ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Prof. Dr. Süleyman Çelik : ATATÜRK’E SALDIRANLAR


Prof. Dr. Süleyman Çelik : ATATÜRK’E SALDIRANLAR

Atatürk, düşmanının deyimiyle "dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelen büyük bir dahidir."

9 Eylül 1922’de düşman denize döküldükten sonra İngiliz donanmasına ait zırhlılar Güzel İzmir’imizin limanından demir almak zorunda kalınca, Büyük Britanya İmparatorluğu Parlamentosunda muhalefetteki İşçi Partisi, Hükümet hakkında gensoru önergesi verir. Muhalifler Hükümeti ağır şekilde eleştirirler. "Almanya ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ile birlikteyken yendiğimiz Türklere, yalnız başına iken nasıl yeniliriz? Üstelik karşımızda Türklerin hepsi de yoktu. Müslümanların Kutsal Halifesi Padişah ve ona bağlı olan asıl güçler bizim yanımızdaydı. Karşımızda sadece, ellerinde hiçbir şey olmayan, bir avuç eşkıya vardı" derler. Eleştirileri yanıtlamak üzere Başbakan Lloyd George söz alır: "Yapılan tüm eleştiriler haklı" der. "Doğrudur. Karşımızda, ellerinde hiçbir şeyleri olmayan bir avuç eşkıya vardı. Ancak hesapta olmayan bir şeyle karşılaştık. Büyük dahiler dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelir. Ne yazık ki yüzyılımızda bunu Allah Türk Milletine nasip etti. Bu nedenle yenildik" der ve sorumluluğun kendisine ait olduğunu kabul ederek "istifa ettiğini" bildirip kürsüden iner.

Atatürk’ün büyüklüğü konusunda başka dünya liderlerinin, komutanların, düşünürlerin söylemiş olduğu binlerce söz var. Bunlar içinde benim önemsediğim, mazlumlar içinde emperyalizme karşı ilk başkaldıranlardan biri olduğu için, çok saygı duyduğum Hindistan Bağımsızlığının önderi Mahatma Gandi’nin sözüdür. Arkadaşlarıyla birlikte Kurtuluş Savaşımızı büyük bir heyecanla izleyen Gandi, "Mustafa Kemal Paşa İngilizleri yenene kadar, Allah’ın İngiliz olduğuna inanırdım" demiştir.

* * *

Atatürk Türk Milletinin kurtarıcısıdır. Ondan başka kurtuluşun mümkün olduğuna inanan yoktu. Sadece çıkarlarını düşünen ve düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmeyen hainler değil, vatanseverler de kurtuluş umudu görmemekteydiler. Bu nedenle "olmasaydı olmazdık".

"Olmasaydı olurduk" diyenler de haklı. Evet, olabilirlerdi ama, Neyzen Tevfik’in dediği gibi, "anaları gene olurdu fakat babaları belli olmazdı!" Kanıt istiyorsanız, görsel medyanın, uluslararası iletişimin bu kadar yaygınlaştığı, Birleşmiş Milletlerin ve diğer uluslararası insan hakları örgütlerinin bu kadar aktif olduğu 21.Yüzyılın başında Bosna’da yaşananları anımsayın…

Başlangıçta Atatürk’ün yanında yer alanlar, sadece O’na inanan, Çanakkale’de ‘imkansızı mümkün kılmış olması’ nedeniyle, "yaparsa O bir şey yapabilir" diye düşünen bir avuç vatan severdi.

Birlikte Samsun’a çıkanlar bile umutsuzdu. Nitekim Kurmay Başkanı Hüsrev Gerede Havza’dan Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektupta bunu belirtmekte ve özetle "boşa kürek çekiyor gibiyiz" demektedir.

Çare arayan vatanseverler, "ehven-i şer" arayışına girdiler ve "Amerikan mandası" peşine düştüler. Oysa Sevr planını hazırlayan Amerikan Başkanı Vilson’du.

İsmet İnönü, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi komutanlar, Halide Edip, Adnan Adıvar, Bekir Sami gibi aydınlar da bunlar arasındaydı. Sivas Kongresi tutanakları bunun belgesidir. Daha sonra Atatürk’ün bir şeyler yapabileceğini görünce hepsi O’nun yanında yer aldılar ve Kurtuluş Savaşı’nda canlarını ortaya koydular.

* * *

O günlerde ‘Mütareke Basını’nda Atatürk’e saldıran/ hakaret eden, O’na ve arkadaşlarına ‘idam fetvası/ fermanı’ verenler, düşmanla işbirliği yapan hainlerdi. Başlarında Halife Sultan Vahidettin olduğu halde, Ali Kemaller, Refik Halitler, Refi Cevatlar, Damat Feritler, Rıza Tevfikler, Dürrizadeler, Mustafa Sabriler, İskilipli Atıflar vs. Bunların yazdıkları yazılar, verdikleri fetvalar/ fermanlar, Kuvayı Milliye aleyhtarı bildiriler İngiliz uçakları tarafından askerlerimizin üzerlerine atılarak firar etmeleri isteniyordu.

Bu hainler işgal güçlerinin desteğiyle, Kuvayı Muhammediye adını verdikleri bir ordu oluşturarak Millicilerin üzerine gönderdiler; yurt içinde birçok isyan çıkarttılar. Bunlara karşın kazanılan zaferden sonra, köpekliğini yaptıkları düşmanla birlikte yurttan kaçıp gittiler. Fakat emperyalistler, bunların yüzüne bakmadı, çiğnenmiş sakız gibi tükürüp attı. İngilizler kendilerine sığınan Halife Sultanı bile İtalya sahiline atıp gittiler. Çünkü kendi halkına ihanet edenlere kimse güvenmez ve değer vermez, sadece kullanılırlar.

Günümüzde de Atatürk’e saldıranlar ya haindir, ya da hainler tarafından kandırılmış geri zekalı/ aptal zavallılardır.

Bugün ‘Mütareke Basını’ benzeri medyada Atatürk’e saldıranlara bakın! Her devirde kemiğini yaladıkları efendilerinin köpekliğini yapmışlardır. Örneğin, dün Cem Uzan’ın köpekliğini yapanların, bugün Uzanların düşmanının köpekliğini yapıp Atatürk’e havlamalarında şaşılacak bir şey yoktur.

Prof. Dr. Süleyman Çelik

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// Prof. Dr. Altan ÇETİN : Barışı Pınarı’ndan İçmek


Prof. Dr. Altan ÇETİN : Barışı Pınarı’ndan İçmek

Suriye’de çöken devlet düzeni ülkenin kuzeyinde dolayısıyla Türkiye’nin güneyinde ciddi bir siyasi/idari boşluk doğurdu. – "Barış Pınarı Harekâtı" – DEAŞ – ABD, İsrail, Suud – PKK-PYD-YPG…

Delinse yer, çökse gök, yansa, kül olsa dört yan,

Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan. (Atsız)

2014 tarihli TASAM’da yayınlanan Arap Pınarı’ndan (Ayn el-Arap) Temkinle Geçmek yazımızdaki, “… Bu arada PKK-PYD çizgisinin kendilerinin meşrulaştırmak manasına gelen silahlandırılmaları taleplerindeki pişkinliğe de bir aklıselimin ‘arkadaşlar ayıp olmuyor mu fırsatçılıktan ne kazandınız ve ne kazanmayı umuyorsunuz?’ demesi gerekmektedir” tespit ve sualimizin diplomatik karşılık ve ciddi muhatap bulamaması, bugün devletimizin, kahraman ordumuz eliyle sahada gerçekleştirdiği Barış Pınarı Harekâtı’na yol açmıştır. Tüm tali yorumlardan önce ve sonra işin esası budur. Sesimize kulak vermeyenler şimdi silahlarımızın gümbürtüsüyle karşı karşıyadırlar. Bugün Haseke ve Ayn el-Arap ile biteceği ilan edilen Harekât’ın bu çerçevede gerçekleşmesi “kobanicilik” adına ve “kobaniciler” için büyük bir can sıkıntısı sebebidir. Güya savaş karşıtı ironik barışçıl söylemleri ile kimi kimden koruyup, Türkiye’ye neyin raconunu kesmekteler bilinmez. Milli konular hiç kimse için iç meselelerin, emellerin mezesi olmamalıdır. Hiçbir soyut bahane insanın zulme uğramasına gerekçe de olamaz. Somut gerekçe üretemeyenlerin illa ki kafası karışık, niyeti de şüphesiz bulanıktır.

