ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS GAZETESİ : 20.12.2010)


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS GAZETESİ : 20.12.2010)

Bu yıl içerisinde Avrupa kültür başkenti olarak ilan edilen İstanbul kenti önümüzdeki dönemde dünya ticaret başkenti olarak ilan edilmeye hazırlanıyor. New York’daki yüz katlı binalardan bütün dünya ekonomisini bir imparatorluk olarak yönetmeye çalışan küresel sermaye, ABD merkezli tek dünya imparatorluğunu gerçekleştiremeyince, bu kez tamamen bu girişimin tersi bir doğrultuda Dünya Ticaret örgütü üzerinden oraya çıkan BRİC hareketi ile karşılaşmış ve dünya üzerinde bir batı hegemonyasını dayatan küreselleşme programına karşı çıkarak halkların ve devletlerin ulusal çıkarlarını savunan Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin gibi dev ülkeler büyük bir dayanışma içerisine girerek ve zaman zaman Avrupa Birliğini de yanlarına alarak, ABD üzerinden dayatılan patronların çıkar düzenlerini önlemişlerdir. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler düzenini reddeden ve uluslararası tekelci şirketler üzerinden yürütülerek Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile bir dünya imparatorluğunu hedefleyen üresel sermaye saldırganlığı bir aşamada durdurulabilmiştir. BRİC ülkeleri bu doğrultuda dünya sahnesine çıkarak, New York üzerinden ABD aracılığı ile bütün dünyaya egemen olmak isteyen küresel sermayeye karşı çeyrek yüzyıllık bir zorlama döneminden sonra tavır alabilmişler ve bu aşamadan sonra New York üzerinden dünyayı yönetme döneminin sonuna gelinmiştir.

Yeni dönemde eskisi gibi okyanus ötesinden dünyayı yönetemez bir duruma gelen küresel sermaye, kendisine karşı çıkarak meydan okuyan Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkeler ile İslam dünyasını ve bütünüyle Asya kıtasını dünyanın merkezi coğrafyasından yönetebilmek üzere İstanbul kentine gelmeğe hazırlanmaktadır. İngiltere’nin dünya egemenliği döneminden kalma merkezi coğrafya hegemonyası İsrail’in kuruluşundan sonra tehlikeye girince, soğuk savaş sonrası yeni dönemde eski siyasal sorunlar sıcak çatışmalar ve gerginlikler olarak merkezi coğrafya bölgelerinde gündeme gelmiştir. Bu nedenle İsrail kurulduğu günden bu yana bütün bölge ülkeleriyle karşı karşıya gelmiş ve yarım yüzyılı aşkın bir süredir hepsi ile çatışmak ya da savaşmak durumunda kalmıştır. İngiliz egemenliğinde merkezi alana gelen Yahudiler ABD hegemonyası altında kendi devletlerini kurunca bölgenin jeopolitik dengeleri değişmiş, sosyalist bloğun çöküşünden sonra da ABD destekli İsrail hegemonyası bütün bölge ülkelerine dıştan destekli bir zorlama ile dayatılmıştır. Bu çerçevede, yeni bir uluslararası konjonktür oluşmuş, İngiltere üzerinden kurulmuş olan dünya devleti oluşumu, ABD üzerinden yeni bir yapılanmaya doğru yönelmiştir. İsrail’in kurulmasından sonra dünya dengelerinin değişmesi ve Siyonist lobilerin İsrail’i dünya merkezi yapmağa çalışması nedeniyle, küresel sermaye duruma egemen olabilmek üzere, merkezi coğrafyanın eski başkenti olan İstanbul kentine taşınmağa yönelmiştir. Okyanus ötesinden dünyayı eskisi gibi yönetemeyen küresel sermayenin bu kararı, küreselleşme aşamasına geçilmesiyle beraber zaman içerisinde yavaş yavaş uygulama alanına konulmağa başlanmıştır.

Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olan İstanbul, yeni dönemde Avrasya kıtasının merkezi olarak seçilmesi, hem Moskova merkezli Rus Avrasyacılığına hem de İsrail merkezli Siyonist dünya imparatorluğuna karşı bir önlem olarak gündeme getirilmiştir. Bu doğrultuda ABD merkezli İMF ve Dünya Bankası planları devreye sokulmuş ve bu iki uluslararası kurumun uzmanlarının öncülüğünde, İstanbul’un yeni dönemde dünya ekonomisinin merkezi olmasını sağlayacak adımlar atılmağa başlanmıştır. Kuzey Amerika kıtasından Avrupa bölgesini ve dünyanın en büyük kıtası olan Asya’yı yönlendirmekte zorlanan, ayrıca Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük Asya ülkelerinin yeni süper güçler olarak evrensel sahneye çıkmasını dengelemekte zorlanan batı bloğunun patronları, yeni dönemde İstanbul’a taşınarak dünya ekonomisini merkezi coğrafyadan yönetmeyi kendi çıkarları açısından daha uygun görmüşlerdir. Bu gizli planı resmen açıklamadan, ama adım adım bu planlar doğrultusunda hem İstanbul’da hem de bu kentin içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nde dıştan destekli dönüşüm programları teker teker devreye sokulmuştur. Böylesine bir hedef doğrultusunda İstanbul’un hızla büyümesi ve büyük bir metropol olması desteklenirken, İstanbul’un içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti devletinin başkenti olan Ankara’nın küçültülmesi amaçlanmıştır. Ankara’nın İstanbul’a paralel bir düzeyde büyümesi engellenirken, bu kentte yer alan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı kamu kurumlarının kapatılması ve bazılarının da başka yapılanmalara yönlendirilmesi yolu ile Türk devletinin başkentinin önce küçültülmesine daha sonraki aşamada da tasfiyesi hedeflenmiştir.

Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapmağa hazırlandığı İstanbul giderek bir Türk kenti olmaktan çıkarılırken, Türkiye’de yaşayan gayrimüslim kesimlerin ve Anadolu kentlerinde önemli miktarlarda para kazanarak zenginler sınıfına giren yeni patronların İstanbul’a göç etmeleri teşvik edilmiş, bu büyük iş adamları İstanbul’a giderken yanlarında hem şirketlerini hem de fabrikalarını götürerek, İstanbul civarında Ankara’nın denetiminden uzak ve daha özerk bir yapıda yeni bir İstanbul devletinin oluşumunu gündeme getirmişlerdir. Ayrıca, küreselleşme dönemiyle beraber ülkenin güneydoğu bölgesinde yaşayan Türk vatandaşlarının farklı bir etnik kimlikle öne çıkmaları desteklenmiş, İstanbul sermayesi ülkenin doğu ve güneydoğu gibi geri kalmış bölgelerine yatırım yapmaktan çekinerek İstanbul boğazının iki yakasına yerleşmeğe çalışmalarıyla beraber güneydoğu bölgesinden üç milyonu aşkın bir insan bu kente göç ederek, kentin iyice Türk kimliğinden uzaklaşmasına yardımcı olmuşlar ve bu aşamadan sonra dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul gösterilmeğe başlanmıştır. Kuzey Ira’da bir kukla devlet olarak Kürdistan kurulurken, dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul’un öne çıkarılmasıyla ciddi bir çelişkili durum yaratılmış ve İstanbul Kürtlerinin kurulmakta olan devletin sınırları dışında kalması nedeniyle İsrail ve ABD’nin bölgede çıkarları için kurdurulmakta olan Kürdistan projesi duraklama noktasına gelmiştir. İstanbul sahip olduğu büyük gayrimüslim nüfus ile beraber dünyanın en büyük Kürt kenti kimliğini de kazanarak iyice Türk kimliğinden uzaklaşma noktasına gelmiş, küresel sermaye ile işbirliği içine giren İstanbul’un Levantenleri bu kentin hızla eski Bizans’a dönüşebilmesi doğrultusunda ellerinden gelen çabayı göstermekten geri kalmamışlardır. Gayrimüslimler ile Kürtler Türk vatandaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamalarına rağmen Türk kimliğinin ret edilmesi ve Ankara’nın başkent olmaktan çıkartılması konularında sıkı bir işbirliğine girişmişlerdir.

Önceleri İstanbul denilince akla, gayrimüslimler, zengin sermaye sınıfı ve bunların kontrolü altındaki medya yapılanması gelirken, yeni dönemde daha da ileri gidilerek batı bloğu ile işbirliği yapan; ABD, AB ve İsrail ile ciddi ortaklıklara girerek küresel emperyalist düzenin gerçekleşmesi doğrultusunda işbirliği yapan işbirlikçi bir Levanten burjuvazi öne çıkmağa başlamıştır. Osmanlı Devletinin yıkılışı aşamasında ortaya çıkan “Mütareke İstanbul“unun benzeri bir teslimiyetçilik, dışarıya ve küresel sermayeye teslim olmuş yeni bir İstanbul yapılanması ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin iç pazarında halkı sömürerek sermaye birikimini tamamlayan ve ara rejimlerden yararlanarak devletin ekonomik birikimini kendilerine aktaran bu işbirlikçi ve mandacı sermaye zaman içerisinde yabancı ortaklıklara girerek ve küresel sermayenin dünya imparatorluğunda bu bölgede rol alarak, ulusal sermaye olmaktan çıkmışlar, yabancı ortak olarak Türkiye’ye gelen büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi ve kendilerine ekonomik açıdan bağımlı olan İstanbul medyasını da yeni bir Bizans yapılanması doğrultusunda kullanmayı ısrarlı bir biçimde çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmişlerdir. Böylesine bir süreçte sahip oldukları sermayelerini defalarca katlama şansını elde eden Levanten İstanbul sermayesi, dış desteklerle siyaseti finanse etmeyi bilmiş ve destekledikleri siyasal kadroları medya ile arkalayarak iktidara gelmelerini sağlamıştır. İstanbul üzerinden belirlenen politikalar v e belirlenen siyasal kadrolar aracılığı ile Türkiye Cumhuriyetinin tıpkı Osmanlı devletinin son dönemlerinde olduğu gibi bir yarı sömürge konumuna sürüklenmesi sağlanmıştır. İstanbul’dan devşirilen bağımlı kadrolar Ankara’daki devletin başına getirildiği zaman, Türk devletinin başkenti merkez olma konumunu yitirmiş ve zaman içerisinde İstanbul’un yeni merkezi konumu öne çıkarılmıştır.

Küreselleşme döneminde, İstanbul’da merkezlenen büyük sermaye ülkeye yatırım yapmadığı için Türk ekonomisi iç bölgelerde çöküntüye sürüklenmiş, işsizliğin artması nedeniyle büyük bir işgücü göçü bu kente yönelmiştir. Eskiden üç milyonluk bir normal kent olarak varlığını sürdüren İstanbul, yeni dönemdeki aşırı göçler nedeniyle beş misli büyüyerek, kısa bir zaman dilimi içerisinde on beş milyonluk büyük bir metropol kent konumuna gelmiştir. Giderek normal büyümenin ötesinde fazlasıyla şişen, aşırı nüfus yoğunluğu nedeniyle yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul, yeni koşullara alışmağa çalışırken, küresel sermayenin bu büyük kente gelme hazırlıkları doğrultusunda Avrupa yakasında birinci Levent’ten dördüncü Levent’e kadar New York’taki Manhattan bölgesinin yapılanmasına benzer bir yeni yerleşim kırk elli katlı büyük gökdelenler ile gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır. Neredeyse her ay yeni bir gökdelen Manhattan benzeri bir biçimde İstanbul’un Avrupa yakasında göğe doğru dikilirken, Boğaziçi manzaralı yerleşim bölgeleri eski cazibesini yitirerek zaman içerisinde gölgede kalmışlardır. Dünya tarihinin en eski ve en güzel kentlerinden birisi olan İstanbul’un her bölgesi sit alan olarak korunması gerekirken, küresel sermayenin İstanbul’a taşınma planları yüzünden bu güzellikler ile dolu yerleşim merkezi her geçen gün daha fazla çirkinleşmiş ve tam anlamıyla bir gökdelenler bölgesine dönüşerek, çirkin betonlaşmanın en önemli örneklerini barındırır bir konuma gelmiştir. Avrupa yakasında New York ve Londra gibi uluslar arası sermaye merkezlerinden gelecek şirketler için yeni yapılanmalar oluşturulurken, İstanbul’un tam anlamıyla bir ticaret merkezi ve ekonomi kenti konumuna gelmesini sağlayacak alan yeni yapılanması için de Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi pilot alan olarak gizlice seçilmiş ve gene gizlilik içerisinde Türkiye Cumhuriyetinin bütün ekonomik kamu kurumlarıyla beraber kamu bankalarının bu bölgede topluca yer alabilmesi için inşaat projeleri hızla devreye sokulmuştur.

Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya Müslümanlarının gönderdiği maddi yardımlar ile silah alınarak askeri savaş kazanılmış, Hint Müslümanlarının gönderdiği para yardımı da yedek akçe olarak saklanarak daha sonraki aşamada yeni Türk devletinin başkentinde milli bir bankanın kurulması ile ulusal bir ekonomi yaratılmasına çalışılmıştır. Bizans döneminden kalma kozmopolit yapılanmasını Osmanlı döneminde de sürdüren İstanbul’un Kurtuluş Savaşı Sırasında teslim olarak ihanet içerisine girmesi ve ulusal kurtuluşun başkenti Ankara’ya karşı savaş açmasını dikkate alan devletin kurucusu Atatürk, İstanbul’un yabancı ortaklı ekonomisini güvenmediği için Türkiye İş Bankası’nı milli bir ekonomi oluşturma görevi ile başkent Ankara’da kurmuştur. Ne var, küreselleşme dönemine girildiği sırada, Atatürk’ün partisinin başında bulunan Amerikancı bir yönetimin ciddi bir hatalı karar vermesiyle, Atatürk’ün milli ekonomi oluşturma amacıyla kurmuş olduğu ulusal bankanın, küresel sermayeye teslim olmuş kozmopolit İstanbul kentine taşındığı görülmüştür. Başkent Ankara’nın eski Bizans’ın merkezine taşınması süreci böylesine ciddi bir hata ile başlamış ve daha sonraki yıllarda da birçok kamu bankası ve kurumu özelleştirilerek Ankara’dan İstanbul’a taşınmıştır. Şimdi gelinen aşamada, elde kalan üç kamu bankası ile ekonominin denetimini yürüten ekonomik kamu kurumları ve özerk kurullar da bu kente taşınmağa çalışılmaktadır. Özellikle devletin ana merkezi olan Merkez Bankası ve Hazine’nin de bu kozmopolit kente taşınmak istenmesi, bir milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu olacak ve, Türk ulusu ile Türk devletinin bütün ekonomik zenginliği küresel sermaye sahiplerinin denetimine geçecektir. Böylece son yıllardaki yanlış ekonomik politikalar ile yarı sömürge durumuna düşürülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bir sömürgeye dönüşmesi sağlanacak ve gücü elinden alınmış olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tasfiye süreci tamamlanmış olacaktır.

Dünya Bankası destekli kentsel dönüşüm programları aracılığı ile İstanbul kenti yeniden imar edilirken, bir Türk yerleşim merkezi gibi değil ama bir uluslararası sermaye düzeni oluşturulmağa çalışılmakta, Avrupa yakası gökdelenler ile uluslararası şirketlerin ve tekellerin yerleşimi için hazırlanırken, Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi de, bütün Avrasya kıtasının ekonomik yapılanmasını kontrol edecek bir üs olarak hazırlanmaktadır. Türk kamu bankaları bu bölgeye taşınarak özelleştirilecek ve daha sonraki aşamada yabancı banka tekellerine satılarak küresel sermayenin denetimine terk edilecektir. Türk devletinin kamu kurumları ise, gene küresel sermayenin denetiminde birer ulus devlet kurumu olmaktan çıkarılarak, İstanbul üzerinden bütün Avrasya bölgesinin küresel sermayenin denetimine girecek doğrultuda yapı değişikliğine hazırlanacak ve yeni dönemde bu kurumlar da ülke devletinin dışına çıkarak bölgesel ekonomik kurumlar biçimine dönüştürülecektir. Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapılanması planına uygun olarak, Ataşehir ekonomi merkezi bütünüyle küresel sermayenin yönetiminde olacaktır. Ataşehir kesinlikle Ankara’nın dışında hareket edecek, Türkiye’nin başkenti Ankara yerine Levent bölgesinde yuvalanacak küresel sermayenin hegemonyası Ataşehir ekonomi kentini yönetecektir. Ulus devlet bu aşamadan sonra biteceği için, İstanbul aynı zamanda ülkenin de başkenti konumuna gelecek ve daha sonraki aşamalarda, bölgenin ekonomik merkezi olan İstanbul aynı zamanda kurulacak olan bölgesel federasyon devletinin de başkenti konumunu yakalayacaktır. Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde payitaht olarak, merkezi coğrafyaya başkentlik yapan İstanbul böylece üçüncü kez bölgenin merkezi olma şansını yakalayabilecektir. Boğaz’ın iki yakasında yalılarında ve villalarında ikamet eden süper zenginler, bütünüyle gücü ele geçirecek ekonomik güçlerinden yararlanarak siyasal yapılanmanın gücünü de Türk halkının elinden alacaklardır. New York dönemi geride kalırken, küresel sermayenin denetiminde Londra, Paris,Tokyo ve Şangay gibi büyük ticaret merkezlerine karşılık, İstanbul dünyanın ekonomik başkenti olarak küresel sermayenin denetiminde öne çıkarılacaktır.

