PSİKOLOJİ DOSYASI /// ÖMER EKİNCİ : Dikkat ! Zihinlerimizin kumandası kimlerin elinde ?


ÖMER EKİNCİ : Dikkat ! Zihinlerimizin kumandası kimlerin elinde ?

1989 yılı…

Türkiye ilk defa pizza dükkanlarıyla tanışır.

Türkiye’ye birkaç dükkan açarak pazarın nabzını yoklayan ünlü marka aldığı sonuçla şoka girer.

Bekledikleri gibi olmaz.

Boğazına düşkün olduğu için pizzayı seveceğini düşündükleri Türk tüketicisi, pizzayı sevmez.

Dükkanlar kapatılır.

Geri dönülür.

* * *

1991 yılı.

Murakami-Wolf-Swenson Productions’ın ürettiği bir çizgi film dünyada büyük ilgi görür.

Yapımcı şirket Türkiye’deki bir özel kanala bu çizgi filmi teklif eder.

Kanal şaşkındır, fiyat gerçekten olması gerekenin %10’udur.

Adeta kapandaki peynir gibi duran bu teklifi kaçırmaz özel kanal.

Yayınlanmaya başlar.

Çizgi film Türkiye’de de çok tutulur.

Oyuncakları, rozetleri, kartpostalları, defterleri ve kitap kapları ile müthiş bir pazarlama da beraberinde gelir.


* * *

1994 yılına gelindiğinde çizgifilm dizisi milyonlarca çocuğu ve genci etkisi altına almıştır.

Bu çocuklar tuhaf bir biçimde annelerinden pizza pişirmesini istemeye başlar.

Türk anneleri pizzayı nasıl yapacağını bilmez.

Talep gitgide artar.

Derken pizza zinciri dükkanlarını yeniden aktif hale getirir, yeni dükkanlar açar.

Çocuğu yemek yemeyen anneler mecburen pizza sipariş eder.

Liseli, üniversiteli gençler arasında bir itibar nesnesi haline gelir. Türk mutfağının demode lahmacunu, pidesi terk edilmiş, gençler gruplar halinde pizza dükkanlarına gider hale gelir.

Tesadüfen (!) pizza talebini patlatan bu çizgifilmi çoktan tahmin ettiniz değil mi?

Bravo! O çizgi film “Ninja Kaplumbağalar”!

O pizza zincirini de tahmin ediyorsunuzdur, onu da buraya yazmayayım.

* * *

Şimdi o çocuklar büyüdü, çizgifilmi ilk izleyenler 30’larına geldi.

İlk jenerasyon genç evli, yeni nesil aile oldu.

Onlardan sonraki jenerasyon şimdilerde üniversite öğrencisi, ya yurtta ya da öğrenci evinde kalıyor.

İlk jenerasyondaki evliler evde yemek pişirmek yerine sık sık şöyle diyor : “Pizza mı söylesek?”

Bir sonraki jenerasyon da yurt odasına ya da öğrenci evine neredeyse her akşam pizza sipariş ediyor.

* * *

İşte algılarımız böyle yönetiliyor.

20-30 yıllık stratejiler çiziliyor, uygulanıyor.

Bizim eğlenceli diye olarak izlediğimiz masum çizgifilmler, diziler, sinema filmleri birtakım fikirlerin beyinlerimize çok daha hızlı zerk edilmesini sağlayan katalizörlerden ibaret.

Ve emin olun, bu bilinçaltı pazarlamacıları, bu algı sihirbazları bize sadece pizza yedirmiyor…!

* * *

Bu sadece bir örnekti,

Her Amerikan filminde Apple bilgisayarların görünmesi bugünkü Apple çılgınlığının temeliydi.

Her filmde sabah işe giderken elinde Starbucks kahve ile koşturuyor olması bugün bir kahveye 15 lira ödüyor olmamızın müsebbibi.

Afrika’da ayağında ayakkabı olmadığı için petşişe bağlayan Afrikalı gençlerin elinde içine su doldurulmuş Coca-Cola kutularıyla gezmeleri ve bununla sınıf atladıklarını düşünmeleri de yıllardır Coca-Cola’nın yaptığı “MUTLULUK” reklamlarının sonucu. Gerçekte mutlu olmayanlar içtikleri içecekten mutluluk akıtmaya çalışıyor işte, başka bir şey değil.

Biz hatırlamayız ama babalarımızın hayranı olduğu Western (Vahşi batı) filmlerindeki karizmatik kovboyu. O kovboyun ağzındaki Marlboro sigarayı babalarımız bugün hala bırakabilmiş değil. Etkiye bakar mısınız?

İşte bu yüzden unutmayalım;

Bize sunulan görüntülerin, reklamların, film ve dizilerin %99’u bir amaca hizmet ediyor.

İnanmadan, etkilenmeden, kendimizi kaptırmadan önce iki kere düşünelim.

“Bütün uyuyanları uyandırmaya bir tek uyanık yeter” diyordu Malcolm X,

Uyanık olmayana pizzayı da yedirirler, kolayı da içirirler üzerine de bir sigara yaktırırlar…

Afiyet olsun!

TARİH /// DR. SALİH EROL : Bursa’nın işgali sırasında Mustafa Kemal’in bir telgrafı


DR. SALİH EROL : Bursa’nın işgali sırasında Mustafa Kemal’in bir telgrafı

22 Mart 2020 Pazar

Bu yazımızda çok değerli bir arşiv belgesini yayımlıyoruz. Yenişehirli Ethem Paşa’yı çalışırken kullandığımız Eskişehir İstiklal Mahkemesi evrakının arasından çıktı bu belge. Belgenin Ethem Paşa’da bulunması ve mahkemeye onun tarafından sunulmasının sebeb-i hikmeti, Paşa’nın o tarihlerde geçici bir süre Yenişehir Kaymakamlığı görevini yapmasıdır. Dolayısıyla belgenin birinci muhatabı olarak onu saklamış ve yeri geldiğinde de kendisini savunmak amacıyla mahkeme başkanlığına sunmuştur.

Günümüzden yüz yıl öncesine ait olan belgenin tam tarihi 10 Temmuz 1920. Bu tarih, Bursa’nın işgalinden sadece iki gün sonra demektir. Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti’nin reisi olarak Mustafa Kemal, işgalin ertesi gününün (9 Temmuz 1920 Cuma) akşamında alelacele Bozüyük’e gelerek cephenin durumunu yerinde inceledi.

1920 yılının Temmuz ayı bilhassa Bursa için çok büyük bir felaketin başlangıcı oldu. Çünkü o tarihlerde Yunan birlikleri Bursa’nın kapılarına dayanmış ve bu mukaddes beldeyi işgal etmişlerdir.

Ankara’da TBMM’nin ve hükümetinin başında bulunan Mustafa Kemal Paşa, yanındaki heyetle beraber büyük bir heyecanla Bozüyük’e kadar gelmiş ve gelişmeleri sıcağı sıcağına takip etmekte, civar yerlerin ahalisine, yetkililerine çektiği telgraflarla işgaller karşısında durmaları için moral aşılamaya çalışmaktadır.

Bilhassa yerel resmi yetkililere vatansever duruş göstermeleri; halka iyi örnek olmaları hususunda uyarmaktadır. Aksi davranış gösterenlerin sert bir biçimde cezalandırılacağını haber vermektedir (Nitekim daha sonraları yaşanan gelişmeler karşısında sergilediği tavırla bu uyarıları kulak ardı edecek olan Yenişehirli Ethem Paşa, Eskişehir İstiklal Mahkemesi’nde cezalandırılacaktır).

Milli Mücadele’nin bu hararetli zamanlarında durumu kritik olan yerlerden biri de Yenişehir’dir. Çünkü Yunan birlikleri Yenişehir’in sadece altmış kilometre kadar uzağında bulunuyorlardı ve bu durumda işgal tehlikesi altında bulunan yerlerden biridir Yenişehir.

İşte, böyle bir durumda Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal imzasıyla Yenişehir Kaymakamlığı’na bir telgraf gönderilmiştir. Telgraf, Bozüyük’ten çekilmiştir. Mustafa Kemal’in bu telgraftaki iyimser ifadelerine bakıldığında, Bursa’nın düştüğünden henüz haberinin olmadığı ya da haberi olsa bile bu kötü durumun halkın cesaretini kırmasını istemediği için elîm işgal hadisesinden bahsetmediği anlaşılmaktadır.

“YUNANLILARIN YENİLME ZAMANI GELMİŞTİR”

Telgrafında genel durumun memnuniyet verici olduğunu; artık Yunanlılar için yenilgi ve geri çekilme zamanı olduğunu belirtmektedir. Oysa yaşanan gelişmeler, bir süre daha, bunun aksini ispatlamıştır. Yunan işgal kuvvetleri Bursa’yı işgal ettikleri gibi 1920 yılı sonbaharında içlerinde Yenişehir ve İnegöl’ün de bulunduğu birçok yeri daha işgal edecek ve Doğu’ya doğru ilerleyişlerini sürdüreceklerdir.

Genel süreci bir kenara bırakıp, Yenişehir’in Milli Mücadele Tarihi’nde son derece kıymetli bir yeri olan telgraf metnine özel olarak odaklandığımızda dikkat çekici olarak şu hususları belirtebiliriz:

Mustafa Kemal Paşa, Yenişehir halkından vatansever duygularla gelecekten umutlu olmalarını isterken, her şeye rağmen azimli, metin ve sakin olmalarını istemektedir. Bu duygularla Kuva-yı Milliye’nin askeri tedbirlerine destek olmalarını en başta Yenişehir’in yetkili makamlarından ve ardından halktan beklemektedir. Halkın paniğe, endişeye kapılıp memleketinden göç etmemesini; yerinde sabırla kalmalarını öğütlemektedir. Ancak bu emirler, tavsiyeler doğrultusunda hareket edilirse Müslümanlığın – Osmanlılığın şan ve şerefinin korunacağının altını çizmektedir.

TBMM’nin ve reisi Mustafa Kemal’in Osmanlı padişahıyla bütün restleşmelerine; padişah ve İstanbul Hükümeti tarafından açıkça hedef tahtasına konulmasına rağmen “Osmanlılığın Şanı”ndan övgüyle bahsetmesi halkı etkilemeye yönelik dikkat çekici bir detaydır.

