ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : BAŞKENT İSTANBUL’A TAŞINAMAZ


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : BAŞKENT İSTANBUL’A TAŞINAMAZ

(Yankı Dergisi, Sayı:1034, Temmuz 2005)

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, devletimizin başkenti Ankara’dır. Anayasamızın 3. maddesi açıkça Ankara’nın başkent olduğunu belirtmektedir. 4. madde ise, ilk üç maddenin değiştirilemeyeceğini ve değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütün birimlerinin, resmi dairelerin ve kamu kurumlarının bağlı bulundukları bakanlıklarla beraber, ülkemizin başkenti olan Ankara’da yer alması, anayasa hukukumuzun gereği. Bu değiştirmek, gene anayasamıza göre mümkün değildir ve böyle öneri teklif bile edilemez ve Meclis gündemine getirilemez.

Yirminci yüzyılın başlarına kadar bu bölgedeki devletlerin merkezi İstanbul idi. Bizans İmparatorluğu döneminden başlayarak ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde de devam ederek, İstanbul bir bölgesel başkent olarak, yirminci yüzyıla kadar merkez konumunu korumuştur. Birinci Dünya Savaşı sonucunda, İstanbul’daki devlet yıkılınca, devletin sağlam unsurları bu kenti terk ederek Anadolu’ya geçmişler ve üç yılı aşkın bir süre ulusal kurtuluş savaşı vererek, yeni devleti Ankara’da kurmuşlardır. Çöken bir imparatorluğun sahipsiz kalan merkez topraklarında yaşayan insanlar bir ulusu kurtuluş savaşı ille tarih sahnesine ulus olarak yeniden çıkarmışlar ve Kuvayı Milliye’nin başkenti Ankara’da yepyeni bir ulus devlet kurmuşlardır.

İstanbul, Bizans döneminden bu yana barındırdığı gayrimüslim unsurlar ve alt kimlikli yabancı nüfus nedeniyle hiçbir zaman bir Türk kenti gibi davranmamıştır. Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının kozmopolit nüfus yapısına uygun birçok kültürlü yapı içindeki İstanbul, her zaman eski Konstantinopolis gibi bir kozmopolitizmin arayışı içinde olmuştur. Bu yüzden Anadolu ihtilaline yabancı kalmış ve ulusal kurtuluş savaşı sırasında emperyalist Hıristiyan batılı ülkelerin işbirlikçisi gibi hareket etmiştir. Bölge ekonomisinin giderek merkezi haline gelen İstanbul, sahip olduğu Hıristiyan ve Yahudi azınlıklar aracılığı ile her zaman batılı güçlerin bölgedeki karakolu gibi davranmıştır.

Ulusal kurtuluş savaşı sırasında mütareke İstanbul’u, tam bir teslimiyetçi ve işbirlikçi gibi davranmış, Anadolu’daki ulusal kurtuluş hareketini küçümsemiş ve çapulculuk ile suçlamıştır. Atatürk’ü bile çapulcu ile bir eden Mütareke İstanbul’u, bir türlü Ankara’nın başkent olmasını içine sindirememiştir. Atatürk bu yüzden yıllarca İstanbul’a gitmemiş ve Yalova’yı kendisine mekan olarak seçmiştir. Atatürk’ü bile küstürecek derecede Türkiye’deki ulusal yapılanmaya karşı çıkan İstanbul, batı desteği ile yeniden başkent olabilmenin yollarını aramıştır. Sovyetler Birliği’nin çöküşü üzerine başlayan yeni dönemde, İstanbul küreselleşme rüzgarlarının desteği ile yeniden yakın doğu bölgesinin başkentliğine soyunmuştur. Parasal güç desteği ve medyanın denetim altına alınması ile Ankara devre dışı bırakılmış ve sürekli olarak İstanbul yeni başkent olarak lanse edilmeye başlanmıştır. ABD’nin Avrasya stratejisi ve Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde yeni bir yer arayan İstanbul, yeniden başkent olabilmenin çabası içine girmiştir.

Önce özel bankaların genel müdürlükleri İstanbul’a taşınmıştır. Atatürk’ün ulusal sermaye ve sanayi yaratmak için kurduğu İş Bankası, bu kuruluş gerekçesine aykırı olarak İstanbul’a götürülmüştür. Daha sonra kamu bankaları özelleştirilerek, İstanbul’a taşınmak istenmiş ama uygulama bir çok sorun çıkınca, bu adım atılamamıştır. Şimdi bu süreci tamamlamak istemektedirler. Üçüncü aşama olarak, devletin elinden kopartılarak bağımsız üst kurullara bırakılan kamusal alanların yönetimi üst kurulla beraber İstanbul’a taşınmak istenmektedir. Başta Telekomünikasyon Üst Kurulu olmak üzere bü-tün üst kurullarda İstanbul’a taşınma hazırlıkları başlamıştır. Bu yıl içinde Ankara’dan İstanbul’a taşınma işlerinin tamamlanacağı söylenmektedir.

Kamu Yönetimi Reformu adı altında Ankara’daki devleti yarı yarıya ortadan kaldıran bir adımı gerçekleştiremeyenler, Yerel Yönetim Reformu adı altında Ankara’nın yetkilerini, mahalli idarelere devrederek kent merkezli yeni eyaletler yaratabilmenin çabasına girişmişlerdir. Onbeş bakanlığın kapatılarak, yetkilerinin kent belediyelerine devredilmek istenmesi, ulusal ve üniter devletin tasfiye planının uygulamaya aktarılmak istenmesidir. Şimdi de bakanlık sayısını azaltma numarası ile Ankara’daki kamu yönetimi küçültülmek istenmektedir. Bütün bu girişimler, ABD’nin Büyük Orta Doğu ve İsrail’in Büyük Filistin projelerinin gerçekleştirilebilmesi için Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesi planlarının uzantılarıdır.

Misakı Milli sınırları içinde bir ulusal ve üniter devlet olarak ortaya çıkmış olan Türkiye Cumhuriyeti, kendi anayasasındaki yapısını dış mihrakların emperyalist planlarına karşı korumak zorundadır. Aksi takdirde, Kuvayı Milliye mücadelesi ile elde edilmiş olan bütün kazanılmış hakların kaybı söz konusudur. Türk Ulusu’na sormadan, ulusal bir referandum kararı alınmadan ne anayasamız değişebilir, ne de başkentimiz Ankara’dan İstanbul’a taşınabilir. Ankara’daki milli devlet, İstanbul’daki kozmopolit burjuvazinin emperyal destekli saldırısı karşısında kendisini korumak ve direnmek zorundadır. Ankara, Misakı Milli sınırları içerisinde kendisine inanan bütün Türk Ulusu’nu temsilcisi olduğunu bilerek hareket ederse, sorun çözülür, dış destekli İstanbul yapılanmasına karşı Kuvayı Milliye’nin başkenti, yirmibirinci yüzyılda da ülkemizin merkezi olarak varlığını koruyabilir.

TEŞKİLAT-I MAHSUSA DOSYASI /// Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci : TEŞKİLAT-I MAHSUSA NEDİR, NE DEĞİLDİR ?


Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci : TEŞKİLAT-I MAHSUSA NEDİR, NE DEĞİLDİR ?

06.01.2020

E-POSTA : ekrem.ekinci

İçerideki iktidar oyunlarında söz sahibi olmaya çalışan; dışarıda da boyundan büyük işlere kalkışan Teşkilat-ı Mahsusa, İttihatçıların komitacı ve fedai zihniyetini temsil eder.

İttihatçılar iktidara geldikten sonra, İngiliz sefiri Lowhter’in tavsiyesiyle Yıldız İstihbarat Dairesi’ni lağvetti. Böylece İngiltere rahat bir nefes aldı. Yerine öyle bir teşkilat kurdu ki, esrar perdesi altındaki efsanevi varlığı, bugün bile münakaşa mevzuudur.

Teşkilat-ı Mahsusa adını taşıyan ve Harbiye Nezareti’ne, yani Enver Paşa’ya bağlı çalışan bu istihbarat dairesinin kuruluş tarihi müphemdir. Hakkındaki malumat umumiyetle, Cemal ve Talat Paşa, Kuşçubaşı Eşref, Kâzım Karabekir, Ali İhsan Sabis, Ali Fuad Erden, Galip Vardar, Hüsamettin Ertürk, Fuat Balkan, Arif Cemil, Celal Bayar, Mustafa Ragıp Esatlı gibi İttihatçıların beyanlarından ibarettir. Aslında İttihat ve Terakki’nin kuruluşu, başa gelişi, teşkilatlanışı, bu yolda pervasızca işlediği cinayetler bile gizli servis operasyonu gibidir.

Harbin kaybı üzerine hükûmete gelen İzzet Paşa, ilk iş olarak İttihatçıların kaçışına göz yumarken; öte yandan Teşkilat-ı Mahsusa arşivinin imhasını emretmişti. Buna rağmen bugün ATASE arşivinden 40 bin civarında -tetkike kapalı- vesika mevcuttur.

İşin aslı

Hatıratlarda TM’nin 1913’te veya seferberlikten üç gün önce (1914) kurulduğu anlatılır. Şu hâlde Babıali Baskını, Mahmud Şevket Paşa suikastı, Edirne’nin istirdadı, Garbi Trakya Devleti’nin kuruluşu gibi işlerin, buraya mal edilmesi yanlıştır. Garip olan şudur ki, 30 bin kişiden müteşekkil olduğu söylenen TM’nin kuruluşu hakkında ne bir kanun, ne heyet-i vükela (bakanlar kurulu) kararı, ne de irade-i seniyye (padişah fermanı) vardır. O zamana kadar da fiilen faaliyet gösterdiği anlaşılıyor.

TM’nın kuruluş maksadı, İttihatçıların siyasi iktidarını garantilemek; üç büyükler (Enver, Talat, Cemal) arasındaki güç dengesini temin etmek; hariçte de bu istikamette operasyonlar yaparak tedbirler almaktı. TM mensuplarından Hüsamettin Ertürk hatıralarında, maksatlarını yerine göre Panislamizm ve Pantürkizm olarak veriyor.

İşin içindeki İttihatçılardan Akif Cemil’e göre esas sebep, bir zamandır sivil (Talat) ve askerî (Enver) kanat çekişmesi yaşayan partiyi zayıflatarak, askerî diktatörlük yolunda Enver’in önünü açmaktır. Çünkü TM, Enver’in idaresi altındadır. Nitekim Talat, devamlı Enver’in eli kanlı bir grup tarafından desteklendiğini ileri sürerek onu küçük düşürmeye çalışmıştır.

Mükemmel meziyet

TM’nin başında sırasıyla şunlar bulundu: Süleyman Askerî, Halil Kut, Cevad Kızanlıklı, Tunuslu Ali Başhampa, Miralay Hüseyin Tosun. Teşkilat’ın tasfiyesiyle memur Süvari Yarbayı Hüsamettin Ertürk ise kendisini böyle takdim ettiği için, çok yerde son reis diye bilinir.

Sansasyonel yazar Cemal Kutay, TM’yi Eşref Sencer Kuşçubaşı’nın kurduğunu söyler. Hâlbuki vesikalar onun sadece Arabistan ve Kuzey Afrika şefi olduğunu gösteriyor. Hicaz’da kuşatma altındaki birliklere yardım götürürken esir düşmüş; Malta’ya sürülmüştür. Kuva-yı Milliye’ye katılmış; ancak Çerkez Ethem’in arkadaşı olduğu için 150’likler arasında sürgün edilmiştir. Sonradan hakkında nice efsaneler tertiplenmiştir. Sultan Hamid zamanında Taif’te sürgünde idi. Kendi gibi bir ajan olan kardeşi Sami ile kaçıp, Hicaz Demiryolu inşaatına sabotajda bulunmuş; Surre Alayını soymuştu. Zaten cinayet ve soygun, TM mensubu olabilmek için mükemmel meziyetti.

Son reis Miralay Cevad Kızanlıklı, 1919’da harb suçlularının muhakeme edildiği Divan-ı Harb-i Örfi’de verdiği ifadede Teşkilat’ı İTC Merkez Komitesi’nden Dr. Nazım, Dr. Bahaeddin Şakir ve Erzurumlu Aziz’in kurduğunu söylemiştir. Teşkilat merkezi, Cağaloğlu’ndaydı. İcra komitesi, (Şemsi Paşa’yı vuran) Atıf Kamçıl, Aziz Bey, Dr. Nazım Bey ve Dr. Bahaeddin Şakir gibi İttihatçı fedailerden müteşekkildi.

Kimler kimler…

Çeşitli zamanlarda şu kişiler TM’ye hizmet etmiştir: Yakup Cemil, Ömer Naci, Mehmed Akif Ersoy, Mithat Şükrü Bleda, Ohrili Eyüb Sabri, İsmail Canbulat, Galip Vardar, Filibeli Hilmi, Nuri Killigil, Ali Fethi Okyar, Kel Ali Çetinkaya, Çerkez Ethem ve Reşit, Fuat Bulca, Nuri Conker, Rauf Orbay, Emir Şekip Arslan, Abdülaziz Caviş, Abdürreşid İbrahim, Libyalı Şeyh Sunusi, Said Nursi, Aziz el-Mısri, Zübeyde Şaplı, Ahmet Salih Harb, Hilmi Musellimi.

Enver kimden rahatsızsa, ismini Yakup Cemil’e vermesi kâfiydi. Babıali Baskını’nda başrol oynayarak Enver’i iktidara getiren sadık tetikçi Yakup Cemil, sonradan korkulan kişi olmuş ve Enver’i devirip yerine Mustafa Kemal’i getirmek iddiasıyla 1916’da kurşuna dizilmiştir.

Bu işte İttihatçılar, aşiretlerden, mahkûmlardan, maceraperestlerden ve yeniden teşkilatlandırdığı esnaftan, bilhassa hamallardan çok istifade etmiştir. Zenci Musa, bir hamaldır. TM elinden 4 milyon altın lira geçmiştir. Faaliyetleri için lazım gelen parayı, Müdafaa-i Millîye Cemiyeti ile Harbiye Nezareti tahsisat-ı mesturesinden (örtülü ödeneği) temin etmiştir. Almanya’dan da muntazaman para aktarılmıştır.

Muvaffakiyetler

Gözü kara, aceleci, muhteris fedailer; istihbarat, karşı propaganda ve operasyonlar için, adam kaçırma, suikast, katliam, bombalama, kundaklama, eşkıyalık gibi nice metotları gözlerini kırpmadan kullanmışlardır. Ajanlarının Arnavutluk’tan, Malezya’ya kadar geniş bir coğrafyada faaliyet gösterdiği iddia edilir. Ancak neler yapıldığına dair elde fazla vesika ve açık malumat yoktur.

TM’nin ilk faaliyeti, 1878 mağlubiyeti üzerine Yeşilköy’de dikilen Rus Zafer Âbidesi’nin dinamitle havaya uçurulması oldu. 1914’te Osmanlı Devleti’ni Cihan Harbi’ne sokmak için Rusya’nın tahrik edildiği operasyon, TM’nin işiydi. Goben ve Breslau, Rus limanlarını bombalarken; Ali İhsan Sabis kontrolündeki TM ajanları da Arhavi’den Rusya’ya geçerek sabotajlarda bulunmuştu.

1914 senesinde Ege sahillerindeki Rum nüfusun taciz ve tazyik edilerek Yunanistan’a göçürülmesi işini TM yürüttü. Eşref Sencer ve Celal Bayar’ın aktif rol aldığı bu hâdise sonradan İzmir’in işgaline bahane olmuştur. 1915’te cereyan eden Ermeni Tehciri’nde TM ajanları bizzat veya mahkûmlar ya da aşiretler vasıtasıyla menfur bir rol oynamışlardı. 2 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’da konuşan Meclis-i Ayan Reisi Çürüksulu Mahmud Paşa, tehcirdeki zulümlerin TM vasıtasıyla icra edildiğini söylemiştir.

1919 İstanbul Divan-ı Harbi’nin iki celsesi TM’ye tahsis edilmişti. TM’nin ve yaptıklarının İttihat ve Terakki ile irtibatını evvela reddeden zanlılar, deliller karşısında bunu itiraf ettiler. Atıf Bey, TM’nin İttihat ve Terakki merkez komitesi nezaretinde bir suç makinesi olduğunu söyledi.

İttihatçı gazeteci Ahmet Emin Yalman, çetelerden mürekkep TM denen ekip, doğrudan bir imha hedefinin arkasından koşmuştur, der. Tehcirde sevk komisyonu başkanı olan İttihat ve Terakki müfettişi tarihçi Ahmet Refik Altınay, hapishanelerden çıkarılan azılı mahkûmların, Harbiye Nezaretinde bir haftalık bir talimden sonra, TM tarafından sınıra yollanarak, tehcirde büyük mezalim icra ettiklerini söyler.

