DOĞA SORUNLARI DOSYASI /// Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk /// Kaz Dağları Eylemine Kanada’dan Gelen Destek : Alamos Gold Pretosto Edildi


Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk /// Kaz Dağları Eylemine Kanada’dan Gelen Destek : Alamos Gold Pretosto Edildi

20 Ağustos 2019

Kanada merkezli Alamos Gold şirketinin Çanakkale’nin merkeze bağlı Kirazlı köyü yakınlarındaki altın ve gümüş madeni projesinde çalışmalar devam ederken, ağaç kesimleri ve kazılar hızlı bir şekilde sürmektedir. Buna tepki olarak 26 Temmuz’da başlatılan “Su ve Vicdan” nöbeti ise büyüyerek devam etmektedir. Alamos Gold; ABD, Kanada, Meksika ve Türkiye’de faaliyette bulunan bir maden şirketidir. Türkiye’de Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt’ta maden arama ve çıkarma faaliyetinde bulunmaktadır.

LİNK : https://www.alamosgold.com/home/default.aspx

Kaynak: https://www.alamosgold.com/home/default.aspx

Üç bölge de Çanakkale il sınırları içerisindedir. Faaliyetlerini sahibi olduğu Doğu Biga Madencilik üzerinden gerçekleştirmektedir. Düşük maliyetli üretim şirketin politikasıdır. Kirazlı’da üretim “yer üstü” yapılacaktır. Kanada’nın Ontario bölgesindeki Island Gold Mine madeninde ise “yeraltı” (underground) tipi madencilik tercih edilmiştir. (https://miningdataonline.com/##) Teknik ifadesiyle “uzunlamasına uzun delikli geri çekilme madencilik” yöntemi kullanılacaktır. (Modifiye Avoca Madenciliği) (https://translate.google.com/translate?hl=tr&sl=en&u= , https://miningdataonline.com/property/7/Island-Gold-Mine.aspx&prev=search) (The Company has a leading growth profile with exploration and development projects in Mexico, Turkey, Canada and the United States and is committed to the highest standards of sustainable development. John McCluskey Good mines and good people are the foundation of our growth.”

Doğu Biga Madencilik; Kaz dağlarında yaptıkları altın arama faaliyetlerinde siyanür ya da türevi bir maddenin kullanılmadığını, Kirazlı Projesi’nin, Atikhisar Barajı’na olumsuz bir etkisinin olmayacağını, proje alanının Çanakkale’ye 30, Atikhisar Barajı’na 14, Kaz Dağları Milli Parkı’na ise 40 kilometre uzaklıkta olduğunu, tesislerinin, Atikhisar Barajı Su Havzası’nın da dışında bulunduğunu açıklamıştır. Çıkarılan kayaçların içindeki altının ayrıştırılması, uluslararası kriterlere göre, katı prosedür içerisinde ve özel olarak hazırlanmış korunaklı, sızdırmazlığı sağlanmış yerlerde gerçekleştirilecektir.

Alamos Gold Türkiye: Kirazlı

Alamos Gold Kanada: Ontorio Island

Kaynak: https://resourceworld.com/alamos-gold-tables-island-results-stock-advances/

Kirazlı, şirketin Çanakkale merkez ile Çan ilçesi arasında kalan bölgede yer alan projesidir. Şirket 2020 yılında üretime geçmeyi ve beş yılda 514 bin ons altın ve 3,5 milyon ons gümüş üretmeyi planlamaktadır. Açık ocak işletmeciliği ile cevher üretilecektir.

Alamos Gold’un CEO’su John McCluskey, 22 Mayıs’ta Londra’da düzenlenen sempozyumdaki sunumunda, “Projenin iç verimlilik oranı yüzde 44. İşe başladığımızda 1 doların 3 Türk lirası, şu anda ise 6 lira olduğunu düşünürsek bu karlı bir proje. Bu gerçekten istisnai bir proje. Alttaki fotoğrafta Devlet Su İşleri’yle birlikte geliştirdiğimiz büyük bir göleti görüyorsunuz. Bu, Türk hükümetinin ilk kez kamu-özel ortaklığında yapımı üstlenilen bir gölet” demiştir. McCluskey’in geçtiğimiz yıl ülkesindeki bir televizyon kanalına verdiği demeç CHP’li Gürsel Tekin tarafından paylaşılmıştır. McCluskey’in “Yabancı işçi çalıştırmıyoruz. Türkler taş taşımakta çok iyiler” dediği ortaya çıkmıştır.

Kaynak: https://www.yenicaggazetesi.com.tr/kaz-daglarinda-maden-arayan-sirketin-ceosunda-turkiye-aciklamasi-243889h.htm

Kirazlı Projesi’nin ÇED’in olumlu kararına karşı açılan dava sürerken, Çanakkale Valiliği tarafından şirkete izni verilince şirket, proje alanında çalışmalarına başlamıştır. Bunun üzerine tepkiler gelince şirketin Kaz dağlarındaki faaliyetleri Kanada da protesto edilmiş, Türkiye’ye dayanışma mesajı verilmiştir. Kanada’nın Quebec eyaletindeki Montreal şehrinde bir araya gelenler, “Kanada Kaz Dağlarıyla Dayanışma Grubu” adıyla bir sivil toplum girişimi oluşturmuşlardır.

Grubun aldığı karar sonucunda 16 Ağustos 17.45’te Montreal’de “Square Cabot” alanından başlayan bir protesto yürüyüşü düzenlenmiştir. İngilizce ve Fransızca yapılan basın açıklamasında, dünya madencilik faaliyetlerinin yüzde 75’ini yürüten Kanadalı maden şirketlerinin, bu faaliyetleri yürüttükleri ülkelerde her türlü yasal boşluktan yararlanarak karlarına kar kattıkları vurgulanmıştır.

Şirket, Kaz dağlarında altın üretmek için 195 bin ağacı kesmiştir. Bu miktar, ÇED tarafından onaylanan çevresel etki değerlendirme raporunda belirtilen miktarın dört katıdır. Altın çıkarımı için ise 20 bin ton siyanür kullanılacaktır. Alamos Gold’un bölgeye verdiği zarara tepki olarak Kaz dağlarında başlatılan “Su ve Vicdan Nöbeti”, 26 Temmuz’dan bu yana devam etmektedir. Eylemciler, bölgedeki maden faaliyetlerinin durması talebiyle Kirazlı’da günlerdir nöbet tutmaktadırlar.

Komünist eğilimli haber sitesi SoL, ekolojik eylemciler, çevre grupları ve Türk göçmenlerin Kaz dağlarındaki altın madeni çıkarılmasına karşı gösteri yaptıklarını açıklamıştır. 18 Ağustos 2019 tarihinde yerel saatle 18.20’de yaptığı açıklamada, Türkiye’de altın severlerin iddialarını ve onlarla ilgili gerçekleri haberleştirmiştir. SoL’a göre Alamos Gold’un Türkiye’deki altın çıkarma girişimleri, Türkiye’nin “altın severleri” tarafından savunulmaya devam edilmektedir. Bu altın sevenler kimlerdir?

SoL’a göre iktidardaki milletvekilleri, bakanlar, bakanlıklar, hükümet yanlısı köşe yazarları, hükümet yanlısı çevre dernekleri, sosyal medya trolleridir. Altın severler Kaz dağlarını, sınırları insanlar tarafından çizilen milli park olarak tanımlamaktadır. Aslında Kaz dağları beş dağlık alandan oluşmaktadır ve dolayısıyla milli parkla sınırlı değildir. Kaz dağlarıyla ilgili tepkiler, ekosistem ve etkileşim alanlarıyla ilgilidir.

SoL, Montreal’de yaşayan Türk göçmenler ile Kanada ve Yunan Komünist Partileri (CPC, KKE), Halkın Kurtuluşu Partisi, TKP, Montreal Yunanistan İşçi Derneği ve Quebec Barış Hareketi ile çevre gruplarının protestoya katıldığını açıklamıştır. Protestocular, Kanadalı şirketler tarafından gerçekleştirilen dünya çapındaki madencilik operasyonlarının, topluma ait doğal kaynakları ve çevrenin yağmaladığını belirtmişlerdir. İşletmenin faaliyete geçmesiyle ortaya çıkacak çevre felaketini önlemek için ekolojik aktivistler ve çevreci gruplar Türkiye’deki protestoculara Kaz Dağları Kardeşliği kapsamında destek vermiştir.

Kaynak: https://halkweb.com.tr/kaz-daglari-icin-acilan-o-pankart-kanadaya-damga-vurdu/

SoL, Türkiye’nin tanınmış piyanistlerinden Fazıl Say’ın, protestoları desteklemek amacıyla maden sahasında sahne alacağını açıklamış, Türk haber sitesi T24 ise konser alanının çeşitli şehirlerden gelen binlerce insanla dolu olduğunu haberleştirmiştir. (https://www.facebook.com/canadasolidaritykazmountains/) Konser’de Fazıl Say’ın eşi Ece Dağıstan Say çektiği fotoğrafları Nazım Hikmet’in “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerinden alıntı yaparak instagram sayfasında paylaşmıştır. Say, “Bugün Türk halkıyla gurur duydum” demiştir.

Biga yarımadasının sınırları insan yapımı değil, doğaldır. Verilen madencilik lisansları, Kaz dağları milli parkının ötesini de kapsamaktadır. “Kesildiği kadar ağaç da ekiliyor” açıklaması doğru değildir. Açıklamada sadece gelişmiş ağaçlar dikkate alınmaktadır. Oysa düzensiz olarak orman içinde gelişen ağaçlar sayılmamaktadır. Bu sebeple açıklanan rakamlar gerçeği yansıtmamaktadır.

Ayrıca, dikilen ağaçlar tutmayabilir, gelişmesi yıllar alır. Dikimden söz edenler her 5 metrekareye ağaç dikmeyeceklerini biliyorlar. Diyorlar ki, “Madenler iç coğrafya için o kadar önemli değil.” MTA raporuna göre 2016 yılında 4,646 metrekare madencilik lisansı verilmiştir. Bu, Van gölünün 1,5 katıdır. (According to MTA report in 2016, mining licenses are granted for 4646 square meters. This is 1,5 times of the Van lake) Diyorlar ki, “Siyanür, altın kazma için kullanılmaz.” Oysa siyanür, altının çıkarılmasında kullanılır. Ayrıca, derinlere inen maden çıkarımı yeraltı su kaynaklarını etkiler. Şöyle diyorlar: “Siyanürün zararlı olmayan kimyasallara dönüştürülmesi mümkündür. Çevreye zararlı olan siyanürdür.”

Siyanürün sızıntı yapmayan havuzlara konulmasıyla kimyasal buharlaşma süreci sonunda dönüştürülemeyen bir miktar siyanür çevreye zarar verebilir. Deprem, sel veya fırtına gibi doğal afetler de süreç üzerinde beklenmeyen bir etki yaratabilir. Az miktarda siyanür bile zehirlenmeye yol açabilir.

Altın üretiminin yapılacağı Kaz dağlarında sadece bir bölgede 64 milyon ton cevherde altın aranacak ve siyanür işlemine tabi tutulacaktır. Siyanür zararlı tek kimyasal değildir. Çevreye başka düzinelerce zararlı kimyasal salınacaktır. Sülfat kullanıldığında ve doğal suyla birleştiğinde, çevreye zararlı bir asit oluşturur. Ayrıca tonlarca toz yakındaki ormanlara yayılacak, çok sayıda patlayıcı ve yakıt kullanılacaktır.

Altının dünya borsalarındaki geleneksel ağırlık birimi troy ons olup, bir ons; 31,10 gram saf altına karşılık gelmektedir. 1 kilogram ağırlığındaki altın külçesi 32,15 onstur. Şirket yetkilileri “Türkiye önemli bir altın ithalatçısı. Yurt içi altın üretimi ülke için büyük yarar sağlayacaktır” açıklaması yapmaktadır. Fakat MTA raporuna göre 2017 yılında 22,5 ton ve 2018’de ve 27,1 ton altın üretilmiştir. Bir ons altın ortalama 1,500 dolar civarındadır. 2018’de 1 milyar 300 milyon dolar değerinde altın üretilmiştir. Şirket Türkiye’nin askeri amaçlar için 19 milyar dolar harcama yaptığı iddiasındadır. (According to the MTA report, 22.5 tonnes and 27.1 tonnes of gold were produced in 2017 and 2018 respectively. The gold prices peaked this year. One ounce of gold is 1,500 USD, which means 1,300 billion gold was produced in 2018. This would give an idea about the economic input of gold production. Turkey spends 19 billion for military purposes)

28 Şubat 2019 tarihinde Maden Yasası değiştirilmiş, devletin değerli madenlerden alacağı pay yüzde 4,5 olarak belirlenmiştir. Bu durumda devletin 180 milyon dolar olarak hesaplanan gelirine karşılık, 3 milyar 820 milyon doları Alamos Gold alacaktır.

Protestoda, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Asya’dan Doğu Avrupa’ya uzanan coğrafyada tekellerin sermaye iktidarları ve yerli işbirlikçileri eliyle yol açtıkları yıkıma dikkat çekilmiştir. Ottawa’daki protestocular cuma sabahından pazar akşamına kadar Parlamento önünde eylem gerçekleştirmişlerdir. Önümüzdeki haftalarda, Toronto ve Vancouver’da da Türkiye’deki çevre direnişine destek ve Kanada kamuoyunu bilinçlendirme etkinlikleri yapılacaktır.

Kaz dağlarında yaşanan çevre katliamı UNESCO’nun da gündemine gelmiştir. Yeniçağ’da yer alan habere göre bir dönem UNESCO iyi niyet elçiliği yapan Zülfü Livaneli altın madeni çalışmaları kapsamında doğa katliamına maruz kalan Kazdağları için Unesco’ya bir mektup yazmıştır.1996-2007 döneminde Unesco İyi Niyet Elçisi ve Genel Müdür Danışmanlığı da yapan Livaneli, Twitter hesabından Unesco’ya şu çağrısında bulunmuştur: “Sizin hükümetler arası bir kuruluş olarak bu tür konularda yaptırım gücünüzün sınırlı olduğunu biliyorum. Ancak tarihi İda Dağımıza ve İda Dağı’nın yerli halkına yapılan bu imha hareketi karşısında, uluslararası kamuoyu farkındalığı oluşturmak için yardımınıza ihtiyacımız var.”

Unesco Genel Direktörü Audrey Azoulay’a hitaben yazdığı mektupta Livaneli, “İlk önce yeni görevinizden dolayı sizi tebrik etmek, ikinci olarak Türkiye’nin Kuzeybatı bölgesinde bulunan dünyanın doğal ve kültürel mirası olan Kaz Dağları’na (ünlü mitolojik adı İda Dağı) karşı işlenen suça dikkatinizi çekmek istiyorum. Üzülerek belirtmeliyim ki bir Kanada firması burada yakın zamanda yaklaşık 200 bin ağaç kesti. Firma bu güzel cenneti yok edecek siyanür kullanımı yöntemiyle altın çıkarmayı planlıyor. Milyonlarca insanın protestolarına rağmen, firma projesine devam etmektedir. Bu durum dünyamızın maddi ve manevi mirasına bir saldırıdır. Sizin hükümetler arası bir kuruluş olarak bu tür konularda yaptırım gücünüzün sınırlı olduğunu biliyorum. Ancak tarihi İda Dağımıza ve İda Dağı’nın yerli halkına yapılan bu imha hareketi karşısında, uluslararası kamuoyu farkındalığı oluşturmak için yardımınıza ihtiyacımız var. Lütfen bu mektubumu UNESCO ideallerinin hatırlatılması ve acil eylem için bir çağrı olarak kabul edin” demiştir.

Bu süreçte İzmir Barosu, Kaz Dağları’nda Alamos Gold tarafından sürdürülen altın madenciliği faaliyetleri hakkında 14 Ağustos’ta Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Kanada baroları ve hukuk örgütleri ile siyasi parti temsilciliklerine birer mektup göndererek, bölgedeki doğa katliamına karşı birlikte mücadele çağrısında bulunmuştur.

Kanada Başbakanlık Ofisi, İzmir Barosu’na 18 Ağustos’ta yolladığı cevap yazısında Ofis, Kaz dağları konusunda kendilerine yapılmış başvuruyu dikkatle incelediklerini belirterek, İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel’e teşekkürlerini iletmiştir. Mektubun, Kanada Uluslararası Ticareti Çeşitlendirme Bakanı James Gordon Carr’a iletildiği ve Bakan Carr’ın konuyu ayrıca değerlendireceği açıklanmıştır. Kanada Başbakanı Trudeau’nun İzmir Barosu’nun kaygılarını iletmesinden memnun olduğu belirtilerek, mektup için baroya teşekkür edilmiştir.