Peki, o hâlde, bu harekâtın somut gerekçeleri nelerdir?

Suriye’de çöken devlet düzeni ülkenin kuzeyinde dolayısıyla Türkiye’nin güneyinde ciddi bir siyasi/idari boşluk doğurdu. Bu boşluğun oluşması bölgede devlet altı aktörlerin küresel destekçileri ile birlikte, bölge ve küre düzeyindeki planlarına dair stratejik ve taktik hareketlerine yol açtı. Suriye bugün devlet olarak kendi topraklarında silahlandırılan ve saha hâkimiyetleri sağlayan gruplara karşı asayişi sağlayamıyor. Bu sebeple de komşuları açısından zaaf ve güvenlik sıkıntısı oluşturacak sonuçlar ortaya çıkıyor.

Barış Pınarı Harekâtı, bahsedilen şartlar altında, öncelikle Suriye’nin toprak bütünlüğünü haleldar eden terör içerikli ideoloji ve yapılarıyla silahlı ve şiddete başvurmaktan kaçınmayan grupların ortadan kaldırılması amacıyla gerçekleşiyor. Ülkenin kuzeyini bir uçtan diğerine kaplamaya çalışan etnik muhtevalı gösterilen, bir başka sözde mezhebi terörü DEAŞ sorununu kaldırmak bahanesi ile bölgeyi istikrarsızlaştıran ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü yok eden bir yapıya karşı yürütülen bu harekât, öncelikle Suriye’nin yakın gelecekte baş etmesi mümkün olmayan bir terör yapılanmasını mezhepçisi/etnikçisiyle yok ediyor. Dolayısıyla Barış Pınarına savaş karşıtlığı falan gibi bahanelerle karşı çıkmak Suriye’nin toprak bütünlüğünün ABD, İsrail, Suud vs. yardımıyla yok edilmesine taraf olmak demek değil midir? Hani herkes Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanaydı? Arap Ligi(?) yahut Suudi Arabistan, Arap toprağını bölmek isteyen bir gruba karşı neden Türkiye’ye parmak sallar?

Bu harekâtın başarıya ulaşması Suriye’deki çöken devletin sonucu oluşan çatışma ortamında zuhur eden göç ve göçmenler sorununa nihai son verecek mahiyette neticeler oluşturacağı neden görülmez. AB’nin göçmenlik sebebiyle her türlü insan hakkı felaketini yaşayanların hakkını görmezden gelerek elinde silahlarla, sınırlarımızda sivillere saldıracak kadar gözü dönmüş tipleri müdafaa etmesi cürmü meşhut değil de nedir? Bölgede etnik dönüşüm ve siyasi sürece dair yatırımlarının heba olması tehlikesi insan haklarından daha mı önemlidir? Bu bakımdan Barış Pınarı Harekâtı bu göçmen krizine son verecek bir sahayı açarak istikrarsız demografiyi yeniden yerine oturtacak bir imkânın kapısıdır. Harekât’a bu bakımdan karşı olmak Aylan bebek gibi nicelerini trajedisini yok sayıp, insan hakları facialarını görmezden gelip ucuz siyasi oyunlar uğruna akan kanın sürmesine, bir ülkenin parçalanmaya devam etmesine yandaşlık olmaz mı?

Bu Harekât her türlü sembolleriyle dünyanın terör örgütü saydığı bir yapının içinden çıktığını göstermekten geri durmayan, terörist başının resimlerini her yere koymaktan çekinmeyen, ideolojik ve taktiksel bakımdan PKK olan bir yapıya karşı Irak’ta oynanan oyunun benzerinin Suriye kaosundan yararlanılarak sahnelenmesine ve bu yolla siyasi ve ekonomik rant şebekelerinin sınırlarımızı kana boyamasına itiraz etmek Türklerin en tabii hakkı değil midir?

Kürt isminin arkasına saklanan terör odaklarının küresel efendilerine vekaletçilik yapmalarına göz yummak ahmaklık, Harekât’a karşı durmak ise küstahlık değil midir? Bu bakımdan bu harekât’a karşı durmak Türklerin teröre dur dermesine karşı çıkmak demek değil midir? Sınırlarımıza siviller üzerine yağan havan ve roketleri ne ile açıklayacağız. Suriye’de saldırıya uğrayan masum Kürtlerin yardım çağrısı mıdır o bombalarla akan kan?

Bölgemizde teşkili istenen, haritaları çizilen mahut devletçikler kurma işinin müteahhidi küresel güçlerin tepkisini anlamak zor değil! Olayla çok farklı ve uzak bir yerden alakalı olmakla birlikte, bölgemizde teşkil edilmek istenen mahut Şii hilâlinin, Türkiye’nin bu harekâtta açık ya da gizli bir hedefi olmamasına rağmen, bir yönüyle parçalanması da bu harekât ile söz konusu değil midir? İran neden bize karşıdır sorusu cevabını bu konudaki yatırımların zarar görmesinde mi aramak lazımdır? Suriye meselesini ABD karşıtı olarak suiistimal ederek sahada işler yaparken aynı anda ABD destekli bir terör yapılanmasına karşı Harekât’a karşı çıkmak ve meseleyi Suriye rejimi sosuyla bize yedirmeye çalışmak komşuluk hukukuna uyar mı? Din kardeşliğine ise sıranın gelmesine kadar sırada daha çok hak var elbette… Ya da öte taraftan ABD bunu neden göremez! Sınır cihatçılarla doldu diyen İran, kendi ülkesini de tehdit eden etnik boyalı teröre karşı neden Türkiye’nin yanında dur[a]maz?

Bunun yanında bu harekât Beşşar Esed’in Suriye iç çatışmalarında düştüğü zor durumda birden ortaya çıkan DAEŞ ve akabinde güya onunla mücadele için teşkilatlandırılan YPG-PKK yapıları bu harekât ile ortadan kaldırılarak rejim yeniden Türkiye sınırına ördüğü terör duvarının altında kalarak kendi halkının talepleriyle yüz yüze kalmayacak mı? Peki, Irak’tan başlayarak İsrail’in derin siyaseti için oluşması muhtemel görülen devletçiklere, enerji koridorlarına dair planlar da bu harekât ile sarsılmıyor mu? Harekât konusunda İsrail-Filistin yönetimlerinin fikri müşterekliği ise göz yaşartıcı. Lâkin bu konuda itidalli olmak; “Arap Baharı” sürecinde Türkiye’nin bize şimdi parmak sallayan zihniyete karşı Arap sokağının gerçek kimliği ve tarihi duruşu ve demokratik beklentilerinin yanında yer aldığı unutulmamalıdır. Ama mevcut manzaraya karşı da romantik naiflikten kaçınılmalıdır. Çok mu komplo teorisi denirse bunca yaşanandan sonra bırakın biraz da biz kâbuslarımızı yazalım. Hülasa Türkiye’ye karşı yükselen her sesin ardında korunmak istenen bir yatırımın olduğunu söylemek hayalcilik yahut komplo teorisi olmayacaktır. Derdi bağcıyı dövmek olanlar ise diğer bir gurup elbette… Haysiyet Ya Hu!

