ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ATATÜRKÇÜLÜK VE TÜRKÇÜLÜK


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ATATÜRKÇÜLÜK VE TÜRKÇÜLÜK

Çağdaş Türkiye Cumhuriyetini dünyanın önde gelen modern devletlerinden birisi konumuna getiren siyasal birikime Türkler Atatürkçülük adını vermektedirler ,çünkü Türk ulusu Atatürk’ün önderliğinde bir ulusal kurtuluş savaşı vererek dünya uluslar ailesinin onurlu bir üyesi düzeyine gelebilmiş ve bu statüsü ile de bugünün dünyasının en önemli devletlerinden birisi olabilmiştir . Türk devletlerinin en son halkası olarak kurulmuş olan Türkiye cumhuriyeti yirminci yüzyılın tüm siyasal gelişmeleri dikkate alınarak kurulmuş ve böylesine bir büyük girişimin başarıyla sonuçlanması üzerine yirmi birinci yüzyılda da yoluna devam edebilme şansını elde etmiştir . Kurucu iradenin ortaya koyduğu devlet modeli gene kurucu önder Atatürk’ün adı ile tanımlanarak , Atatürkçülük ulusal kurtuluş savaşından ileri gelen bir siyasal ve sosyal birikim olarak Türkiye Cumhuriyetinin gelecek kuşaklarına armağan edilmiştir . Dünyanın hiçbir ülkesinde bulunmayan ve tamamen Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkış süreci ile ilgili olan böylesine bir birikimin yüz yıl sonra geçerliliğini sürdürmesi ve bu yönü ile de Türk devletinin siyasal yönlenişinde etkin olması ,büyük Atatürk’ün ne derece gerçekçi bir lider olduğunu ve onun Türk ulusuna armağan etmiş olduğu Atatürkçülük birikiminin Türkler açısından ne kadar büyük bir yaşamsal öneme sahip olduğunu kanıtlamaktadır . Türkiye bir anlamda kurucu önderden gelen insiyatif ile Ata-Türkiye olarak da görülebilir ve bu doğrultuda değerlendirmelere konu olabilir .

Atatürk’ün kurucu önderliğinde bir Türk devleti olarak tarih sahnesinde yerini alırken geçmişten gelen büyük Türk birikiminden de olabildiğince yararlanmıştır . Geriye dönük bir biçimde Türklerin on bin yıllık tarihleri ele alındığında ,tarihin her döneminde devlet kuran bir topluluk olarak her dönemde çeşitli siyasal oluşumlara Türk boyları öncülük etmişler , sahip oldukları güç ile Asya ,Avrupa ve Afrika kıtalarının çeşitli bölgelerinde Türklerin egemen olduğu çeşitli devletler kurmuşlardır . Türk tarihi Anadolu yarımadasına sığdırılamayacak kadar köklü ve geniş olduğu için Çin’den Avrupa kıtasının ortalarına ya da Rusya’dan Orta doğu ve Kuzey Afrika’nın çeşitli bölgelerine kadar geniş bir coğrafyada her dönemde devlet kurarak varlığını sürdürmeyi başaran Türk boyları bir anlamda dünya tarihinin ana aktörleri olmuşlardır . Milattan önce onbinli yıllarda başlayan bir tarih serüveni bugün de devam etmekte ve başta Türkiye cumhuriyeti olmak üzere diğer Türk devletlerine ciddi anlamda yol göstermektedir . Anadolu ve Orta Doğu’daki Türk egemenliği dönemi de genel Türk tarihinin bir parçası olarak görülmektedir . Bugün Anadolu merkezli bir alanda bağımsız bir cumhuriyet olarak varlığını sürdüren Türk devleti hem tarihin bir uzantısı hem de Türk ulusunun siyasal varoluş mücadelesinin bir ürünüdür . Ural-Altay dağları arasında yer alan Orta Asya steplerinde tarih sahnesine çıkmış olan Türkler ,her dönemde seferler düzenleyerek Asya ve Avrupa kıtalarının çeşitli bölgelerinde devletler kurmuşlar ve böylece yaygın bir alanda Türklerin egemenliğini geçerli kılmışlardır . Bugün Anadolu üzerinde tam bağımsız bir devlet olarak yoluna devam etme kavgası veren Türkiye Cumhuriyeti ,geçmişten gelen böylesine zengin bir birikimin sonucudur .İşte Atatürk zengin tarih bilgisi ile bu durumu belirlemiş ve bu bilgi birikimini ulusal kurtuluş savaşı süreci içerisinde siyasal birikime dönüştürerek , dünyanın tam ortasında Türklere bağımsız bir devlet kazandırmıştır .Atatürk’ün arkasında var olan zengin Türklük birikimi ,yeni kurulan devletin adının Türkiye cumhuriyeti olarak belirlenmesine yol açmış ve bu çağdaş Türk devletini kuran kurucu öndere de Atatürk adını kazandırmıştır . Bu açıdan , Atatürkçülüğün arkasında Atatürk üzerinden tarihten gelen Türkçülük birikiminin olduğu görülmektedir .

Atatürk adı ,Türklerin atası anlamında , Türk ulusu tarafından ulusal kurtuluş savaşının önderi Mustafa Kemal’e , Türk ulusu adına Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verilmiştir . Antiemperyalist doğrultuda her türlü emperyal baskı ve saldırıya karşı büyük bir özgüven ile direnen ve batının önde gelen emperyal güçleri ile savaşarak Türk ulusuna bağımsız bir devlet kazandıran Mustafa Kemal kendise olan büyük özgüvenin sonucunda “Öz”adını soyadı olarak almağa hazırlanırken , Türk ulusu kendisine olan şükranlarını Türkiye’nin kurucu babası Mustafa Kemal’e Atatürk adını vererek sunmak istemiştir . Soyadı kanunu sırasında , Mustafa Kemal’e verilen Atatürk adı sonraki dönemde , Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanının resmi adı olmuştur .Bu aşamadan sonra Türkler kadar bütün dünya Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderine Atatürk adı ile bakmış ve böylece Türk siyaset sahnesinde Atatürk adı kurumlaşarak yerleşmiştir . Atatürk sahip olduğu kimliği ve gerçek kişiliği ile Türklerin gerçek anlamda atası olmuş , cumhuriyetin yeni kuşaklarına babalık yaparak yeni devletin ülkesi ve ulusu ile kaynaşmasına öncülük etmiştir . Türklerin atası olarak Atatürk tarih sahnesine çıkarken , Türkçülük Atatürk’ü en büyük Türk önderi olarak dünya sahnesindeki yerini almasına yardımcı olmuştur . Bu çerçevede Atatürk ile Türk dünyası ve Türkçülük akımı arasında kopmaz bir siyasal bağlantı bulunmaktadır . Tarihten gelen Türklük birikimi olmasaydı , bugün dünya sahnesinde bir Türk ulusu olmayacağı gibi Türkiye cumhuriyeti gibi bir ulus devlette kurulamazdı . Bu gerçek dikkate alınırsa , geçmişten gelen Türkçülük birikimi sayesinde , Türk ulusu kendi ulus devletini Atatürk’ün önderliğinde kurabilmiştir . Tarihsel süreklilik , Anadolu ve Trakya coğrafyasında geçmişten farklı bir tablonun ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur . Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğu dönemlerinde Türklerin orta Asya’dan gelerek Ön Asya bölgelerine yerleşmeleri sırasında çok dinli ya da çok uluslu geniş imparatorluk alanlarına hükmeden Türk hanedanları , ulus devletler çağına girildiği aşamada , tarih sahnesinden çekilerek yerlerini Türk ulusunun gerçek temsilcilerinin oluşturduğu bir ulusal egemenlik düzenine terk etmişlerdir .

Atatürk’e Türklerin babası anlamında bir ismin verilmesinin gerçek nedeni de , merkezi alanda Türk ulusal egemenliğinin bir ulus devlete dönüştürülmesidir . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak ilan edilirken , kurucu önder Atatürk Türk tarihinin getirdiği siyasal birikimi çağdaş bir cumhuriyet yapılanmasına dönüştürüyordu . Bu çerçevede ,Türk devletinin önemli bir siyasal sentez girişimi olduğu görülmektedir . Normal koşullarda , bağımsız bir devlet çatısı altında yaşama şansı elde eden bütün Türk vatandaşlarının Türk dünyasının ve de Türk ulusunun bir parçası olduğu kabul edilmesi gerekirken ,dış baskılar sonucunda gündeme getirilen isyanlar ve karşı çıkış hareketleri , Türkçülüğü bir siyasal akım olarak gündeme taşımıştır . Yedi yüzyıllık bir imparatorluğun dağılması sonrasında geri kalan ahalinin merkez ülke Anadolu topraklarına gelerek dışa karşı direnişe geçmesiyle sürdürülen ulusal kurtuluş savaşı , merkeze gelerek direnen çeşitli halk topluluklarının Türk üst kimliği altında birleşerek orta boy güçlü bir devletin koruması altına girişlerine yol açmıştır . Eski Osmanlı ülkelerinden göç ederek gelen eski Osmanlı ahalisinin bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti devleti vatandaşı olmalarına rağmen ,Türklüğü kabul etmeyerek geçmişten gelen eski etnik ya da dinsel kimliklerini korumak istemişlerdir . Toplam nüfus içerisinde beşte birlik bir oran doğrultusunda yer alan bu gruplar , sonraki aşamada ulus devlete geçerken problem olmuşlar ,farklı devlet modellerine angaje olarak emperyal devletlerin dış desteği ile Türk ulus devleti yerine başka tür devlet oluşumlarına yönelmişlerdir . Ne var ki ,o dönemin koşullarında istediklerini elde edemeyenler ,Türkiye cumhuriyeti vatandaşı kalarak tutumlarını sürdürmüşler , alt kimlikçi ya da emperyal devletler ile işbirlikçi veya gayrimüslim yapılanmalar doğrultusunda oluşumlara kalkıştıklarında , Türk kimliğine , Türklüğe ve Türkçülüğe karşıt bir çizgide yeni siyasal arayışların öncüsü olmuşlardır . Cumhuriyetin kuruluşundan sonra demokrasiye geçilmesiyle beraber ,farklı devlet modelleri gündeme getirilmeğe çalışılmış ve bu yoldan Atatürk tarafından Türkçülüğün birikimi kullanılarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletine son verilmek istenmiştir .

Normal koşullarda , Atatürk’ün büyük mücadeleler sonucunda kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlanmış olan insanların Türklüğü benimsemeleri ve Türkçü olmaları beklenir . Ne var ki , yaşanan siyasal süreç içerisinde bu böyle olmamış , tamamen tersi gelişmeler ile karşılaşılmıştır . Osmanlı İmparatorluğunun yıkılma noktasına geldiği ikinci meşrutiyet döneminde ,bir çok etnik,dinsel ve kültürel örgüt kurulmuş bunların bir kısmı dernek ya da vakıf statüsünde sosyal etkinlikler sürdürmeğe çalışırken , bazı merkezlerde siyasal partiler oluşturarak , Osmanlı sonrası dönem için merkezi coğrafya da kendi çıkarlarına uygun düşen farklı devlet modelleri peşinde koşmuşlardır . Osmanlı gibi büyük bir Türk hanedanının yönetimindeki merkezi imparatorluğun parçalanması üzerine , ulus devletler çağına girilirken ,çeşitli topluluklar kendi ulus devletlerini kurma yoluna yönelmişler ama hiç birisi Türkler kadar geçmişten gelen büyük bir birikime sahip olamadıkları için istedikleri sonuca ulaşamamışlardır . Osmanlı ahalisinin büyük çoğunluğunun Asya topraklarından gelen Türkmen ve Yörük boylarından oluşması nedeniyle , imparatorluk sonrası aşamada ,merkezi otorite boşluğunu dolduracak ulusal insiyatif ,Türkçülük akımının getirmiş olduğu birikim sayesinde elde edilebilmiştir . Osmanlı Hanedanının ,Hazar devletinin uzantısı olan Türk boyu olan Oğuzlardan gelmesi , Hazar ve Selçuklu gibi iki büyük İmparatorluk sonrasında Türklük meselelerinin sürekli olarak tartışılması , Osmanlı devletinin bu tartışmaların ortasından çıkması ve merkezi coğrafyaya yedi asır egemen olarak bir düzen ve güvenlik sağlaması dikkate alındığında Türklük ve Türkçülük birikimlerinin Osmanlı sonrasına taşındığı görülmektedir .

Türklük on bin yılı aşkın bir birikimin ürünü olmasına rağmen , Türkçülük Fransız devrimi sonrasında eski Hazar coğrafyasında gündeme gelen milliyetçilik cereyanlarının bir ürünüdür . Bu devrim sonrasında Fransa krallıktan cumhuriyete geçerken aynı zamanda monarşiden ulus devlete de geçiş yapmıştır . Frank krallığının eski ahalisi , devrim ile beraber bir ulusal irade oluşturarak ve bunu bütün ülkede geçerli kılarak hem Fransız ulusu haline gelmişler hem de bu vesile ile ulusal egemenlik modelinin önünü açmışlardır . Fransa7da başlayan ulusculuk akımları kısa zamanda bütün Avrupa kıtasına yayılınca ,en köklü ulusal dönüşümlerden birisi Rusya’da yaşanmış ve bir hanedanın yönetiminde on beşinc i yüzyıldan bu yana bir çeşit imparatorluk olan Çarlık rejimi altında yaşamakta olan Rusya ahalisi hızla Rus milliyetçiliğinin kontrolu altına girerek ,ulus devlet yolunda ilerlemeğe başlamıştır . Asyalı bir toplum olan Rusların katı savaşçı tutumları yüzünden Rusya’da Yahudi yerleşim merkezlerinde toplu katliamlar gündeme gelmiş ve daha sonraki aşamalarda Rus milliyetçiliği , Rusya’nın Müslüman ahalisi ve Rus olmayan topluluklara yönelik katliam benzeri soykırım uygulamalarına yönelerek bu büyük ülkede çok büyük iç gerginlikler ve çatışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur . Bu aşamada hazar döneminden geride kalan Tatar toplulukları harekete geçerek , Rusya Müslümanlarını arkalarında toplamış ve Rus milliyetçiliğine karşı , Ural-Altay bölgesiyle Kafkasya üzerinden Orta Asya steplerinde yaşamakta olan bütün Türk ve Müslüman boyları ve diğer toplulukları içine alacak düzeyde kapsayıcı bir Türkçülük akımı on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlatılmıştır . Fransız devriminden yüz yıl sonra , Rusya topraklarında gündeme gelen Türkçülük akımı bir anlamda Türk milliyetçiliği olarak hızla gelişmiş ve Türk boyları ile Müslüman ahalinin yoğun yaşadığı bölgelerde Rus milliyetçiliğinin emperyal baskılarına karşı denge sağlayıcı bir gelişme olarak öne çıkmıştır .Tarihin derinliklerinden gelen Türklük boylar ve kavimler üzerinden varlığını sürdürürken , milliyetçilik cereyanlarının hız kazanması üzerine bir de Türklüğe Türkçülük akımı da eklenerek daha güçlü bir Türk yapılanmasının önü açılmıştır . Batı ülkelerinde eğitim görmüş aydın Tatar bilim ve düşünce adamları , Avrupa tipi bir milliyetçiliği Avrupa ülkelerinde tanıyınca , Türk ve Müslüman kesimleri Yahudiler ile beraber yok etmek isteyen Rus milliyetçiliğine karşı daha gelişmiş bir milliyetçilik türü olarak Türkçülüğü geliştirmişlerdir .

Batı Avrupa’dan gelen milliyetçilik rüzgarları bütün Avrupa kıtasını altüst ederken,Fransa kaynaklı örgütlenmeler kıtanın doğu bölgelerine de yayılarak Doğu Avrupa’da yer alan üç büyük imparatorluk olarak Osmanlı,Rus ve Avusturya-Macaristan devletlerini etnik kavgalara ve bölünmelere doğru sürüklüyordu . Avrupa devletleri zaman içinde krallıklardan ulus devletlere geçerken ,her devletin vatandaşı kendi ülkesinin çıkarları doğrultusunda milliyetçiliğe yöneliyor ve bu doğrultuda ulusçuluk akımları daha da hız kazanıyordu . Bu gelişmelerin sonucunda ,etnik milliyetçiliklerin güç kazanması ile Avusturya ve Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı imparatorluğu Balkanlardaki üstünlüklerini yitiriyorlardı . Balkanizasyon adı verilen etnik milliyetçilik iki büyük Doğu Avrupa imparatorluğunu yok ederken , Rusya’ya da sıçrıyor ama güçlü Rus devleti bir yandan etkili bir Rus milliyetçiliğini örgütleyerek ülkenin parçalanmasını önlüyor , diğer yandan da Rusya sınırları içerisindeki etnik grupların ayaklanmağa yönelmemeleri için devlet gücüyle baskıcı bir halkçılık uygulamasını ülke düzeyinde geçerli kılmağa çaba gösteriyordu .Narodnik hareketi denilen halkçılık akımının terörist metotlar kullanarak ülkede iç karışıklıklar yaratması , Rus olmayan toplumlarda korku yaratarak , Balkanizasyon sürecinin Rusya sınırları içerisine girmesini önlüyordu . Böylece Rusya hem kopmaları önlüyor hem de bu yoldan ülke topraklarının büyüklüğünü koruma şansını elde ediyordu . Osmanlı devletinin başaramadığı bu yöntemleri iyi kullanan Ruslar , Osmanlı imparatorluğu yıkılırken ,yirminci yüzyılda da büyük devlet olma şansını koruyabiliyorlardı . Yahudi ve Müslüman katliamlarının durdurulabilmesi için güçlü bir Türkçülük akımı örgütleniyor ve böylece Rusya Müslümanları daha sonraki aşamada Rusya Türleri konumuna geliyordu .