Ya hezimetler?

Irak, Filistin ve Suriye cephesi, TM’nin büyük hezimete uğradığı operasyonların başında gelir. Basra, İngilizlerin eline düşünce; Süleyman Askerî, bir Kürt-Arap çetesiyle İran’a geçip Abadan’daki İngiliz birliklerine saldırdı; petrol kuyularını ateşe verdi. İngiltere buna sert reaksiyon gösterdi. 14 Nisan 1915’te Şuayyibe’de saldırdığı Osmanlı birliklerini hezimete uğrattı. Böylece Irak’ın işgaline ve kaybına yol açan Süleyman Askerî, hezimeti yediremeyip beynine kurşun sıkarak intihar etti.

Ertesi sene 29 Nisan 1916’da Enver Paşa’nın kardeşi Nuri (Killigil) ve Rauf (Orbay) idaresindeki TM birlikleri, İran ve Afganistan’da mahallî birlikler yardımıyla İngilizleri vurmaya çalıştı; ama netice felaket oldu. Liman von Sanders’in de söylediği gibi, Irak’ın kaybının sebebi olmuştur.

TM, Kanal Harekâtı’nda Libyalı Senusileri ve Darfur Sultanı’nı kendi taraflarına çekmeye muvaffak oldu. Mıntıkada ikmal merkezleri kurdu ve mahallî halktan 3 bin kişiyi silahlandırdı. Ancak küçümsedikleri İngilizler, ondan evvel davranıp, İttihatçı hükûmetten bezgin mahalli halkı teşkilatlandırmaya muvaffak oldu. Böylece TM’nin gayretleri boşa çıktı. Eşref Sencer, bunu bir hata olarak itiraf eder. Nitekim Libya’da Nuri (Killigil), mahallî birliklerle Mısır’daki İngilizlere saldırdı; hezimete uğradı. İtalyanlara taarruz etse, Libya belki kurtulurdu.

TM’nın Balkanlarda Sırp ve Yunanlara karşı Bulgar çeteleriyle beraber yürüttüğü operasyonlar, Bulgarlarla birbirlerine girdikleri için; Fas’ta Fransızlara karşı yürüttüğü faaliyetler de Almanlarla ters düştükleri için akamete uğramıştır.

Bitti mi?

Enver Paşa kaçarken, Hüsamettin Ertürk’ü çağırtıp, bundan sonra TM’nin adının Umum Âlem-i İslam İhtilal Komitesi olduğunu deklare etti. Hüsameddin Bey, Ankara ile temasa geçip anlaşarak, Anadolu’ya silah sevkiyatını organize etti. Bunun mukabilinde Ankara Meclisi, 14 Temmuz 1921’de TM fedailerinin işlediği suçlar hakkında umumi af çıkarttı. TM, faaliyetlerine cumhuriyet rejiminde farklı bir isim ve tarzda devam etti.

Yerine göre hem iktidar oyunlarında söz sahibi olmaya çalışan; hem de dışarıda boyundan büyük işlere kalkışan TM, İttihatçıların komitacı ve fedai zihniyetini temsil eder. İktidarın devamı ve ideolojisinin hâkimiyeti için elinden ne geliyorsa yapmış; bu yolda akıl almaz faaliyetler yürütmüştür.

TM mensubu Galip Vardar, Enver Paşa’nın “kimsenin erişemeyeceği” hayalleri uğruna çalıştıklarını söyler. Nizameddin Nazif bunları, “Para, silah, zevk, ölüm; her şey vardı. Ama Sultan Hamid’in dehası yoktu” diye vasıflandırır.

Sonradan kahramanlık hâlesine büründürülmüş parlak şahsiyetler hakkında İttihatçı kalemler tarafından dile getirilen (Zenci Musa’nın 300 bin altını Yemen’e götürmesi gibi) mübalağalı ve çoğu zaman da yanıltıcı efsaneler sayesinde şöhretini sürdürmüşse de, Teşkilat-ı Mahsusa imparatorluğun yıkılışında oynadığı rol sebebiyle millî vicdanlarda hiç de hoş olmayan hatıralar bırakmıştır.

DİN & DİYANET DOSYASI /// İSTANBUL MİLLETVEKILİ SAYIN PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ’DAN DİYANETE YAZILAN MÜTHİŞ UYARI


İSTANBUL MİLLETVEKILİ SAYIN PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ’DAN DİYANETE YAZILAN MÜTHİŞ UYARI

İSTANBUL MİLLETVEKILİ SAYIN PROF. DR. ÜMİT ÖZDAĞ’IN DİYANET İŞLERİ BAŞKANINA YAZDIĞI MUTLAKA OKUNMASI GEREKEN TARİHİ VE İBRETLİK MEKTUBU

Diyanet İşleri Başkanı

Prof. Dr. Ali Erbaş

Sayın Başkan

Türkiye ağır bir çoklu kriz sürecinden geçmektedir. Bu çoklu krizin ana unsurları tek adam yönetimine geçiş ile iyice belirginleşen Devlet Krizi; Türk toplumunu ayrıştıran/düşmanlaştıran politikalar neticesinde ortaya çıkan Milli Birlik Krizi; yanlış ekonomik politikalar sonucunda ortaya çıkan Ekonomik Kriz ve 5.3 milyon Suriyeli sığınmacının ülkemize gelişiyle oluşan Sığınmacı Krizidir.

Küresel ve bölgesel gelişmeler bu çoklu krizden geçen ülkemizin önümüzdeki yıllarda daha da ağır bir politik buhran yaşayacağını göstermektedir. Emperyalist güçler yaşadığımız krizin sonuçlarını ve gerçekleşecek buhranı istismar etmek isteyeceklerdir. Batı emperyalizmi için Doğu veya Türk sorunu 1071’de Malazgirt’e girmemizle birlikte başlamıştır. 1071’de Malazgirt’ten giren Türk Ordusu 1083’te İznik’i başkent yapmış ve Anadolu Türk Selçuklu devletini kurmuştur. Böylece Türk milletinin İslam adına birleşik Avrupa uygarlığına Hristiyan Avrupa’ya karşı 900 senedir devam etmekte olan mücadelesi başlamıştır. İznik’in başkent ilan edilmesi üzerine 1094’de ilk Haçlı seferi başlamış ve 1272’ye kadar ardı ardına 9 Haçlı Seferi gerçekleşmiştir. Türk Milleti amacı kendisini Anadolu’dan atmak olan Haçlı Seferlerini göğüslemiş yenmiş Anadolu üzerindeki egemenliğini tartışmasız hale getirmiştir. Haçlı Seferlerinin aşılmasını Osmanlı Türklüğünün milletimizin egemenliğini önce Balkanlara sonra Orta Avrupa’ya taşıması izlemiştir. Bu ilerleyiş Türk Milletinin Rumeli’ye ilk adımını attığı 1352’de başlamış 1683’de Viyana önünde başlayan geri çekilişe kadar devam eden 331 seneye yayılmıştır. 1683 ile 1921 arasında Türk milleti Viyana’dan Sakarya Nehrine kadar 238 sene süren geri çekilme süreci içinde olmuştur. Çekilen sadece ordumuz ve sancağımız değil milletimiz dinimiz ve kültürümüzdür. Bu geri çekilme sırasında tarihin en uzun ve en büyük soykırımı yaşanmıştır. 1812-1918 arasında Balkanlar ve Kafkaslardan 4.5 milyon Türk Anadolu’ya sığınırken 5 milyon Türk ise tarihin en uzun ve en büyük soykırımı sonunda yaşamlarını yitirmişlerdir. 1918’de Kudüs’e giren İngiliz general son Haçlı Seferi’nin başarı ile sonuçlandığını açıklamıştır. Artık sıra Asya’nın kızılderilileri olarak görülen Türk milletinin Anadolu’dan tasfiyesine gelmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın yorgun galipleri Türk milletinin kasaplığını yapma görevini Yunan ordusuna vermiş kendisi ise bu kasaplığa arkadan yardım etmiştir. Bu kasap ordunun on binlerce Türk evladını işkenceler ile katlettiğini binlerce Türk kadınına aşağılık şekilde tecavüz ettiğini biliyoruz.

Siz Sayın Başkan

Anadolu’nun harem-i ismetine tecavüz eden Yunan ordusunun savaşı kazanmasını arzu eden bir Türk-İslam düşmanını hasta ziyareti adı altında ziyaret ederek Yunan ordusunun katlettiği insanlarımızın ruhlarını incittiniz. İncittiğiniz sadece tecavüz edilip işkenceler ile öldürülen Türk analarının süngülenerek katledilen bebeklerimizin adım adım çarpışarak şehit olan mehmetçiklerin ruhları değildir. Onlara bütün umutlarını bağlayan yüz milyonlarca mazlum millet mensubunun da ruhlarıdır.

Sayın Başkan

Türk İstiklal Harbi Türk milletinin yok edilmeye karşı direnişidir. Türk İstiklal Harbi cereyan ederken dünyada 300 milyon Müslüman vardır. Bu 300 milyon Müslümanın Sakarya ve Aras arasına sıkışan 10 milyonu Türk milleti bağımsızlık mücadelesi verirken 290 milyonu emperyalizmin egemenliği altında yaşamaktaydı. Bu anlamda Türk İstiklal Harbi sadece Türk milletinin değil bütün İslam dünyası ve mazlum milletlerin de emperyalizme karşı isyanıydı.

Sayın Başkan

Durum bu iken başkanlığını yaptığınız DİB Türk milletini kucaklamak yerine iktidar partisinin yan kuruluşu gibi çalışmaktadır. Bazı imamlar camilerde muhalefet partilerine hakaret etmekte iktidar propagandası yapmaktadırlar. Görüyoruz ki İstiklal Harbimizin önderi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e karşı bir huruç harekatı yapılmak istenmektedir. Bu harekatın koçbaşı olarak DİB görev almıştır. Türk milletinin tamamının ortak değeri olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Türk İstiklal Harbi’ne karşı başında olduğunuz kurum düşmanca tavır almıştır. Devletimizi ve kurumunuzu kuran Atatürk’ten kurum sitesinde bahsetmiyorsunuz. Atatürk ve silah arkadaşları için dua edilmesini yasakladığınız haberleri gazetelerde çıkıyor. Atatürk’ün fotoğraflarını cami yaptırma derneklerinden indirtmeye çalışıyorsunuz. Raporlarınızda Atatürk’ü din karşıtı gibi göstermeye çalışıyorsunuz.

Sayın Başkan

Ben size kısaca Atatürk’ü anlatayım. 4 Ekim 1911. İtalya ilk sömürgesini oluşturmak amacı ile Libya’nın işgaline başlıyor. Osmanlı Devleti’nin İtalya ile açık ve kapsamlı bir savaşa girme gücü yok. Ancak isteyen subayların gönüllü olarak Libya’ya gitmelerine izin verildi. Binlerce subay arasından bir avuç subay gönüllü olarak Libya’ya gitti. Mustafa Kemal 22 Aralık 1911’de Derne’ye ulaştı. Arap kabilelerini gerilla savaşı için örgütledi ve İstanbul Libya’dan vazgeçen anlaşmayı imzalayana kadar İtalyanlar ile savaştı. (1911-1912)

Birinci Dünya Savaşı başlayınca Mustafa Kemal görev istedi. Çanakkale’ye atandı. İngiliz Avustralya Yeni Zelanda ve Fransız birlikleri ile savaştı yendi. (1915-1916) Çanakkale’den sonra Mustafa Kemal 16. Kolordu’ya Doğu cephesine atandı. 16 Nisan 1916’da Silvan’da göreve başladı. Muş-Bingöl hattında ilerleyen Rus Ordusu ile savaştı. 7 Ağustos 1916’da Muş’u ve sonra Bitlis’i Rus Ordusundan geri aldı. Haziran 1917’de Mustafa Kemal 7. Ordu ile Filistin Cephesinde görevlendirildi. Artık sırada tekrar İngiliz ordusu vardı. Ancak İngilizler kadar büyük bir sorun Türk askerinin kanı üzerinde Alman menfaatlerini gerçekleştirmeye çalışan Alman komutanlardı.

Ekim 1917’de görevinden istifa edip İstanbul’a döndü. Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönmesinden 15 gün sonra İngilizler saldırdılar ve Kudüs’ü aldılar. Mustafa Kemal’in uyarılarında haklı olduğu anlaşılmıştı. 1 Eylül 1918’de tekrar aynı göreve atandı ve göreve başladı. Bu sefer Alman Falkenheim gitmiş onun kadar yanlış bir adam olan Liman von Sanders yerini almıştı. Sanders’in mutlak ölüme götürdüğü Türk birliklerini yok olmaktan kurtarıp savaşarak geri çekti ve kuzeyde sağlam bir hat üzerine yerleştirdi.

Artık Birinci Dünya Savaşı bitmişti. Kaybetmiştik. Ancak Mustafa Kemal Türk milletinin yeni bir savaşa başlayacağının bilinci içinde her bir Türk gencini gelecekteki savaş için hazırlıyordu (1917-1918). Bazı ahlaksız vicdansız cahil ve beyinsizlerin söylediğinin aksine Mustafa Kemal Atatürk hayatının büyük bir bölümünde Osmanlı Türk Devleti’nin yıkılmamasının mücadelesini vermiştir.

19 Mayıs 1919. 1683’de gerçekleştirdiğimiz İkinci Viyana Kuşatmasından beri geri çekilen Türk milleti artık “nihai” olarak yenilmiştir. Düşmanlarımız sadece bizi değil müttefiklerimizi de yenmişlerdir. Yunan ordusu Avrupa emperyalizminin kasap ordusu olarak yukarıda kaydettiğim gibi Anadolu’ya yollanmıştır. Türk halkı yoksul yorgun ve inançsızdır.

Mustafa Kemal Paşa’nın 1911’de Libya’da en küçük gerilla birliğinden başlayarak sekiz sene içinde ordu komutanlığına kadar her kademedeki birliği komuta ederek pişen askeri dehası şimdi siyasi ve psikolojik bir dehayı ortaya çıkarmaya başlar. Mustafa Kemal Türk milletini tekrar savaşa ikna eder.

Meclis kurulur ordu kurulur Birinci ve İkinci İnönü Eskişehir-Kütahya Sakarya Dumlupınar. Sonra önce İzmir’e ve İstanbul’a giren Türk Ordusu. İstanbul’un ikinci kez fethi. Hazreti Peygamberin Hadis-i Şerif’i yere düşmez. “Konstantinopolis’i fetheden asker ne güzel askerdir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır. ”

İstiklal Harbi Türk milletinin savaşı tekrar kabul etmesi ve İngiliz emperyalizmini siyasi Yunan ordusunu ise askeri olarak yenmesidir (1919-1922). Sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması başlar. 1071-1683 arasında 612 sene sürekli savaşarak ilerleyen ve sonra 1683’den 1921’e kadar 238 sene sürekli savaşarak adım adım geri çekilen bir millet bir dinin tek başına birleşik Avrupa’ya karşı kılıcı ve kalkanı olan bir millet yaralarını sarmak için çabalamaktadır.

8 Kasım 1938. Mustafa Kemal uyanır. Saate bakar göremez. Hasan Rıza Soyak’a sorar: “Saat kaç?” “7.00 efendim” Aynı soruyu birkaç kez daha sorar. Soyak cevabı tekrar ederek saatin 19.00 olduğunu söyler.

Soyak “Biraz rahat ettiniz mi efendim?” diye sorar. Gazi “Evet” der. Doktor Neşet Ömer İrelp dilini çıkarmasını ister. Mustafa Kemal dener. Ancak sonra dilini geri çeker. İrelp’e dikkatle bakar ve son olarak “Aleykümselam” der. 30 saat süren komadan hiç çıkmaz ve 10 Kasım saat 09.05’de kalbi durur.

“Melekler onların canlarını iyiler olarak alırken ’selamün aleyküm! yapmış olduğunuz iyi işlere karşılık cennete girin’ derler. ” (Nahl/32)

Sayın Başkan

Gazi Mustafa Kemal Atatürk sadece Türk milletinin değil İslam dünyasının da son dehasıdır. Başında bulunduğunuz kurum Atatürk’e Türk İstiklal Harbi’ne saygısızlık düşmanlık yaparak Türk Milleti’nin büyük çoğunluğundan hızla kopmaktadır.

Sayın Başkan

Uzun bir süre DİB’in İstiklal Harbimize ve Atatürk’e saldırılarını düşmanlığını sessizce izleyen camiden uzaklaşan vatandaşlar artık tepkilerini sesli şekilde göstermeye başlamışlardır. Camilerimizde kavgalar ve protestolar çıkmaktadır. Türkiye’de her geçen gün cuma namazına giden sayısı azalmakta tepkisel olarak deist ve ateist sayısı tırmanmaktadır. Sovyetler Birliği döneminde Rusya’da ateist propaganda bile ateizmin gelişmesi konusunda sizin sağladığınız başarıyı sağlayamamıştı. Bu “başarı” sizin eserinizdir.

