SİYASİ DOSYA /// ARSLAN BULUT : VATANA ORTAK ÇIKARAN PROJE VE İSTANBUL SEÇİMİ !!!


ARSLAN BULUT : VATANA ORTAK ÇIKARAN PROJE VE İSTANBUL SEÇİMİ !!!

Türkiye’de iktidarı da muhalefeti de birlikte kontrol eden ve aralarında yaratılan suni gerginlikleri, halkı ve düşünen insanları meşgul etmek için kullanan bir güç merkezi var!

Tabii böyle bir kontrolün mümkün olması için kontrol edenlerin her partide ve devletin önemli merkezlerinde "görevli"lerinin bulunması gerekir!

***

Türkiye, en az üç ayını İstanbul seçimleri için harcayacak! Bu arada, Suriye’nin kuzeyinde Araplar ve Türkmenler boşaltılarak, bir Kürt devleti kurulması için zemin oluşturuldu!

Kuzey Irak’ta Barzani devletçiğinin kuruluşuna en büyük katkıyı Türkiye vermişti. Ordusunu eğiten Türkiye, alt yapısını kuran Türkiye idi! Şimdi aynısı Suriye’de mi yapılıyor?

Tayyip Erdoğan, ”Bu ülkeyi bölemeyecekler" dedikten sonra. "Kürdistan, Kuzey Irak’ta, çok seviyorlarsa oraya gitsinler." diye birilerine sesleniyor! Bu seslenişle aslında o devletçiği kabul ettiğini, tanıdığını göstermiş olmuyor mu?

Tabii, Barzani bağımsızlık ilan etmeye kalkıştığında Türkiye, Irak ve İran’ın ortak tavrına karşı ABD’yi bile o an için yanında bulamadı ama kurgu her geçen gün gelişerek devam ediyor.

***

Araplar ve Türkmenler, Türkiye’ye sürülünce, 70 bini IŞİD patenti ile dışarıdan getirilen, 70 bini de Suriye, Irak ve Türkiye’den getirilen PKK’lılar olmak üzere 140 bin teröristle Amerikalılar Suriye’nin kuzeydoğusuna hâkim oldu. Her iki örgüt de ABD kuklasıdır. Tavşana "kaç" tazıya "tut" demişlerdir.

Amerikalılar, şimdi Türk yetkililerin uzun süreden beri Suriye’deki PKK’lılar ile görüştüğünü söylüyor. Yalanlayan da yok.

Bu ne demektir? Türkiye’nin, Irak’ın kuzeyindeki özerk yapıdan sonra Suriye’nin kuzeyindeki özerk yapıyı da tanıması demektir. Hani Fırat’ın doğusuna bir gece ansızın gideceklerdi?

***

Ümit Özdağ, "Erdoğan’ın Suriyelileri Türkiye’ye getirmekteki asıl amacı, Türk devletinin demografik yapısını değiştirerek ümmet kimliğine dayanan yeni bir sosyoloji yaratmak ve bu sosyoloji üzerine, amaçladığı hilafet rejimini oturtmak…" demişti.

AKP sözcüsü, Ömer Çelik ise Türkiye’den bahsederken Ümit Özdağ’ın analizini doğrularcasına, "Burası tek millet olarak bizim vatanımızdır. Aynı zamanda Türkmenlerin, Kürtlerin, Arapların vatanıdır. Tüm etnik grupların sığınağıdır." diye konuşmuştu.

Oysa Anayasal olarak Türkiye’de egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milleti’ne aittir.

Suriye’den bir proje çerçevesinde Türkiye’ye sürülen beş milyon kişiyi vatanın sahibi gibi düşünmek, kimin idealidir?

Türkiye’de Afet İşleri Genel Müdürlüğü, 2011 yılında, daha Suriye karışmamışken, 1.5 milyon çadır siparişi vermişti. Yani çadır başına beş kişiden 7.5 milyon kişiyi barındıracak bir proje için hazırlık yapılmıştı!

Suriyeliler için silahlı eğitim kampları kurulmuştu!

Devletin kritik noktalarında bulunanların bilgisi olmadan böyle hazırlıklar yapılabilir mi?

***

Anlaşılıyor ki siyasi partileri, siyasi figürleri oynatan perde gerisindeki kontrol mekanizması, devletin temel kurumlarında iyice kök salmış durumdadır. Fakat "devlet içindeki devlet" durumundaki bu yapı, Türkiye’ye değil, İsrail ve ABD projelerine hizmet ediyor.

Gerek Kuzey Irak’taki gerekse Suriye’nin kuzeydoğusundaki devletçikleri, örgüt aşamasında İsrail, sonrasında ABD silahlandırmadı mı? Türkiye ise ABD ambargosuna uyarak İran’dan petrol ve doğalgaz alımını kesti!

Halk, İstanbul seçimlerine kilitlenmişken, bütün ülke Türklerin altından çekiliyor! Türkiye’ye, PKK üzerinden Türk-Arap-Kürt konfederasyonu dayatılıyor! Üstelik siyasi partilerde bu projeyi kabul edenler var! ABD, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de doğalgaz ve petrol aramasını engellemeye çalışıyor. Ege’de, Türk adaları ve kıta sahanlığının bir bölümü Yunan işgalinde!

Ordu küçültülüyor ve milli ordu olmaktan çıkarılıyor! Vatanımızı, çökertilmiş tarımla yani açlık tehlikesiyle karşı karşıya ve 21 gün askerlikle mi koruyacağız?

MİLLİ TARIM DOSYASI : Bakanlığın “milli” dediği projenin altından ne çıktı ??


Bakanlığın “milli” dediği projenin altından ne çıktı ??

“Tarımda Milli Birlik Projesi”ne tepkiler devam ediyor…

Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından bugün (25 Nisan) kamuoyuna duyurulacağı açıklanan, ancak gelen tepkiler üzerine ertelenen “Tarımda Milli Birlik Projesi”ne tepkiler devam ediyor… Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB), "Tarımda Milli Birlik"’ isimli projenin, Türkiye’nin tarımsal yönetim, üretim ve ticaret sitemini kökten değiştirileceğinin sinyalleri olduğunu bildirdi. TÜRKTOB yaptığı açıklamada, kooperatifçiliğin önemine dikkat çekti ve Atatürk’ün, “Kooperatif yapmak, maddi ve manevi kuvvetleri, zekâ ve maharetleri birleştirmektir. Yoksa bir zayıf ile bir kuvvetlinin birleşmesinden bahsetmiyorum. Birleşmenin böylesi zayıf olanın kuvvetliye esir olması demektir” şeklindeki sözlerine yer verdi.