Rusya’dan batı ülkelerine giderek eğitim alan Tatar aydınlarının öncülüğünde başlayan yenilikçilik girişimleri daha sonraki aşamada Cedit hareketi olarak örgütleniyordu . Kazan-Kırım-Kafkasya üçgeninde hızla gelişen Cedit akımı çağdaşçı,laikçi ve aydınlanmacı içeriği ile Rusya Müslümanlarını Türkçülük akımı çatısı altında bir araya getirirken geleceğin Türk dünyasının da önünü açıyordu .Hazar devletinin çöküşü sonrasında dünyaya dağılan Türk boyları ,Orta Doğu ve Avrupa topraklarında çeşitli devletler kurmağa yönelirken , Türklük dünya hegemonya yarışında öne geçiyordu .Hazar sonrasında Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları Türk hegemonyasını merkezi coğrafyada geçerli kılıyordu . Ne var ki , iki büyük devletin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Türk dünyası alt üst oluyor ve batılı emperyal güçler Avrasya bölgelerinde cirit atmağa başlıyorlardı . Osmanlı son yüz yılında çöküş süreci hızlanırken , bir yandan da toparlanma girişimleri birbiri ardı sıra devreye giriyordu . Rusya’dan batı ülkelerine okumağa giden Türk aydınlarının önce Cedit daha sonra da Türkçülük akımlarını Rusya’da gündeme getirmeleri gibi , İngiltere ve Fransa’ya okumağa giden Osmanlı gençleri de önce Genç Osmanlı akımını gündeme getiriyorlar , Osmanlı milliyetçiliği ile Osmanlı devletini kurtaramayacaklarını anladıkları aşamada da Jön-Türk akımını başlatıyorlardı , Böylece , batıdan esen milliyetçilik cereyanlarına karşı hem Rusya’da Türkçülük ,hem de Osmanlı topraklarında Jön-Türkçülük akımları birbiri ardı sıra devreye girerek , imparatorluklar sonrası yeni dönemin biçimlendirilmesi sürecinde etkili olmağa çalışıyorlardı . Rus ve Osmanlı devletleri yıkılırken , Türkçülük akımları birer siyasal insiyatif olarak hem Rusya hem de Osmanlı topraklarında kendiliğinden devreye giriyorlardı . Ceditçi Tatarlar Rus devleti sonrasında yeni bir Hazar devletini Kazan-kırım ve Kafkasya üçgeninde kurabilmek doğrultusunda çalışmalarını yürütürken ,Avrupa’dan dönen Jön-Türkler’de Osmanlı topraklarında tutmayan Osmanlı milliyetçiliği yerine Türkçülük akımını başlatıyorlardı .

ABD destekli Japon ordusu I905 yılında Rusları arkadan vurarak Rus Çarlığını çökertince,tatarların öncülüğünde Rusya Türkçülüğü harekete geçerek ,Türkçülük akımını hızla örgütleyerek yeni bir Hazar devleti kurmak için girişimlerde bulunuyorlardı . Kırım-Kafkas-Kazan üçgeninin tam ortasında yer alan Oka nehri üzerinde gitmekte olan bir gemide, dünya tarihinin ilk Türkçülük kongresi düzenleniyordu . Rus devletinin polis rejiminden gizlenmek için ,nehirde giden bir gemide ilk kongrelerini yapan Rusya Türkçüleri daha sonraki üç kongrelerini ülkenin çeşitli kentlerinde birbiri ardı sıra yaparak bir an önce devletlerini ilan etmeğe çalışıyorlar ama bu hedef doğrultusunda başarılı olamayınca Petersburg üzerinden ülkeyi terk etmek zorunda kalıyorlardı . Rus polisi Rusya’nın bütünlüğü açısından tehlike olarak gördüğü Cedit hareketi öncüleri ile ,Türkçülük kongreleri düzenleyen yeni Hazarcıları sınır dışı ederek bunları Rusya’dan kovuyordu . Rusya’dan kovulan önde gelen Türkçülerin bir kısmı Avrupa ülkelerine dağılıyor bir kısmı da Osmanlı topraklarına gelerek eski bir Hazar hanedanı olan bir Türk imparatorluğunun topraklarında Rusya’da kuramadıkları Türk devletinin kuruluşu için çaba gösteriyorlardı . Avrupa’ya dağılan Türkçüler İsviçre’yi merkez seçerek bu ülkede eğitim ve tahsil çalışmalarını tamamlamağa çalışıyorlar ve bu arada Rusya’daki Türkçülük kongrelerinin devamını tarafsız bir ülke olan İsviçre kentlerinden birisinde yapmağa çalışıyorlardı .Rusya’dan Türkçüler kovulurken , Osmanlı devleti gibi bir büyük Türk devleti dağılırken , Türklerin geleceği ile ilgili büyük bir kongre toplamak için çaba sarf ediyorlardı .

Rusya’da toplanan dört Türkçülük kongresi sırasında , Kırım-Kazan-Kafkasya üçgeninde yeni bir Hazar devletinin ülkedeki bütün Türk asıllı toplulukları kapsayacak biçimde kurulabilmesi için karar alınıyordu . Geleceğin ulus devletler çağında Türklerin de bir ulus devletleri olabilmesi için , Türk boyları arasında dayanışmanın geliştirilmesi ve Türk boylarının yeni bir devlet çatısı altında toplanabilmesi için gerekli adımların atılması karara bağlanıyordu . Ne var ki , Rus polisinin katı bir tutum izleyerek Türkçüleri Rusya sınırları dışına atması üzerine , beşinci Türkçülük kongresi , tam Birinci Dünya Savaşı öncesinde İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılıyordu . Rusya’dan kovulan ve kaçan Türkçüler ile , Osmanlı devletinden gelen Jön-Türklerin birlikte örgütlediği beşinci Türkçülük kongresi sırasında alınan kararlar ,Türk dünyasının geleceğe dönük yapılanmasında önemli adımları gündeme getiriyordu .Batılı ülkelerin desteklediği Balkanizasyon süreci sonucunda Türkler ve Yahudiler Avrupa kıtasından atılırken ,Yahudiler ile Türklerin ulus devletlerini nerede kuracakları ciddi boyutlarda tartışılıyordu . I898 yılında İsviçre’nin Basel kentinde toplanan ilk Siyonist kongrede Yahudiler Filistin’i anavatanları olarak ilan ederek yarım asır sonra o topraklarda dünyanın ilk Yahudi devletini ilan ediyorlardı . Anadolu’dan ve Rusya’dan gelen Türkçüler’de bu toplantıdan on beş sene sonra İsviçre’nin Cenevre kentinde beşinci Türkçülük Kongresini düzenleyerek ,Anadolu’yu Türklerin anavatanı ilan ediyorlar ve bu ülkede bağımsız bir Türk devletinin kurulmasını karar altına alıyorlardı . .Bu toplantıda yer alan Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi Tanrıöver ,Mahmut Esat Bozkurt ile Yusuf Kemal Tengirşek gibi Türkçüler ,sonraki aşamada bu kongrede alınan kararları Osmanlı genel kurmayı üzerinden Atatürk ve arkadaşlarına ulaştırıyorlardı . Böylece , Avrupa’dan kovulan Türkler ,bu kıtanın yanı başında yer alan bir büyük yarımadayı Türklerin ana vatanı ilan ederek ,bu ülkede ilk bağımsız Türk devletinin kurulmasını karar altına alıyorlardı .Rusya’da izin verilmeyen Türk devleti böylece Osmanlı devletinin merkez ülkesi konumundaki Anadolu toprakları üzerinde kurulmak isteniyordu . Rusya’dan kovulan Türkçüler İstanbul’a gelerek Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocakları gibi ulusalcı ve Türkçü örgütleri kurarak , yıkılmakta olan Osmanlının merkez alanında Türkçülüğü hızla örgütlüyorlar ve ayakta kalan eski Osmanlı ahalisinin , Türkçülük bayrağı altında bir araya gelmesi için çalışıyorlardı Rusya’da kurulamayan Hazar devleti ile ,Kafkasya’da kurulamayan Kafkas devleti ve Makedonya’da kurulamayan Balkan devletinin boşluklarını doldurmak üzere, geleceğe yönelik bir Türk devleti tüm bu bölgelerden göç ederek merkeze gelen eski Osmanlı ahalisini kapsayacak bir biçimde , Anadolu yarımadası üzerinde kuruluyordu .Avrupa’dan , Rusya’dan ve Kafkasya ile Orta Asya’dan kovulan Türklerin ;Türkçülerin öncülüğünde dünyanın merkezi bölgesinde yeni bir Türk devleti kurmaları ,Türklüğün tarih sahnesinden silinmesi çabasını önlediği gibi ,Türklere de geleceğe dönük yeni bir ufuk açıyordu .

Anadolu topraklarında verilen ulusal kurtuluş savaşı sırasında , hem Rusya’dan gelen Türkçüler hem de Avrupa’dan gelen Jön-Türkler ,batının emperyalist ordularına karşı sırt sırta savaşmışlar , emperyalizmin merkeze egemen olmasını önledikten sonra ,yeni Türk devletinin kuruluşunda önemli roller almışlardır . Kuvay-ı Milliye’nin öncü kadrosunda , Türkiye Büyük Millet Meclisinin yönetiminde ve daha sonra oluşturulan bakanlıklar ile kamu kurumlarının çoğunda Hem Hazar bölgesinden gelen Türkçüler hem de Avrupa’dan gelen Jön-Türkler önde gelen görevleri üstlenmişler ve çok kısa bir sürede çağdaş bir cumhuriyet devletinin ortaya çıkışında etkili olmuşlardır . Macaristan’dan gelen Türkologlar ile işbirliği yapılarak dünyanın tam ortasında çağdaş bir Türk devleti geçmişin birikimleri üzerine inşa edilmiştir . Türk asıllı olan Macarların Avrupa kıtasının ortalarında 8.ve 10. Yüzyıllar arasında bir Türk imparatorluğu kurması gerçeği dikkate alınarak Budapeşte merkezli Türkoloji biliminden fazlasıyla yararlanılmış ve bu kaynaklardan sağlanan desteklerle , yeni Türk devletinin başkenti Ankara’da ilk yüksek öğrenim kurumu olarak Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi oluşturulmuştur .Yeni kurulan devletin hukuk düzenine kavuşabilmesi için ikinci olarak Ankara Hukuk Fakültesi , gene önde gelen Türkçülerin önderliğinde açılarak cumhuriyetin hukukçularını yetiştirmiştir . Böylece Atatürk’ün kurucu önder olarak ,oluşturduğu Türkiye cumhuriyeti siyasal yapılanmasının arkasında ciddi bir Türkçü birikimin yer alması sağlanmıştır . Rusya’da çıkan Türkçülük ile Avrupa’da gelişen Jön-Türkçülük anavatan Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti kurulurken , Atatürk’ün yanı başında yerlerini alıyorlar ve sahip oldukları bütün siyasal birikimi bu yeni Türk devletinin gerçeklik kazanması için seferber ediyorlardı . Kurucu önder Atatürk’ün liderliğinde Türkçülük ve Atatürkçülük akımları bir araya gelerek birbirlerini tamamlıyorlardı .

Atatürk daha ulusal kurtuluş savaşı yıllarından başlayarak , Anadolu’yu adım adım gezerken ,nerede bir Türk Ocağı şubesi varsa orada resmi bir ziyaret yaparak çeşitli konuşmalar yapmıştır . Kurtuluş savaşı günlükleri incelendiğinde Atatürk’ün Türk Ocakları örgütlenmesini esas alarak Anadolu ve Rumeli kentlerini teker teker dolaştığı göze çarpmaktadır . Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine giden yolda Türk Ocakları önemli bir merkez ve köprü konumu sağlamış ,imparatorluğun kaybı sonrasında çağdaş bir ulus devlete geçişin gerçekleştirilmesinde kurucu önder Atatürk ve kadrosuna önemli katkılar sağlamıştır . Emperylal devletlere karşı güçlü ve büyük bir merkezi devletin oluşturulmasında , Sovyet devrimi sonrasında Sovyetler Birliğinin merkezi coğrafyaya girişinin önlenmesinde Türkiye Cumhuriyeti güçlü bir tampon devlet olarak ortaya çıkmış ve bölge için barış ile güvenlik üreterek savaşların sona ermesini sağlamıştır . Adriyatik’ten Çin seddine ,Finlandiya’dan Kore’ye kadar çok geniş bir alana yayılan Türk dünyasının tam ortasında bağımsız bir Türk devletinin kurulmasında Avrupa,Rusya ve Asya bölgelerinden gelen Türkçülük akımı ve birikiminin son derece önemli etkileri olmuştur . Tarihi ve coğrafyayı iyi bilen Türkçüler ile birlikte hareket eden Atatürk ,merkez ülkede bağımsız Türk devletinin kurarken Türkçülük birikimini en üst düzeyde değerlendirmesini bilerek hareket etmiştir . Türkçülük kongrelerini düzenleyen Türkçü önderlerin Atatürk’ün hükümetlerinde bakan ya da danışman olarak yer alması bu durumu göstermektedir . Yusuf Akçura hem milletvekili hem de Tarih Kurumu kurucu başkanı olarak ,Atatürk’ün yanında yer almıştır .Mahmut Esat Bozkurt, Yusuf Kemal Tengirşek, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi Türkçü liderler de hem milletvekili hem de bakan olarak gene atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşları olmuştur . Bir anlamda Atatürk’ü yaratan ve onun üzerinden Atatürkçülüğü ,Türk ulusunu ve cumhuriyetini var eden siyasal birikim haline dönüştüren ,tarihten gelen Türkçülük akımı olmuştur . Türkçülük birikimi Türk devletini yaratmış ve Atatürk bu siyasal birikimin kurucu önderi olarak tarih sahnesine çıkmıştır . Böylesine iç içe geçmiş bir birliktelik ,Türkçülük ve Atatürkçülük akımlarını yan yana getirmektedir .

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında iç içe geçmiş olan Türkçülük ve Atatürkçülük akımları , daha sonraki aşamada içine girilen soğuk savaş koşullarında birbirinden ayrılmak zorunda kalmıştır . Rusya’da sosyalist bir rejimin kurulması üzerine ,Türkçülük akımı Rusya karşıtı emperyal devletlerin etkisi altına girmiş ve geçmişten gelen Rus düşmanlığı üzerinden bir Sovyet ve sosyalizm karşıtlığına dönüşmüştür . Atatürkçülük ise , daha çok Jön-Türklerin ve Balkan göçmenlerinin etkisiyle , laik devlet bekçiliğine dönüşerek Müslüman millet tabanından uzaklaşmış ve zaman içerisinde bir devlet ve millet karşıtlığı çelişkisine sürüklenmiştir . Aynı devlet ve milletin ulusal çıkarları doğrultusunda kuruluş aşamasında yan yana olan Atatürkçülük ve Türkçülük akımlarının soğuk savaş koşullarında birbirinden uzaklaşmasıyla Türkiye çok şey kaybetmiş ,antiemperyalist çizgide olması gereken Türkçülük akımı anti-sosyalist bir çizgiye kaymış ,Atatürk’ün temel ilkeler olarak belirlediği altı ok anlayışından Türkçülük uzaklaşarak daha milletçi bir yaklaşım ile Müslüman tabanın içinden sağ uca doğru kayma eğilimleri göstermiştir . Atatürkçülük ise , laik kadrolar aracılığı ile Müslüman kitlelerin uzağına taşınmış ,devletçi bir sosyalizmin etkisi altına girerken askeri rejimler üzerinden darbeciliğin simgesi konumuna sürüklenmiştir . Türkiye’yi birlikte yaratan Türkçülük ve Atatürkçülüğün dış müdahaleler ve emperyal politikalar yüzünden karşı karşıya geldiği durumlar olmuş ,Türkçü kadrolar bazen laiklik ilkesi ile ters düşmüş ,Atatürkçü yönetimler ise Müslüman milletin hassasiyetlerinin dışında hareket ederek toplum içinde gerginliklerin yaratılmasına sebep olmuşlardır . Ülke iç savaş amaçlı terör oyunlarına sürüklenirken Türkçü ve Atatürkçü kadrolar karşı siyasal kamplara itilmişler ve iç çatışmalarda birbirleriyle mücadele etmek gibi çok büyük yanlışlara sürüklenmişlerdir .Türk devletini yaratan iki ana akımın karşı karşıya getirilmesiyle , Türk devletinin önce zayıflatılması sağlanmış sonra da bölünme süreci dıştan kumandalı bir biçimde hızlandırılmıştır .

Tarih sahnesine çıkış süreçlerinin ortaya koyduğu gibi , Atatürkçülük ve Türkçülük akımları ilk aşamada emperyalizme karşı Türklerin , Türk boylarının ve sonunda Türk ulusunun kendini koruması ve savunması doğrultusunda gündeme gelmiş olan iki ana siyasal akımdır .Emperyalizmin eskisinden daha güçlü bir biçimde bir anlamda süper emperyalizm olarak dünya uluslarının üzerine küreselleşme maskesi altında saldırdığı yeni dönemde , Atatürkçülük ve Türkçülük akımlarının artık cumhuriyetin kuruluş yıllarında olduğu gibi birlikte ve beraber hareket etmesi gerekmektedir . Solda Atatürkçülük sağda Türkçülük ile Türkiye Cumhuriyetinin bir yerlere gidemeyeceği aksine ,güç kaybederek dağılmaya doğru sürükleneceği son yıllardaki gelişmeler ile doğrulanmıştır .Türk toplumunun sağ kanadının liberal politikalar ile , sol kanadının ise sosyal demokrat görünümlü neo-liberal politikalar ile teslim alınmasının önüne ,ancak eskisi gibi bir Türkçü ve Atatürkçü birlikteliği ile geçilebilecektir .Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar kalabilmesi için , artık Türkçüler Atatürkçü ,Atatürkçüler de Türkçü bakış açısını anlamak ve bir ulusal dayanışma içerisinde her türlü emperyal dış müdahaleye karşı ortak hareket ederek ciddi anlamda bir vatan savunması yapmak zorundadırlar . Türkiye cumhuriyetinin ayakta kalabilmesi , bütün Türk dünyası için bir bağımsızlık güvencesi olacaktır .