Sayın Başkan

Hz. Osman’ın katilleri gibi ümmeti bölüyorsunuz. Bu gidiş iyi bir gidiş değildir. DİB izlemekte olduğu bölücü ve dışlayıcı politikaları terk etmezse yarın daha büyük olayların olması muhtemeldir. Hatta DİB camilerine gitmek istemeyenlerin kendi camilerini kurmaları şaşırtıcı olmayacaktır. DİB AKP’nin değil bütün milletin Diyaneti olduğunu hatırlamak zorundadır.

Sayın Başkan

Bulunduğunuz makam Türk İstiklal Harbi’nin manevi önderlerinden ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk başkanı Rıfat Börekçi’nin makamıdır. Bulunduğunuz makam aziz milletimizin dinimizi öğrenmesini ve güçlü maneviyata sahip olmasını sağlamakla görevlidir. Bulunduğunuz makam partizanlık yapma değil bütün yurttaşları kucaklama eşit sevgi ve şefkat gösterme makamıdır. Siyasetin ayırdığı hatta son dönemde düşmanlaştırdığı kitleleri; bir araya getirme aynı milletin çocukları aynı peygamberin ümmeti olma duygusunu verme görevi Diyanet İşleri Başkanlığına düşmektedir. Ülkemize yönelik küresel ve bölgesel gelişmelerin ağır tehditleri gündeme taşıdığı bir dönemde milli birlik ve beraberliğimiz daha da büyük önem kazanmaktadır.

Sayın Başkan

Şu ana kadar birçok büyük yanlış uygulamaya imza attınız. Ancak bunları düzeltmek için hala adım atma şansınız var. Türk milletinin bölünmesine ayrışmasına düşmanlaşmasına daha fazla yardımcı olmayın. Aziz Atatürk’ün iç cephe dediği milli birliğimizi güçlendirici adımları hızla atın. İstiklal Harbimize ve Atatürk’e Türk Milletinin milli değerlerine saygı gösterin. DİB’i Atatürk’e saldırıların koçbaşı olarak kullanmaktan vazgeçip bir süre birlikte çalıştığınız FETÖ ile gerçek bir mücadeleye başlayın. Araştırmacı-gazeteci İsmail Saymaz’ın “Şehvetiye Tarikatı” kitabını okuyun ve gereken önlemleri alın.

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2019/10/29/diyanete-yazilan-muthis-uyari/

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇECEN : İSRAİL VE KIBRIS


Prof. Dr. Anıl ÇECEN : İSRAİL VE KIBRIS

A.Ü. Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi

(Bu makale, Kıbrıs’ta yaşanan gelişmelerin İsrail merkezli bir değerlendirmesini içermektedir.)

Kıbrıs Sorunu ile İsrail Yakından İlgili

İsrail ve Kıbrıs, Türk basınında fazlasıyla yer alan iki ülke olarak, Türkiye’deki tartışmalarda sürekli olarak en başta yer almışlardır. Ne var ki, ayrı ayrı fazlasıyla ele alınan bu iki ülkenin beraberce düşünüldüğüne pek sık rastlanmamıştır. Sanki, Kıbrıs ile İsrail birbirinden çok uzak ve farklı konumda iki ülke gibi bir durum yaratılmıştır. Kıbrıs ile ilgili konular incelenirken bu bölgede sanki İsrail yokmuş gibi hareket edilmiş, İsrail ile ilgili durumlar ele alındığında ise, Kıbrıs çok uzaklarda imiş gibi yorumlar yapılmıştır. Köşe yazarları sürekli olarak Kıbrıs’ı incele¬yen yazılar yazarlarken, hiç İsrail bağlantısı üzerinde durmamışlar, İs¬rail ile ilgili incelemelerde ise, İsrail’in yeri ve konumu açısından Kıbrıs faktörü görmezden gelinmiştir. Haritaya bakıldığı zaman, Kıbrıs ile İsra¬il’in aynı bölgede yer aldığı ve birbirine çok yakın bir konumda bulunduk-ları açıkça görülebilmektedir. Her nedense, bu jeopolitik gerçek Türk kamuoyunun gözlerinden kaçırılmış ve İsrail ile Kıbrıs sorunlarının ne ka¬dar birbirlerine yakın bir konumda bulunduğu gizlenmek istenmiştir. Türk basınını ekonomik olarak kontrol altında tutan Türkiye’deki İsrail lobisinin, bu doğrultuda kendi çıkarları açısından başarılı bir çalışma gös¬terdikleri görülmektedir.

Yahudiler’in Ortadoğu’dan Roma İmparatorluğu tarafından kovulmasından iki bin yıl sonra, yeni bir Yahudi devleti olarak İsrail Ortadoğu’da kurulurken, aradan geçen iki bin yıllık tarihin Ortadoğu’ya getirmiş olduğu siyasal coğrafya ile Siyonist lobiler karşı karşıya kalmışlardır. Aradan geçen uzun süre zarfında bölgedeki nüfus yapısı değişmiş, Roma İmparatorluğu tarihte kalırken, bunun üzerine bölgeden, Bizans ve Osmanlı olmak üzere iki farklı imparatorluk daha geçmiştir. 20. yüzyılın koşul¬larında, I. Dünya Savaşı’nın galibi olan İngiliz ve Fransız impara¬torlukları, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü üzerine, Ortadoğu’nun haritasını yeniden çizmişlerdir. Bir İngiliz subayı ile Fransız subayı Kahire’de bir araya gelerek, cetvel ile dünyanın merkezî bölgesinin haritasını çizmiş¬ler ve imparatorluklar sonrası modern çağda bu bölge, iki emperyalist gücün çıkarları doğrultusunda biçimlenmiştir. 20. yüzyılın başlarında dün¬yanın egemenleri olan İngiltere ve Fransa’nın çizmiş oldukları günümüz hari¬tasını, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan İsrail ile günümüzün süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri kabul etmemektedirler. Dünyayı geleceğe doğru yönlendiren İsrail ve Amerika ittifakı, kendi çıkarlarına göre bir yeni plânı; Büyük Ortadoğu Plânı olarak açıklanmıştır.

İsrail’in Güvenlik Sorunu ve Kıbrıs

Ortadoğu’nun Arap ve Müslüman nüfus çoğunluğu karşısında dünyanın merkezinde bir Yahudi devleti kurulabilmesi, normal koşullarda mümkün değil-dir. Böylesine bir sonuç alabilmek için kesinlikle olağanüstü koşulların yaratılması gerekmektedir. Üç yüz yılı aşkın bir süre Siyo¬nist lobiler bu doğrultuda çalışmışlar ve ekonomik-siyasal güçlerine dayanarak yarattıkları olağanüstü koşullarda, Arap ve Müslüman nüfus çoğunluğunun ortasına bir küçük Yahudi devleti oturtabilmişlerdir. Yâni İsrail’i kuran Siyonist hareketin yönetimi, tarihin getirdiği bilgi birikimine sahip olarak, bölge koşullarını çok iyi değerlendirmişlerdir. Bilindiği üzere Filistin’de günümüzde varolan Yahudi devleti, üçüncü kez kurulmuş bir devlettir. İlk kurulan İsrail devleti Mezopotamya güçleri tarafından yıkılmış ve Yahudiler’in Babil sürgünü gündeme gelmiştir. Daha sonraları kurulmuş olan ikinci Yahudi devleti ise, Roma İmparatorluğu tarafından yıkılmış ve bunun sonu¬cunda da Yahudiler; Akdeniz ve Avrupa üzerinden dünyanın çeşitli bölgelerine yayılmışlardır. Filistin’de kurulmuş olan Yahudi devletine yıkıcı tehdit önce Mezopotamya’dan, sonra da Kıbrıs üzerinden Avrupa’dan gelmiştir. Bu bölgede üçüncü kez devlet kuran Siyonist hareket, Filistin’deki devletin güvenliği için, hem doğudaki Mezopotamya bölgesine hem de Batı’dan gelecek saldırı ya da tehditlere karşı ülkenin batısında yer alan büyük kara parçası Kıbrıs’a dikkat etmek zorunda olduklarını iyi biliyorlardı. Nitekim, bu doğrultuda Irak’ta görev yapan Saddam yönetimi kullanılmış ve müdâhale gerekçesi yaratılarak Amerikan ordusunun Mezopotamya’yı İsrail’in bölgesel egemenlik çıkarları doğrultusunda işgal etmesi sağlanmıştır. Böylece Filistin’de üçüncü kez kurulmuş olan Yahudi devleti, Bâbil döneminde olduğu gibi muhtemel bir Mezopotamya gücünün saldırısına karşı güvence altına alınmıştır.

İsrail’in güvenliği sorunu sâdece ülkenin doğusunda yer alan Mezopotamya’nın ele geçirilmesi ile sağlanamaz. Aynı zamanda ülkenin batısında yer alan Kıbrıs’ın da kontrol altına alınması gerekmektedir. Ortadoğu bölgesine Avrupa kaynaklı olarak gelen bütün saldırı hareketleri Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’de bir üs olarak kullandığı için, böylesine bir büyük adanın batıdan ya da Avrupa’dan gelecek bir Ortadoğu hareketine karşı kullanılması gerekmektedir. Bu doğrultuda İsrail kendisini, tarihteki ikin¬ci Yahudi devletini yıkan Romalılar’ın üs olarak kullandıkları, Kıbrıs adası¬nı kesinlikle denetim altında tutmak zorunda görmüştür. Avrupa’dan kalkarak Ku¬düs ve civarını ele geçirmek isteyen on bir Haçlı Seferi sırasında da Kıb¬rıs bir Doğu Akdeniz üssü olarak kullanılmıştır. Bölgenin günümüzdeki ha¬ritasını çizen İngiltere’de 19. yüzyılın sonlarında Filistin’e girerken önce Kıbrıs’ı ele geçirmiş ve daha sonra Kıbrıs üzerinden düzenle¬nen askerî hareket ile Ortadoğu topraklarına İngiliz orduları ayak basmış¬tır. İngiltere’nin indiği yolu Fransa’da takip etmiş ve Doğu Akdeniz üzerinden Lübnan’a girmiştir.

Siyasal tarihin ortaya koyduğu gerçekler açısından İsrail ve Kıbrıs beraberce ele alınırsa, Kıbrıs adasının İsrail’in karşı kıyısı olduğu görülmektedir. Jeopolitik gerçek bu doğrultuda olmasına rağmen Türk basın ve siyaset çevrelerinin Kıbrıs ile İsrail arasındaki bu bağlantıdan habersizmiş gibi hareket etmeleri, son derece düşündürücüdür. Çünkü bilim kitaplarına göre; her kıyı ülkesinin güvenliği, karşı kıyıda yer alan kara parçasının izlenmesinden geçer. Ada ülkeleri karşı kıyıda kendi çıkarla¬rına göre siyasal yapılama yaparlar. İngiltere ve Japonya, birer ada ülkesi olarak, karşı kıyıda büyük ülke olmasını engellemişlerdir. Kore’nin Çin’den kopmasında Japonya etkin bir rol oynamıştır. Aynı şekil¬de Hollanda’nın Almanya’dan, Belçika’nın Fransa’dan kopmasında da İngiltere son derece etkili olmuştur. Böylece iki ada ülkesi karşı kıyılarında hiç bir biçimde kendilerinden büyük bir devletin yer almasına izin vermemişler¬dir. Kıyı ülkeleri bir anlamda, güçlü ada ülkelerinin etkisi ile, küçük devletler biçiminde ortaya çıkabilmişlerdir. Ada ülkeleri kendi güvenlikle¬ri açısından kıyı ülkelerinin oluşumuyla yakından ilgilenirlerken, kıyı ülkeleri de kendi güvenlikleri açısından karşı kıyıda yer alan ada ülkele¬ri ile yakından ilgilenmişler ve hatta daha da ileri giderek, bu adaları kendi egemenlikleri altına alarak, sınırları içine katmışlardır. Uluslar¬arası hukuk açısından bunu yapamayanlar ise, bu doğrultuda oluşumları kendi ulusal çıkarları için dolaylı yollardan yönlendirmenin çabası içeri¬sinde olmuşlardır.

İsrail, Ortadoğu’da en son kurulan ülke olduğu için karşı kıyısın¬daki Kıbrıs adası üzerinde uluslararası hukuka göre, doğrudan etkili ola¬mamıştır. Bölgenin hukuk düzeni iki dünya savaşı sonrasında ortaya çıktığı için ve bu bölgedeki eski devletlerin devletler hukukundan gelen çeşitli hakları bulunduğundan, Kıbrıs adasının kendine özgü bir hukukî statüsü olmuştur. Kıbrıs’ın eski bir Osmanlı toprağı olması, daha sonra ada üze¬rinde İngiliz dominyonu kurulması, 20. yüzyılın ikinci yarısında ada¬nın bağımsız devlet olarak ilân edilmesi, adada Türkler ve Rumlar’dan olu¬şan iki halk topluluğunun bulunması gibi durumlar; Kıbrıs’ın uluslararası hukuka göre durumunu belirlemiştir. Bu nedenle, Kıbrıs üzerinde Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, Rum nüfusun koruyucusu olan Yunanis¬tan devleti ve adanın son egemen gücü olan Britanya İmparatorluğu, uluslar¬arası hukuka göre hak sahibi olmuşlardır. II. Dünya Savaşı sonrasının sü¬per gücü olan Amerika Birleşik Devletleri bile Kıbrıs adası ile herhangi bir hukukî bağlantı içinde olmadığı için, adaya doğrudan müdâhale edeme¬miştir. Akdeniz kıyılarında elli senedir dolaşan Amerikan 6. Filosu uluslararası hukuk yüzünden adaya bir türlü girememiş ve Amerika Birleşik Devletleri de Kıbrıs üzerinde doğrudan etkili olamamıştır.

İngiltere’nin koruyuculuğunda I. Dünya Savaşı sonrasında Filistin’e yerleşen Yahudiler, daha sonra bağımsız devlet kurmak isteyince İngiltere ile ihtilafa düşmüşlerdir. II. Dünya Savaşı sonrasında, savaşın galibi olan Amerika Birleşik Devletleri’ni kullanan Siyonist lobiler, Birleşmiş Milletler kararıyla Filistin toprakları üzerinde İsrail devletinin üçüncü kez kurulmasını sağlamışlardır, İsrail devleti kurulur kurulmaz hemen Ortadoğu bölgesinin her köşesi ile yakından ilgilenmeye başlamış ve bu doğrultuda karşı kıyısı olan Kıbrıs’ı da yakın izlemeye almıştır. Üç tarafı Müslüman kitleler ve Arap ulusunun çeşitli ülkeleri ile dolu olan Yahudi devleti, Kıbrıs adasını dış dünyaya çıkış kapısı olarak gör¬müştür. Doğu Akdeniz’de bir uçak gemisi konumunda olan Kıbrıs adası, İsrail’in karşı kıyısı olarak, üç tarafı Müslümanlarla çevrili Filistin bölgesinden Yahudiler’in dış dünyaya çıkış noktası kabul edilmiştir. Bu konumu nedeni ile Kıbrıs, İsrail için her zaman âcil çıkış kapısı olarak görülmüştür. Kıbrıs’ı böyle gören İsrail, ada üzerindeki siyasal geliş¬meler ile yakından ilgili olmuş ve kendisinin aleyhine ola¬bilecek herhangi bir gelişmeye izin vermemeye çalışmıştır.

Adanın Kaderinde Etkili Olan Üç Yahudi

Kıbrıs ile Filistin bağlantısı her zaman için tarihin çeşitli dönem¬lerinde gündeme gelmiş ve bu doğrultuda Yahudiler, Kıbrıs adası üzerinde etkili olmak istemişlerdir. Dünya siyasî tarihinde üç önemli Yahudi asıllı kişinin, Kıbrıs adasının siyasal konumu üzerinde yönlendirici etkisi ol¬duğu kabul edilmektedir. Haçlılar’ın, Romalılar’ın ve İngilizler’in Kıbrıs üzerinden Filistin’e girdiklerini gören Yahudi lobilerinin yöneticileri, yeniden İsrail’in kurulmasında ve Ortadoğu’da Yahudi egemenliğinin oluşturulmasında Kıbrıs adasını bölgeye giriş kapısı olarak görmüşler ve bu doğrul¬tuda adayı kullanabilmenin yollarını aramışlardır. Orta Çağ’ın sonlarında İspanya’dan kovulan Yahudiler Akdeniz’in batısından doğusuna gemilerle geçerek Osmanlı ülkesine gelmiş ve yerleşmişlerdir. 16. yüzyıl¬da Osmanlı ülkesine yerleşen Yahudiler, Tevrat’ta belirtilen kutsal topraklara kavuşmaları aşamasında Kıbrıs’ı bir ara istasyon olarak kullanılmak istemişler ve zengin Yahudiler’in önde gelen temsilcilerinden olan Nassi, Osmanlı padişahını Kıbrıs’ın alınması konusunda ikna etmiştir. Kıbrıs’ta Osmanlı koruması altında bir Yahudi krallığı kurmak isteyen Nassi, bu amacını gerçekleştirmek üzere Osmanlı ordusunun Kıbrıs adasını Venedikliler’den almasını sağlamıştır. Ada Osmanlı yönetimine geçtikten sonra, epeyce bir Yahudi asıllı Osmanlı vatandaşı adaya yerleşmiştir ama imparatorluk yönetimi, Kıbrıs üzerinde bir Yahudi krallığı kurulmasına izin vermemiştir. Yahudiler kutsal toprakların karşısındaki bu adayı kendi ülkelerine çevirmek için çeşitli girişimlerde bulunmaya devam etmişlerdir.

