LİBYA SAVAŞI DOSYASI /// Prof. Dr. Osman Köse : Rusya’nın Libya’daki askeri ağırlığı artıyor


Prof. Dr. Osman Köse : Rusya’nın Libya’daki askeri ağırlığı artıyor

E-POSTA : osmankose

25 May 2020

2011 yılında Devlet Başkanı Muammer Kaddafi isyancılar tarafından linç edilirken, bu ortamı hazırlayan Batılılar, Libya’nın daha refah ve huzurlu günlere doğru ilerleyeceğini, “demokrasi” ve “hürriyet” güneşinin “ezilmiş halk” üzerine geç de olsa doğacağını söylüyorlardı. Sömürgecilerin çizdiği söz konusu hayal tabloları Libya’da taraftar bulurken, bu masum ülkenin mazlumları 1911 İtalyan işgalinden tam bir asır sonra emperyalist güçlerin daha planlı bir şekilde üzerlerine geldiklerini her şey bittikten sonra ancak anladılar.

Kaddafi’nin devrilmesinden sonra Libya, fiilen ikiye bölündü ve iç savaşın girdabına düştü. Libya’nın başkenti Trablus’sa BM, AB ülkelerinden bir kısmı ve Türkiye’nin de desteklediği başında Fayiz es-Serrrac’ın bulunduğu Ulusal Mutabakat Hükümeti hükmederken, Tobruk’ta da Rusya, Mısır, BAE, bir kısım AB ülkeleri ile bazı Arap devletlerinin destek verdiği Halife Hafter hüküm sürmektedir.

Halife Hafter, Libya’nın yaklaşık %94’üne hâkimken, Türkiye’nin son dönemde Serrac’a verdiği askeri destekten sonra bu oran %85’e kadar geriledi. Yine de ülkenin büyük kısmı, özellikle zengin petrol bölgeleri, 6 tane askeri üs ve stratejik yerler Hafter’in kontrolündedir. Türkiye’nin desteğiyle Libya’da dengeler son aylarda değişmeye başlarken, ülkenin en büyük askeri üslerinden olan Vatiyye, Trablus hükümetinin kontrolüne geçti. Bazı önemli beldelerle, çok sayıda etkin aşiret de bu başarıya paralel olarak Hafter tarafından ayrılarak Serrac’ı destekleme kararı aldılar.

Libya’daki dengelerin değişmeye başladığı bu aşamada, epeydir Libya politikasını aktif hale getirme gayretinde olan Rusya, yaptığı ataklarla dengeleri değiştirecek hamlelerde bulunmaktadır. Bu kapsamda, yılın başından beri Rus Güvenlik şirketi“Wagner”, Suriye ve etraf ülkelerden Libya’ya paralı askerler transfer etmektedir. Bingazi ile Şam arasında askeri ve sivil uçuşlar başlatılırken, Halife Hafter Şam’da elçilik açmıştır. Bu gelişmelerden sonra da bir kaç gün önce Rusya, Suriye’deki Hımeymim Hava Üssü’nden kaldırdığı 6 adet Mig-29 ve 2 adet de SU-24 savaş uçaklarını Hafter’im emrine gönderdi. Bölgedeki gözlemciler, bu sayının daha da fazla olduğunu söylemektedirler.

Rusya’nın askeri desteklerinden başka, Mısır ve BAE başta olmak üzere bazı Arap ülkelerinin de Hafter’e silah ve para yardımlarında bulundukları bilinmektedir. Rus uçaklarının gelmesinden sonra, Hafter yanlıları “Libya tarihinde görülmeyen ölçüde”, yakın zamanda Türk hedeflerine ve Trablus’a akın yapılacağı tehditlerinde bulunmaktadırlar.

Rusya’nın bu çıkışı, “Libya’nın Suriyelileştirilmesi” ve “vekâlet savaşları”nın önümüzdeki günlerde sıkça konuşulacağını göstermektedir. Bununla beraber Rusya’nın bölgede geleceğe yönelik düşüncelerinin ipuçlarını Putin’in yaptığı bu askeri manevralarda görmek mümkündür. Doğu Akdeniz enerji havzasının zenginliği Rusya’yı bölgeye daha da çok çekmektedir. Suriye’de konumunu sağlamlaştıran Rusya, Doğu Akdeniz’de önemli stratejik bir yerde olan Libya’da şimdiden sonra adından çok daha söz ettirecektir. Eğer bu hesaplar tutarsa, iç savaşın sona ermesinden sonra kurulacak olan “Libya masasında” Rusya güçlü şekilde yerini alacaktır. Diğer bir husus da Rusya’nın Afrika’da yapacağı açılım için Libya’nın stratejik önem taşımasıdır.

Rusya’nın, Libya üzerinden bölgedeki hedeflerini ne düzeyde gerçekleştireceği önümüzdeki yıllarda görülecektir. Fakat bu aşamada görünen Türkiye, uluslararası hukuka uygun şekilde Libya’da huzurun sağlanması için çaba sarf ederken, Rusya’nın da içinde bulunduğu modern sömürgeci devletlerin Libya’da kaosu körüklemeye çalışmaları gerçeğidir.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger : Trump Döneminde ABD – AB İlişkileri


Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger : Trump Döneminde ABD – AB İlişkileri

Gündem

26 Mayıs 2020

Batı Avrupa’daki bütünleşme hareketinin düşünsel kökenleri Ortaçağa kadar uzanmaktadır. Yüzyıllar boyunca din adamları, filozoflar ve yöneticiler tarafından Avrupa kıtasında yaşayan halkların arasında birlik kurulması görüşü savunulmuş, bu durumun çatışmaları sona erdireceği ve bütünleşmeye yol açacağı ifade edilmiştir. Ütopik karakter taşıyan bu kategori düşüncelerin uygulamaya aktarılması ise ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında mümkün olmuştur. Almanya sorununa çözüm arayışları çerçevesinde gündeme gelen Batılı devletlerin işgal bölgelerinin birleştirilmesi düşüncesine Fransa başlangıçta sert biçimde muhalefet etmişti. Ne var ki, ABD’nin de baskıları neticesinde egemenlik hakları sınırlandırılan Federal Almanya’nın varlığını kabul etmek zorunda kalmıştır. Alman devletinin kurulmasından sonra da bir örgüt kanalıyla bu devlet üzerindeki sınırlamaların kurumsallaşması düşüncesi gündeme gelmiş ve Schuman Planı ortaya atılmıştır. Avrupa Kömür ve Çelik Teşkilatının (AKÇT) kurulması ve örgütlenmesinde görünmeyen el ise ABD desteği olmuştur. ABD, Batı Avrupa devletleri arasındaki ihtilafların geride bırakılması ve tehditlere karşı işbirliği yapılması görüşünü savunmuştur. Bu durum esasen Yüzdeler Anlaşması olarak da bilinen mutabakatın doğal sonucudur. 1945 Şubat ayında toplanan Yalta konferansında müttefikler, savaş sonrasında Avrupa’nın doğu bölümünün SSCB ve Batı Avrupa’nın da ABD etki alanı ve Yugoslavya coğrafyasının da tampon bölge olması konusunda görüş birliği sağlamışlardı.
Marshall Planı ve Truman doktrini, Yalta mutabakatını bir adım daha ileri taşımıştır. ABD, savaş sonrasında Avrupalı devletleri kendi aralarındaki anlaşmazlıkları ikinci plana atma ve SSCB’ye karşı bir araya gelme konusunda teşvik etmiştir. 1949 yılında kurulan askeri işbirliği örgütü NATO ve aynı yıl kurulan siyasi işbirliği örgütü olan Avrupa Konseyi esasen bu bakış açısının ürünüdür. Marshall Yardımlarının dağıtımını organize etmek amacıyla 1946 yılında kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (OEEC) da 1960 yılında adını değiştirmiş, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) haline gelmiştir. Avrupa merkezli ekonomik/siyasal bütünleşme hareketi olan AB’nin de bir başka perspektiften ABD projesi olduğunu söylemek abartı sayılmamalıdır. Zira ABD o tarihte açık veya örtülü biçimde Avrupa devletlerini Sovyet yayılmasına karşı işbirliği yapmaya teşvik etmiştir.
Bu çalışma esas itibariyle Trump yönetimi döneminde Transatlantik ilişkileri, taraflar arasında işbirliği ve çatışma alanlarını analiz etme amacı taşımaktadır. İlk bölümde ABD –Avrupa ilişkilerinin tarihsel arka planı ele alınacak, Avrupa bütünleşmesine ABD’nin sağladığı katkı ve ikili ilişkilerdeki önemli dönüm noktaları üzerinde durulacaktır. İkinci bölümde ABD Büyük Stratejisinde Avrupa’nın yeri incelenecektir. Üçüncü bölümde ise ABD’nin küresel politikasına yön veren büyük strateji de dikkate alınarak, Trump yönetiminin Avrupa’ya yönelik dış politikasının teorik ve pratik boyutları ele incelenecektir. Özellikle savunma ve ticaret alanlarında belirgin hale gelen görüş ayrılıkları ve anlaşmazlık ana hatlarıyla ortaya konulacak ve gelecekte nasıl bir seyir takip edeceğine ilişkin projeksiyon yapılacaktır.

1. ABD- AB İlişkilerinin Arkaplanı ve Temel Sorunlar

ABD’nin eski Dünya olarak bilinen coğrafyaya ilgisi kuruluş dönemine kadar gitmektedir. 1898 ABD-İspanya savaşından sonra bir dünya gücü haline gelen ABD, Amerikan kıtası dışındaki coğrafyalara da ilgi duymuştur. Bununla birlikte ABD’nin eski dünya coğrafyasındaki gelişmelere müdahil olması ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında uygulamaya konulmuştur. 6 Aralık 1941’de Pearl Harbour baskını ile savaşa dahil olan ABD’nin askerleri 1944’deki Normandiya çıkarması ile de Avrupa topraklarına adım atmıştır. Savaşın ardından ABD, bir yandan Avrupa kıtasında altyapının yeniden çalışır hale getirilmesi için mali destek sağlamış, öte yandan da Avrupa kıtasında SSCB etkisini sınırlandırmak amacıyla devletleri askeri ve siyasi işbirliğine yönlendirmiş ve birçok projenin öncülüğünü yapmıştır.
İkinci Dünya Savaşının ardından Avrupa kıtasının saldırıdan korunması ve kalkındırılması için desteklediği projelerden ilki, SSCB yayılmasını önleme amacıyla oluşturulan ortak savunma teşkilatı NATO olmuştur (Warren, 2010:11-12). Bu örgütün temelleri, İngiltere ile Fransa arasında 1947 yılında Dunkirk Antlaşmasına kadar gitmektedir. İki devlet, birbirlerine karşı bir üçüncü devletin saldırısı söz konusu olduğu takdirde garanti vermişlerdir. Bu oluşum, bir yıl sonra Brüksel Antlaşması teşkilatına dönüşmüş, ardından da 1949 yılında NATO’nun kurulmasına zemin teşkil etmiştir. NATO, esas itibariyle Avrupa’ya konvansiyonel ve nükleer bir saldırı yapılmasını önlemek amacıyla kurulmuştur (Lute and Burns, 2019). Washington Antlaşması ile kurulan NATO, SSCB’yi çevreleme politikasının ilk halkası olmuş, NATO’yu Bağdat Paktı ve SEATO gibi ittifaklar zinciri takip etmiştir. ABD’nin Moskova büyükelçisi George F. Kennan tarafından 1946 yılında kurgulanan çevreleme politikası, sonraki zamanlarda ABD’nin Avrupa’ya yönelik politikasının zeminini teşkil etmiştir (Charountaki, 2014).
1950’li yıllarda ABD yönetimleri Avrupa bütünleşmesini desteklemişlerdir. Özellikle Fransa ile Almanya arasında uzlaşma sağlanması, Avrupa ülkelerine altyapı yatırımları için mali yardım verilmesi ve NATO kanalıyla sağlanan güvenlik desteği Avrupa bütünleşmesi için uygun atmosfer yaratmıştır. ABD ve Avrupalı ülkeler, NATO şemsiyesi altında Varşova Paktı ve SSCB’ye karşı işbirliğine gitmişlerdir. Söz konusu işbirliği, Soğuk Savaş döneminde ABD patronajı altında devam etmiştir. Doğu Batı geriliminin yerini yumuşamaya bıraktığı yıllarda Batı ittifakı içerisinde bir başka ifadeyle söylemek gerekirse Avrupa ülkeleri ile ABD arasında zaman zaman ortaya çıkan görüş ayrılıkları fazla derinleşmeden ve esas itibariyle de ABD tercihleri temelinde çözüme kavuşturulmuştur. ABD kendisini Avrupa üzerinde himaye kuran, hür dünyayı komünizmden ve Sovyet yayılmasından kurtaran bir koruyucu olarak görmüştür.
1989 Berlin duvarının yıkılmasından sonra Transatlantik ilişkilerde görüş ayrılıkları ortaya çıkmaya başlamıştır. ABD’nin çeşitli kararları ve uygulamaları, Avrupalı müttefikleri tarafından tartışmaya açılmış ve eleştirilmiştir. Bununla birlikte iki taraf arasında işbirliği ve ortaklığa dayanan mekanizma varlığını korumuş ve aksamadan işlevini sürdürmüştür. Tarafların mutabakat sağladıkları hususların başında Avrupa güvenliğinin Soğuk Savaş sonrasında bile ABD korumasına bağımlı olduğu düşüncesi yatmaktadır. NATO’da Fransa’nın öncülüğünde başlayan ABD hegemonyasına karşı Avrupa’nın gücünü ortaya koyma girişimi, var olan mekanizmada çok fazla bir değişiklik yaratmamıştır. Öte yandan Avrupa bütünleşmesinin güvenlik ve savunma alanlarında ilerleme kaydettiği 1990’lı yıllarda Ortak Dış ve Güvenlik Politikası içerisinde yeni açılımlar yapılmış ve İngiltere ile Fransa arasında 1998 yılında sağlanan konsensüs çerçevesinde Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) adı altında yeni bir askeri yapılanma oluşturulmuştur. AGSP’nin gelecekte AB’nin savunma gücüne dönüşmesi ifadesine yer verilmiş olmasına mukabil, bu proje adeta ölü doğmuştur. Zira AGSP çerçevesinde AB ülkelerinin askeri işbirliği, konvansiyonel ordu oluşturma amacı taşımamaktadır. İlave olarak AB ülkelerin tamamı AGSP faaliyetlerine iştirak etmemektedir. İrlanda, Avusturya, İsveç ve Finlandiya gibi tarafsız ülkeler, AB’nin sivil bir güç olması görüşünü savunmaktadır. Öte yandan, AGSP kapsamında yürütülen askeri faaliyetlerin sınırları da esas itibariyle barış gücü operasyonlarına AB şemsiyesi altında katkı sağlamakla sınırlı kalmıştır. Dolayısıyla çok dar bir alanda faaliyet göstermek amacıyla kurulan AGSP’nin NATO’ya rakip olma yahut yerini alabilme ihtimali bulunmamaktadır. Bir diğer husus, AGSP şemsiyesi altında yürütülen faaliyetler de NATO altyapısı ve muhabere imkânları kullanılarak yürütülmektedir. (Federal Ministry of Defence, 2009). Ayrıca bir başka dikkat çeken gösterge de AB’nin 28 ülkesinin 22’sinin NATO üyesi olmasıdır.
Avrupa bütünleşmesinin başlangıçta 6 olan üye sayısı, 2013 yılında Hırvatistan’ın katılımı ile 28’e yükselmiştir. AB’nin sağladığı ilerleme iki boyutta devam etmiş, bir yanda işbirliği alanlarında sağlanan ilerlemelerle bütünleşme derinleşirken, öte yandan da üye sayısı artmıştır. AET ülkeleri arasında 1968 yılında gümrük birliği kurulmuş, 1992 sonunda ise dört özgürlüğün sağlandığı ortak pazar aşamasına ulaşılmıştır. Derinleşmenin bir sonraki adımı Maastricht kriterlerini yerine getiren ülkeler arasında 2002 yılından itirabaren daha ileri bir bütünleşme seviyesi olan ekonomik ve parasal birlik düzeyi olmuş, Euro bölgesine katılan AB ülkeleri ulusal paraları yerine Euro kullanmaya başlamışlardır. AB’de gerçekleşen tüm bu ilerleme ve genişlemelerin görünmeyen yüzü, ABD ve NATO’nun Avrupa güvenliğine sağladıkları katkı olmuştur. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse ABD, Avrupa bütünleşmesinin perde gerisindeki görünmez eli olarak varlığını hep korumuştur.
AB ve ABD arasındaki ilişkinin dikkat çeken iki boyutu bulunmaktadır. Bunlardan ilki, NATO koruması ve ABD patronajı altında savunma ve güvenlik alanında İkinci Dünya Savaşından günümüze varlığını koruyan işbirliği ve ortaklık ilişkisidir. İkincisi ise taraflar arasındaki ticaret ve yatırım hacminin yıldan yıla genişlemesidir. Gerçekten de geçmişten günümüze ABD ve AB birbirlerinin önde gelen ticaret ortaklarıdırlar. 2017 yılı itibariyle iki taraf arasındaki mal ve hizmet ticareti hacmi, 1.1 trilyon dolar seviyesine ulaşmıştır (Akhdar, 2018). Yabancı sermaye yatırımları bakımından durum daha da ileri seviyededir. Avrupa ülkelerinde ABD kökenli yabancı sermayenin yatırımlarının büyüklüğü 3.2 trilyon dolar, ABD’deki AB kökenli yabancı yatırımlar ise 2.3 trilyon dolar seviyesindedir. AB ülkelerinde bulunan ABD yatırımları toplamı, Asya ülkelerinin üç katından daha fazladır. ABD ve AB ekonomilerinin toplamı, global gayri safi milli hasılanın (GSMH) yarısına eşittir ve bir başka perspektiften bu rakam dünyadaki tüm ticari faaliyetlerin üçte birini oluşturmaktadır.
Birbirlerine bu kadar bağımlı olan ABD ile AB arasında ekonomik ilişkilerin daha da canlandırılması için 2007 yılında Transatlantik Ekonomi Konseyi kurulmuştur. Konseyin çalışmaları sonucunda 2013 yılında ABD ile AB arasında Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) görüşmeleri başlamıştır. 15 tur devam eden müzakerelerin ardından 2016 yılında görüşmeler askıya alınmıştır. Beyan edilen gerekçe, tarım, kamu ihaleleri ve yatırımların korunması konularındaki taraflar arasında görüş ayrılıklarının bulunduğudur. Öte yandan resmi açıklamalarda müzakerelerin sona ermediği ve ara verildiği iddia edilmiştir. AB Komisyonu açıklamasında TTIP müzakerelerinin dondurulduğu görüşü savunulurken, ABD yönetimi anlaşmazlık noktaları üzerinde çalıştıklarını bildirmiştir (Culture Action Europe, 2016). Her iki tarafta da müzakereleri sürdürme iradesini ortaya koymuş olsa da, 2017 yılı Ocak ayında Trump’un ABD Başkanlığı koltuğuna oturması bu yöndeki ümitleri azaltmıştır. “ABD’yi yeniden büyük devlet yapma” ve “Önce Amerika” sloganlarını biteviye tekrarlayan Trump yönetimi, eski taahhütleri ile bağdaşmayan beyan ve uygulamalar yapmış ve bu kapsamda AB ile ticari ilişkileri engelleyecek adımlar atmaktan da kaçınmamıştır.
Trump yönetimi Mart 2018’de “ulusal güvenlik gerekçesiyle” çelik ve aliminyum ithalatına sırasıyla % 25 ve % 10 oranında vergi koymuştur. Bu karar, AB tarafından tepki ile karşılanmış ve yapılanların DTÖ kuralları ile uyumlu olmadığı görüşü ileri sürülmüştür. Buna tepki olarak da AB, ABD’den ithal edilen ürünlerin tarifelerini arttırmıştır. Soruna çözüm bulmak amacıyla belli aralıklarla yürütülen çalışmalar sonucunda Başkan Trump ile AB Komisyonu Başkanı Juncker 2018 Haziran ayında bir araya gelmişlerdir. Ancak bu görüşmeden somut bir netice ortaya çıkmamıştır. Başkan Trump, Avrupa kökenli otomotiv ürünleri ithalatına % 25 oranında vergi getirme çağrısı yapmış ayrıca ABD’nin DTÖ’den çekilebileceği tehdidinde bulunmuştur (Chatham House, 2019).

