MK ULTRA PROJESİ : ARAŞTIRMACI YAZAR Ali Selman Demirbağ ZİHİN KONTROLÜ PROJESİNİ ANLATIYOR !!


ARAŞTIRMACI YAZAR Ali Selman Demirbağ ZİHİN KONTROLÜ PROJESİNİ ANLATIYOR !!

Ali Selman Demirbağ kimdir, nerelidir, kaç yaşındadır, ne iş yapıyor, uzmanlık alanı nedir? İşte Ali Selman Demirbağ biyografisi:

Google Haberlere Abone ol

14 Mayıs 2020 00:48 Son Güncelleme: 14 Mayıs 2020 00:56

Ali Selman Demirbağ kimdir, nerelidir, kaç yaşındadır, uzmanlık alanı nedir, ne mezunudur? Son dönemlerde televizyon ekranlarında ve bazı dergilerde röportajları yayınlanan Ali Selman Demirbağ, merak edilen isimler arasında yer alıyor. İşte Ali Selman Demirbağ biyografisi:

39 yaşında olan Ali Selman Demirbağ, Kütahya’da dünyaya geldi. Biyomedikal uzmanıdır.

İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde biyomedikal cihazlar üzerine eğitim gördü ve yine İzmir’de uzun yıllar biyomedikal cihaz teknikeri olarak çalıştı.

2012 yılı içerisinde (Hakan Yılmaz Çebi ile birlikte) Anatolia Yayınları arasından ilk eseri “BEYNİMDEKİ YABANCI –Kuantum Evreninde Elektromanyetik Beyin Kontrol-”, Profil Yayınları arasından ise bir grub yazarla birlikte hazırladığı “ZİHİN KONTROL OPERASYONLARI” adlı ikinci eseri çıktı.

Ali Selman Demirbağ’ın 15 Kasım 2012 tarihinde Baran Dergisi’ne verdiği bir röportajını sizler için paylaşıyoruz:

– İlk olarak, uzuvların beyin tarafından kontrol edilmesini sağlamakta aracı vazifesi gören sinir sisteminin çalışmasından bahsedelim ki, bundan sonra söyleyeceklerimiz havada kalmasın.

– Bizim vücud sistemimiz elektrikle çalışır. Kalbimizdeki kas hareketleri elektrikî uyarımlarla çalışır, kol kaslarımız elektirikî uyarımlarla çalışır… Beynimiz bu elektrik sinyallerini üretir ve sinir sistemi vasıtasıyla iletir. Bizim hücrelerimiz tıpkı pillerde olduğu gibi kimyevî enerjiyi elektrik enerjisine çevirir. Zihnin çalışması, kan deveranı, uzuvların hareketleri, kasların kontrolü hep bu elektrik sinyalleriyle gerçekleşir. Elektrikle çalışmamız ve elektriğin olduğu her yerde elektromanyetik bir alan olması hasebiyle aynı zamanda da elektromanyetik canlılarızdır. Bu sebeble elektrikle etkileşimimiz söz konusudur, meselâ elektriğe tutulduğumuzda kaslarımızın tamamı kasılır ve kendimizi kurtaramayız. Elektromanyetik alana gelecek olursak, bu da bizim auramızdır, bizim bedenimizin dışına kadar sarkan elektromanyetik alanımız, ezoterik tabirle auramızdır.

– Kirlian fotoğrafçılığında görülen o hâle, değil mi?

Aynen öyle, o hâle bizim elektromanyetik alanımızı ifade eder. Bütün canlı varlıklarda bu şekildedir; kiminde daha az, kiminde daha yüksek. Meselâ bitkilerde yapraklarının etrafında çok dar bir seviyededir, hemen sathında-yüzeyindedir. Çünkü bitkilerde hareket çok azdır… Zihnî ve fiilî hareket arttıkça bu hâle yâni manyetik alan genişlemekte, hareket azaldıkça daralmaktadır. Bu enerji türü, kötü düşünce sahiblerinde negatif, iyi düşünce sahiblerindeyse pozitif ve daha güçlü durumdadır.

– Peki, bu frekanslar ölçülerek insan beynine müdahale edilebilir mi? Edilebilirse hangi teknik kullanılarak nasıl müdahale edilir?

– Bizim her algımızın bir frekansı var, gözümüzün gördüğü ışığı algıladığı bir frekans aralığı var, kulağımızın işittiği bir frekans aralığı var.

– Bu idrak kuvvetlerinin, müşahede ettiklerini beyne iletmelerinin de ayrıca frekansları var değil mi?

– Tabiî, göz, burun, kulak, dil ve derimiz aslında aynı zamanda birer transmitter yâni dönüştürücüdür. Müşahede ettiği imaj, ses, koku, tat ve dokunma duyularını beynin idrak edeceği cinsten elektrik sinyallerine dönüştürür. Ayrıca bizim beş duyu haricinde hissettiğimiz bazı şeyler vardır. Meselâ ardımızdan biri geçse, bir kedi geçse, duymasak da onun oradan geçtiğini hissederiz. Yani idrak kuvvetlerimizle direkt olarak müşahede edemesek de, tıpkı elektromanyetik bir yayınımız olduğu gibi, diğer canlıların elektromanyetik alanlarını da hissederiz. Beşerî sevgi ve aşk gibi hususlar da buna tâbidir. Bunu vücudumuz hormonlar vasıtasıyla kendisi üretir. Daha evvel de bahsettiğimiz üzere, kimyevî enerjilerden üretilen elektrik enerjisinin diğer insanlarla olan etkileşimi uyum ve uyumsuzluk gibi durumların temel kaynağı durumundadır. Aynı zamanda duygu, düşünce yâni ruh hâlimizi belirleyen temel faktör de bu enerjilerdir.

– Yâni bizim beş idrak kuvvetimizin idrak edemediklerini de müşahede ediyor ve buna göre davranıyoruz.

– Aynen bu şekilde ve bu bizlerin metafizik canlılar olduğumuzun da delilidir.

– Göz örneğinden gidecek olursak; göze gelen bir imaj, göz bu imajı beynin idrak edeceği bir sinyale çevirerek beyne iletiyor. Peki bu irtibata müdahale etmek, bu irtibatı manipüle etmek mümkün müdür?

– Müdahale edilebilir. Hattâ en basitinden başlayalım, meselâ gözün aldanması… Perspektif farkları sebebiyle aynı buudtaki cisimlerin buudlarının farklı gibi idrak edilmesi… Bundan başka gözün çevirerek beyne ilettiği sinyalin frekansını yakalayıp, o sinyalde frekans gönderdiğinizde beyin bunu direkt olarak bir görüntü olarak algılar ve bu frekansı beynin arka kısmında bulanan karanlık odada imaja çevirerek, kendisi için hakikat hâline getirir. Bu bahsettiğimiz manipülasyon aynı şekilde kulak, burun, dil ve deri için de geçerlidir. Görüntü, ses, tad, koku ve dokunma hissi oluşturup bu yöntemle beyne iletebilirsiniz. Beyne ilettiğiniz gibi aynı zamanda beyinden uzuvlara giden sinyallerin frekanslarını taklid ederek uzuvları da manipüle edebilirsiniz; dilediğiniz hareketleri yaptırtabilir, solunum, dolaşım ve boşaltımı düzenleyebilir, hormonları kontrol edebilirsiniz. Beynin sinyallerini taklid edebilir ve bunu hedefe iletebilirseniz, tüm bunları pekâlâ yapabilirsiniz.

– Telegram ile alâkalı olarak Salih Mirzabeyoğlu’nun “Ölüm Odası B-Yedi” adlı eserinde anlattıklarına bakacak olursak, karşılıklı diyalog, müdahale ve manipülasyonlar son derece ânlık olarak cereyan ediyor. Telegramcıların bir monitör ve klavye başında bu işi yapmadıkları aşikâr. Peki ne kullanıyorlar? Meselâ oyunlar için beyin aktivitelerini okuyan, problarla bezeli, tıpkı Roma İmparatorlarının başlarına taktıkları zeytin dallarının şeklini andıran cihazlar var, Telegram’da bunlar mı kullanılmaktadır? Yâni acaba cihaz, iki zihin arasında köprü vazifesinde midir?

– Şimdi Telegram gibi bir sürecin öncelikle başlangıcına bakmak lâzım. Başlangıcında hipnoz ve bu hipnozla beraber şartlandırma yapılması gerekmektedir. Bunun için de o kişiyi ya kaçırmak, yahud esaret altında tutmak gerekir.

– Kıstırılmış olması gerekiyor yani.

Evet, kıstırılmış olması gerekiyor. Telegram zaten bilindiği üzere ferdî bir zihin kontrol tekniğidir. Telegram’ın başlangıcında kontrol edilecek olan beynin hazırlanması süreci vardır. Sürekli bir video izlettirilerek, fasılalar hâlinde göz önünde flaş çakılarak, ısrarlı telkinlerle bu hazırlık yapılabilir.

– Yahud şok veyahut şiddetli bir travma üzerine de yapılabilir mi?

– Zaten bu yöntemlerle yapılmak istenen de bir nev’i travma… Travma şuuraltını savunmasız bir şekilde ortaya çıkartır. Bu esnada yapılacak telkinlerle beyin hazırlanır. Ferdî planda hadise böyle iken umumî planda da meselâ subliminal yâni şuuraltı mesajlar vasıtasıyla birçok şey insanlara kanıksatılıyor. Telegram’daysa bu uygulama ferdî olarak ve çok daha şiddetli bir şekilde yapılır ve bu sayede beyin Telegram’a açılmış hâle gelir.

