DUYURU : YURTSEVER BİR SANAYİCİMİZ DEVLET YÖNETİCİLERİMİZE SESLENİYOR /// HAVADA EN AZ 20 GÜN KALABİLEN VE 30 BİN METREYE ÇIKABİLEN — İHA — YAPABİLİRİM !!!!


DAĞITIM :

  1. TBMM BAŞKANLIĞIMIZ
  2. İÇ İŞLERİ BAKANLIĞIMIZ
  3. GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
  4. KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI
  5. DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI
  6. HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI
  7. JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI
  8. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın TBMM Yetkilileri, Sayın Bakanım, Komutanım ve Genel Müdürüm,

ÖZEL BÜRO GRUBU olarak her zaman ve daima, güzide ülkemizin her alanda, her konuda daha güçlenmesi, daha modernize olması, daha teknolojik bir ülke olması adına elimizden gelen çabayı gösteriyor ve her fırsatta ülkemizin milli sorunları hakkında proje geliştiriyoruz, vatandaşlarımızı da buna teşvik ediyoruz. Bildiğiniz üzere çok sayıda milli sorunumuz var, savaş ve kaos olan bir coğrafyada bulunuyoruz. Bu da bizim daima hazır, güçlü, düşmanımızdan bir adım ötede ve istihbarat olarak daha teknolojik bir durumda olmamızı mecbur kılıyor. Bir dönem milli savunma sanayimiz çok geride kaldı, savaş için en gerekli malzemeleri bile zorlukla alabildiğimiz yıllarda parasını dahi versek bize mühimmat ve teknoloji vermediler. Verdikleri de 2 gün çalışıp 10 gün arıza yapan cinstendi. F16’ları bile modernize ederken kendi yazılımlarını koyarak geri verdiler. İHA almak istedik, zorluk üzerine zorluk çıkardılar. Terörle mücadele edebilmek için yıllarca İsrail’in peşinde koştuk, İHA ve SİHA alabiliriz umuduyla. Kendimiz yapmaya kalktık bu projelerde çalışan bir çok ASELSAN mühendisi hala aydınlanamayan hadiselerde ard arda can verdi. Ama ne demişler. “KÖTÜ KOMŞU İNSANI EV SAHİBİ YAPAR” misali biz de artık kendi unumuzu kendimiz eliyoruz. O devirler geride kaldı. Uçağımızı, helikopterimizi, İHA ve SİHA’mızı, tankımızı, tüfeğimizi, tabancamızı ve diğer tüm gerekli mühimmatı artık kendimiz üretiyoruz. Bu, devletimizin bu alandaki en önemli miladıdır ve emeği geçen herkese — çırağından baş mühendisine, sanayicisinden vekillerimize kadar — teşekkür ederiz.

Ama yetmez !!!! Türk burada kalmaz !!! Daha iyisini, daha teknolojik olanını, daha ekonomik olanını ve daha güçlüsünü yapacak ÇILGIN TÜRKLER bitmez !!!

Şimdi size o çılgın Türklerden yurtsever bir girişimciyi tanıtmak istiyoruz. Adı HAMDİ BEKEN. Hamdi bey projesini en yalın hali ile teknik ayrıntılara girmeden bize aktardı, biz de size aktarmayı görev bildik. Eğer Hamdi beye ve ekibine bir fırsat verilirse, projesini MİLLİ SAVUNMA SANAYİ’mize armağan etmek istiyor. Şimdi okumanız için kendi kaleminden yazdığı projesine kulak veriniz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU – www.ozelburoistihbarat.com

HAMDİ BEKEN : YÜKSEK İRTİFA UZUN KALIŞ SURELİ İHA HAKKINDA Kİ PROJEMİZİN DUYURUSUDUR !!!

Bilindiği gibi insansız hava araçları sınırlı savunma alanlarında ve teröre karşı istihbarat toplamada aslında etkili bilgi toplama araçlarıdır, ancak teknolojik gelişmişlik açısından çok yeterli düzeyde olmadığı için kullanım alanları da oldukça sınırlı olmaktadır. Hangi alanlarda ve neden sınırlı oldukları ayrıntılı olarak aşağıda sıralanmıştır.

  1. Bugün bilinen teknoloji ile yapılan insansız hava araçları çok yüksek irtifalara çıkamamaktadır. Çünkü yüksek irtifalarda havanın viskotizesi düşmekte ve kanat yüzeyi, kanat açısı yeterli gelmemektedir.
  2. Yüksek irtifalarda havadaki oksijen miktarı azaldığı için kullandığınız yakıtlar iyi yanmamaktadır.
  3. Bugün bütün insansız hava araçlarında ve bütün üçaklarda fosil yakıt dediğimiz yakıt türleri kullanılmaktadır. Bu yakıt türlerinin kütleye oranla verdiği güç bellidir. Bunu değiştirmek pek fazla mümkün değildir. Dolayısı ile havada kalmaları da sınırlıdır.

Bizim projemizde iki aşamalı olarak yapılacak olan insansız hava aracı, birinci aşamada 70 saatin üzerinde havada kalacaktır.

Bu aşamada bilinen standart motorlar kullanılacak ve bu fark hava aracının gövde tasarımı ve aerodinamik yapısından dolayı olacaktır. Bugün en uzun havada kalma rekoru Amerika’nın yaptıkları İHA’larda olmaktadır. O da 54 saat civarında olduğu biliniyor. Bizim birinci aşamadaki yapacağımız insansız hava aracı ise Amerika’daki yapılanından daha uzun süreli olacaktır.

