda Türk köyleri yakıldı yıkıldı, çoluk çocuk demeden yüzlerce insan katledildi. Katliamlar üzerine Karadenizli Türkler de mecburen kendi milis kuvvetlerini oluşturdular. Daha sonraları Mustafa Kemal Paşa’nın muhafızlığını da yapacak olan Topal Osman olmasaydı Karadeniz’de Rumların katliamları daha korkunç bir hal alabilirdi. Resmi rakamlara göre Rumlar tarafından katledilen Türk sayısı 1650’ye ulaşmıştı. Bu sayı çok daha fazla aslında. Sadece 4 bine yakın ev yakılmıştı.

Asıl Türkler soykırım tehlikesiyle karşı karşıya kalmış o zaman….

Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak bölgeye gönderiliyor. Görevi asayişi sağlamak. Aslında İngilizlerin istediği şuydu; Türklerin elindeki silahlar toplayarak Rum ve Ermenilerin önünü açmak. Böylece Rumlar ve Ermeniler katliam, soygun ve tahribatlarla bölgeyi Türklerden temizleyeceklerdi. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’dan gönderdiği raporlarda bu durum açıkça belirtiliyor, İngilizlerin destek verdiği de vurgulanıyor. Mustafa Kemal Paşa, bırakın Türklerin elindeki silahları almayı, halkı Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri çatısı altında örgütlenmelerini hızlandırarak Pontusçuları başarısızlığa uğratılıyor.

Rumların ve Ermenilerin yakın geçmişte yaptıkları eylemler ve nihai amaçları düşünüldüğünde bu bölgede Türklerin yaşama imkânı kalmayacaktı. Zaten Yunanlıların 19 Mayıs 1919’a olan nefreti bundan ileri gelir. Mustafa Kemal, Karadeniz’de bir İzmir faciasının yaşanmasını engelledi ve yapay bir Rum devletinin kurulmasının önüne geçti. Bölgede hesapları olan hiçbir devlet özellikle Yunanlar Mustafa Kemal Paşa’nın bu oyunu bozmasını hazmedemedi. Nitekim Yunanlar 19 Mayıs 1919 tarihini, 1994’te aldıkları kararla sözde ‘Pontus Soykırımı Günü’ ilan ettiler.

Milli Mücadele başarı ile sonuçlanıyor ve Türkiye Cumhuriyeti ilan ediliyor. Lozan Konferansında alınan mübadele kararı ile Karadeniz’den ne kadar Rum gidiyor Yunanistan’a?

Türkiye’den Yunanistan’a gönderilen, diğer bir ifadeyle mübadele edilen Rum nüfus sayısı 182.000’di. Hemen belirtelim ki Rum nüfusunun bir kısmı daha önce bölgeden ayrılmış, başta Yunanistan ve Rusya olmak üzere çeşitli ülkelere göç etmişlerdi.

Son yıllarda sözde ‘Pontus Soykırımı’ iddialarının Batı’da yoğun bir şekilde gündeme getirildiğini görüyoruz. Ne amaçlanıyor bu iddialarla, Türkiye ve Karadeniz üzerinde? Kimler var bu faaliyetlerin arkasında?

Şüphesiz sözde Pontus soykırımı iddialarının çok yönlü amacı vardır. Yunanistan için Türkiye’ye yönelik diplomatik baskı aracı olduğu gibi daha geniş anlamda Karadeniz-Kafkasya hattının güvensiz hale getirilmesi ve Türkiye’nin Orta Asya’ya uzanan bölgedeki gücünün kırılması da hedeflenmektedir. Diğer taraftan tıpkı Ermeni meselesinde olduğu gibi Türk milli hareketinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin tartışmalı hale getirilmek istendiği de açıktır ve belki de Türk milletinin dikkat etmesi gereken en önemli husustur.

Türkiye’nin bu faaliyetlerle mücadele şekli hangi mecralarda ve nasıl olmalı?

