ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : YÜKSELEN MİLLİYETÇİLİK

Son yıllarda dünya eskisine oranla daha hızlı bir biçimde dönerken , iki yüzyıl arasında bir geçiş dönemi yaşanıyordu . Geçen yüzyılın birikimleri teker teker öne çıkarken , içine girilmekte olan yeni yüzyılın yenilikleri de teker teker insanlığın önüne çıkıyordu . Dünya tarihinin farklı dönemleri arasındaki geçiş aşamalarının bir benzeri yeniden yaşanırken, yeni yüzyılın içine doğru yer küre yol alıyor ve böylece yeni yüzyılın gerçekleri üzerinden farklı bir dünya yapılanması ile insanlık karşı karşıya kalıyordu . Geçmişin olgularının ortaya çıkardığı insanlık ve dünya yapılanması , yeni dönem koşullarında ciddi bir biçimde tartışma zemininden geçirilerek geçmişin geleceği engellemesi gibi bir durum ile yer küre karşı karşıya kalıyordu . İnsanlık bir taraftan engelleri ortadan kaldırarak dünyanın özgürce yeniçağa yönelmesini sağlamaya çalışırken , geçmişten kalan silinmeyen yapılanmaların yeni ortaya çıkan gelişmeleri ister istemez etkilediği görülmekte ve böylesine çakışma noktalarında , daha farklı bir yönlenme ile bugünün kuşakları uğraşmak zorunda kalmaktadırlar . Herkes geçmişten gelen kimliğini ve kişiliğini korumaya çaba gösterirken , bir yönü ile de gelecek yüzyıla uyum sağlayabilme doğrultusunda bir dönüşüm geçirmeye hazır olmak istiyordu . Gelecek gümbür gümbür ortaya çıkan yeni olaylar aracılığı ile gelirken , geçmişten gelen yapılar da var olan koşullara dayanarak ayakta kalmaya çalışıyorlardı . Değişim süreci eski ile yeniyi karşı karşıya getirirken , insanlığın böylesine bir dönemeçte ancak dönüşerek varlığını koruyabileceği gibi yeni bir durum gündeme geliyordu .

Yeni dönem de şimdiye kadar yaşanan insanlık tarihi geride bırakılarak eskisinden çok farklı olacak yepyeni bir dünya düzeni için yollara çıkıldığı vurgulanırken , insanoğlu bir yönü ile geçmişten koparılmaya çalışılmakta ve şimdiye kadar alışık olmayan bir biçimde geçmişten çok farklı bir duruma doğru dünya halkları yönlendiriliyordu .Toplumlar şimdiye kadar alışıldığı biçimde bir devletler arası çekişmeden ziyade ekonomik alan kullanılarak dışarıdan yapılan baskı ve dayatmalar ile ayağa kaldırılarak, yeni dönemin koşullarını kabül etmeye doğru yönlendirilirken , dünya kamuoyunun bilmediği ya da farkına varamadığı bazı yenilikler de değişim ya da dönüşüm programları adı altında öne çıkarılıyordu . Yirmi birinci yüzyıla kadar yaşanan değişim süreçleri içinde bir çok yenilikler ile karşılaşan insanoğlunun , hiç de hesaba katamadığı bir yeni yapılanma elektronik devrimi adı altında önce masum bir biçimde daktiloları kaldırarak yerine bilgisayar makinalarının koyarak başlanan ve daha sonra da yeni kurulan elektronik sistem üzerinden, haberleşmeyi de içine alan bir yeni sistem cep telefonları ve bilgisayarlar arasında teknik bağlantılar oluşturularak insanlığa kabül ettirilmeye çalışılıyordu . Önceleri bilgisayar makinalarını sahip olduğu teknolojik üstünlük nedeniyle ,, masum bir biçimde daktilolar yerine benimsemek durumunda kalan insanoğlu yeni aletleri kullanmaya başladıktan sonra hem çalışma ortamında büyük bir rahatlığa kavuşuyor hem de bu yeni bağlantı üzerinden dünya çapında kurulmuş olan elektronik sistemin bir bağımlısı ya da uydusu konumuna geliyordu . Elektronik sistemin bir parçası olan insanlar , hem bilgisayarlar hem de telefonlar üzerinden küresel dünya devleti yapılanmasına giden yolda hızla kontrol ve dış denetim ağlarının içine doğru düşerken , artık ülke vatandaşları merkezi devletin yönetimi ve yönlendirmesi dışına çıkarak ,küresel bir dünya düzeni oluşumu içerisinde ulus devletleri ortadan kaldıran dünya devleti oluşumuna yardımcı olmak gibi beklenmeyen bir yeni durumla karşılaşıyorlardı .

Bugünkü dünya haritası üzerinde yer alan ulus devletler son üç yüz yıllık siyasal gelişmelerin ürünüdür. İnsanlık önce Asya sonra da Avrupa’da yaşamını sürdürürken, hızla gelip geçen çağlar ve dönemler on beşinci yüzyıla kadar devam etmiş ve bu aşamadan sonra insanlık okyanuslara açılarak yer kürenin her tarafını önce keşfetmiş sonra da yerleşmiştir . Milattan önceki yüzyıllarda Mezapotamya, bölgesinde ortaya çıkan yerleşim olgusu göçebeliğe son verirken , insanların da doğdukları bölge ile yakınlık kurmasına giden yolda yer kürenin belirli alanlarında yeni yerleşim düzenleri oluşturulmaya başlanmıştır . Avrupa merkezli emperyal devletler sömürgecilik yaptıkça beş kıtaya birden yayılarak , önce sömürgelerini kuruyorlar daha sonra da bunları devletleştirerek zaman içerisinde bir merkeze bağlı biçimde uluslaşmalarına giden yol açılıyordu . Böylesine bir oluşum sürecinde on beşinci yüzyıl önemli bir dönemeç noktası oluyor. İnsanlığın bir kısmı okyanuslara açılarak yeni kıtalarda yeni ülkeler kurarken , geride kalanları da bilimsel devrimlere yönelerek aydınlanma görünümlü bir çağdaşlaşma oluşumunu insanlığın önüne çıkarıyorlardı .Bu aşamada insanlar kıtaları dolaştıkça yeni buldukları yerlere yerleşiyorlardı . Bu tür yerleşimler üç asırlık bir dönemde ortak kültür ve tarih oluşumuna katkı sağladığı için uluslaşma olgusunun zaman içerisinde bir sosyolojik oluşum olarak tamamlanmasını sağlıyordu .

Avrupa kıtası bilimsel devrimlerin merkezi , sömürgeciliğin kaynağı ve ortak kültürlerin oluşumunun öncüsü olarak öne çıktığı zaman, yirminci yüzyıla kadar dünyadaki bütün değişimlerin çıkış noktası olarak belirleyici oluyordu . Belirli yerlere yerleşen insan toplulukları zaman içerisinde sahip oldukları ortak ülke ,devlet, kültür, pazar ve gelecek gibi ana unsurların etkisi altında ulusal yapılanma sürecine doğru yol alıyorlardı . Her ulusun oluşumundaki ortak ögelerin canlandırdığı uluslaşma süreçleri , üç yüz yıllık bir gelişim döneminden sonra modern dünyanın toplumsal yapısı olarak ulusları tarih sahnesine çıkarıyordu . Avrupa’da Milat döneminde başlamış olan din kavgaları zaman içerisinde geride bırakılırken , Westfalya antlaşması ile krallıkların merkezi otoriteleri tanınarak her ülkenin sınırları içinde kalan kendi yurdu üzerinde kraliyet merkezi olarak seçilen şehirler , başkentler olarak yeni ulus devletlerin merkezi statüsüne geliyorlardı . 1648 tarihli Westfalya Antlaşmasında oluşturulan yeni yapılanma doğrultusundaki gelişmeler, 1789 tarihli Fransız devrimine giden yolu açıyordu .Krallıklardan ulus devletlere doğru geçilirken Fransız devrimi krallığı kaldırarak cumhuriyet rejimine geçiyordu . Krallık rejimi hanedanın tahttan inmesi ile birlikte halkın eline geçiyor ve bu aşamada da uluslaşan halk kitlelerinin ilan ettikleri ulusal egemenlik düzeni , dış dünyaya karşı ilan edilen cumhuriyet rejiminin siyasal yapılanması olarak , yeni devletin kuruluşunu resmen ilan ediyordu . İşte bu süreç içerisinde devletlerin desteği ile halk kitleleri içinde milliyetçilik cereyanları ortaya çıkıyor ve ülkelerin siyasal kaderlerinin belirlenmesi sırasında etkin roller oynuyordu . Üç yüz yıllık bir zaman dilimi içinde on beşinci asırdan on sekizinci yüzyıla kadar ulusal süreçler tamamlanıyor ve on dokuzuncu yüzyılda ortaya bir ulus devletler dünyası çıkıyordu . Bu devletlerin içinde büyük alanlara yayılanlarının bir kısmı emperyalizme yönelerek sömürgecilik yapıyor, küçük ve orta boyda kurulmuş olanları ise bu tür emperyalizmin sömürgeleri olarak harita üzerinde kendilerine yer bulabiliyorlardı .

Devletlerin uluslaşmasından sonra, on dokuzuncu yüzyılda hem devletler hem de uluslar birbirleriyle büyük rekabetlere kalkışınca, yirminci yüzyılın ilk yarısında insanlık iki büyük cihan savaşı geçirince , dünya haritasının değişmesine yol açan gelişmeler ile karşı karşıya kalınmıştır . Savaşlar sırasında ortaya çıkan yeni yapılanmalar ,yirmi birinci yüzyıla geçerken gene önem kazanmıştır .İki kutuplu dünyaya son verilirken tek kutuplu bir dünya etrafında bütün ulus devletleri çatısı altında toparlayabilmenin arayışı dünya politikasının ana ekseni haline gelmiş ve bu doğrultuda tek bir dünya hegemonyası altında bir araya gelecek yollar küreselleşme adı altında gündeme getirilmeye çalışılmıştır . Avrupa ülkelerinin eski sömürgeleri ile birlikte sosyalist sistemin üyesi olan bütün devletler dışa açılırken , tek merkezli bir küreselleşme projesi çok uluslu tekelci şirketler tarafından dünya halklarına karşı pompalanmıştır . Küresel şirketler yeni dönemde ulus devletlere karşı savaş açarken en çok karşı çıktıkları olgu milliyetçilik akımları olmuştur . Ulus devletleri tarih sahnesinden silmeye çaba gösterenler , gördükleri her yerde milliyetçilik akımlarının da en önde gelen düşmanları olmuşlardır . On beşinci yüzyıldan bu yana dünyayı yöneten kapitalist kesimler imparatorlukları ortadan kaldırmak üzere ulus devletleri piyasaya çıkararak desteklemişlerdir . O dönemlerde yirmi krallıktan iki yüz ulus devlet çıkararak büyük siyasal yapıları parçalayan kapitalist merkezler, bu gün de eski parçalama alışkanlıklarını sürdürerek şimdi de iki yüz ulus devletten iki bin eyalet devleti çıkarabilmenin arayışı içine girmişlerdir .

İnsanlığın uzaya açıldığı dönem olarak yirmi birinci yüzyıl açıklanırken , uzaydaki tüm gezegenler de olduğu gibi tek bir dünya olarak uzaya açılım gündeme getirilmekte ve bütün dünya devletlerinin tek bir merkeze bağlanmaları doğrultusunda , geçen asırlardaki bölücülük girişimlerine benzer biçimde açıktan küresel tekelci şirketlerin denetimi altında , dünya piyasaları üzerinden ulus devletlerin parçalanmaları öne çıkarılmaktadır . İmparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasındakine benzer bir durum günümüzde ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş amacıyla gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Bu gün gelinen yeni aşamada sosyalist bloktan sonra kapitalist blok da dağılma noktasına gelmiştir . Amerika ve Avrupa arasındaki ilişkiler giderek karmaşık bir duruma gelirken iki kıta devleti de kendilerini yeni dünya hükümranlığının merkezi olarak ilan etmeye çalışmaktadırlar . Ne var ki Amerikan gücü Avrupa gücünü adam yerine koymazken , şimdi de Asya güçleri kendilerinin hegemon güç olacağı yeni bir dünya düzeni için mücadele etmektedirler . Bu aşamada Avrupa ve Amerika eski güçlerini daha da etkinleştirerek, kendilerinin merkezinde yer alacağı bir yeni düzeni Asya ve Afrika ülkelerine dayatmaktadırlar . Ulus devletler arasındaki çekişmelerin dünyayı cihan savaşlarına götürdüğü gibi , bugün de küresel şirketlerin ulus devletlere yönelen baskı ve şiddet uygulamaları ile bugünün koşullarında bir üçüncü dünya savaşı çıkartılarak bütün siyasal yapılanmaların çökertilmesinin hedeflendiği görülmektedir . Tarih biliminin verileri doğrultusunda dünyanın iki kez göz göre göre cihan savaşına sürüklendiği gibi, bugün de bunların bir benzeri farklı bir konjonktürden yararlanılarak üçüncü dünya savaşı olarak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Avrupa ,Asya, Afrika kıtalarında var olan bütün devletlerin parçalanarak küçültülebilmesi için açıkça bir üçüncü dünya savaşı çığırtkanlığı, küresel şirketler ve silah kuruluşları aracılığı ile dünya kamuoyuna yönelik bir biçimde tırmandırılmaya çalışılmaktadır . Önceleri halk kitlelerinin gözlerinden kaçırılan bu durum zaman içerisinde yaşanan olayların birbirini izlemesi üzerine artık herkes için kesinlik kazanmıştır .

Bugünün dünyasında tüm insanlık bir avuç aşırı zengin kapitalistin hegemonyasına teslim edilmeye çalışılmaktadır . Para obezi aşırı zenginler kendi çıkarları doğrultusunda bir elektronik dünya düzeni gerçekleştirmeye çalışırlarken , karşılarına aldıkları bugünkü dünya düzeninin ulusları , ulus devletleri ve milliyetçi kesimleri artık bu saldırganlık gerçeğini görerek hareket etmek durumundadırlar . Aşırı zenginler özel çıkarları için her türlü saldırganlığı , baskıyı ve sömürgeciliği kendileri için hak olarak görürlerken , halk kitlelerinin ulusal çıkarlarını korumak üzere gündeme gelmiş olan milliyetçilik akımlarını en büyük düşman olarak görmektedirler . Onlara göre milliyetçilik önlenirse ve milliyetçi akımları ortadan kaldırılırsa, daha kolay sömürgecilik yapabilecekler ve böylece küresel dünya devletini kurma yolunda ulusları parçalayarak, yeni eyalet devletleri oluşturabilmenin çabası içinde olacaklardır . Milli devletlerden önce milliyetçilik ortadan kaldırılırsa, onlara göre milli devletlerde kendiliğinden yok olma noktasına geleceklerdir . Tarihsel süreç içerisinde önce devletler sonra uluslaşan devletler ve daha sonra da uluslar dünya sahnesine çıktığı için, iş sonunda küresel şirketler ile ulus devletler arasındaki çekişme ve hesaplaşma üzerinden sonuca bağlanmaya çalışılacaktır . Ne var ki , ulus devletler ile ulusal toplum yapıları bir birine sıkı sıkıya bağlı oldukları için ulus devletler ve küresel şirketler arasındaki hesaplaşmaların küresel savaşlara doğru tahrik edilerek yönlendirilmesi biçiminde gelişmelerin sürdürülerek, belirli bir sonuca bağlanması noktasında yeni yapılanmaların birbiri ardı sıra öne çıkacağını söylemek mümkündür . Küreselleşen tekelci şirketler ile ekonomi üzerinden içi boşaltılan ulus devletlerin birbirine rakip olarak öne çıkmalarıyla , yeni dönemin savaşlarının artık eskisi gibi devletler arasında değil ama şirketler ile ulus devletler arasında tarih sahnesine çıkacağını ortaya koymaktadır .

Bugünün ve geleceğin savaşları var olan ulus devletler ile küreselleşen tekelci şirketler arasında başlayarak devam ederken , hiçbir devlet savaştan yana olmamakta , devletler geçmişten aldıkları dersler doğrultusunda her türlü savaşa karşı çıkarak , uluslararası barış düzenini gerçekleştirmek ve korumak için her türlü özveriyi gündeme getirmektedirler . Küresel şirketler ise kapitalist sermaye grupları ya da hanedanların yönetimleri altında ulus devletlere karşı her türlü saldırı ve komplolar düzenleyerek , terör örgütleri kurarak ve profesyonel ücretli askerlerden toparlanan lejyoner orduları kurarak, bunlar aracılığı ile yeryüzü düzenini çökertecek bütün girişimleri hem finanse etmekte hem de bu tür işlerin organizasyonlarını profesyonel kadroları aracılığı ile yürütmektedirler . Milattan iki bin yıl sonra insanlık yeni bir dünya düzenine doğru daha güçlü bir yönde girmeye çalışırken , uluslara ve ulus devletlere yönelik çökertme operasyonlarına bütün dünya ülkeleri sırasıyla sahne olmaktadır . Emperyalist büyük devletlerin saldırılarına karşı çıkması gereken uluslararası kuruluşların hiçbir şey yapamaması ve var olan dünya düzeninin diğer mekanizmalarının açıktan kamu düzenlerine karşı yürütülmekte olan saldırı senaryolarına karşı hiçbir şey yapamamaları , küresel şirketlerin saldırı senaryolarına karşı ciddi bir koruyucu alternatif planın uygulama alanına getirilmesini önlemektedir . Ulus devletler üzerinden ulusal toplum yapıları ile birlikte ulusalcılık akımlarının da önlerinin kesilmek istenmesi , bu dönemin ana çelişki ve çatışma senaryolarının da içeriğini belirlemiştir .

Yaklaşık üç yüz yılı aşkın bir süredir siyaset sahnesinde etkili olan milliyetçilik cereyanları günümüzün ulus devletleri ile birlikte ulusal toplum yapılarının da yaratıcısı olarak etkin olmuştur . Cihan savaşları öncesinde olduğu gibi sonrasında da etkinliğini sürdüren milliyetçilik akımları bugün de eskisi gibi etkili olmakta ve dünya tarihinin gelişim çizgilerini belirlemektedir . Milliyetçiliğin birinci dönemi ilk cihan savaşı öncesinde dünya kamuoyuna yansımıştır . Savaş sonrasındaki ikinci milliyetçilik döneminde siyasal bilim araştırmalarında milliyetçilik akımları derinlemesine ele alınarak incelenmiştir .İkinci dünya savaşı sonrasında Yahudiliğin merkezi coğrafyaya gelerek kendi ulus devletini kurması üzerine, üçüncü dönem milliyetçilik akımları ortaya çıkarak siyaset sahnesinde belirleyici olmaya başlamışlardır . Soğuk savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin batılı emperyalistlere karşı bir çizgide yeni bir emperyalizme yönelerek yakın çevresinde yer alan ulus devletleri tehdit etmesi üzerine , üçüncü dönem milliyetçilik cereyanları gelişerek tırmanmalar göstermiştir . Batının ve doğunun emperyalist güçlerinin ulus devletlere yönelen saldırı ve işgal politikalarına devam etmeleri üzerine , Asya ve Afrika ülkelerinin dayanışmaları doğrultusunda bir üçüncü dünya hareketi ortaya çıkarak , bozulmuş olan dünya dengelerinin yeniden kurulmasına çaba göstermiştir . Kapitalist ve sosyalist blokların emperyalist saldırılarına karşı kendilerini korumak üzere bir araya gelen üçüncü dünya ülkeleri , üçüncü dönem milliyetçilik akımlarını örgütleyerek ve her türlü emperyalizme karşı direnme savaşı vererek ulusal devletlerinin bağımsızlığını korumuşlardır .

Soğuk savaş sonrasında gündeme gelen küreselleşme sürecinde ise var olan devletler , giderek artan küresel şirketlerin saldırılarına karşı kendi kamu düzenlerini korumak doğrultusunda dördüncü dönem milliyetçilik hareketlerini örgütleyerek yeniden öne çıkmışlardır . Bu son dönem milliyetçilik hareketleri ilk üç dönemde olduğu gibi uluslaşma süreci başlatmak, ulusal toplum yapıları oluşturmak ve ulus devlet kurmak gibi eski hedeflerle uğraşmayı bir yana bırakarak , üç yüz yıllık zaman dilimi içinde ortaya çıkmış olan ulus devletlerin korunması ve her türlü saldırılara karşı savunulması gibi farklı içerik taşıyan yeni ulusal programların hayata geçirilmesine yönelmişlerdir . Tek bir dünya devleti kurmak ve bunu da kapitalist sistemin patronlarının öncülüğünde yapmak gibi bir misyona dünya halkları yönlendirilirken, dünyanın her bölgesinde fışkırmış olan ulus devlet yapılanmaları , küresel saldırının baskısı altına sürüklenerek kendi kamu düzenlerini koruyabilmek gibi bir savunma mekanizmasını kurarak, varlıklarını koruma doğrultusunda harekete geçmişlerdir . İkinci dünya savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler gibi üst düzey bir uluslararası kurum ortaya çıkmış olan ulus devletlerin her türlü tehlike ve tehdide karşı korunarak evrensel düzeyde bir hukuk düzenlemesi gerçekleştirilmek istenmiştir . Daha önceki dönemlerde diğer devletlere karşı kendi korunmasını sağlamaya çalışan ulus devletler , küresel şirketler karşısında daha da güçlenerek varlıklarını koruma hedefine doğru yönelirlerken, dördüncü dönem milliyetçilik hareketlerinin olumlu örneklerini dünya tarihine yazdırmışlardır . Ekonominin özelleştirilmesi uygulamaları ile ulus devletlerin temelleri yıkılırken , kendi ekonomisini yönetemez bir duruma düşürülmüş olan devletler , küresel şirketlerin adamlarının yönettiği uluslararası kuruluşların yönlendirdiği doğrultularda çökertilmeye çalışılırken hayatta kalma içgüdüsü bir toplumsal refleks olarak gündeme gelmiş ve her türlü saldırı sırasında ulusal yapıların daha dinamik bir çizgiye kaydırılması ile toptan çökertilme operasyonları önlenmiştir .

Günümüzde ulus devletler kendi varlıklarını koruyabilmek için yeni savunma ve ayakta kalma stratejileri geliştirmeye başlamıştır . Uluslararası organizasyonlara girerek ve bunların üyesi olarak yeni çıkış noktaları arayan ulus devletler , bunların yeterli olmadığı noktalarda kendi bölgesinde bulunan ve sınır komşusu konumunda jeopolitik dayanışma şansları bulunan ulus devletler ile toplu bir dayanışma içerisine girerek bölgesel işbirliği ve güvenlik örgütlenmelerine yönelmişlerdir . Küresel emperyalistler dünyanın her bölgesine karşı saldırı stratejileri uygularken her bölgenin içinde bulunan ulus devletler bölgesel dayanışma sistemleri geliştirerek korunma ve savunma planlarını uygulama alanlarına getirebilmişlerdir . Her devletin çatısı altında yaşayan büyük topluluklar uluslaşarak çatısı altında yaşadıkları devletleri kendi ulus devletlerine dönüştürürken , bunu yapamayan diğer devletler de sınır ya da bölge komşuluğu stratejileri doğrultusunda yakın dayanışma düzenleri oluşturarak ulusal yapıların ayakta kalabilmesi doğrultusunda yeni siyasal yapılanmaları devreye sokabilmişlerdir . Ulus devletler dış tehlikelere karşı savunma stratejilerine kayarak kendilerini koruma düzenleri kurarken hem sınırları içinde yaşayan çeşitli topluluklar ile iç dayanışmaya hem de sınırları dışında bölgede varlıklarını sürdüren çeşitli topluluklar ile de dış dayanışmaya yönelerek bölgesel dayanışma ittifakının temellerini atmışlardır . Geçmişten gelen bu gibi bölgesel işbirliği ve yapılanmalar , giderek küresel şirketlerin artan saldırı ve işgal girişimlerine karşı doğal olarak kendini koruma mekanizması olarak devreye girmiştir .

Modern anlamda çağdaş milliyetçilik akımları on sekizinci yüzyılın başlarında Batı Avrupa devletlerinde ortaya çıkarken farklı jeopolitik bölgelerde kurulan devletlerin çatısı altında bölgelerin özelliklerine göre birbirinden çok farklı ulusal yapılanmalar görülebilmiştir . Orta çağdan modern çağlara geçişin önemli bir basamağı olan milliyetçi hareketler , bütün ülkelerde toplumsal uyanışların öncülüğünü yapmış ve bu doğrultuda aydınlanma hareketlerini her ülkede geliştirerek çağdaş ulus devletlerin yaratıcısı olmuşlardır .Orta çağdan çıkarken derebeylik kalıntılarının temizlenmesinde yarar sağlayan milliyetçilik akımları , bugün tarih sahnesinden silinmek istenen ulus devletlerin ortaya çıkışında ana hareket noktası olmuştur . Arkasında üç yüz yıllık bir gelişme süreci olduğunu bilerek hareket edildiği zaman , ulus devletler böylesine çağlar boyunca bir oluşumun yansıması olarak bugünün modern devlet düzenlerinin yaratılmasında önde gelen bir destek sağlamışlardır . Üç yüz yılda kurulabilen ve bugünkü modern siyasal yapılanmalarına sahne olarak uzun bir zaman dilimi içinde gelişen ulus devletlerin , küresel şirketler öyle istiyor diye hemen yıkılmaları ya da tarih sahnesinden silinmeleri diye bir çökertme operasyonu istendiği gibi anında gerçekleştirilemez . Milyonlarca nüfuslara sahip bulunan büyük ulus devletlerin tıpkı emperyalist devletler gibi geniş bürokratik yapılanmaları bulunduğu için, bu gibi büyük ve orta boy ulus devletler kendilerini yaratan ve ayakta tutan milliyetçi akımlara sahip çıkarak onları destekleyebilmektedirler . Ulus devletler bugünün saldırı ve tehdit oluşturma aşamasında , milliyetçi hareketlere güvenerek ve onlarla işbirliği ve dayanışma düzeni içine girerek var olma mücadelelerini sürdürmek zorundadırlar .

Yeni ortaçağ türküleri söyleyerek beş yüz yıl öncesine gitmek ve tıpkı orta çağ döneminde olduğu gibi , şehir devletleri kurarak insanları yerel duygusallıklar üzerinden gelecek beklentilerine sürüklemek , küreselci emperyalist sömürgecilerin geliştirmiş olduğu stratejilerden birisi olarak sosyalist sistemin çökertilmesinden sonra dünya gündeminde canlı tutulmaktadır . Ulus devlet yıkıcıları bu hedefe ulaşabilme doğrultusunda Orta Çağ şehir devletlerini bir geçiş aşaması olarak görmektedirler . Artan nüfus çoğunluğunun belirli büyük kentlerde toplanmasıyla birlikte kendi içinde bir yerel devletleşme olgusu olarak şehir devletlerinin gündeme geleceği yeni bir bölücülük stratejisi modern çağlardan beş yüz yıl geriye giderek şehir devletlerini öne çıkararak gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Bu nedenle üç yüz yıl boyunca uluslaşarak tek bir millet ve devlet haline gelmiş bulunan ulus devletlerin üniter yapıları, yerelci alt kimlikler üzerinden parçalanarak dünya haritası üzerinde bulunan iki yüz devlet kısa zamanda bölünerek ve parçalanarak iki bine çıkartılmaya çalışılmaktadır . Dünya nüfusu sekiz milyar üzerinden on milyara doğru genişlerken , iki yüz adet ulus devleti yeterli görmeyen küresel güçler , devlet sayısını önce iki bin eyalet devletine dönüştürmek ve daha sonra da birkaç yüz yıllık zaman dilimi içinde devlet sayısını bu kez büyük şehirler üzerinden belirlemeye çalışırken, beş bin şehir devletinin yer alacağı bir dünya haritası hazırlıklarının yapıldığı göze çarpmaktadır . İki yüz ulus devletten beş bin şehir devletine geçiş için öncelikle çözülmesi gereken sorunun ulus devletlerin ortadan kaldırılması olduğu için , bunları tarih sahnesine çıkarmış olan milliyetçilik akımının hedefe oturtulduğu yeni bir aşamaya gelinmiştir . Küresel emperyalizm her aşamada ve yerde milliyetçilik düşmanlığı yaparak ve siyasal olayları bu doğrultuda örgütleyerek , ulus devletlerin arkasında destek sağlayan milliyetçilik akımlarını tarih sahnesinden silmeye çaba göstermektedir . İşte bu nedenle aksine milliyetçilik akımlarının güçlendirilmesi gerekmektedir .

Milliyetçiliğin tasfiye edilebilmesi için öncelikle halk kitlelerinin gözünden düşürülmesi gerekmektedir . Bu doğrultuda uluslararası sermaye birikimini elinde tutan ve kontrol eden küresel sermaye , mali oligarşi olarak basın ve medya kuruluşlarını satın alarak dünya kamuoyunu oluşturan bu alandaki çalışmaların önünü kesmekte ve bütün medya kuruluşlarını küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda yönlendirerek dünya haritasındaki ulus devletleri ortadan kaldırabilme doğrultusunda alt kimlikçilik pazarlaması üzerinden eyalet devletler , yerel kültürler üzerinden ise şehir devletleri ortaya çıkartarak, hem ulus devletleri hem de ulusal toplum yapılarını tasfiye edebilmenin arayışı içine girmişlerdir . Şehircilik ve eyaletcilik küresel sermayenin ekonomik gücü ile medya ve basın aracılığı ile pazarlanırken, üniter devlet yapılanmalarına karşı çıkılarak bunları yaratmış olan milliyetçilik cereyanları da medya üzerinden çeşitli suçlama senaryolarına hedef yapılmaktadır .

Milliyetcilik akımlarının suçlanmasında en fazla kullanılan faşistlik suçlamasıdır . Ulusalcı ya da milliyetçi akımlara hemen faşist damgası vurarak bunların önünü kesmek isteyen neoliberal kesimler milliyetçilere hiç söz hakkı vermeden , konuşmadan ya da tartışmadan arkalarındaki sermaye desteğine güvenerek her gece medya kanallarında faşizm sözcüğünün papağanlığını yapmaktadırlar . Küresel sermayenin otoriter düzenine teslim olan neoliberaller ulus devlet düzenlerinin çökertilmesi doğrultusunda kamu düzeni yıkıcılığı yaparken , milliyetçi kesimlerden gelebilecek tepki ve karşı koymaları önleyebilme doğrultusunda her dakika ulusalcıları ya da milliyetçileri faşist olmakla suçlayarak, bölücü yıkıcılıklarına meşru zemin hazırlamaya çaba göstermektedirler . Her türlü orta çağ senaryosuna karşı bilimsel devrimler sonrasında gündeme getirilen milliyetçilik akımlarının bugünün modern dünyasını yaratan akımlar olduğunu görmezden gelerek faşizm suçlaması yapmak tüm insanlığı aptal yerine koymaktan öte bir anlam taşımayacaktır . İlkel kabile veya kavim düzenlerinden kurtularak milliyetçilik sayesinde çağdaş dünyanın bir parçası konumuna gelen günümüzün devletleri, kendilerini bugünkü modern dünyanın bir parçası haline getiren milliyetçi yapılanmayı hemen dışlamaları herhalde mümkün olamayacaktır . Bütün devletler, uluslar ve halklar bugüne gelirken kazandıkları hak ve özgürlüklerinden vazgeçmeyeceklerdir . Hiçbir para ya maddi çıkar ulusların geleceğini satın alamayacaktır . Milliyetçilik akımlarının önünü hiçbir ekonomik ya da siyasal güç kesemeyecek ve milliyetçi akımlar yükselmeye devam edeceklerdir .