TAZİYE MESAJI : DIŞİŞLERİ ESKİ BAKANIMIZ PROF. DR. MÜMTAZ SOYSAL ‘A RAHMET, YAKINLARINA VE TÜM DIŞ İŞLERİ CAMİASINA SABIR DİLER İZ.


DAĞITIM :

  1. DIŞ İŞLERİ BAKANLIĞIMIZ
  2. ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

Anayasa Hukukunun önde gelen isimlerinden, hocaların hocası, ülkemizdeki ilkeli ve dürüst siyasetin az sayıdaki temsilcilerinden, Dışişleri eski Bakanımız Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ı kaybettik. Acımız büyüktür. Ailesinin, sevenlerinin, öğrencilerinin ve yüce Türk Milletinin başı sağ olsun. Kendisine Tanrı’dan rahmet diliyoruz. Ruhu şâd olsun.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburoistihbarat.com

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : CUMHURİYETÇİLİK


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : CUMHURİYETÇİLİK

(Ulus Gazetesi: 12.03.2012)

“Cumhuriyetçilik” sözcüğü, cumhuriyetçilik akımından türemiştir. Genel olarak; cumhuriyet rejiminden yana olmak, cumhuriyetçi bir devlet düzeni ya da siyasal yönetimin kurulabilmesi için çalışmak, Cumhuriyet yönetimini kurmak ya da korumak için çaba göstermek, bu doğrultuda etkinlikler sürdürmek, cumhuriyeti savunan düşünceleri taşımak ve savunmak anlamı taşımaktadır. Bir ülkede cumhuriyet yönetiminin kurulabilmesi ya da kurulmuş olan cumhuriyet düzeninin korunabilmesi doğrultusunda, geliştirilen siyasal anlayışlar ya da izlenen politikalar da yine “cumhuriyetçilik” kavramının içerisinde yer almaktadır. Başlıca sözlük ve ansiklopedilerde; cumhuriyetçilik ile ilgili maddelere bakıldığında bu tür açıklamaların yer aldığı görülmektedir. Bu doğrultuda cumhuriyetçilik akımları ya da anlayışları, tanımlanmağa çalışılmıştır. (1)

Cumhuriyetçilik kavramının ne olduğunu ve ne gibi anlamlara geldiğini tam olarak kavrayabilmek için, bu kavramın içinden çıktığı ve temelini oluşturan cumhuriyet kavramının da her yönü ile açıklanması gerekmektedir. Arapça halk anlamına gelen “cumhur” kökünden türetilmiş olan cumhuriyet kavramı, kısaca başında seçimle gelen bir cumhurbaşkanının bulunduğu siyasal yönetim ya da devlet modelini ifade eden bir anlama gelmektedir. Halkın devleti yöneten cumhurbaşkanını serbest seçimler yolu ile işbaşına getirdiği ve devleti yönetme yetkisini geçici bir süre için bu başkana devrettiği yönetim biçimine gelişmiş Batı ülkelerinde cumhuriyet adı verilmektedir. Saltanat ya da monarşi adı verilen her türlü krallık rejimlerine karşı bir demokratik alternatif olarak öne çıkan cumhuriyet yönetimleri, zaman içerisinde gelişmeler göstererek çağdaş dönemin en ileri siyasal rejimleri konumuna gelmişlerdir. Batı dillerinde, Latince kökenden gelen Res publica kavramı doğrultusunda, halka ait olan kamusal alanının ve bu alanda yer alan her türlü kamu malının, halkın kendi içinden seçtiği bir halk temsilcisinin yönetimine bırakılması anlamında, cumhuriyet bir toplumun kendi kararları ile ve kendi içinden seçtiği temsilcileri aracılığı, kamunun ortak yararı için kendi kendini yönetmesine verilen ortak bir addır. Kamusal bir örgütlenme olan devletin, halk kitlelerinin yararına gene halkın kendi içinden seçerek devletin başına getirdiği cumhurbaşkanı aracılığı ile yönetilmesine kısaca cumhuriyet adı verilmektedir. (2)

Cumhuriyetçilik, eski Yunan döneminden başlayarak hem bir akım, hem de bir düşünce tarzı olarak önemli gelişmeler göstermiştir. Cumhuriyetçilik, insan toplumlarının yerleşik düzene geçmeleriyle birlikte başlamış ve bu toplumların kendi kendini yönetmeleri ideali doğrultusunda gelişmeler göstermiştir. Halk kitlelerini kaba kuvvetin, kişisel gücün ya da belirli çıkar çevreleriyle toplumun egemen kesimlerinin ya da emperyalist dış güçlerin saldırı, baskı ve tasallutlarından kurtarılması doğrultusunda hem bir siyasal akım hem de bir düşünce biçimi olarak tarihin her döneminde önemli aşamalardan geçerek günümüze kadar gelmiştir. Cumhur adı verilen halk topluluklarının yaşadığı her ülke ya da bölgede, cumhurun kendi kendisini yönetmesi arzu ve isteği öne çıkmıştır. Ancak kaba gücü ya da benzeri yönlendirici güçleri eline geçirenlerin hegemonyaları, bu tür yönelişlerin önünü kesmiştir. Cumhuriyetçi düşünce ve yönetimler sayesinde halk kitleleri bu gibi durumlardan kurtularak kendi özgür geleceklerini belirleyecek gerçek anlamda halk temsilcilerini yönetime getirebilmiştir. Böylece; modern çağların en gelişmiş devlet modeli olarak cumhuriyet devletlerine insanlık sahip olabilmiştir.

Cumhuriyetçiliğin ilk ana ilkesi yurttaşlıktır. Cumhuriyetçi akımlar, ancak bir ülke ya da bölgede yaşamakta olan insan toplulukları ya da halk kitlelerinin o yerde yerleşik bir düzen kurmalarıyla oluşacak siyasal örgütlenme düzeninde, o ülkenin vatandaşı konumundaki yurttaşlar tarafından savunulabilmektedir. Bir ülkede yaşayan özgür yurttaşların serbestçe hareket edebilmeleri ya da yaşayabilmeleri doğrultusunda aradıkları siyasal düzenin cumhuriyet olması istenmiş ve bütün yurttaşların sahip oldukları hak ve özgürlükleri en üst düzeyde uygulama alanına aktarabilecek düzeyde bir siyasal rejimi gerçekleştirebilmek doğrultusunda cumhuriyetçilik akımı zamanla öne çıkmıştır. Bir ülkede yaşayan bütün insanları vatandaş tanımlaması altında, cumhurun eşit ve özgür temsilcileri olarak ele alan ve hepsinin bir araya gelmesinden oluşan ortak kamu gücünü devletin yönetiminde etkin kılmak isteyen siyasal akımlar, genel olarak cumhuriyetçi siyasetlerin içinden çıkmışlardır. Bir ülkede yaşamakta olan halk topluluğu içinde var olan her insanın eşit ve özgür bir biçimde devlet ve toplum yönetimine katılma hakkının tanınmasıyla birlikte, cumhuriyet rejimine giden gelişmelerin yolu açılmıştır. Bu doğrultuda halk kitleleri kendi ülkelerini seçilmiş temsilcileri aracılığı ile yönetebilme hedefi doğrultusunda cumhuriyetçilik akımlarını örgütleyebilmektedirler. İnsan toplumları içerisinde yurttaşlık kavramının ortaya çıkarak gelişmeler göstermesi, cumhuriyetçilik akımları açısından elverişli ortam yaratmıştır. Halk kitlelerinin zamanla daha fazla bilinçlenmesi ve içinde yaşadığı ülkenin kaderine daha fazla sahip çıkmasıyla beraber, yurttaşlık kavramının cumhuriyetçi yurttaşlığa dönüştüğü ve belirli bir aşamadan sonra da yurttaşlığın cumhuriyetçilik olarak geliştiği görülmüştür. Artan nüfus ve yeryüzüne dağılan halk kitleleri oluşumu, toplumculuğu öne çıkarırken, yurttaşlık anlayışının da bireycilikten uzaklaşarak sosyal bir içerik kazanmağa başladığı görülmüş ve bu aşamadan sonra toplumsal bilince sahip bir yurttaşlık anlayışı cumhuriyetçilik olarak gelişme göstermiştir. Cumhuriyetçi yurttaşlık beraberinde toplumsal tabana dayanma ilkesini de getirerek, halk kitlelerinin daha fazla devlet yönetiminde etkin olmasını sağlamıştır. Siyasal toplumsallaşma aktif yurttaşlık için elverişli koşulları hazırlarken, sosyal yaşamda etkisini artıran yurttaşların ülke ve devlet sorunları ile daha yakından ilgilenmelerini ve dolayısıyla cumhuriyetçi bir çizgide yaşamlarını yönlendirmelerini sağlamıştır. (3)

Batılı düşünürlerin çoğunluğunun ortaya koyduğu üzere, cumhuriyetin en önemli özelliği olan erdemlilik ilkesi, aktif yurttaşlığın gelişmesiyle beraber toplumsal gerçeklik alanında etkinliğini artırmıştır. Bir ülkede yaşayan halk topluluğunun ortak yararına yönelen, ülkenin ulusal çıkarlarını en üst düzeyde erişilmesi gereken hedefler olarak belirleyen aktif yurttaşlar bu doğrultudaki çabalarını cumhuriyetçi hareketler ya da siyasal akımlar içerisinde geliştirebilmişlerdir. Cumhuriyet devletlerinin doğrudan halk yönetimleri olabilmeleri de, aktif yurttaşlık anlayışı ve de uygulamaları doğrultusunda geliştirilen siyasal katılımın en üst düzeylere gelmesiyle mümkün olabilmiştir. Bir toplum ya da ülke için en ön planda önem taşıyan ortak yarara ulaşılması, cumhuriyetçiliğin bu doğrultudaki ana hedefidir. Bireyci yaklaşımlarından uzaklaşan ve kişisel çıkarlarını arka plana alan ama bunun tamamen tersi bir doğrultuda ülkenin ortak yararlarına, devletin varlığının korunması ve toplumun gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda ulusal çıkarlara öncelik tanıyan aktif yurttaşlık anlayışı, gelişmiş ülkelerdeki cumhuriyetçilik anlayışının önde gelen özünü ve içeriğini belirlemektedir. Kamusal çıkarlar doğrultusunda her türlü kişisel çıkar ve arzudan arınmak anlamında kamusal erdemlilik anlayışı, bütün Avrupa’yı cumhuriyetçi bir döneme sürükleyen Fransız devriminin hazırlayıcısı toplumsal bir oluşumun önünü açmıştır. Aktif yurttaşların bireysel özverileri cumhuriyetçi akımların özünü oluşturmuş ve zamanla bu tür yaklaşımlar cumhuriyetçiliğin daha da bilinçli bir düzeyde gelişim sağlamasına katkı sağlamışlardır.

Erdem kavramının kamu yararına bir doğrultuda gelişmesi, cumhuriyetçi akımları güçlendirerek cumhuriyet rejimleri açısından bir toplumsal güvence sağlarken, bu durumun tamamen tersi noktalarda erdemliliğin zayıflaması ya da ortadan kalkması aşamalarında cumhuriyet devletlerinin hızla çöküntüye sürüklendiği görülmüştür. Erdemlilik anlayışının kamusal alana dönük geliştiğinde toplumun bütünün düşünen bir ortak yararı gerçekleştirmek cumhuriyetçilik açısından daha kolay olabilmekte, aksi durumda ise tamamen tersi bir doğrultuda cumhuriyet rejimleri hızla tehlikeli dönemeçlere doğru sürüklenmektedirler. Cumhuriyetçi yurttaşlık anlayışı, insan bilinçliliğinin ve varlığının bir biçimi olarak ülke yönetiminde erdemlilik ilkesi doğrultusunda ahlak düzeyinin gerçekleşmesi için elverişli bir ortam sağlar. Cumhuriyet rejimleri, gelecekte süreklilik kazanabilmek ve her türlü tehditlere karşı kendisini koruyabilmek için, bir cumhuriyet rejimi için gerekli düzeydeki bilinçliliği sağlayacak eğitim, öğretim ve kültüre önem vermek zorundadırlar. Ülke ve dünya sorunları üzerine vatandaşları eğiterek bilinçlendirecek bir eğitim düzeni cumhuriyet rejimleri açısından olmazsa olmaz bir koşuldur. Cumhuriyet devletleri kendi çatıları altında böylesine bir cumhuriyetçi eğitim ve kültür düzeni kurarlarken, aynı zamanda geleceğin cumhuriyetçi kuşaklarının yetişmelerine de yardımcı olarak, cumhuriyetçilik akımının sürüp gitmesini sağlarlar. Her türlü dini inanç ve öğretinin ötesinde, bilimi esas alan laik bir devlet düzeni olarak, cumhuriyet rejimleri insanları aktif ve sorumlu bir vatandaşlık anlayışına kavuşturan cumhuriyetçi eğitim düzenleriyle, yeniden ortaçağın karanlık dönemlerine geri dönmeyi önleyerek, geleceğe doğru kendi yollarında emin adımlar atabilmektedirler.

Cumhuriyetçilik seçimle gelen geçici yönetimleri işbaşına getirmek olduğu için, hak ve özgürlüklerin en üst düzeyde gerçekleştirilebileceği bir özgürlük düzenini savunmak cumhuriyetçiliğin ana ilkelerinden birisidir. Siyasal alan hak ve özgürlüklerin devlet güvencesi altında tanınmasıyla ortaya çıkarken, bu doğrultuda hareketler ve eylemler de deneyler olarak devreye girmektedir. Bu çerçevede cumhuriyet rejimleri halk toplulukları ve yurttaşlar açısından birer özgürlük düzeni olarak gerçeklik kazanmaktadır. Otoriter ya da baskıcı rejimler ile, krallıklar veya imparatorluklar ile karşılaştırıldığında cumhuriyet rejimleri bir anlamda özgürlüklerin güvencesi olarak belirmektedir. Her türlü anlamıyla özgürlüklerin en üst düzeyde gerçekleşebildiği rejimler olarak cumhuriyet devletlerinin kurulabilmesi ya da kurulmuş olan cumhuriyet düzenlerinin korunabilmesi için cumhuriyetçi akımlar devreye girerken, yurttaşlar en üst düzeyde sahip oldukları hak ve özgürlüklerini kullanabilmektedirler. Temel hakların tanınması doğrultusunda özgürlüklerin yürürlüğe girmesiyle beraber, hak ve özgürlüklere her türlü müdahale ya da sınırlamaların önlenmesi çizgisinde devlet güvenceleri devreye girebilmektedir. Hukuk açısından pozitif ve negatif özgürlüklerin tam anlamıyla tanınabilmesi ve uygulamada geçerlilik kazanabilmesi, ancak cumhuriyet rejimleri ile mümkün olabildiğinden, cumhuriyetçilik akımları sonuna kadar özgürlükçülüğü ana bir ilke olarak benimsemektedirler. Cumhuriyetçilik akımı bir siyasal örgütlenmeye kavuşarak, siyasal parti görünümünde ortaya çıkarken, hem kendi özgürlüğünü hem de diğer siyasal akımların hak ve özgürlüklerini eşit bir çizgide kabul etmek durumundadır. Cumhuriyetçi özgürlük anlayışı, siyasal anlamda bir özgürlük olarak anlaşıldığında, cumhuriyetçilik böylesine bir hak ve özgürlükler düzeni arayışı ve mücadelesinin adı olmaktadır. Cumhuriyetçi anlamda siyasal özgürlük düzeni, kendi kendini yönetme, kendi geleceğine sahip çıkma ve her türlü dış baskıdan uzak olarak tam anlamıyla bağımsız bir yaşam düzenine sahip olabilme anlamına gelmektedir. Böylesine bir siyasal yapılanma için, pozitif hak ve özgürlükler kadar negatif hak ve özgürlüklerin de devrede olması zorunludur.(4)

Cumhuriyetçi özgürlük anlayışı, pozitif ve negatif anlamda hak ve özgürlüklerin bütünüyle gerçekleştirilmesini savunurken, bunlara ek olarak bir de üçüncü planda her türlü baskıyı ve hegemonyayı ortadan kaldırma anlamında da eylemsel bir özgürlük ortamını da savunmaktadır. Bazı batılı düşünürlerin tahakkümsüzlük ortamı olarak tanımladıkları böylesine geniş açılı bir özgürlükçülük, cumhuriyet rejimleriyle gündeme gelirken, cumhuriyetçi akımların ana hedefi haline gelmiştir. Tarih boyunca, kralların, imparatorların ya da sömürgeci emperyalist devletlerin baskı ve zulmü altında ezilen dünya ülkeleri ve halk kitleleri, böylesine bir baskı kıskacından kurtulabilmek üzere, üzerlerindeki hegemonyacı baskı düzeninden kurtulabilmeyi amaçlamışlardır. Bir özgürlük düzeni olarak cumhuriyet rejimlerini ilân etme aşamasına geldiklerinde, cumhuriyet devletlerini bir anlamda tahakkümsüzlük düzeni olarak gerçekleştirmeğe çalışmışlardır. Herkesin ortak alanı olan kamusal alanda bir halk yönetimi biçimi olarak cumhuriyetçilik gerçeklik kazanırken, halk kitleleri ya da toplum üzerinde bir çıkar düzeni kurmuş olan bütün eski tahakkümden kurtulabilmek, cumhurun başlıca hedefi olarak devreye girmiş ve cumhuriyetçiliğin de esas özünü oluşturmuştur. Cumhuriyet ilân edilen bütün ülkelerin geçmişlerine bakıldığında ya dış ya da iç güçlerin getirmiş olduğu bir tahakküm düzeninde kurtulma çabasının öne geçtiği görülmektedir. Bu yüzden, cumhuriyetçi özgürlük anlayışının pozitif ve negatif özgürlüklerden sonra üçüncü bir kavrayış biçimi olarak her türlü baskı, otorite ve zulümden kurtuluşun adı olarak tahakkümsüzlük anlamında bir başka tür özgürlükçü yaklaşımı öne çıkardığı gözlemlenmektedir. Kölelik düzeninin ortadan kaldırılmasından sonra insanlar arasında gündeme gelen her türlü efendi-köle ilişkisini ortadan kaldırmağa yönelik bir tahakkümsüzlük anlayışı, cumhuriyetçilik akımları ile beraber yeryüzünde geniş yankılar bulmuştur. Bu doğrultuda hareket eden cumhuriyetçiler, zincirleri kırarak kölelik düzenlerinden kurtulmuşlar ve daha sonra da cumhuriyet ilan ederek temel hak ve özgürlüklerini devlet ve hukuk güvencesi altına alabilmişlerdir. Temel hak ve özgürlüklerine güvenlik ortamında sahip olabilen halk kitleleri, her türlü müdahale ve tahakküm den kurtularak gerçek anlamda özgürlükler ortamına cumhuriyet rejimleri sayesinde erişebilmişlerdir.