Okuyucularımızı belgenin asıl suretinin fotokopisinden yaptığımız çeviriyle ve bu çevirinin sadeleştirdiğimiz haliyle baş başa bırakmadan önce şu hususun altını çizmek isterim:

Kurtuluş Savaşımızın lideri; TBMM’nin başkanı ve Cumhuriyetimizin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bu telgrafı Yenişehir ve Bursa tarihinde şanlı bir sayfadır. Yaşanan bütün işgal hadiselerinin karşısında kurtuluş ümidini bir kale gibi sağlam tutan; işgalin tehlikeli bölgesinin yanı başına kadar gelerek halka umut aşılayan gerçek bir liderdir Mustafa Kemal.

YENİŞEHİR KAYMAKAMLIĞI’NA ÖNERİ

Bence, kurumsal anlamda telgrafın muhatabı olan Yenişehir Kaymakamlığı bunun orjinalini ve çeviri yazısını çerçeveletip hükümet konağına asmalı ve kaymakamlığın internet sayfasına almalıdır.

Tabi ismimizi ve yazımızı dipnot olarak belirtmek kaydıyla.

  • Salih EROL

TELGRAFNÂME(Çeviriyazı)

Yenişehir Kaymakamlığına

9 Temmuz akşamı cepheye muvasalat ile vaziyeti tedkik ettim. Ahvâl-i umumiye şayân-ı memnuniyettir. Yunanlılar için ric‘at, mağlubiyet zamanı hulul etmiş olup inâyet-i Hakk’la an-karîb asâr-ı fiiliyesi görülmeğe başlayacaktır. Bu andan itibaren bütün halkın âtiden mutma‘in olarak azim ve metânet ve sükûnetle ittihaz olunan tedâbir-i askeriyeye muavenet ve müzâheret eylemesinin ve me’murîn-i hükümetin bu hususta halka nümûne-i imtisâl olmalarının te’minine ve bundan sonra Osmanlılığın, Müslümanlığın şân ve şerefini nakise-dâr edecek lüzumsuz telaşın ve tereddüdü ve muhâceret gibi ahvâlin pek şedîd muamelâtı intac eyleyeceğinin ehemmiyetle nazar-ı dikkate alınmasını tebliğ ederim.

10 Temmuz 1336 (1920)
Büyük Millet Meclisi Reisi
Mustafa Kemal

TELGRAFNÂME (Sadeleştirilmiş Çeviri)

Yenişehir Kaymakamlığına,

9 Temmuz 1920 Cuma gününün akşamı cepheye ulaşarak durumu inceledim. Genel durum, memnuniyet vericidir. Yunan askerleri için geri çekilme ve yenilgi zamanı gelmiştir. Allah’ın izniyle en kısa zamanda düşmanın yenilgisi ve geri çekilmesi görülecektir. Bu andan itibaren halkımızın gelecekten yana umutlu olarak, azim, metânet ve sükûnet içinde hazırlanan askeri tedbirlerimize yardımcı olmaları ve ordumuzla dayanışma ruhu içinde olmaları beklenmektedir. Bu bağlamda resmi görevlilerin, idarecilerin halka örnek olmaları temin edilmelidir. Bundan sonra Osmanlılığın – Müslümanlığın şan ve şerefini zedeleyecek gereksiz telaş, tereddüt ve halkın yerlerinden göç etmesi gibi durumların yaşanması halinde sert cezalar uygulanacağını önemle dikkatinize sunarım.

10 Temmuz 1920
Bozüyük
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal

SAĞLIK DOSYASI : Koronavirüste Örnek Ülke Tayvan Ne Yaptı ???


Koronavirüste Örnek Ülke Tayvan Ne Yaptı ???

4 Mayıs 2020

Son yaşanan olaylar ve gelişmeler göstermiştir ki Tayvan, yayılmakta ve etkisini henüz yitirmemiş olan bir virüsün kontrolünün bilim, teknoloji ve demokratik yönetişim yoluyla sağlanabileceğinin canlı kanıtıdır. Bütün dünya halen korona virüs pandemisine karşı savaşmaktadır. Yeni bir virüsle karşılaşan bulaşıcı hastalık uzmanları ve hükümet yetkilileri, virüsün ortaya çıkardığı hasarları kontrol etmek ve bu hasarların etkilerimi hafifletmek için yeni önlemler uygulamaya hazırlanmaktadır. Singapur, Güney Kore ve Hong Kong gibi birkaç Asya hükümeti, salgının ilk dalgasını nispeten başarılı bir şekilde kontrol ettikleri için dünya genelinde yankı uyandırdı.

Pasifik Okyanusu’nda yer alan küçük bir adada COVID-19 ile mücadelede eşine az rastlanır bir başarı elde edilmesine rağmen tartışmaların gerisinde kalmıştır. Neden mi? Çünkü bu küçük ada ülkesi olan Formosa Adası veya Tayvan, DSÖ üyesi olmadığı için DSÖ günlük bilgi akışında Tayvan’dan hiçbir açık veri gösterilmemiştir. 73 Tayvanlı ’nın hayatını kaybettiği ve 346 kişinin etkilendiği 2003 SARS salgınından sert bir şekilde hasar alan Tayvan, gelecekteki bir salgın için ciddi hazırlıklar yapmıştır. Böylece Tayvan, Çin’in Wuhan bölgesinden ilk vaka rapor edilir edilmez virüse karşı teyakkuz halinde olmuştur. 20 Ocak’ta Tayvan, tıp ve halk sağlığı uzmanlarından oluşan ve saygın bir epidemiyolog olan Başkan Yardımcısı Dr. Chen Chien-jen ve Dr. Shi-Chung Chen liderliğinde yönetilen bir Merkezi Salgın Komuta Merkezi (CECC) kurmuştur. Ardından gözetim, temas takibi ve izolasyon / karantina hemen uygulanmış ve bunun sonucunda Tayvan, yoğun halk sağlığı önlemleri ile düşük vaka sayısını korumayı başarmıştır. Geni kitlelerin cesaretlerinin kırılmasına rağmen hiçbir tiyatro salonu, alışveriş merkezleri ve en önemlisi okullar kapatılmamıştır.

Shi-Chung Chen ve Chen Chien-jen.

Tayvan, çoğunlukla Avrupa ve Kuzey Amerika’dan dönen öğrenciler veya göçmenler nedeniyle Mart ayı vakalarının artığını tespit etmiştir. Sisteme ilave bir yükler getirilirken, sıkı bir karantina uygulaması takip edilmiştir. Bugün toplam 80.000 kişi tecrit altında ve telefonla takip edilen günlük sıcaklık ve belirti kontrolleri ile bu kişiler izlenmektedir. Karantinaya alınan bir kişinin telefonundan alınan GPS verileri belirli bir aralığın dışındaki bir hareketi gösteriyorsa, kişinin yerini doğrulamak için bir takip telefon görüşmesi yapılmaktadır[1].

Tayvan koronavirüs vaka grafiği [15 Şubat – 29 Nisan] – Kaynak: worldometers

Tayvan Ocak ayında COVID-19 RT-PCR testlerine başlamıştır[2]. Başlangıçta salgın bölgesinden dönen kişilere veya ilgili seyahat öyküsü olan semptomatik hastalara testler uygulanmıştır. Komşu Asya ülkelerinde vaka sayısında artış olduğunda, sağlık yetkilileri şiddetli grip olduğu bildirilen hastaların geriye dönük taramalarını yapmıştır. Bu, herhangi bir seyahat öyküsü olmayan ilk vakayı belirlemiştir ki hastanın, başka bir salgın bölgesi olan Zhejiang, Çin’den bir yolcuyla temas eden bir taksi şoförü olduğu ortaya çıkmıştır. CECC, salgının gelişimine bağlı olarak gözetim ve test kriterlerini hızla ayarlamıştır. Son zamanlarda, koku veya tat alma duyusunda bir kayıp olduğunu bildiren hastaların test edilmesi zorunluluk haline getirilmiştir. Günümüz itibariyle 0 vaka bulunmaktadır[3]. Çin’den gelen önceki raporların aksine, kadın hastaların ( ortalama yaş 32) erkek hastalardan (yüzde 57–43) daha fazla olduğu Tayvan’daki hasta demografisi daha genç bir nüfuzu içermektedir[4].

Dikkat çeken nokta ise, hastaların sadece yüzde 49’unda ateş ve yüzde 37’sinde genellikle burun akıntısı olarak adlandırılan rinore belirtisi vardı. Hastaların sadece yüzde 7’si son aşamada olan akciğer iltihaplanması sıkıntısı nedeniyle başvurmuştur. Eklemek gerekirse halka açık alanlarda 1 metreden fazla fiziksel mesafeye dikkat edilmesinin yanı sıra 1 Nisan itibariyle de yüz maskelerinin ulaşımda da kullanılması zorunlu olmuştur. Ocak ayının başlarında Tayvan hükümeti yüz maskeleri ve diğer kişisel koruyucu ekipmanların (PPE) yanı sıra kritik tıbbi malzeme üretimini hızlandırmıştır. Toplumdan ayrı tutulmuş ve aciliyetine göre sıralaması yapılan hastaların herhangi bir negatif artışına karşı basınç odalarının daha iyi kullanılması gibi sofistike planlar planlanmıştır. Ulaşım Bakanlığı tarafından salgın bölgelerinden dönen yolcuları almak için oluşturulan salgın mücadele filosu temas takibini kolaylaştırmak için toplanmıştır. Tayvan’da tedavi bilimi ve aşıların geliştirildiği biyomedikal endüstrisi, Silmitasertib (CX-4945) adlı aşının şu anda araştırılmakta olan umut verici bir aday olduğunu söylemektedir[5]. Tayvan sadece demokrasinin feneri değil aynı zamanda yayılmakta olan bir virüsün kontrolünün bilim, teknoloji ve demokratik yönetişim yoluyla sağlanabileceğinin canlı kanıtıdır. Ve görülmüştür ki acımasız otokratik önlemlere gerek yoktur.