İngiliz ve Fransız İmparatorlukları’nın sömürgecilik düzenini kullanarak aşırı zenginleşen Yahudi lobileri on yedinci yüzyıldan sonra Siyonizm’in etkisi altına girince, bu kez Ortadoğu’ya yeni bir göç dalgası ile yerleşmek istemişlerdir. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu “hasta adam” ilân edilmiş ve çöküş süreci gündeme gelmiştir. Osmanlı’nın bu durumundan yararlanmak isteyen Siyonist lobiler, Osmanlı padişahı Abdülhamit’ten imparatorluk toprağı olan Filistin’i bir Yahudi devleti kurmak üzere istemişlerdir. Ne var ki, Abdülhamit bu öneriyi reddedince, ikinci kez padişahın kapısını çalmışlar ve bu kez de bir Yahudi krallığı kurmak üzere Kıbrıs adasını istemişlerdir. Osmanlı sarayı bu ikinci öneriyi de reddedince Yahudiler, İngiltere’yi devreye sokarak İngiliz işga¬li altında Kıbrıs’a gelmişler ve Kıbrıs üzerinden Filistin’e geçmişlerdir. Yahudiler’in Kıbrıs üzerinden bölgeye ikinci kez gelmeleri sırasında Britanya İmparatorluğu’nun Yahudi asıllı Başbakanı Benjamin Disraelli’nin çok büyük rolü olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü gören bu Yahudi asıllı İngiliz Başbakan, bölgede dörtlü bir konfederasyonu İngiltere’nin egemenliği altında oluştur¬mak isterken, bu plânın bir parçası olarak da Yahudiler’in Filistin’de İsrail’i yeniden kurmalarını plânlıyordu. Osmanlı sonrası Ortadoğu yapılanmasında böylece hem İsrail plânı devreye giriyor hem de İngiliz işgali altındaki Kıbrıs üzerinden Yahudiler’in bölgeye girişleri plânlanıyordu. Kıbrıs üze¬rinde İngiliz işgali hem adayı Osmanlı’dan koparıyor hem de ada üzerinden, İngiliz sömürge yönetimi kontrolünde, Yahudiler’in batıdan gelerek müstakbel İsrail’e geçmeleri sağlanıyordu.

Kıbrıs tarihi üzerinde Nassi ve Disraelli’den sonra etkili olan üçüncü Yahudi, Henry Kissinger’dır. Kissinger, 20. yüzyılın ikinci yarısında ada üzerinde etkili oluyor¬du. Disraelli plânı ile Osmanlı adayı terk ederken İngiltere Kıbrıs’ı ele geçiriyordu. Kissinger sayesinde ise, Amerika Birleşik Devletleri Kıbrıs’ta Türkiye üzerinden bir egemenlik sağlıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı üzerine, imparatorluğun ana topraklarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs üzerinde taraf olma hakkına sahip değildi. Lozan Antlaş¬ması sırasında Mîsak-ı millî sınırları içerisinde Kıbrıs ilân edilmemişti. Çünkü Kıbrıs o zaman bir İngiliz dominyonu idi. Önceliği Mîsak-ı millî sınır¬larına veren Türk devleti, Kıbrıs konusunu sonraya bırakmıştı. İsrail’in kurulmasına kadar da Kıbrıs sorunu bir ulusal sorun olarak Türkiye’de görülmemişti. İsrail’in kurulduğu ay Türkiye’de yayınlanmaya başlayan bir gazete, Türk kamuoyunu İsrail’in çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmış, 1952 yılından sonra "Kıbrıs Türk’tür" kampanyasına girişmişti. Yâni İsrail’in 1948 yılında kurulmasından dört yıl sonra Kıbrıs’ın Türk kamuoyuna bir ulusal sorun olarak taşındığı görülmektedir.

Türkiye’deki Yahudi lobilerinin temsilciliğini yapan bir büyük gazetenin Kıbrıs’ı bir ulusal sorun hâline getirdiği yıl olan 1952’de Avrupa Konseyi kurulmuş ve bugünkü Avrupa Birliği’ne giden ilk adımlar atılmıştır. Günümüzden elli yıl önce ortaya çıkan bu girişimin sonuçlarını önceden iyi hesap eden Yahudi lobileri, birleşen Avrupa’nın bir gün Kıbrıs adasını da sınırları içine alarak, Doğu Akdeniz’de Roma İmparatorluğu gibi egemenlik arayışına gireceğini çok iyi biliyordu. İşte günümüzdeki Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girme sürecini elli yıl önceden gören Siyonist lobi¬ler, kendilerinin denetimindeki bir gazete ile Kıbrıs’ın Türkiye’nin ulusal sorunu düzeyine getirilmesinde önemli roller oynamışlar ve Türkiye’yi İngiltere’nin çekil¬diği Kıbrıs’a yönlendirerek, ada üzerinde merkezî Avrupa kıtasının hâkimi¬yetinin önüne geçmek istenmişlerdir. Kıbrıs mitingleri ile ada Türkiye’ye taşınırken, adada Osmanlı döneminden kalan Türk nüfusa Türkiye’nin sahip çıkması sağlanmış ve adanın Türk nüfusu üzerinden Türkiye, Kıbrıs sorununda taraf olmuştur Böylece ada Hıristiyan Rumlar’a bırakılmamış ve Rumlar üzerinden Hıristiyan Avrupa’nın ada üzerinde egemen olması da Türkiye sayesinde önlenmiştir. İsrail açısından bu sonuç, istediği politikaları ada üzerinden yürütebilmesi için son derece elverişli bir ortam yaratmıştır. Şüphesiz Türkiye’nin kendi stratejik gerekçeleriyle adaya mühadil olması söz konusudur ama İsrail’in de yukarıda söylediğimiz endişelerle hareket ettiği gözden ırak tutulamaz.

İsrail, bir Yahudi devleti olduğu için, Kıbrıs üzerinde hiçbir zaman ne Hıristiyan ne de Müslüman bir devlet istememiştir. Bu nedenle, geleneksel Yahudi politikasına uygun olarak Kıbrıs’da Hıristiyan Rumlarla Müslüman Türkler’in karşı karşıya gelmesi gibi bir durum yaratılmış ve böylesi¬ne bir çıkmaz günümüze kadar İsrail’in bölgeye egemen olabilmesi doğrultu¬sunda sürdürülmüştür. Adada Müslüman ya da Hıristiyan egemenliğinin tam olarak kurulmaması İsrail’in işine yaramıştır. Adanın kuzey ve güney olarak ikiye bölünmesi, Müslümanlarla Hıristiyanlar’ın sürekli çatışması, adaya müdâhale etmek için İsrail’e elverişli bir durum sağlamıştır. Ada üzerinde sürekli bir çözümsüzlük ortamının sürüp gitmesi de, İsrail’in gele¬cekte kendi karşı kıyısı olan Kıbrıs’a egemen olabilmesi için uygun bir süreci gündeme getirmiştir. Bu anlamda Rum ve Türk kesimlerinde anlaşmama konusunda ısrar eden kesimler, çözümsüzlük politikasının sürekliliği için yardımcı olmuşlardır denilebilir. Kıbrıs’ta çözümsüzlük giderek tırmanırken, adaya Avrupa Birliği’nin müdâhale ederek Kıbrıs’ı Birliğe dahil etmek istemesine de gene İsrail lobileri karşı çıkmışlar. Türk tarafında Avrupa lobileri etkili olduğu aşamada Rusya üzerinden Rum tarafında çözümsüzlüğü devam ettirecek bir tutumun gündeme gelmesini sağlamışlardır. Annan Plânı ile çözüme kavuşturulmak istenen Kıbrıs, Rum tarafının olumsuz tutumu nedeniyle gene çözümsüzlük sürecinde bırakılmış ve Türk tarafı Avrupa Birliği’nin dışında kalmıştır. Bu sonuçun Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti açısından etkileri şüphesiz farklı şekillerde değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir ama İsrail açısından olaya baktığımızda ada üzerindeki İsrail planları bu gelişmeler sonucunda yine bir varlık zemini bulmuştur.

Soğuk savaşın döneminde Sovyetler Birliği, 1958 darbesiyle, Bağdat üzerinden Irak’ta üstünlük sağlayınca, Irak üzerinden Suriye’ye geçmiş ve bu ülkedeki Fransız üstünlüğünü devre dışı bırakmıştır. Sovyet¬ler Birliği daha sonra da Suriye üzerinden Kıbrıs’a geçerek, bu ada da Akdeniz bölgesinin en güçlü komünist partisi olan Akel’in kuruluşunu sağ¬lamıştır. 20. yüzyılın son çeyreğine doğru Rusya’nın, Akel partisi aracılığı ile bir siyasal darbe yaparak Kıbrıs’ı Akdeniz’in Küba’sı yapma projesine Amerika Birleşik Devletleri karşı çıkmış ve Rum tarafındaki militanları aracılığı ile komünist darbeyi önleyen bir Amerikancı darbeyi gündeme ge¬tirmiştir. Kıbrıs üzerinden ABD çıkarlarını güvence altına alan Batıcı Rum darbesi, adada Hıristiyan egemenliğini artıracağı için, o aşamada Türkler’e yönelik fiilî saldırıların oluşturduğu Kıbrıs’a bir Türk müdâhalesi haklı düşüncesi de İsrail lobileri tarafından desteklenmişlerdir. Adaya müdâhale eden harekâtı yönlendiren Türk politikacısının eski hocası, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in talimatı ile Akdeniz’deki Amerikan 6. Filosu Türk müdâhalesini izlemiştir. Kıbrıs’a Türk müdâhalesi, adada bir komünist rejim projesini önlenirken aynı zamanda Türkler’in asimile edilmesini, Kıbrıs’ın Rumlaşması’nı ve Yunanistan üzerinden Avrupa’nın etkisi altına girmesini de önlemiştir. Böylesine bir sonuç ABD ile beraber İsrail’in da işine gelmiş ve Türkiye’nin adada etkin olması beraberinde Kıbrıs’ın geleceği için her iki ülkenin politika geliştirme şansının da devam etmesine imkân tanımıştır. Ortaya çıkan yeni tabloda Kıbrıs ne Rumlar’a ne Türkler’e yâr olmuştur.

Kıbrıs’a Yahudi Göçü Gündemde

Uluslararası kuruluşlarda son derece etkin olan İsrail lobileri, Kıbrıs sorununda çözümsüzlük sürecinin devam etmesini kolaylaştırıcı bir süreci sürekli olarak gündemde tutmuşlardır. Türk tarafında Avrupa etkili olmaya başladığında; Amerika, Rusya ve İsrail üzerinden zaten çokça tartışılan ve haklı gerekçeleri olan Avrupa karşıtı gi¬rişimler desteklenmiş ve böylece bölgede Büyük Ortadoğu Projesi adı al¬tında Büyük İsrail Projesi devreye sokulana kadar ada üzerinde Türk, Rum, Hıristiyan, Müslüman, Rus ve Avrupa egemenlikleri önlenmiştir. Büyük Ortadoğu Projesi adı altında bütün Ortadoğu’ya ve çevresine egemen olmak iste¬yen Siyonizm açısından, Kıbrıs üzerinde Yahudi egemenliği olmazsa olmaz bir koşuldur. Gelecekte bütün belgeye egemen olabilmenin yolu karşı kıyıyı kontrol etmekten geçmektedir. Adadaki gelişmelere önce dolaylı olarak müdâhale edilen İsrail’in ikinci aşamada adada doğrudan bir egemenlik arayışına gireceği anla¬şılmaktadır. İkiye bölünmüş Kıbrıs’ta her an için çatışma çıkarılabilir ve adanın Rum nüfusunun Yunanistan’a, Türk nüfusunun ise Türkiye’ye göçü özendirilebilir. Ada nüfusunun Kıbrıs’ı boşaltmasına gidecek olan süreç¬, adaya yavaş yavaş Yahudi nüfusun yerleşmesini sağlanabilir. Önceleri küçük gruplarla başlatılacak Kıbrıs’a Yahudi göçü süreci daha sonraları daha geniş kitlelerle tırmandırılabilir.

Avrupa Birliği’ne Kıbrıs’ın bir ada ülkesi olarak bütünüyle katılması için hazırlanmış olan Annan Plânı öncesi ve sonrasında Kuzey Kıbrıs’ta çok büyük bir inşaat etkinliği göze çarpmıştır. Özellikle adanın Türk tarafındaki kentler sanki yeniden inşa edilmiş ve Kıbrıs’ın gelecekteki müstakbel yeni sakinleri için Batı standartlarına uygun bir ülke yaratılmıştır. Çeyrek yüzyıl önce Türk ordusunun fethettiği Kuzey Kıbrıs aradan geçen süre içerisinde yeniden inşa edilmiş, kentlerin altyapıları tamamlanmış ve otoyollarla birbirine bağlanarak tam bir Batılı ülke konumunda Kuzey Kıbrıs düzenlenmiştir. Adadaki Türk toprakları üzerinde, parselasyon çalışmaları ile beraber iki yüz bin ev yapmak üzere izin alınmıştır. Referandum öncesi hızlanan arsa ve ev satışları son dönemlerde daha da artmış¬tır. Türk yönetimi altında bulunan Kuzey Kıbrıs bölgesindeki yeni yapılan binalar daha çok İngiliz ve Amerikan Yahudiler tarafından satın alınırken, referandum sonrasında Kuzey Kıbrıs’ın Avrupa dışında kalmasıyla beraber İsrail vatandaşı Yahudiler de adada gayrimenkul edinmek ve yerleşmek üzere KKTC’ye gelmeye başlamışlardır. Ambargo nedeniyle durgun olan Kuzey Kıb¬rıs ekonomisinde Türkler fakir sayılabilecek bir düzeyde kalırlarken, son zamanlarda artan inşaat işlerinde yabancı firmalar devreye girmişler. Âdeta, İngiltere ve Türkiye üzerinden yeni yapılaşma girişimleri desteklenerek, gelecekte İsrail’in karşı kıyısında Yahudiler için yeni bir yerleşim bölgesi yaratılmaya çalışılmaktadır.

Avrupa Birliği’nin dışında bırakılan Kuzey Kıbrıs’ta önümüzdeki dönem¬de birkaç yüz bin Yahudi’nin yerleştirilmesi gündemdedir. Böylece zaman içerisinde Kuzey Kıbrıs’ın Türk nüfusunun Türkiye’ye geri dönmesi sağlanacak, para gücüne sahip olan zengin Yahudiler Kuzey Kıbrıs’a yerleşerek yeni bir Yahudi bölgesini İsrail’in karşı kıyısında yaratacaklardır. Gelecekte adanın tamamına sahip olmayı düşünen İsrail, karşı kıyısında ikinci bir Yahudi devleti kuramaya çalışmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kendisine bağlı firmalar aracılığı ile yeni yerleşim alanları yaratmakta ve hızlı bir gayrimenkul satışı ile adanın kuzeyinde Yahudi nüfusu artırmaktadır. Kısa zamanda önemli miktarda Yahudi’nin adaya yerleşmesiyle, İsrail’de Kıbrıs üzerinde tıpkı Türkiye ve Yunanistan gibi taraf olabilecek ve böylece adanın Avrupa ya da Hıristiyan egemenliği altına girmesine izin vermeyerek, Doğu Akdeniz bölgesinde İsrail merkezli olarak kurulmuş olan Yahudi hegemonyasını koruyabilecek¬tir. İsrailli Yahudiler’in son yıllarda Türkiye’nin Antalya kentine de gayrimenkul almak ve yerleşmek üzere ilgi göstermesi, İsrail merkezli gün¬deme getirilen Doğu Akdeniz hegemonya düzeninin; İsrail, Kıbrıs ve Antalya arasında kurulmakta olan bir egemenlik üçgenine dayandırılmak istendiğini de açıkça gözler önüne sermektedir.

