ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA’NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA‘NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )

Dünyanın en geniş ülkesi olan Rusya Federasyonunun merkezi coğrafyaya egemen olabilmek için hazırlamış olduğu jeopolitik hegemonya planı, geçen hafta Türk basını kanalı ile açıklandı . Konu ile ilgili olan kesimlerin temsilcileri hemen bu plan üzerinde düşüncelerini açıklamaya başladıkları noktada, konuyu öncelikle Rusya’nın dünya haritasındaki konumunun gündeme getirilmesi ve bu çerçevede tartışmaların yönlendirilmesi gerekirken, yeryüzü topraklarının altıda biri üzerinde hegemonya kurmuş olan Rus devleti ile, merkezi coğrafyanın konumları arasındaki bağlantının gözler önüne serilmesi gerekmektedir . Konuya dünya haritası açısından bakıldığı zaman Rusya Federasyonunun topraklarının kuzey yarıküresindeki toprakların büyük bölümünü sınırları içine aldığı görülmektedir . Bu kadar büyüklükte topraklara sahip olmasına rağmen , giderek azalan bir nüfusa sahip olan Rusya, gelecekte bu yönü ile dünya kamuoyunda ciddi boyutlarda tartışılacaktır . Rus devleti bu durumu iyi bildiği için kendisi ile ilgili bu tartışmanın önlenmesi ya da geciktirilmesi doğrultusunda , merkezi coğrafya da egemen olabilme doğrultusunda bir emperyalist plan hazırlayarak açıklamakta ve şimdiden konu ile ilgili tartışmaları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmaktadır . Açık topluma geçiş sürecinde bütün büyük devletlerin geleceğe dönük emperyal projeleri açıklanması aşamasında , Rusya Federasyonu gibi bir dev devletin de bu yönünün açıklığa kavuşması , dünya kamuoyunun istikrarı açısından küresel barış düzenine yardımcı olacaktır .

Bugünün koşullarında dünya düzeninin iki kutupluluktan çıkarak çok kutupluluğa doğru kaymaya başlaması dikkate alınırsa , kutup merkezi olmaya soyunan büyük devletlerin emperyalist projeleri yavaş yavaş gün ışığına çıkmakta , ve bu gibi emperyalist projelerden rahatsız olan ve onların ülkeleri için tehdit yarattığının farkına varan ilgili toplum kesimlerinin ciddi eleştirileri de birbiri ardı sıra öne çıkmaktadır . İki kutuplu dünyada ideolojik kamplaşma içine girmiş olan dünya düzeninin bu durumdan kurtularak daha özgür bir ortama doğru yöneldiği yeni aşamada, açıklığa kavuşan emperyal projelere dikkat edildiğinde Britanya İmparatorluğunun Yakın Doğu Konfederasyonu , Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi , İsrail’in Siyonist planı olarak Büyük İsrail Projesi ,Avrupa Birliği’nin Büyük Avrupa kıtası gibi projeleri öne çıkmaktadır . Şimdi Rusya’nın merkezi coğrafya planını açıklamasıyla birlikte, bu emperyalist projelere yeni bir katılımın Rusya aracılığı ile gündeme geldiği görülmektedir . Eski kutup merkezi olan Rus devletinin yeni dönemde de boş durmadığı ve bu kez batı dünyası ile Avrupa kıtasından dışlandığı bir noktada , orta dünya bölgelerinde etkinlik sağlayarak batı merkezli bir dünyanın karşısına gene eskisi gibi çıkmaya çalıştığı görülmektedir . Yüz yıllık zaman dilimi içinde iki kez büyük yıkıma uğramış olan Rusya Federasyonu yeni dönemde bir üçüncü yıkılma süreci yaşamamak üzere , dünya egemenliğini temsil eden batılı emperyalist ülkelere karşı güçlenerek ve alternatifler üreterek karşı çıkma çabası içine girdiği anlaşılmaktadır . Bu doğrultuda , kendi ülkesini dünyanın hedefi konumundan uzaklaştırabilme doğrultusunda, Rus derin devletinin kendi uzun sınırlarının alt bölgesinde kalan merkezi alanı diğer emperyalist devletlere kaptırmamak üzere, kendi güneyinde kalan merkezi coğrafya ile genel anlamda bir bütünleşme sağlamak üzere , emperyalist bir planı dünya kamuoyu önünde açıklamaktan çekinmeyerek diğer ülkelere bir sinyal vermiştir . Bir Avrasya ülkesi olarak iki kıta arasında ve üstünde bir yere sahip olan Rusya’nın , bu konumundan yararlanarak haritada kendi altında yer alan merkezi coğrafya alanını tümüyle ele geçirmenin hesaplarını yaptığı, açıklanan plan ile açıklığa kavuşmuştur .

Merkezi alan için İsrail ve ABD’nin geliştirmiş olduğu emperyal projeler gibi Büyük Rusya Projesi de inançları esas alarak ulus devletleri görmezden gelmektedir .Geçen asrın başlarına kadar bu coğrafyada imparatorluklar egemen bir durumda iken ortaya çıkan birinci dünya savaşı sürecinde , imparatorluklar tasfiye edilerek ulus devletlerin önü açılmış ve bu bölgede kurulmuş olan ulus devletler uluslararası hukuk düzeni çerçevesinde resmiyet kazanarak Birleşmiş Milletler çatısı altında bağımsız devlet olarak yaşayabilme hakkını elde etmişlerdir . Dünyada imparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasında merkezi alan fazlasıyla etkilenerek paramparça bir duruma sürüklenmiştir . Aradan yüz yıl geçtikten sonra bugün de bu coğrafya yeniden paramparça edilerek bu kez daha küçük bölümlere doğru oluşumlar desteklenmektedir . Küresel sermaye oluşumunun savunduğu politikalar doğrultusunda merkezi bölge karıştırılırken , Rusya’da diğer büyük devlet olan ABD gibi tüm merkezi alanı Büyük Rusya Projesi doğrultusunda kendi kontrolü altına alabilmenin hesaplarını yapar bir duruma gelmiştir . Amerika ve Avrupa’nın birbirinden ayrı bölgeler olduğu gibi merkezi alan da Orta Doğu olarak kendi başına bir bölge konumunda olduğu için , bu farklı alanın batı dünyasından ayrılan özelliklerine uygun düşün plan ve projelerin gündeme getirildiği görülmektedir .

Kısa adı ROP olarak ifade edilen Rusya’nın Orta Doğu Projesi de , İsrail ve ABD ikilisinin bölge yapılanmasında esas aldıkları inançlara dayanmaktadır . Buna göre Ruslar , Orta Doğu ülkelerinde yaygın olarak yaşayan Sünniler,Şiiler ve Ortadoksları ,bir VAHDET PROJESİ altında bölge dışı güçlere karşı bir araya getirebilmenin çabası içine girmişlerdir . İslam dininin ele aldığı vahdet inancını Hrıstıyanların doğu kolu olan Ortadokslara da yayarak , Rusya kendi nüfus yapısına uygun düşecek bir emperyalist projeyi bir an önce yürürlüğe koyabilmenin arayışı içinde olmuştur . Amerikan dış politikası tarikatlar ve cemaatlar üzerinden biçimlenirken , bölgenin en yeni devleti olarak İsrail tümüyle bir din devleti modelini bölgeye getirerek , diğer din grupları ile dinler arası diyalog adı verilen bir yeni toplumsal oluşum üzerinden bağlantılarını geliştirmeye yönelmiştir .Kısa adı ROP olan bu yeni proje çerçevesinde, küresel emperyalizmin dünyaya egemen olma hazırlıkları içinde merkezi alanda yaşamakta olan üç büyük din grubunun , Rusya’nın öncülüğünde dünyanın diğer büyük güçlerine ve devletlerine karşı bir dayanışma içine girerek kendilerini korumaları, ana hedef olarak öne çıkarılmaktadır . Böylece Rusya dinleri ve inanç sistemlerini bir araya getirerek istediği bölgesel dayanışma düzenini gerçekleştirmeye çalışırken , bölgedeki ulus devletlerin milli sınırlarını görmezden gelmekte ve eski ABD dışişleri bakanı Condelisa Rice’ın dile getirdiği gibi dünyanın orta alanında yer alan yirmiden fazla devletin sınırlarının değişmesi inanç sistemleri üzerinden sağlanmak istenmektedir . İnsanlar dinsel politikalar ile tatmin edilmeye çalışılırken , diğer yandan var olan devletlerin küçülmelerini sağlayacak doğrultuda sınır düzeltmeleri gerçekleştirilmek isteniyordu .