2. ABD Büyük Stratejisinde Avrupa’nın Yeri

AB’nin kuruluşundan itibaren genel olarak stratejik bakış açısına sahip olduğunu ortaya koyan örnekler çok sayıdadır. İlk yıllarda “beyaz adamın yükü”, “kutsal görev” ve bazen de “Sosyal Darwinizm” kavramlarıyla ile yayılma ve genişlemeyi öngören düşünceler meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ulaşmak istediği hedefleri Büyük Strateji olarak tanımlamıştır. Bu kavram, bir devletin güvenliğini sağlamak ve güvenlik dışı hedeflere ulaşmak için takip edilen, gerektiğinde silahlı kuvvetlerin de seferber edilebileceği siyasal tercihlerdir. Brans’a göre, ABD’nin İkinci Dünya Savaşından sonraki stratejisi küresel siyasal sistemi yönlendirme amacı taşımaktadır (Brans, 2015). Paul Kennedy ise Büyük Stratejiyi “ulusun uzun vadeli çıkarlarını korumak ve takviye etmek için yöneticilerin askeri ve askeri olmayan kaynakları harekete geçirdiği ülkü” şeklinde tanımlamaktadır. Kennedy’ye göre, büyük ülkü için askeri kaynakların kullanımı başarı şansını arttıracaktır. Bununla birlikte diplomasi ve kamuoyu desteği de hayati ehemmiyet taşımaktadır (Kennedy, 1991).
ABD’nin yıldan yıla yenilenen Büyük Stratejisinde temel hedefler olarak ulusal çıkarların korunması, liberalizmin desteklenmesi, uluslararası siyasal sistemin korunması ve yönlendirilmesi sayılmıştır. Daha ayrıntılı olarak incelendiğinde ABD’nin temel hedefleri olarak şu dört ilkeye vurgu yapılmıştır: ABD’nin askeri bakımdan en güçlü olması ve gücünü koruması; müttefiklerin güvence altına alınması; diğer ülkeleri ABD’nin oluşturduğu örgütlere ve pazara dahil etme amacı taşıması ve son olarak da nükleer silahların yayılmasının önlenmesi (Hogan, 1984:287-310).
Soğuk Savaş, yumuşama, iki kutuplu sistemin dağılması ve 11 Eylül sonrasında bile, Büyük Stratejinin temel ilkelerinden bir sapma yaşanmamıştır. Uluslararası siyasal sistemdeki gelişmeler dikkate alınarak Büyük Strateji güncellenmekte ve ABD dış politikasını yönlendirmektedir. Ancak 2017 Ocak ayında Donald Trump’un ABD Başkanlığı görevini üstlenmesi ile birlikte birçok alanda farklı görüşler dile getirilmiş ve yönetimin yeni uygulamaları dikkat çekmiştir. Bunların başında da ABD’nin Avrupa’ya geleneksel olarak takip ettiği politikadan sapma gelmektedir. Başkan Trump ile birlikte ABD’nin Avrupa politikası farklılaşmış ve radikal değişiklik işaretleri vermeye başlamıştır.
İkinci Dünya Savaşından beri ABD’nin Avrupa’ya yönelik politikası esas olarak Avrupa güvenliği ve istikrarı ile ABD’nin çıkarları arasında paralellik bulunduğu yaklaşımına dayanmaktadır. Buna göre, Avrupa kıtasında ABD gücünün varlığı, hem bölgesel istikrara hem de Amerikan çıkarlarına hizmet etmektedir. Kıtanın tek bir gücün kontrolü altına girmesi bugüne kadar önlenmiş, önce Naziler ve ardından da SSCB’ye karşı Avrupa savunulmuştur. ABD Soğuk Savaşın sona erdiği dönemde bile Avrupa’da ve Avrupa’nın bir parçası olan Balkanlarda siyasal istikrarı korumaya özen göstermiştir (Kennedy, 1995). Nitekim Eski Yugoslavya’da iç savaşa son veren Dayton Antlaşması ABD’nin müdahalesi sonucunda 1995 yılında imzalanmıştır. Benzer şekilde Sırbistan yönetiminin Kosova’da Arnavutlara karşı uyguladığı “etnik temizlik” politikasının tetikleyeceği siyasal istikrasızlık ve çatışmalar, 1999 yılında ABD öncülüğünde NATO müdahalesi ile önlenebilmiştir.
ABD aynı zamanda Avrupa’yı bir ortak olarak görmektedir. NATO’nun 1990’lı yılların sonunda Vişegrad ülkelerinden başlayarak Balkanlara doğru genişlemesi, hem Avrupa güvenlik şemsiyesinin genişlemesini simgelemiş, hem de Batı değerleri olan demokrasi ve insan haklarının bölgede yayılmasını sağlamıştır. Bush Yönetimi döneminde Avrupa ile ABD arasında Körfez Savaşından kaynaklanan görüş ayrılıkları Obama döneminde kismen telafi edilmiştir (Bozo, 2016). Taraflar, kimi alanlardaki görüş ayrılıklarına rağmen, ortak değerlere, Transatlantik ilişkilerin korunması ve geliştirilmesi ile liberal uluslararası düzene bağlılıklarını ortaya koymuşlardır.
Trump döneminde ise ABD’nin Avrupa kıtasında bakışında ekonomik milliyetçiliğin belirgin biçimde öne çıktığı gözlemlenmiştir. Zengin bir işadamı olan Trump’un Başkan seçilmeden çok önceden ABD’nin Avrupa ve Uzakdoğu’ya yaptığı yardımları eleştirmiştir. Trump, 2 Eylül 1987 tarihinde New York Times ve Washington Post gazetelerine 100 bin dolar ödeyerek tam sayfa ilan vermiştir. “Amerikan halkının dikkatine” başlığı altında yayınlanan ilanlarda Trump, ABD’nin on yıllar boyunca Japonya ve Avrupalı müttefiklerine avantaj sağlamak için çalıştığını, Basra Körfezinden dünya piyasalarına petrolün intikalinin ABD bakımından marjinal önem taşıdığı ve bundan esas yarar sağlayanların petrole bağımlı Avrupalı ülkeler olduğunu öne sürmüştür: “Biz onların çıkarlarını korumak için insan kayıpları ve milyarlarca dolar harcıyoruz. Peki bu harcamaların karşılığını bu devletler bize ödüyorlar mı? Ödemiyorlar. Tüm dünya kendilerinin olmayan gemileri koruyan, ihtiyacı olmadığı petrolün güvenliği için çalışan ABD’li siyasetçilere gülmektedir.” (Ben-Meir, 2015).
Heritege Foundation tarafından yayınlanan bir analizde, Avrupa’nın ABD bakımından önemini koruduğu dünyanın en tehlikeli ve çatışma potansiyeli en yüksek bölgesi olduğu görüşü savunulmuştur. Rapora göre, Atlantik Okyanusunun doğusundan Ortadoğu’ya, Kafkaslara ve Kuzey Buz Denizine kadar uzanan coğrafyada siyasal ve ekonomik istikrarın korunması hayati ehemmiyet taşımaktadır. Bu coğrafyada devletler ve bölgeler arası çatışmaların, mikro milliyetçiliğin, doğal kaynaklar üzerindeki tahakküm mücadelesi, aşırı dini eğilimler, nükleer silahların yayılması ve dondurulmuş çatışmalar barış ve istikrarı tehdit etme potansiyeli taşımaktadır. Bu sebeple Avrupa kıtasında bulunan Amerikan üsleri bir yönüyle kriz bölgelerine müdahalede hayati ehemmiyet taşımakta, öte yandan da ABD’nin bölge üzerindeki hükümranlığını simgelemektedir (Heritage Foundation, 2019).

3. Trump Döneminde ABD –AB İlişkileri
Trump’un 2017 Ocak ayında Başkan koltuğuna oturmasıyla birlikte Transatlantik ilişkilerde bir ara dönem başlamış, bir başka ifadeyle İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ilişki düzeni tartışmaya açılmıştır. Trump öncesinde işbaşına gelen tüm ABD liderleri dış politika tercihlerini belirlerken Büyük Stratejiye uygun biçimde ABD’nin ekonomi ve güvenliğine en iyi hizmet edebilecek seçenekleri dikkate almaya itina göstermişlerdir. Eski başkanların yaptığı tercihler genel olarak uluslararası taahhütler temelinde gerçekleşmiştir. Trump döneminde ise ABD yönetiminin temel bakış açısı önceki dönemlerdeki yükümlülükleri dikkate almama şeklindedir. Bir başka ifadeyle yeni dönemde Beyaz Saray karar alırken ortaklıklar, ticaret anlaşmaları, gelenekler ve çoğu kez de ahlaki değerlere aykırı biçimde hareket etmekte, ABD çıkarlarına öncelik vermektedir. Jentleson bu durumu şu şekilde izah etmektedir: Amerikan ulusal çıkarlarının ne olduğu 4 P kuralına göre belirlenmektedir. Bunlar güç (power), barış (peace), refah (prosperity) ve temel ilkeler (prenciples) olarak sıralanmaktadır. Trump, işbaşına geldikten sonra bu ilkelerden sadece güce vurgu yapmış, kararlarını tek taraflı olarak almaktan, önceki zamanlardaki taahhütlere aykırı hareket etmekten kaçınmamıştır (Jethleson: 2014:8).
Trump yönetimi döneminde en sık başvurulan dış politika yöntemi, ABD kararlarını diğerlerine empoze etmek ve ortaklarını aşağılamak olmuştur. “Önce Amerika” adlı politikasıyla Trump açık veya örtülü biçimde şu görüşü ifade etmektedir: Uluslararası hukuk ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ilkeleri ne olursa olsun, ABD ekonomik çıkarlarının her şeyin üstündedir. Esasında Trump’un başkanlık kampanyalarında sürekli biçimde tekrarladığı “Amerika’yı yeniden büyük yapma” ve ABD’ye öncelik verme söylemleri, Transatlantik ilişkilerin ikinci planda kalacağının işaretini vermişti. İşbaşına geldikten sonra Trump’un güvenlik, savunma, Batı değerleri ve ekonomik ilişkilerde ortaya koyduğu tutum Avrupa ile ilişkilerde kırılma yaratmış, bu durumdan da en fazla Batının hasımları olan Rusya ve Çin fayda sağlamıştır.
Trump’dan önceki ABD Başkanı Obama, 2016 yılında Almanya’nın Hannover kentinde yaptığı konuşmada Transatlantik ilişkiler konusunda şu görüşleri ifade etmiştir: “Avrupa’nın güvenliğini ve refahını kendimizden farklı görmüyoruz. Biz kendimizi sizden ayırmıyoruz. Çünkü sadece ekonomimiz değil aynı zamanda kültürümüz ve halklarımız da birbirine entegre olmuştur. Güçlü ve birleşik bir Avrupa dünya için gereklidir. Çünkü birleşik Avrupa uluslararası düzen için hayati ehemmiyet taşımaktadır. Avrupa’nın normları ve kuralları tüm dünyada barış ve istikrar için yol göstermeye devam etmektedir” (White House, 2016).
Trump, sadece Transatlantik ilişkilerde sıkıntı yaratmakla kalmamış, BM, NAFTA, AB ve NATO gibi uluslararası örgütleri ve çok taraflı ticaret düzenini de tartışmaya açmıştır. Bu örgütlerin dağılması veya ABD’nin bu örgütlerden çekilmesini çeşitli platformlarda dile getirmiştir. Trump’un ortaya koyduğu politikanın kişisel mi, yoksa kurumsal mı olduğu da tartışmaya açıktır. Zira ABD ile AB arasında uyum ve işbirliği, Soğuk Savaşın ardından tedricen farklılaşmaya başlamıştı. Bu durumu gösteren örneklerin başında ABD ve AB’nin 1990’lı yıllardaki Balkan savaşlarında ve 2003 Irak müdahalesinde birbirlerinden farklı politika takip etmeleri gelmektedir. Berlin duvarının yıkılması ve SSCB’nin dağılmasından sonra ABD’de güçlenen eğilim, Avrupa işlerine daha az karışma ve NATO’ya daha az maddi katkı sağlama düşüncesi olmuştur. Bununla birlikte ABD’de yapılan bir kamuoyu araştırmasına katılanların çoğunluğu Avrupa’ya yönelik NATO taahhütlerinin devam etmesi şeklinde görüş beyan etmiştir (University of Maryland, 2019).

Tablo-1 : Avrupa’daki NATO Ülkelerinin Savunma Harcamalarının GSMP’ya Oranı

Kaynak: Heritage Foundation (2019), The 2020 Index of US Military Strength, Washington.
Obama’nın başkanlık yılları Transatlantik ilişkilerin yeniden canlanması dönemi olarak kabul edilmektedir. Trump döneminde ise ikili ilişkilerde görüş ayrılıkları derinleşmiştir. Trump, 2017 Mayıs ayında yapılan NATO toplantısında Avrupalı ortaklarını eleştirmiş ve onları savunma harcamalarını arttırmaya çağırmıştır. ABD’nin milli gelirinin % 3.2’sini savunmaya ayırdığını AB ülkelerinin çoğunluğunda ise rakamın % 2 seviyesine ulaşamadığını ifade etmiştir. Trump ayrıca NATO’yu “terör tehdidini ciddiye almamakla” suçlamıştır. (NPR, 2017) Trump’un AB ülkelerine bakış açısı birçok konuşmasına yansımıştır. Trump, Transatlantik ittifakına ancak kendi çıkarlarına hizmet ettiği taktirde itina göstereceğini, geleneklere ve ortak hassasiyetlere önem vermeyeceğini ima etmiştir.
Trump yönetiminin uluslararası siyasal sisteme bakışı da sorunludur. Ulusal Güvenlik Danışmanı John Boulton bir konuşmasında şu görüşleri savunmuştur: “BM diye bir şey yok. Uluslararası toplumda geçerli olan tek şey gerçek gücün kimde olduğudur. Bu güç ABD’nin elindedir ve Amerikan hükümeti de ulusal çıkarlarına göre hareket edecektir” (The Guardian, 2018).
Eski ABD Büyükelçisi Antony Gardner, Trump’un Avrupa politikasını “tarihi bir hata” olarak değerlendirmiştir. CNBC kanalına açıklama yapan büyükelçi, “60 yıldan beri Demokrat olsun, Cumhuriyetçi olsun tüm Amerikan yönetimleri Avrupa bütünleşmesini desteklemişlerdir. Temel düşünce, Avrupa için iyi olan ABD için de iyidir olmuştur. Trump yönetimi ise AB’yi hasım olarak değerlendirmektedir” (CNBC, 2019)
Trump’un barış ilkesine hiç ehemmiyet vermediğini gösteren örneklerden ilki, ABD’nin 9 Mayıs 2017’de İran ile yapılan nükleer anlaşmadan çekilmesidir. Trump, Obama döneminde yapılan anlaşmanın İran’ın nükleer güç haline gelmesine engel teşkil etmeyeceğini iddia etmiş ve tarihin en kötü anlaşması olarak nitelendirmiştir (New York Times, 2018). Trump’un bu tutumuna AB’nin önde gelen ülkeleri karşı çıkmışlardır. İngiltere, Fransa ve Almanya, İran ile yapılan nükleer anlaşmanın uluslararası güvenliğe katkı sağladığı görüşünü savunmuş ve ABD yönetimi tarafından İran için öngörülen ambargoya katılmamışlardır. AB’nin önde gelen ülkeleri tarafından yapılan açıklamada “İran, anlaşma hükümlerine bağlı kaldıkça biz de bağlı kalmaya devam edeceğiz” ifadesi kullanılmıştır. (Politico, 2019).
ABD ile AB arasında kırılma yaratan bir diğer sorun da Ortadoğu Barış süreci veya Arap İsrail çatışması olmuştur. Trump, işbaşına geldikten kısa bir süre sonra ABD hükümeti büyükelçiliğini Telaviv’den Kudüs’e taşımıştır. Trump’un bu kararı ABD’de Evanjelik Hıristiyanlar ve Yahudi lobisinden ciddi destek görmüştür. AB liderleri ise kararın barış sürecine katkı sağlamayacağını ifade etmişlerdir (Kaya, 2018:12). Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak kabul eden kararın uluslararası hukuka aykırı olduğu, Türkiye’nin ve İslam İşbirliği Teşkilatının girişimleri ile 21 Aralık 2017’de BM Genel Kurulunda müzakere edilmiş, 9 üyenin olumsuz oyuna karşılık 128 üyenin olumlu oyu ile kabul edilmiştir. Oylamada 35 ülke de çekimser kalmıştır (DW, 2018). Avrupalı devletlerin dışında Rusya ve Çin de, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olmasına karşı oy kullanmışlardır. ABD yönetimi ile AB arasındaki Ortadoğu konusundaki görüş ayrılığı bununla sınırlı kalmamıştır. ABD yönetimi daha sonra yaptığı açıklamalarda 1967 savaşından beri İsrail işgali altında bulunan Golan Tepelerinin ilhak edilmesini tanıdığını duyurmuştur. Trump yönetiminin son skandalı ise Batı Yakasındaki Yahudi yerleşim birimlerinin savunulması olmuştur. Sıralanan tüm bu konularda AB ülkelerinin tutumu ise 1980’de AT Dışişleri Bakanlarının kabul ettiği Venedik Deklarasyonundan bugüne istikrarlı bir seyir takip takip etmiştir. AB tarafı, İsrail Filistin anlaşmazlığının çözümünde BM’nin 242 sayılı kararının esas alınması görüşünü savunmaya devam etmektedir.
Transatlantik ilişkilerdeki güvenlik sorununun giderek derinleşmekte olduğu 15-17 Şubat 2019’da yapılan Münih Güvenlik Konferansında açık biçimde ortaya çıkmıştır. Toplantıda ABD ile AB arasındaki ilişkilerin yeni dönemde nasıl bir seyir takip edeceği tartışılmıştır. Toplantıda Merkel başta olmak üzere Avrupa tarafı, daha ihtiyatlı bir tutum içerisinde olmayı tercih ederken, Trump’un AB ülkelerini yükümlülüklerini yerine getirmemekle itham etmesi ve aşağılaması dikkat çekmiştir. Toplantı hakkında yapılan bir değerlendirmede, ABD ve AB arasındaki görüş ayrılıklarının derinleştiği ve “Önce Amerika” politikasının “Yalnız Amerika”ya dönüştüğü ileri sürülmüştür (Sloat, 2019).
Transatlantik ilişkilerin üzerinde pek durulmayan boyutu da AB’nin değişen konjonktüre uygun alternatifler üretmekte başarısız olmasıdır. Zira objektif olmak gerekirse, Transatlantik ilişkilere yönelik gerçek tehdit, ABD’nin global stratejisindeki değişiklikten kaynaklanmamaktadır. Her devletin dış politikasında belli dönemlerde az yahut çok değişiklikler yaşanmasını olağan kabul etmek gerekmektedir. Sorun bir başka perspektiften AB ülkelerinin dünyadaki değişikliklere uyum sağlayacak esnek politika üretememelerinden kaynaklanmaktadır. AB ülkeleri on yıllar boyunca Avrupa üzerindeki ABD tahakkümüne karşı bir alternatif oluşturamamışlardır. Bütünleşmede sağlanan ilerleme ABD bağımlılığını ortadan kaldırmamıştır.
İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD ile Avrupa hükümetleri arasında savunma ve güvenlik alanlarında tesis edilen dayanışma, Soğuk Savaş dönemi boyunca devam etmiştir. Berlin duvarının yıkılmasından 30 yıl sonra Soğuk Savaş dönemi ittifaklarının aynı şekilde varlığını sürdürmesini beklemek ikili ilişkilerde sıkıntı yaratmıştır. Avrupa hükümetlerinin gerçekle yüzleşmeleri ve Soğuk Savaş dönemindeki yaklaşım tarzlarında değişiklik yapmaları gerekmekte iken bu yapılmamış, 2020’li yıllarda Avrupa güvenliğinin ABD koruması altında devam etmesi beklentisi irrasyonel şekilde varlığını korumuştur. Tarafların çıkarlarının zaman içerisinde farklılaşması, özel ilişkilerin devam etmesi yönündeki beklentileri temelsiz kılmaktadır. Bu aşamada Avrupa hükümetleri ve aydınlarının alternatif üretememeleri veya bütünleşme seviyelerinde sağlanan ilerlemeye rağmen ABD bağımlılığını kıramamalarını bir eksiklik olarak kabul etmek gerekmektedir. Bu noktada Avrupa’nın daha yaratıcı bir vizyona ihtiyacı bulunmaktadır.
Avrupa ile ABD arasında son 70 yılda bir çok konuda çatışma ve gerilim yaşanmıştır. Ancak bunların hiçbirisinde ikili ilişkilerin temel kurumlarına karşı ABD yönetimleri tarafından düşmanca bir tutum ortaya konulmamıştır. Trump yönetiminin söylem ve uygulamaları, sadece Avrupa bakımından değil, ABD’nin ilişki içerisinde olduğu diğer aktörlere karşı da farklılık göstermektedir. ABD dış politikasındaki savrulmanın tek başına Trump veya Cumhuriyetçi Parti’den kaynaklanıp kaynaklanmadığı belirsizliğini korumaktadır. Daha güçlü ihtimal, ABD sisteminin karar vericileri tarafından kapsamlı bir strateji değişikliği yapıldığı ve bunun da Trump tarafından uygulamaya aktarıldığıdır. Nedenleri ne olursa olsun, Trump döneminde ortaya konulan ABD politikalarının tanımlanması ehemmiyet taşımaktadır. Finlandiya Uluslararası İlişkiler Enstitüsü tarafından yapılan bir değerlendirmede Trump dönemindeki uygulamaların ABD dış politika geleneklerinden hangisine uyarlık taşıdığı ele alınmıştır. Trump’un kendine özgü (sui generis) bir ABD Başkanı olduğuna vurgu yapılan değerlendirmede ABD’nin dış politika gelenekleri liberalizm, yeni muhafazakârlık, realizm ve yeni yalnızcılık politikası (neoisolationism) olarak sıralanmıştır. Başkan Trump’un söylem ve eylemlerinin dış politika ekollerinden hiç birisine tek başına uyarlık taşımadığı, bununla birlikte her gelenekten kismî işaretler içerdiği öne sürülmüştür (Sinkkonen, 2018).
En güçlü ihtimallerden biri de ABD’nin ortaya koyduğu uygulamaların gücü esas kabul eden, hukuk ve taahhütleri ikinci planda tutan klasik realizm teorisine uyarlık taşımaktadır. Bu noktada spesifik olarak ABD ve Avrupa ilişkilerinde yaşanan problemleri, büyük stratejide yaşanan değişimin yansımaları olarak okumak gerekecektir. Bir başka perspektiften Trump sonrası dönemde düzelme yaşanacağı beklentisiyle günümüzdeki sıkıntılı süreci bir ara dönem (fetret devri) olarak değerlendirmek de mümkündür.

Sonuç
Transatlantik İlişkilerin 70 yıllık tarihinde bugüne kadar Avrupa devletlerinden ve ABD’den kaynaklanan birçok anlaşmazlık yaşanmıştır. Ancak bunlardan hiç biri Trump yönetimi döneminde olduğu kadar ikili ilişkileri temelden sarsıcı boyutta olmamış ve kırılma yaratmamıştır. AB’nin tarihsel gelişimi, genişleme ve derinleşme yoluyla sağladığı ilerlemelerin perde gerisinde ABD ve NATO’nun sağlandığı güvenlik garantileri bulunmaktadır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse ABD’nin güvenlik garantileri ABD bütünleşmesine uygun ortam yaratmıştır. Trump döneminde bu temelin tartışmaya açılması veya yeni parametrelere göre tanımlanması, ikili ilişkilerde kırılma yaratmıştır. Transatlantik ilişkilerin ekonomik boyutunu takviye edecek TRIP müzakereleri askıya alınmış ve ABD’nin Avrupa’dan ithal edilen bazı mallar için ilave vergiler koyması, ticari ilişkilerde de durgunluk yaratmıştır.
Trump’un Avrupa karşıtı söylemleri NATO ittifakını da olumsuz yönde etkilemiş, AB içerisinde güvenlik ve savunma boyutunu güçlendirme yönünde arayış başlamıştır. Atlantik’in iki yakası arasındaki görüş ayrılıkları ve çatışma, ayrıca küresel sorunların ortak çözüm bulmayı da negatif yönde etkilemiştir. İki taraf arasındaki ayrışmanın Trump iktidarı ile sınırlı olup olmadığı netlik kazanmazken, ABD’nin AB ve öteki aktörlere karşı izlediği politikada görülen radikal değişiklikler Büyük Stratejisinde değişim olduğu görüşünü güçlendirmektedir. Trump’ın izlediği dış politikanın devletler hukuku ve beynelmilel taahhütlere aykırılıklar içermesi nedeniyle klasik realizme dönüş olduğunu söylemek de mümkündür.
Trump yönetimindeki ABD ile Avrupa arasında ticaret, savunma ve güvenlik konularına ilave olarak uluslararası barış konusunda da ayrışma yaşanmıştır. Trump işbaşına geldikten sonra İran ile yapılan Nükleer Anlaşmadan tek taraflı çekilmiş, Ortadoğu’nun kadim anlaşmazlığı olan Arap İsrail çatışmasında ise Yahudi lobisi ve Evanjelik mezhebinin beklentilerine uygun olarak İsrail’i desteklemiştir. ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması, Batı Yakasındaki Yahudi yerleşim birimleri ve Golan tepelerinin İsrail tarafından ilhak edilmesine olumlu yaklaşımı AB tarafından eleştirilmiş, Trump yönetiminin politikalarının uluslararası barışa hizmet etmediği ifade edilmiştir. ABD dış politikasındaki değişim ve Transatlantik ilişkilerdeki ayrışmanın kapsamlı bir strateji değişikliğinin yansıması olup olmadığı zaman içerisinde netleşecektir.