Adanın güneyinde yer alan Rum kesiminde ise elli bin civarında Rus asıllı insanla beraber sayıları tam olarak tahmin edilemeyen önemli bir miktarda Yahudi yaşamaktadır. Aslında Kıbrıs’ın her iki kesiminde de Yahudiler ekonomiye egemen durumdadırlar. İsviçre gibi Kıbrıs’ta banka sayısının fazla olmasında ve bu adada kıyı bankacılığının öne geçmesinde Kıbrıs’ta varolan Yahudi ağırlığının rolü bulunmaktadır. Ortadoğu ve Uzak Doğu kaçakçılığında ara istasyon olarak kullanılan Kıbrıs adasında önemli bir ölçüde mafya ile yeraltı ilişkileri kotarılmaktadır. Kayıt dışı para ve sermaye kaçakçılığında Kıbrıs bankaları birer üs olarak kullanılırken, bunların ABD ve İsviçre merkezli olarak çalışan büyük Yahudi bankaları ile de yakın ilişkileri bulunmaktadır. Daha önceleri Lübnan üzerinden yürütülen bu tür ilişkiler, Lübnan’ın, Ortadoğu’yu yeniden yapılandırmak isteyen emperyalist ve Siyonist çevrelerin isteklerine uygun olarak bir terör üssüne çevrilmesinden sonra, Kıbrıs adasına kaymıştır. Böylece Kıbrıs siyasal çekişmelerin odağı olduğu kadar kara para ve yeraltı ilişkilerinin de merkezi konumuna getirilmiştir. Dünya ekonomisini yönlendiren Yahudi lobilerinin Kıbrıs’ın bu yeni konumunu İsrail’in çıkarlarını düşü¬nerek hazırladıkları ve Büyük İsrail Projesi doğrultusunda bir Büyük Ortadoğu egemenliğine yönelik olarak geliştirdikleri anlaşılmaktadır.

Kıbrıs’a İsrail ve Yahudi lobilerinin artan ilgisi, Türkiye’deki benzer kesimleri ve lobileri de harekete geçirmiştir. Doğu Akdeniz üzerinden bütün Ortadoğu’yu kapsayacak biçimde oluşturulmaya çalışılan Yahudi hegemonyasında, Türkiye Yahudileri ve Sabetaycıları da etkin olmak istemişler ve bu kesimlerin içinden çıkan bazı temsilciler Kıbrıs sorununun önde gelen izleyicisi, savunucusu ya da uzmanı olarak ortaya çıkmışlardır. Aynı doğrultuda bir eğilimi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yönetiminde de izlemek mümkündür ve adanın kuzey ve güneyinde yer alan Maronitler’i de benzer doğrultu da hareket eden bir grup olarak görmek mümkündür. Maronitler Ortadoğu’nun eski bir halk topluluğu olarak Yahudiler ve İsrail ile çok yakın ilişkiler kurmuşlar ve giderek bölgede artan Yahudi hegemonyasından dolayı ekonomik olarak öne geçmişlerdir. İsrail Ortadoğu’da Büyük İsrail’in kurulması amacı doğrultusunda Kürt Yahudileri’ni kendi doğrultusunda yönlendirdiği gibi Maronitler’i de kendisine yakın tutarak, bölgenin yeniden yapılanmasında Arap ve Müslüman çoğunluğa karşı Arap ve Müslüman olmayan haklar koalisyonunda Maronitler’e önde gelen bir yer vermiştir. Türkiye’de yaşayan Sebataycılar’ın eski Osmanlı bölgesi olan Ortadoğu ülkelerindeki uzantılarını da İsrail gene Arap ve Müslüman olmayan halklar koalisyonu içerisinde düşünmüş ve onların konumundan Kıbrıs üzerinde de yararlanmaya çalışmıştır. İsrail’i Ortadoğu’da rahatlatacak kozmopolitizm böylece bölgede örgütlenmek istenmiştir. Kıbrıs bu açıdan da İsrail merkezli Ortadoğu içerisinde görülmektedir.

Tahriklere Dikkat

Bölgesel gelişmeler içerisinde İsrail’in Kıbrıs’a giderek artan ilgisi bu devletin kurulmasından tam on yıl sonra 1958 yılı itibarıyla diplomatik olarak öne çıkmıştır. İngilizler adadan çekilirken İsrailliler adaya gir¬meye başlamışlardır. Ortadoğu’da İsrail’in yalnız kalmasını önleyebilmek için Kıbrıs’ı da bir başka İsrail konumuna getirmek istemişlerdir. Tek İsrail ile bütün Ortadoğu’ya egemen olamayacaklarını gören Siyonistler hem Kürt Yahudiler aracılığıyla ikinci İsrail’i Kuzey Irak’ta kurma yoluna gitmişler hem de Türkiye’deki Yahudi lobileri ve Maronitler üzerinden üçüncü İsrail’i de Kıbrıs’ta kurabilmenin yollarını aramışlardır. İsrail dünyanın çeşitli ülkelerinde etkinliklerini sürdüren Yahudi lobilerini Kıbrıs’ın bağımsız bir ülke olarak tanınabilmesi için seferber etmiş ve bunların desteği ile ada üzerindeki etkinliğini giderek artırmıştır. Kıbrıs’ın bağımsız devlet olması İsrail tarafından yakından izlenmiş ve İsrail’in bölgedeki etkinliğinin artırılabilmesi için ada; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere gibi ada sorunu üzerinde taraf olan ülkelerden uzak tutulmaya çalışılmıştır. Kıbrıs bağımsız devlet olunca İsrail ile yakın ilişkiler içinde olmuş, böylece bölgenin Arap ve Müslüman ülkeleri tarafından boykot edilen İsrail karşı kıyısında kendisini tanıyan ve normal ilişkiler içerisinde olan bir partner kazanmıştır. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Makarios’un cumhurbaş¬kanlığı döneminde bağlantısız bir politika izlemesi de İsrail’in Doğu Akdeniz’de rahatlamasına yardımcı olmuştur. Karşılıklı olarak açılan diploma¬tik temsilcilikler, iki ülkenin birbirlerine yaklaşmasına ve daha sonra İsrail’in Kıbrıs üzerindeki etkisinin artmasına yardımcı olmuştur. Giderek artan ticarî ve ekonomik ilişkiler, bölgede yeni dengeleri gündeme getirmiştir. İsrail, Kıbrıs’ın bağımsızlığının ilânından bir yıl sonra resmen açtığı elçilikle Kıbrıs’a girmiş ve o yıldan sonra da bu ada üzerindeki etkisini diplomatik yollardan artırmıştır.

Dünya Yahudi lobilerinin en büyük organizatörü Lord Rothschild, 20. yüzyılın başlarında Filistin’in Yahudiler için çok küçük bir ülke olduğunu belirterek, Kıbrıs ile beraber bazı Arap topraklarının da Filistin’e eklenerek daha geniş bir Yahudi yurdu yaratılması düşüncesini savunmuştur. Bu doğrultuda, İngiliz Hükümeti’nin izni ile 20. yüzyılın ilk yıllarında itibaren zaman zaman Yahudi aileleri Kıbrıs adasına yerleştirilmiştir. İsrail’in Tevratsal sınırları içerisinde yer alan Kıbrıs’ın geleceği, Ortadoğu’daki yeniden yapılanma ile yakından ilgili bulunmaktadır. Kıbrıs, İsrail’e hem bir giriş kapısı hem de çıkış bölgesidir. Kıbrıs’tan zaman içinde Türkler’in kaçırtılması, Hıristiyanlar’ın topraklarının para ile satın alınması yolu ile adanın bütünüyle Yahudileştirilmesi, Siyonizm’in ana hedeflerinden biricidir. Yahudi Kolonileştirme Birliği adını taşıyan uluslararası kuruluş, Kıbrıs nüfusunun hızla Yahudileştirilmesi konusunda ciddî plânlar uygulamaktadır. ABD’deki Yahudi lobileri bu tür uluslararası kuruluşlar aracılığı ile Kıbrıs sorununu yakından izlemişler ve kendi çıkarları doğrultusunda sorunu yönlendirmeye çalışmışlardır.

Kıbrıs’ta uzun süre görev yapan bir Türk diplomat Kıbrıs adasının sonunda ne Türkler’e ne de Rumlar’a kalmayacağını, İsrail’in Büyük İsrail ya da Ortadoğu plânı çerçevesinde adaya sahip olacağını iddia etmiştir. Çok şaşırtıcı bir iddia olarak öne sürülen bu düşünce bölgedeki gelişmeler ile Kıbrıs ve İsrail’in özel durumları dikkate alınınca ve beraberce değerlendirilince pek de yabana atılamayacak bir düşünce olarak görünmektedir. Türkler’in ve Rumlar’ın birbirlerine karşı kışkırtılması ile yeniden sıcak çatışmalara sürüklenecek Kıbrıs’a, Ortadoğu’da askerî birlik bulunduran Amerika Birleşik Devletleri’nin müdâhale edebileceği öne sürülmektedir. ABD’nin bir askerî işgali sonrasında ya da NATO’nun Ortadoğu’ya taşınmasından sonra, NATO üzerinden Kıbrıs’ta oluşturulacak Amerikan etkisinden yararlanılarak, Kıbrıs adasına önemli sayıda Yahudi göçü gündeme getirilebilir. Türk kesimine yerleştirilecek bu yeni nüfus topluluklarıyla adanın demografik yapısı değiştirilecek ve İsrail üzerinden kurulacak ekonomik ilişkiler ile Yahudiler yeni dönemde Kıbrıs’a egemen olacaklardır. Büyük Ortadoğu Projesi adı altında gündeme getirilen Siyonist plânın Kıbrıs adasına düşen kısmı bu doğrultuda sonuçlanırsa, ABD askerinin desteği ve İsrail lobilerinin ekonomik yönlendirmesi sonucunda Kıbrıs Ortadoğu’da yeni bir İsrail olarak ortaya çıkabilecektir. Siyonizm’in Büyük İsrail Projesi çerçevesinde oluşturulacak “Üç İsrail”in üçüncüsü İsrail’in karşı kıyısındaki Kıbrıs adası üzerinde kurulmuş olacaktır. Kürt Yahudileri’ne kurdurulan Kürdistan ile beraber Ortadoğu’da üç tane Yahudi devleti kurulmuş olacak ve böylece merkezî Yahudi devleti Kürdistan ile Doğu’ya karşı, Kıbrıs ile de Batı’ya karşı kendisini koruyabilecek sınır ötesi yeni üsler elde etmiş olacaktır.

İsrail lobilerinin denetimi altında yönlendirilen Türk medyasınca bi¬linçli olarak gizlenen İsrail ve Kıbrıs ilişkisi, çeşitli kaynaklara ba¬kıldığında tarihin ilk dönemlerinden bu yana sürüp gelmektedir. Giderek bölgede etkisini artıran İsrail’in Kıbrıs’ı gelecekte rahat bırakmayacağı ve kendisinin dışında bir inisiyatifin karşı kıyısında yer alan bu ada üzerinde kurulmasına sıcak bakmayacağı açıktır. İsrail ve Kıbrıs arasında bu kadar hayatî öneme sahip ilişkiler bulunduğuna göre; İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs sorununda son derece dikkatli davranarak durumundadırlar. Amerika Birleşik Devletleri ya da Avrupa Birliği Kıbrıs konusuna eğilirken, ada üzerinde Doğu Akdeniz’de hegemonya kurmakta olan İsrail etkisini hesap etmek zorundadırlar. Adayı gelecekte İsrail’in kontrolüne sürükleyebilecek her türlü komploya ya da provokasyona karşı adada taraf olan kesimlerin daha dikkatli politika sürdürmelerinde, bölge barışı açısından yarar bulunmaktadır. Kıbrıs’ın geleceği dünya konjonktürüne kilitlenmişken, Türkiye’nin bütün bu durumları dikkatle izleyen bir politika takip etmesi gerekmektedir.

Yararlanılan Kaynaklar

1 Zach Levy; İsrael’s entry into Cyprus, 1959-1963, MERİA – Middle Eeast Review of International Affairs, Volume 7, No.3- September, 2003

2 Avrasya Dosyası, İsrail Özel Sayısı, İlkbahar, 1999, Cilt:5, Sayı:1

3 Cevat Eroğlu; İsrail’in Beka Stratejisi ve Kürtler, Sayfa Yayınları, İstanbul, 2003.

4 Hasan Yurtsever; İsrail ve Büyük Ortadoğu Projesi, Düşünce Yayınları, İstanbul, 2004.

5 Yalçın Küçük; Tekeliyet, Cilt:I, İthaki Yayınları, İstanbul, 2003.

6 Ufuk Ötesi; Aylık Dergi, Mayıs, 2004.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Prof. Dr. Selçuk Duman : İDLİB KONUSUNDA BİR KAÇ UYARI


Prof. Dr. Selçuk Duman : İDLİB KONUSUNDA BİR KAÇ UYARI

1- Türkiye Astana sürecinde maalesef yerine getiremeyeceği radikal unsurların silahsızlandırılması sorumluluğunu üslendi.

Bu görevi Türkiye yerine getiremez çünkü radikal islamcı guruplar için geçmişten günümüze Türk Müslümanlığı tehdittir ve küresel istihbarat örgütleri ile birlikte iş yaparlar. Bu nedenle Türkiye bu yapıları kontrol edemeyeceği gibi Türkiye içinde bu yapılar tehdittir.

2- Türkiye’nin İdlib’e yönelik bir operasyona kalkışması durumunda, tereddütsüz Rusya Federasyonu ile karşı karşıya gelecektir.

Çünkü Rusya ulusal stratejik hedefleri bunu gerektirmektedir. 300 yıldır bu böyledir ve Lazkiye ve Tartus’ta elde ettiği imkanları sizin için terk etmeyecektir.

Türkiye ile savaşmak gerekirse onu da yapacaktır. Bakın bu konuda AB ve ABD’yi bile karşısına alma riskini göze alabildi.

3- Türkiye’nin Rusya Federasyonu ile bir savaşa girmesi durumunda, NATO’nun 5. Maddesi devreye girmez.

Çünkü NATO savunma amaçlı bir teşkilattır ve Türkiye saldırıda bulunan olacaktır.

4- Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki sunni guruplara siyasal organizasyon projesinden acil vaz geçmesi lazım.

Çünkü Arap dünyasında sunni demek; siyasallaşmış islam ve demokrasi karşıtı demektir.

Bu Türkiye için risk olduğu gibi küresel güçler içinde kabul edilemez olduğu ortadadır.

Son söz Türkiye; Rusya ve Suriye yönetimi ile M4 ve M5 karayolunun batı ve güneyinin Türkiye’nin kontrolünde sivillerin yerleştirilmesi için anlaşmalıdır ve Türkiye’nin gözlem noktaları bu hattın gerisine çekilmelidir.

Prof. Dr. Selçuk Duman

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MARK’S YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI ÇIKTI


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MARK’S YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI ÇIKTI

Karl Marks’ın getirmiş olduğu sosyalist tezler üzerine geliştirilen ideolojik devlet olarak, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği kurulduktan sonra üç çeyrek yüzyıl ayakta kalabilmiştir . Dünya konjonktüründeki gelişmeler ,dünyanın en geniş topraklarına yayılmış olan sosyalist imparatorluğu dağıtma noktasına getirince ,Moskova merkezli resmi sosyalizm açıklamaları sona ermiş ve bir büyük tartışma sosyalizm sonrası dönemde başlatılmıştır . Sosyalizmin yanlışlığı ya da eksikliği ,Sovyetler Birliğinin oluşturduğu resmi sosyalist düzenin hatalı olup olmadığı ,kapitalist sistemin perde arkasından kendisine bağımlı bir sosyalist düzen kurduğu ve böylesine bir örgütlenmeye olan gereksinme ortadan kalkınca , sosyalist sistemin arkasındaki desteklerin çekilerek bir büyük çöküş senaryosunun gerçekleştirildiği , Sovyetler Birliğini yöneten Rusya komünist partisinin çok büyük hatalar yapmasıyla sosyalist sisteminin çöküşüne yol açıldığı gibi iddialar zamanla öne sürülmüş ve sosyalist ideolojinin oluşturduğu imparatorluk yapılanmasının, neden kısa zaman içinde yıkılma aşamasına geldiği her yönü ile araştırma ve tartışma konusu olmuştur . Tartışmalar genişledikçe ve konunun ayrıntılarına girince , sosyalizmi bilimsel bir düzene kavuşturma iddiasındaki Karl Marks’ın yanıldığı ve yanlış değerlendirmeler ve açıklamalar yaparak sosyalist ideolojiyi hatalı yönlere sevk ettiği ve bu yüzden de Marks’ın kurmuş olduğu sosyalist ideolojiyi yönlendiren görüşlerinin yanlışlar içinde olduğu , bu yüzden Karl Marks’ın yanıldığı zaman zaman ileri sürülebilmiştir .