İkinci aşamada ise, bugün bilinen standart motorlar kullanılmayıp kendimizin tasarladığı dünyada bir benzeri olmayan özel bir motor kullanılacaktır.

Bu motorun yakıtı TNT gibi benzeri yakıtlar olacaktır. Burada TNT gibi yakıtlar kontrolsüz değil kontrollü bir yanmayla motor olarak kullanılacaktır.

Yalnız burada şunu da belirtelim. Yeni ve özel tasarım motor sistemi bugünkü bilinen teknoloji ile üretilen İHA sistemlerine uyum sağlamaz. Çünkü bu motor sisteminin torku çok yüksek, fakat devri 1000 veya 1500 devri geçemeyecektir. Bu motor sistemi birinci aşama dediğimiz gövde tasarımı ve aerodinamik yapısı değişik tasarlanmış sistem için geçerlidir.

TNT türü Patlayıcıların Yakıt Olarak Kullanılmasının Nedeni

TNT gibi patlayıcılar yanmak için oksijene ihtiyaç duymazlar ve kendi oksitleyicileri kendi bünyelerinde bulunur. Bir başka önemli avantajı ise kütleye oranla verdiği güç fosil yakıtlara göre çok daha fazladır, neredeyse kıyaslanamayacak ölçüdedir.

Bundan dolayı ikinci aşamada yapacağımız insansız hava aracı 30 bin metrelerin üzerine çıkabilecek ve havada kalma süresi de 20 günün üzerinde olacaktır. (Not : Birinci aşamada yapacağımız insansız hava aracı 5 veya 6 ayda bitebilirken 2. aşamadaki insansız hava aracının tamamlanması 1,5 – 2 seneyi bulabilir. Çünkü benim uzmanlık alanım dışında patlayıcılar konusunda uzman bir ekip kurulması gerekiyor. TNT gibi bir patlayıcıyı depoya koyup motoru çalıştırmak mümkün

Değildir. Bu patlayıcılara özel bir işlem yapıp, özel bir şekil vermek gerekiyor)

Sonuç olarak eğer Amerika veya başka İHA üreten ülkeler, bizden teknolojimizi çalmayı başaramazlarsa, 10 sene sonra bile bizim yaptığımız teknolojiyi yapacaklarını tahmin etmiyorum. Bu da teknolojinin bizde kalacağı ve MİLLİ SAVUNMA SANAYİİ’miz olarak diğerlerinden birkaç adım önde olacağımız anlamına geliyor.

Devletimin yöneticilerinden ticari bir beklentim yok. Ben yurtsever bir girişimci ve mucit sanayici olarak bu projemin canımdan çok sevdiğim yurdumun MİLLİ GÜVENLİĞİ’ne ve Savunma Sanayii’mize önemli bir katkı vereceğini düşünüyorum. Değerli yöneticilerimden tek dileğim bu projemin detaylarını anlatmak için bana randevu vermeleridir. Eğer projemi anlatma fırsatı verilirse gelecekte, Ata’mızın dediği gibi GÖKLER EBEDİ BİR TÜRK COĞRAFYASI olacaktır. Bileğimizi kimse bükemeyecektir. Lütfen projeme gerekli ilgiyi gösteriniz.

Saygılarımı sunar, beni dinlediğiniz ve zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

YURTSEVER GİRİŞİMCİ ve SANAYİCİ

HAMDİ BEKEN

E-POSTA : makosanx06

TEL NO : +90-552-208-9605

CIA DOSYASI /// Bir CIA projesi : FETÖ


Bir CIA projesi : FETÖ

Türkiye’yi, tarihinin en kalleş darbe planıyla yıkmaya çalışan FETULLAHÇI TERÖR ÖRGÜTÜ, devletin içine sızdırdığı hainlerle yıllarca kendini hissettirmeden, ülkemizi her alanda zaafa uğrattı

AJANLAR DÜNYASINDA TÜRKİYE GERÇEĞİ/ ZÜMRÜT YILMAZ

Daha önce defalarca darbelerle yıkılmaya çalışılan Türkiye’nin son dönemdeki en önemli sınavı olan Fetullahçı Terör Örgütü ve onun, devletin en küçük hücrelerine yerleşen kirli ağından, bu örgütle mücadeleden bahsetmemek olmaz. Yapılanmaya başladığı 1960’lardan, hain darbe girişiminin yaşandığı 15 Temmuz 2016’ya kadar adım adım devletin her kademesini zehirli sarmaşık gibi saran bu örgüt, din kılıfı altında yabancı servislerin maşası oldu. Kandırdıkları gençleri yıllar sonra ülkeyi ele geçirme planları için sabırla yetiştirdi. Bu hain örgüt kirli emellerinde başarılı olsaydı, Türkiye şu an nasıl bir kaderi yaşıyor olacaktı bilinmez ama bu ülkenin vatanseverleri o karanlık gecede hainlere geçit vermedi.