Özet
Trump Dönemi ABD –AB İlişkileri
Prof. Dr. İrfan Kaya ÜLGER (Kocaeli Üniversitesi- Uluslararası İlişkiler Bölümü)
Batı Avrupa’daki iktisadi /siyasi bütünleşme hareketinin düşünsel kökenleri Ortaçağa kadar gitmektedir. İlk adımı olarak her ne kadar İkinci Dünya Savaşı sonunda işgal altındaki Almanya’nın statü arayışı çerçevesinde kurulan Avrupa Kömür Çelik Teşkilatı olarak kabul edilse de perde gerisindeki yönlendirme de dikkat çekmektedir. Gerçekten de 2’nci Dünya Savaşı sonrasında ABD, bir yandan Marshall yardımları ile ekonomik işbirliğini, öte yandan SSCB yayılmasını sınırlandırma amacıyla NATO’nun kurulmasını teşvik etmiş ve yaratılan güvenlik ortamı Avrupa bütünleşmesine uygun zemin teşkil etmiştir. Günümüzde AB’yi tanımlarken barış projesi, bölgesel bütünleşme hareketi, supranasyonal örgütlenme gibi ifadeler kullanılmaktadır. En az bunlar kadar geçerli bir başka tanım da, Avrupa bütünleşmesinin aslında bir ABD projesi olduğudur. Bu çalışmada, ABD Avrupa Birliği ilişkilerindeki Trump döneminde yaşanan temel sorunlar incelenmiştir.
Çalışmanın ilk bölümünde Transatlantik ilişkilerin tarihsel gelişimi analiz edilecektir. Marshall Yardımlarından başlayarak ikili ilişkilere damga vuran işbirliği ve dayanışma Soğuk Savaş ve Yumuşama döneminde sorunsuz bir şekilde yürümüştür. Bununla birlikte Soğuk Savaşın ardından görüş ayrılıkları derinleşmeye başlamıştır. İkinci bölümde, ABD Büyük Stratejisinde Avrupa’nın yerinin ne olduğu sorusuna cevap aranmıştır. Her hükümet döneminde güncellenen ABD Büyük Stratejisinin temel dayanaklarından biri de Transatlantik işbirliğidir. Trump işbaşına gelinceye kadar ABD yönetimleri Avrupa ile yakın işbirliği ve diyalog içerisinde olmaya itina göstermişlerdir. İki taraf arasındaki ticaret hacmi yıldan yıla artmıştır. Tarafların yekdiğerinde bulunan yabancı sermaye yatırımları da dev boyutlara ulaşmıştır. ABD ile AB arasında ticareti daha da canlandıracak olan Transatlantik müzakereleri 2013 yılında başlamış ve ancak sonuçlandırılmadan 2016 yılında dondurulmuştur.
Çalışmanın üçüncü bölümünde tüm bu tarihsel gelişmeler dikkate alınarak Trump döneminde ikili ilişkilerde yaşanan kırılma incelenmiştir. ABD ile AB arasındaki anlaşmazlık, hem savuma ve güvenlik alanlarında, hem iktisadi ilişkilerde Trump yönetimi ile birlikte derinleşmiştir. ABD, NATO’nun Avrupalı ülkelerinden savunma harcamalarının arttırılmasını talep ederken, öte yandan da ABD’nin uluslararası taahhütlere bağlı kalmayacağı ve ABD çıkarlarına öncelik vereceğini duyurmuştur. Trump, bunun dışında uluslararası barış ve güvenlik bakımından da radikal değişiklikler yapmıştır. İran ile yapılan nükleer anlaşma feshedilmiş, Arap İsrail çatışmasında İsrail yanlısı uygulamalara ağırlık verilmiştir. AB, Trump’un politikalarının uluslararası barış ve güvenliğe katkı sağlamayacağını açıklamıştır. ABD ile AB arasındaki kırılmanın Trump sonrasında aşılıp aşılmayacağı bilinememektedir. Bununla birlikte dikkat çeken husus, AB’nin 70 yıl geçmiş olmasına rağmen Transatlantik ilişkiler için bir alternatif ortaya koyamamasıdır. Uluslararası siyasal sistemdeki değişimin hem ABD’yi hem de AB’yi derin biçimde etkilediği ve gelecekte de etkileyeceği bir vakıadır. Yeni meydan okumalar ve yeni fırsatlar Transatlantik ilişkilerin gelecekte yeniden tanımlanmasını zorunlu kılacaktır.

KAYNAKLAR

Akhtar, İlias (2018), U.S.-EU Trade and Investment Ties: Magnitude and Scope, https://fas.org/sgp/crs/row/IF10930.pdf (Erişim: 1 Kasım 2019)
Ben-Meir, Ilan Bed (2015), That Time Trump Spent Nearly $100,000 On An Ad Criticizing U.S. Foreign Policy In 1987, https://www.buzzfeednews.com/article/ilanbenmeir/that-time-trump-spent-nearly-100000-on-an-ad-criticizing-us, (Erişim: 25 Ekim 2019).
Bozo, Federica (2016), A History of the Iraq Crisis: France, United States and Iraq (1991-2003), Wodrow Wilson Center Press, Washington.
Brans, Hall (2015), American Grand Strategy, Lessons from the Cold War, Foreign Policy Reseach Institute, New York.
Charountaki, Marianna (2014, “US Foreign Policy in Theory and Practice: from Soviet era Containment to the Era of the Arab Uprising(s)” Journal of International Relations and Foreign Policy, Vol. 2, No. 2, pp. 123-145.
Chatham House (2019), US–EU Trade Relations in the Trump Era: Which Way Forward?, https://www.chathamhouse.org/sites/default/files/publications/research/2019-03-07-US-EUTradeRelations.pdf (Erişim : 11 Kasım 2019).
CNBC (2019),” Trump is making a ‘historical mistake’ with the EU, former US ambassador says” https://www.cnbc.com/2019/11/12/trump-making-a-historical-mistake-with-eu-former-us-diplomat-says.html (Erişim 30 Ekim 2019).
Culture Action Europe (2016), A Little Guide Through TTIP negotiations, Brussels.
DW (2018), UN Votes 128-9 to Reject US Decision on Jerusalem, https://www.dw.com/en/un-votes-128-9-to-reject-us-decision-on-jerusalem/a-41892757 (Erişim: 2 Kasım 2019)
Federal Ministry of Defence (2009), European Security and Defence Policy, Federal Foreign Office Publication, Berlin.
Heritage Foundation (2019), The 2020 Index of US Military Strength, Washington.
Hogan, Michael J, (1984) “Revival and Reform: America’s Twentieth –Century Search for a New International Order”, Diplomatic History, Vol.8, No.4, pp. 287-310.
Jentleson, Bruce W (2014), American Foreign Policy: The Dynamics of Choice inn the 21th Centuy, New York and London, WW Notron Company.
Kaya, Taylan Özgür (2018), “Trump-Avrupa Birliği ve İsrail-Filistin Uyuşmazlığı”, ORSAM Raporu, No: 219, Ankara
Kennedy, Paul (1995), “Grand Strategy in War and Peace: Towards a Broader Definition”, in Grand Strategy in War and Peace, ed, Paul Kennedy , Yale University Press.
Lute, Douglas & Burns, Nicholas (2019), NATO at Seventy- An Alliance in Crisis, Harvard Kennedy School, Belfer Center Report.
New York Times (2018), Rewrite Iran Deal? Europeans Offer a Different Solution: A New Chapter, https://www.nytimes.com/2018/02/26/us/politics/trump-europe-iran-deal.html?auth=linked-facebook (Erişim 1 Kasım 2019)
NPR (2017), In NATO Speech, Trump Scolds Leaders But Doesn’t Recommit To Defense Pledge, https://www.npr.org/sections/thetwo-way/2017/05/25/530040756/in-nato-speech-trump-scolds-leaders-but-doesnt-recommit-to-defense-pledge, (Erişim. 20 Ekim 2019)
Politico (2019), European Powers Say They Will Stick With Iran Nuclear Deal, https://www.politico.eu/article/iran-europe-nuclear-united-states/ (Erişim: 1 Kasım 2019).
Sinkkonen, Ville (2018), Contextualizing the “Trump Doctrine”: Realism, Transactionalism and the Civilized Agenda, FIIA Analiysis, Finnish Institute of International Affairs, Helsinki.
Sloat, Amanda (2019), Dispatch from Munich: The Trans-Atlantic Rift Persists Amid Weaknesses on Both Sides, https://www.brookings.edu/blog/order-from-chaos/2019/02/18/dispatch-from-munich-the-trans-atlantic-rift-persists-amid-weaknesses-on-both-sides/ (Erişim: 2 Kasım 2019)
The Guardian (2018), “Who is John Bolton, Trump’s new national security adviser?” https://www.theguardian.com/us-news/2018/mar/22/who-is-john-bolton-trump-national-security-adviser (Erişim 18 Ekim 2019)
University of Maryland (2019), Americans on NATO- A Survey of Voters Nationwide, Program for Public Consultation, Baltimore.
Warren, Patrick T (2010), Alliance History and the Future NATO: What the Last 500 Years of Alliance Behavior Tells Us about NATO’s Path Forward, 21st Century Defence Initiative Policy Paper, Brookings .
White House (2016), Remarks by President Obama at Hannover Messe Trade Show Opening, https://obamawhitehouse.archives.gov/the-press-office/2016/04/25/remarks-president-obama-address-people-europe (Erişim. 15 Ekim 2019).

TARİH /// PROF. DR. ATA ATUN : I’nci Richard ve Beraberindekilerin Kutsal Topraklara Yaptıkları Yolculuğun Notları


PROF. DR. ATA ATUN : I’nci Richard ve Beraberindekilerin Kutsal Topraklara Yaptıkları Yolculuğun Notları

18 Nisan 2018

GEOFFREY DE VINSAUF
I’nci Richard ve Beraberindekilerin Kutsal TopraklaraYaptıkları Yolculuğun Notları
(Itinerary of Richard I. and others, to the Holy Land)
(Yaklaşık) M.S. 1191 ve 1192
(Excerpts on Cyprus, Sayfa 5)[1]

Çeviri: Prof. Dr. Ata ATUN

[Aslan Yürekli] Richard ve diğerlerinin Kutsal Topraklar’a yaptıkları yolculuk ile ilgili, çok az şey bilinmektedir. Adı ile ilgili doğru tanımlama ne olursa olsun, Geoffrey de Vinsauf’un genel olarak Norman[2] bir aileden geldiğine ve doğum yeri nedeni ile de İngiliz olduğuna inanılmaktadır. Sayısız yazıları bulunmaktadır fakat eserleri arasında en önemlisi ve çok değerli olanı “İngiliz Kralı Birinci Richard ve Fransa [Kralı] Philip Augustus Komutasında Üçüncü Haçlı Seferi Tarihi” adlı olanıdır.

Günlük olaylarının gözlemlenerek yazılmış olan yegâne kayıt belgesidir ve Richard Devizes’in eserine kıyasla, her bakımdan daha üstün olduğu kabul edilmektedir.

Bu notlar, aşağıdaki alıntılarla birlikte, George Bell & Sons tarafından 1892 yılında Londra’da basılan ‘Bohn’sun Tarihi Eserler Serisi’nden (Bohn’s Historical Libraries Series) alınmıştır.

“Aynı zamanda, limanına giren yolcuları tutuklamayı adet haline getirmiş o merhametsiz zorba hükümdar Kıbrıs İmparatoru Isaac Comnenus hakkında araştırma yaptı”.

Anafora Rağmen Kral Richard’ın Rodos’tan Yola Çıkması Ve Kraliçenin Kıbrıs’a Varışı Hakkında…

Rodos’tan ayrıldıktan sonra filosu çok kötü hava şartları ile karşılaşır, geri dönmek zorunda kalır ve açık denize sürüklenir. Bununla birlikte, içinde Kraliçelerin bulunduğu Lyons’tan gelen gemi, önce Kıbrıs adasındaki Limozin [Limasol] limanına girdi ve sonra, karaya çıkmak amacı ile gelmemelerine rağmen, karadan uzakta demir attı.

Özellikle, Kıbrıs Hükümdarı Yüzünden Kutsal Topraklar’da Yer Alan Bir Çok Felâket Hakkında

… Bütün bu ve diğer bir çok şanssızlıklar, Kutsal Topraklar’ın geri alınmasına mani oldu. Şansızlıkların her biri, bu nedeni daha da kötüleştirmeye yeterliydi. Fakat hepsinin üzerinde daha önemli olan bir nokta vardı : Kıbrıs’la ilgili olandan bahsetmekteyiz. Kudüs, Kıbrıs adasından her yıl, hiç de küçümsenmeyecek menfaatler elde etmekteydi; fakat şimdi, adayı hükmü altına almış olanın boyunduruğundan kurtardıktan sonra, adada, Bizans İmparatorluğu’nun yetkilerine zorla el koyan zalim hükümdarının emri ile Kudüs’e her hangi bir menfaat sağlamaya tenezzül etmedi. Tüm kötü adamların en adisi olan, kalleşlikte Yahudileri ve hükümdara karşı hıyanette Gyenelon’ları[3] geçen bu kişi, Hıristiyan dinini öğreten herkese sebepsiz yere eziyet etti. Salahaddin’in [Eyyubi] arkadaşı olduğu söylenmekte ve ortak bir antlaşmanın ifadesi ve simgesi olarak, sanki dışarı akan kanı karıştırmakla gerçekte bir erkek akraba olacaklarmış niyeti ile birbirlerinin kanını içerek, kan kardeşi oldukları belirtilmektedir. Bütün bunlar, bir süre sonra görülmeye başlanan kimi delillerle de, açıkça ortaya çıkmıştır.

Bu ilişkilerle kendine güven sağlayan ve bağlı olduğu Bizans Hükümdarı ile bağlarını koparıp İmparatorun adını sahtekârlıkla gasp eden zalim hükümdar, zenginlerden kelle parası talep etmekte, fakirleri de zorla köle yapmaktaydı. Kendi arzusuyla adaya gelen veya denizdeki fırtınayla sürüklenen herkesi yakalamayı, adet edinmişti. Değişik bir filonun geldiğini öğrendiği vakit, alışkanlıkları uyarınca gemide bulunan herkesi tutsak almayı ve kıymetli mallarını yağmalayıp el koymayı adet edindi.

Gemilerin Kazaya Uğraması Ve Adamlarımızdan Bazılarının Şanssızlığı, Yakalanmaları Ve Tutsak Edilmeleri; Ve Aynı Zamanda Kıbrıs’lılara Karşı Yaptıkları Saldırı Ve Kazandıkları Zafer Hakkında…

Evangelist Aziz Mark Yortusu arifesinde, gün batımından çok az evvel, ufku, koyu bulutlar kapladı, fırtınanın gücü hissedilmeye başladı ve rüzgârın şiddeti suları azgınlaştırdı. Rüzgârın biçim değiştirmesi ile etrafa saçılmış olan gemilerimizden bazıları, fırtına kendilerini yakalamadan evvel Kıbrıs’a ulaşma çabası içindeyken, elverişsiz rüzgâr ve ters dalgalar tarafından kayaların üstüne sürüklendi. Denizciler kendilerini sürükleyen rüzgâra karşı koymak için elden gelen en yoğun çabayı göstermelerine rağmen, kralın gemilerinden üç tanesi rüzgârın şiddetine karşı koyamadı ve parçalara ayrıldı. Gemide bulunanlardan bazıları boğuldu; şans eseri geminin enkaz tahtalarına tutunabilen bazıları yüzen tahtaların yardımı ile çok yoğun çaba harcadılar ve dalgaların kıyıya doğru sürüklemesi ile ve parasız olarak sahile çıktılar. Boğulanlar arasında, soyadı Malus Catulus olan, Kralın mühürdarı Bay Roger de bulunmaktaydı ve mühür de kaybolmuştu. Birisi, denizin yükselmesi ile kıyıya vuran ölmüş bedeni üzerinde mührü buldu ve satmak amacı ile ordu mensuplarına getirdi; böylece mühür kurtarıldı ve Krala iade edildi.

Ada yerlileri, kıyıya savrulmuş olan denizcilerin gelişlerini dostluk maskesi altında neşe içinde selâmlayarak karşıladılar. Onları sağlıklarına kavuşturmak bahanesi ile yakınlardaki bir kaleye götürdüler. Canını kurtarmak için karaya çıkmış olanların hepsi, Griffon’lar [Rumlar] tarafından silâhlarından arındırıldı ve onlar da aynı kaleye nakledildiler. Bu dostluk gösterisi yapılırken de, ‘eğer silâhlı olurlarsa casus gibi görüneceklerini veya adaya saldıracakları izlenimini vereceklerini’ iddia ettiler ve İmparatorun düşüncelerinin ne olduğu öğrenilene kadar, beklemeleri gerektiğini söylediler.

Fakat gözetim altında tutulan kazazedelere merhamet duyan bizim asilzadelerimiz, onlara elbise ve diğer gerekli malzemeleri gönderdiler. Aynı zamanda Kralın idare memuru ve hazinedarı olan Stephen de Turnham, onlara bol miktarda yiyecek gönderdi. Yiyecekler, tutsak edilenler için kale kapısına getirildiği anda, Rumlar ve kale muhafızları tarafından talan edildi. Bununla birlikte sahte sözlerle onları yatıştırdılar ve yine de kötü niyetlerini açıkça göstermediler. İmparatora neler olduğu hakkında bilgi verilene kadar da, kendilerini serbest bırakmadılar.

Bu arada, kurnazca sözlerle, gerekli olan her şeyi vereceklerine dair vaatte bulundular.

Sonra, adanın asilzadelerini toplantıya çağırdılar ve yakalayabildikleri kadar yolcuyu kurnazlıkla tutsak etmeyi, sonra da onları öldürme konusunu tartışmaya başladılar.

Bizim adamlarımız tarafından asıl düşünceleri öğrenilince savunmaya geçtiler ve güvenlik açısından konumlarına en uygun olacak şekilde, kendi kendilerini kaleye kilitlediler ve bazıları da ada yerlileri tarafından öldürüldüler. Böylece bu tehlikenin, kendilerini gerçekten tehdit ettiğini dikkate alarak, Hıristiyanlara eziyet eden dinsizlerin ellerinde açlıktan ölmektense, savaşmak riskini göze aldılar. Bu nedenle kaleden çıkıp düzlük araziye geldikleri zaman, ada yerlileri etraflarını sarmaya ve onları öldürmeye başladılar. Silâhsız olmalarına rağmen ellerinden geldiğince karşı koydular. Ellerinde kendilerini savunmak için yerlilerden sakladıkları sadece üç tane yayları vardı. O üç yay ile, düşmanlarından geri kalmayacak denli adam öldürdüler.

Bunların arasında, dişi bir at bulup üstüne binmiş olan Roger de Hardecurt isimli biri vardı ki, kendine karşı koyan herkesin üzerine atını sürdü. Aynı zamanda bir Norman olan ve çok iyi ok atan William du Bois vardı. Hiç durmaksızın attığı oklarla ve kısa mızraklarla önce bunları, daha sonra da diğerlerini dağıttı. Hâlâ daha gemide bulunmakta olan askerler ise bu çarpışmayı görünce, derhal, silâhları ile birlikte yardıma geldiler. Rumlar da, ellerindeki yaylar ve sapanlarla karşılarına geçerek, elden geldiğince karaya çıkmalarına engel olmaya çalıştılar. Fakat, Tanrı’nın koruması ile gemilerinden sahile, hiç yara almadan gelmeyi başardılar. Nihayet, Rumlar dağıtıldıktan ve yolları açıldıktan sonra, az önce bahsettiğimiz yolcular da kendilerini savunarak kaleden dışarıya çıktılar ve arka taraftan geçerek, limana ulaştılar. Orada, kayıklarından sahile ayak basmış, ancak, bütün güçleri ile kendilerine karşı koymaya çalışarak Rumlarla çarpışan bizim adamlarımızı buldular. Böylece bir araya gelerek güçlendiler ve Rumları dağıtarak, Limasol limanını ele geçirdiler.

Limanda, daha evvel de söylediğimiz gibi, Kral Richard gelmeden önce limana sığınan ve her iki kraliçeyi taşıyan gemi bulunmaktaydı. Fakat adanın durumu hakkında bilgileri bulunmadığından ve İmparatorun zalimliğinden de korkmaları nedeniyle henüz karaya çıkmamışlardı.

Kral Richard’ın Kıbrıs’a Varışı Hakkında :

Aynı gün akşama doğru, yolcuların, daha önce sözünü ettiğimiz limandan çıkışları sonrasında, yani Perşembe günü, gelişlerinden haberdar olan Kıbrıs İmparatoru şehre geldi.

Yolcular, karşılaştıkları adaletsizlikten bahsedince, İmparator, her ne şekilde olursa olsun, verilen zararı tazmin edeceğine ve kazaya uğramış kişilerden alınan paraları geri iade edeceği sözünü verdi; aynı zamanda, karşılıklı olarak dörder adamın rehine olması teminatıyla Limasol şehrine giriş – çıkış için de izin alındı. Bu arada İmparator, imparatorluğundaki tüm savaşçıların toplanarak, güçlü bir ordu kurulması için emirler verdi.

Bir gün sonra da İmparator, gemilerinde bulunan iki Kraliçeye kurnazca bir mesaj göndererek, daha güvenilir bir koruma altında olmaları ve kendi halkından kötü bir davranış görmeden veya kendilerine sarkıntılık yapılmadan istedikleri gibi dolaşmaları için, kıyıya çıkmaları teklifini yaptı. Bu teklif reddedildi. Teklifin reddedilmesi üzerine, ertesi gün onlara, saygı göstermek bahanesi ile ekmek, koç eti ve dünya üzerinde kalitesine ulaşacak daha başkası olmadığı iddia edilen, Kıbrıs’ın bağlarından yapılmış şarap gönderdi. Üçüncü gün, yine hafif yiyecekler ve yanıltıcı mesajlarla onları aldatmayı denedi.