“Projede Milli Birlik Kooperatifi ile birlikte tarımsal KİT’ler ve özel sektörün de ortak olacağı Semerat isimli bir holding kurulması planlanmaktadır” denilen açıklamada, “Söz konusu holdingi kim yönetecekse ülkemizin tarım ve gıda sektörüne tamamen hükmedeceği ihtimal dışında tutulmamalıdır” ifadeleri kullanıldı.

TÜRKTOB’un açıklamasında, “Girdi temininden, ürün satışına, finansa kaynaklarının kullanımından, dış ticarete kadar tek söz sahibi dev bir tekel olacak Semerat Holding’in, ortakları arasında yer alacak yabancı sermayeli şirketlerin çıkarlarına göre hareket edeceğini söylemek gerçek dışı bir varsayım olmayacaktır” denilerek, Semerat Holding’e dikkat çekilirken, Bakanlığın projesinin Anayasa’ya aykırı olan maddeleri de paylaşıldı.

Türkiye Tohumcular Birliği (TÜRKTOB) ve alt birlikleri yayınladıkları basın açıklamasında şu görüşleri paylaştı:

"Öncelikle projenin amacı konusunda toplumun çok büyük bir kesiminde bir görüş ayrılığı bulunamayacağını ifade etmeliyiz.

Ancak yapılması düşünülen yapısal ve yönetimsel değişikliğin gerekçelerinin oluşum süreçlerini ve nedenlerini iyi incelemek gerekmektedir. Ayrıca; bu sorunların çözümünün büyük çapta bir yapısal dönüşümü gerektirip gerektirmediği de çok detaylı bir şekilde ele alınmalıdır.

TÜRKTOB olarak yönetişimi demokratikleşme doğrultusunda çok önemli olanaklar sağlayan bir model olarak görüyoruz. Tepeden inmeci bir yönetim yapılanması yerine, “yatay ilişkiler temelinde yükselen”, “tabana dayalı”, “katılımcı” ve “şeffaf” bir anlayışla hazırlanacak dönüşüm politikalarının ülke gerçeklerine daha uygun ve uygulanabilir olacağına inanıyoruz.

Planlanan yeni yapılanmada tarım sektöründe faaliyet gösteren sivil toplum ve meslek örgütlerinin (STK) büyük bölümünün konumunun belli olmamasından ve yaptığımız görüşmelerden de anlıyoruz ki; bu yeni çalışma çiftçi ve meslek örgütleri ile kamu dahil olmak üzere ilgili paydaşlara danışılmadan, teknik konularda ise uzmanların analizlerine başvurulmadan hazırlanmıştır.

‘’Tohumdan sofraya yönetilebilir, planlanabilir, hakkaniyetli değer zinciri’’ oluşturmak savıyla kurgulanan planın hazırlandığı masada tarımsal üretimin temelini oluşturan tohumculuk sektörünün özel kanunla kurulmuş kamu kurumu niteliğinde meslek örgütü olan Birliğimizin olmamasını yadırgıyor, o masada kimlerin olduğunu da merak ediyoruz.

PLANSIZ ÜRETİM VE ARTAN LOJİSTİK MALİYETLER

Ülkemizde ürün planlaması gerektiği gibi yapılamamakta, üretim kararları genel olarak bir önceki yılda oluşan ürün fiyatlarına ve/veya alışkanlıklara göre verilmektedir. Bunun sonucu olarak bazı ürünlerde arz fazlası yaşanabilirken, bazı ürünlerde ithalatçı konuma gelinmektedir. Gıda enflasyonunu tetikleyen en önemli unsur plansız üretim ve artan lojistik maliyetleridir.

Ayrıca, son dönemde yaşanan küresel ısınma, yer altı sularının yanlış kullanımı ve altyapı yetersizliği nedeniyle tarımsal sulamada önemli sorunlar yaşanmakta, tarımsal üretim kalite ve miktar olarak olumsuz etkilenmektedir. Üretim planlaması için sadece arz/talep durumu değil uzun dönemli iklim değişimleri ve sulama potansiyeli de göz önüne alınmalıdır.

Ürün planlamasının nasıl yapılması gerektiğini bütün detaylarıyla açıklayan akademik yayınlar mevcut olduğu gibi bu konuda pek çok mevzuat da halen yürürlüktedir. Her havzanın, ilin hatta ilçenin Tarım ve Orman Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kurumlar tarafından hazırlanmış tarım master planları vardır ve güncellenmektedir.

Bunun yanında tarım ve ticaret ile ilgili sivil toplum ve meslek örgütlerinde ürün bazlı geniş kapsamlı projeksiyon metinleri, hatta çok çeşitli değişken unsurlara göre hazırlanmış simülasyonlar bulunmaktadır.

Geçtiğimiz yıllarda ürün planlamasını da amaçlayan Havza Bazlı Üretim ve Destekleme Modeli ve Milli Tarım Projesi başlıkları altında oluşturulan politikaların hayata geçmemesinin tarımın genel yönetim yapısından kaynaklanmadığını da hatırlatmak gerekmektedir. Sorunun asıl kaynağı mevcut planların uygulanması sürecinde karşılaşılan piyasa dinamikleri ve bilimsel gerçeklerden uzak olan müdahaleler ve siyasi mülahazalardır.

Ayrıca; tarımsal ürün ticareti ve lojistiğinde mevcut mevzuat ve uygulamalardaki aksaklılar bir yana bırakılarak doğrudan bu mesleklerin mensuplarının suçlu olarak gösterilmesi de gerçekle bağdaşmamaktadır.

TARIMSAL MALİYETLER ARTTI

Söz konusu yeni planda tarımsal üretim maliyetlerinin yüksekliği sadece küçük ölçekli işletmelerin ekonomik üretim yapamamasına bağlanmıştır. Ancak bilindiği üzere üretim maliyetlerini artıran asıl unsur tarımsal girdilerin ham maddelerinin yurt dışından Döviz karşılığı temin edilmesi ve son dönemde döviz kurlarının yükselmesidir.

Üretimde kullanılan mazotun litre fiyatı bir önceki yıla göre 2018 yılında yüzde 23, enerji maliyetleri yüzde 19, DAP gübresi yüzde 63, üre gübresi yüzde 69, tarım ilaçları yüzde 70 oranında artmıştır. Tarımsal girdi ham maddelerin yurt içinde üretilmesinin teşvik edilmesinin yanında kısa dönemde tarımsal girdilere verilen desteklerin artırılması elzemdir.

Bu rakamlarla birlikte tüm tarım ürünlerinde ekim alanların daralması, üretim azalması ve nüfus artışı birlikte değerlendirildiğinde ithalatın ve fiyat artışlarının devam edeceğini söylemek zor değildir.