– Her insanının tıpkı parmak izi gibi kendisine has bir beyin frekansı olduğunu söyleyebilir miyiz?

– Aslında bu frekanslar çok dar bir aralıkta çalışıyor olmalarına rağmen her insanda farklılık arz etmektedir. Bu frekansları belirleyen temel faktörleri sayacak olursak; DNA yapısı, çevre faktörleri ve kültür olarak ifade edebiliriz. Kültür, binlerce yıllık birikimin DNA’ya işlenmesidir aynı zamanda.

– Az önce söylemiş olduğunuz bir husus vardı, iki kişinin frekanslarının birbirini tutması, aynı kültürden insanların birbirlerine daha yakın hissetmeleri de bu sebeble midir?

– Aynı kültürden gelen insanların elektromanyetik alanları benzerlik gösterir. Hattâ kültür beynin kürelerinden hangisinin daha fazla çalışacağında bile belirleyici sebebtir. Mesele biz Türklerde beynin sağ yarım küresi daha fazla çalışır; daha hislidir, merhametlidir. Sol yarım küreyse daha akılcıdır. Bu daha çok Batılılarda görülür.

– Telegram yönteminde kullanılan tekniği biraz daha açacak olursak, bu cihazın menzili nedir, ne kullanılır, hangi cihazlar vasıtasıyla bu iş yapılır?

– Bu cihazın ilk olarak beyni taraması için aynı bina içinde veyahud hemen yakınında olması şartı vardır. Başlangıçta kıstırılmış hedefin beyni inanılmaz bir sinyal bombardımanına tutulur, beyin sun’i sinyalleri bu sâyede kanıksar. Bu şekilde düzenlenen beyin artık ne zaman frekanslar vasıtasıyla tetiklense, erişime açık hâle gelir.

– Bu bir görüntü, ses, koku, tad olabilir, aynı şekilde karşı taraftan da alınabilir…

– Her şey olabilir; duygu, düşünce ve fikir de olabilir, birden deride yanma hissi de olabilir, bunu sinyallerle iletilen telkinleri vasıtasıyla beyin oluşturur. Ama o sinyali yakalamanız ve beyni hazırlamanız buradaki en önemli kriterlerdir.

– Salih Mirzabeyoğlu’na uygulanan Telegram, cezaevinde başlıyor, mahkemede, hastahânede, yolda devam ediyor. Diğer kişilerdeki benzer Telegram uygulamalarına bakacak olursak uluslararası seyahatlerde bile devam ettiğini görüyoruz. Bu işin menzili ne kadardır?

– İlk olarak beynin hazırlanması hususunda yakında olmak şart, bu hazırlıktan sonra nerede olunursa olunsun, menzil diye bir durum yok.

Bugün meselâ diğer bir çalışmadan bahsedelim. Bu tekniği ferdî olmaktan çıkarıp umumî hâle getirmeleriyle alâkalı yaptıkları çalışmalara da bakalım. Bugün Amerika bütün dünyaya tek bir kültür empoze etmeye çalışıyor. Bir ortak kültür meydana getirebilirse, gerek subliminal yâni şuuraltı mesajlar, gerekse telkinle daha tesirli olmayı amaçlıyor. Mesela “oh my god” ifadesi; Hollywood sineması vasıtasıyla bütün bir dünyaya empoze edilmeye çalışılıyor. Bu ifadenin bir Çinli, Hindli, İngiliz ve Amerikalı tarafından aynı hâdiseye karşı telaffuz edilmesi hâlinde, bütün bu beyinlerde aynı bölgedeki aynı nöron, aynı şekilde ateşleniyor.

Bunu yalnız sinema vasıtasıyla da değil, gıdalarla da yapıyorlar. Organlarımızın frekansları arasındaki farklılıkları en aza indirmeyi plânlıyorlar ki, yapılacak telkinlere açık hâle global olarak gelinebilsin.

– Başta saymış olduğunuz DNA ve kültür gibi faktörleri de globalleştiriyorlar.

– Benzeştirme hâdisesi, artık zaten birbirimize benzemiş vaziyetteyiz. Dış görüntüden ziyâde tepkilerimiz de benzeşmeye başladı. Beyinlerimizin çalışmalarının benzeşmesi isteniyor ki frekans aralığı daralsın. Frekans aralığı daralırsa yollayacağınız frekansın aralığı daralır. Hatta bazı frekansları teke indirebilirlerse umumî mânâda işleri daha da kolaylaşacak.

– O zaman subliminalden ve telkinden tasarruf etmiş olacaklar.

– Telegram’a dönecek olursak, bahsettiğimiz gibi düzenlenmiş bir beyne yakın mesafeden gönderilen tetikleyici sinyalle beyin sizin ileteceğiniz sinyalleri hakikat gibi kabullenmeye hazır hâle geliyor. Şimdi sizin benim sesimi işitmemeniz mümkün mü? Ancak sağır olmanız gerekir. Bu cihaz marifeti de böyle, tetiklenmesi ânından itibaren beynin gelen sinyalleri tanımaması mümkün değil…

– Telegram’da hattâ sağır olsa bile ses işitebilir değil mi?

– Aynen öyle, çünkü Telegram sinyalleri işitme organlarını değil, beynin ilgili alıcı mahâllini hedef alarak yayın yapar. Hatta bugün tıbbî bakımdan çalışmalar da var. Kulağı hiç duymayanlar için yapılmış bir cihaz vasıtasıyla algılanan sesler beyne iletiliyor. Bu kulağı az işitenlerin kullandıkları cihazlarla karıştırılmasın, hiç işitmeyen biri için, bant genişliğinde yapıştırılan bir cihaz bu… Aynı zamanda körler için de çeşitli cihazlar yapıldı, kamera görüntüsü yine bu teknikle beyne aktarılıyor ve görme organı olan göze sahib olmayan kimselerde bile görme kuvvesi çalıştırılabiliyor.

– Telegram işkencesinin birisine yapıldığı ve bu yayının nereden yaptığı isbat ve tesbit edilebilir mi?

– Telegram’ın isbat edilmesi için öncelikle bu çalışmayı yapan kişilerin bu teknikten haberdar olması gerekir. Bizim psikologlar veyahut psikiyatrlar inceleyecek olurlarsa Telegram’ın hedeflendiği kişiye “deli”, “şizofren” teşhisi koyacaklardır. Çünkü Telegram’ın hedefinde olan kişi diğerlerinin farkında olmadığı birisiyle konuşuyor, işitilmeyen sesler işitiyor, birileriyle tartışıyor vesaire. Bu teknolojiyi bilen birisi içinse, bir frekans ölçme cihazı gerekiyor ama insan beyninin çalışma frekanslarında ölçüm yapacak şekilde tasarlanmış bir ölçüm cihazı. Etrafımızda şu ânda bir çok frekans var; televizyon, radyo, wireless, gps sinyalleri vesaire. Bunun haricinde bir de otomobillerin çalışmasından kaynaklanan titreşimler, elektronik cihazların yaydığı sinyaller… Televizyon yayınını alıcı bir anten ve alıcı yaptığınızda bu kargaşa içerisinden yalnız televizyon yayınlarını alırsınız. Telegram’ın yayınını ölçebilecek kapasitedeki frekans ölçer yaptığınızda da bu yayını tesbit edersiniz.

– Peki Telegram yayınının hedefe ulaşmasına nasıl mâni olunabilir?

– Buna mâni olmak günümüz teknolojisiyle mümkün. Biz bunu zaten yapabiliyoruz. Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı, özel kamu kuruluşları ve Genelkurmay binası etrafına yerleştirilmiş olan jammer cihazları vardır. Jammer cihazları sinyal kesici cihazlar.

– Umumî olarak bilinen cep telefonu sinyalleri haricinde de sinyal kesici olarak kullanılabilir, değil mi?

– Aynen öyle, bütün sinyaller için geçerli olabilir, çalışma aralığı farklılaştırılarak radyo sinyalleri de, cep telefonu sinyalleri de, ELF dediğimiz beyin sinyalleri aralığında çalıştırılarak Telegram sinyalleri de kesilebilir. Ayrıca Telegram’a benzer sinyaller için illâ ayrıca bir verici kullanılmasına da gerek yoktur. Genel olarak radyo dalgaları olarak ifade ettiğimiz tüm sinyallere bu kodlanabilir. Ayrıca meselâ radyo dalgalarıyla beraber yayınlanacak ELF frekans bandındaki Telegram sinyali içinden radyo cihazı yalnız radyo dalgalarını algılar, kişi Telegram dalgalarını algılar. Bu şekilde de kullanılabilir…

Sinyalin kaynağı yapılacak ölçümlerle rahatlıkla tesbit edilebilir. Bugün bu teknoloji mevcud…

– Rusya’da yapılmış bir deneyden bahsetmek istiyorum menzil ve mesafeyle alâkalı olarak, telepati yapabilen iki kişinin 2500 km’den ânlık olarak irtibat kurduklarına dair kayıtlar var.