Öte yandan Kraliçeler, Kral Richard’ın adaya ne zaman varabileceğini bilmedikleri gibi, filosunun iyi durumda olup olmadığını da, bilmiyorlardı. İşte bu belirsizlik içerisinde, eğer İmparatoru dinlerlerse kendilerini esir alabilir korkusunu taşıyorlardı. Ya da, İmparatorun teklifini sert bir şekilde reddederlerse, aynı sertlikle yanıt alabileceklerinin tereddütü içerisindeydiler. Bu belirsizlikle Kraliçeler, biraz zaman kazanmak için, kendilerini, bir gün sonra İmparatorun emrine verecekleri mesajını göndererek, bu kez İmparatoru kararsızlık içinde bıraktılar.

Bu sözün yerine getirilmesi beklentisi ile İmparator, sessiz kaldı. Kraliçeler de yoğun bir kaygı ve üzüntü içinde, ne yapılması gerektiğini konuşmaya başladılar. Aynı gün (Pazar), uzakta, kıvrılan suların köpüklü tepesinde, aynen kargalar gibi rüzgâr tarafından öne doğru itilen ve kendilerine doğru hızla gelen iki gemi gördüler. Kraliçeler ve onlarla birlikte olanlar, bu gemilerin kimin olabileceği endişesiyle seyrederlerken, arkalarından, bir grup geminin daha geldiğini fark ettiler. Limana doğru hızlı bir seyir yapmakta olan tüm filo iyice tanınır olduktan sonra, bu gemilerin, Kral Richard’ın filosu olduğu anlaşıldı.

Kraliçeler ve beraberindekiler, terkedilmiş duygusuyla tüm umutlarını yitirmek üzereyken yardımlarına gelinmesinden, çok büyük sevinç duydular. Böylece, savaşın şiddetine karşı koyamayacakları için bir çok adam geri çekildikten sonra, Allah’ın yardımı ile Kral Richard Limasol’a ulaştı.

Oklar yoğun bir şekilde uçuşmaya başlayınca, her seferinde, kürekli çektirmelerden (forsa) üç veya dört kişi denize düştü ve suyun altına dalıp, sığınacak bir yer aramak için kaçışırlarken birbirlerine çarparak can verdiler. Kürekli çektirmeler böylece ele geçirildi ve bizim gemilerimiz kıyıya yanaştı. Bizim taş fırlatıcılar ve okçular elde ettikleri başarıdan cesaret alarak, karaya çıkış yerini kontrol altında tutanlara yağmur gibi ok attılar.

Saldırıya karşı koyamayan Rumlar kıyıdan geri çekilerek, daha korunaklı bir yere gittiler. Bu esnada onların ve bizim mızrakçılarımızın hiç durmadan kısa mızrak atmalarından dolayı gök yüzü karardı ve sakin bir havada olan gün, ok yağmurundan dolayı gece gibi karardı.

Bu arada insanlar, yığınlar halinde şehirde toplanmaya başladılar ve civardaki yakın yerler, savaş aletlerini kullanan insan kalabalığıyla doldu. Uzun bir süre, savaşı hangi tarafın kazandığı veya kimin daha üstün olduğu belli olmadı…

Birliklerimiz, tüm güçleriyle çarpışmalarına rağmen her hangi bir üstünlük sağlayamadılar.

Kral Richard, adamlarının gemilerden çıkıp sahile ulaşmaya cesaret edemediklerini görünce, en önde bulunan kürekli çektirmesinden büyük bir cesaretle denize atladı ve Rumlara saldırdı. Kralın bu öncü tavrı üzerine askerleri de Krallarının peşinden büyük bir şevkle koşarak, düşmanı geri çekilmeye zorladılar. Düşman, bu yoğun baskı üzerine geri çekilmeye mecbur kaldı. Ardından, uçuşan küçük boy mızrakların sağanağı ve birbiri ardına yere düşen Rumlar görüldü. Savaşanların homurtuları, ölmekte olanların inlemeleri ve geri kaçanların bağrışmaları duyuldu.

Bizim adamlarımız bir bütün halinde, şaşkınlıkla kaçışan Rumları geri sürmeye devam etti ve önce şehrin içine, sonra da şehrin arkasındaki tarlalara kadar püskürttüler. Kral, İmparatorun peşinden gitmek için ileri doğru saldırırken sıradan bir at buldu ve bir mızrağın yardımıyla üstüne sıçradı. Mızrağı, eğerin arkasına yerleştirdi, mızrağın iplerini de üzengi gibi kullanarak atı sürdü.

Kral, bu şekilde atını hızla sürerken, İmparatorun arkasından da : “İmparator Efendimiz, sizi teke tek savaşa davet ediyorum” diye bağırmaktaydı. Fakat İmparator, sanki sağırmış gibi süratle uzaklaşarak, kaçtı. Kral, şehri almış olduğundan Kraliçelerin gemiden karaya çıkmalarını ve Limasol şehrine yerleşmelerini sağladı.

Orada, deniz yolculuklarının tüm yorgunluğu ve tehlikesinden sonra, emniyet içinde sağlıklarına kavuştular.

Kral ve İmparator Arasındaki Savaş Sonrası, Kralın Zaferi ve İmparatorun Lefkoşa’ya Kaçışı Hakkında…

Kral, aynı gece çadırına yerleşti ve atlarının Esneckar’lar[4] tarafından karaya çıkarılmasına emir verdi. Fakat İmparator, Kralın atlarının olmadığını düşünerek ve bu nedenle her hangi bir korku duymadan, iki fersah uzakta kamp kurarak, geceyi orda geçirdi. Kral, ertesi gün saat iki civarında atına bindi ve çok uzakta olmayan bir zeytin ağacı bahçesinde göz kamaştırıcı bayraklarla bir takım Rumların durduklarını gördü. Rumlar kaçmaya başlayınca, onları takip etti. Fakat atlarımız, bir ay müddetle denizde sallanmaktan rahatsız olduklarından dolayı, askerlerimiz atlarımızı dinlenmeye bırakarak, geceyi vadide geçirmiş İmparatorun ordusunu görene kadar düzgün adımlarla ilerlediler ve takibe son verdiler.

Korkunç bir yaygara ile haykıran Rumlar adamlarımıza hakaret etmeye başladılar. Gürültüye uyanan İmparator yatağından kalktı ve atına binerek, ordusu ile birlikte bizimkilere doğru yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Yakınlardaki bir tepeye kadar geldi ve savaş hazırlıklarına bakmak için, tepe üzerinde yerini aldı. Rumlar, sadece oklarını ve sapanlarını kullanarak, adamlarımızın hareket edemez halde olduklarını bağırmaya başladılar. Sonra, adı Hugo de Mara olarak bilinen bir memur – yönetici silâhlı olarak geldi ve Kral’a, “Kralımız efendimiz, böylesi, sayıca çok fazla ve çok büyük bir kalabalık karşısında geri çekilmenin zekice bir plân olduğu görülmektedir” dedi.

Kral kendisini, “Sayın kâtip, sen yazı yazmakla meşgul ol, kalabalıktan uzak durmaya çalış ve savaşmayı bize bırak” diyerek yanıtladı.

Diğerleri de, benzeri şekilde Kralı, bu denli güçlü bir kalabalığa karşı savaşmaktan vazgeçirmeye çalıştı. Gerçekte, o anda beraberinde elli kişiden fazla adamı yoktu; fakat düşmanın düzensiz bir halde olmasından cesaret alarak atını mahmuzladı ve aniden düşmana saldırdı.

Saflarını delip geçerek onları ikiye böldü ve önce birinci gruba, sonra da ikinci gruba saldırarak düşmanı kısa zaman içinde dağıttı. İmparatorun askerleri, düşmanın toparlanıp bir araya geldiğini görünce cesaretleri kayboldu ve kaçmaya başladılar. Hızlı ve çevik atları olanlar kaçabildiler fakat, kaçmaya uygun olmayan piyadeler ile sıradan insanlar, Kralın oraya ani gelişiye hiçbir yere kaçamadılar ve ayırım yapılmadan her taraftan saldırıya uğrayarak, kılıçtan geçirildiler. İmparator, askerlerini savaşmak için şevke getirip cesaretlendirirken; Kral aniden geriye döndü, son süratle üzerine doğru geldi ve mızrağı ile İmparatora vurarak, onu atından düşürdü. Fakat İmparator, aynı çabuklukla bir başka at buldu ve kalabalığın içerisine karışarak, kaçmayı başardı. Bununla birlikte refakatçilerinden bazıları da kayboldu.

Tanrım! Kaç tane asil atın orada katledildiğini, zırhların, çelik başlıkların, kılıçların, mızrakların, flamaların ve çeşitli şekillerdeki sancakların yere düştüğünü, sayılamayacak kadar ölü insanların cansız bedenlerinin kendi kanları içinde yüzüstü yattığını ve bazılarının hâlâ son nefeslerini verdiğini görmek, mümkündü.

İmparator, bizim adamlarımızın gözü pekliğini görünce ve kendi adamlarının da kaçtığını fark edince, kendisine sadece geri kalan olarak gördüğü mahmuzlarını da unutmadan, en çabuk bir şekilde dağlara kaçtı. Kral, İmparatorun sancağına vurarak yere düşürdü ve bu muhteşem ve güzel sancağın, kendisi için özenle saklanması emrini verdi.

Sonra bizim süvarilerimiz, kaçakları, en hızlı bir şekilde iki mil kadar kovaladılar…hızları, tekrar normal adımla gidişe dönüşünce, sessizce geriye döndüler. İnsanlarımız, yağmaya koşuştular. Çok fazla miktarda silâh ve pahalı giysiden oluşan malların hepsi de yağmalandı. Ve sıra, İmparatorun çadırına geldi… orada bulunan tüm altın ve gümüş kaplar, muhteşem güzellikteki giysiler, günlük kullanılan mutfak ve ev eşyaları hızla yağmalandı… bunlara ilâveten zırh, kask, seçkin savaş atları ve katırlara el kondu. Çok miktarda koyun, büyük baş hayvan, keçi, soylu kısrak ve katır, domuz, kümes hayvanı ve tavuk elde edildi; ayrıca seçkin şarap ve her tür yiyecek bulundu ve çok sayıda esir alındı. Böylece, bu çok fazla miktardaki ganimetten dolayı müşkülpesent oldular.

– Doğrusunu söylemek gerekirse, herkes ganimetten doymuştu ve yeteri kadar ganimet sahibi olduklarından dolayı da kendilerine sunulan her hangi bir kıymetli şeyi dahi, artık dikkate almıyorlardı –

Tüm bunlar gerçekleştikten sonra, Kral, ada sakinlerinden her kim olursa olsun huzur ve barış isteyenlerin, Kralın adamlarından her hangi bir zarar görmeden evlerine dönebileceklerine ve sorunsuz bir özgürlüğün tadını çıkarabileceklerine; fakat Kralı düşman olarak görecek kişilere ve İmparatorun askerlerine kesinlikle düşman muamelesi yapılacağı için, Kralın eline düşmemeye gayret göstermelerini ve kendisine karşı durdukları vakit de, onlara karşı, hiç çekinmeden gücünü ispatlayacağına dair bir emirname yayınladı.

Bu emirname nedeni ile İmparator, kendisini, geri dönmemek üzere terk eden bir çok adamını kaybetti.

Nihayet, savaşta, bir İmparator olarak hedefine ulaşamamanın üzüntüsü ve şaşkınlığıyla kendisini, savunması çok güçlü olan Lefkoşa isimli bir kaleye attı.

Kral Guy’ın [De Lusignan] Adaya Gelişi …

Ertesi Cumartesi günü ufukta, üç tane, kürekli harp gemisi göründü. Herkes nereden geldikleri ve ne amaçla geldikleri konusunda şüpheye düştü. Her zaman hazır ve titiz olan Kral, alçak gönüllülükle, küreklerle hareket edebilen küçük bir tekneye bindi ve gelenlerin kim olduklarını tespit ve nereden geldiklerini öğrenmek için onları karşılamaya gitti. Gelenin, Guy de Lusignan olduğu söylenince, Kral çabucak geri döndü ve gelen misafirler için derhal yemek hazırlanması emrini verdi. Kral, Guy karaya ayak basınca kendisini büyük bir saygı ile karşıladı ve çok içten bir şekilde ağırladı.

Kral Guy, daha evvel konuştuğumuz markilerin Kudüs Kralı yapılmasını ve Kral Guy’ın görevden alınmasını tasarlayan Fransa Kralına karşı Kral Richard’ın tavsiyelerini ve yardımlarını almak için gelmişti. Bundan dolayı Kral Richard kendisini büyük bir şefkatle karşıladı. Fakir ve servetsiz olduğundan, çeşitli kıymetli hediyelerle onurlandırdı. Kendisine iki bin gümüş mark ve her biri yüz beş mark değerinde yirmi kap verdi. Bunlardan iki tanesi, saf altından yapılmıştı.

Kral Richard İle Berengeria’nın Düğün Ve Kralın Kalyonlarının Adaya Varışı Hakkında …

Ertesi sabah, Aziz Pancras Yortusu olan Pazar günü, Kral Richard ile Navarre Kralının kızı olan Berengeria’nın nikâhları kıyıldı ve düğün töreni de, Limasol şehrinde yapıldı. Prenses, büyük meziyetlere sahip, çok görgülü bir küçük hanımdı ve Limasol’da kraliçe olarak taç giydirildi. Düğün merasiminde Başpiskopos, Evreux[5] piskoposu ve Baneria[6] piskoposu ile birlikte bir çok önemli dini ve resmi kişiler ile, asiller yer aldı.

Kral, bu mutlu gününde çok olağanüstüydü.

Herkese karşı çok neşeli, çok şakacı ve lütûfkardı.

Düğün merasimi krallara yakışır bir biçimde kutlandıktan bir gün sonra, Kralın, büyük bir merakla beklenen tüm kalyonları limana geldi: mükemmel silâhlarla donanmışlardı ve bu muhteşem silâhlarla savunulmaktaydılar. Hiç kimse, bu güne kadar, bunlardan daha iyilerini görmemişti. Kral, bu büyük gücüne, İmparatordan ele geçirmiş olduğu beş kadırgayı da ekledi.

Böylece Kralın, kırk tane silâhlı kadırgası, altmış tane de çok iyi kalitede diğer tip gemileri oldu.

Kral ve İmparator Arasında Barış Sağlamak İçin Gösterilen Çabalar ve Yapılan Görüşmeler Hakkında.

Bu kıvançlı başarısından dolayı mutlu olan Kral, kaderin kendisine güldüğünü düşündü; bu nedenle askerlerini keşif yapmaları için uyardı ve İmparatorun kendilerine aniden saldırı yapması olasılığına karşı her şeyi hazır etmeleri ve dikkatli olmaları emrini verdi. Çevreye gözcüler koydu ve orduyu korumak için nöbetçiler dikti. Bütün bu önlemlerden sonra da Kral, İmparator her nereye giderse gitsin, güç kullanarak kendisini teslim almak veya teslim olmaya zorlamak için, ordusuyla takip ederek, peşine düştü…

Kudüs’ün, Baş Rahip (Hz. İsa) Şövalyeleri [Hospitallers of Jerusalem] ile, tarikatı ileri gelenlerinin içten gelen ricaları ve arabuluculuğunda; adamlarını kaybetmekten dolayı büyük bir keder içinde bulunan ve Kralın önünden utanılacak bir biçimde Lefkoşa’ya kaçmak zorunda kalan İmparator ile ada yerlilerinin kendisinden nefret ettiği ve kendisinin de onların yardımına daha fazla güvenemeyeceğinden dolayı İmparatoru daha da öteye takip etmekten çekinmekte olan Kral arasında bir görüşme yapılması kararı verildi.

Bu nedenle Kral, toplayabildiği kadar insanı yanına alarak, Limasol şehrine yakın, denizle ana yol arasındaki çok geniş bir düzlüğe ilerledi. Çok kuvvetli, iri yapılı, yüksek omuzları ve sivri kulakları ile mükemmel görünümlü bir İspanyol savaş atına binili idi. Boynu uzun ve fidan gibi, uylukları ise kusursuzdu. Ayakları geniş ve bacakları hiçbir ressamın tam bir benzerlikle çizemeyeceği denli kusursuz bir yapıdaydı.

Altın gemlerle kontrol edilmeyi reddederek ve sanki kendisini daha hızlı bir harekete hazırlıyormuş gibi birbiri ardına ayaklarını değiştirmekte, bir seferinde geridekileri ileri doğru, diğer seferinde de ön ayaklarını ileri doğru atmaktaydı. Kral, ışıltılı eyeri üzerinde sekmekteydi. Eyer, çeşitli yerlerine kırmızıların serpiştirildiği altın madeni pulcuklarla süslü idi ve arka tarafında birbirine dönük iki altın aslan bulunmaktaydı. Aslanların ağızları açık ve birbirlerini, ileriye doğru uzatılmış ön ayakları ile sanki yiyecekmiş gibi görünmekteydiler.

Kralın ayakları altın mahmuzlarla süslü idi ve giydiği elbise, gül kırmızısı rengindeydi. Elbisesi, büyük bir bereketle ışıldayan güneş küreleri gibi sıra sıra hilâl şeklinde yekpare gümüşten yapılmış hilâllerle süslüydü.

Bu şekilde giyinmiş olan Kral, atını, ileri doğru sürdü. Kabzası altın dokuma kemerli ve sağlamlığı denenmiş, çelikten imal edilen bir kılıç kuşanmıştı. Kılıç kınının ağız kısmı gümüştü. Başında, kırmızı şapkası bulunmaktaydı ve bu şapkanın üzerinde de el ile yapılmış ve etrafına iğne ile dikilerek tutturulmuş çeşitli kuş ve hayvanlar yer almaktaydı. Elinde bir sancak tutmaktaydı ve taşıma biçimi de, kendisinin en yüksek rütbede bir asker olduğunu ispatlamaktaydı.

Kendisini gören herkesi, büyük bir sevinçe boğmaktaydı.

Kral ve İmparator arasında, her iki taraftan yapılan bir çok öneriden sonra; İmparator, her yönden kendisine bağlılık yemini önerdi. Ayrıca Allah adına, Kralın emrinde ve komutasında olmak üzere Kudüs’e beş yüz adet şövalye gönderecekti ve tüm bunlara ilâveten de Kralı tamamen tatmin etmesi ve aklında hiçbir şüphe bırakmaması için tüm kale ve hisarları Kralın muhafızlarına teslim etmeyi önerdi. Bunların yanında, paralarını kaybetmiş ve paraları yağmalanmış olanları tazmin etmek için üç bin beş yüz mark ödeyecekti; eğer Kral, aralarındaki antlaşmaya göre kendisinin ve adamlarının sadakat ile savaştıklarını düşünürse, İmparatora tüm toprakları, kaleler ve hisarları ile birlikte geri verilecek; aralarındaki dostluk, bundan sonra da aynı şekilde kalacaktı.

Kral, bu önerileri arkadaşlarına incelemeleri ve böylesi bir anlaşma ile Kralın şerefini küçük düşürücü her hangi bir şey olup olmadığını araştırmaları için sunduğu ve tümünün de tatmin olup olmadıklarını sorduğu vakit, verdikleri yanıtta, her yönü ile Kralın şerefini koruduğunu ve tamamen hoşnut olduklarını belirttiler. Kral bunları duyduktan sonra, İmparator, derhal başta söylenen koşulların tümüne sadıkane bir biçimde uyacağına dair yemin etti ve barış öpüşmesinden sonra, anlatılan tarzda güç birliği yaptılar.

Bu görüşmeden dönen Kral, derhal, daha evvel bahsedilen savaşta ele geçirilen İmparator çadırını, yapılan barış ve dostluk nişanesi olarak İmparatora geri gönderdi. Ayrıca, ele geçirdiği gemilerini de iade etti ve barış görüşmelerinin yapıldığı yerde, çadırlar kurulmasını emretti.

İmparatorun Kantara’ya Kadar Kaçıs ve Lefkoşa’nın Alınması Hakkında …

Aynı günün gecesi, Pain de Caiffa isimli güvenilmez bir şövalyenin önerisi üzerine İmparator, karanlıktan faydalanarak, çok kıymetli ve gözde bir atın üzerinde, hızla oradan ayrıldı. Şövalye, o gece, Kral Richard’ın İmparatoru yakalamak ve zincire vurmak niyetinde olduğunu söylemişti…İmparator da bu sözlere inanır olabileceklerden korkar ve arkasında çadırını, savaş atlarını ve tüm ev eşyalarını bırakarak Mağusa şehrine kaçar. Bu kaçışı duyan Kral Richard, yalan yere yemin ettiği ve sözünü tutmadığı suçlamasıyla İmparatorun arkasından gemileri ile takipçiler gönderdi.

Kral Guy’a, ordusuna komuta etmesi ve karadan Mağusa’ya gitmesi görevini verdi. Ordu, üçüncü gün Mağusa’ya vardı ve şehri, terk edilmiş buldu. Bir kuşatma anında güvenlik altında olamayacağına inanmış olan İmparator, içine girilmesi zor olan, fakat adamlarımız içinden geçmek riskini göze aldıkları takdirde pusu kurup kendilerine saldırabileceği uygun bir ormana gizlenmişti.

Kral Mağusa’ya ulaştığı vakit, eğer İmparator denizden kaçmak isterse kendisini yakalamak ve esir alabilmek için, gemilerdeki askerlerine, kıyı boyunu çok sıkı şekilde kontrol altında tutmalarını ve dikkatli olmalarını emretti.

Kralın burada bulunduğu üçüncü gün, Beauvais piskoposu ve çok ünlü bir kişi olan Drogo de Mirle adındaki asilzade elçi olarak geldiler ve Fransa Kralının, Richard gelmeden ’ya saldırı yapmayacağını, bu nedenle de hiç gecikmeden Kudüs’e gitmesi gerektiğini söyleyerek, Kral Richard’ı, İmparatoru takipten vazgeçirmeye çalıştılar. Elçiler, bu sözleri yanında Richard’a; ana konuları ihmal ettiği, kahramanlığı çok kudretli olmasına rağmen, denendiği vakit hiçbir benzeri olamayacağı bir kez daha ortaya çıkacak olan kendisinin, yan taraftaki topraklarda bulunan binlerce Saraken’e saldırmak dururken, çabalarını, boş işler için harcayarak tükettiği ve masum Hıristiyanlara küstahça zülüm ettiği konusunda serzenişte bulundular. Kral, aldığı mesaja, burada bahsedilmesi uygun olmayacak kelimelerle sinirli bir şekilde yanıt verdi…

Elçiler; Kral Richard’ın derhal Kudüs’e gitmesi ve Kudüs toprakları için çok gerekli olan bir adanın zaptı ısrarında her tür görüş ve konuyu ortaya koymalarına rağmen, bu çabaları sonuçsuz kaldı. Çünkü Richard, İmparator ve adamlarını takiple gelen sonuca çok yakın olduğu düşüncesindeydi ve Rumlara, hak ettikleri şekilde saldırmak plânlarıyla meşguldü.