ZEHİRLİ BİR SARMAŞIK

Bir CIA projesi olduğu farklı farklı olaylarda defalarca açığa çıkan FETÖ, elebaşı Fetullah Gülen’in darbe emrinden sonra Türkiye’yi bölmek için harekete geçti. Ancak Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla evlerine kapanmak yerine sokaklara dökülen Türk halkı, darbecilere direndi. Kendilerine yıllarca kol kanat geren devletlerine ihanet eden hainler böylece amaçlarına ulaşamadı. Türkiye darbe girişiminin gerçekleştiği tarihten bu yana enerjisinin önemli bir bölümünü bu kirli örgütün yıllardır devletin içine yuvalanan üyelerini temizlemek için harcıyor. Hainlerin okullar kurup dünyanın dört bir yanını ağ gibi sararak adım adım örgütlendiği yıllarda, dışarıdan bakıldığında masum bir cemaat gibi görünen FETÖ, devlet adamlarından bürokratlara, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinden Emniyet ve MİT’in üst kademelerine kadar ulaştı.

YARBAYIN İTİRAFLARI

Yasa dışı dinleme yöntemleri ve devlete sızdırdıkları casuslarıyla operasyonel bilgileri PKK gibi terör örgütleriyle paylaşarak Türkiye’nin terörle mücadelesini zaafa uğrattı. Düşünün bu ülkede Genelkurmay Başkanı’nın yaveri sıfatını taşıyan yarbay Levent Türkkan, darbe girişiminin ardından yargılandığı mahkemede, "Her hafta bana verilen dinleme cihazını komutanın odasına yerleştiriyordum. Bir hafta sonra da bana ulaştırılan yenisiyle değiştiriyordum" itirafında bulunuyor. Yani ordunun en kritik operasyonel bilgileri FETÖ eliyle yabancı istihbarat örgütlerinin eline geçiyor.

HER KADEMESİNE SIZDILAR

Bu tür dinleme faaliyetleri sadece TSK kademesine yönelik değildi. Hükümet mensuplarının bulunduğu tüm makamlar örgütün hedefine girmişti. Tabii kripto örgüt üyeleri hain emellerini gerçekleştirmek için Milli İstihbarat Teşkilatı’na da yerleşmişti. 15 Temmuz sonrasında teşkilat içindeki örgüt imamının da Güney Afrika’da bulunan ‘Sinan’ kod adlı Murat Karabulut olduğu FETÖ iddianamelerinde yer almıştı. Karabulut’un deşifre olması sonrasında bu göreve Hasan Doğan getirildi. Doğan, 17 Aralık 2013’te emniyetten sorumlu imam Albullatif Tapkan ile birlikte ABD’ye giderek darbe talimatını alanlardan biridir. Doğan’ın örgüt bağlantıları da çeşitli kaynaklar ve darbe girişimine ilişkin görülen davaların iddianamelerinde örgütün ‘MİT abisi’ olarak geçmektedir. Ancak adı iddianamelerde geçmesine rağmen Doğan’ın, Çatı davasında bırakın sanık olmayı, şüpheli sıfatıyla bile ifadesine başvurulmadı.

SESSİZCE TAHLİYE EDİLDİ

Darbe girişimi sonrası önce pasif göreve alınan daha sonra da FETÖ üyeliği iddiasıyla Emniyet’ten ihraç edilen Basri Aktepe, örgüt üyeliğinden yargılandığı Ankara 25. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın 7 Kasım 2018’deki celsesinde ev hapsi kararıyla serbest bırakıldı. Yapılan itiraz sonucu yeniden tutuklanmasına karar verilen Aktepe, halen firari olarak aranıyor. Aktepe’nin İstihbarat Daire eski Başkanı olan, şu an tutuklu bulunan Sabri Uzun ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı eski Yardımcısı Gürsel Aktepe’nin tanık olarak dinlenmesinden sonra serbest bırakıldığı biliniyor.

PARİS’TE 3 PKK’LI KADININ ÖLDÜRÜLMESİ

Terör örgütlerinin amaçları uğruna yaptıkları işbirliğine verilebilecek en önemli örneklerden biri de Paris olayı. Türkiye’nin Kürt açılımı politikası yürüttüğü dönemde Norveç’in başkenti Oslo’da görüşmeler yapıldığı sırada 9 Ocak 2013 tarihinde, Fransa’nın başkenti Paris’te 3 kadın PKK’lı öldürüldü. Öldürülenlerden Sakine Cansız, terör örgütü PKK’nın kurucu üyelerinden ve en önde gelen kadın üyelerinden biriydi. Birebir teröristbaşı Abdullah Öcalan ile Suriye’de örgütsel faaliyetleri yürütmüştü. Daha sonra da PKK’nın Avrupa sorumlusu olmuştu. Cansız’la birlikte öldürülen Leyla Söylemez ve Fidan Doğan ise örgütün Avrupa ilişkilerinden sorumluydu. Yani birileri Avrupa’nın göbeğinde Türkiye’nin PKK terörünü bitirmek için başlattığı süreci adeta baltalamıştı.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// PROF. DR. VARİS ÇAKAN : Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi ve Türkistan


KAYNAK : http://turpav.org/milli-politikalar-enstitusu/dis-politika/cin-in-yeni-ipek-yolu-projesi-ve-turkistan.html

PROF. DR. VARİS ÇAKAN : Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi ve Türkistan

Osmanlı Devletinin son dönemlerinde Balkanlar’da Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da yaşanan hayal kırıklıkları Osmanlılarda milliyetçi duyguları ateşlemiş ve Ümmetçilik yoluyla genişleme ideali yerini Turancılık yoluyla genişleme idealine bırakmıştır. Ancak bu ideal başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Osmanlı’nın Birinci dünya Savaşı’ndaki yenilgisi, Türkistan’ın Rus ve Çin tarafından işgal edilişi Turancılık fikirleri büyük bir hezimete uğramıştır. Hatta yakın bir zamana kadar Türkiye’de bu fikri savunanlar hayalperestlikle ve kafatasçılıkla suçlanarak dışlanmıştır.