Prof. Dr. Ali Demirsoy’un benim de katıldığım görüşlerini (06.08.2019) şimdi özetle paylaşmak istiyorum: “Maden işletmeciliği, kural olarak yekpare olan kayaçların daha küçük parçalara ayrılmasını öngörür. Bu bazen toz diye nitelendireceğimiz boyutlara kadar düşürülür. Bunun bir fiziksel önemi vardır ki bunu hiçbir zaman gözden ırak tutmamalıyız. Dolgun (kompakt) bir kayaç dış yüzeyi kadar temas alanına sahiptir. Eğer siz bunu parçalara bölerseniz, yüzeyini karesi oranında büyültürsünüz.

Bazen diyorum ki, Türklerin dünyadaki tüm düşmanları toplansa, Türkiye’yi tahrip etmek için uzun yıllar uğraşarak plan yapsa, acaba bu kadar etkili bir plan yapabilir mi?

Bu kadar yüzeyi büyütülmüş, içerisinde işletilemeyecek kadar düşük, ama sağlık için hala zararlı tenörde kalmış iki değerli metalleri (arsenik, cıva, kadmiyum vd) taşıyan işletmeden sonra geriye kalan kırıntı yığını denen kırıntıları ve tozları, çoğunluk bir yerlere gömüyorsanız ya da açığa yığıyorsanız, bu şu demektir: Yağacak bir yağmurda, selde seylâpta, akıl almaz derecede büyütülmüş yüzeylerden arta kalmış madeni yıkayarak altına eşlik eden iki değerlekli toksik elementleri yaşadığımız ortamlara veriyorsunuz; daha doğrusu kaçırıyorsunuz.

Bu gün kaçmaz ise yarın, yarın kaçmaz ise öbür gün kaçacağı aşikârdır. Özellikle her gün tektonik olarak bir yerleri kırılan bir ana karanız varsa ve bu ana karanın önemli bir kısmında suyu geçirimsiz bir arazi yapısı varsa (Kazdağı tamamen böyledir), er ya da geç bu toksik denecek malzemenin son alıcı ortamlara taşınması kaçınılmazdır.

Galiba geçmişte ve bu gün işletilen, yakında işletmeye açılacak madenlerimizde durum budur. Tarihe mal olmuş böyle bir dağın (orada dünyanın ilk güzellik yarışması yapılmış, mitolojik tanrılar sevgililerini buraya getirerek sevişmişler; Türk kanı taşıyan insanların en önem verdikleri Sarıkız Efsanesi burada yaşanmış) biyoloji varlıklarının yok edilmesine, birçok yerleşim yerinin su kaynaklarını besleyen kaynaklarının sorumsuz kişiler ve yetkililerin göz yumması ile kirletilerek vatandaşlarımızın sağlığıyla oynanmasına hiçbir uygarlık duyarsız kalamaz.

Kaldı ki, birçok nedenle su sıkıntısına gebe olan Türkiye’nin böyle bir tatlı su kaynağının, neredeyse kaynağın başında kirletmesine izin verilmesinin mantıkla açıklanabilir bir tarafı olamaz. Bu sadece yöre halkına değil, gelecek kuşaklara karşı da işlenmiş bir suç olacaktır. Bunun için Avrupa Mahkemelerinin müdahale etmesi de gerekmez. Bizim bu amaçla kurulmuş olan bakanlıklarımız, dolaylı olarak Devlet Su İşleri, MTA, bu olaya müdahil olmalıdır diye düşünüyorum. Yüce Türk adaletinin de bu katliama sonsuz duyarsız kalacağını da düşünemiyorum.

Kaynağından itibaren damla damla verilen zehrin etkisi zamanla ortaya çıkacaktır ve çıktığında da hiç kimsenin etkili bir önlem alması beklenemez. Ancak, geçmiş kuşaklar lanetlenmeyle yetinilecektir.

Diyelim ki, farkına vardık ve önlem almaya giriştik, siz zannediyor musunuz ki, hoyratça dağlar şeklinde yığılan bu pasaların zehirlemesi önlenecektir. Bu pasalar binlerce yıl bu kültür bölgemizi zehirlemeye devam edecektir. Bu kültür dağının çevresinde konuşlanmış üniversitelerin mümtaz hocaları, yöneticileri bilim adamları, sayteyşın indeks kompleksinden ve uşaklığından kurtularak, bu sorunlara bilimsel tepkilerini göstermeye ve bu sorunu bilimsel olarak acilen çözmeye yönelmelidirler.

Yaptığım ön araştırmalara göre, bu dağın çevresinde yer alan üniversitelerde tek bir bilim adamı dahi bu sorunla ayrıntılı olarak ilgilenmemiş; hatta bilgi sahibi bile olmamış. Unutmamak gerekir ki bazı yerlerdeki insanların konuşması kadar sessiz kalması da suçtur.

Siyanür çok hızlı buharlaşabilen (süblime olabilen, sıvı hale geçmeden gaz haline geçebilen) bir bileşiktir ve en önemlisi havadaki su ile bir araya gelip de özellikle volkanik ya da tektonik kayaçların üzerine düşerse, onların içinde bulunan başta arsenik olmak üzere çift değerlikli toksik etki gösteren elementlerin yerine geçerek onları su ortamında çözünebilecek şekilde serbest bırakır.

Böylece başta akarsular olmak üzere sadece ağır metal kirlenmesi değil, toksik elementlerce de bir çeşit zehirlenmiş olur. Durum bu, eğer bundan böyle bilmiyorduk, kandırıldık derseniz, kimseyi inandıramazsınız… Ben yüce milletimi uyarıyorum.”

Sosyal medyada yer alan iki ilginç paylaşım aşağıdadır.

“Bu dağların havasını soluyan, bir daha vazgeçmez. Hele ellerindeki bu yeşili almaya kalk ve gör ki; her kız, kızan, kadın ve de erkek bir efe olur. Ben bu inanç, sevgi ve kararlılığı rakım’ı 185 m. olup, soyunun 300 yıldır burada yaşamakta olduğunu, mezarlarında 450 yıllık taşların bulunduğunu, muhtarın ise, köyün yerleşim tarihinin 700 yıl olduğunu iddia ettiği, keçilerin bile çıkmakta zorlandığı karşıdaki orta tepenin üzerinde havuzu da olduğu söylenen tarihi bir kale görüntüsüne sahip Dereli köyü kahvesinde, bize bilgi veren, elini öptürmeyip tokalaşan ve vedalaşırken de bastonuna dayanarak kalkıp, bizi ayakta uğurlayan 85 yaşındaki Fethi Topal dedenin gözlerinde okudum.”

“Kazdağı efesi der ki: Dar’a düşen dağlara yaslanır. dereyi seviyorsan ucunda denizi görmen lazım sayın başkan. Sen arkana alacağına bu güzellikleri, satarak kar yapmayı düşünüyorsun. Bırak bu işleri haydi bre efeler toprağına yakışanı biz köylüler daha iyi biliriz. Merak etmeyin… dereli halkı göz yumar sandıysan eyvah ki ne eyvah.”

Bugün Alamos Gold’un merkezinde Türkiye’deki çevrecilere destek vermek için “Su ve Vicdan” nöbeti tutulacaktır. Grup, “Kanada kendi vatandaşlarından çevreyi korumak amacıyla karbon vergisi almakta fakat Türkiye’de ağaçları kesmekte” demektedirler.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen maalesef bu tepkilere karşı çıkan küçücük bir azınlık vardır: “Ağaçlar kesiliyor, Altın Siyanürle çıkarılırken sularımız kirleniyor. Bir balon uçuruyorlar ahanda 38 öğrenci zehirlendi bile! Yalanın her türlüsü var bu güruhta. Bilinçsiz bir kalabalık. Maden alanının çevresine doğru yürüyorlar. Alkış, şiir, sloganlarla şartlandırılmış ve kışkırtılmış cahillerle, Tema ve benzeri derneklerin provokasyonuyla bindirilmiş kıtalar halinde getirilen profesyonel provokatörler eylemleri izinsiz Mitinge ve şiddet eylemlerine dönüştürerek muratlarına nail oluyorlar… Altın madeninin üretim faaliyeti boyunca insan sağlığına ve çevreye zarar verdiği bir yalandır ve şehir efsanesidir… Maden ocağının faaliyeti sona erdiğinde tüm çalışma alanı, yörenin iklim ve toprağına uygun çoğunlukla meyve ağacı ormanıyla örtülür. Bu Devletin kefil olduğu bir şartnamedir.

Bugün Kazdağlarında içimizde Emperyalizmin Truva atları olarak kullanılan herkesin bildiği Gezi parkından da sabıkalı Vakıf ve Derneklerin kışkırtmalarıyla bir yürüyüş düzenlenmiştir. Devlet verdiği Ruhsata sahip çıkmak zorundadır. Gerekli Güvenlik önlemlerinin alınıp kışkırtıcı provokatörlerin yargı önünde hesap vererek bedel ödemeleri toplumsal barış için şarttır. Madenlerimiz yurdun neresinden çıkarılırsa çıkarılsın 82 milyon T.C. vatandaşının hakkıdır ve ortak malıdır.” Mehmet Sılay, “Kazdağları Bir Provokasyondur” 19.08.2019 (http://www.hertaraf.com/koseyazisi-kazdaglari-bir-provokasyondur-1081)

Atalarımız ne güzel demiş: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” “Madenlerimiz yurdun neresinden çıkarılırsa çıkarılsın 82 milyon T.C. vatandaşının hakkıdır ve ortak malıdır” tespitine bir cümle ile cevap vermek istiyorum: “28 Şubat 2019 tarihinde Maden Yasası değiştirilmiş, devletin değerli madenlerden alacağı pay yüzde 4.5 olarak belirlenmiştir. Devlet 180 milyon dolar olarak hesaplanan gelirine karşılık şirket 3 milyar 820 milyon doları ise şirket alacaktır.”

Vah benim cahil vatandaşım…!

KİTAP TAVSİYESİ : PROF. DR. İLBER ORTAYLI’DAN “İMPARATORLUĞUN EN UZUN YÜZYILI”


PROF. DR. İLBER ORTAYLI’DAN “İMPARATORLUĞUN EN UZUN YÜZYILI”

KAYNAK :

Kitap Baskısı: 32. Baskı – Mart 2011

Sayfa Sayısı: 335

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

Bu kitap, dokuz bölümden oluşmaktadır. İlber Ortaylı’ya göre Osmanlı modernleşmesi, Tanzimat devriyle sınırlanamayan bir şey olup daha eskiye uzanan bir olgudur. Osmanlı çağdaşlaşması sadece Osmanlı Türkiyesi’ni içeren bir gelişme de değildir; Osmanlı modernleşmesi diye ifade edilen olgu, diğer Müslüman toplumları da içerir. Modernleşme olgusu, Osmanlı dünyasında hâkim dilin tartışılmasını, ona atfedilen kurum ve kuralların sarsılmasını, değişikliğe uğramasını beraber getirdi. Bu değişimin bir boyutuydu, ama Müslümanlar kadar Hıristiyanları ve diğer dinlerin üyelerini de içine alan ortak yüzüydü.

Yazara göre her toplum zamanın akışı içinde sürekli değişime maruz kalır. Osmanlı toplumu da bu genel kuralın dışında kalamaz. Osmanlı modernleşmesi, o toplumdaki kurumlarını, bireylerin değişmesini ve en sonunda toplumsal ve politik örgütlenmenin odağı olan devlet yapısını da içerir. Tanzimat olayının şu anda bile yoğun bir tartışma konusu olması bu yüzdendir. Osmanlı toplumunun çağdaşlaşması, modernleşmenin klasik tanımı olan, gelişmiş toplumun özelliklerinin azgelişmiş bir toplum tarafından alınması gibi bir tümceyle tarif edilemez.

Modernleşme olgusu, kaba bir deyişle, mevcut olan değişmenin değişmesidir. 19. yüzyıl toplumu yeni bir değişme momentumu kazanmıştır. Modernleşme, Osmanlı ülkesinde sadece değişmekte olan dış dünyanın zorlamasıyla oluşmadı. Doğu (Şark) kendi bilincinde de yaşadığı zaman çizgisinin, değişen çevre dünyanın farkına vardı. Şüphesiz ki herşeyin değiştiğini, atalarının yaşadığı dünya ile kendi dünyasının değişik olduğunu asıl fark eden Batı toplumuydu. Özellikle 18. yüzyıl, Osmanlı dünyasının Avrupa’yı ve Rusya’yı bazen nahif, bazen usta bir biçimde gözlemlediği bir dönem olmuştu.

18. yüzyılın okuryazarları arasında artık bir çeşit aydın zümre ortaya çıkmıştı. Latince öğrenen Osmanlı-Türk aydınları bulunmaktaydı. Dil bilgisi, Avrupa ve eskiçağ tarih bilgisini, o da modern coğrafya bilgisinin gelmesine neden oldu. Osmanlı adamı bir biçimde geride kalan zaman kadar, yaşamakta olduğu dünyanın renklerini de fark eden senkronize görüş sahibi biri haline dönüştü; bir başka deyişle dış dünya ile kendi pozisyonunu mukayese eden, yargılayan yeni bir kültür adamı vücuda geldi. Osmanlı aydın eliti artık dar çerçevede okuryazar durumundan sıyrılıyor ve geleceğin intelligentsia’sını oluşturmaya başlıyordu. Yaşamakta olduğu zaman diliminin ve coğrafyanın farkına varan bu zümre, çevresini değiştirme ve tarihle bilinçli bir diyalog kurma sürecine girmekteydi. 19. yüzyılın Osmanlısı bu değişen yaşam biçiminin, bir başka deyişle döneminin bilinçlice ismini de koydu: Islahat Devri, Tanzimat, Usul-i Cedid…

Tanzimat’ın ilk dönemlerinde kullanılmayan fakat dönemle birlikte anılan bir kavram ise Türkiye’de tarihçi ve siyasal düşünceyi bir yüzyıla yakın bir zamandır meşgul etmektedir: “Batılılaşma” yani Batı gibi olmak, Batı’yı benimsemek. Ortaylı’ya göre bu terim Türkiye’yi yaşamında 18. yüzyıldan beri rahat bırakmayan, görünmeyip hissedilen bir Demokles Kılıcı gibi var olmaktadır. 2. Meşrutiyet’ten itibaren adıyla sanıyla üzerine kafa yorulmaktadır. Yazara göre Batı uygarlığı ve Batı toplumu bir değişimin ortaya çıkardığı bir toplumdur. Burada yazar, değişmeyen bir toplumun olamayacağını vurgulayarak her toplumun değişimin farkına kadar Batı kadar erken varamadığını düşünmektedir. Batılılık, değişimi fark eden ve ona müdahalede bulunmaya kalkan bir farkındalıktır. Gelişme, değişme gibi kavramlar Batı tarafından bulunmuştur.

Ortaylı’ya göre Türkiye’deki, daha doğru bir ifadeyle Osmanlı toplumundaki batılılaşmanın kendine özgü tarafı bu sürecin adı konmadan başlamış olmasıdır. Askeri reformların yalnızca kışlayla sınırlı olmayacağı, daha doğrusu reformun askeri cerrah yetiştirmek amacıyla tıp eğitimi, istihkâm ve yol için mühendislik eğitimi, matematik, coğrafya derken sonunda vergilerin düzenli olarak toplanması için maliyeye sirayet edeceği aşikârdır. Çünkü sürekli merkezi bir ordu tutmak, modern merkeziyetçi bir sisteme dayalı bir mali idareyi zorunlu kılar. Sonuçta bu gelişmenin idarenin her bölümüne ve hukuk alanına sirayet edeceği bir gerçektir. Osmanlı batılılaşmaya faydacı bir yaklaşımla başladı. Fakat sürece girdiği zaman gelişmeler onu bugüne kadar getirdi. Osmanlının batılılığa teorik planda hazır olmayışının en önemli göstergesi tarih, felsefe ve edebiyat alanındaki yavaş değişmedir.

Osmanlı batılılaşması, Batı’yı hayranlıkla değil, zorunluluk sebebiyle seçmiştir. Sonuçta adı konmayan batılılaşma bir dış zorlamadan çok bir iç kararın sonucu olmuştur. Osmanlı aydını Batı’ya ve Batı düşüncesine karşı şüpheci ve temkinlidir. 19. yüzyılın Osmanlı aydını Avrupa’yı dışarıdan görmüş, korkmuş ve o toplumu da aslında gerektiği ölçüde tanımamıştı. Batılılaşma, imparatorluğun reform çağında, gittikçe adı ve kavgası artan bir akım olarak ortaya çıkmıştı.

Türkiye yönetimi ve eğitimi geri dönülemez bir biçimde batılılaşıyordu. Çağdaşlaşma eğitime nüfuz ettikçe medrese çevresi ve ilmiye sınıfı bunun dışında kalmakta ve böylece devlet ve toplum yaşamındaki eski hâkim rolünü kaybetmekteydi. 19. yüzyıl bir kültürel düalizm çağıdır. Bu, hukuk ve idare alanında da bu şekildedir. İşte bu sancılı durumdur ki, önce Jön Türkleri, sonra Cumhuriyetçileri başarılı bir biçimde radikal çözümler arayışında bulunmaya itmiştir. Modernleşme, Batı dediğimiz Avrupa modeline göre gerçekleşmiştir. Bu, seçim özgürlüğü olmayan bir modeldir çünkü Avrupa değişen ve hâkim dünyanın merkezi haline gelen bir coğrafi alandır. Tanzimat devrinin modern Türkiye’nin oluşumunda önemli bir payı bulunmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu, büyük devletlerin hepsine karşı güçlü değildi, fakat denge politikası takip edecek kadar bir siyaset yapma yeteneğine haizdi. Kültürel ve toplumsal modernleşme çabalarında bulunan ilk İslam devleti de Osmanlı İmparatorluğu değildi. Lakin kültürel çağdaşlaşmanın daha başarılı bir biçimde gerçekleşmesinde de bu politik bağımsızlığın payı bulunmaktadır.