Cumhuriyetçi akımlar devlet düzenlerini her türlü müdahale ve tahakkümden kurtararak gerçek anlamda bir özgürlük düzenini kendi ülkelerine getirirler. Bir hukuk devleti çatısı altında yasalar ve düzenlemeler ile insanların yaşamları belirli siyasal yapıya kavuşturulurken, hak ve özgürlüklerin her türlü müdahale ya da baskının ötesinde kişiler tarafından kullanabilmeleri hedeflenmektedir. Ortaya çıkan beklenmeyen durumlar ya da önlenemeyen baskı, iç ve dış müdahaleler ile bazı güç merkezlerinin sosyal ve siyasal yaşam üzerine açık ya da dolaylı yollardan getirdiği yeni tahakküm girişimleri karşısında, gene cumhuriyetçilerin ısrarlı karşı çıkışları ile denge sağlanabilmekte ve özgürlükçü düzenin geleceği kurtarılmağa çalışılabilmektedir. Geçici ya da kalıcı türden tahakküm girişimlerine karşı cumhuriyetçi güçlerin dikkatli olması ve cumhuriyetin uyanık bekçileri olarak halkın kazanılmış haklarından meydana gelen özgürlükler düzenine sonuna kadar sahip çıkma doğrultusunda mücadele vermeleri gerekmektedir. Bu da ancak aktif yurttaşlık ve katılımcı siyaset ile mümkün olabilmektedir. Toplum içindeki köşe başlarını tutmuş olan ekonomik ve siyasal güç merkezlerinin geçmişten gelen hegemonyalarını yeni dönemlerde ya da değişen koşullarda farklı tarzda tahakküm girişimleri ile sürdürmeğe çalışmaları, hak ve özgürlüklerin uyanık bekçileri olarak cumhuriyetçilerin tepkisi çekmekte ve bu nedenle de cumhuriyetçi akımlar ile anti cumhuriyetçi güç merkezleri arasında siyasal çekişmeler sürüp gitmektedir. Az ya da çok, iç ya da dış her türlü tahakküm girişimine karşı cumhuriyetçilerin kazanılmış hak ve özgürlükler doğrultusunda siyasal mücadele vermeleri kaçınılmaz olarak gündeme gelmektedir.

Cumhuriyetçi akımlar her türlü müdahale ya da baskı girişimlerine karşı çıkarlarken, itiraz edebilirlik gücünü ve hakkını yasal zeminlerde ellerinde tutabilmek durumundadırlar. Cumhuriyetçiler her şeye karşı çıkan olumsuz bir çizgi yerine, ülke ve toplumun kazanılmış hakları ve ulusal çıkarları doğrultusundaki gelişmelere de olumlu bakarak ortak yaşamın gereklerini yerine getirmek durumundadırlar. Değişen koşullar yeni kazançlar ve olumlu gelişmeler gündeme getirebiliyorsa, bu gibi değişimlere olumlu bakmak ya da ortak rıza göstermek, cumhuriyet devleti çatısı altında yaşamakta olan toplumların hakkıdır. Cumhuriyetçilik bu durumu dikkate alarak hareket ettiği zaman, kazanılmış haklara ya da toplum ve devlet düzeninin tehdit eden olumsuz gelişmelere karşı çıkmak ve itiraz etmek durumundadır. Yeni ortaya çıkan gelişmelerin gündeme getirdiği güç merkezleri ya da sahipleri, kendi çıkarları doğrultusunda yeni baskı ve müdahale girişimlerini gündeme getirdikleri zaman cumhuriyetçi akımların uyanık bekçiliği ya da itiraz hakları kendiliğinden devreye girerek eskiye dönüşe izin vermeyeceklerdir. Cumhuriyetçiler sahip oldukları toplumsal statülerin ve kazanılmış hakların, her türlü tehdit ve müdahaleye karşı korunabilmesi ya da sürdürülebilmesi için yeni siyasetler geliştirmek ya da yeni siyasal çıkış yolları bulmak zorundadırlar. Halk kitlelerinin bütününü arkasına almak durumunda olan cumhuriyetçiler, geniş kitle desteği ile güç merkezlerine karşı denge sağlayabileceği için, küçük ya da bireysel çıkışlar ile cumhuriyetçi tepkilerin gündeme getirilmesi hiçbir biçimde dengeleyici etki yaratamamakta ve sonunda halk destekli kitlesel eylemler kendiliğinden gündeme gelmektedir. Kitleleri baskı altına alan zulüm yapan baskı cenderelerinin kırılmasında cumhuriyetçi akımlar geniş yığınların desteği ile sonuç alabilmişler ve böylece cumhuriyet düzenlerinin korunmasını sağlayabilmişlerdir. Özgürlük ideali ile yola çıkan halk kitleleri, bir halk yönetimi olarak oluşturdukları cumhuriyet rejimlerine ancak kitlesel destekler sayesinde sahip çıkabilmişler ve her türlü müdahale ile baskı ya da zulüm girişimlerine karşı çıkabilmişlerdir.

Cumhuriyetçi akımlar, cumhuriyetçi bir hedef doğrultusunda çalışmalarını sürdürerek, cumhuriyetçi bir sonuca varmak için uğraşırlar. Temel hak ve özgürlüklerin herkese eşit ve güvenli bir biçimde sağlanması, cumhuriyetçi hareketlerin her zaman ana ilkelerinden birisi olmuştur. Cumhuriyetçilik, cumhuriyet devleti kurmak kadar bu siyasal düzeninin zaman dilimi içerisinde en ileri yaşam düzeni seviyesine getirilmesini hedeflemektedir. Toplum içerisindeki genel geçerli bir cumhuriyetçi düşünce tarzına sahip olunması gene cumhuriyetçi akımların önde gelen misyonlarından birisi olarak öne çıkmaktadır. Cumhuriyet rejiminin güçlendirilmesi, cumhuriyet düzeninin dünyadaki gelişmelere paralel bir doğrultuda yenilenmesi ile mümkün olacağı için, cumhuriyetçilik akımları bu doğrultularda etkinliklerini sürdürmektedirler. Cumhuriyetin daha kapsayıcı olması, her türlü yeniliğe açık bir tutum gerektirdiği için çağdaş dünyanın önde gelen yeni cumhuriyetçi akımlarında bu doğrultuda yeni örnekler görülebilmektedir. Cumhuriyet rejimlerinin yakından izlenmesi ve denetlenmesi, gene halk kitlelerinin görevi olduğu için cumhuriyetçi akımların bu doğrultularda da etkinlikler gösterdiği görülmektedir. Cumhuriyetçilik cumhuriyet rejiminin ana ilkeleri doğrultusunda gelişen bir akım olduğu için, cumhuriyet devletlerinin geleceği bir anlamda cumhuriyetçilik akımının güçlü olup olmamasına bağlı bulunmaktadır. Devlet yapılarının içerisinde gündeme gelebilecek cumhuriyetçi çizgiden sapma eğilimlerine karşı, toplum içerisindeki cumhuriyetçi güçlerin kendiliğinden devreye girerek rejime güçlü bir sahip çıkmayla sivil cumhuriyet denetimlerinin yapılabildiği çeşitli örnekleriyle görülebilmektedir. Halkın yönetimi anlamında bir halkçı devlet yapılanmasının adı olan cumhuriyet modellerinin varlıklarını sürdürebilmesi, her türlü dış tehdide ve içeriden yozlaşma ya da sapma eğilimlerine karşı, cumhuriyetçi güçlerin uyanık seferberlikleriyle mümkün olabilmektedir. Rejimin içinden ortaya çıkabilecek sapma merkezli yozlaşma eğilimlerine ve muhtemel düzenbazlıklara karşı çıkmaya yönelik yaptırımlar, cumhuriyetçi akımların tepki göstermeleri ya da ana ilkeler doğrultusunda tavır almalarıyla dolaylı yollardan devreye sokularak, cumhuriyetlerin yıkılması önlenebilmektedir. (5)

Cumhuriyetçilik akımının, bir başka açıdan ele alınmasıyla birlikte bağımsızlık kavramının önem kazandığı görülmektedir. Bu çerçevede, cumhuriyetçilik bir anlamda bağımlılık yokluğu olarak içerik kazanmaktadır. İmparatorlukların dağılması, sömürgelerin uluslaşması ya da ulus devletlerin birer bağımsız siyasal yapılanmalara dönüşmeleri sırasında bağımlılık yokluğu durumunun açık bir göstergesi olarak tam bağımsızlığın gündeme gelmesi, cumhuriyetçilik akımına yeni ve çağdaş bir anlam kazandırmaktadır. Batı dillerinde bu durumun karşılığı olarak öne çıkan yurtseverlik kavramı da, tam bağımsızlığı hedefleyen cumhuriyetçi akımların içeriğini doldurmaktadır. Vatan aşkı ile yanıp tutuşan, kendi vatanındaki devleti bir cumhuriyet olarak algılayan bütün cumhuriyetçi yurtseverler, ülkelerindeki cumhuriyet devletinin diğer devletlerin yanında çok daha iyi bir durumda olmasını idealize ederler ve bu doğrultuda bir uluslararası rekabet düzeninde geleceğe yönelik kutsal bir mücadeleyi göze alarak her türlü özveride bulunmayı karşılıksız olarak peşinen kabul ederler. Cumhuriyetçi yurtseverliğin, her türlü baskı ve tahakküm ile ya da keyfi güçler yolu ile önü kesilmek istenen demokratik toplumlar için toplumsal ve siyasal bir tedavi yöntemi olduğu genel olarak benimsenmektedir. Cumhuriyetçi yurtseverlik, ancak özgür bir toplum düzeninde var olabilirken, aynı zamanda bu hak ve özgürlükler düzeninin koruma koşullarını da bir anlamda rejimin geleceği açısından yaptırıma bağlamaktadır. Genel anlamda cumhuriyetçi yurtseverlik hiçbir biçimde siyaset öncesi kavramlara başvurmaksızın özgür insanların oluşturduğu ileri bir siyasal topluma olan bağlılık ve saygı ile açıklanabilmektedir. Ülke sevgisi, bilinçli cumhuriyetçi toplumlarda yurtseverlik duygusunu bir anlamda cumhuriyet rejiminin güvencesi konumuna getirebilmektedir. Bilinç sahibi kişilerin kendilerini özgür kılan her ülkeyi vatanları olarak benimseyebilmeleri uygulamada çok zor olmaktadır. Ne var ki, okumuş insanların sahip oldukları bilinç düzeyi ile kendi ülkelerine olan bağlılıklarıyla cumhuriyetçi yurtseverlik aşamasına geldikleri ve böylece cumhuriyetçilik akımının her geçen zaman dilimi içerisinde güçlendiği anlaşılmaktadır. Baskı ve dış hegemonya altındaki ülkelerde, ülkeleri özgür olmayan durumlarda cumhuriyetçi yurtseverlerin yaşadıkları ülkelerini özgürleştirme misyonunu kutsal bir görev olarak benimsedikleri ortaya çıkmaktadır. Siyasal bir düzen ve yaşam biçimi olarak bir siyasal kültür yapılanmasını yansıtan cumhuriyetin, cumhuriyetçi yurtseverlik sayesinde en üst düzeyde gelişmişlik aşamalarına gelebildiği söylenebilmektedir. Bağımlılık yokluğu olarak özgürlük ve yurtseverlik çağdaş anlamda cumhuriyetçiliğin ana esaslarıdır. (6)

Cumhuriyetçilik, aydınlanma çağı ile beraber Rönesans ve Reform sonrasında batı ülkelerinde diğer siyasal akımlardan ayrı olarak bağımsız bir çizgide gelişmeler göstermiştir. İmparatorlukların dağılmasında, krallık devletlerinden ulus devletlere geçilmesinde, sömürgelerin uluslaşmasında, çeşitli ülkelerde zaman içerisinde cumhuriyet devletlerinin kurulmasında önde gelen görevler yerine getirmiştir. Bazı ülkelerde cumhuriyetçi önderlerin öncülüğünde toplumsal hareketler olarak cumhuriyetçilik örgütlenerek siyasal alanda etkinlik kazanmış, bazılarında da hızla partileşerek siyasal parti konumunda siyaset sahnesindeki yerini almıştır. Batının gelişmiş ülkelerinde görülen siyaset yelpazesi içerisinde cumhuriyetçi akımların daha çok siyasal partiler olarak öne çıktıkları ve örgütlü bir biçimde kendi ülkelerinin kaderlerinde etkili oldukları görülmektedir. Dünyanın en büyük cumhuriyet devletlerinden birisi olan Amerika Birleşik Devletlerindeki iki büyük siyasal partiden birisi cumhuriyetçi partidir. Başta Fransa olmak üzere, bazı Avrupa ülkelerinde de cumhuriyetçi parti adını taşıyan çeşitli siyasal partiler siyaset sahnesinde cumhuriyetçi birikimin temsilciliğini yapmaktadırlar. Her ülkede ortak kamusal alanda temel hak ve özgürlüklerin korunması ve güvence altına alınması ile birlikte, bütün yurttaşların eşit bir statüde ülke yönetimine en üst düzeyde katılabilmesi ve ülkelerinin tam bağımsız bir konumda yollarına devam edebilmesi için; bu cumhuriyetçi partiler, yeni tahakküm, hegemonya ve baskıcı düzen peşinde koşmakta olan siyasal ve ekonomik güç merkezlerine karşı halk kitlelerinin ve insanlığın kazanımlarının korunabilmesi doğrultusunda etkinliklerini sürdürmektedirler. Cumhuriyetçi partiler her ülkede cumhuriyetçi siyasal birikimin başlıca temsilcileri olarak geleceğe dönük çalışmalarını başarıyla sürdürmektedirler.

Bir devlet ve toplum yönetim biçimi olarak cumhuriyet rejimlerinin kurucusu ve koruyucusu cumhuriyetçilik akımlarıdır. Bir bağımsızlık, tahakküm üzlük düzeni olarak cumhuriyet devletlerinde insanların her yönden tam olarak özgür, eşit ve bağımsız olabilmeleri cumhuriyetçi akımların siyasal etkinlikleri sayesinde sağlanabilmiştir(7). İnsanların kardeşçe, dostça ve bir büyük dayanışma düzeni çatısı altında yaşamlarını sürdürebilmeleri cumhuriyetçi akımların başarılı olmaları sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Toplumları meydana getiren bütün sosyal kesimlerin bir büyük uzlaşma çerçevesinde bir arada yaşayabilmeleri gibi son derece olumlu bir sonuç, cumhuriyetçilik ve bu doğrultuda geliştirilen yurtseverlik sayesinde sağlanabilmiştir. İnsanların ve değişik toplum kesimlerinin birbirlerini oldukları gibi kabul ederek, bir büyük uzlaşı ortamında karşılıklı anlayış ve dayanışma ortamı içinde varlıklarını sürdürebilmeleri, cumhuriyet rejimlerin ve cumhuriyetçi akımların getirdiği ilkeler ve başarılı uygulamalar ile elde edilebilmiştir. Cumhuriyetçi özgürlük ve yurtseverlik dengelerinin korunabilmesiyle de, elde edilmiş olan cumhuriyetin kazanımları her türlü tehdide rağmen korunabilmekte ve sürdürülebilmektedir. Gerçek anlamda cumhuriyet rejimlerinde, halkın temsilcileri serbest seçim yolu ile en üst noktalara gelebilmeli ama süreleri dolduğunda da geldikleri yerlere geri dönerek rejimin halkçı yönünü koruyabilmelidirler. (8)

KAYNAKÇA

I-Türkçe Büyük Sözlük, Ana Britanice ve Büyük Larousse Ansiklopedileri.

2-Türk Hukuk Lügati, Türk Hukuk Kurumu, Ankara I956, s.55.

3- Cevat Okutan, Cumhuriyetçi Paradigma, Paradigma yayınları, İstanbul, 2006,s.10-30

4- Philip Petit, Cumhuriyetçilik, Ayrıntı yayınları, İstanbul, I998,s.30 v.d.