Elbette geçmişte yaşanan olaylar Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki dokümanlar üzerinden incelenecek, araştırılacak, irdelenecektir. Ancak biraz önce ifade ettiğim gibi öncelikle sözde soykırım iddialarından ne amaçlanıyor, iyi okunmalıdır. Bu şüphesiz bölgenin jeostratejik önemini kavramakla mümkündür. Kamuoyunu bilinçlendirmede ise çok yönlü çalışmalar yürütülmelidir. Örneğin görsel sanatlar, edebî sanatlar ve plastik sanatlar gibi sanatın birçok formu, kültür bilimlerinin hemen her unsuru halkın bilinçlenmesinde birer araç olarak kullanılabilir. Günümüzde Yunanistan, sanatın bütün unsurlarını Pan-Helenizm ve Pontusçu propaganda için işlevsel bir araç olarak kullanmakta, tarihi geçmişi yeniden üreterek, hem kendi hem de dünya kamuoyunu etkilemeye çalışmaktadır.

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : EMEKLİ DİPLOMAT ONUR ÖYMEN DOĞU AKDENİZ SONDAJ KRİZİ VE RUMLARIN TAVRINI DEĞERLENDİRDİ


Deneyimli diplomat Öymen, Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri Türkiye açısından değerlendirdi : Derdini anlatamayan Türkiye yalnızlaştı

Öymen Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı:

– Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin hakları ihlal ediliyor. Rum yönetimi ise Batılı bazı ülkelerin ve İsrail’in desteği ile tersini ileri sürüyor. Tam olarak mesele nedir?

1960 antlaşmalarıyla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Türk ve Rum toplumlarının egemen eşitliği esasına dayanıyordu. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin tek başına egemenlik iddiasında bulunması ve son zamanlarda hukuka aykırı fiili durumlar yaratıp bölgedeki doğalgaz yataklarını araştırma ve işletme yoluna gitmesi ciddi bir kriz yaratmıştır.

Amerikan ve Katar şirketlerinin başlattığı doğalgaz araştırmalarının sonucunda zengin doğalgaz yataklarının bulunması, İsrail’in ve Mısır’ın da münhasır ekonomik bölge alanlarında önemli doğalgaz yatakları keşfedilmesi Doğu Akdeniz’in stratejik önemini arttırmıştır. Bunun sonucunda İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında kapsamlı bir ekonomik, siyasi ve stratejik işbirliği başlatılmıştır. Son zamanlarda Amerika da bu işbirliğine açık destek vermeye başlamıştır. Bu arada Amerika’daki bazı strateji dergilerinde Türkiye’nin Kıbrıs’taki antlaşmalardan kaynaklanan garantörlük sıfatının kaldırılması, Ada’da bir NATO operasyon gücünün kurulması yolunda yazılar çıkıyor. Kıbrıs Rumlarının son zamanlarda Baf’ta, Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin iradesini yok sayarak Fransızlara bir üs verme kararı dikkat çekicidir. Bu arada Amerikan kongresinde de Güney Kıbrıs’a uygulanan askeri ambargonun kaldırılması yolunda bazı girişimler başlatılmıştır. 2019 yılının başlarında Kahire’de İsrail, Yunanistan, İtalya, Ürdün, Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Filistin’in katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu kurulmuştur. AB ve Dünya Bankası’nın himayesinde çalışacak bu foruma Türkiye, Lübnan, Libya, Tunus ve Malta davet edilmemiştir. Türkiye bütün bu gelişmeleri dikkatle değerlendirmelidir.

‘Çalışmalar sürmeli’

– GKRY Fatih sondaj gemisi çalışanları hakkında tutuklama kararı çıkardı. Gazetemiz bunu “Akdeniz’de tahrik” başlığı ile verdi. Nasıl değerlendiriyorsunuz?

Rumların attıkları diğer adımlar gibi bunun da uluslararası hukuka aykırı olduğu ve tahrik amacıyla yapıldığı açıktır. Türkiye’nin bu gibi engellemelerden etkilenmeyip çalışmalarını sürdürmesi ve sondaj çalışmalarımızın ve gemilerin mürettebatının haklarını ve güvenliğini sağlaması gereklidir.

‘S-400’ler anlatılamadı’

– Bölgeden çıkarılan gazın Avrupa’ya aktarılması projesi, Türkiye üzerinden geçen ve Avrupa’ya ulaşan Rus gazına da bir alternatif olacak. ABD ile Rusya arasında çeşitli başlıklarda süregelen krizin perde arkasında Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınma meselesi, Rus gazına alternatif üretilmesi olabilir mi?