Bugünün dünya haritası üzerinde yer alan ulus devletler , bir anlamda Alaettin’in lambasından çıkan dev konumundadırlar . Bir lambanın içinde iken dışarıdan görülemeyen bu dev lambadan çıktıktan sonra ,giderek büyüyerek tam anlamıyla bir ulus devlet konumuna yükselmiştir . İşte bu aşamada yükselen milliyetçilik ulus devletlerin kaderini belirlemekte ve bunlara yepyeni bir gelecek sunmaktadır . Küresel emperyalizmin saldırıları ile başlayan küreselleşme döneminde neoliberal yıkıcılığa karşı dördüncü dönem milliyetçilik akımı gündeme gelmektedir . Ulus devletlerin kendi milliyetçilikleriyle küresel güçlerle baş edebilmesi son derece zor olacağı için , uluslararası alanda geliştirilecek bir yeni tür milliyetçi dayanışma ile ulus devletler , kendi evrensel yöneliş örgütlenmelerine giderek , tıpkı sosyalist enternasyonel gibi milli devletlerin öncülüğü ile teşekkül edecek milliyetçi bir enternasyonel örgütlenmesi acilen örgütlenmelidir . Sovyetler Birliği zamanında sosyalistler kendi enternasyonel yapılanmalarını kurmuşlardır .Sosyalist sistem çöktükten sonra da, Bilderberg adı altında bir kapitalist enternasyonel kurularak , küresel sermayenin dünya imparatorluğuna giden yol açılmıştır . Bugün gelinen yeni aşamada ise sosyalist sistemin dağıldığı kapitalist enternasyonelin de ulus devletlere doğru saldırıya geçtiği bir aşamaya dünya gelmiştir . Bugün sosyalistler gibi kapitalistler de haksız yere ulus devlet ve milliyetçilik karşıtlığı yapmaktadırlar . Bu nedenle dördüncü milliyetçilik döneminde artık bütün ulus devletlerin yeni bir milliyetçi enternasyonelin çatısı altında bir araya gelerek ; milliyetçilik akımının haklılığını , ulus devletlerin sahip olduğu bağımsızlık statüsünü , diğer akımlara karşı milliyetçilik akımının önde gelen yönlerini bütün insanlığa açık bir dil ile anlatmaları gerektiğini artık herkes görmektedir . Herkese milliyetçiliğin faşizm , popülizm ya da muhafazakarlık olmadığını , aksine bugünkü modern dünya ile bilimsel devrimlerin arkasında kilisenin kontrolundan kurtulmuş laik bir milliyetçilik akımının bulunduğunu, tüm insanlığa anlatacak yeni bir söyleme gereksinme vardır . Bu doğrultuda her ülkede yeni akımlara , programlara ve söylemlere gereksinme vardır . Dördüncü döneminde milliyetçilik artık hızla yükselmektedir . Milliyetçilik karşıtı kesimlerin haksızlıkları ortaya çıktığı için günümüzün yükselen akımı konumuna milliyetçilik kendiliğinden gelmiştir . Yükselen milliyetçilik sayesinde ulus devletler giderek güçlenmeli ve küresel şirket saldırılarına karşı ulusal yapılar, güçlenen milliyetçiliğin önderliğinde daha adil ve eşitlikçi bir yeni dünya düzeni kurulmasına yardımcı olabilmelidir .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : İSRAİL’İN YOL HARİTASI


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : İSRAİ L‘İN YOL HARİTASI

Bu yazının başlığında yer alan birleşik kavram , Atlantik okyanusu kıyılarından merkezi coğrafyaya bakarak olayları değerlendirmeye çalışan oryantalist görüşün temsilcileri tarafından kullanılmaktadır . Beş yüz yıl önce okyanusun doğu kıyılarından dünyaya bakanlar , Londra merkezli bir dünya için değerlendirmeler yapıyorlar ve bu doğrultuda Britanya İmparatorluğunu oluşturmaya çalışıyorlardı . Okyanusun batı kıyılarında daha sonraki dönemlerde yeni bir süper dev ülke olarak dünya sahnesinde yerini alan Amerika’nın yayılmacılığı dönemi gündeme gelince, bu kez okyanusun batı kıyılarından bakanlar Amerika’nın yol haritasını çizmeye çaba göstermişlerdir . Yirminci yüzyılın sonlarına kadar ABD’nin yol haritası tartışılırken , Atlantik hegemonyası doğrultusunda dünya haritasının orta bölgeleri ile kıtaların doğusunda yer alan geniş alanlardaki büyük ülkelerin durumları incelenmeye başlamıştır . Dünyayı Atlas okyanusu kıyısından yönetmeye çalışanlar , yirmi birinci yüzyıla doğru gidilirken, bu kez de kendi yarattıkları bir ülke olarak İsrail’in konumu ile ilgili oryantalist görüşler geliştirmeye çalışmışlar ve bu doğrultuda İsrail devletinin izlediği yolun hem haritasını çıkarmak için uğraşmışlar ,hem de bu harita üzerinden siyasal gelişmelerin geleceğini tahmin ederek yönlendirmeye çalışmışlardır .Arap ve İslam dünyasının ortalarında bir Yahudi devleti kurulmasına yol açan İngiliz ve Amerikan devletleri , Atlantik emperyalizminin merkezi alana doğru açılan uzantısı konumundaki Siyonist devletin son durumu ve gelecekte karşılaşabileceği gelişmeler ile ilgili olarak yeni oryantalist bakışlar geliştirmeye bugün de devam etmekte ve artık kontrol edemedikleri küçük İsrail devletinin önündeki yolu kendi açılarından açıklamaya çalışmaktadırlar .

İsrail devletinin iki kurucu devleti oryantalist birikimin yansıması olarak yol haritasını belirlemeye çalışırken , iki büyük emperyalist gücün yavrusu olarak dünyaya gelen İsrail’de, kendi çıkarları doğrultusunda Kudüs merkezli bakış açıları geliştirerek , Atlantik kıyılarında egemen olan lobilerinin desteği ile kendi yaklaşımlarını , ABD ve İngiltere Devletleri ne benimseterek uygulamaya geçirmenin çabası içinde olmuştur . Bu doğrultuda İsrail’in yol haritası kavramı içerik değiştirmiş ve bu kavram doğrudan İsrail devletinin çıkarları yönünde izleyeceği yol hattı olarak uluslararası alanda anlaşılmaya başlanmıştır . Bu çerçevede insanlığın Milattan sonra yaşadığı iki bin yıllık geçmişin izlerine dayanan yaklaşımlar ve gelişmeler , yirminci yüzyıl sonrasında da uluslararası alandaki gelişmeleri etkileyerek dünya tarihinin bu çizgide oluşumuna neden olmuştur . İsrail devleti iki bin yıllık bir rüyanın sonucunda kutsal topraklar ilan ettiği Orta Doğu’nun tam ortalarında siyasal bir örgütlenme olarak öne çıkarken , geleceğin dünyasında ABD ve Büyük Britanya gibi süper güçlerin yerini almaya yöneliyordu . Bütün dünyaya dağılmış güçlü, örgütlü ve zengin lobilerinin çabaları ile kurulmuş olan İsrail projesinin ilk aşaması , ikinci dünya savaşı sonrasında yapılan antlaşmalar ve harita değişiklikleriyle ile tamamlanmıştır .İkinci aşamada bu devletin kurulduğu bölge içinde bir yere sahip olması doğrultusunda olaylar tırmandırılırken , yarım yüzyılı aşkın bir zaman dilimi içinde Arap –İsrail savaşları birbirini izlemiştir . Arap komşuları ile sürekli olarak savaşmak zorunda kalan bu küçük devlet ,gene ABD ve İngiltere’nin fiili himayeleri ile bu dönemi de geride bırakmıştır . Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte gündeme gelen küreselleşme aşamasında ise , İsrail için üçüncü dönem gündeme gelmiştir. Bu doğrultuda Amerikan ordusu Basra körfezine gelerek ve bölgesel işgale girişerek bütün Orta Doğu ülkelerini yeni bir ateş çemberi içine atarak ,saldırı savaşları yolu ile İsrail’in genişlemesi sürecinin tamamlanmasına giden yolu açmıştır .

Büyük İsrail projesinin ilk aşamasını lobiler aracılığı ile tamamlayan Siyonist devlet ,ikinci aşamada küçük devlet aracılığı ile kendisini bölge devletlerine kabül ettirmeye çalışmıştır . Ne var ki , küçük devlet olarak yola devam etmesi mümkün olamayacağı yarım yüzyıllık Arap-İsrail savaşları ile ortaya çıktığı için ,büyümek doğrultusunda yeni adımlar atılabilmesi ancak Atlantik güçlerinin desteği ile mümkün olabiliyordu . Sovyetler Birliğinin dağılmasından yararlanmak isteyen ABD ve İngiltere ikilisi Basra körfezine asker göndererek ,Irak üzerinden savaşları bütün bölgeye yaymanın arayışı içinde olmuşlardır . İsrail bu iki büyük gücü etkili lobileri ile kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmiş ve böylece İsrail’in yol haritası gene eskisi gibi Atlantik kıyılarından belirlenebilmiştir . İsrail lobileri aynı zamanda bütün dünya ülkelerinde ekonomiyi kontrol eden güçlü kapitalist gruplar olduğu için bazan ekonomi üzerinden bazan da siyasal gelişmeler üzerinden, Büyük İsrail projesini uygulama alanına yansıtmışlar ve bölge devletlerini kontrol altına alma hedefi doğrultusunda kendi çıkarlarını siyasal çözüm görünümünde dünya ülkelerine kabül ettirmeye çalışmışlardır . Soğuk savaş sonrasında gelişmeler ısınmaya başlayınca ve Büyük İsrail projesinin üçüncü aşamasında bölgesel genişleme savaşları öne çıkınca, Irak savaşı sonrasında Suriye’de benzeri bir senaryo doğrultusunda silah ve para yardımları ile terör örgütleri desteklenerek ve kullanılarak yola devam edilmeye çalışılmıştır . Irak ve Suriye sonrasında üçüncü büyük devlet olarak İran belirlenmiş ve bu doğrultuda terör örgütleri aracılığı ile yayılma savaşı son aşamada İran’a doğru yönlendirilmeye çalışılmış ama bu planda tam anlamıyla bir başarısızlık ortaya çıkınca ,Atlantik emperyalizmi destekli savaş senaryoları ile yola devam edilemeyeceği kesinlik kazanmıştır .Son aşamada İran’ın arkasına bütün doğu devletleri geçince Atlantik kışkırtmalı Siyonist planlar hedefe ulaşamamıştır .

İsrail küçük bir devlet olarak Atlantik emperyalizmi destekli büyümeye öncelik tanırken , hedef alınan ülkeler ile ortak sınırı olan Türkiye’de dolaylı yollardan batı blokunun karşısına alınmıştır . Irak ve Suriye’yi yıkanlar yeni aşamada Türkiye ve İran gibi iki büyük Türk devletini birbiriyle savaşmaya doğru yönlendirmeye çalışmışlardır . İran’da yaşamakta olan Doğu Türkleri ile Türkiye’de yaşayan Batı Türklerini Siyonist yayılma planları doğrultusunda çarpıştırarak yok etmeyi hedefleyen bu tür yeni emperyalizm planları , merkezi coğrafya ve doğu bölgesi devletlerinin dayanışmalarıyla önlenmiştir . Yirminci yüzyılın ilk yarısında yeni bir dünya düzeni kurulurken tarih sahnesine çıkan ulus devletler, terör örgütleri ve bölgesel savaşlar aracılığı ile bölünmemek için bir araya gelmeye başlamışlar ve parçalanmayı önleyici önlemler alarak , dayanışma içinde batıdan gelen emperyal saldırılara karşı direnişi zamanla uluslararası alanda savunma örgütlenmesine dönüştürmüşlerdir .Böylesine bir yeni durum karşısında yayılma amaçlı savaşlar aracılığı ile küçük devletin zorla büyütülemeyeceği ortaya çıkmıştır . İsrail yüzünden bütün dünya ülkeleri ile karşı karşıya gelen Amerikan ve İngiliz devletleri yeni dönemde barış konferansları düzenleyerek küstürdükleri dünya devletleri ile barışabilmenin yollarını aramışlardır . Orta Doğu’da dünyaya zamanında egemen olmuş olan büyük güçler, yeni dönemde küçük İsrail devletinin kuklası konumuna düşmekten uzaklaşmaya başlayarak yepyeni bir dünya barışı arayışı içinde olmuşlardır . Her kıtada toplanan barış konferansları ile de dünya ülkelerine yeni küresel emperyalizm kabül ettirilemeyince bu kez olağan dışı yeni bir yol denemek üzere orta çağ dünyasında görülen biyolojik virüs savaşlarının önü açılmıştır . ABD’deki güçlü lobiler yeni bir elektronik düzen ile dünyayı teslim almaya doğru zorlanırken, bu kez uçaklar yolu ile dünyaya yayılan virüsler insanlığı evlerine hapsolmaya zorlamıştır . Savaşlar ve barış girişimleri ile sonuç alamayan Atlantikçi Siyonistler, bu aşamada yeni bir ortaçağın kapısını virüs savaşları ile açabilmenin arayışı içine girmişlerdir . Evdeki hesabın çarşıya uymaması üzerine geliştirilmeye çalışılan yeni atılımlar ile Büyük İsrail İmparatorluğu oluşturmak doğrultusundaki Siyonist planın önü bugün biyolojik savaşlar yolu ile açılmaya çalışılmaktadır .

Normal koşullarda barış ya da savaş politikaları ile yola devam etme şansı bulamayan İsrail devleti kendi hazırlamış olduğu yol haritasına devam etmek üzere, Bill Gates vakfı gibi bazı Siyonist lobiler aracılığı ile bugün gelinen son aşamada bütün dünyayı bir biyolojik savaş senaryosu ile karşı karşıya getirmişlerdir . Kendisine bağlı lobiler üzerinden barış ortamlarında yol haritasının başlangıç kısmında yolunu bularak ilerleme sağlayan Siyonist devlet , Britanya ve Amerikan imparatorlukları gibi büyük devletlerin destekleri ile barışın bittiği yerde savaş dönemini başlatmış ve bu doğrultuda akla gelen her türlü savaş senaryosu, merkezi coğrafyayı ele geçirmek üzere gizli servisler aracılığı ile birbiri ardı sıra uygulama alanına getirilmiştir . Devletin kurulmasından hemen sonra komşular ile başlatılan savaş senaryolarına daha sonraki aşamada tüm bölge devletlerinin katılması sağlanarak , batı emperyalizminin gücü Orta Doğu devletlerini çökertmek ve parçalamak doğrultusunda kullanılmaya çalışılmıştır . Dünya tarihinde her zaman önde gelen bir yere sahip olan Musevi lobilerinin tek bir Siyonist merkez tarafından yönlendirilmeye başlanması ile, yol haritası daha istikrarlı bir biçimde çizilerek ve uluslararası konjonktürün kaos ortamına doğru sürüklenmesinden yararlanarak , bölge devletleri ile oynayan ve bunların ortadan kalkmasına yol açabilecek siyasal senaryoların devreye sokulması ile, her şeye rağmen İsrail’in yol haritasında Siyonist ilerleme devam etmektedir . Büyük İsrail Projesinin önüne çıkan her türlü engel , uluslararası dengeler ve siyasal senaryolar aracılığı ile aşılmakta ve böylece İsrail’in yol haritasında Siyonist planlar doğrultusunda yola devam edilmektedir .

İki bin yıllık maceranın başladığı zaman diliminden bu yana Orta Doğu’daki kutsal topraklarına dönerek , orta dünya merkezli bir büyük dünya devleti kurma senaryosu doğrultusunda Kudüs’ü başkent ilan eden yaklaşım , şimdi bu şehri önce Orta Doğu’nun sonra da dünyanın başkenti olarak ilan etmeye çalışmaktadır . Kudüs her yerin başkenti olmaya doğru hazırlanırken geçen yüzyıldan gelen ulus devletler yıkılmaya çalışılmakta ve ulusların yerine kentleri devreye sokarak ortaçağın yaşam modeli olarak şehir devletleri yeniden oluşturulmaya çalışılmaktadır . Kudüs’ün resmen yeni başkent ilan edildiği aşamada İstanbul, Ankara , Bakü, Tahran, Bağdat , Şam ve Kahire gibi eski başkentlerde yeniden yapılanma çalışmaları öne çıkarılmakta ve bölge devletlerinin başkentleri üzerinden bölgesel güç haline gelme planları uygulama alanına getirilmeye çalışılmaktadır . Bölge kentlerini karşı karşıya getirmek ve kent merkezli yeni bölgesel yapılanmaları ortaya çıkarabilmek için Kudüs üzerinden geliştirilen bölgesel federasyon projesi, kentleşme görünümünde bütün bölge ülkelerine zorla uygulattırılmaya çalışılmaktadır . Kentsel dönüşüm projeleri sadece eski binaların yıkılıp yeniden yapılanması hedefi ile yapılmamakta , aynı zamanda bazı kentler yeni bölgesel merkez olmaya doğru yapılandırılarak özerk eyalet devletleri üzerinden federasyonlaşma oluşumu , merkezi coğrafyadaki eski Osmanlı toprakları üzerinde gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır . Bu doğrultuda Büyük İsrail projesi uygulamada Büyük Kudüs oluşumuna dönüştürülerek ve bölgedeki ulus devletlerin başkentleri devlet merkezi olmaktan çıkartılarak ,yeni federasyon çatısı altında yer alacak eyalet devletleri kurmak için çaba sarf edilmektedir . Irak’ın üç eyalete bölünmesinden sonra şimdi sıra Suriye’den üç , İran’dan beş ,Arabistan’dan beş ve Türkiye’den yedi eyalet çıkmasına gelmiştir . Bu doğrultuda bölge başkentleri devre dışı bırakılırken ulus devlet ülkesi içinde yer alan devletin ülkesi yeni bölgeselleşme planları üzerinden, şehir devletlerine doğru dönüştürülmek istenmektedir . Batı emperyalizminin ordularının bölerek işgal ettiği topraklar üzerindeki askerlerinin geri çekilme zamanı gelirken , terör örgütleri ve işgal ordularının yerine bölgesel kantonlar kurulmaya çalışılmaktadır . Geleceğin bölgesel federasyonuna doğru Orta Doğu ülkeleri zorlanırken, Siyonist dünya imparatorluğu planı aksatılmadan yürütülmektedir .Bu aşamada her şey Büyük İsrail planının gerçekleştirilmesine bağlı olarak yönlendirilmeye çalışılmaktadır .

Soğuk savaş yıllarındaki gizlilik ortamında Siyonist plan gizlice uygulanırken , Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra küreselleşme ortamına girilmiştir. Bu küresel merkez ilan edilen Açık Toplum Enstitüsü üzerinden açıklık ilkesi bütün dünya ülkelerine benimsetilmeye çalışılırken , Kutsal kitaplardaki senaryolara dayanan Siyonist proje de yeni dönemde basın ve medya organlarında açıktan konuşulmaya başlanmıştır . 1980’ler döneminde Sosyalist sistem yıkılırken Siyonist sistemin kurulması ile ilgili plan resmen açıklığa kavuşturuluyordu . 1852 yılında Britanya İmparatorluğunun başbakanı olan Benjamin Disraelli aslında iki asır öncesinden merkezi alandaki Osmanlı sonrası yeni yapılanma modelini ortaya koymuştu . O dönemde Osmanlı sonrası Orta Doğu olarak hazırlanmış olan bu yeni yapılanma projesi , Birinci Dünya Savaşı sonrasında Sevr planı olarak gündeme getirilmiş ve küreselleşme sonrasında da bu plan Büyük İsrail Projesi olarak öne çıkarılmıştır . Balkanlar’daki küçük devletçiklerin oluşumu ile ortaya çıkan Balkanizasyon planının , yeni dönemde İsrail’in öncülüğünde Orta Doğu’ya taşınması, Büyük İsrail İmparatorluğunu oluşturmak ve bölgedeki ulus devletler düzeninin yıkmak amacıyla zorunlu görünüyordu . İngiliz başbakanı Disraelli Büyük İsrail’in kurulmasına giden Siyonist planı yüz yıl öncesinden açıklarken , Britanya Krallığı ile Amerikan imparatorluğunun gelecekteki misyonlarının da sınırlarını çizmiş oluyordu . Osmanlı devletini geçici bir devlet olarak gören Atlantik emperyalistleri , Osmanlı sonrasının hazırlıklarını iki yüz yıl önceden yapıyorlardı . Emperyalistler bu coğrafyada Avrupa tipi ulus devlet istemezlerken , gelecekteki küresel emperyalizm düzeninin temeli olacak biçimde kent merkezli eyaletler üzerinden , bölgesel İsrail federasyonun alt yapısını hazırlıyorlardı . Bu çerçevede geçmişten gelen uluslararası birikim ve büyük devletler ile güç merkezlerinin merkezi bölgeyi kontrol etme istekleri , yirminci yüzyılın bölgedeki düzeninin ortadan kalkmasına neden olarak yeni Siyonist yapılanmanın önünü açıyordu.

Oded Yinon isimli Amerikalı bir Yahudi Orta Doğu uzmanı , “I980’li yıllarda İsrail için bir strateji” isimli çalışmasını I981 yılında Amerikan Yahudi lobilerinin dergisi olan Kivinum isimli bir yayında dünya kamuoyuna açıklıyordu . Oded Yinon aslında bu çalışması ile , Benjamin Disraelli’nin 1852 tarihli yeni Orta Doğu planını yirminci yüzyıla taşıyarak , 21. Yüzyılın Siyonist planına zemin hazırlıyordu . Oded Yinon planı , İsrail’i çevreleyen bütün devletlerin parçalanmasına dönük olduğu için bölgede yeni oluşturulacak Fas, Tunus ve Cezayir benzeri şehir merkezli eyaletler aracılığı ile , Kudüs merkezli bir Büyük İsrail Federasyonunu gerçekleştirmeyi hedefliyordu . Soğuk savaş sonrasında merkezi alandaki savaşlar aracılığı ile önce Irak daha sonra da Suriye devletlerinin iç savaşlar aracılığı ile parçalanmaları gündeme gelmiş , ayrıca en sonunda merkezi alanının iki büyük devleti olan Türkiye ve İran’ın parçalanması doğrultusunda terör ve savaş rüzgarları bu iki ülkenin üzerine doğru yönlendirilmiştir . Türkiye’deki laik ve dinci kesimler sürekli kışkırtılarak mezhep çatışmaları üzerinden bir yeni savaş senaryosu Türk-İran savaşı olarak hazırlanmış ve bu doğrultuda provakasyonlar bir biri ardı sıra uygulama alanına getirilmiştir . Ayrıca Suudi Arabistan , Mısır, Yemen , Ürdün ve Libya gibi bölge devletlerinin de Balkanizasyonun Orta Doğuya taşınması doğrultusunda iç savaşlar ve terör kışkırtmaları ile bölünmesi planı ,ABD ve İsrail destekli olarak bölge devletlerinin üzerine yeni yapılanma atılımı olarak empoze edilmeye devam edilmiştir . İşte bu aşamada ABD’yi yönlendiren İsrail lobileri bu büyük ülkenin desteği ile, hem kendi kurdukları terör örgütlerini hem de gizli servislerini bölge devletlerinin parçalanmaları doğrultusunda yoğun bir biçimde desteklemişlerdir . İsrail bu aşamada yol haritasını bölge devletlerinin tümünün bölünmesi doğrultusunda yönlendirmeye çalışmış ve bölge devletlerinin kendilerini savunmalarına giden yolların dış destekler ile kesilmesine çalışmıştır. Orta Doğu parçalanırken genişletilmiş hegemonya projesi doğrultusunda Kuzey Afrika ülkeleri üzerinde de baskı ve yönlendirme siyasetleri gündeme getirilerek, Türkiye Kuzey Afrika ülkelerinde ABD çizgisinde kullanılmaya çalışılmıştır .

Eski Birleşmiş Milletler genel sekreteri olan Mısırlı Kıpti –Hırıstıyan diplomat Butros Gali ,bölgedeki sıcak olayların gelişmesi üzerine “Önce mikro milliyetçilik ,sonra makro devletçilik” diyerek İsrail’in başlatmış olduğu Siyonist imparatorluk projesine destek çıkan bir yaklaşımı öne çıkarmıştır . Bütün dünya bölgelerindeki İsrail lobileri var oldukları ülkelerde rüzgarlar estirerek Büyük İsrail projesine açıktan destek çıkan bir yeni atmosfer yaratmışlardır . Başta ABD olmak üzere Rusya ve Avrupa ülkelerinde etkin olan Siyonist lobilerin etkin çalışmaları sayesinde, İsrail yol haritasında ilerleme fırsatı bulmuş ve bölge ülkelerini içeriden ele geçirme şansını elde ederek , bölücü ve parçalayıcı planları doğrultusunda , Orta Doğu devletlerini yönlendirme işini yol haritasına uygun bir biçimde gerçekleştirmiştir . Merkezi coğrafyanın geleceği ile ilgili Siyonist planının bugüne kadar eksiksiz uygulanması gelecekte de bu plan doğrultusunda projenin tamamlanacağına dair bir görünüm yaratmaktadır . Özellikle dünya ülkelerindeki İsrail lobileri bu doğrultuda kendilerinden yana bir kamuoyu oluşturmaya öncelik verdikleri için , güçlü Siyonist örgütlenmenin sağlayacağı destekleri kullanarak , Siyonizmin yol haritasında İsrail devletinin Büyük İsrail projesi doğrultusunda yeni adımların atacağı görülmektedir . Her türlü olumsuz koşullar ve engellere rağmen iki yüz yıldır dikkatli bir biçimde izlenen ve yönlendirilen yol haritasına yeni gelişmelerle kesinlikle devam edileceği anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda Büyük İsrail planının gerçekleşeceğine dair dünya kamuoyunda karamsar bir beklenti ortamı yaratılmaktadır . Balkanizasyonun merkezi coğrafyaya taşınması demek bölgedeki ulus devletlerin alt kimlikli oluşumlar ile parçalanması anlamına gelmektedir. Böylesine bir durumu Osmanlı sonrası kurulmuş olan ulus devletlerin kabül etmesi mümkün olamayacağı için yeni bir savaş dönemi yaratılarak böyle bir plan doğrultusunda bölge devletlerinin parçalanması amaçlandığı için merkezi alanın geleceğinde gene savaşların zorlama yollar kullanılarak çıkartılacağı görülmektedir . İsrail’in yol haritasının bu nedenle geleceğe dönük bir çok savaş senaryosu ile dolu olduğu anlaşılmaktadır . İsrail önce komşularının ve daha sonrada bölge devletlerinin parçalanarak kent merkezli eyaletlere dönüştürülmesine öncelik vereceği için , saldırgan savaşlarla parçalayarak var olan devlet düzenlerini yok edici bir macera karşısında, ortaya çıkacak bir felaket senaryosuna dünya devletlerinin karşı duracağı görüldüğü için ,İsrail lobileri bir üçüncü dünya savaşı senaryosu ile hedefe ulaşılabileceği düşüncesi ile bir çok ülkenin kamuoyunda savaş kışkırtıcılığı yapmaktadırlar . Bir din devleti olan İsrail din tarihine dayanan senaryolar üzerinden bir üçüncü dünya savaşını günümüz koşullarında gerçekleştirmeye çalışmaktadır . Teknolojinin getirdiği yeni yapılar üzerinden yok edici bir cihan savaşının örgütlenmesine her alanda ortam yaratılmakta ve daha önceki iki büyük dünya savaşının uzantısı olarak üçüncü bir dünya savaşı, Siyonist lobiler aracılığı ile tezgahlanmaya çalışılmaktadır . Ekonomik ve siyasal alanlardaki savaş senaryolarına dinler ve mezhepler üzerinden yeni girişimlerin eklenmesi ile birlikte, merkezi coğrafyanın bütünüyle savaş alanı olacağı görülmektedir .

Günümüzde Büyük Orta Doğu adı verilen Büyük Orta Doğu Projesi aslında bir Amerikan projesi değildir . Bu plan iyi incelendiği zaman özünde Büyük İsrail Projesinin bulunduğu ve bunun ancak Amerikan desteği ile gerçekleşebileceği görüldüğü için böyle bir isim kullanıldığı anlaşılmaktadır . Günümüzün süper gücü olan ABD’nin Siyonizmin hedefleri doğrultusunda kullanılabilmesi için , bugün Büyük İsrail Projesi bir bölgesel oluşum planı olarak gösterilmeye çalışılmaktadır . Siyonist plan bütün dünya ülkelerine yayılmış olan Yahudileri bir ulus devlet olarak Büyük İsrail çatısı altında toplamayı hedef aldığı için, en az on milyonluk bir nüfus toplanması ile imparatorluğun çekirdek merkezi devletinin oluşumu ilk aşamada üniter bir yapıda düşünülmektedir . Bu doğrultuda önce Batı Şeria , Gazze ,Golan ve bütün Filistin alanlarının Kudüse bağlanması gündeme alınmaktadır . İkinci planda ise Lübnan’ın işgali ile Suriye’nin bölünmesi sonrasında Şam merkezli güney Suriye topraklarının da İsrail’e katılması amaçlanmaktadır . Bu aşamada İsrail’in gelecekte kendisinin korunabilmesi için kurulmuş olan iki tampon devleti işgal ederek ortadan kaldırması planlanmaktadır . Suriye’ye karşı tampon devlet olarak kurulan Lübnan’ın işgalinden sonra sıranın Irak’a karşı bir tampon devlet olarak kurulmuş olan Ürdün’ün işgaline geleceği anlaşılmaktadır . Hırıstıyan Araplar için kurulmuş olan Lübnan ile , Orta Doğu Çerkezlerini esas alan bir toplum yapısı ile Ürdün devletinin de işgal edilerek parçalanması sonraki aşamada planlanmakta ve bu küçük ülke nüfusunun yarısına yakınını oluşturan bölgedeki Çerkez ahalinin yeniden Kuzey Kafkasya’ya gönderilerek Rusya’ya karşı bir Müslüman kurtuluş hareketinin Kafkasya bölgesinde örgütlenmesi düşünülmektedir . Ayrıca Filistin’den kovulacak Arapların , beşe bölünecek Suudi Arabistan topraklarının kuzey bölgesinde kurulacak bir yeni Ürdün devletinin çatısı altında var olmalarını sağlayacak planlar da bu aşamada hazırlanmaktadır .Bir taraftan Arabistan topraklarında yeni Ürdün oluşturulurken , diğer yandan Ürdün’ün nüfus yapısı değiştirilmekte ve bu ülkedeki Çerkezler yeniden Kafkasya’ya gönderilirken yurtsuz kalmış olan Filistinlilerin yeni Ürdün devletinin çatısı altında toplanması sağlanarak Filistin bölgesinin bütünüyle İsrail devletine verilmesi düşünülmektedir . Böylece merkezde bir üniter Yahudi devleti federasyonun merkezi alanı olarak kurulurken ,ahali kaydırması yapılarak Çerkezler ve Filistinliler ile Hrıstıyan Araplar için yeni ülkelerin oluşturulması gündeme getirilmektedir .Suriye’nin beşe ya da üçe bölünmesi aşamasında Lübnan’daki Hrıstıyan Araplar için Suriye sahillerinde ayrı bir eyalet yapılanmasının hazırlandığı son gelişmeler ile ortaya çıkmıştır .