Yazar, Osmanlı modernleşmesini otokratik bir modernleşme olarak nitelendirmektedir. Yazara göre 1808 Temmuz’unda on beş bin askeriyle İstanbul’a gelen Rusçuk Âyanı Alemdar Mustafa Paşa okuma yazma bilmemesine rağmen Batı dünyasının gücünü ve temel reformlarının önemini kavramıştı, imparatorluğun 18. yüzyılında ortaya çıkan Rumelili taşra feodallerinin tam bir örneğini oluşturmaktaydı. Osmanlı padişahların otuzuncusu olan 2.Mahmud, yaşamını ve saltanatını borçlu olduğu Alemdar Mustafa Paşa’ya sadaret mührünü verdi. Alemdar Mustafa Paşa, yalnızca padişahın ve merkezi devletin otoritesini temin etmek için Rumeli ve Anadolu’nun güçlü ayanlarıyla bir anlaşma yapmayı ilk çözüm olarak görmekteydi. Âyanlarla yapılan meşveretten Sened-i İttifak denen ünlü vesika ortaya çıktı ve hepsi tarafından Ekim 1808’de imza edildi. Âyanlar sadrazama ve merkezi otoriteye kendi varlıklarını kabul ettirmiş olup karşılıklı güven duygusu içinde elbirliğiyle işlerin yürütülmesinden bahsetmekteydiler.

Ortaylı’ya göre 3. Selim ve onun yetiştirmesi 2. Mahmud beraber başarılı olsalar bile bilinen son adım adım yaklaşıyordu, hatta daha erken gelebilirdi, ama daha sağlıklı bir biçimde, daha dengeli bir atmosferde gelirdi. İmparatorluk gene parçalanır, gene ulusal bir Cumhuriyet ortaya çıkabilirdi. Ama Cumhuriyetçiler inkılâplara daha üst seviyeden başlama şansına sahip olur, daha yetişkin kadrolar ve daha köklü bir reform geleneğinin üzerine yeni düzeni inşa ederlerdi. Yazara göre 18. yüzyıl sonundaki reform çabalarının değişik ve yeni bir arayışa dayandığı aşikârdır. Gerek 3. Selim gerek 2. Mahmud ve çevresindeki kadrolar el yordamıyla yürümekteydiler. Çünkü bu dönemin devlet adamının hedefi Kanuni devrini geri getirecek reformlar yapmak değildi. 18. yüzyılın bitiminde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki reform çabalarının tek bir sebebi vardır: Hıristiyan Avrupa’ya, özellikle Rusya’ya karşı durabilmek için orduyu modernleştirmek.

Yazara göre Mehmet Ali Paşa, 19.yüzyılın başlarındaki dünyanın yenliklerini getirmekten öte, değişim geçirmekte olan bir imparatorluktaki iktidar boşluğundan faydalanmayı denemişti. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı modernleşmesi çok zorlu bir dönemden geçmekteydi. Eski düzeninin ana kurumlarının kaldırılmasına rağmen çağdaş kurumlaşmada geç kalınmasından dolayı ortaya çıkan otorite boşluğu ulusal ve yerel isyanlarla dış müdahalenin başarı şansını artırmaktaydı. Ortaylı’ya göre hem Osmanlı İmparatorluğu’nun çekirdeği olan Türkler, hem de Balkanlar’ın öteki uluslarının gelecekteki tarihi bakımından en şanssız olgu, Avrupa’nın müdahalede bulunması olmuştur. Balkanlar’da bugüne kadar devam eden sorunlar bu müdahalenin bir ürünüdür.

Ortaylı, 15. yüzyılın başında bir Balkan İmparatorluğu olan Osmanlı Devleti’nin modernleşmesini tetikleyen faktörlerin başında ulusalcılık akımlarının ve hareketlerinin geldiğini ve bu hareketlerin aynı zamanda imparatorluğun yıkımını da hazırlamış olduğunu vurgulamaktadır. Ulusalcılık, Balkanlar’da Osmanlı egemenliğinin başlangıcından beri temeli olan ve zamanla serpilip güçlenen bir olgudur. Bu bölümde yazar, Balkan uluslarındaki bağımsız hareketlerine ve bu çerçevede yaşanan bazı olaylara (Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması gibi) yer vermiştir.

Ortaylı’ya göre Balkan halkları arasında ulusçuluk hareketleri ve ulusçuluğun gelişmesi herhangi bir Batı Avrupa ülkesinde olduğundan daha farklı bir haldedir. 19. asrı içeren Balkan ulusalcılığı nitelik olarak modern dünyanın koloni ülkelerindeki ulusçu hareketlere nazaran farklı bir karakterdedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal-ekonomik düzeni ve hukuki yapısından ötürü Balkanlar’da irsi bir aristokrasi ortaya çıkamamıştır. Balkan Slavlarının ulusçu hareketi ön planda kilisenin, 18.yüzyıldan beri gelişen ticaret burjuvazisinin ve giderek köylülerin katılmasıyla gelişti. Ortodoks kilisesi, Hıristiyanlık ve ulusçuluğun ideolojisini en azından beraber götürmüş ve ulusal kurtuluş hareketlerinde çok baskın bir rol oynamıştır. Balkan Slavlarının bağımsız kilise arzuları da Osmanlı idaresi ve Ortodokslar arasındaki ilişkilerden kaynaklanan bazı sorunlardan dolayı ortaya çıkmaktaydı ve bu problemlerin mevcudiyeti de ulusçu harekete momentum sağladı.

Yazara göre 18. yüzyıl boyunca ulusçuluk Balkanlar’a has bir ideolojiydi. Anadolu ise henüz Türk ulusçuluğu yapmamaktaydı. Yalnızca kültürel bakımdan kuvvetli bir Türkleşme süreci başlamıştı. Bu son gelişmeden dolayı 18. yüzyılın Osmanlı İmparatorluğu artık önceki asırlardakinin tersine kozmopolit hayat ve yönetim yapısını kaybetmeye başlamıştı. Yazar, Babıali’nin reformcu bürokratlarının Tanzimat dönemine ulusalcılıktan memnun olmayan bir tutum içinde girdiklerini ki bunun doğal bir duruma işaret ettiğini vurgulamaktadır. Ama üstlerindeki yükleri ağırlaştıran bir eksiklikleri bulunmaktaydı, Osmanlı uluslarının yeniçağını yeterince ve doğru kavrayamamışlardı.

Yazar, 3 Kasım 1839 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’nda yeni bir dönem başlatan Hatt-ı Hümayun’u okuyan bürokrat gruba Bâb-ı Âli diktatörleri dendiği ifade etmiştir. Tanzimat döneminde yalnızca sadrazam değil, sadrazamla beraber çevresindeki bürokrat kadro da yönetime hâkim olmuştur. İmparatorluğun çağdaşlaşma tarihinin bu önemli döneminde Bâb-ı Âli bürokratları yönetime egemendi. Birinci Meşrutiyet’ten sonra Yıldız Sarayı, İkinci Meşrutiyet’ten sonra ise politik bir cemiyet olan İttihat Terakki idareyi ele almışlardır. Her üç dönemde de otoriter özellikli bir idare vardı ve sonunda otoriterlik neredeyse modern bağlamda bir diktatörlük halini almıştır. Her üç dönemin siyasal elitleri nitelik olarak birbirlerine benzememektedirler. Tanzimat döneminin yöneticileri yakın tarihin en becerikli ve yaratıcı kadrolarını oluşturmaktaydı, bürokrasinin içinde yetişip terfi eden devlet memurlarıydı, ikinci dönemde Osmanlı hükümdarları, imparatorluğun tarihinde karşılaşılmayan bir biçimde bütün gücü elinde toplamış ve bunu modern bir bürokratik aygıtı ve en önemlisi bir ideolojiden faydalanarak gerçekleştirmişlerdir. Üçüncü dönemde otorite Babıali bürokratlarının değil, politik bir cemiyetin elindedir.

Yazara göre Babıali’nin hâkimiyeti bürokrasinin çağdaşlaştığı, güçlendiği, bunun sonucu olarak Türkiye’de modern merkeziyetçiliğin kurulduğu dönem olarak adlandırılmaktadır. Osmanlı bürokrasisi geleneksel yapısını, ideolojisini, eğitim ve çalışma biçimini, bir başka deyişle toplumu kontrol etme ve tekniklerini ve türünü değiştirmiş olmaktaydı. Ortaylı, Tanzimat dönemi devlet adamlarının otoriter bir yönetimin temsilcileri olduğunu vurgulayarak bu otoriter yöneticilerin demokrasi gibi bir ideale ve demokratik yönetime uzak davranışlı olduklarının aşikâr olduğunu ifade etmektedir. Fakat onların başlattıkları ve kısmen gerçekleştirdikleri reformlar Osmanlı toplumunda siyasal modernleşmenin altyapısını oluşturdu. Laik bir hukuk ve eğitimin gelişmesinden ötürü ulemanın toplumsal kontrolü azalmaktaydı. Sonuçta laik eğitim düzeninin başladığı modern okullar kurulmaya başlanmış ve basının ortaya çıkışıyla toplumda ideolojiyi üreten yeni merkezler ortaya çıkmıştı.

1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile 1856 Islahat Fermanı’nın asıl mihenk noktaları, Müslim ve gayrimüslim tebaa arasında eşitliği sağlamaya yönelik maddelerdir. Her dinden tebaanın eşitliği ilkesi, yalnızca Avrupa’nın bu konudaki ısrarının değil, fakat en azından o derecede ısrarlı yenilikçi bürokratların takip ettiği politikanın sonucudur. Tanzimatçı grup, eşitlik ilkesinin hayata geçirilmesini imparatorluğun selameti bakımından elzem görmüştür. Ortaylı, bu dönemle ilgili olarak geleneksel despotizmi gösteren zıt örneklerin de bulunduğunu ve yaşamakta olduğunu ifade etmektedir. İstanbul’da sadrazam paşa, vilayetlerde yöneticiler çarşı pazarı denetlemekte, uygunsuz esnafı falakaya yatırmakta sorgusuz sualsiz hapsetmektedirler. Geçiş döneminin bu garabeti Türkiye bürokrasisinin yenilikçiliğe ve hukuk üstünlüğüne yatkın olan zihniyetiyle, uygulamadaki despot davranışından meydana gelen çelişik bir tutum olup yaşamaya devam etmektedir.

Tanzimat Fermanı’nın kaleme alınmasında dış etki kuşkusuz muhakkaktır. En başta Avrupa dünyasının büyüyen gücüne karşılık imparatorluğu ayakta tutmak endişesinin mevcudiyeti ve nihayet fermanda ifade edilen hakların ve getirilmek istenen düzenin misalinin Avrupa dünyası olduğu su götürmez gerçeklerdir. Ortaylı, “Tanzimat” sözcüğünün “reorganizasyonu” karşılamak için kullanıldığını ifade ederek burada “Tanzimat” sözüyle hukuki yapının ıslahı, kanun ve düzen getirilmesi kastedildiğini belirtmektedir. Tanzimat adamları genelde muhafazakâr görüşlere sahip bulunmaktaydılar. Onların giriştikleri reformlar yeterli ve tam başarıya ulaşamadı, devrim denebilecek değişiklikler mevzu bahis değildi, fakat Osmanlı ülkesini medeni bir düzene götürme çabasıyla bir süre daha yaşattılar.

Ortaylı’ya göre 18. yüzyıldan itibaren devletler kaçınılmaz olarak merkeziyetçi bir dönüşüm geçirmektedirler. Modern çağda merkeziyetçilik, devletlerin büyük ölçüde mali, idari, hukuki alanda standart ve bütünleştirici bir kontrol kurmalarıyla meydana gelen bir özelliktir. Merkeziyetçilik, bir anlamda bürokrasinin gücü anlamına gelmektedir. 19.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu geleneksel devlet tipinden modern merkeziyetçi devlet türüne geçiş sürecindeydi. Merkeziyetçi reformları yürüten kişiler, imparatorluk tarihinin aydın mutlakıyetçileriydi. 2. Mahmud döneminde temelleri atılan çağdaş idari sistemin kuruluşu Tanzimat döneminde de sürmüştür. Ama bu dönemde devletin bir hukuk devleti niteliğine sahip olmaya başladığı görülmektedir.

Yönetim sistemi yeniden örgütlenirken Fransız yönetim sistemi Osmanlı geleneğine daha yakın görülmüştür. Bunun sebebi ise idare aslında muhafazakâr bir yapıttır. Kralcı Fransa’nın kurumları merkeziyetçi niteliğiyle 19. asır Fransası’na intikal etmiştir. Evrimci bir dönüşüm geçiren Osmanlı bürokrasisinin de merkeziyetçi geleneği ve buna uygun bir modeli takip etmesi doğaldı. Yazara göre reformcu bürokratların dışişleri hizmetinde bulunmuş olmaları, reform programını büyük devletlerin kabul ettirdiği anlamına gelmemektedir. Reformları dış dünyayı takip eden ve Avrupa’ya karşı hangi tür önlemlerle ayakta kalınması gerektiğini düşünen memurlar yürütmüştür.

Tanzimat reformcularının örnek olarak Fransa’yı tercih etmesi, ne onların ihtilal Fransası’na ne de monarşiye olan düşünsel bağlılık ve özenmeyle ilgili bir adaptasyondur. Fransa’nın merkeziyetçiliği, Osmanlı reformlarına uygun bulunmuştur. Fransa’daki Corps legislatif, Rusya’daki senatonun benzeri danışma organıydı. Bizde bulunan Meclis-i Vâlâ-yi Ahkâm -ı Adliye de bu iki organın benzeridir. Nihayet Napolyon’un kurduğu Conseil d’etat da Şura-yı Devlet için örnek oldu. Tanzimat idaresinin kurduğu Meclis-i Maarif gibi danışma organları aynı zamanda icra organları halini de aldılar ve bir süre sonra bu alanda vazife yapan nezaretlerin çekirdeğini oluşturdular.

Şüphesiz Tanzimat döneminin devlet adamları siyasal katılma, mahalli demokrasi gibi bir siyasal programı kabul etmiş kimseler değillerdi. Hatta böyle bir politik gelişme onları korkuturdu. Onların istedikleri kanuni ve adli bir idarenin tesis edilmesiydi. Önlerindeki Avrupai örnek, Metternich Avusturya’sıydı. Osmanlı İmparatorluğu modern bir merkeziyetçi yapıya sahip olmasıyla beraber mahalli idarelerin ortaya çıkışı da kaçınılmaz bir durumdu. 19. yüzyıl tarihimizin en kayda değer gelişmelerinden birini bu oluşturmaktadır.

Yazar, Osmanlı Devleti’nin toplumsal, idari ve politik düzeninin laik olup olmadığının çokça tartışılan bir konu olduğunu belirtmektedir. Ortaylı’ya göre bu tartışmada göz önünde bulundurulmayan önemli bir noktanın 18.-19. yüzyıllar boyu imparatorluğun hukuk, yönetim ve toplum düzenindeki değişmelerin ortaya çıkarttığı düalist yapıya sahip olmasıdır. Laique-laicus-ladini, kavramının ruhban sınıfına ve ruhaniyete ait olmayan zihin ve hayat tarzını ifade etmekte kullanılan bir deyim olarak tanımlamaktadır. Ona göre genel inanışın aksine dünyada laik tutumlu din bulunmamaktadır.

Yazarın ifadesine göre devletin ve toplum düzeninin laikleşmesi, Avrupa tarihini dolduran mezhep kavgaları, din savaşları gibi kanlı olaylardan sonra gerçekleşen bir durum olmuştur. Laik toplum düzeni Avrupa kıtasına çok geç ve zor yerleşebilmiştir. Ortaylı, bazılarının laiklikten her din ve inanca mensup grupların tolere edildiği, bazılarının da toplum hayatının organize edilmesinde din dışı kaynakları temel alan hukuk normlarının mümtaz olduğu bir hukuk düzenini kastettiklerini belirtmektedir. Oysa bu iki şart laik bir toplumda var olması gereken ama yeterli nitelikler değildir. Laik toplum, standart ve monist bir yönetim düzeninin ve çeşitli din ve cinsiyette insanların eşit koşullarla bağlı olduğu bir hukuk mevzuatının var olduğu toplum düzeni demektir.

