TARİHİ ESERLER DOSYASI /// OSMANLI DÖNEMİNDE YAĞMALANAN SELÇUKLU SARAYI : ALAEDDİN KÖŞKÜ


OSMANLI DÖNEMİNDE YAĞMALANAN SELÇUKLU SARAYI : ALAEDDİN KÖŞKÜ

19.08.2019

Emre Taş/ Tarih-i Kadim

Osmanlılar II. Murad’dan (1421-44 1446-51) itibaren Timur darbesinin yarattığı meşruiyet sarsıntısını gidermek için ciddi bir tarih yazım faaliyetine başladılar. Özellikle Yazıcızâde Ali’nin Tevârîh-i Âl-i Selçuk’u (Selçuklu Hanedanı Tarihleri) ve onu izleyen Tevârîh-i Âl-i Osmân geleneği neredeyse ağız birliğiyle Selçukluları Osmanlıların resmî önceli ve meşruiyetin aktarıcısı olarak gösteriyordu. Enverî ve Kemal gibi bazı 15. yüzyıl yarı-resmî tarihçileri daha da ileri giderek Selçukluları Osmanlılar için soyca da “ecdat” belirlediler. Ancak Selçuklu sarayı özelinde bu söylemin pek de bir karşılığı olmuş gibi görünmez.

Konya’da vaktiyle surların bir iç kale oluşturduğu Alaeddin Tepesi içerisinde Anadolu Selçuklularının imparatorluk merkezi olan Alaeddin Köşkü bulunuyordu. Yapı aslında II. Kılıçarslan döneminde (1155-1192) inşa edilmiş bir deprem nedeniyle Alaeddin Keykubad (1220-1237) tarafından onarılınca onun adıyla anılmıştı.

Anadolu Selçuklu Devleti 1308’de yıkıldı köşk Karamanoğulları’na geçti. Şehrin 1468’de nihai olarak Osmanlılara katılımıyla da beylerbeylik yerleşkesi oldu. 1474-1481 yılları arasında Sultan Cem burada sancak beyi sıfatıyla oturdu. Fâtih Sultan Mehmed (1451-1481) ve III. Murad (1574-1595) zamanlarında onarımdan geçirilmişti.

Matrakçı Nasuh (öl. 1564) Beyân-ı menâzil adlı eserinde iç kaledeki köşkü Konya minyatürünün merkezinde tasvir eder. 1648’de Konya’yı gezen Evliya Çelebi Seyahatnâme’sinde burayı eski İran hükümdarlarının ulu kasırlarına benzetir.

Nasuh’un Beyân-ı menâzil’deki Konya minyatürü ve Alaeddin Köşkü

Köşk 17. yüzyılda terk edildikten sonra yapacakları inşaatlar için kolay yoldan taş temin etmek isteyen fırsatçıların hedefi hâline geldi. 1994’te Vakıflar Dergisi’nde yer alan “Sultan Alaeddin Sarayı” başlıklı makalesinde Zeki Atçeken’in incelediği Konya Şeriyye Sicil Defterleri Selçuklu yadigârı sarayın yağmalanma hikâyesini belgelemektedir.

Bölgeye yollanan 1673 tarihli bir fermanda bir kişiye hamam inşaatı için saraydan taş alma izni verildiği görülüyor. Bir başka buyruk Konya’da hayır kurumları inşa ettirmek isteyen Şeyh Ahmed adında birine köşk arazisinin zemini altında suistimallere yer vermemek şartıyla mermer arama izni veriyor. Takip eden bir üçüncüsü Vezir Musahip Paşa’nın Konya’daki hayratı için metruk köşkten yeter miktar taş alınmasına müsaade etmiş. 1676’da sarayın durumu teftiş edilmiş şehrin ileri gelenleri yapının bir harabeden ibaret olduğunu yalnız bir miktar bozuk duvarı ve altı ayak üzerinde bir kubbesinin kaldığını söylemişler. Bir önceki izin sonrası buradaki enkazdan 150 araba ve 2200 merkep yükü taş alındığı ve bunların 14.750 akçe değerinde olduğu anlaşılmış.

Buyruklardan birinin özeti şöyle:

Karaman Beylerbeyi ve Konya Kadısı Efendi tuğralı kutlu fermanım size ulaşınca malum ola ki ikinci vezirim ve musahibim Mustafa Paşa’nın Konya’daki hayratı için orada boş ve harabe olan Sultan Alaeddin Sarayı’ndan şimdilerde kimsenin mülkü olmayıp şeriat yönünden mahzuru yok ise hayrat için vezirim tarafından yeter miktar taş alınınca kimse mani olmaya diye fermanım olmuştur. Alakası olmayanları karıştırmayasınız ve taarruz ettirmeyesiniz. 1 Temmuz 1673’te Edirne’de yazıldı.

Atçeken’in yayımladığı Alaeddin Köşkü’nden alınan taş miktarının araştırılmasına dair kayıt.

1836’da sarayı çevreleyen iç sur çöker. Charles Texier’in 1882 tarihli gravüründe ve Friedrich Sarre’nin yayımladığı 1896 tarihli bir fotoğrafta köşkten kalan son kısımlar görülebilmektedir. Yapının tamamen yok olmasından Sarre’nin Konya Köşkü (1967) yapıtını çeviren Şahabettin Uzluk’un dipnotuna göre 1905-1908 arası Konya valiliği yapan M. Cevat Bey sorumludur. Kendisinden yapıdaki tahribatın önlenmesi konusunda yardım istenmişse de Cevat Bey binanın önemsiz bir yapı olduğunu söyleyip “Merak etmeyin ben size 200 altın lirayla daha iyisini yaptırırım” demiştir. İbrahim Hakkı Konyalı önemli eseri Konya Tarihi’nde Rizo adlı bir Rum mühendisin tamir adı altında köşkün dibini kazdığını ve eyvanın ayakta kalan ikinci katı ve duvarlarının 1907’de büyük bir gürültüyle yıkıldığını kaydeder. Çinili kitabelerini ise oradaki bir Alman konsolos memleketine götürmüştür. Semavi Eyice’nin TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yazdığına göre yıkım bizzat Cevat Bey’in emriyle bile isteye yapılmıştır.