Suriye’nin parçalanması sonrasında Lübnan ve Ürdün’ün işgali , Filistinli Müslümanlar’ın yeni Ürdün’e aktarılması ile Hırıstıyan Lübnanlıların Suriye topraklarına sürülmesi birbiri ardı sıra gündeme getirilerek Kudüs merkezli Büyük İsrail’in bir an önce kurulabilmesine çalışılırken , Libya savaşının bütün Kuzey Afrika’ya yayılarak bölge devletlerini parçalaması ile ,Suriye ve Irak üzerinden başlatılacak yeni savaş senaryoları ile ,Türk-İran savaşının da çıkartılmasına çalışılacağı açıkça bu plan dahilinde gündeme geleceği şimdiden belli olmuştur .Bölgeye komşu olan Balkanlar’da, Anadolu ve Kafkasya’da Orta Doğu’daki çatışmaların ve hegemonya saldırılarının yansımaları olabileceği ve bu gibi olaylara Avrupa ülkeleri ya da Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük ülkelerin müdahale edebileceği söz konusu olursa, o zaman bölge devletlerinin saldırı ve işgali ile sürükleneceği sıcak çatışma ortamı daha sonraki aşamada yeni bir üçüncü dünya savaşı oluşumuna yol açabilecektir . Dünyanın gelmiş olduğu yeni dönemde her konunun açıklığa kavuşması doğrultusunda merkezi hegemonyayı ele geçirmeyi hedefleyen Siyonist planın esaslarının da, açıklığa kavuşturularak bölge ülkelerinin geleceği açısından tartışılmasında evrensel barış açısından gerek vardır . Osmanlı İmparatorluğunun tasfiyesi sonrasında bu bölgede kurulmuş olan devletleri yapay oluşumlar olarak gören batılı merkezler, bu devletlerin sınır değişiklikleri ile kolaylıkla ortadan kalkabileceğini dile getirmektedirler .B ölge devletlerini benzin istasyonu olarak gören ve alay eden batılı devletler kendi içlerindeki güçlü İsrail lobilerinin ağırlığı yüzünden Siyonizmin ortaya çıkardığı çöküş ve dağılma senaryolarını ciddi boyutlarda ele alarak tartışamamaktadırlar .İsrail genel bir yol haritası olarak bölge devletleri içindeki güçlü lobilerini yeni dönemde de kullanmanın girişimlerini düzenli olarak sürdürmektedir .

Sovyetler Birliği’ne karşı hür dünyayı temsil ettiğini söyleyen batı devletleri , sosyalist sistemin çöküşünden sonra bölünmüşler ve özellikle İsrail lobilerinin batı ülkelerindeki etkinliklerine kızan bazı batı devletleri ,ABD hegemonyası altında kurulmuş olan Nato savunma örgütünden çıkmayı planlamışlardır . Özellikle Fransa ve Almanya gibi büyük Avrupa devletleri İsrail kontrolü altına girmiş ABD’ye kızdıkları için Nato’dan ayrılarak bir Avrupa ordusu kurabilmenin arayışı içinde olmuşlardır . Rusya ile paslaşan Almanya’nın bu gibi girişimlerinden rahatsız olan ABD , bunun üzerine İsrail’in yardımları ile Orta Doğu’da bir Arap Nato’ su kurabilmenin yollarını aramıştır . İki bin yıllık bir süre içinde iki tek tanrılı din çekişmeleri devam ederken , bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kuruluşuna Hrıstıyan batı devletleri her zaman için karşı çıkmışlar ve bu yüzden İsrail Avrupa kıtası içinde değil ama Orta Doğu’nun Asya topraklarında kurularak devletleşme şansını elde edebilmiştir .ABD’de Siyonizme inanan Evanjelik tarikatının mensupları İsrail macerasının ilerlemesine yardımcı olurken , İslam devletlerin büyük çoğunluğu emperyal bir saldırı ile gelen Siyonist devletin kuruluşuna karşı çıkmışlar ve sonraki aşamada da genişleme amaçlı saldırı savaşlarına karşı her zaman için karşı çıkarak bölge devletinden yana olmuşlardır . Bu yüzden İsrail’in yol haritası ,merkezi alanda her zaman saldırı senaryoları ile birlikte savunma stratejileri ile de uğraşmak olmuştur .

Avrupa ordusuna karşı bir Arap Nato’su peşinde koşan ABD , İsrail’in güvenliği için bölgesel bir savunma örgütünü oluştururken ,İsrail’in komşuları ile barışmasına öncelik verilmiş ve ABD’nin arabuluculuğu ile İsrail ve Arap ülkeleri arasında yakınlaşmalar gündeme gelmiştir . Kuruluşundan sonra yarım yüzyıl bölge devletleri ile savaşmak zorunda kalan İsrail, sonraki aşamada ABD aracılığı ile Nato korumasından yararlanmıştır . Küreselleşme ile birlikte ABD ordusunun bölgeye gelerek sıcak savaşlara yönelmesi İsrail’i Arap ülkeleri ile savaştan kurtarmış ve ABD’nin öncülüğünde batı savunma sistemi Yahudi devletini bölgedeki İslam yoğunluğuna karşı koruma yoluna gitmiştir . Arap milliyetçiliğinin önderi Saddam Hüseyin’in öldürülmesinden sonra ,Arap ülkeleri arasındaki dayanışma ortadan kaldırılmış ve bölge devletlerinin el altından gizli yollar denenerek yakınlaşma içinde olmaları sağlanmıştır . İsrail’in güvenliği için İran’a yönelik saldırılar artırılırken İsrail küçük körfez ülkeleri ile yakınlaşmaya yönlendirilmiş , İran’a karşı bir sünni Arap bloku oluşturulurken küçük devletler sonrasında Suudi Arabistan ve Mısır gibi büyük Arap devletleri de ,ABD baskıları altında İsrail ile açıktan ilişkiler kurarak , Orta Doğu ‘da İsrail lobilerinin istediği gibi Amerika ve Arap dünyası yakınlaşmasını gerçekleştirmeye yönelmişlerdir . Bu arada gene ABD’nin baskıları ile bazı Kosova ve Sırbistan gibi küçük Balkan devletlerinin büyükelçiliklerini Kudüs’e taşıyarak İsrail ile yakınlaşmaya doğru yönlendirildikleri görülmüştür . Kudüs’ün çevre ülkeleri tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınması sayesinde ,İsrail’in bölge ülkeleri nezdinde prestijinin artırılmasına ABD yardımcı olmuştur . Orta dünya’da Avrupa ülkelerinin etkin olmaya çalışmasına izin vermek istemeyen Amerika’nın , kendi kontrolü altında bir Arap ordusunun kurulmasına öncelik verdiği ve İsrail devletinin de kendi güvenliği için ABD ile ortak hareket ederek ,yeni dönemde Şii İran ile laik Türkiye’ye karşı Sünni bir Arap blokunun oluşumuna , ABD-İsrail ortaklığı kontrolü altında yönlendirildiği ortaya çıkmıştır .

Küçük İsrail devletinin kuruluşu için iki dünya savaşının çıkartıldığını tarihi gerçekler ortaya koymaktadır .Birinci dünya savaşı sonrasında İngiltere’nin karşı çıkması yüzünden kurulamayan Yahudi devletinin oluşturulması için Siyonist hareketin Nazizimi örgütleyerek, Hitler’in öncülüğünde ikinci dünya savaşını çıkartması sayesinde İsrail’in kurulmasına giden yolun açıldığını tarih kitapları bugüne aktarmaktadır . Şimdi de aynı doğrultuda bir üçüncü dünya savaşının çıkartılmaya çalışıldığı olayların gelişimi ile göze çarpmaktadır . İki dünya savaşı sonrasında kurulabilen Siyonist devletin büyütülebilmesi için şimdi de bir üçüncü dünya savaşının çıkartılması gerektiği öne sürülmekte , böylesine bir savaşın çıkartılabilmesi için İran’a karşı bir mezhep savaşı kışkırtılmakta ama ,Türk-İran işbirliği ile bölgede bir mezhep savaşı çıkartılması önlenmektedir. Yeni dönemde ortaya çıkan Almanya öncülüğünde bir Avrupa ordusu oluşumunun , merkezi alanda etkin olmasının önlenebilmesi doğrultusunda bir Arap Nato’su , Hırıstıyan dünyasına yönelik kışkırtılarak , küçük İsrail’in büyütülmesi doğrultusunda bir Müslüman-Hrıstıyan savaşı tarihten gelen dinler arası çatışma çizgisinde yeniden bugünün dünyasında çıkartılması için her yol denenmektedir . Orta Doğu’daki çekişmelerin bu çizgide yetersiz kalması nedeniyle sıcak çatışma ortamının iki dünya savaşının yaşandığı Balkanlar’da tekrar gündeme getirilmesiyle, İsrail devletini büyütecek bir üçüncü dünya savaşının , savaş lobileri ve silah şirketleri aracılığı ile gerçekleştirilmeye çalışıldığı artık açıkça görülebilmektedir .Savaş lobileri her zaman için barış lobilerine karşı üstünlük sağlamaktadırlar .Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunduğunun anlaşılmasının bölgedeki jeopolitik dengeleri sarstığı yeni dönemde , bir Doğu Akdeniz devleti olarak İsrail Arap devletlerini yanına çekerek bölgedeki Arap ülkelerini merkezi coğrafya’nın Türk devletleri olarak tanınan , Türkiye ve İran’a karşı savaşa yönlendirmeye çaba göstermesi , yeni dönemde İsrail’in yol haritasını giderek netleştirmiştir . İsrail yakın gelecekte kendisini büyütecek bir üçüncü dünya savaşı çıkartabilmek üzere , Orta Doğu’da bir Arap-Türk savaşını tezgahlamakta ve bu doğrultuda yol haritasını gerçekleştirmek isterken , müttefiki olan Türkiye’yi açıkça karşısına almaktadır . Türkiye’de bu aşamada kendi yol haritasını gerçekçi bir biçimde barıştan yana oluşturmak zorunda kalmaktadır . Doğu Akdeniz ve Orta Doğu topraklarının fazlasıyla petrol ve doğal gaz kaynakları ile dolu bulunması nedeniyle bütün emperyalist devletler ve güçler yeni bir Akdeniz politikası geliştirmeye çalıştıkları yeni aşamada İsrail bölgedeki küçük Arap devletlerini yanına çekerek büyük Arap devletlerine karşı işbirlikçi bir cephe oluşturabilmenin arayışı içine girmiştir . Şii İran’a karşı geliştirilen Sünni bloklaşma projesi bütün bölge ülkeleri tehdit ederken, yıllarca savaştığı Sünni ve Arap kökenli halkları yanına çekerek ve İran’ı açıktan hedef göstererek üçüncü dünya savaşı doğrultusunda yol haritasını yeni bir yörünge üzerine oturtmuştur . Küçük Arap ülkelerinin zenginliğini İsrail kullanmaya başlamakta ve bir byük dünya savaşı planlanırken bu işbirliğini yeni barış projesi olarak kamuoyuna yansıtmaktadır . Böylece kutsal topraklar üzerinde bir büyük savaş barış görünümü altında çıkartılmaya çaba gösterilmektedir .

Türkiye bir bölge ülkesi olarak komşu devletler üzerinden geliştirilecek her türlü savaş senaryosunun tehdidi altında kalmaktadır . Kendini bilen bir devlet olarak Türkiye Cumhuriiyeti binlerce yıllık Türk tarihinin birikiminden gelen akıl gücü ile böylesine tehdit senaryolarına karşı çıkacak ve kendini koruyacak bir güce ve düzeye sahip bulunmaktadır . Bütün dünya ülkelerine yayılmış olan Evanjelik ve Siyonist lobiler savaş çığırtkanlığı yaparlarken , Türkiye’deki benzer lobiler de bu doğrultuda hareket edebilmektedirler . Türkiye yeni dönemde kesinlikle bölgeye saplanıp kalmamalı ve iki yüz ulus devletten oluşan dünya haritası üzerinde bütün , uluslar ve halklar ile işbirliği yaparak her türlü savaş senaryosuna karşı çıkabilmelidir . Türk devleti ile milletinin var olabilmesi ve Atatürk cumhuriyetinin ilelebet payidar kalabilmesi için her türlü provakasyon ve kışkırtma girişimlerine karşı gerekli olan önlemlerin alınması ve her alanda hazırlık çalışmalarının tamamlanması gerekmektedir . Dünya konjonktürü ile birlikte bölgedeki siyasal gelişmeler de birinci ve ikinci dünya savaşı sonrası gündemin etkisi altında bulunduğu için , üçüncü dünya savaşına giden yolda Türkiye komşuları ve akrabası olan ülkeler ile dayanışma içine girerek kendini korumasını iyi bilmelidir . Bugün yaşanmakta olan zaman dilimi içinde dünyada , bölgede ve ülkede yaşanan bütün siyasal gelişmelerin altında bu makalede dile getiren sorun ana mesele olarak vardır . Bu ana meseleyi görmezden gelen ya da bu konu ile ilgili senaryolara bulaşan toplum kesimlerinin, kendi ülkelerinin güvenliğini tehdit altına atabileceğini herkesin öncelikle düşünmesi gerekmektedir . Bütün dünya ülkeleri hiç kimseye düşman olmadan bir araya gelerek, dünya barışını kurtaracak ortak dayanışma ve yeni örgütlenmeleri günümüz koşullarında gerçekleştirebilmelidir . Gerekirse yeni uluslararası örgütlenmelere acilen gidilmelidir . Bu konuda Birleşmiş Milletler örgütünü dünya halkları acilen göreve davet etmelidir . Unutmayalım ki ,sadece İsrail’in değil Türkiye ve bütün dünya devletleri ile milletlerinin eşit koşullarda beka sorunu vardır. Dünyanın beka sorunun tüm insanlık tarafından acilen ele alınarak çözüme kavuşturulması gerekmektedir ,

Unutmayalım , sadece İsrail’in bekası , Türkiye’nin ya da bir başka devletin fedası olamaz .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : KEMALİZM VE ÇİN


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : KEMALİZM VE ÇİN

Yepyeni bir döneme doğru giderken, başkent Ankara’da yapılan bir sempozyum sırasında söz alan Çin Halk Cumhuriyeti’nin Ankara büyükelçisi, yeni öğrendiği Kemalizm’i çok beğendiğini ve artık kendisini bir Kemalist olarak tanıtmak istediğini açıkça söylemiştir. Basın mensuplarının soruları üzerine bu açıklamaları yapan Çin Büyükelçisi, bir anlamda Türk kamuoyuna temsilcisi olduğu dünyanın en büyük ülkelerinden birisi adına mesaj vermiştir. Geleceğin süper gücü olacak Çin gibi bir büyük devletin elçisinin yeni bir yıla girerken, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun siyasal düşüncelerinden meydana gelen Kemalizm’i çok beğendiğini söylemesi, basın mensupları önünde övmesi ve kamuoyu üzerinden Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarih sahnesine çıkışını sağlayan kurucu siyaseti desteklediğini açıklamasının, bugünün koşullarında özel bir yeri ve anlamı bulunmaktadır. Uluslararası konjonktürde yaşanmakta olan büyük değişim süreci göz önüne getirilirse; Çin büyükelçisinin Kemalizm’e sahip çıkar bir çizgide desteklemesi ve kendisini bir Kemalist olarak ilân etmesinin ne anlama geldiği üzerinde durmak gerekmektedir.

Batılı Devletler, Kemalizm’i Dışlama Çabasındalar

İki ülke arasında on bin kilometreden daha fazla bir uzaklık bulunmasına rağmen, Çin gibi bir büyük ülkenin tıpkı ABD gibi uzaklardan gelerek Türkiye ile yakından ilgilenmeğe başlaması ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucu düşünce sistemi olan Kemalizm’e olumlu bir yaklaşım içerisine girmesi Türk ulusu açısından ele alınarak değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Özellikle, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra batılı kapitalist ülkelerin sosyalizm sonrasında bir Kemalizm yıkıcılığına soyunmaları ve bu doğrultuda Kemalist Türkiye’yi yok etmek, ya da kendi çizgilerinde çıkarcı bir yeni düzen dönüşümüne zorlamak gibi olumsuz bir durum, Türklerin aleyhine olarak hızla geliştirilmiştir. Avrupa ve Amerika’nın bütün başkentlerinden yükselen bir ortak ses sürekli olarak Atatürk ve Kemalizm karşıtlığını kamuoyu önünde tırmandırmıştır. Batının küresel sermayesinin denetimi altına giren tüm basın ve yayın organlarında böylesine bir antikemalist gidişin borazanlığını üstlenerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun aleyhinde ciddi bir yayın etkinliğini inatla bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Türkleri ve Atatürk’ün cumhuriyetini tarih sahnesinden ve dünya haritasından silene kadar da bu karşıt yayıncılığın sürdürüleceği anlaşılmaktadır. Hemen hemen her gün bir liberal ya da dinci yayın organında Atatürk ile Kemalizm hakkında son derece olumsuz değerlendirmeler ve suçlamalar içeren yazı ve programları günümüzde görmeğe Türkler alıştıkları için, artık kabak tadı veren böylesine bir karalama kampanyasını görmezden gelerek, bu tür gazeteleri almamağa medya kanallarını da izlememeğe başlamışlardır. Böylesine bir ulusal refleks tepkisinin Türk halkının içinden ortaya çıkmasına rağmen batılı emperyalistleri kendi gelecek projeleri doğrultusunda Atatürk ve Kemalizm düşmanlığı stratejilerini sürdürmeğe kararlı görünmektedirler.

Küreselleşmeyi ekonomik sömürü düzeni ile tüm ulus devletlere dayatmağa devam eden ABD’nin bu yoldan geri dönmesi düşünülemeyeceği için, Türk ulus devletinin kurucusu olan Atatürk’e karşı eskiden bu yana gelen ciddi bir Atatürk ve Kemalizm karşıtlığı bugün de devam etmektedir. ABD bu karşıt politikasını sürdürürken, yanı başında güçlü bir ulus devlet görmek istemeyen Avrupa Birliği de gene aynı doğrultuda Atatürk ve Kemalizm karşıtlığında ABD ile yarışa girişmekte ve sürekli olarak Atatürk ya da Kemalizm’i ortadan kaldırmağa dönük kararlar almakta ya da uygulamalarını bu yönde ısrarlı bir biçimde sürdürmektedir. Batı emperyalizminin merkez bölgeye armağanı olan İsrail devleti ise, Büyük İsrail projesine yöneldiği bu aşamada Atatürk’ün ulusal ve laik üniter devletini kendisi açısından önemli bir rakip görerek bunu tasfiye etme doğrultusunda elindeki bütün olanaklarını seferber ettiği anlaşılmaktadır. İki kutuplu dünyanın soğuk savaş günlerinde, Stalin’in toprak talepleri yüzünden kendi güvenliğini batı sistemi içinde aramak zorunda kalan Türk devletinin, yarım yüzyıl sonra bir batı sömürgesi konumuna gelmesi Türk ulusu açısından son derece üzücü bir durumdur. Türk ulusu yıllarca bağımsız yaşamağa alışmış bir toplum olarak bu durumu kabul etmemek için direnişe sürüklenirken, bir de devletin kurucusu olan Atatürk’e ve onun düşünce sistemi olan Kemalizm’e karşı bir batı düşmanlığı ile sürekli olarak mücadele etmek zorunda kalmıştır. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya Federasyonunun küreselleşmeye geçerken yıkılmasından sonra batı emperyalizminin Atatürk Cumhuriyetini hedef alarak, dünyanın merkezi coğrafyasında büyük bir özveri ile oluşturulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni de ortadan kaldırmak istemesi üzerine, Türkiye ile batı sistemi arasına bir güvensizlik ortamı girmiş ve bu olumsuz durum, mesafenin giderek açılmasıyla da günümüze kadar çeşitli olayların birbirini izlemesiyle devam ederek gelmiştir.

Batı emperyalizminin liberal sistemi, sosyalist düzeni tasfiye ettikten sonra Kemalizm’i de buna benzeterek ortadan kaldırmak istemesi ve ABD emperyalizminin isteklerini gerçekleştirmek üzere siyasette öne çıkartılmış bir bayan politikacı, okyanus ötesinden gelen baskıların sonucunda Atatürk Cumhuriyetini ortadan kaldıran adımları atarken, cahillikle son sosyalist devleti de ortadan kaldırdığını söyleyebilmiştir. Atatürk’ü iyi tanımayan, Kemalizm’i hiç bilmeyen birisi boğazdaki yalısından siyasal liderliğe taşınırken antisosyalizm alışkanlığı içinde bir de Kemalizm karşıtlığına soyunabilmiştir. Türkiye açısından son derece üzüntü verici böylesine durumlara benzeyen birçok olumsuz olay ya da gelişme, Atlantik Okyanusunun kıyılarından gönderilen politikacılar yüzünden Türk siyasetinde son dönemlerde fazlasıyla etkili olmuştur. ABD ya da Avrupa emperyalizmleri, sadece Atatürk ve Kemalizm karşıtlığının yeterli olmadığı anlaşılınca, bu kez uluslararası burslar sistemi ile kendilerine bağımlı Truva atı konumunda siyasetçileri yetiştirerek, bunların Türkiye’de iktidara gelmelerini sağlamış ve bunları kendi politik projeleri doğrultusunda taşeron olarak kullanarak. Atatürk’ü ve onun Kemalist sistemini zaman içerisinde tasfiye edebilmenin yollarını aramıştır. Halen Türk siyasetinin, bilim ve medya dünyasının içerisinde yer alan büyük bir sayıda Rockafeller, Fullbright ve Eisonhower bursluları Atlantik inisiyatifi doğrultusunda esen rüzgârlara uygun bir biçimde etkinliklerini ve çalışmalarını sürdürmektedirler. Atatürk ve Kemalizm karşıtı batı politikalarında bu düşünce sapması gösteren mandacı ve işbirlikçi okumuş kadroların gerçek Türk aydınlarının önünü keserek, medya ve siyaset dünyasında dışarıdan gelen desteklerle etkinliklerini sürdürdükleri ve bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk ile onun siyasal düşüncesi olan Kemalizm’i silmek üzere her yolu denedikleri görülmektedir. Liberal batı kapitalizmi, neoliberalizme kayarak yeni bir kapitalist dünya imparatorluğu projesine yöneldiği aşamada, merkezi coğrafyadaki Kemalist devlet modelini ve onun kurucusu Atatürk’ü açıktan hedefe oturtmak durumunda kalmıştır. Liberal batı, kendi emperyalizmine karşı çıkan ve bir ulusal kurtuluş savaşı veren Kemalist rejimi bir türlü kabul etmek istememiştir. Batı ülkelerinin geçtiği aşamalardan geçemeyen Osmanlı imparatorluğu nedeniyle farklı bir uluslararası konjonktürde gündeme gelen Kemalist rejim, batılıların hiç bir zaman anlamak istemedikleri yeni bir siyasal yapılanma olarak emperyalizmin karşısına dünyanın merkezinde dikilmiştir. Dünya kıtalarını kendi sömürgelerine dönüştüren batılı emperyalistler benzer bir durumu Anadolu’da gerçekleştiremeyince, bu kez Atatürk’e ve onun Kemalist cumhuriyetini açıkça karşı olmuşlardır.

Kemalist Türkiye batının emperyalist ordularını ülkeden kovarak bağımsız bir devlet yapısına kavuşunca bu kez, çağdaş uygarlığın batı dünyasında bulunması nedeniyle batılı ülkelere açık bir politika uygulamağa başlamıştır. Batı bloğu Türkiye gibi Müslüman bir halka sahip olan ülkeyi hiç bir zaman kendisine yakın görmediği gibi, Türkiye Cumhuriyetinin de batılı bir devlet olmasını anlayamamıştır. Kemalizm bir düşünce akımı olarak batılı bir ülkeden değil ama batının dışındaki bir ülke olarak Türkiye’den ortaya çıkmış ve tarih sahnesinde etkili olabilmiştir. Batılar kendilerinden çıkmayan hiç bir girişime batılı gözü ile bakmamışlar ve batının dışından gelen tüm akımlara ya da politikalara karşı dışlayıcı ya da yok edici bir tutumu ısrarlı bir biçimde izlemişlerdir. Kemalizm, batının yanı başındaki bir ülkeyi batılı anlamda çağdaş uygarlığın onurlu bir üyesi konumuna getirebilmek üzere yola çıkarken, batıdan esen karşıt rüzgârlara karşı sürekli bir kendini koruma mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Avrupa’nın yarısını beş yüz yıl yönetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun halefi olan bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti her zaman için komşusu olduğu Avrupa’ya yakın olmak için çaba göstermiş, Avrupa’ya kendini kabul ettirebilmek için yarım yüzyıl bekleme odalarında direnerek siyasal mücadele sürdüren Atatürk’ün devleti, Kemalist yapısı ile Avrupa’ya kabul edileceğine aksine dışlanmış ve Avrupa ülkeleriyle beraber Birlik organlarından da sürekli olarak Kemalist Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olamayacağı açıklanmıştır. Kemalizm Türkiye’nin çağdaşlaşabilmesi için sürekli olarak Avrupa kökenli batı uygarlığına erişebilmenin mücadelesi içinde olmuş ama Avrupa kıtası sürekli olarak Türkiye’yi anlamazdan gelerek bu durumu görmek istememiştir. Atatürk devrimleri Türkiye’nin batılı bir ülke olması için art arda yapılırken, batılı ülkeler bu özverili çabayı küçümseyerek, Türkiye’nin Kemalist kimliğini tasfiye edecek girişimleri desteklemişlerdir.

Kemalizm kısaca tanımlanmak istenirse, ilk kez batının dışında bir ülkenin batılı bir ülke konumuna gelerek çağdaş uygarlık düzeyini yakalama çabası olarak tanımlanabilir. Avrupa’nın yanı başındaki konumu ile Türkiye, haritada Avrupa’ya çok yakın durmasına rağmen, batılı ülkelerin araya koydukları mesafeler ve engeller yüzünden bir türlü Avrupa Birliği ile bütünleşememiş ve artık kesin olarak Avrupa kıtasından dışlanmıştır. Böylesine olumsuz bir aşamaya gelinmesinde sorumluluğu olan batılı ülkeler, Türkiye’yi dışlayıcı tutumlarını daha da keskin bir biçimde sürdürerek Atatürk’ün ülkesinin üzerine gelmişlerdir. Türkiye, Avrupa’ya girememiştir ama Avrupa Türkiye’nin içine girerek her alanda at koşturma hakkını elde etmiştir. Her gün yeni bir alışveriş merkezi açılırken Türkiye biraz daha Avrupa pazarı olmakta ama Türk işçileri ya da vatandaşları Avrupa ülkelerine giderek çalışma hakkını elde edememektedirler. Böylesine tek yanlı bir tutumu yanı başındaki Türkiye’ye karşı kararlı bir biçimde uygulayan Avrupa Mustafa Kemal’in ülkesini kararlı bir biçimde Kemalist rejimden uzaklaştırmağa çaba gösteren bir politikayı sonuna kadar izlemekte kararlı görünmektedir. Avrupa yönetim organlarından her gün Atatürk aleyhine çıkan karalar ya da açıklamalar bu durumun en açık göstergesi olarak kamuoyuna sürekli olarak yansımaktadır. Kemalizm Türkiye’yi Avrupa’ya taşımayı hedeflerken, Avrupa’nın böylesine bir girişime karşı çıkması ve Türkiye’yi kıtanın dışında tutacak bir biçimde Kemalizm’i ortadan kaldırmak istemesi Atatürk’ün Cumhuriyetini yeni bir dönemeç noktasına getirmiştir.

ABD ya da İsrail açısından Türkiye’ye bakıldığı zaman tıpkı Avrupa’nın tutumuna benzer bir yaklaşım öne çıkmaktadır. Avrupa Türkiye’yi doğu bölgesi, Asya ve İslam dünyası ile arasında bir geçiş noktası ya da tampon ülke olacak doğrultuda köprü olarak tutmağa çaba gösterirken, ABD’de Türkiye’yi Avrasya’ya giriş kapısı ya da merkezi coğrafyaya dönük bir askeri üs olarak görmektedir. İsrail ise İslam dünyasının ortasında bir Yahudi devleti olarak kurulurken, Türkiye’yi şemsiye olarak kullanmış ama şimdi Büyük İsrail aşamasına geçerken tüm İslam coğrafyasına egemen olabilecek bir model olan ılımlı İslam uygulamasına dönük bir laboratuar ülke konumunda yeniden kullanabilmenin çabası içine girmektedir. Böyle bir durumda, Türkiye’nin batılı müttefiklerinin hiç birisi Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin bir merkezi devlet olarak Kemalist yapılanmasını kabul etmemekte ve bu devlet modelini ortadan kaldıracak girişimleri birbiri ardı sıra dıştan dayatarak zorlamaktadır. Türkiye’nin batı uygarlığına yönelmesi için ortaya çıkmış olan Kemalizm’in bizzat batı tarafından dışlanması, Türkiye Cumhuriyetini yok olma tehlikesi ile karşı karşıya getirmiştir. Eskiden güvendiği dağlara kar yağan Türkiye dünyanın ortasında yalnız kalmış, yeni dönemin emperyalist politikalarının hedefi olarak her geçen gün daha da ağırlaşan bir dönüşüme zorlanırken, iç ve dış gerginlikler ile daha fazla karşılaşmıştır. Batıdan gelen küresel demokrasi rüzgârları Türk cumhuriyetini tasfiye ederken, insan hakları görünümündeki etnik ırkçılık da Türk ulusunun tarih sahnesinden silinmesi gibi bir riski öne çıkarmıştır. Atatürk’ü bir türlü anlamak istemeyen batılı emperyalistler onun Türk ulusuna bir miras olarak bıraktığı Kemalizm’i ortadan kaldıracak her türlü girişimi demokrasi, insan hakları ya da küreselleşme gibi karşı çıkılamayacak kavramlar üzerinden Türkiye’ye zorla dayatmışlardır.