– İnsan beyninin çalışmasındaki ELF dalgalarının boyları çok uzundur. Düşük güçte yapılacak bir yayın bile 3500-4000 km yarı çapında etkili olacaktır. İnsan beyninin 40 watt ile çalıştığını ve kayıtlarda 2500 km mesafede telepati yapıldığını düşünecek olursak 500 wattlık bir cihaz vasıtasıyla menzilin ne kadar olabileceğini düşününüz… Bizim beyin sinyallerimiz sadece dünyada değil, uzayda da yayılıyor aynı zamanda. Bugün bir proje var, bu projeye göre bu sinyalleri yakalayabilir ve okursak, geçmişte yaşanmış hâdiselerin hepsi açıklığa kavuşturulabilir. Konuşmalarla alâkalı bir çalışma vardı zaten, ses sinyalleri gök kubbeden dışarı çıkamıyor ama beyin dalgaları ELF dalgaları olması sebebiyle çıkabiliyor. Bu beyin dalgalarının uzayda hareketinin göktaşlarının periyodik olarak dünya etrafından geçişleri gibi dünya etrafından geçtiği düşünülüyor ve bunların yakalanması ve okunmasına çalışılıyor.

– Son olarak şunu sormak istiyoruz, birçok akademisyen Telegram teknolojisinden haberdarken, niçin bu konuda tek kelime etmiyorlar?

– Bunun iki sebebi var; birincisi, akademik kariyerlerinin muhafazası, “bizi hiçbir üniversite kabul etmez” diyorlar. İkincisi de dalga geçilmekten korkuyorlar. Kısaca, el âlem ne der korkusu. Ancak kapalı kapılar ardında bu konuyla alâkalı son derece bilgililer. Bir televizyon programından önce konuşuyoruz meselâ, onlar kendileri anlatıyorlar, iş ekrana gelince… Dünyevî kaygılar insanı bu hâle getiriyor.

KÖY ENSTİTÜLERİ DOSYASI : MUHAFAZAKAR VE DİNCİ SİTEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ PROJESİ HAKKINDA BİR ANALİZ /// KAYNAK : WWW (.) FIKIRCOGRAFYASI (.) COM


ÖZEL BÜRO NOTU : DEĞERLİ YURTSEVERLER ŞU ANA KADAR SİZLERE KÖY ENSTİTÜLERİ PROJESİ İLE İLGİLİ ÇOK MİKTARDA VİDEO VE MAKALE AKTARDIK. ANCAK AKTARDIKLARIMIZIN ÇOĞUNLUĞU KEMALİST SİTELER KAYNAKLI İDİ. ŞİMDİ İLK DEFA OLARAK MUHAFAZAKAR VE DİNCİ BİR GÖRÜŞ İHTİVA EDEN BİR SİTEDEN BU KONUDA BİR MAKALE AKTARIYORUZ. BUNU YAPMAMIZIN NEDENİNİ DAHA ÖNCE AÇIKLAMIŞTIK, YİNE AÇIKLAYALIM. ÖZEL BÜRO GRUBU OLARAK TEK TARAFLI BİLGİ VERMEK İSTEMİYORUZ. BİZ SİZLERİN HERHANGİ BİR KONUDA SADECE BİR GÖRÜŞÜN YANSIMASINI DEĞİL TÜM PERSEKTİFLERİN YANSIMALARINI GÖRMENİZİ İSTİYORUZ. TABİ BUNDAKİ KRİTERİMİZ İÇİNDE DÜŞÜNCE VE FİKİR BARINDIRMASI. AMİGOLAR GİBİ TEK DÜZE HEP AYNI SLOGANI TEKRARLAYAN BİLGİ İLETMEK İSTEMİYORUZ. BU YAZIYI DA KEMALİZM KARŞITI GÖRÜŞLER İHTİVA ETTİĞİ İÇİN DİKKATİNİZE SUNMAK İSTEDİK.

Salih Cenap Baydar : Sekseninci Yıldönümünde Köy Enstitüsü Projesi Tartışmalarına Bir Bakış

22 Nisan 2020

ABD’li meşhur Eğitim Profesörü John Dewey, 1924 yılında Mustafa Kemal tarafından Türkiye’ye davet edilmiş, kendisinden “Türkiye de Eğitim Nasıl Olmalıdır” sorusuna cevap veren bir rapor hazırlanması istenmişti.

Dewey’e ait olan “kırsal bölgelerdeki okulların toplum yaşam merkezi haline getirilmesi” ve “iş ve eğitimi birleştirme” fikirleri devlet katında “tutulmuştu”. Bu fikir yaklaşık 15 yıl sonra bugün hala tartışılan bir projede vücut bulacaktı.

Köy Enstitüleri, 1940 yılında, dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından görevlendirilen İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla kendi köylerinde eğitilip kendi köylerinde çalışacak ilkokul öğretmenleri yetiştirmek üzere kuruldu.

17 Nisan 1940 tarihli Köy Enstitüleri Kanunu, bir tarafıyla cumhuriyet yönetiminin modernleşme/batılılaşma çabalarını diğer tarafıyla zamanının ekonomik sıkıntılarla kol kola girmiş faşist ruhunu yansıtıyordu.

Köy Enstitüleri tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında açılacak ve buralarda yetişen öğretmenler köylülere modern tarım teknikleri öğreteceklerdi.

Çocuğunu Köy Enstitüsünde okutup okutmama kararı velilere bırakılmamıştı. Öğrencileri devlet seçiyordu:

Madde 3 — Enstitülere tam devreli köy ilk okullarını bitirmiş sıhhatli ve müstaid köylü çocuklar seçilerek alınırlar.

Enstitülerde zorunlu eğitime başlayan çocuklar ayrılmaya kalkmasınlar diye maddi cezalar düşünülmüştü:

Madde 4 — Enstitülere kabul edilenler sıhhî sebebden gayri sebeblerle müesseseden ayrıldıkları veya çıkarıldıkları takdirde okudukları müddete isabet eden masraf, kendilerinden veya kefillerinden alınır.

Köy Enstitüsünde okuyup bitirenler en az yirmi sene devlette öğretmenlik yapmaya mecburdular. Ayrılmaya kalacaklar yüklü bir fatura ile tehdit ediliyordu:

Madde 5 — Bu müesseselerde tahsillerini bitirerek öğretmen tayin edilenler, Maarif Vekilliğinin göstereceği yerlerde yirmi sene çalışmaya mecburdurlar. Mecburî hizmetlerini tamamlamadan meslekten ayrılanlar Devlet memuriyetlerine ve müesseselerine tayin edilemezler. Bu gibilerin kendilerinden veya kefillerinden müessesede bulundukları zamana aid masrafın iki misli alınır.

Öğretmenlerin kalacakları lojmanları ve eğitim verecekleri okulları yapma külfeti köylülere yüklenmişti:

Madde 16 — Köy öğretmenlerinin tayin edilecekler i okulların binaları ve öğretmen evleri Maarif Vekilliğince verilecek plânlara göre Köy Kanununa tevfikan, bölge ilk tedrisat müfettişi ile gezici başöğretmenin nezaretinde köy ihtiyar heyetleri tarafından yaptırılır ve Öğretmen tayin edilecek köylere keyfiyet üç yıl önce bildirilir. Köy bütçesinde de on a göre tedbirler alınır, Öğretmen işe başlamadan evvel okul binası ile Öğretmen evi tamamen bitirilir. Köy okulları binalarının tamiri ve okulun daimî masrafları köy ihtiyar heyetlerince temin edilir.

Bütün bunlar işin teknik ve ekonomik yönleriydi. Eğer proje bu çerçeve ile sınırlı kalsaydı, içerdiği zorbalıklara rağmen yaşanan zamanın şartlarında hoş görülebilir, iyi niyetli bir atılım hamlesi sayılabilirdi.

Fakat madalyonun diğer bir yüzü vardı.

Yöneticiler köylülere sadece modern zirai teknikleri öğretmek istemiyorlardı, aynı zamanda onları devşirmek, modern, batılı, pozitivist, Kemalist bireylere dönüştürmek, partilerinin birer neferi haline getirmek istiyorlardı.

Enstitüler okuldan çok kışlalara, içindekiler ise öğretmen ve öğrencilerden çok askerlere benziyorlardı. Öğrenciler de öğretmen de enstitü müdürü de tek tip üniforma giyiyordu.

Image

“Cahil köylülerin” aydınlatılması, adam edilmesi için müfredata teknik dersler oranında “kültürel” dersler konulmuştu.

Öğrenciler batı klasiklerini okuyacak, en az bir müzik aleti çalmayı ve halkoyunları oynamayı öğreneceklerdi. Tabi bir yandan da vatandaşlık bilgisi adı altında yoğun ideolojik endoktrinasyona tabi tutulacaklardı.

1954’ de de Demokrat Parti Köy Enstitülerini ilköğretmen okullarına çevirerek varlıklarına son verene kadar Köy Enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişti.

Proje yakın tarihimizde derin izler bıraktı.

Geçtiğimiz günlerde bu kuruluşun sekseninci yıldönümü münasebetiyle sosyal medya ve basında birçok şey yazılıp çizildi.

Çok kimse bu “muhteşem” projeyi hasretle anarken projeyi sonlandıranlara ateş püskürdü.

Bir kesim de artık toplumsal hafızadan silinmeye başlayan acı tecrübeleri hatırlatarak o ah vah edenlere cevaplar verdi.

Image

Sanırım mesele, projenin ideolojik yönünü ne kadar görüp ne kadar önemsediğimiz noktasında düğümleniyor.

İnsanların ideolojik projeler karşısında birbirine taban tabana zıt tavırlar alması şaşırtıcı değil. Çünkü iktidar yanlıları, verdikleri “tali hasarları” (collateral damage) göz ardı edip projelerinin müspet taraflarını ön plana çıkartırken muhalifler sağlanan faydalardan sarfınazar edip yol açılan olumsuzluklara odaklanıyorlar.