Yazarın burada vurguladığı bir husus, 18-19. yüzyıllarda imparatorluğun yaşadığı felaketlerin tesellisi İslam dinini bir ideoloji haline getirmekte aranmaktaydı. Diğer bir kayda değer konu ise Osmanlı padişahlarının ruhani olmasa bile dini bir unvan olan hilafet unvanına da sahip olduklarıdır. Esasen hâkimiyetin temelini ilahi bir kaynağa dayandırmak da Osmanlı devlet ve toplum hayatındaki ideolojinin laik olmadığının bir göstergesidir.

Yazara göre her cemaat kendi kuralları ve dünyası çerçevesinde yaşamını sürdürdü. Hukuki mevzuattaki bu çeşitlilik ve dinsel farklılaşma, 19. asırda belirli bir merkezileşme, çağdaşlaşma ve kanuni idare sistemini kabul eden Osmanlı İmparatorluğu’nda kaçınılmaz olarak laikleşme sürecini başlatacaktı. 19. yüzyılın şartları çerçevesinde merkeziyetçi bir yönetime geçen Osmanlı bürokrasisi, böyle bir yönetim gereği olan standart ve derlenmiş bir hukuki mevzuata sahip olmak durumundaydı. Ortaylı’ya göre klasik dönemde her sınıf halk ve her dini grup için, tamamıyla dini eğitimin egemen olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın başından itibaren orduda ve nihayet mülki idaredeki çağdaşlaşma dolayısıyla laik niteliğe yakın, çağdaş eğitim veren okullar kurulmuş ve bunlar dini eğitim kurumlarının yanında ve onların aleyhine serpilip gelişme göstermişlerdir.

Yazarın burada altını çizdiği diğer bir husus ise Osmanlı İmparatorluğu’nun, tebaaya adaletin iki çeşit mahkemede (şer’i ve nizam) iki ayrı sistemdeki kanunlarla dağıtılmakta olduğu, eğitimin iki türlü okulda yapıldığı, bürokraside iki sınıf memurun beraber çalıştığı (daha doğrusu birbiriyle çekiştiği) iki tür dünya görüşünün birbiriyle mücadele ettiği bir toplum sistemi durumunda yaşamını sona erdirmesidir.

19.yüzyılın ortalarında Osmanlı endüstrisi, gelişen ve ucuz üretim yapan Avrupa endüstrisi ile rekabet edecek konumda değildi. Böyle bir rekabetten galip çıkmak için Japonya gibi çok uzakta bir ada olmak şarttı fakat Osmanlı ülkesi Batı Avrupa ile asırlardır kaçak veyahut kanuni ticari ilişkiler içinde bulunmaktaydı. Osmanlı idarecilerinin sanayi teşvik tedbirleri gibi, yerli endüstriyi devlet desteği yoluyla kurma girişimleri de umulan sonuçları vermemiştir. Bu başarısızlıkta buhar döneminde olan Avrupa sanayisinin ve ticaret ürünleriyle rekabette bulunamamak kadar, 19. yüzyılın Japonya, Rusya ve Prusya’sında yapıldığı gibi, geniş köylü kitlelerinin sömürüsünü endüstri yatırımlarına yönlendirerek uyarılmış bir gelişme yaratamamanın da etkisi bulunmaktadır. İmparatorluğun coğrafi ve siyasal durumu, dış dünyadan kendini izole etmesini ve uyarılmış bir gelişmeyi imkânsız kılmıştır. Ekonomik yapıya bakıldığı zaman Osmanlı ülkesi çeşitli iktisadi kompartıman ya da çevreden meydana gelmekteydi.

Tanzimat döneminin genel ideolojik atmosferi ve devlet idarecilerinin hedefledikleri değişiklikler ön planda mevcut olan toprak rejimine ve tarımsal yapıya yönelikti. Öşür vergisinin kaldırılması esaslı bir reforma konu olamadı. Özellikle yeni toprak düzeninde öşür oranının her yerde 1/10 olarak belirlenmesi zengin tarım bölgelerinde toprağı kullananlarının gelirinin yükselmesine, bazı yerlerde ise eski haksızların sürmesine sebep oldu. Maliye için öneme haiz olan bu vergi bir türlü kaldırılamadığından öşür mültezimlerinin baskısı ve yolsuzluğu Cumhuriyet dönemine değin sürdü.

Osmanlı ülkesindeki uluslararası haciz memuru olarak nitelendirilebilecek Düyun-u Umumiye etkin bir mali örgütlenmeye sahipti. Bu kuruluşun çağdaş bir bürokratik örgüt ve kayıt sistemiyle çalıştığı ve mali teknikleri uyguladığı bilinmektedir. Trajik olan durum ise Osmanlı maliye organizasyonunun çağdaş mali tekniklerle bu alacaklı kuruluş sayesinde karşılaşmış olmasıdır. Fakat bu yabancı bir mali kuruluşun, Osmanlı ülkesinin ekonomik güç ve refahının gelişmesi için değil, temsilcisi olduğu alacaklıların ve yabancı yatırımcıların güvenliği için faaliyette bulunması normaldi.

Burada altını çizilen en önemli husus, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. asırdaki ekonomik ilişkiler sistemini “ yarı sömürge” olarak tanımlamanın genel bir kanı olmasıdır. Bu yarı sömürgelik durumu 19. asrın ulusal çıkar çatışması içindeki sistemlerden birine bağlanarak şekillenmemişti. Denge oyunlarını beceriyle icra etmekte olan Osmanlı diplomasisi gibi, Osmanlı ekonomik münasebetleri de büyük devletlerarasındaki çıkar mücadelelerinden ustalıkla faydalanmaktaydı. 19. asrın ihtiyaç duyduğu politik ve yönetim yapısını oluşturmak için gayret gösteren reformcular, çağlarına uyum sağlamayan bir ekonomik altyapıyı miras olarak almışlardı. Bir başka ifadeyle, dünya görüşleri, uygarlık anlayışları ve devlet gelenekleri arasındaki çelişkili yol, ekonomik engelleri aşamamaktaydı. Geciken Osmanlı çağdaşlaşmasının temel açmazını bu oluşturmaktaydı.

Ortaylı, Tanzimatçıların 19. yüzyıl ortalarında reformlarını geleneksel bir devletin kadrolarıyla değişik dil ve dinden grupların mücadele ettiği bir ortamda gerçekleştirmek zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Bu kişilerin muhalifleri fazlaydı, fakat hiç kimsenin burnunu kanatmadan, özgürlüğünü sınırlamadan eski bir imparatorluğu modernleşme yoluna çıkardılar. Tanzimat yöneticileri karakterlerinde muhafazakârlık ve yararcı reformculuğu birleştirmiş, dünya görüşleri, davranış biçimleri ve politikalarıyla 19. asır Osmanlı toplumundaki yeni insanın biricik temsilcileri ya da öncüleri olmuşlardır. Fakat bu yeni Osmanlı tipinin büyük ölçüde eski toplumun efendisinin yaşam biçimini, dünya görüşünü bilinçli bir şekilde sürdürdüğü aşikârdır. Yazar, burada Mustafa Reşid Paşa, A. Cevdet Paşa, Ali ve Fuat Paşaları Tanzimat dörtlüsü olarak nitelendirerek bunların yapmaya çalıştığı reformlara yer vermiştir. Tanzimat devri aydını, Avrupa siyasetini ve idarenin çağdaşlaşmasını Metternich düşüncesiyle özümseyen bir gruptu. Metternich’in “imparatorluğun dış politikadaki gücü, içteki düzeninin sağlamlığına bağlıdır” sözü onların temel şiarıydı. Tanzimatçı devlet adamı imparatorluğun gerçekleriyle, dış devlet adamlarının yorumlarını ve kendi düşüncelerini tartarak harekette bulunmaktaydı.

Ortaylı’ya göre Ali Paşa’nın sadrazamlığı döneminde idari ve hukuki alanda Tanzimat döneminin en kalıcı düzenlemeleri yapıldı. Bu reformlar yapılırken Avrupalıların oyununa gelinmediği, aksine, ülkenin askeri ve mali zaafına rağmen, Avrupa müdahalesini en aza düşürecek bir yöntem takip edildiği görülmektedir. Tanzimat bürokrasisinin yabancı dile vakıf, dış dünyayı takip edebilen yetenekli üyelerinin yanı sıra yeni devrin kültürel çevresine, çalışma metotlarına uyum gösteremeyenlerin de var olmasıdır. Ahmet Midhat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi isimli romanı, 19. asrın çağdaşlaşma bürokrasisinde gerçekten yetenekli, okuyan ve yabancı dil öğrenen Rakım Efendi ile tembel, gösterişçi ve yeni yaşamı yüzeyden taklit eden Felatun bey tipi memurların canlı misali, o devrin hariciye teşrifatçılarından (“Mahşer Midillisi” unvanlı) Kamil Bey’di. Bu zat Fransızcasının komikliği ile nam salmış olanlardandı.

Yazar, Tanzimat’ın başında beri bürokrasi üyelerinden, paşazadelerden Kamil bey gibileri, yeniliğe karşı olanlar tarafından devamlı alaya alındığını ve halen alaya alınmakta olduğunu ifade etmektedir. Bu nedenle siyasi edebiyatımıza yerleşmiş bir kavram olan “Tanzimat tipi”, Tanzimatçıların yalnızca bir grubunu, daha doğru bir ifadeyle ikinci sınıfını oluşturanlar için kullanılabilmektedir. Gerçekte Tanzimat tipi, bizim toplumumuzda kendi kendini yetiştiren, eleştiren ve yeni ufuklar arama girişimde bulunan insanın ilk misalidir. Tanzimat insanının ortaya çıkışında geleneğin rolü bulunmaktadır, fakat geleneği değiştirme geleneği de Tanzimatçılarla ortaya çıkmıştır sonucuna varılabilir. Boğaz’daki mehtap gezintileri, sayfiye köşklerde kadınlı erkekli söz meclisleri, muhafazakâr çevrelerin ve A. Cevdet Paşa gibilerin dedikodu ve eleştirilerine sebep oluyorsa da yeni yaşam aynen devam ediyordu. Alafrangalık, laik eğitimin ve laik bürokrasinin giderek özümsediği bir yaşam tarzıydı.

Yazarın burada işaret ettiği başka bir konu ise toplumsal ve kültürel değişim belirgin bir yabancı düşmanı tepki yarattığı gerçeğidir. Fakat 19. asrın ortalarında Osmanlı aydınları, Batı yaşam biçimine ve Batı kültürüne belirgin bir rahatlıkla yaklaşmaktaydılar. Bu bakış açısında o kültürün temeline inmeden, onu faydacı bir bakışla uygulamaya konmasının yanı sıra ülkenin bağımsızlığının da önemli bir rolü bulunmaktadır. 19.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu reform hareketine misyoner bir anlayışıyla girişmiş değildi. Tanzimat hareketinin devrim olarak başlamadığının bir işareti de budur. Tanzimat’ın özelliği, Türkiye tarihinde devrim değil, devrimi hazırlayan sonuçları ortaya çıkaran bir hareket olmasıdır.

Yazara göre 1860’ların muhalifleri henüz laik ulusalcı ideolojiye ya da açık radikal görüşlere sahip bulunmamaktaydılar. Kendilerini Yeni Osmanlılar olarak isimlendiriyorlardı, fakat Avrupa, yaşlı imparatorluğa yeni bir ruh ve yaşam kazandırmak isteyen bu grupları “Jeune Turc” olarak niteledi. Jön Türklük kendine özgü bir politik kimlikti. Köhneyen monarşilere karşı ayaklanmada bulunan, direnen bütün ülkelerin muhalifleri bu adla anıldı (Portekizli Jön Türkler gibi…).

Yazarın sonuç bölümünde vurguladığı bir husus, modern asrın toplumları artık tarihi yaşamayıp, yapmakta olmasıydı. Tanzimat aydını da tutucu yöneticisinden muhalif yazarına değin modern dünyada var olmak için değişmek ve olaylara yön vermenin gerekli olduğunu idrak etmişti. Meşrutiyete geçiş bir büyük ihtilalle değil, gene yönetici grubun içindeki bir başka grubun başkaldırmasıyla gerçekleştirilmiştir. Bu olay yalnızca iki grup bürokratın birbiriyle basit bir mücadelesinin ya da sarayı hedefleyen bir iktidar hırsının sonucu olarak görülemez. Yaşanan asrın ve ülkenin gerçeklerinden uzak aydın bürokrat fantezisinin eseri olarak da kabul edilemez. Çok genç yaşlardan itibaren Babıali bürokrasisinin içinde yetişen memurların Meşrutiyet gibi bir idealin etrafında bir araya gelerek muhalefette bulunmalarının sebeplerini, imparatorluğun o günkü coğrafyasının ve politik havasının renkliliğinde aramak, 18. yüzyıldan beri Balkanlar’da meydana gelen gelişmelerin payının da olduğunun unutulmaması gerekir.

Ortaylı’ya göre, Yeni Osmanlılar aydın olup muhalefetleri baştaki yöneticiden ziyade, mevcut politik rejime ve ülkenin yaşamakta olduğu hayata karşıydı. Yeni Osmanlılar toplumsal bir farkındalık sahibi olan, tarihe ve geleceğe özgürce bakmaya başlayan Osmanlı entellektüelleriydi. Yeni Osmanlıların düşünceleri, anayasacı liberalizmden modernist İslamcılığa, hatta olgunlaşmış bir Türkçülüğe ve sosyalizme kadar farklı görüşleri kapsayan rengârenk bir yelpaze oluşturmaktadır. Yeni Osmanlılar hareketinin tarihsel önemi, sonraki siyasal fikir ve örgütlenmelerin onların mirası üzerinde gelişip yaşamlarını sürdürmeleridir.

Yazarın vardığı sonuca göre Tanzimat dönemi 11. asırdan beri Batı ile ilişkide bulunan, mücadele eden bir toplumun ekonomik, sınai Batı medeniyetine bir direniş göstermesidir. Misal bulunmamaktaydı, bu alanda da ecdadımız liderlik yapmak ve yenidünyanın koşullarına uyum göstermek mecburiyetindeydi. Eleştirilen bu batılılaşmadan kendisini kurtarabilen bir Doğu toplumu da bulunmamaktadır. Fakat Tanzimat ve imparatorluk içerisinde yürütülmeye çalışılan bir hareketti; gelişmeler, arzu edilsin veya edilmesin bu gelenekten gelen idareciler tarafından göğüslenmiştir. Uzun ve sancılı bir asır hala devam etmektedir. Hüküm vermek tarihçi için kolay bir şey değildir. Bunun sebebi Tanzimat devri tarihi her şeye rağmen önemli bir dünya parçasının bir geniş coğrafya üzerindeki kavimlerin tarihini ifade etmektedir; kapanmış bir bilinç olarak nitelendirilemez, dramatik gelişmelerle yaşamaya devam eden bir tarihi oluşturmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu 18. yüzyıla kadar kendisinin gerilemekte olduğunu kabul etmemekteydi. Fakat bu yüzyılda yaşanmaya başlanan toprak kayıpları, Osmanlı İmparatorluğu’nu askeri alanda reformlar yapmak zorunda bıraktı. 19. yüzyıldaysa bu reformları sağlam bir sisteme oturtmaya yönelik olarak idare, hukuk, eğitim ve maliye alanlarında reformlara girişilmek zorunda kalındı. Tanzimat Dönemi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’ne bazı faydalarının olduğunun da inkâr edilmemesi gerekir. Tanzimat yeni kurulan Cumhuriyete parlamento, siyasal parti kadroları, basın gibi kurumları miras bıraktı. Cumhuriyetin doktorları, fen adamları, hukukçu, tarihçi ve filologları son devrin Osmanlı aydın kadrolarından oluşmaktaydı. Cumhuriyet ilk başta eğitim sistemini, üniversiteyi, yönetim örgütünü ve mali sistemini imparatorluktan devraldı.

Cumhuriyetin yapmış olduğu devrimleri tetikleyen unsurlardan birisi de yeterli derecede radikal olamayan Osmanlı modernleşmesidir. Osmanlı Devleti, Batı’da sanayileşmeyle beraber ortaya çıkan kurumları kendine ithal etmek mecburiyetinde kaldı. Çünkü o dönemde gerçek anlamda ileri olan toplum Batı dünyasıydı. Bu dönemde yapılan reformlar, eski sistemin var olduğu bir ortamda yapıldığı için ikili bir yapı ortaya çıktı ve imparatorluk yıkılana kadar bu durumun yarattığı sancılar devam etti.

Şunu da unutmamak gerekir ki Osmanlı kendisini Batılılaşma rüzgârının dışında tutamazdı. 11. asırdan beri Batı’yla sürekli olarak mücadele eden bir toplumun Batı medeniyeti karşısındaki direnişinin sembolü olmuştur Tanzimat dönemi. 1839’da başlayan Tanzimat Dönemi, Avrupalıların “Hasta Adam” olarak niteledikleri Osmanlı İmparatorluğu’nu komada belirli bir süre daha yaşatarak önlenemez sonu sadece ertelemiş oldu.