Türk ulusundan ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden giderek uzaklaşacak olan İstanbul kenti, yeni dönemde Levanten kesimlerin ve gayrimüslim iş çevrelerinin desteği ile Fener Rum Patrikhanesinin öncülüğünde yeniden eski Bizans’a dönüştürülecektir. Şimdiden Anadolu’nun bütün kentlerindeki Ermeni ve Rum Kiliselerinin onarımını üstlenmiş olan Fener Rum patrikhanesi, Vatikan merkezli Hıristiyan emperyalizminin planları doğrultusunda Yeni Bizans Projesi doğrultusunda planlı çalışmalarını düzenli ve disiplinli bir biçimde yürütmekte ve en kısa zamanda Yeni Bizans imparatorluğunun oluşturulabilmesi için Ekümeniklik statüsü talep etmektedir. Hıristiyanlar üzerinde küresel hegemonya arayan Fener Rum Patrikhanesinin, İstanbul’un yeniden Bizanslaşması için her türlü girişimi yerine getirdiği ve büyük dış destekler ile İstanbul’u hem Türklerden hem de Müslümanlardan uzaklaştırmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in fethinden sonra bu kentin Konstantinopolis olan isminin bir İslam kenti anlamında İstanbul’a dönüştürüldüğünün hiç unutulmaması gereken bir aşamaya gelindiğini bütün Türk ulusunun ve Türk devletinin hatırlaması gerekmektedir. Ulubatlı Hasan’ların fetih mücadelesi Türk tarihinde onurlu yerini korurken, kapitalist emperyalizmin komiser dervişlerinin öncülüğünde ve onların yerli işbirlikçilerinin desteğinde İstanbul yeniden Hıristiyan dünyasına teslim edilmekte ve böylece Yeni Bizans projesi ile dünyanın en güzel kenti Türkler ve Müslümanların elinden zorla alınmaktadır. Dünya ticaret merkezine dönüşme aşamasında kentin hızla Hıristiyanlaşması da tamamlanmağa çalışılmakta, kente son yıllarda yerleşen Kürt nüfus aracılığı ile Türkler bu kentten çıkarılarak tersine göç yolları ile geldikleri yerlere ve memleketlerine geri gönderilmektedir. İstanbul’un taşı ve toprağı altın olmuş ama bu zenginliğe Türklerin tam olarak sahip olabilmeleri dış müdahaleler yolu ile önlenmiştir. Şimdi de kentin bütünüyle Türklerin elinden çıkartılması gündemdedir. Eski Bizans imparatorluğunun merkezinin yeni Bizans’ın da başkenti olması düşünülmekte ve bu doğrultuda Fener Rum Patrikhanesi öne çıkarılarak, Türk devletinin burada kurmuş olduğu hukuk düzeniyabancıların inisiyatifi aracılığı ile yıkılmaktadır.

Bu tür küresel ve yabancı planlar doğrultusunda İstanbul’un yeniden yapılandırılması, Türk devletinin bu kentteki egemenliğinin sona ermesi demektir. Bir anlamda da Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasına giden yolun açılması anlamına gelmektedir. Ankara’daki Türk devleti bu duruma seyirci kalamaz. İstanbul Belediyesi yönetiminden Ankara’daki devletin yönetimine gelen ekipler, belki eski İstanbul alışkanlıkları nedeniyle bu durumu böylesine değerlendirmekte zorluk çekebilirler ama Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni çerçevesinde başkentin İstanbul’a taşınması hukuken mümkün değildir. Ayrıca, devlet ile özdeş olan Merkez Bankası ya da Hazine gibi kurumların başkent Ankara dışına çıkarılmaları, Türk Ceza Kanunu’nda yaptırama bağlanan devlet aleyhine girişimler ile paralel bir sonuç doğuracağı için, patronların keyfi uğruna ya da küresel sermayenin imparatorluğu adına Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni kesinlikle bozulamaz. Türk ulusu böyle bir geri adıma kesinlikle izin vermez. Bu nedenle bu tür girişimlerin kesinlikle, Türk halkına sorulması ve onayının alınması gerekmektedir. Kamu bankaları ve ekonomik kamu kurumlarının İstanbul’a taşınmaları referandum yolu ile Türk halkının ulusal egemenliğine danışılmadan gerçekleştirilemez. Türk ulusunun kurtuluş savaşının kazanılmasıyla elde edilen kazanılmış haklarından hiçbir biçimde ödün verilemez. Böylesine bir gerçeğin tersine bir adım atılacaksa kesinlikle halkoyuna başvurulması zorunluluğu vardır. Gece yarısı uykulu gözler ile oylanan torba yasalarla, Türkiye Cumhuriyetinin anayasal düzenine aykırı bir biçimde kamu kurumları başkent Ankara’dan yeni Bizans’ın merkezi olmağa çalışan İstanbul’a taşınamaz.

Son yıllarda bazı iç ve dış dinamiklerin destekleriyle fazlasıyla büyüyen İstanbul kenti, bugünkü yapısı ile Türkiye Cumhuriyetinin hem hukuki yapısını hem de yaşam düzenini bozmaktadır. Aşırı göç nedeniyle artan nüfus bu kentin yüze yakın milletvekilini meclise göndermesinin yolunu açmıştır. Anadolu kentlerinde nüfus göçü ile milletvekili sayıları düşerken, İstanbul’un neredeyse bir ülke parlamentosu oluşturacak derecede milletvekili belirleme aşamasına gelmesi, Türkiye Cumhuriyetinin siyasal rejimin ciddi boyutlarda bozmaktadır. Meclisin toplum üye sayısının beşte birine ulaşan temsilci sayısı ile İstanbul bir anlamda ulusal egemenlik düzenini bozarak kentsel egemenlik düzenini Türk devletine dayatmaktadır. Türk devleti içerisindeki gayrimüslim unsurlar ile Türk kimliğini kabul etmeyen alt kimlikli Türkiye vatandaşlarının buluştuğu kent olarak İstanbul kenti Türk ulus devletinin ortadan kalmasına neden olacak derecede Türkiye Cumhuriyetinin ülke güvenliğini tehdit edecek bir büyüklüğe gelmiştir. Bu kadar büyüklük, ülkeye anayasal düzen dışında yeni bir yapılanmayı dayatmakta ve Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeninin temel taşları ile değişmez maddelerini ortadan kaldıracak derecede tehdit etmektedir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal düzeni ile başkent Ankara’nın başkent olma konumunu koruyabilmek için İstanbul’un üçe bölünmesi gerekmektedir. Avrupa yakasında Çorlu, Anadolu yakasında ise Gebze, birer sanayi ve iş merkezi olarak acilen il yapılmalı ve İstanbul Boğaz’ın etrafında iki yakasını kaplayan alanda tarihi, kültürel ve turistik bir kent olarak yeniden yapılandırılmalıdır. İstanbul sermayesinin bölgenin dışında yatırım yapmaması nedeniyle meydana gelen nüfus yığılması böylece kentin merkezinin dışına çıkarılacak ve ortada kalacak İstanbul kenti daha küçük bir yerleşim merkezi olarak yaşanabilir bir duruma gelebilecektir. Üçe bölünen İstanbul’dan Gebze ve Çorlu iki yeni kent olarak çıkarken, milletvekili sayıları da daha dengeli olarak dağılacak ve böylece, bir kentin temsilcilerinin meclisin beşte birini oluşturması gibi bir anormallik önlenebilecektir. Üç kentin yirmi ile otuz arasında temsilci seçmesiyle, demokrasi açısından daha dengeli bir yapılanma gerçekleşecek ve meclisin çalışmaları daha dengeli olabilecektir.

Üçe bölünme ile küçülecek İstanbul kenti yeni dönemde başkent Ankara’yı rahatsız etmeyecek ve güç bölünmesi nedeniyle başkent Ankara’nın artan otoritesi ile İstanbul ve çevresi üzerindeki merkezi konumu yeniden sağlanabilecektir. Bu aşamadan sonra sürekli olarak Ankara’yı tanımayan ya da Ankara’ya saldıran bir İstanbul imajı ortadan kalkacak, başkent Ankara’ya bağlı olarak bu merkezdeki Türkiye Cumhuriyeti devletinin otoritesine saygı gösteren bütün Türk illeri gibi İstanbul ve onun yeni kardeşleri olarak Çorlu ve Gebze illeri de Ankara’nın yönetimi altına girerek ülkedeki birlik ve bütünlük yeniden tesis edilebilecektir. İstanbul’da yabancı sermayenin küresel sermayenin denetimi altına girmesi, sahip olunan ekonomik güç ile Türk siyasetinin finanse edilmesi ve bu kentte yuvalanan medyayı kontrol ederek ülke siyasetini yönlendirmeğe çalışması gibi anayasal düzene aykırı durumların önüne de, İstanbul’un üçe bölünerek küçültülmesiyle sağlanacak yeni dengeler ile geçilebilecektir. Çorlu ve Gebze’nin yeni sanayi merkezleri olarak devreye girmesiyle İstanbul bir sanayi ve ticaret kenti görünümünden hızla uzaklaşarak, tarihi, kültürel ve turistik kent konumuna dönüşebilecektir. İstanbul böylece bütün dünyaya yeniden açılabilecek ve sahip olduğu büyük tarihi ve kültürel zenginlikleri turizm aracılığı ile bütün dünya halklarının görmesine ya da hizmetine sunabilecektir. Tarih öncesi dönemlerden gelen bir büyük tarihe sahip olan İstanbul kentinin, küresel sermayenin saldırganlığından kurtarılabilmesi için dünya ticaret merkezi projesinin önlenmesi gerekmektedir. Kenti çevreleyen sanayi tesislerinin Çorlu ve Gebze merkezli yönlendirilmesiyle, bazılarının Anadolu’nun geri kalmış bölgelerine taşınmasıyla İstanbul’un merkezi alanları ve Boğaziçi bölgesi yeniden yaşanabilir bir konuma gelebilecektir. Patronların ve para babalarının baş döndürücü hırsları yüzünden yaşanmaz bir duruma gelen İstanbul kentinin bu durumdan bir an önce kurtarılması gerekmektedir. Böyle bir aşamada İstanbul’un başkent olması ya da ticaret merkezi konumuna dönüştürülmesi her kent bilimi açısından ciddi bir çılgınlık anlamına gelmektedir. Aklı başında bilim adamlarının İstanbul’un bu durumunu inceleyerek, küresel sermayenin çılgın projelerini durdurmaları gerekmektedir. Paranın gücü ile siyaseti finanse edenler ya da sermayenin çıkarları doğrultusunda siyaset adamlarını yönlendirenlerin de,artık yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul’un üçe bölünerek yeniden yaşanır bir kent olmasınıkabul etmeleri gerekmektedir.Çıkar hesapları yüzünden bu tarihi kentin yaşanmaz bir düzeye gelmesine önce İstanbullular karşı çıkmalı ve Türk halkının desteği ile bu kentin üçe bölünerek yeniden yapılandırılması acilen tamamlanmalıdır.

İstanbul’un metropolitan gelişim planlarını hazırlayanların bütün Trakya bölgesini bu kente bağlamaları çok ciddi bir hatadır. Nüfusun üçte biri olan beş milyon insanı Trakya bölgesine aktarmak yolu ile ya da sanayi tesislerinin bir kısmını Trakya kentlerine taşımakla, İstanbul’un metropolitan gelişim planı hazırlanamaz. İstanbul’u genişletmek uğruna Trakya bölgesini yok etmek, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ halklarının hiçbir biçimde kabul edemeyeceği bir durumdur. Böylesine çılgınlıklar Türkiye’nin en verimli topraklarını barındıran Trakya’da tarımın sona ermesi anlamına gelecektir. Bu nedenle İstanbul metropolitan planına bütün Trakya halkı karşı çıkmaktadır. Küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda İstanbul’u daha da büyütecek ve genişletecek dünya ticaret merkezi planı uğruna bütün Trakya bölgesinin göz göre göre yok olmasına kimse göz yumamaz. Dış planları sürekli olarak yabancılar hazırladıkları için, onların Türkiye’nin gerçeklerini Türkler kadar bilmeleri mümkün değildir. Trakya’yı yok edecek ve gelecekte İstanbul’u, Türkiye’den kopararak ayrı bir devlet konumuna getirecek bir dünya ticaret merkezi planı Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk halkının ulusal çıkarlarına aykırı düşecek bir biçimde gerçekleştirilemez. Avrupa Birliği İstanbul’u ayrı bir eyalet devleti biçimine dönüştürerek içine almağa hazırlanırken, İsrail ile merkezi coğrafya yönetiminde paslaşan Siyonist küresel sermayenin böyle bir duruma izin vermeyerek, İstanbul’u tüm Avrasya kıtasına dönük bir ekonomik merkez yapmağa çalıştığı anlaşılmaktadır. Avrupa Hıristiyanları ile İsrail Yahudileri arasında bir çekişme alanı durumuna sürüklenen İstanbul’un geleceği kendi haline bırakılamaz. Türk devletinin ve Türk ulusunun, ülke ve devlet düzeninin bozabilecek böylesine bir olumsuz gelişmeye izin vermemesi gerekmektedir. Avrupa Kültür Merkezi görünümlerinin böylesine bir olumsuz gelişmeyi ya da gerçekliği örtmesine kanmamak gerekmektedir.

Dünya dengeleri açısından Boğazlar son derece yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır. Deniz ulaşım hattı üzerinde kurulu bulunan İstanbul aslında güvenliksiz bir jeopolitik yapılanmaya sahiptir. Bu yüzden bu büyük kent iki imparatorluğun merkezi olmasına rağmen çöküşten ve işgal ya da fetih girişimlerinden kurtulamamıştır. Kuzeyde Rusya gibi bir dev ülkenin bulunması ve batı hegemonyasının bu büyük devin sıcak denizlere inmesini önleme politikaları Türkiye’nin konumunu sürekli bir tampon devlet düzeyine getirmektedir. Anadolu yarımadasında böylesine bir tampon devlet olduğu sürece jeopolitik açıdan devletin merkezinin İstanbul gibi her yönü açık ve korunması son derece zor bir jeopolitik yapıya sahip olan kentin devlet merkezi konumuna getirilmesi çok yanlış bir adım olacaktır. Ciddi bir devlet aklı ile düşünüldüğünde, iki kez çökmekten kurtulamamış bu büyük kentin uluslar arası suyolu olarak ve tarihi zenginliği ile bir turizm merkezi olarak varlığını sürdürmesi hem kendisi hem de Türkiye açısından çok daha yararlı olacaktır. Türk ulusunun bütün ekonomik kurumlarının ve zenginliğinin böylesine korumasız bir kente taşınması, Türkiye açısından çok ciddi çöküş senaryolarının gündeme gelmesine neden olacaktır. Bu nedenle, İstanbul başkent olmayacak ama üçe bölünerek, Türk devletinin içerisinde daha problemsiz bir konumda varlığını sürdürecektir. Bu nedenle, Çorlu ve Gebze’nin il yapılmasıyla İstanbul bir an önce üçe bölünmelidir.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : İSTANBUL TRAKYA’YI YUTAMAZ


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : İSTANBUL TRAKYA’YI YUTAMAZ

Geçen ayın son haftasında, Tekirdağ’ın Saray İlçesinde, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Saray şubesinin öncülüğünde Marmara Çevre Platformu’nun son toplantısı yapıldı. Bazı bilim adamlarının katıldığı toplantıda bir gün boyunca Trakya bölgesinin geleceği, Marmara Çevre Platformuna üye olan sivil toplum kuruluşlarının katılımı ve desteği ile ele alınarak tartışıldı. Toplantıya katılan bilim adamları, sivil toplum kuruluşlarının uyanık bekçiliği karşısında, tüm gerçekleri dile getirerek Trakya bölgesinin kurtarılabilmesi uğrunda yapılması gerekenleri ve bilimsel açıdan önerilerini dile getirdiler. Bu toplantı sayesinde bütün Trakya bölgesi bir kez daha geleceğini tartışarak, karşı karşıya kaldığı yok olma çıkmazından kurtulabilmenin yolları üzerinde durdu. Katılımın yüksek olması sayesinde canlı geçen platform toplantısı sonrasında, Trakya bölgesinin içinde bulunduğu yok olma ve işgal edilme çıkmazları her yönü ile ortaya konularak, bölge halkının geniş katılımıyla bir kurtuluş planı üzerinde anlaşabilmenin mümkün olduğu görüldü. Her türlü baskıya direnen ve İstanbul ile Avrupa Birliği üzerinden çevrilen oyunlar ve senaryoların her yönü ile dile getirildiği bu platform toplantısında, uzaktan kumandalı bütün güdülemelerin bozulabileceği anlaşılmıştır. Bilim adamlarının ortaya koyduğu gerçekler ve önerilere, toplantıyı düzenleyen sivil toplum kuruluşlarının destek vermesi ve kitlesel destek sağlanmasıyla, Trakya bölgesinin geleceği hakkında başkalarının yetkili olmasına izin verilmeyeceği görülmüştür.