5- Philip Petit, a.g.e. s.275-300.

6- M.Viroli, Vatan Aşkı ve Yurtseverlik Üzerine, Ayrıntı yayınları İst.I997, s.I2 v.d.

7- Ahu Tunçel, Cumhuriyetçi Özgürlük, Bilgi Üniversitesi yayını, İstanbul, 2010, s.350-358.

8- Anıl Çeçen, Atatürk ve Cumhuriyet, İmge yayınları, Ankara I998, s.369-370

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : MARK’S YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI ÇIKTI !!


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : MARK’S YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI ÇIKTI !!

Karl Marks’ın getirmiş olduğu sosyalist tezler üzerine geliştirilen ideolojik devlet olarak, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği kurulduktan sonra üç çeyrek yüzyıl ayakta kalabilmiştir. Dünya konjonktüründeki gelişmeler, dünyanın en geniş topraklarına yayılmış olan sosyalist imparatorluğu dağıtma noktasına getirince, Moskova merkezli resmi sosyalizm açıklamaları sona ermiş ve bir büyük tartışma sosyalizm sonrası dönemde başlatılmıştır. Sosyalizmin yanlışlığı ya da eksikliği, Sovyetler Birliğinin oluşturduğu resmi sosyalist düzenin hatalı olup olmadığı, kapitalist sistemin perde arkasından kendisine bağımlı bir sosyalist düzen kurduğu ve böylesine bir örgütlenmeye olan gereksinme ortadan kalkınca, sosyalist sistemin arkasındaki desteklerin çekilerek bir büyük çöküş senaryosunun gerçekleştirildiği, Sovyetler Birliğini yöneten Rusya komünist partisinin çok büyük hatalar yapmasıyla sosyalist sisteminin çöküşüne yol açıldığı gibi iddialar zamanla öne sürülmüş ve sosyalist ideolojinin oluşturduğu imparatorluk yapılanmasının, neden kısa zaman içinde yıkılma aşamasına geldiği her yönü ile araştırma ve tartışma konusu olmuştur. Tartışmalar genişledikçe ve konunun ayrıntılarına girince, sosyalizmi bilimsel bir düzene kavuşturma iddiasındaki Karl Marks’ın yanıldığı ve yanlış değerlendirmeler ve açıklamalar yaparak sosyalist ideolojiyi hatalı yönlere sevk ettiği ve bu yüzden de Marks’ın kurmuş olduğu sosyalist ideolojiyi yönlendiren görüşlerinin yanlışlar içinde olduğu, bu yüzden Karl Marks’ın yanıldığı zaman zaman ileri sürülebilmiştir.

Sosyalizm kapitalizmin alternatifi olarak başka bir dünya yaratmaya çalışırken, bu süreç ile bağlantılı olarak bu iki ideolojinin arasında yer alan birbirinden çok farklı bazı üçüncü yol girişimlerine bile zaman zaman karşılaşılmıştır. Kemalizm de bu tür üçüncü yol arayışlarından birisi olarak, öncüsü Mustafa Kemal’in görüşlerini sonraki dönemlere taşımıştır. Sosyalizm Marks’ın görüşlerini bir araya getirerek ve sistemleştirerek bugünlere getirirken, Kemalizm’de Mustafa Kemal’in görüşlerini günümüze getirmiştir. Karl Marks’ın görüşleri ile ortaya çıkan sosyalizm ile, Atatürk’ün görüş ve düşüncelerini bir araya getiren Kemalizm karşılaştırıldığında, bu iki ideolojik tutumun hangisinin doğru ya da yanlış olduğunu belirleyebilecek bir ortam yaratılabilmektedir. Karl Marks Kapital isimli kitabında kapitalist sistemi incelerken, bu sistemin ortaya çıkışı ile birlikte aynı zamanda ortadan kaybolmasını da inceleyerek, kendi özel görüşlerini belirli bir sistematik bütün halinde kamuoyuna yansıtmıştır. Tarihsel süreç içerisinde olaylar birbiri ardı sıra gündeme gelirken, kapitalizmin belirli bir süreç içinde ortaya çıktığı gibi, bir zaman dilimi içinde gene benzer bir biçimde ortadan kalkacağını sosyalizmin ağa babası öne sürmüştür. Karl Marks’ın dönemine kadar ütopik bir akım olarak sosyalizm belirli hayalleri öne çıkarmaya çalışırken, Marks’ın çalışmaları ve katkıları ile sosyalizm bir ideolojik bütün ya da uluslararası bir siyasal sistem olarak tanımlanabilmiştir. Karl Marks sonrasında düşünce akımı ile birlikte siyasal sistem de sosyalizme yönelirken, teorinin ortaya koyduğu bir tarihsel diyalektik yöntemi ile birlikte, toplumu içinde barındırdığı sınıflar açısından ele alarak sınıfsal anlamda analiz eden bir yaklaşım, zamanla kurumsallaşarak kuramsal alanda sosyalist ideolojiyi tamamlamıştır. Sosyalizm öncesinden sonrasına doğru toplumsal yaşam ilerlerken, kapitalist sistemin şehirlerde yaşamaya başlayan bir kent soylu sınıf olarak burjuvazinin eseri olduğu öne sürülmüştür. Kapitalist sistem burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla birlikte devreye girmiş ve bu sınıfın yönetiminde gelişmeler göstermiştir. Bu sınıfın tarih sahnesinden silinmesi ile de kapitalist sistemin ortadan kalkacağı, gene Marks tarafından öne sürülmüştür.

Toplumsal yaşamın bir bütünsellik içinde sosyal sınıflar açısından ele alındığı aşamada kent soylu bir sınıf olarak burjuvazinin zamanla dağılmaya ya da çöküşe kaymasıyla birlikte bu kez burjuva sınıfının yerini işçi sınıfı olarak proleteryanın alacağı, Karl Marks’ın geliştirmiş olduğu tarihsel diyalektik anlayışının ana ilkelerinden birisi olarak öne sürülmüştür. Avrupa kıtasındaki sömürgeci devletlerin dünya kıtalarını kendi aralarında paylaşarak sömürgeciliğe yönelmeleri ile birlikte batı ülkelerinde zamanla büyük sermaye birikimleri meydana gelmiştir. Sermayenin zamanla çok büyümesi ve tekelci şirketleri ortaya çıkarmasıyla birlikte de kapitalizm bir ekonomik yaşam düzeni olarak öne çıkmıştır. Beş yüz yılı geride bırakan kapitalist sistem bu kadar zaman geride kaldıktan sonra ilgili çevreler aracılığı ile yeniden değerlendirmeye alınınca beş yüzyıllık birikimin ortaya getirdiği bazı gerçekler ile birlikte sosyalizm ele alınmaya başlanmıştır. Geçmişten gelen bilgiler ile kapitalizm yeniden değerlendirilirken, sistemin geleceği de ele alınarak önümüzdeki dönemlerin nasıl gelişeceği sorusuna yanıt arayan yaklaşımlar yapılmakta ve kapitalizmin gelecekte bu hali ile uygulama alanında olup olmayacağı sorgulanmaktadır. Kapitalizmin ne olacağı sorusuna yanıt aranırken, sosyalizmin bir alternatif düzen olarak nasıl devrede olacağı konusu üzerinde hassas biçimlerde tartışılmaktadır.

Karl Marks’ın bilimsel olduğunu ileri sürdüğü sosyalizm anlayışında, sınıf savaşları giderek keskinleşecek ve zamanla büyüyen işçi sınıfının proleterya devrimi yaparak burjuva sınıfını tahtından indirecektir. Böylece burjuva sınıfının çöküşünden sonra bir proleterya diktatörlüğüne geçileceği gibi bir değişim öne sürülmekte, proleterya burjuvazinin yerini alırken, bir baskı rejimi oluşturacak olan proleteryanın burjuva sınıfını bir büyük devrim ile ortadan kaldıracağı gibi bir dönüşüm Marksizm tarafından şiddetle savunulmaktadır. Böylesine bir değişimin gerçekleşebilmesi için zamanla burjuva sınıfının proleterya diktatörlüğü tarafından yok edileceği, kurulan diktatörlüğün baskı rejimi altında da geride kalan burjuvaların tek tek temizlenerek bütün toplumsal yapının proleterleşmesinin ve sonunda ortaya bütünüyle işçileşmiş bir emek toplumunun çıkacağı ileri sürülmüştür. Kapitalizme geçiş ile ortaya çıkan burjuvazinin, sistemin çöküşü ile birlikte sosyalizme geçilirken proleterya tarafından yok edileceği düşüncesi, Karl Marks’ın ortaya attığı teorinin ana fikirlerinden birisidir. Ne var ki, ortaçağ sonrasında aradan geçen beş yüzyıllık dönemde böylesine bir değişimin hiçbir biçimde gerçekleşmemesi yüzünden, Karl Marks’ın yanıldığını ve bu yüzden Marksizmin hatalı bir dünya anlayışı olduğu öne sürülmektedir.

Marks’a göre proleterya sınıfı öylesine gelişecek ki, sonunda iktidarı ele geçirerek yapacağı bir darbe ile devleti işçi sınıfının diktatörlüğüne dönüştürecektir. Bu aşamadan sonra devlet ile birlikte toplumda proleterya diktatörlüğünün egemenliği altına girecektir. Kent soyluluğun kökünün temizlenmesi ile birlikte herkes işçileşecek ve ortaya bir işçi sınıfı diktatörlüğü çıkacaktır. Marks bu görüşlerini Avrupa ülkelerinde 1848 devrimlerinin gündeme geldiği aşamada öne sürmüştür. O dönemde sömürgeci Avrupa ülkelerinde, atölyeler uygulamasından fabrikalar düzenine doğru bir geçiş aşaması yaşandığı için, hızla işçi sayısının arttığı ve bunların sendikalar çatısı altında bir araya gelerek sosyalizm öncesinde sendikalizm akımını gerçekleştirdikleri görülmüştür. Binlerce işçinin sendika örgütlerinin çatısı altında bir araya gelmesiyle birlikte sendikalizm ihtilalciliğe doğru yönelmiştir. İhtilalci sendikaların patronların kapitalist düzenini bozmaması için, ihtilalci sendikalizme karşı sosyalizm bilimsel bir sistem olarak hazırlanıyordu. Batı Avrupa’nın zengin ülkelerinde meydana gelen bu gibi gelişmeler, daha sonraki dönemde yirminci yüzyılın karşı kutubu olan sosyalist sistemin Rusya’da kurulmasına yol açmıştır. Ne var ki, Rusya’daki sosyalist sistem işçi sınıfı olmadığı için Bolşevizmin örgütlediği dışarıdan gelen aydınlar tarafından oluşturulmuştur.

Karl Marks’ın proleterya diktatörlüğü ya da devrimciliği hakkındaki görüşlerinin hatalı çıkmasına rağmen, sermayenin birikimi ya da kapitalizmin bir sermaye diktatörlüğü olarak ortaya çıkması konularında, Marks’ın bu kez haklı çıktığı görülmektedir. Sermayenin tekelci şirketler ve patronlar gibi ciddi anlamda azınlığın elinde birikmesi ile birlikte, servet ve fırsat eşitsizliği ortaya çıkınca burjuva toplumlarının bu yüzden yüksek oranlarda haksızlık ve adaletsizlik durumları ile karşı karşıya geldikleri anlaşılmaktadır. Böylesine haksız bir toplum yapısında her türlü adaletsizliği ortadan kaldırmak üzere sosyalizmin çoktan devreye girerek uluslararası alanda yeni bir yapılanmayı başlatması gerekirken, gerçekte böylesine bir gelişme uzun süre çok beklenmesine rağmen bir türlü gerçekleşmeyerek hayal kırıklığına neden olmuştur. Bu durumda daha farklı sorunlar ile karşı karşıya gelindiği için insanlık yeni siyasal düşüncelere ve çözümlere yönelmek durumunda kalmıştır. Tarih boyunca kapitalizme alternatif olarak öne çıkması beklenen sosyalizmin bir türlü toparlanamaması ve dünyanın değişik bölgelerinde birbirinden farklı uygulamaların öne çıkması ile birlikte, sermaye düzeni olarak kapitalist sistemin müdahaleleri de sosyalizmin alternatif bir siyasal düzen olarak devreye girmesini engellemiştir.

Vahşi kapitalizmin çizmeleri altına alarak ezdiği bütün ekonomik yapılar zamanla çöküşe geçerken, kapitalist sistemin kendi çıkarları doğrultusunda dünyaya empoze ettiği farklı uygulamalar, dış müdahaleler aracılığı ile gündeme getirilmiştir. İnsanlık tarihi bir özgürlük eşitlik dengesi içinde gelişirken, sermaye sahibi güçlüler özgürlüğü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlar onların yoksulluğa mahkûm ettiği halk kitleleri ise bu haksızlığa itiraz ederek ve bir eşitlik mücadelesine girerek sosyalizmi insanlık tarihine kazandırmışlardır. Yaşam kavgası içinde güçlüler baskın çıkarken halk kitleleri ezilmek durumunda kalmış ve böylesine bir süreç tarihin dönemeçlerinde kırılma noktaları ortaya çıkararak sosyalist devrimlere giden yolu açmıştır. Sosyalizm ve benzeri akımlar bir alternatif olarak devreye giremediği zaman, kapitalizm hızla gelişmiş ve karşısındaki halk kitlelerini ezme doğrultusunda her türlü baskı ve şiddet yolunu kullanmıştır. Zenginler her geçen gün daha da zenginleşirken, ezilen insan yığınları yoksulluktan sonra açlığa da mahkum edilerek vahşi bir düzen altında kapitalizmin çizmeleri altında yaşam haklarını kaybetmişlerdir. Böylesine haksız bir gelişmeye karşı insanlığın karşı çıkışı ve eşitlik arayışı ancak sosyalizm ile mümkün olabilmiştir. Halk kitleleri eşitsizliğin bedelini öderken zengin sınıflar ile orta sınıflar arasındaki ekonomik uçurum fazlasıyla genişlemiştir. Piyasa ekonomisi sürekli olarak zenginleri korurken orta tabakalara sahip çıkmayarak onların ezilerek alt tabakalara doğru inişe geçmelerine uygun zemin hazırlamıştır.

Genel anlamda bir avuç aşırı zenginin çıkarları doğrultusunda ekonominin belirleyici kuralları karar altına alınırken giderek artan eşitsizlik uçurumlarının bütün kapitalist ülkelerin sosyo-ekonomik düzenlerini alt üst ettiği görülmüştür. Dış ticaretin artırılmasıyla zenginleşme olunca bir çok ülkede üretim düzenlerine son verilerek halk kitleleri işsizliğe mahkum edilmiştir. Bu doğrultuda bütün ülkelerde gelir dağılımı ile fırsat eşitliği gibi konular en ön planda gelen tartışma konuları olmuştur. Eşitsizlik uçurumları ülkelerde ekonomik açıdan fazlasıyla adil olmayan durumlara neden olurken, dikkatli ve iyi bölüşüm düzenleri yaratılarak bu gibi olumsuz durumların önlenebileceği ileri sürülmüştür. Geçmişin sorunları doğrultusunda karamsarlığa kapılan çevreler umutsuz bir biçimde sosyalist devrim arayışına girerlerken, milli gelirin daha iyi bölüşümü ile eşitsizliğin giderilebileceği, ayrıca devletin araya girerek müdahale etmesiyle gerçekleştirilecek maliye ve vergi reformları aracılığı ile de ülkede daha dengeli bir ekonomik yaşam düzeni oluşturulabileceği savunulmaya başlanmıştır. Ekonomistler ekonomik sorunları kapitalist sistem içinde kalarak çözüme kavuşturmaya çalışırlarken, iki asır önce kapitalist sistemin çökeceğini söyleyen Karl Marks bugünkü dönüşüm aşamasında yeniden tartışılmaya başlanmıştır.

Karl Marks on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki ihtilalci sendikalizm başkaldırılarına karşı proleterya diktatörlüğünü savunurken, burjuvazinin çökeceğini ve daha sonra da bir sosyalist devrim ile işçi sınıfının siyasal iktidara el koyacağını öne sürüyordu. Yoksul işçilerin sefalet düzeni içinde bir devrim yapmaları beklenemezdi. Üretim araçlarını elinde tutan burjuvazinin karşısında yer alan çalışan halk kitlelerinin zaman içerisinde mülksüzleştirilmeleri ile yoksulluğa mahkum edilmeleri, ülkede orta sınıfların varlığına son vererek bir avuç aşırı zengin kapitalistin diktasını beraberinde gündeme getiriyordu. Üretim araçları zamanla belirli ellerde toplanarak merkezileşiyor ve emek giderek ucuzlayarak işçilerin yoksulluğuna neden oluyordu. Sistem içinde başlatılan mülksüzleştirme zamanla daha üst tabakalara da sıçrayarak toplumda geniş bir yoksulluğun tırmanmasına neden oluyordu. Böylesine güçlenen bir sınıf savaşı sonucunda bütün sınıflar ortadan kalkarken, proleterya ülkede düzeni yeniden adil ve eşitlikçi bir düzen kurmak üzere devrim yaparak siyasal gücü eline geçirecekti. Bu aşamadan sonra da proleterya diktatörlüğü denilen yeni yaşam düzenine geçilirken kapitalizm bir rejim olarak sona erecek ve yeni yaşam düzeni olarak sosyalist rejime geçilecekti. Böylece işçi sınıfının diktatörlüğü sayesinde zengin burjuvazi dağıtılarak emekçilerin egemen olduğu adil bir yaşam düzeni eşitlik ortamı sayesinde gerçekleştirilecekti.