Projeyi iyi niyetli, nötr, ideolojik yönü olmayan bir bilinçlenme, cehaletten/fakirlikten kurtulma, dayanışma ve modern teknikleri öğrenip uygulama yönünde atılmış “hayırhah” bir adım olarak görenler -kendilerince haklı olarak- bu kadar güzel bir çabaya muhalefet edenlere kızıyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. O yılların Türkiye’si düşünüldüğünde çok büyük, önemli ve hayati bir proje,
  2. Daha önce devlet tarafından adam yerine koyulmayan köylülerin ilk defa devlet tarafından adam yerine konulduğu bir proje,
  3. Devlet eliyle köylülere nitelikli, ücretsiz ve pratik esaslı eğitimin ilk kez sağlandığı bir proje,
  4. Bugün hâlâ yaka silktiğimiz tembellik, cehalet ve yobazlıkla mücadele etme amacıyla atılmış cesur ve kararlı bir adım,
  5. Köylerde doğup büyüyen zeki gençler için dünyayı tanımak yönünde fırsatlar sunan, onlara yeni kapılar açan bir proje,
  6. Mevcut iktisadi şartlarda, eğitimin ağır mali yükünü devletle vatandaş arasında başarıyla paylaştıran bir proje,
  7. İkinci dünya savaşı yıllarında, iktisadi buhranların ortasında, elde avuçta para pul bulunmayan günlerde en makul maliyetlerle yapılabilecek ideal bir proje,
  8. Uygulamalarda görülen arızi, münferit bir takım işgüzarlık ve çarpıklıkların ana fikrine gölge düşürmemesi gereken bir projeydi.

Projenin ideolojik yönünü görüp, bundan rahatsızlık hissedenler ise asıl derdin nüfusun o dönem yüzde seksenini teşkil eden köylülere yardım ve eğitim götürmek değil ideolojik endoktrinasyon yapmak olduğunu ileri sürüyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. Devleti o zaman yöneten elitlerin "cahil" köylü halkı, "aydınlanma" idealleriyle adam etmek için uygulamaya koyduğu,
  2. Pozitivist ve jakoben bir anlayışla planlanmış ve uygulanmış olduğu için zorbalıkların normal görüldüğü, dönemin faşist ruhuna son derece uygun,
  3. Asırlar boyu nesilden nesle aktarılan kültürü, bir an önce kurtulmak gereken çöp kalıntıları gibi gören, köylünün atalarından tevarüs ettiği hiçbir şeyin yeni dünyada yeri olmadığına inanan, köylüleri o “hurafelerden” kurtarmak gerektiğine iman etmiş idarecilerin ortaya attığı,
  4. Köylüleri zorla Bach, Mozart dinleterek, mandolin, armonika, flüt ve bulunabilirse piyano çaldırarak Batılılaştırmayı amaçlayan
  5. Devleti yönetenlerin köylüleri “adam yerine koyduğu” için değil “adam etmeye çalıştığı” için hayata geçirdikleri

bir projeydi.

Ben şahsen ikinci gruba yakın hissediyorum kendimi.

Image

O yıllarda tarihi tecrübemizi, eski medeniyetimizi bilen, ona kıymet veren ve milli/dini haysiyet iddiası olan az sayıda yerli entelektüel ve din adamının bu hoyrat yok sayışa, topyekûn sıfırlamaya tepki göstermeleri gayet anlaşılır bir durum. Bugün tepki gösterenler aynı hassasiyetin temsilcileri aslında.

Proje sosyolojik açıdan değerlendirilirse açık bir öngörüsüzlük örneği ile karşı karşıya olduğumuz da söylenebilir.

1940’larda gelişen dünyanın tarım toplumundan sanayi topluma, dolayısıyla kırdan kente doğru yolculuğu gözlerinin önündeyken insanlar hep köylerinde kalacakmış, ülkemiz hiç sanayileşmeyecekmiş gibi köye, ziraata, hayvancılığa yatırım yapmak hiç de akıllıca bir hareket sayılmaz. Devrin idarecileri feraset gösterip, köyden kente gelecek kaçınılmaz göçün planlamasını yapmak, şehirlere göçecek köylülerin yaşayabilecekleri uydu kentleri tasarlamak, şehir hayatına onları nasıl adapte edeceklerini düşünmek yerine köylülerin hep köylerinde kalacakları varsayımında bulunarak büyük bir hata yapmışlardır.

Kendi toplumlarına yabancılaşmış idarecilerin daha fazla kişiyi topluma yabancılaştırma esasına dayalı çabasının başarısız olmasının mukadder olduğu da aşikâr.

Savaşta yenilmiş, perişan olmuş, milli gururu incinmiş kitleleri milli/dini hisler üzerinden mobilize etmenin kitabını Hitler yazmıştı. Bizim idarecilerimiz dini dışlayan, pozitivist/Kemalist ideallerinin endoktrinasyonu esasına dayanan bir retoriği tercih ettiler. Yaptıklarının ters tepmemesi mucize olurdu.

Köy Enstitüleri bir tarafıyla "Halk Partili" nüfusu arttırma projesiydi. Siyasi bir projeydi. Taraftarlarının ve karşıtlarının bu kadar çok ve keskin olmasının sebebi sanırım bu.

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI : ‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ nedir ? Projeye dahil 65 ülke hangileri ?


‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ nedir ? Projeye dahil 65 ülke hangileri ?

Önümüzdeki 50 seneyi şekillendirecek proje, 1 trilyon dolarlık yatırımı ve 3 milyardan fazla nüfusu bünyesinde taşıyor. 65 ülkenin dahil olduğu proje, Asya’nın en doğusu ile Atlas Okyanusu’nun Avrupa kıyılarını birbirine bağlayacak.

Projede 65 ülke var

Küresel ekonominin ve hatta siyasetin geleceğini tepeden tırnağa değiştirecek Bir Kuşak Bir Yol Projesi, Türkiye’yi de içine alan yapısıyla, önümüzdeki 50 seneyi şekillendirecek. 1 trilyon dolarlık yatırımı ve 3 milyardan fazla nüfusu bünyesinde taşıyan proje, 65 ülkeyi içeriyor. Asya’nın en doğusu ile Atlas Okyanusu’nun Avrupa kıyılarını birbirine bağlayacak proje, küresel ekonomiyi güçlendirecek.

​Bir Kuşak Bir Yol Projesi’nin önemli hatlarını derleyen Yeni Şafak’ın haberine göre Çin Devlet Başkanı Şi Cinping tarafından 2013 yılında ilan edilen “Bir Kuşak Bir Yol” (One Belt One Road-OBOR) projesi, eşi benzeri olmayan bir pazarda 3 milyar nüfusu ilgilendiren bir yatırım projesi. Proje, başta Asya-Avrupa hattındaki önemli ekonomiler arasında bir ulaştırma altyapısı, ticaret ve yatırım bağlantısı kurmayı amaçlıyor. Sonraki zamanlarda küresel bir kapsama ulaşan projenin kara ve denizden iki önemli uluslararası ticaret güzergahı bulunuyor; kuşak kısmını oluşturan İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve yol kısmını oluşturan Deniz İpek Yolu.

İşte haberin ayrıntıları:

Kuşak (Belt) nedir?

Kuşak kavramı ile Orta Çin’den başlayan ve Moskova, Rotterdam üzerinden Venedik’e uzanan karayolu, demiryolu, petrol ve gaz boru hatları ve diğer altyapı projelerinden oluşan bir kara ulaştırma ağları bütünü kastediliyor. Proje kapsamında, tek bir rota yerine, Asya-Avrupa yönünde kara köprülerinden oluşan koridorlar planlanıyor.

Planlanan güzergahlar ise şu şekilde:

*Çin- Moğolistan- Rusya

*Çin- Merkez ve Batı Asya

*Çin- Hindi Çini Yarımadası

*Çin- Pakistan

*Çin- Bangladeş- Hindistan- Myanmar

Türkiye, bu koridorlar içinde Orta Koridor olarak adlandırılan Çin- Merkez ve Batı Asya Koridoru üzerinde yer alıyor. Türkiye projenin önemli ortaklarından biri.

Yol (Road) nedir?

Yol kavramı, projenin denizyolu ağına karşılık geliyor. Proje kapsamında güney ve güney doğu Asya’dan Doğu Afrika ve Akdeniz’in kuzeyine kadar uzanan deniz bölgesinde limanlar ve diğer kıyı yapıları ağı planlanıyor.

Proje kapsamındaki kara ve deniz güzergâhları Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını geçerek Çin ekonomisi ile gelişmiş Avrupa ekonomisinin birbirine bağlanmasına olanak sağlıyor. Girişimin, aynı zamanda diğer ülkelerle kurulan çok yönlü işbirlikleri sayesinde Çin’in küresel sorunların çözümünde merkezi oyuncu olmasının da önünün açarak, katkı sağlacayacağı belirtiliyor. Çincesi ‘I dai, I lu’ olan projenin, Çin’in dünya siyaseti ve ekonomisinde yükselen rolü açısından, önümüzdeki 50 yılı da şekillendirecek.

2001 yılında Çin liderliğinde Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kurulması, tek başına zaten büyük bir güç olan Çin’in bir ittifak sistemine yakın işbirliği ve dayanışma sistemi kurmasına olanak sağladı. 2013 yılında Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in Kazakistan ve Endonezya ziyaretleri sırasında ilan ettiği İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu projelerinden oluşan Bir Kuşak Bir Yol girişimine İpek Yolu Fonu ve Asya Altyapı ve Yatırım Bankası (AIIB) eklenince Asya- Pasifik bölgesinde ABD’nin öncülüğünü yaptığı Atlantik sisteme karşı büyük bir ekonomik cephe açılmış oldu.