Sınır değişikliği gibi var olan devlet düzenlerini alt üst edebilecek derecede önemli siyasal oluşumlar, günlük olaylar gibi gösterilerek harekete geçilirken , bölge devletlerinin halklarının karşı koymalarını önleyecek düzeyde bir terör oluşumu dış destekli emperyal projeler aracılığı ile devreye sokularak, her türlü direnişin önü kesilmeye çalışılıyordu .ABD ve İsrail ikilisi dini inançlar ile birlikte etnik kökenleri de ortaya çıkararak, ulus devletlerden eyalet devletçiklerine geçişin provalarını yapıyorlardı .Büyük Orta Doğu ve İsrail projeleri bölgesel yapılanmalar doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını öne çıkarırken , Rusya’da bu iki projeye rakip olarak bir üçüncü projeyi geliştirirken ve aynı yoldan giderek merkezi alan halklarının inanç sistemlerini esas alırken, milli sınırları devre dışı bırakarak yeni bölgesel oluşumun önünü açmaya çalışıyorlardı . ABD Irak savaşı sırasında Şiistan ve Sünnistan olarak iki ayrı din devleti oluştururken , ülkenin geri kalan bölgesinde de Kürdistan adı ile yeni bir etnik devlet yapılanmasını kurmak için çaba gösteriyordu . Irak sonrası Suriye savaşı dışarıdan kışkırtılırken ;Şiiler ,Hrıstıyanlar ve Sünniler için ayrı inanç devletleri kurulmak isteniyordu .

Orta Doğu’nun yanı başında yer alan Rusya Federasyonu , eski Osmanlı ülkesine yabancı devletlerin girmesini ,emperyalist ya da Siyonist planların kendisini tehdit edecek düzeyde bu bölgede öne çıkarılmasını istemediği için sürekli olarak merkezi alandaki gelişmeleri yakından takip etmiştir . Bu gibi gelişmelerin doğrultusunda sıcak denizler bölgesine inerek kendi güvenliğini tehdit eden bölgesel gelişmelere karşı çıkmak ya da kendi ulusal çıkarları doğrultusunda müdahale etmek gibi kendi varlığını savunan girişimlerde bulunmuştur . Rus Çarlığı döneminden gelme politikalar ile Rusya kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir oluşumu gerçekleştirmeye çalışırken, kendisine rakip olan devletlerin bölgeye girişini ya da uzaktan müdahalelere girişmelerini önlemeye çalışmıştır . Rusya bugünkü aşamada bölge dışı güçlere karşı Moskova-Ankara-Tahran üçgeni çizgisini merkezi alana getirmeye çalışırken ,Ortadoksların temsilcisi olarak hem Şiiliğin merkezi olan Tahran’ı, hem de Sünniliğin merkezi olarak da Ankara’yı kendisine doğal partner olarak seçmiştir . Suriye iç savaşı sırasında batı emperyalizmine karşı geliştirilen ASTANA ZİRVESİ doğrultusunda, Rusya-Türkiye ve İran üçlüsünün ortak bir bölgesel dayanışma ittifakı geliştirmesi üzerine, Ruslar bu üç büyük devletin birlikteliğini dini inançları esas alarak pekiştirmeye çalışmışlardır . Yirminci yüzyıl boyunca dünya sistemi olarak bloklaşmanın öne çıkması yüzünden uzun süre fazlasıyla yük altına girmiş olan Rusya Federasyonu’nun, yirmi birinci yüzyılda yeni bir blok oluşturmaktan ziyade bölgesel dayanışma ittifakı yoluna yöneldiği kesinlik kazanmıştır. Bu tutumu ile bloklaşma yerine esnek bir ittifak düzeni çatısı altında, bölgesel barış düzeninin kurulabileceğini Rusya komşularına göstermek istemiştir .

İngilizler merkezi coğrafyaya yüz yıl önce gelirken , bölgedeki Arap nüfusunun halk kitleleri arasında çoğunluğu oluşturması konusuna dikkat ederek , gizli servisleri aracılığı ile geliştirdikleri bir yeni tarikatı Vahabilik adı altında örgütleyerek , kendi yarattıkları bir cemaat aracılığı ile Müslüman dünyayı kontrolları altına alabilmenin çabası içinde olmuşlardır . İngilizlerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkan Vahabilere, Arap dünyası teslim edilmiş ve böylece peygamber sülalesinin İslam coğrafyasını denetim altına almasına izin verilmemiştir . Arabistan krallığı Vahabilere terk edilirken , İslam dünyasının katı ve aşırı çizgideki kesimlerinin Suudilerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkmaları sağlanarak bir çok konuda işbirliği geliştirilmiştir . Ruslar bölgenin dışında olmalarına rağmen bölgenin yakın komşusu olma gibi bir jeopolitik konumu her zaman kendi avantajı olarak kullanabilmenin hesabı içinde olmuştur . İslam dünyasında Vahabilik akımına karşı sert tepkiler gelişirken, Hrıstıyan yapısı nedeniyle Rusya Tasavvuf anlayışı aracılığı ile bir Hrıstıyan-Müslüman diyalog düzeni geliştirebilmenin arayışına yönelmiştir . Şii ve Sünni mezheplerinin katı ve dogmatik kesimlerine erişemeyen Ortadoks Rus devletinin, bölgedeki halklar arasında bir dayanışma düzenini Tasavvuf merkezli bir oluşum ile geliştirmeye çalışması , Rusya’nın yeni Orta Doğu politikasının ana yaklaşımlarından birisi olarak öne çıktığı anlaşılmaktadır . Özellikle Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi on üçüncü yüzyıl hümanistlerinin Tasavvuf anlayışının temsilcileri olarak kabül edilmesi , Rusya’nın Türkiye ve İran halkları ile farklı bir yakınlık oluşturma girişimlerinin yeni bir yansıması olarak görülmektedir . Merkezi alandaki üç imparatorluk devletinin bölge dışı emperyalist güçlere karşı geliştireceği savunmacı dayanışma, inançları temel alacağı için her türlü dış saldırı ya da tehdidin daha kolay önlenebileceğini Ruslar ileri sürmektedirler . Hırıstıyan Rusya’nın bu din çatısı altında Katolik ya da Protestan dünyaya değil de , kendisine yakın bir bölgede ikamet eden Müslüman topluluklar için inanç esaslı bir dayanışmayı gündeme getirmesi ,tümüyle merkezi alan egemenliği amacını taşıyan yeni bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır . Her türlü çatışma ya da savaş tehlikesine karşı insanlığın yeni dönemde inançlardan hareket eden bir yaklaşıma gereksinmesi olduğu Rusya’nın Orta Doğu projesi ile öne çıkartılmaktadır . Bölgesel ve küresel barış için tasavvuf anlayışının içindeki hümanizmin yeterli olacağını Ruslar bu tavırları ile ortaya koymaktadırlar .

Vatikan merkezli Katolik inancının doğu Hrıstıyanlığı olan Ortodoksluğu kontrolü altına almasına karşılık, Rusya’nın geliştirdiği Ortadoksluk-Sünnilik- Şiilik üçgenine karşı bir Katolik-Protestan-Ortadoks ittifakı öne çıkabilir . Rusya böyle bir ihtimali önleme doğrultusunda bir Hrıstıyan birliğini değil ama Orta Doğu’nun Şii ve Sünni halkları ile batı emperyalizmine karşı dayanışmayı seçmektedir . Batının dışladığı doğu toplumlarını kucaklamak Ortadokslar ile birlikte Müslümanların da kaderi olduğu için, bir antiemperyalizm çizgisinde orta dünya halklarını inanç temelli birliktelikler oluşturarak bir karşı direnç geliştirebilmesi , Rusların hesaplarının arkasında yatan yaklaşım olarak görünmektedir . Din savaşları yerine mezhep yakınlıkları ya da dayanışmalarının geliştirilmesi ile zaman içerisinde savaşların önlenmesini sağlayarak bölge barışına katkı getirilmesini ,Ruslar yeni projeleriyle gündeme getirmişlerdir . Dünya daha da parçalanarak çok kutuplu bir yapılanmaya doğru dönüşürken , orta dünyada mezhepler üzerinden bir Hrıstıyan-Müslüman dayanışmasının sağlanması yolundan gidilerek , iki bin yıllık kutsal topraklar kavgasına da son verebilecektir . Maddi gücünü her fırsatta dünya uluslarına dayatan batı emperyalizminin bu zorlamalarına karşılık geliştirilecek manevi direniş, insanlığın yakın gelecekte bir dünya barışı elde edebilmesi ihtimalini güçlendirecektir .