Alaeddin Köşkü kalıntıları (C. Texier Asie Mineure Paris 1882. )

Bugün köşk müştemilatından yalnız doğu duvarının bir parçası kalmıştır. Müzeler İdaresi hiç değilse bunu koruyabilmek niyetiyle 1961’de bir beton sundurma ile kalıntının üzerini örtmüştü. 2015’te Konya Belediyesi ve Kültür Bakanlığı’nıngerçekleştirdiği restorasyon sonucunda köşk kalıntısının üzerine şu an mevcut olmayan parçaların aslında nasıl göründüğünü betimlemek için tartışmalara neden olan bir görsel eklenti konuldu.

LİNK : https://www.birgun.net/haber/osmanli-doneminde-yagmalanan-selcuklu-sarayi-alaeddin-kosku-265376

KÖY ENSTİTÜLERİ DOSYASI /// VİDEO : Yücel’in Çiçekleri Belgeseli


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=ENHfGoaPzV0&feature=youtu.be

BELGESEL AÇIKLAMASI :

“Yücel’in Çiçekleri” belgesel filmi özellikle Köy Enstitüleri’nin çok konuşulduğu şu dönemde önemli bir boşluğu doldurmak amacıyla çekildi. Yönetmenliğini Cengiz Özkarabekir’in yaptığı belgesel film, dönemin efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un yaşam hikayeleri üzerinden, zorluklara ve tehditlere aldırmadan uyguladıkları ve başarılı oldukları Köy Enstitüleri’ni anlatıyor… Yücel’in Çiçekleri filminde drama ağırlıklı. Zengin fotoğraf ve video arşivin de kullanıldığı belgeselin drama çekimlerinin bazı sahnelerinde Hasan Âli Yücel’in orjinal eşyaları da kullanıldı.

Senaryosunu yine Cengiz Özkarabekir’in yazdığı belgesel film uzun bir araştırmanın da ürünü. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Başkanı da olan Prof. Dr. Kemal Kocabaş’ın danışmanlığını yaptığı belgesel, Hasan Ali Yücel’in kızı Gülümser Yücel’in bire bir anlatımları ile hayat buldu… Filmde Mustafa Kemal Atatürk’ü Mahir Günşiray, İsmail Hakkı Tonguç’u da Muhammet Uzuner canlandırdı. Hasan Âli Yücel’i ise 3 kişi oynadı: Çocukluğunu Ege Şenoğul, gençliğini Kutay Şahin, yetişkin dönemini ise Mehmet Tokat canlandırdı.

Yücel’in Çiçekleri’nin en başından itibaren hazırlanması yaklaşık bir yılı buldu. Belgesel filmin müziklerini ise Cahit Berkay ve Altuğ Öncü yaptı. Filmi, İsmail Hakkı Tonguç’u canlandıran ünlü isim Muhammet Uzuner seslendirdi. Ekrem İmamoğlu’nun öncülüğünde çekilen belgesel film bir sosyal sorumluluk projesi olarak hayat buldu.

Ticari beklenti olmaksızın gerek medyada gerekse sosyal medyada yer alması planlandı. Bu amaçla geniş kitlelerce izlenmesi hedeflendi. “Yücel’in Çiçekleri” belgesel filminin İstanbul galası 23 Kasım Cuma günü Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi’nde yapıldı. Ve sonrasında gerek yurt içinde gerekse yurt dışında gösterimleri yapıldı. Bugüne kadar yaklaşık elli bin kişi “Yücel’in Çiçekleri”ni izledi…

#İmamoğluVarsaÇözümVar

Ekrem İmamoğlu

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI

TARİH : OSMANLI HAYRANLARI, BU YAZIYI OKURLAR MI ACEP ???


OSMANLI HAYRANLARI, BU YAZIYI OKURLAR MI ACEP ???

1923’te…

Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Traktör sıfırdı, karasaban’dı. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu. İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu, bebek ölüm oranı binde 480’di, her doğan iki bebekten biri ölüyordu. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi, sıfırdı. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı. Ortalama ömür 40’tı.

Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri… Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.

Kadın, insan değildi.

(Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken… Bademlerin yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı. Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur hanım filan, 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu. Tayyip Erdoğan’ın dedemiz dediği Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, herif sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.)

Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.

Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan bi ses çıkıyordu.

Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin şubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!

Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.

Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.

600 sene boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça’yla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.

“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” falan deniyor ya… İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı.

Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”

Ve neymiş efendim, mezar taşı okuyacakmış…
Sen önce iki tane kitap oku da, dünyadan haberin olsun biraz!