Avrupa kıtası ile Anadolu yarımadası arasında bir doğal köprü konumunda bulunan Trakya bölgesi, değişen siyasal koşullar nedeniyle geçmişten gelen geleneksel jeopolitik konumunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Avrupa’daki kıtasal birleşme süreci ile yanı başında giderek devleşen bir İstanbul oluşumu karşısında Trakya bölgesi, kendi başına hareket edemez bir duruma geldiği için bu bölgenin geleceği ile ilgili kararlar başka yerlerde verilmeğe başlanmıştır. Gene bölgenin geleceği ile ilgili plan ve programlar da bölge dışı merkezlerde oluşturularak bölgeye zorla kabul ettirilmeğe çalışılmıştır. Avrupa kıtasındaki birlik oluşumu kıtanın doğal bir parçası olan Trakya bölgesinde ayrı bir cumhuriyet kurdurarak, burayı Türkiye’den koparabilmenin hesaplarını ve planlarını yaparken, Trakya’nın yanında bulunan bölgenin en büyük ve en kalabalık kenti İstanbul devreye girerek, Avrupa Birliğinin önüne kesercesine Trakya’yı kendi arka bahçesi ilan etmiştir. Avrupa Birliği süreci içerisinde Türkiye’nin başı Avrupa ile derde girdikçe İstanbul öne çıkmış ve Orta Doğu’daki yeni gelişmeler Türkiye Cumhuriyetinin doğu bölgelerini yakından etki altına aldığı aşamada, İstanbul kenti de ülkenin batı bölgesindeki en büyük merkez olarak, Marmara ve Trakya bölgelerine doğru genişleyerek ve bu bölgeler ile bütünleşerek ayrı bir İstanbul devleti konumunda Avrupa Birliği içinde yer almağa hazırlandığı görülmüştür. Bu durum açıkça söylenmese de, Avrupa Birliği yetkilileri zaman zaman bu konuda konuşmuşlar, Türkiye Cumhuriyetini tam üyeliğe alamayacaklarını ama İstanbul kentini civarı ile beraber Avrupa Birliği içine almağa hazır olduklarını dile getirmekten çekinmemişlerdir. Edirne kentine gelen Avrupa Birliği temsilcileri Doğu ve Batı Trakya’yı birleştirerek, Bulgaristan’ın Kırcaali kentinin de eklenmesiyle oluşacak bir Trakya Cumhuriyetini Birlik içine üye alabileceklerini gizlice ifade ederlerken, İstanbul’a gelen Avrupalı temsilciler ise, İstanbul bölgesini hinterlandı ile beraber bir ayrı devlet olarak kıtasal birliğin içine alabileceklerini belirtmekten çekinmemişlerdir. Bu durumda, Edirne ile İstanbul kentleri Avrupalıların çabaları ile karşı karşıya getirilirken, Trakya bölgesinin geleceği için bir Avrupa ve İstanbul rekabeti ortaya çıkmıştır.

Avrupa Birliği kendi çatısı altında yer alacak bir Trakya Cumhuriyeti için Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye gibi üç ayrı ülkeyi parçalamaktan çekinmezken, böylesine bir planı önlemek ve bölgeyi Avrupa’ya kaptırmamak isteyen İstanbul’un da Marmara ve Trakya bölgelerini kendi doğal hinterlandı ilan ederek, sahip olduğu büyük kentleşme olgusunu zaman içerisinde bir ayrı eyaletleşme sürecine yöneltmek istediği anlaşılmaktadır. Avrupa kıtasındaki küçük devletler, özellikle Yugoslavya gibi bir büyük federasyonun dağılmasından sonra yeniden Balkanlar’da moda olunca ikinci kez bir Balkanizasyon süreci doğu Avrupa bölgesinde yaşanmış ve bunun sonucunda küçük küçük devletçikler Avrupa Birliğine yeni eyaletler olarak katılmışlardır. Slovenya, Hırvatistan ya da Makedonya gibi küçük devletler Avrupa Birliğinin üyesi konumuna gelirken, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan gibi orta boy devletler Avrupalıların gözüne büyük görünmüş ve tıpkı Yugoslavya’yı dağıttıkları gibi bu orta boy Balkan devletlerini de küçük eyaletlere bölmek istedikleri aşamada Trakya Cumhuriyeti formülü kendiliğinden gündeme gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapay olarak çizilen sınırların anlamsızlığı gündeme getirilerek, bölgede halen var olan devletlerin dağılmasına giden yol açılırken, Trakya bölgesinde ayrı bir cumhuriyet oluşturulması düşüncesi açıktan tartışılmağa başlanmıştır. Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olarak çok büyük bir devlet olarak gören Avrupa Birliğinin sürekli olarak Türkiye’ye yeni bir Yugoslavya modeli ile yaklaşmağa çalışması sonucunda, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde ayrı devlet oluşumu bu kıtanın önde gelen büyük devletleri tarafından desteklenmişler ve bu tutumun doğal sonucu olarak da Trakya bölgesine bakış açıları yeni bir eyalet devleti yaratma doğrultusunda olmuştur. Bütün doğu Avrupa topraklarını birlik yönetimi altına almağa çalışan Avrupa, Türkiye’yi kıtanın dışına çıkarabilmek amacıyla Misakı Milli sınırları içerisinde bulunan Trakya bölgesini yeni bir yapılandırmadan sonra içine almayı hedeflemiştir.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik macerasının giderek uzaması ve çıkmaz bir sokağa gelerek saplanması üzerine, Orta Doğunun çatışma ortamından uzak kalmak isteyen İstanbul kenti, Avrupa’ya daha yakın olabilmek üzere yeni bir yapılanmaya yönelmiş ve bu doğrultuda Marmara ve Trakya bölgesini yutarak genişlemeyi hedeflemiştir. Antik çağlardan bu yana insan toplumlarının yaşadığı Trakya bölgesini ele geçirmek ve kendi arka bahçesi olarak ilan ettikten sonra kendi merkezli bir yeni yapılanmaya zorlamak isteyen İstanbul kenti, Trakya’daki doğal yaşam alanları ile tarımsal üretim topraklarını yok edecek düzeyde bir bölgesel planı gündeme getirmiştir. Avrupa merkezli Trakya plan ve programları bölgeye açıktan ya da dolaylı yollardan dayatıldıkça İstanbul bu durumdan fazlasıyla rahatsız olmuş ve Trakya bölgesini Avrupa Birliğine kaptırmamak üzere bir yeni İstanbul planı devreye sokulmuştur. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan İstanbul Metropoliten planına bakıldığı zaman, bütün Trakya bölgesinin İstanbul kenti tarafından yutulduğu görülmektedir. Yetkisi olmamasına rağmen, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kentin sınırlarını aşarak böylesine bir bölgesel plana, metropoliten plan adı ile kalkışması tam anlamıyla hukuk dışı bir girişim olarak ortalığı iyice karıştırmış ve Trakya bölgesinin geleceğini bütünüyle İstanbul kentinin insafına bırakmıştır. Kendi kentini düzenlemekten aciz bir belediye olarak İstanbul Belediyesinin kent sınırları dışında bir planlamaya yönelmesi açıkça hukuk dışı bir tutum olarak gündeme gelmiş ve tüm Trakya bölgesini hedef alarak da Trakyalıları İstanbul’a düşman yapmıştır. İstanbul’un geleceği için Trakya bölgesinin geleceğinin tehlikeye atılmasını hiçbir Trakya kenti kabul etmediği gibi, Trakya insanı da böylesine yok edici bir dış plana karşı sonuna kadar direneceğini bölgedeki sivil toplum kuruluşları ve platformlar aracılığı ile ortaya koymuştur. Tıpkı Avrupa Birliği gibi İstanbul kenti de kendi gelişme planları doğrultusunda Trakya bölgesini içine alarak eritmeyi ya da bütünleşerek yok etmeyi düşündüğü için, Trakyalılar her iki taraftan gelen bu gibi bütün girişimlere son yıllarda kararlı bir biçimde karşı çıkmışlardır. Son yapılan Marmara Çevre Platformu toplantısı da bu bölgesel direnişin açık bir göstergesi olmuştur.

Avrupa ile İstanbul arasına sıkışıp kalan Trakya bölgesi aslında bugünkü hukuki duruma göre, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ulusal sınırları içerisinde yer alan bir coğrafi bölgedir. Türk devleti üniter bir yapıda olduğu için herhangi bir bölgesel yönetimi sahip olmayan Trakya’da bulunan il ve ilçelerde yaşayan halk kitleleri bir araya gelerek kendi kaderleri üzerine oynanan oyunlara karşı çıkmışlardır. Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli gibi üç ayrı ilin topraklarının bulunduğu bu bölgenin doğusunda İstanbul iline bağlı olan bazı bölgelerde bulunmaktadır. İstanbul kenti bu nedenle, kendi topraklarından hareket ederek diğer üç ilin topraklarını da içine alan bir büyük bölgesel yapılanmayı İstanbul Metropoliten Planı olarak bölge illerine ve halkına dayatmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olan Ankara ise, Trakya bölgesine tıpkı diğer bölgelere bakışı gibi bir yaklaşımda bulunmakta ve Anayasal çerçevede var olan eşitlik ilkesi doğrultusunda diğer bölgelere dönük sürdürülen kamu hizmetlerinin bu bölgeye de aynen uygulanabilmesi için çaba göstermektedir. Başkent Ankara açısından, var olan hukuk devleti çatısı altında ülkenin bütün bölgeleri eşit bir konuma sahip bulunmaktadır. Bu doğrultuda hem ülkenin yönetimi hem de kamu hizmetlerinin yürütülmesi Ankara açısından öncelikli bir öneme sahiptir. Ankara devletin merkezi olarak bütün bölgelere eşit düzeyde yaklaşımlar geliştirmekte ve devletin olanakları çerçevesinde bölgelerin gereksinmelerinin karşılanmasına dikkat etmektedir. Devletin kuruluşu aşamasında Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan Trakya bölgesinin, ülkenin birliği ve bütünlüğü içerisinde ele alınması ve Türkiye’nin üniter yapısı içinde geleceğe dönük bir yeni yapılanma sürecine yönlendirilmesi söz konusudur. Türk devletinin Avrupa kıtasındaki topraklarını meydana getiren Trakya bölgesinin Anadolu yarımadasının dışında düşünülmesi, Türkiye Cumhuriyeti açısından mümkün değildir. Türkiye Trakya’ya kendi kolu ya da bacağı olarak bakmakta ve ülke bütünlüğünün içinde bu bölgenin geleceğini diğer bölgelerle beraber düşünmektedir. Avrupa Birliğinin Türkiye’yi dışlayan ve Türk devletine karşı çıkan yapılanmasıyla, İstanbul’un başkent Ankara’yı devre dışı bırakan ya da Türk devletinin üniter yapısını ortadan kaldıran bölücü yaklaşımının, Trakya bölgesini yok etmesine Türk devleti izin veremez, ve bu duruma engel olmak görevinin de ilgili ve yetkili kamu makamları ya da kurumlarınca yerine getirilmesi gerekmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanmış olan Metropolitan plana göre, İstanbul’un bütün su ve doğal gereksinmelerinin karşılanacağı bölge olarak Trakya gösterilmektedir. Ayrıca, İstanbul kentinin yeniden yapılandırılması doğrultusunda uygulanacak de-santralizasyon planının uygulama alanı olarak da Trakya bölgesi gösterilmektedir. Doğal yapısı gereği bütünüyle bir doğal yaşam alanı ve tarımsal üretim bölgesi olarak şimdiye kadar varlığını sürdürebilmiş Trakya bölgesinin, İstanbul gibi giderek canavarlaşan bir büyük azman kent tarafından her türlü gereksinmeleri karşılayabilme doğrultusunda İstanbul kenti ile bütünleştirilmeğe çalışılması tam anlamıyla Trakya bölgesinin İstanbul gibi bir dev kent tarafından yutulması anlamına geldiği açıktır. Böylesine bir durumu hiçbir Trakya ili ya da ilçesinin kabul etmesi mümkün olmadığı gibi ayrıca tümüyle Trakya halkının bu yok olma planına sonuna kadar direneceği de açıktır. Ne var ki, eski İstanbul Belediye başkanının siyasal iktidarda olmasından yararlanmak isteyen İstanbul kentinin bugünkü yönetimi bir işgüzarlık yaparak, İstanbul Metropoliten planını anayasa ve yasalara aykırı bir doğrultuda hazırlamağa kalkışmakta ve bu hukuk dışı girişiminin arkasında da siyasal iktidarın desteğini sağlamaktadır. Küresel planlara bağlanmış olan bugünkü ılımlı İslamcı iktidar, ulusal, üniter ve laik devlet yapılanmasına karşı çıkarken, bölgelerde eyaletlerin oluşmasına sıcak bakmakta ve bu doğrultudaki yerel gelişmeleri de desteklemektedir. Güneydoğudaki gelişmelerin bölgeselleşmeye doğru ilerlemesini dolaylı yollardan hoş gören bir siyasal iktidarın Türkiye’nin diğer bölgelerindeki eyaletleşme süreçlerine karşı da aynı yaklaşımı izleyeceği söylenebilir. Yerelleşme, bölgeselleşme, yerel yönetimler reformu ya da kamu yönetimi reformu adı altında benzeri girişimler sürekli olarak gündeme getirilmiş ve küresel emperyalizme bağlanmış batılı merkezler tarafından da desteklenmiştir. Trakya’nın geleceği ile ilgili yok olma süreci, kendi olgusu içinde değil ama Avrupalıların kıtasal birlik oluşturma ya da İstanbul’un, Ankara’daki devleti bir yana bırakarak kendi başına ayrı bir bölgesel devlet yapılanmasına yönelmesi nedeniyle gündeme gelmektedir. Bu doğrultuda Trakya halkı ya da platformları gibi Türk devleti de, Trakya bölgesine sahip çıkarak geleceğini koruyabilmek için, hem Avrupa Birliğinin bölücü girişimlerine hem de İstanbul kentinin civarındaki bölgeleri yutucu saldırgan girişimlerine karşı çıkarak yeni önlemler alması ve alternatif planlar hazırlayarak uygulamaya koyması gerekmektedir. İstanbul Belediyesi ekibinin devletin başında iktidar olarak bulunması, Ankara’nın başkent olarak İstanbul’u hizaya getirmesini önleyecek bir durum yaratmaması gerekmektedir.