Ali Demir

Stratejik Ortak Misafir Yazar

TARİH : İrlandalılar, İngiliz Emperyalizmini Yenen Mustafa Kemal Paşa’dan Yardım Talep Ediyor


İrlandalılar, İngiliz Emperyalizmini Yenen Mustafa Kemal Paşa’dan Yardım Talep Ediyor

İleri gazetesinin 12 Ocak 1923 tarihli nüshasının 2. sayfasında yayımlanan; İrlandalıların İngiliz emperyalizmini yenen Mustafa Kemal Paşa’dan yardım talebine dair Arap harfli Türkçe haberi aşağıdadır:

“İngiliz emperyalizminden Türkiye’yi kurtaran Mustafa Kemal Paşa’dan İrlanda halkının yardım talebi.”
“İrlandalılar Türklerden yardım bekliyor.”
“Amerika’daki İrlanda Cemiyeti’nin Kumandanımıza mektubu. “

“Milli Mücahede’si ile [ABD] Yeni Dünya’nın da hürmetini kazanan Türkiye’nin aynı Mücahede’yi yapan İrlanda’ya yardım etmesi hususunda Mustafa Kemal Paşa’nın aracılığı rica ediliyor.
Amerika’da İrlanda Cumhuriyeti “.. Cemiyeti” Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne hitaben 26 Aralık 1922 tarihiyle bir mektup göndermiştir. Gerek bu mektubun ve gerek mektuba ilişik olan Daily News gazetesinden kesilen yazı tercümeleri aşağıdadır:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne.
Muhterem Reis Hazretleri gizli hükümetimizin Amerika’nın Providence şehrinde günlük yayımlanan Daily News gazetesinin 11 Aralık 1922 tarihli nüshasında yayımlanmış fıkrasının gazeteden kesilen yazısını ilişikte takdim ediyorum.

Lozan’da akd edilecek konferansta Ankara’dan gönderilecek murahhasların İrlanda Cumhuriyeti’ne de yardımda bulunması istirhamına dair zatıalilerine müracaat için Amerika’da ………….. cemiyeti tarafından verilen karar ve adı geçen gazeteden kesilen yazı bulunmaktadır.

Yaptığı Milli Mücahede ile Yeni Dünya’nın da hürmetini kazanan Türkiye’nin; aynı Mücahede’yi yapan İrlanda’ya da yardım etmeyi esirgemeyeceğine eminim. Türkiye’nin kurtarıcısı olan zatıalilerinin de yardımını istirham ile arzı hürmet eylerim efendim.
Amerika’da İrlanda Cumhuriyeti’ni .. Cemiyeti Reisi Wiliam Darry.

Amerika’nın Providence şehrinde yayımlanan Daily News gazetesinin 11 Aralık 1922 tarihli nüshasında yer alan fıkranın çevirisi aşağıdadır:
Amerika’da … İrlanda Cumhuriyeti Cemiyeti Irish Holl’de her hafta düzenli yaptığı toplantıların son haftadaki toplantısında; aşağıdaki telgrafın İstanbul’da Mustafa Kemal Paşa’ya keşide edilmesine oybirliği ile karar verilmiştir.

İrlanda Cumhuriyeti’ni ve İrlanda halkını Hıristiyan İngiltere’nin vahşetinden ve İngiltere’ye satılan serbest hükümetin İrlandalı dönek katillerinden kurtarmanızı istirham ederiz.
Providence’da İrlanda Cumhuriyeti .. Cemiyeti”

İleri gazetesi, 12 Ocak 1923, sayfa: 2.

TARİH /// Özgür Barış ETLİ : İskandinav Mitolojisinin kökenindeki Türk Mitolojisi


Özgür Barış ETLİ : İskandinav Mitolojisinin kökenindeki Türk Mitolojisi

25 Mart 2018

1.İskandinav Mitolojisi

İskandinav denilen topluluklar bugün Norveç, İsveç, Danimarka, İzlanda ve Faroe Adaları’nda yaşamakta olan insan topluluklarını kapsar. Günümüzde İskandinavlar yanlış olarak Viking olarak adlandırılır. Halbuki Viking çağından (750-1070) çok daha önceleri İskandinav kültürünün oluştuğu görülür. Bu kültürün başlangıç noktası muhtemelen Bronz Çağı’na (M.Ö. 1600-450) kadar uzanır. Erken İskandinav kültürü hakkında yazılı kaynak olmasa da taş ve metal işçiliği bulguları, tanrı ve tanrıça motifleri, antik mitler ve ritüeller bize bu konuda birşeyler söyler[1]. Lindau‘ya göre M.Ö. 2 binlere tarihlenen arkeolojik kayıtlar İskandinav kültürünün kökenlerini sunar[2].

İskandinav mitolojisi ve Viking inanışları incelendiğinde Türk kültürünün dünyanın bu kısmını da etkilemiş olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Üstelik bu kültürel ilişkiyi ilk kez ortaya çıkaranlar İskandinavya toplumundan olan önemli kişilerdir. Örneğin, İsveçlilerin Türk kültüründen oldukça etkilenmiş olduğunu aktaran kişilerden biri İsveç tarihinin kurucusu sayılan Prof. Sven Lagerbring‘tir[3].

Vikinglerin geleneksel hikayeleri tanrılar, devler, yaratıklar hakkındadır. Bu hikayelerin çoğu dünyanın yaratılışıyla ilgili mitleri anlatır. Bunlar Viking sagaları adıyla bilinir. İskandinav mitolojisinde tanrılar ölümsüz değil ölümlüydüler. Yani daha çok insanı andırırlar. Dev boyutlu olmaları onları insanlardan ayırır. Tanrılar insanların sahip oldukları sevme, korkma gibi duygulara da sahiptirler. İnsanlar gibi yaptıkları işler başarısızlıkla sonuçlanabilir. Yendikleri gibi yenilebilirler de. İskandinav mitolojisinde dokuz dünya bulunur. Bunlar: Muspelheim, Niflheim, Helheim, Jotunheim, Asaheim, Vanaheim, Alfaheim, Svartalfaheim, Mannaheim gibi alemlerdir. Örneğin, insanların yaşadığı Midgard, Mannaheim‘de bulunur. Bunun yanı sıra, tanrıların yaşadığı yerin adı Asgard‘dır. Cennetin olduğu yer burasıdır. Burada Odin‘in sarayı Valhalla bulunur. İskandinav mitolojisi tanrılar açısından oldukça zengindir. Örneğin, Aegir okyanusun ve deniz kıyısının tanrısıdır. Kızdığında fırtınalar yaratır. Balder, sevgi ve bilginin tanrısı olup Odin ve Frigg‘in oğludur. Şiir tanrısı Bragi‘dir. Gündüz tanrısı Dagr‘dır. Sağlık tanrıçası Eir‘dir. Loki, Odin‘in erkek kardeşi olup ateş tanrısıdır. Fenrir, Loki ve dişi dev Angerboda‘nın oğludur. Loki ve Angerboda‘nın oğullarından biri deJormungand denen yılandır. İskandinav mitolojisindeki kıyamet Ragnarok zamanında Thor tarafından öldürülecek fakat aynı zamanda onu ısıracak olan yılandır. Freya, aşk ve güzellik tanrıçasıdır. Frigg, gök tanrıçasıdır, Odin‘in eşidir. Heimdall, şafak tanrısıdır[4].

2.Tanrı Odin’in Türk Kökeni Hakkında İddialar

Snorre Sturlesson‘un Edda‘sında, Odin‘in Turkland‘dan kuzeye yolculuğu anlatılır. Sturlesson, sadece Odin‘in Turkland‘dan geldiğini yazmıyor aynı zamanda onun İskandinavya’ya Türk geleneklerine uygun adetler getirdiğini, Türk dilinin İskandinav diline ve hatta İngiliz diline etki yaptığını da yazıyor. Üstelik, Odin‘in oğlu Yngve‘nin İsveç kralı olduğunu da söylüyor. Örneğin Ynglinge Destanı‘nda şu sözler geçer: “(…)Sveigder ülkeyi babasından devraldı. Tanrılar yurdunu ve ilk Oden’i ziyaret etme sözü verdi. Kendisiyle birlikte on iki yoldaş dünyayı dolaştı. Türk ülkesine (Turkaland) ve Büyük İsveç’e (Svitjod det stora) geldi. Orada pek çok akrabasını buldu. Bu yolculuk beş yıl sürdü. Sonra İsveç’e (Svitjod) geri döndü.”[5]. Hervavar Destanı‘nda ise şu cümlelere rastlarız: “(…)O sıralar Doğu’dan Asyalılar ve Türkler geldiler ve buraya Kuzey’e yerleştiler. Önderlerinin ismi Oden idi. Sekiz oğlu vardı. Hepsi birer büyük ve güçlü adam oldular.”[6]. Bosa Destanı’nda ise yine Odin‘in Asya topraklarından geldiği dile getirilmektedir: “(…)Doğu Gotland’ı Ring isimli bir kral yönetti. O, Göte’nin oğlu, İsveç kralı Oden’in torunuydu. Oden Asya’dan gelmişti ve Kuzey’in en ünlü kraliyet hanedanlıkları onun soyundan gelmeydi.”[7].

Odin‘in Asyalı kökeninden bahseden yalnızca Edda‘lar değil elbette. Birçok yazar ve tarihçi bu konuya değinmeden geçememişler eserlerinde. Örneğin, bunlardan biri “A Modern Theory of Language Evolution” adlı eserin yazarı Carl J. Becker.Becker, bu eserinde Odin‘in Asya kökeninin yanı sıra “Od” kelimesinin Türkçe “ateş” anlamına geldiği vurgusunu da yapıyor: “Odin, Aesir tanrılarıyla birlikte kuzey halklarının deneyimine Orta Asya’dan, Asgard’dan gelen yeni bir deneyim kazandırıyor. İskandinav geleneklerinde Gök-Türkler, İskitler ve/veya Sarmatlar Alfheim’daki beyaz Elfleri hatırlatırlar. Alfheim’deki beyaz elflerin kralı Freyr’dır. Bu elfler Swartalfheim’ın siyah cüceleri gibi metal işçiliği konusunda yetenek sahibidirler. Bu durum, Doğu Anadolu’da Toros vadilerinde yaşayan Türk kavimlerinde de görülür. (…) Odin doğudan döndüğünde yanında metal işleme bilgisini de getirmişti.Od”, Türkçe’de ateş anlamına gelir,Odunkelimesi iseodun (firewood)anlamına gelir. Bu durumdaOdin the Ygg”, “İyi ve genç oduna dönüşür.”[8]. “Norse Mythology A Guide To Gods, Heroes, Rituals and Beliefs” adlı eserde ise “Biz aynı zamanda onu (Oden’i) Ynglinga Saga’nın ilk kısmında görüyoruz. Bu bölümde Odin’in halkının lideri olarak onları Turkland’dan İskandinavya’ya getirdiğini anlıyoruz” satırları vurgulanıyor[9].