Alıntıdır

TARİH : KÖKTENDİNCİLERİN TARİHİMİZE ALTERNATİF YARATMAK İÇİN AÇTIKLARI SİTE – BELGELERLE GERÇEK TARİH


ÖZEL BÜRO NOTU : BİZ BURADAN BİR WEB SİTESİ DUYURDUĞUMUZDA GENELLİKLE “TAVSİYE” OLARAK YAYINLARIZ. ANCAK BU SİTE İÇİN BU İFADEYİ KULLANMAYACAĞIZ. YANİ TAVSİYE ETMİYORUZ. ÇÜNKÜ ALDIĞIMIZ BİLGİYE GÖRE BİR TAKIM KÖKTENDİNCİNİN TARİHİMİZE ALTERNATİF YARATMA AMACIYLA AÇILMIŞ BİR SİTE OLDUĞUNU DUYDUK. BU NEDENLE ÖNERMİYORUZ. ÇÜNKÜ TAHRİF EDİLMİŞ BELGE VE BİLGİLERLE KARŞILAŞABİLİRSİNİZ. AMA BU SİTE SAHİPLERİNİN KENDİ DÜŞÜNCE İVE İFADESİNİ YAYMA HAKKINI DA AYNI ZAMANDA SAVUNUYORUZ. NASIL OLSA GERÇEK “TEKTİR VE DEĞİŞTİRİLEMEZ”. EĞER BU SİTE SAHİPLERİ DE GERÇEĞİ TAHRİF EDİYORLARSA GÜN GELECEK İLGİ GÖRMEDİĞİNDEN DOLAYI ZATEN KAPANACAKTIR. GERÇEĞİN ÖNÜNDE HİÇ BİR ŞEY DURAMAZ. BİZİM İŞİMİZ İNTERNETTE Kİ DOĞRULARI OLDUĞU GİBİ YANLIŞLARI DA SİZLERE İLETMEK. KİM NEYE İNANIR, BEĞENİR, TASVİP EDER BUNU BİLEMEYİZ. BİZ ELÇİYİZ. ELÇİYE ZEVAL OLMAZ.

WEB SİTESİ LİNKİ : https://belgelerlegercektarih.com

TARİH /// SİNAN MEYDAN : Unutturulan “Tayyare Bayramı”


SİNAN MEYDAN : Unutturulan “Tayyare Bayramı”

2 Eylül 2019

30 Ağustoslar, 1926’dan itibaren “Zafer ve Tayyare Bayramı” olarak kutlandı. Genç Cumhuriyet, 1925-1945 arasında uçak fabrikaları kurdu. Fakat II. Dünya Savaşı sonrasında yerli-milli uçak sanayiden vazgeçildi. 1950’lerde uçak fabrikaları kapatıldı. İşte bu süreçte “30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı”nın “Tayyare” kısmı da unutturuldu

Bu toprakların yeniden vatan yapılışının 97. yılında “30 Ağustos Zafer Bayramı”nı coşkuyla kutladık. Ancak 1950’lerden beri bu önemli bayramın aslında yarısını kutluyoruz, çünkü diğer yarısını unutturdular. Bizim bugün “30 Ağustos Zafer Bayramı” diye kutladığımız bayram, Cumhuriyet’in ilk yıllarında “30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı” olarak kutlanıyordu.

Nasıl yani?” dediğinizi duyar gibiyim!

En iyisi her şeyi en başından anlatayım:

KUVAYI HAVAİYE

Milli Mücadele’de TBMM, 13 Haziran 1920’de Harbiye Dairesi‘ne bağlı bir “Kuvayı Havaiye Şubesi” kurdu.

1920’de Eskişehir’de I. Uçak Bölüğü, Uşak’ta II. Uçak Bölüğü, Amasra’da da bir Deniz Uçak Üssü kuruldu. Ancak buralardaki az sayıda uçaktan hiçbiri uçacak durumda değildi.

Sakarya Savaşı’nda Yunan ordusundaki 18 uçağa karşılık Türk Ordusu’nda sadece 2 uçak vardı. Bu 2 uçaklık Kuvayı Havaiye’nin üssü Polatlı-Ankara demiryolu üzerindeki Malıköy‘dü.

Sakarya Savaşı sonrasında İtalya ve Fransa’nın TBMM ile anlaşmalarından sonra İtalya‘dan 21 adet SPAD-XIII uçağı ile Fransa‘dan 10 adet Bregue 14 A-2 uçağı alındı. Silahsız olarak alınan bu uçaklara Alman Maksim makineli tüfekleri takıldı. Bu uçakların çoğu ateş ederken kendi pervanelerini deldi. Rusya’dan ve İtalya’dan alınan uçak yakıtı ise at ve eşek sırtında kağnılarla Anadolu’ya taşındı. Yurt dışından uçak bombası alınamayınca 7.5 kg.’lık top mermilerinden uçak bombası yapılmaya çalışıldı.

Ulus, 31 Ağustos 1936.

Türk cephelerini gezen ve Atatürk’le görüşen Franklin Bouillon, motoru Gnom uçağından alınma, kanatları Albatros uçağından aktarma, bez kanatları patates püresiyle emayetlenmiş garip Türk uçağını görünce “Ne delice kahramanlık! Elbette kazanırsınız!” demekten kendini alamayacaktı.

Büyük Taarruz’un başladığı 26 Ağustos 1922’de keşif uçakları kendilerinden istenilen bütün görevleri başarıyla yerine getirdiler. Seçilen hedefleri bombaladılar. Av uçakları da havada Yunan uçaklarıyla çatıştılar; 3 düşman uçağını inmek zorunda bıraktılar, 1 düşman uçağını da Yüzbaşı Fazıl Bey, Afyon Hasanbeyli civarında düşürdü.

Atatürk, Kuvayı Havaiye‘nin bu başarısı nedeniyle 31 Ağustos 1922’de havacıları kabul edip rütbelerini yükseltti.