Başlangıçta bölgeden çıkarılacak doğalgazın Türkiye üzerinden Avrupa’ya gönderileceği yolunda bazı haberler yayımlanmış olsa da son zamanlarda İsrail ve Güney Kıbrıs’tan yönetilecek doğalgazın Girit üzerinden boru hattıyla Avrupa’ya ulaştırılması eğilimi güç kazanmıştır. İlgili ülkeler bu konuda kararın doğalgazı üretecek şirketler tarafından alınacağını söylemektedirler. Kaldı ki böyle hukuka aykırı bir girişim sonucunda üretilecek gazın Avrupa’ya taşınmasında Türkiye’nin aracılık yapması beklenemez.

– Türkiye Doğu Akdeniz’deki hak aramasında nerede hata yaptı? Neden yalnız kaldı? Bu süreç tersine çevrilebilir mi?

Türkiye’nin son yıllarda bölgede izlediği politikaların bazı ülkeler üzerindeki etkisini azalttığı açıktır. Suriye ile ilişkilerimizin tamamen kesilmesi ve Suriye yönetiminin devrilmesi yolunda açık bir politika izlemesi, haklı nedenlere dayansa bile İsrail ile ilişkilerimizin en alt düzeye indirilmesi, Mısır’daki yönetim değişikliğinden sonra yeni yönetime karşı çok olumsuz ve suçlayıcı bir söylem benimsemesi Türkiye’nin manevra kabiliyetini azaltmıştır. Kıbrıs müzakerelerinde Rum kesiminin izlediği uzlaşmaz tutum nedeniyle bir çözüme ulaşılamayacağının dünyaya anlatılmasında yeterince başarılı olunamamıştır. İngiliz eski Dışişleri Bakanı Jack Straw bile artık Kıbrıs’taki müzakerelerin sürdürülmesinin anlamsız olduğunu ve Kuzey Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olarak tanınması gerektiği görüşünü açıkça savunurken Türkiye’nin KKTC’nin tanınması yolunda bir çaba içinde görünmemesi, kendine en yakın ülkeleri bile KKTC’nin tanınması için adım atmaya ikna edememesi en haklı olduğumuz davada bile etkili olamadığımızı göstermektedir. Aynı şekilde Ege’de Yunanistan’ın uzun yıllardan beri gündeme getirmediği karasularını 12 mile genişletmek niyetini şimdi dile getirmesi, hiçbir antlaşmayla kendisine verilmemiş olan Türkiye kıyılarına yakın bazı adaları fiili durum yaratarak işgal etmesinin engellenememesi Türkiye’nin ağırlığını yeterince hissettirememesinin de göstergesi olmuştur.

Türkiye kendi ulusal füze savunma sistemini kurma çabalarında gecikmiş ve elindeki en makul seçenek olarak gördüğü S-400’lerin alınması kararının haklı gerekçelerini, öyle anlaşılıyor ki, ABD ve diğer NATO müttefiklerine yeterince anlatamamıştır. Türkiye, AB’ye üyelik sürecimizin bazı AB ülkelerinin katı ve engelleyici politikaları yüzünden fiilen engellenmesine mani olamamış, Rusya ve İran ile son zamanlardaki yakınlaşma görüntüsünün dışında dış politikada büyük ölçüde yalnızlığa itilmiştir. Kaldı ki bu iki ülkeyle bile terörle mücadele ve PYD gibi konularda tam bir mutabakat ve işbirliği içine girildiğini söylemek mümkün değildir.

BASKILARA DİRENİLMELİ

– Türkiye bir tercihe zorlanıyor. “Tarafını netleştir” deniliyor. ABD; Rusya’dan S-400 alımına karşı, Türkiye’yi F-35 projesinden çıkarmak dahil yaptırımla tehdit ediyor. Hakikaten bir yol ayrımında mıyız? Türkiye bu cendereden ulusal çıkarlarını önceleyerek nasıl çıkabilir?