İstanbul Metropoliten Planı incelendiğinde, Trakya’nın bütünüyle geleceğine el konulduğu görülmektedir. İstanbul Belediyesi kendi kentinin planlarını hazırladıktan sonra Trakya bölgesinin de bütün planlarını hazırlamağa çalıştığı görülmektedir. Devlet Planlama Teşkilatının bütünüyle devre dışı bırakılmak istenmesi tümüyle hukuka aykırı olduğu gibi, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Tarım Bakanlığının, Enerji Bakanlığının da bölgede dışlanması ve bu bakanlıklar ile ilgili kamu kurumlarının yetki alanlarına giren plan ve programlama işlerinin bütünüyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülmek istenmesi, Türkiye’de devlet düzenini açıktan bozmaktadır. Ne var ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bu hukuk dışı girişimlerine karşı çıkması gereken hükümetin aynı partiden olması nedeniyle, İstanbul’un çevresine saldıran ve yutmağa çalışan azgın ve azman tutumunun devam etmesine yol açmaktadır. Bir kurdun kuzuları yemesi gibi, İstanbul kenti de civardaki il ve ilçeleri yutarak genişlemeğe ve giderek artan nüfusunun sınırsız gereksinmelerini etraftaki il ve ilçelerin topraklarından sağlamağa çalışmaktadır. Trakya’yı İstanbul kentinin sınırsız bir biçimde artan gereksinimlerine uygun planlayacak böylesine bir girişimin, Trakya bölgesinin sonu olacağı ve bütün Trakya topraklarının İstanbul eyalet devletinin toprakları durumuna geleceği açıkça ortaya çıkmaktadır. Suyunu, toprağını ve tarım arazilerini İstanbul gibi bir büyük sanayi kentine kaptıracak olan Trakya bölgesinde eskisi gibi, insanların doğal bir ortamda yaşamlarını sürdürebilmeleri mümkün olamayacak, İstanbul gibi kozmopolit bir dev kentin bütün sorunları ve kirliliklerinin Trakya bölgesine taşınması kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. İstanbul kenti bir anlamda kendisini kurtarmağa çalışırken, açıkça Trakya’yı yok etmeyi düşünebilmekte ve İstanbul merkezli hazırlanan planların Trakya bölgesinin ayrı bir varlık olmasına izin vermediği anlaşılmaktadır. Sahip olduğu jeopolitik konumun bedelini ödemek zorunda kalan Trakya bölgesi, Avrupa kıtası ABD’ye karşı birleşirken, ya da buna karşılık küresel sermayenin İstanbul’a gelerek dünya ticaret merkezi kurması gibi iki ayrı ve rakip proje arasında kalarak ezilmektedir. Bu aşamada, Trakya’yı arada kalarak sıkışıp gitmekten kurtaracak tek merkez Ankara’dır. Ankara Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olarak bu duruma el koymak ve gereken önlemleri almak durumundadır. İstanbul kenti Trakya’nın her şeyini kendisi planlamaya kalkışırken, Türk devletinin ilgili bakanlıkları ve yetkili kamu kurumlarının devreye girerek böylesine bir istismara ya da hukuk dışı uygulamaya izin vermemesi gerekmektedir. İstanbul ve Avrupa ile karşı karşıya kalan Trakyalıların da Ankara’daki parlamentoda temsilcilerine çok dikkat etmesi ve gerçek anlamda Trakya bölgesinin çıkarlarını koruyacak milletvekillerini seçmesi gerekmektedir. Gerektiğinde iktidar partilerinin dış güçlerin ve de içerideki egemen çevrelerin baskılarına, özellikle İstanbul’u büyüterek Yeni Bizans ya da Dünya Ticaret Merkezi gibi emperyal projelerin İstanbul üzerinden bütün Marmara ve Trakya bölgelerini yok etmesi girişimlerine karşı çıkabilecek düzeyde ve güçteki siyasal kadroların, Türk devletinin başkentinde Trakya bölgesinin çıkarlarını temsil etmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

İstanbul kentinin giderek kontrol edilemez bir noktaya gelen nüfus yapılanması her açıdan bölge için problem oluşturmaktadır. Özellikle İstanbul’da yerleşmiş olan büyük sermaye sahiplerinin Marmara bölgesinde yoğunlaşan sanayileşme girişimleri bölgeye olan nüfus göçünün çok fazla olmasına yol açmıştır. Doğu, güneydoğu bölgeleriyle beraber iç Anadolu’ya da yatırım yapmayan sanayicilerin kendilerini güvenceye alma doğrultusunda İstanbul ve çevresine sanayi yatırımları yapmaları nedeniyle, İstanbul ve çevresi yaşanmaz bir duruma gelmiştir. On beş milyona tırmanan nüfus yapılanmasıyla İstanbul kentine su ya da gıda maddeleri sağlamak giderek mümkün olamamakta ve ortaya çıkan açığı da, Büyükşehir Belediyesi Trakya bölgesi üzerinden kapatmağa çaba göstermektedir. İstanbul’u rahatlatmak için sanayi tesisleri ile beraber nüfusun üçte birinin Trakya bölgesine taşınmak istenmesi beraberinde Trakya bölgesinin bitişini gündeme getirdiği için, böylesine bir girişimin Trakyalılar açısından kabul edilebilmesi mümkün gözükmemektedir. Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgeleri gibi dağlık alanlar boş dururken, İstanbul sanayi tesislerinin Trakya gibi bir tarım alanına taşınmak istenmesi tam anlamıyla bir çılgınlık olarak görülmektedir. Fabrika sahiplerini ulaşım giderlerinden kurtarmak gibi düşünceler ile İstanbul çevresine sanayi tesislerinin taşınmağa çalışılması bir yeşil alan olan Trakya bölgesinin ölüme mahkûm edilmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca beş milyonluk insan kitlesinin yeni toplu konut alanları aracılığı ile Trakya bölgesine kaydırılması da beraberinde ormanlık ve yeşil alanların ortadan kalkmasına neden olacaktır. Çevre yolları ve transit otoyolların büyük bir çevre yıkımı yarattığı Trakya’da benzeri girişimlerin sürdürülmesi, bu bölgenin yaşanılır alan olmaktan çıkarılması anlamına gelecektir. İstanbul’un ticaret merkezi olarak bir küresel mega kent konumuna dönüştürülmek istenmesi, beraberinde Trakya bölgesinin yok oluşunu da gündeme getirmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, üyesi olmadığı Avrupa Birliği üzerinde yeterince etkili olabilmesi pek mümkün görünmemektedir. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir Avrupa Birliği ile boğuşan Türkiye sonunda bu birlik ile karşı karşıya gelmiş ve bu aşamada Trakya bölgesi Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’yi Avrupa dışı bırakmak üzere öne çıkarılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti uygulayacağı dengeli dış politikalar yolu ile, Avrupa Birliğinin Türkiye’yi parçalayıcı girişimlerine karşı yeni dengeler oluşturarak ülkesinin birlik ve bütünlüğünü koruyabilmesi mümkündür. Ne var ki, tıpkı diğer seksen il gibi Türkiye’nin bir vilayeti olan İstanbul ile ilgili tek yetkili makam başkent Ankara’dır. Ankara’daki anayasal devlet ve bu devletin bütün ilgili ve yetkili kamu kurumları, Türkiye Cumhuriyetinin ulusal sınırları içerisinde yer alan her yer ve bölge ile ilgili olarak karar alma yetkisi, başkent Ankara’daki Türk devletinin elinde olduğu dikkate alınmalıdır. Ankara, Türk devletinin geleceğini planlarken hem Trakya’yı hem de İstanbul’u ayrı ayrı düşünmek ve iki bölgenin gereksinimlerini ulusal birlik ve bütünlük düzeni içerisinde bir çözüme bağlamak durumundadır. Türk devletinin üniter yapısını bozabilecek bir bölgeselleşmeye nasıl güneydoğu bölgesinde izin verilmediyse, aynı doğrultuda İstanbul ve Trakya bölgesi için de benzeri bir yaklaşımın geliştirilmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre, hiçbir ilin özel bir ayrıcalığı yoktur ve bu nedenle de hiçbir il için ayrıcalıklı bir yapılanma düşünülemez. Her il anayasa ve yasalar önünde Türkiye Cumhuriyeti açısından eşit bir konuma sahip bulunmaktadır. Küresel sermayenin ya da emperyalist güçlerin bölgesel plan ya da programları da hiçbir biçimde, Türk devletinin anayasal yapılanmasını bozamaz. Tarihten gelen bazı gerekçelere dayanarak, ya da dinler açısından bölgesel bir yapılanmayı düşleyerek hiçbir güç İstanbul uğruna Trakya bölgesini yok edecek bir yeni yapılanmayı Türk devletine dayatamaz. Küresel sermaye üzerinden dünyanın merkezine egemen olmak isteyen batı hegemonyasının İstanbul’u merkez tutarak bütün bölgeye karşı saldırganlık üssü haline dönüştürmesine, ne Türkiye ne de bölge devletlerinin izin vermemesi dünya barışı açısından zorunlu görünmektedir. İstanbul Metropoliten planı olarak öne çıkarılan çalışmanın arkasında İstanbul halkı değil ama küresel sermayenin Boğazın iki yakasında yaşayan işbirlikçi zengin burjuvazinin olduğu anlaşılmaktadır. Ulusal düzeyde yayın yapan medya ve basın organlarının İstanbul merkezli bir yapılanma içinde küresel sermayenin güdümünde yayın yapması da, Türkiye’nin yönetiminde İstanbul kentine ayrıcalıklı bir yer kazandırmış ve bu nedenle de İstanbul’da yuvalanmış olan büyük sermayenin çıkarları ile işbirliği yaptığı küresel sermayenin istekleri İstanbul üzerinden Türk devletine baskı ile kabul ettirilmiştir. Bu durum açıkça bilindiği için, Trakya halkı kendi başının çaresine bakarak hareket etmekte ve çok büyük bir baskı altında bunalan Ankara’ya güvenmeyerek kendi haklarını aramaktadır. İstanbul’un son yıllarda giderek artan baskı ve saldırganlıklarına karşı Ankara’daki devletin müdahale etmemesi ve hükümetin de kendi partisinden olan belediyeye sahip çıkan bir konuma gelmesi noktasında artık Trakya halkının kendi başının çaresine bakmağa kararlı olduğu anlaşılmaktadır. İş başa düşünce, bütün Trakya halkının bir araya gelerek hakkını ve hukukunu korumağa çalıştığı ve bu doğrultuda oluşturulan sivil toplum kuruluşları aracılığı ile de sesini yükselterek gerekirse daha da üst düzeyde mücadele etmeğe kararlı olduğu görülmektedir. Ankara’dan ses çıkmayınca, İstanbul gibi dev bir kent ile karşı karşıya kalınca Trakya’lı kimseye güvenmemeyi ve kendi davasını kendi takip etmeyi öğrenmiştir.

Bölgenin geleceği ile ilgili en yetkili kuruluş olan Trakya Üniversitesi, İstanbul üzerinden sürdürülen saldığı ve işgal girişimlerine karşı Trakya’nın geleceğine sahip çıkma doğrultusunda 2004 yılında rektör Prof. Dr. Osman İnci ile Prof. Dr. Emre Aysu’nun öncülüğünde bir “Trakya Alt Bölge ve Ergene Havzası Çevre Planı“ hazırlayarak kamuoyunun tartışmasına sunmuştur. İstanbul medyası tarafından sürekli olarak gündemde tutulan Metropoliten plana karşılık hazırlanan bu bölge kalkınma planı resmen onaylanmasına rağmen, yetkili kuruluşlara İstanbul üzerinden yapılan baskı ve engellemeler nedeniyle bir türlü uygulama alanına getirilememiş ve meydana gelen boşluktan İstanbul Belediyesi yararlanarak, iktidar partisinin kontrolü altındaki kamu kurumları üzerinden isteklerini Trakya bölgesine dönük olarak uygulamağa başlamıştır. İstanbul’un de-santralyizasyonu amacıyla, hem sanayi kuruluşları yavaş yavaş Trakya’ya doğru aktarılmağa başlanmış hem de giderek artan nüfusun yaşayabileceği toplu konut alanları gene Trakya bölgesine doğru açılmağa başlanmıştır. Trakya Üniversitesi tarafından hazırlanan bölge kalkınma planı “Trakya İstanbul’un işgaline karşı direniyor “ başlığı altında kitap olarak da yayınlanmış ve İstanbul azmanının bu bölgeyi yutmasını önlemek üzere kamuoyunun önünde resmen tartışmaya sunulmuştur. Kitabın yayınından bir yıllık bir süre geçmesine rağmen, kitapta açıklanan Trakya Üniversitesi’nin planının ilgili ve yetkili çevrelerce ele alınarak değerlendirilmemesi, Türk devleti üzerindeki küresel emperyal baskının devam ettiğini ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bu durumdan yararlanarak yoluna devam ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. İstanbul’a New York’u taşımağa kalkışanlar, Edirne’yi de küçük Manhattan olarak ilan etmekten çekinmemektedirler. Boğaz’ın iki yakasına yabancıları doldurmayı düşünenler, İstanbul’un yerli halkını da Trakya’ya boşaltmayı planlamaktadırlar. Bu durumda, İstanbul’un arka bahçesi olmaktan kurtulamayan Trakya’nın önümüzdeki dönemde fazlasıyla İstanbul’un saldırı ve işgaline uğrayacağı anlaşılmaktadır. İstanbul’a göçün önlenemediği sürece bu hastalıklı gelişmeyi kimsenin durdurabilmesi mümkün görünmemektedir. Trakya Üniversitesinin ve Mermara Çevre platformunun başlatmış olduğu hukuk mücadelesi de, yargıdaki siyasal çekişmeler yüzünden sonuç vermemiş ve Trakya bölge planının ortada kalması sağlanarak, İstanbul Metropoliten planının önü dolaylı olarak açılmıştır. Bir hukuk devletinde olmaması gereken bu durum, önde gelen siyasal nedenler ve yeni yapılanma planları doğrultusunda egemen güçler tarafından sağlanmıştır.

Trakya bölgesi, bugün sivil toplum kuruluşları ve çevre platformları aracılığı ile İstanbul üzerinden üzerine gelen küresel saldırı ve işgal girişimlerine karşı var gücü ile direnmektedir. Bu nedenle İstanbul’un Trakya’yı yutması mümkün değildir. Dış destek ve küresel sermaye ortaklığı ile giderek azmanlaşan İstanbul’un çevresine ve ülke bütünlüğüne büyük zarar veren bu saldırgan ve işgalci tutumuna karşı, Türkiye’nin bütün bölgeleri ile beraber başkent Ankara’da karşı çıkmalı ve Türk devletinin güçlü girişimleri ile, İstanbul’un Trakya’yı yutmasına izin verilmemelidir. Dışarısı ile ortaklığa giren İstanbul’un mütareke İstanbul’u olarak yeniden devreye girmesi, emperyal güçlere teslim olması ve onların işbirlikçisi olarak bölgesel hegemonya planlarına karşı, başkent Ankara hiçbir şey yapmazsa ve seyirci kalırsa, o zaman tıpkı kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi, bölge halkının Trakya ve Paşaeli Müdafai Hukuk Cemiyeti’ni yeniden oluşturarak bir var olma savaşı vermesi kaçınılmaz görünmektedir. İstanbul’un ticaret merkezi olması ya da Yeni Bizans’ın merkezi olması gibi dıştan destekli emperyal planlar, Trakya halkının haklı var olma mücadelesini hiçbir zaman önlememelidir. Trakya Türkiye Cumhuriyetinin kopmaz bir parçası olarak Balkanlardaki Türk varlığının temsilcisi olarak varlığını önümüzdeki dönemde de sürdürecek ve Türkiye ile Balkanlar arasında tarihi bir köprü olarak, Türkiye’nin güvencesi olacaktır ama hiçbir emperyal ya da işbirlikçi güç, Trakya’yı mütareke İstanbul’unun arka bahçesi yapamayacaktır. İstanbul Belediyesinin de bu durumu bilerek hareket etmesinde ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından büyük yarar vardır.

MİLLİ KALKINMA DOSYASI /// Prof. Dr. Haluk Günuğur : Böyle bir girişim Montrö Sözleşmesi’nin sonu olur


Prof. Dr. Haluk Günuğur : Böyle bir girişim Montrö Sözleşmesi’nin sonu olur

LİNK : https://odatv.com/boyle-bir-girisim-montro-sozlesmesinin-sonu-olur-05012059.html

Nurzen Amuran sordu, Gedik Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Günuğur yanıtladı…

Odatv, 05.01.2020 08

Nurzen Amuran: Kamuoyunun gündeminden düşmeyen Kanal İstanbul Projesiyle ilgili 1595 sayfalık “ÇED raporu” kimseyi ikna edemedi. Sadece İstanbul için taşıdığı riskler yanında uluslararası hukuk açısından da pek çok soruyu beraberinde getiriyor. Bu hafta da boğazların uluslararası hukuk açısından önemini dile getirelim diyoruz. Konuğumuz Prof. Dr. Haluk Günuğur…

Uluslararası hukuk açısından Montrö Sözleşmesinin ne ifade ettiğini bir de sizden öğrenelim.

Haluk Günuğur: 20 Temmuz 1936 tarihli Montrö (Montreux) Boğazlar Sözleşmesi ile sadece İstanbul Boğazı değil aynı zamanda Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı da sözleşmeye dahil edilmiştir… Bilindiği gibi bu Sözleşme, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan (Lausanne) Barış Antlaşması’nın Boğazlarla ilgili statüsünü değiştirmiştir. Gerçekten, Lozan’a göre Boğazlar Bölgesine Türk askeri yerleştirilemiyor, buralarda tahkimat yapılamıyor, savunma tedbirleri alınamıyordu. Asıl sorun buydu. Yabancı askerler Boğazlar bölgesinden çıkarılmıştı ama bölgeye Türk askeri de sokulamıyordu. Hem Çanakkale Boğazı, hem Marmara Bölgesi, hem de İstanbul Boğazı silahsız, askersiz, savunmasız bırakılıyordu. Lozan statüsüne göre bu bölgede, hiçbir istihkâm, hiçbir topçu tesisi, hiçbir deniz üssü olmayacaktı.