İşte bu nedenle Cumhuriyeti kuranlar, 30 Ağustosları, “Zafer ve Tayyare Bayramı” olarak kutladılar.

Bir Cumhuriyet kurumu: THK

Türk Tayyare Cemiyeti (Türk Hava Kurumu) ve Türk Tayyare Bayramı

Atatürk, 1 Kasım 1924’teki meclis açış konuşmasında şöyle dedi: “Yurt savunmasından söz ederken askeri alanda önemli ve etkin bir nitelik taşıyan Hava Kuvvetleri’ne yüce meclisin özellikle ilgisini ve dikkatini çekmek isterim.

Atatürk, 16 Şubat 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti’ni (Türk Hava Kurumu’nu) kurdu. Atatürk’ün himayesinde, İsmet İnönü’nün fahri başkanlığında kurulan cemiyetin ilk başkanı Atatürk’ün yaverlerinden Cevat Abbas Gürer, daha sonraki başkanı ise Atatürk’ün yakınlarından Ahmet Fuat Bulca idi.

THK’nın birinci amacı uçak fabrikaları kurmaktı. THK Nizamnamesi‘ndeki ifadeyle, “Türk milletinin en öncelikli olarak yapması gereken bir tayyare fabrikası kurmaktır. Avcı, keşif, talim ve bombardıman tayyarelerinin bütün aksamını imal edecek ve istenilen nitelikte tayyareler meydana getirecek bir fabrika tesisi için sarf edilmesi lazım gelen paranın ehemmiyetini Türk milleti takdir edebilmektedir. Fabrika ile bir de pilot yetiştirebilecek okul tesis edilmesi kesin gerekliliktir…

THK’nın parasal kaynakları şöyle belirlendi:

1- Fitre, zekat ve kurban derileri,

2- Tayyare Piyangosu,

3- Bir kuruşluk Tayyare Cemiyeti dilekçe pulu,

4- Sigara paketlerindeki bir tek sigara,

5- İki cıva madeninin işletilmesinden elde edilen tüm gelirler,

6- Askeri terhis tezkerelerinin geliri,

7- El ve duvar ilanları imtiyazı,

8- Uşak Şeker Fabrikası’nın her yılki ilk mahsulü,

9- Bazı vergiler,

10- Atatürk’ün Nutuk’undan elde edilecek telif geliri.

Ancak bu kaynaklar yeterli değildi. THK, orduya uçak almak için “bağış” ve “yardım” kampanyası başlattı. Öncelikle Atatürk, 10 bin lira bağışla kampanyaya katıldı. Nuri Demirağ’ın kardeşi Naci Demirağ 120 bin lira, Vehbi Koç da 5 bin lira bağışladı.

THK’ya 30 ila 50 lira bağışlayanlara bronz, 75 ila 100 lira bağışlayanlara altın, 5 bin liradan fazla bağışlayanlara değerli taşlarla bezenmiş madalyalar verildi. Madalyaların üstünde Vecihi Hürkuş’un yaptığı “Vecihi K-VI” model uçağın resmi vardı. 10 bin lira bağışlayan kişi, kurum ve şehirler aldıkları uçağa ad verebiliyordu. THK’ya ilk bağış Ceyhan‘dan geldi. Ceyhan ilçesinin 10 bin liralık bağışıyla alınan uçağa “Ceyhan” adı verildi.

Atatürk, 1 Kasım 1926’da meclis açış konuşmasında “vatandaşların kendi gayret ve bağışlarının ürünü olan Tayyare Cemiyeti’nin bir senelik çalışma ve başarısı takdire şayandır” diyerek THK’yı takdir etti.

THK’nın uçak kampanyasına halkın ilgisi büyüktü. Vatandaşlar elde ettikleri ürünün bir kısmını, tarlasını, bağını, bahçesini, hayvanını satarak kampanyaya destek oldu. Hatta maaşını ve evlilik yüzüğünü bağışlayanlar bile oldu.

THK kısa sürede birinci hedefine ulaştı. Çünkü genç Cumhuriyet, uçak fabrikaları kurdu:

1- 1926’da TOMTAŞ Kayseri Uçak Fabrikası kuruldu.

2- 1932’de Eskişehir Tayyare Tamir Fabrikası kuruldu.

3- 1941’de THK Ankara Etimesgut Uçak Fabrikası kuruldu.

4- 1945’te THK Ankara Gazi Uçak Motoru Fabrikası kuruldu.

THK, Hava Kuvvetleri’ni güçlendirmek için sürekli yerli-milli havacılığın önemini vurguladı. Bunun için Türkiye’nin ilk pilotlarından Binbaşı Fazıl Bey’in hayatını kaybettiği günü “Tayyare Şehitlerini Anma Günü” olarak kabul etti. 30 Ağustosları ise “Tayyare Bayramı” olarak kutladı.

Tayyare Bayramı kutlamaları

30 Ağustos 1929 Zafer ve Tayyare Bayramı kutlamalarından görüntüler. (Havacılık ve Spor, S.7, 15 Eylül 1929)

Türk Tayyare Cemiyeti’nin 1925’teki nizamnamesinin 35. maddesine göre 31 Ağustosların “Türk Tayyare Bayramı” olarak kutlanması kabul edildi. Ancak ertesi yıl bu bayramın tarihi 30 Ağustos olarak değiştirilip “Zafer Bayramı” ile birleştirildi. Bakanlar Kurulu’nun 25 Ağustos 1926 tarihli kararnamesiyle 1926 yılından itibaren 30 Ağustos “Zafer ve Tayyare Bayramı” olarak kutlanmaya başlandı. 27 Mayıs 1935 tarihli “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun”da “Tayyare Bayramı” ifadesine yer verilmemiş olmasına karşın, uygulamada 1926’dan itibaren 30 Ağustoslar “Zafer ve Tayyare Bayramı” olarak kutlandı.