Şiiliğin merkezi olan İran devletinin Irak’taki Sünni rejimin çökertilmesinden sonra , bölgedeki diğer devletler üzerinde Şiilik aracılığı ile yeni bir baskı düzenine yönelmesi , merkezi devletler arasında sıcak çatışmalara ve gerginliklere neden olmaktadır . Bölgedeki aşırı akımların temsilcisi olarak selefilik gibi katı ve radikal inanç düzenlerinin tasfiye edilebilmesi için , Şiilik ve Sünnilik arasında güçlü bir birliktelik oluşturulması gerekmektedir . Ruslara göre , Vahabilik Tasavvuf gibi barışçı bir yaklaşım ile dengelenirse ,o zaman kutsal topraklar üzerinde barış düzeninin kurulabilmesi mümkün olabilecektir . Rusya üç büyük devlet arasında birlikteliği savunurken , Türkiye’nin başkenti Ankara’nın Sünnilik merkezi olmasını, tıpkı İran başkenti Tahran’ın Şiilik merkezi olması gibi gerekli görmektedir . Ne var ki , İngilizler Orta Doğu bölgesine gelirken hem Vahabilik mezhebini oluşturarak Arabistan’ın başına sarmışlar ,hem de Osmanlı İmparatorluğundan çekindikleri için, Sünniliğin merkezi olarak da Mısır’ın Başkenti Kahire’yi yeni merkez olarak ilan etmişlerdir . Bu durumu pekiştirmek ve güçlü bir merkez oluşturabilmek için de, El-Ezher gibi büyük bir din merkezini de gene Mısır’ın başkenti Kahire’de kurmuşlardır . İran bu aşamada akıllı politikalar ile Orta Doğu ülkelerinde Şiiliği yayarken , Sünniler’in bu durumdan rahatsız olmasını önleyecek yeni bir adım , Rusya’nın öncülüğünde Ortadokslar ile Sünniler arasında geliştirilecek diyalog ve dayanışma girişimleri ile sağlanabilecektir . İsrail’in kurulmasından sonra ortaya çıkanterör ve savaş gibi gelişmeler bölgedeki inanç grupları arasındaki barışçı dayanışmayı zorunlu bir hale getirmiştir . Vahabilerin Arap halkı ile ters düşen katı ve radikal tutumlarının dengelenebilmesi için , vahdet anlayışı içinde birliktelik oluşturulması inanç grupları arasındaki dayanışmayı daha da geliştirecektir . Ruslara göre eğer bölge halklarının tamamı böylesine bir inanç yapılanması içerisinde birliktelik çatısı altına alınamazsa, o zaman bölge halkının bölünmesi kaçınılmaz olacaktır . Günümüzde barış için böylesine bir vahdet anlayışını temel alanlara karşı çıkan halk kesimleri ile yandaş olma stratejilerinin geliştirilmesi gerekmektedir . İslam dünyasında yaygın olan Tasavvuf anlayışının üç büyük din grubunun tabanında yaygınlık kazanmasına yardımcı olmak gerektiğini, Ruslar yeni Orta Doğu projesi ile ısrarlı bir biçimde savunmaktadırlar . Ruslar üçlü birliktelik için Ankara’nın Kahire’nin yerini alarak Sünni dünyanın lideri olması gerektiğini vurgulamaktadırlar . Böylece Rusya bir Arap ülkesinin ya da kentinin merkez olmasına karşı çıkarken , bir anlamda ABD’nin ılımlı islam projesinde gündeme getirdiği laiklikten uzaklaşmış bir Türkiye yapılanmasını dolaylı yoldan destekler görülmektedir . Tıpkı Tahran’ın sahip olduğu Şiilik merkezi olması gibi bir konumu ,benzeri bir biçimde Rusya ve ABD ile birlikte Türkiye için de Ankara için Sünnilik merkezi olarak düşünmektedir .

On üçüncü yüzyılda Anadolu’ya hümanizmi getiren mutasavvuflar olarak Mevlana,Yunus Emre ve Hacı Bektaş’ın daha etkin bir biçimde eğitim ve toplumsal yaşam alanlarında öne çıkarılmalarıyla birlikte , hümanist İslam anlayışı Türkiye üzerinden İslam ülkelerinde geniş bir taban kazanmıştır . Şimdi gelinen noktada bu durumun yerinde değerlendirilerek , Rusya’nın Orta Doğu projesinin gerçekleşmesine katkıda bulunması istenmektedir .Türkiye’ye laiklik rejimini getiren Atatürk Cumhuriyetinin laik siyasal rejimi ile El-Ezher gibi İslam merkezlerine uzak durması yüzünden , dünya kamuoyunda Türkiye bir İslam devleti olarak kabül edilmemiştir .Bu çerçevede Türkiye cumhuriyeti hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin ülkesi olarak görülmüştür .Türkiye Müslüman halkı ile bir Asya devleti olarak öne çıkarken aynı zamanda gayrimüslimlerin yaşadığı bir ülke olarak ve çağdaş cumhuriyet rejimi ile uygarlığın beşiği olan Avrupa kıtasının yanı başında batının modern devletleri ile birlikte hak ettiği yeri almıştır . Türklerin Müslüman çoğunluğu nedeniyle Türkiye Avrupa Birliği’ne üye yapılmamış ama günümüzün gelişmiş ülkeleri arasında yer alması da önlenememiştir . Türkiye Cumhuriyeti bu konumu ile batıdaki çağdaş uygarlığın Orta Doğu bölgesindeki temsilcisi olmuştur . Rusya İran ile birlikte Türkiye’ye merkezi alan ortaklığı önerirken Türk devletinin bu konumunu da dikkate alarak hareket etmektedir .

Avrupa’nın yanı başındaki Türkiye’nin El-Ezher’e uzak duran konumu , Türklük üzerinden İran ile geliştirilen yakın bölgesel işbirliği düzeni içinde daha etkin bir duruma gelmiştir . Bütün gayrimüslim dünyaya İslamı yaymak için Cihat adı altında bir din savaşı ilan etmeye yönelen Selefi gruplar ,Vahabilik tarikatının örgütleyicisi Suudi hanedanının destek ve baskılarıyla tüm İslam ülkelerinde karışıklık ve kaos yaratabilmenin çabası içine girdikleri ,bugünün koşullarında açıkça göze çarpmaktadır .Savaşa ve teröre karşı düşünce yolunu seçen Sufiler zaman içerisinde daha etkili olmaya başladıklarında, selefi grupların katı bir çıkışa sürüklenmeleri önlenerek var olan dengeler korunabilmektedir . Vahabiler hanedanlık rejimini korumak doğrultusunda radikal İslamcı terörü destekledikleri gibi ,aynı zamanda şiddet yanlısı bir tutumu da geleceğe dönük olarak kurumlaştırma çabası içinde oldukları görülmektedir. Anadolu İslamının tasavvuf yolu olması nedeniyle , Rusya’nın İslam dünyasına yönelik yeni açılımında Türkiye başlıca müttefik olabilecektir . Tasavvuf Vahabiliğin alternatifi bir konuma gelirse o zaman selefi grupların bölge barışını tehdit etmeleri ,ya da bir üçüncü dünya savaşı görünümünde Cihat savaşlarına yönelmenin önüne geçilebilecektir . Doğu ve batı bölgelerinde oluşturulacak Sufi birliklerinin bütün Sufileri toparlayarak, yeni bir kamu düzenin ılımlı İslam düzeni ile bağdaşabilecek tarzda oluşturulması doğrultusunda etkin olabilecekleri , Rusların yeni projesinde öne sürülmektedir .Bu açıdan İslam dünyasına kalıcı bir barış düzeninin götürülebilmesi için Sufi örgütlenmesinin tüm İslam ülkelerinde örgütlenmesi gerekmektedir .

Rusya’nın batı merkezli emperyalizme karşı , Orta Doğu ülkeleriyle yakın işbirliği projesi bir anlamda panzehir görünümü taşımaktadır . Merkezi alanda küresel savunma ve işbirliği olanaklarının genişletildiği bir dünya da, ulusal ve laik devletlerin ihmal edilmesi ve yeni bir kamu düzeni oluşturma süreci içinde görmezden gelinmeleriyle, kutsal topraklar gelecekte de bir savaş sürecine doğru sürüklenmek istenmektedir . Bölgede işgalci olarak bulunan ABD ve İsrail ikilisinin bu aşamada çok tarihi bir değerlendirme yapmaları gerekmektedir . Eğer onlar bu noktada böylesine bir hassasiyet ve iyiniyetle hareket ederlerse ,o zaman bölge devletleri arasında dayanışma daha da gelişeceği için bölgesel barışın tesisi için gerekli olan adımlar, bölgesel bir dayanışma düzeni içinde geliştirilebilir . Rus planı yeniden bölgesel bir barışı öne getirdiği için , Rusya merkezli atılacak olan diplomatik adımların barışa dayalı yeni bir yaşam düzeninin merkezi coğrafyaya getirilmesi söz konusudur .Günümüzde merkezi alandaki ülkeler ve siyasal güçler bu yeni yaklaşıma göre hareket edecektir .