Türk hükümetleri geçmişte bu gibi haksız baskılara ve ambargolara karşı direnerek sonuç almasını başarmışlardır. Şimdi de haklı olmayan gerekçelerle yapılan baskılara karşı iktidarıyla, muhalefetiyle, basınıyla birlik içinde karşı koymak başarılı sonuç almanın anahtarıdır. Ancak haklarımızı ve çıkarlarımızı korurken diplomasinin olanaklarından daha etkili biçimde yararlanmamız, yabancı ülkelerin parlamentolarını ve kamuoyunu etkileyici girişimlerde bulunmamız gerekmektedir. Demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü gibi bazı konulardaki haklı eleştirilere kulak vererek Türkiye’nin demokratik standartlarını yükseltmeye çalışmamız diğer konulardaki müzakere gücümüzü de artıracaktır.

– Sıcak bir çatışma ihtimali nedir? Sizce bölgede uluslararası bir çatışmanın zemini oluştu mu?

Ülkemize yönelik baskıların sıcak bir çatışmaya yol açması ihtimali bence kuvvetli değildir. Bu baskılar daha çok Türkiye’yi izlediği politikalardan caydırmak ve yabancı ülkelerin veya kuruluşların beklentileri doğrultusunda taviz vermeye zorlama amaçlı sayılabilir. Ölçümüz Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve özellikle güvenlik çıkarlarını en etkili biçimde korumak olmalıdır.

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI : Eski Rum Bakan’dan itiraf gibi sözler ! ‘Türkiye’yi durduracak bir ülke yok’


Eski Rum Bakan'dan itiraf gibi sözler! 'Türkiye'yi durduracak bir ülke yok'

Eski Rum Bakan’dan itiraf gibi sözler ! ‘Türkiye’yi durduracak bir ülke yok’

KAYNAK : https://www.sabah.com.tr/dunya/2019/05/13/eski-rum-bakandan-itiraf-gibi-sozler-turkiyeyi-durduracak-bir-ulke-yok

Eski Güney Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı Nikos Rolandis, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin sondaj çalışmalarını durduracak bir ülke olmadığını belirterek “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oyunu akıllıca oynuyor. Türkiye’yi kim durdurabilir ki? Bizim için hangi filo Türkiye ile savaşacak?” dedi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi‘nde çeşitli bakanlık görevlerinde bulunan ve deniz bölgesinde doğalgaz ve petrol konusunu ilk olarak 1998 ele alan Rum siyasetçi Nikos Rolandis, bugün Doğu Akdeniz’de şekillenen durumu “takıntılarımızla kaldık” sözüyle değerlendirdi.

Eski Güney Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı Nikos Rolandis, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin sondaj çalışmalarını durduracak bir ülke olmadığını belirterek "Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oyunu akıllıca oynuyor. Türkiye’yi kim durdurabilir ki? Bizim için hangi filo Türkiye ile savaşacak?" dedi.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde çeşitli bakanlık görevlerinde bulunan ve deniz bölgesinde doğalgaz ve petrol konusunu ilk olarak 1998 ele alan Rum siyasetçi Nikos Rolandis, bugün Doğu Akdeniz’de şekillenen durumu "takıntılarımızla kaldık" sözüyle değerlendirdi.

Güney Kıbrıs Politis Gazetesi "Hayata ve Tarihe Bakış" isimli kitabının, Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis ve Dışişleri Bakanı Nikos Hristodulidis’in de katılımıyla 16 Mayıs Perşembe günü tanıtılacak olması nedeniyle Rolandis ile yaptığı söyleşiyi aktardı.

mailservice?url=https%3A%2F%2Fci3.googleusercontent.com%2Fproxy%2FsMy4VISaep-FxW2e_gq2nUn1TUM8FWVnQHZdyyuPlz14NJrNZJOB0Zo4XHG7vSkNMnxWm3nqsqDbIP6I_IqIwwtvrHFdTmfRr-I4RxAihkyGUOfi2COfJaBcVg99alwHCfBApaAdpmTpUL6SaQcB4BHt_UTadn8FzF2ICZOtymH36gbPYa87NBUI3QMiC3yU74_4GcV48cTQNSde-wVtM8QBs9eCQEqBpgFvpjy1aV1p2wmtnxjGDOg1ZjA7Xt1petWf2qJuWgttWeEvPQ_hIlpM%3Ds0-d-e1-ft%23https%3A%2F%2Fiasbh.tmgrup.com.tr%2F9cb8e9%2F0%2F0%2F0%2F0%2F800%2F602%3Fu%3Dhttps%3A%2F%2Fisbh.tmgrup.com.tr%2Fsbh%2F2019%2F05%2F13%2Feski-rum-bakandan-itiraf-gibi-sozler-turkiyeyi-durduracak-bir-ulke-yok-1557758823097.jpg%26mw%3D600&proxy=yes&key=3aee19b5d857da5ac2ed76e9caab9fd1

‘TÜRKİYE’NİN ŞAKASI YOK!’