“Zafer ve Tayyare Bayramı” ve “Tayyare Şehitlerini Anma Günü” dışında, 1935’ten itibaren her yılın 30 Ağustos ile 5 Eylül arası “Hava Haftası” olarak belirlendi. 1935’ten itibaren bu hafta boyunca törenler yapıldı.

30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere tüm yurtta büyük bir coşkuyla kutlanırdı. Bayram günü Ankara semalarında uçaklar görülürdü. Ankara’da her yer süslenir; caddeler, sokaklar al bayraklarla donatılırdı. THK’nın Ankara Hacıbayram’daki merkez binası da bayraklarla süslenir ve gece ışıklandırılırdı. Burada bir kabul töreni yapılırdı; törene TBMM Reisi, Başvekil, Erkan-ı Harbiye Umumiye Reisi, paşalar ve mebuslar katılırdı. Diğer illerde de yetkililerin ve halkın katılımıyla törenler ve eğlenceler düzenlenir, balolar yapılır, filmler gösterilir, tiyatro oyunları sergilenir, spor yarışmaları düzenlenir ve kuruma bağış toplanmaya çalışırlardı. Top atışları yapılır, limanda demirli gemiler ile fabrikalar beş dakika boyunca düdük çalarak törene katılırdı. Tüm esnaf, o gün boyunca elde ettikleri tüm geliri, THK’ya armağan ederdi. Öğrenciler Tayyare Rozeti dağıtırdı. Ayrıca Tayyare Piyangoları düzenlenirdi. THK’nın “Havacılık ve Spor Dergisi”, 30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramlarına “özel nüsha” çıkarırdı.

30 Ağustos 1929’da Yeşilköy’de İstanbul’un aldığı üç uçağa, Beyazıt, Fatih, Balıkçılar adı verildi. (Havacılık ve Spor, S.7, 15 Eylül 1929 )

Vecihi Hürkuş, birçok şehri kapsayan gösteri uçuşları yapardı. Bu uçuşlar sonrasında da THK’ya bağış toplanırdı. Türkiye’de kurulan uçak fabrikalarında üretilen uçaklar da törenlerde yer alırdı. Örneğin, 1935’te Ankara’daki “Zafer ve Tayyare Bayramı”nda törenin geçit resmi, Kayseri Uçak Fabrikası’nda yapılmış yerli uçakların akrobasi hareketlerinin ardından yerli planörlerle tamamlandı.

En önemlisi de o gün ülkenin birçok yerinde halkın bağışlarıyla satın alınan uçaklara “ad verme töreni” düzenlenirdi. Uçaklara, bağış yapan illerin, ilçelerin adı verilirdi. Uçaklar, Zafer ve Tayyare Bayramı’nda yapılan “ad verme törenleri” sonrasında orduya teslim edilirdi. Örneğin 1931’de toplanan 37 bağış uçağından bazılarına; “Akşehir”, “İskilip”, “Bayburt”, “Siverek”, “Bodrum”, “Cizre” adları verilmişti.

İkinci Dünya Savaşı’nın ufukta görüldüğü günlerde, Tayyare Bayramlarında halk sürekli hava saldırıları konusunda uyarıldı. Gazetelerde 30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramlarında THK’ya yardım etmenin büyük bir “yurt borcu” olduğu anlatıldı.

II. Dünya Savaşı sonrasında yavaş yavaş yerli-milli uçak sanayinden vazgeçildi. 1950’lerde de uçak fabrikaları kapatıldı. İşte bu süreçte “30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı”nın “Tayyare” kısmı da unutturuldu.

KAYNAKLAR:

1-Demo Ahmet Aslan, “Tayyare Cemiyeti’nin Propaganda Faaliyetleri ve Tayyare Bayramları”, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.14, S. 3, s. 141-150.

2- Havacılık ve Spor Dergisi, 15 Eylül 1929, 30 Ağustos 1930, 15 Eylül 1930,

3- Sinan Meydan, Aklı Kemal “Atatürk’ün Akıllı Projeleri”, C.4, 2. Bas, İstanbul, 2018

Rahmi Doğanay, “Büyük Taarruz’da Türk Havacılığı”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.13, S.1, Elazığ, 2003.

4- Sabiha Gökçen, Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, İstanbul, 1981.

5- Türk İstiklal Harbi, Deniz Cephesi ve Hava Harekatı, C.5, Ankara, 1964.

6-Türk Tayyare Cemiyeti Nizamname-i Esasisi, Ankara, 1341.

7- Türk Tayyare Cemiyeti: Esas Nizamname ve Madalya Nizamnamesi, Ankara, 1932.

8-Yücel Öztürk, “30 Ağustos Zafer ve Tayyare Bayramı Kutlamaları; Amaç, Süreç ve Kazanımlar”, Hıstory Studıes, Volume 10 Issue 9, December 2018, p. 231-244.

TARİH /// SİNAN MEYDAN : Akdeniz ufuklarından selamlar ! “İzmir’in Kurtuluşu”


ÖZEL BÜRO EKİBİ olarak Canım İzmir’imizin kurtuluş yıldönümünü saygı, şükran, ve sevgi ile kutluyor, tüm Şehit ve Gazilerimizi minnet ile anıyoruz.