Bu kitap, otokratik bir modernleşme olarak tanımlanan Osmanlı modernleşme çabalarının aşamalarını ve bu süreçte yaşamış olduğu sorunları anlaşılır bir şekilde anlatan ve kapsamlı bir biçimde analiz eden kitaplardan birisidir. Osmanlı modernleşme tarihinin iyi kavranması, günümüzün Türkiye’sinin politik ve sosyal kurumlardaki güçlü ve zayıf yönlerin idrak edilmesi bakımından önemlidir.

Sina KISACI

MADENLERİMİZ DOSYASI /// PROF. DR. AHMET ERCAN : Türkiye’nin altını nasıl soyuluyor anlatayım !!! (TOPLAM 2 BÖLÜM)


PROF. DR. AHMET ERCAN : Türkiye’nin altını nasıl soyuluyor anlatayım !!!

En az 260 ton saf altınla, Türkiye ile Avrupa’nın en büyük, yeryüzünün üçüncü en büyük altın tözünü-madenini, Uşak-Eşme-Kışladağ’da “jeofizik” yöntemle bulan kişiyim. Ayrıca, Gümüşhane, Çanakkale-Yenice altın madenlerini de biz bulduk.

Anadolu yarımadasına eskil-antik dönemlerde; Hatti, Hitit, Lidya, Likya, Mysa, Urartu, Mitanni, Ceneviz, Pontus, Trak, Bitinya, Makedonya, Roma gibi uygarlıklar kuranların tümü de Balkanlardan yeraltı kaynaklarını işletmek üzere gelen göçlerdir. Batı Anadolu’da yayılan Lidya’nın Perslerce yıkılmasının ana nedeni de, varsıl altın varlığıdır.

Günümüzde de, “Çok Uluslu İşletmelerin” (ÇUİŞ) Anadolu’ya çullanmalarının ana nedeni de aynıdır. ÇUİŞ’lerin çoğu İngiliz, Kanada, Alman ile ABD kaynaklı içinde birçok öteki ülkelerden yatırımcıların yer aldığı birliklerdir. Bunlar, yeryüzünün geri kalmış ülkelerinin yönetimleriyle işbirliği yaparak, ülkelerin yasalarını değiştirterek kaynaklarını ele geçirmişlerdir. Bunlardan biri de FETO’dur.

Kazanç yalnızca çıkarılan altın değil; ergeneyi-maden yatağının hisselerini, ulusal/uluslararası borsalarda pazarlayarak, ayrıca izin belgelerinden pay satarak kazançlarını 1’e 25 ile 1’e 100’e katlayabilmektedirler. Buradan kazanılan para, bu kez, yine o ülkelere yüksek üremle-faizle(%15-%20) “yardım” adıyla verilerek, gelirlerini katlayarak büyütüp, sözde yardım ettikleri ülkelerin akçalını-maliyesini çökerterek sömürgeleştirmektedirler.

Bu iş tam bir sömürü çarkı ya da sarmalıdır. İçine düşen ancak ulusal duruşla kurtulabilir.

Sabrınız varsa, bu işin ayrıntılı aşamalarını anlatayım.

Altın ya da herhangi bir tözü-madeni arama ile işletmenin aşamaları vardır. Bunlar;

1. Yasal Düzenlemeler

2. Aramacılık

3. İşletme

4. Pazarlama

1) Yasal Düzenlemeler: Bu işi doğrudan doğruya, ÇUİŞ’in istekleri doğrultusunda, ülke yönetiminin başı ayarlar. Önce ÇUİŞ’in koşullarını içeren bir “Maden Yasası” yazılır. Bu yasa sözde o elerkil-demokratik ülkenin kamutayından-meclisinden geçirilir. Ülke yönetiminde erki elinde bulunduran baş ya da küçük çekirdek, tüm izinleri çıkarıcı yetkiyi ele geçirir. Gerekirse, ülkenin izinlerden sorumlu “Maden Dairesini” kendine bağlar. Böylece, çıkarı karşılığında, istediği yerde, istediği izni verir. ÇUİŞ’ler devlet güvencesiyle o ülkeye gelirler. Bunun sevimli adı, “Yabancı Yatırımcıdır”. Gerçeği ise “Yabancı Batırımcı” ya da kısacası “Sömürücüdür”.

2) Aramacılık: Bunun da Uzaydan, Gökten, Yerden, Denizden aşamaları vardır.

Uzaydan Aramalar: ABD ile gelişmiş ülkeler, uydu uçurarak kızıl ötesi görüntüleme (infrared imaging) ile ülkenin kayaç türleri ile yaşları, bozuşma evrimleri toplar, biriktirir, USGS Denver-Colorado’ya yollarlar. İlgili ülkenin, istenen bölgesine ilişkin bilgiler, Denver Geological Survey’den çok ucuza satın alınabilir. Bu görüntüler üzerinde çalışılarak, töz-maden içerebilecek yerler belirlenir.

İzin Alımı: O ülkenin “Maden Dairesine”(Aslında siyasisine) gidilerek, o alanlarda arama izni-ruhsat alınır. Bunun için ödenen, devede kulak bile değil, çok küçük bir paradır.

Gökten Arama: ÇUİŞ’lerin getirdikleri jeofizik uçak ya da jeofizik uçarkonarlar-helikopterler, belirlenen alanlar üzerinden yaklaşık 300 metre yukarıdan, sık doğrultular boyunca uçarak, kıvılkapar-elektromanyetik dalga yollayarak ya da yerin kaparlık-magnetic alanını ölçerek yeraltı yataklarını görüntülerler.

Yerden-Denizden Aramalar: İyice kıstırılan alanlarda önce, jeolojik, sonra jeokimya, sonra jeofizik, en son da delmeli aramalara (kuyu-sondaj) geçilir. Yatak denizde ise jeofizik gemi (sismik gibi) yüzdürerek, karada ise yaklaşık beş, altı jeofizik yöntem (yapay-doğal uçlaşma/IP-Induced Polarization/SP, kıvıl özdirenç – electrical resistivity, gözlengeç-radar, kıvılkapar-elecromagnetics, kapalık-magnetisms, ışınölçüm-radiometre, VLF, çekimcik-microgravity gibi) uygulanarak töz varlığının sınırları ile olası yayılım ile birikimi belirlenir. Bu belirlenen yerlere delgiler vurularak, yeraltından alınan örnekler yurt dışında kimyasal olarak çözümlenir. Tözün kaya içinde oranı(tenör) bulunur. Maden Mühendisi, işletmesinin kazançlı olup olmayacağını, yatırıma karşı kazanç oranı çıkarır. Bu konuda yerli/yabancı dilde (İngilizce) bir “Arama ile İşletilebilirlik” (fizibilite) bildirgesi düzenlenir. Bu bildirge üzerinden “arama izni”, bu kez “işletme iznine” dönüştürülür. Günümüzdeki yasayla, ÇUİŞ aday ülkeden işletme kredisi bile alır.

Devam edecek…

Prof. Dr. Ahmet Ercan

Odatv.com

Prof. Dr. Ahmet Ercan’ın, ilki dün yayımlanan yazısının devamı:

Borsa’ya Sürüm: İşletme izni üzerinden Çok Uluslu Şirket (ÇUİŞ) Borsa hissesi çıkarır. Bu hisseler yabancı ülkelerde satılır. Buradan olağanüstü ilk kazanç elde edilir. Bu kazanç 1’e 10 ile 1’e 50 dolayındadır.

Pay Satışı: ÇUİŞ, işgüder, güven duyulan bir kişiyi, özellikle de varsa Türk kökenli bir yabancıyı yönetici-CEO olarak takımına katar. Bu kişi, ÇUİŞ’in, ülkede kimlerle, hangi işletmecilerle, iş birliği yapacağını belirler. Seçilen yerli işletmenin ülkeyi yöneten kimse ya da çekirdek takımla doğrudan ya da dolaylı ilişkisi vardır. ÇUİŞ, artık bu yöneticiyle tüm engelleri aşar. ÇUİŞ işletmenin yüzde 10 ile 20 gibi payını, bu yerli işletmeye büyük bir paraya satar. Bu satıştan yeniden kazanır. Yerli işletme de bu parayı genelde bir kamu bankasından sağlar/sağlatılır.

Çevre Etki Değerlendirmesi ÇED Bildirgesi: ÇUİŞ’in yararına olacak biçimde ÇED’i düzenleyecek yerli kuruluşa ÇED bildirgesi CEO ya da yerli işletmecice ayarlanır. Bu konuda gerekliyse işin içinde olan siyasiler yasal düzenlemeler yaparak değişikliklere gidebilir.

Halkla İlişkiler: İşletmenin açılacağı yöreden; jeofizik, jeoloji, maden ile işletme mühendisleri işe alınır. İşletmenin başına da her denilene evet diyecek bir işletmeci müdür olarak atanır. Böylece tüm takım Türk izlenimi yaratılır. İşletme açılacak yerler dolayından köylerden muhtar aracılığıyla, köylüler işçi olarak işe alınır. Bunlar eğitimden geçirilir. Küçük paraya çalışan bu yoksullar, artık ÇUİŞ’in yerli güçleri, savunucularıdır. Köye cami, imama ev ile huzur hakkı, çeşme, yol, okul, yurt, Kuran kursu, yol gibi alt yapılar yaparak göz boyarlar, İmam ile Muhtarı böylece yanlarına çekerler. Birkaç çocuğa öğrenimlik-burs verilir. Bütün bunları, işletme müdürü ayarlar. Çevreci kalkışmaları önlemek için çevrecilerden satın alınabileceklere çıkar (iş, para) sağlanarak edilgen-pasif duruma getirilir. Kimi bilimciler sözde danışman alınır, onlar üniversitelerde kamuoyu yaratırlar. Kimi gazete ile gazeteciler satın alınır, onlara “yabancı yatırımcılar çıkarına” yazılar yazdırılır, konuşmalar yaptırılır. Kilit bürokrat, toplum önderi, belediye başkanları, siyasiler gibi kişilere yurt dışı gezileri düzenlenir. Bu işletmenin ülke çıkarları için olacağı anlatılır. Artık onlar da işletmeyi savunur durumu geçerler.

İşletme: Varsa, işletme alanında ormanlar köylüye kestirilir, köylü hem para kazanır, hem de yakacak, satacak odun, gerekirse köyler taşınır. Kazma vurulur, işletme başlar. İlk üretim yapıldığında, bu hemen borsaya bildirilir. Borsada hisseler birden artarak ÇUİŞ’in sanal kazancı 1’e 10 ile 1’e 100 oranında artar. İşletmede devletin payı göstermelik olacak kadar küçüktür(%4 gibi). Halk sanır ki, ÇUİŞ’in yalnızca kazancı çıkan töz-madendir. Bu işin kapsamında hisse ile pay satışından gelen kaymaklı gelirden neredeyse hiçbir bilgisi yoktur. O yalnızca; ağaç, siyanür, kirlenme gibi konularıyla uğraşır. Gördüğü yalnızca buzdağının su üstünde görülenidir.

Pazarlama: İşletme en az 3 ile 4 yıl zarar göstererek devlete gelir vergisi vermez. Bazı işletmeler de, önceden yapılan yasal düzenlemeyle, KDV bağışıklığına girerek ödeme yapmazlar. Üretilen ürün ÇUİŞ’in edinimindedir. Bu ürünü (altın ya da ötekiler) yerli pazara uluslararası ederiyle satarlar. Böylece sömürülen ülke, kendi malını para vererek yabancıdan satın almış olur. ÇUİŞ isterse ürünü dışarıya satar. Yeryüzünde altın ederi arttıkça işletmenin değeri de artar. Kazanç, 1’e 500, 1’e 1000’i bulmaya başlar. Eğer, ülke içinde, ulusalcı, bilinçli, satın alınamayan bir çevreci kalkışma başlarsa, ÇUİŞ işletmeyi katlı katlı kazançla yönetimle göbek bağı olan yerli işletmeye satarak ülkeden çıkar. Çevreciler, buna yerli işletmeye geçti diye genelde ses çıkarmazlar. Çevrecilerin çoğu susar. Bunun bir örneği, Bergama Ovacık’ta, Newmount, Eurogold, Koza-İpek işletmesine dönüşümü gösterilebilir. Ötekilerin, adlarını tek tek saymaya gerek yok. Artvin, Gümüşhane, Çanakkale, Bursa, Kütahya, Balıkesir, Kırklareli, Aydın, Kastamonu, Sinop, Giresun, Samsun, Rize, Hakkari, Van, Bitlis, Muğla, İzmir, Manisa ile öteki illerde soygun tıpa tıp birdir. HES, kızık-jeotermal, içme/sulama suları, taşocakları, krom, nikel, manganez, bor ile öteki kaynaklarda sorun hep benzerdir.

Ülke bizim, arayan biz, bulan biz, çıkaran biz, işçi biz, ürün yabancının.

4 – Sorun: Özet olarak sorun; sanıldığı gibi siyanür, ağaç kesimi, kirlenme ile tarımın bitirilmesinden de öte, ülke ile ülkenin kaynaklarının oytarılarak bitirilmesi, satılması, ÇUİŞ’lere pazarlanmasıdır. Çevreci direniş, karşı duruşunu bu çizgiye oturtması gerekir.

Bu sorun yalnızca altın işletmeciliğinde değil, tüm tözlerde-madenlerde, taş ocaklarında, mermerde, kayayağı-petrol ile uçun-doğalgaz, HES, kızıklarda-geothermal, zeytin alanlarında, arkeolojik aramalarda böyledir.

Soygunun boyutu görünenden çok büyüktür. Ekrem İmamoğlu örgütlenmesinden sonra, Kazdağları kalkışması ilk kez bu boyutta yapılan, çok başarılı yurtsever bir duruştur. Türkiye soygununa biz dur demezsek kim der?

Çözüm, Atatürkçü, ulusalcı yönetim yapılanmasıdır.

*** 8-9 Yıl önce ULUSAL KANAL TV’de, neredeyse bir yıl boyunca YERALTI KAYNAKLARI SOYGUNU diye bir program yapmıştım. Ankara yönetiminin, yaptığı baskıyla programa son verilmişti. İsteyen Youtube’dan izleyebilir. Ya da Ulusal Kanal’dan videolarını alabilir.

Prof. Dr. Ahmet Ercan

Odatv.com

ANALİZ /// Prof. Dr. İbrahim Ortaş : Yaşadıklarımızı Nasıl Okuyalım ki Gerçeğe Ulaşalım ???


Prof. Dr. İbrahim Ortaş : Yaşadıklarımızı Nasıl Okuyalım ki Gerçeğe Ulaşalım ???

Çukurova Üniversitesi, iortas

Türkiye 80 milyon nüfusu ile çoğunluğu da gençlerden oluşan çok canlı ve dinamik bir ülke. Bulunduğu coğrafyası yaşadığı tarihi geçmişi gereği birkaç kültürü bünyesinde barındırıyor. Ayrıca uygarlıklar kavşağı Anadolu ekolojisi ve coğrafi yapısı ile birçok bitki ve hayvana ev sahipliği yapmasından dolayı insanlığın gelişimi için en uygun iklim, ekoloji ve besleneme koşullarına sahip olmasından dolayı birçok kültürün üst üste geliştiği bir yer olarak da kültürel zenginliğe sahiptir. Görebildiğim kadarı ile üzerinde yaşadığımız toprakların tarihi ve ekolojik zenginliğinin farkında olmayan ve gerçeklikliği bilmeyen çok sayıda insanımız da var.

Üstümüzdeki gök kubbeden coğrafyamızı ısıtan ve beslenmemizi sağlayan güneşimiz halen bizlerin gereksinim duyduğu gıdamızın çoğunu kaynağı olan on binlerce bitkinin gelişmesine cömertçe destek sağlamaktadır. Son yılarda uygulanan tarım-toprak-insan yönetimi modellerinden dolayı bazı alanlarda bitkisel ve hayvansal gıdaları uygun koşullarda yetiştirilememesi ve yetiştirilenlerinde gerekli yerlere ulaştırılmasında ciddi sorunlar yaşıyoruz. Patates tarlada 50 kuruş, sofraya 5 TL geliyor olması sinirleri doğal olarak geriyor. Hal böyle olunca her şeyin temelinde gıda temini anlayışı olduğu için belirleyici bir olgu oluşuyor. Gıda güvenliği sorunu olunca doğal olarak da insanalar arasında gıda temini çatışma alanları oluşmaya başlamaktadır. Kendi tarım eğitimi bilgi birikimim ve tarihi okumam, birçok toplumsal olayın altında toprağın verimliliğini kaybolması yatmaktadır. Toprağın fakirleştiği yerde gıda sorunu sosyal sorun ve göç olgusu ortaya çıkmaktadır.