Kralı, bu niyetinden döndürmek mümkün olmadı.

Kral, elçilerin sözlerini dikkate almayarak Lefkoşa’ya doğru ilerledi. Orası bir bozkır olduğu için, her iki kral [Richard ve Guy] kendisi için yeterli olan yiyecek maddesini beraberinde getirdi. İmparatorun kendilerine tuzak kurma niyeti olduğunu öğrendiklerinden, savaş düzeni içinde ileri doğru ilerlemeye başladılar. Kral, saldırılara karşı koymak için arkadan ilerlemekteydi. Ve aniden, yaklaşık yedi yüz Rum ile birlikte İmparator, saklandığı yerden fırlayarak Richard’a saldırdı. İmparatorun mızrakçıları, mızraklarını, en ön sırada bulunan askerlerimize atmak için tüm becerilerini ortaya koydular. Ancak askerlerimiz çok iyi bir düzen içinde ve hep bir arada olduklarından, bu ok ve mızrak yağmuru bile askerlerimizin dağılmasına neden olamadı.

İmparator, ordumuzun yan tarafını kontrol etmek amacı ile yavaşça ilerlerken, düzenli saflarımızı dağıtmak ya da Kralı bulup vurmak için karmakarışık bir şekilde üzerlerine saldırdı ve Kralın arka tarafta bulunduğunu öğrenince, Krala, iki tane zehirli ok attı. Bu oklar Kralı sinir küpüne çevirdi ve atını mahmuzlayarak, mızrağıyla vurmak için, atını, İmparatorun üstüne sürdü. Fakat İmparator bu saldırıdan kurtuldu ve yapmak istediklerini yapamamanın dehşet ve şaşkınlığıyla, daha evvel bahsettiğimiz Kantara Kalesi’ne doğru, olabilen en hızlı bir biçimde, kaçtı.

Kral, koşuda çok hızlı ve azimli olan ve bu güne kadar hiçbir koşuda kendisini geçebilen başka bir atın olmadığı ünlü İspanyol atıyla kaçan İmparatoru yakalayabileceğinden şüphe duydu ve çok uzaklara kadar onu, ısrarla takip etmekten vazgeçti.

İmparatoru takipten vazgeçen Kral, ordusu ve savaşta ele geçirdiği çok büyük insan gücü yanında seçkin ve asil atla birlikte Lefkoşa üzerine yürüdü. Lefkoşa şehri sakinleri, kendisini kutlamak ve efendileri olduğunu kabul ettiklerini beyan etmek amacıyla, kalabalık olarak Kralı karşıladılar. Kral, karşılayıcılarını barış içinde kabul etti ve efendilerinin değişmesinin simgesi olarak, sakallarının kesilmesini emretti.

Bunu duyan İmparator, büyük bir öfkeye kapıldı.

Öfkesiyle beraber, derhal ve mümkün olduğunca çok, Kralın askerlerinden yakalanmasını emretti.

İmparator, intikamını almak ve acılarını unutmak için, öfkeyle verdiği emri üzerine yakalananların gözlerini oydurttuğu gibi, kol, bacak ve burunlarını da acımasızca kestirtti.

Bu arada Kral, İmparatorun idaresinden vaz geçen asil Rumlardan kendine bağlılık sunanları memnuniyetle kabul etti ve bir rahatsızlık nedeniyle kendini hasta hissedince de, dinlenmek ve iyileşmek için Kıbrıs’ta kalmaya karar verdi.

Birinde, İmparatorun Kızı Ve Hazinesi Bulunan Üç Kalenin Ele Geçirilmesi Hakkında …

Kral Guy; Kral Richard tarafından üç gruba ayrılmış olan kendi ordusuyla Girne, St. Hilarion ve Buffavento kalelerini kuşattı ve ilk iki kaleyi hızla ele geçirdi. Yolları ve ulaşması zor olan yerleri iyi bilen bir rehberin yardımı ile ordu, denizden ve karadan Girne Kalesi’ne saldırdı. Kalede bulunanlar, her hangi bir yardım beklemedikleri için karşı koymadan, kaleyi teslim ettiler.

Teslim alınan kalede İmparatorun kızıyla, hazinesi vardı.

İmparator kaleyi kaybettiğini duyunca büyük bir üzüntü ile kahroldu ve bu kahır, neredeyse kendini deliye çevirdi.

Kalenin burçlarına Kral Richard’ın sancaklarını asan Kral Guy, ardından, askerleriyle birlikte St. Hilarion olarak anılan ikinci kaleye yürüdü. Kale, konumu nedeniyle savunması çok güçlü ve yalnızca, bir yanıyla saldırıya açıktı. Kaledekiler, teslim olmamak için savunma başlattılar ve İmparatordan teslim olmaları emri gelinceye kadar da, birkaç gün boyunca, kaleyi kuşatanlara karşı taş ve küçük mızraklar attılar. Kral Guy, sonuçta kaleyi teslim aldı ve İmparatorun kızını da, kaleye her hangi bir saldırı düzenlenmemesi için, orada bıraktı.

Kral Guy, buradan, Kral Richard’ın hasta olarak yatmakta olduğu Lefkoşa’daki orduya geri döndü ve kısa süre dinlendikten sonra, bu güne değin ele geçirilmez olarak varsayılan Buffavento Kalesi’ne saldırarak, kaleyi ele geçirdi.

İmparatorun Lefkoşa’dan Kantara’ya Nasıl Geldiği ve Kral Richard’ın Ayağına Kapanarak Kıbrıs’ı Kendisine Teslim Etmesi Hakkında …

Yitirilmiş olan İmparatorun muazzam serveti!

İyi olan her şeyin, bol miktarda bulunduğu topraklar!

Her hangi bir düşmanın hiçbir savaş aleti ile ele geçirilemeyecek, ihanet veya kıtlıktan başka hiçbir nedenle alınamayacak olan konumları bakımından, çok sağlam olan kaleler!

İmparator, kötü kaderi tarafından yeteri kadar ezildiği düşüncesindeydi… hayatının bağlı olduğu kızı esir alınmış, kaleleri kuşatılmış ya da ele geçirilmişti… halkı, kendisinden uzaklaştırılmıştı.. kendisi adamları tarafından sevilmemiş, fakat adamları onu hoş görü ile karşılamışlardı… karşı koyacak hiçbir gücü kalmadığı gibi, Kral Richard’dan, yenilen taraf olarak barış ve merhamet istemesi gerekiyordu…

Çaresizdi…

Kral Richard’a, kendisini affetmesini rica etmek üzere elçiler gönderdi. Ve elçilerin ardından da, Kral Richard’ın kendisine hoş görü ile yaklaşacağı eğilimi üzerine, üzüntüsünü gösteren giysileri ve kederli yüzüyle, onları takip etti.

Kral Richard’ın huzuruna gelince onurunu kırarak onun önünde diz çöktü ve elinde hiçbir toprağı ve kalesi kalmadığını, kendisini onun merhametine terk ettiğini ve eğer kendisini demir zincirlere vurmazsa, Kralı, her şeyin efendisi olarak kabul edeceğini söyledi.

Kral üzüntü ile hareket ederek kendisini ayağa kaldırdı ve yanına oturttu. Kızının getirtilmesini emretti. İmparator kızını görünce büyük bir sevinç duydu. Sevgi dolu bir şekilde kızına sarıldı ve gözlerinden yaşlar akarken, kızını, öpücüklere boğdu. Bu olay, Aziz Augustine Yortusu’ndan sonraki ve Pentacost’tan evvelki Cuma günü gerçekleşti. Kral, İmparatoru demir zincirler yerine, gümüş zincirlere vurdu.

Kral, Kıbrıs’ı Ele Geçirip Düzene Soktuktan Sonra, Kudüs Seferi İçin Nasıl Hazırlık Yaptı ve Ordusunu Limasol’a, Nasıl Gönderdi ?

Kral, Kıbrıs’ın tümünü on beş günde ele geçirdi ve oturmaları için, adamlarına verdi. Tüm hisarlar sağlamlaştırılmış, ele geçen kaleler hazinelerle doluydu. Bu kalelerden çok çeşitli pahalı eşyalar, altın kupalar, vazolar, tabaklar, bunlarla birlikte gümüş kaplar, kazanlar ve büyük boy fıçılar; altından eyer, gem ve mahmuzlar; ve yine büyük miktarda çok değerli taşlar ele geçirildi. Aynı zamanda çok pahalı, kırmızı renkte, güzel desenli ve el örgüsü giysiler buldu.

Daha fazlasını anlatmaya ne gerek var ?, diyoruz…

Kral Richard, serveti ile ünlü Lidya Kralı Karun’un nesi olduğu söylenmişse, İmparatorun da aynı şeylere sahip olduğunu gördü ve Kudüs’e yapacağı sefer için gerekli olduğundan, sanki kendisi için hazırlanmış gibi onları sahiplendi.

Cesareti fazla olan kişiyi servetin başarısız kılması, ya da zenginliğin, karakteri zayıf olana gitmesi çok seyrek gerçekleşmektedir.

Tüm bunlar olduktan sonra Kral Richard, ordusunu, Kraliçelerle hizmetçilerin, eşyaları ile birlikte bulundukları Limasol’a geri gönderdi ve Kudüs’e gidebilmek için donanmanın bakım ve onarımına çok dikkat edilmesi emrini verdi.

İmparatoru, Kral Guy’un gözetimine bırakan Richard, küçük kız kardeşini yetiştirmesi ve eğitmesi için de, eşi olan Kraliçeye götürdü.

Kral Richard’ın Donanması Akka’ya Doğru Giderken, Çok Büyük Bir Saraken Gemisinin Ortaya Çıkması Ve Kralın, O Gemiye Saldırarak Ele Geçirmesi Hakkında…

Kral Richard, tüm bu çalışmaları bitirdikten sonra tüm dikkatini deniz seferine yoğunlaştırdı. Gerekli yol eşyaları gemilere yerleştirildi ve uygun bir rüzgâr beklenmeye başlandı. Filo, rüzgârın sefere uygunluğuyla birlikte yelken açarak sahilden ayrıldı. Kraliçeler, Kralla beraber en önde yola çıktılar. Kral, gerekli olan ve Kıbrıs’ta çok miktarda bulunan buğday, mısır, arpa, et ve her tür canlı hayvan gibi erzakın tedariki için, cesur ve görevine düşkün insanları adada bıraktı.

Bunlar olurken, Akka’nın ele geçirilmek üzere olduğu haberi etrafa yayıldı. Kral, çok derinden iç çekerek, şöyle dedi :

– Allah’ım.. bu kadar uzun süren bir kuşatmadan sonra, Akka’nın alınışını ben gelene kadar geciktir.. ve böylece zafer, Allah’ın yardımı ile en şerefli olanın olacaktır”

Richard, işte böyle bir duyguyla en çabuk bir şekilde hazırlandı, en büyük ve en hızlı gemilerinden birine Mağusa’da bindi ve geç kalmış olmaktan dolayı sabırsızlanarak, arzu ettiği gibi en önde yola koyuldu. Diğer gemileri de onu, iyice hazırlıklı olarak ve hiçbir engelden korkmayan bir güçle takip ettiler.

Kral Richard; Savaşta Gösterdiği Başarıdan Dolayı Ve Kaybettiği Kudüs Krallığı Nedeni İle Kral Guy’e Nasıl Merhametli Davrandı Ve Teselli Etmek İçin Kıbrıs Adasını Ödül Olarak Kendisine Nasıl Verdi ?

Bir başkasının düşüşü olmadan, diğer bir insanın yükselmesi çok zor gerçekleşebildiğinden, birinin kaybı, diğerinin kazanımına dönüşmektedir…

Kral Guy, uğruna bir çok kez savaştığı ve Kont Henry’nin ele geçirmekle şöhret kazandığı krallığından, şimdi yoksun kalmıştır. Kraliyet davranışlarına veya karakterine uygun, ondan başka bir kral daha bulunamayacağı gerçeğine rağmen, (davranışlarından dolayı Krallığı hak etmediği için değil) yapmacıksız ve politik entrikalarda deneyimsiz olduğu için ve sadece bu nedenden dolayı, şimdi orada, basit bir yurttaş gibi yaşamaya başlar..

Bu konuda daha çok hürmet edilmesi gerekirken (ki, öyle yapılması gerekirdi), daha da aşağılık kabul edildi. Çok başarılı bir askerdi ve Türkler tarafından işgal altındayken, Akka kuşatmasını büyük bir enerji ve azimle yönetti. Ancak… denize bakan tarafta düşman sayısının gittikçe artması nedeni ile şehre saldırıp, ele geçiremedi.

Sonraları iki Kral, çok zorluklar çekerek şehri alabildiler.

… büyük bir olasılıkla karakterinin sessizliği, en doğal haklarını sağlaması bakımından, kendisine zarar verdi..

Çağın tersliği, bu şekilde idi… Hareketlerinde, her kim ki merhametsiz olarak biliniyorsa, en büyük şerefe ve şöhrete, onun lâyık olduğu kabul edilmekteydi… ve böylece, şimdiki zamanımızda açıkgözlülüğün geçerli bir haslet olması nedeni ile kurnazlık saygı kazanırken, dindarlık ve dürüst davranış, kabul görmeyen hareketler sınıfı içine gömüldü…

Bu arada Kıbrıs adası da, Templar Şövalyeleri tarafından satın alınır… Ve Kral Guy; Richard’ın kendisi için şefkatle hareket etmesine ve çok iyi bilinen dürüstlüğüyle de Kıbrıs adasının hükümranlığını koşulsuz olarak kendisine vermesine kadar, krallığı olmayan bir Kral oldu…

… böylece, Templar Şövalyeleri tarafından adayı satın alma koşulları bir kenara bırakılarak, Kral Guy, Kıbrıs İmparatoru yapıldı.

DİPNOTLAR:

[1] Bu yazı, Geoffrey de Vinsauf tarafından “I’nci Richard ve Beraberindekilerin Kutsal Topraklara Yaptıkları Yolculuğun Notları” (Itinerary of Richard I. and others, to the Holy Land) başlığı altında yaklaşık) M.S. 1191 ve 1192 yıllarında yazılmış olup, Claude Cobham’ın Excerpts on Cyprus adlı kitabının 5’inci sayfasından başlamak üzere alınmış ve Prof Dr Ata Atun tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

[2] Norman : Fransa’nın İngiliz Kanalına kıyısı olan kuzey yöresinde Normandiya adlı bölgede yaşayan ve Fransızca konuşan topluluk üyeleri. [ENC]

[3] Gyenelon : Tarihte bu olayla ilgili her hangi güvenilir bir kaynak olmamasına rağmen, Gyenelon’un, Yunanistan’daki Pelopones bölgesinin güney sahilinde yer alan Yithion (Gythelon) şehri olduğuna ve halkının hükümdara karşı bir davranışıyla da ilgili olarak ‘Gyenelon’ deyiminin bir genelleme olarak kullanıldığına inanmaktayım. [A. A.]

[4] Esneckar : Denizde hayvan taşımaya uygun tabanı düz tekne. [A.A]

[5] Evreux : Fransa’nın kuzey batısındaki HauteNormanida bölgesindeki Eure bölgesinin başkenti. [EB]

[6] Baneria : Fransa’nın kuzey batısındaki HauteNormanida bölgesinde, 10’ncu yüzyıla ait bir şehir. [EB]

EĞİTİM DOSYASI /// PROF DR. NEDİME KÖŞGEROGLU : Küreselleşme Kıskacında Eğitim Sancımız


PROF DR. NEDİME KÖŞGEROGLU : Küreselleşme Kıskacında Eğitim Sancımız

E-POSTA : nkosgeroglu

09 Mayıs 2020 Cumartesi

“…Eğitim anlayışı öyle olmalıdır ki, hümanist bir anlayış ortaya koymalıdır, yani öyle bir anlayıştan geçen insan bir canlıya kıyamamalıdır, bir canlıya vuramamalıdır, şiddetten, terörden uzak durmalıdır. Çevresini ve kültürünü korumalıdır, İşte, belki bu eğitim enstitüsüyle, yapacağı çalışmalarıyla, bu eğitimin gücüyle, ilkesiyle tüm bu sayılan özellikler yerine getirilebilinir…”

Hasan Ăli Yücel

Bir insanın kültürel, toplumsal, mesleksel, bireysel olarak yetişmesinin temelinde; araştıran, sorgulayan, sürekli öğrenmeyi hedefleyen bir eğitim sisteminin varlığı kaçınılmazdır. Eğitim yoluyla kazanılan bilginin hayata geçmesi ise sanatsal bir duyarlılık ve sorumluluk gerektirir. Bilgili ve sanatsal duyarlılığı olan bireyler yetiştirebilmenin ön koşulu ise herkesin eğitim hakkından eşit yaralanmasını gerektirir. Bu makalede eğitim sisteminden eşit yararlanmanın önünü kesen engeller ve bu engellerin nedenlerinin ortadan kaldırılmasında yine eğitimin vazgeçilemez önemi tartışılacaktır. Bu tartışma da birbirinde değerli 60’a yakın kitabı olan, müfettişlik,Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü, ortaöğretim genel müdürlüğü görevlerinden sonra 1935’de İzmir Milletvekili seçilen, 1938 yılında 7 yıl süreyle Milli Eğitim Bakanlığı görevini yürüten ve o dönem de 490 kitabın çevirisini Türkçeye kazandıran Hasan Ali Yücel’in eğitim felsefesi temel alınacaktır.

İçinde Yaşadığımız Sistem :Küresel Dünya Düzeni ya da Düzensizliği!

Bugün içinde yaşadığımız adına bilişim çağı dediğimiz, daha da ileri giderek Nano teknolojinin kucağına düştüğümüz bu çağda; insan olabilmek, insan olma bilincine sahip olmak, bu bilince ulaşmada eğitim fırsatlarında eşit yararlanabilmek, hatta insanca yaşayabilmek… Çok zor! Neden? Çünkü içinde yaşadığımız dünya bugün eşitsizliğin kucağında can çekişiyor! Kısaca en bilinen ifadeyle adı kapitalizm olan yeni terminolojiyle küresel sistem olarak biline bu sistem; para merkezli ilişkilerle, üretenle- tüken arasındaki doğrudan ve hatta dolaylı ilişkiyi ortadan kaldıran, rekabet ortamı ile insanları büyük balıklara yutturan, ekonomik krizler yaratarak önce işsizliği ve açlığı tattıran, sonra da insanlar aşırı tüketen, asgari ücretle çalışmaya ve mutlu olaya davet eden, böylece insanların önce kendisine, sonra da içinde yaşadığı topluma ve toplumsal gerçeklere karşı gittikçe artan bir yabancılaşma duygusunu içselleştirmeye zorlayan, insanları sürüleştirerek, içsel boşluğunu artıran özellikleri içinde barındırır.

Bu sistemin en yaygın söylemi ve vurgusu; “Hayatın adil olmadığını, bu düzende öne geçmenin ancak birbirimizi ezmekle mümkün olduğunu bir yerlere, bir gruba ait olmanın gerekliliğini” aşılamaya çalışır. Bu düzen kurmacası içinde birey önce kendine ama özelliklede diğer bireylere karşı yabancılaşır. Böylece yaşamın nesnel koşullarına yabancılaşan insan yaşama diyalektik duruşunu yitirerek üretim süreci içinde edilgen bir varlık durumuna gelir. Kısaca insanın insanca yaşamasını sağlayan düşünce süreci niteliksiz ve rekabete dayalı eğitim sistemleri içinde kaybolur gider.

Eğitim Sistemi ve Zihinsel dönüşümün Dinamiği

“Eğer bir adam marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa; o değersiz bir yaratıktır. Kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde, her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmuştur onun. Emirle gelen kahramanlıktan, bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten nefret ediyorum.”

Albert Einstein

Oysa insanı diğer canlılardan ayıran “düşünen varlık” olarak tanımlanmasını sağlayan temel fark; bilinci, yani üst beyni kullanabilme özelliğidir. Tüm canlılarda çevreden gelen uyarılar, sinir sistemi aracılığıyla omurilik, orta beyin ve üst beyin tarafından algılanırlar. Diğer canlılarda, çevreden gelen tehlikelere ya da uyaranlara anlık tepki vermeleri ve yaşamda kalmalarını sağlayan sistem; omurilik ve orta beyindir. Bu durum insanları çevresel tehlikelerden korumak için de geçerlidir. Burada amaç, yaşamı korumaktır. Ancak, insanı diğer canlılardan ayıran temel özellik üst beynin kullanılmasıyla gerçekleşir. Üst beyinin gelişimi ise verilen eğitimin niteliği ile yakından ilgilidir. Araştırmaya, sorgulamaya, yaparak öğrenmeye dayanan uygulamalı eğitimde amaç; insanın genetik olarak getirdiği yeteneklerin gelişimini sağlayarak, bilincin gelişmesi ve gelişen bilincin, ilkel duyguları egemenliği altına almasını sağlamaktır. Bu amaca yönelik eğitimden yoksun bireylerde tepkiler; orta beyin düzeyinde, anlık duygu ve içgüdülerin yönlendirdiği davranışlar şeklinde ya da bireyi koşullandıran inanç, gelenekler, görenekler gibi aklın eleştirisinden geçmemiş, sadece alışkanlık haline gelen davranışlardan oluşur. Bilinci geliştiren eğitim sistemlerinin olmadığı, sorgulatmayan, araştırmadan uzak, yaşama geçmeyen ve ezbere dayalı eğitim sistemlerinden geçen bireyler; her zaman “ilkel ben”e hizmet edecek nitelikte ani, saldırgan, ertelenemeyen davranış örüntüleri içinde yıkıcılığa hazır, şiddete eğilimli hale gelirler. Bu tür davranış örüntülerine sahip bireylerden oluşan toplumlarsa, kendi gelişimlerinin önünde kalın duvarlar örerler. Böylece mevcut düzeni, yani “insanın insanı sömürüsü”nü yazgıya dönüştürürler. Yani kürel düzenin devamına katkı sağlar. Bunun sonucunda şiddet,hortlar,kan akar, bir avuç insan servet içinde soluklanırken,yığınların nefesi açlık kokar. Kanıt mı? Bugün; Dünya’da Yaklaşık 7 milyarı bulan dünya nüfusunun, kadın ve çocuklardan oluşan 4 milyarı görece yoksulluk sınırının altında yaşıyor. DB,DTÖ ve IMF gibi uluslar arası finans kuruluşlarının politikaları sonucunda Son otuz yılda dünyanın en zengin %20’si ile en yoksul %20’si arasındaki uçurum 240 katına çıkmış olduğu bilinmektedir.. Bu bakış açısıyla ülkemizde mevcut durumu değerlendirmemiz gerektiğinde; bugün yığınlarca mezun verilen ülkemizde gençler, daha mezun olmadan gözünü yurt dışına çevirmekte, bu şansı yakalayamayan binlercesi işsizlik ordusuna eklemlenmekte ya da “hangi iş olursa” yapar hale gelmektedir. Bu gerçekle yüzleşmeyi derinleştiren diğer önemli bir konu da üniversite mezunu olan gençlerin; 1923’de kurulan Cumhuriyet Devrimlerinin yaşama geçirilmesinde, toplumsal gelişmede, bir değişim ajanı olamamasıdır.