20.Yüzyılın başlarında Osmanlı Devletinin Balkanlar’da Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da yaşadığı hayal kırıklıklarından sonra Kırım’dan, Kuzey Kafkasya ve Türkistan’dan gelen Türk Birliği fikirleri bir kısım Osmanlı aydınları ve bürokrasileri arasında milliyetçi duyguları ateşlemiş ve Ümmetçilik yoluyla genişleme idealinin yerini Türk Birliği yoluyla genişleme idealine bırakmıştı. Ancak bu ideal Osmanlı’nın Birinci dünya Savaşı’ndaki yenilgisi, Türkistan’ın Rus ve Çin tarafından işgal edilişi ile büyük bir hezimete uğramıştır.

PARİS ANLAŞMASI

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Türkiye’de Türk Birliğinin gerçekleştirme fikri hezimete uğrayarak sönükleşti. Bunun sebeplerinin başında Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasında 17 Aralık 1925 tarihinde Paris’te imzalanan Dosttuk ve Tarafsızlık Anlaşması gelmektedir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş Savaşı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşaması ve kuruluşun ilk yıllarında Batılı devletlerin karşısında hem destek hem de bir denge noktası olması hasebiyle Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler kurmak mecburiyetinde kalmıştı. Dolaysıyla büyük bir bölümü Sovyetler Birliğinin hegemonyası altında kalan Türk toplulukları ile özel olarak ilgilenmesi imkânsızlaşmıştı.

Türk Dünyasının çok büyük bir kısmını yönetimi altına alan Sovyetler Birliği bu anlaşma ile genç Türkiye Cumhuriyetinin Türk illeriyle doğrudan ilişki kurmasını engellemişti. Zira dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün 1932’deki Moskova ziyaretinde iki ülke ilişkilerinin ekonomi temelli olduğu, siyasi ve ideolojik boyuta geçmemesi hususu görüşülmüştü. Bundan sonra Türkiye, dış Türklere dönük politikaları geriye itmiştir. Bu anlaşma ile Türkiye Sovyetlerdeki Turancı akımları, Sovyetler de Türkiye’deki komünist akımları desteklememe sözü vermişlerdir. Bu yaklaşım soğuk savaşın sonuna kadar devam etmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Gorbaçov yönetiminin son zamanlarına kadar Orta Asya halklarıyla dikkate değer bir ilişki içine girmemiştir.

YALTA KONFERANSI VE YENİ DÜNYA DÜZENİ

4-11 Şubat 1945’te, SSCB’nin tatil yöresi Yalta’da, yapılan konferansla adeta dünyanın kaderi yeniden belirlenmişti. Söz konusu konferansta ABD, SSCB, İngiltere bir araya geldi. ABD’yi devlet başkanı Roosevelt, İngiltere’yi başbakan Churchill, SSCB’yi Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Stalin temsil etti. Konferans, toplandığında II. Dünya Savaşı devam etmekteydi. Konferansta alınan kararlar şunlardı:

  • Almanya üç işgal bölgesine ayrılacak.
  • Kurulacak olan Birleşmiş Milletler’de hangi ülkelerin veto hakkı olduğu belirlendi.
  • Türkiye’deki boğazların statüsünün SSCB yararına değiştirilmesine karar verilerek durum Türkiye’ye bildirilecekti.

Her ne kadar SSCB istemese de 1 Mart 1945 yılına kadar Mihver Devletlere savaş ilan eden devletlerin BM üyeliğine alınmasına karar verildi.

Böylece ikinci dünya savaşından sonra çok farklı bir dünya ortaya çıktı; dünyanın iki süper gücü, ABD ve SSCB yenidünyanın iki aktörü oldular. İkinci dünya savaşına kadar dünyanın hâkim gücü İngiltere güç kaybetmişti. Savaş boyunca bütün baskı ve zorluklara karşı tarafsızlığını muhafaza eden Türkiye, savaşın sona ermesiyle birlikte savaş galibi olan İngiltere, Amerika ve Rusya’nın tepkisiyle karşılaşmıştır. Sovyet Rusya, 7 Haziran 1945 tarihinde Türkiye’ye verilen bir notayla, Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliğine verilmesini, Boğazlar savunmasında Sovyetler Birliği’nin ortak olmasını, bunun için Boğazlarda Sovyetler Birliği’ne deniz ve karada üslerinin verilmesini, Montreux Sözleşmesi’nin belirlemiş olduğu Boğazlar rejiminin değiştirilmesini ve bunun yerine iki ülke arasında yeni bir anlaşmanın imzalanmasını istemiştir.

TÜRKİYE’NİN NATO’YA GİRMESİ

Türkiye gitgide artan Sovyet tehdidine karşı Batı cephesinde yer alma arayışı içine girdi. Türkiye’nin Batılı demokratik ülkelerle ve özellikle ABD ile olan yakınlaşması, Türkiye’de 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ve çok partili sistemin hayata geçmesiyle daha da hızlandı. Türkiye, 25 Haziran 1950’de başlamış olan Kore Savaşına, 25 Temmuz 1950’de aldığı kararla 4500 asker gönderdi. Türkiye’nin Kore’de Batılı müttefiklerinin yanında yer alması, NATO’ya giriş sürecini hızlandırdı. Bunun sonucu olarak Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde Yunanistan’la birlikte NATO’ya kabul edildi. Türkiye’nin NATO’ya girişi ile Türkiye ABD ilişkileri daha da gelişti. Türk topraklarının güvencesi NATO güvencesi altına alınmış oldu.