İslam tarihi aşırı ve yıkıcı selefi akımlar kadar akıl ve bilimden yana akımlara da ev sahipliği yapmıştır . Arapların geleneksel güney Müslümanlığına karşılık, Türklerin kuzey Müslümanlığı ,Orta Asya ve Orta Doğu ekseninde çağdaşlık ve bilimsellik doğrultusunda gelişmeler göstererek bugünkü modern Türkiye’nin ortaya çıkışında fazlasıyla etkili olmuştur . Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde kendini pek fazla belli etmeyen bu gelişme , Türkiye’nin yeniden Asya ve Orta Doğu’ya döndüğü bugünün koşullarında fazlasıyla önem kazanmaktadır . Bilimi ve aklı esas alan , pozitif gelişmeleri yakından izleyen Maturidilik anlayışı bu açıdan örnek gösterilebilecek en önemli İslam akımıdır . El-Ezher kökenli Mısır’ın İslam anlayışı , Hazar bölgesindeki Rönesans olgusundan ve bu değişimin Orta Asya ve Orta Doğu’da yaratmış olduğu bilimsel ve kültürel gelişmelerden uzak kalırken ,Arapların güney Müslümanlığı ile Türklerin Kuzey Müslümanlığı arasındaki ayrılıklar öne çıkmaktadır . Kuzey ve Güney ekseninde ortaya çıkan bu jeopolitik gelişmeler hem dünyanın hem de İslam dünyasının biçimlenmesinde önemli etkiler yaratmıştır . Dokuzuncu yüzyılda ilk olarak Hazar bölgesinde ortaya çıkan Rönesans akımı , daha sonraki aşamalarda Orta Asya ve Horasan’da on birinci yüzyılda , Anadolu’da ise on üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış ve daha sonra da on beşinci yüzyılda İtalya yarımadasında öne çıkarak, bir yandan çağdaş uygarlığın doğum yeri olan Avrupa kıtasını derinden sarsarak bugünkü dünya uygarlığının oluşumuna hem kaynaklık yapmış hem de bilgi birikimini taşıyarak , yepyeni bir dünya düzeninin öne çıkışında etkin olmuştur . Batı uygarlığının bir parçası olarak günümüze gelen Rusya , sınırları boyunca uzanıp giden Asya topraklarını gördükçe bu coğrafyanın önemli bir parçası olan Orta Doğu bölgesini de dikkate alarak merkezi alan projesi geliştirmeye yönelmektedir .

Hazar’dan Avrupa’ya uzanan tarihsel Rönesans çizgisi çağdaş uygarlığın tekerleğini döndürürken gelişme rotası bugünkü Rusya ile İran ve Türkiye topraklarından geçmiştir . Rusya üç imparatorluk devletini inançlar üzerinden bir araya getirirken geçmişin bu birikiminden yararlanmaya çalışmakta ama merkeze kendisini bir büyük emperyal devlet olarak oturttuğu zaman iş içinden çıkılmaz bir biçimde karışıklığa doğru kaymaktadır . Her üç ülkenin kendi tarihleri ayrı ayrı ele alındığı zaman, bir çok konuda bu sınır komşusu imparatorluk devletlerinin tarih boyunca bir çok konuda anlaşmazlığa düştüğü hatta yüzyıllar boyunca savaşmak zorunda kaldığı göze çarpmaktadır . İran ile Türkler arasında beş yüz önce yapılan Çaldıran savaşı bir anlamda mezhepler kavgasının savaşa dönüşmesi ile tarihteki yerini almıştır .Osmanlı devleti Avrupa’daki Protestanlara sahip çıkarken , Vatikan da buna karşı çıkarak Şiiliğin Orta Doğu bölgesi ve Asya topraklarında yayılması için Perslere yardımcı olmaya çalışıyordu . Nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olmasına rağmen İran ile Osmanlı devleti arasında bir yakınlık kurulmasına mezhep savaşları engel olurken , iki büyük devletin nüfuslarının çoğunluğunu oluşturan Türklük üzerinden bir araya gelmesi belirli merkezlerce önlenmiştir . Hazar kıyısından ortaya çıkmış olan Uygarlığın batı ülkelerine doğru yöneldiği aşamada Avrupa üzerinden Asya bölgelerine doğru din ve mezhep çatışmaları büyük savaşlar halinde öne çıkarken ,merkezi coğrafya bütünüyle parçalanarak bir dağılma dönemine doğru sürükleniyordu . Bugün Orta Doğu’ya egemen olmak isteyen Rusya Federasyonu’nun ortadan kaldırmak istediği inanç ayrılıklarının tohumları beş yüz yıl önce atılmış ve iki büyük Türk devletinin birleşmesini önlemek üzere , Şiilik ortaya çıkarılarak geleneksel Sünni toplumunun ötesinde ayrı bir sosyal yapılanma yeni ortaya atılan mezhep ayrılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . İslam dünyasındaki bu ana bölünme ile ortaya çıkan bu ikili yapı daha sonraları örgütlenen yeni tarikatlar dışarıdan müdahale eden emperyalist merkezler aracılığı ile iyice içinden çıkılmaz bir karışıklığa doğru sürüklenerek bugünkü kaos ortamına varılmıştır . Rusya’nın yeni projesini hazırlarken bu kaosa son vermek için Şii-Sünni ortaklığını öne çıkardığı anlaşılmaktadır .

Orta Doğu tarihi birbirini izleyen dinler arası savaşlar olarak kitaplarda yerini alırken , bu durumu günümüzde mezhepler savaşına dönüştürmek isteyen İsrail ve ABD ikilisi ile , Rusya’nın emperyalist hegemonya projesinin inançlar arasında ortaklığa ve dayanışmaya dayandırması arasında çok ciddi bir ayrılık hatta karşıtlık öne çıkmaktadır .Bugünkü çağdaş uygarlık düzeninin oluşumu sırasında Avrupa kıtasındaki mezhepler savaşına son veren Vestfalya Antlaşmasının yeniden dikkate alınması gerekmektedir . Bugünün koşullarında Evanjelik tarikatının zorlamaları ile İsrail ve ABD bölgede her türlü alt kimlik ve inanç tartışmalarını tırmandırırken ve silah tüccarları bölgeyi iyice karıştırırken , Rusya Federasyonu’nun din ve mezhep farklarını bir yana bırakarak sadece inançlar üzerinden bir diyalog ve işbirliği önerisini gündeme getirmesi ,ilk başta hoşgörülü bir uygar davranış olarak öne çıkmaktadır . Ne var ki , Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Rusya Federasyonunun baskı ve zulme yönelen tavırları, başta Çeçenistan olmak üzere Kafkasya bölgesi ve Rusya sınırları içinde kalan Türk devletleri ile Ukrayna , Beyaz Rusya ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde gündeme gelen yeni sömürgeci girişimler nedeniyle , dünya kamuoyunda geçmişten gelen Komünist diktatörlük imajının devam etmesine yol açmaktadır .Geçmişten gelen Moskof korkusunu kamuoyundan silmedikçe , Rusya’nın güler yüzlü ve barış yanlısı bir tutum takınarak Orta Doğu bölgesinde kalıcı bir barış düzeni oluşturabilmesi son derece zor görünmektedir . Bu çerçevede Rus projesinin gerçeklik kazanabilmesi, Rusya’nın önümüzdeki dönemde izleyeceği yumuşak politikalara ve anlayışlı yaklaşımlarına bağlı olarak kesinlik kazanabilecektir .

Eski Roma İmparatorluğu döneminde Romalılar Akdeniz çevresindeki bütün bölgeleri kendi kontrolları altına almışlardır . Bügünün siyaset bilimi içinde yer alan Sezaro-Papizm yaklaşımını , Rusya bir imparatorluk devleti olarak öne çıkararak günümüz koşullarında kendi merkezli olarak uygulama alanına getirmeye çalışmaktadır . Sezaro-Papizm , Roma İmparatoru Jül Sezar döneminde gündeme getirilmiş olan bir din ve devlet bütünleşmesinin adı olarak düşünülmüş bir kavramdır . Buna göre imparator Sezar devletin başı olarak dinin de tepesindeki otorite olmaya çalışmakta ,böylece din ve devlet işleri imparatorun tekelinde yürütülmeye çalışılmaktadır . Devletin başı aynı zamanda dinin de başı konumuna gelince , son derece otoriter bir yönetim oluşturulmakta ve böylece devlet gücü bütün inanç gruplarına baskı ile benimsetilerek bütün imparatorluk topraklarında baskı düzeni kurulabilmektedir . Rus devletinin başında bulunan bugünkü otoriter başkanın , çeyrek asırdır sürüp gelen hegemonya düzeni içinde Rusya Federasyonu’nun bir anlamda üçüncü Roma İmparatorluğu biçiminde yeni bir yapılanmaya doğru hazırlandığı ve bu aşamada da Orta Doğu ülkelerinin topraklarını da kendi imparatorluğunu genişletmek üzere sınırları içine almaya çalışırken , Rusya’nın Orta Doğu Projesi adı altında yeni bir emperyalist plan dünya kamuoyuna kabül ettirilmek üzere öne çıkarılmaktadır . Son yıllardaki siyasal gelişmeler bütün ülkelerin başındaki yöneticileri giderek otoriter bir konuma getirirken , ülke yöneticilerinin bir Sezaro-Papizm uygulaması arayışı içine girdikleri açıktır. Çeyrek asırlık Rus diktatörlüğünün Doğu Avrupa ,Kafkasya ve Kuzey Asya’yı sınırları içine katması yetmiyormuş gibi, bir de Orta Doğu toprakları üzerinde hak ileri sürmeye kalkışması ,çok ciddi bir emperyalist tavır olarak dünya gündemine gelmektedir . Özellikle Orta Doğu bölgesinde sıcak çatışmaların devreye girmesinden sonra , kuzeydeki emperyalist güç olarak Rusya güneye inmeye çalışmış ve tarihteki Rus kızıl elması olarak , sıcak denizlerde Rus gemileri dolaşmaya başlamıştır .Rus diktatörü bugünün Sezarı konumuna gelmişken bir de inançlar üzerinden babacılık yapmaya çalışması ve bu doğrultuda bir Papizmi , Orta Doğu bölgesine doğru geliştirerek , din üzerinden bir hegemonya planını bölgesel proje görünümünde kamu oyuna kabül ettirmeye çalışması ,tarihsel olayları iyi bilen kesimler tarafından günümüzde ciddi kuşku ile karşılanmaktadır .