Sosyalizm kapitalizmin alternatifi olarak başka bir dünya yaratmaya çalışırken, bu süreç ile bağlantılı olarak bu iki ideolojinin arasında yer alan birbirinden çok farklı bazı üçüncü yol girişimlerine bile zaman zaman karşılaşılmıştır . Kemalizm de bu tür üçüncü yol arayışlarından birisi olarak ,öncüsü Mustafa Kemal’in görüşlerini sonraki dönemlere taşımıştır . Sosyalizm Marks’ın görüşlerini bir araya getirerek ve sistemleştirerek bugünlere getirirken , Kemalizm’de Mustafa Kemal’in görüşlerini günümüze getirmiştir .Karl Marks’ın görüşleri ile ortaya çıkan sosyalizm ile ,Atatürk’ün görüş ve düşüncelerini bir araya getiren Kemalizm karşılaştırıldığında ,bu iki ideolojik tutumun hangisinin doğru ya da yanlış olduğunu belirleyebilecek bir ortam yaratılabilmektedir . Karl Marks Kapital isimli kitabında kapitalist sistemi incelerken , bu sistemin ortaya çıkışı ile birlikte aynı zamanda ortadan kaybolmasını da inceleyerek, kendi özel görüşlerini belirli bir sistematik bütün halinde kamuoyuna yansıtmıştır . Tarihsel süreç içerisinde olaylar birbiri ardı sıra gündeme gelirken ,kapitalizmin belirli bir süreç içinde ortaya çıktığı gibi , bir zaman dilimi içinde gene benzer bir biçimde ortadan kalkacağını sosyalizmin ağa babası öne sürmüştür . Karl Marks’ın dönemine kadar ütopik bir akım olarak sosyalizm belirli hayalleri öne çıkarmaya çalışırken , Marks’ın çalışmaları ve katkıları ile sosyalizm bir ideolojik bütün ya da uluslararası bir siyasal sistem olarak tanımlanabilmiştir . Karl Marks sonrasında düşünce akımı ile birlikte siyasal sistem de sosyalizme yönelirken ,teorinin ortaya koyduğu bir tarihsel diyalektik yöntemi ile birlikte, toplumu içinde barındırdığı sınıflar açısından ele alarak sınıfsal anlamda analiz eden bir yaklaşım, zamanla kurumsallaşarak kuramsal alanda sosyalist ideolojiyi tamamlamıştır . Sosyalizm öncesinden sonrasına doğru toplumsal yaşam ilerlerken , kapitalist sistemin şehirlerde yaşamaya başlayan bir kent soylu sınıf olarak burjuvazinin eseri olduğu öne sürülmüştür . Kapitalist sistem burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla birlikte devreye girmiş ve bu sınıfın yönetiminde gelişmeler göstermiştir . Bu sınıfın tarih sahnesinden silinmesi ile de kapitalist sistemin ortadan kalkacağı , gene Marks tarafından öne sürülmüştür .

Toplumsal yaşamın bir bütünsellik içinde sosyal sınıflar açısından ele alındığı aşamada kent soylu bir sınıf olarak burjuvazinin zamanla dağılmaya ya da çöküşe kaymasıyla birlikte bu kez burjuva sınıfının yerini işçi sınıfı olarak proleteryanın alacağı ,Karl Marks’ın geliştirmiş olduğu tarihsel diyalektik anlayışının ana ilkelerinden birisi olarak öne sürülmüştür . Avrupa kıtasındaki sömürgeci devletlerin dünya kıtalarını kendi aralarında paylaşarak sömürgeciliğe yönelmeleri ile birlikte batı ülkelerinde zamanla büyük sermaye birikimleri meydana gelmiştir .Sermayenin zamanla çok büyümesi ve tekelci şirketleri ortaya çıkarmasıyla birlikte de kapitalizm bir ekonomik yaşam düzeni olarak öne çıkmıştır . Beş yüz yılı geride bırakan kapitalist sistem bu kadar zaman geride kaldıktan sonra ilgili çevreler aracılığı ile yeniden değerlendirmeye alınınca beş yüzyıllık birikimin ortaya getirdiği bazı gerçekler ile birlikte sosyalizm ele alınmaya başlanmıştır . Geçmişten gelen bilgiler ile kapitalizm yeniden değerlendirilirken ,sistemin geleceği de ele alınarak önümüzdeki dönemlerin nasıl gelişeceği sorusuna yanıt arayan yaklaşımlar yapılmakta ve kapitalizmin gelecekte bu hali ile uygulama alanında olup olmayacağı sorgulanmaktadır . Kapitalizmin ne olacağı sorusuna yanıt aranırken , sosyalizmin bir alternatif düzen olarak nasıl devrede olacağı konusu üzerinde hassas biçimlerde tartışılmaktadır .

Karl Marks’ın bilimsel olduğunu ileri sürdüğü sosyalizm anlayışında , sınıf savaşları giderek keskinleşecek ve zamanla büyüyen işçi sınıfının proleterya devrimi yaparak burjuva sınıfını tahtından indirecektir . Böylece burjuva sınıfının çöküşünden sonra bir proleterya diktatörlüğüne geçileceği gibi bir değişim öne sürülmekte ,proleterya burjuvazinin yerini alırken ,bir baskı rejimi oluşturacak olan proleteryanın burjuva sınıfını bir büyük devrim ile ortadan kaldıracağı gibi bir dönüşüm Marksizm tarafından şiddetle savunulmaktadır . Böylesine bir değişimin gerçekleşebilmesi için zamanla burjuva sınıfının proleterya diktatörlüğü tarafından yok edileceği , kurulan diktatörlüğün baskı rejimi altında da geride kalan burjuvaların tek tek temizlenerek bütün toplumsal yapının proleterleşmesinin ve sonunda ortaya bütünüyle işçileşmiş bir emek toplumunun çıkacağı ileri sürülmüştür . Kapitalizme geçiş ile ortaya çıkan burjuvazinin , sistemin çöküşü ile birlikte sosyalizme geçilirken proleterya tarafından yok edileceği düşüncesi , Karl Marks’ın ortaya attığı teorinin ana fikirlerinden birisidir .Ne var ki , ortaçağ sonrasında aradan geçen beş yüzyıllık dönemde böylesine bir değişimin hiçbir biçimde gerçekleşmemesi yüzünden, Karl Marks’ın yanıldığını ve bu yüzden Marksizmin hatalı bir dünya anlayışı olduğu öne sürülmektedir .

Marks’a göre proleterya sınıfı öylesine gelişecek ki ,sonunda iktidarı ele geçirerek yapacağı bir darbe ile devleti işçi sınıfının diktatörlüğüne dönüştürecektir . Bu aşamadan sonra devlet ile birlikte toplumda proleterya diktatörlüğünün egemenliği altına girecektir . Kent soylluluğun kökünün temizlenmesi ile birlikte herkes işçileşecek ve ortaya bir işçi sınıfı diktatörlüğü çıkacaktır . Marks bu görüşlerini Avrupa ülkelerinde 1848 devrimlerinin gündeme geldiği aşamada öne sürmüştür . O dönemde sömürgeci Avrupa ülkelerinde, atelyeler uygulamasından fabrikalar düzenine doğru bir geçiş aşaması yaşandığı için, hızla işçi sayısının arttığı ve bunların sendikalar çatısı altında bir araya gelerek sosyalizm öncesinde sendikalizm akımını gerçekleştirdikleri görülmüştür . Binlerce işçinin sendika örgütlerinin çatısı altında bir araya gelmesiyle birlikte sendikalizm ihtilalciliğe doğru yönelmiştir . İhtilalci sendikaların patronların kapitalist düzenini bozmaması için, ihtilalci sendikalizme karşı sosyalizm bilimsel bir sistem olarak hazırlanıyordu . Batı Avrupa’nın zengin ülkelerinde meydana gelen bu gibi gelişmeler ,daha sonraki dönemde yirminci yüzyılın karşı kutubu olan sosyalist sistemin Rusya’da kurulmasına yol açmıştır .Ne var ki , Rusya’daki sosyalist sistem işçi sınıfı olmadığı için Bolşevizmin örgütlediği dışarıdan gelen aydınlar tarafından oluşturulmuştur.

Karl Marks’ın proleterya diktatörlüğü ya da devrimciliği hakkındaki görüşlerinin hatalı çıkmasına rağmen , sermayenin birikimi ya da kapitalizmin bir sermaye diktatörlüğü olarak ortaya çıkması konularında,Marks’ın bu kez haklı çıktığı görülmektedir . Sermayenin tekelci şirketler ve patronlar gibi ciddi anlamda azınlığın elinde birikmesi ile birlikte, servet ve fırsat eşitsizliği ortaya çıkınca burjuva toplumlarının bu yüzden yüksek oranlarda haksızlık ve adaletsizlik durumları ile karşı karşıya geldikleri anlaşılmaktadır .Böylesine haksız bir toplum yapısında her türlü adaletsizliği ortadan kaldırmak üzere sosyalizmin çoktan devreye girerek uluslararası alanda yeni bir yapılanmayı başlatması gerekirken , gerçekte böylesine bir gelişme uzun süre çok beklenmesine rağmen bir türlü gerçekleşmeyerek hayal kırıklığına neden olmuştur . Bu durumda daha farklı sorunlar ile karşı karşıya gelindiği için insanlık yeni siyasal düşüncelere ve çözümlere yönelmek durumunda kalmıştır . Tarih boyunca kapitalizme alternatif olarak öne çıkması beklenen sosyalizmin bir türlü toparlanamaması ve dünyanın değişik bölgelerinde birbirinden farklı uygulamaların öne çıkması ile birlikte , sermaye düzeni olarak kapitalist sistemin müdahaleleri de sosyalizmin alternatif bir siyasal düzen olarak devreye girmesini engellemiştir .

Vahşi kapitalizmin çizmeleri altına alarak ezdiği bütün ekonomik yapılar zamanla çöküşe geçerken , kapitalist sistemin kendi çıkarları doğrultusunda dünyaya empoze ettiği farklı uygulamalar ,dış müdahaleler aracılığı ile gündeme getirilmiştir . İnsanlık tarihi bir özgürlük eşitlik dengesi içinde gelişirken ,sermaye sahibi güçlüler özgürlüğü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlar onların yoksulluğa mahkum ettiği halk kitleleri ise bu haksızlığa itiraz ederek ve bir eşitlik mücadelesine girerek sosyalizmi insanlık tarihine kazandırmışlardır . Yaşam kavgası içinde güçlüler baskın çıkarken halk kitleleri ezilmek durumunda kalmış ve böylesine bir süreç tarihin dönemeçlerinde kırılma noktaları ortaya çıkararak sosyalist devrimlere giden yolu açmıştır . Sosyalizm ve benzeri akımlar bir alternatif olarak devreye giremediği zaman , kapitalizm hızla gelişmiş ve karşısındaki halk kitlelerini ezme doğrultusunda her türlü baskı ve şiddet yolunu kullanmıştır . Zenginler her geçen gün daha da zenginleşirken , ezilen insan yığınları yoksulluktan sonra açlığa da mahkum edilerek vahşi bir düzen altında kapitalizmin çizmeleri altında yaşam haklarını kaybetmişlerdir .Böylesine haksız bir gelişmeye karşı insanlığın karşı çıkışı ve eşitlik arayışı ancak sosyalizm ile mümkün olabilmiştir .Halk kitleleri eşitsizliğin bedelini öderken zengin sınıflar ile orta sınıflar arasındaki ekonomik uçurum fazlasıyla genişlemiştir . Piyasa ekonomisi sürekli olarak zenginleri korurken orta tabakalara sahip çıkmayarak onların ezilerek alt tabakalara doğru inişe geçmelerine uygun zemin hazırlamıştır .

Genel anlamda bir avuç aşırı zenginin çıkarları doğrultusunda ekonominin belirleyici kuralları karar altına alınırken giderek artan eşitsizlik uçurumlarının bütün kapitalist ülkelerin sosyo-ekonomik düzenlerini alt üst ettiği görülmüştür .Dış ticaretin artırılmasıyla zenginleşme olunca bir çok ülkede üretim düzenlerine son verilerek halk kitleleri işsizliğe mahkum edilmiştir . Bu doğrultuda bütün ülkelerde gelir dağılımı ile fırsat eşitliği gibi konular en ön planda gelen tartışma konuları olmuştur . Eşitsizlik uçurumları ülkelerde ekonomik açıdan fazlasıyla adil olmayan durumlara neden olurken , dikkatli ve iyi bölüşüm düzenleri yaratılarak bu gibi olumsuz durumların önlenebileceği ileri sürülmüştür .Geçmişin sorunları doğrultusunda karamsarlığa kapılan çevreler umutsuz bir biçimde sosyalist devrim arayışına girerlerken, milli gelirin daha iyi bölüşümü ile eşitsizliğin giderilebileceği ,ayrıca devletin araya girerek müdahale etmesiyle gerçekleştirilecek maliye ve vergi reformları aracılığı ile de ülkede daha dengeli bir ekonomik yaşam düzeni oluşturulabileceği savunulmaya başlanmıştır . Ekonomistler ekonomik sorunları kapitalist sistem içinde kalarak çözüme kavuşturmaya çalışırlarken , iki asır önce kapitalist sistemin çökeceğini söyleyen Karl Marks bugünkü dönüşüm aşamasında yeniden tartışılmaya başlanmıştır .

Karl Marks ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki ihtilalci sendikalizm başkaldırılarına karşı proleterya diktatörlüğünü savunurken , burjuvazinin çökeceğini ve daha sonra da bir sosyalist devrim ile işçi sınıfının siyasal iktidara el koyacağını öne sürüyordu . Yoksul işçilerin sefalet düzeni içinde bir devrim yapmaları beklenemezdi .Üretim araçlarını elinde tutan burjuvazinin karşısında yer alan çalışan halk kitlelerinin zaman içerisinde mülksüzleştirilmeleri ile yoksulluğa mahkum edilmeleri , ülkede orta sınıfların varlığına son vererek bir avuç aşırı zengin kapitalistin diktasını beraberinde gündeme getiriyordu . Üretim araçları zamanla belirli ellerde toplanarak merkezileşiyor ve emek giderek ucuzlayarak işçilerin yoksulluğuna neden oluyordu . Sistem içinde başlatılan mülksüzleştirme zamanla daha üst tabakalara da sıçrayarak toplumda geniş bir yoksulluğun tırmanmasına neden oluyordu. Böylesine güçlenen bir sınıf savaşı sonucunda bütün sınıflar ortadan kalkarken ,proleterya ülkede düzeni yeniden adil ve eşitlikçi bir düzen kurmak üzere devrim yaparak siyasal gücü eline geçirecekti . Bu aşamadan sonra da proleterya diktatörlüğü denilen yeni yaşam düzenine geçilirken kapitalizm bir rejim olarak sona erecek ve yeni yaşam düzeni olarak sosyalist rejime geçilecekti . Böylece işçi sınıfının diktatörlüğü sayesinde zengin burjuvazi dağıtılarak emekçilerin egemen olduğu adil bir yaşam düzeni eşitlik ortamı sayesinde gerçekleştirilecekti .

İkinci dünya savaşı sonrası dönemin düşünürlerinin görüşleri ise Karl Marks’dan çok farklı bir biçimde ayrılıyordu . Kapitalizm geliştikçe milli gelir artacak ve daha adil bir bölüşüm ile bireylerin geliri artacağı için yoksulluk da kalmayacak ve sosyalist bir devrim yapılmadan sosyal demokrasi uygulamaları çerçevesinde sorunlar çözülebilecekti . Kapitalist sistemin teknolojik yapılanmaya yönelerek yüksek bir verimlilik ile çalışmaya devam etmesi , toplum içinde daha eşit ve adil bir düzen kurulmasına yardımcı olacağı için toplumsal patlamalar önlenerek ,sosyalist düzeni kuracak bir proleterya devrimine ve diktatörlüğüne gerek kalmayacaktı . Yeni dönemin kapitalizm karşıtı güçler kaptalizmin zaaflarından değil ama ortaya koyacağı feragatlerin faziletlerinden doğacağı için çöküş sonrası geçiş döneminde toplumsal patlama ya da devrimler olmayacak, aksine sistemin çalışmaya devam etmesiyle değişim zaman içinde kendiliğinden gerçekleşecekti . Böylesine bir süreç içinde Karl Marks’ın devrimci görüşlerine yer kalmıyordu çünkü daha adil bölüşüm ile çalışan halk kitleleri sisteme entegre olarak , haksızlığın ve eşitsizliğin neden olduğu yoksulluğun önüne geçiyordu .