Sovyetler Birliği’nin tehditkâr taleplerine maruz kalan Türkiye, Batı bloğuna kendini kabul ettirmek için birçok taviz vermek zorunda kalmış, bazı durumlarda bağımsız hareket etme istidadını kaybetmiştir. Batı ile ittifakının kapısını açan NATO’ya giriş macerasından sonra kendi güvenliğini sağlayacak silah üretim imkânından vazgeçmiş, NATO’nun şemsiyesi altında korunmaya çalışmıştır. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası arenada ihtilaflı durumlarda zor zamanlar geçirmesine sebep olmuştur. Bu süreçte “Sanayileşmesini tamamlamak, çağdaş medeniyetler ülkeleri arasında yer almak” idealine kavuşma arzusuna ulaşamamıştır. Bu ideale varmak için dahil olduğu Batı bloğunda gerekli desteği aldığı söylenemez. Yani Türkiye, bir Japonya, bir Almanya, bir Fransa olamamıştır. Bunun için Batıdan gerekli teknik ve mali yardımı alamamıştır.

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ

Sovyet tehdidine karşı NATO’nun kurulması ile dünya Batı ve Doğu bloklarına ayrılarak Soğuk savaş dönemi başladı.

Soğuk savaş, Batı ve Doğu bloklarının ateşsiz mücadelesini belirten terimdir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa’nın Demir Perde içine alınması ve komünizmin hızla yayılma istidadını kazanması üzerine başlayan 1990’lara kadar yani Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar devam eden bir süreçtir.

Soğuk savaş dönemi Türklerin birleşme idealini iyice sönükleştirdi. Türk Dünyası birliği imkânsız bir hayal gibi algılandı.

1991’de Sovyetler Birliği çökmesiyle Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi ülkeler bağımsızlıklarına kavuşmuş ve Türkiye-Türk cumhuriyetleri ilişkileri gündeme gelmişti. Türkiye başta olmak üzere dünyada hiçbir ülke Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de dağılmasını beklemiyordu. Bu sebeple pek çok ülke yeni bağımsız cumhuriyetler ile ilişkiler tesis etmede ve bu ülkelere yönelik politikalar belirlemede hazırlıksız yakalanmışlardı. Türkiye de hazırlıksız yakalanan ülkeler arasındaydı. Ancak, yeni ülkeler ile yeni ilişkiler tesis etmede, belki de, dünyadaki en avantajlı ülkelerden biri konumunda idi.

Sovyetler Birliğinin Aralık 1991’de kendini feshetmesi ile beraber ortaya çıkan değişikliler Türkiye’nin de politikalarını yeniden gözden geçirmesine neden olmuş ve Türkiye Türk Dünyasına yönelik yeni politikalar oluşturmaya başlamıştır. Türkiye’nin Türkistan’daki Türk İlleri ile (Orta Asya Türk Cumhuriyetleri) ile siyasal ilişkileri tekrar canlanır.

TÜRK DÜNYASI BİRLİĞİ PROJESİ

Türkiye, Turgut Özal döneminde Türk İlleri ile ile çok sıcak siyasal ilişki ağları kurmaya başlamıştı. Nitekim Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini tanıyan ve bu ülkelerde Büyükelçilik açan ilk ülke Türkiye olmuştu. Bu ülkelere ilk üst düzey ziyaretler Türkiye’den yapılmış, bu ülkelerin yöneticileri de ilk ziyaretleri için Türkiye’yi seçmişlerdir. 1992 yılından bu yana gerçekleştirilen üst düzey ziyaretler ve imzalanan 500 civarında ikili ve çok taraflı anlaşma, ilişkilerin pekiştirilmesinde önemli rol oynamıştı.

Türkistan’daki Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dış dünyaya Türkiye üzerinden açılma olanağı bulmuşlar, Türkiye, bir bakıma bu ülkeler için bir pencere olmuş, dünya ile bütünleşmeleri sürecinde de onların önemli bir ortağı haline gelmişti. Bu çerçevede, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin BM ve AGİT gibi uluslararası ve EİT gibi bölgesel örgütlere üye olmalarında ayrıca NATO’nun BİO programına katılmalarında ve başka pek çok konuda, Türkiye her türlü yardımda bulunmuştu. Çünkü o tarihe kadar kendisini önemli oranda yalnız hisseden Türkiye Dünya sahnesine henüz yeni çıkan kardeşlerinin güçlenmesi sayesinde yalnızlığının da son bulmasını umuyorlardı.

Turgut Özal’ın Ölümünden sonra Türkiye’nin Türk İlleri ilen olan ilişkileri sekteye uğradı. Türkiye tekrar içine kapanırken Özbekistan ise Türkiye ile olan ilişkileri asgari düzeye indirdi. Azerbaycan Eski Cumhurbaşkanı Elçibey’e darbe yapıldı…

Türkiye ve Türk İlleri arasındaki sıcak ilişkiler zaafa uğratılarak siyasi ve ekonomik olarak kriz baş gösterirken Asya’nın doğusunda Çin’in öncülük ettiği bir örgüt tarih sahnesine çıkmaya başladı.

ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜNÜN KURULUŞU

Türkiye’nin öncülüğünde gerçekleştirilecek olan Türk Dünyası Birliği Projesinin kısa zaman içerisinde çökmesi üzerine asıl amacı Türk illerini yeniden kontrol altına alma olan bir örgüt yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Temeli 1996’da Şanghay’da temeli atılan Çin’in öncülük ettiği söz konusu örgüt 2001’Özbekistan’ın da katılmasıyla adım adım küresel bir örgüte dönüşerek Türk illerindeki güç dengelerini yeniden şekillendirmeye başladı…

Şanghay Örgütü kurulduğunda Putin ve ekibi Sovyetler Birliği’nin külünden güçlü bir Rusya Federasyonu kurma telaşı içinde idi arka bahçesi olan Türk illeriyle ilgilenecek vakitleri yoktu. Türkiye ise Cumhur Başkanı Turgut Özal’ın ölümünden sonra bir taraftan siyasi ve ekonomik kirsizle uğraşırken bir taraftan kendi sınırları içinde PKK terör örgütüyle mücadele etmekle meşgul oldu. ABD ise körfez bölgesinde çıkardığı savaşın içinde bocalanıp duruyordu. Dolaysıyla Çin’in önüne bulunmaz bir fırsat çıkmıştı. Çin kısa zaman içinde Şanghay Örgütünü büyüterek Asya’daki büyük ülkeleri de projesine dâhil etti. Söz konusu örgütün sağladığı imkânlarla ticaret hacmini de büyüterek dünya ticaretinden önemli bir paya sahip oldu.

Böylece artık siyasi, askeri ve ekonomik alanda küresel bir güç olan Çin Yeni İpek Yolu Projesi ile ABD’nin başını çektiği tek kutuplu dünya düzenine meydan okumaya başladı ve 21.yüzyıldaki yeni düzeninde büyük oyunculardan biri olduğunu ilan etti.

YENİ İPEK YOLU PROJESİ

Yeni İpek Yolu Projesi’ni Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, ilk kez 7 Eylül 2013 tarihinde Kazakistan Nazarbayev Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada: “Avrasya bölgesindeki bütün ülkeler arasındaki ekonomik bağlantıları daha da yoğunlaştırmak, karşılıklı işbirliğini daha da derinleştirmek ve gelişme için daha geniş bir ufuk açmak için yaratıcı bir ruhla işbirliği modelini geliştirerek İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’nın ortaklaşa oluşturulabileceğini” ortaya koydu. Daha sonra yine Çin devlet başkanı Xi Jin-ping, 3 Ekim 2013’te Endonezya Parlamentosu’ndaki konuşmasında “Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ile denizcilik alanında işbirliğini güçlendirerek, Çin hükümeti tarafından kurulan Çin-ASEAN ülkeleri Deniz İşbirliği Fonundan yararlanmak suretiyle iyi bir deniz ortaklığı geliştirip birlikte 21.yüzyıl Deniz İpek Yolunu Kurmayı” gündeme getirir. Böylece bugün asrın projesi olarak tanımlanan “Bir Kuşak ve Bir Yol” projesi ortaya çıkmış oldu.

Söz konusu Projeyle Avrupa ve Asya’daki 65 ülkenin birbirine bağlanması hedefleniyor. Projeye dâhil edilmek istenen ülkeler dünya nüfusunun yaklaşık 63%’ini oluşturuyor. Bu projeyle karadan ve denizden Doğu Asya, Orta Asya, Afrika, Batı Asya ve Avrupa’nın alt yapı çalışmalarına öncelik verilmek koşuluyla, çok boyutlu, çok sıralı ve karma bağlana bilirliğinin arttırılması amaçlanmaktadır.

Bazı uzmanlar güzergâhta bulunan ülkelerin küresel ekonomiyle entegrasyonunun sağlanacağını ve ülkelerdeki iç refahın artacağını savunmakla birlikte güzergâh üzerindeki ülkelere sermaye akışının sağlanacağını ve bu ülkelerde istihdamın artırılmasında önemli rol oynayacağını ileri sürerken yine bazı uzmanlar Çin’in bu projeyle bir bakıma Rusya’nın da desteği ile Soğuk Savaş sonrası ABD’nin liderliğine dayalı tek kutuplu dünya düzenine karşı çok kutuplu/çok merkezli bir dünya düzenini oluşturmayı hedeflediğini de hatırlatmaktadır.

Bir Kuşak Bir Yol Projesi sayesinde Çin’in Bir Kuşak Bir Yol güzergâhında bulunan henüz yakın ilişkiler kuramadığı birçok ülkeyle bu sebeple ilişkilerini güçlendirerek dünyadaki gücünü ve etkinliğini arttırma beklentisi içinde olduğu görülmektedir.

14-15 Mayıs 2017’de Pekin’de yapılan İpek Yolu Forumu’nda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN, “Yeni İpek Yolu Projesi kapsamındaki ülkelerin vatandaşlarının hayat standartlarının artmasından bahsederken, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Projenin küresel ekonomi için itici rol oynayacağı” nın üzerinde durur. Ev sahibi ülke Çin’in Devlet Başkanı Xİ Jin-ping ise “Projenin güvenlik ve finans bağının güçlendirilmesini” ortaya koyarak katılımcı ülkelerle bir güvenlik koordinasyon mekanizması kurulmasını gündeme getirir.