Turgay Kürüm ise Odin‘in Türk Kökeni hakkında şu bilgileri veriyor: “Tarihi bilgiler ve adı geçen eserdeki diğer bilgilerin ışığında Odin’in, M.S. 3. yy.’da Karadeniz’in kuzeyine gelen Gotlar’dan olduğu, Don ve İdil nehirleri arasına hakim olan Got kabilesinin lideri olduğunu, Germanik’in Hıristiyan olması sonrasında yaşanan süreçte pagan inancını koruyarak ana yurdu olan İskandinavya’ya (Gotaland) Avrupa’ya Hun akınları başlamadan, kabilesiyle geri döndüğü ve İskandinavya’da Viking krallığını kurduğu anlaşılmaktadır.”[10]. “Alpler ve Elfler: Türk ve İskandinav Dünyalarında Kahramanlık Olgusu” adlı makalelerinde Doç. Dr. Osman Karatay ve Emre Aygün, Odin hakkında ilginç bilgiler aktarırlar. Karatay ve Akgün‘e göre Türkistan’dan İskandinavya’ya göç eden Odin, daha sonra tanrısallaştırılmış ve kuzeylilerin baş tanrısı haline gelmiştir. Onlara göre Odin‘in kavminin adı Az‘dır, yani Göktürk yazıtlarında karşımıza “Az budun” olarak çıkan, Abakan bozkırında Kırgız komşuluğundaki halk. Yine Karatay ve Aygün‘ün Nizamüddin Şami’den aktardıklarına göre Timur bir sefere çıkmadan önce bu bölgedeki Öden Ata‘nın kabrini ziyaret etmiş, dua ve dilekte bulunmuştur[11]. Doç. Dr. Osman Karatay, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü” adlı makalesinde de Odin‘in Türk kökenlerini açıklamıştır[12].

Bazı kaynaklara göre Odin‘in tanrı olarak kabul edilmesi onun doğa üstü güçleri daha doğrusu şamanik özellikleri nedeniyledir. Bu, Oden Ata‘nın bir lider olduğu kadar aynı zamanda bir şaman (kam) olduğu ihtimalini doğurur. Eğer öyleyse Oden Ata‘nın şamanik özelliklerini gören İskandinav halkı onu tanrı mertebesine yükseltmiş olabilir. Odin‘in şamanik ruh yolculukları iyi belgelenmiştir. Ynglinga Saga‘nın aktardığına göre Odin diğer kişilere uyku halinde veya ölüme yakın bir halde görünürken uzak diyarlara haber gönderebiliyordu. Bir Eddic şiiri olan “Baldur’un Rüyaları”nda ise Odin sekiz ayaklı atı Sleipnir‘i sürüyor ve bu atı ile yer altı dünyasına Avrasya’lı şamanlar gibi bir yolculuk yapabiliyordu[13]. Mircae Eliade‘ye göre ise Odin, tüm dünyadaki şamanların sahip olduğu gibi Hugin ve Munin adlı iki kuzguna sahipti[14].

3.İskandinav Mitolojisinin Yaşam Ağacı: Yggdrasil

Yggdrasil, İskandinav mitolojisindeki kutsal yaşam ağacıdır. Ona aynı zamanda “Dünya Ağacı” da denilir. Yggdrasil, 9 dünyayı, alemi dalları aracılığıyla birbirine bağlar. Yggdrasil‘in en tepesinde kartal Vedrfolnir bulunur. Bu kartal buradan tüm dünyayı gözler. Odin, runların (runik yazıların) sırrını öğrenebilmek için Yggdrasil‘in dallarında dokuz gece boyunca asılı kalmıştır. Yggdrasil, mitolojide genellikle uzun yaşamı, bereketi, yeniden doğuşu ve bilgiyi temsil eder[15]. Edda‘da anlatıldığına göre,Yggdrasil yerin dibinden gökyüzüne uzayan yüce bir ağaçtır. Yggdrasil’in tüm dünyayı örten dokuz dalı ve uçları göklerde başlayan üç kökü vardır. Bu köklerin her biri bir kaynaktan suyunu almaktadır. Köklerden biri Asyalıların oturduğu Asgard‘ın (Asyalıların yurdu) altındadır[16].

Yggdrasil‘in kökleri altında kutsal suyun bulunması bize Türk mitolojisinin dünya ağacının “hayat suyu”nu hatırlatır. Türk mitolojisinde dünya ağacı, bazen “hayat suyu” inancı ile de birleşmiştir. Mesela, Altay efsanelerinin bazılarında “hayat ağacı” göğün 12. katına kadar yükselen “dünya dağı”nın üstündeki “kayın ağacı” olup altındaki çukurda yer alan bu “hayat suyu” bazan ölümsüzlük veya yeni bir güç, bazen da sağlık veya gençlik bahşederdi (Ögel, ss:106-107)[17]. “Hayat ağacı” veya “Dünya Ağacı” kavramı Türk mitolojisinde de önemli bir yere sahip. Türklerde halı ve kilim desenlerinde hayat ağacı bir motif olarak oldukça yaygın bir şekilde kullanılmış. Hatta mezar taşlarında bile hayat ağacı motiflerini görebilmek mümkün. Türklerde şamanlar hayat ağacını kullanarak gök tanrıya ulaşırlardı. Altay mitolojisinde bu kutsal ağacın tepesinde Tanrı Bay Ülgen otururdu. Şaman davullarında da hayat ağacı resmedilmişti. Türklerin hayat ağacının da (Yggdrasil gibi) 9 dalı bulunurdu. İlginçtir, Türklerin hayat ağacının en üstünde de insan ruhlarını temsil eden bir kuş bulunurdu. Mitolojiye göre insan ruhu henüz dünyaya gelmeden bu ağacın tepesinde bir kuş olarak beklerdi. Telüt Türkleri arasındaki bir boy, sağ kanadı Güneş’i, sol kanadı Ay’ı kaplayan bir gök kuşuna inanırmış. Sibirya’da şehirlerin ve yurtların yanında bir uzun sırık ve üzerinde tahtadan bir kuş bulunuyormuş. Bu kuşa gök kuşu, direğe de gök direği deniyor. Bu direk, hayat ağacı olarak kabul ediliyor. Bu, yerle göğü birleştiriyormuş[18].

İskandinav mitolojisinde Yggdrasil ağacının ortasında insanların yaşadığı yer olan Midgard (Orta Dünya) bulunur. “Altay Bilik” adlı kitapta da Türklerin hayat ağacının ortasında insanların yaşadığı bir “Orta Dünya”dan bahsedilir: “Bizim üzerinde yaşadığımız orta dünya, Yer’in üstündedir. Orta dünyanın görünen ve görünmeyen iki dünyadan ibaret olduğunu söylenir. Orta dünyanın düz kısımları (dağ vadileri ve bozkır), yani görünen tarafı insanlara aittir.”[19].

İskandinav Mitolojisinin Yaşam Ağacı Yggdrasil, 9 dünyayı dallarıyla birbirine bağlıyor. Türk Mitolojisinde de Kayra Han, dünyanın merkezine 9 dallı çam ağacı dikiyor. 9 sayısı Türk mitolojisinde en önemli sayılardan biri olarak karşımıza çıkıyor: 9 ağaç, hayat ağacının 9 dalı, 9 boy, 9 oğuz, 9 felek vb. Altay şamanlarında ise 9 ok inanışı var. Tanrı Ülgen‘in 9 kızı ve 9 oğlu var. Altaylılar’da Gök Tanrı kurbanı törenleri 9 gün sürüyor, İlkbahar bayramına ise 9 kız ve 9 erkek katılıyor. Yakut Türklerinin Er Sogotoh Destanı‘nda gök 9 katlı tasvir ediliyor. Ayrıca, Yakutlarda gök ruhları 9 adet. Yggdrasil, üst ve alt alemleri birbirine gökkuşağı ile de bağlar. Aynı şekilde Türk mitolojisinin Dünya Ağacı da dünyaları gökkuşağı ile bağlar. Şamanizmin en kutsal motiflerinden biri olan Yaşam Ağacı’nın İskandinavya’ya Türk Mitolojisinden aktarıldığı ortadadır.

Dar anlamda şamanizm, tipik olarak Sibirya ve Orta Asya’ya özgü bir dinsel olgudur. Terimi bile, Rusça aracılığıyla, Tunguzca ‘şaman‘ sözcüğünden gelir. Asya’nın ortalarında ve kuzeyinde konuşulan öteki dillerde buna karşılık olan terimler şöyledir. Yakutça ‘ojun‘ [Odin’in kökeni olmalıdır], Moğolca büge ve udegan (karş. Buryatça udayan: “kadın şaman”), Türkçe-Tatarca kam(Altayca kam, gam, Moğolca kami vb (Eliade, 2006:22)[20].

  1. İskandinav Mitolojisinin Diğer Ögeleri ve Olası Türk Mitolojisi Kökenleri

İskandinav mitolojisinde Jormungand, kıyamet Ragnarök zamanında Thor tarafından öldürülecek fakat aynı zamanda onu ısıracak olan yılandır. “Jormungand”, kelimesi Türkçe’de yılan için de kullanılan “Sürüngen” sözcüğüne etimolojik olarak oldukça benzemektedir. Altay mitolojisinde “Yelbegen” adlı bir yılan da bulunmaktadır. Yine “Yelbegen”, “J(Y)ormungand”a fazlasıyla benzemektedir. Ayrıca, Türkçe “Yorungan (Yorgan)” kelimesi de “Örten” anlamına gelir. İskandinav mitolojisinde Jormunganddünyayı saran, onu örten yılandır.

İskandinav mitolojisinde Slepnir, Odin‘in sekiz ayaklı atıdır ve Odin bu atı ile yeraltı dünyasına Türk şamanları gibi yolculuk yapar. İlginçtir, Türk kamları da göksel veya ruhsal yolculuklarında Tulpar adında bir attan yardım alırlar. Kamlar ata biner ve göğün katlarını bu şekilde geçebilirler. Sleipnir‘in diğer adı Slipper‘dir. Sleipnir ve Slipper de etimolojik olarak Tulpar‘a oldukça benzemektedir.