MİLLİ SANAYİ DOSYASI : Yerli uçak projesini Almanya kaptı


Yerli uçak projesini Almanya kaptı

D328’in haklarını satın alan Türk Eren-Fatih Özmen çiftinin sahibi olduğu ABD merkezli Sierra Nevada Corparation (SNC) Türkiye ile görüşmelerden sonuç çıkmamasının ardından uçağın Almanya’da üretileceğini duyurdu.

Türkiye’de üretimi için Alman tasarımı D328’in haklarını satın alan Türk Eren-Fatih Özmen çiftinin sahibi olduğu ABD merkezli Sierra Nevada Corparation (SNC) uçağın Almanya’da üretileceğini duyuruldu.

SEÇİM ÖNCESİ TÜRKİYE’NİN PRESTİJ PROJESİ OLARAK DUYURULMUŞTU

Dünya gazetesinden Mehmet Kaya’nın haberine göre, Türkiye’de bölgesel yolcu uçağı üretimi yapılabilmesi amacıyla yapılan girişimler sonucu 2015 yılında; havacılık ve uzay teknolojilerine sahip ABD merkezli sahiplerinin Türk Eren ve Fatih Özmen çiftinin olduğu Sierra Nevada Corporation şirketi öne çıkmıştı. Türkiye’nin de motivasyonuyla SNC kendini ispatlamış ve çok sayıda ülkede uçuş sertifikası olan ve geçmişte ve o dönemde çok sayıda havayolu şirketi tarafından kullanılan Dornier 328 uçağının bütün haklarını satın almıştı.

SNC ve o dönemki Savunma Sanayii Müsteşarlığı (Savunma Sanayii Başkanlığı) bir protokol imzalayarak Türkiye’de üretim yapılacağını duyurmuş, uçağın adının da TR 328 olacağı bir jet bir de turboprop olmak üzere iki versiyonlu olarak D328’in geliştirilerek üretileceğini açıkladı. Bu uçakların ilk uçuş tarihi olarak da 2019 verildi. Aynı zamanda 70-90 yolcu sınıfında bir TRJ628 uçağının da geliştirilerek Türkiye’de üretileceği duyuruldu. Üretim için SNC, “TRJet” isimli bir şirket kurdu. D328’in hakları bu şirkette bulunuyor.

TRJ328 ve TRJ628’in çizim ve modelleri bu süreçte çeşitli etkinlik ve fuarlarda da SNC ve SSM tarafından sergilenmişti.

PROJEDE GÖRÜŞ AYRILIKLARI

Türkiye’nin ilk etapta 50 328 uçağı siparişi vermesini de içeren proje için başlayan görüşmelerde SNC ile Türkiye tarafı arasında ciddi görüş ayrılıkları oldu. SNC tarafı uçağın yerlilik oranına yönelik görüş ayrılıkları olduğunu açıklamıştı. Projenin “sonlandığı” açıklanmasa da 2017 yılından itibaren “rafa kalktığı” yönünde haberler yayılmıştı.

“MERKEL’İN DESTEĞİYLE ALMANYA’DA ÜRETİM”

Uzun süren bir suskunluğun ardından SNC bir basın bülteni yayınladı. Bültende, “Federal Almanya Şansölyesi Angela Merkel bugün (21 Ağustos), Federal Ekonomi ve Enerji Bakanı Peter Altmaier ve Federal Ulaştırma ve Dijital Altyapı Bakanı Andreas Scheuer’in de katıldığı etkinlikte, Dornier 328 uçağını yeniden üretme projesine destek verdiklerini açıkladı. Projeyi hayata geçirmek için, yeni bir orjinal ekipman üreticisi (OEM), DRA GMbH (DRA), Leipzig Almanya‘da kuruldu” denildi.

Basın bülteninde D328 uçağının adının D328NEU (yeni) olacağı belirtildi. 85 ülkede sertifikası olan uçağın hali hazırda kullanıcı olanların uçaklarının yenilenmesi ve yeni ihtiyaçların karşılanmasına yönelik pazarı hedeflediği kaydedildi.

Bültende SNC’nin Türk sahiplerinden Eren Özmen’in açıklamasına da yer verilerek, “Eşim Fatih ve ben, geçtiğimiz bir kaç yıl boyunca, Türkiye’nin uzun yıllardır süregelen yerli yolcu uçağı üretme hayalini gerçekleştirmek için birçok iş ortağımız ile birlikte titizlikle çalıştık. Bu projenin, sadece ülkemize olan borcumuzu ödeme imkânı olarak değil aynı zamanda gelecek nesillere anlamlı yeni fırsatlar sunmak bakımından bizim için çok kıymetli bir çalışma olması planlanmıştı. Fatih Bey ve ben, ileride Türkiye için başka faydalı projeleri hayata geçirebilme fırsatını yakalayabilmeyi içtenlikle arzu ediyoruz.” dedi.

D328NEU’nun bölgesel yolcu uçağı, askeri olarak sınır ve sahil güvenlik ve diğer sivil amaçlı çeşitli konfigürasyonlarının geliştirilebileceği belirtiliyor.

CIA DOSYASI /// Bir CIA projesi : FETÖ


Bir CIA projesi : FETÖ

Türkiye’yi, tarihinin en kalleş darbe planıyla yıkmaya çalışan FETULLAHÇI TERÖR ÖRGÜTÜ, devletin içine sızdırdığı hainlerle yıllarca kendini hissettirmeden, ülkemizi her alanda zaafa uğrattı

AJANLAR DÜNYASINDA TÜRKİYE GERÇEĞİ/ ZÜMRÜT YILMAZ

Daha önce defalarca darbelerle yıkılmaya çalışılan Türkiye’nin son dönemdeki en önemli sınavı olan Fetullahçı Terör Örgütü ve onun, devletin en küçük hücrelerine yerleşen kirli ağından, bu örgütle mücadeleden bahsetmemek olmaz. Yapılanmaya başladığı 1960’lardan, hain darbe girişiminin yaşandığı 15 Temmuz 2016’ya kadar adım adım devletin her kademesini zehirli sarmaşık gibi saran bu örgüt, din kılıfı altında yabancı servislerin maşası oldu. Kandırdıkları gençleri yıllar sonra ülkeyi ele geçirme planları için sabırla yetiştirdi. Bu hain örgüt kirli emellerinde başarılı olsaydı, Türkiye şu an nasıl bir kaderi yaşıyor olacaktı bilinmez ama bu ülkenin vatanseverleri o karanlık gecede hainlere geçit vermedi.

ZEHİRLİ BİR SARMAŞIK

Bir CIA projesi olduğu farklı farklı olaylarda defalarca açığa çıkan FETÖ, elebaşı Fetullah Gülen’in darbe emrinden sonra Türkiye’yi bölmek için harekete geçti. Ancak Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın çağrısıyla evlerine kapanmak yerine sokaklara dökülen Türk halkı, darbecilere direndi. Kendilerine yıllarca kol kanat geren devletlerine ihanet eden hainler böylece amaçlarına ulaşamadı. Türkiye darbe girişiminin gerçekleştiği tarihten bu yana enerjisinin önemli bir bölümünü bu kirli örgütün yıllardır devletin içine yuvalanan üyelerini temizlemek için harcıyor. Hainlerin okullar kurup dünyanın dört bir yanını ağ gibi sararak adım adım örgütlendiği yıllarda, dışarıdan bakıldığında masum bir cemaat gibi görünen FETÖ, devlet adamlarından bürokratlara, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinden Emniyet ve MİT’in üst kademelerine kadar ulaştı.