Bu arada KKTC Cumhurbaşkanının sözleri “ah minel garaib” dedirtirken, “Ruhun şad olsun, neredesin Rauf Denktaş?” demeden de edemiyor insan!

“Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın

Galib et; çünkü bu son ordusudur İslâm’ın”

(Yahya Kemal)

Türk, tarihte adalet, muvazene ve ahengin mümessili oldu; Suriye için de dilenen budur; bu olmalıdır!

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk : Fransa ve Araplardan Dost, Kurttan Post Olmaz


Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk : Fransa ve Araplardan Dost, Kurttan Post Olmaz

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Türkiye’nin terör örgütü olarak tanımladığı YPG’nin çatı örgütünü oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Sözcüsü Ilham Ahmed ile Elysee Sarayı’nda görüşmüş, ardından Fransa’nın SDG’ye IŞİD ile mücadelede verdiği desteği yinelemiştir. Türkiye’nin Suriye’de askeri müdahalesine de karşı çıkmıştır. Macron geçen hafta da, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada insan hakları ihlalleri sürdüğü gerekçesiyle Türkiye’ye eleştirilerde bulunmuştu. Türkiye, daha önce Macron’un, SDG temsilcilerini Elysee Sarayı’nda kabul etmesine tepki göstermişti.

Fransa’nın Avrupa Birliği Bakanı Amelie de Montchalin bu hafta düzenlenecek AB Zirvesi’nde Türkiye’ye yönelik yaptırımların masaya yatırılacağını açıklamıştır. Montchalin, “Bu konu gelecek hafta AB Konseyi’nde görüşülecek. Sivil insanları şok eden ve bölge istikrarı için önemli bu durum karşısında güçsüz kalmayacağız” demiştir. Türkiye’nin sert bir şekilde kınandığını ancak bunun yeterli olmadığını söyleyen Montchalin, AB’nin artık harekete geçeceği görüşünü dile getirmiştir. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı François Hollande‘ın “Türkiye’nin NATO üyeliğinin askıya alınması” önerisiyle ilgili bir soru üzerine haddini aşarak şu cevabı vermiştir: “AB seviyesinde bütün tartışmalar gerçekleşecek.”

Fransa, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine başlattığı askeri operasyonun ardından IŞİD ile mücadele için oluşturulan ve 30’dan fazla ülkenin katıldığı koalisyonun acilen toplanmasını istemiştir. Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, basına yaptığı açıklamada, koalisyona üye ülkelerin acilen toplanması gerektiğini aksi takdirde bu durumdan IŞİD’in kazançlı çıkacağını söylemiştir. Drian, “Koalisyonun, ne yapacağı, Türkiye’nin, nasıl ilerleyeceği, tutuklu IŞİD militanlarının bulunduğu yerlerin güvenliğinin nasıl sağlanacağı gibi konuların görüşülmesi şart. Bu konularda açık olabilmemiz için her şeyin masada olması gerekiyor.” demiştir.

Harekat öncesi “SDG’nin korunması gerektiğini” açıklayan Başbakan Edouard Philippe, “Kürt savaşçılar üzerinde bulunan Türk taarruz tehdidinin çok ağır bilinmezlikleri” ortaya çıkarabileceğinden endişe duyduğunu açıklamıştır. Parlamento’da konuşan Başbakan, “IŞİD’e karşı mücadele bu terörist grubun coğrafi anlamda varlığının ortadan kaldırılması ile sonlanmadı. Bu mücadele Suriye Demokratik Güçleri’nin yanında devam ediyor” demiştir.

Bu süreçte pratikte bir şey yapmasalar da en net tavır koyan ülke Fransa olmuştur. BM Güvenlik Konseyi Türkiye için acil olarak toplanmıştır ama Konsey’den karar çıkmamıştır. Fransa tarih boyunca Osmanlıya ve Türkiye’ye düşman olmuştur. Paris’te 5 yıl görev yaptım. Bu dönemde Fransa’nın Türkiye’ye ve Türklere karşı sempati duymadıklarına tanık oldum. Somut bir örneği eşim Dr. Sena Karluk yaşamıştır. Göz ihtisası yapan eşime hocası AIDS/HIV hastalarının göz kontrollerini yaptırırken, Fransız doktorlarını bundan muaf tutmuştur. Çünkü o dönemde (1980’lerin sonu) hastalığın tedavisi yoktu ve çok bulaşıcı idi. Nitekim Rock Hudson Paris’te Amerikan Hastanesi’nde Ekim 1985’de bu hastalıktan vefat etmiştir.

Macron’un SDG sözcüsünü Elysee Sarayı’nda kabul etmesi, Türkiye’ye yönelik hasmane bir tutumdur. Benzer şekilde Ermeni diasporasının çatı kuruluşu olan Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF) 5 Şubat 2019 tarihindeki toplantısında Macron 24 Nisan’ı sözde Ermeni soykırımı anma günü ilan edeceğini açıklamıştır. Macron Twitter’da yaptığı paylaşımda “Fransa tarihle yüzleşir. Gelecek birkaç hafta içerisinde söz verdiğim gibi 24 Nisan’ı Ermeni soykırımını anma günü ilan ediyoruz” demiştir.

Fransa, Cezayir ve Ruanda soykırımları ile yüzleşmemiştir. Fransa’nın önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de sözde Ermeni soykırımını iktidarda olduğu dönemde devamlı gündeme getirmişti: “Nicolas Sarkozy orders new Armenian genocide law: President Nicolas Sarkozy has ordered his government to draft a new law punishing denial of the Armenian genocide after France’s top court struck it down as unconstitutional.”(https://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/armenia/9112129/Nicolas-Sarkozy-orders-new-Armenian-genocide-law.html, Mr. Sarkozy was accused of pandering to an estimated 400,000 voters of Armenian origin ahead of an April-May presidential election Photo: REUTERS9:49PM GMT 28 Feb 2012)

Sarkozy, Türkiye’nin AB üyeliğine şiddetle karşı çıkmış ve “Türkiye Avrupalı değildir” demiştir. Aslıında Macron’un Sarkozy’den farkı yoktur. Aşağıda görülebileceği gibi Macron= Sarkozy’dir.

Sözde Ermeni soykırımını tanıyan Macron, Ruanda da 800 bin insanın katledilmesine yol açtıkları soykırımı inkar etmektedir. Ruanda’da 1994’te Hutular, dönemin Devlet Başkanı Habyarimana’nın uçağının düşmesinden sorumlu tuttukları Tutsilere karşı soykırım başlatmıştı. Ülkede 100 gün süren katliamda milyona yakın Tutsi hayatını kaybetmiştir. Fransa, 23 Haziran 1994‘de sığınmacılar için güvenli bölge oluşturmak amacıyla bir operasyon başlatmıştır ama Tutsuleri korumamıştır. Eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Le Figaro gazetesine 1998’de verdiği mülakatta, “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” diyebilmiştir. Önemli olup olmadığını aşağıdaki fotoğraflardan anlamak mümkündür.