SİNAN MEYDAN : Akdeniz ufuklarından selamlar! “İzmir’in Kurtuluşu”

9 Eylül 2019

“Büyük ve asil Türk milleti! Anadolu’nun kurtuluş zaferini tebrik ederken, sana İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selamını da takdim ediyorum.” (Atatürk, 12 Eylül 1922)

Bugün 9 Eylül Güzel İzmir’in, 97 yıl önce, 3 yıl 4 ay 24 gün süren işgal karanlığından kurtarılıp yeniden vatan yapıldığı gün… 26 Ağustos’ta Afyon Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz’un 9 Eylül’de İzmir’in kurtarılmasıyla “kesin zaferle” sonuçlandığı gün bugün…

Peki, ama nasıl oldu? İzmir nasıl kurtuldu?

İşte bugün sizleri 97 yıl geriye götüreceğim; öncesiyle, sonrasıyla gün-gün İzmir’in kurtuluşunu anlatacağım.

AKDENİZ’E DOĞRU

Başkomutan Atatürk’ün, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da (Aslıhanlar-Çal-İşören’de) bizzat yönettiği “Başkomutan Meydan Muharebesi” sonrasında Yunan ordusunun kılıç artıkları İzmir’e doğru kaçmaya başladılar.

Ağır kayıplara uğrayan Yunan ordusu yine de geride toplanmayı başarabilir, böylece 8-10 tümenlik hiç de azımsanmayacak bir güç oluşturabilirdi. Bu nedenle Başkomutan Atatürk, 1 Eylül’de TBMM Ordularına “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri” emrini verdi. Böylece 9 Eylül’de İzmir’in kurtarılmayasıyla bitecek 400 km’lik büyük takip başladı.

18 Eylül 1922 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesi… Manşette şöyle yazıyor: “Gazi Baş Kumandanımızın Millete Beyannamesi… Küstah düşmanın muharebe meydanına gelmek cesaretinde bulunan ordu kumandanlarıyla, kumanda heyetleri günlerden beri harp esirimiz bulunuyor. Düşmanın esirlerinden başka insan zayiatının yüz binden ne kadar fazla olduğunu tayin etmek müşküldür.” Sol alt köşede altı çizili yerde ise şöyle yazıyor “Büyük necip (asil) Türk milleti! Anadolu’nun halas (kurtuluş) zaferini tebrik ederken sana İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selamını da takdim ediyorum. TBMM Reisi Başkumandan Mustafa Kemal”

Atatürk İngilizleri gafil avladı

Milli Mücadele sırasında Türkiye’de İngilizlerin “Kara Cumbo” adlı bir casusluk teşkilatları vardı. Atatürk, Büyük Taarruz öncesinde bu “Kara Cumbo”yu atlatmayı başardı. Akşehir’de futbol maçı izleme bahanesiyle komutanlarla görüştü. “Çankaya’da çay partisi veriyorum” diye gazetelerde haberler yayımlatıp dikkatleri dağıtarak Ankara’dan ayrılıp Batı Cephesi Karargâhı’na vardı. İngiliz “Kara Cumbo” Büyük Taarruz’dan habersizdi. Öyle ki 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz’u İngilizler ancak üç gün sonra, 28 Ağustos’ta öğrenebildiler. Atatürk, Büyük Taarruz’u özellikle hafta sonu tatiline rastlatmıştı. Büyük Taarruz başladığında Londra’da herkes hafta sonu tatilindeydi. (Bilal Şimşir, Sakarya’dan İzmir’e, s. 453-456)

İngilizler öylesine derin uykudaydı ki, olmayacak hayaller görüyorlardı. Örneğin, Büyük Taarruz’un dördüncü gününde, 29 Ağustos’ta, Atina’daki İngiliz Elçisi Mr. Bentinc, Lord Curzon’a gönderdiği “gizli” telgrafta “İngiliz aslanı sayesinde Kral Constantin’le Kraliçe Sophia’nın Ayasofya Kilisesi’nde kısa zamanda Bizans İmparatoru ve İmparatoriçesi’nin tacını giymelerini” sabırsızlıkla beklediğini belirtiyor ve İstanbul’un Yunanistan’a verilmesini istiyordu. (Şimşir, s. 462)

Yunanistan, durumun ciddiyetini ancak 31 Ağustos akşamı fark edebildi. Durum kritikti. Yunan Başkomutanı General Hadjianesti istifa etmişti. Onun yerine atanan Tricopis ise başkomutanlığa getirildiğini -2 gün sonra esir alındığında- Atatürk’ten öğrenecekti.

Atatürk, Lord Corzon’ları, Lloyd George’ları atlatmıştı. İş işten geçmişti. İngiltere şimdi hem İzmir’deki İngilizleri korumanın, hem de İstanbul’da tutunmanın çarelerini arıyordu. Ayrıca Anadolu’dan atılan Yunanların Trakya’dan atılmamalarını istiyordu. Bizans ve İyonya Devleti hayalleri ise sulara gömülmek üzereydi.

2 Eylül’de Yunanistan, İngiltere aracılığıyla mütareke istedi. Ama İngiltere, Yunanistan’ın bu mütareke isteğini Türkiye’ye duyurmayıp tam 5 gün bekletecekti. Atatürk, 10 Eylül’den sonra yapılacak mütareke tekliflerini kabul etmeyeceğini bildirdi.