Ülkemizde gıda, tarım ve hayvancılık alanında özellikle 80’li yıllardan sonra kronikleşen yapısal sorunlar olduğu bilinmektedir. Ancak bu sorunların çözümü için yıllardır ‘sonuç odaklı’ ve ‘uzun soluklu’ tarımsal politikalar ve projeler yerine bir bakandan diğer bakana değişen geçici stratejiler uygulanmaya çalışılmıştır. Katma değerin hakkaniyetli dağıtılmamasının nedenini asıl burada aramak gerekmektedir.

"AİLE ÇİFTÇİLİĞİ YOK OLUR"

Kooperatifler; ortak ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlar ve istekleri müşterek sahip olunan ve demokratik olarak kontrol edilen bir işletme yoluyla karşılamak üzere gönüllü olarak bir araya gelen insanların oluşturduğu özerk yapılardır.

Ağırlıklı olarak Avrupa’da olduğu gibi aile işletmeciliği şeklinde yürütülen tarımsal faaliyetlerde üreticiyi koruyan en önemli yapı kooperatiflerdir.

Yeni projede bünyesinde Tarım ve Orman Bakanlığının taşra teşkilatını, Tarım Kredi Kooperatiflerini, Orman Genel Müdürlüğünü, Ormancılık ve Su Ürünleri Kooperatiflerini barındıran Milli Birlik Kooperatifi kurulması planlanmıştır.

Kooperatiflerin, dolayısıyla üyelerinin projede öngörüldüğü gibi Milli Birlik Kooperatifi bünyesinde holding yapısına zorunlu olarak girmesi, çiftçilerin girdi temininden ürün satışına kadar her aşamada adından da anlaşılacağı gibi sadece kâr amacı güdecek çok güçlü Semerat Holding’e mahkûm olması, kooperatiflerin ve aile çiftçiliğinin yok olması demektir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, "Kooperatif yapmak, maddi ve manevi kuvvetleri, zekâ ve maharetleri birleştirmektir. Yoksa bir zayıf ile bir kuvvetlinin birleşmesinden bahsetmiyorum. Birleşmenin böylesi zayıf olanın kuvvetliye esir olması demektir.’’ sözü unutulmamalıdır.

Söz konusu yapılanma yerine özerk, finansal yapısı güçlü, çiftçisine kazandıran örnek kooperatiflerin sayısının artırılması, çiftçimizin teşvik edilmesi ve mevcut kooperatifçilik mevzuatlarının Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından özellikle denetleme ve yaptırımlar açısından tam anlamıyla uygulanması gerekmektedir.

TARIM ve ORMAN BAKANLIĞI

Projede Tarım ve Orman Bakanlığının taşra teşkilatının lağvedilerek, Milli Birlik Kooperatifine devredilmesi öngörülmektedir. Tarım ve Orman Bakanlığının, taşra teşkilatı olmayan, icra kontrol ve denetim olanakları Semerat Holding vasıtasıyla özel sektörün kontrolüne verilmiş zayıf bir yapı haline gelmesi en büyük çekincelerimizden bir diğeridir.

Bunun yanında çalışma alanları, teşkilat ve personel yapıları, mevzuatları, kültür ve gelenekleri çok farklı olan kurumların tek çatı altında birleştirilmesinin bu kurumların fonksiyonlarını azaltabileceği ve bir kaos ortamına yol açabileceği de unutulmamalıdır.

Örneğin Tarım ve Orman Bakanlığının en etkin yapılarından olan Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü (TAGEM) ile Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğünün (TİGEM) birleşmesi her iki kurumun da güçlerinin yok olması sonucunu doğurabilecektir.

Tarım ve Orman Bakanlığının önemli fonksiyonlarının (planlama, desteklemeler, denetim, araştırma – geliştirme vb.) başka yapılara devredilerek azaltılmasının doğuracağı olumsuz sonuçların geri dönüşü olmayacaktır.

Ayrıca Türkiye 12 bölgeye ayrılmış, bu bölgelerde yine kendi içinde bölünmüştür. Bu bölünmelerin hangi kıstaslara göre yapıldığının kamuoyuna açıklanması gerekmektedir.

SEMERAT HOLDİNG

Projede Milli Birlik Kooperatifi ile birlikte tarımsal KİT’ler ve özel sektörün de ortak olacağı Semerat isimli bir holding kurulması planlanmaktadır.

Holdinge ortak olacak özel sektör kuruluşlarının sermaye yapıları hayati bir konudur. Yabancı sermayenin hâkim olacağı bir yapının milli çıkarlarımızı geri döndürülemez şekilde zedeleyeceği tarafımızca değerlendirilmektedir.

Ayrıca şu anda projede yer almasa bile PANKOBİRLİK, TRAKYABİRLİK, MARMARABİRLİK, FİSKOBİRLİK, TARİŞ gibi tarım satış kooperatiflerinin de bu yapının içinde yer almak zorunda kalacağı görülmelidir.

Projenin genel yapısı düşünüldüğünde tarımsal desteklerin de Semerat Holding’in kontrolünde olacak Milli Birlik Kooperatifi tarafından dağıtılacağı anlaşılmaktadır.

Özetle; girdi temininden, ürün satışına, finansa kaynaklarının kullanımından, dış ticarete kadar tek söz sahibi dev bir tekel olacak Semerat Holding’in, ortakları arasında yer alacak yabancı sermayeli şirketlerin çıkarlarına göre hareket edeceğini söylemek gerçek dışı bir varsayım olmayacaktır.

Söz konusu holdingi kim yönetecekse ülkemizin tarım ve gıda sektörüne tamamen hükmedeceği ihtimal dışında tutulmamalıdır.

ANAYASAYA AYKIRI KONULAR

Yeni proje ile gerçekleştirilmesi planlanan yapılanmanın Anayasaya aykırı maddeleri şöyledir;

* Anayasanın 123. Maddesinde belirtilen idarenin bütünlüğü ve merkezden yönetimi kuralını ihlal etmektedir. Bakanlığın il ve ilçe teşkilatları kooperatif çatısı altında kademeli bölümlere ayrılarak yönetim ilkesi ortadan kaldırılmıştır.

* Anayasanın 128. Maddesinde belirtilen genel idare esaslarına göre yürütme ve kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle yürütülmesi ilkesi, bahse konu görevlerin kooperatif ve holding yapılanmasına devredilmesiyle ihlal edilmektedir.

* Anayasanın 165. Maddesinde zikredilen kamu kuruluş ve ortaklıklarının TBMM’de denetlenmesi ilkesi, KİT’lerin ve kamu yararına çalışan kooperatiflerin holding bünyesine alınmasıyla ihlal edilmektedir.