Fransa’yı soykırıma katılmakla suçlayan Ruanda hükümeti, 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir. Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame, 6 Ağustos 2008 tarihinde Fransa’nın Hutu rejimi ile bağı olduğuna ilişkin ellerinde güçlü kanıtlar olduğunu öne sürmüştür. (Le Figaro, 12 Ocak 1998) 1994 yılında dünyanın gözü önünde gerçekleşen Ruanda soykırımına konu olan Hotel Rwanda filminde Ruanda halkı, Hutular ve Tutsiler olarak ikiye bölünmüş durumdadır ve çıkan iç savaşta binlerce Tutsi katledilmiştir.

Fransa’nın İngilizce yayın yapan kanalı France 24, 6 Şubat 2019 akşam haberlerinde Macron’un sözde Ermeni soykırım konusundaki açıklamasına Türkiye’nin cevap verdiğini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafını ekrana yansıtarak haberleştirmiştir. Tarafımdan kayıt altına alınan France 24’ün haberinde mahkeme kararı olmamasına rağmen “Ermeni soykırımı” ifadesi kullanılmıştır: “France: Turkey condemns Macron’s plan for national day marking Armenian Genocide.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan 25 Nisan’da Devlet Arşivleri Sempozyumu’nda her 24 Nisan öncesinde sözde Ermeni soykırımını gündeme getiren ülkelere önemli mesajlar vermiştir: “Milyonlarca Kırım Tatarını ve Ahıska Türklerini trenlerle ölüme gönderenleri unutmadık, unutmayacağız… Cezayir’de yüzbinlerce kişiyi katleden Fransa’dır.” Erdoğan’ın ardından 26 Nisan’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 24 Nisan’ı Anma Günü ilan etmesiyle ilgili yazılı bir açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı, Macron’un Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle “24 Nisan’ı Anma” günü ilan etmesini kınamıştır: “Macron’un oy elde etmek uğruna, diplomatlarımızı şehit eden terör örgütlerinin Fransa’daki bugünkü uzantılarını memnun etmek amacıyla aldığı bu karar, müttefiklik ilişkisiyle de bağdaşmamaktadır. Bu tutuma her vesileyle gereken cevap verilecektir.”

Bu süreçte Biz arşivleri sonuna kadar açtık. Ey Ermeniler varsa arşiviniz siz de açın” demek bir cevap değildir. Arşivleri kimse okumaz ama parlamentolarda kabul edilen sözde Ermeni soykırım kararlarını ve Avrupa Birliği ile Parlamentosu’nun almış olduğu kararları bilmeyen yoktur. Avrupa Parlamentosu’nun 18 Haziran 1987 tarihli “Ermeni Sorunu’nun Siyasi Çözümü Üzerine Kararı” günümüzde de geçerlidir. (S. Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak, Beta Yayınevi, 2013, s.521-562)

Avrupa Parlamentosu 15 Nisan 2015 tarihli kararında,“18 Haziran 1987 kararında tanınan Osmanlı imparatorluğu bölgesinde 1915-1917 yıllarında Ermenilere karşı vuku bulan trajik olayları 1948 tarihli soykırım suçunun cezalandırılması ve önlenmesi konvansiyonu ışığında soykırım olarak tanımlamaktadır, insanlığa karşı meydana gelen tüm suçları, soykırımı kınamaktadır ve bunları inkâr eden her türlü girişimden şiddetle eseflenmektedir” denilmiştir. Bu sebeple Türkiye’nin “açın arşivleri” söylemini bırakarak, aktif bir şekilde parlamentoların sözde Ermeni soykırım kararı almasının önüne geçmek için aktif bir politika izlemesi gerekir. Kararlar alındıktan sonra kararları “yok hükmündedir” diyerek bir yere varamayız. Böyle hareket edersek daha fazla ülkenin sözde soykırımı tanımasının önüne geçemeyiz, soykırımı tanıyan ülke sayısının artmasına da engel olamayız.

Bu kapsamda YÖK’ün devlet ve vakıf üniversitelerinde “Ermeni Araştırmaları Enstitüsü” kurulmasını sağlaması, enstitülerin yabancı dilde soykırım olmadığına ilişkin yazılarını teşvik etmesi gerekir. Bu konudaki Armenian Deportation Is Not A Genocide” isimli makalem o tarihte son haftanın en çok okunan makalesi olmuştur: Was Your Top Paper In The Last 4 Weeks” (Academia.edu [noreply-updates@academia-mail.com]

Fransa, 22 Aralık 2001 tarihinde soykırım inkarını suç sayan yasa çıkaran dünyadaki ilk ülkedir. (https://www.legifrance.gouv.fr/) Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır.

Bu ifade, Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. Auschwitz- Birkenau toplama kampının girişine yazılan cümle şudur: “Arbeit Macht Frei” (Çalışmak Özgürlük Getirir) Minik bir çocuğun küçücük ayaklarıyla toprağı sürüyerek, annesinin avcunun içinde sımsıkı kavranmış eliyle, gözlerini kırmızı tuğlalara dikip güya özgürlüğe adımını attığı bu kapıdan, bir daha çıkmamak üzere 1,5 milyon Yahudi girmiştir.

Sarkozy, İçişleri Bakanı iken 14 Kasım 2006 tarihinde Cezayir’de Fransa Büyükelçiliği’nde verilen kokteyl sırasında kendisine yöneltilen “Fransa özür dileyecek mi” sorusuna “babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez” demiş ve şunları söylemiştir: “Sömürgecilik sistemi, adaletsiz bir sistem. Akdeniz’in her iki yakasında yaşayan kadınlar ve erkekler bu nedenle acılar yaşadı…Tıpkı 1915 olayları sırasında, Ermenilerin yanı sıra Türklerin de yaşadıkları büyük acılar gibi…”

Türkiye, Cezayirlilerin Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşında maalesef Fransa’ya destek vermiştir. Bu durumu emekli Büyükelçi Onur Öymen şöyle değerlendirmektedir: “Cezayir Cumhurbaşkanı, orada görev yapan elçilerimizden bir tanesine bu konu ile ilgili dert yanmıştır. Fransa’ya karşı savaşan Cezayirli mücahitlerin iç cebinde Atatürk’ün fotoğraflarını taşıdığını, Türk bağımsızlık savaşını örnek aldıklarını ifade etmiş fakat Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlığı için Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamalarda, Cezayir’in karşısında ya da çekimser kaldığını unutmadıklarını eklemiştir. Hatırlarsınız o oylamaların bir tanesi, bir oyla Cezayir’in aleyhine sonuçlanmıştır. Maalesef o oy Türkiye’nin oyudur.”

15 Aralık 1957 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan haber şöyledir: “Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Cezayir Hakkında Asya-Afrika Memleketleri tarafından hazırlanmış olan karar sureti üçte iki çoğunluk elde edilemediği için reddedilmiştir. Tasarı 34 lehte,19 aleyhte rey almış, 28 delege de müstenkif kalmıştır. Türkiye müstenkif kalanlar arasındadır. Daha evvel Siyasi Komisyonda kabul edilmiş olan tasarıda Cezayir halkına istiklal hakkı tanınması ve Fransa ile muvakkat Cezayir hükümeti arasında müzakerelere girişilmesini tavsiye etmekte idi. Siyasi komisyon ve Genel Kuruldaki müzakerelere Fransız delegesi katılmamıştır.”