Çin, Kemalizm’e Yaklaştıkça Güçlenecektir

Küresel sermayenin güdümündeki medya üzerinden sürdürülen saldırılar nedeniyle bir türlü Kemalizm’i batılılara kabul ettiremeyen Türkiye, yenidünya düzeninde yalnızlığa mahkûm edilirken, batının dışında kalan ülkeler ile beraber aynı kaderi paylaşmağa başlamıştır. Batı bloğunun dışında kalan doğu ve güney ülkeleri sürekli olarak batının küresel emperyalizmi ile boğuşmak zorunda kaldıkları için, emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşı vererek bağımsız bir devlet kurmuş olan Atatürk’ün ülkesini yakından izlemeğe ve anlamağa başlamışlardır. İşte Çin büyükelçisinin tam bu aşamada Kemalizm’i çok beğendiğini söylemesi ve kendisini doğu bölgesinin en büyük temsilcisi bir ülkenin temsilcisi olarak Kemalist ilân etmesinin anlamı büyük olmaktadır. Yıllarca bir sömürge olarak batı emperyalizminin sömürdüğü Çin’in yirmibirinci yüzyılda bir büyük ülke ve kutup merkezi olarak öne çıkmasının arkasında batı emperyalizmine karşı bir direniş olduğu görülmektedir. Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra geçen yirmi yıllık zaman dilimi içerisinde dünyaya kendisini tek kutup merkezi olarak kabül ettiremeyen Amerika Birleşik Devletlerinin karşısına Çin Halk Cumhuriyeti, bir karşı güç ve yeni bir süper devlet olarak ortaya çıkmaktadır. Batı emperyalizminin yüzlerce yıl sömürdüğü Çin’in bugün dünyanın yeni en büyük ülkesi olarak öne çıkması, küresel alanda bütün dengelerin bozduğu gibi daha farklı bir yenidünya düzenini de gündeme getirmektedir. Atatürk’ün söylediği gibi, güneşin doğudan doğduğu gibi, Çin mazlum ulusların içinden çıkarak, yeni dönemde eskiden batının sömürgesi konumunda olan doğu dünyasının temsilcisi olarak uyanmakta ve giderek büyüyen bir dev ülke olarak dünyanın kaderinde etkin olmaktadır. Yüzyıllarca bütün dünya ülkelerini sömürge olarak kullanan batılıların artık eskisi gibi emperyal politikalarına devam edemeyecekleri yeni bir döneme doğru gidilmektedir. Çin bu aşamada giderek büyüyen ekonomisi ile ABD’ye meydan okuyacak bir konuma gelmekte, bir doğulu ülke olarak da batılıların sömürgeci emperyalizmine karşı çıkmaktadır. Beş yıl içerisinde dünyanın en büyük ekonomik gücünün Çin olacağını bütün uluslararası kuruluşlar belirtmekte ve yenidünya düzeni kurulurken, Çin’in bir numaralı ülke olarak öne çıkacağı bir yapılanma yavaş yavaş dikkate alınmaktadır. Çin geleceğin büyük devi olarak hem batılı emperyalistlere karşı çıkmakta hem de yeni bir dünya düzeninin Çin merkezli oluşumu için bütün dünya ülkeleriyle çok yakın ekonomik ilişkilere girmektedir. Ucuz Çin malları Türkiye ile beraber tüm dünya piyasalarını giderek işgal etmekte ve bu yüzden ABD ekonomisi bile Çin’in izleyeceği politikalara bağımlı hale gelmektedir.

Günümüzde iki ayrı Çin yapılanması Çin devletinin çatısı altında bir arada yürütülmektedir. Bir tarafta eski sosyalist Çin devleti Pekin merkezli olarak varlığını sürdürürken, diğer yandan da Şangay merkezli bir yeni kapitalist Çin doğmaktadır. Tıpkı ABD’de olduğu gibi Washington’un yerini Pekin alırken, New York’un yerini de Şangay almaktadır. Batılı kapitalist sisteme karşı Asya ülkelerinin Çin’in öncülüğünde bir araya gelmesiyle oluşan Şangay örgütü her geçen gün gelişmekte ve tüm Asya kıtasını kapsayacak bir doğrultuda etkili olmaktadır. Hong-Kong gibi bir kapitalist devletin İngiltere tarafından Çin’e terk edilmesiyle başlayan yeni dönemde Çin, eski sosyalist devlet modelini korurken, diğer yandan da Şangay merkezli olarak sahil kentleri üzerinden deniz taşımacılığı ile dünya piyasalarına açılmaktadır. Rusya ile ABD’ye karşı başlatılmış olan yakın işbirliği giderek Şangay örgütü üzerinden bir büyük Asya birliğine doğru gitmekte ve iki büyük süper gücün dayanışmasıyla Asya kıtasının denetimi gene kıta güçleri üzerinde kalmaktadır. Bu nedenle kıtadan dışlanan ABD, Afganistan savaşı üzerinden kıtadaki varlığını korumağa çalışmakta ve bu aşamada Türkiye üzerinden Avrasya’nın Türk ülkelerini Çin, Rusya ve Hindistan gibi Asyalı devlere karşı kullanmağa dönük politikaları zorlamaktadır. Türkiye’nin ABD tarafından bir Truva atı olarak Türk ülkeleri üzerinden Avrasya bölgesine bir Truva atı olarak sürülmek istenmesi, gelecekte Çin’in önünü kesmek üzere bir Türk Birliğini Çin’in karşısına çıkarmaktadır. ABD bu durumu bilinçli olarak hazırlarken, Türkiye’yi bir askeri güç olarak Avrasya bölgesine sürerek, Afganistan üzerinden Çin’in önünü kesmeğe çalışmaktadır. Bu aşamada, yurtta ve dünyada barışı savunan bir Atatürk’ün antiemperyalist batı karşıtı savaşımının Çin açısından anlamı öne geçmektedir. Yüzyıllarca bir emperyalist saldırganlığı dünyanın merkezinde sürekli savaşarak sürdüren Osmanlı İmparatorluğuna karşı, Atatürk Türkiye’si antiemperyalist bir kurtuluş savaşı vererek barışçı bir politikayı merkezi coğrafyada batının saldırgan devletlerine karşı savunmuştur. Batı emperyalizmine karşı çıkmak ve buna karşı savaşarak bağımsızlığını elde etmek, bu doğrultuda direnişi sürdürerek batılı ülkelerin doğu bölgelerine gelmelerini önleme noktalarında Çin Halk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti benzer politikaları izlemişlerdir. Atatürk’ün tam bağımsız bir ulus devlet kurabilmek için batının Hıristiyan emperyalistlerine karşı verdiği ilk kurtuluş savaşı, tüm mazlum uluslar için olduğu kadar Çin için de bir öncü savaş olarak tarihteki yerini almış ve Çin’in bağımsızlığa kavuşması aşamasında bu büyük ülkeye yön göstermiştir. Çin Atatürk sonrası dönemde, Türk devletinin kurucusunu örnek alarak hareket etmiş ve tarihin ilk antiemperyalist savaşı olan Türk ulusal kurtuluşunu Çin okullarında derslerde yeni yetişen kuşaklara bir örnek olay ve öncü savaş olarak öğretmiştir. Bugünün Çin’in de orta öğretim kurumlarında okutulan tarih kitaplarında Atatürk ve Kemalizm ders olarak öğretilmekte ve antiemperyalist Türk bağımsızlık savaşı ulusal tam bağımsızlıkçı bir devlet yapılanması açısından tarihsel bir örnek olarak Çin’in yeni kuşaklarına aktarılmaktadır. Sömürgelikten uzun bir mücadele ile kurtulan Çin Halk Cumhuriyeti, doğu dünyasının en büyük gücü olarak dünya sahnesinde bir numaralı süper güç konumuna gelirken, Atatürk ve Kemalizm Çin eğitiminde yer almakta ve yol göstermektedir. Çinliler gelecekte bütün dünyaya yayılırken ve Çin merkezli bir dünya düzeni için çalışırken, Atatürk’ten gelen antiemperyalist tutumu bilinçli olarak izlemek durumunda olacaklardır. Batılı güçleri devre dışı bırakacak bir Çin gücü, diğer doğulu ve güneyli mazlum uluslar ve devletler ile bir araya gelerek dayanışmacı bir yeni tür küreselleşmeyi, batının emperyal amaçlı dayattığı kapitalist küreselleşmeye karşı harekete geçirecektir. Atatürk’ün dile getirdiği doğunun mazlum uluslarının batılı emperyal saldırganlığa karşı bir araya gelmesi ve birlikte mücadele etmesi düşüncesi böylece gerçekleşme yoluna girecektir.

Batının değerini bilemediği Kemalizm’e Çin’in sahip çıkması, bu doğrultuda Çin büyükelçisinin Türkiye’yi anlamağa çalışması ve Atatürk’e hak vermesi, günümüz Türkiye’si açısından son derece büyük bir önem taşımaktadır. Kemalist kimliği ile batı tarafından dışlanan, Avrupa tarafından içine alınmayan, ABD tarafından İslam dünyasını ele geçirmek için kullanılmak istenen ve İsrail tarafından bir bölgesel yeni düzen oluşturulabilmesi için parçalanmağa çalışılan Türkiye’yi içine sürüklenmiş olduğu yalnızlık ortamında Çin’in anlamağa çalışması, büyükelçi tarafından Atatürk’ün büyüklüğünün vurgulanmasıyla Kemalizm’in doğruluğu ve haklılığının anlaşılarak desteklenmesi, ister istemez Kemalist Türkiye’yi fazlasıyla doğuya doğru yönlendirmekte ve Çin ile yakınlaştırmaktadır. Tam bu aşamada batılı emperyalistlerin Uygur bölgesinde kışkırtmalar düzenleyerek Çin devleti ile Uygur Türklerini karşı karşıya getirmesi gibi bir büyük provokasyon bile bu durumu önleyememiştir. Batıdan dışlanan ve batı emperyalizminin çıkarları için komşuları üzerinden bir doğu savaşına sürüklenmek istenen Türkiye’nin, Çin ile karşı karşıya gelerek savaşmasının Türkiye kadar Türk dünyasının çıkarları açısından doğru bir gelişme olmayacağını hem Türk hem de Çin kamuoylularının görmesi gerekmektedir. İsrail ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda bir İran savaşına sürüklenmek istenen Türkiye’nin İran’ın arkasında destek olan rusya ve Çin ile de karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz bir durumdur. Bu nedenle, batıdan dışlanan Türkiye Kemalist kimliği ile Çin ile yeni bir diyalog sürecine girerken, kesinlikle her türlü savaş oyunu ve senaryolarından uzak durmak zorundadır. Çin devleti, büyükelçisinin ağzından Türkiye’nin kurucusu olan Atatürk’e karşı saygılı bir tavırı Türk kamuoyuna yansıtmış, Türkiye Cumhuriyetinin Kemalist kimliğini de antiemperyalist ve barışçı bir tutumu sergilediği için destekleyen bir yaklaşımı sergilemiştir.

Batı merkezli olarak dünyaya bakıldığında bir doğu devleti gibi görünen Türkiye’nin Kemalist devlet modeli aslında Avrupa ya da batı tipi bir devlet olmanın ötesinde daha çık Asya tipi bir devlet modeline benzemektedir. İkinci dünya savaşı sonrasında gündeme gelen soğuk savaş yıllarında fazlasıyla tartışılan Asya tipi üretim tarzı ve doğu devleti sorunu açısından Atatürk Cumhuriyeti ve Kemalist devlet modeli fazlasıyla tartışıma konusu olmuş ve bu doğrultuda epeyce eleştiri getirilmiştir. Ne var ki, Kemalist modeli ile bir türlü batı dünyası içerisinde eşit koşullarda bir üye devlet olarak yer alamayan Türkiye Cumhuriyeti, zaman içerisinde yavaş yavaş Asyalı köklerine doğru bir dönüşe geçmiştir. Dünya haritalarında ve Atlaslarda, Asya minör olarak yer alan Anadolu yarımadası aslında tarihsel kökleri açısından tam bir küçük Asya’dır. Avrupa Birliği sürecinde ve soğuk savaş yıllarında İsrail ve ABD’nin çıkarları yüzünden açıkça söylenemeyen bu durum günümüzde yaşanan olayların ortaya çıkardığı sonuçlar açısından artık inkâr edilemez bir açıklığa kavuşmuştur. ABD ve İsrail ikilisi Türkiye’yi Avrupa’ya kaptırmamak üzere İslam dünyasına yönelik bir hegemonya planında ılımlı İslam yapılanmasıyla kullanmağa çalışırken, Türkiye’nin Asyalı kökenini ve Türk devletleriyle yakınlaşmasını görmezden gelmeğe çalışmıştır. Beş yıllık bir zorlamadan sonra iflas eden ılımlı İslam projesinden sonra, Türkiye hızla Asyalı kökenlerine doğru sürüklenmeğe başlamış ve bu aşamadan sonra da Sovyet hinterlandında yer alan Türk dünyası ile yakınlaşma girişimleri en üst noktaya gelmiştir. Dünya konjonktüründeki bu yeni gelişme batılı ülkelerde Türkiye’nin ekseninin kayması gibi gösterilmeğe çalışılmış, ama yüzyıldır Türkiye Cumhuriyetinin batı dünyasından ısrarlı bir biçimde dışlanması üzerinde hiç durulmamıştır. Dünyanın jeopolitik merkezinde yer alan Türkiye Cumhuriyeti’nin batıdan dışlanmasıyla kendisine doğu, güney ve kuzey hatları üzerinde yeni müttefikler arayacağı gibi bir alternatifin görülmek istenmemesi, böylesine bir şaşkınlık durumunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Türk devleti de tıpkı diğer devletler gibi sahip olduğu jeopolitik konumunu siyasal bir bilinçle kullanarak, batıdan dışlanmasının alternatiflerini aramağa yöneleceğinin önceden hesaplanması gerekmekteydi. Kemalist kimliği ile batıdan dışlanan Türkiye, kimliğini koruyarak Asya bölgesindeki yeni yerini alabilmektedir.

Sonuç

Liberal kapitalist yoldan bugünkü durumlarına gelen batılı ülkeler açısından Kemalizm belki bir anlam ifade etmemektedir. Batılı ülkelerin Kemalist olmaları mümkün değildir ama Türkiye gibi batı emperyalizmine karşı savaşan diğer doğu ve güney devletlerinin Kemalist olmaları mümkündür. Bu nedenle, Çin Kemalizm’i kendisine daha yakın görmekte ve büyükelçisinin ağzından bu mesaj Türk kamuoyuna iletilmektedir. Batı ile savaşarak dünya sahnesine çıkan Kemalist Türkiye’nin devlet modeli, Türk ülkeleri, İslam devletleri ve diğer Asya ülkeleri açısından örnek alınacak bir devlet yapılanmasıdır. Atatürk’ün zamanında yapmış olduğu girişimlerin benzeri var olma mücadelesini tüm doğu ülkeleri batı emperyalizmine karşı yürütmektedir. Bir anlamda onlarda tam bir Kemalist var olma mücadelesinin izleyicisi durumundadırlar. Mustafa kemal Atatürk kurmuş olduğu çağdaş cumhuriyet ve halk egemenliği modeliyle ve ulusal ve üniter devlet yapılanmasıyla doğunun bütün mazlum uluslarına olumlu bir örnek oluşturarak önderlik yapmıştır. Nehru, Tito ve Sukarno gibi ulusal önderler Atatürk’ün izinden giderek bağımsızlıkçı bir üçüncü dünya hareketini dünya sahnesine taşımağa çalışmışlardır. Kemalizm batı emperyalizmine olduğu kadar Sovyet yayılmacılığına da karşı çıkmış ve böylece üçüncü dünyacı bir doğu hareketinin gündeme gelmesini sağlayan antiemperyalist bir yönelişin önünü açmıştır. Sovyet sisteminin dağılmasından sonra öne çıkan Çin üçüncü dünyacı doğu hareketinin öncüsü konumuna gelmiş ve bu çizginin ilk önderi olan Mustafa Kemal Atatürk’ün çizgisinde batı hegemonyasına karşı tam bağımsızlığın bayrağını taşımağa başlamıştır. Dünyanın en büyük ekonomik gücü konumuna gelmekte olan Çin’in önderliğinde yeni bir dünya düzeni kurulurken, Atatürk’ten miras kalan Kemalizm, bütün dünya halklarına ve ulus devletlerine barış içerisinde eşitlikçi ve dayanışmacı bir alternatif yenidünya düzeninin yolunu aydınlatmaktadır. Çin büyükelçisinin Kemalizm’e sahip çıkmasının arkasında böylesine bir tarihsel neden yatmaktadır. Çinlilerin gördüğü bu gerçeği Türk ulusunun tüm fertlerinin artık farkında olması gerekmektedir. Aksi takdirde, batılı emperyal devletlerin siyasal oyunlarına alet olmaktan Türkiye bir türlü kurtulamayacaktır. Atatürk’ün uyguladığı karma ekonomi modeli ile ABD’nin tekelci şirketlere teslim olmuş kapitalist ekonomisini geride bırakan Çin deneyinin başarısı, Kemalist çizgide bütün dünya ülkelerine yön göstermektedir. Çin’in güçlenmesiyle ve dünya sahnesinde öne geçmesiyle, Kemalizm daha çok konuşulmağa ve tartışılmağa başlanacak ve Atatürk’ün deneyimleri ile modeli tüm doğu ve güney ülkeleri için yol gösterici olacaktır. Batının dışladığı Kemalizm’e Çin’in öncülüğünde doğu ulusları ve devletleri sahip çıkacak ve böylece Türkiye cumhuriyeti de Kemalist modeli ile yirmi birinci yüzyılda yoluna daha kolay devam edebilecektir. Atatürk’ün, yurtta ve dünyada barış ilkesiyle Türkiye hem komşularıyla hem de Asya’nın doğulu ülkeleriyle işbirliği içerisinde daha güvenlikli bir ortama sahip olabilecektir. Yeni süper güç olarak Çin’in bu durumun farkına varması ve böylesine bir dayanışma düzeni için harekete geçmesi dünya barışı açısından olumlu katkılar sağlayacaktır. Yeni bir dünya düzenine geçilirken Çin’in önderliğinde bir doğu yapılanması dünya dengelerinin kurulması açısından öne çıkmakta ve Türkiye’nin Kemalizm uygulaması Çin ile birlikte tüm doğu ülkelerine yol göstermektedir . Çin’in yeni süper güç olarak dünyayı yönlendirme şansını elde etmesi , Çin’in Türkiye’deki Kemalizm deneyini dünya gündemine taşımasına giden yolu da açmaktadır . Kemalizm’in antiemperyalist ve laik ulus devlet modeli , sömürgeci batı modeline karşı Çin’in önderliğinde dünya ulusları için bir alternatif yol olarak öne çıkacaktır .

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Sorun Zincirinin Kritik Halkası Akdeniz ve Tükiye’nin Durumu


Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Sorun Zincirinin Kritik Halkası Akdeniz ve Türkiye’nin Durumu

16 Eylül 2020

Bugünlerde gerek Libya ve Suriye, gerekse Türkiye’nin Akdeniz’de geçen yılın son iki ayında ilan edip onadığı Libya-Türkiye Deniz Sınır Anlaşması ve doğal gaz aramaları yine çok taraflı müzakerelerin gündeminde.

Tarafların geçici veya kalıcı uzlaşma zeminlerinde buluşması, ortak bir strateji arayışına girmeleri, sıcak çatışmaların önüne geçmek için zaruri. Müzakere masalarına oturmadan önce, art niyet ve ön koşullardan vazgeçilmesi, karşılıklı sorun ve sıkıntıların ortaya konması, güven tazeleyici jestlerin teatisi ve tarafların birbirine eşit, dengeli ve makul zaman tanıması gerekli.

Doğu Akdeniz’de barışçıl çözüm odaklı bir yaklaşım geliştirilebilmesi için, önce sorunların kökenindeki gerçek amaçları saptamak, niyetleri okumak önemli. Türkiye ve Yunanistan; Türkiye ve Mısır; Türkiye ve İsrail arasındaki sorunlar sadece bir enerji kaynakları paylaşımı, deniz sınırları ve alanları rekabeti sorunu mu? Yoksa özellikle Yunanistan, Kıbrıs ve Türkiye açısından hem salgınla mücadelede, hem de ulusal ekonomi yönetimindeki beceriksizlikleri örtbas etmek için, bölgesel çatışmaları fitilleyerek ulusal kamuoylarını oyalama taktiği mi? Sorunlara karşı siyasilerin takındıkları ideolojik yaklaşım farklarının pragmatik amacında bu art niyetler görülürse, uzlaşmalar daha kolay sağlanır mı? Bu soruların hepsini ve aynı anda cevaplamak zor. Ama bildiğim bir şey varsa, o da hiç kimseye faydası olmayacak çatışmaların önüne geçilebilmesi için tarafsız bir mekanizma oluşturulması için geç kalınmamalı.

Eski Defterleri Yoklamanın da bir Mantığı Olmalı

Daha somut olmak gerekirse, çıkan, çıkarılan ve üzerine körükle gidilen yangınların ne kadarı çözümü zor topografik gerçeklere dayanmakta? Neden geçen yüzyılın anlaşmalarla sonlandırdığı düşünülen tarihi hesaplar, yeniden, siyasilere günlük malzeme oluyor? Ama bu sorunların ne kadarının kişisel kaprislerle, insanları ulusal hedefler etrafında saf tutmaya, muhalif düşünce ve açıklamaların önünü kesmeye, basit akıl yürütmeyi bile vatan haini ilan etmeye yönelik olduğunu ayırt etmek gerekli. Tabii en önemlisi siyasilerin iktidarlarını pekiştirmek için uzak veya yakın cephelerde çatışma çıkarmayı ve hatta bunları bahane göstererek seçim ertelemek, ömür boyu iktidarını ilan etmek girişimlerde bulunup bulunmayacaklarını düşünmek gerek. Ülkenin askeri ve sivil kaynaklarını, tam da küresel bir mali krizin, bölgesel,ulusal iktisadi, siyasi ve toplumsal inişin keskin yamacında, uzak cephelere tahsis etmenin amacı,orta veya uzun vadeli ali çıkarlar söz konusu olsa, bunun bir akil değerlendirmenin ve stratejik öngörünün ürünü olması gerekir.

Eğer, böyle bir öngörü olsaydı, Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanları (DYA) ile ilgili sınır belirlemek için hiç on beş-on altı yıl beklenir miydi? Yoksa 2010 öncesinde, Suriye ile ilişkiler ortak bakanlar kurulu toplantısı yapacak kadar içli dışlı, Beşar Esat’a “kardeşim” diyecek kadar içten ve sıcakken, Suriye ve hatta Lübnan ile DYA anlaşmaları kotarılmaz mıydı?

Türkiye’ye karşı hiçbir vefa borcu hesabı gütmeyen ve hatta imparatorluğun Filistin cephesi yenilgisinde amil rol oynayan Filistin’in haklarını savunacağım diye, 2010 da Mavi Marmara harekâtı ile İsrail-Türkiye ilişkileri bam teli gibi gerilecek yerde, o ülke ile işbirliği yapmak mümkün değil miydi? Yoksa İsrail’i önce Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan’ın, sonra da İran tehdidini bertaraf etsin diye Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin(BAE) kucağına atmak başka bir hesap mıydı?

Sudan’da El Beşir’i, Venezuela’da Maduro’yu desteklemekte ve Mali’ye darbe sonrasında heyet göndermekte beis görmezken, El Sisi’ye diktatör diye saldırmak yerine, Mısır ile işbirliği yapmanın ulusal menfaatlere katkısı daha fazla olmaz mıydı? Hem Mısır, hem İsrail ile 2010 öncesinde DYA anlaşmaları imzalanabilseydi, şimdi Türkiye daha mı güçlü olurdu?

Çözüme Odaklanmak için

Şimdi Fransa, İspanya, Yunanistan, Kıbrıs, Malta ve Portekiz Türkiye’ye karşı, geçen haftadan (9 Eylül 2020) beri saf tutmakta. Hal böyleyken Akdeniz’de tamamen yalnızlığın pençesinde kıvranmamak, sadece Rusya ve AB den kavga ile ayrılan İngiltere’den medet ummanın muhtemel maliyetlerinden kaçınmak için bir an önce Türkiye’nin ve Akdeniz’deki muhalif ve muhatapları ile atacağı adımlar olmalı. Çözüm önerileri yuvarlak masa toplantılarında sarahaten konuşulmalı ve ortak çıkar paydalarına odaklanılmalı. Tabii bunun için başta Yunanistan olmak üzere tüm Doğu Akdeniz kıyıdaş ülkelerinin de olumlu adımlar atması önemli. Bunlar:

Yunanistan Açısından: Yakın bir tarihe kadar Yunanistan ile Türkiye arasında Doğu Akdeniz’de doğrudan bir anlaşmazlığın olmadığını hatırlamalı (Girit güneyindeki Gavdos Adası hariç ki 1997 yılında kesin bir çözüme erişilmişti). Bu konuda Yunanistan kendi hesabına neden şimdi Türkiye ile doğrudan çatışma isteğine kapılmıştır?Bence bunu sorgulamalı. Ayrıca hem Türkiye, hem de Yunanistan 1999 depremi sonrasında ulaştıkları dostluk ve dayanışmayı hiç unutmamalı ve bu Papandreou-İsmail Cem mirasını gözleri gibi korumalı.

Geçen ay Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan DYA belirleme anlaşması, Türkiye ile müzakerelerin sağlıklı başlayabilmesi için dondurulmalı. Buna karşılık Türkiye’nin Kasım 2019 da Trablus hükumeti ile imzaladığı, fiili önemi meşkûk DYA anlaşması da en geniş sınırı gösterecek şekilde, referans olarak alınmalı. Bu müzakerelerde dış sınır olarak kabul edilmeli ve etrafında uzlaşma alanları saptanmalı (nitekim Türkiye sismik araştırma gemisini belirlenmiş sınırın yaklaşık 300-340 km doğusuna göndererek kendisine göre bir iç sınır tespitinde bulunmuştur).

Tüm Doğu Akdeniz Kıyıdaş Ülkeleri Açısından: Tüm Doğu Akdeniz kıyıdaş ülkeleri ortak bir amaç saptamalı. Bunun için hepsine eşitlik, adalet ve nispi denge ilkeleri gözetilereken ortak çıkarı sağlayacak işbirliği alanları düşünülmeli. Hepsi için aynı kurallar geçerli olmalı.

Doğal gaz ve petrol aramaları pahalı ve zaman isteyen projeler olduğu cihetle aslında ulusal kaynakların israf edilmeden kullanılabilmesi için teknik, mali ve lojistik işbirliği açısından gayet uygun projelerin bulunabileceği açıkken çatışma psikolojisinden çıkılmalı.

Devletle rarasında 740-750 km den az kıyı mesafesi olduğunda(ve adalar dolayısı ile çakışma alanları varsa) deniz sınırlarının müzakere ile ve hakkaniyete dayanarak belirlenmesi esası makul ve kabul görmüş bir kural olarak yeniden hatırlanmalı. Bu nedenle, ince ayarın ikili görüşmelerle yapılması ve çok taraflı müzakerelere bu ayar ile gidilmesi iyi olur.

Çok taraflı görüşmelerde şahsen AB, ABD, Fransa, Rusya veya hatta Almanya’nın arabulucu olmasından, farklı nedenlerle bir fayda ummuyorum. Bu ülkeler sadece yaraya tuz basıp, koşulları kendi lehlerine yontmaya çalışacak özellikte ve her koşulda bölgesel çatışmalardan nemalanan ülkeler. Bu nedenle, eğer önümüzdeki haftalardaki ikili görüşmeler, yakın bir tarihte çok taraflı ve teknik görüşmelere imkân hazırlarsa, bunlara Japonya veya Güney Kore gibi bölge dışı ülkelerin yön vermesinin tarafsızlık açısından fayda sağlayacağını düşünmek iyi bir fikir olabilir.

Mısır Libya için oyun değiştirici ve Libya’nın iki tarafını barıştırıcı bir ülke rolü oynayabilir. Dolayısı ile El Sisi’nin tarihin bu dönemecinde, Mısır’ın Libya ile olan eski hesaplarını bir kenara bırakarak, Haftar ve Sarraj’ı uzlaştırmayı hedeflemesi, bunun için Tobruk temsilciler meclisi başkanı Akila Saleh’ten destek alması ve ateşkesin devamını güvenceye alması iyi olur.

Türkiye Açısından: Türkiye’nin Mısır ve İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi, kendisine önemli bir açılım sağlayacaktır.Akdeniz yalnızlığını hafifletecektir. Bu bağlamda, Türkiye “inatla murat olmaz”atasözünün değerini hatırlamak zorunda. Ama bunun için de Türkiye mutlaka Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na(East Med Gas Forum) a katılmaya davet edilmeli. Bu daveti İsrail’in yapmasının uygun olduğu düşüncesindeyim.

Yeni bir İsrail-Türkiye yakınlaşması Doğu Akdeniz’de oyunun yönünü çatışmadan barışa doğru çevirebilir. Buna BAE’nin İsrail ile imzaladığı anlaşmanın da bir engel olduğunu sanmıyorum. Eğer istek ve kararlılık varsa, yolu da bulunur.

Aynı şekilde Türkiye, Mısır ile uzlaşmanın ve bu ülke ile ortak deniz çıkarlarının belirlenmesi için bir yol arayışı içine girmeli. Kişiselleşmiş siyasi güç rekabeti ile tırmandırılan güvensizlik, mesafeli ve ortak çıkar odaklı görüşmelerlerayına oturtulmalı. Bunun için öncü heyetler için Mısır’ın çok itibar ettiği isimleri kendi emekli dışişleri ve askeri kadrolarımız arasında bulabiliriz.

Türkiye- Libya DYA anlaşması özellikle Libya lehinedir. Tobruk yönetiminin ve General Halife Haftar’ın bunun ayırdında olmaması, anlaşılabilir bir şey değil. Dolayısı ile bir şekilde Haftar ile Sarraj hükumetinin uzlaşma şifresi, Haftar’ ın bu konuda ikna edilmesinden geçmektedir.

Türkiye- Libya anlaşması esas itibarı ile tüm Akdeniz kıyıdaş ülkelerine bu savaş yorgunu ve perişan Akdeniz ülkesinin DYA alanlarına saygı göstermeye davet olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle Yunanistan ve Mısır bir an önce hiçbir ön koşul olmadan Libya ile DYA anlaşmaları imzalayarak, bu ülkenin deniz haklarına saygı gösterdiklerini ispat etmeliler.

Ayrıca bunu yapmadan Girit açıklarında herhangi bir arama faaliyetine girişmekten imtina etmeliler. Mısır ve Yunanistan’ın Libya ateşkesinden yana tavır sergileyerek Trablus ve Tobruk arasında bir uzlaşmaya zemin hazırlamaya yardımcı olması, bu iki ülkenin Türkiye ile uzlaşmasına da katkıda bulunabilecek bir adım olur. Tabii Türkiye de, Libya’da kanayan yarayı durdurmaktan yana ise.

Çatışmasızlık ve Barış, Çatışma ve Savaşa Tercih Edilmeli

Tabii bölünmüş bir Libya’yı ve perişan bir Suriye’yi Ankara siyasi ikbal aracı olarak görüyorsa, bu bakış açısı hatasından artık uygun bir diplomatik manevra ile geri atması ülke çıkarına olacaktır. Ne Libya, ne de Suriye veya Doğu Akdeniz Gaz paylaşım sorunları, Türkiye’yi bölgesel bir güç yapacak hamleler değildir. Hiçbir zaman da olmayacaktır. Çatışma alanları Türkiye’nin sadece ekonomik gücünü siyasi saygınlığını ve askeri güvenilirliğini aşındırmakta. Yeterince geri dönüşü olmayan adım atılmıştır. Yenilerinden özenle imtina edilmelidir.

Bununla birlikte, Türkiye hep Akdeniz’de adil ve hakça bir kaynak paylaşımından söz etmektedir. Haklı bir yaklaşımla, neden diğer kıyıdaş ülkeler, ellerini kollarını sallayarak sismik araştırmalar yapabilirken, kendisinin ve Kuzey Kıbrıs’ın bundan mahrum bırakılmak istendiğini anlayamadığını belirtmektedir. Doğu Akdeniz kıyıdaşlarından kaynaklanan engelleme çabalarını kabul etmemekte ve meşru haklarını her zaman savunacağını açıklamaktadır. Bu arada her zaman için kaynak paylaşımında, nispi yararlanma (proportionality) ilkesine ve eşit uzaklık koşullarına uyma sözü vermektedir. Bunlar Türkiye’nin taraflarla müzakere masalarına oturmak konusundaki iyi niyetini göstermektedir.