Projede Türkiye dahil 65 ülke yer alıyor. Bu ülkeler bölge bölge şu şekilde sıralanıyor:

*Doğu Asya: Çin, Moğolistan

*Güneydoğu Asya: Brunei, Kamboçya, Endonezya, Laos, Malezya, Myanmar, Filipinler, Singapur, Tayland, Timor-Leste, Vietnam

*Orta Asya: Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan,

*Ortadoğu ve Kuzey Afrika: Bahreyn, Mısır, İran, Irak, İsrail, Ürdün, Kuveyt, Lübnan, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Filistin, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen

*Güney Asya: Afganistan, Bangladeş, Bhutan, Hindistan, Maldivler, Nepal, Pakistan, Sri Lanka

*Avrupa: Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Belarus, Bosna Hersek, Hırvatistan, Çekya, Estonya, Gürcistan, Macaristan, Letonya, Litvanya, Makedonya, Moldova, Karadağ, Polonya, Rusya, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Ukrayna

Türkiye’nin konumu

Türkiye’nin içinde yer aldığı Orta Koridor, tarihi İpek Yolu’nun canlandırılması amacı taşıyor. Orta Koridor’a yapılacak yatırımlar toplamının 8 trilyon doları bulması bekleniyor. Bu miktarın sadece ulaştırma altyapısı için ayrılan kısmının ise 40 milyar doları bulacağı belirtiliyor. Türkiye’nin projeye entegrasyonu için iki ülke arasında imzalanan anlaşma ile ilk aşamada 40 milyar dolarlık bir bütçe öngörüldü. Yatırımlar için her yıl harcanması planlanan miktar 750 milyon dolar. Türkiye, OBOR projesinde alternatif koridorlardan birisi olan Orta Koridor üzerinde bulunduğu için jeopolitik bir konuma sahip. OBOR güzergahında kritik bir noktada yer alan Türkiye, jeopolitik konumunun güçlü olması, güçlü üretim ve yüksek potansiyeli, Karadeniz taşımacılığında önemli bir aktarma ülkesi olması gibi üstünlükleriyle öne çıkıyor. Yavuz Sultan Selim ve Osmangazi Köprüleri, 18 Mart Çanakkale Köprüsü, Avrasya Tüneli gibi mega projeler ile, Çin’in ‘Bir Yol Bir Kuşak’ projesine önemli lojistik ve ulaşım fırsatı verecek önemli bir halka konumunda. Proje haricinde Çin-Türkiye ticaret işbirlikleri de istikrarlı olarak gelişim gösteriyor. 2016’da iki ülke arasında ithalat-ihracat hacmi yüzde 1.9 artarak 27 milyar 760 milyon dolara ulaştı. Çin, Türkiye’nin en büyük 19’uncu ihracat ve en büyük ithalat pazarı ülkesi.

Projenin finansmanı

Özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeleri kapsayan ve maksimum ekonomik faydayı hedefleyen bir küresel ekonomik işbirliği projesi olan OBOR’un ekonomik ölçeği trilyonlarla ifade ediliyor. Gelecek on yıl içinde yurt dışı harcamalarının 100 milyar doları bulması beklenen Çin, proje için yaklaşık 1 trilyon dolarlık hükümet fonu ayırdığını duyurdu. Devlet Başkanı Cinping, proje kapsamında kamu firmalarının ve finansal kurumlarının ülke dışında altyapı ve inşaat projelerine yatırım için teşvik edileceğini ifade etti. AIIB, proje güzergahı üzerindeki altyapı projelerine finansman sağlayarak önemli bir kredi mekanizması işlevine sahip olacak. Çin’in ayırdığı bütçenin uzun vadede 3 trilyon dolara çıkabileceği belirtiliyor. AIIB de proje için 100 milyar dolarlık kredi ayırıyor. Bankanın finansmanında Çin, üçte bir ila yarısı arasında değişen bir paya sahip olacak. OBOR üyesi 65 ülkenin toplam milli geliri 25 trilyon doları buluyor. 2049 yılına kadar OBOR üyesi 65 ülkede 4 trilyon dolarlık alt yapı yatırımı öngörülüyor. OBOR’un ilan edildiği 2013 yılından 2016’ya kadar harcanan 230 milyar dolarlık bütçe ve 1500 ortak proje, ev sahibi devletlerin ortaklığında gerçekleşiyor. Proje kapsamındaki lojistik hat ile Çin ile Fransa arasında demiryolu taşımacılığı aktarmasız olarak mümkün hale geliyor. Deniz yolu ile 40 günü bulan taşımacılık süresi, yeni demiryolu hattı ile oldukça azalıyor. Çin’in Hubei eyaletinin başkenti Wuhan’dan yola çıkan bir tren Fransa’nın Lyon şehrine 16 günde ulaşıyor.

En kapsamlı zirve

Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin, ekonomik büyüme modelini değiştiriyor. Dışarıda Çin mallarına talep azaldığı, içeride maaliyetler yükseldiği için iç pazarı geliştirme çabalarına yönelmiş durumda. Bu süreçte, ekonomik büyümesi yüzde 11’lerden yüzde 6’ya geriledi. Projeyle, Çin kendi içindeki ekonomik dönüşüm sürecini desteklemeyi amaçlıyor. Projeye sadece ekonomik açıdan bakmamak gerek. Proje, ülkeler arasındaki insani ve kültürel bağları da güçlendirecek. Türkiye, jeopolitik konumu gereği projenin önemli bir ayağı. Asya ile Avrupa arasında bir köprü konumundayız. Demiryolu ağları ile bu konum daha da güçlenecek. Zirve, proje kapsamında bugüne kadar yapılmış en kapsamlı zirve. Bu kadar büyük katılımlı ve ortak yürütülen bir projede, ortak kararlar alınabilmesi açısından zirve büyük önem taşıyor. Türkiye’nin de Cumhurbaşkanı Erdoğan’la en üst düzey katılım göstermesi önemli.

(*Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi)

USULSÜZLÜK DOSYASI : Cumhurbaşkanı’nın market projesine 15 defa hileli gıdadan ceza almış kişi atandı


Cumhurbaşkanı’nın market projesine 15 defa hileli gıdadan ceza almış kişi atandı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın büyük önem verdiği ve halkın güven duyduğu Tarım Kredi Marketler’de skandal atama.

Gıda sahtekârlığında sınır tanımayan, onlarca defa bakanlık tarafından afişe edilen şirketlerin kurucu ortağı Tarım Kredi Marketler’e sessiz sedasız genel müdür yapıldı. Yapılan atamanın Genel Müdür Fahrettin Poyraz ve Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Okan Ateş tarafından sessiz sedasız yapılması dikkat çekti.

15 DEFA İFŞA OLDU, HİLELİ GIDA ÜRETİMİNDEN VAZGEÇMEDİ

Milli Gazete’nin haberine göre Tarım Kredi Marketler’e genel müdür olarak atanan Yavuz Mehmet Bulut’un kurucu ortağı olduğu TADABAN GIDA ve ANADOLU EKSPER GIDA’ya hileli gıda üretiminden dolayı bakanlık tarafından defalarca ceza kesilmesine rağmen yapılan hileli gıda üretiminden vazgeçmedi.

3 SERİ ÜRÜNÜYLE…

TADABAN GIDA tam 15 defa, ANADOLU EKSPER GIDA ise 5 defa Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ifşa ettiği listede yer aldı. Diğer yandan DONELLO GIDA da birçok listede ismi ifşa edilirken, en son 2019 Ekim ayında yayınlanan taklit ve tağşiş listesinde, 3 seri ürünüyle birlikte yer almıştı.

BAL SAHTEKÂRLIĞINDA UZMANLAŞMIŞLAR

Tarım Kredi Marketler’e genel müdür olarak atanan Yavuz Mehmet Bulut, kendisini bal uzmanı olarak tanıtırken, kurucu ortağı olduğu üç firmanın da ağırlıklı olarak bal ve tereyağından ifşa edilmesi dikkat çekti. ÖRS STAR, STARMAX, MAXİTAT ve TATZADE markalarıyla bal ve tereyağı satan üç firmanın aynı markaları kullandıkları gözleniyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük önem verdiği market projesine, gıda sahtekârlığında zirve yapmış bir firmanın kurucu ortağı genel müdür olarak atandı. Halka güvenli ve sağlıklı gıdayı düşük fiyattan temin etmek amacıyla kurulan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından büyük önem verilen Tarım Kredi Marketler’de büyük bir skandal ortaya çıktı.

Halkın sağlığını hiçe sayan ve Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayınladığı tağşiş listelerinde hep ön sıralarda yer almış bir firmanın ortağı, Tarım Kredi Marketler’in genel müdürü oldu.

HALKIN GÜVENDİĞİ MARKAYA TAĞŞİŞLİ GENEL MÜDÜR ATANDI!

Koronavirüs salgınıyla birlikte tarım ve gıdanın öneminin en iyi anlaşıldığı bir dönemde skandal bir gelişme ortaya çıktı. Markasından dolayı halka güven veren Tarım Kredi Marketler’e genel müdür olarak atanan isim şok etkisi yaptı.