Fransız muhafazakar eğilimli Le Figaro gazetesinde “Fransa Dostları Türklerin Düş Kırıklığı” başlıklı bir makale yayınlanmıştır. Yazıyı yazan Fransız kadın gazeteci Marie Michele Martinet, Zeynep Göğüş’ün Tempo’da yayınlanan “17 Aralık’ta Fransa Türkiye’yi engellerse Yaşar Kemal Fransızların en yüksek devlet nişanı olan Legion d’Honneur’ü geri versin” sözlerine yer vermiştir ama Yaşar Kemal nişanı geri vermemiştir. Yaşar Kemal 18 Aralık 2011 tarihinde Legion d’Honneur nişanı almıştır.

Türkiye’ye düşman olan Fransa Türkiye ile ilişkileri tam olarak koparmamak için bazı başarılı kişilere nişan vermektedir. Nişanla ödüllendirilen Türk vatandaşlarının sonuncusu Pegasus Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Ali Sabancı’dır. Sabancı’ya Fransa’nın Chevalier dans I’Ordre National de la Légion d’Honneur nişanı verilmiştir. Nişan alanlara bazı kazanımlar sunulmaktadır. Bu sebeple nişanı alan çoğu kişi bunu iade etmez. Bununla beraber Fransa’nın 2006’da Ermeni iddialarının inkarını suç sayan yasa tasarısını kabul etmesinin ardından, Legion d’Honneur sahibi, geçmişte birlikte görev yaptığımız, çok değerli dostum rahmetli eski Devlet Bakanı Kamran İnan ve eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç nişanlarını iade etmişlerdi.

Ehess/Paris ve Inserm araştırma merkezi profesörlerinden sosyolog Annie Thébaud-Mony de 12 Ağustos 2012 tarihinde kendisine verilen Légion d’Honneur nişanını kabul etmemiştir. Mony’nin reddetme gerekçesi şöyledir: “Çalışma koşullarındaki kötüleşmeyi, iş kazası ve meslek hastalıklarının yarattığı dramları, asbest, tarım ilaçları, nükleer ve kimyasal atıkların doğal çevremizi nasıl tahrip ettiğini görünür kılmaya çalıştığımız zaman, kamusal otoriteler tarafından ciddiye alınmak istiyoruz.” (Tout en ayant conscience de la portée politique de son choix qui témoigne de l’importance qu’elle accorde à mes engagements scientifiques et citoyens, c’est aussi au nom de ces derniers que je suis amenée à refuser d’être décorée de la Légion d’Honneur. Vous en trouverez les raisons dans la lettre jointe à ce message, lettre adressée à Madame Cécile Duflot. https://www.asso-henri-pezerat.org/annie-thebaud-mony-explique-son-refus-de-la-legion-dhonneur/)

Fransız muhafazakar eğilimli Le Figaro gazetesinde “Fransa Dostları Türklerin Düş Kırıklığı” başlıklı bir makale yayınlanmıştır. Yazıyı yazan Fransız kadın gazeteci Marie Michele Martinet, Zeynep Göğüş’ün Tempo’da yayınlanan “17 Aralık’ta Fransa Türkiye’yi engellerse Yaşar Kemal Fransızların en yüksek devlet nişanı olan Legion d’Honneur’ü geri versin” sözlerine yer vermiştir ama 18 Aralık 2011 tarihinde Legion d’Honneur nişanı alan Yaşar Kemal nişanı iade etmemiştir.

Fransa’dan ödül alanlar nişanları iade etmezken, Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Nelson Mandela 1992 yılında kendisine verilecek olan Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü reddetmiştir. Fakat 93 yaşındaki Mandela ABD’nin Houston Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Gülen Enstitüsü’nün 2010 Barış Ödülünü 24 Ocak 2011’de almıştır. (https://www.risalehaber.com/gulen-enstitusu-baris-odulu-mandelaya-verildi-96530h.htm)

Ali Sabancı’nın nişan töreninde konuşan Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Charles Fries, “Bu akşam Fransa Cumhuriyeti, Napoleon Bonaparte tarafından ihdas edilen ve Fransa’nın en eski ve saygın nişanı olan Legion d’Honneur nişanı ile size taltif ederek, liyakatlarınızı onurlandırmak istemiştir. Sayın Ali Sabancı, Cumhurbaşkanı adına, sizi Legion d’Honneur şövalyelik nişanıyla taltif ediyoruz” demiştir ama Macron, 15 gün önce 31 Ocak 2018 tarihinde Ermeni diasporasının çatı kuruluşu olan Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF) yıllık yemeğine katılarak Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı konusunda eleştirmişti: “Ermeni soykırımının tanınması ve adalet için mücadele hepimizin mücadelesidir. Bu mücadeleyi, soykırımı anma gününü destekleyerek yürütüyoruz.”

Macron, Ermeni kökenli HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan‘a özel ilgi göstermiş, Paris Büyükşehir Belediyesi tarafından Paylan, Vermeil Madalyası (la médaille Grand Vermeil) ile ödüllendirilmiştir. Garo Paylan Artsakhpress.am’de yer alan demecinde Afrin operasyonuna karşı olduğunu açıklamıştı: “Supporters of war are also accomplices to war. Say “no” to Afrin war, do not be part of that crime,” the MP urged, addressing the public.”

Yazar Orhan Pamuk’a 29 Ekim 2012 tarihinde düzenlenen törenle Legion d’Honneur nişanı verilmiştir. Pamuk, İsviçre’nin günlük Tagesanzeiger gazetesinde 6 Şubat 2005 tarihinde yayınlanan röportajında “Türkiye’de otuz bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü. Neredeyse benim dışımda hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyor ve milliyetçiler bunun için benden nefret ediyorlar” demişti. Türkiye’de bir milyon Ermeni öldürülmemiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulmuştur. Pamuk, nişan almasından önce ABD‘de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri olmuş, 2007 Mayıs‘ında yapılan 60.Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır. 12 Ekim 2006 tarihinde Fransızların Ermeni soykırımını inkara ceza yasasını parlamentolarından geçirdikleri gün Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir.

Acaba Orhan Pamuk ve diğer ödül alanların aşağıdaki gerçeklerden haberleri var mıdır?