* Anayasanın 171. Maddesinde ifadesini bulan milli ekonominin yararları dikkate alınarak kooperatifçiliğin geliştirilmesi ilkesi, kooperatiflerin holding bünyesine alınarak kâr amaçlı çalıştırılacak hale getirilmesiyle ihlal edilmektedir."

TÜRKTOB açıklamasının sonunda, "Tarım, en az savuma sanayi kadar önemlidir. Tarım milli egemenlik demektir. Milli egemenlik devredilemez" ifadelerine yer verdi.

Geçtiğimiz günlerde de Ziraat Mühendisleri Odası, Türk Veteriner Hekimler Merkez Konseyi ve Türkiye Ziraatçılar Derneği’nin de aralarında olduğu sektör temsilcileri Tarım Milli Birlik Projesi’nin kapsamı ve amacına yönelik eleştirilerde bulunmuştu.”

Odatv.com

AVRUPA BİRLİĞİ DOSYASI /// Teoman Ertuğrul TULUN : KAROLENJ AB PROJESİNE İTALYAN TEPKİSİ


Teoman Ertuğrul TULUN : KAROLENJ AB PROJESİNE İTALYAN TEPKİSİ

İtalya, yakın bir süre önce Çin’in, genellikle Yeni İpek Yolu olarak bilinen Kemer ve Yol Girişimi (BRI) küresel projesine katıldı. BRI, “ Çin mallarını daha ileri pazarlara ulaştırmak amacıyla tüm dünyada büyük altyapı projeleri geliştirilmesine yönelik olarak bir dizi Çin finansmanı sağlanmasını içeriyor. Eleştirmenler, bunun aynı zamanda jeo-politik ve stratejik etki yaratmaya yönelik cesur bir girişimi temsil ettiğini düşünüyorlar.”[1]

Bu bağlamda konuya dair haberlerde, “İtalya adına, popülist Beş Yıldızlı Hareket lideri Başbakan Yardımcısı Luigi Di Maio’nun, İtalya’yı resmen BRI’ın bir parçası yapan şemsiye anlaşmayı (niyet mutabakatı) imzaladığı” ve ayrıca “ büyük İtalyan gaz, enerji ve mühendislik şirketlerinin başkanlarının da takip ettikleri bir ortamda enerji, finans ve zirai ürünlerin Çin pazarına girmeleri olanağı yaratan ticari anlaşmalara da imza attığı” bildirilmektedir. [2]

Etkili Batı basın ajansları, bu anlaşmanın imzalanmasının arka planı olarak, Başbakan Yardımcısı Luigi Di Maio’nun 2018’de hükümete girmeden önce on yıl boyunca Çin’de yaşayan sanayiden sorumlu Devlet Bakanı Michele Geraci’nin başkanlığında “sanayi bakanlığında bir Çin Görev Gücü kurarak Pekin yanlısı politikaya öncülük ettiğini” ve kendisinin de “sekiz ayda iki kez Çin’i ziyaret ettiğini ve Dışişleri Bakanlığını günün en hassas diplomatik konularından birinde etkin bir şekilde devre dışı bıraktığını” belirtiyorlar.[3]

13 AB ülkesinin Çin’in BRI projesine katıldığı bilinmektedir. Bununla birlikte, “Washington ve Brüksel, G7’nin ağır sıklet üyelerinden olan Roma’nın katılımının, stratejik bir tehdit olarak gördükleri bir projeye daha fazla güvenilirlik kazandırmasından derin endişe duyuyorlar”.[4]

Bu bağlamda, The New York Times gazetesi söz konusu anlaşmanın imzalanması haberini “Müttefiklere Meydan Okumak, İtalya Çin’le Yeni İpek Yolu ile İlgili Anlaşma İmzalıyor” başlığıyla yansıtmış ve İtalya’nın “Avrupa Birliği ve Amerikalı müttefiklerinin girişimlerine ve uyarılarına karşı çıktığını… Trump yönetimindeki ve Avrupa Birliği’ndeki proje karşıtlarının, İtalya’nın, Çin’in ekonomik – ve potansiyel olarak askeri ve siyasi – genişlemesinin Avrupa’nın kalbine ulaşmasına izin veren bir Truva Atı haline gelmesinden endişe duyduklarını” öne sürmüştür. [5]

Bu noktada, İtalya’nın özellikle AB’nin Çin’le yapılan anlaşmaya ilişkin protestolarına kulak vermemesinin nedenlerini incelemek yararlı olacaktır. Bu hamle yalnızca ekonomik nedenlerle mi yapılmıştır?

İtalya’nın Fransız-Alman ekseni ve Karolenj AB Projesi ile hoşnutsuzluğu

Daha önceki bir analizimizde de ele aldığımız gibi, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Alman Federal Şansölyesi Angela Merkel, Ocak 2019’da Aachen’da, Alman Şansölyesi Konrad Adenauer ’un ve Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün 1963 yılında aynı şehirde Élysée Anlaşmasını imzalamalarından 56 yıl sonra yeni bir “Fransız-Alman İşbirliği ve Bütünleşme Antlaşması” imzalamışlardır.[6] Bu antlaşmanın imza töreninde Merkel, ortak Fransız-Alman Avrupa Ordusu oluşturulmasına değinmiş, Macron ise birkaç kez Fransa ve Almanya’nın Avrupa’ya öncülük etmenin “sorumluluğunu” üstlenmelerine atıfta bulunmuştur. Merkel, Aachen kentini “Avrupa’nın Babası olarak adlandırdığımız Şarlman’ın esas ikametgâhı” olarak nitelendirmiştir.

Yukarıda değinilen analizimizde açıklandığı gibi, “Fransız-Alman eksenini savunan görüşe göre, Şarlman, Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından bu yana Batı Avrupa’dan yöneten olarak tanınan ilk imparatordur ve bu görüşün savunucuları tarafından Avrupa’nın babası olarak kabul edilmektedir.” Fransız-Alman ittifakının katı savunucuları hala zaman zaman günümüz Fransa’sının ve Almanya’sının büyük bölümünü kapsayan eski Karolenj Şarlman İmparatorluğuna atıfta bulunmaktadırlar. Bu bakımdan, Fransız-Alman ittifakının savunucuları Fransa ve Almanya’yı “çekirdek Avrupa” veya “Karolenj Avrupa” olarak telakki etmektedirler.

Fransa ve Almanya Avrupa’nın sorumluluğunu üstlendiklerini iddia ederken, diğer AB ülkelerini açıkça bir kenara koymakta, AB’de ve Avrupa’da imtiyazlı “çekirdek statülerini” açıkça ilan etmektedirler.