GENEL MÜDÜR VE GENEL MÜDÜR YARDIMCILARI TOPLU HALDE GÖREVDEN ALINMIŞTI

Tarım Kredi Marketler’in bağlı olduğu Tarım Kredi Birlik genel müdür ve genel müdür yardımcıları geçtiğimiz ay topluca görevden alınırken, genel müdür yardımcılığına geçici olarak şirketin yönetim kurulu başkanı Mehmet Okan Ateş atanmıştı.

Mehmet Okan Ateş’in de Nisan ayının başında görevden alınarak yerine şirkette genel müdür yardımcısı olan Yavuz Mehmet Bulut’un genel müdür olarak atandığı ortaya çıktı.

TAĞŞİŞLİ GENEL MÜDÜR SESSİZ SEDASIZ ATANDI

Tarım Kredi Birlik’e sessiz sedasız genel müdür olarak atanan Yavuz Mehmet Bulut’un geçmişte kurucu ortağı olduğu gıda şirketlerinin gıda sahtekârlığında zirve yapması dikkat çekti.

Yavuz Mehmet Bulut’un kurucu ortağı olduğu ve sırasıyla 2009, 2012 ve 2013 yıllarında kurulan TADABAN GIDA, ANADOLU EKSPER GIDA ve DONELLO GIDA, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ifşa ettiği gıda sahtekârları listesinin hemen hemen hepsinde yer almıştı.

GIDADA HALKIN SAĞLIĞIYLA OYNAYAN FİRMALARIN ÖNÜNE GEÇİLEMİYOR

Gıdada taklit ve tağşiş yaparak halkın sağlığı ile oynayan firmaların önüne bir türlü geçilemiyor. Firmalara uygulanan yaptırımlar yetersiz. Yaptığı hileli üretimden dolayı bakanlık tarafından ceza kesilerek ifşa edilen firma, hemen ya marka ismi değiştiriyor ya da cezasını ödeyip yine hileli üretim yapmaya devam edebiliyor. Bu firmalara uygulanan yaptırımların ağırlaştırılması beklenirken, konuyla ilgili düzenleme yıllardır Meclis’te bekliyor.

SAHTEKÂRLIĞI BAKANLIK TARAFINDAN BELGELENEN İSİM GENEL MÜDÜR YAPILDI

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın büyük önem verdiği ve Türkiye genelinde bütün il ve ilçelerde kurulması planlanan Tarım Kredi Marketleri’nin başına geçmişte ortağı olduğu üç firmanın da ürettiği hileli ürünlerden dolayı bakanlık tarafından ifşa edilen bir ismin getirilmesi pes dedirtti.

BAKAN PAKDEMİRLİ, İKİ GÜN ÖNCE “GÖZ AÇTIRMAYACAĞIZ” DEMİŞTİ

Tarım ve Orman Bakanı Pakdemirli, daha iki gün önce halkın sağlığı ile oynayan firmalara göz açtırmayacaklarını belirtirken, ortağı olduğu bütün şirketleri gıda sahtekârları listesinde yer alan bir ismin Tarım Kredi Marketler’e genel müdür olarak atanması, Bakan Pakdemirli’nin hileli gıdayla mücadele konusundaki samimiyetini de gözler önüne serdi.

15 DEFA İFŞA OLDU, HİLELİ GIDA ÜRETİMİNDEN VAZGEÇMEDİ

Tarım Kredi Marketler’e genel müdür olarak atanan Yavuz Mehmet Bulut’un kurucu ortağı olduğu TADABAN GIDA ve ANADOLU EKSPER GIDA’ya hileli gıda üretiminden dolayı bakanlık tarafından defalarca ceza kesilmesine rağmen yapılan hileli gıda üretiminden vazgeçmedi. TADABAN GIDA tam 15 defa, ANADOLU EKSPER GIDA ise 5 defa Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ifşa ettiği listede yer aldı. Diğer yandan DONELLO GIDA da birçok listede ismi ifşa edilirken, en son 2019 Ekim ayında yayınlanan taklit ve tağşiş listesinde, 3 seri ürünüyle birlikte yer almıştı.

BAL SAHTEKÂRLIĞINDA UZMANLAŞMIŞLAR

Tarım Kredi Marketler’e genel müdür olarak atanan Bulut, kendisini bal uzmanı olarak tanıtırken, kurucu ortağı olduğu üç firmanın da ağırlıklı olarak bal ve tereyağından ifşa edilmesi dikkat çekti. ÖRS STAR, STARMAX, MAXİTAT ve TATZADE markalarıyla bal ve tereyağı satan üç firmanın aynı markaları kullandıkları gözleniyor.

HİLELİ GENEL MÜDÜR ATAMASINDA FAHRETTİN POYRAZ VE ATEŞ ETKİLİ OLDU

Tarım Kredi Marketler’e yapılan skandal genel müdür atamasında, Tarım Kredi Kooperatifleri Genel Müdürü Fahrettin Poyraz ve Tarım Kredi Birlik şirketinin yönetim kurulu başkanı olan Mehmet Okan Ateş’in etkili olması manidar bulundu.

ATAMAYI SPK’YA BİLDİRDİLER ANCAK WEB SAYFASINA KOYAMADILAR

Diğer yandan Yavuz Mehmet Bulut’un Tarım Kredi Birlik Şirketi’ne genel müdür atamasının sessiz sedasız yapılması da dikkat çekti. Bulut, 9 Nisan’da vekâleten genel müdür olarak atanırken, halen şirketin web sayfasında genel müdür olarak Mehmet Okan Ateş görülüyor. Ancak Ateş’in görevden alınarak yerine Bulut’un atandığını Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) kayıtları ortaya çıkardı. Bulut’un Tarım Kredi Birlik AŞ’ye vekâleten genel müdür olarak atandığı SPK’ya bildirilirken, kamuoyuna açıklanmaması manidar bulundu.

YAPILAN ATAMA BAKAN’DAN BİLE SAKLANDI

Geçmişi gıda sahtekârlığında zirve yapmış kurucu firma ortaklıkları bulunan bir ismin halkın güven duyduğu marka olan Tarım Kredi Marketler’nin bağlı olduğu Tarım Kredi Birlik AŞ’ye genel müdür atanmasının, Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli’ye de bilgi verilmeden yapıldığı kaydediliyor.

Kaynak: Milli Gazete

TARİKATLER & CEMAATLER DOSYASI /// VİDEO : IŞİD BİR PROJE Mİ ??? – KESNİZANİ TARİKATI NEDİR ???


Kesnizani Tarikatı ve Irak’ın işgal edilmesi (Video)

Bağdat savaşmadan teslim edilmişti Amerikan askerlerine. Tarih 10 Nisan 2003’ü gösteriyordu.Teslimatı yapan, gerçekte Irak’ta herkesin bildiği ama ortalıkta gözükmeyen KESNİZANİ tarikatıydı.Tarikat ‘körfez savaşı’ndan sonra Saddam’ın etrafını örümcek ağı gibi sarmıştı. Saddam’ın karısı, çok güvendiği generalleri ve istihbarat kuruluşlarının başındakiler…Hepsi tarikat ‘müritleri’ydi.Tarikatın Mossad’a çalıştığı ortaya çıkmıştı

Ülke Tv ekranlarında her Cuma günü saat 21.00’de yayımlanan ve sitemiz Genel Yayın Yönetmeni Nevzat Çiçek’in sunduğu Pergel Programnda Irak’ın işgal edilmesi sırasında Kesnizani Tarikatı’nın nasıl devşirildiği ve Mossad tarafından nasıl kullandıldığı bütün çıplaklığıyla ile Doç.Dr.Ramazan Kurtoğlu tarafından anlatıldı.

Pergel Programında Kesnizani tarikatını anlatan Ramazan Kurdoğlu’nun çok değerli bir çalışması olan; “Hollywood ve Kabala’nın 13. Havarisi Evanjelizm (syf. 292-296)” adlı kitabında Kesnizani Tarikatı şöyle anlatılıyordu:

Küresel senaristlerin, öncelik BOP bölgesi olmak üzere bütün dünyayı film setine dönüştürdükleri artık herkesçe kabul ediliyor.

Esas "yönetmen" koltuğunda oturan, en tepedeki ezoterik örgüt dahi filmin sonunu net olarak bilmiyor. Bu filmin "Irak seti"nde neler oldu, olacak ?

"Yeni Dünya Düzeni"nde dünyevi olanla, uhrevi olan, masalla gerçek, efsane ile hayatın kendisi birbirine girmiş durumda.

Ekonomik hedefler ile mistik hedefler adeta "Nano" teknolojinin geliştirdiği olağanüstü bir manipülasyon robotu olarak birbirinin içine geçmiş halde çalışıyor.

Mezopotamya Saddam’dan kurtulmakla zulümden kurtulamadı. Sümer, Akad, Babil, Hitit, Frig, Asur, Elam, Roma, Arap, Türk kimler gelip geçmişti bu coğrafyadan.

Şimdi de Atlantik’in öteki yakasından gelenlere, ABD’ye, Irak adeta altın tepside teslim edilivermişti.

Herkes "Esas savaş Bağdat’ta olacak" derken, Bağdat savaşmadan teslim edilmişti Amerikan askerlerine. Tarih 10 Nisan 2003’ü gösteriyordu.

Teslimatı yapan, gerçekte Irak’ta herkesin bildiği ama ortalıkta gözükmeyen KESNİZANİ tarikatıydı.

Tarikat "körfez savaşı"ndan sonra Saddam’ın etrafını örümcek ağı gibi sarmıştı. Saddam’ın karısı, çok güvendiği generalleri ve istihbarat kuruluşlarının başındakiler…Hepsi tarikat "müritleri"ydi.