  • Fransa, Türkiye’yi tarihte yapılmayan sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan ve bu konuda parlamentosundan yasa çıkaran ilk ülkedir. 29 Ocak 2001 tarihinde onaylanan bir cümlelik yasa şöyledir: “Fransa , Ermenilerin 1915 yılında maruz kaldığı soykırımı tanır.”
  • Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki Porselen müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni Kin Anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Bu sözde kin anıtının üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından katledilen 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu anıtın dikilmesinin sebebi şudur: “Biz Ermeniler Türkiye Cumhuriyetini kuran Lozan Anlaşmasını tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşmasının halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.”
  • Fransa, Ermenistan’ın Türkiye’nin doğu sınırlarını tanımadığını, Ağrı dağını kendi toprağı olarak gördüğünün farkında olmayan bir ülkedir.
  • Fransa, 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’te Kanada meydanına Gomitas Sogomonyan adına bir sözde Ermeni kin anıtı daha dikilmesine onay veren ülkedir.
  • Azerbaycan, Fransa’nın hiçbir yerinde Ermeniler tarafından yapılan soykırımı ile ilgili bir “Hocalı Soykırım Anıtı”
  • Fransa, dönemin Türk büyükelçisi tarafından terk edilen ülkedir. Eski Dışişleri ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık 1968’lerde Paris Büyükelçisi’dir. Fransa’daki Ermenilerin kışkırtıp dayatması sonucu Marsilya’da yapılacak Ermeni soykırımı anıtına karşı çıkar. Anıtın açılış törenine Fransız hükümetinin resmen katılmamasını ister. Ancak anıtın açılışına Fransız bakanlardan birinin katıldığını görünce sabrı taşar ve Ankara’ya sorma gereğini duymadan Paris’i terk edip Ankara‘ya döner, gelişmelere karşı dik bir duruş sergiler.
  • Fransa, Hemingway’in “Cesaret, olaylar karşısında gösterilen zarafettir” sözünü idrak edecek bir ülke değildir.
  • Fransa’yı soykırımı katılmakla suçlayan Ruanda hükümeti, 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir.
  • Fransa’nın soykırımdaki rolünü araştırmak için Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bağımsız komisyon tarafından yayımlanan 500 sayfalık raporda, “Fransız desteğinin siyasi, askeri, diplomatik ve lojistik doğasının bulunduğu” ifade edilmiştir.
  • Fransa, Terry George’ın 2004 yapımı Otel Ruanda filminde geçen olayları inkar eden ülkedir.
  • Fransa, Cezayir’de gerçekleştirdiği soykırımın hesabını vermemiş ülkedir.
  • Önceki Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy 2006’da Cezayir’e yaptığı bir ziyarette “Babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez” sözleriyle Fransa’nın Cezayir’de işlediği insanlık suçlarını tanımayacağını söylemiştir.
  • Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Ruanda soykırımı için “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” şeklinde açıklamada bulunmuştur. (Le Figaro, 12 Ocak 1998)
  • Fransa, Avrupa Birliği müzakere sürecinde 5 müzakere başlığını veto ederek Türkiye-AB ilişkilerinin donmasını sağlayan ülkedir.
  • Fransa, Anayasa Mahkemesi’nin sözde soykırım yasasını iptal kararına rağmen sözde soykırım iddialarını ortaokul ders kitaplarına sokan ülkedir.
  • Fransa, 29 Ekim 1919’da Kilis’i ve 5 Kasım 1919’da Antep’i işgal eden ülkedir.
  • Fransa, Gaziantep ve Kahraman Maraş’ta Ermenilerce yapılan katliamlar için ülkede anıt açılmasına izin vermeyen ülkedir.
  • Fransa, sözde Ermeni soykırımı anketi yapan bir ülkedir. Ankette yeni bir Ermeni soykırımı yasası gerekli mi diye sorulmuştur. (http://www.newsring.fr/societe/165-faut-il-une-loi-sur-le-genocide-armenien) Ankette 274.555 oy kullanılmıştır. Oyların yüzde 52’si yeni bir sözde Ermeni soykırım yasasının çıkarılmasından yanadır.
  • Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 22 Ocak 2018 tarihinde Afrin konusunda acil toplantıya çağıran ülkedir.
  • Fransa, Cumhurbaşkanı Gül’ün telefonuna çıkmayan Cumhurbaşkanına sahip ülkedir. Gül, “Savaşta bile cumhurbaşkanları birbirleriyle konuşurlar” diyerek nazik bir şekilde tepkisinin göstermiştir.
  • Fransa, Türkiye‘nin tüm itirazlarına rağmen soykırım iddialarını inkar etmeyi suç sayan yasa teklifini 22 Aralık 2011 tarihinde kabul eden ülkedir. Oylamaya 577 milletvekilinin sadece onda biri katılmış, teklif oy çokluğuyla kabul edilmiştir.
  • Teklifi kaleme alan iktidar partisi Halk Hareketi Birliği (UMP) milletvekili Valerie Boyer, “Burada amacımız ilişkileri bozmak değil, Fransa vatandaşlarının korunması. Sizi bu tasarıyı destek vermeye çağırıyorum, sevgili meslektaşlarım. Bazı ülkeler 1915 olaylarını inkar ederek suç işlediler. Cezasız kaldılar. 1914 yılındaki Ermenilerin üçte ikisi ya tehcir edildi ya da katledildi. Sizden destek bekliyorum” demiştir.
  • Büyükelçiliğimizin arkasında bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik) Ankara (rue d’Ankara) adını veren ülkedir.
  • Fransa’yı soykırımı katılmakla suçlayan Ruanda Hükümeti, soykırıma karışan 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir.
  • Fransa’nın soykırımdaki rolünü araştırmak için Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bağımsız komisyon tarafından yayımlanan 500 sayfalık raporda, “Fransız desteğinin siyasi, askeri, diplomatik ve lojistik doğasının bulunduğu” ifade edilmiştir.
  • Fransa, Anayasa Mahkemesi’nin sözde soykırım yasasını iptal kararına rağmen sözde soykırım iddialarını ortaokul ders kitaplarına sokan ülkedir.
  • Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 22 Ocak’ta Afrin konusunda acil toplantıya çağıran ülkedir.
  • Fransa, sözde Ermeni soykırımı anketi yapan bir ülkedir. Ankette yeni bir Ermeni soykırımı yasası gerekli mi diye sorulmuştur. (http://www.newsring.fr/societe/165-faut-il-une-loi-sur-le-genocide-armenien) Ankette 274.555 oy kullanılmıştır. Oyların yüzde 52’si yeni bir sözde Ermeni soykırım yasasının çıkarılmasından yanadır.
  • Fransa, 8 Türk vatandaşının ASALA Terör Örgütü tarından şehit edildiği bir ülkedir: Büyükelçi İsmail Erez 24 Ekim 1975, aynı saldırıda makam şoförü Talip Yener, Paris Kültür ve Tanıtma Müşaviri Yılmaz Çolpan 22 Aralık 1979, Çalışma Müşaviri Reşat Moralı 4 Mart 1981, Büyükelçilik din görevlisi Tecelli Arı 4 Mart 1981, Güvenlik ataşesi Cemal Özen, 24 Eylül 1981, Türk vatandaşları Halit Yılmaz ve Hüseyin Memiş 15 Temmuz 1983, Orly havaalanındaki saldırı.
  • Fransa, bunların hesabını vermeyen bir ülkedir.

Bunları şunun için yazdım: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.”

Fransa’da Macron’un sözde Ermeni soykırım çıkışı sonrası sayın Refik Mor’un 17 Nisan 2019 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a yazdığı mektup önemlidir. Almanya’nın Schleswig-Holstein Eyaleti’ne bağlı Neumünster kentinde yaşayan Refik Mor, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve milletvekili Boyer’e 12 Ocak 2012 tarihinde de Soykırımı İnkar Yasası konusunda İngilizce ve Türkçe açık mektup göndermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Hıristiyan Demokrat Birlik Parti (CDU) Neumünster İl Meclis Üyesi Mor, Sarkozy ve Boyer’in resmi önergesinin Avrupa Adalet Divanı karşısında artık hukuki bir dayanağı yoktur. Ne Avrupa Parlamentosu’nun, ne de Fransız Parlamentosu’nun bu siyasi kararı, ATAD’ın kararından üstün değildir. Neumünster, 12.01.2012”