İtalya, AB’nin önde gelen kurucu üyelerinden biridir. Birliğin önde gelen ekonomileri arasındadır. Başkenti Roma, son derece etkili olan Roma İmparatorluğu’nun başkentiydi. Bu bağlamda şöyle bir soru akla geliyor: İtalya’nın kendisine AB’de ikinci sınıf üye olarak davranılmasını kabul etmesi olanaklı mıdır?

İtalya’nın Fransız-Alman eksenine tepkileri

Bu yılın Şubat ayında Fransa-İtalyan ilişkilerinde benzeri görülmemiş gelişmelere tanık olduk. Fransa, “Paris’in, iktidardaki İtalyan partilerinden gelen ‘tekrarlanan, temelsiz saldırılar’ şeklindeki tanımlamasından sonra” Roma’daki büyükelçisini geri çekti.[7] Bu olağanüstü AB iç kargaşası AB basınında, “iki Avrupa gücü arasındaki sıcak tartışma – Fransa dışişleri bakanlığına göre II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en kötüsü- diplomatik bir mütekabiliyetten daha fazlası. Avrupa’da politika yapmakta yeni bir yolun başlangıcı” şeklinde nitelendirilmiştir.[8]

Bu gelişmelerden hemen önce, Ocak ayında, “İtalya’nın aşırı sağcı İçişleri Bakanı Matteo Salvini, İtalya ve Polonya’dan halkçıların (popülist), Mayıs’ta yapılacak Avrupa seçimlerinden önce, Almanya ve Fransa’nın merkez-sağ etkisinin yerine geçmesi için bir ‘Avrupa baharı’ başlatması gerektiğini” ifade etmiştir. Ayrıca “Fransız-Alman ekseninin yerini İtalyan-Polonyalı ekseninin alabileceğini” belirtmiştir. [9]

İtalyan siyasetçilerin Fransız-Alman eksenine karşı hoşnutsuzluğu sadece aşırı-sağ ya da “halkçı” olarak adlandırılan siyasetçiler ile sınırlı değildir. 2015 yılına geri gidildiğinde İtalya Başbakanı Matteo Renzi, Sosyalist zirvesinde, “Fransa ve Almanya’nın önemli Üye Devletler olduğunu, ancak onların önemli Avrupa meselelerine karar verdiklerinin ve diğer tüm Üye Devletlerin bir kenara itildiklerinin doğru olmadığını” belirtmiştir.[10]

Sonuç

İtalya’nın Çin’in BRI projesine katılımı uluslararası medyada genellikle ekonomik sonuçları açısından değerlendirilmiştir. Kuşkusuz, İtalyan gaz, enerji ve mühendislik firmalarının Çin pazarına girmesi ve Çinli firmaların Orta ve Doğu Avrupa ile bağlantı kurmalarını sağlayacak Trieste limanını kullanmaları önem taşımaktadır. Ancak, konunun siyasi yönü ve özellikle İtalya’nın AB’ye yönelik genel tutumu bu anlaşmanın ekonomik yönü kadar önemlidir. Konunun siyasi yönü, İtalya’nın, Birliğin baskın güçlerine karşı hoşnutsuzluğunun nedenleri hakkında da ipucu vermektedir.

Bu bağlamda, Avrupa Komisyonunun Mart 2019’da Çin ile ilişkilerle ilgili bir basın açıklaması yaptığını belirtmek gerekir. Komisyon, “Çin’in artan ekonomik gücüne ve siyasi etkisine” dikkat çekerken, bazı hareket tarzları da önermiştir.[11] İtalya’nın Çin ile anlaşması, Komisyon’un Çin ile ilişkilerin gözden geçirilmesi gerektiği konusundaki uyarısıyla ilginç bir şekilde aynı zamana denk düşmüştür. Ayrıca, 2019 Mart tarihli AB Konseyi Toplantısında, Konsey, “9 Nisan 2019’da yapılacak olan AB-Çin zirvesini hazırlamış… küresel bağlamda Çin ile genel ilişkiler hakkında görüş alışverişinde bulunmuştur”. [12]

Bütün bu belirtiler, AB’nin kurucuları arasında bulunan ve güçlü üyelerinden biri olan İtalya’nın AB’de ortaya çıkan bir tür “ yöneten eksen” den (hegemonic axis) memnun olmadığına işaret etmektedir. Yaklaşan Brexit de belirsizliği arttırmakta ve AB’nin kurucu üyelerini bile yeni girişimler başlatmaya zorlamaktadır. Bu noktada, Fransız-Alman ekseninin AB’ye ve Avrupa’ya birlikten daha fazla bölünme getirdiğini daha rahat bir şekilde söyleyebiliriz. Bu eğilimin Avrupa’yı nereye götüreceğini tahmin etmek giderek zorlaşmaktadır.

*Fotoğraf: https://www.politico.eu

[1] “Italy joins China’s New Silk Road project”, BBC, 23 Mart 2019, https://www.bbc.com/news/world-europe-47679760.

[2] “Italy joins China’s New Silk Road project”.

[3] Crispian Balmer, “Italy’s drive to join China’s Belt and Road hits potholes”, Reuters, 15 Mart 2019, https://www.reuters.com/article/us-italy-china-analysis/italys-drive-to-join-chinas-belt-and-road-hits-potholes-idUSKCN1QW1E2.

[4] Silvia Sciorilli Borrelli, “Silk Road opens a rift in Italy’s government”, 13 Mart 2019, https://www.politico.eu/article/italy-comes-to-silk-road-juncture-with-chinese-mou/.

[5] Jason Horowitz, “Defying Allies, Italy Signs On to New Silk Road With China”, New York Times, 23 Mart 2019, blm. Europe, https://www.nytimes.com/2019/03/23/world/europe/italy-china-xi-silk-road.html.

[6] Teoman Ertuğrul Tulun, “After Brexit: The Footsteps of a Truly Carolingian European Union”, Center For Eurasian Studies (AVİM), 15 Mart 2019, blm. Analysis, 2019/5, https://avim.org.tr/en/Analiz/AFTER-BREXIT-THE-FOOTSTEPS-OF-A-TRULY-CAROLINGIAN-EUROPEAN-UNION.

[7] Emma Anderson, “France recalls ambassador to Italy over Rome’s ‘repeated attacks’”, Politico, 07 Şubat 2019, https://www.politico.eu/article/france-recalls-ambassador-to-italy-over-romes-repeated-attacks/.

[8] Alberto Alemanno, “The real winner of the Italy-France dispute is Europe.”, Politico, 08 Şubat 2019, https://www.politico.eu/article/italy-france-dispute-real-winner-europe/.

[9] Georgi Gotev, “Salvini calls for ‘Italian-Polish axis’ to replace Paris-Berlin”, Euractiv, 10 Ocak 2019, blm. EU Elections 2019, https://www.euractiv.com/section/eu-elections-2019/news/salvini-calls-for-italian-polish-axis-to-replace-paris-berlin/.