Ülkemizin bu dinamik ve yönetilemeyen tarım-sosyal ilişkileri sorunu çoğu zaman daha sert siyasi ve ekonomik çatışmalar da dönüşmektedir. Tabii yeni iletişim ve teknoloji çağında birim zamanda daha faaliyetle karşı karşıyayız. Bilgi, mal ve para dolaşımı hızı artı. Son yıllara baktığımızda neredeyse saat başı gündem değişiyor. Flaş haberler içinde ikinci üçüncü flaş haber ve gelişmeler yaşanıyor. Ancak Türkiye bu düzeyde yoğun gündemi altında çoğu zaman ülke boğuluyor ve verimsizleşiyor. Gelenekselcilik ile moderninite arasındaki çalışmanın yaşandığı birçok fay hattı da oluşmaya başlıyor. Her olay ve olgunun etkisi hızla topluma ulaşıyor ve tepkilerde aynı hızla oluşmaktadır. Gün geçtikçe bu tepkiler buna bağlı yaşanan çatışmalar ülkemizde biraz daha yüksek dozda yaşanıyor gibime geliyor.

Bazen baş döndürücü hızla yaşadığımız birçok iç içe geçmiş zincirleme olaylar tam bir uzay macerası gibi geliyor ban. Ancak bu kadar haber bombardımanı ve enformasyonun içinden nasıl sağlıklı bilgi ve enformasyonu çıkaracağız diye de düşünmeden edilmiyor. Hangi bilgi doğru hangi bilgi yanlış. Ayrıca bilgi edinme iletişim kaynakları (basın, sosyal medya) sermaye sahipleri, devlet ve bazı grupların kontrolünde oluğu için çoğu filtreli olarak insanlara yansımaktadır. Gerçi iletişim teknikleri çağında çoğu bilgiye ve habere bir şekilde değişik kanalarla ulaşılmaktadır.

Toplum artık bu hızlı iletişiminden çok yoruldu gibime geliyor. Bir insanın alabileceğinin üzerinde üretilen veya yayılan bilgi bombardımanı karşısında tam bir çıkmaz içindeyiz. Çünkü 24 saat cep telefonunuzdan sosyal medyayı takip etseniz size başka iş yapacak an bile bırakmıyor. Açıkçası doğru bilgi hangisi diye “kafalar çok karışık”.

Türkiye insanın halen ortalama eğitim düzeyi kendi eşdeğeri düzeyindeki gelişmiş ülkelerin gerisinde bulunuyor (ortalama 6-6.5 yıl).Ayrıca insanımız çokta sorgulayıcı ve araştırıcı analitik düşünme becerilerini çok da değerlendiren durumda olmadığı için gelişmelerden çok çabuk etkileniyor. Çoğu zaman şiddet eğilimi, çatışma ve arzu edilmeyen çok sayıda kriminal sorun oluşmaktadır. Türkiye’miz açıkçası bulunduğu coğrafyada iç ve dış etkilerin yaratığı boğucu gündem altında çoğu zaman sosyal ve ekonomik zorluklar yaşamaktadır. Artan ekonomik sorunlar, işsizlik, gelir dağılımındaki dengesi açılım ve diğer sosyal sorunlar karşısında insanımız çoğu zaman en küçük bir olayda bile kutuplaşıyor. Genelde okuma oranımız da düşük olduğu (kişi başına yılda 0.1 kitap ve 50 kişiden bir kişi gazete okuyor) için insanımız ancak duydukları ile karar veriyor ve kimse kimseyi tam dinlemeden ve anlamadan karar veriyor. Her grup kendi medyasını oluşturmuş. Yeni fikirleri analiz etmeden, toptan ya kabulleniyor veya ret ediyoruz.

Bütün bunların üstesinden nasıl geleceğiz? Kafalar karışık, güven ilişkileri zayıflamış ve sorunların çözülmesi konusundaki kaygılar artmıştır. Ahlaki değerlerin hızla erozyona uğradığı görülüyor.

Bu durumda kime güveneceğiz? Kim doğru söylüyor, kim yalan söylüyor? Kim ahlaklı kim ahlaksız? Nasıl ahlaklı olunur? Veya ahlaklı olmak kişiye ne kazandırır? Soruları sorulmadan ve anlamalı cevapları kişi beninde yer edinmedikçe sorunların üstesinden gelmekte kolay değildir. Ancak ahlak kişiden kişiye ve toplumdan topluma değişeceği için, daha ölçülebilir ve kanıta dayalı kararı hukuk vereceği için hukuka başvurmak evrensel ilkedir ve öylede olmalıdır.

Ahlak, etik, hukuk nedir? Kimiler ahlaki değerleri dikkate alıyor, kimler hukuka başvurur?

Hukuk nedir? Yaşananlardan herkes hukuk diyor, ancak hangi ve kime göre hukuk?

Toplumda ahlak en üst düzeyde konuşuluyor. Ancak insanlar bir birini ahlaksızlıkla, yalancılıkla, hırsızlıkla suçluyor.

Benim şahsi görüşüm ülkemizin ve insanlığın sorunlarını ancak somut veriler ve olgularla hukuk çözebilir. Ancak ahlaki değeri de dikkate almak gerekir. Kişinin kendi öz disiplini ve bilinci ile olay ve olguları analiz edip bir sonuca ve karar vermesi önemli Buda bir bilinç gerektiren durumdur.

Ancak hukuk bugün bağımsız yargı tartışma konusu. Herkes baktığı noktada kendine göre hukuk oluşturmuş. Hukuk ve yargının toplumdaki güveni şimdilerde çok aşağılarda. Adaletin olmadığı yerde insanların kendi yargısına başvurduğu sıkça bilinir. Bunu hele hiç kimsenin istememesi gerekir. Basına yansıdığı kadarı ile çoğu kişi günümüzde yargının hukuki karalarının alınma şeklinden menün görülmüyor. Diğer bir ifade ile hukukun değil kirşlerin hukuku işletilmesinden şikâyetçi görünüyorlar. Hukukun aldığı kararlardan memnun olmayanların kendi hukukuna başvurmaları başak kaoslarda ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılıyor. Bu durum başka bir hukuki durum yaratıyor.

Pekâlâ, neye güveneceğiz, nerde hangi durumda nasıl karar alacağız? Diğer bir ifade ile bu işin referans noktası nedir? Dediğimizde işin içinde yine çıkamıyoruz. Çünkü birçok konuda ölçütümüz yok. Örneğin bir işe bir eleman alınacak. Ölçütümüz ne? Ne tür yetenekler ve eğitim becerileri arıyoruz? Adamına göre iş mi? Maalesef birçok konuda temel yapısal sorunları olan ve üstesinden gelemediğimiz bir durumla karşı karşıyayız.

Bir bütün olarak sorunlar yumağının içende boğuşup duruyoruz. Ancak çözüm üretme konusunda bir o kadarda sorun yaşıyoruz. Maalesef sorunları çözemiyoruz. Birlikte sinerji oluşturulmuyoruz. Birbirimizde yardım istemiyoruz ve yarımda etmiyoruz. Bir zihni kotlama sorunu yaşıyoruz gibi geliyor bana. Kırsalda eskiden köy yerlerinde imece usulü ile yardımlaşılırdı. Şimdilerde herkes bireycileymiş ve güvensizlikler had safhaya ulaşmış görülüyor.

Geçmişte iyi kötü siyasetten ve dış etkilerden az etkilenen bir yargı vardı veya toplum öyle kabul ediyordu ve devletin kuramlarına iyi kötü bir sistem ve güven vardı. Şimdi bu tartışmalı ve toplumun bir bölümüne güven vermeyen yapı beraberinde bir dişi farklılaşmış sorun ve itirazları oluşturuyor. İtirazın olması önemli ancak konuşmayı ve iletişimi de elden bırakmamak gerekir. Sorunları kavga ederek değil konuşarak ve medeni ilişkiler içinde tartışarak ve nihayetinde çözüme kavuşturmak gerekir. Bir birimize güvenir ve karşılıklı görüşlere saygı duyarsak sorunları üstesinden daha rahat geliriz.

Hepinizin bayramı kutlu olsun.

1 Ağustos 2019, Adana

Not: Sayın hocam, birçoğunuzun E-Posta adresi bir şekilde makinemdeki adres defterime yerleşmiştir. Amacım kimsenin zamanını almak ve rahatsız etmek değildir. Hepimizin ortak sorununu bir şekilde dile getirmektir. E-posta bu bakımdan düşüncelerimizi kolay paylaşabildiğimiz bir ortam. Ancak peşinen eğer istenmeden e-posta aldıysanız özür dilerim. Eğer geri bildirimde bulunursanız listeden adresinizi hemen çıkarırım.

MADENLERİMİZ DOSYASI /// Prof. Dr. Övgün Ahmet ERCAN : TÜRKİYE’NİN ALTINI NASIL SOYULUYOR, ANLATAYIM !!!


Prof. Dr. Övgün Ahmet ERCAN : TÜRKİYE’NİN ALTINI NASIL SOYULUYOR, ANLATAYIM !!!

Jeofizik Y. Mühendisi
İÜ, Stanford, CSM, MIT, İTÜ.

En az 260 ton saf altınla, Türkiye ile Avrupa’nın en büyük, yeryüzünün üçüncü en büyük altın tözünü-madenini, Uşak-Eşme-Kışladağ’da “jeofizik” yöntemle bulan kişiyim. Ayrıca, Gümüşhane, Çanakkale-Yenice altın madenlerini de biz bulduk.

Anadolu yarımadasına eskil-antik dönemlerde; Hatti, Hitit, Lidya, Likya, Mysa, Urartu, Mitanni, Ceneviz, Pontus, Trak, Bitinya, Makedonya, Roma gibi uygarlıklar kuranların tümü de Balkanlardan yeraltı kaynaklarını işletmek üzere gelen göçlerdir. Batı Anadolu’da yayılan Lidya’nın Perslerce yıkılmasının ana nedeni de, varsıl altın varlığıdır.

Günümüzde de, “Çok Uluslu İşletmelerin” (ÇUİŞ) Anadolu’ya çullanmalarının ana nedeni de aynıdır. ÇUİŞ’lerin çoğu İngiliz, Kanada, Alman ile ABD kaynaklı içinde birçok öteki ülkelerden yatırımcıların yer aldığı birliklerdir. Bunlar, yeryüzünün geri kalmış ülkelerinde yönetimlere işbirliği yaparak, ülkelerin yasalarını değiştirterek kaynaklarını ele geçirmişlerdir. Bunlardan biri de FETO’dur.

Kazanç yalnızca çıkarılan altın değil; ergeneyi-maden yatağının hisselerini, ulusal/uluslararası borsalarda pazarlayarak, ayrıca izin belgelerinden pay satarak kazançlarını 1’e 25 ile 1’e 100’e katlayabilmektedirler. Buradan kazanılan para, bu kez, yine o ülkelere yüksek üremle-faizle(%15-%20) “yardım” adıyla verilerek, gelirlerini katlayarak büyütüp, sözde yardım ettikleri ülkelerin akçalı-maliyesi çökererek sömürgeleştirmektedirler.

Bu iş tam bir sömürü çarkı ya da sarmalıdır. İçine düşen ancak ulusal duruşla kurtulabilir.

Sabrınız varsa, bu işin ayrıntılı aşamalarını anlatayım.

Altın ya da herhangi bir tözü-madeni arama ile işletmenin aşamaları vardır. Bunlar,

1. Yasal Düzenlemeler
2. Aramacılık (Uzaydan, Gökten, Yerden, Denizden)
3. İşletme
4. Pazarlama

1. Yasal Düzenlemeler. Bu işi doğrudan doğruya, ÇUİŞ’in istekleri doğrultusunda, ülke yönetiminin başı ayarlar. ÇUİŞ’in koşulları içeren “Maden Yasası” yazılır, sözde o elerkil-demokratik ülkenin kamutayından-meclisinden geçirilir. Ülke yönetiminde erki elinde bulunduran baş ya da küçük çekirdek, tüm izinleri çıkarıcı yetkiyi ele geçirir. Gerekirse, ülkenin izinlerden sorumlu “Maden Dairesini” kendine bağlar. Böylece, çıkarı karşılığında, istediği yerde, istediği izni verir. ÇUİŞ’ler devlet güvencesiyle o ülkeye gelirler. Bunun sevimli adı, “Yabancı Yatırımcıdır”. Gerçeği ise “Yabancı Batırımcı” ya da kısacası “Sömürücüdür”.
2. Aramacılık. Bunun da aşamaları vardır.
a. Uzaydan Aramalar. ABD ile gelişmiş ülkeler, uydu uçurarak kızıl ötesi görüntüleme (infrared imaging) ile ülkenin kayaç türleri ile yaşları, bozuşma evrimleri toplar, biriktirir, USGS Denver-Colorado’ya yollar. İlgili ülkenin, istenen bölgesine ilişkin bilgiler, Denver Geological Survey’den çok ucuza satın alınır. Bu görüntüler çalışılarak, töz içerebilecek yerler belirlenir.
b. İzin Alımı. O ülkenin “Maden Dairesine”(Aslında siyasisine) gidilerek, o alanlarda arama izni-ruhsat alınır. Bunun için, devede kulak bile değil, çok küçük bir para ödenir.
c. Gökten Arama. ÇUİŞ’lerin getirdikleri jeofizik uçak ya da jeofizik uçarkonarlar-helikopterler, belirlenen alanlar üzerinden yaklaşık 300 metre yukarıdan, sık doğrultular boyunca uçarak, kıvılkapar-elektromanyetik dalga yollayarak ya da kaparlık-magnetics alanını ölçerek yeraltı yataklarını görüntüler.
d. Yerden-Denizden Aramalar. İyice kıstırılan alanlardan önce, jeolojik, sonra jeokimya, sonra jeofizik, en son da delmeli aramalara (kuyu-sondaj) geçilir. Yatak denizde ise jeofizik gemi (sismik gibi) yüzdürerek, karada ise yaklaşık beş, altı jeofizik yöntem (yapay-doğal uçlaşma, kıvılözdirenç-elektrik özdirenç, gözlengeç-radar, kıvılkapar-elecromagnetics, kapalık-magnetisms, ışınölçüm-radiometre, VLF, çekimcik-microgravity gibi) uygulanarak töz varlığının sınırları ile olası yayılım ile birikimi belirlenir. Bu belirlenen yerlere delgiler vurularak, yeraltından alınan örnekler yurt dışında kimyasal olarak çözümlenir. Tözün kaya içinde oranı(tenör) bulunur. Maden Mühendisi, işletmesinin kazançlı olup olmayacağını, yatırıma karşı kazanç oranı çıkarır. Bu konuda yerli/yabancı dilde (İngilizce) bir “Arama ile İşletilebilirlik” (fizibilite) bildirgesi düzenlenir. Bu bildirge üzerinden “arama izni”, bu kez “işletme iznine” dönüştürülür. Günümüzdeki yasayla, ÇUİŞ aday ülkeden işletme kredisi bile alınır.
e. Borsa’ya Sürüm. İşletme iznini üzerinden ÇUİŞ Borsa hissesi çıkarır. Bu hisseler yabancı ülkelerde satılır. Buradan olağanüstü ilk kazanç elde edilir. Bu kazanç 1’e 10 ile 1’e 50 dolayındadır.
f. Pay Satışı. ÇUİŞ, işgüder, güven duyulan bir kişiyi, özellikle de varsa Türk kökenli bir yabancıyı yönetici-CEO olarak takımına katar. Bu kişi, ÇUİŞ’in, ülkede kimlerle, hangi işletmecilerle, iş birliği yapacağını belirler. Seçilen yerli işletmenin ülkeyi yöneten kimse ya da çekirdek takımla doğrudan ya da dolaylı ilişkisi vardır. O, artık yöneticiyle tüm engelleri aşar. ÇUİŞ işletmenin yüzde 10 ile 20 gibi payını, bu yerli işletmeye satar. Yerli işletme de bu parayı genelde bir kamu bankasından sağlar/sağlatılır.
g. Çevre Etki Değerlendirmesi ÇED Bildirgesi. ÇUİŞ’in yararına olacak biçimde ÇED’i düzenleyecek yerli kuruluşa ÇED bildirgesi CEO ya da yerli işletmecice ayarlanır. Bu konuda gerekliyse işin içinde olan siyasiler yasal düzenlemeler yaparak değişikliklere gidebilir.
h. Halkla İlişkiler. İşletmenin açılacağı yöreden; jeofizik, jeoloji, maden ile işletme mühendisleri işe alınır. İşletmenin başına da her denilene evet diyecek bir işletmeci müdür olarak atanır. Böylece tüm takım Türk izlenimi yaratılır. İşletme açılacak yerler dolayından köylerden muhtar aracılığıyla, köylüler işçi olarak işe alınır. Bunlar eğitimden geçirilir. Küçük paraya çalışan bu yoksullar, artık ÇUİŞ’in yerli güçleri, savunucularıdır. Köye cami, imama ev, çeşme, yol, okul, yurt, Kuran kursu, yol gibi alt yapılar yapılır. Birkaç çocuğa öğrenimlik-burs verilir. Bütün bunları, işletme müdürü ayarlar. Çevreci kalkışmaları önlemek için çevrecilerden satın alınabileceklere çıkar (iş, para) sağlanarak edilgen-pasif duruma getirilir. Kimi bilimciler sözde danışman alınır, onlar üniversitelerde kamuoyu yaratırlar. Kimi gazete ile gazeteciler satın alınır, onlara “yabancı yatırımcılar çıkarına” yazılar yazdırılır, konuşmalar yaptırılır. Kilit bürokrat, toplum önderi, belediye başkanları, siyasiler gibi kişilere yurt dışı gezileri düzenlenir. Bu işletmenin ülke çıkarları için olacağı anlatılır. Artık onlar da işletmeyi savunur durumu geçerler.
3. İşletme. Varsa, işletme alanında ormanlar köylüye kestirilir, köyler taşınır. İşletme başlar. İlk üretim yapıldığında, bu hemen borsaya bildirilir. Borsada hisseler birden artarak ÇUİŞ’in sanal kazancı 1’e 10 ile 1’e 100 oranında artar. İşletmede devletin payı göstermelik olacak kadar küçüktür. Halk sanır ki, ÇUİŞ’in yalnızca kazancı çıkan töz-madendir. Bu işin hisse ile pay satışından neredeyse hiç bilgisi yoktur. O yalnızca, ağaç, siyanür, kirlenme gibi konularla uğraşır. Gördüğü yalnızca buzdağının su üstünde görülenidir.
4. Pazarlama. İşletme en az 3 ile 4 yıl zarar göstererek gelir vergisi vermez. Bazı işletmelerde, önceden yapılan yasal düzenlemeyle, KDV bağışıklığına girerek ödeme yapmaz. Üretilen ürün ÇUİŞ’in edinimindedir. Bu ürünü (altın ya da ötekiler) yerli pazara uluslararası ederiyle satar. Böylece sömürülen ülke, kendi malını para vererek yabancıdan satın almış olur. ÇUİŞ isterse ürünü dışarıya satar. Yeryüzünde altın ederi arttıkça işletmenin değeri de artar. Kazanç, 1’e 500, 1’e 1000’i bulmaya başlar. Eğer, ülke içinde, ulusalcı, bilinçli, satın alınamayan bir çevreci kalkışma başlarsa, ÇUİŞ işletmeyi katlı katlı kazançla yönetimle göbek bağı olan yerli işletmeye satarak ülkeden çıkar. Çevreciler, buna yerli işletmeye geçti diye genelde ses çıkarmazlar. Bunun bir örneği, Bergama Ovacık’ta, Newmount, Eurogold, Koza-İpek işetmesine dönüşümü gösterilebilir.
5. Sorun. Özet olarak sorun; sanıldığı gibi siyanür, ağaç kesimi, kirlenme ile tarımın bitirilmesinden de öte, ülke ile ülkenin kaynaklarının satılması, ÇUİŞ’lere pazarlanmasıdır. Çevreci direniş, karşı duruşunu bu çizgiye oturtması gerekir.
Bu sorun yalnızca altın işletmeciliğinde değil, tüm tözlerde-madenlerde, mermerde, kayayağı-petrol ile uçun-doğalgaz, HES, kızıklarda-geothermal, zeytin alanlarında, arkeolojik aramalarda böyledir.