Sayın Mor’un Macron’a yazdığı mektuptaki tespiti çok önemlidir: “29 Ocak 2001 tarihinde ‘1915 Ermeni Soykırımını karara bağlayan 2001-70 sayılı kanuna atıfta bulunarak, Ermeni Soykırımı’nın her sene Paris’te, 24 Nisan’da anılması için yayınladığınız 10 Nisan 2019 tarihli Kanun Hükmünde Kararnamenizi, büyük bir kaygı ve şaşkınlık içinde öğrenmiş bulunuyorum. Bunu yaparken, aşağıda değineceğim üç noktada, özellikle hukuki suç işlediğinizi, şimdiden belirtmek isterim… İspata dayandırılmadan yaptığınız yukarıda sözünü ettiğim 2001-70 sayılı kanununuz ve Kanun Hükmünde Kararnameniz, Avrupa Adalet Divanı kararı ile artık YOK HÜKMÜNDEDİR…! Bundan dolayıdır ki, yukarıda adı geçen Avrupa Adalet Divanı’nın hukuki kararına, her demokrat gibi sizin de uymanızı ve Türk’leri haksız yere itham ettiğinizden dolayı, verdiğiniz Kanun Hükmünde Kararnamenizi geri çekip, 2001-70 sayılı kanunu iptal ederek, tüm Türk halkından özür dilemenizi talep ediyorum. Aksi takdirde, bu sizin pirus zaferinizden öte gitmeyecektir. Çünkü mahkeme kararları, resmi-siyasi karardan üstündür. Tabii ki bu kural demokratik devletler için geçerli bir kuraldır. (For this reason I demand that you, like every other democrat obey the aforementioned legal decision of the Court of Justice of the European Union and cancel your weird decree deemed to be “law“ with number 2001-70 for unjustifiably blaming the Turks and apologize from the Turkish people. Or else, this will not go beyond your “Pyrrhic Victory“, because these decisions of the court of law are above official decisions. And of course, this rule is valid for democratic governments) Refik Mor [2003-2018 Neumünster Meclis Üyesi] https://eposta.anadolu.edu.tr/owa/#path=/mail)

Macron’a en iyi cevabı vatandaşı Yves Benard vermiş, Aralık 2017’de yayınlanan kitabında yazar “Ermeni soykırımı yoktur” tespitinde bulunmuştur. Benard, incelediği belgelerin sözde Ermeni soykırımı iddialarını çürüttüğünü şöyle belirtmiştir: “Soykırım yoktur, iki taraf içinde katledilmişler vardır. Şuna ikna oldum ki aslında Türkler, Ermenilerden daha fazla katliam kurbanı olmuştur.” Kitap, Pantheon Yayınevi tarafından Türk-Ermeni Görüş Ayrılığına Yeni Bakış (Divergences Turco -Armeniennes) adı altında (165 sayfa) basılmıştır. Fransız yazar Benard, Türkiye’yi gezerek araştırma yapmış ve Türk toplumu hakkında adalet yerini bulsun dileğinde bulunmuştur: “Bu kitabı yayınlatmakta çok zorlandım. 2009 yılında çıkardığım ilk kitap sadece bir hafta raflarda kalabilmişti. Çünkü yayınevi üzerinde çok büyük baskı vardı. Korktular ve yayını durdurmaya karar verdiler. Şimdi, öyle görünüyor ki artık daha kolay yayınlanabilecek bir konu. Bu sefer çok kolaylıkla bir yayınevi buldum. Oysaki ilk kitabım için en az 60 yayıneviyle irtibata geçmiştim. O dönemde yayınevlerinin yarısı olumsuz cevap vermiş, diğer yarısı ise cevap vermeye bile gerek duymamıştı.”

Kitap hakkındaki değerlendirme şöyledir: “Bu belgeler, uzun söyleşilerden çok gerçek anlamda olayların nasıl gerçekleştiğini, anlaşılır ve açık bir şekilde sizlere aktaracaktır. Belgeler; diplomatlar, gazeteciler, subaylar, din adamları ve teröristlerin açıklamaları ve de Fransızlar tarafından Ermeniler lehine yorumlanan Türk-Ermeni trajedisine farklı bir bakış açısı getirmektedir. Onların görüşlerine inanmak kolaydır. Oysa gerçekleri kabul ettirmek çok daha zordur. Birinci Dünya Savaşı başladığında, her yerde ölümün ve acının hüküm sürdüğü bir dönem başlamıştır. Türkiye her tarafta kuşatılmış durumdadır ve savaşabilecek durumda olan erkekler, kadınları, çocukları ve yaşlıları geride bırakarak savaşa çağrılmışlardır. Ermeni milisler, isyan ederek savunmasız sivillere karşı korkunç, acımasız ve barbarca bir imha gerçekleştirmişledir. Tasniflenmiş ve güvenilir bir arşivden desteklenen bu kitap, Türk-Ermeni çatışmasının az bilinen bir gerçeğini gün yüzüne çıkartmıştır. Ermenilerin sorumlu olduğunu gösteren belgeler, karanlık bir tarih sayfasını gözler önüne sermektedir. Fransız ders kitaplarının önemli bir gerçeği gözden kaçırdığına inanan Yves Bénard, belgeler için önemli bir araştırma gerçekleştirmiştir. Türkiye’yi inceleyerek ve çok sayıda araştırma yaparak, adaletin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.”

Fransa’da Macron dışında aklı başında Fransızlar da vardır. Ermeni kökenli müzisyen Carole Marque-Bouaret, Fransa’da kurduğu MAHALEB adlı grupla, geleneksel Anadolu şarkılarını Türkçe ve Ermenice yorumlamaktadır. Akordeon sanatçısı Fransız Elsa Ille ve Yunan asıllı perküsyonist Jerome Salomon grubun diğer üyeleridir. Carole, Türkiye ve Ermenistan arasında 24 Nisan’dan dolayı gerginliğin arttığı dönemde müziğiyle barış mesajı vermektedir. Türkiye’deki konserlerinde çok iyi karşılandıklarını açıklayan Carole, Avrupa’daki turnelerine gelen Türk ve Ermenilerin kalbine dokunduklarını söylemiştir.

Grubun Fransız üyesi Ille, müzikle kültürler arasında bağlantı kurduklarını, Yunan Jerome da Osmanlı dönemine uzanan köklerinden dolayı Türk müziğine kendisini yakın hissettiğini belirtmektedir. Yaptıkları müzikle hiçbir politik mesaj vermediklerini açıklayan Carole şunları söylemiştir: “Sadece müzikal mesaj veriyorum. Benim için bu iki dili, Türkçe ve Ermenice’yi konuşmak çok doğal. Ben sadece gelecek nesillere bunu aktarmak isterim. Bu dilde şarkı söylemek benim için çok önemli.” (https://tr.euronews.com/2019/04/24/video-mahaleb-ermeni-asilli-fransiz-muzisyen-turkce-sarkilarla-baris-mesaji-veriyor)

Amerikalı tarihçi Prof. Dr. Justin Mc Carthy’nin sözde soykırım konusundaki tespitleri çok önemlidir. 17 Nisan 2014 tarihinde AA’dan Tuğba Özgür Durmaz’a verdiği demeçte; konuyla ilk defa yıllar önce Anadolu’nun nüfusu, nüfusun Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki durumu ve Savaş‘tan sonra ne kadar kaldığı üzerine araştırma yaparken karşılaştığını belirtmiş, tarihi gerçeklere karşı koyamadığı için soykırım konusuna eğildiğini söylemiştir:

“Neticede ne kadar çok Türk’ün öldüğünü anladım. Bu kadar Türk nasıl öldü çünkü savaşta değillerdi. 2,5-3 milyon Müslüman savaşta ölmüştü, ben de bu konuyu çalışmalıyım diye düşündüm. Ermeniler üzerinde çalışmamın da aslında belirgin bir nedeni yok, aslında ilk çalıştığım Müslümanlardı ama daha sonra fark ettim ki bu kadar insan öldüğüne göre onları birileri öldürmüş olmalı diye düşündüm. Böylece Ermenilerin, Yunanların ve Yahudilerin üzerine de çalışmaya başladım. Ama aslında bu konuyu ben seçmedim, konu beni seçti. Hiçbir zaman Ermeniler üzerine yazmayı planlamamıştım ama oldu.”