[10] European Post, “Italian anger over Franco-German axis”, European Post, 09 Temmuz 2015, blm. Press Review, http://europeanpost.co/italian-anger-over-franco-german-axis/.

[11] “Commission reviews relations with China, proposes 10 actions” (European Commission, 12 Mart 2019), IP/19/1605, http://europa.eu/rapid/press-release_IP-19-1605_en.htm.

[12] “European Council meeting (21 and 22 March 2019) Conclusion” (European Council, 22 Mart 2019), EUCO 1/19, https://data.consilium.europa.eu/doc/document/ST-1-2019-INIT/en/pdf.

İRAN DOSYASI /// ALİ ŞAHİN : İran’ın Avrasya Devleti Projesi


ALİ ŞAHİN : İran’ın Avrasya Devleti Projesi

KAYNAK : https://siyahcizgi.wordpress.com/2016/07/01/iranin-avrasya-devleti-projesi/

1979 yılında İran’da Humeyni liderliğinde İran Devrimi gerçekleştikten sonra, İran’da rejim değişerek İslam Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyet ile Şii devlet politikasına oluştu. Ayrıca Güney Azerbaycan bölgesinde hüküm süren Azerbaycan Türklerine asimilasyon politikası uygulanmıştır. İran Devriminden sonra bölgede radikal hareketler baş göstermiş, İran Devleti’de buna her zaman destek vermiştir. Bu devrimden sonra İran, ABD ve İsrail karşıtı söylemleri ile muhalif yönlerini ortaya çıkarmış, Avrupa’ya karşı kapılarını kapatmıştır. İran-Irak Savaş’ında Batı İran’a karşı Irak’ı desteklemiştir.

İran Devrimden sonra dış politikada da şii devlet politikasını uygulamıştır. Bölgede Şiilik propagandası yaparak hem Şiiliği yaymayı amaçlamış ve bölge devletlerini kendi hâkimiyeti altına alarak bölgenin yükselen gücü haline gelmek istemiştir. Fakat bu politika yaklaşık olarak beş yüz yıllık bir politikadır. Çünkü İran topraklarında kurulan Safevi Devleti kuruluş aşamasında iken hükümranlığını yaymak amacıyla bölgelere Şii halifeler göndererek, bölge halklarını ayaklandırılmayı amaçlamış ve kendi bünyesine katmak istemiştir.

  1. ve 21.yüzyılda özellikle İran cumhurbaşkanlığına Ahmedi Nejat’ın gelmesiyle birlikte İran siyasi politikası daha katı bir hal almıştır. Özellikle İran’ın nükleer enerjiye geçmesi Dünya kamuoyunu rahatsız etmiş batı camiası ve BM tepkisini sık sık dile getirmiştir. İran’a bir takım ambargolar uygulamıştır.

Arap Baharı’nın meydana gelmesiyle birlikte Ortadoğu’da siyasi dengeler değişmiş, Ortadoğu ülkelerinde halklar ayaklamış, diktatörler devrilmeye başlamıştır. Sırasıyla Tunus, Libya ve Mısır derken Arap Baharı Suriye’ye de sıçradı. İçerisinde Türkiye’nin de bulunduğu batı camiası muhalif kesimi desteklerken Çin, Rusya ve İran’da ESED’i desteklemekteydi. Bu desteğin asıl sebebi Esed’in Nusayri Şii olması ve Suriye üzerinden çıkarlarının olmasıydı. Bu sıralarda İran’da iktidar değişmiş Ahmedi Nejat’ın yerine Hasan Ruhani iktidara gelmiştir. Hasan Ruhani’nin iktidara gelmesiyle İran politikasında yumuşamalar meydana geldi. İlk iş olarak Avrupalı devletlerle görüşülerek nükleer sorun tatlıya bağlandı. Daha sonraki dönemde ise 4 yıl aradan sonra İngiltere ile karşılıklı mukim elçilikler tesis edildi. Fransa ve Hollanda ile ticari anlaşmalar gerçekleşti. Böylelikler İran Devleti uzun bir aradan sonra Avrupa pazarına açılmayı sağladı.

Öte taraftan da bölgede siyasi faaliyetlerine devam eden İran, Şii Lübnan Devleti ve silahlı kuvvetleri Hizbullah’ı kendi saflarına çekmişti. Yemen’de meydana gelen karışıklılarda Yemen’e egemen olmak isteyen Şii Husileri desteklemiş, Irak’ın Şii kanadına destek vermiş ve Suriye’de de yukarıda belirttiğimiz üzere Nusayri Esed’e destek vererek dört devleti avuçlarının içine alarak, Sünni Türk Devleti’nin Ortadoğu’ya açılmasını engelleyecek Seddi de kurmuşlardı. Böylece asırlardan beri süre gelen Sünni-Şii kavgasının da hala devam ettiğini göstermiştir.

Ayrıca Suriye eksenli Rus-İran ittifakı İran’ın Orta Asya sahasına açılması için fırsattı. Her ne kadar Batı blok ile aralarında anlaşmalar olsa da İran ile Rusya’nın arasında en ufak bir çatlaklık meydana gelmedi. Yıllardan beri gözlemci statüsü ile Şangay İş Birliğine üye olan İran’ın tam üyelik başvurusu kabul edilmese de Suriye politikasında Rusya’ya yakın olması bu isteğini gerçekleştireceğe benziyor. Bu konuda Şangay İşbirliği Örgütünde söz hakkı yüksek devlet olan Rusya’nın da bu üyeliğe sıcak baktığını görmekteyiz. Çünkü Vladimir Putin’in özel temsilcisi Bahtiyar Hekimov Brükselde Asya-Afrika liderleri zirve toplantısı çerçevesinde yaptığı açıklamada, İran’ın bölgede kilit rol oynadığını ve Şanghay İşbirliği Örgütüne üyeliğine isteğini gösterdiğini belirtti. Yakın zamanda Kırgız Devlet Başkanı Almazbak Atambeyev’in İran ziyareti sonrası birçok alanda ticari anlaşmalar yapması ve Ruha’nin “İran’ın ŞİÖ’ye üye olmasının önündeki engeller kalkmıştır Diğer üyeler de bu konuya sıcak bakmaktadır” şeklinde açıklamalar yapması İran’ın Orta Asya pazarına da girerek Avrasya Devleti olma yolunda emin adımlar attığının göstergesidir.