İkinci dünya savaşı sonrası dönemin düşünürlerinin görüşleri ise Karl Marks’dan çok farklı bir biçimde ayrılıyordu. Kapitalizm geliştikçe milli gelir artacak ve daha adil bir bölüşüm ile bireylerin geliri artacağı için yoksulluk da kalmayacak ve sosyalist bir devrim yapılmadan sosyal demokrasi uygulamaları çerçevesinde sorunlar çözülebilecekti. Kapitalist sistemin teknolojik yapılanmaya yönelerek yüksek bir verimlilik ile çalışmaya devam etmesi, toplum içinde daha eşit ve adil bir düzen kurulmasına yardımcı olacağı için toplumsal patlamalar önlenerek, sosyalist düzeni kuracak bir proleterya devrimine ve diktatörlüğüne gerek kalmayacaktı. Yeni dönemin kapitalizm karşıtı güçler kaptalizmin zaaflarından değil ama ortaya koyacağı feragatlerin faziletlerinden doğacağı için çöküş sonrası geçiş döneminde toplumsal patlama ya da devrimler olmayacak, aksine sistemin çalışmaya devam etmesiyle değişim zaman içinde kendiliğinden gerçekleşecekti. Böylesine bir süreç içinde Karl Marks’ın devrimci görüşlerine yer kalmıyordu çünkü daha adil bölüşüm ile çalışan halk kitleleri sisteme entegre olarak, haksızlığın ve eşitsizliğin neden olduğu yoksulluğun önüne geçiyordu.

Post-kapitalist dönem denilen kapitalizm ötesi toplum yapılanması içinde Marksizmin ideoloji olarak komünizm de siyasal sistem olarak çökmüştür. Kapitalizmin aşırı gelişme ile doruk noktasına gelmesi üzerine, toplumsal yapının kapitalizm ötesi yeni bir sosyal düzene doğru bir dönüşümü öne çıkardığı anlaşılmaktadır. Kapitalizmin kaçınılmaz çelişkilerini, yabancılaşmayı, yoksulluğu, açlığı ve sefilleşmeyi alt ederek ortadan kaldıran bir oluşum olarak prodüktive devrimi gerçekleşmiştir . Artan verim ile birlikte emekli sandıkları büyük kapitalistlerin yerini almıştır. Bu yardımlaşma örgütleri büyük ekonomik güçlere kavuşunca, zenginlerle rekabet edebilecek düzeyde bir ekonomik güce sahip olan sandık örgütlerinin çalışan halk kitleleri ve emekçi kesimler adına ülkedeki üretim araçlarını yönlendirme aşamasına geldikleri görülmektedir. Üretim araçları sermayenin kontrolu dışına çıkınca, sosyo-ekonomik dengeler yeniden oluşturulmuş ve artan verimliliğin getirdiği zenginlik ve kaynaklar iyi kullanılarak ve ülkede doğal kaynaklar yeniden yapılandırılarak, daha akılcı bir yönetim düzeni bilgi temelli olarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bütün bu değişimler kapitalist sistem devam ederken gündeme geldiği için, sistem çökmeden kendini yenileyerek yola devam edebilmenin arayışı içine girilmiştir. Böylesine yeni bir durum giderek kurumlaşırken, Marks’ınproleterya devrimi düşüncesi iyice gündemin gerisinde kalmıştır. Zamanla kapitalizm gelişerek yok olmamış ve sosyalizm gelmemiş ama aksine sistem kendini yenileyerek küresel emperyalizmin kuruculuğuna yönelmiştir.

Karl Marks’ın en büyük yanılgısı işçi sınıfının yok oluşunu önceden tahmin edememesidir. Sendikalizm ihtilalcilik döneminde yüz binlerce hatta daha da ileri giderek milyonlarca insanın sendikaların çatısı altında bir araya gelmesi ile oluşan bir işçi sınıfı örgütlenmesiyken, daha sonraları Karl Marks’ın öncülüğünde sosyalist aydınların kurucusu olduğu sosyalist partiler sendikaların yerine geçmiş ve sendikalizmin yerini sosyalizm almıştır. Sosyalist partiler sendikalar gibi tam anlamıyla bir işçi sınıfı örgütlenmesi olamamışlar, bunun yerine sosyalist aydınların da katıldığı ve öncülük ettiği siyasal yapılanmalar olarak tarih sahnesinde yerlerini almışlardır. Sendikalizm’den sosyalizme geçiş sayesinde işveren sınıfını oluşturan patronlar, sendikalar üzerinden işçi sınıfı ile karşı karşıya kalmaktan kurtulmuşlardır. Araya aydınların öncülüğündeki sosyalist partiler girerek, demokrasilerin sosyalleşmesini sağlamışlardır. Batının gelişmiş ülkelerinde bu yoldan sosyal demokrasilere geçilmesi de sendikacıları ayrıcalıklı bir sınıf haline getirmiş ve böylece işçi sınıfının mücadele gücü sendika örgütleri aracılığı ile ayrı bir çizgiye çekilmiştir. Sendika örgütleri patron örgütleri ile masaya oturarak ekonomik konuları görüşmeye başlayınca, işçi sınıfının devrimci mücadelesi sona ermiş ve zaman içerisinde proletrya denilen işçi ve emekçi kitleleri dağılarak yok olma aşamasına gelmişlerdir. Kapitalist sistemin işveren örgütleri gibi işçi örgütleri de sermaye sisteminin mantığı doğrultusunda çalışmalara başladığı noktada artık işçi sınıfı tarihte kalmış, onun yerine sistemden payını alan sendikalar üzerinden, liberal sosyal demokrasi düzenine geçilmiştir. Sendikaların işveren örgütleri ile ortak çalışmaya başlaması üzerine işçi sınıfı çalışan halk kitlesi olarak adlandırılmaya başlanmıştır.

Proleterya diktatörlüğünün ortadan kalmasına neden olan işçi sınıfının yok olması oluşumu dünyanın gelmiş olduğu teknolojik seviyenin bir sonucudur. Sovyetler Birliği’ni kurmuş olan sosyalist devrimin daha sonra bütün dünya ülkelerinde işçi sınıfının devrimci mücadelesi ile gerçekleşeceği biçimindeki Marksist öngörü, kapitalist sistem içinde meydana gelen teknolojik devrim nedeniyle gerçekleşememiş ve Karl Marks’ın bir yanılgısı olarak tarihteki yerini almıştır. İnsanlık son dönemlerde her alanda ileri teknoloji devrimlerine sahne olurken, her yeni gelen teknolojik buluşun ya da yeniliğin uygulamaya aktarılması ile birlikte binlerce işçinin işsiz kalarak işçi statüsünden uzaklaştıkları görülmektedir. Elektronik alanda meydana gelen büyük devrim tüm fabrikaları ve üretim merkezlerini doğrudan etkileyerek yapı değişikliğine zorlamıştır. Önceden bin kişi ile çalışan fabrikaların bugün on ya da yüz kişiyle çalıştığı görülürse, teknolojik yenilenmelerin önümüzdeki dönemde bütünüyle üretim düzenini etkileyeceği ve işçi sayısını onda birlere düşürerek işsiz halk kitleleri yaratacağı anlaşılmaktadır. Kapitalist sistemin kendisini normal çalışma düzeni içinde yenilemesiyle işçi ve çalışanların statüleri yeniden belirlenirken, bir de yeni teknolojilerin insansız yapılanmalarının elektronik bilimi aracılığı ile uygulamaya konulması ile de, çalışan halk kitleleri içinde işsiz kalan kişilerin sayıları her geçen gün artmaktadır. Sanayi alanında 4,0 ya da 5.0 gibi yeni düzen arayışları uygulama alanına aktarıldıkça, yeni teknolojinin işçi sınıfını yendiği görülmektedir. Sürekli olarak teknoloji yenilenmesiyle sürdürülen kapitalizmin, bilinen yapısını geride bıraktığı ve ileri teknoloji üreten post kapitalist dönemin üretim düzenine geçildiği görülmektedir. Yenilenen teknolojinin üretim alanında yol açtığı veri paylaşımı ve elektronik otomasyon dönüşümü hızla üretim düzenlerini değiştirerek tüm dünyayı yenilemektedir. Akıllı teknolojilerin uygulamaya başlanması ile birlikte, bütün dünya geleceğin düzenine uyum sağlama yarışına kalkışmaktadır.

Akıllı teknolojiler aracılığı ile gerçekleştirilen akıllı fabrikalar döneminde işçi sınıfına olan ihtiyaç iyice gerilemekte ve son teknolojiyi iyi bilen birkaç kişilik gruplar fabrikaların üretim biçimlerini belirlemektedirler. Ayrıca içinde hiçbir insanın çalışmadığı sadece yüksek teknoloik üretim amacıyla robotların çalıştığı karanlık fabrikalar düzeni de günümüzde gerçekleştirilmiştir. Endüstriyel alanın ve üretim düzeninin hızla dijital bir yenilenmeye yönelmesi işçi sınıfının küçülmesine neden olmuştur. Makinalaşma yolu ile ileri teknolojiye teslim olan bugünün devletleri, aralarındaki rekabet yüzünden ileri teknolojiye kilitlenerek ve bu alandaki bütün yenilikleri izleyerek, en kısa zamanda bu yeni duruma uyumlu bir düzene geçebilmenin arayışları içinde olmuşlardır. Çağdaş bilimin en ileri aşamasının buluşu olan yapay zekanın her alanda denemeye alınması ve bunun yönetiminde bir üretim düzenine geçilmesi de işçi sınıfının aleyhine yenilikler getirmektedir. Teknolojiye teslim olan bir işçi sınıfının her yenilikte güç kaybetmesi de, proleteryanın bir sınıf olarak ortadan kalkmasına giden yolu açmakta ve bu nedenle Marksist bir proleterya diktatörlüğünün hiçbir zaman gerçekleşemeyeceği gibi bir yeni durumu öne çıkarmaktadır. İnsanların zaman içinde yabancılaşarak makinalara teslim olması ve makinalaşan düzenin temsilcisi olarak robotların her alanda kullanılmaya başlanmasıyla işçi sınıfı üretim dışında kalarak tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya doğru sürüklenmektedir. İleri teknolojinin her şeyi makinalaştırdığı bir aşamada her alanda insansızlaştırma olgusu öne çıkmakta ve bir insan unsurunun örgütlenmesi olarak proleteryanın devre dışı kalmasıbu yoldan sağlanmaktadır. Yapay zeka uygulamalarının bilinçli olarak insansızlaştırılması da, işçi sınıfını üretim alanından uzak tutan bir uygulama olarak bugünün koşullarında uygulanmaktadır. Kapitalizm teknolojik devrimi geliştirerek uygularken, daha az insan ile daha çok iş üretebilmenin çabası içine girmiştir. Yarının dünyasının yaratılmasında ileri teknoloji giderek egemen konuma gelmektedir.

Marks’a göre değer üreten ve üretim aracılığı ile ortaya ürün koyabilen güç ancak canlı emekte vardır. İnsanlar ancak çalışarak emeklerinin ürünü olan üretim sayesinde yaşamlarını sürdürmektedirler. Üretimde artan otomasyon ve dijitalleşme kaçınılmaz olarak karışıklıklar yaratarak bunalımlara yol açabilmektedir. Dijitalleşme maliyetsiz üretim sağlamakta ve işçiler olmadan doğrudan mekanik bir biçimde üretim yapabilmektedir. Marksizm teknolojik yeniliklerin üretimde kullanımlarının kazanç oranlarını düşüreceğini söylemektedir. Bu durumda internet üzerinden yapılan değer üretiminin, Marksist değer teorisi ile açıklanabilme şansı giderek ortadan kalkmaktadır. İnternet üzerinden yapılan işlemler ile bilginin paylaşılması, sonsuz bir biçimde yapılanmalar sağlanması ile ve sosyal medyada düşünce ürünlerinin paylaşılmasının emek-değer teorisi ile açıklanabilmesi mümkün görünmemektedir. Dijital üretime geçiş aracılığı ile kapitalist üretim düzenlerinde önemli sıçramalar elde edilerek, kazanç oranlarının eskisinden çok fazla düzeyde artmasına giden yol açılmıştır. İnternet kullanımının yaygınlaşması da çalışan işçi sayında önemli oranlarda düşüşlere neden olmaktadır. Robotlar aracılığı ile üretimin ve kazanç paylarının fazlasıyla artırılabilmesi kontrol dışı bir durum yaratmaktadır. Bugün kol emeği biterken herkesin nitelikli ve yaratıcı işlerde çalışabileceği bir elektronik üretim ve çalışma düzenine doğru geçiş süreci yaşanmaktadır. Artık kaba gücün yerini elektronik ve teknolojik güçler alırken , sınıfsal kavgalar aracılığı ile sosyal devrimler gerçekleştirme dönemi de geride kalmaktadır.

Marks’ın öngörülerinin, çağdaş dünyadaki gelişmelerin ortaya çıkardığı değişim süreci tarafından devre dışı bırakıldığı bir aşamada, çalışan halk kitlelerinin toplumsal düzenden dışlandığı, üretimin elektronik alana kaydırılmasıyla birlikte işçi kitlelerinin sınıfsal birlik ve bütünlük düzeninden uzaklaştırıldığı bir aşamaya gelinmektedir. Bilginin kapitalist kullanımı bilgiyi daha değerli bir duruma getirirken ve tek amaçları daha fazla kazanç elde etmek olan kapitalist merkezler teknolojik rekabeti tırmandırırken, hem maliyetleri düşürmenin yollarını hem de nitelikli ustabaşıların denetimindeki üretimi onların elinden alarak uzaklaştırmanın yöntemlerini, elektronik devrimi iyi kullanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Üretim sürecindeki dijitalleşme olgusu yüksek eğitimi olmayan deneyimi eksik bazı vasıfsız çalışanların işten çıkarılmalarına yol açabilmektedir. Teknolojideki ilerlemelerin vasıfsızlara işçi olma hakkını tanımadığı bir dünyaya doğru gelişmeler ilerlemektedir.

Karl Marksın öngörülerine ters gelişen yaşam süreci , işçi sınıfını giderek ortadan kaldırırken proleterya olgusunu da tarihin tozlu sayfalarına gömmüştür. Proleterya olgusu zaman içerisinde ortadan kalkarken, bu sınıfın gelecekte oluşturacağı proleterya devrimi de geride kalmıştır. Ne var ki, kapitalizm her aşamada kendisini yenileyerek yoluna devam ederken toplum içindeki gelir dağılımı bozukluğu daha da yüksek düzeylere çıkarak, insanları her geçen gün daha fazla işsizliğe ve sefalete mahkum etmiştir. Küreselleşen kapitalizmin yeni aşamasında partiler gibi sendikalar da anlamını yitirince, sosyal alanda bir kaos yaşanmış ve giderek sendikalardan uzaklaşan halk kitleleri işsiz ve aç bir durumda yoksulluğun kitle tabanını oluşturmaya başlamışlardır. Alabildiğine esnekleşmiş bir istihdam ortamında sürekli olarak değişen ve düzensiz işlerde çalışarak güvencesiz bir yaşama zorlanan halk kitlelerinin ortaya çıkardığı yeni bir alt tabaka, giderek prekarya adı ile tarih sahnesinde yerini almaya başlamıştır. Zamanında proleterya kavramını sonuna kadar şiddetle savunan Marksistler, bu kavramın ortadan kalması üzerine işçi sınıfının yerini alan işsizler grubuna prekarya adı ile yaklaşım göstermişlerdir. Bir patronun iki dudağı arasından gelecek talimatlara teslim olan çalışan halk kitleleri bütünüyle güvencesizlik ortamına sürüklenirken, geçmişin sendikaları aracılığı ile bir çalışma düzenine sahip olan işçi sınıfının çökmesi üzerine bir avuç aşırı zengin burjuva hem kendi ülkelerinin hem de dünya düzeninin kaderine el koymuşlardır. Eskiden sendikalar aracılığı ile kontrol edilebilen halk kitleleri, işçi sınıfının çöküşü ile ortadan kalkan sendikaların yokluğunda bütünüyle güvencesizliğe terk edilerek, her an patlamaya hazır yeni tehlikeli bir alt sınıf siyasal gündeme gelmiştir. Sendika güvencesinden yoksun olarak esnek bir düzende geçici olarak görev yapanlar, prekarya oluşumunu tamamlayarak sosyal düzenin bozulmasını önlemeye çalışmışlardır.