Post-kapitalist dönem denilen kapitalizm ötesi toplum yapılanması içinde Marksizmin ideoloji olarak komünizm de siyasal sistem olarak çökmüştür . Kapitalizmin aşırı gelişme ile doruk noktasına gelmesi üzerine, toplumsal yapının kapitalizm ötesi yeni bir sosyal düzene doğru bir dönüşümü öne çıkardığı anlaşılmaktadır .Kapitalizmin kaçınılmaz çelişkilerini, yabancılaşmayı ,yoksulluğu, açlığı ve sefilleşmeyi altederek ortadan kaldıran bir oluşum olarak prodüktive devrimi gerçekleşmiştir . Artan verim ile birlikte emekli sandıkları büyük kapitalistlerin yerini almıştır . Bu yardımlaşma örgütleri büyük ekonomik güçlere kavuşunca , zenginlerle rekabet edebilecek düzeyde bir ekonomik güce sahip olan sandık örgütlerinin çalışan halk kitleleri ve emekçi kesimler adına ülkedeki üretim araçlarını yönlendirme aşamasına geldikleri görülmektedir . Üretim araçları sermayenin kontrolu dışına çıkınca, sosyo-ekonomik dengeler yeniden oluşturulmuş ve artan verimliliğin getirdiği zenginlik ve kaynaklar iyi kullanılarak ve ülkede doğal kaynaklar yeniden yapılandırılarak , daha akılcı bir yönetim düzeni bilgi temelli olarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . Bütün bu değişimler kapitalist sistem devam ederken gündeme geldiği için ,sistem çökmeden kendini yenileyerek yola devam edebilmenin arayışı içine girilmiştir . Böylesine yeni bir durum giderek kurumlaşırken , Marks’ın proleterya devrimi düşüncesi iyice gündemin gerisinde kalmıştır .Zamanla kapitalizm gelişerek yok olmamış ve sosyalizm gelmemiş ama aksine sistem kendini yenileyerek küresel emperyalizmin kuruculuğuna yönelmiştir .

Karl Marks’ın en büyük yanılgısı işçi sınıfının yok oluşunu önceden tahmin edememesidir . Sendikalizm ihtilalcilik döneminde yüzbinlerce hatta daha da ileri giderek milyonlarca insanın sendikaların çatısı altında bir araya gelmesi ile oluşan bir işçi sınıfı örgütlenmesiyken ,daha sonraları Karl Marks’ın öncülüğünde sosyalist aydınların kurucusu olduğu sosyalist partiler sendikaların yerine geçmiş ve sendikalizmin yerini sosyalizm almıştır . Sosyalist partiler sendikalar gibi tam anlamıyla bir işçi sınıfı örgütlenmesi olamamışlar , bunun yerine sosyalist aydınların da katıldığı ve öncülük ettiği siyasal yapılanmalar olarak tarih sahnesinde yerlerini almışlardır . Sendikalizm’den sosyalizme geçiş sayesinde işveren sınıfını oluşturan patronlar, sendikalar üzerinden işçi sınıfı ile karşı karşıya kalmaktan kurtulmuşlardır . Araya aydınların öncülüğündeki sosyalist partiler girerek, demokrasilerin sosyalleşmesini sağlamışlardır .Batının gelişmiş ülkelerinde bu yoldan sosyal demokrasilere geçilmesi de sendikacıları ayrıcalıklı bir sınıf haline getirmiş ve böylece işçi sınıfının mücadele gücü sendika örgütleri aracılığı ile ayrı bir çizgiye çekilmiştir . Sendika örgütleri patron örgütleri ile masaya oturarak ekonomik konuları görüşmeye başlayınca , işçi sınıfının devrimci mücadelesi sona ermiş ve zaman içerisinde proletrya denilen işçi ve emekçi kitleleri dağılarak yok olma aşamasına gelmişlerdir .Kapitalist sistemin işveren örgütleri gibi işçi örgütleri de sermaye sisteminin mantığı doğrultusunda çalışmalara başladığı noktada artık işçi sınıfı tarihte kalmış , onun yerine sistemden payını alan sendikalar üzerinden, liberal sosyal demokrasi düzenine geçilmiştir . Sendikaların işveren örgütleri ile ortak çalışmaya başlaması üzerine işçi sınıfı çalışan halk kitlesi olarak adlandırılmaya başlanmıştır .

Proleterya diktatörlüğünün ortadan kalmasına neden olan işçi sınıfının yok olması oluşumu dünyanın gelmiş olduğu teknolojik seviyenin bir sonucudur .Sovyetler Birliği’ni kurmuş olan sosyalist devrimin daha sonra bütün dünya ülkelerinde işçi sınıfının devrimci mücadelesi ile gerçekleşeceği biçimindeki Marksist öngörü ,kapitalist sistem içinde meydana gelen teknolojik devrim nedeniyle gerçekleşememiş ve Karl Marks’ın bir yanılgısı olarak tarihteki yerini almıştır . İnsanlık son dönemlerde her alanda ileri teknoloji devrimlerine sahne olurken , her yeni gelen teknolojik buluşun ya da yeniliğin uygulamaya aktarılması ile birlikte binlerce işçinin işsiz kalarak işçi statüsünden uzaklaştıkları görülmektedir . Elektronik alanda meydana gelen büyük devrim tüm fabrikaları ve üretim merkezlerini doğrudan etkileyerek yapı değişikliğine zorlamıştır . Önceden bin kişi ile çalışan fabrikaların bugün on ya da yüz kişiyle çalıştığı görülürse , teknolojik yenilenmelerin önümüzdeki dönemde bütünüyle üretim düzenini etkileyeceği ve işçi sayısını onda birlere düşürerek işsiz halk kitleleri yaratacağı anlaşılmaktadır . Kapitalist sistemin kendisini normal çalışma düzeni içinde yenilemesiyle işçi ve çalışanların statüleri yeniden belirlenirken ,bir de yeni teknolojilerin insansız yapılanmalarının elektronik bilimi aracılığı ile uygulamaya konulması ile de, çalışan halk kitleleri içinde işsiz kalan kişilerin sayıları her geçen gün artmaktadır . Sanayi alanında 4,0 ya da 5.0 gibi yeni düzen arayışları uygulama alanına aktarıldıkça,yeni teknolojinin işçi sınıfını yendiği görülmektedir . Sürekli olarak teknoloji yenilenmesiyle sürdürülen kapitalizmin ,bilinen yapısını geride bıraktığı ve ileri teknoloji üreten post kapitalist dönemin üretim düzenine geçildiği görülmektedir . Yenilenen teknolojinin üretim alanında yol açtığı veri paylaşımı ve elektronik otomasyon dönüşümü hızla üretim düzenlerini değiştirerek tüm dünyayı yenilemektedir . Akıllı teknolojilerin uygulamaya başlanması ile birlikte, bütün dünya geleceğin düzenine uyum sağlama yarışına kalkışmaktadır .

Akıllı teknolojiler aracılığı ile gerçekleştirilen akıllı fabrikalar döneminde işçi sınıfına olan ihtiyaç iyice gerilemekte ve son teknolojiyi iyi bilen birkaç kişilik gruplar fabrikaların üretim biçimlerini belirlemektedirler . Ayrıca içinde hiçbir insanın çalışmadığı sadece yüksek teknoloik üretim amacıyla robotların çalıştığı karanlık fabrikalar düzeni de günümüzde gerçekleştirilmiştir . Endüstriyel alanın ve üretim düzeninin hızla dijital bir yenilenmeye yönelmesi işçi sınıfının küçülmesine neden olmuştur .Makinalaşma yolu ile ileri teknolojiye teslim olan bugünün devletleri , aralarındaki rekabet yüzünden ileri teknolojiye kilitlenerek ve bu alandaki bütün yenilikleri izleyerek, en kısa zamanda bu yeni duruma uyumlu bir düzene geçebilmenin arayışları içinde olmuşlardır . Çağdaş bilimin en ileri aşamasının buluşu olan yapay zekanın her alanda denemeye alınması ve bunun yönetiminde bir üretim düzenine geçilmesi de işçi sınıfının aleyhine yenilikler getirmektedir . Teknolojiye teslim olan bir işçi sınıfının her yenilikte güç kaybetmesi de,proleteryanın bir sınıf olarak ortadan kalkmasına giden yolu açmakta ve bu nedenle Marksist bir proleterya diktatörlüğünün hiçbir zaman gerçekleşemeyeceği gibi bir yeni durumu öne çıkarmaktadır .İnsanların zaman içinde yabancılaşarak makinalara teslim olması ve makinalaşan düzenin temsilcisi olarak robotların her alanda kullanılmaya başlanmasıyla işçi sınıfı üretim dışında kalarak tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya doğru sürüklenmektedir . İleri teknolojinin her şeyi makinalaştırdığı bir aşamada her alanda insansızlaştırma olgusu öne çıkmakta ve bir insan unsurunun örgütlenmesi olarak proleteryanın devre dışı kalması bu yoldan sağlanmaktadır . Yapay zeka uygulamalarının bilinçli olarak insansızlaştırılması da, işçi sınıfını üretim alanından uzak tutan bir uygulama olarak bugünün koşullarında uygulanmaktadır . Kapitalizm teknolojik devrimi geliştirerek uygularken , daha az insan ile daha çok iş üretebilmenin çabası içine girmiştir .Yarının dünyasının yaratılmasında ileri teknoloji giderek egemen konuma gelmektedir .

Marks’a göre değer üreten ve üretim aracılığı ile ortaya ürün koyabilen güç ancak canlı emekte vardır . İnsanlar ancak çalışarak emeklerinin ürünü olan üretim sayesinde yaşamlarını sürdürmektedirler . Üretimde artan otomasyon ve dijitalleşme kaçınılmaz olarak karışıklıklar yaratarak bunalımlara yol açabilmektedir . Dijitalleşme maliyetsiz üretim sağlamakta ve işçiler olmadan doğrudan mekanik bir biçimde üretim yapabilmektedir . Marksizm teknolojik yeniliklerin üretimde kullanımlarının kazanç oranlarını düşüreceğini söylemektedir . Bu durumda internet üzerinden yapılan değer üretiminin ,Marksist değer teorisi ile açıklanabilme şansı giderek ortadan kalkmaktadır . İnternet üzerinden yapılan işlemler ile bilginin paylaşılması , sonsuz bir biçimde yapılanmalar sağlanması ile ve sosyal medyada düşünce ürünlerinin paylaşılmasının emek-değer teorisi ile açıklanabilmesi mümkün görünmemektedir . Dijital üretime geçiş aracılığı ile kapitalist üretim düzenlerinde önemli sıçramalar elde edilerek, kazanç oranlarının eskisinden çok fazla düzeyde artmasına giden yol açılmıştır . İnternet kullanımının yaygınlaşması da çalışan işçi sayında önemli oranlarda düşüşlere neden olmaktadır . Robotlar aracılığı ile üretimin ve kazanç paylarının fazlasıyla artırılabilmesi kontrol dışı bir durum yaratmaktadır . Bugün kol emeği biterken herkesin nitelikli ve yaratıcı işlerde çalışabileceği bir elektronik üretim ve çalışma düzenine doğru geçiş süreci yaşanmaktadır .Artık kaba gücün yerini elektronik ve teknolojik güçler alırken , sınıfsal kavgalar aracılığı ile sosyal devrimler gerçekleştirme dönemi de geride kalmaktadır .

Marks’ın öngörülerinin ,çağdaş dünyadaki gelişmelerin ortaya çıkardığı değişim süreci tarafından devre dışı bırakıldığı bir aşamada ,çalışan halk kitlelerinin toplumsal düzenden dışlandığı , üretimin elektronik alana kaydırılmasıyla birlikte işçi kitlelerinin sınıfsal birlik ve bütünlük düzeninden uzaklaştırıldığı bir aşamaya gelinmektedir . Bilginin kapitalist kullanımı bilgiyi daha değerli bir duruma getirirken ve tek amaçları daha fazla kazanç elde etmek olan kapitalist merkezler teknolojik rekabeti tırmandırırken ,hem maliyetleri düşürmenin yollarını hem de nitelikli ustabaşıların denetimindeki üretimi onların elinden alarak uzaklaştırmanın yöntemlerini ,elektronik devrimi iyi kullanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar . Üretim sürecindeki dijitalleşme olgusu yüksek eğitimi olmayan deneyimi eksik bazı vasıfsız çalışanların işten çıkarılmalarına yol açabilmektedir . Teknolojideki ilerlemelerin vasıfsızlara işçi olma hakkını tanımadığı bir dünyaya doğru gelişmeler ilerlemektedir .

Karl Marksın öngörülerine ters gelişen yaşam süreci , işçi sınıfını giderek ortadan kaldırırken proleterya olgusunu da tarihin tozlu sayfalarına gömmüştür .Proleterya olgusu zaman içerisinde ortadan kalkarken , bu sınıfın gelecekte oluşturacağı proleterya devrimi de geride kalmıştır . Ne var ki , kapitalizm her aşamada kendisini yenileyerek yoluna devam ederken toplum içindeki gelir dağılımı bozukluğu daha da yüksek düzeylere çıkarak, insanları her geçen gün daha fazla işsizliğe ve sefalete mahkum etmiştir . Küreselleşen kapitalizmin yeni aşamasında partiler gibi sendikalar da anlamını yitirince, sosyal alanda bir kaos yaşanmış ve giderek sendikalardan uzaklaşan halk kitleleri işsiz ve aç bir durumda yoksulluğun kitle tabanını oluşturmaya başlamışlardır . Alabildiğine esnekleşmiş bir istihdam ortamında sürekli olarak değişen ve düzensiz işlerde çalışarak güvencesiz bir yaşama zorlanan halk kitlelerinin ortaya çıkardığı yeni bir alt tabaka, giderek prekarya adı ile tarih sahnesinde yerini almaya başlamıştır . Zamanında proleterya kavramını sonuna kadar şiddetle savunan Marksistler, bu kavramın ortadan kalması üzerine işçi sınıfının yerini alan işsizler grubuna prekarya adı ile yaklaşım göstermişlerdir . Bir patronun iki dudağı arasından gelecek talimatlara teslim olan çalışan halk kitleleri bütünüyle güvencesizlik ortamına sürüklenirken , geçmişin sendikaları aracılığı ile bir çalışma düzenine sahip olan işçi sınıfının çökmesi üzerine bir avuç aşırı zengin burjuva hem kendi ülkelerinin hem de dünya düzeninin kaderine el koymuşlardır . Eskiden sendikalar aracılığı ile kontrol edilebilen halk kitleleri , işçi sınıfının çöküşü ile ortadan kalkan sendikaların yokluğunda bütünüyle güvencesizliğe terk edilerek, her an patlamaya hazır yeni tehlikeli bir alt sınıf siyasal gündeme gelmiştir . Sendika güvencesinden yoksun olarak esnek bir düzende geçici olarak görev yapanlar, prekarya oluşumunu tamamlayarak sosyal düzenin bozulmasını önlemeye çalışmışlardır.

Küreselleşme süreci her şeyi yıkarken , devlet ve toplum düzenlerini alt üst ederken yeni teknolojiye sahip çıkan bir yeni iş düzeni oluşturmuştur . Korkutma yolu ile terör,baskı ,sömürü,savaş ve benzeri bütün olumsuzlukları kullanarak bir avuç patronun hegemonyasında yeni bir dünya düzeni kurmaya çalışanlar sosyal sınıfları dağıtmıştır. Burjuvazinin içinden en zenginleri küresel burjuva olarak uluslararası kuruluşlar aracılığı ile örgütleyerek ve elektronik iş düzeni ile de çalışanlar ile işçileri güvencesizliğe terk ederek yeni bir tehlikeli sınıfın ortaya çıkmasına yol açmışlardır . Sermaye fazlasıyla büyütülürken , emek alanı da olabildiğince daraltılmış ve bunun sonucunda da işsiz güçsüz halk kitleleri güvencesiz bir ortama sürüklenerek toplumsal patlamaların ve kaotik gidiş ile gelişmekte olan terörün yeni insan unsurunu oluşturmaya başlamıştır . Küreselleşme bir avuç insanı aşırı zengin yaparken ,geride kalan bütün halk kitleleri ve diğer toplumsal tabakalar geleceği belirsiz bir kaos ortamına doğru sürüklenmişlerdir . Gelir dağılımının son derece yüksek olduğu ülkelerde prekarya sınıfının oluşumu daha hızlı bir biçimde gerçekleşirken , gelir dağılımı nispeten diğer ülkelere oranla düşük olan ülkelerde ise her türlü dağınıklığa rağmen prekarya oluşumunun daha yavaş bir süreçte ortaya çıktığı görülmektedir . Çalışan yoksullar ile işsiz güçsüz toplum kesimlerinin zamanla bir araya gelerek ortak hareket etmeleri , küresel emperyalizmin işbirlikçileri tarafından önlenmeye çalışılmıştır. Güvencesiz varoluş hareketinin diğer toplum kesimlerine de yaygınlaştırılmaya çalışıldığı artık saklanamayacak bir gerçeklik olarak toplumun önüne çıkmıştır . Gelişmiş batı ülkelerinde görülen yarı zamanlı statülerde giderek daha fazla insanın istihdam edilmesiyle , devlet düzeni içinde tam olarak güvenceye bağlanmış kamu yönetimi kadrolarının ortadan kaldırılmasına başlangıç olmuştur . Güvencesizliğin giderek tırmanmasıyla birlikte çalışanlar arasında ortaya çıkandışlanmışlık ,öfke ve ikinci sınıf insan konumuna düşürülme gibi ruhsal depresyonlar çalışma düzenlerini bütünüyle bozarak ciddi ekonomik sarsıntıların yaratılmasına neden olmuştur . Geçmişin tam zamanlı ve güvenceli iş ortamından koparılan emekçiler bir anlamda yabancılaşarak, var olan sistemin dışında yeni bir olumsuz yapılanmaya mahkum edilmişlerdir .