Tam bu noktada üniversitelerin temel görevlerini; “araştırma, eğitim ve toplumla bütünleşme, toplumsal gelişime öncülük etme” şeklinde sıralayabiliriz. Bir eğitimci olarak deneyimlerim; ülkemizde üniversitelerimizin araştırma konusunda, dünya ülkeleri içinde belirli bir düzeyde olduğunu, ancak ülke gerçeklerine yönelik eğitim anlayışı ve toplumla bütünleşme konusunda istenilen düzeyde olmadığını gösterdi. Bu konuyu kısaca açmak gerekirse; sizin tıp fakültesinden mezun ettiğiniz bir öğrenci, yurt dışındaki eğitim kurumlarında hiç zorlanmadan, bir üst eğitime kolayca devam edebilmektedir. Aynı durum farklı mesleklerde de benzerdir. Üniversitelerde yapılan araştırmalarınız da uluslararası arenada kabul görmektedir. Ancak ülke gerçeklerinizden uzak bir eğitim sistemi ve araştırma sonuçları sizi, kendi toplumlunuzla bütünleştirmiyorsa, toplumun ileriye taşınmasında bir değişim ajanı olmuyorsa, sonuçta bu süreç toplumsal acıdan yerinde saymanıza yol açar. Bu durumu, Atatürk’ün dediği gibi, “yerinde saymak bir anlamda geriye gitmektir” ifadesiyle birleştirdiğimizde eğitim çıkmazında yaşanılan içsel bunaltı daha da derinleşecektir.

Çağdaş bilinç düzeyine sahip insan, yıkıcı değil yapıcıdır. Duygusal değil, akılcıdır. Bireysel çıkarlarını asla toplumsal çıkarların önüne geçirmez. Böylece yaşam enerjisini, yüzü topluma dönük, insanlığın aydınlık geleceğine yönelik çalışmaları çoğaltmaya harcar. Ve bu bilinç, topyekün ulusal kalkınma için dış güçlerin kullanacağı kapıları kapatır, asla açık bırakmaz. Bu noktada emperyalizmin kendi varoluşunu sürdürmek amacıyla gelişmekte olan ülkeleri sömürmede, geçmişte sıcak savaşları kullanırken, bugün psikolojik savaşları tercih ettiğini de, ancak ussal bir bilinç görebilir. *İlk olarak* bir ülkenin sömürülmesinde, bağımsızlığının elinden alınmasında yegane yol, “o ulusu borçlandırmaktır.”
*İkinci yol*, bu borç batağındaki insanların uyanmaması için bilinçleri yıkamaktır. Bu noktada eğitim kasıtlı olarak ussal yapıdan çıkarılır, ezbere dayanan, yaşama geçmeyen, geleneklerin tutsağına yapışmış yapıya büründürülür.
*Üçüncü yol olarak*, ülkede kadın- erkek ayrımcılığı, Türk- Kürt ayrımcılığı, geçmişte yaşandığı gibi Alevi-Sünni, sağ-sol ayrımcılığına benzer etnik, dinsel kökenli, ikili karşıtlar, gruplar oluşturulur. Bu karşıtlık içinde ülke insanları yaşam enerjilerini, kendileri, ülkeleri için yaşamak yerine, ikili karşıtlar içinde; üstün olma çabasına yöneltmelerine neden olur. Kardeş kanları yerlere serilir. Ülke otuz yıl süren bir PKK terör batağına gömülür. Karşısında aşırı milliyetçi bir yapı oluşturulur. Sonuçta ilkel düzeyde, anlık duygu ve içgüdülerin yönlendirdiği davranış modeline sahip insanlar çoğalır, ülke iç savaşa girer. Bu kez emperyalizm yeniden kollarını sıvar; kurtarıcı olarak ülkede askeri darbeleri devreye sokar, sıkıyönetimler kol gezer. Gezdiler de zaten.
*Dördüncü yol olarak,* ülkenin tarihsel geçmişi sorgulanır. Ermeni yıkımı su yüzüne çıkartılır, tartışma ortamı açılır. Tartışma değil, aslında bu bir tuzaktır. Ülke aydınları “özür dilerler” konu kapanır!
*Beşinci yol olarak,* ülkenin lideri sıradanlaştırılır, sıradan insan haline dönüştürülür, yaşamları sıradan belgesellere çekilir. Ahlaki değerler o günün koşullarından uzak, bugünün yapay değerleri içinde sorgulanır. Hatta daha ileri gidilerek “bir diktatör” damgası vurulmaya çalışılır ya da aşırı dil kirliliği yaratılarak “betonlaştırma” yoluna gidilir. Yukarıda açıklanan konuların hepsinin, bu ülkenin tarihinde yer aldığını, ussal bir bilinç kazanan göz görebilir.

Ussal bilinç nasıl kazanılır?

Bu sorunun yanıtı öncelikle kendi ülkemiz koşulları içinde aradığımızda, ussal bilince sahip bir insan, bir eğitimci ve bir devrimci kişilik: Hasan Ali Yücel’in eğitim felsefesi içindedir. Ussal bilinç değişimi önceler,emek üretir değişimin koşullarını gerçekleştirmek için harekete geçer. Bu süreçte “önce insan olabilmeyi” önceler ve bu düşüncesini şu sözlerle dile döker: “Benim davam sağ-sol davası değil, benim davam bir ilericilik-gericilik davasıdır.” Bu dava aslında insanın özüne yarışır eğitim sistemlerini hayata geçirmektir.Bunun koşulu çok çalışmak ve devrimci-ilerici eylemleri gerçekleştirmektir. Bu ifadeyi Makal’ın konuya ilişkin görüşlerini paylaşarak sürdürmemiz yerinde olacaktır. “Yücel, Cumhuriyet devrinin eğitim bakanları içinde yurda en çok hizmet eden ve bu yüzden de bütün yıldırımları üstüne çeken bir aydındı. Eğitim sorunlarımızın çözümlenmesi işi, ondan öncekilerce de düşünülmüşse de onun zamanında hızlandırılmış, yeni ilkeler bulunmuş ve bizim toplumumuza uygun yeni kurumlar kurulmuştur. Yücel’in içten, insancıl ve kültürlü bir kişi oluşu, onu Bakanlığının başında bir diktatör olmaktan kurtarmış ve ekip çalışmasına itmiştir. Böyle olunca da adama göre iş ilkesi kendiliğinden ortadan kalkmış, yapılacak işi en iyi bilenler bakanlığın kilit noktalarına getirilmişlerdir” (Makal M.1979.S:110).

Çünkü bu film hala gösterimdedir. Şimdi ad değiştirip “Ergenekon” olur. “Açılım” olur. Yer altı kaynaklarımız, unutturulur. Bu konuyu Atatürk’ün sözleri ile noktalayalım. “*Hangi bağımsızlık vardır ki yabancıların desteği ve öğütleriyle kurulabilmiş olsun? Tarih böyle bir şey kaydetmiyor.” *

Ancak yaşam ikili karşıtlar içinde varlığını sürdürdüğünden, *”* ussal(rasyonel-akılcı) eylem” niteliğinde eğitim’in karşısında, ne yazık ki inanç, gelenek, örf, adet, görenek gibi aklın eleştirisinden geçmemiş alışkanlıkların yönlendirdiği tepkilerden oluşan geleneksel eyleme yönelik eğitim savunucuları da olacaktır. Kaya, eğitmen uygulamalarını sonlandırılmasına ilişkin olayları kitabında şu şekilde açıklar*. “Böylece eğitim aracılığıyla hem ülke ekonomisinin hem de ülke aydınlanmasının yolu kesilecektir. Eğitmen uygulamalarının ortadan kaldırılması için ilk adımı 17.04.1948 tarihli bir genelge ile Yücel’in yerine gelen yeni Milli Eğitim Bakanı Sirer atmıştır. Bu genelgeyle eğitmen yetiştirilmesi işine de son verilmiştir. Bunun diğer bir anlamı, eğitmenler bakanlıkça kapı önüne konmuş oluyorlardı. 1947-48 ders yılında 339 köy okulu kapanacaktır. Sirer’den sonra iş başına gelen Banguoğlu işi bir adım daha ileri götürerek 31.07.1948 genelgesiyle illerde hangi eğitmenlerin işten çıkarılacağını bildiren listeyi valiliklere gönderecektir. Böylece bir yıl içinde 1515 eğitmenin işten uzaklaştırılmasını sağlamıştır. Bu nedenle birçok köy okulunun kapanması ve öğrenci sayısında 30 bin kadar bir azalma olmuştur. Bu durum karşısında 20.01.1949 tarihli bir genelge ile “önemsiz sorunlardan dolayı eğitmenlerin görevlerine son verilmemesini isteyecekti. Oysa 1946-1947 öğretim yılı başına kadar 8675 eğitmen yetiştirilmiş, 8403 eğitmenli köy ilkokulu açılmıştı. 1946 yılında 213.824 köy çocuğu eğitmenli köy ilkokullarında eğitim görmektedir*.” (Kaya Y. 2001.S: 168-9)

PROF DR. NEDİME KÖŞGEROGLU

KAYNAKLAR

  • Coşkun A (1999). Eğitimde Çığır Açan Devrimci; Hasan Ali Yücel. Çağdaş Matbaacılık Ltd şt. S:32-64
  • Joseph A Schumpeter “ Kapitalizm Sosyalizim ve Demokrasi (Cev:İlhan H) Alter yayınları.Mart 2007.S:161 -195
  • Kumbasar A.(2009) “Eğim, İnsan, Uyarılar ve Tepkiler” Cumhuriyet Gazetesi Olaylar ve Görüşler 12 mart. S:2.
  • Dünya Sağlık Raporu (2006). (The World Health Report. Life in the 21st Century A Vision For All WHO; 2000Geneva.)21.yüzyılda yaşam, Herkes için bir vizyon, Dünya Sağlık Örgütü, Ankara.
  • Güran N.(1997). “Kemalizn’in Milli Demokratik Devriminin Eğitim Ayağı: Köy Enstitüleri-2” Bilim ve Ütopya Dergisi İzmir Temsilcisi.S:180.Yıl 15.Haziran.S:63-66.
  • Mutluhan M (2009) “Yabancılaşma ve Şiddet İlişkisinin Psikodinamiği” Bilim Ve Ütopya Dergisi Sayı: 182 Yıl:15 Ağustos S:36-8)
  • Bauman Z (2006) “Bireyselleşmiş Toplum”(Çev: Ezgi Yazıcı). Cumhuriyet Kitap Eki.Sayı: 878. S: 18-19.
  • Makal M. (1979). Köy Enstitüleri ve Ötesi: Anılar, Belgeler. Çağdaş Yayınları Dizisi. No:23 .
  • Kaya Y. (2001). Bozkırdan Doğan Uygarlık: Köy Enstitüleri Antigone’den Mızraklı İlmihal. Tiğlat Maatbacılık.A.Ş .I.Baskı.Birinci Cilt.
  • Kalyan Ar. (2009). “Yönetimde Kadın Erkek Eşitliği: Eşitlik Güçlendirir” Sektörel yayıncılık. Yıl:6. Sayı::63.

ÇİN DOSYASI /// Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU : Çin’e karşı “Havucu Az, Sopası Bol” Ticaret Diplomasisi İle Nereye Kadar ???


Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU : Çin’e karşı “Havucu Az, Sopası Bol” Ticaret Diplomasisi İle Nereye Kadar ???

15 May 2020

Bilindiği gibi 2018 yılından bu yana, ABD ile Çin arasında gümrük tarifeleri savaşı sürüyor. Taraflar zaman zaman birbirlerini tarife dışı engellerle tehdit ediyordu. Görünürde hâlen 550 milyar dolarlık Çin malına ABD, 185 milyar dolarlık Amerikan malına da Çin yüksek tarifeler uygulamakta….

Bilindiği gibi 2018 yılından bu yana, ABD ile Çin arasında gümrük tarifeleri savaşı sürüyor. Taraflar zaman zaman birbirlerini tarife dışı engellerle tehdit ediyordu. Görünürde hâlen 550 milyar dolarlık Çin malına ABD, 185 milyar dolarlık Amerikan malına da Çin yüksek tarifeler uygulamakta. Ancak 15 Ocak 2020’de ikili ticaret görüşmelerinin tamamlanmasından sonra Şubat ayı başında, Çin ABD den yaptığı ithalatın 75 milyar dolarlık kısmında tarifeleri % 10’dan % 5’e, geri kalanı içinde tarifeleri % 5’den %2,5’a çekti. Tarım ve enerji ürünlerini de içeren 196 mala cezalı tarifeleri de affetti. Anlaşma gereği ABD hemen mukabele etti. 120 milyar dolarlık mal ithalatı için Çin’e uygulanan % 15’lik tarifeler, % 7,5’a çekildi. Ham petrol, domuz ve dana eti et, tavuk, soya fasulyesi ithalatındaki yüksek tarifeleri de % 2,5 ila % 5 arasında indirdi. Nisan ayında ise bahar rüzgârları esmeye yeniden başladı ve Trump yönetimi 120 milyar dolarlık ithalattaki vergi oranlarını % 15’den %7,5’e indireceğini, ancak 250 milyar dolarlık ithalattaki tarifelerinin bir süre daha devam edeceğini açıkladı. Çin bu açıklamaya da kayıtsız kalmadı ve salgın ortasında ABD’den ilaveten 200 milyar dolarlık ithalatta bulunacağını ilan etti.

Tam Gönül Yayları Gevşiyor Derken

Malum “Nisan-Mayıs ayları; Gevşer gönül yayları”… 12 Mayıs’ta Çin ABD’den ithal etmekte olduğu 79 malı da tarife listesinden çıkaracağını duyurdu. Anlaşılan bizim burada 19 Mayıs Gençlik Bayramı’nı sanal olarak kutlayacağımız sırada, bu karar yürürlüğe girecekti. Üstelik bu liste tıbbî dezenfektanları, nadir bulunan metal ve bileşimleri, nikel ve alüminyum alaşımlarını kapsaması bakımından önemliydi ve Çin’in ABD lehine ilan ettiği beşinci tarife listesiydi. Bu olumlu adımlar hep 8 Mayıs tarihinde tarafların yeniden ticaret görüşmelerine başlayacaklarının habercisi olarak kabul edildi. Nitekim ABD Hazine sekreteri Steven Mnuchin, ticaret temsilcisi Robert Lighthizer ve Çin Başkan yardımcısı Liu He, telefonda görüşerek ABD-Çin ticaret anlaşması için Haziran 2020’yi işaret ettiler. Biz de inandık. “Demir tavında dövülür” diye düşündük. Boğazına kadar salgına batmış şu içine daralan dünyanın artık uzlaşmaya bir yerden başlaması gerekiyordu.

Vur Abalıya” Tavrının Makûs Sonucu

Ama “hot-zot” ile dünyayı yöneteceğini sanan Trump birden bire bir COVID 19 soruşturması başlattığını açıkladı. “America First” büyük sözünün içini doldurarak, ABD’yi gerçekten salgın birincisi yapan “Bu virüs nereden gelmişti? Wuhan’da laboratuvardan mı sızmıştı? Yoksa birisi getirip, ABD’nin eşiğine mi bırakmıştı?”. Avustralya da soruşturmaya hemen katılacağını açıkladı. “Bu konu nasıl soruşturulacak? Bu işi kim yapacak? WHO (Dünya Sağlık Örgütü) mü? Bulunan sonucu kim doğrulayacak?” diye düşünmeden Çin ile aynı bölgeyi paylaştığını unutuverdi. Ama bakın şimdi ne oluyor; bir kere soruşturma başlatan taraflar Çin’e, Çin de onlara sopa atıyor. Bu hafta Çin, Avustralya’daki dört mezbahadan ithal ettiği etleri, sağlık standartlarına uygun olmadığı gerekçesi ile durdurdu ve yine bu ülkeden yaptığı arpa ithalatına cezai tarifeler açıkladı.

Bu Zikzakların Amacı Çin’i Durdurmaksa

Biraz havuç, kıstırdığın yerde bol sopa iyi bir diplomasi değil. Şu sıra hiç değil. Ama tüm dünya bir virüsün pençesinde kıvrım kıvrım kıvranırken Çin almış başını gidiyor. Nehirler üzerine setler yapıp hâlâ barajlar kuruyor. Bu, çevresindeki Vietnam, Kamboçya, Mynmar gibi komşularına “Suyumu bulandırdın” demekten daha beter bir muamele. Onlar da suları kısıldıkça Sam Amca’nın silindir şapkasını bir türlü doğru dürüst takamayan Trump’ın kapısına gidiyorlar. Pakistan’da İndus Nehri üzerine kurduğu baraj, Narendra Modi’nin yüzünü morartıyor. Trump’ın Orta Doğu’daki en önemli müttefiklerinden biri olan İsrail, ABD’nin bölgede ne yapacağını bilmediği için Çin’e yeşil ışık yakmış durumda. Çin Hayfa’da eski limanın 3,5 km kuzeyinde yeni bir liman inşa edip bunun 25 yıllık işletmesini garantiliyor. Belki buraya Musul’dan boru hatları ile petrol akıtacak. Daha bitmedi. İsrail’de su arıtma projelerine giriyor ve en önemlisi 5G teknolojisinde işbirliği anlaşması için ön adımları atıyor. Balkanlara köprüler kurup, raylar döşemeye devam. Akdeniz’de Libya’ya uzanıp mühimmat sevk etmek salgınla bile yorulmayan Çin’in gündeminde. Hâlen bu ülkede faal bulunan 75 Çin şirketi 18,8 milyar dolarlık iş hacmi yaratıyor. Libya’da 36.000 Çinli işçi ve mühendis, 50 ayrı proje kapsamında, raylı sistem ve konut, telekomünikasyon ve baraj inşası peşinde. Ben artık, Çin’in İran ile olan ticarî ilişkisine değinme gereğini bile duymuyorum. İşte bütün bunlar, Çin’e anlaşma ümidi verirken aynı zamanda neden çelme takma ihtiyacı hisseden Trump yönetiminin davranışını açıklayacak kadar önemli.

“Kedinin Rengi”

1978 yılında masa tenisi turnuvaları ile dünyaya yeniden eklemlenen Çin, o günlerde Deng Xiaoping’in “Kedinin fare tutması önemli. Renginin siyah veya beyaz olması değil” diyerek bir sistem tercihi yapmıştı. Önce piyasa Leninizm, Şimdi Otokratik Kapitalizm derken, kolektif kapitalizm ile yönetilen Çin, aslında bildiğimiz “Kadim Çin”. Ama “Kadim Çin”, gençleşmiş ve dinamik bir Çin. Kabına 35-40 yıldır ancak bu kadar sığabildi. Şimdi artık seddini aşmış koşuyor. Tutabilene aşk olsun! Trump ve şürekâsı, Çin ile didiklenmek yerine daha yaratıcı yollar bulsa çok iyi olacak.

BİYOLOJİK SAVAŞ DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : KORONA VİRÜSÜ İLE BİYOLOJİK SAVAŞ


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : KORONA VİRÜSÜ İLE BİYOLOJİK SAVAŞ

12 Mayıs, 2020

2019-20 kış aylarından başlayarak dünya hiç beklenmedik bir biçimde virüs görünümlü bir biyolojik savaşa doğru sürüklendi . Medya ile dünya halklarını istedikleri doğrultuda yönlendirerek çıkarcı senaryolara dünya kamuoyunu önceden hazırlayan egemen güçler ve görünmeyen gizli dünya devleti yapılanmaları ,halk kitlelerinin hiç beklemediği bir anda yeni bir virüs belası çıkartarak ve dünya gündemini beş gramlık mikrobun insafına terk ederek bütün insanlığı ve canlılar dünyasını ölümcül bir tehdit ile karşı karşıya bırakmışlardır . Dünya kamuoyu özel çıkar merkezlerinin kendileri için gerçekleştirmeye çalıştıkları senaryolarla sürekli olarak işgal edilirken ,uzun zamandır hazırlanmakta olan bir alternatif savaş türü olarak yeni biyolojik savaşın adımları da birbiri ardı sıra atılıyordu . Halk kitleleri merkezi coğrafyada yıllardır sürüp giden savaş tehlikesinden kendisini kurtarmaya çalışırken , bu bölgede istedikleri gibi normal bir askeri savaş senaryosunu uygulama alanına getiremeyenlerin , bunun yerine bir alternatif çatışma türü olarak, biyolojik savaşı yavaş yavaş dünya gündeminin tam ortasına oturtmaya başladıkları görülüyordu . Geçmişten bu yana dünyayı yönlendiren kapitalist emperyalizmin , gelecek dönemlerde de yola devam edebilmek için savaş senaryolarını birbiri ardı sıra öne çıkardıkları ve askeri savaşlarla hegemonyalarını devam ettiremedikleri aşamada, bu kez kimyasal ya da biyolojik savaşları B ya da C planları olarak devreye soktukları zaman içinde göze çarpıyordu .Halk kitleleri medya ile uyutularak başka yönlere doğru çekilirken , aslında güç merkezlerinde yer alan ve dünyayı yönlendiren merkezler de , savaş yolu ile dünyayı değiştirmek üzere bir üçüncü dünya savaşını merkezi coğrafya da çıkartamayınca , değişim çizgisinde yeni dünya düzeni kurmak üzere olayları yönlendiren merkezler bu kez yıllardır iyi hazırlanmış bir biyolojik savaş ile insanlığın kaderini çiziyorlardı .