Çin’e göre güvenliğin sağlanması Yeni İpek Yolu Projesinin hayata geçirilmesinde olmazsa olmaz şartlardandır. Çin güzergâh ülkelerinde kendince tehdit olarak görülen unsurları ortadan kaldırmadan altyapı yatırımlarının yapılamayacağını ve istediği sonucu alamayacağını savunuyor. Projenin mimarı ve en büyük yatırımcısı olduğu için Çin, sahip olduğu ekonomik gücünü de kullanarak diğer ortakları güvenliği sağlama konusunda ikna etmiş gözüküyor.

Çin’in kaygı duyduğu tehdit unsurların Kuşak üzerindeki Doğu Türkistan (Sözde Sincan Uygur Özerk Bölgesi) ile Yol üzerindeki Arakan olacak ki güvenlik konusundaki uzlaşıdan sonra bu iki bölgede alınan haddinden ziyade güvenlik tedbirleri bölgede yaşayan Müslümanlara yönelik baskı ve şiddetin bir insanlık dramına dönüştüğüne şahit oluyoruz.

TÜRKİYE’NİN ORTA KORİDOR PROJESİ

Türkiye tarafından ortaya konulan “Orta Koridor” Yeni İpek Yolu Projesi’nin önemli bir parçasını oluşturmakta olup, Çin’den yola çıkan bir trenin Orta Koridor üzerinden Londra’ya ulaşması hedeflenmektedir. Dünya nüfusunun yaklaşık 63%’nü kapsayan ve güzergâhtaki 65 ülkeyi ilgilendiren, yaklaşık 21 trilyon dolarlık bir ekonomiyi hedefleyen söz konusu projenin asrın en büyük projesi olduğu ve gerçekleştiği takdirde insanlığa refah ve huzur getireceği iddia edilmektedir.

Orta Koridor ile Türkiye’den demir yolu ile Gürcistan, Azerbaycan, Hazar Denizi üzerinden feribot ile Türkmenistan, Kazakistan ve Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi üzerinden Çin’in tarihi başkenti ve eski İpek Yolu’nun başlangıç noktası olan Xi’an şehrine uzanan bir koridorun oluşturulması planlanmaktadır.

Türkiye’nin savunduğu Orta Koridor Projesi, Orta Asya ve Ortadoğu bölgelerindeki devletlerinin bu projeye sahip çıkmaları ile mümkün olabilecektir. Orta Koridor sayesinde Avrasya ülkeleri bir bütünleşmeye doğru giderken Amerika Birleşik Devletlerinin ticareti fazlasıyla gerileyecektir. İşte bu nedenle ABD yenilgiyi önlemek ve Avrasya ülkelerinin bütünüyle Çin’in kontrolü altına girmesini önlemek doğrultusunda bir taraftan Çin’in güvenlik kaygısıyla Doğu Türkistanlılara uygulamakta olduğu insanlık dışsı muameleleri baha ederek Çin’i sıkıştırırken diğer yandan Orta Koridor güzergâhındaki ülkelerde başta Türkiye olmak üzere istikrarsızlığa sürükleyici eylemlerde bulunmaktadır. Bu nedenle, uluslararası terör örgütleri emperyalist devletlerin istihbarat kuruluşları tarafından azdırılmakta ve bütün Asya ülkelerinin Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ittifakının hükümranlığı altına girmesini sağlayacak bir dünya savaşı çıkartılmaya çalışılmaktadır.

SONUÇ

Bu durumda Türkiye öncelikle Çin ile olan diyalogu yapıcı bir şekilde sürdürerek Çin’in söz konusu projenin gerçekleşmesinde kilit rol oynayan Doğu Türkistan’da soydaş Uygur Türklerine yönelik yapılmakta olan baskıcı politikalarına son vermesini sağlamalıdır. Bu aynı zamanda Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinin endişelerini de ortadan kaldıracak ve Türk Cumhuriyetlerinin uluslararası siyasal sistemde birlikte ve koordineli hareket etmelerini sağlayacaktır. Aksi halde gelişen süreçte Türkiye’nin ve diğer Türk Cumhuriyetlerinin kayıpları çok büyük olacaktır. Türk Devletleri’nin tamamını bir araya getirerek, bir AB veya Arap Birliği örneğinde olduğu gibi ekonomik ilişkileri geliştirmekle başlayan anlaşmalar yapmaları, ekonomik ilişkilerde birbirlerine destek olmaları, siyasal anlamda BM örneği, Uluslararası Olimpiyat Komitesi veya Futbol Federasyonları veya çok çeşitli uluslararası ekonomik kuruluşta birbirlerine destek olmaları, tek alfabeyi gerçekleştirip, Türk Radyo-Televizyon Yayın Birliği’ni kurmaları, ulaştırma sistemlerini müştereken geliştirmeleri, enerji üretim ve naklinde emperyalist ülkeler tarafından yapılan istismara karşı koymaları, herhangi bir Türk Cumhuriyeti’ne karşı yapılmış bir askeri müdahaleye uluslararası örgütler nezdinde beraberce karşı koyup, hatta birbirlerine askeri anlamda da yardım etmeleri elzemdir.

Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri yeniden şekillenmekte olan dünya düzeninde jeopolitik ve Jeo-stratejik konumlarını küresel ve bölgesel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak eline geçen fırsatları akılcı bir tarzda değerlendirmek zorundadır. Aksi takdirde telafisi imkânsız bir sonuçla karşı karşıya kalabilirler.