Küreselleşme süreci her şeyi yıkarken , devlet ve toplum düzenlerini alt üst ederken yeni teknolojiye sahip çıkan bir yeni iş düzeni oluşturmuştur. Korkutma yolu ile terör, baskı, sömürü, savaş ve benzeri bütün olumsuzlukları kullanarak bir avuç patronun hegemonyasında yeni bir dünya düzeni kurmaya çalışanlar sosyal sınıfları dağıtmıştır. Burjuvazinin içinden en zenginleri küresel burjuva olarak uluslararası kuruluşlar aracılığı ile örgütleyerek ve elektronik iş düzeni ile de çalışanlar ile işçileri güvencesizliğe terk ederek yeni bir tehlikeli sınıfın ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Sermaye fazlasıyla büyütülürken, emek alanı da olabildiğince daraltılmış ve bunun sonucunda da işsiz güçsüz halk kitleleri güvencesiz bir ortama sürüklenerek toplumsal patlamaların ve kaotik gidiş ile gelişmekte olan terörün yeni insan unsurunu oluşturmaya başlamıştır. Küreselleşme bir avuç insanı aşırı zengin yaparken, geride kalan bütün halk kitleleri ve diğer toplumsal tabakalar geleceği belirsiz bir kaos ortamına doğru sürüklenmişlerdir . Gelir dağılımının son derece yüksek olduğu ülkelerde prekarya sınıfının oluşumu daha hızlı bir biçimde gerçekleşirken, gelir dağılımı nispeten diğer ülkelere oranla düşük olan ülkelerde ise her türlü dağınıklığa rağmen prekarya oluşumunun daha yavaş bir süreçte ortaya çıktığı görülmektedir. Çalışan yoksullar ile işsiz güçsüz toplum kesimlerinin zamanla bir araya gelerek ortak hareket etmeleri, küresel emperyalizmin işbirlikçileri tarafından önlenmeye çalışılmıştır. Güvencesiz varoluş hareketinin diğer toplum kesimlerine de yaygınlaştırılmaya çalışıldığı artık saklanamayacak bir gerçeklik olarak toplumun önüne çıkmıştır. Gelişmiş batı ülkelerinde görülen yarı zamanlı statülerde giderek daha fazla insanın istihdam edilmesiyle, devlet düzeni içinde tam olarak güvenceye bağlanmış kamu yönetimi kadrolarının ortadan kaldırılmasına başlangıç olmuştur. Güvencesizliğin giderek tırmanmasıyla birlikte çalışanlar arasında ortaya çıkan dışlanmışlık, öfke ve ikinci sınıf insan konumuna düşürülme gibi ruhsal depresyonlar çalışma düzenlerini bütünüyle bozarak ciddi ekonomik sarsıntıların yaratılmasına neden olmuştur. Geçmişin tam zamanlı ve güvenceli iş ortamından koparılan emekçiler bir anlamda yabancılaşarak, var olan sistemin dışında yeni bir olumsuz yapılanmaya mahkum edilmişlerdir.

Teorisini işçi sınıfı üzerine kurmuş olan Karl Marks, teknolojinin proleteryayı yenerek devre dışı bırakması üzerine geleceğe dönük öngörülerinin ortadan kalkacağı bir aşamaya gelmiştir. Marks proleterya devrimi ile burjuvazinin ortadan kalkacağını söylerken, işçi sınıfının güçlenerek güçlü bir proleterya oluşumu ile sosyalist devrimini yapılacağına kesin gözü ile bakıyordu. Böyle bir sınıf ortadan kalktığına göre artık gelecekte bir sosyalist devrimden söz etmek mümkün olamayacaktır . Üretim güçleri bütünüyle büyük sermaye kuruluşlarının elinde toplanması ve en ileri teknolojinin anında büyük sermaye şirketlerinde kullanılması üzerine, burjuvazi daha da güçlenerek dışa açılmakta ve milli burjuva olmaktan çıkarak küresel burjuva olma aşamasına gelmektedir. Sınır ötesi ticaret ile birlikte şirketler de küreselleşerek, uluslararası tekelci merkezin kontrolü altına girerler . Bu tür bir gelişim süreci gelecekte bir küreselleşmeyi öngöremeyen Marksizmin iyice iflas ettiğini açıkça gözler önüne sermektedir. İhtilalci sendikalizm dönemindeki işçi ayaklanmaları üzerine patronların isteği üzerine önce Manifesto’yu sonra da Kapital adını taşıyan temel kitabını yazan Karl Marks, sosyalizmi geleceğin sistemi olarak örgütlerken kapitalizm üzerine çalışmış ve bu çalışmaları sonraları işçi sınıfı yerine kendisini finanse eden patronların işine yaramıştır. Marks Almanya’dan İngiltere’ye geçerken uluslararası kapitalizmin etkisi altında kalmıştır. Marks’ın teorilerinin bugünkü küreselleşme oluşumunun önünü açtığı söylenebilir. Marks bir anlamda sosyalizm adına teori oluşturulurken, dolaylı olarak kapitalizmin aşırı ölçüde gelişmesinin önünü açılmıştır. Her türlü yabancılaşmaya tam teşhis koyan Karl Marks, ileri teknolojinin işçi sınıfını ortadan kaldıracağını görememiştir.

Atatürk ise Marks’ın tamamen tersine bugün ezilmekte olan yoksul halk kitlelerini zamanında tespit ederek görüşlerini bu doğrultuda geliştirmiştir. Atatürk Marks gibi bir teorisyen olmadığı için ortaya bir doktrin koymaya çalışmamış, aksine bir eylem adamı olarak sahip olduğu fikirlerini sistemleştirerek başarıyla uygulama alanına aktarmıştır. Gelişen olaylar ve değişen koşullar karşısında donup kalmamak için bir teori geliştirmenin peşinde olmamıştır. Ortaya çıkan her olay karşısında düşüncelerini açıklamaktan çekinmeyen Mustafa Kemal, gerçekçi olarak hareket etmiş ve gelişmeler karşısında gerçeklik kazanan durumlar karşısında belirlediği tutumlar üzerine fikir ve görüşlerini açıklamaktan çekinmemiştir. Yaşamda en büyük yol göstericinin bilim olduğunu dile getiren Atatürk, Marks gibi bir teorinin içine sıkışmamış, bilimi esas alarak ve her türlü bilimsel gelişmeye açık bir tutum izleyerek çağdaş uygarlığı yakalayabilmenin peşinde olmuştur. Atatürk bu durumda olmayan bir proleterya üzerinden geleceğin devrimi peşinde koşmamış aksine var olan dünya düzeni çerçevesinde karşısına emperyalizmi alarak hareket etmiştir. Marks, Kapitalizm-sosyalizm karşıtlığından harekete geçerken, Atatürk emperyalizm ve mazlum uluslar arasındaki çelişkiden yola çıkarak antiemperyalizmi ana hareket tarzı olarak ortaya koymuştur. Atatürk sınıfsal bir bakış açısıyla hareket etmemiş, yeryüzünde var olan devletler ve milletler gerçeğinden yola çıkarak Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini esas alan bir yaklaşım ile hareket etmiştir. Marksizmin sınıfsal analizleri yanlış çıkarken, Atatürk’ün milliyetçilik ve halkçılık ilkelerinin doğruluğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Atatürk emperyalizmi ana hedef olarak ele alırken bu doğrultuda her alanda antiemperyal bir mücadeleyi Türk ulusuna izlenmesi gerekli yol olarak öneriyordu. Normal burjuvazinin yerini küresel burjuva alırken millik kavramı daha da önem kazınıyordu. Atatürk bu yüzden bir milli devlet kurarken, enternasyonalizme karşı çıkıyor ve milli devletlerin oluşturduğu çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olacak modern bir cumhuriyet devleti modeliyle Türkiye’yi dünya haritasının tam ortasında kuruyordu. Dönemler değişince Marks’ın görüşlerine uygun olarak kurulmuş olan Sovyetler Birliği çökerek dağılıyor ama Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti sapasağlam ayakta kalıyordu. Siyaset cahilleri son sosyalist devlet olarak Türkiye’yi de çökertmeye çalışmalarına rağmen emperyalizmin oyunlarını Türkiye’ye karşı kullanamıyorlardı.

Sosyalizm gene Marks’ın görüşlerinin tersine gelişmiş ve sanayileşmiş İngiltere ya da Almanya’da gerçekleşemiyor ama bir kırsal alan devleti olan, sanayisi ve işçi sınıfı bulunmayan bir köylü toplumu olan Rusya’da, dışarıdan gelen bir grup aydının batı destekli maddi yardımlarına dayanılarak siyasal bir sistem olarak kuruluyordu. Ne var ki dış mekanizmaların oluşturduğu bu yapının ötesinde, aynı dönemde Türkiye Cumhuriyeti bir milli devlet olarak kurulurken, bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek tarih sahnesine Türk ulusunun çıkışı sağlanıyordu. Türk ulusunu Atatürk sınıfsal olarak ele almadığı için Sovyetler Birliğine girilmiyor ve her türlü sınıfsal analizin ötesinde, Avrupa devletleri gibi ulusal bir yaklaşım, milli bir politika olarak benimseniyordu. Avrupa’nın yanında bir ulus devlet kuran Atatürk, Asya’nın ön ve orta bölgelerinde örgütlenen sosyalist sistemin etkisiyle milliyetçilik ile birlikte halkçılığı da benimseyerek, bölge koşullarına uygun bir yeni sistem modeli oluşturmaya çalışıyordu. Bu yüzden batılı ülkeler, Avrupa’nın doğusunda Asya topraklarında sosyalizmin yanı sıra farklı bir yol izleyen Türkiye’nin rejimine de kurucusunun isminden hareket ederek Kemalizm adını veriyorlardı. Atatürk’ün kurtuluş savaşı sırasında dile getirdiği her düşünce, ortak liderin merkezi gücü sayesinde zamanla sistematik bir bütünlüğe sahip olarak, kapitalizm ile sosyalizm arasında Kemalizm adıyla daha farklı bir üçüncü yol denemesi olarak benimseniyordu.

Kemalizm ile Marksizm ayrı ülkelerin ve dünyaların ortaya çıkardığı siyasal sistemler ya da bu doğrultuda geliştirilen ideolojiler olarak görülmektedir. Marksizm bir ideoloji olmasına rağmen kendisini bilimsel sosyalizm olarak tanımlayarak çelişkiye düşmektedir… Kemalizm ise bir uygulama stratejisi ya da siyasal sistem olarak tarih sahnesine çıkmış olmasına karşılık, kendisini hiçbir zaman bir doktrin olarak görmemiş ve olabildiğince bilimden hareket ederek bilimsel gelişmenin öncüsü olmaya çalışmıştır. Marksizm işçi sınıfına dayanarak dünyayı algılamaya ve açıklamaya çalışırken, Kemalizm emperyalizm gerçekliğini esas alarak bu soruna karşı mazlum ulusların uyanışı ve dirilişinden yana olmuştur. Atatürk sonuna kadar ulusalcıdır. Karl Marks ise sonuna kadar hep enternasyonalisttir. Onun bu anlayışı daha sonraki aşamada emperyalizmin uluslararası baskı düzeni olarak küreselleşmeyi öne çıkarmasına giden yolu açmış ve ulus devletlerin geleceğini tehlikeye atmıştır. Enternasyonel marşı önce komünizmin sonra da uluslararası kapitalizmin simgesi olmuştur Türkiye ise İstiklal Marşının verdiği güç ile ayakta kalarak bugünlere gelmiştir. Giderek bütün dünyayı hegemonyası altına almaya çalışan küresel emperyalizm, sosyalizmin getirdiği enternasyonalizmi benimsemekte ve bu doğrultuda enternasyonel yapılanmalara gidilmektedir. Bugün gelinen aşamada sosyalist enternasyonel bile uluslararası kapitalist sistemin kontrolü altına girmiştir.

Atatürk dünyaya hiçbir zaman sınıfsal bakmamış, her zaman ulusalcı bir çizgide bakarak bütün ulusların kardeşlik dayanışması içinde bir dünya bütünlüğü sağlayacağı doğrultuda adım atmıştır. Halkçılık onun anlayışında sınıfsallığı ortadan kaldırmıştır. Tekelci kapitalizm ve onun uzantısı küresel emperyalizm devam ettiği sürece, emperyalizme karşı antiemperyalist bir karşı çıkış her zaman örgütlü olarak dünya halklarının ve devletlerinin işbirliği içinde gerçekleştirilecektir. Yeni yüzyılda işçi sınıfı ihtilalleri yüz yıl geride kalırken, dünya halklarının özgürlük mücadelesinin bir büyük dayanışma içerisinde dünya uluslarını tam anlamıyla bağımsızlık düzenine doğru yönlendirdiği görülmektedir. İşçi sınıfı tarih olurken mazlum ulusların dayanışması gündeme gelmiş ve beş kıtanın her bölgesinde mazlum ulusların bağımsızlık mücadeleleri öne çıkmıştır. Emperyalizme karşı ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı vererek bütün dünya uluslarına örnek olan Atatürk, haklı çıkmış ama teknolojik gelişmeleri göremeyen, proleteryanın kayboluşunu dikkate alamayan sosyalist sistemin kurucusu Karl Marks yanılmıştır. Şimdiye kadar görmezden gelinen bu gerçekliğin artık tam anlamıyla ortaya konulması sayesinde dünyanın geleceğinde mazlum ulusların uyanışının bulunduğu artık inkar edilemeyecek bir gerçeklik olarak kabul edilme durumuna gelmiştir.

Batı ekonomisinin bunalıma girdiği sıralarda ve özellikle Avrupa kıtasındaki gelişmiş ülkelerde kazanılmış sosyal ve ekonomik haklardan ödün verilmesi gibi durumlarda, basın organları Marks’ın hayaletinin Avrupa’nın üzerinde dolaştığını dile getiren yayınlar yapmaktadırlar. Gelişmeler karşısında yanılan Marks’ın geride kalması gerekirken, bazı enternasyonal merkezler gene Marks’ı kullanarak gelinen yeni aşamaları yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasını bekleyenler de yanılmışlardır. Türk devleti bütün yeni gelişmeleri yerinde izleyerek gereken önlemleri almakta ve küresel emperyalizmin saldırılarına karşı çıkarak yeni yüzyılda da yoluna devam etmektedir. Karl Mark’s patronların isteği doğrultusunda işçi sınıfını yapılandırırken, Das Kapital kitabı ile Kapitalist sistemi esas alıyordu. Atatürk ise dünya savaşı sonrasında imparatorlukların dağıldığı bir sırada verdiği savaşı ve kurduğu devleti, Nutuk isimli kitabında ortaya koyuyordu. Yeni gelinen süper emperyalizm aşamasında artık ana çelişki sosyalizm-kapitalizm karşıtlığı olmaktan çıkarak, küresel şirketler ile ulus devletler zıtlığı olarak gündeme geliyordu. Kapitalist emperyalizm bütün dünyayı ekonomi ve piyasalar üzerinden ele geçirerek tek bir dünya yapılanması için uğraşırken, sosyalizm iyice geride kalıyor ve yeni zıtlaşmanın bir tarafı küresel şirketler olurken, diğer taraf da ulus devletler olarak gün ışığına çıkıyordu. Zamanında mazlum ulusların geleceğini gören ve dünyayı ancak mazlum ulusların yeniden yapılanması ile yönetmenin mümkün olacağını Atatürk geçen asrın başlarında dile getiriyordu. Geldiğimiz aşamada Atatürk haklı çıkarken, her türlü zorlamalara rağmen Marks’ın yeniden referans olarak gündeme gelmesi mümkün görünmüyordu. İşçi sınıfı olmadan Marks’ın teorisinin önümüzdeki dönemde yeniden öne çıkmasını beklemenin bir düş olmaktan öteye gidemeyeceği artık kesinleşmiştir.

İşçi sınıfı yerine mazlum ulusları esas alan Atatürk, kurmuş olduğu ulus devlet ile her türlü emperyalizme karşı koyarken bugün haklı çıkmıştır. Günümüzde küreselleşmeye karşı ulusal mücadele her geçen gün yükselerek devam etmekte ama işçi sınıfı zaman içinde zayıflayarak küçüldüğü için ortaya bir sendikal ya da sosyalist mücadele çıkamamaktadır. Geçmişten gelen sendikal düzen işveren örgütlenmesinin güçlenmesi nedeniyle bir işe yaramaz duruma gelmiştir. Patronların sendikacıları satın almasıyla başlayan sarı sendikacılık giderek gelişirken, son kalan sendikaları da işbirlikçi sendikacılar kontrol altına alarak emperyalizmin işini kolaylaştırmışlardır. İşçi sınıfının tasfiyesinden sonra geride kalan çalışan kitlelerin örgütlenmeleri de önlenerek, bu kesimlerin bütünüyle prekarya oluşumlarına doğru kayıp gitmesinin yolları açılmaktadır. Robotlaşan ekonomi ile birlikte teknolojik üretimin devre dışı bırakıldığı yeni dönemde yoksullaşan halk kitlelerinin korunabilmesi için, yeniden halkçılık hareketlerine ya da uygulamalarına olan ihtiyaç giderek artmaktadır. Atatürk’ün halkçı bir devlet kurduğunu, ulusalcılığı halkçılık ile dengeleyerek daha adil ve eşitlikçi bir düzen kurmaya çalıştığı bilinmektedir. Bu yüzden, Türkiye’nin çevresinde dağılma, çökme ve tasfiye rüzgarları esmeye başladığı zaman, Misakı Milli sınırları içerisinde Atatürk’ün hayaletlerinin dolaşmaya başladığı görülebilir. Batı kapitalizmi zor durumda kalınca, Marks’ın hayaletinden medet umuyorsa, Türkiye’de benzer biçimde olumsuz süreçlere sürüklendiği zaman bir karşıt çıkış olarak Atatürk’ün hayaletinden söz edilebilecektir. Türk devletinin kuruluş modelinin Atatürk ilkelerine dayanması, Atatürk’ün izlediği politikanın haklı çıkması, küresel sermaye ile ulus devlet çatışmalarının devam etmesi ve Türk devletinin onun eseri olarak yoluna devam etmesi gibi durumlar dikkate alındığında, Türkiye’nin üzerinde Atatürk’ün hayaletinin dolandığı söylenebilir. Ne var ki, batı emperyalizmi zor duruma düştüğü zaman ya da gelişmiş kapitalist ülkeler bunalıma sürüklendiği zaman Marks’ın hayaletinin Avrupa kıtasında dolaşması mümkün değildir, çünkü işçi sınıfı tarihte kalmıştır. Ama Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu sonsuza kadar yaşayacaktır.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

GÖÇMEN DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ ilk defa açıklıyorum dedi : “2011 yılında…”


Prof. Dr. Ümit Özdağ ilk defa açıklıyorum dedi : "2011 yılında…"

İYİ Parti İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ, Türkiye’ye Suriyeli sığınmacı göçü başlamadan önce 2011 yılında bazı illerimizde AB fonlu kuruluşların sığınmacılara yönelik algı ve bilgi toplama çalışmaları yaptığını açıkladı.