İskandinav mitolojisinde Surtr ilk canlı varlıktır ve bir alev devidir. Altay destanlarında ise ilk yaşayan varlıklar birer dev olanSartakbaylardır. Bu devlere Sartlar da denilir[21]. Görüldüğü üzere Surtr ve Sartlar birbirine epey benzemektedir. Türk efsanelerine göre Ülgen‘in yarattığı Sartlar, dev cüsseli, ölümsüz insanlarmış.

İskandinav mitolojisinin yaratılış bölümünde ilksel ve sonsuz boşluğa Ginnungagap adı verilir. Sondaki “gap” eki İsveççe’de ve İngilizce’de “boşluk” anlamına gelir. Ginnungagap; büyük, sonsuz boşluk. Tatarca’da ve bazı Türk lehçelerinde de “gap, qap, kap” yine “boşluk, açıklık” anlamlarına gelir. Öyle ki, “kapı, kapka”, “boşluğu örten” anlamındadır. Türkçe’de “sonsuz” kelimesinin karşılığı “bengü” veya “bengi”dir. O halde “sonsuz boşluk”, Türkçe “Bengi-gap” diye birleştirilebilir. Hatta Türk mitolojisinde “sonsuz su”, “ölümsüzlük suyu”nun karşılığı “bengi-sub”dur. GİNN(UN)GA-GAP: BENGİ-GAP eşleştirmesi yapılabilir.

İskandinav mitolojisinde “Angrboda”, “kötülük, felaket, bela getiren kişi” anlamındadır. “Angr”, “bela” vb. anlamlarda kullanılmıştır. Eski Türkçe “bela” ne demek diye baktığımızda karşılığını “mungur” olarak buluruz. “budun” ise “boy, kavim” gibi anlamlara gelir. Bu durumda “mungurbudun”, “bela getiren kavim” anlamına gelir ki, hem etimolojik hem de anlam olarak “angrboda”ya benzer. İlginçtir Başkurt Türkleri’nin “Kongur Buga” adlı bir destanı vardır.

İskandinav mitolojisinde Baldr ya da Balder, ışık ve saflık tanrısı olarak bilinir. Türk mitolojisinde de Kayış Baldır adlı bir varlık bulunur. Fakat bizim Baldır, İskandinavların Balder‘i kadar iyi ve saf değil. Tam tersi, Baldır insanları aldatan bir varlıktır.

İskandinav mitolojisinde ”Ragnarok” kıyametin adıdır, kıyameti temsil eder. Kıyamet zamanı Güneş ve Ay, Skoll ve Hatitarafından yutulacak, Jormungand ve Fenris özgür kalacak, Thor, Jormungand‘ı öldürecek fakat onun tarafından sokulacak,Fenrir, Odin‘i öldürecek, Loki ve Heimdall birbirininin hayatına son verecek, dünya ateşler içinde kalacaktır. Tanrıların birçoğu ölürken bir kısmı yeniden doğacaktır. Görüldüğü üzere İskandinav mitolojisinin kıyameti Ragnarok, kesin bir kıyamet değil bir dönemin sonu, bir diğerinin başlangıcı olacak şekilde gerçekleşiyor. ”Ragnarok”a ”Ragnarök” de deniyor. Bu kelimeyi ”Ragnar-Ök” diye böldüğümüzde ilginç bir anlam çıkarıyoruz. Çünkü ”Ök”, Türklerde ”Gök” anlamına geliyor ve eski Türkler gök için aynen ”Ök” sözcüğünü kullanıyorlar. Türk mitolojisinde kıyamet gününe ”Kalganan Gün”, ”Kalgançı Çak” deniyor. Bunlar ”Kalan son zaman” ya da ”Kalkılan, dirilinen gün” gibi anlamlara geliyor. ”Kalgan” sözcüğü ”Ragnar” sözcüğüne benziyor. Yalnızca söyleniş değil anlam bakımından da. Bu durumda RAGNA/R-ÖK, KALGAN-ÖK benzerliğini öne sürebiliriz. Yani GÖĞÜN KALKMASI veya GÖĞÜN KALAN ZAMANI. Altay Türklerinde Kalgançı Çakkalan son zaman‘ tabiriyle, dünyanın çökmesi tasavvurları anlatılmış olsa gerek. Her afetten ve harpten kurtulmalar sonunda, hayatın devamı görüldüğünden, bu afetlerin, harplerin ve kıyametin sonunda da yeniden yaşama, islam dininde ‘al-kiyame’ ayağa kalkma, ölümde sonra dirilme, hayata geri dönme dahi tesbit edilmiştir; yeni devrin ve yeni hayatın kurucuları peygamberler, azizler, kahramanlar olarak ortaya çıkmışlardır[22]. Rudolf Simek‘e göre ”ragnarök”, ”tanrıların son zamanı, tanrıların son yazgısı” gibi bir anlama gelir ki bu da Türk mitolojisinin ‘son zaman’ kavramına birebir uyar[23].

İskandinav mitolojisinin ögelerinin olası Türkçe kökenleri aşağıdaki tabloda verilmiştir.

5.Sonuç:

Görüldüğü üzere İskandinavya mitolojisinin kökeninde Türk mitolojisinin ögelerini bulabilmekteyiz. Gerek Odin‘in Türk kökeni hakkında vurgulananlar, gerek İskandinav mitolojisinin yaşam ağacı Yggdrasil‘in kökenindeki Yaşam Ağacı hakkında aktarılanlar, gerekse Jormungand, Surtr, Ginnungagap, Angerboda, Ragnarok, Baldr, Sleipnir gibi mitolojik ögelerin Türkçe kökeni hakkındaki olasılıklar bize dönem dönem Türk kültürünün İskandinavya kültürünü etkilemiş olduğunu kanıtlar. İleride yapılacak değerli araştırmalarla bu iki kültür ve dolayısıyla mitoloji arasındaki eşlik ve benzerlikler tezimizi de destekler biçimde ortaya çıkarılabilecektir.

Özgür Barış ETLİ / ozguretli – 2015

Dipnotlar:

[1] Kathleen N. Daly, Norse Mythology A to Z, 2010.
[2] John Lindau, Norse Mythology: A Guide To The Gods, Heroes, Rituals and Beliefs, 2001.
[3] Özgür B. Etli, Oden Ata: Vikingler ve Türkler, 2015.
[4] Etli, a.g.e.
[5] Snorre Sturlesson, Ynglinge Saga.
[6] Abdullah Gürgün, İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine, 2011.
[7] Gürgün, a.g.e.
[8] Carl J. Becker, A Modern Theory Of Language Evolution, 2004.
[9] Norse Mythology: A Guide To Gods, Heroes, Rituals and Beliefs.
[10] Turgay Kürüm, Avrasya’da Runik Yazı, Nevzuhur, Sayı:30, 2012.
[11] Osman Karatay & Emre Aygün, Alpler ve Elfler: Türk ve İskandinav Dünyalarında Kahramanlık Olgusu.
[12] Osman Karatay, Kral Odin’in Turkland’dan İskandinavya’ya Göçü.
[13] Baldrs Draumar, The Poetic Edda.
[14] Mircae Eliade, Shamanism: Archaic Techniques of Ecstasy, 2004.
[15] Daly, a.g.e.
[16] Gürgün, a.g.e.
[17] Nerin Yayın, Efsanevi Hayat Ağacı Munar, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırma Dergisi, Sayı:15, 2008.
[18] Muazzez İlmiye Çığ, Sümerliler Türklerin Bir Koludur, Kaynak Yayınları, 3.bs., 2014.
[19] G. Ahmetcan Asena, Altay Bilik, Pan Yayıncılık, 2011.
[20] Yeşim Paktin, Şaman Yorumlamaları ve Büyüsellik, Ankara, 2013.
[21] Asena, a.g.e.
[22] Saadet Çağatay, Altay Türklerinde Kıyamet Anlayışı (dergiler.Ankara.edu.tr).
[23] Rudolf Simek, Dictionary Of Northern Mythology, 2007.

TARİH /// MESUT BİÇER : Yunan askerinin kaleminden Yenişehir’in işgal günleri


MESUT BİÇER : Yunan askerinin kaleminden Yenişehir’in işgal günleri

20 Şubat 2019

Türk milletinin küllerinden yeniden doğduğu, orduları dağılmış, cephanelerine el konmuş, savaş gemileri tersanelere çekilmiş, tren yolları ele geçirilmiş durumdayken yeniden ayaklandığı savaşın ismi Kurtuluş Savaşı, İstiklâl Harbi ya da başka bir deyişle Milli Mücadele Savaşı’dır. Peş peşe süren savaşların ardından yorgun, bitkin ve en önemlisi belki de gelecekten hiçbir ümidi kalmamış Anadolu insanının silkelenip yeniden ayağa kalktığı yok oldu, bitti derken cihana yeniden kafa tuttuğu ve sonu zaferle biten bir savaştır bu savaş.

Yunanlıların 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkmaları ve 9 Eylül 1922’de geldikleri yerden İzmir’den denize dökülmeleri sürecinde yaşananlar bulunduğumuz coğrafyada oldukça derin izler bırakmıştır. Yunanlıların “Küçük Asya Savaşı” ya da “ Küçük Asya Felaketi” olarak adlandırdıkları sonu onlar açısından derin hüsranla biten bu savaşta yaşananlar ise insanlık tarihine kara leke olarak işlenmiştir.

Kurtuluş Savaşı sürecinde 27 Ekim 1920 tarihinden 6 Eylül 1922 tarihine dek beş kez Yunan ordularının işgaline uğrayan Yenişehir için işgal, işgalde yaşananlar ve buna benzer konular defa kez yazıldı çizildi. Elbette ki; tarihin kıvrımlarında karanlık olarak kalan kısımlar her zaman var olacaktır. Lâkin tarihte karanlık kısımları aydınlatmak, aydınlatmaya çalışmak bizleri istikbale daha emin olarak hazırlayacaktır inancı içerisindeyiz. Bu bağlamda da çalışmalarımıza ara vermeden devam ediyoruz.