Amuran: Bu durumda Boğazlar üzerinde egemenlik hakkımız yoktu, değil mi?

Günuğur: Elbette. Dokuz devlet temsilcisinden oluşan bir “Boğazlar Komisyonu” görev üstlenmişti. Bu Komisyonun başkanı gerçi Türk’tü ama Türkiye, dokuz üyeli komisyonda sadece bir oya sahipti. Kaldı ki, Boğazlardan savaş gemilerinin ve uçakların geçişini Türkiye denetleyemiyor, sadece Boğazlar Komisyonu bu yetkiyi kullanıyordu. Bu uygulama ile dediğiniz gibi bu statü, Türkiye’nin ulusal egemenliğiyle bağdaşmıyordu.

Amuran: Size göre Montrö Sözleşmesiyle nasıl bir güvence sağlandı?

Günuğur: 9 Kasım 1936 tarihinde yürürlüğe giren Montrö Sözleşmesi ile Türkiye’ye “mutlak egemenlik devri” yapıldı. Türkiye’nin bölgede silahlanması sağlandı. Türkiye, Montrö öncesinde Boğazlar Sözleşmesi’ni değiştirmek isterken, Birleşik Krallık’ın desteğini aldı ve Lozan’dan sonra bölgede “koşulların değiştiği” tezine dayandı. Haklıydı. Koşullar değişince anlaşmalar, sözleşmeler de değiştirilebilirdi. Bu ilkenin Uluslararası Hukukta yeri vardır. “Rebus Sic Stantibus” kuralı bunu öngörür.

Amuran: Türkiye Boğazların egemenliğini devralırken, Uluslararası boyutta hangi konularda sorumluluk üstlenmiştir?

Günuğur: Montrö Sözleşmesi 3 konuyu dengelemiştir. Bunlar aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası yükümlülüğü de olmuştur:

1. Türkiye’nin kendi ulusal güvenliği,

2. Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerin güvenliği,

3. Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin çıkarları.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Montrö Sözleşmesi son derece önemli olmuştur. Bu Sözleşme yapılmamış olsaydı, Türkiye büyük olasılıkla İkinci Dünya Savaşı’na girmek zorunda kalacaktı.

Amuran: Montrö, savaşın dışında kalmamızı nasıl sağladı?

Günuğur: Montrö olmasaydı;

– Savaşan tarafların Boğazlardan geçecek savaş ve ticaret gemileri engellenemeyecekti,

– Ayrıca, askerden arındırılmış statüdeki Boğazların her iki yakasındaki Türk toprakları, güvenlik açısından çok hassas bir konuma geleceğinden, Birleşik Krallık ve müttefikleri, Türkiye’yi savaşa sokmak için her türlü kışkırtma ve tahrik faaliyetlerini kolaylıkla uygulama imkânına sahip olacaklardı. Montrö ayrıca savaş yıllarında SSCB’ye yapılan askeri yardımların Boğazlardan geçmesini önlemiş ve bu yardımların Baltık denizinden yapılmasını zorunlu kılmıştır.

Amuran: Gerçekten bir “güvenlik mekanizması” oluşturması Montrö’nün en önemli özelliklerinden biri. Sözleşmenin içeriğine bakacak olursak, hangi düzenlemeler sizce çok önemli?

Günuğur: Montrö Sözleşmesi gemilerin geçiş düzeni bakımından son derece kapsamlı hükümleri öngörmüştür. Sözgelimi, savaş zamanında ve barış zamanında geçiş rejimleri farklıdır. Her iki durumda da ticaret gemileriyle; savaş gemilerinin geçiş koşulları da farklıdır. Savaş durumunda Türkiye’nin savaşan devlet olup olmaması da geçiş rejimini etkilemektedir. Türkiye savaşan devlet ise müttefiklerin ve düşmanların gemilerine tanınan geçiş koşulları da farklıdır. Karadeniz’de kıyısı olan, olmayan devletlerin savaş gemilerinin Karadeniz’de kalış süreleri, sayıları, tonajları ve ön bildirimleri de farklıdır. Türkiye’nin kendini “savaş tehdidi” altında hissetmesi durumundaki yetkileri de ayrıca düzenlenmiştir. Buna göre Türkiye, sözleşmenin 21. maddesine dayanarak, Boğazlardan geçişleri sınırlama ve hatta tamamen kaldırma yetkisine sahiptir. Montrö’de bu yetki Türkiye’ye uluslararası barış ve istikrar kriterlerine göre verilmiştir. Bu düzenlemede Türkiye’nin Bölgedeki rolü ve etkinliği de göz önüne alınmıştır.

Amuran: Ancak Montrö Sözleşmesi’nin süresi belliydi. Sanıyorum 20 yıl için yapılmıştı, değil mi?

Günuğur: Evet, Montrö Sözleşmesi 20 yıllık bir süre için yapılmıştı. Bu süre 1956’da dolmuştur. Bu tarihten 2 yıl önce ihbar etmek suretiyle sözleşmeyi tüm taraflar kendileri açısından fesh edebilecekti. Ancak bu hak hiçbir devlet tarafından kullanılmamıştır. Ayrıca her 5 yılda bir sözleşmenin kimi maddelerinin değiştirilmesi taraflarca istenebilecekti. Fesih hakkı kullanılmadığı gibi, madde değişiklikleri talebi de gelmediğinden, yaklaşık 84 yılını dolduran sözleşme ilk günkü gibi ayaktadır ve tüm âkit taraflar bu sözleşmenin arkasındadır.

Montrö Sözleşmesi’nin 29. maddesine göre, değişiklik önerileri Sözleşmenin 14 ve 18. maddelerinde yer alan ve geçecek gemilerin tonajı, Karadeniz’de kalış süreleri ve gemi sayıları ile geliş bildirim (ihbar) süreleri ile ilgili hükümleri kapsıyorsa, oybirliği ile değil, taraf ülkelerin ¾ çoğunluğu ile bu hükümler değiştirilir. Bu ¾’lük oranın içinde hem Türkiye kesinlikle olacak, hem de Karadeniz’e kıyıdaş devletlerin de ¾’ü bulunacaktır. Kısacası sözleşmenin hükümlerinin değiştirilmesi olanaksız değil, ama son derece zordur.

Amuran: Kamuoyunda tartışılan Kanal İstanbul Projesi Montrö Sözleşmesini nasıl etkiler?

Günuğur: Türkiye Cumhuriyeti topraklarında böyle bir kanalın açılması önünde hukuken bir engel olmamakla birlikte, böyle bir girişim Montrö Sözleşmesi’nin sonu olur. Diğer âkit taraflar yine uluslararası hukukta geçerli olan “Rebus Sic Stantibus” kuralını kullanarak sözleşmeden çekilebilirler. Bu durumda Montrö ile Türkiye’ye tanınan Boğazların ve Marmara denizinin kontrolü yetkisi Türkiye’nin elinden çıkar.

Amuran: Son derece riskli bir durumla karşılaşırız değil mi, sonuç ne olur?

Günuğur: Örneklerle anlatayım. Başta ABD olmak üzeri birçok büyük devletin savaş gemileri, herhangi bir tonaj limiti olmaksızın, ön bildirimde bulunmaksızın, Karadeniz’de kalış sürelerini ve geçecek gemi sayılarını kendileri belirleyerek gelip, Kanal’dan değil yine Boğazlardan geçerler…

Bu gemilerin, açılması düşünülen kanaldan geçmelerini zorlayacak bir “hukuki düzenleme”de olamaz. Türkiye de, kısıtlamasız geçen savaş gemilerine Çamlıca ve Bebek sırtlarından bakmak zorunda kalırlar… Bu konu savaş gemileri dışında, “ticaret gemileri” için de böyledir. Çünkü uluslararası hukukta ana kural “geçiş özgürlüğüdür”. Oysa Montrö bu özgürlük anlayışını “kontrollü özgürlük” kuralına bağlamıştır. Şimdi Kanal İstanbul ile Türkiye, elindeki bu “beka” boyutundaki yaşamsal kozu bir anlamda terk etmek gibi anlamsız bir girişime sürüklenmektedir. Tamam, da ne karşılığında?

Uluslararası ilişkiler çıkarlar üzerine kuruludur. Ne alındı ya da alınacak ki tek taraflı olarak bu hukuksal kozları elinizden çıkartıyorsunuz?

Amuran: Peki size göre kanalın açılışının amacı ne olabilir?

Günuğur: Amaç İstanbul Boğazı’ndaki trafiği azaltmak ise bu mümkün olmayacaktır. Bir yandan savaş gemilerini Kanaldan geçmeye zorlayamayacağınız gibi, ticaret gemilerini de zorlayamazsınız. Çünkü Boğazdan geçen tankerler ton başına 0.90 dolar öderken Kanal için düşünülen bedelin ton başına 5 dolar olduğu duyumları alınmıştır. Bu bedel önceki bedelin 5 katından fazladır. 50.000 tonluk bir gemi Boğazdan 45.000 dolara geçerken, aynı tonajda gemi kanaldan 250.000 dolara geçecektir. Bir geçişte 200.000 dolarda fazla para kaybetmeyi hangi nakliye firması kabul eder ki? Dolayısıyla kanal olsa bile gemiler yine Boğaz’ı seçeceklerdir. Ayrıca, Kanalın açılması bu bölgede yeni bir şehirleşme ve rant paylaşımı sağlayacaksa, bu konu “uluslararası hukukun konusu dışında” olduğu için ben buna yanıt vermek istemem. Konunun uzmanları değerlendirmeli. Sonuçta öngörülen geçiş bedelleri nedeniyle, geçiş için Kanal yerine yine Boğaz’a yönelecek gemiler Boğaz trafiğini azaltmayacaktır.

Amuran: Sadece İstanbul Boğazını değerlendirdik. Oysa Montrö Sözleşmesinde geçiş düzeni sadece İstanbul Boğazını değil Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazını da kapsıyor, değil mi?

Günuğur: Elbette, bu gerçek unutulmamalıdır. İstanbul Boğazı Möntrö Sözleşmesi’nde öngörülen 3 unsurun sadece biridir. Sözleşmede geçiş hükümleri; dediğiniz gibi İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı geçiş düzenini kapsıyor. Bu paketten herhangi bir unsur çekilip çıkartılamaz. Yani, artık uluslararası hukukun parçası olan bu “Paket delinemez”… Kanal ile birlikte Montrö’nün yürürlükte olacağını varsayarsak (ki bence bu olamaz) Karadeniz’den gelen bir gemi Kanal İstanbul’dan geçip Marmara Denizi’ne inse bile bu denizi ve Çanakkale Boğazını hangi hukuksal statüye göre geçecek sorusu akla gelecektir. Boğazı kullanmayan bir gemi Marmara Denizi’nde seyrederken Montrö paketini delmiş olacaktır.

Bu durum Akdeniz’den gelen gemiler için de aynıdır. Önce Çanakkale Boğazını ve Marmara Denizi’ni Montrö’ye göre geçen bir gemi (ticaret veya savaş) Kanal İstanbul’u kullanarak Karadeniz’e çıkmaya mecbur bırakılamaz. Uluslararası hukuka göre burada “takdir yetkisi” gemi kaptanına aittir. Kaptan sembolik geçiş ücreti ödeyerek, üstelik “Boğaz ve yalı manzaralı” geçiş varken, neden Kanaldan paralı geçişi seçsin ki?

Amuran: Eğer Montrö uygulanamaz hale gelirse, Karadeniz’e geçmek isteyen tüm ülkelerin gemileri ihbar süresine bakmadan istedikleri kadar Karadeniz’de kalabilme olanağını bulacaklardır. Bu durum bütün ülkelerin işine gelir ama en çok hangi ülkenin işine gelir sizce?

Günuğur: Bundan da en çok ABD yararlanacaktır. Karadeniz’e “uçak gemisi, su altından gizlice denizaltı” dahi sokabilecek, Karadeniz’de deniz üssü kurabilecektir. O nedenle belki de bu proje bir anlamda aslında “ABD Rüyası”dır. Eğer öyle ise ve Rusya da sonuçta böyle düşünüyorsa, bu durum Rusya açısından bir CASUS BELLİ (Savaş nedeni) olabilir. Kime karşı? Tabii ki Türkiye ve ABD’ye karşı… Bundan da en çok Türkiye zarar görür. Yetkililerin bunu düşünmesi gerekir…

Amuran: Montrö bize önemli yetkiler tanımış ancak 19 Aralık günü Cumhurbaşkanı Cenevre’de “Montrö’de bize tanınan bir hak yok. Gemiler Boğazlardan istedikleri gibi gelip geçiyorlar. Öyle bir durum var” demişti.

Günuğur: Hayır! Öyle bir durum yok. Kontrol mekanizması Türkiye’nin elindedir. Şöyle ki: Savaş gemilerinin geçişi en az 15 gün önceden Türkiye’ye bildirilmelidir. Bu geçiş gemi sayıları ve tonajları bakımından sınırlıdır. Boğazlar üzerinde savaş uçaklarının uçmasının kesinlikle yasak olması yanında, savaş gemileri ancak gündüz geçebilirler. Denizaltılar ise ancak su yüzünden geçmelidir. Uçak gemileri ise hiç geçemez. Kıyıdaş olmayan devlet gemileri Karadeniz’de 21 günden fazla kalamaz. Bu gemilerin toplam tonajı 45.000’i geçemez. Bunlar kontrol değilse nedir?

Montrö varken Karadeniz’de kıyısı olsun olmasın hiçbir gemi öyle elini kolunu sallayarak Boğazlardan geçemez. Dolayısıyla, savaş ve ticaret gemilerinin geçişi tamamen Türkiye’nin kontrolü altındadır.

Bu hukuksal tablo karşısında Cumhurbaşkanının belki de ABD’nin “hayali” olan Kanal İstanbul sadece “hoş bir hayal ya da seda” olarak kalmalı ve asla uygulamaya geçirilmemelidir. Öyle ya, boşuna dememiş üstat; “Bâki kalan boş kubbede hoş bir seda imiş…” Öyle kalsın…

……………………………………………………..

……………………………………………………. (Söyleşinin gerisi Libya’ya asker göstermekle ilgili)

Amuran: . . . . Çok teşekkürler.

Günuğur: Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Odatv.com

DİN & DİYANET DOSYASI /// İŞTE DİN ADAMI BUDUR .!!! Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve söyledikleri


İŞTE DİN ADAMI BUDUR.!!! Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu ve söyledikleri –

1. İslam dini dünyada yaşansın diye gönderildi, ahirette değil. Yani dünyayı terk et, hiçbir şey yapma, ahirette kazanırsın mesajını vermiyor. Müslümanlar dünya-ahiret dengesini yitirdiler.

2. Biz Müslümanlığı sadece inanma ve namaz, oruç, hac gibi belli ritüelleri yerine getirme olarak algıladığımız sürece bu mahçup edici durum devam edecektir.

3. Ortadoğu toplumları barut fıçısı gibi. Birbirlerine duydukları öfkeyi mezhep, din duyarlılığı veya öteki üzerinden dile getiriyor, onlar üzerinden kimlikler şekilleniyor. Toplum olarak ayrıştığımız, artık birbirimize öfke duyduğumuz doğrudur. Bunlar sosyal birlik beraberliğimiz açısından alarm noktalarıdır.

4. Serbest pazar mantığıyla fetva arayan, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler kapladı ortalığı. İslam âlimlerinin içinde yaşadığı hayatla ve gerçekliklerle bağı koptu. Üçüncü, beşinci asırda yazılan kitaplardaki bilgileri tekrar ederek insanlara dini anlattığımızı düşünemeyiz. 50 küsur İslam ülkesi var, paramparçayız.

5. İslam barış dinidir diyoruz ama kimseyi inandıramıyoruz, çünkü birçok yerde Müslümanlar birbirinin boğazını sıkıyor. Birbirinin Müslümanlığını beğenmez oldular, birbirini itham ve tekfir ederek sürekli camdan aşağı atmakla meşguller.

6. Her şeyin altüst olduğu, fırsat eşitliğinin olmadığı, işgaller altında umutların tükendiği, siyasal katılımın olmadığı toplumda sadece din anlatarak insanları mutlu edemeyiz.

İslam dünyası acilen bilgi, çalışma, üretme, temizlik, sosyal barış, sosyal adalet, insan hakları, kadın hakları, çevre, özgürlükler, ötekinin hakkı gibi temel konularda zihnini durultmak ve bu konularda mesafe almak zorunda. İslamiyette ibadet sadece kıldığımız namaz değildir. İnsanlığa, dünyanın imarına, sulha, barışa hizmet eden her davranış ibadettir.