3 Eylül Pazar günü sabaha karşı saat 3.45’te İstanbul’daki İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harington, İngiltere Savaş Bakanlığı’na çektiği telgrafta şöyle diyordu: “Yunanların Alaşehir’de tutunabileceklerine hâlâ inanıyorum. (…) ‘King George’ gemisi az önce İzmir’e hareket etti. ‘İron Duke’ gemisinin de yollanacağını öğrendim. Böylece İngiliz kolonisinin güvenliği sağlanmış oluyor; destroyerler de Mudanya’ya gidiyorlar. İrtibat subayım Binbaşı Johnston’a, Yunanlara cesaret vermesi için tel çektim. (…) Cephe Kumandanı Tricopis’le irtibat yok…” (Şimşir, s. 484,485)

İngiliz yetkililer, Atatürk karşısında trajikomik bir duruma düşmüş görünüyordu. Harington, kaçan Yunan ordularının Alaşehir’de Mustafa Kemal’in askerlerini durdurabileceğini sanıyordu. “Haber yok” dediği Cephe Komutanı Tricopis’in ise Uşak’ta Atatürk’e esir düştüğünü bilmiyordu.

3 Eylül günü Yunanistan kaynıyordu: Yunan hükümeti düşmek üzereydi. Kral Konstantin’in tahtı sallanıyordu. Yunan veliahtı ise Romanya’da tatildeydi. 7 Eylül’de Yunan hükümeti istifa edecekti.

5 Eylül günü İzmir’deki İngiliz Başkonsolosu Lamb, Londra’ya çektiği telgrafta Türk orduların ele geçirdiği yerleri tek tek sayarak “Türk süvarilerinin Salihli’de oldukları sanılıyor” diyordu. Yunanların İzmir’i terk ettiklerini; İzmir’deki Yunan postanesinin ve Yunan Milli Bankası’nın kapandığını, göçmenlerin şehre hücum ettiğini, şehirde ekmek sıkıntısının başladığını yazıyordu(Şimşir, s. 499)

5 Eylül’de Harington, İstanbul’dan Londra’ya çektiği telgrafta hâlâ Yunan ordusunun Alaşehir’de tutunacağını umuyordu.

6 Eylül sabahı Atina, Londra, Paris güne, Yunan Başkomutanı Tricopis’in, Türk Başkomutanı Atatürk’ün elinde esir olduğu haberiyle uyandı.

6 Eylül’de TBMM kürsüsündeki “puşide-i siyah” (siyah örtü) kaldırıldı. Bursa’nın kurtarılacağına inanç tamdı.

7 Eylül günü İngiliz kabinesi Atatürk’e karşı bazı kararlar aldı. Buna göre Kemalistler Çanakkale’yi ve İstanbul’u işgale kalkışırlarsa İngiltere silahla karşı koyacaktı. Boğazlardaki İngiliz Deniz Kuvvetleri artırılacaktı. İzmir’deki İngiliz kolonisi İngiliz Deniz Kuvvetlerince korunup kollanacaktı.

Görüldüğü gibi İngiltere, Yunanistan’ı unutup kendini kurtarmanın derdine düşmüştü.

7 Eylül’de Müttefikler, Yunanistan’ın mütareke teklifini Atatürk’e ilettiler. Atatürk, mütarekeden sonra 15 gün içinde Yunanistan’ın hem savaş esirlerini hem Trakya’yı kayıtsız şartsız Türkiye’ye bırakmasını istedi.

İzmir’in Kurtuluşu

Yunan ordusunun kılıç artıkları “kanlı, zalim bir insan sürüsü” halinde geçtiği yerleri kan ve ateş içinde bırakarak çoluk, çocuk, yaşlı, genç ayrım yapmadan önüne çıkan herkesi katlederek, Türk köylerini, Türk şehirlerini yakarak ilerliyorlardı: Uşak, Eskişehir, Alaşehir, Turgutlu, Ahmetli, Salihli, Manisa alevler içindeydi. Alaşehir’deki 4500 evden 4300’ü yakılmış, şehirdeki 11.500 kişiden 2000’i katledilmişti. (Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, C.IV, s. 170-173).

Bu sırada Mustafa Kemal’in askerleri İzmir’e yaklaşıyor, İzmir’de panik giderek artıyordu.

5 Eylül günü Fransa iki zırhlısını; “Ernast Renan” ve “Edgar Qinet”i, Amiral Dumesnil kumandasında İzmir’e gönderdi.

7 Eylül sabahı İzmir’deki İngiliz kolonisinin bir kısmı “Mingari” gemisiyle Kıbrıs’a gönderildi. Bir miktar İngiliz askeri İzmir’deki bankaların önünde nöbet tutmaya başladı. Osmanlı Bankası İzmir Şubesi, bankadaki hazineyi İngiliz zırhlısı “İron Duke”a taşıdı. Fransızlar da 200 kadar askeri Fransız Konsolosluğu’nun bahçesine yerleştirdiler. Yunan karargâhı ve sivil memurları İzmir’i terk etmeye başladılar. Yunan Yüksek Komiseri de İngiliz “İron Duke” gemisine sığındı. O sabah İzmir’e çok sayıda Rum göçmen geldi. Yunan hükümeti öncelikle askerleri götürüyor, göçmenleri bekletiyordu. Rıhtım ana baba günüydü.

8 Eylül Cuma günü Müttefikler İzmir’i Türklere teslim etmeye karar verdiler. Yunan yönetimi şehri boşaltıyordu.

Atatürk, 8 Eylül’de I. Ordu Komutanlığı’na gönderdiği bir telgrafta “İzmir’in kayıtsız şartsız teslim alınması mümkün olduğundan temsilcilerin herhangi bir teklifi kabul olunmayacaktır” dedi.