Yenişehir’de Yunanlılar tarafından halılarına kadar soyulduktan sonra ateşe verilip talan edilen bir köy camisinin fotoğrafı[23]Son birkaç yıldır bizim Kurtuluş savaşı olarak adlandırdığımız Yunanlıların Küçük Asya Savaşı dediği savaşla ile ilgili olarak Yunan kesiminde de anı türü yaşanmış, tanık olunmuş ve tanıklıkların kaleme aldığı kitaplar yayınlanmaktadır. Örneğin Yunanlı tarihçi-yazar Tassos Kostopulos’un kaleme aldığı “1912- 1922 Savaş ve Etnik Temizlik” isimli kitabında yazar açık ve net olarak Yunan ordusunun Türk halkına yaptığı mezalimleri anlatmaktadır. Buna benzer bir diğer kitap ise Pliziyotis’e aittir. Esasen Anadolu’da Türk halkı ile iç içe komşu olarak yaşayan Haralambos Pliziyotis bir Rum ailesinin mensubudur. 1913’de arkadaşı Sotos ile birlikte gizlice evinden kaçarak Balkan Savaşlarına katılmış. Anadolu harekâtı döneminde de 1920 yılından itibaren dört kardeşi ile birlikte Yunan Ordusunda gönüllü olarak bulunmuştur.[1] Eli kalem tutan bir kişi olsa gerek ki; savaş boyunca da bir günlük tutmuştur. Ve bu günlüğünü daha sonra bir kitap haline getirerek “Anamnisis Tu Metopu, 1920-1921 Mikrasia-Thraki” yani türkçe tercümesi ile “Cephe Hatıraları, 1920-1921 Anadolu-Trakya” ismi ile kitaplaştırmıştır.

Nisan 1920’de başlayıp Ekim 1921’e kadar geçen süreyi konu alan Pliziyotis söz konusu bu günlüğünde yaşadıklarını kendi gözüyle anlatmış, gördüklerini aktarmıştır. Savaş boyunca yaptığı yürüyüşlerde çantasındaki fazlalıklardan kurtulması gerektiği durumda ailesinden aldığı mektupları yakmak zorunda kalsa da günlüğüne her zaman sadık kalmayı tercih etmiştir.[2]

Yenişehir’in Yunan ordusu tarafından ilk kez işgal edildiği tarih olan 27 Ekim 1920, ikinci işgal 6 Ocak 1921 tarihi ve üçüncü işgal tarihi olan 23 Mart 1921 tarihlerinde ki yaşananlara farklı bir bakış açısı olarak bakan günlük muhteviyatında Yenişehir ve çevresinde yaşananları Yunan Ordusunda savaşan bir askerin gözü ile görebilmekteyiz. Pliziyotis 31 Eylül 1920 tarihinde günlüğüne “Bir saat sonra ayrılarak İznik’e gittik. Gece iki köyün dışında durduk. Yanıyorlardı….”[3] şeklinde bir not yazdıktan sonra 3 Ekim 1920’de de “Öğlen birden itibaren tüm bölük, üç Türk köyünün silahlarını almaya gitti. Silahlı gördüğümüzü vurmamız emri vardı. Üçüne de gittik ve ikincisinde tabancalı birini bulduk. Teğmen O’nu aynı silahla öldürdü. Ancak öncesinde O’na, silahı olup olmadığını sormuş ve O da olmadığını söylemişti. Her üç köyden on sekiz kadar köylüyü aldık. Onları İznik’e getirdik ve diğerlerine yarın silahlarını getirdiklerinde, alıkoyduklarımızı serbest bırakacağımızı söyledik. İznik’e döndüğümüzde, sonraki gün Gemlik’e gideceğimizi öğrendik.[4] notunu yazıyor. Hemen akabinde yazdığı not ise 6 Ekim 1920 gününe ait; “…Şehrin içindeki askerlerin çok işi vardı. İznik’i on dört yerinden ateşe veriyorlardı. Hemen biz de yardıma koştuk. Epeyce kibritimiz vardı. Ancak bunu yapana kadar ter üzerimizden dere gibi aktı. Daha sonra tepelik bir yere oturarak Roma’yı yakan Neron gibi gururlandık… Geriye kalan vatandaşları aldık ve onları kale dışına bıraktık.. . .”

Günlükte 6 Ekim’den sonraki not 28 Ekim 1920 tarihine ait. Bu tarih Yenişehir’in Yunan ordusu tarafından ilk işgal edildiği 27 Ekim 1920 tarihinin bir gün sonrasına denk geliyor. Bu tarihlerde Batı Cephesinin Gediz vadisi genel doğrultusunda Yunan ordusuna karşı uygulayacağı saldırı planı nedeniyle Ertuğrul grubu askerleri güneye kaydırılmıştı. Bu nedenle de cephenin kuzey kesiminde yani İnegöl-Yenişehir- İznik bölümünde önemli bir zayıflık söz konusu idi.[5] Bu zayıflıktan faydalanan Yunan ordusu ise pek fazla direnişe rastlamadan Yenişehir’i işgal ettikten sonra ki hedefi olan Bilecik istikametine doğru hareket ettiler. Pliziyotis Yenişehir’e ilk giren Yunan birliğinde olmasa gerek ki Yenişehir’in işgali ile ilgili not düşmemiş ve hatta günlüğünde ki 28 Ekim 1920 tarihli nottan anlaşılacağı üzere Köprühisar Köyü’ne de işgal güçlerinin hemen ardından giriş yapmış.

Yenişehir ve çevresinde Yunan Ordusu ile kahramanca savaşıp Yenişehir’in çevresinde başarılı çarpışmalara giren Gökbayrak Taburu ve Tabur Kumandanı Cemal Bey

Anadolu’nun iç kısımlarına doğru ilerlemeye çalışan Yunan ordusu Türk halkına tarihin en kara ve en utanç verici manzarasını yaşatıyor, haysiyetsiz davranışlarını sergiliyorlardı. Sekiz yaşında kız çocuğundan, seksen yaşında ki ihtiyara kadar tecavüzler sergileniyor, hiçbir sebep yokken köyler kasabalar ateşe veriliyor, din kutsallığı tahrip edilip evler, ocaklar, dükkânlar iğneden ipliğe dek yağmalanıp talan ediliyordu. İşgalle döneminde Yenişehir ve çevresinde 1187 ev yakılıp yıkılmıştı.[6] Pliziyotis’in 28 Ekim 1920 tarihinde günlüğüne yazdığı notta Köprühisar Köyü’nde yaşanan mezalimi aslında tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriliyor.

“28 Ekim 1920: Öğlen Köprühisar’ı fırın gibi tüterken gördüm. Görüldüğü kadarıyla önce iyice yağmalanmış ve sonra yakılmıştı. Akşama kadar iyi geçirdik. Ancak soğuk şiddetleniyordu. Saat 19:30’da nöbeti devraldım. Karanlık değildi. Çünkü Köprühisar elektrik gibi aydınlatıyordu…

29 Ekim 1920 günü Pliziyotis’in de içerisinde bulunduğu Yunan askeri birliği Gemlik’de bulunan merkezlerine çekilme emri almışlardı. Kış şartlarının fazla olduğu kar yağışının başladığını günlükte yazdıklarıyla öğrendiğimiz o gün yağmalarına, zalimliklerine devam ederek yol alıyorlardı. İşte Pliziyotis’in 29 Ekim 1920 gününe ait yazdıkları;

29 Ekim 1920: Çay’mızın içine kanyak kattılar. Saat onda bölükten, hayvanlara ve kağnılara el koymak için köye gidenler oldu. Diğer bölükler de aynı görev için başka köylere gittiler. Tüm tabur yüz elli kadar öküz arabası, epey öküz, koyun ve keçi topladı. Saat 15:00’da ayrıldığımızda ince ince kar yağıyordu. Yenişehir’e hareket ettik. Korkunç bir soğuk… beraberimiz de altmış da esir vardı. Yan tarafımızda iki köy yanıyordu. Az ileride birinci bölük, bir tanesini daha yakmaya gidiyor. Gemlik’e dönene kadar, epey köy yakacağımız söyleniyor. Askerler gizlice işlerini yapıyorlardı. Dükkânlarda bulduklarını zorla alıyor ve helvalar, cevizler, ipler, peynirler, iğneler, sabunlar, mumlar ve bulabildikleri diğer şeylerle tekrar hana dönüyorlardı.”[7]

Pliziyotis’in bahsettiği esirler 28 Ekim günü Yenişehir’de Yunan ordusu tarafından tutuklanarak Bursa’ya gönderilen Yenişehirli Kuva-yı Milliye yandaşlarıydı.[8] O tarihte yanan köyler içinde Yılmaz Akkılıç “Kurtuluş Savaşında Bursa” adlı kitabında Kızılhisar, Ebeköy, Terziler, Köprühisar,Rustum, Beypınar, Kirazlıyayla, Yıldırım, Örencik, Kavaklı ve Menteşe köylerini belirtmektedir.[9]

Pliziyotis’in Yunanistan’da yayınlanan kitabının kapak fotoğrafı

Yunan ordusunun Anadolu’yu işgalinde kasaba ve özellikle köylere en büyük zararı halkın yüzyıllardır komşu olarak yaşadığı ekmeğini aşını paylaştığı Rum ve Ermeni köylerinde yaşayan ahali vermiştir. Bu köylerde yaşayan halkın kurduğu haydut çeteler Müslüman köyleri yakıp yağmalamış adeta talan etmiştir. İşte bu durumdan şikâyetçi olan bir grup köylüde durumlarını arz etmek, şikâyetçi olmak maksadıyla 31 Ekim 1920 günü Yunan yüzbaşının yanına varmışlar. Pliziyotis bu durumu günlüğünde şöyle anlatıyor;

“31 Ekim 1920: …Saat onda yakınımızdaki köyün mensupları geldi. Diğer köylerdeki Ermenilerin ve Rumların onları rahatsız ettiklerini söylediler. Onları dinleyen yüzbaşı, hiçbir şey olmayacağını, köylerine geri dönmelerini söyledi. Giderlerken içlerinden biri, “gavurlar” dedi. Bunu birisi duydu ve yüzbaşıya söyledi. Hemen kurşunlanma cezası verildi… Etrafımızda üç köy yanıyor. Biz de etrafına oturup gururlanıyoruz…”