MK ULTRA PROJESİ : AMERİKALI TELEGRAM PROJESİ MAĞDURUNUN TELEGRAM İLE İLGİLİ SON İFADELERİ (İNGİLİZCE)


FACEBOOK LİNKİ : https://www.facebook.com/10205340812397627/videos/10205882239172958/

İNGİLİZCE AÇIKLAMASI :#EnslavementWatchReport, 03/04/19, The Intercept Shuts Down Access to Snowden Trove and bars Co-Founder From Meeting, ASSANGE SAFETY ALERT! Ecuador’s president says Assange breached terms of London embassy asylum, Trump slammed For Fighting Puerto Rico Disaster Aid whilst agitating about getting arms and explosives, sorry! aid into Venezuela, The Crown’s Alphabet Thought Police, "Zapping" your skull with EMF is the latest trend in treating PTSD, Cancer treatments HARM patients: Radiotherapy can cause aggravated lung injury, Game Changer: China Quietly Sends 100 Troops to Venezuela, Politicians Silent on Chelsea Manning’s Imprisonment, breakthrough-energy-ventures-our-malevolent-benefactors-and-their-master-plan-for-humanity and SO MUCH MORE…

DOĞU TÜRKİSTAN DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : UYGUR KIŞKIRTMASI, ÇİN’İ ARKADAN ÇEVİRME PROJESİ


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : UYGUR KIŞKIRTMASI, ÇİN’İ ARKADAN ÇEVİRME PROJESİ

Almanya-02 Mart 2019
Röportaj: Mehmet ÖZAYDIN-KÖLN


Prof. Dr. Anıl Çeçen, CHP’nin Atatürk çizgisinde olmadığını söyledi. ADD kurucularından Çeçen, yeni örgütlenmelerin yapılabileceğine işaret etti. Uygur kışkırtmasının, Çin’i arkadan çevirme projesi olduğunu anlattı.


Atatürk Kültür Evi’nin davetlisi olarak, Köln’e gelen Prof. Dr. Anıl Çeçen, değişen dünya düzeni, Ortadoğu’daki gelişmeler, Halk Evleri ve Türkiye üzerine görüşlerini Aydınlık’a anlattı.
Ankara’da doğup büyüyen Çeçen, 70 yaşında bir bilim insanı. “Halk Evleri’ne 10 yıl, Halk Evi gibi çalışan sanat kuruluna 15 yıl, Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)’nin kurucu Genel Sekreteri olarak 20 yıl, Türkiye’yi, Atatürk çizgisinde götürmek için, bir bilim adamı olarak çeşitli görevleri üstlendim” diyen Çeçen, şöyle konuştu: “Dünya değişiyor. Değişen süreç içinde biz dışlanıyoruz. Medyanın kontrolü hep küresel güçlerin elinde olduğu için ben ve benim gibi Atatürkçüler, Ulusalcılar dışlanıp, toplumun dışına itildi. Çalışmalarımız kamuoyuna yansıtılmadı. Dünya nereye gidiyor, bize nasıl yansıyor, biz ne durumdayız, dün nasıldı, Atatürk bu durumda ne yaptı? Bunları inceledim. Sonunda 30 kitaplık bir külliyatı gelecek nesillere bıraktım. Yazdığım kitapları genç kuşaklar okudu.”

30 sene ADD’yi kurduklarını anlatan Çeçen şunları kaydetti: “Avrupa’da 50’den fazla ADD var. Son 10 yıldır ADD şubeleri beni çağıramıyor. Neden? Çünkü kendilerine baskı var. Ya iç baskı, ya da dış baskı. Kendi kurduğumuz örgütten dışlanma noktasına geldiğimiz bu aşamada, artık bunların sebepleri üzerinde durmamız lazım. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir model ve biçim değişikliğine zorlandığı aşamada, Atatürk’ün devlet modeline sahip çıkmak, onun siyasi birikimini bugünün koşullarında gündeme getirmek, bu doğrultuda, Türkiye’nin kendini toparlayarak yoluna devam etmesini sağlamak için Atatürkçü derneklerin önemli bir görevi ve misyonu vardır. Hem siyasi partiler, hem de Atatürk’ün partisi işgal altındadır. Bu işgalin kalkması lazım. Ya bu işgal kalkacak, Atatürk’ün partisi gerçek rayına girecek, ya da yeni bir Atatürkçü parti Atatürk’ün ilkeleriyle yeniden doğacak.”

‘ATATÜRK’ÜN PARTİSİ DEĞİL’
Çeçen, CHP’nin bugünkü siyasi çizgisini eleştirdi: “Bugünkü üst yönetimin hiçbiri, Atatürk’ün partisinden değildir. Hep dışarıdan gelen insanlar, baskılarla partiyi ele geçirip, kuruluş iradesine ve Atatürk’e uygun, politika yapılmasını önlemektedirler.”

Çeçen, şöyle devam etti: “Anadolu’da yaşayanları şehirlere topluyorlar. Şehirleri göçe zorluyorlar. Ben önümüzdeki dönemde, Anadolu halkının, Müslüman ve Türk kesimin, önemli bir kesiminin Orta Asya’ya kaydırılacağı kanaatindeyim. Çünkü Avrasya boş. Anadolu’yu böylece Orta Asya’ya taşıyarak, Türkleri geri çevirecekler!Türkler Orta Asya’dan, ön Asya’ya gelmişti. Ön Asya’dan, Orta Asya’ya gönderilecekler ve Anadolu’ya, Amerikalıların, Batılıların, İngilizlerin, Yahudilerin gelip yerleşeceğini düşünüyorum. Büyük Ortadoğu Projesi olarak bu uygulanıyor. Ortadoğu’ya egemen olmak isteyen Yahudiler, Hıristiyanların bu doğrultuda Anadolu’ya egemen olmalarını istemedikleri içindir ki, alt kimlikleri hortlatarak, etnik kimlikler üzerinden eyalet, küçük eyalet devletçiklerini, Kudüs’e bağlayarak, Kudüs üzerinden bir bölgesel dederasyon, Ortadoğu Birleşik Devletleri gibi bir modeli gerçekleştirerek bu bölgede büyük İsrail projesini, Siyonistlerin istediği doğrultuda gerçekleştirmeye çalışıyorlar.”

‘BATICILIK TÜRKİYE’Yİ KURTARMAZ’
Çeçen, Batıcılık fikrinin zararlı olduğunu belirterek şunları kaydetti: “Doğu Anadolu’daki ayrılma sürecini bugün Ege ve Trakya bölgesinde yaşıyoruz. Ankara giderek, dini bir kimliğe sürüklenmesi noktasında. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran laik kesimler, Türkiye’de yaşayan, gayri müslim kesimler, Trakya ve Ege’de ayrı devletler kurarak, Avrupa ile bütünleşme arayışı içine girme çabası içindeler. Eskiden bunu gizli yapıyorlardı. Şimdi açıkça yapıyorlar. Anadolu’nun bölünmesi sadece Doğu’dan değil, Batı Anadolu’dan geliyor. Batıcılık Türkiye’yi kurtarmıyor.