YARBAYIN İTİRAFLARI

Yasa dışı dinleme yöntemleri ve devlete sızdırdıkları casuslarıyla operasyonel bilgileri PKK gibi terör örgütleriyle paylaşarak Türkiye’nin terörle mücadelesini zaafa uğrattı. Düşünün bu ülkede Genelkurmay Başkanı’nın yaveri sıfatını taşıyan yarbay Levent Türkkan, darbe girişiminin ardından yargılandığı mahkemede, "Her hafta bana verilen dinleme cihazını komutanın odasına yerleştiriyordum. Bir hafta sonra da bana ulaştırılan yenisiyle değiştiriyordum" itirafında bulunuyor. Yani ordunun en kritik operasyonel bilgileri FETÖ eliyle yabancı istihbarat örgütlerinin eline geçiyor.

HER KADEMESİNE SIZDILAR

Bu tür dinleme faaliyetleri sadece TSK kademesine yönelik değildi. Hükümet mensuplarının bulunduğu tüm makamlar örgütün hedefine girmişti. Tabii kripto örgüt üyeleri hain emellerini gerçekleştirmek için Milli İstihbarat Teşkilatı’na da yerleşmişti. 15 Temmuz sonrasında teşkilat içindeki örgüt imamının da Güney Afrika’da bulunan ‘Sinan’ kod adlı Murat Karabulut olduğu FETÖ iddianamelerinde yer almıştı. Karabulut’un deşifre olması sonrasında bu göreve Hasan Doğan getirildi. Doğan, 17 Aralık 2013’te emniyetten sorumlu imam Albullatif Tapkan ile birlikte ABD’ye giderek darbe talimatını alanlardan biridir. Doğan’ın örgüt bağlantıları da çeşitli kaynaklar ve darbe girişimine ilişkin görülen davaların iddianamelerinde örgütün ‘MİT abisi’ olarak geçmektedir. Ancak adı iddianamelerde geçmesine rağmen Doğan’ın, Çatı davasında bırakın sanık olmayı, şüpheli sıfatıyla bile ifadesine başvurulmadı.

SESSİZCE TAHLİYE EDİLDİ

Darbe girişimi sonrası önce pasif göreve alınan daha sonra da FETÖ üyeliği iddiasıyla Emniyet’ten ihraç edilen Basri Aktepe, örgüt üyeliğinden yargılandığı Ankara 25. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davanın 7 Kasım 2018’deki celsesinde ev hapsi kararıyla serbest bırakıldı. Yapılan itiraz sonucu yeniden tutuklanmasına karar verilen Aktepe, halen firari olarak aranıyor. Aktepe’nin İstihbarat Daire eski Başkanı olan, şu an tutuklu bulunan Sabri Uzun ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı eski Yardımcısı Gürsel Aktepe’nin tanık olarak dinlenmesinden sonra serbest bırakıldığı biliniyor.

PARİS’TE 3 PKK’LI KADININ ÖLDÜRÜLMESİ

Terör örgütlerinin amaçları uğruna yaptıkları işbirliğine verilebilecek en önemli örneklerden biri de Paris olayı. Türkiye’nin Kürt açılımı politikası yürüttüğü dönemde Norveç’in başkenti Oslo’da görüşmeler yapıldığı sırada 9 Ocak 2013 tarihinde, Fransa’nın başkenti Paris’te 3 kadın PKK’lı öldürüldü. Öldürülenlerden Sakine Cansız, terör örgütü PKK’nın kurucu üyelerinden ve en önde gelen kadın üyelerinden biriydi. Birebir teröristbaşı Abdullah Öcalan ile Suriye’de örgütsel faaliyetleri yürütmüştü. Daha sonra da PKK’nın Avrupa sorumlusu olmuştu. Cansız’la birlikte öldürülen Leyla Söylemez ve Fidan Doğan ise örgütün Avrupa ilişkilerinden sorumluydu. Yani birileri Avrupa’nın göbeğinde Türkiye’nin PKK terörünü bitirmek için başlattığı süreci adeta baltalamıştı.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// PROF. DR. VARİS ÇAKAN : Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi ve Türkistan


KAYNAK : http://turpav.org/milli-politikalar-enstitusu/dis-politika/cin-in-yeni-ipek-yolu-projesi-ve-turkistan.html

PROF. DR. VARİS ÇAKAN : Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi ve Türkistan

Osmanlı Devletinin son dönemlerinde Balkanlar’da Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da yaşanan hayal kırıklıkları Osmanlılarda milliyetçi duyguları ateşlemiş ve Ümmetçilik yoluyla genişleme ideali yerini Turancılık yoluyla genişleme idealine bırakmıştır. Ancak bu ideal başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Osmanlı’nın Birinci dünya Savaşı’ndaki yenilgisi, Türkistan’ın Rus ve Çin tarafından işgal edilişi Turancılık fikirleri büyük bir hezimete uğramıştır. Hatta yakın bir zamana kadar Türkiye’de bu fikri savunanlar hayalperestlikle ve kafatasçılıkla suçlanarak dışlanmıştır.

20.Yüzyılın başlarında Osmanlı Devletinin Balkanlar’da Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da yaşadığı hayal kırıklıklarından sonra Kırım’dan, Kuzey Kafkasya ve Türkistan’dan gelen Türk Birliği fikirleri bir kısım Osmanlı aydınları ve bürokrasileri arasında milliyetçi duyguları ateşlemiş ve Ümmetçilik yoluyla genişleme idealinin yerini Türk Birliği yoluyla genişleme idealine bırakmıştı. Ancak bu ideal Osmanlı’nın Birinci dünya Savaşı’ndaki yenilgisi, Türkistan’ın Rus ve Çin tarafından işgal edilişi ile büyük bir hezimete uğramıştır.

PARİS ANLAŞMASI

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Türkiye’de Türk Birliğinin gerçekleştirme fikri hezimete uğrayarak sönükleşti. Bunun sebeplerinin başında Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasında 17 Aralık 1925 tarihinde Paris’te imzalanan Dosttuk ve Tarafsızlık Anlaşması gelmektedir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş Savaşı dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşaması ve kuruluşun ilk yıllarında Batılı devletlerin karşısında hem destek hem de bir denge noktası olması hasebiyle Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler kurmak mecburiyetinde kalmıştı. Dolaysıyla büyük bir bölümü Sovyetler Birliğinin hegemonyası altında kalan Türk toplulukları ile özel olarak ilgilenmesi imkânsızlaşmıştı.

Türk Dünyasının çok büyük bir kısmını yönetimi altına alan Sovyetler Birliği bu anlaşma ile genç Türkiye Cumhuriyetinin Türk illeriyle doğrudan ilişki kurmasını engellemişti. Zira dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün 1932’deki Moskova ziyaretinde iki ülke ilişkilerinin ekonomi temelli olduğu, siyasi ve ideolojik boyuta geçmemesi hususu görüşülmüştü. Bundan sonra Türkiye, dış Türklere dönük politikaları geriye itmiştir. Bu anlaşma ile Türkiye Sovyetlerdeki Turancı akımları, Sovyetler de Türkiye’deki komünist akımları desteklememe sözü vermişlerdir. Bu yaklaşım soğuk savaşın sonuna kadar devam etmiş ve Türkiye Cumhuriyeti Gorbaçov yönetiminin son zamanlarına kadar Orta Asya halklarıyla dikkate değer bir ilişki içine girmemiştir.

YALTA KONFERANSI VE YENİ DÜNYA DÜZENİ

4-11 Şubat 1945’te, SSCB’nin tatil yöresi Yalta’da, yapılan konferansla adeta dünyanın kaderi yeniden belirlenmişti. Söz konusu konferansta ABD, SSCB, İngiltere bir araya geldi. ABD’yi devlet başkanı Roosevelt, İngiltere’yi başbakan Churchill, SSCB’yi Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Stalin temsil etti. Konferans, toplandığında II. Dünya Savaşı devam etmekteydi. Konferansta alınan kararlar şunlardı:

  • Almanya üç işgal bölgesine ayrılacak.
  • Kurulacak olan Birleşmiş Milletler’de hangi ülkelerin veto hakkı olduğu belirlendi.
  • Türkiye’deki boğazların statüsünün SSCB yararına değiştirilmesine karar verilerek durum Türkiye’ye bildirilecekti.

Her ne kadar SSCB istemese de 1 Mart 1945 yılına kadar Mihver Devletlere savaş ilan eden devletlerin BM üyeliğine alınmasına karar verildi.