Dünyanın doğu bölgelerinde başlayan uygarlık öncesi gelişmelerin zamanla batıya doğru kaymasıyla ,bugünkü dünyayı yaratan uygarlık birikiminin önce Avrupa kıtasında başladığı ve daha sonra da Amerika kıtasında devam ettiği bilinmektedir . Dünya Ortaçağ’dan çıkarken icatlarla yaratılan uygarlığın arkasından keşifler gelmiş ve ulaşım araçlarının gelişmesi üzerine, insanlık dünya kıtalarına yayılarak hep bir küresel egemenliğin arayışı içinde olmuştur. Sömürgeciliğin tarihi incelendiği zaman emperyalist saldırı ve işgal girişimleri ile bunların sonucunda ortaya çıkan savaş dönemlerinde askeri savaşların yanı sıra ,kimyasal ya da biyolojik savaşların da zaman zaman gündeme geldiği ve dünya konjonktürüne göre sırayla devreye girdikleri , dünya tarihi incelendiği zaman anlaşılmaktadır . Bugün de yaşanan süreçte birbirini izleyen savaş konjonktürlerinde , askeri saldırı ve savaşların tam anlamıyla başarılı olamadığı aşamada kimyasal ve biyolojik savaş türlerinin yedekten çıkartılarak uygulama alanına aktarıldığı görülmektedir . İnsanlık tarihi her türlü savaşın ve sıcak çatışmaların örnekleri ile dolu olduğu için, günümüzde yaşanan olayları anlayabilecek bilgi birikimi insanlığın elinde vardır . Geçmişin olayları birbiri ardı sıra belirli bir bağlantı ya da konjonktür içinde ele alınırsa, bazı gelişmelerin yeni olayları tetiklediği ya da başka olayların da yeni süreçleri başlattığı ortaya çıkmaktadır . 2020 yılında küresel çapta yaygınlık kazandırılan virüs savaşının da tarihteki benzerlerine uygun olarak , yeryüzünde yaşayan bütün insanlığı bir biyolojik savaşın içine doğru çektiği gözler önüne çıkmıştır .Bu durumda dünya halkları bir oldu bitti ile karşılaşırken ,güç merkezleri arasındaki hegemonya çekişmesi gene aynı doğrultuda devam etmiştir .

Bugün yaşanmakta olan biyolojik savaş öncesinde emperyalistlerin küresel egemenlik amacıyla merkezi coğrafya ya yöneldikleri , bu bölgedeki ülkeleri işgal ederek ya da saldırarak bir otorite boşluğu alanı yarattıktan sonra, burada yerleşmeye çaba gösterdikleri , uzunca bir süredir gözlemlenmektedir . Ne var ki , Yirminci yüzyılın ilk yarısında iki dünya savaşı çıkararak İsrail’i kuran Siyonizm’in, yeni dönemde Büyük İsrail ütopyasını gerçekleştirmek üzere ve bunun için üçüncü bir dünya savaşı gerçekleştirmek amacıyla her türlü siyasi ,ekonomik ve askeri senaryoyu devreye sokmasına rağmen, bunun bir türlü gerçekleştirilemediği görülmüştür. Dışarıdan tezgahlanarak kimyasal bomba ve silahlar yardımı ile kimyasal savaş girişimleri sıcak çatışma ortamında B planı olarak çıkartılması senaryoları ile de sonuca varılamayınca, askeri ve kimyasal savaşların devre dışı kaldığı bir aşamada laboratuvarlarda uzun süredir hazırlanan yeni virüs yapılanmaları üzerinden biyolojik savaş çıkartılması yoluna gidilmiştir . Bugün yaşanmakta olan virüs saldırısı süreci her türlü çabaya rağmen çıkartılamayan üçüncü dünya savaşının, biyolojik koşulların zorlanmasıyla geliştirilen C planının uygulamaya getirilmesinin bir sonucudur . Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya çıkan küreselleşme döneminde , kapitalist sermaye ve egemen güçler yeni dünya düzeni adı altında süper bir dünya imparatorluğu kurmaya çalışmış ama köşe başlarını işgal etmiş olan Siyonist yapılanma , bu süreci İsrail’in çıkarları doğrultusunda başka yönlere doğru çekerek değiştirdiği için, Amerika ile İngiltere’nin arası açılmış ve böylece batı emperyalizmi bölünme içine sürüklenince , var olan askeri güçleri ile üçüncü dünya savaşı çıkartamayanların , zaman içerisinde C planı olarak hazırladıkları biyolojik savaş senaryosunu, bir kıyamet senaryosu gerçekleştirmek üzere , son çare olarak bir laboratuvar virüsü aracılığı ile meydana çıkartmışlardır .

Ortaçağ sonrasında insanlığın yaşadığı yeni ve yakın çağlar dönemlerinde Avrupa merkezli batı emperyalizmi ,bütün dünya kıtalarına saldırarak ve buraları işgal ederek kendilerine bağımlı sömürge imparatorlukları kurmuşlar ve bunlar üzerinden bütün dünyayı Avrupa merkezli bir yönetim düzeni çatısı altında yirminci yüzyıla kadar yönlendirmişlerdir . Yirminci yüzyılda Amerika’nın yeni dünya olarak ön plana geçmesiyle birlikte, eski emperyalist Avrupa’nın geride kaldığını ve bunun yerini Amerikan emperyalizminin aldığını tarih kitapları yazmaktadır . Tarih öncesi dönemlerde sıklıkla görülen biyolojik savaş türlerine , Ortaçağ ve sonrası dönemlerde de rastlanmış ve insanlık yaşam yoluna devam ederken ,her aşamada otoriter yönetim oluşturmak ya da geniş alanlara yayılan imparatorluk kurmak isteyen güçlerin kozlarından biriside biyolojik savaşlar olmuştur . Bakteri ve virüslerin tarihte biyolojik silah olarak kullanılması tarih öncesi dönemlerden başlayarak, daha sonraki dönemlerde de yeni örneklerinin öne çıktıkları görülmüştür . Avrupa merkezli dünya tarihi incelendiği zaman o dönemin insanlarını tehdit eden biyolojik savaşlarda kullanılan mikropların , Çin ,Hint ve Kırım gibi doğu ülkelerinden elde edilmiş ve buralardan sağlanan bakteri ve virüslerin belirli gruplar tarafından dünyanın çeşitli bölgelerine dağıtılarak , küresel bir afet ya da kaos ortamının yaratılmak istenmiştir . Hasta ya da ölmüş insanların bedenlerinden elde edilen parçacıklar mikrop yaymak üzere kullanılmış ,bunların üzerine sürülen bakteri ve mikropların diğer insanların bulunduğu yerlere taşınmasıyla birlikte , binlerce insanı tehdit eden çeşitli biyolojik savaşlara doğru insan topluluklarının sürüklenmesi senaryo sahipleri tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . Mikroplu hastalıklar yüzünden zehirlenerek ölmüş insanların bedenleri çeşitli bölgelere ve ülkelere yayılmış, bazan da kasıtlı olarak belirli toplulukların içine atılarak biyolojik savaşın yayılmasına aracı olacak vahşi saldırılar ile sonuç alınmaya çalışılmıştır . Ölü bedenlerin biyolojik silaha dönüştürülmesi ile hegemonya savaşlarında hedefe ulaşılmaya çalışılmıştır .Veba mikrobundan ölen insanların bedenlerinin mancınıklar aracılığı ile toplulukların üzerine atılmasıyla binlerce insan öldürülmüştür .İnsanlığın uygarlık yolunda yürümesi ancak bu tür engellerin aşılmasıyla mümkün olabilmiştir .

İnsanlığın dinin egemenlik kurduğu Orta çağ döneminde , ciddi bir din savaşları süreciyle karşılaşması üzerine ,Avrupa kıtasında bin yıllık bir dönem içinde önce İberik yarımadasında Yahudi –Hırıstıyan ,sonra Müslüman-Hırıstıyan ve daha sonra da Katolik-Protestan kimliklerine dayanan din ve mezhep savaşları yüzyıllarca cereyan etmiştir . Hırıstıyanlığın hızla yayılması üzerine Vatikan merkezli bir Avrupa yapılanması öne çıkmıştır . Hrıstıyanlar herkesi kendi dinlerine bir haç işareti yaptırarak çekmeye çalışırlarken ,aynı zamanda din mahkemelerinde Hrıstıyan olmayanları yargılayarak mahkum etmişler ve daha çok da Yahudileri din mahkemelerinde cezalandırarak giyotin aracılığı ile ölüme sürüklemişlerdir . Irki kimlikleri yüzünden azınlıkta kalan Yahudiler de ,özellikle Kırım’dan getirdikleri mikropları Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yayarak, bütün Avrupa kıtasını yok etme senaryosu çizgisinde bir biyolojik savaş ortamında silah olarak kullanmışlar ve böylece Hrıstıyan fanatizmine karşı durarak ,giyotinin karşısına doğu bölgelerinden getirdikleri mikropları çıkarmışlardır . Vatikan’ın giyotin imparatorluğuna karşı doğulu mikropları biyolojik silah olarak kullanan Yahudiler, Avrupa kıtasında yok edilmekten kurtulmuşlardır . Batı Avrupa’daki Endülüs devleti yok edilirken , Doğu Avrupa’da yeni bir Müslüman devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu kurulunca , Hrıstıyan fanatizmine karşı İslam gücünün yeniden örgütlenerek devreye girdiği ve böylece geçmişten gelen, Hrıstıyan-Yahudi çatışmalarının önü kesildiği görülmüştür . Osmanlılar Avrupa içlerine geldikleri zaman önce Protestanlığı –Katolikliğe karşı desteklemiş ve daha sonra da tırmanan Hrıstıyan-Yahudi çekişmesinin büyük kanlı savaşlara dönüşmesine izin vermemişlerdir . Osmanlı adaletinin Avrupa topraklarına taşınmasıyla birlikte , Vatikan’ın hedefi olan bir Hrıstıyan Avrupa yaratma senaryosu gerçeklik kazanamamıştır. Veba salgını sonunda milyonlarca Avrupalı ölünce giyotin dönemi sona ermiştir . Daha sonraki dönemlerde bir Müslüman devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu Vatikan’ın Hrıstıyan fanatizmini dengeleyerek Avrupa da yeni bir barış kurmuştur.

Dünya tarihinin yazdığı üzere biyolojik ve kimyasal silah ve savaşların tıpkı askeri silah ve savaşlar gibi saldırı ve yok etme amaçlı kullanılabilmesi sayesinde, mikroplar ve bakteriler de en öldürücü silah olarak her zaman gündeme gelebilmiştir . Biyolojik silahların da bir başka kategori olarak savaş literatüründe yer alması yüzünden, sonraki dönemlerde de benzeri biyolojik savaş senaryoları gündeme getirilerek uygulanmıştır . Bir anlamda normal silahlardan daha kolay kullanılan bu malzemeler günümüze kadar her türlü savaş senaryosu içinde yerlerini almışlardır . Devletlerin büyüyerek güçlenmeleri sonucunda silah alanında da yenilikler yapılmış ve bakteri ,virüs ya da parazitlerin yaşam yeri olarak büyük laboratuvarlar, zamanla biyolojik ve kimyasal silah üretim merkezleri konumuna gelmişlerdir . Şarbon, çiçek ve sıtma gibi hastalıkların mikroplardan bulaşması yüzünden laboratuvarlar hem silah hem de mikrop üretim merkezleri olarak devreye girerek bugüne kadar emperyalistlerin güdümünde etkinliklerini sürdürebilmişlerdir . Hastanelerin ötesinde Tıp Fakültelerinin ve Üniversitelerin gelişmesiyle mikrop alanındaki bilimsel çalışmalar son yıllarda hızla artmış ve güçlü mikrobiyoloji enstitülerinde insan toplumlarına yönelik mikrobik tehditlerin ortadan kaldırılması doğrultusunda önemli bilimsel gelişmeler elde edilmiştir . Çağdaş dünyanın en ileri alanlarından birisi olarak ortaya çıkan ilaç sektörü , bugünün dünyasını ayakta tutan önemli alanlardan birisi konumuna gelmiştir .Laboratuvar çalışmaları hastalıkları önleyecek güçlü ilaçlar üretebildiği gibi , yeni hastalıklara yol açacak güçlü zehirler ve bakterileri de biyolojik silah olarak mikrobiyoloji biliminin verileri doğrultusunda devreye sokabilmişlerdir .Bilimsel devrimler sayesinde biyoloji alanında yeni keşifler gerçekleştirilmiş ve dünya kıtalarında ortaya çıkmış olan bir çok virüs ya da biyolojik hastalıklar için çeşitli ilaçlar ya da aşılar üretilebilmiştir . Bu sayede kitleleri kırıma uğratan mikrop salgınlarının önü kesilince ,son yıllarda dünya nüfusunda bir patlama yaşanmıştır . Dünya Sağlık Teşkilatının Birleşmiş Milletler’deki bu tür çalışmaları da olumlu sonuçlar vermiştir .

Mikroplar, bakteriler ve virüsler fen bilimlerinin ve tıp dünyasının konuları olmasına rağmen , toplumsal yansımaları nedeniyle siyasal amaçlı olarak da kullanılmışlardır .Bu doğrultuda biyolojik savaşlar , insanlığın geleceği açısından sosyal ve siyasal bilimlerin de farklı yönlerden inceleme alanına girmektedir . Bu açıdan örnek gösterilebilecek çeşitli kitaplar arasından bir tanesi son olarak yaşanmakta olan Korana virüs sorunu açısından örnek gösterilebilir . 2009 yılında New York’ta yayınlanarak dünyanın geleceği ile ilgili olarak gündeme gelen “ Yedi ölümcül senaryo “ isimli kitabın içinde yer alan senaryolardan birisi olarak kitabın üçüncü bölümünde incelenen konu “PANDEMİC”tir .Bu bölümde dünyanın geleceği için tehlike arz eden ve tehdit yaratan 7 konu ayrı bölümler biçiminde ele alınmakta ve yakın bir gelecekte ortaya çıkacak bir virüs aracılığı ile dünya nüfusunun azaltılmasının planlandığı açıkça dile getirilmektedir . Gelecekte dünyayı yok edebilecek senaryoları ele alan bu kitapta ,Pakistan’ın çöküşü ,Çin’in dünyaya saldırısı ,ekonominin iflası ,küresel bir savaşın çıkması ,Amerika’ya büyük bir iç savaşın gelmesi, İsrail’in kıyamet senaryosu olarak Armegeddon savaşının gerçekleşmesi ile birlikte, bir de PANDEMİC başlığı altında , bir virüs örgütlenmesi ile dünyanın başına yeni bir biyolojik savaş belasının örülmesi anlatılmaktadır . On iki yıl önce yazılmış olan bu kitabın üçüncü bölümünde virüs saldırısı üzerinden insanlığın büyük bir biyolojik savaşa doğru sürüklendiği anlatılırken, böyle bir durumun çok yakın bir zaman dilimi içinde gerçekleşeceği belirtilmektedir . Böylesine bir bilimsel çalışma aracılığı ile biyolojik tehdidin dünya kamuoyuna açıklanmasına rağmen , hiçbir devletin ya da uluslararası kurumun harekete geçerek önlem almaması yüzünden ,dünya bugün çok büyük bir biyolojik savaş tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır . ANDREW KREPİNEVİCH isimli araştırmacı tarafından kaleme alınan ilgili kitabın adı “7 ÖLÜMCÜL SENARYO “dur. New York’ta basılan kitap bütün dünyaya dağıtılmış ama büyük virüs tehditi bu kitapta açıklanmasına rağmen gerekli önlemler alınmamıştır . Son olaylarda uluslararası görev sahibi olan Dünya Sağlık Örgütü’nün de geride kalarak gereken önlemleri alamadığı hayretle izlenmiştir .

Kitabın ilgili üçüncü bölümü incelediğinde çok yakın bir zaman dilimi içinde dünyayı büyük bir PANDEMİC tehlikesinin beklediği kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır . Güney sınırı üzerinden alttaki komşu Meksika’nın ülkesine girildiğinde, milyonlarca işsiz ve yoksul insanın ABD’yi çevrelediği ve bu geri kalmışlık yüzünden Meksika toplumunun çok kolay bir biçimde virüs saldırısı karşısında yok olabileceği ve bu salgının Amerikan sınırlarını da aşarak dünyanın süper gücü olan bu ülkeyi de tehdit edeceği kitapta vurgulanmaktadır . Her türlü virüsün kolaylıkla yerleşebileceği ve yayılacağı bir ortam olan Meksika’nın virüs merkezi olarak ABD’yi yakından tehdit ettiği bu kitapta dile getirilmektedir . ABD ile Meksika arasında gidip gelerek her iki ülkede birlikte yaşayan işçi ve emekçi yoksul kitle her türlü mikrobu barındırmada merkezi rol oynayabileceği gibi, Amerikan kıtasının hem kuzeyini hem de güney bölgesini Pandemi olarak tehdit etmektedir . Zengin bir ülkede yaşayan Amerikalılar lüks bir yaşam düzeyinde varlıklarını sürdürdükleri için , mikrop ve bakteriler üzerinden gelişecek bir biyolojik savaşın hedefi olarak çok hızlı bir biçimde çöküşe doğru kayabileceği kitapta dile getirilirken , dünyanın en güçlü ülkesi olarak ABD’nin son virüs saldırısı karşısında nasıl aciz ve yetersiz kaldığı açıkça ortaya çıkmıştır . ABD yönetimi bu durumun farkına vardığı noktada, güneyden gelecek yoksulların saldırılarına karşı Amerika ve Meksika sınırına duvar örmeye başlamıştır . ABD gibi çok büyük bir ülkenin, hem kamu düzenini hem de halk sağlığını tehdit edebilecek böylesine bir tehdide karşı çıkarken , çoktan sınırlarını güvence altına alarak yoksulların dünyasından gelen virüslerin ülkesinde cirit atmasına izin vermemesi gerekirdi .Şu an Corona saldırısında en çok insan kaybını ABD’nin vermesi üzerinde bütün dünya ülkelerinin artık bir düşünmesi gerektiği açıktır . Normal olarak Amerikan yaşam biçimini tümüyle ortadan kaldırabilecek böylesine bir virüs salgını karşısında süper güç olarak ABD’nin daha hazırlıklı olması ve fazla insan kaybını kesinlikle önlemesi gerekirdi .

Virüs saldırısı ya da Pandemi tehlikesi denilince akla gelen İspanyol gribi gibi olumsuz deneyler insanın önüne çok önemli olumsuz sonuçları getirmektedir .Birinci dünya savaşı döneminde ortaya çıkan bu salgının üç aşamada geliştiği , birinci dalganın bittiği aşamada ikinci , ikinci dalganın bittiği aşamada da üçüncü dalganın öne çıkarak elli milyondan fazla insanın hastalanarak ölmesine yol açtığı görülmektedir . Bütün virüs salgınlarında bu tür aşamalar yaşandığı için Corona olayında da benzeri ihtimaller akla gelmekte ve bu konuda sorumlu durumunda olan merkezlerin geçmişten dersler alarak buna göre hareket etmesi zorunluluk kazanmaktadır . Kitabın yazarı hızla artan dünya nüfusunun getirmiş olduğu kalabalık kitlelerin her bölgede patlamaya hazır oluşumlar olduğu gibi , Amerikanın güneyinde yer alan yoksul halk kitlelerini de ABD’yi yıkacak bir kapı önü kaos oluşumu olarak görmektedir . Güneyden gelebilecek böylesine yıkıcı bir oluşumun ülkeyi tehdit etmemesi için , genç Amerikalılar’ın kuzey bölgesine doğru yürüyerek bu boş alanlarda yeni ülkeler ve de devletler oluşturmaları bir alternatif oluşum olarak gündeme getirilmektedir . Şimdiye kadar hep batıya yönelerek hareket eden Amerikan toplumunun yeni dönemde artık kuzeye doğru yönlendirilmeye çalışılması da eskisinden çok farklı bir yeni dönemi öne çıkarmaktadır . Meksika sınırından ABD’nin güney eyaletlerine yönelik olarak gelişebilecek bir büyük göç hareketi virüs üzerinden gelişecek Pandemi’yi Amerikan toplumunun göbeğine taşıyabilecektir . Bu gibi olumsuz bir durumda Amerikan devleti uluslararası bir sağlık krizi ile karşılaşabilecektir . Bu gibi durumlarda güney eyaletlerinin bir acil durum yapılanmasına yönelmesi sorunu çözmeyecek, aksine gecikme ve hazırlıksızlık üzerinden büyük bir toplumsal kaosa meydan verebilecektir . On iki yıl önce yazılmış olan bir kitabın içindeki bilgilerin günümüzde doğrulanması karşısında ,bu durumdan ders almak ve gerekli önlemleri yerine getirmek gibi bir kamu görevi ilgilileri ve yetkilileri beklemektedir .

Corona virüsü üzerinden gündeme gelen son Pandemi olayında her yönü ile bir laboratuvar üretimi mikrop yapılanması ile insanlık karşı karşıya gelmiştir . Önce Paris’teki Pastör Enstitüsü daha sonra Almanya’daki Robert Koch enstitülerinde ön çalışmalar yapılmış ve daha hazırlanan yeni virüs ABD’ye götürülerek bu ülkenin laboratuvarlarında güçlendirilmeye çalışılmıştır . Daha sonra da bir askeri ekip bu virüsü uçakla Çin’e götürerek bu ülkenin Vuan eyaletinde güçlendirmeye devam edildikten sonra yeni virüs burada bırakılarak , dünyaya dağıtım operasyonu Çin devletinin sırtına yüklenmiştir . Son yıllardaki olağanüstü yapılanmalarıyla ABD’nin yerini almaya çalışan süper güç konumu ile Çin Halk Cumhuriyeti tam dünyanın ekonomik merkezi olmaya doğru adım atarken , bir virüs komplosu ile karşı karşıya kalarak bütün dünya ülkeleri için sakınılması gereken bir emperyalist güç konumuna düşürülmüştür . Veba ve çeşitli virüs saldırıları ile önceki dönemlerde boğuşmuş olan dünya halkları yeni dönemde beklenmedik bir biçimde güçlendirilmiş ve zenginleştirilmiş bir mikrop demeti olarak Corana saldırısına karşı kendisini korumak zorunluluğu ile karşılaşmıştır . Beş kıtaya yayılmış olan sekiz milyarlık nüfusu ile dünya ülkeleri bir araya gelerek biyolojik saldırıya karşı bir dayanışma önlemi alma şansını elde edememişler , uçaklar ve diğer araçlar kullanılarak yapılan virüs dağıtımları sonucunda bütün ülkelerin halkları çok ciddi bir tehdit saldırısı ile yüz yüze getirilmiştir .Corona 19 ismi virilen yeni virüs 2019 yılında ortaya çıktığı için adına 19 rakamı eklenmiştir . Hal böyle olmasına rağmen 2019 yılında virüs salgını öne çıkarılmamış , gereken hazırlıklar yapıldıktan sonra 2020 yılının kış ayları itibarıyla virüs açığa çıkartılarak görevli ekipler tarafından dünyanın çeşitli ülkelerine uçak seyahatları aracılığı ile yayılmaya çalışılmıştır . İnsanlığın ve dünya düzeninin sona ermesi doğrultusunda bir kıyamet senaryosu peşinde koşan siyasal merkezler , Corona adı verilen biyolojik silah saldırısına karşı zamanında harekete geçememişler ve bu yılın başından itibaren bütün dünyaya dağıtılan mikroba karşı gerekli olan önlemleri alamamışlardır . Batı ile işbirliği içinde olan ülkelerde bu hazırlıklar bilinmesine rağmen dünya alanında bu küresel saldırıya karşı çıkılmamıştır.