Teorisini işçi sınıfı üzerine kurmuş olan Karl Marks , teknolojinin proleteryayı yenerek devre dışı bırakması üzerine geleceğe dönük öngörülerinin ortadan kalkacağı bir aşamaya gelmiştir .Marks proleterya devrimi ile burjuvazinin ortadan kalkacağını söylerken, işçi sınıfının güçlenerek güçlü bir proleterya oluşumu ile sosyalist devrimini yapılacağına kesin gözü ile bakıyordu .Böyle bir sınıf ortadan kalktığına göre artık gelecekte bir sosyalist devrimden söz etmek mümkün olamayacaktır . Üretim güçleri bütünüyle büyük sermaye kuruluşlarının elinde toplanması ve en ileri teknolojinin anında büyük sermaye şirketlerinde kullanılması üzerine , burjuvazi daha da güçlenerek dışa açılmakta ve milli burjuva olmaktan çıkarak küresel burjuva olma aşamasına gelmektedir . Sınır ötesi ticaret ile birlikte şirketler de küreselleşerek ,uluslararası tekelci merkezin kontrolü altına girerler . Bu tür bir gelişim süreci gelecekte bir küreselleşmeyi öngöremeyen Marksizmin iyice iflas ettiğini açıkça gözler önüne sermektedir . İhtilalci sendikalizm dönemindeki işçi ayaklanmaları üzerine patronların isteği üzerine önce Manifesto’yu sonra da Kapital adını taşıyan temel kitabını yazan Karl Marks ,sosyalizmi geleceğin sistemi olarak örgütlerken kapitalizm üzerine çalışmış ve bu çalışmaları sonraları işçi sınıfı yerine kendisini finanse eden patronların işine yaramıştır . Marks Almanya’dan İngiltere’ye geçerken uluslararası kapitalizmin etkisi altında kalmıştır . Marks’ın teorilerinin bugünkü küreselleşme oluşumunun önünü açtığı söylenebilir .Marks bir anlamda sosyalizm adına teori oluşturulurken , dolaylı olarak kapitalizmin aşırı ölçüde gelişmesinin önünü açılmıştır .Her türlü yabancılaşmaya tam teşhis koyan Karl Marks , ileri teknolojinin işçi sınıfını ortadan kaldıracağını görememiştir .

Atatürk ise Marks’ın tamamen tersine bugün ezilmekte olan yoksul halk kitlelerini zamanında tespit ederek görüşlerini bu doğrultuda geliştirmiştir . Atatürk Marks gibi bir teorisyen olmadığı için ortaya bir doktrin koymaya çalışmamış ,aksine bir eylem adamı olarak sahip olduğu fikirlerini sistemleştirerek başarıyla uygulama alanına aktarmıştır . Gelişen olaylar ve değişen koşullar karşısında donup kalmamak için bir teori geliştirmenin peşinde olmamıştır . Ortaya çıkan her olay karşısında düşüncelerini açıklamaktan çekinmeyen Mustafa Kemal , gerçekçi olarak hareket etmiş ve gelişmeler karşısında gerçeklik kazanan durumlar karşısında belirlediği tutumlar üzerine fikir ve görüşlerini açıklamaktan çekinmemiştir . Yaşamda en büyük yol göstericinin bilim olduğunu dile getiren Atatürk , Marks gibi bir teorinin içine sıkışmamış, bilimi esas alarak ve her türlü bilimsel gelişmeye açık bir tutum izleyerek çağdaş uygarlığı yakalayabilmenin peşinde olmuştur .Atatürk bu durumda olmayan bir proleterya üzerinden geleceğin devrimi peşinde koşmamış aksine var olan dünya düzeni çerçevesinde karşısına emperyalizmi alarak hareket etmiştir . Marks ,Kapitalizm-sosyalizm karşıtlığından harekete geçerken , Atatürk emperyalizm ve mazlum uluslar arasındaki çelişkiden yola çıkarak antiemperyalizmi ana hareket tarzı olarak ortaya koymuştur . Atatürk sınıfsal bir bakış açısıyla hareket etmemiş ,yeryüzünde var olan devletler ve milletler gerçeğinden yola çıkarak Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini esas alan bir yaklaşım ile hareket etmiştir . Marksizmin sınıfsal analizleri yanlış çıkarken , Atatürk’ün milliyetçilik ve halkçılık ilkelerinin doğruluğu bir kez daha kanıtlanmıştır . Atatürk emperyalizmi ana hedef olarak ele alırken bu doğrultuda her alanda antiemperyal bir mücadeleyi Türk ulusuna izlenmesi gerekli yol olarak öneriyordu . Normal burjuvazinin yerini küresel burjuva alırken millik kavramı daha da önem kazınıyordu . Atatürk bu yüzden bir milli devlet kurarken,enternasyonalizme karşı çıkıyor ve milli devletlerin oluşturduğu çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olacak modern bir cumhuriyet devleti modeliyle Türkiye’yi dünya haritasının tam ortasında kuruyordu . Dönemler değişince Marks’ın görüşlerine uygun olarak kurulmuş olan Sovyetler Birliği çökerek dağılıyor ama Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti sapasağlam ayakta kalıyordu . Siyaset cahilleri son sosyalist devlet olarak Türkiye’yi de çökertmeye çalışmalarına rağmen emperyalizmin oyunlarını Türkiye’ye karşı kullanamıyorlardı .

Sosyalizm gene Marks’ın görüşlerinin tersine gelişmiş ve sanayileşmiş İngiltere ya da Almanya’da gerçekleşemiyor ama bir kırsal alan devleti olan, sanayisi ve işçi sınıfı bulunmayan bir köylü toplumu olan Rusya’da , dışarıdan gelen bir grup aydının batı destekli maddi yardımlarına dayanılarak siyasal bir sistem olarak kuruluyordu . Ne var ki dış mekanizmaların oluşturduğu bu yapının ötesinde ,aynı dönemde Türkiye Cumhuriyeti bir milli devlet olarak kurulurken , bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek tarih sahnesine Türk ulusunun çıkışı sağlanıyordu . Türk ulusunu Atatürk sınıfsal olarak ele almadığı için Sovyetler Birliğine girilmiyor ve her türlü sınıfsal analizin ötesinde , Avrupa devletleri gibi ulusal bir yaklaşım, milli bir politika olarak benimseniyordu .Avrupa’nın yanında bir ulus devlet kuran Atatürk , Asya’nın ön ve orta bölgelerinde örgütlenen sosyalist sistemin etkisiyle milliyetçilik ile birlikte halkçılığı da benimseyerek, bölge koşullarına uygun bir yeni sistem modeli oluşturmaya çalışıyordu .Bu yüzden batılı ülkeler , Avrupa’nın doğusunda Asya topraklarında sosyalizmin yanı sıra farklı bir yol izleyen Türkiye’nin rejimine de kurucusunun isminden hareket ederek Kemalizm adını veriyorlardı . Atatürk’ün kurtuluş savaşı sırasında dile getirdiği her düşünce , ortak liderin merkezi gücü sayesinde zamanla sistematik bir bütünlüğe sahip olarak, kapitalizm ile sosyalizm arasında Kemalizm adıyla daha farklı bir üçüncü yol denemesi olarak benimseniyordu .

Kemalizm ile Marksizm ayrı ülkelerin ve dünyaların ortaya çıkardığı siyasal sistemler ya da bu doğrultuda geliştirilen ideolojiler olarak görülmektedir . Marksizm bir ideoloji olmasına rağmen kendisini bilimsel sosyalizm olarak tanımlayarak çelişkiye düşmektedir . . Kemalizm ise bir uygulama stratejisi ya da siyasal sistem olarak tarih sahnesine çıkmış olmasına karşılık , kendisini hiçbir zaman bir doktrin olarak görmemiş ve olabildiğince bilimden hareket ederek bilimsel gelişmenin öncüsü olmaya çalışmıştır . Marksizm işçi sınıfına dayanarak dünyayı algılamaya ve açıklamaya çalışırken , Kemalizm emperyalizm gerçekliğini esas alarak bu soruna karşı mazlum ulusların uyanışı ve dirilişinden yana olmuştur .Atatürk sonuna kadar ulusalcıdır . Karl Marks ise sonuna kadar hep enternasyonalisttir . Onun bu anlayışı daha sonraki aşamada emperyalizmin uluslararası baskı düzeni olarak küreselleşmeyi öne çıkarmasına giden yolu açmış ve ulus devletlerin geleceğini tehlikeye atmıştır . Enternasyonel marşı önce komünizmin sonra da uluslararası kapitalizmin simgesi olmuştur Türkiye ise İstiklal Marşının verdiği güç ile ayakta kalarak bugünlere gelmiştir . Giderek bütün dünyayı hegemonyası altına almaya çalışan küresel emperyalizm , sosyalizmin getirdiği enternasyonalizmi benimsemekte ve bu doğrultuda enternasyonel yapılanmalara gidilmektedir . Bugün gelinen aşamada sosyalist enternasyonel bile uluslararası kapitalist sistemin kontrolü altına girmiştir .

Atatürk dünyaya hiçbir zaman sınıfsal bakmamış , her zaman ulusalcı bir çizgide bakarak bütün ulusların kardeşlik dayanışması içinde bir dünya bütünlüğü sağlayacağı doğrultuda adım atmıştır . Halkçılık onun anlayışında sınıfsallığı ortadan kaldırmıştır .Tekelci kapitalizm ve onun uzantısı küresel emperyalizm devam ettiği sürece ,emperyalizme karşı antiemperyalist bir karşı çıkış her zaman örgütlü olarak dünya halklarının ve devletlerinin işbirliği içinde gerçekleştirilecektir .Yeni yüzyılda işçi sınıfı ihtilalleri yüz yıl geride kalırken ,dünya halklarının özgürlük mücadelesinin bir büyük dayanışma içerisinde dünya uluslarını tam anlamıyla bağımsızlık düzenine doğru yönlendirdiği görülmektedir . İşçi sınıfı tarih olurken mazlum ulusların dayanışması gündeme gelmiş ve beş kıtanın her bölgesinde mazlum ulusların bağımsızlık mücadeleleri öne çıkmıştır . Emperyalizme karşı ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı vererek bütün dünya uluslarına örnek olan Atatürk, haklı çıkmış ama teknolojik gelişmeleri göremeyen , proleteryanın kayboluşunu dikkate alamayan sosyalist sistemin kurucusu Karl Marks yanılmıştır . Şimdiye kadar görmezden gelinen bu gerçekliğin artık tam anlamıyla ortaya konulması sayesinde dünyanın geleceğinde mazlum ulusların uyanışının bulunduğu artık inkar edilemeyecek bir gerçeklik olarak kabül edilme durumuna gelmiştir .

Batı ekonomisinin bunalıma girdiği sıralarda ve özellikle Avrupa kıtasındaki gelişmiş ülkelerde kazanılmış sosyal ve ekonomik haklardan ödün verilmesi gibi durumlarda , basın organları Marks’ın hayaletinin Avrupa’nın üzerinde dolaştığını dile getiren yayınlar yapmaktadırlar . Gelişmeler karşısında yanılan Marks’ın geride kalması gerekirken ,bazı enternasyonal merkezler gene Marks’ı kullanarak gelinen yeni aşamaları yönlendirmeye çalışmaktadırlar . Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasını bekleyenler de yanılmışlardır . Türk devleti bütün yeni gelişmeleri yerinde izleyerek gereken önlemleri almakta ve küresel emperyalizmin saldırılarına karşı çıkarak yeni yüzyılda da yoluna devam etmektedir . Karl Mark’s patronların isteği doğrultusunda işçi sınıfını yapılandırırken, Das Kapital kitabı ile Kapitalist sistemi esas alıyordu . Atatürk ise dünya savaşı sonrasında imparatorlukların dağıldığı bir sırada verdiği savaşı ve kurduğu devleti , Nutuk isimli kitabında ortaya koyuyordu . Yeni gelinen süper emperyalizm aşamasında artık ana çelişki sosyalizm-kapitalizm karşıtlığı olmaktan çıkarak , küresel şirketler ile ulus devletler zıtlığı olarak gündeme geliyordu . Kapitalist emperyalizm bütün dünyayı ekonomi ve piyasalar üzerinden ele geçirerek tek bir dünya yapılanması için uğraşırken, sosyalizm iyice geride kalıyor ve yeni zıtlaşmanın bir tarafı küresel şirketler olurken , diğer taraf da ulus devletler olarak gün ışığına çıkıyordu .Zamanında mazlum ulusların geleceğini gören ve dünyayı ancak mazlum ulusların yeniden yapılanması ile yönetmenin mümkün olacağını Atatürk geçen asrın başlarında dile getiriyordu . Geldiğimiz aşamada Atatürk haklı çıkarken , her türlü zorlamalara rağmen Marks’ın yeniden referans olarak gündeme gelmesi mümkün görünmüyordu . İşçi sınıfı olmadan Marks’ın teorisinin önümüzdeki dönemde yeniden öne çıkmasını beklemenin bir düş olmaktan öteye gidemeyeceği artık kesinleşmiştir.

İşçi sınıfı yerine mazlum ulusları esas alan Atatürk, kurmuş olduğu ulus devlet ile her türlü emperyalizme karşı koyarken bugün haklı çıkmıştır . Günümüzde küreselleşmeye karşı ulusal mücadele her geçen gün yükselerek devam etmekte ama işçi sınıfı zaman içinde zayıflayarak küçüldüğü için ortaya bir sendikal ya da sosyalist mücadele çıkamamaktadır . Geçmişten gelen sendikal düzen işveren örgütlenmesinin güçlenmesi nedeniyle bir işe yaramaz duruma gelmiştir .Patronların sendikacıları satın almasıyla başlayan sarı sendikacılık giderek gelişirken , son kalan sendikaları da işbirlikçi sendikacılar kontrol altına alarak emperyalizmin işini kolaylaştırmışlardır . İşçi sınıfının tasfiyesinden sonra geride kalan çalışan kitlelerin örgütlenmeleri de önlenerek ,bu kesimlerin bütünüyle prekarya oluşumlarına doğru kayıp gitmesinin yolları açılmaktadır .Robotlaşan ekonomi ile birlikte teknolojik üretimin devre dışı bırakıldığı yeni dönemde yoksullaşan halk kitlelerinin korunabilmesi için, yeniden halkçılık hareketlerine ya da uygulamalarına olan ihtiyaç giderek artmaktadır . Atatürk’ün halkçı bir devlet kurduğunu , ulusalcılığı halkçılık ile dengeleyerek daha adil ve eşitlikçi bir düzen kurmaya çalıştığı bilinmektedir . Bu yüzden , Türkiye’nin çevresinde dağılma ,çökme ve tasfiye rüzgarları esmeye başladığı zaman , Misakı Milli sınırları içerisinde Atatürk’ün hayaletlerinin dolaşmaya başladığı görülebilir . Batı kapitalizmi zor durumda kalınca , Marks’ın hayaletinden medet umuyorsa , Türkiye’de benzer biçimde olumsuz süreçlere sürüklendiği zaman bir karşıt çıkış olarak Atatürk’ün hayaletinden söz edilebilecektir . Türk devletinin kuruluş modelinin Atatürk ilkelerine dayanması ,Atatürk’ün izlediği politikanın haklı çıkması ,küresel sermaye ile ulus devlet çatışmalarının devam etmesi ve Türk devletinin onun eseri olarak yoluna devam etmesi gibi durumlar dikkate alındığında , Türkiye’nin üzerinde Atatürk’ün hayaletinin dolandığı söylenebilir . Ne var ki , batı emperyalizmi zor duruma düştüğü zaman ya da gelişmiş kapitalist ülkeler bunalıma sürüklendiği zaman Marks’ın hayaletinin Avrupa kıtasında dolaşması mümkün değildir , çünkü işçi sınıfı tarihte kalmıştır . Ama Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu sonsuza kadar yaşayacaktır .