Kesnizani tarikatı, MOSSAD ve CIA tarafından Saddam’ı içten yıkmak, Irak’ı kolayca teslim almak için organize edilmişti.

Saddam 33 yıllık diktatörlüğünde, Babil’in üç-dört bin yıllık geleneğinden gelen karşı ihtilal, suikast vartalarını atlatmıştı. Ancak "tarikatın" metodu hepsinden farklıydı.

Tarikatın "müritleri" Saddam’ın en yakınında olanlardı. Onun her hareketini, her adımını an be an tarikat şeyhinin oğlu Nehru’ya aktarıyorlar, sonra da bilgiler kuş olup MOSSAD ve CIA istasyonlarına doğru uçuyordu.

Anlamı, "Ben hiçbir şey bilmiyorum" olan Kesnizani, bir Kürt aşiretinin adı. Süleymaniye civarında yerleşik. Tarikatın lideri Kürt asıllı Şeyh Abdülkerim Kesnizani. Kendisi sıradan bir tekke şeyhi iken, ölünce yerine oğlu Muhammed geçmiş.

Şeyh Muhammed Abdülkerim Kesnizani, zikirden ziyade, siyasete meraklıydı. Müritlerine de Kur’an eğitimi yerine adını zikretmeden Kabala öğretilerini / mistisizmini anlatıyordu.

Şeyh Muhammed’in kendisi ortalarda pek görünmüyordu. Medyatik değildi. Zaten medya, efsaneleri kolay öldürürdü. Onun ismi Irak’ta efsane haline gelmiş / getirilmişti.

Şeyh Muhammed Kerkük’e bağlı Çamçamal ilçesinde doğmuş, Bağdat Üniversitesi İktisadi Bilimler Fakültesi’ni bitirmişti. Saddam yakalandığında Şeyh Efendi 60. yaşını kutluyordu.

Kesnizani tarikatı, baba Abdülkadir zamanı da dahil, Saddam’a bağlılıkta kusur etmiyordu. Kürt, Türkmen, Arap rejim muhalifleri anında BAAS Partisi istasyonlarına bildiriliyordu.

Şeyh’in Gandi ve Nehru adındaki iki oğlundan Gandi 1980’li yıllarda faili meçhul bir cinayete kurban gitmişti.

Şeyh Muhammed kitap yazmaktan da geri durmamıştı. Tarikatın dönüşümü şeyh efendinin etrafındaki İslam alimlerince, gerçekte MOSSAD ajanı hahamlarca hızlandırılmıştı. Şeyh’in kitabı, Kabala öğretilerini İslam mistisizmi adı altında imanlı müritlerin beyinlerine ve kalplerine ince-ince enjekte etmek için başucu kitabı olarak kullanılmaktaydı.

Müritlere MOSSAD’ın hahamlıktan tövbekar hocaları ders veriyordu.

Dönüşüm etkisini göstermiş, bir Kürt tarikatı olan Kesnizanilik Türkmenler ve Araplar arasında da kendisine müritler edinmişti.

Tarikatın ritüeli arasına kanlı gösteriler de sokulmuştu. Kan ve acı ruhi olgunlaşmanın yollarından biriydi.

Zaman zaman müritler işin ölçüsünü kaçırıyorlar ve kendilerini muhtelif kesici aletlerle ağır yaralıyorlardı.

Bu durumlarda da şeyh veya halifesi, yaralı yere tükürüğünü sürüyor, sıvazlıyordu. Mürit acıyı hissetmiyor veya "hissetmiyormuş gibi" davranıyordu.

Tabii ki bu gösterilerde, azımsanmayacak sayıda mürit ölüyordu. Şeyhe göre ölenler, yeterli "cezbe" haline, yani bir nevi transa ulaşmadan kendilerine bıçağı saplıyorlardı, bu ise onların ölümüne sebep oluyordu. Yoksa şeyhin kerametinde bir problem yoktu.

Aslında tarikatın kanlı gösterilerinin hedefi Irak ordusuydu. Vücudunun muhtelif hayati bölgelerine kasatura, bıçak, kurşun girip de ölmeyen müritler efsanesi Amerikalı ve İsrailli kafirlerle savaşmaya hazırlanan askerleri oldukça etkilemişti.

Öncelikle generaller ve subaylar Kenizani tarikatının müritleri haline getirildiler.

Genelkurmay Başkanı Mareşal Ayat Fetih El Ravi, Genel Askeri İstihbarat Başkanı Mareşal Vefik El Samarayi, Hava Kuvvetleri Komutanı Mareşal Hamid Şaban, hepsi Şeyh Muhammed Abdülkerim Kesnizani’nin ayağını öperek müritleri arasına girmişti.

Irak’ın acımasız El-Muhaberat’ının sivil-asker elemanları da tarikatın müritleri olmuşlardı.

Müritler arasında bir isim vardı ki, Saddam’dan sonra BAAS’ın en kudretlisiydi : İbrahim İzzet El Duri. Duri bütün karanlık odaklarla ilişki kuruyor, Saddam’ın bütün pis işlerini organize ediyordu. Duri, şeyhin ayağını öpenler arasına çoktan dahil edilmişti.

Öte yandan Saddam’ın karısı Sacide Hayrullah, Saddam’ın kardeşleri Vatban ve Barzan ile oğlu Uday da müritler arasındaydı.

Birinci Körfez Savaşı’nda Baba Bush, Bağdat’ı işgali reddetmişti. İsrail bu duruma çok bozuldu.

Zaten uzun yıllardır Kuzey Irak Kürtleriyle temasta olan İsrail işi şansa bırakmak niyetinde değildi. Irak hızlı bir şekilde parçalanmalıydı.

Gözüne kestirdiği Kürt tarikatı Kesnizanilik üzerinden Irak’ın İslami hayatını kontrol altına alacaktı.

Yani MOSSAD damardan girecekti. Ne de olsa önlerinde Birinci Dünya Harbi öncesi ve sonrasında İngilizlerin uyguladığı ve başarılı olduğu Vahabilik vardı, Lavrens vardı.

Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra, MOSSAD Kesnizani tarikatının önde gelenleriyle muhtelif yollardan temasa geçti ve ilişkileri hızla geliştirdi.

Öncelikle Irak Devleti’nin mekanizması içinde yer alanlar, medya mensupları uhrevi yollardan ikna edilemezlerse MOSSAD’ın cömertçe tarikata aktardığı dolarlarla ikna ediliyor, mürit yapılıyordu.

Şeyh Muhammed ve oğlu Nehru, MOSSAD’ın cömertliklerine karşılık olarak, ufak tefek jestler yapıyorlardı.

Saddam’ın yatak odası dahil, istihbaratçı müritlerden derlenen bilgiler oğul Nehru’da toplanıyor, Nehru da bunları MOSSAD’a aktarıyordu.

Kadınlar, kumar ve içki Nehru’nun asıl ilgi sahasıydı ; MOSSAD ajanları için de bunların tedariki çocuk oyuncağı. Açıkçası din ve tarikat Nehru’nun umurunda bile değildi.

Artık Saddam ve çevresinde neler olup bittiğinden Keznizani tarikatı ve şeyhi vasıtasıyla MOSSAD anında bilgi sahibi oluyor ve gereği yapılıyordu.

Tarikatın içine MOSSAD iyice yerleşmişti. Şeyh adına rahat rahat operasyon yapar hale gelmişti.

Kısaca, güneyde Şii Müslümanlar kuzeyde ise Türkmenlerin büyük çoğunluğu hariç sivil Araplar, Kürtler ile Irak devlet mekanizmasını elinde bulunduranlar Kesnizani tarikatı kullanılarak MOSSAD ve CIA tarafından devşirilmişler ve psikolojik harbin kurbanı olmuşlardı.

Saddam en yakınlarının bile tarikat tarafından mürit yapıldığını, her hareketinin CIA ve MOSSAD’a ulaştırıldığını fark ettiğinde iş işten geçmişti.

Söylenen o ki, Saddam Irak’ın işgalinden birkaç ay önce durumu fark etmiş, karısı dahil, yakın çevresini etrafından uzaklaştırmıştı. İntikam almaya hazırlanıyordu.

Derken Amerikan, İngiliz birlikleri Irak’a saldırdılar. Güneyde müthiş bir direnişle karşılaştılar.

Dünya medyası, bu arada Türk medyası, akademisyen, emekli asker strateji uzmanları asıl savaşın Bağdat ve çevresinde olacağını dile getiriyorlardı.

Bir de Amerika’nın bu kadar az sayıda birlikle Bağdat ve çevresindeki direnişi kıramayacağını söylüyorlardı.

Halbuki Bağdat ve çevresi Saddam’ın askerleri tarafından hiçbir direnç gösterilmeden Amerikan askerlerine teslim ediliverecekti. Niçin böyle olmuştu ?

Tarikat yoluyla Irak devlet mekanizması devşirilmişti. Şeyh Muhammed müritlerine Amerikan askerlerine direnmemelerini öğütlemişti. Şeyhin emrindeki mürit generaller vatanlarının bağımsızlığı için savaşmak yerine Şeyh Muhammed’in emrine uydular.

Bu arada İzzet El Duri de boş durmamış, Bağdat’ın kuzeyini de o teslim etmişti Amerikalılara. Şeyhin isteğinde mutlaka bir keramet vardı. Bağdat Bağdat olalı böyle bir şerefsizlik görmemişti. Ancak bir benzeri Babil’de olmuştu. Babil, Pers Kralı Kyros’a savaşsız olarak teslim edilmişti.