Ayrıca Türkiye, bir kuruluş ve varlık güvencesi olarak kabul ettiği Lausanne anlaşması kurallarını ihlal ederek ulusal kıyılarına sadece birkaç kilometre uzaklıkta bulunan adaları silahlandıran Yunanistan’ın bu faaliyetlerini durdurmasını istemektedir. Statüsü belli olmayan ada ve kayalıklara sivil, asker ve canlı hayvan çıkaran Yunanistan’ın bu girişimlerini ağır tahrik, kıyılarına ve Kuzey Kıbrıs’ın varlığına tehdit olarak kabul ettiğini mükerreren açıklamaktadır. Başta Birleşmiş Milletler, NATO, ABD ve AB nin bu açıklamalara duyarsız kalmasının nedeni anlaşılabilir bir durum değildir.

Ancak bu noktada, Türkiye’nin “gambot diplomasisi” ni kendisinin ve Kuzey Kıbrıs’ın güvenlik endişeleri yüzünden fiilen sürdürmekte olduğunun dünyaya anlatamamasının nedeni sorgulanmalıdır. Ankara’nın uluslararası platformlarda neden siyasi saygınlık kaybına uğradığı sorusu mutlaka ciddi bir şekilde ele alınmalıdır.

Ayrıca Türkiye ekonomik olarak güçsüzleştikçe, toplumsal olarak kamplaştırıldıkça ve ideolojik saplantıların peşine takıldıkça, karşısına çeşitli tuzaklar ve ayırımcı muameleler çıkmasının kaçınılmaz olduğu artık fark edilmeli ve artık salgın sonrasında gerçekleşebilecek bir toparlanma ile yeniden kazanacağı ekonomik gücünü, önce kendi ulusal refahı, insanının iyi ve çağdaş eğitimi için kullanması hedeflenmelidir.

Ama en önemlisi, Akdeniz’de silahlı bir çatışma mutlaka engellenmeli.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Prof. Dr. Kemal İnat : Zehirli ilişkiler!


Prof. Dr. Kemal İnat : Zehirli ilişkiler!

16.09.2020

E-POSTA : info

Almanya ile Rusya arasındaki Navalny krizi her geçen gün büyüyor.

Almanya’daki bazı çevreler, Rus muhalifin zehirlenmesi olayının sorumluluğunu Putin yönetimine yükleyip Berlin’in buna tepki olarak gerekli adımları atmasını isterken, Rusya meseleyi kendisine karşı bir karalama kampanyasının ürünü olarak görüyor.

Navalny’nin zehirlenmesinin Almanya-Rusya ilişkilerini de zehirlediği kesin.

Bugüne kadar Rusya ile ilişkiler konusunda oldukça temkinli olan, Moskova ile doğrudan karşı karşıya gelmek istemeyen Berlin’in zehirlenen Rus muhalifi ülkesine getirirken bu ilişkileri de riske attığı açık. Almanya bu kararı, söz konusu riski bilerek alacak kadar tecrübeli bir başbakana sahip.

Bu durumda sorulması gereken soru, Navalny’yi tedavi için ülkesine getiren Almanya, bu eylemiyle birlikte Rusya ile ilişkilerinde yeni bir aşamaya mı geçti?

Bu sorunun cevabını vermek için Rusya ile “zehirli ilişkilere” sahip bir başka ülkeye bakmak aydınlatıcı olur.

İngiltere’nin Litvinenko ve Skripal olayları sırasında Rusya ile aşırı gerilen ilişkileri hâlen sorunlu bir şekilde devam ediyor.

Eski Rus ajanı Alexander Litvinenko’nun 2006 yılında İngiltere’de polonyum ile zehirlenip öldürülmesinin ardından İngiliz hükûmeti Rusya’yı suçlamış ve iki ülke arasında ciddi bir gerginlik yaşanmıştı. Bazı Rus diplomatlarının sınır dışı edilmesi ve Rus gizli servisi ile iş birliğinin sonlandırılması İngiltere’nin Moskova’ya karşı yaptırımlarından bazılarıydı. Ancak Rusya ile ekonomik ilişkileri çok fazla riske etmek istemeyen Londra daha fazla yaptırımdan kaçınmıştı.

2018 yılında Sergei Skripal ve kızı Julia’nın İngiltere’de bir tür sinir gazı olan noviçok ile zehirlenmesi olayı İngiltere ile Rusya ilişkilerinde daha büyük bir krize yol açmıştı. Litvinenko gibi, eski bir Rus ajanı olup sonrasında İngiliz istihbarat servisi MI6 için çalışan Skripal’in kızıyla birlikte zehirlenmesinden Rus yönetimini sorumlu tutan İngiliz hükûmeti hem kendisi Moskova’ya karşı yaptırım uygulamış hem de AB ve NATO müttefiklerini bu konuda harekete geçmeye çağırmıştı.

İngiltere 23 Rus diplomatı sınır dışı ederken Rusya da aynı sayıda İngiliz diplomatı sınır dışı ederek tepki vermişti. Ancak aralarında ABD’nin de olduğu birçok Batılı ülke İngiltere ile dayanışma hâlinde hareket edip Rus diplomatları sınır dışı ederek Moskova’ya karşı tavırlarını sertleştirdiler.

Buna rağmen yaşanan Navalny hadisesi Rusya ile Batılı ülkeler arasındaki ilişkilerin “zehirli” bir şekilde süreceğini gösterdi.

Litvinenko ve Skripal olaylarından farklı olarak bu defa zehirlenen kişi bir Avrupa ülkesi topraklarında değil, Rusya’da zehirlendi. Ayrıca Litvinenko ve Skripal taraf değiştirip İngiliz gizli servisi için çalışmışlardı. Navalny ise aktif bir şekilde Rusya’da siyaset yapan muhalif bir politikacı.

İngiltere için, İngiliz gizli servisine çalışan birilerinin kendi topraklarında zehirlenmesine tepki vermemek kaçınılmazdı. Ama Rusya ile yakın ekonomik ilişkilere sahip Almanya’nın Navalny meselesinde devreye girmesi bir zorunluluk değil tercihtir.

Eğer Navalny’nin Almanya’ya getirilmesi kararı acemice alınmış bir karar değilse Berlin’in Moskova’ya karşı politikasını sertleştireceğinin habercisidir. Bu olayın, yüzde 95’i tamamlanmış Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hattına muhtemel etkileri daha şimdiden Almanya’da yoğun bir şekilde tartışılıyor.

Bu gelişmeyi gerekçe göstererek söz konusu boru hattını iptal edip bu konudaki Amerikan yaptırımlarından kurtulmayı düşünenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Öte yandan Almanya’nın, Putin’in en ciddi rakibi olarak gösterilen Navalny’yi destekliyor görüntüsü Moskova’da ciddi bir rahatsızlığa neden oluyor.

Almanya-Rusya ilişkilerini zorlu bir kriz bekliyor. Bu krizin nasıl seyredeceği bütün Avrupa-Rusya ilişkilerini ve hatta Almanya’nın ABD ile ilişkilerini etkileyebilir.

Bu krizden etkilenmesi muhtemel ülkelerden biri olan Türkiye’nin de Rusya’nın Almanya ve diğer Avrupa ülkeleriyle “zehirli ilişkilerini” yakından takip etmesi gerekiyor.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : Kültür Başkenti Ankara


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : Kültür Başkenti Ankara

Kent Ve Kültür

Türkiye yeniden kentleri ve kent sorunlarını tartışılmaya başladı. Cumhuriyet rejiminin getirdiği çağdaşlaşma akımı ülkemizde kentleşme olgusunu da öne geçirmiştir. Özellikle son yıllarda nüfusun hızla artmasıyla beraber kentleşme olduğunun da daha yoğunlaştığını ve ülkemizdeki gelişmelerde belirleyici ana etkenlerden birisi durumuna geldiğini görebiliyoruz. Kent deyince akla altyapıdan başlayarak hemen hemen her konu gelmesine karşın, kentleşmenin temelinde yatan kültür olgusu nedense görmezden gelinmiştir. İllerin özel veya genel yönetimlerinin yanı sıra yerel yönetimlerin de kültür konusuna yeterince eğildikleri ve üzerlerine düşen kültürel işlevleri gerektiği gibi yerine getirdikleri söylenemez. Başlı başına kültür olayı olan kenti ve kentleşmeyi kültürel süreç dışında düşünebilmek olanaksızdır.

Yeni göreve gelen yerel yönetimler artık, kent yönetimini daha çok kültürel ağırlıklı biçimde ele almak durumuyla karşı karşıyadırlar. Her türlü baskıya ve engele karşın gene de Türk kültürü önemli gelişmeler göstermekte ve ulusal düzeyde etkin olmaktadır. Kültür Bakanlığını yeniden örgütleyerek bu gelişmelere gereken önemi veren devletin yanı sıra yerel yönetimlerin de benzer bir yaklaşım izlemesi ve kültür konusuna gelecekte daha fazla önem vermesi beklenmektedir. Aslında Belediyeler yasasının belediyelerin görevlerim sayan ilgili maddeleri, diğer alanların yanı sıra belediyelerin kültürel görevlerine de yer vermektedir. Belediyelerin yüze yakın görevleri arasında gençler için tesisler kurmak, tiyatro, sinema, müze ve benzeri kuruluşları açmak, halk için kitaplık ve okuma salonları açmak, özel yeşil alanlar oluşturmak, sokak ve meydanları özel planlara göre yeniden düzenlemek gibi işlevler yasada sayılmıştır. Kültürel gereksinmeler açısından yetersiz sayılsa bile, yasa koyucu yerel yönetimlerin kültürel işlevi olduğunu ve bu alanda belirli görevleri bulunduğunu kabul etmiştir. Toplumsal gereksinmeler kadar yasal düzende yerel yönetimlerin kültürel görevlerine ağırlık vermesine karşın günümüze kadar izlenen belediyecilik deneylerinde ciddi bir kültürel etkinlik yürüten örnek olaylar pek görülememiştir.

Belediyeler, kültür denince daha çok festival veya şenlik düzenlemeyi hizmet olarak görmüşler ve her bölgenin özelliğine göre çeşit çeşit organizasyon çirkinlikleri ve ilkellikleri gündeme gelmiştir. Yağlı güreş düzenlemeden karpuz festivaline, turistik şenlikten Atatürk’ün geliş gününü kutlamaya kadar çok farklı uygulamalar birbirini izlemiş ve Kültür Bakanlığının kültürel etkinlikleri destekleme fonu yerel yönetimlerin gelişi güzel festival düzenleme talepleri ile işlevi dışında kullanılmaktadır. Bakanlık yönetimi de siyasal nedenlerle bu tür taleplere karşı yeterince kararlı bir tutum izleyememekte ve ülkedeki diğer ciddi kültürel etkinliklerin desteklenmesi için ayrılan önemli miktardaki fonlar belediyeleri siyasal amaçlı düzenlemeler ile amaç dışı kullanılmaktadır. Demokratik süreç içinde ortaya çıkan bu olumsuz gelişimin olumlu bir yöne aktarılması konusunda şimdiye kadar ciddi bir uygulama göze çarpmamaktadır. Artık, bakanlığın yetersizliği karşısına yerel yönetimlerin daha düzeyli ve kültürel ağırlıklı tutumları şenlikler yozlaşmasına karşı düzeyli seçenekler geliştirebilmelidir.

Ülkemizde demokrasinin gerçek anlamda beşiği olan yerel yönetimler kendi yörelerinin halkı ile beraber kültür ile de bütünleşmelidirler ama giderek yozlaşma eğilimleri gösteren kitlesel kültüre de siyasal gelişmeler nedeniyle teslim olmamalıdırlar. Nitekim son yıllarda bölge halkını hoşnut kılmak amacıyla panayır veya festival düzenlemenin adı çok siyasal veya ekonomik yaklaşım içinde değerlendirilmesi beraberinde yozlaşma eğilimlerini de gündeme getirmiştir. Babalar düzeninde inşaat işçileri yıldız sanatçı durumuna gelebilmekte, eğlence dünyası toplumun gereksinmelerini geri plana atarak kendi gelişme eğilimleri doğrultusundaki sanatçıları ve sanatı topluma empoze edebilmekte magazin basınının öne çıkardığı ve bu yük merkezlerdeki sermayedarların yatırım yaptıkları kültür giderek toplumda yayılmakta, bilinçli kültür politikasından uzak bulunan yerel yönetimlerde bu tür bir gidişe teslim olarak kendilerinden beklenen kültür ve sanat görevlerini yerine getirememektedirler. Kitle kültürü popüler kültürü arka plana sürerlerken, halkın gerçek temsilcisi olmak durumundaki belediyelere kendilerinden beklenen önlemleri alamamaktadırlar.

Zamanımızda hemen hemen tüm siyasal araştırmalar birer kültür sistemi analizi biçiminde yönlendirilirken ülkemizdeki bilim ve yönetim merkezleri bu düzeyin çok gerilerinde kalmaktadırlar. Geleceğin dünyası ve toplumun oluşmasında kültür yeni yeni işlevler kazanırken, Türkiye çok önemli katkılar sağlamış olan bilinçli kültür politikalarından ülkemiz halen yoksun bulunurken yerel yönetimlere bu boşluğu doldurmak açısından önemli görevler düşmektedir. Bir türlü kurumlaştıramadığımız demokrasinin kültürün öncelikle yerel yönetimler aracılığı ile toplumsal tabana yaymak gerekmektedir. Bu açıdan belediyeler kendi çatılan altında geniş kültürel örgütlenmelere gitmek ve yörelerindeki kültür sanat adamları ile işbirliği düzeni oluşturarak halkın gereksinmeleri doğrultusunda harekete geçmelidir.

Yerel yönetimlerde oluşturulacak kültür birimleri, sanatın her dalında çalışmalar yapabilmek için alt birimlere sahip olmalıdır. Uzman sanatçı ve bilim adamlarından oluşturulacak kültür komisyonları sürekli çalışmalı ve yerel yönetimlerin etkinliklerini planlama ve programlama işlevini üstlenmelidir. Her belediye kendi bölgesinde bir kültür merkezi açmalıdır. Büyük ve çeşitli etkinlikler için elverişli yapılarda açılacak kültür merkezleri yörenin önemli merkezi düzeyine getirilmeli, belde halkının tanışması, kaynaşması ve dayanışma içine girebilmesi açısından etkin bir çalışma düzeni içine sokulmalıdır. Bölgenin önde gelen özel sektör kuruluşlarının desteği ile belediyeler belde kültürünü üst düzey de örgütleyecek ve siyasal gelişimlerin dışında yürütecek birer vakıf kurmalı ve vakfa önemli bir maddi kaynak yaratmalıdırlar. Vakıf düzeni ile bölge kültürünün daha bağımsız ve iç dinamikleri doğrultusunda özünde uygun gelişmeler gösterebilmesi sağlanabilir. Şirketlerin kazanç düşüncesi, derneklerin istikrarsız yapısı nedeniyle vakıf modeli kültürün bağımsız ve özgün gelişebilmesi açısından son derece yararlıdır. Yerel yönetimlerin öncülüğü ve desteği ile böylesine vakıflar yaygınlaştırılmalıdır.

Her bölgenin kendi özel yapısı ve koşullarına göre bazı öncelikli kültürel projeler hazırlanabilir ve uygulamaya aktarılabilir. Ülkemizin tarihsel zenginliği göz önüne alınırsa, bölgedeki tarihsel zenginliklerin korunması, ortaya çıkarılması ve turistik amaçlı düzenlenmesi müzelerinin oluşturulması ve bu amaçla tarihsel binaların restore edilerek yeniden kullanılmasına ağırlık verilebilir. Kent içindeki tarihsel binalar yeniden düzenlenerek birer kültür merkezi veya turistik yapı olarak halka açılabilir. Bölgenin geleneksel sanatlarını ve kültürel değerlerini sergileyen kültürel merkezler kurulabilir. Sanatçılar ve sanatla uğraşanlar için kentin belirli bölgesinde özel semtler kurulabilir. Kentin önemli yollan veya meydanları sanatsal amaçlı olarak yeniden yaya bölgesi olarak düzenlenebilir. Doğal güzelliklerin olduğu yerlerde kurulacak park ve bahçelerin içinde kültür ve sanat yapılarına yer verilebilir. Tarihsel anıtsal ulusal parklar içinde yeniden düzenlenerek gezi alanı biçiminde turizme açılabilir. Eskiden kalma büyük binalar halk kitaplığı biçiminde çalıştırılabilir. Kurulacak kültür vakıfları belediyelerin ilgili birimleri ile beraber hem de bu tür tesislerin işletilmesini hem de festival gibi düzenlemeleri yürütebilirler.

Her belediye kendi bölgesi için bu tür projeleri bir an önce uygulamaya aktarırsa başarısı daha da artacaktır.

Kültür Başkenti Olmak İçin

Yetmiş yıl önce Anadolu halkı adına Atatürk’ü karşılayan küçük bir kasaba olan Ankara, Kuvayı Milliye kadrosunun önderliğinde cumhuriyet Türkiye’sinin yükselen simgesi olmuştur. Yüzyıllar önce kurulmuş olan bu orta Anadolu kenti, cumhuriyet dönemine kadar geri planda kalmış, cumhuriyetin ilanı ile beraber öne çıkmıştır. Misakı Milli sınırları içinde, yeni devletin başkenti aranırken ilk olarak akla gelen kent Ankara olmuştur. Anadolu’nun diğer kentleri tarhin çeşitli dönemlerinde öne çıkarken, Ankara cumhuriyet rejimi ile beraber önem kazanmış ve Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş başkenti olmuştur. Ulusal Kurtuluş Savaşının zor günlerinde Kuvayı Milliye güçlerine ev sahipliği yapan kent daha sonraki yıllarda da cumhuriyet devletine başkentlik yapmıştır. Ülkemiz ve Türk ulusunun çağdaş konumu açısından Ankara’nın vazgeçilemeyecek bir önemi vardır.

Mustafa Kemal ve arkadaşları her alanda yenileşmeyi savunurken yeni bir başkentte çalışmaya önem vermişler birçok tarihsel kentimizin bulunmasına karşın Ankara’nın yeni dönemin simgesi olmasında ısrarlı olmuşlardır. Aradan geçen bunca zaman, Kemalist kadronun ne denli haklı olduğunu ortaya koymuş ve bozkırda yeni bir başkent fışkırmıştır. Zaman içinde Ankara bir Orta Doğu kenti olmanın ötesinde gelişmeler göstermiş ve artık Avrupa’nın sayılı kentleri arasında yerini de almıştır.

Ankara toplumsal ve ekonomik alanlarda önemli gelişmeler gösterilirken, aynı zaman yıllar içinde oluşan önemli bir kültür birikimine de sahip olmuştur. Çeşitli alanlarda öğretim yapan altı üniversitenin yanı sıra, birçok kültür ve sanat kuruluşu da Ankara’da çalışmalar yürütmekte ve ulusal kültürümüzün zenginleşmesine önemli katkılar getirmektedirler. Başkent nüfusunda önemli bir ağırlık oluşturan memur ve öğrenci kesimi ile beraber Ankaralı aydınlar da kentteki kültür ve sanat etkinliklerinin sürekli izleyicisi ve destekleyicisi olmuşlardır. Ekonomik alanda meydana gelen zenginleşme süreci içinde yavaş yavaş toplumun diğer kesimleri de kültür ve sanata ilgi göstermeye başlamıştır. Ülkemizin hem siyasal hem de yönetsel başkenti olan Ankara’nın artık kültür alanında da başkent olması aşamasına gelinmiştir. Son yıllardaki toplumsal ve ekonomik gelişmeler, Cumhuriyetin başkenti Ankara’ya önemli kültürel sorumluluklar ve yükümlülükler getirmiştir. Bu durumun önemli bir gereksinme düzeyine ulaştığına inananlar Ankara’nın kültür ve sanat birikimini temsil eden kesimin birer üyesi olarak, Ankara Büyükşehir belediyesinden ve diğer ilçe belediyelerinden "KÜLTÜREL BAŞKENT ANKARA İÇİN" seferberlik ilan etmelerini ve bazı önemli kültür ve sanat projelerine öncelik vererek kısa zamanda Ankara’nın ülkemizdeki kültürel ağırlığının artırılmasını ve dış dünyaya bir "Kültür Kenti" imajının yaratılmasını talep etmişlerdir. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, son seçimlerde, Ankara’nın Kültür Başkenti olması için çalışacağını bir program olarak Ankara halkına sunmuş ve bu doğrultuda destek olarak seçilmiştir. Ne var ki aradan geçen uzun zamana karşın, Ankara Büyükşehir Belediyesinin ve diğer ilçe belediyelerinin seçim prog-ramlarında ilan edilen ve daha sonraki yıllarda da uygulama planlarına alman önemli kültür ve sanat projelerine öncelik vermediklerini, zaman içinde kültür ve sanat projelerinin geri planda kaldığı ve giderek devre dışına çıktıklarını üzülerek görmüş bulunuyoruz.

Ankara’mızın geleceğine dönük yeni bir kültürel yapılanma daha fazla zaman yitirilmeden gündeme getirilmelidir. Ankara Belediyeleri Ankaralılarla bütünleşmedikçe, kentimizin geleceğine dönük yeni bir yapılanmanın sağlıklı olabilmesi olanaksızdır.

Ankara Büyükşehir belediyesinden ve diğer ilçe belediyelerinden Ankara’nın Kültür Başkenti olması için yapılması gerekenler:

1- İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı benzeri, büyük bir kültür ve sanat vakfının "ANKARA KÜLTÜR VE SANAT VAKFI" adı altında, Ankara Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde bir an önce kurulmasını ve İstanbul’da oluşturulmuş bulunan çağdaş Özerk yapının biran önce Ankara’da da kurulması,

2- Ankara’da kent içinde bulunan tarihsel değeri olan tüm yapıların bir an önce Büyükşehir Belediyesince kamulaştırılmasını ve bunların yeniden onarılarak, Ankara’nın önde gelen kültür ve sanat kuruluşlarına tahsis edilerek bu tarihsel yapıların Batı ülkelerinde olduğu gibi yaşayan kültür merkezlerine dönüştürülmesi,

3- Belediye tarafından başlatılmış olan tiyatrolara yardım girişiminin geliştirilerek, diğer kültür ve sanat kuruluşlarına da her yıl belirli bir program çerçevesinde maddi yardım sağlanması,

4- Ankara’da yeni yeşil alanlar yaratma çalışmalarında, park ve bahçelerin kültürel mekânlarla beraberce ele alınmasını ve her yeşil alanda yeni kültürel mekanlar yaratılmasını,

5- Ankara Kültür ve sanat Vakfının öncülüğünde gelecekte bîr "ANKARA FESTİVALİ" yapılabilmesi için başkentin tüm olanaklarının seferber edilmesini, çağdaş dünyanın önde gelen kentlerinde her yıl düzenli olarak yapılan kültür ve sanat festivallerinin benzerini Ankara’da da yapılmasının sağlanması,

6- Belediye Kanununun 15. maddesinde "Belediyelerin Görevleri" arasında yer alan, halk için kütüphane ve okuma salonları açmak, belediye tiyatroları ve sinemaları kurmak, halk müzeleri açmak, kültürel amaçlı eğlence yerleri ve spor merkezleri kurmak gibi yasal görevlerin öncelikli olarak ele alınmalarını ve İstanbul’da yıllardır başarıyla uygulanan "Şehir Tiyatroları" benzeri bir uygulamanın büyükşehir ve ilçe belediyeleri çatısı altında başlatılması,

7- Ankara’nın giderek bir sayfiye semti durumuna gelen Gölbaşında, konumu elverişli olan bir tepenin kamulaştırılarak "ANKARA SANATÇI KÖYÜ"nün çağdaş ülkelerdeki benzerleri düzeyinde kurulması,

8-Genel merkezleri başka kentlerde olan kültür ve sanat kuruluşları merkezlerinin Ankara’ya taşınabilmesi için Büyükşehir Belediyesinin harekete geçmesini ve bu kuruluşlar için elverişli yapıların başkentin olanakları ölçüsünde tahsis edilmesi,

9- Yeni bir proje ile restore edilen Ankara Kalesinin, başkentimiz için yeni bir kültür alanı olarak Belediyece düzenlenmesini, bu alandaki ekonomik yapılanmanın kültürel yapılanmayı bozmasının önlenmesi,

10- Eski konservatuar binası ile eski Milli Kütüphane binasının yeniden düzenlenerek Ankara halkının yararlanabileceği kültür merkezlerine dönüştürülmesi,

11- Yakında taşınacak olan Ankara şehirlerarası otobüs terminalinin yerine Büyükşehir belediyesini "Ankara Kültür Merkezi" adı altında yeni bir yapılanma sağlanmasını ve bunun Atatürk Kültür Merkezi ile uyumlu olarak organize edilmesi,

12- Doğalgazın gelmesi nedeniyle kalkacak olan Maltepe Gaz tesislerinin yerinde, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinin geleneksel kültür ürünlerini yansıtacak olan bir "ULUSAL FOLKLOR MÜZESİ"nin bir yeşil alan içinde düzenlenerek açılması,

13- Kentin en merkezi yerinde bulunan SARAÇOĞLU EVLERİ’nin Belediye tarafından devralınması ve bu alanda kültürel yapılara sahip bir yeşil alan düzenlenmesi,

14- Başkentimize yaraşacak genişlikte yeni bir konser salonunun Atatürk Kültür Merkezi alanı içinde yapılanması,

15- Başkentteki özel tiyatro ve sinemaların sahip oldukları sorunların çözüme kavuşturulmasını ve bu konularda, Belediyelerin destek sağlamaları,

16-Büyükşehir ve ilçe belediyelerini kültür müdürlüklerinin bölgelerindeki sanat galerilerinin sorunları ile yakından ilgilenmelerini, galerilerin daha etkin çalışmalar yürütebilmeleri için destek sağlamaları,

17- İlçe belediyelerinin kendi bölgelerinde büyük kültür merkezleri oluşturmalarının, Büyükşehir Belediyesini BELDEEVLERİ projesinin kültür evlerinde hayata geçirilmesi,

18- Gençlik Parkı’nda Nikâh Salonu olarak faaliyet gösteren eski Göl Gazinosu’nun bir sanat lokali olarak düzenlenmesi ve kentin önde gelen kültür, sanat kuruluşlarından birine tahsisi edilmesi,

19- Demirtepe’de bulunan eski Tapu Kadastro Lisesi binasının kamulaştırılarak Büyükşehir Belediyesince bir sanatçı yetiştirmeye dönük kültür ve sanal okulu biçiminde yeniden düzenlenmesi,

20- Çağdaş teknolojiyi ve bilimsel birikimi yansıtacak bir Ankara Kilim ve Teknoloji merkezinin kentin uygun bir yöresinde açılması,

Atatürk’ün başkenti olan Ankara’nın gerçek anlamda başkent olabilmesi ve Türkiye Cumhuriyetinin kültürel birikimini de yansıtabilmesi için atılacak adımlar bunlardır. Bundan sonra yapılacak olan, Ankara Belediyesinin bu girişimleri bir an önce gerçekleştirmesidir.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : KEMALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ

Kemalizm ve sosyal demokrasi ilişkisi son günlerde Türkiye’de önde gelen tartışmalardan birisi durumuna geldi. Özellikle Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olan Atatürk’ün partisinin sosyalist enternasyonal adını taşıyan uluslararası organizasyondan atılmak istenmesi nedeniyle bu tartışmanın daha da alevlendiği görülmüştür. Devletin ve cumhuriyet rejiminin kurucusu olan Atatürk’ün partisinin yeterince sosyal demokrat olmaması gibi bir gerekçe ile uluslararası bir yapılanmanın dışında bırakılmak istenmesi her yönü ile üzerinde düşünülmesi gereken bir sorun yaratmıştır. Geçen yüzyılın başlarından buyana devam edip gelen bir enternasyonal yapılanma içerisinde biraraya gelen sosyalist ve sosyal demokrat partiler, Batı kapitalist sisteminin halk kitlelerini ezmesine ve dünya ülkelerini sömürgeleştirmesine karşı biraraya gelerek güçlerini birleştirme yoluna gitmişler ve daha sonra da örgütlü bir mücadele ile uluslararası kapitalist emperyalizme karşı dünya konjonktüründe yeni dengeler oluşturmağa çalışmışlardı. Atatürk’ün partisi de, kurucusundan gelen halkçılık, devrimcilik, devletçilik gibi ilkelerin öncülüğünde dünya halklarının kardeşliği ve dayanışması doğrultusunda böylesine bir uluslararası yapılanmanın içinde yer almıştır. Sosyalist enternasyonalin şimdiye kadar yapmış olduğu bütün çalışmalarda en üst düzeyde yer alan Atatürk’ün partisi, bu kuruluşun anti emperyalist çizgide geliştirmiş olduğu yeni yaklaşımlara katkıda bulunmağa çalışmış ve sömürgeci batı emperyalizminin daha fazla haksızlık ve adaletsizlik yaratmaması amacıyla dünya halklarının ve ülkelerinin kardeşliği doğrultusunda yeni bir tür küreselleşme anlayışını dayanışmacı bir yaklaşım doğrultusunda evrensel alanda geçerli kılabilmek üzere her türlü çabayı göstermiştir. Kuruluşu itibarıyla bir sosyal demokrat parti olmayan Atatürk’ün partisinin, yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra, sosyalist ve sosyal demokrat partiler arasındaki evrensel dayanışma düzenine katılmasının nedeni, giderek etkisin artıran batı emperyalizmine karşı Türk halkının çıkarlarını savunmak ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin küresel emperyal güçlerin baskıları altında ezilmesini önlemeyi gerçekleştirmekti. Dünya giderek batılı ülkelerin emperyalist hegemonya girişimleri doğrultusunda daha haksız bir düzene doğru sürüklenirken, evrensel düzeyde hak ve adalet arayışının yeni merkezlerinden birisi olarak ortaya çıkmış olan Sosyalist enternasyonal, Batı emperyalizmine karşı bir Ulusal Kurtuluş Savaşı vererek kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olan siyasal partiye de kucağını açarak, Atatürk’ün partisini de içine almaya kabul etmiştir. Giderek tekelleşen Batı şirketlerinin güdümündeki emperyalizmin dünya halklarını daha fazla ezmemesi için Sosyalist Enternasyonalin önderliğinde yürütülen uluslararası çalışmalara, bu doğrultuda katılan Atatürk’ün partisi, Ulusal Kurtuluş Savaşından gelen anti emperyalist bir bilinç ile Türk halkını böylesine bir evrensel platformda şimdiye kadar başarıyla temsil etmiştir.