Soygunun boyutu görünenden çok büyüktür. Kazdağları kalkışması ilk kez bu boyutta yapılan, çok başarılı yurtsever bir duruştur. Adlarını tek tek saymaya gerek yok. Türkiye soygununa biz dur demezsek kim der?

Çözüm, Atatürkçü, ulusalcı yönetim yapılanmasıdır.

7 Ağustos 2019, İstanbul

***

8-9 Yıl önce ULUSAL KANAL TV’de, neredeyse bir yıl boyunca YERALTI KAYNAKLARI SOYGUNU diye bir program yapmıştım. Ankara yönetiminin baskısıyla programa son verilmişti. İsteyen youtube’dan izleyebilir. Ya da Ulusal Kanal’dan videolarını alabilir.

LİNK : https://www.facebook.com/ovgun.ercan/posts/10156745526197979

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ERGENEKON’DAN ESTERGON’A


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ERGENEKON’DAN ESTERGON‘A

Dünya haritasına bakıldığı zaman , Türklerin yaşadıkları alanların Ergenekon bölgesinden Estergon kalesine kadar uzanan çok geniş bir coğrafya da yer aldığı görülmektedir . Bu nedenle Türk dünyası denilince, hem Ergenekon bölgesinin getirdiklerini hem de Estergon kalesinin bulundukları konumları aracılığı ile fazlasıyla , Türk dünyasına yönelik etkin yansımalar yarattığını görmek mümkündür . Mitolojik bilgilere göre ,Türkler Asya’nın ortalarında yeryüzüne çıktıkları zaman sahip oldukları çevreyi genişleterek yayılmışlar ve bu doğrultuda Ergenekon dağının altında bulunan demir madenlerini eritme yolu ile yaşama şansını elde ederek hayatta kalmayı başarabilmişlerdir . Çinliler Türkleri yok etmek için her zaman düzenli saldırılar yapmışlar ama Türkler gerektiğinde demir dağları da eriterek ve de delip geçerek yeryüzünde var olabilmeyi ve ayakta kalabilmeyi başarmışlardır . Türk tarihi ile ilgili mitolojik bilgilere bakılırsa Ergenekon Türk ulusunun Orta Asya’dan tarih sahnesine çıkış yeridir . Türkler varlıklarını kanıtladıktan sonra sürekli göçler ve akınlar ile Asya ve Avrupa kıtalarında at koşturmuşlardır . Atlı bir uygarlığın temsilcisi olan Türkler , at sırtında Asya’nın ortalarından yola çıktıktan sonra, sürekli yayılarak ve devlet sınırlarını genişleterek, Avrupa kıtasının ortalarında yer alan Estergon kalesinin bulunduğu merkezi bölgeye kadar gelmişlerdir . Bu nedenle Türk tarihi Ergenekon’dan çıkış ile , Estergon kalesinden geri dönüş arasında geçmiş olan büyük bir zaman dilimidir .

İki büyük kıtanın ortalarında yer alan uygarlıklar ve devlet yapılanmaları ,Türk tarihinin ana konularıdır . Türkler Asya kıtasının her bölgesinde tarihin değişik dönemlerinde devletler kurdukları gibi ,benzeri bir çizgide Avrupa kıtasının da değişik bölgelerinde farklı devletler kurarak bugünlere gelmişlerdir . Atlas okyanusuna sahilleri olan Finlandiya gibi Büyük Okyanus’un kenarlarında kurulmuş olan Kore devletinin de Türk dünyasının birer parçası oldukları görülmektedir . Tıpkı Japonlar gibi Ural-Altay bölgesinden gelen Koreliler Büyük Okyanus kenarlarında bugün yaşamlarını sürdürürken ,Finliler ile birlikte Orta Asya’dan göçebe olarak gelen Macarlar, Lehler ,Çekler ,Bulgarlar ve Estonyalılar da Hunların ,Avarların ve Hazarların uzantıları olarak bugünün Avrupa kıtasında ayrı devletler olarak varlıklarını sürdürmektedirler . Üç büyük kıtanın tam ortasında yer alan Türk dünyasının doğudaki çıkış yeri Ergenekon ile , batıdaki hegemonyasının eriştiği hedef olarak Estergon kalesi, dünyanın ortalarında bu kadar geniş bir alana yayılmış olan Türk uygarlığının merkezi sınırlarını oluşturmaktadır . Türkler en büyük kıta olan Asya’nın ortalarından yeryüzüne çıkmış bir ulus ve uygarlık olarak ,diğer büyük güçler gibi dünya hegemonyası için çok geniş alanlara yayılmışlar ve tarihin ana olaylarının cereyan ettiği bu alanda Türkler kendilerine bir ana hedef olarak bazı büyük kentleri seçmişlerdir . Türk hükümranlığının hedefi olarak belirlenen bu kentler arasında Roma , Viyana ,Kudüs ve İstanbul Kızıl Elma hedefinin ana merkezleri olarak belirlenmiştir .

Orta Asya’dan çıkarak bu kıtanın her bölgesine dağılan Türk kavimleri , dünya hegemonya yarışı içinde hem ön Asya’ya hem de Avrupa kıtasının bir çok yerine ulaşmışlardır . Türkler Asyalı bir kavim olarak tarih sahnesine çıkmışlar ama daha sonraki yaşam dönemlerinde, uzun süre Avrupa ülkelerinde devletler kurarak bugünün dünyasına Avrupalı bir millet olarak dahil olmuşlardır . Türk devletinin kurucu önderi Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kurarken ve bu doğrultuda çağdaş uygarlığı hedeflerken , yeni Türk devleti de Avrupa kıtasının yanı başında modern bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Önce Hunlar , daha sonra Avarlar ve Hazarlar’ın göçleri ile Ergenekon’dan çıkıp gelerek Avrupa kıtasında yaşamaya başlayan Türk kavimleri, bir çok bölgede kendi hegemon düzenlerini kurabilmiş ve böylece Asya kökenli bir halk olan Türklerin Avrupalılaşma süreci de başlamıştır . Yüz yıllar sonra Osmanlı İmparatorluğunun geri dönüş macerası da, devletin gerileme dönemi sonrasında Macaristan’nın tam ortasında yer alan Estergon kalesinin kenarlarından Asya’ya doğru başlıyordu . Osmanlılar Estergon’u alarak Avrupa’nın merkezine yerleştikten iki yüzyıl sonra sonra Asya ve Orta Doğu bölgelerindeki sürekli savaşlar yüzünden Avrupa topraklarından geri çekilmek zorunda kalırken ,Estergon kalesi Türklerin Asya kıtasına dönük geri çekilişinin bir başlangıç noktası olarak tarihteki yerini alıyordu .

Türk tarihinin iki ana konusu olan Ergenekon ve Estergon kavramları, son yıllarda yaşanan bazı siyasal gelişmeler yüzünden güncellik kazanmıştır . Geçen yüzyılın başlarında kurulmuş olan genç Türk devleti yeni bir yüzyılın içine doğru gidildiği bir aşamada , Türk ulusunun tarih sahnesine çıkmış olduğu yer ile yeniden değerlendirilmeye başlanmış ve Ergenekon’dan çıkmış olan Türkler batı emperyalizmi tarafından ,yeniden Ergenekon çukuruna sokulmaya çalışılmıştır . Bir Doğu kıtası olan Asya’dan tarih sahnesine çıkmış olan Türkler , Asya’dan sonra Avrupa hegemonyasına yöneldikleri bir aşamada Estergon kalesi önlerine çıkmış ,Osmanlı İmparatorluğu iki yüzyıla yakın Macaristan hegemonyasında Estergon kalesini sınırları içinde tutarak, bu önemli anıtı orta Avrupa bölgesindeki Türk hegemonyasının merkezi konumuna getirmiştir .Estergon kalesi zamanla Avrupa kıtasındaki Türk egemenliğinin göstergesi haline gelirken , Ergenekon’dan sürekli batıya doğru giderek egemenlik alanını genişleten Türklerin de dış dünyaya karşı önemli bir simgesi konumuna gelmiştir . Türkler dünya kıtalarına yayıldıktan sonra bu iki nokta arasındaki bağlantıyı kalıcı bir hegemonyanın çekirdeği haline getirmek için çok uğraşmışlar ama tarihin akışını belirleyen önemli olaylar nedeniyle bu amaçlarına tam olarak ulaşamamışlardır . Yıllar geçtikçe çeşitli bölgelerde kurulmuş olan devlet yapıları yıpranarak tarihin tozlu sayfalarına doğru kayarken , Türkler etkinliklerini sürdürmüşler ve her batan devletten sonra yeni ve farklı devlet modellerine yönelerek Türk tarihi açısından bir devamlılık sağlamışlardır . Türklerin düşmanı konumundaki emperyal güçler ise , Türk birliklerini Estergon’dan çıkartıp geri süpürmüşler ve bu süreçte Türkleri tarih sahnesine çıkmış oldukları Ergenekon’a göndererek yeniden çukura gömmeye çalışmışlardır . Batılı emperyalistler Türkler’den intikamlarını böylece almaya çabalarken , Türk’süz ve Türkiye’siz bir yeni dünya peşinde koşmuşlardır .

Yirmi birinci yüzyılın başlarında , dünyanın ortasında bulunan güçlü Türk devletini tasfiye etmeye yönelen batılı emperyalist güçler , var olan son Türk devletine karşı büyük bir komplo kurmuşlardır . Türklerin tarih sahnesine çıkışının adı ve simgesi olan Ergenekon , emperyalist bir akıl ile Türkiye Cumhuriyetinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir büyük siyasal senaryonun adı olarak dünyaya empoze edilmiştir. Mitolojideki Ergenekon ile dünya sahnesine çıkmış olan Türk yapılanması , yeni bir dünya düzeni kurulurken yapay ve çakma oluşturulan bir dava senaryosu ile ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır . Batı emperyalizminin Orta Doğu bölgesini sürekli kontrol etme çabalarının ürünü olan Türkiye’deki askeri darbe senaryolarının bir yenisi , devletin temelini oluşturan Türk Silahlı Kuvvetlerinin topluca yargılanması için gündeme getirilerek ,üst düzey askeri kadrolar darbecilik senaryosu üzerinden cezalandırılmaya çalışılmış ve bu doğrultuda hazırlanan dava senaryosunun inandırıcı olabilmesi için, bir çok sahte olay ve evrak yaratılarak mahkeme sırasında kullanılmıştır . Türkiye Cumhuriyetini emperyalizmin tasfiye planları doğrultusunda , olmayan bir gizli örgütü varmış gibi göstererek ve bu örgütü terörist ilan ederek Türk ordusunun önde gelen subayları gerçeklere aykırı bir biçimde suçlanmışlar ve çeşitli senaryolar aracılığı ile de ordunun bir tarikat yapılanması üzerinden emperyalizm ve Siyonizmin kontrolü altına alınarak Türk ulusuna ve devletine karşı kullanılması gerçekleştirilmeye çalışılmıştır .Dünya tarihinin ana unsurunu oluşturan Türkler büyük savaşlar sonucunda sahip oldukları merkezi coğrafya topraklarından geri püskürtülerek batı emperyalizminin doğuya açılımı sırasında ,Asya kıtasının derinliklerindeki Ergenekon dağının çukurlarında yeryüzünden silinmeye çalışılmışlardır . Davanın adı Ergenekon konulurken , dava dilekçesinin girişinde Asya kıtasındaki yer altı yapılanması olarak gösterilen Agarta bölgesi bile bu haksız davanın dayanak noktası olarak gösterilmeye çalışılmıştır .

Yeni bir dünya düzeni kurulurken tarihin ürünü olan Türk devleti ve Türklük olgusu , Türklerin tarih sahnesine çıkışının simgesi olan bir mitolojik kavram kullanılarak yok edilmek istenmiştir .Bu aşamada Türkiye’deki siyasal gelişmeler dışarıdan yönlendirilerek , iki bin yıllık Türk ordusu batılı istihbarat servislerinin güdümündeki bir tarikatın baskısı altına alınmaya çalışılmıştır . Özellikle Türk devletinin laik yapılanması ortadan kaldırılmak istenirken . Türkiye Hrıstıyan Avrupa’dan uzaklaştırılarak , Müslüman Orta Doğu’ya yakınlaştırılırken ,sonradan oluşturulan gizli örgüt destekli yapay tarikatlar devreye girmiş ve bunların desteği ile siyasal alanda dini yapılanmalar öne geçirilmiştir .Bu aşamada Meclis başkanları laikliğe karşı savaş açarken dini yapılanmaların siyasete bulaşması yüzünden Türk devleti ciddi bir varlık krizine sürüklenmiştir . Devletin kurucu iradesinin ortaya koyduğu siyasal modelden uzaklaşılırken ,küresel emperyalizm ve Siyonizim ortaklığının yeni Orta Doğu planına uygun olarak Türk devleti de çağdaş bir cumhuriyet oluşumundan hızla uzaklaştırılarak tıpkı Arabistan gibi bir Ortaçağ din devletine dönüştürülmeye çalışılmış ,gelinen yeni aşamada millet kavramına karşı çıkılırken , bunun yerine gene Ortaçağ düzeninde olduğu gibi tarikatların emrinde bir ümmet toplumu ve din devleti arayışı öne çıkartılmıştır . Türkiye böylesine bir yok edici bir emperyal dönüşüm programı ile karşı karşıya bırakılırken , Türk ulus devletinin çekirdek örgütü ve en büyük güvencesi olan Türk ordusu ,gerçeklere aykırı bir biçimde sonradan gündeme getirilen düzmece bir dava aracılığı ile yargılanarak ortadan kaldırılmak istenmiştir . Emperyalizm devlet yıkıcılığı senaryoları ile doğrudan çağdaş Türkiye Cumhuriyetini hedef alırken ,tarikatçı kadrolarla Türk yargısını böylesine olumsuz bir siyasal komploya alet etmiştir .