Böylece ikinci dünya savaşından sonra çok farklı bir dünya ortaya çıktı; dünyanın iki süper gücü, ABD ve SSCB yenidünyanın iki aktörü oldular. İkinci dünya savaşına kadar dünyanın hâkim gücü İngiltere güç kaybetmişti. Savaş boyunca bütün baskı ve zorluklara karşı tarafsızlığını muhafaza eden Türkiye, savaşın sona ermesiyle birlikte savaş galibi olan İngiltere, Amerika ve Rusya’nın tepkisiyle karşılaşmıştır. Sovyet Rusya, 7 Haziran 1945 tarihinde Türkiye’ye verilen bir notayla, Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliğine verilmesini, Boğazlar savunmasında Sovyetler Birliği’nin ortak olmasını, bunun için Boğazlarda Sovyetler Birliği’ne deniz ve karada üslerinin verilmesini, Montreux Sözleşmesi’nin belirlemiş olduğu Boğazlar rejiminin değiştirilmesini ve bunun yerine iki ülke arasında yeni bir anlaşmanın imzalanmasını istemiştir.

TÜRKİYE’NİN NATO’YA GİRMESİ

Türkiye gitgide artan Sovyet tehdidine karşı Batı cephesinde yer alma arayışı içine girdi. Türkiye’nin Batılı demokratik ülkelerle ve özellikle ABD ile olan yakınlaşması, Türkiye’de 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ve çok partili sistemin hayata geçmesiyle daha da hızlandı. Türkiye, 25 Haziran 1950’de başlamış olan Kore Savaşına, 25 Temmuz 1950’de aldığı kararla 4500 asker gönderdi. Türkiye’nin Kore’de Batılı müttefiklerinin yanında yer alması, NATO’ya giriş sürecini hızlandırdı. Bunun sonucu olarak Türkiye, 18 Şubat 1952 tarihinde Yunanistan’la birlikte NATO’ya kabul edildi. Türkiye’nin NATO’ya girişi ile Türkiye ABD ilişkileri daha da gelişti. Türk topraklarının güvencesi NATO güvencesi altına alınmış oldu.

Sovyetler Birliği’nin tehditkâr taleplerine maruz kalan Türkiye, Batı bloğuna kendini kabul ettirmek için birçok taviz vermek zorunda kalmış, bazı durumlarda bağımsız hareket etme istidadını kaybetmiştir. Batı ile ittifakının kapısını açan NATO’ya giriş macerasından sonra kendi güvenliğini sağlayacak silah üretim imkânından vazgeçmiş, NATO’nun şemsiyesi altında korunmaya çalışmıştır. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası arenada ihtilaflı durumlarda zor zamanlar geçirmesine sebep olmuştur. Bu süreçte “Sanayileşmesini tamamlamak, çağdaş medeniyetler ülkeleri arasında yer almak” idealine kavuşma arzusuna ulaşamamıştır. Bu ideale varmak için dahil olduğu Batı bloğunda gerekli desteği aldığı söylenemez. Yani Türkiye, bir Japonya, bir Almanya, bir Fransa olamamıştır. Bunun için Batıdan gerekli teknik ve mali yardımı alamamıştır.

SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ

Sovyet tehdidine karşı NATO’nun kurulması ile dünya Batı ve Doğu bloklarına ayrılarak Soğuk savaş dönemi başladı.

Soğuk savaş, Batı ve Doğu bloklarının ateşsiz mücadelesini belirten terimdir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Avrupa’nın Demir Perde içine alınması ve komünizmin hızla yayılma istidadını kazanması üzerine başlayan 1990’lara kadar yani Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar devam eden bir süreçtir.

Soğuk savaş dönemi Türklerin birleşme idealini iyice sönükleştirdi. Türk Dünyası birliği imkânsız bir hayal gibi algılandı.

1991’de Sovyetler Birliği çökmesiyle Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan gibi ülkeler bağımsızlıklarına kavuşmuş ve Türkiye-Türk cumhuriyetleri ilişkileri gündeme gelmişti. Türkiye başta olmak üzere dünyada hiçbir ülke Sovyetler Birliği’nin Aralık 1991’de dağılmasını beklemiyordu. Bu sebeple pek çok ülke yeni bağımsız cumhuriyetler ile ilişkiler tesis etmede ve bu ülkelere yönelik politikalar belirlemede hazırlıksız yakalanmışlardı. Türkiye de hazırlıksız yakalanan ülkeler arasındaydı. Ancak, yeni ülkeler ile yeni ilişkiler tesis etmede, belki de, dünyadaki en avantajlı ülkelerden biri konumunda idi.

Sovyetler Birliğinin Aralık 1991’de kendini feshetmesi ile beraber ortaya çıkan değişikliler Türkiye’nin de politikalarını yeniden gözden geçirmesine neden olmuş ve Türkiye Türk Dünyasına yönelik yeni politikalar oluşturmaya başlamıştır. Türkiye’nin Türkistan’daki Türk İlleri ile (Orta Asya Türk Cumhuriyetleri) ile siyasal ilişkileri tekrar canlanır.

TÜRK DÜNYASI BİRLİĞİ PROJESİ

Türkiye, Turgut Özal döneminde Türk İlleri ile ile çok sıcak siyasal ilişki ağları kurmaya başlamıştı. Nitekim Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini tanıyan ve bu ülkelerde Büyükelçilik açan ilk ülke Türkiye olmuştu. Bu ülkelere ilk üst düzey ziyaretler Türkiye’den yapılmış, bu ülkelerin yöneticileri de ilk ziyaretleri için Türkiye’yi seçmişlerdir. 1992 yılından bu yana gerçekleştirilen üst düzey ziyaretler ve imzalanan 500 civarında ikili ve çok taraflı anlaşma, ilişkilerin pekiştirilmesinde önemli rol oynamıştı.

Türkistan’daki Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dış dünyaya Türkiye üzerinden açılma olanağı bulmuşlar, Türkiye, bir bakıma bu ülkeler için bir pencere olmuş, dünya ile bütünleşmeleri sürecinde de onların önemli bir ortağı haline gelmişti. Bu çerçevede, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin BM ve AGİT gibi uluslararası ve EİT gibi bölgesel örgütlere üye olmalarında ayrıca NATO’nun BİO programına katılmalarında ve başka pek çok konuda, Türkiye her türlü yardımda bulunmuştu. Çünkü o tarihe kadar kendisini önemli oranda yalnız hisseden Türkiye Dünya sahnesine henüz yeni çıkan kardeşlerinin güçlenmesi sayesinde yalnızlığının da son bulmasını umuyorlardı.

Turgut Özal’ın Ölümünden sonra Türkiye’nin Türk İlleri ilen olan ilişkileri sekteye uğradı. Türkiye tekrar içine kapanırken Özbekistan ise Türkiye ile olan ilişkileri asgari düzeye indirdi. Azerbaycan Eski Cumhurbaşkanı Elçibey’e darbe yapıldı…

Türkiye ve Türk İlleri arasındaki sıcak ilişkiler zaafa uğratılarak siyasi ve ekonomik olarak kriz baş gösterirken Asya’nın doğusunda Çin’in öncülük ettiği bir örgüt tarih sahnesine çıkmaya başladı.

ŞANGHAY İŞBİRLİĞİ ÖRGÜTÜNÜN KURULUŞU

Türkiye’nin öncülüğünde gerçekleştirilecek olan Türk Dünyası Birliği Projesinin kısa zaman içerisinde çökmesi üzerine asıl amacı Türk illerini yeniden kontrol altına alma olan bir örgüt yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Temeli 1996’da Şanghay’da temeli atılan Çin’in öncülük ettiği söz konusu örgüt 2001’Özbekistan’ın da katılmasıyla adım adım küresel bir örgüte dönüşerek Türk illerindeki güç dengelerini yeniden şekillendirmeye başladı…

Şanghay Örgütü kurulduğunda Putin ve ekibi Sovyetler Birliği’nin külünden güçlü bir Rusya Federasyonu kurma telaşı içinde idi arka bahçesi olan Türk illeriyle ilgilenecek vakitleri yoktu. Türkiye ise Cumhur Başkanı Turgut Özal’ın ölümünden sonra bir taraftan siyasi ve ekonomik kirsizle uğraşırken bir taraftan kendi sınırları içinde PKK terör örgütüyle mücadele etmekle meşgul oldu. ABD ise körfez bölgesinde çıkardığı savaşın içinde bocalanıp duruyordu. Dolaysıyla Çin’in önüne bulunmaz bir fırsat çıkmıştı. Çin kısa zaman içinde Şanghay Örgütünü büyüterek Asya’daki büyük ülkeleri de projesine dâhil etti. Söz konusu örgütün sağladığı imkânlarla ticaret hacmini de büyüterek dünya ticaretinden önemli bir paya sahip oldu.

Böylece artık siyasi, askeri ve ekonomik alanda küresel bir güç olan Çin Yeni İpek Yolu Projesi ile ABD’nin başını çektiği tek kutuplu dünya düzenine meydan okumaya başladı ve 21.yüzyıldaki yeni düzeninde büyük oyunculardan biri olduğunu ilan etti.