8 Eylül akşamı asker yüklü son iki Yunan savaş gemisi 18.25’te İzmir limanından ayrıldı. İzmir, kurtuldu. Ama Türk orduları henüz şehre girmemişti. Şehirde hiçbir otorite yoktu. Limanda İngiliz, Fransız, İtalyan gemileri ve amiralleri, şehirde ise bu üç devletin başkonsolosları vardı. Kıyıda 45 bin Rum göçmen birikmişti. Şehir her türlü yağmaya açıktı. Türkler savunmasız durumdaydı. (Şimşir, s. 506-527).

9 Eylül’de ortalık ağarırken 5. Süvari Kolordusu’nun 1. ve 2. Süvari Tümeni Bornova‘ya girdi. Burada karşılarına çıkan Yunan kuvvetlerini geri püskürtüp İzmir’e hareket ettiklerinde Darağacı civarında yerli Rumlar ateşe başladı. Öndeki 8 askerden 4’ü şehit oldu.

Sonra Mustafa Kemal’in askerleri dörtnala İzmir’e aktı. 2. Tümen 4. Alay Komutan Yardımcısı Yüzbaşı Şerafettin Bey komutasındaki süvariler yalın kılıç Kordonboyu’ndan Pasaport iskelesine girdiler. Burada bir Rum’un attığı bombayla yaralanan Şerafettin Bey, yarasına hiç aldırış etmeden alkışlar, gözyaşları arasında atını sürdü. Saat 10.30’da İzmir Hükümet Konağı’nda Türk Bayrağı dalgalanıyordu.

3 yıl 4 ay 24 gün sonra Türk orduları İzmir’e girdi. İzmir, tam 1240 gün Mustafa Kemal’in askerlerini bekledi. Dile kolay! Tam 1240 gün…

“10 Eylül 1922 tarihli Tevhid-i Efkar gazetesi. En üst manşette “Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükür olsun: Şanlı ordumuz dün İzmir’i kurtardı” yazıyor. Ortadaki manşette “Ey kahraman ordu! Bir gaza ettin ki hoşnut eyledin peygamberi” yazıyor. Onun hemen altında “Kahraman ordumuz dün kemali şan ve şerefle İzmir’e girdi…” yazıyor. Askere sarılıp yanaklarından öpen anne görselinin altında kalın puntolarla “Nihayet yetiştin ve beni kurtardın! Var ol yavrum!” yazıyor.

İzmir’deki Atatürk

Atatürk, 5 Eylül’de Eşme’den TBMM’ye bir telgraf çekti. Yunan ordularının kaçarken yakıp yıktıkları yerlerde yardıma muhtaç olanlara dağıtılmak üzere -kendi bıraktığı paradan- 100 bin liranın Batı Cephesi’ne gönderilmesini istedi. (Hindistan Müslümanlarının gönderdiği paradan).

9 Eylül’ü Belkahve’de geçiren Atatürk, 10 Eylül’de bir açık otomobille İzmir’e girdi. Atatürk İzmir’de olağanüstü bir ilgiyle karşılandı. İleri yazarı Celal Nuri, İzmir’de Atatürk’le yaptığı röportajı okurlarına aktarırken şöyle diyordu: “İzmir’de herkes Paşa’nın kartpostal üzerine bir resmini göğsüne asıp dolaşıyor…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.13, s. 293)

Atatürk, İzmir limanındaki İngiliz donanmasından rahatsızdı. Limandaki İngiliz donanmasının 24 saat içinde limandan çıkmasını istedi. Falih Rıfkı Atay diyor ki, “24 saat içinde İngiliz donanmasının limandan çıkıp gidişini seyrettik.” (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 380)

18 Eylül’de Fransız Yüksek Komiseri General Pelle İzmir’e gelip Atatürk’le görüştü. Atatürk, Pelle’ye, “Türk orduları hedeflerine ulaşmadan durmayacak, Trakya Türkiye’ye teslim edilmelidir” dedi.

İngiltere pabucun pahalı olduğunu gördü. 20 Eylül’de Paris’te İngiltere, Fransa, İtalya, Atatürk’e ne cevap vereceklerini görüşmeye başladılar. Tam üç gün görüştüler. 23 Eylül’de Müttefikler kararlarını Atatürk’e bildirdiler. Atatürk’ün teklifini kabul ediyorlardı: Meriç’e kadar Trakya’yı Türkiye’ye bırakıyorlardı. (Davıd Walder, Çanakkale Olayı, s. 276-289). 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Mütarekesi ile Trakya Türkiye’ye teslim edildi. Böylece Edirne de silahsız, savaşsız kurtarıldı.

Atatürk’ün Millete Beyannamesi

12 Eylül’de Atatürk, İzmir’den “Millete Beyanname” adıyla bir bildiri yayımladı.

Asil Türk milleti! Bu büyük zafer sadece senin eserindir.

Küstah düşmanın, muharebe meydanlarına gelme cesaretini gösteren ordu kumandanları, genelkurmay heyetleri günlerden beri esirimiz bulunuyor. Düşman harp malzemesinin üçte ikisini topraklarımızda bıraktı.

Düşmanın elimizde bulunan esirlerinden başka, insan kaybının 100 binden ne kadar fazla olduğunu belirlemek zordur. Düşmanın tamamen imhasına karşılık, kaybımız, dörtte üçü hafif yaralı olmak üzere 10 bindir.

Büyük ve asil Türk milleti! Anadolu’nun kurtuluş zaferini tebrik ederken, sana İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selamını da takdim ediyorum.”

97 yıl önce “Akdeniz ufuklarından” gönderdiğiniz selamı alıyoruz; İzmir’i, Bursa’yı, Edirne’yi, İstanbul’u yeniden vatan yapan sizi ve kahraman ordumuzu saygıyla minnetle selamlıyoruz…