İYİ Parti İstanbul Milletvekili Ümit Özdağ, Atatürkçü Düşünce Derneği Tuzla şubesinin düzenlediği ‘Ekonomik Kriz ve Suriye Politikası’ konulu konferansta konuştu.

Türk vatandaşlığının bu topraklarda akıtılan Türk kanı ile elde edildiğini ifade eden Özdağ, Suriyelilere vatandaşlık verilmesine tepki gösterdi. 250 bin dolarlık gayrimenkul alışı karşılığında verilen vatandaşlığı da eleştiren İYİ Partili Özdağ, "Ben böyle vatandaşlığa karşıyım" dedi.

Türkiye nüfusunun yılda 1.9 oranında arttığını ifade eden Özdağ, "Suriyeli nüfusu İçişleri Başmüfettişi Mahmut Esen’in hesabına göre yüzde 5.5 artıyor" şeklide konuştu.

"İLK DEFA AÇIKLIYORUM"

Konuşmasında "Bu raporu ilk defa açıklıyorum" diyerek 2011 yılında yapılmış bir rapora dikkat çeken Ümit Özdağ, AB fonlu kuruluşların Suriyeli göçü başlamadan önce Ankara, İzmir, Van, Erzurum, Gaziantep, Kayseri Kırklareli illerinde sığınmacılara yönelik algı ve bilgi edinme çalışmalarının yapıldığını ifade etti.

Ümit Özdağ, "Daha göç başlamamıştı. AB fonları ile göçün yönlendirileceği alanlarda yapılmış bu. Hiçbir şey tesadüf değil. Türkiye’ye yönlendirilen göç bir stratejik göç mühendisliği ile Anadolu’nun demografik niteliğini değiştirmek ve Türk kimliğine yönelik bir tehdit oluşturmak projesidir" dedi.

Kaynak Yeniçağ: Özdağ ilk defa açıklıyorum dedi: "2011 yılında…"

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Prof. Dr. Süleyman Çelik : ATATÜRK’E SALDIRANLAR


Prof. Dr. Süleyman Çelik : ATATÜRK’E SALDIRANLAR

Atatürk, düşmanının deyimiyle "dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelen büyük bir dahidir."

9 Eylül 1922’de düşman denize döküldükten sonra İngiliz donanmasına ait zırhlılar Güzel İzmir’imizin limanından demir almak zorunda kalınca, Büyük Britanya İmparatorluğu Parlamentosunda muhalefetteki İşçi Partisi, Hükümet hakkında gensoru önergesi verir. Muhalifler Hükümeti ağır şekilde eleştirirler. "Almanya ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ile birlikteyken yendiğimiz Türklere, yalnız başına iken nasıl yeniliriz? Üstelik karşımızda Türklerin hepsi de yoktu. Müslümanların Kutsal Halifesi Padişah ve ona bağlı olan asıl güçler bizim yanımızdaydı. Karşımızda sadece, ellerinde hiçbir şey olmayan, bir avuç eşkıya vardı" derler. Eleştirileri yanıtlamak üzere Başbakan Lloyd George söz alır: "Yapılan tüm eleştiriler haklı" der. "Doğrudur. Karşımızda, ellerinde hiçbir şeyleri olmayan bir avuç eşkıya vardı. Ancak hesapta olmayan bir şeyle karşılaştık. Büyük dahiler dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelir. Ne yazık ki yüzyılımızda bunu Allah Türk Milletine nasip etti. Bu nedenle yenildik" der ve sorumluluğun kendisine ait olduğunu kabul ederek "istifa ettiğini" bildirip kürsüden iner.

Atatürk’ün büyüklüğü konusunda başka dünya liderlerinin, komutanların, düşünürlerin söylemiş olduğu binlerce söz var. Bunlar içinde benim önemsediğim, mazlumlar içinde emperyalizme karşı ilk başkaldıranlardan biri olduğu için, çok saygı duyduğum Hindistan Bağımsızlığının önderi Mahatma Gandi’nin sözüdür. Arkadaşlarıyla birlikte Kurtuluş Savaşımızı büyük bir heyecanla izleyen Gandi, "Mustafa Kemal Paşa İngilizleri yenene kadar, Allah’ın İngiliz olduğuna inanırdım" demiştir.

* * *

Atatürk Türk Milletinin kurtarıcısıdır. Ondan başka kurtuluşun mümkün olduğuna inanan yoktu. Sadece çıkarlarını düşünen ve düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmeyen hainler değil, vatanseverler de kurtuluş umudu görmemekteydiler. Bu nedenle "olmasaydı olmazdık".

"Olmasaydı olurduk" diyenler de haklı. Evet, olabilirlerdi ama, Neyzen Tevfik’in dediği gibi, "anaları gene olurdu fakat babaları belli olmazdı!" Kanıt istiyorsanız, görsel medyanın, uluslararası iletişimin bu kadar yaygınlaştığı, Birleşmiş Milletlerin ve diğer uluslararası insan hakları örgütlerinin bu kadar aktif olduğu 21.Yüzyılın başında Bosna’da yaşananları anımsayın…

Başlangıçta Atatürk’ün yanında yer alanlar, sadece O’na inanan, Çanakkale’de ‘imkansızı mümkün kılmış olması’ nedeniyle, "yaparsa O bir şey yapabilir" diye düşünen bir avuç vatan severdi.

Birlikte Samsun’a çıkanlar bile umutsuzdu. Nitekim Kurmay Başkanı Hüsrev Gerede Havza’dan Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektupta bunu belirtmekte ve özetle "boşa kürek çekiyor gibiyiz" demektedir.

Çare arayan vatanseverler, "ehven-i şer" arayışına girdiler ve "Amerikan mandası" peşine düştüler. Oysa Sevr planını hazırlayan Amerikan Başkanı Vilson’du.

İsmet İnönü, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi komutanlar, Halide Edip, Adnan Adıvar, Bekir Sami gibi aydınlar da bunlar arasındaydı. Sivas Kongresi tutanakları bunun belgesidir. Daha sonra Atatürk’ün bir şeyler yapabileceğini görünce hepsi O’nun yanında yer aldılar ve Kurtuluş Savaşı’nda canlarını ortaya koydular.

* * *

O günlerde ‘Mütareke Basını’nda Atatürk’e saldıran/ hakaret eden, O’na ve arkadaşlarına ‘idam fetvası/ fermanı’ verenler, düşmanla işbirliği yapan hainlerdi. Başlarında Halife Sultan Vahidettin olduğu halde, Ali Kemaller, Refik Halitler, Refi Cevatlar, Damat Feritler, Rıza Tevfikler, Dürrizadeler, Mustafa Sabriler, İskilipli Atıflar vs. Bunların yazdıkları yazılar, verdikleri fetvalar/ fermanlar, Kuvayı Milliye aleyhtarı bildiriler İngiliz uçakları tarafından askerlerimizin üzerlerine atılarak firar etmeleri isteniyordu.

Bu hainler işgal güçlerinin desteğiyle, Kuvayı Muhammediye adını verdikleri bir ordu oluşturarak Millicilerin üzerine gönderdiler; yurt içinde birçok isyan çıkarttılar. Bunlara karşın kazanılan zaferden sonra, köpekliğini yaptıkları düşmanla birlikte yurttan kaçıp gittiler. Fakat emperyalistler, bunların yüzüne bakmadı, çiğnenmiş sakız gibi tükürüp attı. İngilizler kendilerine sığınan Halife Sultanı bile İtalya sahiline atıp gittiler. Çünkü kendi halkına ihanet edenlere kimse güvenmez ve değer vermez, sadece kullanılırlar.

Günümüzde de Atatürk’e saldıranlar ya haindir, ya da hainler tarafından kandırılmış geri zekalı/ aptal zavallılardır.

Bugün ‘Mütareke Basını’ benzeri medyada Atatürk’e saldıranlara bakın! Her devirde kemiğini yaladıkları efendilerinin köpekliğini yapmışlardır. Örneğin, dün Cem Uzan’ın köpekliğini yapanların, bugün Uzanların düşmanının köpekliğini yapıp Atatürk’e havlamalarında şaşılacak bir şey yoktur.

Prof. Dr. Süleyman Çelik

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// Prof. Dr. Altan ÇETİN : Barışı Pınarı’ndan İçmek


Prof. Dr. Altan ÇETİN : Barışı Pınarı’ndan İçmek

Suriye’de çöken devlet düzeni ülkenin kuzeyinde dolayısıyla Türkiye’nin güneyinde ciddi bir siyasi/idari boşluk doğurdu. – "Barış Pınarı Harekâtı" – DEAŞ – ABD, İsrail, Suud – PKK-PYD-YPG…

Delinse yer, çökse gök, yansa, kül olsa dört yan,

Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan. (Atsız)

2014 tarihli TASAM’da yayınlanan Arap Pınarı’ndan (Ayn el-Arap) Temkinle Geçmek yazımızdaki, “… Bu arada PKK-PYD çizgisinin kendilerinin meşrulaştırmak manasına gelen silahlandırılmaları taleplerindeki pişkinliğe de bir aklıselimin ‘arkadaşlar ayıp olmuyor mu fırsatçılıktan ne kazandınız ve ne kazanmayı umuyorsunuz?’ demesi gerekmektedir” tespit ve sualimizin diplomatik karşılık ve ciddi muhatap bulamaması, bugün devletimizin, kahraman ordumuz eliyle sahada gerçekleştirdiği Barış Pınarı Harekâtı’na yol açmıştır. Tüm tali yorumlardan önce ve sonra işin esası budur. Sesimize kulak vermeyenler şimdi silahlarımızın gümbürtüsüyle karşı karşıyadırlar. Bugün Haseke ve Ayn el-Arap ile biteceği ilan edilen Harekât’ın bu çerçevede gerçekleşmesi “kobanicilik” adına ve “kobaniciler” için büyük bir can sıkıntısı sebebidir. Güya savaş karşıtı ironik barışçıl söylemleri ile kimi kimden koruyup, Türkiye’ye neyin raconunu kesmekteler bilinmez. Milli konular hiç kimse için iç meselelerin, emellerin mezesi olmamalıdır. Hiçbir soyut bahane insanın zulme uğramasına gerekçe de olamaz. Somut gerekçe üretemeyenlerin illa ki kafası karışık, niyeti de şüphesiz bulanıktır.

Peki, o hâlde, bu harekâtın somut gerekçeleri nelerdir?

Suriye’de çöken devlet düzeni ülkenin kuzeyinde dolayısıyla Türkiye’nin güneyinde ciddi bir siyasi/idari boşluk doğurdu. Bu boşluğun oluşması bölgede devlet altı aktörlerin küresel destekçileri ile birlikte, bölge ve küre düzeyindeki planlarına dair stratejik ve taktik hareketlerine yol açtı. Suriye bugün devlet olarak kendi topraklarında silahlandırılan ve saha hâkimiyetleri sağlayan gruplara karşı asayişi sağlayamıyor. Bu sebeple de komşuları açısından zaaf ve güvenlik sıkıntısı oluşturacak sonuçlar ortaya çıkıyor.

Barış Pınarı Harekâtı, bahsedilen şartlar altında, öncelikle Suriye’nin toprak bütünlüğünü haleldar eden terör içerikli ideoloji ve yapılarıyla silahlı ve şiddete başvurmaktan kaçınmayan grupların ortadan kaldırılması amacıyla gerçekleşiyor. Ülkenin kuzeyini bir uçtan diğerine kaplamaya çalışan etnik muhtevalı gösterilen, bir başka sözde mezhebi terörü DEAŞ sorununu kaldırmak bahanesi ile bölgeyi istikrarsızlaştıran ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü yok eden bir yapıya karşı yürütülen bu harekât, öncelikle Suriye’nin yakın gelecekte baş etmesi mümkün olmayan bir terör yapılanmasını mezhepçisi/etnikçisiyle yok ediyor. Dolayısıyla Barış Pınarına savaş karşıtlığı falan gibi bahanelerle karşı çıkmak Suriye’nin toprak bütünlüğünün ABD, İsrail, Suud vs. yardımıyla yok edilmesine taraf olmak demek değil midir? Hani herkes Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanaydı? Arap Ligi(?) yahut Suudi Arabistan, Arap toprağını bölmek isteyen bir gruba karşı neden Türkiye’ye parmak sallar?

Bu harekâtın başarıya ulaşması Suriye’deki çöken devletin sonucu oluşan çatışma ortamında zuhur eden göç ve göçmenler sorununa nihai son verecek mahiyette neticeler oluşturacağı neden görülmez. AB’nin göçmenlik sebebiyle her türlü insan hakkı felaketini yaşayanların hakkını görmezden gelerek elinde silahlarla, sınırlarımızda sivillere saldıracak kadar gözü dönmüş tipleri müdafaa etmesi cürmü meşhut değil de nedir? Bölgede etnik dönüşüm ve siyasi sürece dair yatırımlarının heba olması tehlikesi insan haklarından daha mı önemlidir? Bu bakımdan Barış Pınarı Harekâtı bu göçmen krizine son verecek bir sahayı açarak istikrarsız demografiyi yeniden yerine oturtacak bir imkânın kapısıdır. Harekât’a bu bakımdan karşı olmak Aylan bebek gibi nicelerini trajedisini yok sayıp, insan hakları facialarını görmezden gelip ucuz siyasi oyunlar uğruna akan kanın sürmesine, bir ülkenin parçalanmaya devam etmesine yandaşlık olmaz mı?

Bu Harekât her türlü sembolleriyle dünyanın terör örgütü saydığı bir yapının içinden çıktığını göstermekten geri durmayan, terörist başının resimlerini her yere koymaktan çekinmeyen, ideolojik ve taktiksel bakımdan PKK olan bir yapıya karşı Irak’ta oynanan oyunun benzerinin Suriye kaosundan yararlanılarak sahnelenmesine ve bu yolla siyasi ve ekonomik rant şebekelerinin sınırlarımızı kana boyamasına itiraz etmek Türklerin en tabii hakkı değil midir?

Kürt isminin arkasına saklanan terör odaklarının küresel efendilerine vekaletçilik yapmalarına göz yummak ahmaklık, Harekât’a karşı durmak ise küstahlık değil midir? Bu bakımdan bu harekât’a karşı durmak Türklerin teröre dur dermesine karşı çıkmak demek değil midir? Sınırlarımıza siviller üzerine yağan havan ve roketleri ne ile açıklayacağız. Suriye’de saldırıya uğrayan masum Kürtlerin yardım çağrısı mıdır o bombalarla akan kan?

Bölgemizde teşkili istenen, haritaları çizilen mahut devletçikler kurma işinin müteahhidi küresel güçlerin tepkisini anlamak zor değil! Olayla çok farklı ve uzak bir yerden alakalı olmakla birlikte, bölgemizde teşkil edilmek istenen mahut Şii hilâlinin, Türkiye’nin bu harekâtta açık ya da gizli bir hedefi olmamasına rağmen, bir yönüyle parçalanması da bu harekât ile söz konusu değil midir? İran neden bize karşıdır sorusu cevabını bu konudaki yatırımların zarar görmesinde mi aramak lazımdır? Suriye meselesini ABD karşıtı olarak suiistimal ederek sahada işler yaparken aynı anda ABD destekli bir terör yapılanmasına karşı Harekât’a karşı çıkmak ve meseleyi Suriye rejimi sosuyla bize yedirmeye çalışmak komşuluk hukukuna uyar mı? Din kardeşliğine ise sıranın gelmesine kadar sırada daha çok hak var elbette… Ya da öte taraftan ABD bunu neden göremez! Sınır cihatçılarla doldu diyen İran, kendi ülkesini de tehdit eden etnik boyalı teröre karşı neden Türkiye’nin yanında dur[a]maz?

Bunun yanında bu harekât Beşşar Esed’in Suriye iç çatışmalarında düştüğü zor durumda birden ortaya çıkan DAEŞ ve akabinde güya onunla mücadele için teşkilatlandırılan YPG-PKK yapıları bu harekât ile ortadan kaldırılarak rejim yeniden Türkiye sınırına ördüğü terör duvarının altında kalarak kendi halkının talepleriyle yüz yüze kalmayacak mı? Peki, Irak’tan başlayarak İsrail’in derin siyaseti için oluşması muhtemel görülen devletçiklere, enerji koridorlarına dair planlar da bu harekât ile sarsılmıyor mu? Harekât konusunda İsrail-Filistin yönetimlerinin fikri müşterekliği ise göz yaşartıcı. Lâkin bu konuda itidalli olmak; “Arap Baharı” sürecinde Türkiye’nin bize şimdi parmak sallayan zihniyete karşı Arap sokağının gerçek kimliği ve tarihi duruşu ve demokratik beklentilerinin yanında yer aldığı unutulmamalıdır. Ama mevcut manzaraya karşı da romantik naiflikten kaçınılmalıdır. Çok mu komplo teorisi denirse bunca yaşanandan sonra bırakın biraz da biz kâbuslarımızı yazalım. Hülasa Türkiye’ye karşı yükselen her sesin ardında korunmak istenen bir yatırımın olduğunu söylemek hayalcilik yahut komplo teorisi olmayacaktır. Derdi bağcıyı dövmek olanlar ise diğer bir gurup elbette… Haysiyet Ya Hu!

Bu arada KKTC Cumhurbaşkanının sözleri “ah minel garaib” dedirtirken, “Ruhun şad olsun, neredesin Rauf Denktaş?” demeden de edemiyor insan!

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın

Galib et; çünkü bu son ordusudur İslâm’ın”

(Yahya Kemal)

Türk, tarihte adalet, muvazene ve ahengin mümessili oldu; Suriye için de dilenen budur; bu olmalıdır!