‘TÜRKİYE AYAKTA KALMALI’
“Türkiye’nin hem ayakta kalması lazım, hem de Batı medeniyetinin yaratıcısı olan Avrupa’nın, sahip olduğu medeniyet birikimini bugüne taşıması. Bugüne taşırsa Amerika, Venezuela’ya saldıramaz. Avrupa burada çok kilit bir role sahip. Avrupa bu yeni dönemde ya o kilit rolünü yerine getirecek, ya da yeni bir 3’üncü Dünya Savaşı senaryosuna alet olacak. Bakın bir cephe, Ortadoğu’da, Arap NATO’suyla gündeme geliyor. Amerika tarafında mevcut NATO çöktü. Amerika’nın yolları ayrıldı. Türkiye ile anlaşamıyorlar. O nedenle, Türkiye’nin işgalini konuşuyorlar, gelinen noktada. Bir tarafta, Amerika Ortadoğu’daki darbe ile Suudi Arabistan’ı ele geçirerek, Arapları bir araya getiriyorlar. Öbür tarafta da, Avrupa buna karşı Avrupa ordusunu, NATO’sunu kurmak zorunda kalıyor.”

UYGUR KIŞKIRTMASI
Çeçen, “Doğu Türkistan’ı kışkırtarak, Çin’i arkadan çevrelemek, Çin’i Asya içlerine çekerek, Pasifik Okyanusu’na yönelmesini önleme taktiği yapıyorlar” diyerek şöyle konuştu: “Amerika burada, Çin’i arkadan çevirerek, bunu gerçekleştirmeye çalışıyor. O noktada Avrupa’nın, Orta Doğu’ya girmesini önlemek, Almanya’nın, Avrasya’da etkin olmasını önlemek üzere, Polonya’yı devreye sokarak Almanya’nın önünü kesmeye çalışıyorlar. Doğu Avrupa problemi, Almanya ve Rusya’nın önünü açıyor. Amerika ve İsrail ikilisi, bunu önlemek üzere Polonya’yı yeniden devreye sokuyorlar. Çünkü Türkiye’yi kullanarak, yeni dönemde Türkiye üzerinden kendi politikalarını uygulayamayacaklarını gördüler. Doğu Türkistan meselesi, Çin’i, arkadan çevirme projesinin, Ortadoğu’da başlayan terör olaylarının bir uzantısı olarak gündeme geliyor. Ortadoğu’daki terörü, Orta Asya’ya taşıyorlar. Doğu Türkistan’ı kışkırtarak, Çin’i arkadan çevrelemek, Çin’i Asya içlerine çekerek, Pasifik okyanusuna yönelmesini önleme taktiği var ki, Amerika burada, Çin’i arkadan çevirerek, bunu gerçekleştirmeye çalışıyor. O noktada Avrupa’nın, Orta Doğu’ya girmesini önlemek, Almanya’nın, Avrasya’da etkin olmasını önlemek üzere, Polonya’yı devreye sokarak Almanya’nın önünü kesmeye çalışıyorlar.”

Trump’un ‘Avrupa bizim düşmanımızdır’ sözünü hatırlatan Çeçen, “Trump ikinci Hitler olacak. Savaş başlatıp dünyanın başını yakacak. Onun için getirildi. Her türlü çılgınlığı yapabiliyor. Trump, Amerika’yı emperyal bir güç olarak geleceğe taşırken, Avrupa’yı karşısına alıyor. Ama gelecekte rakibi olacak Çin’i de karşısına alıyor. Çin ile İngiltere’nin birlikteliği, karalar üzerinden İpek Yolu Projesi’yle, Asya ve Avrupa Pekin ile Londra, birleşirse, Amerika devre dışı kalıyor. Devre dışı kalmamak için, Amerika, Ortadoğu’dan ayrılmayacaktır” dedi.

Çeçen, olası bir savaş durumunda yaşanacaklara ilişkin tahminini şöyle anlattı: “Savaşın terör üzerinden, Doğu Türkistan’a yönlendirilmesi demektir ki; Amerika Ortadoğu’da savaş çıkarmak zorunda ve Orta Asya’ya sokmak zorunda. Savaş Ortadoğu’ya girerse, hem Çin’i parçalar, hem Rusya’yı parçalar, İran’ı dağıtır. Türkiye’yi zaten çoktan dağıtır, o zamana kadar, böyle bir süreçle karşı karşıyayız. Avrasya’nın geleceği tartışma konusudur. Rusya mı egemen olacak, Çin mi… Amerika savaşla bu bölgeyi parçalayacak mı? Avrupa ile Türkiye’yi tekrar karşı karşıya mı getirecek? Bütün bu oyunlar oynanıyor. Bunlar dış dinamikler. İç dinamikler ne yapıyor?”

ÖRGÜTLENME ŞART
İlerleyen dönemde Halkçılık ve Milliyetçiliğin daha öne çıkacağını söyleyen Çeçen, şöyle devam etti: “İç dinamiklerin bir görevi vardır. Önce kendi ülkelerinde barışı sağlamak, önce kendi devletlerini güçlendirmek, kendilerini toparladıktan sonra dışa açılmaktır. Önümüzdeki dönemde, etnik kavgayla devletleri parçalayıp eyaletlere bölme oyunu devam ettiği noktada, halkçılık, milliyetçilikten daha fazla ön plana çıkacaktır. Milliyetçilikle milli devletlerin çıkarını koruyabilirsiniz. Ama bu yetmez. Etnik kavganın önlenmesi için, mutlaka, halkçılık’ın da örgütlenmesi gerekiyor.”

‘YENİ ÖRGÜTLENMELER GÜNDEME GELEBİLİR’
Çeçen, ADD’lerin Atatürkçü bir çizgide olmadığını anlattı: “Geleceğe dönük barış üretebilmenin yolu, yeni bir halkçılık anlayışının geliştirilmesi, halk evcilik anlayışıyla toplumların kucaklanması, geleceğe dönük barış içerisinde birlikte yaşama zorunluluğunu gündeme getiriyor. Halk evleri birikimi, ADD örgütlenmesiyle bugünlere geldi. Yarın bunlar yeterli olmazsa, halk evleri bu etnik kavgadan uzaklaşmazsa, ADD’ler, Türkiye’yi yeterince, Atatürkçü bir çizgide temsil edemezse, bu birikimi bugüne taşıyamazsa, Atatürk birikimi ve geleneği, yeni örgütleri gündeme getirir.”