Yıllardır açıklama ve makaleleriyle Türkiye’nin şakası olmadığını ve Rumların doğalgazı değerlendirmesini oturup izlemeyeceği konusunda uyaran Rolandis, 17 Şubat 2003’te Mısır ile Doğu Akdeniz’deki ilk münhasır ekonomik bölge anlaşması olan anlaşmayı imzalamasından sonra Ada’ya dönüşünde zamanın Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides’in kendisine "Nikos, şimdi imzaladığın bu anlaşmayı al da ofisindeki kasana kilitle çünkü Kıbrıs sorunu çözülene kadar hiçbir şey olamaz" dediğini hatırlattı.

"Kıbrıs sorununun çözülmeyeceğini ben de gördüğümden Başkan Klerides’e katıldım" diyen Rolandis, 2005-2006’da şu öneride bulunduğunu hatırlattı:

mailservice?url=https%3A%2F%2Fci3.googleusercontent.com%2Fproxy%2FkRykAMaZ46M5n6qtjLsrAGt3Mp2cJigJ0yUCmsyPtQEJOcVn0chfCCBvTIoZ899qwpllJHajst5cofOAu45WL6VhXYBkaK_ZaRy4OtDp10pzO6OUZoQNELZ_ZsjhIpPSIz1hT-NkQ2DEuWsg_M1Tz791tXagx_x39gViw5coA_kzGmYSJIq4nBIcRbHsrllgulmceJr9Tb3gLymyQ9TUeZNHYPGBBSH_u6lhxLEG9_tG17gFa9nAbW3fJzFHU01URioAdBz7LFg3tm6VDTwuGnE_%3Ds0-d-e1-ft%23https%3A%2F%2Fiasbh.tmgrup.com.tr%2F45c23a%2F0%2F0%2F0%2F0%2F800%2F535%3Fu%3Dhttps%3A%2F%2Fisbh.tmgrup.com.tr%2Fsbh%2F2019%2F05%2F13%2Feski-rum-bakandan-itiraf-gibi-sozler-turkiyeyi-durduracak-bir-ulke-yok-1557758824356.jpg%26mw%3D600&proxy=yes&key=0f2a34e99387adc2b26a86278522186a

"Kıbrıslı Türklerle ve Türkiye’yle hidrokarbon konusunu Kıbrıs sorunuyla ilgili diğer işlemlerden izole edecek bir anlaşma yapalım. Hidrokarbonların değerlendirilmesinden devletin kasasına girecek her dolardan, anlaşma yapılacak bir miktarını -ki benim önerim 20-25 sentti- Kıbrıslı Türklerin, ya Kıbrıs sorunu çözüldüğünde veya çözülmezse 10 yıl sonra çekebilecekleri bir hesaba yatırılmasını önerdim. Bunu, onların değil bizim çıkarlarımızı korumak için önerdim."

Rolandis, bu önerisini KKTC İkinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile görüştüğü hatırlatıldığında da Talat’ın kendisini iki kez akşam yemeğine davet ettiğini söyledi. Rolandis özetle şunları anlattı:

"Sayın Talat bana ‘önerdiğini -ki sana olduğu şekliyle kabul ediyorum demiyorum- kendi liderliğine de önerirsen ve o da kabul ederse, görüşmeye ve konuyu Ankara ile birlikte ele almaya hazırım’ dedi. O zaman itibarıyla pek çok makale yazdım ve ‘Türkiye ya vurur veya sondaj yaparsa veya her ikisini de yaparsa biz ne ‘yaparız dedim. Yani bizi savaş maceralarına çeker ve bugün yapmakta olduklarını yapmaya başlarsa Sonra Kıbrıs sorunu nasıl ileri götürülecek? Yani şimdi müzakereler ne olacak? Bir yandan Türk sondaj gemisi kazı yaparken bir öte yandan müzakere mi edeceğiz? Türkiye bizim doğal gazımızı çıkarırken biz görüşme mi yapacağız? Ne için?"