SİYASİ DOSYA /// ARSLAN BULUT : VATANA ORTAK ÇIKARAN PROJE VE İSTANBUL SEÇİMİ !!!


ARSLAN BULUT : VATANA ORTAK ÇIKARAN PROJE VE İSTANBUL SEÇİMİ !!!

Türkiye’de iktidarı da muhalefeti de birlikte kontrol eden ve aralarında yaratılan suni gerginlikleri, halkı ve düşünen insanları meşgul etmek için kullanan bir güç merkezi var!

Tabii böyle bir kontrolün mümkün olması için kontrol edenlerin her partide ve devletin önemli merkezlerinde "görevli"lerinin bulunması gerekir!

***

Türkiye, en az üç ayını İstanbul seçimleri için harcayacak! Bu arada, Suriye’nin kuzeyinde Araplar ve Türkmenler boşaltılarak, bir Kürt devleti kurulması için zemin oluşturuldu!

Kuzey Irak’ta Barzani devletçiğinin kuruluşuna en büyük katkıyı Türkiye vermişti. Ordusunu eğiten Türkiye, alt yapısını kuran Türkiye idi! Şimdi aynısı Suriye’de mi yapılıyor?

Tayyip Erdoğan, ”Bu ülkeyi bölemeyecekler" dedikten sonra. "Kürdistan, Kuzey Irak’ta, çok seviyorlarsa oraya gitsinler." diye birilerine sesleniyor! Bu seslenişle aslında o devletçiği kabul ettiğini, tanıdığını göstermiş olmuyor mu?

Tabii, Barzani bağımsızlık ilan etmeye kalkıştığında Türkiye, Irak ve İran’ın ortak tavrına karşı ABD’yi bile o an için yanında bulamadı ama kurgu her geçen gün gelişerek devam ediyor.

***

Araplar ve Türkmenler, Türkiye’ye sürülünce, 70 bini IŞİD patenti ile dışarıdan getirilen, 70 bini de Suriye, Irak ve Türkiye’den getirilen PKK’lılar olmak üzere 140 bin teröristle Amerikalılar Suriye’nin kuzeydoğusuna hâkim oldu. Her iki örgüt de ABD kuklasıdır. Tavşana "kaç" tazıya "tut" demişlerdir.

Amerikalılar, şimdi Türk yetkililerin uzun süreden beri Suriye’deki PKK’lılar ile görüştüğünü söylüyor. Yalanlayan da yok.

Bu ne demektir? Türkiye’nin, Irak’ın kuzeyindeki özerk yapıdan sonra Suriye’nin kuzeyindeki özerk yapıyı da tanıması demektir. Hani Fırat’ın doğusuna bir gece ansızın gideceklerdi?

***

Ümit Özdağ, "Erdoğan’ın Suriyelileri Türkiye’ye getirmekteki asıl amacı, Türk devletinin demografik yapısını değiştirerek ümmet kimliğine dayanan yeni bir sosyoloji yaratmak ve bu sosyoloji üzerine, amaçladığı hilafet rejimini oturtmak…" demişti.

AKP sözcüsü, Ömer Çelik ise Türkiye’den bahsederken Ümit Özdağ’ın analizini doğrularcasına, "Burası tek millet olarak bizim vatanımızdır. Aynı zamanda Türkmenlerin, Kürtlerin, Arapların vatanıdır. Tüm etnik grupların sığınağıdır." diye konuşmuştu.

Oysa Anayasal olarak Türkiye’de egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne aittir.

Suriye’den bir proje çerçevesinde Türkiye’ye sürülen beş milyon kişiyi vatanın sahibi gibi düşünmek, kimin idealidir?

Türkiye’de Afet İşleri Genel Müdürlüğü, 2011 yılında, daha Suriye karışmamışken, 1.5 milyon çadır siparişi vermişti. Yani çadır başına beş kişiden 7.5 milyon kişiyi barındıracak bir proje için hazırlık yapılmıştı!

Suriyeliler için silahlı eğitim kampları kurulmuştu!

Devletin kritik noktalarında bulunanların bilgisi olmadan böyle hazırlıklar yapılabilir mi?

***

Anlaşılıyor ki siyasi partileri, siyasi figürleri oynatan perde gerisindeki kontrol mekanizması, devletin temel kurumlarında iyice kök salmış durumdadır. Fakat "devlet içindeki devlet" durumundaki bu yapı, Türkiye’ye değil, İsrail ve ABD projelerine hizmet ediyor.

Gerek Kuzey Irak’taki gerekse Suriye’nin kuzeydoğusundaki devletçikleri, örgüt aşamasında İsrail, sonrasında ABD silahlandırmadı mı? Türkiye ise ABD ambargosuna uyarak İran’dan petrol ve doğalgaz alımını kesti!

Halk, İstanbul seçimlerine kilitlenmişken, bütün ülke Türklerin altından çekiliyor! Türkiye’ye, PKK üzerinden Türk-Arap-Kürt konfederasyonu dayatılıyor! Üstelik siyasi partilerde bu projeyi kabul edenler var! ABD, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve petrol aramasını engellemeye çalışıyor. Ege’de, Türk adaları ve kıta sahanlığının bir bölümü Yunan işgalinde!

Ordu küçültülüyor ve milli ordu olmaktan çıkarılıyor! Vatanımızı, çökertilmiş tarımla yani açlık tehlikesiyle karşı karşıya ve 21 gün askerlikle mi koruyacağız?