7. Gönlüm isterdi ki, evrensel ilâhî din olan İslam’ın günümüz uleması dünyada kanıksadığımız bunca eşitsizlik, sömürü, adaletsizlik, güçlü ve egemenin oldu bittileri karşısında hakkın sesi olsun, her türlü ayırımcılığa karşı çıksın, bizlere hepimizin Âdem’in çocukları kardeşler olduğumuzu, insan olarak eşit ve değerli olduğumuzu, insanca bir hayatın hepimizin temel hakkı olduğunu hatırlatsın.

Ama öyle olmadı ve olmuyor. Olup bitene eleştirel baktığımızda bunu açıkça görüyoruz.

8.Bugün birçok dini cemaat birer ekonomik sektöre dönüştü. Unutmamalı, Türkiye’de dini gruplar kamusal alana sirayet etmeye başladığı, kapalı ve kayıt dışı olup kendilerine göre dini eğitim vermeye başlarsa sorun büyür, FETÖ’deki gibi. Ülke benzeri oluşumlara gebe demektir.

9. Dini cemaat ve tarikatlar siyaset, kamusal alan, yaygın din eğitimi ve ticaretten elini çekip kendi asli ve sivil hizmet alanlarına çekilmezse, kayıt dışılıktan çıkıp şeffaf ve denetlenebilir olmazsa yeni maceralar yaşamamız kaçınılmaz görünüyor.

10. Din artık melankoli ve gözyaşı olarak sunuluyor ve algılanıyor. Böyle bir din anlayışı sizi dünya sahnesinde yukarı çeker mi? Hazreti Muhammed’in hayatını öyle bir anlatıyorlar ki, öyle bir hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün değil. Bugün İslam dinini gizemli, esrarengiz bir din olarak sunanlar, asılsız kutsallıklar üretenler aslında kendi din ticaretleri için müşteri artırımı peşindeler.

11. “Din, acı, gözyaşı, melankoli ve menkıbedir” dedik. Ya geçmişe özlemle ya da bir kurtarıcı bekleyerek vakit geçiriyoruz. Bireyi ve birey bilincini, birey sorumluluğunu yok ettik.

Başımıza geleni de hep “ya Allah’ın gazabı ya da ötekinin kötülüğü” diye anlattık. “Sen sadece dua et, hatta en etkili ve gizemli duayı ve zamanı bul yeter, bunlardan kurtulursun” diyerek piyangocu bir anlayışı besledik. Halkı böyle besleyince onlar da buna uygun hoca tipi istemeye başladı.

12. Böyle bir dini anlayışın, çocuklarımız, torunlarımız tarafından nasıl karşılanacağından emin değilim. Artık yavaş yavaş yol ayrımına geliyoruz. Çocuklarımız, torunlarımız sorguluyor, görüyor, biliyor.

Bireyin olmadığı, kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce gibi temel değerlerin yeterince gelişmediği, sadece melankoli, sadece menkıbe, gözyaşı, ötekileştirme ve öfkenin yer aldığı bir din anlatımı İslamofobi’yi mahallemize indirecektir. Bizim çocuklarımız, torunlarımız da büyük sorular soracaktır.

13. Bizim din anlayışımız sığlaştı. Dindarlığı dar bir alana hapsettik. Müslümanlar şeklen dindarlaştıkça, dünyevileşmesi de artıyor. İslam, seccadeni ser ibadetle ömrünü geçir demiyor. Düşünce, bilgi, yararlı iş, temizlik, haklının ve mağdurun yanında olma, iyiliği destekleyip kötülüğü önleme, insanı insan olduğu için sevme hepsi ibadettir. Sadaka ve iane kültürüyle ya da retorikle bunları sağlayamayız.

14. Kuran’ı Kerim ile aramız açıldı. Kuran’ı Kerim’in bize verdiği öğütlere kulak tıkadık ve kendi yanlışlarımıza kendimiz fetva vermeye başladık.

Eski Diyanet İşleri Başkanı
Prof. Dr. Ali Bardakoğlu –

ABHAZ-ÇERKES-ÇEÇEN DOSYASI /// Prof. Dr. ZAZA TSURTSUMİA : ÇERKES VE ABHAZLARIN OSMANLI TOPRAKLARINA SÜRGÜNÜ


Prof. Dr. ZAZA TSURTSUMİA : ÇERKES VE ABHAZLARIN OSMANLI TOPRAKLARINA SÜRGÜNÜ

Osmanlı Devletinde Kafkas Diyasporasının ortaya çıkışı, Rusya Çarlığının Kafkaslar’da 19. yüzyılda güçlenmesi ve Kafkas dağlıların ulusal bağımsızlık ve özgürlükleri için mücadeleleriyle bağlantılıdır. Kafkas dağlıları, Osmanlı Devletince, Rusya’ya karşı mücadelelerinde desteklenmişlerdi. Rusya’nın Kartli-Kakheti Krallığını ele geçirmesini takiben, 19.yüzılın başından beri Osmanlı Devletinin dış politikasında Kafkaslar belirleyici rolü oynamaya başlamıştır.

ÇERKES DİYASPORASI

Kuzey Kafkas halkları, Çerkesler, Abazalar ve diğer Kuzey Kafkas halkları Osmanlı Devletinin egemenliğini kabul etmemişler ve yalnızca, Osmanlı Devletinin bağlısı Kırım Hanlığı ile siyasi ilişkilerde bulunmuşlardır. (1, 162). Rusya’nın Kafkaslara ilerlemesi, Batı Kafkaslar’daki etkisi zayıf olan Osmanlı Devletini rahatsız etmişti. Osmanlı Devletinin Çerkeslerle ilişkileri ve İslam dininin Çerkesler arasında tebliği geleneksel olarak Kırım Hanlığının bir vazifesiydi fakat Rusya’nın Kırım Hanlığına yaptığı saldırıları sonucu Rusya’nın Güneye ilerleyişini püskürmek amacıyla Osmanlı Devleti, Anapa Kalesini güçlendirmeye karar verdi. 1780-84 yılları arasında, Osmanlı– etnik bir Gürcü olan – Ferah Ali Paşa, takviye edilen Anapa Kalesini bir üsse ve Rusya’ya karşı mücadele eden Kuzeybatı Kafkas kabileleri için bir sığınağa dönüştürdü. (2. 51) Ferah Ali Paşa Anadolu’nun Sivas, Sinop, Amasya ve Tokat illerinden 10.000 kadar asker getirdi ki bunların bir çoğu dağlı kadınlarla evlendiler ve bölgeye yerleştiler. Bu durum, Rusya karşıtı daimi gücün oluşması için ileri safhayı hazırlayacaktı. 1785’de Ferah Ali Paşa’nın vefatının ardından yerine Acaralı bir Gürcü olan Bijanoğlu Ali Paşa atandı. (3, 321) Osmanlı Devletinin niyeti, Çerkes ve Abaza aristokrasisi arasında İslam dinin yayılmasını Anapa üzerinden teşvik etmek ve Osmanlı Devletinin gücünü ve manevi otoritesini dağlılara göstermekti. Osmanlılar, Çerkesler arasında etkilerini genişletiyorlardı fakat 16. Yüzyıldan dan beri Rusya ile yakın ilişki içerisinde bulunan Kabardinleri kazanamadılar. (4, 99-100)

19. Yüzyıldan beri Rusya Çarlığı Kuzey Kafkaslara ateş ve kılıç zoruyla diz çöktürmeye çalışmakta ve yerel halkların direnişlerini şiddetle bastırmaktaydı. Çerkesler, Rus ordularıyla eşit olmadıkları savaşlarda cansiperane bir şekilde mücadele ettilerse de mevzilerinden çekilmek zorunda kaldılar. Böyle bir durumda, Rusya, direnen Kafkas dağlıların Osmanlı Devletine kitlesel sürgününü planlamıştı. Rusya ve Osmanlı devletlerinin her ikisi de Kuzey Kafkas nüfusunun Osmanlı Devletine göçürülmesiyle ilgilenmekteydiler.

Osmanlı Devleti, askeri gücünü göçürülecek Çerkeslerin insan gücüyle beslemek istiyordu. Osmanlı Devleti, iç sorunlarını çözmek amacıyla komşu ülkelerden Müslüman nüfusun göçürülmesinden faydalanıyordu. Bu şartlar altında, Osmanlı Devleti gizlice Rusya ile anlaştı. 9 Mayıs 1857 tarihinde Osmanlı idaresi, Muhacirler için mülkiyet güvence garantisinin bizzat Sultan olduğunı açıklayarak, muhaceretle ilgili özel bir yasayı kabul etti. Bu yasa, muhacirlere toprak vergisinden muafiyeti yanı sıra askerlik görevinden – göç tarihlerinden itibaren 12 yıl boyunca – hariç tutulmalarını garanti etmekteydi. “Muhacir İskan Komisyonu” kurularak kafkasyalıların muhaceratın Osmanlı Devleti’nin yüksek bir düzeyde tasarlanmış bir plan olduğunu ortaya çıkmıştır. (8, 524)
1859’den beri Osmanlı idaresi, Rusya ile yoğun müzakereler içerisindeydi ve sonunda, ilk etapta 50.000 muhacirin kabul edilmesi üzerine anlaştılar. Osmanlı Devleti, muhacir Çerkesleri, Rusya sınırları yakınlarına yerleştirmemeye söz vermişti. 1860 yılında, Başkanlığını – kendisi de bir Çerkes olan – Trabzon Valisi Hafız Paşa’nın yaptığı özel bir “Muhacir Komisyonu” kuruldu. Sonraları, bu Komisyon, İçişleri Bakanlığı şemsiyesi altında hareket edecekti. Komisyonun görevleri arasında Muhacirlerin Osmanlı limanlarına varışlarının kontrolü, Muhacirlerin yerinde kayıtları ve ikamet yerlerine ulaştırılmaları bulunmaktaydı. (12, 106)

1864 yılında, Kafkas dağlılarının Osmanlı Devletine – Muhaceret adıyla bilinen – kütlesel sürgünlerine yol açan Rusya Çarlığının Kuzey Kafkasları itaat alına alma süreci sona ermişti.

1859-64 yılları arasında, Kuzey Kafkaslılar deniz yoluyla Trabzon, Samsun, İstanbul, Varna ve Burgaz gibi Osmanlı Devletinin Karadeniz limanlarına varmaktaydılar. Pek çoğu yolculuk esnasında vefat etmekteydi. Karaya çıkanlar ise açlık ve hastalıklarla mücadele etmek zorunda kalıyorlardı. 1864 yılında Rusya Trabzon Konsolos- luğundan Kafkas Ordusu Kumandanı General Kartsov’a gönderilen mektuba göre 70.000 Çerkes, o dönemde Osmanlı içerisinde olan Batum’da Osmanlı İmpara- torluğu’nun iç bölgelerinde gitmek üzere toplanmıştı. Her gün ortalama 7 kişi, açlık ve hastalık nedeniyle ölmekteydi. Trajedinin boyutlarını anlamak için, Trabzon’da ölen yaklaşık 19.000 insana bakmak yeterli olacaktır. Trabzon’da kalan Çerkesler’den her gün 200 kişi ölmekteydi. Benzeri haller, Varna ve İstanbul’a gönderilen Çerkesler için de geçerliydi. Sağ kalan Çerkesler ise Osmanlı idarecilerince, Osmanlı Devletinin problemli alanlarına yerleştirilmekteydiler; Bulgaristan’da, Sırbistan’da, Arnavutluk’ta, Suriye ve Irak’ta Hıristiyan Slavlar ve Müslüman Araplar arasına. (3, 529)

Rusya Çarlığı ordusunda General rütbesinde görev yapmış ve daha sonra Osmanlı Devletine göç ederek Paşa olmuş olan Musa KUNDUHOV’a göre; Çeçenler, Osmanlı Devletine göç etmeye karar vererek kendisinden hangi yolla gidebileceklerine dair tavsiye istemişlerdi. KUNDUHOV, Gürcistan üzerinden kara yoluyla gitmeyi tavsiye etti. 3.000 kadar Çeçen aile, tavsiyesine uyarak 1865 Mayıs ayında Gürcistan üzerinden Osmanlı Devletine hicret ettiler (5, 67-70). Çerkes muhaceretinin oranı, bu zaman için görülmemiş büyük boyutlara ve sürgün edilen insanlar arasında yüksek sayıda kayba ve acıya neden olmuştu. Binlerce insan Osmanlı gemilerini beklemekteydi Karadeniz kıyısında, açık havada, vatanlarından uzaklarda. Muhacirlerden daha fazla para alabilmek için gemi kaptanları, daha da fazla insan alıyorlardı gemilere. Güvenlik ve sağlık normlarının ihlalinin yanı sıra aşırı dolu gemiler bazen batıyorlardı ki Karadeniz binlerce Çerkes’e mezar oluyordu. Salgın hastalıkları önlemek adına hasta insanlar denize atılmaktaydılar. 1864 Mayısında, Rusya’nın Trabzon Konsolosluğuna göre, 30.000 insan deniz yolcuğunda ölmüştü. 1865’e kadar Trabzon’a ulaşan Çerkes muhacirlerin toplam sayısı yaklaşık 500.000 olmuştu. (6, 61-62)

Çerkeslerin Osmanlı İmparatorluğu’na sürgünün yanında Rusya’nın yine onlarla ilgili bir başka büyük projesi da vardı. KUNDUHOV’a göre, Rusya idaresinden yetkili şahıslar bizzat kendisiyle Kafkas dağlıların lideri Gazi Muhammed ile Çerkeslerin, Afganistan sınırı yakınına nakledilmelerini görüşmüşlerdi. Rusya’nın, Afganistan sınırında, Rusya’nın himayesinde olmak üzere Çerkesler eliyle devlet kurma hayali vardı. Bu sayede, Rusya’, İngiliz yayılmacılığının önünü kesmek arzusundaydı. Kuzey Kafkas liderliği bu öneriyi reddetti. (5, 12) Sürgünün yıkıcı sonuçları, yeni muhaceret dalgalarının önünü kesti. Tanıklık hikayeleri ve Osmanlı Devletinden gelen mesajlar sayesinde insanlar, Osmanlı Devletindeki soydaşlarının trajedisinden haberdar olmaktaydılar. Bu nedenle, Kabardinler göçürülmeyi reddettiler. (7, 134)

Umutsuz Çerkesler, Osmanlı Devletinden vatanlarına geri dönmeye çalışmaktaydılar. 1872’de, İstanbulda Rus Elçisi Graf İgnatiyev Rusya Dış İşleri Bakanlığına, yaklaşık 9.000 ailenin Osmanlı Devletindeki katlanılmaz yaşam şartları ve açlık nedeniyle Kafkaslara geri dönmeyi talep ettiklerini bildirmektedir. Geri dönmeyi talep eden Çerkesler’in sayısındaki artış, vatanlarına geri dönmek isteyen Çerkeslere karşı Osmanlı idaresini sert tedbirler almaya itti. Hem Osmanlı hem de yabancı gemilerinin, özel bir izin almaksızın bir tane bile Çerkesi götürmeleri yasaklandı. (7, 198)

Buna rağmen, az sayıda da olsa Çerkesler vatanlarına farklı yollardan – riskli ve gizlice – dönmeyi başardılar. Fakat bu çok nadiren olabilmekteydi.

Rusya idaresi Çerkesleri vatanlarından çıkartmakla yetinmeyerek Osmanlı Devleti içerisinde yerleştirilmelerine de müdahil oldu. 2 Mart 1878 tarihinde, Rusya ve Osmanlı arasında yapılan anlaşmaya göre, Balkanlar’da Rusya sınırına yerleştirilen Çerkeslerin iç bölgelere yerleştirilmelerinin sorumluluğu Osmanlı tarafına yüklenmekteydi. Bu anlaşma uyarınca, Çerkesler ikinci defa Osmanlı Devletinde yerleştirildiler; bu defa Asya tarafında.