1 Kasım 1920 tarihinde Yunan ordusu sınırlı askeri eylemlerini tamamladığına karar vererek Yenişehir’den çekilmeye başladı. Çekilme 2 Kasım günü ancak tamamlandı. Yenişehir’i talan ederek gerçekleşen çekilme Pliziyotis’in günlüğüne şu şekilde yansımıştı;

1 Kasım 1920: Önce beş yüz ton kadar çeşitli şeylerle yüklenmiş olan kağnılar hareket etti. Çoğu buradan ve Köprühisar’dan alışveriş yapmış olan beylerin ve subayların yükleri. Bunu hayvan sürüleri takip ediyordu. Koyun, inek, keçi v.s. Saat altıda hareket halindeydik. Kar devam ediyor. Vadi bembeyaz. Biz de kar yüklüyüz. İki kilometre kadar yürünmüştür. Döndüğümde Yenişehir’in tüttüğünü gördüm! Saat sekizde bir köye vardık. Ancak bir süre sonra, o da Tanrı Moloh’a[10]kurban edildi. Yine de hala bir sürü köy var…”

Yenişehir’in Türk birliklerinin denetimine geçmesinin ardından ilçede gerek işgal esnasında gerekse de işgal öncesinde Yunanlılarla işbirliği yapıp, Yunan Ordusunu ilçeye davet ettikleri öne sürülen bazı varsıl kişiler tutuklandılar. Tutuklanan bu kişiler yargılanmak üzere Eskişehir’de kurulmuş olan 20 Ekim’den itibaren çalışmalarına başlamış bulunan “Eskişehir İstiklâl Mahkemesi”ne gönderildiler.[11]

İstiklâl Harbi esnasında Yunan zulmünü anlatmak amacıyla Yenişehir bölgesinde çekilmiş bir fotoğraf

1 Kasım’da yaşanan vahşet 5 Kasım tarihinde ilçeye gelen Mutasarrıf Ekrem Bey tarafından raporlandı.[12] Batı Cephesi Komutanlığı makamına yazılan bu raporda özetle;

“Yenişehir’de sivil ve askeri dairelerle bunlarla bitişik veya dolay çarşı ve dükkânlar Yunanlılar tarafından soyulduktan sonra tümüyle yakıldığı ve Yenişehir ve etrafından topladıkları üç yüz öküz arabasıyla el konulmuş malları götürdükleri ve bu arada beşyüze yakın eşraf ve ahalinin gençlerinin de beraberinde götürüldüğü….Yunanlılar tarafından tüm İslâm mâbetlerinin halı ve kilimleri alındıktan sonra pislendiği ve Köprühisar’la Yenişehir arasındaki ovadaki on dokuz köyün eşya ve hayvanatı ve hatta tavukları gasp edildikten sonra tamamının yakıldığı ve topluca on yedi köy soyulduktan sonra evlerin sanki bir özel lütuf olarak sahiplerine bağışlandığı… Bir çok dul kadınların ve bakire kızların ırz ve namuslarına tecavüz edildiği ve Yenişehir’i yakmak için her tarafa gaz serperek ateşlendiği sırada bomba seslerinin işitildiği ve bu olayın Yunan askerleriyle o sırada kuşatılmış bulunduğu… Yenişehir çevresinin hâlen bir ören yerine dönmüş bulunduğu ve telgraf tellerinin kırılmış ve direklerinin de testerelerle kesilmiş olduğu…” belirtilmektedir.

9 Kasım 1920 tarihinde de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinde Karesi mebusu Vehbi Bey söz alarak Yenişehir’de yaşananları meclis kürsüsünden vekillere anlatmıştır. Epeyce uzun olan konuşmasına şu şekilde başlamıştır; “Bilhassa son aldığımız malûmatta, Yenişehir’de yapılmadık fecayİ kalmamıştır, ne ismet kalmıştır, ne de servet kalmıştır ve ne de memlekettin emlâk ve hayvanatı kalmıştır. Hükümet konağı hiç kimseye düşman değildir, haydi düşmandır diyelim, fakat belediye dairesi de düşman değildir ya?.. Cami düşman değildir ya?.. Çarşı düşman değildir ya? Bu fecayi hep İrtikâp edilmiştir. On beş yirmi köy yakılmıştır.[13]

Pliziyotis’in günlüğüne geri dönelim. Günlüğün Yenişehir ile ilgili kısımları 5 Ocak’ta yani Yenişehir’in ikinci kez işgal edildiği 6 Ocak 1921 tarihinden bir gün öncesine denk geliyor. Pliziyotis’in o gün moral olarak çökük, bitkin, savaştan usanmış olduğunu anlıyoruz. Sanırız ki Yunan ordusunda savaşan askerlerin birçoğu artık savaşmaktan bıkmış durumda.

“5 Ocak 1921: …, Köyün dışına kamp kurduk ve yeni tabur komutanı Fotopulos, vatanseverlikle ilgili bize saçmaladı. Bize yarın, ya da öbür gün taarruz yapılacağını, emir aldığımız takdirde Eskişehir’e yürüyeceğimizi söyledi! Orada dinlenecekmişiz!!! Bu son yolculuğumuzmuş!!! Oradan demiryoluyla evlerimize gidecekmişiz! … ve daha bir sürü saçmalık…”

6 Ocak 1921 günü Yenişehir ikinci kez Yunan işgaline uğrar. O sabah; Yunan ordusuna ait Tümgeneral Petmezas[14] komutasında iki piyade tümeni, bir süvari tugayı ve kolorduya bağlı birlikler 472 subay, 15.816 er, 12.500 adet tüfek, 270 adet makineli tüfek, 120 adet ağır makineli tüfek ve 72 adet toptan oluşan[15] büyük bir ordu geniş bir kola yayılarak taarruza geçti. Bursa’nın işgalinden sonra Anadolu’nun iç kısımlarına yapılan ilk büyük çaplı taarruzdu. Amaçları Eskişehir’e varmak ve savaşı sonlandırmaktı. Türk ordusu bu saldırıya hazırlıksız yakalanmıştı. Batı cephesinde birliklerin önemli bir kısmı da Çerkez Ethem’in çıkardığı ayaklanmayı bastırmakla uğraşmaktaydı. Batı Cephesi Kumandanı İsmet Paşa 24 ncü Tümen’in Bozüyük’te bulunan kıtalarını ileri alması, Gökbayrak Taburu’nun, Yunanlıların Köprühisar istikametinde ilerlemesi halinde Pamukçaderbent istikametinde gerisine taarruz etmesi ve 3 ncü Süvari Tümeni’nin de İnönü’de toplanması istediğine dair bir telgrafı cephe komutanlarına gönderdi.[16]

Esasen de Yenişehir’de Türk Ordusu ileri karakol postası halinde ufak bir birlik bulunurken Köprühisar’da donanımlı mevziler bulunmaktaydı[17]. Nitekim de 6 Ocak günü Yenişehir Yunan birlikleri tarafından ikinci kez işgal edilmesinin ardından Köprühisar’a doğru yol alırlarken burada ki birliklerin savunması ile karşılaştılar.

Pliziyotis’in günlüğünde o güne dair yazdıkları da aynen kaynaklarda yazıldığı şekilde örtüşmektedir.

“6 Ocak 1921: …Öğlen Yenişehir’e ulaşıyoruz. …İki saat sonra Köprühisar’ın dışındaydık. Dörtlü sıra halinde güzel, güzel yürüyorduk ve ansızın “bum” …yine “bum” …başka ve daha başka… Bir dakika sonra “gauv!” Birincisi neredeyse yanımızda patladı. …Bunu başkaları izledi. Önümüzde, arkamızda, yanımızda… Planlarını yapmışlar. Bize servis yapmak için, onların istediği yere ulaşana kadar kaygısızca ilerlememize izin verdiler… Neyse ki epeyce tepe vardı ve korunabildik…”

Ertuğrul Grup Komutanı Kazım Özalp

Bu günü doğrulayan başka bir anı da Ertuğrul Grup Komutanlığı görevinde bulunan Kazım Özalp. Kazım Özalp’de o güne dair anlarını anlatırken; “Köprühisar’ın doğu sırtlarına giden kuvvetlerimiz gizlendiler. Bursa-Bilecik yolunun üzerinde ve etrafında bize bağlı hiçbir fert görülmüyordu. Pusu kuran kuvvetlerimiz bütün bir gün beklediler. Akşamüzeri, tam tahmin ettiğimiz gibi bir otomobil ile 12 kamyondan kurulu bir düşman nakliye kolunun, Bilecik’e geçmek üzere caddeyi takiben Yenişehir yönünden gelmekte olduğu görüldü. Her şeyden habersiz olan bu nakliye kolu, Akderbent Batısındaki pusu mevzilerimizin önüne vardığı zaman büyük bir ateş yağmuruna tutuldu. Askerleri ve şoförleri şaşırdılar. Bir kısmı geriye, bir kısmı ileriye kaçmaya başladılar.[18]demektedir.

Ertesi günü Yunan Ordusuna ait İzmir Tümeni Yenişehir kesiminde iki kol halinde saldırılarını sürdürmekteydi.[19] O gün Pliziyotis’in bulunduğu birlik Türk ordularından darbe almış olsa gerek ki; Pliziyotis günlüğüne oldukça manidar kelimeler yazıyor. Mustafa Kemal’e ve onun nezdinde Türk ordusun atıfta bulunarak, aslında bir nevi de yenilgiyi kabullenerek sadece birkaç cümle ile geçiştiriyor günlüğünü;

7 Ocak 1921: Noel! Gerçekten güzel, Kemal’e bir şeyler söylemeye geldik ama, O bizden önce söyledi…

7 Ocak günü cephede yaşananlar hakkında Anadolu Resmi tebliğinde şu ifadeler bulunmaktaydı; “Yenişehir mıntıkasında düşmanın 1 Fırkaya yakın kuvvetlerle 7 Ocak 1921 sabahı yapmış olduğu taarruz bir buçuk saat içerisinde ordumuzun yapmış olduğu azimli savunması karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu başarılı müdafaa üzerine karşı taarruza başlayan kıtaatımız düşmana mühim zayiatlar verdirerek, eski mevzilerine geri dönmeye mecbur etmişlerdir.”[20]

Yenişehir’in Yunan Ordusu tarafından ikinci işgalinin ardından dokuz günlük zülüm yaşanmış ve 14 Ocak tarihinde Türk Ordusu’na ait birlikler tekrardan Yenişehir’i ele geçirmişlerdi. Pliziyotis’in de 7 Ocak tarihinden sonra günlüğüne aldığı not tam da ikinci işgalden kurtuluşun bir gün öncesine ait. O gün İzmir Tümenine bağlı olan bir birlik Yenişehir bölgesinde savunma düzeni alır. Savunma düzeni özellikle Köprühisar mıntıkasında yoğunluk kazanır.