Sovyetler Birliği uluslararası bir sistem olarak varlığını sürdürürken, Batı bloğuna karşı sosyalist ülkelerin biraraya gelmesinden oluşan bir doğu bloğu iki kutuplu dünya düzeni çerçevesinde dünya dengelerinde etkin oluyordu. Rusya’nın önderliğindeki bir sosyalist sistem doğu bloğu olarak Batı dünyasının önüne çıkınca, buna karşı batı bloğu sosyalizmi doğu bloğuna bırakmamak üzere bir sosyalist enternasyonal örgütlenmesine gitmiştir. Sovyetler Birliği sosyalist sistemin öncüsü olarak varlığını sürdürürken, Batı ülkelerinde Moskova merkezli komünist ya da Marksist partilerin öne çıkmaması için, demokratik sosyalist ya da sosyal demokrat partiler kurulmuş ve Batılı devletler tarafından Sovyet tipi bir sosyalizme karşı alternatif olarak desteklenmiştir. Rusya’nın önderliğindeki uluslararası sosyalist partiler dayanışması komünist enternasyonal olarak evrensel düzeyde örgütlenince, buna karşı olarak batı bloğunun önderliğinde bir sosyalist örgütlenme, bu kez sosyalist enternasyonal adı altında gündeme getirilmiştir. Komünist enternasyonal daha çok Marksist ve Sovyet tipi bir sosyalizmi savunurken ve evrensel düzeyde bir komünist devrimi savunurken, buna karşılık batı ülkelerindeki sosyalist ya da sosyal demokrat partiler biraraya gelerek sosyalist enternasyonal çatısı altında batı tipi bir demokrasiyi kabul eden ve sosyalist uygulamaları böylesine bir rejimin çatısı altında gerçekleştirmeğe çalışan daha yumuşak bir modeli topluca savunmuşlardır. Sovyetler Birliğinin öncülüğündeki uluslararası sosyalist sistem devam ederken, Batı emperyalizmine karşı komünist enternasyonal iki kutuplu dünya dengesinin oluşturulmasında önemli ölçüde etkin çalışmalar yapıyordu. Ne var ki, sosyalist sistemin dağılmasından sonra bu denge değişmiş ve batılı emperyalistler kendi hegemonyalarını bütün dünyada geçerli kılmak için atağa kalktıkları yeni aşamada bütün eski sosyalist ülkeleri batının sömürgesi konumuna getirmek istemişlerdir. Bugün böylesine bir saldırganlık ve çıkmaz içerisinde dünyada yeni bir düzen kurulamamaktadır.

Sosyalist sistemin dağılması üzerine, komünist enternasyonale denge sağlamak üzere batı bloğu çerçevesinde oluşturulmuş olan sosyalist enternasyonal de sağa kaymıştır. Adı sosyalist olmasına rağmen, Batı emperyalizminin yeni ideolojisi olan neoliberalizm, bütün Batı ülkeleriyle beraber bu ülkelerdeki sol,sosyalist ve sosyal demokrat partileri esir almıştır. Sosyalist görünümlü bir çok batı ülkesinin partisi zaman içerisinde liberal politikalara kaymışlar ve bir anlamda batı hegemonyasının neoliberal manifestosunun emir eri olarak uygulayıcıları konumuna düşmüşlerdir. Batı ülkelerinin Hıristiyan dünyasının bir parçası olması nedeniyle ve uluslarası Yahudi lobilerinin bu ülkelerdeki etkili çalışmaları doğrultusunda yeni duruma uyum gösterilmeğe çalışılmış ve Batı ülkelerinin sosyalist partilerinin sesleri, sosyalist enternasyonal aracılığı ile kısılmağa çalışılmıştır. Batı bloğunun üstünlüğü ve bütün dünyada bir batı emperyalizmi hegemonyası çerçevesinde, postsovyet dönemde yeni bir uyum arayışının sosyalist enternasyonel üzerinde etkili olmağa başladığı aşamada Türkiye gibi batının dışında kalan ülkeler açısından yeni sorunlar ortaya çıkmıştır. Hıristiyan kültürünün birleştiriciliği çerçevesinde batının kapitalist ve sosyalist partileri bir araya gelirken, Türkiye gibi Müslüman coğrafyasının içinden çıkan ülkeler zor durumlarda kalmışlardır. Hıristiyanlığın birleştirici unsurundan yoksun kalan Müslüman ve doğulu ülkelerin sosyalist enternasyonel içerisinde temsil edilmeleri her geçen daha da zorlaşmıştır. Böylesine bir aşamada kendiliğinden bir dışlanma sürecini Türkiye gibi ülkeler yaşamışlar ve bu durumda da enternasyonel içerisinde doğulu ve Müslüman ülkeleri temsil eden partiler yeni sorunlarla karşılaşmışlardır .

Atatürk’ün partisinin bir ulusal kurtuluş savaşı içerisinden çıkmış olması, batı emperyalizmine karşı bir varolma savaşı veren ülke ve de ulusun temsilcisi olması nedeniyle, küreselleşme döneminde en zor durumda kalan ülkelerden birisi Türkiye olmuş, Türkiye’nin temsilcisi olarak yer alan Atatürk’ün partisi de neoliberal manifestoya teslim olmamak için elinden geldiğince direnmiş ama Hıristiyan dünyasının ortak kültürü içerisinde biraraya gelen batının demokratik sosyalist ya da sosyal demokrat partilerinin kışkırtmaları ile baskı altına alınmıştır. Tam bu aşamada sosyalist enternasyonelden atılmak gibi bir durumun ortaya çıkmasının ana nedeni, uluslararası alanda gündeme gelen yeni durumdur. Atatürk’ün partisinin hiç bir biçimde tutum ya da tavır değişikliğinin söz konusu olmadığı bir aşamada, sosyalist enternasyonalden atılmak gibi bir tehdit ile karşı karşıya kalmasının ana nedeni, Türkiye’deki ulusal savunmaya katkıda bulunmasıdır. Küresel emperyalizmin dünyanın merkezi coğrafyasına gelerek yerleşmek istemesi, ve bu doğrultuda bölgedeki ulus devletleri tasfiye ederek çok uluslu ve kültürlü bir bölgesel federasyona yönelmesi noktasında, Atatürk’ün partisi tarihten gelen kimliğinin doğrultusunda hareket ederek anti emperyalist bir tavır almak zorunda kalmaktadır. Sosyalist enternasyonal üyesi olan batılı sosyal demokrat partiler neoliberalizmin manifestosuna teslim oldukları için hiç bir biçimde batılı çokuluslu tekellerin güdümündeki emperyalizme karşı çıkmamaktalar, aksine onların oluşturmağa çalıştıkları küresel imparatorluk düzeni içerisinde kendilerine biçilen rolü kabul ederek yeni dönemin koşullarında pasif bir teslimiyetçi yaklaşımı izlemektedirler. Böylesine bir edilgenliği, batı emperyalizmine karşı bir ulusal kurtuluş savaşının içinden çıkmış olan Atatürk’ün partisinden beklemek gerçekci olmayacaktır. Nitekim tam bu aşamada Atatürk’ün partisinin sosyalist enternasyonalden çıkartılmasını gündeme getiren çevrelerin emperyalizmin uzantısı oldukları ve neoliberal küresel imparatorluk projesi doğrultusunda ulusal,üniter ve laik bir cumhuriyet olan Türk devletini teslim almağa çalıştıkları görülmektedir. Türkiye Cumhuriyetini bölgesel hegemonya planları ve de projeleri doğrultusunda tasfiye etmek isteyenlerin , ülkesinde bir anti emperyalist direniş göstererek devleti ve ülkeyi kurtarmak isteyen Atatürk’ün partisini cezalandırmak doğrultusunda sosyalist enternasyonalden atılma konusunu gündeme getirdikleri görülmektedir.

Mustafa Kemal’in çağdaş uygarlığa ulaşma hedefi doğrultusunda batıya ve Avrupa’ya yakın duran Türkiye Cumhuriyetinin son elli yılı Avrupa Birliğine girme mücadelesi ile geçmiştir. Ne var ki, tam üyelik için her türlü özveriyi gösteren, kendisinin varlığından ve devlet modelinden bile vazgeçme aşamasına zorlanan Türk devletinin Avrupa kıtasının dışında bırakılmasıyla yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Batı tipi sosyal demokratların egemen olduğu bir sosyalist enternasyonal sonunda bir batı bloğu yapılanmasıdır. Avrupa Birliğinin dışında bırakılın Türkiye ise artık bir Batı ülkesi görünümünden çıkmaktadır . Çağdaş anlamıyla sosyal demokrasi ya batı tipi oturmuş rejimlerde, ya da sadece Avrupa ülkelerinde görülebilmekteki. Avrupa’nın dışında kalan ülkelerde gerçek anlamıyla sosyal demokrasi olamaz. Batılı anlamıyla sosyal demokrasinin ortaya çıkabilmesi için belirli bir gelişmişlik ve zenginlik düzeyi esastır. Bu da ancak batının ileri ülkelerinde görülebilmektedir. Batı bloğu hal böyle olmasına rağmen bütün dünyaya hükmedebilmek üzere, üçüncü dünya ülkelerindeki demokratik sosyalist partileri de sosyalist enternasyonalin içine almıştır. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Asya’dan dünyanın diğer bölgelerine uzanan bir yayılma politikası çerçevesinde, batılı sosyal demokrat partiler ile, batının dışında kalan ülkelerdeki demokratik sosyalist partilerin ortak bir çatı beraberliği içinde oldukları görülmektedir. Aslında batı emperyalizmine karşı bağımsızlığı korumak durumunda kalan , üçüncü dünya ülkelerinin demokratik sosyalist partileri de anti emperyalist bir çizgi izlemektedirler. Bu doğrultuda Atatürk’ün partisi ile, batının dışında kalan ülkelerin demokratik sosyalist partilerinin birbirlerine paralel bir tutum içinde oldukları anlaşılmaktadır. Ne var ki, Asya ve Afrika ülkelerinden enternasyonale katılan demokratik sosyalist partilerin anti emperyalist politikaları tartışma konusu yapılmazken , Türkiye’yi bu evrensel çatı altında temsil eden Atatürk’ün partisinin anti emperyalist ve ulusal çıkarlara öncelik veren tutumunun mesele yapılmasını iyi niyetli olmayan bir yaklaşım olarak görmek gerekmektedir. Batılılar gene Hıristiyan olmayan bir ülke olarak Türkiye’ye karşı çifte standartlı bir tutumu kararlı bir biçimde izlemekte ve diğer ülkelerin özel konumlarına göstermiş oldukları hoşgörülü tutumu Türkiye Cumhuriyetinden esirgemektedirler. Böylesine bir haksızlığı hiç bir zaman hak etmeyen Türkiye ve onun temsilcisi olarak Atatürk’ün partisi artık sesini yükselterek, batının dışındaki diğer ülkelerin ve onların temsilcisi olan demokratik sosyalist partilerin desteklerini yanına alarak yeni dengeler oluşturmak zorundadır. Böylesine bir yeni denge oluşturulamazsa, sosyalist enternasyonal üzerinden Türkiye ve Atatürk’ün partisi üzerine yeni emperyal oyunların gündeme getirilmesi muhtemeldir

Atatürk’ün partisi, içinden çıkmış olduğu ulusal kurtuluş savaşının temsilcisi olarak, Atatürk ilkelerine dayanan yapısı ile Kemalist bir partidir. Partinin Kemalist kimliği seksensekiz yıllık Türk devletinin her aşamasında ortaya çıkmış ve kesinlik kazanmıştır . Devlet kuran bir Kemalist parti olarak Atatürk’ün partisi soğuk savaşın son dönemlerinde ortanın solu tartışmalarının içine girmek durumunda kalmıştır . Yeni bir anayasa ile sosyal devlet yapısına kavuşan Türkiye Cumhuriyetinde ilk kez bir Marksist parti seçimler yolu ile parlamentoda temsil edilince, ülkedeki sola açılışa paralel olarak, Atatürk’ün partisi de belirli bir tartışma sürecinden sonra kendi yerini ortanın solu olarak ilan etmiştir. Atlantik ötesinde yetişmiş olan bir gazetecinin önderliğinde başlatılan yeni ortanın solu hareketi, Türkiye’de parlamentoya girmiş olan Marksist partinin önünü kesmek üzere gündeme getirilmiş ve belirli aşamadan sonra da Atatürk’ün Kemalist partisinin ana görüşü olarak benimsenmiştir. Egemen güçlerin Sovyetler Birliğinin komşusu olan bir ülkede Marksist bir sosyalizm uygulaması istememeleri üzerine, ortanın solu siyaseti zaman içerisinde Kemalizm’in yerini almıştır. Bu hareketin önderi Atatürk’ün partisini Kemalist çizgiden uzaklaştırmak üzere ortanın solu siyasetini kullanmış, belirli desteklerle Marksist sosyalist partiler devre dışı bırakılırken, ortanın solu ile Türkiye’de yeni bir denge oluşturulmağa çalışılmıştır. Ortanın solu sağ çevreler tarafından Moskova yolu olarak ilan edilirken, o dönemde yeni başlayan Avrupa Topluluğu sürecine Türkiye’nin yakınlaşmasını sağlamıştır. Ortanın solu siyaseti Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin sosyal demokrat partileri aracılığı ile kurulan ilişkiler doğrultusunda geliştirilmeğe çalışılırken, bu partilerin aracılığı ile de Türkiye’de ilk sosyal demokrasi tartışmaları başlamıştır. Almanya’ya giden aydınların öncülüğünde Avrupa sosyal demokrasisi Türkiye’ye tanıtılırken, Atatürk’ün partisinde başlatılmış olan ortanın solu hareketi de zaman içerisinde bir sosyal demokrasi anlayışına doğru dönüşmeğe başlamıştır. Ortanın solu kavramının belirsiz içeriği Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin ilkeleri ve uygulamaları ile doldurulmağa çalışılmış ama Türkiye’nin çok farklı koşulları nedeniyle bu yaklaşımlarda başarı elde edilememiştir. Tam bu noktada Türkiye’de Asya tipi üretim tarzı tartışmaları başlatılmış ve Avrupa’nın dışında kalan bir ülke olarak Türkiye’nin Asyalı özellikleri dolayısıyla, ancak bir demokratik sosyalist yaklaşımın gerçekleşebileceği zaman içerisinde anlaşılmağa başlanmıştır. Ortanın solunun belirsizliği ve geçiciliğinden sonra Atatürk’ün partisinde Kemalizm’den uzaklaşma süreci devam etmiş ve askeri dönemlerin araya girmesinden sonra eskisinden çok farklı bir aşamaya gelinmiştir.

Kemalizm’den uzaklaşma çizgisinde ortanın solunun liderliğine soyunan Atlantikçi gazetecinin askeri dönemler sonrasında Atatürk’ün partisini terkederek, Kemalist geleneğin dışında yeni bir yaklaşımı Türk siyasetinde örgütlemeğe çalıştığı görülmüştür. Sovyetler Birliğinin kontrolü altında bir Marksist sosyalizme karşı , Atatürk’ün partisini ortanın solunda ilan eden yeni lider, bu açılımı Avrupa sosyal demokrasisinin desteği ile kurumlaştırmağa çalışmış ama zaman içerisinde Avrupacı bir sosyal demokrasiye teslim olmak istemediği için ne olduğu belli olmayan demokratik sol diye yeni bir kavramı geliştirmeğe çalışmıştır. Marksizm’e ve Avrupa tipi bir sosyal demokrasiye alternatif olarak gündeme getirilen demokratik sol kavramının asıl hedefinin Kemalizm’i ortadan kaldırmak olduğu bir süre sonra anlaşılmış, Kemalist gelenek terk edilirken, Marksist sosyalizme giden yolların önü kapatılırken, Avrupa tipi bir sosyal demokrasiye izin verilmemiştir. Daha sonraki dönemlerde devreye girecek olan Atlantik emperyalizminin merkezi coğrafyaya egemen olma planları doğrultusundaki Büyük Orta Doğu Projesine ve onun siyaseti olan ılımlı İslamcı yaklaşıma geçiş, Kemalist geleneği devre dışı bırakan demokratik sol politika ile sağlanmağa çalışılmıştır. Demokratik sol politikaların Avrupa Birliğine karşı çıkan ve Atlantikçi bir Orta Doğu yapılanmasına yönelen yeni politikaları doğrultusunda, Türkiye’de bir de sosyal demokrasi ve demokratik sol çekişmelerine neden olmuştur. Türkiye’de merkez sol bir sosyal demokrasi-demokratik sol tartışmasına çekilirken iki ayrı partili yapı gündeme gelmiş, Atlantikçi gazetecinin Büyük Orta Doğu’ya yönelen demokratik solculuğu, Atatürk’ün partisinin hem Kemalist yapısına hem de Avrupa Birlikçi sosyal demokrasi yaklaşımlarına karşı çıkmıştır. Türk solu böylesine bir kargaşaya emperyal güçlerin yönlendirmeleri ile sürüklenirken, atı alan Üsküdar’ı geçmiş ve Türkiye sürekli bir merkez sağ yönetimin elinde küresel emperyalizmin yarı sömürgesi durumuna düşürülmüştür. Sol politikalar emperyalizme karşı ulusal egemenliği güçlendirecek ve sosyal devlet uygulamalarını artırarak kapitalist emperyalizmin haksızlıklarını giderecek yerde, iç kavga ve çekişmelerle halk nezdinde itibarını yitirerek, Atatürk’ün cumhuriyetini sürekli bir sağ yönetime mahkum etmiştir. Sosyal demokrasi ve demokratik sol ayrılığını bir türlü gideremeyen Türk solu son dönemlerde sürekli olarak seçim yenilgilerine sürüklenmiştir. Ortanın solu Kemalizm’den uzaklaşmayla beraber Türk solunu daha sonraki dönemlerde sosyal demokrasi ve demokratik sol çekişmesi gibi tartışmalara düşürerek ülkeye zarar vermiştir.

Çağdaş anlamda bir sosyal demokrasinin ancak Avrupa kıtası içinde mümkün olabileceği ve kesinlikle Avrupa’nın dışında kalan ülkelerde ciddi bir sosyal demokrasi uygulaması olamayacağı artık iyice belli olmuştur. Batı dünyasının patronu durumunda olan Amerika Birleşik Devletlerinde bile bir sosyal demokrat partinin bulunmaması , Amerikan hegemonyası ardında koşan emperyalistlerin hiç bir biçimde eski Avrupalı sömürgeciler gibi sömürgelerden kazandıklarını ve artı değeri çalışan kitleler ve işçi sınıfı ile paylaşmağa razı olmaması nedeniyle Amerika’da bile sosyal demokrasi uygulamaları söz konusu olmamaktadır. Amerikanın sosyal demokrasi hiç takmayan tutumuna rağmen Avrupalı ülkeler sosyal demokrasiyi çok ciddiye almaktalar ve geçmişten gelen sosyal devlet yapılanmalarını korurken sosyal demokrat partilere ve uygulamalara öncelik vermektedirler. Amerika merkezli neoliberalizmin bugün Avrupa ülkeleri tarafından kabul edilmemesi ve sosyal devlet uygulamalarında Avrupa Birliğinin ısrar etmesi nedeniyle, Avrupa tipi sosyal demokrasiler günümüzde ciddi bir alternatif olarak varlığını sürdürmektedirler . Bu tür uygulamaları gündeme getiren Avrupa’nın sosyal demokrat partileri de Avrupa kıtasının kendine özgü koşullarında çalışmalar yaparak başarılı olabilmektedirler. Çağdaş anlamıyla sosyal demokrasinin beşiği olan Avrupa’nın bir kıtasal birliğe yöneldiği aşamada geçmişten gelen sosyal devlet yapısını koruması ve sosyal demokrat uygulamalarla yoluna devam etmek istemesi bir anlamda Amerikan hegemonyasına meydan okumak anlamına gelmektedir. Küresel emperyalizm ile bir dünya imparatorluğu oluşturmak isteyen ABD’nin bu durumu önlemek üzere Avrupa Birliğinin içine de neoliberal politikaları Hollanda ve İngiltere gibi ülkeler aracılığı ile empoze etmeğe çalıştığı, ama Almanya ve Fransa gibi geçmişten gelen ciddi sosyal devlet yapıları olan büyük Avrupa ülkelerinin bu duruma karşı çıktıkları görülmektedir . Avrupa kıtası sosyal demokrat yapıda bir kıtasal birliğe yönelirken, Türkiye Cumhuriyetinin böylesine bir büyük birlik içerisinde tam üye olarak yer alamaması ciddi sorunlar yaratmaktadır. Türkiye yarım yüzyıl büyük bir çaba sarf etmesine rağmen böylesine bir birliğin dışında kaldığı aşamada, sosyal demokratların haksız eleştirileri ile karşı karşıya kalmaktadır.

Avrupa Birliğine tam üye olamayan Türkiye Cumhuriyeti yeniden eski Asyalı konumuna dönmektedir. Çağdaş sosyal demokrasi anlayışı ve uygulamaları sadece Avrupa kıtası içinde mümkün olduğu içindir ki, bu kıtasal birliğin dışında kalan Türkiye Cumhuriyeti açısından sosyal demokrasi önemini yitirmekte ve yeniden Kemalizm öne geçmektedir. Avrupa Birliği organlarından çıkan kararlarda sürekli olarak Kemalizm eleştiri konusu olurken, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal kurtuluş savaşından gelen ulusal,üniter ve merkezi devlet yapısının değiştirilmek istendiği, yeni bir Yugoslavya tipi dağılma modelinin Türkiye üzerinde uygulanmak istendiği artık iyice kesinlik kazanmıştır. Avrupa kıtasının ortasında yer alan bir büyük devlet olan Yugoslavya dağıtılarak küçük eyaletler halinde Avrupa Birliğine alınırken benzeri bir uygulama, Türkiye Cumhuriyetinin ulusal,üniter ve merkezi yapısı üzerinde denenmek istenmiştir. Türkiye’yi olduğu gibi kabul etmeyen, kendi hazım kapasitesi doğrultusunda parçalayarak yutmak isteyen bir Avrupa Birliği, Türkiye için bir medeniyet projesi olmaktan çok yeni bir emperyal projeye dönüşmüştür. Hiç bir Avrupa ülkesi sosyal demokrasi için bölünmeyi göze almamıştır. Türkiye’de parçalanarak bir sosyal demokrat dünya içerisinde yer almak istememektedir. Türkiye’yi ayrı bir devlet, bağımsız bir siyasal yapılanma olarak ortaya çıkaran Kemalizm, ülkenin ve devletin birliğinin ve bütünlüğünün güvencesidir. Bu nedenle, bir sosyal demokrat yapılanma olan Avrupa Birliği içerisine girmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti Kemalizm’in yanısıra sosyal demokrat bir yapılanma ile daha da güçlenmek ve tamamlanmak arayışı içine girmişken, emperyalist baskılarla karşı karşıya kalınca duraklamak zorunda kalmıştır. Türkiye’nin batı ile olan bu macerasını batılı ülkelerin anlaması pek de mümkün görünmemektedir. Kendi sosyal demokrat dünyaları içerisinde sosyal devlet güvencesinden yararlanan Avrupa’nın partileri ve devletleri Türkiye’nin bulunduğu alandaki fırtınalar coğrafyasından habersiz görünmekte ve Türkiye Cumhuriyetinin sanki bir güvenlik sorunu yokmuş gibi hareket etmektedirler. Böylesine hayalci bir sosyal demokrat yaklaşım , Türkiye’nin kendi Asyalı koşullarının bilincine varan Kemalist anlayış ile tamamen ters düşmektedir. Türkiye Cumhuriyetini Kemalist devlet modeli ile içlerine almayan Avrupa’nın emperyal devletleri, yeniden Asya kıtasının savaş koşullarına sürüklenen Türkiye’yi anlamamakta ısrar etmektedirler. Avrupa Birliğinin dışında bırakılan Türkiye yeniden yirminci yüzyılın başlarında olduğu gibi bir çekişme alanı durumuna düşürülmüştür . Avrupalı güçler içlerine almadıkları Türkiye’yi istedikleri biçime dönüştürmeğe çalışırlarken, küresel imparatorluk ardında koşan Amerika Birleşik Devletleri de Türk devletini İslam coğrafyası ve Avrasya bölgesinde bir üs ya da taşeron ülke olarak kullanabilmenin arayışı içindedir. Avrupa dışında kalan Türkiye savaş ve çekişme alanına doğru itilirken, sosyal demokrasinin olmazsa olmaz koşulu olan barıştan ortamından giderek uzaklaşmaktadır .

Sosyal demokrasinin çağdaş anlamıyla gerçekleşebilmesi için en alt düzeyde koşulların gerçekleşmesi gerekmektedir. İlk koşul, gelişmişlik düzeyidir. Belirli bir gelişmişlik düzeyine gelmemiş olan ülkelerde sosyal demokrasi olamaz. Ancak gelişmiş ve zengin ülkelerde devlet sahip olduğu zenginliği sosyal devlet uygulamalarıyla orta ve alt sınıflara dağıtabilirse o ülkede ciddi anlamda bir sosyal demokrasiden söze dilebilir. Bunun içinde devletin barış koşulları içinde bulunması kesinlikli hiç bir biçimde savaşa girmemesi gerekmektedir . Dünya tarihinin gösterdiği gibi savaş koşullarında sosyal demokrasi olamaz ancak askeri diktatörlük gündeme gelebilir. Türkiye Cumhuriyeti de Avrupa kıtasından dışlanırken, Orta Doğu’da İsrail’in, Avrasya’da Amerika Birleşik Devletlerinin savaş maceralarına alet edilmek istenmektedir. Bu nedenle ,giderek büyüyen bir savaş tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkiye’de artık sosyal demokrasiden değil ama yeniden Kemalizm’den söz etmek mümkün olabilmektedir. Türk devleti kendisini var eden ulusal kurtuluş savaşının içinden çıkmış olan Atatürk ilkelerinin ve bunların bir bütün halinde oluşturduğu Kemalizm’in eseri olduğunu hatırlamak zorundadır, aksi durumda batılı sosyal demokrasi hayalleri ile Türkiye Cumhuriyetinin bir yerlere gidemeyeceği anlaşılmaktadır. Devleti yönetenler devlet aklını, Atatürk’ün partisini yönetenler ise parti aklı ile beraber Atatürk’ün aklını uygulamakla yükümlüdürler. Bütün dünyanın ciddi bir değişime dışarıdan zorlandığı bu aşamada, değişim adına yok olmayı ya da başkalaşmayı kabul etmek hatasını Türkiye Cumhuriyeti göstermemelidir. Türkiye bir yandan savaşa sürüklenirken, ekonomisi de tümüyle batı kapitalist sistemi tarafından esir alınarak orta tabakalar çöküşe mahkum edilmiştir. Orta tabakaların çöktüğü çalışanların asgari ücrete mahkum edildiği, devletin ekonomik kaynaklarının çok uluslu şirketlere peşkeş çekildiği bir aşamada, sosyal demokrasinin esası olan bir sosyal devlet yapılanmasından söz edebilmek mümkün olamamaktadır. Bir avuç insan dolar milyarderi olurken, milyonlarca insan işsizliğe ve açlığa mahkum edilmektedir. Böylesine bir ortamda ne sosyal devletten ne de sosyal demokrasiden söz edebilmek mümkün değildir. Savaş koşullarında yoksul halk kitlelerinden oluşan bir toplum yapısı içinde Türkiye devlet ve millet olarak kendisine kurtarabilmek üzere yeniden Kemalist politikalara dönmek zorundadır. Atatürk’ün partisi de bu durumu yerinde gördüğü içindir ki, batı tipi sosyal demokrasi ya da liberal anlayışa dayanan demokrat görünümlü politikalar yerine ülkeyi ve halkı kurtaracak ulusal politikalara öncelik vermekte, çöken orta tabakaların kurtuluşu için yeniden bir ulusal ekonomik yapılanmayı gündeme getirmektedir. Ekonomiye devletin alma görünümü altında bütünüyle çok uluslu tekellere devretmek Türkiye’yi bir yarı sömürge ülke konumuna getirmiştir. Atatürk ulusal kurtuluş savaşı sonrasında bir ekonomik kurtuluş savaşına yönelerek ülkede devlet merkezli bir ulusal ekonomik düzen kurmuştu. Türkler bu sayede çağdaş uygarlık düzeyine kısa zamanda geçme şansını elde etmişlerdir. Şimdi ise bunun tamamen tersi yapılmakta, Türkiye yeniden sömürgeleştirirken Türk halkı açlığa mahkum edilmekte ve savaş zorlamalarıyla da karanlık bir geleceğe doğru sürüklenmektedir. Türkiye’nin bu çıkmazını barış içindeki gelişmiş Avrupa ülkeleri anlayamamaktadır. Bir sömürge ülkede sosyal demokrasi olamayacağı gibi Sosyal devletin tasfiyesi aşamasında yoksul kitlelere sosyal demokrasi ile değil ama Kemalist devlet politikaları ile hizmet etmek mümkündür. Türk halkının sosyal demokrasi umutlarını yok eden emperyal güçler, şimdi de Türklerin yeniden Kemalizm’e dönerek toparlanmasını ve yeniden dünya sahnesini çıkışını engellemek için her yolu denemektedirler. Atatürk’ün partisinin sosyalist enternasyonelden atılmak istenmesinin ana nedeni bu durumdur. Sosyalist enternasyoneli yöneten kesimler, siyasal empati yöntemi ile kendilerini Türklerin yerine koyarak Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu iyice anlamalılar ve ondan sonra, Atatürk’ün partisi ile ilgili bir karar vermelidirler .

Atatürk’ün partisi, küçük Asya üzerinde bir Türk devleti kurulurken, Kemalist bir siyasal örgüt olarak ortaya çıkmış, uzun süren batı hayalleri sürecinde sosyal demokrasi tartışmaları ile oyalandıktan sonra içinde bulunduğu koşulların gerçek jeopolitiği ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Avrupanın dışında bir Asya ülkesi olarak Orta Doğu coğrafyasında Kemalizm sayesinde çağdaş bir ulus devlet olarak kurulabilmiştir. Avrupa’nın dışında bırakıldığı bu noktada Türkiye yeniden eski Asyalı koşullarına geri dönmüştür. Yeniden Asya konjonktürüne Türkiye dönerken, Avrupa tipi bir sosyal demokrasiyi Türkiye’de beklemek mümkün değildir. Bundan sonra Türkiye’de sol ancak Kemalist bir anlayış ile mümkün olabilecektir çünkü Türk devletini var eden bu düşüncenin savunulmasıyla, çağdaş ve laik bir ulus devletin İslam ve Asya coğrafyasında yoluna devam edebilmesi mümkün olabilecektir. Ne olduğu belli olmayan aksine, Atlantik emperyalizminin hegemonyasının önünü açarak Türkiye’yi Kemalist çizgiden uzaklaştıran demokratik sol politikalar da bu aşamada ciddi bir alternatif olmaktan çıktmaktadır. Bugünün Asya ve Afrika ülkelerinde sol partiler olarak batı tipi sosyal demokrat yapılanmalar değil ama, halk kitleleri ile çalışan sınıfların ciddi olarak temsil edildiği sosyalist partiler çalışmalarını sürdürmektedirler . Atatürk’ün partisi sahip olduğu Kemalist ideoloji doğrultusunda,Asya ve Orta Doğu koşullarını yerinde değerlendirebilmeli ve Asya’nın sosyalist partilerine benzer bir biçimde halk kitleleri ile kucaklaşarak demokratik yoldan iktidara gelebilmelidir. Ancak bu yoldan Türkiye’nin sömürgeleşmesi ve çöküşü önlenebilecektir. Asyalı sosyalist partilerin radikal programları doğrultusunda devletleştirme,kamulaştırma gibi uygulamalarla, çok uluslu tekellerin emperyalist baskılarına karşı direnecek ulusal ekonomik yapılanmalar yaratılmalıdır. Atatürk’ün ulusal kurtuluş savaşı sonrasında emperyalizmi kovmak üzere gerçekleştirmiş olduğu uluslaştırma programlarının Atatürk’ün partisi aracılığı ile yeniden gündeme getirilmesi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlığını koruyabilmesi açısından yaşamsal önem taşımaktadır. Kemalizm bu yoldan Türk devletini yoktan var edebilmiştir.