1859-79 arasında Osmanlı İmparatorluğu’na sürgün edilen Kuzey Kafkaslıların toplam sayısının saptanmasında, Prof. Kemal KARPAT’a göre 1,5 milyon Kuzey Kafkaslı muhacir (ki çoğunluğu Çerkes) sürülmüştür. Bunların yarım milyonu, yolda veya varışlarından birkaç hafta sonra açılk ve hastalıktan ölmüştür. (9, 69) Diğer araştırmacılar da bu rakamları doğrulamaktadırlar. (10, 49)

Muhacirlerin çoğunluğu Kuzeybatı Kafkaslılardı – Çerkesler, Ubıhlar, Abazalar ve Abhazlar (Apsua). Dağistanlılar, Çeçenler ve İnguşlar ise daha az sayıda sürülmüşlerdir. Bugün, Kuzey Kafkaslı muhacirlerin torunları – Osmanlı Devletinin mirasçısı olan Türkiye’nin Marmara, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde yaşamaktadır. Kuzey Kafkas kökenli Türk vatandaşları, Devletin idari e askeri kurumlarında önemli makamları işgal etmektedirler. Pek çoğu, tanınan toplumsal ve kültürel figürlerdir. Türkiye’de çok sayıda Kuzey Kafkas (Çerkes, Abhaz, Osetin, Çeçen, Dağistanlı) derneği, vakfı ve kültür-eğitim kurumu faaliyet göstermektedir. Türkiye’nin Kuzey Kafkas Diyasporası, ulusal etnik kültür ve geleneklerin korunmasına büyük önem atfetmektedir; Diyaspora temsilcilerinin tarihi anayurtlarıyla geniş ilişkileri vardır – Rusya Federasyonu içerisindeki Kuzey Kafkas cumhuriyetler, ayrıca Abhaz kökenli Türk vatandaşlarının da Abhazya ile yakın ilişkileri vardır ki Abhazya Parlamentosunda iki Türkiyeli Abhaz yer almaktadır. Türkiye’deki Abhaz Diyasporası, Abhazya’da ticari-iktisadi ve kültür-eğitim projeleri yürütmektedir. En kalabalık Kuzey Kafkas Diyasporasına Türkiye’de bulunmakla birlikte Orta Doğu ülkelerinde de çok sayıda Çerkes ve Çeçen topluluğuna rastla
nabilmektedir . 19. Yüzyılda da Osmanlı Devletinin bir parçası olan Suriye ve Ürdün’de çok sayıda Kafkasyalı göömenler yerleştirilmiş. Halen Yaklaşık 30.000 Çerkes, Suriye’de yaşamaktadır. Ürdün’e gelince, Çerkes nüfusu yaklaşık 50.000 iken Çeçen nüfusu ise 10.000 kadardır. Ürdün’ün ve özellikle başkent Amman’ın Çerkes nüfusu, Ürdün’ün bağımsızlığını kazanmasında önemli rol oynamıştır. 1950’de Çerkes kökenli Said Paşa el-Mufti, Ürdün’de Başbakan oldu. Dört defa Ürdün’de başbakanlık yaptı. Çerkeslerin ve Çeçenlerin kendi kotaları vardır Parlamentoda ve Hükümette. Geleneksel olarak, Ürdün Kraliyet Ailesinin özel muhafızları da Kafkas kökenlidir. (11, 59-60)

Çerkes Diyasporası bir etnik azınlık olmasına rağmen, yaşadıkları ülkenin medeni-siyasi hayatına en iyi şekilde entegre olmakla ünlüdürler. Bu bakış açısından, İsrail’de yaşayan Çerkesler örneği çok ilginçtir. Çerkesler, İsrail’in Reyhanlı ve Kfar-Kama kasabalarında yaşamaktadırlar. Bu insanlar, vatandaşı oldukları İsrail’in sadık ve tanınmış mensuplarıdır ve İsrail Devletinin kalkınmasına ve inşasına katkıları gereğince takdir edilmektedir. İsrail Silahlı Kuvvetlerinde pek çok etnik azınlık yer almazken Çerkesler orduda başarılı asker ve subaylar olarak biliniyor. İsrailli Çerkeslerin komşuları Ürdün’deki Çerkesler de Ürdün Kralına sadakatle bağlıdırlar. Aynı zamanda, Diyaspora Çerkesleri tarihi anayurtlarıyla ilişkilerini geliştirmeye çabalamaktadır. Çerkes etnik-kültürel bilincine sahiptirler, birbirlerinin kabile isimlerini bilirler ve Çerkes çevreleri içerisindeki spesifik, ahlaki-etik prensiplerine sadıktırlar.

Osmanlı Devletine sürülen Çerkesler, askerlik görevine düşkündüler. Sultan’ın idaresi onları bu yönde teşvik etmiştir ve Çerkesler de kamu hizmetlerinde öneli mevkileri işgal ede gelmişlerdir. Çerkesler, Sultan’ın süvari bölüğünü ve özel muhafızlarını oluşturmaktaydılar.

Osmanlı Devletinde 1908’de gerçekleşen devriminin bir sonucu olarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti liderleri, ikinci meşrutiyet dönemi olarak bilinen 1908-1918 dönemi arasında devlet yönetiminehakim oldular. İttihat ve Terakki Cemiyet’in liderleri Enverç Talat ve Cemal, Kuzey Kafkaslar’da Osmanlı Devletinin himayesinde İslami Devlet kurma düşüncesini akılda tutarak, Çerkeslerin ulusal kimliğinin canlanmasını desteklemekteydiler. 1908’de meşhur Çerkes asıllı Fuat Paşa, Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyetini kurdu; iktidar partisinin, ordunun, sivil ve kültürel temsilcisi Çerkes liderliği temsil edilmekteydi. Cemiyet, Çerkes Alfabesini icat ederek çerkesçe kitaplar yayınladı. İstanbul’da ‘Çerkes Okulu’ açıldı. Osmanlı Çerkesleri, Enver Paşa tarafından desteklenen ‘Kafkasya İstiklal Komitesini’ kurmuşlardır. Komite, Kuzey Kafkaslar’daki Çerkeslerin ulusal bağımsızlık hareketi için Avrupa devletlerinden destek alabilmek amacıyla girişimde bulunmuştur. (11, 44,46)
Çerkesler, 1919-1923 arasında Mustafa Kemal ATATÜRK önderliği yaptığı ulusal kurtuluş mücadelesine aktif bir şekilde katılmışlardır. Abhaz asıllı Rauf ORBAY 12 Temmuz 1922- 4 Ağustos 1923 arasında Türkiye başbakanlık görevinde bulunmuştur.
1951’de İstanbul’da ‘Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği’ kuruldu ki bunu ileriki yıllarda Çerkeslere ait başka kültür-eğitim dernek ve vakıflarının kurulması takip etti. 1992 yılında, Gürcistan’ın Abhazya bölgesinde silahlı çatışmaların başlangıcında, Türkiye’deki Abhaz-Çerkes diyasporası Gürcistan’a karşı protestolar düzenledi; Bu gelişmeler 1992 yılında İstanbul’da “Kafkas-Abhazya Dayanışma Komitesinin” kurulmasına yol açtı.1995’de “Kafkas Vakfı” kuruldu. İkafkas Vakfı’ Türkiye’nin yanı sıra Kuzey Kafkasya halkları arasında bilgilendirme, kültür-eğitim ve hayır işlerinde bulunmaktadır. Çeçen Savaşı esnasında, Türkiye ve Orta Doğu ülkelerinde “Çeçen Komiteleri” ortaya çıktı. ‘Çeçen Komiteleri’ Çeçen direnişöileri desteklemek için mali yardım toplamaktaydılar. Türkiye’nin Abhaz-Çerkes diyasporasının koordinatörlüğü yapan “Kafkas Dernekleri Federasyonu” Türkiye’de faaliyet gösteren Abhaz-Çerkes dernekleri kültür-hayır kurumunu bir araya getirmektedir.

Türkiye Cumhuriyetindeki Kuzey Kafkaslıların kesin sayısını saptarken, 1965 yılındaki nüfus sayımında, vatandaşların etnik aidiyeti anadillerine göre belirleyen verilere dikkat edilmelidir. Bu veriye göre, 1965 yılında, Türkiye Cumhuriyetinde 125,768 kişi “Çerkesçeyi” anadilleri olarak beyan etmiştir.

ABHAZLARIN MUHACERETİ

1864 yılında Rusya, eski Gürcistan krallığının bölgelerin özgürlükleri kaldırılması süreci içerisinde Abhazya Prensliğini da ortadan kaldırarak Prens Mihail Şervaşidze Rusya’ya sürgün etti. Abhazya, Sohum Askeri Dairesi’ne dönüştürüldü ve Kutaisi Genel Valiliğine bağlandı. Rus askeri idaresinin Abhazların geleneksel yaşam tarzına müdahil olması, halk arasında kitlesel memnuniyetsizliğe neden oldu ve nihayet 1866 Temmuzunda bir ayaklanma baş gösterdi. Çarlık ivedilikle Abhazya’ya askeri birlikler yollayarak Ağustos’ta ayaklanmayı bastırdılar. Liderler ve aktif katılımcılar şiddetle cezalandırıldı.

1866 yıl ayaklanmasından sonra, Abhazların Osmanlı Devletine sürülmesi planı uygulanmaya başlandı. 27 Ekim 1866 tarihinde, Kutaisi Genel Valisi SVYATOPOLK-MİRSKİ, Kafkas Dağlı Halkları Daire Başkanı D. STAROSELSKİ’ye hitaben şöyle yazıyordu: “Sohum Askeri Dairesi’nden kaynaklanabilecek tehditleri bertaraf etmenin tek bir yolu vardır o da Abhaza nüfusunu tümü ile Türkiye’ye sürmektir”. (13, 21) Rus yöneticileri, Abhazların sürgününü Gürcistan ve genelde Kafkasya işgalinin son noktası olarak görüyorlardı. Ruslara göre, Abhazya’daki Müslüman nüfusun azaltılması Rusya’nın bölgede güçlenmesi demekti.

Kafkasya Genel Valisi Büyğk Prens MİHAİL ROMANOV’a göre çoğunlukla Rus yönetime karşı isyankar olan Abhazların Rusya Çarlığı sınırlarından uzak yerlerde tutulmaları gerekiyordu. ROMANOV, muhacirlerin geri dönme ihtimallerini de ortadan kaldırmayı özel bir karara bağlanmasını emrediyordu. (14, 284-285).

1866 Kasımında Rusya İmparatoru II.Aleksandr, Abhaz nüfusunun Osmanlı Devletine ilk fırsatta sürülmesini onayladı. Çarın onayını alır almaz Mihail ROMANOV, Kafkas Ordusu Kumandanı General A. KARTSOV’a emri verdi, karar ivedilikle uygulanacaktı. (13, 19) Rus idaresi, sürülecek nüfus miktarını çoktan belirlemişti. 4.500 Abhaz ailesini sürmeyi planlamışlardı. Diğer yandan, Osmanlı Devleti 4.000 aileyi kabul etmeye hazırdı. Rusya, Abhaz Sürgünüyle ilgili olarak Osmanlı ile anlaşmaya varmıştı. Rusalr Osmanlı yönetimi ile Muhacirleri Rusya sınırlarına yakın yerlere yerleştirilmemeleri hususunda da uzlaşmışlardı. (14, 284)

Osmanlı idaresinin onayının ardından, Kafkasya Genel Valisi MİHAİL ROMANOV, Nisan ayı sonu itibariyle sürgün sürecinin başlatılması emrini verdi. Rus Askeri birlikler Sohum’u başta olmak üzere Abhazya’ya sevk edildiler. Sürgünün başlamasından önce, 6 Nisan 1867 tarihinde, ilk Muhacir akını, (49 aile, 218 kişi) o Batum’a ulaştı.

1867 Nisanın sonunda, büyük Muhaceret süreci başlamıştı. Dönemin belgelerinden açıkça anlaşılabileceği gibi Abhaz sürgününün nedenlerinde Rus baskısı ve askeri güçü vardı. 31 Mart 1867 tarihindeki imparatora gönderdiği mektubunda Genel Vali MİHAİL ROMANOV, Biçvinta sakinlerinin sürgüne karşı olduklarını yazıyordu. Abhazlar kalabilmek için Hıristiyanlığa bile geçiyorlardı. (14, 288) Tiflis’te çıkan Gürcü “Droeba” gazetesi, Abhazya’daki durumu şöyle betimliyordu: “Abhazlar çok üzgün… Tsebeldalılar, Dalililer, Guplılar gittiler. Abjuva ilçesinden pek çoğu gitti. Çiloulular ve Cgerdalılar evlerinden zorla çıkartıldılar. Aslında gitmek istemiyorlardı. Abhazlar, Osmanlı Devletine sürgün edilmektense Rusya idaresinde yaşamanın daha iyi olacağını babacan bir tavırla anlatan ve anayurdunda kalmalarına yardımcı olan Bzip İlçesi yöneticisi Binbaşı Dimitri ÇAVÇAVADZE’ye çok teşekkür ediyorlardı”. (15, 1) Rusya, Abhazya’daki toprak mülkiyetinin çoğunluğunu Rus kolonizasyonu için ele geçirmek istiyordu. (14, 279-280) Abhaz aristokrasisi ise bağımlı köylüleri Osman Devletine beraberinde götürmeyi ve böylece derebeylikten kaynaklanan alışılagelen ayrıcalıkları korumaya özen gösteriyordu. 16 Mart 1867 tarihinde, Sohum Askeri Dairesinin kumandanı Generali M. TOLSTOY, Kutaisi Genel Valisine yazdığı mektubunda yaklaşık 40 Tsebeldalı soylunun beraberlerindeki köylü ailelerle birlikte Osmanlı Devletine göç etmeyi kabul ettiklerini yazıyordu. (13, 1) 1867 Haziranının başında, sürgün süreci sona ermişti. Osmanlı idaresi, Rusya ile anlaşıldığı gibi, Abhaz Muhacirleri Rusya sınırlarından uzaklara yerleştirdi. (14, 289)

Sürgün süreci esnasında, Muhacirlerin listeleri köylere göre hazırlanmıştı; aile sayıları, aile reislerinin ad ve soyadları, aile üyelerin kimlikleri özel listelere yazılmıştır. Gürcistan arşivlerinde incelemeye açılan bu sürügün listelerine göre, 1867 yılında Abhazya’dan 3.358 aile toplam 19.342 kişi sürgün edildi.

Askeri yapılarda ve devlet-idari kurumlarında Kafkas dağlılarının çekilmesinin teşvik edilmesini öngören Osmanlı Devletinin Abhaz-Çerkes politikası, devlet yönetiminin tüm kısımlarında “Çerkes” etkisinin güçlenmesine yol açtı. Osmanlı Devletinde “Çerkes” kavramı, Çerkes kabilelerinin yanı sıra Abhazya’dan sürülen ve “Abaza” olarak da adlandırılan Abhaz nüfusunu tanımlamak için de kullanılmaktaydı. Aynı zamanda, Osmanlı Devletinde, Abhazya’dan sürülenlerin, ‘Çerkeslerden’ farklı oldukları da bilinmekteydi. “Abaza” ismini Çerkeslerden ayrı etnik aidiyetlerini vurgulamak için kullanıyorlardı. Osmanlı Devletinin askeri-siyasi ve idari kurumlarındaki Abhaz katkısı ve sırasıyla baş gösteren etkileri, etnik Çerkeslerin (Adigeler) temsilcilerinin katkısından daha az değildi. Osmanlı Devletinin tarihinde pek çok Abhaz kökenli siyasetçi, asker ve devlet adamı bilinmektedir.

1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı esnasında, Osmanlı Devleti, Abhazya’ya bir deniz harekatı gerçekleştirerek Abhazya’ya Ruslara karşı savaşmak üzere bir Osmanlı birliği çıkarma yapmıştır. Osmanlı askerler ve Abhaz mühacirlerinden oluşan birlik Abhazya’daki askeri operasyonları dünenlenmekteydi. Osmanlı Devletinin Abhaz muhacirleri kendi lehine kullanması ve yerel Abhazya nüfusunun büyük bir kısmının da işgalci Osmanlı güçlere katılması, Osmanlı Devleti savaşı kaybedince Abhazların ikinci büyük Muhaceretiyle sonuçlandı. 1877 tarihindeki Rus resmi düşüncesine göre, kendi istekleriyle İslam dinine geçen Abhazlar gönüllü olarak Osmanlı Devletine göç etmişlerdi. Bu düşünceye göre Abhazlar, Osmanlı ajanlarının ve daha önce göç etmiş muhacirlerin Rusya aleyhtarı propagandasının kurbanı olmuşlardı. “Ağırlıklı olarak İslam dininin etkisindeki Abhaz yerleşim yerlerinin nüfusu göç ettiler. Bunların arasında Kodor İlçesindeki Cgerda, Çlou, Gup’un yanı sıra tüm Gumista İlçesi bulunmaktaydı.” (17, 3)

Abhazya nüfusunun dikkate değer bir kısmı Abhazya’ya yapılan Osmanlı çıkarmasında Osmanlı Devletinden yanaydı fakat dönemin basını, Abhazya’ya gelen Osmanlıları özgürleştiriciler olmaktan ziyade işgalciler olarak niteliyordu. “Droeba” gazetesi: “Türkler, Abhazya’yı acımasızca talan ettiler, yerel halk ile de pek çok kez çatıştılar.” diye Abhazya’daki durumu izah ediyordu(18, 2).