Bugün Şeyh Muhammed’in liderliğindeki Kesnizani tarikatı Irak’ta devletin ve siyasetin tam orta yerinde faaliyetine devam ediyor.

İşte Kesnizani Tarikatını’nın anlatıldığı o video ve bilgiler:

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=IRVX_WIVInQ&feature=youtu.be

MİLLİ KALKINMA DOSYASI /// FERRUH DEMİRMEN : KANAL İSTANBUL’A AL TERNATİF PROJE


FERRUH DEMİRMEN : KANAL İSTANBUL’A ALTERNATİF PROJE

Kanal İstanbul’a alternatif bir bypass projesidir.

Son günlerde sıkça gündeme gelen Kanal İstanbul projesi kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı; çevre sorunları Montrö Sözleşmesi ve “ABD projesi” konularına kadar eleştiriler geldi. Kanal İstanbul için hükümetin ileri sürdüğü ana gerekçe çevre ve can güvenliği açısından Boğazlardaki petrol tanker trafiğinin azaltılması. Cumhurbaşkanı Erdoğan bu endişeye örnek olarak 1979’da İstanbul Boğazı’nda vuku bulan “Independenta” kazasını anımsattı.

TANKER TRAFİĞİ

Ulaştırma Bakanlığı verilerine göre 2007-2017 döneminde Boğazlardan geçen gemi trafiği %24 oranında azaldı. 2008 yılı sonu için rakam henüz kesin değil tahminen 2007’den pek farklı olmayacak. Azalmanın nedeni Rus ve Kazak petrolleri ve petrol ürünlerinin ana ihraç pazarı olan Avrupa’ya naklinde Rus şirketlerinin güzergahlarını kuzeye doğru kaydırması. Gemi sayısındaki trend tanker riskini azaltıyor görünümü veriyorsa da durum endişeleri gidermiyor. Eskiye oranla Boğazları kullanan tankerler daha büyük ve daha yüksek kapasiteli ve geçiş için bekleme süreleri daha uzun. Tankerlerin bazıları sıvılaştırılmış gaz (LNG) taşıyor.

Rus şirketi Rosneft’in 2017’de bir Hindistan firması ile yapığı anlaşmaya göre Rus petrolünün Boğazlar yoluyla Hindistan’a ihraçı son 2 yıl artmış olmalı. Tanker trafiğini azaltma bu yönden de önem taşıyor.

BYPASS BORU HATTI

Şu da var ki tanker trafiğinin azaltılması için en tercih edilecek yöntem ulaşımda Boğazları kullanmayan bypass projeleleri. Cumhuriyet gazetesinden Miray Özbilek’in bildirdiğine göre (31/12/2019) derinlik ve genişlik yetersizliği nedeniyle Türk kaptanları İstanbul Kanal’ını gemi geçişleri için güvenli bulmuyorlar. Bu durum bypass alternatifinin önemini daha da arttırıyor.

Başta Azeri petrolü olmak üzere Hazar Bölgesi’nde üretilen petrolü Boğazları bypass ederek Akdeniz’e ulaştıran ve 2006 yılında devreye giren Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattı böyle bir proje. Azeri gazını Türkiye ve Avrupa’ya iletecek Trans-Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı Projesi de (TANAP) yine bir bypass projesi. TANAP’ın sakıncalı alternatifi doğalgazın sıvılaştırılarak LNG tankerleri ile Karadeniz üzerinden ve Boğazlar yoluyla taşınması olurdu.

Hâl böyle iken doğal olarak akla gelen soru şu oluyor: Rus ve kazak petrollerinin Boğazlar yoluyla dış pazarlara sürülmesinde Kanal İstanbul dışında bir alternatifi olamaz mı? Bu sorunun yanıtı rahatlıkla “evet. ” Ancak konuyu aydınlatmadan önce kısa bir geçmişe göz atalım.

KAÇAN FIRSAT

BTC projesinden sonra bir bypass projesi daha Türkiye’de gündeme geldi: Rus ve Kazak petrolünü doğrudan Akdeniz limanı Ceyhan’a taşımayı hedefleyen Samsun-Ceyhan (Trans-Anadolu) petrol boru hattı. Prensip anlaşmasının 2005’de imzalandığı projeyi üstlenen firma Çalık Enerji-Eni ortaklığı (%50-50) idi. Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak Çalık Enerji ile bağlantılı idi; proje enerji kulislerinde “Damat Bey projesi” olarak anılmaya başlandı.

Yaklaşık 550 km uzunluğunda olan boru hattının yapım maliyeti Çalık Enerji’ye göre 2.5 milyar dolar Rus şirketlerine göre 3.0 milyar dolardı. Projeye paralel olarak Samsun’da bir yükleme terminali Ceyhan’da petrol depolama tesisleri ve Adana’da rafineri ve petrokimya kompleksi kurma planları vardı.

Aynı dönemde Samsun-Ceyhan’a rakip bir bypass projesi daha vardı: 2003’de gündeme gelen Türk Anadolu Grubu’nun sahiplendiği Kıyıköy-İbrikbaba (Trans-Trakya) projesi. Kırklareli ili Kıyıköy beldesinde başlıyan ve Edirne-İbrikbaba’da (Saros Körfezi) çıkış yapacak boru hattı Samsun-Ceyhan’dan yaklaşık 3 kat daha kısa olacak ve maliyeti yaklaşık 910 milyon dolar olacaktı. Proje Putin’den ve Rus şirketlerinden açık destek aldı; Dışişleri ve Genelkurmay da olumlu görüş bildirmişti.

Ne ki Kıyıköy-İbrikbaba AK Parti hükümetinden destek görmedi; Saroz Körfezi’ne ilişik pek inandırıcı olmayan nedenlerle proje Bakanlar Kurulu’ndan onay almadı. Samsun-Ceyhan ihaleye gidilmeden 2006 yılında Bakanlar Kurulu’ndan onay aldı. Olağan uygulamalara aykırı olarak onay alınırken boru hattını dolduracak petrol (‘throughput’) hususunda herhangi bir garanti yoktu. 2007 yılında projenin temeli atıldı; hattın yapımına 2001 yılında başlanacaktı.

Ancak Bakanlar Kurulu’nun kararı Rus tarafının tutumunu değiştirmedi. Rus şirketleri ekonomik nedenlerle (transit ücreti) Trakya alternatifinde ısrar etti. Putin’in 2009 Ağustos ayında Ankara’ya yaptığı ziyarette bir takım “pazarlıklar” yapıldıysa da taraflar arasında anlaşmazlık sağlanamadı (1). İçini dolduracak petrol kaynağından yoksun “Damat Bey projesi ” fizibilite ve ön mühendislik çalışmaları dışında bir gelişme kaydetmedi; sonuç olarak kadük oldu.

Bu arada hükümetten onay alamayan Kıyıköy-İbrikbaba da gündemden düştü; büyük bir bypass fırsatı kaçtı.

KANAL İSTANBUL’A ALTERNATİF

Kanal İstanbul’a alternatif bir bypass projesidir. Bu bağlamda örneğin İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından sözü edilen Samsun-Ceyhan Rus şirketlerince ekonomik nedenlerle reddedilmişti ve günümüzde de yine olumsuz karşılanacaktır. Kaldı ki bu proje için önceleri ileri sürülen Ceyhan’da rafineri vb. tesislere ham petrol sağlanacağı gerekçesi BTC hattının devreye girmesiyle geçersiz oldu.

Samsun-Ceyhan yerine Trakya’yı geçiş için kullanacak olan Kıyıköy-İbrikbaba alternatif olarak çok daha uygun. Şayet Kanal İstanbul’un yapılmak istenmesinin ana gerekçesi belirtildiği gibi Boğazlar’daki tanker trafiğini azaltmak ise Kıyıköy-İbrikbaba’nın bir alternatif olarak seçilmemesi için görünürde hiçbir neden yok. Proje için daha önceleri ileri sürülen sakıncalar Kanal İstanbul’a yönelik sakıncaların yanında hiç kalır.

Doğaldır ki projenin gerçekleşebilmesi için Transneft gibi Rus şirketlerinin’in Trakya güzergahına yeniden sıcak bakması gerekecek. Bu bir soru işareti. Ancak Rusya’nın “TürkAkım” doğalgaz projesinde Trakya güzergahını (Kıyıköy karaya çıkış noktası) kullanacağı göz önünde bulundurulursa bu noktada başarı sağlananacağı büyük olasılık. Yeter ki hükümet bu yönde kararlı olsun. Yap-işlet-devret modelinin dışında Rus şirketleri bu projeye bizzat yatırım yapmak isteyebilirler. TürkAkım’ın 2020’de devreye girmesi bekleniyor.

Bütün bunların ötesinde önemli bir gerçek: Montrö Sözleşmesi’ne göre barış zamanında Boğazlar’dan sınırsız tanker geçirme hakkı olan Rus şirketlerinin ücret vererek Kanal İstanbul’u kullanacağı beklenemez.

Kanal İstanbul milli güvenlik dahil her bakımdan Türkiye için sakıncalı bir proje.

(1) Türkiye enerji hattı projelerinde nerede? Ferruh Demirmen EkoEnerji sayı 48 Aralık 2010.

Ferruh Demirmen

Odatv.com

LİNK : https://odatv.com/kanal-istanbula-alternatif-proje-02012018.html