Yirmibirinci yüzyılda dünya düzenini tepeden tırnağa değiştirmek isteyen emperyal merkezlerin devrede olmaları nedeniyle , virüs üzerinden biyolojik saldırı kısa zamanda küresel bir saldırı niteliği kazanarak bütün dünyayı ayağa kaldırmıştır .Ne var ki , bu son olarak ortaya çıkarılan Corona virüsünün eskilerinden çok farklı bir yapıda hazırlandığı kısa bir süre sonra anlaşılmıştır . Eski virüsler bir salgın olarak dünyaya dağıtılırken , belirli kesimlerin hastalanarak çaptan düşmeleri ya da bir sağlık sorunu ile halk kitlelerinin çökertilmek ya da yok edilmek üzere yönlendirilmeye çalışıldıkları görülmüştür . Bu kez insanlığın karşısına ABD ve Çin gibi iki süper gücün ortak organizasyonu olarak uzaysal bir durum çıkartılmak üzere Corona virüsü düzenlemesine gidildiği gibi bir yeni durumla karşılaşılmıştır . Özellikle tam bu aşamada Microsoft’un kurucusu ve dünya bilgisayar ya da internet yapılanmasının kilit adamlarından birisi olarak Bill Gates’in kurucusu olduğu şirketi bırakarak yeni bir vakıf kurması ve bu vakıf aracılığı ile de bütün dünyayı elektronik kontrol altına almak için harekete geçmesi çeşitli söylentilere ve tartışmalara zemin hazırlamıştır . Çeyrek yüzyıldır bütün dünyaya yayılan internet sisteminin gelinen yeni aşamada elektronik yapılanmasının güçlendirilmesi ve bu doğrultuda 5-G ismini taşıyan yeni yapılanmanın internet sistemine monte edilmesi gibi yeni bir durum ilgili çevreler tarafından empoze edilmeye başlanmıştır .Ortaya çıkışı itibarıyla bir uzay teknolojisi olan internet ve cep telefonları, insanlığın ve dünyanın geleceğinde uzaysal kaynaklı yeni bir yapılanma dönemini de beraberinde gündeme getirmiştir . Bu çerçevede internet sisteminin 5-G sistemi ile yeniden düzenlenmesi ve bu doğrultuda internet kullanıcısı olan insanlara cip takılması gibi yeni bir durum yaratılmıştır .İnsanlara cip takılabilmesi için insan bedenine ilgili maddelerin önceden zerkedilmesini sağlayacak bir aşının yapılması zorunlu olarak dayatılmıştır .

İnsanlara durduk yerde aşı yapılması mümkün olmadığı için , cip takılması için gerekli olan maddelerin bir aşı aracılığı ile insan bedenine sokulmasına karar verilmiştir . İnsanların robotlar ile birlikte yeni elektronik düzene bir kukla olarak bağlanması doğrultusunda gerekli olan 5-G sisteminin monte edilmesine yarayacak biçimde aşıların yapılabilmesi için , Corona mikrobuna karşı aşılanmak zorunluluğu tamamlanacak ve ondan sonraki yeni aşamada insan bedenlerine mikro cipler monte edilerek, insanlar da tıpkı robotlar gibi 5-G sistemine bağlanacaklar ve bu doğrultuda kurulacak olan elektronik sisteme bağlanarak , bir anlamda yeni elektronik düzenin monte edilmiş parçaları biçiminde diğer robotlar ile birlikte yeni kuklalar durumuna getirileceklerdir . İnsanlık böylesine bir zoraki yapılanma ile insanlıktan çıkacağı için, bu duruma açıktan karşı çıkacak ve hiçbir biçimde ciplenmeyi kabül etmeyecektir . İşte böylesine bir büyük dönüşümün yapılabilmesi için insanların aşı ile cip takılmasına uygun hale getirilmeleri gerekmektedir . Bu amaçla da insanların aşı üzerinden ciplenmeye yönlendirilmeleri sürecinde, ilk aşama olarak bir virüs mikrobu ile insanlık karşı karşıya getirilmektedir . Tıbbın bir çok alanında kullanılan cip sistemi ile insan bedeninin çeşitli bölümlerinde bir çok yenilenme yapılabilmektedir . Ciplenme sonucunda internet üzerinden elektronik sisteme bir kukla olarak bağlanacak insanoğlunun bir aşı ile ciplenmeye hazırlanabilmesi için, Corona virüsü çıkartılmış ve yayılan mikroplara karşı aşı zorunluluğu getirilmeye çalışılmıştır . Tam virüs sorunu ile insanlığın karşılaştığı aşamada mikroptan kurtulmak üzere aşılanma konusu tartışılırken , ABD bilgisayar teknolojisinin kilit adamının şirketinden istifa ederek vakfının başına geçmesi ve aşılanma sonrasında insanlığın ciplenmesi ile ilgili projeler doğrultusunda çeşitli hazırlıklara kalkıştığı görülmüştür . Virüsü kaldırmak için önerilen aşının ciplenmeye giden yolun ikinci adımı olması bu iki gelişmenin aynı aşamada ortaya çıkması üzerine tartışılmaya başlanmıştır . Bir uzay teknolojisi olan internet sistemine gene uzaysal boyutlu bir dünya yapılanmasının gerçekleştirilebilmesi için ciplenme projesi öne çıkarılınca ,bunun için aşılanmanın gerektiği ve insanların da aşıya ikna edilebilmeleri için Corona isimli bir virüsün laboratuvarlarda hazırlanarak biyolojik savaş teknikleri aracılığı ile insanın başına bela edildiği anlaşılmaktadır . Virüs’ün bir yıl önce hazırlanmasına rağmen bir yıl boyunca beklemede tutulması da, ciplenme projesi ile virüs salgınının birlikte yürütüldüğünü açıkça gözler önüne sermiştir .Bu arada İsveç’te örnek olarak elli bin kişinin beyinlerine cip bağlantısı takılmıştır .

Dünyasal bir varlık olan insanların yeni dünya düzeni görünümü altında elektronik sistemle bütünleşmeye yönlendirilmesi ile başlayan bugünün insanlığının bütünüyle cep telefonları ve bilgisayarlar üzerinden elektronik sistemin bir parçası konumuna getirildiği yeni aşamada ,bu gelinen yeni durum ile yetinilmeyerek daha da ileri aşamada bir yapılanma doğrultusunda insanların robotlarla birlikte ciplenerek elektronik sistemin bir parçası haline getirilmesiyle, artık insanın insan olmaktan çıktığı bir yeni dünyada yaşama mücadelesinin yapılabileceği anlaşılmaktadır . Çok gelişmiş robotların fabrika müdürü ya da kamu kuruluşlarında üst düzeyde yönetici konumlarına getirilebileceği ve böylesine yapılanmalarda insanların kendi yaptıkları robotların emrinde onların esiri olmalarına giden yol kendiliğinden açılmaktadır .Böylece insan dünyasal bir varlık olarak insanlıktan uzaklaştırıldığı bir aşamada , elektronik sistem üzerinden uzaysal bir varlık olmaya doğru yönlendirilmektedir . İkinci dünya savaşı sonrasında iki atom bombasının patlatılmasından sonra dünyaya gelerek incelemeler yapan ve bu arada sahip oldukları teknikleri n insanlar tarafından öğrenilmesini sağlayan uzay gemileri , I947 yılında Rosswell olayı ile uzay teknolojisini bu dünyaya getirerek insanlığa aktarmışlardır . ABD’de 51. Bölge çalışmalarında bu teknolojiler geliştirilerek ve dünya koşullarına uyumlu hale getirilerek , yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünyada geniş biçimde kullanılması sağlanmıştır . 5 G teknolojisi ile elektronik sisteme bağlanmak istenen bir grup Avrupalı Corana virüs sorunu ilk patladığı aşamada, Londra’da 5-G teknolojisinin bazı merkezlerine saldırarak buraları ciplenmeye tepki çizgisinde yakmışlardır. İnsanlığın robotlaşmasına ya da makineleşmesıne karşı çıkan insancıl birikim, bu yeni düzen zorlamasına karşı tepki olarak patlama noktasına gelmiştir .

Teknik uzmanların açıklamalarına göre 5-G teknolojisi bulunduğu ya da kullanıldığı yerde oksijeni yok ederek insan için nefes alamaz bir ortam yaratmaktadır . Ayrıca cep telefonları ve bilgisayarlar üzerinden maruz kalınan elektronik ışınlar, insan bedenindeki hücre yapısını bütünüyle sarsmakta ve insan bedeninde çok ciddi hücresel hastalıklara ve beyin kanamalarına meydan vermektedir . İnsan bedeni bütünüyle elektronik sistemden kaynaklanan bir çok sağlık sorunu ile uğraşırken , var olan tehlikeleri birkaç misli artırarak insanlığı havasızlığa ve bedensel hastalıklara sürükleyen 5-G ya da 6-G gibi çok güçlü elektronik sistemlerle insanlığı karşı karşıya getiren yeni tür yapılanmaların neler olduğu ve bu doğrultuda yapılacak aşıların içinde ne gibi maddeler bulunduğu ,ciplenme ile birlikte insanları nasıl bir düzenin beklediği öncelikle bilinmelidir . 5-G ya da 6-G gibi elektronik sistemlerin güçlenmesine yol açacak yeni yapılanmaların sonucunda, insanların nasıl bir sağlık düzeni içinde yaşamaya zorunlu kılınacağının açıkça ortaya konulması ve her yönü ile insanların bilgilendirilerek kendilerinin hak ve özgürlüklerinin sağlık açısından korunmaları gerekmektedir . Elektronik sisteme monte edilme aşamasında insanlığın aşılanmaya yönlendirilmesi için çıkartılan Corono isimli virüs biyolojik savaşının bir sorun olarak öncelikle ortadan kaldırılması gerekmektedir . Dünyanın bütün devletleri ve uluslararası kuruluşlarının bir araya gelerek insanlığın bu ortak biyolojik saldırıdan kurtulmasını sağlayacak bir acil kurtuluş planını öncelikle uygulama alanına getirmeleri gerekmektedir . Bu sorun çözüldükten sonra uzay teknolojileri üzerinden yepyeni bir düzene doğru sürüklenmek istenen dünyanın ve insanlığın geleceğini güvenli bir çizgiye getirecek yeni yaklaşımlarla , uzay teknolojileri üzerinden insanlığın rahatsız edilmesinin önlenmesi gerekmektedir . Aya ve uzaya gitmiş olan insanlığın dünyanın güvenliğini uzay istasyonları ve uzay komutanlıkları aracılığı ile kesin olarak gerçekleştirmesi gerekmektedir . ABD’nin artık fotoğraflarla oynamayı bırakarak elindeki bilgileri açıklaması dünya ve insanlığın geleceği için zorunludur .

TOPLUMSAL SORUNLAR DOSYASI /// Prof. Dr. Mehmet KARAGÜL : İktisadî ve Siyasî Dönüşümde Toplumsal Değerler


Prof. Dr. Mehmet KARAGÜL : İktisadî ve Siyasî Dönüşümde Toplumsal Değerler

09 May 2020

Bireyin davranışlarını belirleyen temel etken, ait olduğu toplumun sahip olduğu değerler manzumesidir. Çünkü her bireyin yeme içme ve barınmadan sonra hayattan en önemli beklentisi, içinde bulunduğu sosyal çevre tarafından farkına varılma ve itibar görebilme ihtiyacıdır….

Bireyin davranışlarını belirleyen temel etken, ait olduğu toplumun sahip olduğu değerler manzumesidir. Çünkü her bireyin yeme içme ve barınmadan sonra hayattan en önemli beklentisi, içinde bulunduğu sosyal çevre tarafından farkına varılma ve itibar görebilme ihtiyacıdır. Bu çerçevede kişi için yeme, içme, barınma vb. bedensel dürtüler içgüdülere bağlı tatmin edilirken, ruhsal tatmine dayalı “ben de varım”, “beni de görün” dürtülerin ise “dış güdü” diyebileceğimiz toplumsal değerlere göre şekil aldığını ifade etmek durumundayız.

Dolayısıyla toplumların sahip olduğu değerler, (dış dürtüler) bireylerin davranışlarını yönlendirirken, söz konusu davranışlar da toplumların sosyo-ekonomik yapısını belirlemektedir. Bu anlamda milletlerin ekonomik ve sosyal yapılarında yaşanan müspet ve menfi değişimler, büyük ölçüde ilgili toplumdaki değerlerde görülen farklılıklarla açıklanabilecek bir olgudur.

1071’de Alparslan ile başlayan Anadolu’yu Türk’e yurt yapma ülküsüne dayalı kutlu mücadele, Fatih Sultan Mehmet ile çağ kapayıp çağ açma müjdesine mazhar olmayla devam edip, Kanunî Sultan Süleyman ile Cihan’a nizam verme mefkûresine ulaşmıştır. Türk Milleti’nin o günden bugüne yaşadıkları ise maalesef hep bir ileri, iki geri şeklinde devam edip gitmiş, neticede yaklaşık dört yüzyıl boyunca üç kıtayı kontrol edebilen bir millet, yüz yılı aşkın bir süredir, Anadolu’da varlık mücadelesi vermeye çalışmaktadır.

İki asrı aşan bir süreden beri ise bu hâlin nedenlerini ortaya koyabilmek için söylenmedik söz kalmamış olsa da iki kelâm da bizim söylememiz neyi değiştirir bilinmez ama içimizde kalmasın…

İslâm dünyasının yetiştirmiş olduğu müstesna şahsiyetlerden olan İbn-i Haldûn, Mukaddime adlı eserinde milletleri güçlü kılan değerin, toplumsal birlikteliği destekleyen, bir anlamda millî bilinç şuuru veya sosyal sermaye şeklinde de ifade edilebilecek olan asabiyet bilinci olduğunu ifade etmektedir. Bu şuurdan uzaklaşan toplumların, güç kaybederek rakibi karşısında yenilgiye uğrayacağını savunan İbn-i Haldûn, esasen asabiyet bilincindeki zayıflama ile mağlup olan toplum fertlerinin, bu yenilginin sebebini kendilerindeki bir eksiklikte aramak yerine, rakibindeki üstünlükte arayacaklarını ileri sürmektedir.

Yine İbn-i Haldûn’a göre söz konusu toplum, İçinde bulunduğu ataletten kurtulabilmek amacıyla güçlü olan topluma benzemeye çalışarak, her seferinde biraz daha kendisinden uzaklaşmak suretiyle kendi sonunu hazırlayacaktır! Osmanlı Devleti’nin 17 ve 18. yüzyıllarda Avrupa orduları karşısında yaşadığı yenilgiler sonrasında bu kötü gidişatı tersine çevirmek gayesi ile başlattığı, Islahat ve Tanzimat uygulamaları ile bir ucu AB kriterleri şeklinde bugüne kadar gelen Batılılaşma hareketlerinin, bu anlamda üzerinde daha dikkatli düşünülmesi gereken bir husus olduğu muhakkaktır.

Yaklaşık üç yüz yıldır yaşanan bu istemedik hikâyenin çok fazla etkeni olduğu inkârı mümkün olmayan bir gerçekliktir. Ancak konumuz açısından toplumun, düşünce yapısı ve değerler sisteminde neler değişti de buna bağlı davranışlardaki farklılaşma, söz konusu hikâyenin yaşanmasını kaçınılmaz kıldı?

Bu çerçevede üzerinde ilk durulması gereken husus, bireysel davranışların en önemli belirleyicisi olan toplumun dine yaklaşımdaki değişimden söz etmemiz gerekmektedir. Türk milleti İslâmiyet’i kabul ederken, her hangi bir savaş ve zorlamayla değil, aklî delillere uygun gördüğü için böyle bir tercihte bulunmuş ve bunun neticesi olarak cüz’î iradenin (sınırlı aklın) sorumluluklarını kabul eden Mâtürîdî mezhebine göre inanç esaslarını oluşturmuştur. Ancak Mısır’ın fethi ile Kahire’den İstanbul’a getirilen Eşʿarî (kadercilik ağırlıklı) mezhebine mensup iki bin kadar İslâm âliminin, öncelikle sarayın ardından tüm toplumun inanç esaslarında akılcılıktan kaderciliğe bir dönüş yaşanmasında etkili olduğunu göz ardı edebilmek mümkün değildir. Bunun neticesi olarak ilerleyen zaman diliminde toplumda sorunlar karşısında aklî deliller arama yerine; kadere teslim olma ve “hocam bilir, liderim bilir, önderimiz bilir” anlayışının yaygınlık kazanmaya başladığını görüyoruz.

Söz konusu toplumsal dönüşümün yansımalarını kavramlar üzerinde de gözlemlemek mümkün. Bu millet cihana nizam verirken, “talep” kavramını; bilgi arayan, bilgi edinen kişiler için “talebe” şeklinde kullanırken, bugün aynı kavram; mal ve para talebi şeklinde maddiyat merkezli kullanılmaya başlanmıştır. Benzer şekilde “tahsil” kelimesi de bilgi edinmek anlamında, “tahsil hayatım” şeklinde öğrencilik yılları için kullanılırken, bugün aynı kavramın mal ve para tahsili şeklinde maddiyat merkezli kullanıldığına şahit oluyoruz. Görüldüğü üzere Türk Milleti bilgi merkezli yaşarken, dünyaya nizam verme konumunda iken, bugün toplumsal değer merkezinin bilgiden, maddiyata kayması neticesinde içinde bulunduğumuz konumun hâli ortadadır!

Geçmiş dönemde toplumun bilgiye ve bilgi sahibine verdiği önem, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” şeklinde toplum dimağında yer bulurken, bugün öğretmenlerin, öğrencisine sorumluluklarını hatırlatma ve yanlışları konusunda uyarma hususunda korkarak çekingen davranmak durumunda kaldıklarına şahit olunmaktadır. Çünkü öğrenciye yapılan bir uyarı; onun psikolojisini bozduğu, kişisel haklarını çiğnediği veya özgüvenini zedelediği gerekçesiyle kurum tarafından soruşturmaya, ailesi ve öğrenci tarafından ise değişik şekillerde tehdide konu olabilmektedir.

Müslüman Türk Milleti’nin varlığının temelinin aile olduğu bilinciyle, öncelikle büyüklere saygı ve küçüklere sevgi merkezli bir anlayışı, yakın geçmişe kadar esas aldığı bilinen bir gerçektir. Bu anlamda toplumda tecrübesi, deneyimi ve mevcut durum üzerinde sahip olduğu emek ve özveri gerekçesiyle gençlerin; anne, baba ve diğer aile büyüklerine saygıda kusur etmemesi en önemli ilke olarak kabul edilirdi. Bu anlamda, daha ziyade gençlerin büyüklerine nasıl davranması gerektiği fikri; “Cennetin anaların ayakları altında” olduğu ve “babanın ahını alma, baba duası al” uyarıları ile toplumda sıkça dile getirilen temel değerleri teşkil ederdi.

Lakin bugün gelinen noktada gençlerin büyüklere nasıl davranacağı değil, büyüklerin gençlere nasıl davranacağı toplumun temel sorunu hâline gelmiş durumdadır! Bu anlayış çerçevesinde; x, y ve z kuşağı gençlik, ergen psikolojisi ve öz güven eksikliği gibi kavramlar üzerinde bitmez tükenmez tartışmalar yapılmaktadır. Bütün bu çabalarla sorumsuz, sorunlu ve dünyanın kendileri etrafında döndüğünü zanneden bir gençlik yetiştirirken ebeveyn olan kuşağın da arada heder edildiği dikkatlerden kaçmamalıdır.

Konumuz çerçevesinde dikkatimizi çeken bir başka söylem ise yakın zaman kadar, bir yerden ayrılanların kalanlara, “Allah’a ısmarladık” veya “Allah’a emanet ol” şeklinde ifade kullanırlarken, bugün aynı söylem yerine “kendine iyi bak” ifadesi kullanılır hale gelmiştir. Önceki ifade tarzında; inanca dayalı kişinin sevdiğini Allah’a emanet etmesi söz konusu iken, yeni söylemde ise “benden sana bir fayda gelmez, çevrenle de ilgilenme, sadece kendin için yaşa” şeklinde tamamen bireyciliği/bencilliği ön plana çıkaran bir anlam yüklüdür.

Benzer şekilde, yakın geçmişe kadar büyüklerimiz, yağan yağmuru; rahmet ve bereket olarak değerlendirip, “rahmet yağıyor” şeklinde ifade kullanırlarken, bu gün aynı olay; “hava bozdu, kötü hava koşulları, beyaz esaret” şeklinde toplum tarafından menfi anlamda karşılık bulmaktadır.

Toplumumuzun değerler erozyonundaki bir başka öne çıkan farklılaşma ise ekonomik alanda kendisini göstermektedir. Maddiyatçı felsefenin ekonomik düzeni olan kapitalizmin anı yaşa ilkesi gereğince toplumumuzda geleceğe dönük üretim ve tasarruf yapmak yerine, bugünün keyfi için borçla tüketim yapmak ülkemizde son yılların en yaygın iktisadî tavrı hâlini almış durumdadır. Söz konusu davranışın toplumda bu denli yaygınlaşmasının nedeni olarak birçok etkenden söz edilebilir. Ancak kanımızca bunların en etkili olanı, ülkemizde lüks tüketim yapan kişilerin, işini hakkıyla yapanlardan toplumda çok daha fazla dikkate alınıyor olduğu gerçeğini görmezden gelmek mümkün değildir. Çünkü yukarıda belirtiğimiz üzere bireyler, toplumda yer edinebilmek için davranışlarını toplumların beğenilerine göre şekillendirmektedirler. Bu nedenle ülkenin temel iktisadî sorunlarının çözümü için yine toplumsal davranışların doğru kurgulanması temel ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Görüldüğü üzere, birçok toplum gibi Türk Milleti de tarihi süreçte inişli çıkışlı bir yol izlemektedir. Bu noktada dikkatlerden kaçmaması gereken husus, bu iniş ve çıkışlarda asıl belirleyici olan faktörün, ilgili toplumun sahip olduğu değerler sistemindeki değişim olduğu gerçeğidir. Bu Millet, her şeyden evvel dinini aklî merkezli yorumlayıp ona göre hayatını kurgulayıp, maddiyat yerine bilgi ve ilim merkezli yaşadığı dönemlerde cihanda sözü dinlenir bir konumdaydı. Yine milletimizin, gençlerin öz güvenini tatmin etme yerine, ana-baba ve aile büyükleriyle, ilim sahiplerine saygıyı esas alıp, lüks tüketim ve israf yerine, olabildiğince üretim, ancak azla yetinip, çevresiyle paylaşabildiği dönemlerde, yine üç kıtada hükmü geçen ve gücü adaletin teminatı olan müstesna bir konumda olduğu göz ardı edilmemelidir.

Son söz olarak İLK SÖZ: Bir millet kendi nefsini (iç dünyalarını) değiştirmedikçe, Allah onların (genel) durumunu değiştirmez. (Ra’d 11)