13 Ocak 1920:…Köprühisar ve köprüyü geçiyoruz. Yiyecek almak için aşağıda duruyoruz. Üç çeyrek kadar oturduk. Tüm asker geçtikten sonra, …istihkamcılar köprüyü uçurdular. Bizi takip edenlerden epeycesi köprünün diğer tarafında kaldı. Evlatlarından bir kısmı bizim tarajımızda kalırken, anneler öbür tarafta kaldılar. Bir tarafta kadın, diğer tarafta kocası. Daha bir sürü şey. Bunlar, özgürlüğün nimetleri!! Ve de medeniyetin! Her neyse. Bu ileri hareket epey bir köyü, binlerce sakin insanı tahrip etmek ve bizim de bu gariplikleri çekmemiz için yapıldı!

14 Ocak tarihinde Gökbayrak Taburuna ait birlikliğe, Köprühisar’da ki düşman birliklerinin toparlanmasına fırsat vermeden saldırı emri verildi. Gökbayrak taburunun yaptığı baskın başarı ile sonuçlandı. Öncesinde daha gerilerde bulunan mevzilerinde toparlanma buyruğu alan Yunan birliği de çekilmeye başladı. Böylece; Yenişehir’i boşaltan Yunan birliklerinin ardından Gökbayrak Taburu Yenişehir’e girdi.[21]

1921 yılı Ocak ayı ortalarındaki Yunan Ordusunun geri mevzilere çekilmesi onlara toparlanma süreci vermiş oldu. 21 Mart 1921’de başlayan 12 Mart 1921’de tamamlanan Londra Konferansı görüşmelerinde istediklerini alamayan itilaf devletleri Yuna hükümetine baskı yapmaya başlamıştı. İngiltere Başbakanı Lloyd George Yunan temsilcilere hitaben “Hiçbir şeyi şansa bırakmayın, başarısızlığınız Türkleri ele avuca sığmaz duruma getirir” diyerek Anadolu’da bir kez daha Yunan saldırısının fitilini ateşlemiş oldu. 19 Mart 1921 günü Küçük Asya Ordusu başkomutanı General Papoulas 23 Marttan itibaren saldırıların başlayacağını hükümetine bildirdi. Aynı gün Yunan Kralı Konstantinos’da bir bildiri yayınlayarak; Anadolu’da ki Hıristiyan halkın orduya katılmalarını talep etti.

23 Mart günü saldırıya geçen Yunan birlikleri aynı gün Yenişehir’i üçüncü kez işgal etmiş oldu. O gün Pliziyotis’in günlüğünde yazdıklarına göre kendisinin 10. Tümen’de savaşmakta olduğunu anlayabiliyoruz. General Leonardopulas komutasındaki bu tümen Müslümsölöz ve Burcun köylerinde bulunan hazırlık mevzilerinden harekete geçtiler. Bünyesinde Kral Konstantinos buyruğuna uyan 200 kişilik Rum ve Ermeni çeteleri de barındıran tümen geçtikleri köyleri yakarak talan ederek saat 14 gibi Yenişehir’e vardılar.[22] Pliziyotis bu günü günlüğünde şu şekilde ifade etmektedir.

23 Mart 1921: …Köylerden geçiyoruz. Bayırköy, sonra Kapıcılar ki yanıyor, sonra Yuğurdere, bu da yanıyor. Aşağıda bir başka köy, o da yanıyor! …Önümüzde tüfek sesleri, zaman zaman da top sesleri duyuluyor. Akşamüstü Yenişehir’i geçmiştik.

Yenişehir’in ikinci kez işgalinden sonra bölgedeki askeri birlikler

Yunan ordusunun tüm hatlarıyla saldırısı karşısında çok fazla zayiat verileceği endişesi ile geri mevzilere çekilip toparlanma emri alan Türk kuvvetleri karşısında ilerlemesine devam eden Yunan Ordusu saldırıları 24 Mart günü daha da yoğunluk kazanmaya başlamıştı.. İnönü mevzilerine doğru çekilişlerini düzenli bir şekilde yapan Türk Ordusu karşısında Yunan Ordusu ilerlenmesine devam ederek Bilecik’i işgal etmek planlarıyla Köprühisar Köyüne giriş yaptılar. Köprühisar’da bulunan Türk birliklerinin direnişi ile karşılaşan Yunan Ordusu burada epeyce bir zayiata maruz kaldı. Pliziyotis o gün yaşananlar hakkında günlüğüne şunları yazıyor;

24 Mart 1921: …Köprühisara yeni varmıştık ki, Türk topları başladı. …Bizim, topçularımız karşılık verdi. Yanlardaki boş köyler yanıyor! …Karşımızda bir köy yanıyor. Yanımızdan bir süre önce 27. Alay geçti. Tüm yük araçları tavuk, yumurta, peynir ve bir köy yanmadan önce ne ihtiva ediyorsa, onunla yüklüydüler!

Yenişehir’in üçüncü kez düşman işgaline ait tarih olan 23 Mart 1921 tarihinin ardından 4 Nisan’da Türk Ordusunun Yenişehir’e girmesiyle 13 gün boyunca yaşanan bir zulüm daha sona ermişti. Fakat ne var ki Yunan Birlikleri bu kez Yenişehir’i boşaltırken çevrede de büyük zulümler yaptılar. Kasabanın çarşısını tümüyle ateşe veren Yunan birlikleri, çevre köy ve çiftliklerde de büyük mal ve can yitimlerine yol açmışlardı.

Pliziyotis’in savaş boyunca günlüğüne yazdıklarında Yenişehir’e ait olan bölümler burada noktalanıyor. Savaş sonunda Yunan Ordusu ile birlikte Yunanistan’a giden ve daha sonra yazdığı bu günlüğü kitap olarak düzenleyip yazan Pliziyotis muhtemelen başka bir birliğe geçiyor. Pliziyotis’in günlüğü bizlere Yenişehir’in Yunan Ordusu tarafından beş kez işgal edilişinde ki ilk üç işgal ile ilgili çarpıcı bilgiler vermektedir. Yenişehir bölgesinde yaşanan zulümleri Yunan Ordusunda bulunan bir askerin gözüyle bakmamızı sağlayıp o dönem yaşanan bir takım olaylara da ışık tutmakta yardımcı olmaktadır.

Yoksul ve yenik düşmüş olsak dahi Türk milletinin özgürlük ve hürriyeti için harcayacağı çaba ancak kanının son damlası zayi olduğunda son bulur. Bu millet ancak külleri kalsa dahi küllerinden yeniden doğabilecek bir millettir. Bunu en net olarak hürriyetimizin sınavını verdiğimiz Milli Mücadele İstiklâl Harbinde ortaya koyduk. Öylesine şanlı bir savaş olan istiklâl Harbimizde şehit düşmüş tüm vatan evletlarının ruhları şad olsun. Şehitlerimizle, Gazilerimizle, cephe gerisindeki vatan evlatlarımızla bu millet size minnettardır.

[1] Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı, Nilüfer Erdem, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Doktora Tezi, İstanbul – 2009, s.233

[2] Yunan Tarihçiliğinin Gözüyle Anadolu Harekatı, Nilüfer Erdem, İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Doktora Tezi, İstanbul – 2009, s.234

[3] Çılgın Yunanlılar Birinci Kitap “Yunan Düşü” Mayıs 1919-Nisan 1921, Murat KÖYLÜ, s.356

[4] Yunan Tarihçiliği Gözüyle Anadolu Harekatı 1919-1923, Nilüfer ERDEM, Derlem Yay. Ekim 2010, s.320

[5] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.448.

[6] Lozan Barış Konferansı Tutanaklar – Belgeler, Seha L. Mreay

[7] Yunan Tarihçiliği Gözüyle Anadolu Harekatı 1919-1923, Nilüfer ERDEM, Derlem Yay. Ekim 2010, s.320.1

[8] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.781.

[9] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.450.

[10] Moloh; insanlardan kendilerini kurban etmelerini isteyen eski semit tannsıdır. Yunanca’da, “savaşın Moloh’una kurban edilmek” deyimi bulunmaktadır.

[11] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.450.

[12] ATASE arşiv, Belge 2391

[13] T.B.M.M. 9 Kasım 1920 tarihli doksan altıncı içtiması, s.316

[14] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.462.

[15] Anadolu İhtilâli, Sabahattin SELEK, Ankara 1999, c.2, s.194.

[16] Türk İstiklal Harbi, II nci Cilt, Batı Cephesi, 3 ncü Kısım, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı yay., Ankara, 1999, s. 159.

[17] T.B.M.M. 8 Ocak 1921 tarihli oturum tutanakları, s.228

[18] Askeri ve Siyasi Yönleriyle Kazım Özalp, Ahmet KIZILIRMAK, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkıâp Tarşihi Enstitüsü, Doktora Tesi, Ankara 2012, s.115

[19] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.463.

[20] Tarih Boyunca Söğüt ve Kültürü, Sempozyum Bildirimleri, Bilinmeyen Yönleriyle Türk Milli Mücadele Tarihinde Birinci İnönü Muharebesi, Yrd. Doç. Dr. Taner BİLGİN, Aralık 2015, s.29.

[21] Kurtuluş Savaşı’nda Bursa, Yılmaz AKKILIÇ, Nilüfer Akkılıç Kütüphanesi Yay., Bursa 2008, İkinci kitap, s.465.

[22] Bursa – Yenişehir 1301 – 2001, Özdemir Şarman, Bursa 2001, s.32

[23] T.B.M.M. yayınları, İstiklâl Harbi Albümü (Osmanlıca baskı)

[24] T.B.M.M. yayınları, İstiklâl Harbi Albümü (Osmanlıca baskı)

[25] Türk İstiklal Harbi Batı Cephesi, Sakarya Meydan Muharebesi ve Sonraki Harekat, c.2, 5. kısım, 2. kitap, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı yay. 1995