Sosyalist enternasyonal giderek batılı emperyalist devletlerin ve çok uluslu tekellerin dümen suyunda bir liberal sosyal demokrasiye kayma süreci içersindedir. Bağımsız hareket edebilme yeteneğini yitirmiş olan sosyalist enternasyonalin batı emperyalizminin tamamlayıcısı konumundaki çıkışlarını dikkatle izlemek ve sosyalizm adına emperyalizme alet olan tutumlarını kamuoyuna sergilemek gerekmektedir. Türkiye’nin önünde yeni dönemde artık sosyal demokrasi değil ama Kemalizm bulunmaktadır. Bu gerçekliğin hem Türkler hem de dış dünya tarafından bilinmesinde yarar bulunmaktadır . Kemalist Türkiye Cumhuriyetinin Batı tipi sosyal demokrasi aldatmacalarıyla oyalanma dönemi artık sona ermektedir. Dünya haritası üzerinde ortaya çıkan yeni durumun dikkatle izlenmesiyle,Türkiye’nin Kemalist yapısı daha iyi anlaşılabilecektir. Dünyanın merkezi coğrafyasında bir merkez devlet olarak Türkiye’nin yeni konumu ele alındığı zaman daha gerçekci bir yaklaşım ile Kemalist Türkiye aracılığı ile bu bölgede barışın,düzenin ve istikrarın kurucusu ve koruyucusu Türkiye Cumhuriyetinin olacağı anlaşılacaktır. Kemalizm ve sosyal demokrasi birbirlerini benzer düşünce sistemleri olmalarına rağmen ayrı coğrafyaların ürünleridir. Avrupa’nın dışında bırakılan Türkiye yeni dönemde artık sosyal demokrasi alanında değil ama İslam coğrafyasında ve Avrasya bölgesindeki karanlıklar alanının içerisinde yeniden bir Kemalist varolma mücadelesi verecektir. Bu alanda, Türk devletinin varolabilmesi ve yoluna devam ederek bölgenin yeniden yapılanmasında merkez ülke olarak öne geçebilmesi ancak Kemalist devlet modelinin korunmasıyla mümkün olabilecektir. Sosyal demokrasi biterken Kemalizm yeniden devreye girmektedir.

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Akdeniz’e Taşınan Körfez ve Dahada Yal nızlaşan Türkiye


Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Akdeniz’e Taşınan Körfez ve Daha da Yalnızlaşan Türkiye

15 Ağustos 2020

Israil ve Birleşik Arap Emirlikleri(BAE) arasında imzalanan“ilişkilerin normalleştirilmesi”anlaşması, İsrail’i Körfez’e, Umman ve Suudi Arabistan yanı sıra, zaten Libya’da aktif olan BAE’i, bir kez daha Akdeniz’e taşımış oldu.

Yeni bir Bölgesel İşbirliği Dinamiği

BAE-İsrail anlaşmasının zamanlaması, Trump’ın Amerikan kamuoyuna, Biden’in, müstakbel yardımcısını seçmesine karşı verdiği bir mesaj. Ama Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) için yeni bir işbirliği dinamiği. Bir kere, kişiselleşmiş iktidarların egemen olduğu MENA coğrafyasında, şimdi Körfez’in pırıltılı zekâsı ön planda. Muhammed bin Zaed (MbZ), Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) nin etkisini yitirmesinin ardından, Suudi Arabistan’a da yön veren beyin. Muhammed bin Salman’ın (MbS) ülkesinde yapmaya çalıştığı reformlarda olduğu kadar, Akdeniz çevresine barış ve istikrar getirme kararlılığının arkasında da MbZ in parmağı olduğu bir gerçek. İran Körfezindeki 7 emirlik piramidin[1] tepesindeki MbZ, 10 milyon nüfuslu petrol ve doğal gaz zengini ülkesini, ekonomik olarak çeşitlendirme kararlılığını artık İsrail ile birlikte sürdürecek. Liman işletmeleri, nitelikli sınai bölgeler, turizm ve otelcilik, teknoloji, telekomünikasyon, sağlık ve spor alt yapısı zaten hazır olan BAE nin İsrail’den beklentisi daha çok savunma sistemleri, yenilenebilir enerji alanları, tarım ve sulama teknolojileri ve akıllı şehir Mastar’ın hızla hayata geçirilmesi ile ilgili mühendislik desteği.

BAE nin nükleer enerji hamlesinin İsrail’de nasıl değerlendirildiğinin yankıları zaman içinde su yüzüne çıkacaktır. Ancak belki BAE’ye, Israil’in eskiyen Dimona nükleer santralini takviye etmesi için yeşil ışık yakılmıştır.Belki de BAE zaten o santralı İsrail ile birlikte işletecektir.Öte yandan İsrail için BAE ve Suudi Arabistan ile işbirliğinin, İran’a, hatta Türkiye’nin güvenilmez ve ideolojik olarak hasmani tutumuna karşı ABD nin de desteği ile elde edilmiş bir kalkan olduğuna şüphe yok.İran tehdidi ve Türkiye’nin uzlaşmaz tutumu devam ettiği sürece, İsrail gibi pragmatik bir ülke MbZ ve MbS nın dostluğunu korumaya özen gösterecektir.Bu bağlamda 2017 yılından beri gelişen temaslarla, Trump yönetiminin son anda yaptığı hamle, işlevsel ve bir “taşla bir kaç kuş vuran” bir hamle.

Mısır da Aynı Denklemin Önemli bir Parçası

Mısır ve İsrail ilişkileri zaten hem ticaret, hem siyaset, hem Doğu Akdeniz münhasır ekonomik alanları (MEA), hem de Sina ve Filistin terörü ile ortak mücadele bağlamında yakın ve daha fazla işbirliğini kaldırır nitelikte. Mısır’ın 2017 yılında Kızıldeniz Tiran ve Senafir adacıklarını Suudi Arabistan’a devri ile yeniden bu ülkeyle kurduğu dostluk bağları da şimdi İsrail’in hizmetinde.

Ayrıca Mısır-Suudi yakınlaşması, Suudi Arabistan’dan Mısır’a iyi bir kaynak akışı sağladı. 2013 ile 2016 yılları arasında Suudi Arabistan, BAE ve Kuveyt Mısır’a 30 milyar dolar mali yardım yaparak, el Sisi yönetimine Arap baharı sonrası rahat bir nefes aldırdı.Ayrıca bu üç ülke Körfez’de, Mısır için önemli birer ihracat pazarı olduğu gibi, işsiz Mısırlı için iş alanı. Her yıl ortalama 25 milyar dolarlık işçi döviz transferinin[2]bu ülkelerden Mısır’a mali imkân yaratması, BAE ve Suudi Arabistan’ın Mısır üzerinden de Akdeniz’e nüfuzu için açılan paralı yol gibi. İşte şimdi İsrail ve Mısır, yaptıkları anlaşma ve eriştikleri uzlaşma ile Körfez-Doğu Akdeniz işbirliğini yeni bir bölgesel işbirliği haline getirmek yolunda ilerlemekte. Suudi Arabistan ve BAE nin laikleşen çizgisi ve Müslüman Kardeşlere karşı birleşik bir cephe olma tutumu, Mısır için de, İsrail için de makbul. BAE ve Suudi Arabistan ikilisi, Libya’da da Mısır için bir rejim güvencesi ve sınır güvenliği. Bu işbirliği bir tek, İsrail, Filistin topraklarında yeni yerleşim alanları açmayı yeniden gündeme koyarsa yara alır. Belki de Arapların Filistin hassasiyeti Türkiye gibi olmadığı için ruhları bile duymaz, gözleri bile görmez veya belki umursamazlar dahi.

Türkiye’ninİyice Rakım Kaybeden “ Değerli Yalnızlığı”

Bölgenin tek laik ve demokratik ülkesi olarak tebarüz eden Türkiye, uzun bir süre bunu başarılı piyasa ekonomisi ile birleştirerek MENA için bir model olmuştu. 2001 krizinden başarı ile çıktığı yıllarda hep bunu nasıl başardığı sorgulanıyordu. Ama Türkiye özellikle 2010 dan sonra hem laiklik, hem de demokrasi açısından başka yöne savrulurken, bir de kısmen dış konjonktür, kısmen de kendi hataları sonucu ekonomik krizlerin pençesine takılınca, rakiplerine geniş bir alan bıraktı. Hele “sıfır” sorundan, çok cephede çoklu sorun sathı mailine girince, içine düştüğü yalnızlıkla bu alan daha da daraldı. MENA’nın iddialı, ancak maddi imkânları sınırlı ülkesi Mısır’ın laikleşme mücadelesi bu boşluğu dolduramaya yetemezdi. Ama BAE ve Suudi Arabistan’ın, modernleşmeyi laikleşen eğitim ve kadın hakları ile teşvik etmesi, Türkiye’nin rolünü kapmaya hazırlandıklarının işaretiydi. Aynı zamanda Umman Sultanlığından başlayarak, BAE ve Suudi Arabistan’ın, İran’ı yalnızlaştırmak ve İran tehdidine karşı safları sıkılaştırmak için İsrail ile yakınlaşmanın yollarını aramaya başlaması, genel olarak MENA’ya, özellikle de Doğu Akdeniz’ e, yeni işbirliği kapılarını araladı. Onlar birlikte kazanmanın yolunu seçerken Türkiye, MENA bölgesinde ve Doğu Akdeniz’de yalnız kaldı.

Katar ile birlikte yürüdüğü yollar,2010 yılından bu yana“bölgesel siyasi istikrar ve ekonomik refah için işbirliği” hedefini aşıp, ideolojik bir saplantıya dönüşünce, Katar siyasi olarak kaybedip, ekonomik olarak kazanmaya devam etse bile, Türkiye’ye her iki açıdan da kaybettirmeye başladı. Özellikle Libya’da Katar ile birlikte sürdürülen ve bölünmüş ülkeyi birleştirmekten ve tarafları uzlaştırmaktan çok, Trablus ve Tobruk yönetimleri arasındaki fayı derinleştiren Katar-Türkiye işbirliği, hem bölgenin, hem de AB nin tepkilerini Türkiye üzerinde yoğunlaştırdı.

Katar Türkiye’ye sıkışınca, 15-20 milyar dolarlık mali imkân sağlıyor olabilir.Buna karşılık, Türkiye ve Katar yönetimleri arasındaki kişiselleşmiş ilişkiler, Türkiye’ye karşı ciddi bir güven aşınması yaratmakta. Katar ile kol kola yürürken ana yoldan sapan Türkiye belki de BAE ve Suudi Arabistan’ı İsrail’e yakınlaştıran etkenlerden bir başkası. Açıkçası Katar hariç Körfez’in diğer ülkeleri, şimdi Türkiye’ye fersah fersah uzak.

[1]Abu Dabi, Dubai, Şarja, Acman, Um el-Kuvain, Fucayra ve Ras el Khaimah

[2] David, Butter (20 April 2020) “Egypt and the Gulf: Allies and Rivals”, https://www.chathamhouse.org/publication/egypt-and-gulf-allies-and-rivals

DOĞAL AFETLER DOSYASI /// Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ : Giresun’da Yaşanan Sel Felaketi İnsan Aklını Yaratığı Eserlerin Bir Sonucudur


Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ : Giresun’da Yaşanan Sel Felaketi İnsan Aklını Yaratığı Eserlerin Bir Sonucudur

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Çukurova Üniversitesi, iortas

Giresun’a geçmiş olsun. Yaşanan sel felaketinde yaşamını yitiren, yaralı olan ve kayıp olan yurttaşlar var Kent ve bölgede ciddi maddi ve manevi zararın olduğu ekranlara yansıyor. Neredeyse şehrin silueti değişmiş. İnsanların yalnız malı mülkünü değil kim bilir hangi başka özele eşyaları, anıları ve değerleri sel ile birlikte Karadeniz’in soğuk sularına aktı gitti.

Görüntülere çok yabancı değiliz, Daha önceden Rize, Artvin, Hopa, Trabzon’da benzeri doğanın normal akışına karşı yapılan yapılanmada gördüklerimiz. Binaların altı oyulmuş, sokaklar dere yataklarına dönmüş. Görüntüler doğa-çevre ve bilimsel sorgulayıcılığı olanlar için çok şey söylüyor. Ancak Fuzulinin " söylesem kar etmiyor söylemesem içim rahat etmiyor" ifadesi ile kendi haline bırakalım. Vatandaşlarımızın acısını ve çaresizliğini anlıyorum. Her tarafı ranta dönüştürülmüş, imar afları, 2-B’ler vs. sonuçlar beklenmedik değil. Üzüldüğüm yine beylik sözler ve vatandaşa verilen sakinleştirici güzel ifadeler. Ancak anlamadığım yıllardır çevre, jeoloji, biyoloji tarım bilimcileri duyarlı yurttaşların uyarıları dikkate alınmıyor. Hatta bu tür uyarıları yapanlarda kötü insan olarak yaftalanıyor.

Türkiye Toprakları Erozyon Altında, Bu Gerçek Bilinmese Sorunlara Çözüm Geliştirilemez

Karadeniz’de doğal bitki örtüsünü yok edip fındık ve çay alanlarına dönüştürme ve arkasından aşırı gübreleme ve topraktan çıkan ve ortamın esas sahipleri olan doğal bitkilerin çapalanarak ölçülmesi sonucu toprakların yapısı bozulmaktadır. Erozyon diye çok söylenen Türkiye topraklarının % 75’inde hüküm süren edikleri toprakların yerinde aşınması olayıdır. Diğer bir ifade ile bitkilerin durak ve beslenme yeri toprağın canlılığının yok olması yani ölümüdür erozyon.

Bunu önlemenin çaresi ölümün karşısına yalnız doğanın bitkilerce örtülmesidir. Her tarafı yerleşime açılmış, betonla doldurulmuş alanlarda bir karış yağış yağsa bile toprağa nüfuz etmediği için doğal olarak önüne ne katarsa gücü oranında alıp götürmektedir. Bu dünyanın iklim değişimleri ve ekosistemin canlılığı için zorunludur. Doğa yoksa bizde yokuz, yaşamda yok. Doğal çeşitlilik yoksa korona virüs var, hastalık var, kılık var. Yoksulluk ve göç var. Ne olursunuz biraz anlayın artık şu toprağın, bitkinin doğanın önemini.

Doğada İntikam Veya Merhamet Yok

Karadenizli, Akdenizli, doğulu, batılı fark etmez bu tür olaylar dünde dün yaşandı yarında yaşanıyor olacaktır. Bize düşen bu olguları anlamaktır. Anlamaz ve doğaya uygun hareket etmesek doğa bizi takmaz. Doğada intikam veya merhamet yok. Kimsenin kimseye acıdığı veya taraf tutuğu yok. Doğanın kendisi kuralları var. Lütfen artık ciddi bir doğa eğitimi ile herkes dünyanın ve sosyal dinamikleri kavrasın ve nerede hangi koşulların içinde yaşadığını anlasın. Ayrıca tek başına bu dünyanın efendisi olmadığını da öğrensin.

Bir köylü çocuğu olarak topraktan doğdum, ömrümü hemen hemen doğa ile iç içe yaşadım. Sonrada tarım eğitimi özelde de toprak bilimi ile çalışarak olup bitenlerin nedenlerini meleğim gereğince anlıyorum. Bugünle kadar öğrendiklerimden ülkemizin bu tür felaketleri önleyecek tedbirleri içindeki ormanlarımızın, doğamızın, kentleşme anlayışı ve hayatı kavrayış anlayışımız maalesef yetersiz görülüyor. Yine maalesef sık sık yaşanalar bize durumun çok kötü ve sorunların çözümüne katkı sunacak durumda olmadığımızı gösteriyor. Yalnız Karadeniz’in değil diğer bölgelerde de batıda yanan, kesilen ormanlar, nehirlerin üzerine yapılan HES’ler yapılırken bunların olası olumsuz etkileri konusunda çok insanda ve çevre bakanlığının ilgililerin de derin bir sessizlik var. Sanki bu topraklar, ormanlar, sular, hava canlılar bizim yaşamımızın bir parçası değilmiş gibi. Kamu yaranına korumak yerine nüfuslu kişilere peşkeş çekildiği sıkça vurgulanıyor. Her gün ülkemizin bir beldesinde jandarma ile karşı karşıya gelen köylülerin çilesini ve çığlıklarını görüyoruz. Bu anlayış ve korumacılık olmadığı için bugün bu felaketler yaşanıyor.

Yaşan Olay Bizim Yaptıklarımızın Bir Sonucudur

Karadeniz’deki dağların, kıyaların ve derelerin doğal yapısının nasıl oluştuğunu bilmediğimiz için yönetimini de bilmemiz mümkün olmayacaktır. Karadeniz’de denize paralel yayılan dağların eteklerine vadilere çayların içine yerleştirilmiş evlerin şekillendiği çarpık kentleşme ve plansızlık sonucu oluşmuş bir yapılanma hâkim.

Yaşanan olayın sebep sonuç ilişkisini iyi kavrayamadığımız için yaşadığımız değerlerin kıymetini de bilmiyoruz. Doğanın işleyişini anlamadığımı için bu acı sorunları yaşayıp duruyoruz. Anlayışımızı değiştirmesek ve böyle giderse yakında başka bir yerde benzer bir durum kesin yaşanır.

Doğanın ve Sosyal Olguların Dinamizmini Topluma Kazandırmak için Ciddi Bir Doğa Eğitiminin Sağlanması Şart

Bölgenin jeomorfolojik yapısı gereği dağlardan denize doğru çok sayıda dere bulunmakta ve çoğu yerleşim yerinin ismi de dere ile bitiyor. Taşkınlar milyonlarca yıldır belirli periyotlarda belirli debilerde akmaktadır. Derenin yapısına bakıldığında burada geçmişte ne denli büyük sellerin geçtiği bilinir. Bu bağlamda en az 100 yıllık derenin akışı hızı ve genişliği dikkate alınarak yapılanmaya gidilmesi beklenir. Vatandaşın bilinci yetmese bile devletin bu tür yerlere iskân izni vermemesi gerekir. Her olaydan sonra devletin eski-yeni yetkililerinin yaptığı açıklamalar artık vatandaşları teskin etmeye yetmiyor. Demezler mi, devlet olarak göreviniz değil mi göz göre göre olacak bu felaketlerin tahribatını.

Önümüzdeki dönemlerde iklim değişimleri sonucu daha ani yağışlar, susuzluklar, kuraklıklar, doğal orman yangınları, hastalık ve zararlılar, bitkisiz çöllerin olacağını bugünden bekleyelim ve ona göre yaşam anlayışımızı düzenleyelim.

Unutmayalım bu doğa, bu topraklar, sular, ormanlar, kimsenin değil hepimize yani insana, kurda kuşa, börtü böceğe ait. Hepimize, bizim ait. Kıymetini hep beraber bilelim ve koruyalım.

Bu doğayı anlamaz ve hoyratça küçücük çıkarlarımıza kurban edersek bu dünya bize bir gün ar gelir. Doğayı, toprağı ormanı bitirmeden- tükenmeden dünyamızı gelecekteki felaketlerden kurtarmak bizim elimizde. Kızılderili Reis bizi daha önce uyarmıştı “toprak insana değil, insan toprağa aittir”. Yaşar Kemal bir ödül sonrası yaptığı konuşmada “şunu çok iyi bilmeliyiz, doğanın yok olduğu gün insanlık da yok olacaktır. İnsansız bir dünyayı düşünebiliyor musunuz?” diyordu. Boşuna doğaya müdahale etmeyin demiyoruz. Ağaç dikin, çevreyi yeşillendirin demiyoruz.

Kabahat Kimin, HEPİMİZİN

Unutmayalım dünyadaki toprak ve bitki varlığı şimdilik insanlığın karnını doyuracak yeterliliktedir. Dünya daha iyi yönetilseydi mutlaka daha barışçıl bir yaşamı yaşıyor olurduk. Sonra Dünya kötüde yaratılmış değildir. Ancak kötü yönetildiği muhakkaktır. Biz insanlar kendi çıkarımıza göre planlar programlar yapıyoruz. Çoğu zaman anlamadan yaptığımız birçok işlemin sonucu ağır olmaktadır. İnsanlar yer yüzeyindeki bugün ki farklılaşmanın nedenidirler. İnsan düşünerek, doğa- insan eksenli bir yapılanma gerçekleştirdiyse orası yaşanabilir, değilse yaşanılamaz durma gelmektedir.

Bu yaşanılamaz durum bizim eserimiz. İnsanlık uygarlığı geriye doğu bakıldığında insanın iyi ve kötü diyeceğimiz birçok eseri ile doludur. Tarihte nerede ve nasıl anılmak istediğimizi biz belirliyoruz. Afet riski bir bölgemizde yerel veya ulusal düzeyde bütüncül bir afet yönetimi ve/ya afet riskinin azaltılmasına yönelik planlama hazırlığımız var mı? Bu konuda devlet olarak vatandaşlar afete karşı uyarılmış mı? Eğitimler verilmiş mi? Yoksa sorunlu kim? Ölenlere Allah rahmet eylesin.

23 Ağustos 2020, Adana

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : ATATÜRK VE ECEVİT


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : ATATÜRK VE ECEVİT

(Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Ocak 2007, Sayı: 100)

Atatürk gibi büyük bir kurtarıcı ve devlet adamı ile beraber bir siyasal lider olarak Ecevit’i bir araya getirmek ve karşılaştırmalı bir değerlendirme yapmak belki zorlama bir yaklaşım gibi görülebilir; ama ikisinin de aynı partinin genel başkanlık koltuğuna oturduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran siyasal partinin başkanları olarak en azından bir siyasal örgüt çerçevesinde aralarında tarihsel ve siyasi bağ bulunduğu dikkate alınırsa, o zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan günümüze kadar geçen süreçte belirli bir siyasal çizgi açısından karşılaştırma yapılması seksen beş yıllık devlet yaşamı açısından zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kurmuş olduğu siyasal partinin üçüncü genel başkanı Ecevit olmuştur. İkisinin arasında Kurtuluş Savaşı’nın ikinci adamı olan İsmet İnönü yer almıştır. İnönü, Atatürk’ün eserini yaşatmak ve geleceğe dönük kurumlaştırmak için tam yarım yüzyıl uğraşmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun yolunda ilerlemesi ve O’nun ilkeleri doğrultusunda çağdaş uygarlığın bir üyesi olması konusunda İsmet İnönü ikinci adam olarak, Atatürk sonrası dönemde önemli bir mücadele vermiştir.

Devletimizin kurucusu olan siyasal parti, ulusal kurtuluş savaşı sırasında kurulmuş olan kuvayı milliye ve Müdafaa-i Hukuk kuruluşlarının bir araya gelmelerinden sonra tarih sahnesine çıkmıştır. Ulusal kurtuluş savaşını yürüten halk iradesinin daha sonra bir bütünsellik içinde örgütlenmesiyle, devletimizin kurucu partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası adı altında tarih sahnesine çıkmıştır. Halkın gücünü bir Cumhuriyet devleti kurmak üzere yönlendiren bu partinin ilk genel başkanı kurucu önder olarak Mustafa Kemal olmuş, daha sonra da İsmet İnönü ikinci adam olarak Atatürk sonrasında hem genel başkan hem de ulusal önder olarak devlet başkanı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan Türkiye’yi kurtaran bir siyasal önder olan İsmet İnönü yirminci yüzyılın ikinci yarısında demokrasiye geçişi örgütlemiş ve bu aşamadan sonra Atatürk’ün partisinde Bülent Ecevit adında bir genç, milletvekili olarak meclise girmiştir.

Robert kolej mezunu olarak basın yayın genel müdürlüğüne giren Ecevit, daha sonra bir üniversite tahsili yapamamıştır. Kayıtlı olduğu fakülteyi bitiremeyen Ecevit sahip olduğu kolej İngilizcesinin yardımı ile İngiltere’nin başkenti Londra’ya basın ataşesi olarak gönderilmiştir. Böylece, İstanbul doğumlu Bülent Ecevit Atlantik okyanusunun kıyılarına adım atmıştır. Londra’da birkaç sene kaldıktan sonra Türkiye’ye dönmüş ve bu arada bir yaz döneminde birkaç aylığına ABD’ye davet edilerek, Henry Kissenger’ın öncülüğündeki kurslardan geçerek siyasal bir eğitim almıştır.

1957 seçimleri öncesinde ABD’den dönen Ecevit, İsmet İnönü’nün damadı olan Amerika’ya yakın bir gazeteci olan Metin Toker’in yerine Ankara’dan milletvekili adayı gösterilerek meclise girmiştir. Üniversite tahsili olmayan birisinin tepeden inme paraşütle politikaya girmesi, Türkiye’de pek de görülmeyen bir olay olmasına rağmen, Metin Toker gibi Amerika’ya yakın bir gazetecinin organizasyonunda gerçekleşmesi, sonraki gelişmeler dikkate alındığında pek de tesadüfe benzememektedir. İsmet İnönü gibi bir muhalefet liderinin damatlığına Celal Bayar’ın refakat muhabirliğinden gelen Metin Toker, daha sonraki dönemlerde bir kontenjan senatörü olarak meclise girme şansını elde edebilmiştir; ama Ecevit kendisini meclise sokan arkadaşını hiçbir zaman yanına almamıştır. Genel başkan olarak partisinin listelerini düzenlerken Metin Toker’i dışlaması, Ecevit’in karakteri ve siyasal üslubu açısından son derece ilginç bir örnektir. Siyasal basamakları arkadaşlarının ve yakınlarının omuzlarına basarak tırmanan Ecevit hiçbir zaman dönüp arkasına bakmamış ve kendisini o noktaya getiren yakınlarını her zaman ihmal ederek, yalnız adamlık misyonunu tercih etmiştir.

Soğuk Savaş döneminin ikinci yarısında, Türkiye demokrasiye geçerken ciddi bir Atlantik çıkartması ile karşı karşıya kalmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ile beraber ilk olarak bölgeye gelen Atlantik gücü İngiltere olmuştur. Onu Fransa izlemiş ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı coğrafyasının haritasını bu iki büyük Atlantik emperyalisti çizmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte ABD 1946’da bölgeye gelmiş ve diğer Atlantik güçlerinin desteği ile Orta Doğu’da iki bin yıl sonra yeniden bir Yahudi devletinin kurulmasını sağlamıştır. Daha savaş yıllarında Türkiye’de etki kurmak isteyen ABD, İngiltere ile işbirliği yapmış ve bu durumdan yararlanan Siyonistler de savaşın hemen sonrasında İsrail’i kurmuşlardır. ABD bölgeye geldikten sonra Türkiye’yi merkez üs olarak seçmiş, dünyanın merkezi ülkesini ele geçirmek üzere hazırlık ve girişimlerini Türkiye üstünden yürütmüştür. 1950’li yıllarda Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle beraber Atlantik emperyalizmi gücünü artırmış ve bu doğrultuda genç kadrolar ABD’ye davet edilerek yetiştirilmiş, Türkiye’de bir yerlere getirilmiştir. Daha sonraki yıllarda Türkiye’nin yönetiminde etkili olan iki siyasi liderden birisi Rockefeller, diğeri Eisonhower bursu ile yetiştirilmiştir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türkiye adeta Atlantik emperyalizminin Eisonhower ve Rockefeller kıskacına sürüklenmiştir. Merkez sağın önderi Eisonhower, merkez solun lideri Rockefeller bursu ile yetiştirilip Türkiye’ye gönderildikten sonra Atatürk’ün Cumhuriyeti Atlantik merkezli bir siyasal yönetime kaydırılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bu durum Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın bağımsız kıldığı Türkiye Cumhuriyeti’ni yeniden Osmanlının son dönemindeki gibi yarı sömürge durumuna düşürmüştür.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Atlantik emperyalizminin kıskacına düşen Türkiye hem bağımsızlığını yitirmiş hem de Atlantik güçlerinin dünyanın merkezini ele geçirme girişimlerinde kullanılmıştır. On bin km öteden ABD bu merkezi bölgeye gelerek yerleşirken Türkiye’deki NATO üslerini kullanmıştır. ABD için bölgeye giriş kapısı olarak kullanılan Türkiye aynı zamanda İsrail için de bir şemsiye olmuştur. Küçücük İsrail Orta Doğu’da Arap ve Müslüman çoğunluğa karşı ayakta kalırken Türkiye’yi lobileri aracılığıyla kullanmış, bir Müslüman ülke olan Türkiye Cumhuriyeti’nin komşuları ile düşmanlığa sürüklenmesine neden olmuştur. Türkiye’nin ulusal çıkarlarına açıkça aykırı düşen bu durum İkinci Dünya Savaşı sonrasında Atlantik emperyalizmi ve siyonizmin etkisi altında kalan Türk hükümetlerinin basiretsizliği yüzünden ortaya çıkmıştır. Eisonhower ve Rockefeller kıskacı bu aşamada Türkiye’nin yarı sömürgeleşmesine giden yolu açmıştır.

Atlantik emperyalizmi, Siyonizm ile işbirliği yaparak, dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirirken Türkiye’nin Avrupa’dan uzak kalmasını sağlamıştır. Eisonhower ve Rockefeller çizgisindeki yönetimler Türkiye’yi Atlantik emperyalizminin etkisi altına sürüklenirken, Atatürk’ün çağdaş uygarlığa yönlendirdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa’dan uzak tutmuşlardır. Elli yıllık çabaya rağmen bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin AB’nin dışında kalmasında diğer başbakan ve hükümetlerle beraber Ecevit’in de sorumluluğu bulunmaktadır.

Ecevit Avrupa’yı zaman zaman ırkçılıkla suçlarken Siyonistlerle aynı paralele düşmüş, bu çağdaş uygarlığın beşiği olan kıta ile ilişkilerini İskandinav ülkeleri üzerinden yürütmeyi tercih etmiştir. İsrail’in Ortadoğu barışı için çalışmalarını Oslo gibi kuzey ülkelerinin başkentinden yürüttüğü gibi Bülent Ecevit de Norveç ve İsveç gibi kuzey ülkeleriyle yakınlaşarak, Avrupa’nın merkezi ülkeleri olan Almanya ve Fransa’ya mesafeli durmuştur. AB’yi hiçbir zaman ciddiye almamış, Avrupa’nın geçmişten gelen sorunlarını zaman zaman öne çıkararak Türkiye’nin Avrupa’dan uzak kalmasına çaba göstermiştir.

Atatürk, Osmanlı imparatorluğunun sona ermesi Anadolu’yu işgale kalkışan Atlantik emperyalistleriyle savaşarak, Türkiye’yi bağımsız bir ülke konumuna getirmiştir. Ne var ki, ikinci dünya savaşı sonrasında bu kez ABD öncülüğünde bölgeye gelen Atlantik emperyalizmi savaşarak değil ama kendine bağlı kadrolarla Türkiye’yi içerden ele geçirmiştir. Bülent Ecevit’in tarih sahnesine çıkması ve görev yaptığı dönem Atlantik emperyalizminin Atatürk Cumhuriyetini kıskaca aldığı aşamadır. Soğuk savaşın bütün baskısı sürerken, Sovyet tehdidi Türkiye üzerinde giderek etkisini artırırken o dönemin politikacıları ABD’ye yakın durmayı bir çıkış noktası olarak görmüşler ve bu yüzden Türkiye bir yarı bağımlı ülke haline gelmiştir.

Atatürk bağımsızlık sürecinin önderi olarak tarih sahnesine çıkarken Ecevit bağımlılık döneminin siyasal liderlerinden birisi olarak siyaset sahnesinde etkinliğini göstermiştir. İki liderin ortaya çıktığı dönemler farklı olduğu için politikaları da birbirinden farklı olmuştur. Atatürk’ün partisinin genel başkanı olmak, Ecevit’in Atatürk çizgisinde politika yapmasını sağlayamamıştır. Siyasete paraşütle inen Ecevit, Atatürk’ün partisinin üçüncü genel başkanı olmasına rağmen, Atatürk’ten çok ayrı çizgide bir politikanın hazırlayıcısı ve uygulayıcısı olmuştur. İsmet İnönü’nün yanında yetiştikten sonra eline geçen ilk fırsatta İnönü’yü devre dışı bırakmış, hızla kendine bağlı kadrolar kurarak partinin geleneksel çizgisini izleyen eski kadrolarını tasfiye etmiştir.