Türk devlet geleneği beş bin yıl öncesinden başlayarak bugüne kadar devlet düzenini Türk ordusuna dayandırmıştır .Ordu milletin içinden çıkarak devletin çekirdeğini oluşturan bir esas yapılanmadır . Devletin çekirdeği olarak Türk ordusu hedef tahtasına oturtulurken , silahlı kuvvetlerin üst yönetiminin orduyu yok edecek bir biçimde terör ve darbe gibi ne olduğu belli olmayan suçlamalar üzerinden dava süreci başlatılarak , bütün sanık olarak tutsak edilen yüksek rütbeli ordu yöneticileri mahkum edilmeye çalışılarak bunların üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri yok edilmek istenmiştir . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında uluslararası hukuka uygun olarak kurulmuş bulunan Türk devleti yok edilmek istenirken, devletin çekirdek yapılanması olarak ordunun hedef alınması normal karşılanmış ve dava daha ilk aşamada , tam bağımsızlığa yönelen ulusal kurtuluş savaşı zaferinin getirdiği kazanımların tasfiye edilmesini öne çıkarmıştır . Bu doğrultuda devlet sırlarının içinde yer aldığı kozmik odanın açılarak deşifre edilmesi ile daha işin başında Türk devletinin merkezi gücü olarak ordunun ortadan kaldırılmasının hedeflendiği görülmüştür .Hiç bir çağdaş batı ülkesinde görülmeyen anormallikler dava sürecinde birbiri ardı sıra yalan ve düzmece senaryolarla gündeme getirilmiştir . İlelebet payidar olmak üzere kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin tasfiye edilmesi , çekirdek yapı olan ordunun yargılanması üzerinden gerçekleştirilmek istenmiştir . Bu doğrultuda her türlü hukuk dışı ve hukuka aykırı yol denenmiştir .

Soğuk savaş döneminde Nato üzerinden gündeme getirilen askeri darbe senaryoları bu kez gerçekleştirilemeyince ,aynı doğrultuda benzer bir darbenin yargı yolu ile gerçekleştirilmek üzere harekete geçilmesiyle birlikte, Ergenekon adı verilen siyasi dava süreci başlatılmıştır . Dava öncesinde yaşanan yirminci yüzyıl gerçeklerinden yararlanılarak çeşitli senaryolar oluşturulmuş ve soğuk savaş döneminin koşullarına uygun bir biçimde küreselleşme senaryosu olarak ortaya çıkarılan Büyük Orta Doğu ile birlikte Büyük İsrail Projeleri çağdaş ulusal Türk devletini ortadan kaldırmak üzere devreye girerken ,tam bu aşamada Ergenekon davası açılmıştır .Dava öncesinde emperyalist İngiltere ile Siyonist İsrail birbirine düşmüş , süper güç ABD ise kendi içinde örgütlü bulunan bu devletlerin kapışması karşısında gene Nato üzerinden hareket ederek meseleyi çözmeye çalışmıştır . İki dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan İsrail’in bölgesel büyüklüğe ulaşması için üçüncü dünya savaşına Orta Doğu ülkeleri zorlanırken, ilk adım olarak bir Türk-İran savaşı çıkartılmak istenmiştir . Bu amaçla yeni bir 27 Mayıs senaryosu ile Türk ordusunun Kemalist laik kimliği öne çıkartılarak , dinci bir mezhep devleti olan İran ile savaşa girişmesi hedeflenmiştir . Bu plana göre önce Türkiye’de bir Kemalist darbe olacak ve daha sonra laik Türk ordusu şeriatçı İran’a girecek ve bu iki büyük Orta Doğu devletinin savaşa tutuşması sürecinde ,savaş bütün merkezi bölgeye yayılarak Siyonizmin istediği üçüncü dünya savaşının başlamasına giden yolun önünü açacaktı . İsrail tarafından Büyük İsrail’in kurulması için böylesine bir din ve mezhep savaşı en gerçekçi yol görünüyordu . İsrail Siyonizm doğrultusunda bir yeni dünya düzeni için savaş peşinde koşarken ,var olan bugünkü batı hegemonyasına dayanan düzeni kuran İngiltere ise, savaşa ve darbeye karşı çıkarak Birleşik Krallık merkezli kurulmuş olan yapılanmayı koruma doğrultusunda hareket ediyordu . İsrail bir Türk-İran savaşını bu aşamada hedefleyerek kışkırtırken , İngiltere ise Nato’yu yanına alarak İsrail’in ikinci bir 27 Mayıs senaryosuna karşı çıkıyordu .İşte Ergenekon davası bu sürecin içinde açılıyordu.

Emperyalizm ve Siyonizm arasındaki kavga merkezi coğrafyanın geleceği doğrultusunda Orta Doğu ülkelerine yayılınca , birbiri ardı sıra bölge ülkelerinde iç savaşlar çıkartılarak bu ülkelerin eyaletler düzeyinde parçalanmaları için provakasyonlar yapılıyor ve terör bu amaçla kullanılıyordu . Türk Silahlı Kuvvetleri bu aşamada savaştan yana ve savaşa karşı olmak üzere ikiye bölünüyordu . Batı blokundaki bölünme Türkiye’ye de sıçrıyor ,Siyonizmin kışkırttığı Türk-İran savaşı için Kemalizm yeniden kullanılmaya çalışılıyor ve bu doğrultuda ikinci bir 27 darbesine Türk ordusu zorlanarak alet edilmek isteniyordu .Gerçek anlamda ulusalcı ,cumhuriyetçi ve Atatürkçü çizgideki Türk kamuoyu, I2 Mart,I2 Eylül ve 28 Şubat gibi darbelerin faturalarının ne kadar ağır olduğunu gördüğü için bu doğrultudaki kışkırtmaların oyunlarına gelmeyerek, hem darbeye hem de İran savaşına karşı çıkarken batı blokunun savaşa karşı çıkan kesimlerinin desteği ile , Türkiye’de bir siyasi dava gündeme geliyor ve ülkenin tam on yılını bir iç hesaplaşma ile dolduruyordu . Dünya değişirken her ülke değişen koşullara uyum sağlayarak ayakta kalabilmenin yollarını ararken , Orta Doğu’ya hangi emperyal gücün egemen olacağı kavgası, Türk siyasi tarihinin en önemli aşamasında Türk devletinin önüne çıkarılıyordu. Bu aşamada da bütünüyle Türk devletini yargılayacak bir yönde Türk ordusunun üst düzey yöneticileri Ergenekon gibi simgesel bir isimle açılan davanın sanıkları olarak mahkeme salonlarına doldurularak uzunca bir sürede içeride tutuluyorlardı .Uluslararası konjonktürdeki gelişmeler Avrupa Birliği, Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail isimli projelere Orta Doğu devletlerini mahkum edince , Türkiye’nin siyasal gündemi de Ergenekon davasına kilitleniyordu . Haksız yere birkaç yüz asker ve sivil aydının suçlanmasıyla ,Türkiye Ergenekon davası ile yatıp kalkar bir duruma sürükleniyor ve yaratılan iç çekişmeler yüzünden bu aşamada merkezi bölgedeki sıcak gelişmelere karşı Türk devleti savunma yapamaz bir konuma düşürülüyordu .

Son yıllarda bazı terör olayları ile siyasal gelişmelerin dış güçler tarafından kışkırtılmasıyla Türkiye bir dış savaştan kaçarken farklı bir iç savaşa doğru sürükleniyordu . Türkiye birliğini ve merkezi gücünü korumak doğrultusunda hareket etmesi gerekirken , bir siyasal dava ile iç karışıklığa sürüklendirilerek savaş planlarına alet edilmeye çalışılıyordu . Yeni dönemde siyasal olarak cumhuriyetçi doğrultudan farklı bir çizginin Türkiye’de iktidara gelmesi , Orta Doğu ve merkezi coğrafya alanlarını savaşın ön cepheleri konumuna getirmiştir . Türk devletinin bu bölgelerde harekete geçerek kendi ulusal çıkarlarını korumasına izin vermeyen bir iç konjonktür ,Ergenekon davası ile Türk kamuoyunun tepesinde ortaya çıkmıştır . İşin içine bazı basın organlarının , sivil toplum kuruluşlarının ve aydınların da dahil edilmesiyle, Türkiye topluca bir iç hesaplaşmaya doğru iteklenmek istenmiştir.Bir anlamda Ergenekon ile tarih sahnesine çıkan Türk ulusu gene bir başka Ergenekon senaryosu ile Türk devleti yok edilerek tarih sahnesinden silinmeye çalışılmıştır . Yeni planlar doğrultusunda bölge haritası eskisinden çok farklı bir biçimde çizilirken Türk devleti harita dışına çıkartılmaya çalışılmıştır .Böylesine bir sonucun ancak savaş yolu ile sağlanabileceğini gören emperyal merkezler ,Türkiye’yi önce bir iç karışıklık üzerinden iç savaşa , sonra da mezhep çatışması üzerinden de İran ile bölge savaşına sürükleyerek , üçüncü dünya savaşını başlatacak Armegeddon senaryolarını yavaş yavaş devreye sokmaya çalışıyorlardı . Emperyalizmin her türlü silahı kullanılarak batının çıkarları doğrultusunda böylesine bir genel sonuç alınmaya çalışılıyordu .Bu çizgide gerçekleri dile getiren bilim adamı ve aydınların her yönde önleri kesilerek ,kışkırtmalar ve çatışmalar birbiri ardı sıra devreye konarak ve Türk halkı aptallaştırılarak aldatılmak isteniyordu

Savaştan yana emperyalist güçler Orta Doğu coğrafyasındaki bütün devletleri hızla sıcak çatışmalara doğru sürüklerken , uluslararası hukuku çiğnedikleri gibi aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile Türk devletinin hukuk devleti kimliğini zorlayarak , emperyalizmin istekleri doğrultusunda Türkiye iç çatışmalar üzerinden son bir hesaplaşmaya ve bunun sonrasında da geniş çaplı bir bölge savaşına götürülmek istenirken , yüz yıllık cumhuriyet rejiminin getirdiği siyasal bilinç Türk kamuoyuna egemen olmuş ve bu sayede emperyalizmin Siyonist planları bozulmuştur . Türk devleti ulusal kurtuluş savaşı verdiği yıllarda Orta Doğu bölgesinin en modern ülkesi olarak , batıdan gelen her türlü emperyalist saldırıya karşı durduğu gibi benzeri bir güçlü duruşu ikinci kurtuluş savaşı sırasında da sergileyerek , Ergenekon saldırıları ya da palavraları ile bir iç karışıklığa ya da iç savaş senaryolarına meydan vermemiştir .Tarikatçı siyasetçiler ya da hukuk organlarını işgal eden dinci bürokratlar çağdaş Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldıracak , cumhuriyet rejimini bütünüyle tasfiye edecek hiçbir oyunu başarıya ulaştıramamışlardır . Türk gençliğine emanet edilenTürkiye cumhuriyeti yüz yıla yaklaşan başarılı geçmişi ile yeniden bir sınava girmek zorunda kalmış ve bu aşamayı da başarıyla geride bırakarak geleceğe dönük uygarlık yaratma hedefi doğrultusunda yoluna devam etmiştir . Batılı istihbarat servislerinin yetiştirmiş olduğu ajanlar ortalığı karıştırma senaryolarını tam olarak uygulayamamışlar ve hepsi devletin hukuk kurumları önünde hesap vermek zorunda kalmışlardır .Dış baskılarla başlatılan mahkeme süreci çeşitli baskılarla anayasa ve yasalara aykırı bir biçimde tamamlanmaya çalışılmış ama tarikatçı kadrolar yabancı oldukları Türk hukuk sistemi içinde emperyalist istekler doğrultusunda tam olarak istenen sonuçları elde edememişler ve on bir yıllık bir dönem sanıkların beraat etmesiyle birlikte geride kalırken , Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte yargı önüne çıkartılan sivil toplum kuruluşları ,meslek örgütleri ,dernekler ve aydınlar bir kez daha kamuoyu önünde suçsuzluklarıyla aklanmışlardır . Bir anlamda bütünüyle Türk devleti ve Türk ulusu yeniden aklanarak aydınlığa kavuşmuşlardır . Böylece bir takım dış planlar uğruna Türk devletini ve devletin çekirdek kurumu olan Türk ordusunu ve de cumhuriyetçi kuşakları suçlamanın kolay olmadığı ve bütün oyunların tersine döndüğü bir kez daha kesinlik kazanmıştır .

Dünya tarihi incelendiği zaman , tarihte ortaya çıkan önemli dönüşümleri hazırlayan olayların öncesinde ülkeler i etkileyen bazı siyasal oluşumların devreye girdikleri çokça görülmüştür . Türkiye’de bu gibi olayların yansımaları ile zaman zaman karşı karşıya kalmıştır .Batıcı kadroların oyunu ile Balkan savaşı öncesinde ordunun yarısının terhis edilmesi ya da Akdeniz dünyanın önüne yeni bir gündem maddesi olarak gelirken , Türk donanmasının Afrika kıyılarını dolaşmaya yönlendirilmesi gibi ters gelişmeler ,devletlerin çıkarlarına aykırı olduğu için hiçbir biçimde devlet merkezli olarak kabül edilemeyecek durumlardır. Ergenekon davası da tam Orta Doğu’da sıcak olaylar birbiri ardı sıra tırmanırken ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk devletinin ulusal çıkarları doğrultusunda sıcak çatışma noktası alanlara müdahale etmesi gerekirken ,böylesine bir misyonu yapamayacak duruma düşürülmes,i Ergenekon davası aracılığı ile sağlanmaya çalışılmıştır. Bölgenin en güçlü ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri savaş alanlarından çekilerek mahkeme alanlarına sürüklenmiş ve Türkiye’nin Nato müttefikleri aracılığı ile göstermelik bir hukuk oyunu ile önce Türk ordusu sonra da Türk devleti tasfiye edilmek istenmiştir . Önceleri kuşku ile karşılanan bu karmaşık durum aradan oniki yıl geçtikten sonra ortaya çıkan olaylar ,düzmece evraklar ve siyasal gelişmeler doğrultusunda daha iyi anlaşılmıştır . Ne var ki ,bu kadar uzun zaman içinde dünya değişirken ve Orta Doğu’da yeni durumlar ortaya çıkarken ,Türkiye aktif bir dış politika uygulayarak ulusal çıkarları doğrultusunda etkili olamamıştır.Din ve mezhep çatışmaları ile Türkiye bir yandan savaşa doğru sürüklenirken , diğer yandan da ordusu yargı önüne çıkartılan bir ülke olarak kendini koruma ve savunma gücü elinden alınmak istenmiştir . Dış baskılarla siyaset hukuk alanına girince, Türkiye bir çok açıdan haksızlıklar ülkesi konumuna sürüklenmiştir . Oniki yıllık dava sürecinin her yönü ile tamamlanmasıyla Türkiye Cumhuriyeti , devleti,ordusu,milleti ve aydını ile tarih önünde bir kez daha aklanmıştır . Batı emperyalizmi Türkiye üzerinden doğuya açılma şansını Ergenekon ihaneti yüzünden elinden kaçırmıştır .

Ergenekon senaryosu ile Türk devleti hedef alınırken aslında cumhuriyet rejiminin ürünü olan bütün aydınlar ve toplum kesimleri de dava süreci boyunca hedef gösterilerek anti-cumhuriyetçi gidişin önü açılmaya çalışılmıştır . Atatürkçü ,cumhuriyetçi ve ulusalcı toplum kesimlerine darbecilik ve terör çamuru atılarak herkes Ergenekoncu yapılmak istenmiş ve böylece emperyalizmin Türkiye’yi dönüştürme girişimlerine karşı devletin ve vatanın bağımsızlığını savunacak ulusal güçler hapse atılmıştır . Türk devleti dünya haritasından silinmeye çalışılırken ve Türkiye’yi bölecek yeni devlet oluşumları milli sınırları tehdit ederken, bu gibi emperyal senaryolara karşı direnecek ulusalcı , cumhuriyetçi ve Atatürkçü aydınlar haksız yere suçlanarak , hapislerde çürütülmüşlerdir . Suçlanan herkesin beraat ettiği yeni aşamada suçsuz insanların çektikleri çilelerin karşılığı olarak tazminat davalarının açılması hukuk devletinin bir gereğidir . Anayasal düzen alt üst edilerek bir devletin ordusu hapse atılmış ve devletin kendini koruması önlenmek istenmiştir . Bu aşamada uydurma senaryolar ile kurgu davalar açma dönemi sona ererken , bu ülkenin cumhuriyetçilerine yapılan haksızlıkların faturası kendiliğinden gündeme gelmektedir . Haksız yere tutuklananlar ve ceza alanların haklarına kavuşması için ,Türk devleti gereken önlemleri kesinlikle almak zorundadır .Yeni dönemde Türk ulusunun haklı bir tepkisi olarak, Osmanlılar zamanında atalarımızın bir Türk kalesi durumuna getirmiş olduğu Estergon kalesine doğru yeniden Türklerin yönelmesi gündeme getirilebilir Hazar Türklerinin bugünkü temsilcisi olan Macarlar ile Türkler arasında güçlü bir işbirliği geliştirilebilir Avrupa kıtasının tam ortasında yer alan Estergon kalesinin , Türklerin ilgi alanına girmesiyle birlikte bize Ergenekon’u hedef gösteren emperyalist güçlere karşı biz de Estergon’u karşı hedef olarak devreye sokarak, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda yeni dengelere yönelebiliriz .