Osmanlı’nın Abhazlara Rus aleyhtarı propagandası uygulanarak göçe teşvik etmeleri 1877’deki büyük çaplı Muhacerete yol açan nedenlerden biridir. Bu da bilinen bir gerçektir ki, Osmanlı İşgalciler halka, Rus güçlerince kontrol edilen topraklara kaçma fırsatı vermiyorlardı. Dönemin basınına göre, “Abhazlar, düşmandan Bize doğru kaçmaya çalıştıysa da Türklerin buna izin vermedi. Abhazlar Türklerden şikayet ediyorlar. Abhazlar, Türkiye’de iskan edilmek istemiyor fakat Türkler onları baskı ve tehditle zorluyorlar. Türklere göre, hicret etmedikleri takdirde tüm Abhazlar Ruslar tarafından ihanetle suçlanarak öldürülecekler.” (19, 3)

Gürcü aydınları, Abhaz halkının trajedisine büyük bir merhametle yaklaştılar. Sıkı sansür şartları altında, “Droeba” gazetesi Abhaz halkının mukadderatını yansıtıyordu: “Bir gemiye bindirilen ve Türkiye’ye yola çıkan Abhazların çoğunluğu ağlıyor ve Rus idaresine ülkelerine dönmeleri için sesleniyorlardı; zor kullanılarak istekleri dışında terk etmek zorunda bırakıldıkları için tutsak olarak addedilmelerini istiyorlardı.” (20, 2)

Çarlık, Sohum’dan çekilmesini ve başarısızlığının faturasını Abhazların ihanetine kesmişti ki bu Gürcü toplumunda tepkiye neden oldu. Gürcü Yazar Giorgi TSERETELİ, Abhaz Muhaceretindeki trajediyi Abhazya’dan savaş sırasında çekilen Rusya ordusunun başarısızlığına ve halkın işgalciler tarafında göçe zorlanmasına bağlamıştır. G. TSERETELİ, Abhazların sözde ihanetiyle ilgili olarak Rus resmi görğüşüne karşı çıkarak ihanetin söz konusu olmadığını vurduluyordu.: “Sohum’dan çekilirken hangi stratejik kararın alındığını bilmiyoruz.. Eski zamanlardan beri Gürcistan Krallığının en gözde bölgesi olan ve 400 yıl boyunca Türkiye’ye karşı savaşan Abhazya, ezeli düşmanına bir yardım eli nasıl uzatacaktı, ki bizi buna inandırmaya çalışmasınlar” (21, 2)

32.000 civarında Müsliman Abhaz, 1877 Muhaceretinde göç etti. Bu arada, yorulmak bilmeyen Gürcü Hıristiyan papazları Abhazları eski Hıristyan dinine döndürmeleri için ellerinden geleni yapıyor Hıristyan Abhazların göç etmelerine engel oluyorlardı. Böylece, Gürcü kilisesi Abhaz halkını toplu göçten ve Ubıhlar gibi tarih sahnesinden silinmekten koruyacaktı.

Osmanlı Devletine sürülen Abhaz muhacirler, Osmanlı idaresinden yeteri kadar yardım alamadıkları ve açlıktan ölmeyemaruz kaldıkları için geri dönmeye niyetlendiler fakat Rusya onları geri kabul etmiyordu. Osmanlı Devleti ve Rusya arasındaki anlaşma uyarınca, muhacirlerin anayurtlarına geri dönme haklarının bulunmuyordu. (22, 2)

Geri dönmek isteyen Abhaz muhacirler ilk etapta Batum’a yöneldiler ve Abhazya’ya ordan dönmeye çalıştılar. Pek çoğu Batum ve havalisinde yerleşti ki torunları halen oralarda yaşamaktadırlar. 27 Ocak 1879 tarihinde İstanbul’da, Rusya ve Osmanlı devleti arasında bir anlaşma imzalanarak ve buna göre Kafkaslar’daki Rus Genel Valiliği, anlaşmanın imzalanmasından itibaren 3 yıl içerisinde Abhazların kısmi dönüşüne izin verecekti. Bunun sonucunda, 15.000 Muhacir, Abhazya’ya geri dönmeyi başardı. (14, 381, 396)

1877-1878 savaşından sonra Rus idaresi, Abhazlara örnek bir ceza vermeye karar verdi. II. Aleksandr’ın 31 Mayıs 1880 tarihli fermanı uyarınca, Gudauta, Gumista ve Kodor İlçelerinin Abhaz nüfusu toprak mülkiyeti hakkından yoksun bırakıldı ve toprakları da devlet idaresine devredildi. Sohum yakınlığında ve Kodor ile Psirtskha nehirleri arasındaki sahil şeridinde Abhazların yerleşmesini yasaklandı. Abhazların “Suçlu nüfus” statüleri yasallaştırılmış oldu. Çarlığa en ufak bir itaatsizlik halinde, suçlu nüfus Kafkasya dışına sürgün edilmekle tehdit ediliyordu. Bu statü, 1907’de kaldırıldı.

Rusya Çarlığı, sömürge politikası uyarınca, Abhazya’daki birincil gayesini nüfusun Ruslaştırılması ve kültürel asimilasyonu olarak saptadı. Bu politikanın savunucularından A. VEREŞÇAGİN, 19 Ocak 1878’de şöyle yazıyordu: “Devletin uzak bir bölgesi olarak, Rus kanına ve parasına mal olan Karadeniz’in Kafkas kıyıları, Rus Kilisesinin, Rus dilinin ve Rus okuma-yazmasının tam olarak hakimiyetinde olmalıdır. Kafkas Nüfusu içerisindeki çeşitli kabilelerde Rus okulları kurulmasını zorunlu hale getirilmelidir ki yalnızca Rus okullar bu farklı kabileleri Ruslaştırmayı mümkün kılacaktir.” (23, 22)

Türkiye’deki Abhaz Diyasporasının toplu yerleşimlerinde kurulan dernekler, kültürel kimliği ve etnik gelenekleri sürdürmeyi amaçlamaktadır. Türkiye’nin Abhaz Diyasporası, Abhazya’daki siyasi ve kamusal çevrelerde, Abhaz aydınları arasında dikkate değer bir etkiye sahip olup Abhazya’da önemli iş ve ortaklık çalışmaları yapmaktadır. Bine kadar Türkiyeli Abhaz, son yıllarda Abhazya’ya yerleşmiştir.

Prof. Dr. ZAZA TSURTSUMİA

Bibliyografyası:

A.Cevdet. Tarih. III. Ahmet Cevdet Paşa. Tarihi-Devlet. I-XII. İstanbul, 1894.
Gökçe C. Kafkasya ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya siyaseti. Istanbul, 1979
İ.Berkok. Tarihte Kafkasya. Istanbul, 1958.
B. Habiçoğlu. Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler. İstanbul, 1993
M. Kundukov. Anılar, çev. M. Yağan, İstanbul, 1978.
А. Авксентьев. Ислам на северном кавказе. Ставрополь. 1984.
N. Berzec. Tehcîru’ş – Şerâkise. Amman, 1986
Ö. L. Barkan. Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler. İ.Ü.İ.F. Mecmuası. İstanbul, 1949
K. H. Karpat. Ottoman Population 1830-1914. Wisconsin, 1995
A. H.Hızal. Kuzey Kafkasya Hürriyet ve İstiklâl Davası. Orkun Yayınları No: 4. Ankara 1961.
F.Baderhan. Türkiye, Sürye ve Ürdün’deki Küzey Kafkasya Diasporası (XIX yüzyılın ikinci yarısı-XX yüzyılın birinci yarısı). Doğu Bilimler Enstitüsü. Moskova 2001 (rusça)
A. Saydam. Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876). Ankara, 1997.
Gürcistan Merkezi Tarih Arşivleri. F.1861. Dosye 2. S.37
G.Dzidzaria. Muhacerat ve Abhazya’nın XIX yüzyılın ikinci yarsındaki tarihin sorunları. Sukhumi.1982. (rusça)
gazete,,DDroeba”, 1867, #23
B.khorava. 1867 yılında Abhazların sürgünü. Tiflis 2004. (Gürcüce)
gazete‘Kavkaz’1877, #222
gazete,, Droeba”, 1878, #157.
gazete,,Tiflisskiyi Vestnik” 1877, #193.
gazete,, Droeba”, 1878, #158
gazete ,,Голос”, 1877, #257
gazete ,, Droeba”, 1879, #123
A.V.Vereshchagin. Kafkasya Karadeniz sahili ve kolonizasyonu. Sankt-Petersburg. 1878.(rusça)

KIBRIS SORUNU DOSYASI /// Prof. Dr. Selçuk Duman : KIBRIS’IN STATÜSÜ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME


Prof. Dr. Selçuk Duman : KIBRIS’IN STATÜSÜ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birleşim noktasında yer alan Kıbrıs Adası tarihî anlamda stratejik bir öneme sahip olmasının yanında, tarihten günümüze Akdeniz’in dünya ticaretindeki yoğunluğu nedeniylede jeopolitik anlamda sürekli gündemde olan bir konuma sahiptir. Günümüzde ise Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon rezervleri sebebiyle emperyal ülkeler ve Doğu Akdeniz’de kıyısı olan devletler arasında yapılan jeopolitik tartışmaların odağında Kıbrıs bulunmaktadır. Elbette küresel ölçekte yoğun tartışmaların odağında yer alan Kıbrıs’ın statüsü de bu bağlamda önem arz etmekte ve Türkiye ile Kıbrıs Türklerinin duruşlarını bir daha gözden geçirmesi gerekmektedir. Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin Kıbrıs’ın statüsünü gözden geçirmesine yardımcı olması amacıyla geçmişten günümüze Kıbrıs’ın statüsünü temel parametreler üzerinden değerlendirmekte yarar var.
Kıbrıs Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birleşim noktasında ve ticari yolların geçiş güzergâhında olması dolayısı ile bölge ile ilgisi olan birçok devletin hâkimiyetine girmiş ve en son olarak bir korsan adası niteliğinde Cenevizli ve Venedikli korsanların kontrolünde olduğu bir dönemde Osmanlı Türk İmparatorluğu tarafından 1571 yılında kontrol altına alınarak 307 yıl boyunca kesintisiz Türk hâkimiyeti altında kalmıştır. Osmanlı Devleti Kıbrıs Adası’nı ele geçirir geçirmez, Ada’ya askerî birlikler ile beraber yaklaşık elli bin kişilik bir Türk yerleşimci yerleştirerek bir taraftan Ada’nın Türkleşmesini sağlamış diğer taraftan idari anlamda beylerbeylik statüsü ile merkeze direk bağlamış ve merkezi Lefkoşa olmuştur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs’ı Anadolu’nun bir uzantısı olarak görmesi ve Tarsus, İçel, Alanya gibi yerleşim yerleri ile idari birliktelik sağlamasıdır. Bu son derece önemli ve stratejik bir adımdır. Böylece Osmanlı Devleti bir taraftan Kıbrıs’ı merkeze bağlayarak devlet arazisi konumunda ele almış diğer taraftan Akdeniz’in Anadolu kıyı şehirleri ile birlikte bir idari yapılanma içerisine alarak bu Ada’nın Anadolu’nun bir uzantısı olduğunu tescil etmiştir. Ancak Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun modern, çağdaş bir çerçevede kendisini yeniden yapılandıramaması dolayısı ile 19.yüzyılın başlarından itibaren toprak kaybetmeye başladığı gibi imzaladığı anlaşmalar ile de emperyal ülkelerin kontrolüne girmiştir. Bu çözülme ve erime sürecinin bir sonucu olarak ta 1878 yılında Birleşik Krallık ile yapmış olduğu 4 Haziran 1878 ve 1 Temmuz 1878 Antlaşmaları çerçevesinde Kıbrıs Adasını geçici olarak Birleşik Krallığa tahsis etmiştir. Birleşik Krallık, 6 Aralık 1880 yılına kadar Kıbrıs Adası’nı Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bir statüde yani “Taç kolonisi” şeklinde yönetirken bu tarihten sonra Sömürgeler Bakanlığına bağlamıştır.
Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Türk İmparatorluğu dâhil olur olmazda, Birleşik Krallık 5 Kasım 1914 tarihinde Kıbrıs Adası’nı tek yanlı olarak topraklarına kattığını ilan etmiştir. Bu statü İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bir şekilde devam etmesine rağmen Birleşik Krallığın İkinci Dünya Savaşı sürecinde ekonomik ve askerî anlamda yıpranması ve bölgedeki hâkimiyetini kendi rızası ile ABD’ye devretmesi dolayısı ile Kıbrıs’ta da arayışlar başlamıştır. Birleşik Krallığın bu sürece Türkiye’yi de dâhil etmesi sonucu yapılan görüşmeler neticesinde; 1959 Zürih ve 1960 Londra Antlaşmalarına göre belirlenen Kıbrıs Devleti’nde; Türkler ve Rumlar nüfusları oranında yönetimde hak sahibi olmuşlardır. Örneğin Cumhurbaşkanı Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Türk, on kişilik bakanlar kurulunun 7’si Rum, 3’ü Türk, Meclisin % 70’i Rum, %30’u Türk, Ordunun; %30’u Türk, %70’i Rum, Anayasa Mahkemesi ile Türk ve Rumlar arasındaki davalar için karma mahkemelerin kurulması gerektiği ve belediyelerde özerklik hakkı konularında anlaşılmıştır. Bu statünün garantörü olarak da; Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık imza atmıştır. Ancak Rumlar daha ilk andan itibaren birçok konuya itiraz etmişler ve mevcut statüyü değiştirmek için harekete geçmişlerdir. Rumların bu yaklaşımı Kıbrıs Adası’nı Türkler açısından yaşanamaz hâle getirmiştir. Ayrıca Yunanistan’da 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs Adası’na müdahale ederek statüyü değiştirmiştir.
Türkiye bir taraftan bu darbeyi kabul etmediğini ilan etmiş diğer taraftan 20 Temmuz 1974 ve 14 Ağustos 1974 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri, 1959 Zürih ve 1960 Londra Antlaşmalarından doğan garantörlük haklarını kullanmak üzere Kıbrıs Adası’na müdahale etmiş ve anayasal düzeni geri getirmek, Kıbrıslı Türklerin güvenliğini sağlamak, Kıbrıs’ta barışı hâkim kılmak ve Enosis’e giden yolu kapatmayı amaçlamıştır. Türkiye, Kıbrıs’ta önce 1 Ekim 1974 tarihinde otonom Kıbrıs Türk yönetimini oluşturmuş akabinde 13 Şubat 1975 tarihinde Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni kurmuştur. Böylece Türkiye; Anadolu’nun doğal bir uzantısı olan, Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi içerisinde yer alan ve hukuki olarak kendisine ait olan Kıbrıs Adası konusunda %33’e razı olduğu gibi Kıbrıs’ta federatif bir yönetim içerisinde Rumların hâkimiyetini de galip devlet olmasına rağmen uluslararası baskılardan çekinerek kabul etmiş oldu. Hatta bu statüyü kurmak için Rumlarla yıllar süren görüşmeler gerçekleştirdi. Ancak Dr. Fazıl Küçük’ün ifadesi ile Rumların karşısına hangi teklif ile çıkılırsa çıkılsın, hatta tarihî ve coğrafi anlamda Türkler bütün haklarından vazgeçsin, Rumların yanında uşak olmaya razı olsun yine de Rumlar anlaşmaya imza atmamak için elinden gelen her türlü yola başvurmuşlardır.
Bunun üzerine Kıbrıs Türkleri Rauf Raif Denktaş’ın rehberliğinde 15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Adası’nın yaklaşık %33’ünü kapsayan coğrafyada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir. Ancak Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu yeni statüsüne rağmen Bağımsız Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar yaşayabilecek şekilde inşa etmek ve diğer ülkelere tanıtmak yerine Rumlarla görüşmelere devam etmiştir. Hata bu görüşmelerin bir şekilde sonuçlanabilmesi için Rumlarla anlaşma ihtimali yüksek isimlerin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olmasını bile sağlamıştır. Tabii tüm çabalar bir şekilde akamete uğramış ve Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti uluslararası alanda daha da sıkışık bir duruma gelmişlerdir. Günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde resmî anlamda federatif bir yönetimin artık mümkün olmadığı tartışmaları yaşansa da Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları nedeniyle küresel güçlerin bölgedeki askerî ve siyasi etkileri arttığı için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin günümüzdeki tartışmalı statüsünü artık sürdürmek mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle Türkiye; Kıbrıs Adası’nın coğrafi, tarihî ve hukuki anlamda tamamının sahibi iken %33’ü kabul etmenin ve bu durumun kalıcı kılmanın uğraşısını veremediği için günümüzde Kıbrıs Adası’nın tamamını kaybetmekle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu durumun düzeltilmesinin tek yolu artık Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Hatay Cumhuriyeti örneğinde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bağlanmayı kabul etmesidir. Bunun dışında bir çözüm Kıbrıs’ın tamamının kaybedilmesi riskini taşımaktadır. Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu çerçevede bir hazırlık içine girmelidir.

Prof. Dr. Selçuk Duman