"ERDOĞAN, RUSYA YÖNÜNDE DE HAREKET EDEREK OYUNU AKILLICA OYNADI"

Bölge ülkeleriyle üçlü iş birlikleri ve ExxonMobil ve Total’e ruhsat verilerek MEB’in zırhlandırılmış varsayıldığı hatırlatıldığında "Kuşkusuz, bütün bunlar iyi hareketler ama savunma açısından böyle zırhlandırılmaz" diyen Rolandis, özetle devam etti:
"Son noktaya varırsan, gelip senin için savaşacak ülke yoktur. Büyük sorunların varsa her zaman tek başınasındır. Durum nispeten iyiyken dostun çoktur ama uçurumun kenarına geldiğinde, tek başına kalırsın ve elinden geleni tek başına yapmak zorundasın. Erdoğan’ın başında olduğu Türkiye’nin, kolayca uzlaşılacak bir ülke olmadığına inanıyorum. (Erdoğan) öngörülemezdir, tehlikelidir keza bunu Afrin’de göstermiştir. Suriye’ye girdi, ilini aldı ve neredeyse istediğini yapıyor. Erdoğan, Rusya yönünde de hareket ederek oyunu akıllıca oynadı. Çok değerli bir müttefik edindi. Rusya, Batı’dan koparacak ve NATO ile ilişkisini bozacak bir müttefik istemiyor. Şu anda teçhizat, enerji satıyor, nükleer santral yapıyor, bunları neler takip eder bilemem. Türkiye yıllardan beridir Rusya’dan elektrik enerjisi satın alıyor. Yanı başımızda, gelecekte bize çok ciddi sorunlar çıkarabilecek bir ittifak: Rusya-Türkiye-İran ittifakını kurdu. Biz, Türkiye profesyonel personel bulamayacağı için sondaj yapamaz takıntımızla kaldık. Azerbaycan var, şu anda İran müttefiki, bunlar, petrol konusundaki en iyi uzmanlardır. Yapacak personel mi bulamaz? 80 milyonluk ülke olduğunu ve Orta Asya’daki bir 80 milyonun daha kontrol ettiğini unutmayalım. Oraya gittim ve Türkiye’nin ne yaptığını gördüm. Azerbaycan’da, Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da at oynatıyor. Bunlar Batı için çok kıymetli olan petrol zengini ülkelerdir. Türkiye’yi, hiç kimsenin güç olarak görmezden gelemeyeceği Türk merkezli Asya bütününün parçası sayıyorlar. Şimdi buna Rusya ve İran’la ittifaklar da eklendi. Dış politikamızı belirlerken doğru analizler yapmalıyız, kolay şeyler değil."

Rolandis, önerisinin ne olduğu sorulduğunda ise "uçurumdan düşmeyelim diye öneri yaptım. E, etkilendik. Düştükten sonra şimdi ne diyeyim? Kolay bir cevabı yok. Onların da bir payları olduğunu bileceği çok basit bir hal çaresi ile birçok maceradan kurtulabilirdik. Kıbrıs sorunu çözülmeyebilir. Paylarını bildiklerinde, onlarınkini değil aslında kendi payımızı güvence altına alırdık. Şimdi durum çok zor. Erdoğan’ın devam edeceğine inanıyorum. Bugün S-400 konusunda ABD’yi görmezden gelen, burada ne yapacak? Zenginlik çok büyük, bölgemizin ganimeti muazzam, yüz milyarlarca dolardan söz edilebilir, bunlar komik şeyler değil. Bana, yapabileceğimiz bir şey var mı diye soruyorsunuz. Türkiye, Kıbrıslı Türkler, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar, hepsi; çıkış yolu bulabilmemiz için bir, iki, üç ay ara vermekte anlaşırsa, belki. Çünkü aksi halde biz siper aldık diyeceğiz, onlar ilerleyecek, sondaj matkabını indirecekler, kim gelip engelleyecek? Herhangi bir filo mu gelecek? Bizim için hangi filo Türkiye ile savaşacak? Bu nasıl 1964’te, 1974’te ve S-300’ler konusunda 1998’de olmadıysa, şimdi de olmayacak" dedi.