YENİ İPEK YOLU PROJESİ

Yeni İpek Yolu Projesi’ni Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, ilk kez 7 Eylül 2013 tarihinde Kazakistan Nazarbayev Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada: “Avrasya bölgesindeki bütün ülkeler arasındaki ekonomik bağlantıları daha da yoğunlaştırmak, karşılıklı işbirliğini daha da derinleştirmek ve gelişme için daha geniş bir ufuk açmak için yaratıcı bir ruhla işbirliği modelini geliştirerek İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’nın ortaklaşa oluşturulabileceğini” ortaya koydu. Daha sonra yine Çin devlet başkanı Xi Jin-ping, 3 Ekim 2013’te Endonezya Parlamentosu’ndaki konuşmasında “Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) ile denizcilik alanında işbirliğini güçlendirerek, Çin hükümeti tarafından kurulan Çin-ASEAN ülkeleri Deniz İşbirliği Fonundan yararlanmak suretiyle iyi bir deniz ortaklığı geliştirip birlikte 21.yüzyıl Deniz İpek Yolunu Kurmayı” gündeme getirir. Böylece bugün asrın projesi olarak tanımlanan “Bir Kuşak ve Bir Yol” projesi ortaya çıkmış oldu.

Söz konusu Projeyle Avrupa ve Asya’daki 65 ülkenin birbirine bağlanması hedefleniyor. Projeye dâhil edilmek istenen ülkeler dünya nüfusunun yaklaşık 63%’ini oluşturuyor. Bu projeyle karadan ve denizden Doğu Asya, Orta Asya, Afrika, Batı Asya ve Avrupa’nın alt yapı çalışmalarına öncelik verilmek koşuluyla, çok boyutlu, çok sıralı ve karma bağlana bilirliğinin arttırılması amaçlanmaktadır.

Bazı uzmanlar güzergâhta bulunan ülkelerin küresel ekonomiyle entegrasyonunun sağlanacağını ve ülkelerdeki iç refahın artacağını savunmakla birlikte güzergâh üzerindeki ülkelere sermaye akışının sağlanacağını ve bu ülkelerde istihdamın artırılmasında önemli rol oynayacağını ileri sürerken yine bazı uzmanlar Çin’in bu projeyle bir bakıma Rusya’nın da desteği ile Soğuk Savaş sonrası ABD’nin liderliğine dayalı tek kutuplu dünya düzenine karşı çok kutuplu/çok merkezli bir dünya düzenini oluşturmayı hedeflediğini de hatırlatmaktadır.

Bir Kuşak Bir Yol Projesi sayesinde Çin’in Bir Kuşak Bir Yol güzergâhında bulunan henüz yakın ilişkiler kuramadığı birçok ülkeyle bu sebeple ilişkilerini güçlendirerek dünyadaki gücünü ve etkinliğini arttırma beklentisi içinde olduğu görülmektedir.

14-15 Mayıs 2017’de Pekin’de yapılan İpek Yolu Forumu’nda Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN, “Yeni İpek Yolu Projesi kapsamındaki ülkelerin vatandaşlarının hayat standartlarının artmasından bahsederken, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Projenin küresel ekonomi için itici rol oynayacağı” nın üzerinde durur. Ev sahibi ülke Çin’in Devlet Başkanı Xİ Jin-ping ise “Projenin güvenlik ve finans bağının güçlendirilmesini” ortaya koyarak katılımcı ülkelerle bir güvenlik koordinasyon mekanizması kurulmasını gündeme getirir.

Çin’e göre güvenliğin sağlanması Yeni İpek Yolu Projesinin hayata geçirilmesinde olmazsa olmaz şartlardandır. Çin güzergâh ülkelerinde kendince tehdit olarak görülen unsurları ortadan kaldırmadan altyapı yatırımlarının yapılamayacağını ve istediği sonucu alamayacağını savunuyor. Projenin mimarı ve en büyük yatırımcısı olduğu için Çin, sahip olduğu ekonomik gücünü de kullanarak diğer ortakları güvenliği sağlama konusunda ikna etmiş gözüküyor.

Çin’in kaygı duyduğu tehdit unsurların Kuşak üzerindeki Doğu Türkistan (Sözde Sincan Uygur Özerk Bölgesi) ile Yol üzerindeki Arakan olacak ki güvenlik konusundaki uzlaşıdan sonra bu iki bölgede alınan haddinden ziyade güvenlik tedbirleri bölgede yaşayan Müslümanlara yönelik baskı ve şiddetin bir insanlık dramına dönüştüğüne şahit oluyoruz.

TÜRKİYE’NİN ORTA KORİDOR PROJESİ

Türkiye tarafından ortaya konulan “Orta Koridor” Yeni İpek Yolu Projesi’nin önemli bir parçasını oluşturmakta olup, Çin’den yola çıkan bir trenin Orta Koridor üzerinden Londra’ya ulaşması hedeflenmektedir. Dünya nüfusunun yaklaşık 63%’nü kapsayan ve güzergâhtaki 65 ülkeyi ilgilendiren, yaklaşık 21 trilyon dolarlık bir ekonomiyi hedefleyen söz konusu projenin asrın en büyük projesi olduğu ve gerçekleştiği takdirde insanlığa refah ve huzur getireceği iddia edilmektedir.

Orta Koridor ile Türkiye’den demir yolu ile Gürcistan, Azerbaycan, Hazar Denizi üzerinden feribot ile Türkmenistan, Kazakistan ve Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi üzerinden Çin’in tarihi başkenti ve eski İpek Yolu’nun başlangıç noktası olan Xi’an şehrine uzanan bir koridorun oluşturulması planlanmaktadır.

Türkiye’nin savunduğu Orta Koridor Projesi, Orta Asya ve Ortadoğu bölgelerindeki devletlerinin bu projeye sahip çıkmaları ile mümkün olabilecektir. Orta Koridor sayesinde Avrasya ülkeleri bir bütünleşmeye doğru giderken Amerika Birleşik Devletlerinin ticareti fazlasıyla gerileyecektir. İşte bu nedenle ABD yenilgiyi önlemek ve Avrasya ülkelerinin bütünüyle Çin’in kontrolü altına girmesini önlemek doğrultusunda bir taraftan Çin’in güvenlik kaygısıyla Doğu Türkistanlılara uygulamakta olduğu insanlık dışsı muameleleri baha ederek Çin’i sıkıştırırken diğer yandan Orta Koridor güzergâhındaki ülkelerde başta Türkiye olmak üzere istikrarsızlığa sürükleyici eylemlerde bulunmaktadır. Bu nedenle, uluslararası terör örgütleri emperyalist devletlerin istihbarat kuruluşları tarafından azdırılmakta ve bütün Asya ülkelerinin Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ittifakının hükümranlığı altına girmesini sağlayacak bir dünya savaşı çıkartılmaya çalışılmaktadır.

SONUÇ

Bu durumda Türkiye öncelikle Çin ile olan diyalogu yapıcı bir şekilde sürdürerek Çin’in söz konusu projenin gerçekleşmesinde kilit rol oynayan Doğu Türkistan’da soydaş Uygur Türklerine yönelik yapılmakta olan baskıcı politikalarına son vermesini sağlamalıdır. Bu aynı zamanda Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerinin endişelerini de ortadan kaldıracak ve Türk Cumhuriyetlerinin uluslararası siyasal sistemde birlikte ve koordineli hareket etmelerini sağlayacaktır. Aksi halde gelişen süreçte Türkiye’nin ve diğer Türk Cumhuriyetlerinin kayıpları çok büyük olacaktır. Türk Devletleri’nin tamamını bir araya getirerek, bir AB veya Arap Birliği örneğinde olduğu gibi ekonomik ilişkileri geliştirmekle başlayan anlaşmalar yapmaları, ekonomik ilişkilerde birbirlerine destek olmaları, siyasal anlamda BM örneği, Uluslararası Olimpiyat Komitesi veya Futbol Federasyonları veya çok çeşitli uluslararası ekonomik kuruluşta birbirlerine destek olmaları, tek alfabeyi gerçekleştirip, Türk Radyo-Televizyon Yayın Birliği’ni kurmaları, ulaştırma sistemlerini müştereken geliştirmeleri, enerji üretim ve naklinde emperyalist ülkeler tarafından yapılan istismara karşı koymaları, herhangi bir Türk Cumhuriyeti’ne karşı yapılmış bir askeri müdahaleye uluslararası örgütler nezdinde beraberce karşı koyup, hatta birbirlerine askeri anlamda da yardım etmeleri elzemdir.

Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri yeniden şekillenmekte olan dünya düzeninde jeopolitik ve Jeo-stratejik konumlarını küresel ve bölgesel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak eline geçen fırsatları akılcı bir tarzda değerlendirmek zorundadır. Aksi takdirde telafisi imkânsız bir sonuçla karşı karşıya kalabilirler.