27 Mayıs askeri dönemi sonrasında demokrasinin savunucusu olarak bu döneme karşı çıkan Ecevit koalisyon hükümetlerinde Çalışma Bakanı yapılarak ülkedeki işçi ve çalışan kitleler potansiyelinin onun inisiyatifine geçebilmesi için elverişli bir ortam hazırlanmıştır. Onun Çalışma Bakanlığı sırasında iş ve sendika yasalarının gene tepeden inme ve hiçbir mücadele verilmeden çıkartılması da Ecevit’e çalışan kesimlerin önderliği konumunu kazandırmıştır. Bu durumdan fazlasıyla yararlanan Ecevit Zonguldak gibi bir işçi merkezinin milletvekili olarak toplumsal potansiyeli ile beraber Türkiye solunun önderliği konumunu yakalamıştır. İnönü’yü tasfiye ettikten sonra daha önce başlatmış olduğu ortanın solu politikasını batı tipi bir sosyal demokrasiye dönüştürmüş ama Avrupa’nın merkez ülkelerinden uzak kalabilmek için İskandinav sosyalizmini örnek alarak hareket etmiştir. Sık sık İskandinav ülkelerine gidip gelen Ecevit SSCB’ye karşı ortanın solu politikalarını sosyal demokrat çizgide tutmaya özen göstermiştir. Ne var ki, Türkiye’yi Avrupa’dan uzak tutmayı hedeflediği için hiçbir zaman Avrupa solu anlamında bir sosyal demokrasiyi benimsememiştir. Sosyalist enternasyonali bu aşamada bir denge unsuru olarak kullanmış, Sovyet sistemi dışında kalan dünya ülkelerindeki sol partilerle yakınlaşarak Avrupa ve Sovyet sistemlerinin dışında kalmaya özen göstermiştir. Sovyet tipi bir sosyalizmin, Türkiye’de gelişmesini önleyebilmek amacıyla halk tabanındaki sola kayışı ortanın solu çizgisinde tutmaya çaba göstermiş ama bu tür çalışmalarında er zaman için Avrupa’nın dışında hareket etmiştir. Brand ve Kreisky gibi liderlerle olan kişisel dostluklarını bu alandaki hareket serbestîsini koruyabilmek için başarıyla kullanmıştır. Siyasal uzaklığını kişisel yakınlıklarla dengeleyerek yoluna devam eden Ecevit her zaman için Atlantik inisiyatifini izlediği çizgiye dikkat ederek hareket etmiştir.

Önceleri 27 Mayıs hareketini çağdaş bir atılım olarak destekleyen Ecevit daha sonra demokrat kesilerek bu harekete karşı çıkmıştır. Onun 27 Mayıs sonrasında Ulus gazetesinde yazdıkları bu çelişkili tutumun açık kanıtları olarak ortadadır. Daha sonraki askeri dönemlerde de karşıt tutumunu sürdürerek demokrat görünümü ile halk kitlelerinin desteğini almasını bilmiştir. Gazeteci kimliği ile dünya basınını yakından izlediği için dünya konjonktürünün Türkiye’ye yansımasını iyi hesap ederek her zaman için suyun üstünde duran bir tutum izleyebilmiştir. 9 Mart girişimine karşılık 12 Mart muhtırası verilince bunu kendisine karşı bir hareket ilân ederek bu bölgedeki İsrail ve İngiltere çekişmesini görmezden gelmiştir. Almanya ve Fransa karşıtı tutumunu pekiştirirken, soğuk savaş döneminin dengelerinden yararlanmasını bilmiştir. Atlantik inisiyatifinin desteğindeki askeri rejimlere karşılık tam olarak tavır almamış ama halk kitlelerini arkasında tutabilmek için karşıt bir tutumu basın aracılığıyla kamuoyunda sürdürmüştür.

Basından geldiği için, basını en iyi kullanan genel başkan olmuş, teknolojik gelişmeler medya olgusunu öne çıkardığı zaman Türkiye’nin ilk medyatik lideri olmuştur. İyi bir medya izleyicisi olarak, medya kanallarını kendi politikalarını yaymak için kullanmıştır. Şiir yazmasını şairlik olarak göstermiş, üniversite mezunu bir meslek sahibi olmamayı şairlik iddiasıyla dengelemeye çalışmıştır. Edebiyat otoriteleri onu şair olarak kabul etmemelerine rağmen, medya kanallarındaki görüntüsünü şairlikle süslemesini bilmiştir. Entelektüel bir görüntü vermeyi medyada daha etkin olabilmek için her zaman sürdürmüş ve medya aracılığı ile her zaman politik rakiplerine üstünlük sağlayabilmiştir. Onun bu başarısında Atlantik emperyalizmine bağlı mandacı kadroların büyük etkisi olmuştur.

Ecevit yanındaki bütün politikacı ve arkadaşlarını dışlarken medya yardımı ile halk desteğini yanında tutabilmiştir. Sürekli olarak eşi ile beraber bir yalnız adam görüntüsü vermeye çalışmış, değişen koşullarda çevresine hesap vermemek için yalnız adamlığını sürdürmüş ve bu durumu da eşini yanında tutarak dengelemeye çalışmıştır. Tepeden inme geldiği Atatürk partisini ele geçirirken ve daha sonra yönetirken, bu partinin geleneksel kadrolarını ve ekolünü zaman içinde tasfiye etmiş, dışarıdan getirdiği kadrolarla siyasetini sürdürmenin yollarını aramıştır. Politikada vefa duygusunun olmadığını gösteren bir tutumla sürekli olarak kadro değiştirmiş, getirdiği kadrolar politikada yer yapmaya başlayınca yeni isimleri politikaya sokarak kendi üstünlüğünü koruyabilmenin çabası içinde olmuştur. Bu nedenle, Ecevit’in siyasal yaşamına genel olarak bakılırsa harcanan insanlar kalabalığı görülecektir. Siyasetin her aşamasında sürekli olarak yeni isimlerle yola devam eden Ecevit, Türk siyaset sahnesinde en çok adam harcayan önder sıfatını kazanmıştır.

Türk siyaset sahnesinde yerini sağlamlaştırmak için Atatürk’ün partisini kullanan Ecevit, 12 Eylül NATO harekâtı olunca hemen Atatürk’ün partisini terk ederek bu siyasal kuruluşun tarihsel misyonunu tamamladığını ilan etmiştir. Askeri rejimlere karşı çıkarken, kendisini önder konumuna getiren Atatürk’ün partisini hemen terk etmesi kendisine inanan çevrelerde kızgınlığa yol açmış ve bu aşamadan sonra Atatürk’ün partisi ile Ecevit’in yolları ayrılmıştır. Atatürk’ün partisi ile beraber Ecevit Atatürkçülerle de yollarını ayırmış ve kendine göre bir misyon izleyerek küreselleşme döneminde yeni yüzü ile ortaya çıkmıştır. Atatürk’ün partisinin siyaset sahnesine kazandırdığı Ecevit’in ilk fırsatta bu partiyi terk etmesi ve bu partinin tarihi misyonunu tamamladığını ilan etmesi aslında Ecevit’in Atatürk’ten ne kadar uzak olduğunu gösteren bir olaydır. Atatürk’ün koltuğunu yıllarca işgal etmiş, O’nun partisine uzun bir süre genel başkanlık yapmış birinin en küçük bir zorluk aşamasında bu partiyi ve geleneği terk etmesi üzerinde geleceğin siyaset bilimcilerinin önemle duracağı açıktır. Dünyadaki değişim rüzgârları bu bölgeye doğru eserken, emperyalizm saldırılarına karşı koymak için kurulmuş olan Atatürk’ün partisinin terk edilmesi bir anlamda antiemperyalist gelenekten vazgeçilmesi anlamına geliyordu.

NATO harekâtı ile Türkiye’yi tam kontrol altına alan Atlantik emperyalizmi, Türkiye’nin siyasal yapısını tümüyle değiştirebilmek için bütün siyasal parti ve kuruluşları kapatmıştır. Daha sonra yeniden normal koşullara dönüldükten sonra eski partilerin ve geleneklerin ortaya çıkmaları önlenmek istenmiş, bu doğrultuda siyasal vetolar kullanılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti devletini Türk ulusu adına kurmuş olan Atatürk’ün partisi bu NATO harekatı döneminde kapatılarak Türkiye bütünüyle Atlantikçi güçlerin eline geçmiştir. Ara rejim sonrasında yeniden normal koşullara geçilirken, yeni siyasal partiler ve önderlerin çıkması istenmiş, bu aşamada Ecevit Atatürkçü kadroları dışlayarak yeni insanlarla kendi partisini kurmuştur. Avrupa tipi sosyal demokrasiye karşı olduğu için bu ismi partisine koymamış, Avrupa’nın dışındaki sol partiler gibi bir parti kurmaya çalışırken sosyalizm kavramından da uzak durmuştur. Bu nedenle içi boş bir kavramı partisi için ad olarak seçmiştir. Her tarafa çekilebilecek bu yeni kavramla beraber, Atatürk geleneğinin dışında, Atlantik rüzgârlarına uygun düşecek bir başka gelenek yaratabilmenin çabası içine girmiştir. Türkiye’yi Avrupa kıtası ve Sovyet sisteminin dışında tutan bu yaklaşım aslında yeni Orta Doğu ya da Büyük Orta Doğu planlarının istediği noktaya doğru çekmeye uygun düşüyordu. AB ya da İslam dünyası dışında kalacak bir Türkiye Atlantik güçlerinin yeni Orta Doğu planlarının bu uygulama merkezi konumuna sürükleniyordu ki Ecevit’in açılımı bu sürece paralel bir doğrultuda ortaya çıkmıştır.

Ecevit yeni partisini kurarken, Atatürk’ün partisi daha yeniden açılmamıştı. Eski partisinin kadrolarını dışlayan Ecevit, oluşturmak istediği yeni geleneğe uygun olarak yepyeni isimleri siyaset sahnesine taşımıştır. Partiyi kurarken kullandığı kişileri daha sonra meclise sokmamış, partisini ile meclis grubunu birbirinden ayrı tutarak siyasal inisiyatifi hiçbir partili ile paylaşmamıştır. Parti yönetiminde etkili olmak isteyen herkesi devre dışı bırakan Ecevit, sürekli olarak yeni ve deneyimsiz insanları yanına alarak devam etmiştir. Siyaseti hiç bilmeyen insanlar, medyanın büyüttüğü Ecevit imajı altında küçülerek ezilmişler ve Ecevit’in kemiksiz politikasına alet olmuşlardır. Aradan geçen yıllar Ecevit adını büyüttükçe, politikaya yeni giren deneyimsiz kadrolar Ecevit’in tek adamlığına teslim olmuşlardır.

Ecevit Atatürk’ün partisine genel başkan olmuştur ama hiçbir zaman Atatürkçü olmamıştır. Türkiye İşçi Partisine karşı ortanın solu ile tavır alırken, bu kavramın içini tam olarak doldurmamış, Marksist anlamda sosyalizm gelişirken buna karşı Kemalizm’i ideolojik bir yapılanmaya götüren Doğan Avcıoğlu hareketine uzak kalmıştır. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Atatürk Cumhuriyeti kendine bir yol ararken ortaya Yön Hareketi çıkmış ama Ecevit, eski Kemalistlerin devamı olarak ortaya çıkan bu harekete de karşı çıkarak, Atatürkçülüğün yeniden yorumlanma ya da günün koşullarına uygulanması denemelerine sürekli olarak mesafeli durmuştur. Atatürk’ün partisine genel başkan olduğu yıllarda bile, O’nun düşünce ve siyasal sistemine uzak duran bir yaklaşım benimseyen Ecevit, günün değişen koşullarına göre belirlediği farklı politikaları gündeme getirmiştir. Bu nedenle de kemikleşen bir tutumun izleyicisi hiçbir zaman olmamıştır.

Atatürk’ün partisine genel sekreter olur olmaz, Atatürk’ün gazetesini kapatan Ecevit, içinden yetiştiği bu ocağı söndürürken, geçmişin tüm değerlerine son vermenin ilk örneğini gösteriyordu. Daha sonraları partiyi terk ederek yeni bir partiye yönelirken de aynı tutumu ısrarla izlediği görülmektedir. Ecevit’in Atatürk ile en büyük ilgisi O’nun hakkında bir kitap yazmak olmuştur. "Atatürk ve Devrimcilik" adını taşıyan bu kitabında Ecevit Atatürk devrimlerini küçümseyerek onları bir üst yapı reformu olarak gördüğünü açıklamıştır. Atatürk’ün diğer ilkeleri dururken devrimcilik ilkesini öne çıkaran Ecevit, devrimciliği Atatürkçülüğe son vermek olarak algılamıştır. Devrimlerin sürekliliğini öne sürerken, Atatürk’ün geride kaldığı ve O’nun ilkelerinin artık geçersiz olduğu ifade edilmek istenmiştir. Atatürk’ün yarattığı Kemalist Türkiye’nin geride bırakılmasında Ecevit’in Atatürk’e mesafeli yaklaşımının önemli etkileri olmuştur. Atatürk devrimciliğinin, Atatürkçülüğün tasfiyesi için kullanılması Türk siyasal yaşamı açısından talihsiz bir girişim olmuştur.

Ecevit resmi günler dışında Atatürk’ün adını ağzına almamaya dikkat etmiş, devleti kuran partinin geleneksel kadrolarının Atatürk’ü referans gösteren tutumlarına uzak bir yaklaşım sergilemiştir. Atatürk’e karşı olan din kesimleri ile diyalog kurarken Atatürkçülük ya da Atatürk ilkeleri yokmuş gibi hareket etmiştir. Özellikle son zamanlarda Atlantik emperyalizmi ve siyonizmin BOP ya da BİP doğrultusunda, laiklik yerine ılımlı İslam’a yakın duran bir dinlere saygılı laiklik kavramını geliştirmeye çaba göstermiştir. Vatandaşların dini inançlarına saygı göstermeyi geleneksel laiklik anlayışından vazgeçme biçiminde anlayan Ecevit, Atlantik güçlerinin koruması altındaki bazı din adamları ile görüşmekten de çekinmemiştir. Atatürk’ün laiklik ilkesi ile uygarlığın beşiği Avrupa’ya yönelen Türkiye Cumhuriyeti daha sonraları Ecevit’in önderliğinde dini inançlara saygılı bir yaklaşım ile BOP çerçevesinde ılımlı İslam uygulamalarına yakın duran bir politikaya doğru yol almıştır. Sağ kanat partilerini etki altına alan din çevreleri ve cemaatler, Ecevit’in dinlere saygılı yaklaşımı ile sol kesimleri de ılımlı İslam’ı benimsemeye yönlendirmiştir. Bazı cemaat yayın organlarında bu durumun açık göstergesi olan yayınlar kamuoyunu etkilemek için yapılmıştır. Atatürk laikliğe yönelirken, Ecevit dinsel yaşama yönelen bir tutum geliştirmeye çalışmıştır.

"Halkçı Ecevit" sloganı ile kendisine kamuoyunda yer yapan Ecevit, uzun süre halk sektörünü halk kitlelerinin ekonomik ve sosyal çıkarları doğrultusunda savunurken, daha sonraki aşamalarda bu tutumundan vazgeçmiştir. Avrupa’ya giden işçilerin dövizleri ile oluşturulması planlanan halk şirketleri Atatürk’ün halkçılık anlayışına son derece uygun düşerken, sonraki dönemlerde Ecevit bu politikasından da vazgeçmiş ve Atlantik güçlerinin savunduğu liberal politikaların öne çıkmasına yol açan bir durum yaratmıştır. Ecevit eğer Atatürk’ün halkçılık anlayışını savunsaydı halk sektörü projelerini sonuna kadar takip ederek bunların gerçekleşmesi için çaba gösterirdi. Ne yazıktır ki, küreselleşme döneminde küresel ekonomi politikalarına alternatif olabilecek politikalar üretmeden partisinin liderliğini yapan Ecevit, neoliberal politikaları savunan sağ partilerle koalisyon yaparak, halk kitlelerinin zarar görmesine, orta sınıfların çökmesine yol açmıştır. Atatürk halkçılığı halk kitlelerinin yararını öne çıkarırken, liberal partilerle koalisyon, Ecevit’i bu çizginin tam aksine çekmiştir. Halkçı Ecevit, iktidar dönemlerinde halk kitlelerinin yararına olabilecek ciddi bir girişim gerçekleştirememiştir. Halk sektöründen vazgeçerken, halk kitlelerinin gerilemesine seyirci kalmıştır.

Atatürk’ün partisinin kapalı oyduğu ara dönemde Ecevit kendi partisini kurarken, Atatürkçüleri dışlamıştır. Atatürk geleneğinin dışında, Atlantik ve BOP arasında bir sol çizgi oluşturmaya çalışırken, hem Atatürkçüleri dışlamış hem de Atatürkçü kesimlerin örgütlenmesini önlemeye çalışmıştır. Ecevit Atatürkçüleri dışlayarak kendi partisine örgütlerken, Atatürkçüler de kendi başlarının çaresine bakmak için Atatürkçü Düşünce Derneği’nde bir araya geliyorlardı. Kemalist Türkiye’yi dünyanın merkezi coğrafyasını ele geçirmek için tasfiye etmek isteyen emperyal güçler Atatürkçüler bir dernek çatısı altında bir araya gelirken, toplumun tanıdığı Kemalist yazar ve bilim adamları terör olaylarına hedef olmuştur. Bu aşamada Atatürkçü Düşünce Derneği’ni yakından izleyen Ecevit, bu derneğin yöneticilerini çağırarak onlarla konuşmuş ve Atatürkçüleri ayrı bir dernek çatısı altında örgütlenmekten vazgeçirmeye çalışmıştır. Atatürkçüleri partisine almayan Ecevit, onların ayrı bir kuruluş çatısı altında örgütlenmelerini de önlemek istemiş ve bu doğrultuda bazı girişimlerde bulunmuştur.

Seçimlerde Atatürkçü kadroları listesine almayan Ecevit, zaman zaman genelgeler yayınlayarak ve sözlü uyarılarda bulunarak Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinin partiye alınmamaları konusunda kendi örgütünün yöneticilerine baskılar uygulamıştır. Atatürk’ü tarihin tozlu sayfalarına havale etmek isteyen Ecevit, Atatürkçülüğü yaşatacak kadroların yeniden Atatürkçü bir örgütlenme ile Türk halkının karşısına çıkmasını engellemek istemiştir; çünkü Atatürkçü gelenek devam ettikçe kendisinin yeni bir geleneği yaratamayacağını iyi biliyordu. Daha sonraları Vehbi Koç’un girişimleriyle yeniden kurulan Atatürk’ün partisinin kuruluş aşamasında Ecevit yeniden devreye girerek bu oluşumu önlemek istemiş, önleyemeyince de bir ara başına geçmek istemiş; fakat başarılı olamamıştır. Kendi partisinin başında iken Atatürkçü Düşünce Derneği’ne sürekli olarak uzak durmuş, Atatürk ilke ve devrimlerinin korunması için hiçbir zaman ADD ya da Atatürkçü bir kuruluşla ortak çalışma içine girmemiştir. Zaman içinde Atatürkçü Düşünce Derneği’nin hızla Türkiye’nin en büyük kitle örgütü haline gelmesi, Ecevit’in Atatürkçü geleneğin dışlanması çabalarını boşa çıkarmıştır. Günümüzde Atatürkçü Düşünce Derneği, birçok siyasal partiden daha büyük ve etkin bir konumdadır. Ecevit gibi bir politikacının girişimleri bile Atatürk geleneğinin tasfiyesini sağlayamamıştır. Ecevit’in dışladığı bu gelenek günümüzde Ecevit sonrası dönemde de daha güçlenerek varlığını sürdürmektedir. Ecevit sonrasında partisinin sahipsiz bir biçimde ortada kalması, onun bütün çabalarına rağmen Atatürk geleneğine alternatif olabilecek yeni bir gelenek oluşturamadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Ecevit bir pazar günü Ankara’yı gezerken, başkentin çok büyüdüğünü artık daha fazla büyümemesi gerektiğini öne sürmüştür. Bu düşüncesini öne çıkarırken, Ankara’nın iki misli büyümüş olan İstanbul’u görmezden gelmiştir. Eski bir İstanbullu olarak Ankara’ya gelerek devlet yöneten Ecevit’in Ankara’nın büyümesinden rahatsız olması üzerine düşünmek gerekir. Bugün başkenti İstanbul’a taşımak isteyen küreselciler Ankara düşmanlığı yaparken, konu artık iyice açığa çıkmakta ve batı emperyalizminin artık Ankara’yı başkent olarak görmek istemediği ortaya çıkmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’ne 4 kez başbakanlık yapmış olan Ecevit,’in başkent Ankara’nın büyümesinden rahatsız olması ve bu arada İstanbul’un Ankara’nın iki misli büyüklüğe eriştiğini görmezden gelmesi küreselleşme döneminin genel eğrilerine paralel görülmektedir. Yıllarca Türkiye Cumhuriyeti’ne başbakanlık yapan Ecevit, Ankara’nın büyümesinden rahatsız olurken acaba Türk devleti ve onun başkenti İstanbul’u geçici olarak mı görüyordu? Kalıcı olan Büyük Ortadoğu Projesi miydi? Bu soruların yanıtlarını zaman içerisinde Türk vatandaşları gelişmeler karşısında değerlendirmeler yaparak vereceklerdir,

Ankara’nın büyümesinden rahatsızlık, Türkiye Cumhuriyeti’nin de geçici bir devlet olarak görülmesini gündeme getirmektedir. Bu doğrultuda Türkiye’nin güneydoğusundaki ayrılıkçı gelişmeler öne çıkmaktadır. Ecevit kendi partisini kurduktan sonra açıktan bir güneydoğu karşıtlığı yaparak meclise girme şansını elde etmiştir. Güneydoğu Bölgesi ile ilgili olarak emperyal güçler bir Kürdistan devletini Türkiye’ye dayatırken, güneydoğu halkının karşıya alınması bu bölgenin Türkiye’den kopmasına giden yolu açmaktadır. 1991 seçimleri sırasında Ecevit’in yeni partisi ile böylesine kopuşa karşı dışlayıcı tutum izlemesi ulusalcı kesimlerde ve Atatürkçü taban üzerinde çok ciddi kuşkular yaratmıştır. Ayrıca Ecevit bir gün demeç verirken, "Kuzey Irak’ta çağdaş bir devlet doğuyor" diyerek Irak’ı ve daha sonra Türkiye’yi bölecek olan müstakbel Kürdistan’ sanki onaylıyormuş gibi yaklaşım sergilemiş ve bu nedenle Türkiye’de çok ciddi tartışmalara yol açmıştır. Irak’ı ve Türkiye’yi yeni bir devlet oluşumunu çağdaş bir oluşum diye açıklamak böylesine bir gelişmenin onaylanması anlamına gelmektedir. Bu noktada, Ecevit’in Atatürk’ün ulusal kurtuluş savaşı vererek Türk ulusu ile beraber çizmiş olduğu Misak- Milli sınırlarının korunmasında Atatürkçüler ve ulusalcılar kadar hassas olmadığı görülmüştür. Bu durumda, sanki onun yeni bir Ortadoğu istediği ve bu yeni yapılanmada Kürtlere de ayrı bir devlet istediği biçiminde yorumlanmıştır. Ayrıca yaşamının son yıllarında babasının Kürt asıllı olduğunu açıklaması da, Kuzey Irak’taki oluşumu neden çağdaş bir gelişme olarak gördüğünü açıklığa kavuşturan yeni bir demeç olarak görülebilir.

Ecevit sürekli olarak ulusalcı olduğunu söylemiş ama partisinin adını koyarken bu sıfatı kullanmamıştır. Demokratik kelimesi her türlü anlamlandırmaya ve harekete açık olduğu için yeni partinin politikasının belirlenmesinde Ecevit’e önemli ölçüde hareket serbestisi kazandırmıştır. Atatürk gelecek için belirli ilkeler koyarak kendi düşüncesini bir ilkeler bütününe kavuşturmayı hedeflerken, Ecevit tamamen aksi yönde hareket etmiş ve belirli ilkelerle kendisini bağlamamıştır. Türkiye bugün her aşamada Atatürk ilkelerini tartışmaktadır ama günümüzde Ecevit sonrası için bir ilkeler bütününden söz etmek mümkün değildir. Demokratik sol gibi ne olduğu belli olmayan ve her anlama çekilebilecek esnek bir kavram ile hareket etmek Ecevit’e gelecek için değişen koşullara göre hareket etme şansını kazandırmıştır. Demokrasi içinde her tür düşünceye yer olduğu gibi demokratik kavramı da her türlü anlama çekilebilecek bir yapıya sahiptir. Ecevit bu kavramın genişliğinden yararlanarak bazen ulusalcı, bazen halkçı, bazen liberal, bazen laik, bazen dini inançlara saygılı, bazen batıcı, bazen çağdaş, bazen gelenekçi politikalarla halk kitlelerinin önüne çıkabilmiş ve değişen dönemlerde kalıcı ve sürekli olabilmek için esnek bir yaklaşımı kararlı bir biçimde sürdürmüştür. Bu sayede ülkenin Atatürkçü ve ulusalcı kadrolarından uzaklaşarak kendine yeni bir siyasal taban yaratmıştır.

Atatürk ilkelerinden önde gelen devletçilik anlayışına Ecevit her zaman karşı çıkmıştır. Böylece Atatürkçü geleneği yumuşatarak özel sektörde gelişmenin önünü açmıştır. Kendisine halkçı dedirtmesine rağmen, özel sektör ağır basınca halk sektöründen vazgeçebilmiştir. İsrail türü Kibotzlar ya da Sovyet türü Sovkhozlara benzeyen Köykent modelini ise bir şair ruhu ile ütopik olarak sürekli bir biçimde savunmuştur. Devletçiliği dışlarken Atatürk’ün altı ilkeden oluşan sisteminden de uzak durmuştur. Hiçbir zaman tam anlamıyla bir altı ok savunuculuğu yapmamış, batılı entelektüeller gibi liberalizmden yana olmuştur. Bu doğrultuda ulusalcılıkta da ısrarcı olmamış, ancak sıkışınca ya da zor durumlarda ulusalcılığa sahip çıkar görünmüştür. Gerçek anlamda bir ulusal solcu olsaydı, ortanın solu aşamasında olduğu gibi bu isimle kitap yazardı ya da yeni partisinin adında ulusal sol kavramını kullanırdı. Ecevit aynı zamanda Avrupa tipi sosyal demokrasiye de mesafeli davranırken bu düşüncenin Marksist kökeninden uzak durmuş, Türkiye’yi Avrupa’ya mesafeli kalabilmesi için de demokratik sol kavramını öne çıkarmıştır. Avrupa dışı sol genel olarak demokratik sosyalizm kavramı ile kendisini adlandırırken, Ecevit sosyalizm kavramını kullanmamış ama genel anlamlı bir sol kavramı içinde günü değişen koşullarına uygun düşen politik yaklaşımlar geliştirmiştir. Bu çerçevede Ecevit sonrasında demokratik sol düşüncenin gelişebilmesi ve kalıcı olabilmesi için bu görüşün öncüsü sağlam bir temel kurmamış ve kendinden sonrası için de Atatürk gibi yeni bir gelenek oluşturamamıştır.

Kıbrıs Barış Harekatı sırasında bir ara ikinci Atatürk ilan edilen Ecevit bu yakıştırmalara hiç sahip çıkmamış, Atatürk sonrasında yeni bir yapılanmanın peşinde koşmuştur. Atatürk Türkiye’sinin bugünü ve geleceği açısından Ecevit’in girişimlerinin yararlı olup olmadığı bugün çok tartışmalıdır. "Bu Düzen Değişmelidir" adında bir kitap yayınlayarak politikaya giren Ecevit, bu düzeni değiştirmeyi bırakarak, "Ben değiştim" açıklamasıyla dış güçlerin İMF reçeteli hükümetlerine bile başkanlık yapmıştır. Düzeni değiştiremeyince kendisi değişmek gibi kolay bir yola giren Ecevit, halk kitlelerini bu haksız sömürü düzeninin değiştirileceği umuduyla arkasına çekerken, IMF reçeteleri ile halk kitlelerinin ekonomik ve sosyal çöküntüye sürüklenmelerine seyirci kalmıştır. Son başbakanlığı döneminde bir IMF komiserine ülkeyi terk etmesi tam anlamıyla bir teslimiyet olarak Türk siyaset tarihine geçmiştir. Kapitalist emperyalizmin dişlileri arasında her gün biraz daha ezilen Türk halkı Ecevit’i bir umut olarak görmüş ve dağlara taşlara onun adını yazarak umudun iktidarında kurtuluş aramıştır. Ne var ki, bu kadar uzun süren umudun sonu hüsran olmuş, halk sektörü iddiasıyla yola çıkan Ecevit, halk kitlelerini ezen IMF programlarının uygulayıcısı konumuna düşmüştür.

Atatürk ve Ecevit isimleri, bir partinin genel başkanları olarak tarihte yerlerini almıştır. Ne var ki, Atatürk sonrasında O’nun koltuğuna gelen Ecevit’in Türkiye’nin kurtarıcısının yolundan gitmesi beklenirken, O’nun geleneğinden saparak Atatürk gelenegini devre dışı bırakacak girişimlerde bulunması Türk ulusunun Atatürkçü yapılanmasında derin yaralar açmıştır. Türkiye’yi Avrupa’dan uzaklaştırmak, BOP ya da BİP ‘e çekebilecek gelişmeler sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden Atatürk yoluna dönmesi beklenirken, Ecevit’in başka denemeleri gündeme getirmesi, yeni bir Kemalist uyanışı engellemiştir. Kendisinden sonra partisi ve destekçilerinin sahipsiz kaldıkları görülmektedir. Şimdi bu kesimlere düşen görev, yeniden çıkış noktası olan Atatürkçülüğe geri dönmektir. Ecevit dönemi bir ara dönem olarak geride kalacak ve orta solun tabanı yeniden Atatürk çizgisinde bir araya gelecektir. Atatürk çizgisi antiemperyalist bir politika olarak Avrupa emperyalizmine olduğu kadar Atlantik emperyalizmine de karşı çıkmaktadır. AB’nin dışladığı Türkiye Cumhuriyeti’nin Atlantik emperyalizminin işgal ve senaryolarına alet olmaması için yeniden kurucusu Atatürk’ün yoluna dönmesi gerekmektedir. Türk ulusunu tarih sahnesine çıkaran, Türkiye Cumhuriyeti’ni bağımsız bir devlet olarak kuran, Cumhuriyetimizin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk bugün ilke ve düşüncesi ile yine Türk ulusuna yol göstermektedir. Ecevit’in girişimleri yeni bir siyasal gelenek yaratamamıştır. Bu aşamada, yeniden Atatürk çizgisine yönelmek Türk ulusunun içinde bulunduğu dar boğazdan kurtulması için tek çözüm olarak görülmektedir. Atatürk devrimciliği süreklidir ve Ecevit’i de geride bırakacak kadar güçlüdür. Ecevit bir kuyruklu yıldız gibi kayarak tarihe mal olmuştur. Atatürk ise bir kutup yıldızı gibi Türk ulusuna yön göstermeye devam etmektedir.