Justin McCarthy, Türkler ve Ermeniler: Osmanlı Devletinde Milliyetçilik ve Çatışma başlıklı kitabında, Osmanlı-Ermeni ilişkilerini anlamak için bir çerçeve sunmaktadır. McCarthy, mevcut varsayımlara meydan okumakta ve Osmanlı İmparatorluğu ile Ermeni azınlığı arasındaki çatışmayı açıklayan yeni bir yorumla, geç Osmanlı tarihçiliğinin en temel sorununa katkıda bulunmaktadır. Kitap, 1915 trajik olaylarına yol açan durumların yeni bir analizini isteyenler için olduğu kadar geniş bir kitle için de önerilmektedir.

Justin McCarthy, Ermenilerin bu kadar yıl geçmesine rağmen neden iddiaları sürdürdüklerine ilişkin olarak, “Bunun nedeni çok basit. Çocuklara nefret etmeyi öğretirseniz, onlar nefretle büyür ve nefret ne olursa olsun büyümeye devam eder. Diğer bir diğer sebep de yurt dışındaki Ermeni milliyetçi gruplar bundan fayda sağlayacaklarına, para alacaklarına, Kars, Erzurum, Bitlis, Van’da toprak kazanacaklarına inanıyorlar. Bunlar yanlış ama yine de inanıyorlar” değerlendirmesinde bulunmaktadır. Köklerinin Alman ve İrlandalı olmasına rağmen kendisini Amerikalı olarak tanımlaması gibi, Amerika’daki bazı Ermeni gruplarının da Ermenilerin böyle düşüneceği, kimliklerinin milliyetlerinin yok olacağı endişesini taşıdıklarını söyleyerek doğru bir tespit yapmıştır: “Bundan dolayı Ermeniler soykırım iddiasını kendilerini bir arada tutacak bir bağ olarak görüyorlar. ‘Ne acılar çektik’ demek böyle bir bağ ve kendilerini bu acı üzerinden tanımlıyorlar. Tabii daha başka pek çok neden var. Kendi hikayelerinden, propagandalarından başka bir şey duymadılar, bu yüzden de Türklerin kötü olduğunu düşünüyorlar çünkü aslında onlara hep onların kötü olduğu söylendi.”

Hocalı’daki katliamı görmek istemeyip “sözde” Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyenler, Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeselini izlemelidirler. Bu belgesel 24 Nisan öncesinde youTube’dan silinmiş (video kullanılamıyor,

) ve daha sonra yeniden yüklenmiştir. Mutlaka her Türk vatandaşı tarafından izlenmelidir. Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeseli şimdi https://www.dailymotion.com/video/x2nuga2 adresindedir. (57 dakika)

ABD Başkanı Donald Trump 1915 Ermeni tehciri ile ilgili olarak 24 Nisan’da “Büyük Felaket” anlamını gelen “Meds Yeghern” demiştir ama açıklamada Trump’ın imzası yer almamıştır. Önceki yıllarda Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamalarda başkanların imzası bulınuyordu:“Statement by the President on Armenian Remembrance Day 2019 April 24, 2019 Today, we commemorate the Meds Yeghern and honor the memory of those who suffered in one of the worst mass atrocities of the 20th century.” (https://massispost.com/2019/04/president-donald-trumps-april-24th-statement-missed-opportunity-to-end-genocide-denial/)

Trump’ın “soykırım” (genocide) ifadesinin kullanmamasında Türk sivil toplum kuruluşları ile devletin girişimleri etkili olmuştur. Bu kapsamda bir sivil toplum kuruluşu olan Milli Düşünce Merkezi Başkanı sayın Sadi Somuncuoğlu, ABD Senatörler ve Temsilciler Meclisi üyeleri ile İsrail Parlamentosu üyelerine aşağıdaki mektubun gönderilmesini sağlamıştır. Bu kapsamda 14 Şubat 2017 tarihinde Ermeniler Başkan Trump’a Mesaj Gönderirken Bizler Ne Yapıyoruz?” başlıklı yazımı da paylaşırım. isterim.(http://ankaenstitusu.com/ermeniler-baskan-trumpa-mesaj-gonderirken-bizler-ne-yapiyoruz/) Bu konuda Sayın Sadi Somuncuoğlu’nun hassasiyetini de özelikle belirtmek isterim. (https://www.house.gov/representatives#state-alabama, https://www.senate.gov/senators/contact/, https://knesset.gov.il/mk/eng/mkindex_current_eng.asp?view=0 Respectueusement annoncé au public mondial. Sadi Somuncuoglu President M.D.M)

Fransa Türkiye ilişkileri, Fransa’daki etkin Ermeni lobisinin etkisi alında kalmıştır. Bu konuda bir anımı da paylaşmak isterim. Yıl 1982. Rahmetli Bülent Ulusu Başbakan. Ben DPT AET Dairesini yeni kurmuş genç bir doçentim. O dönemde de Fransa ile ilişkiler çok gerilmişti. Sayın Ulusu DPT Müsteşarı Yıldırım Aktürk’e Fransa’ya karşı ekonomik önlemler alınması talimatını vermiş. Müsteşar Aktürk beni çağırdı ve bizden rapor hazırlamamızı istedi. Uzun bir çalışmadan sonra Fransa’dan ithal edilen iki önemli kaleme kısıtlama getirilmesinin mümkün olduğunu gördük. Bunlar, Renault otomobil parçaları ithalatı ile TÜLOMSAŞ’ın (ELMS) o dönemde Fransa destekli ürettiği ana hat lokomotiflerin parça ithalatını kısmaktı. Ayrıca konulacak gümrük vergisi hem GATT/WTO kurallarına ve hem de Katma Protokol’e aykırı idi. Çünkü AB ile Türkiye arasında bir gümrük birliği vardı. Bir kısıtlama Fransa’dan çok Türkiye’ye zarar verecek, bindiğimiz dalı kesmiş olacaktık. Daha sonra bundan vazgeçilmiş, AB’den ithal edilen demir çelik ürünlerine yüzde 15 ek vergi konulmuştur. Fakat bu da gerek AB ile olan gümrük birliğine ve de GATT/WTO kurallarına aykırı olduğu için bir süre sonra kaldırılmıştır.

Macron’un sözde soykırımı devamlı gündeme taşıması üzerine Dışişleri Bakanlığı “Macron’un oy elde etmek uğruna, diplomatlarımızı şehit eden terör örgütlerinin Fransa’daki bugünkü uzantılarını memnun etmek amacıyla aldığı bu karar, müttefiklik ilişkisiyle de bağdaşmamaktadır. Bu tutuma her vesileyle gereken cevap verilecektiraçıklamasında bulunmuştur ama uygulamada bir şey yapılmamış, açıklama suya yazılan yazı olarak tarihe geçmiştir.

Fransa’ya yönelik en etkili çıkış, Fransa’dan Légion d’Honneur nişanı alanların yayınlayacakları bir basın bildirisi ile topluca bu nişanları Macron’a iade etmeleridir. Legion d’Honneur nişanı alan Türk vatandaşları olan Ali Sabancı, Leyla Alaton, Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal, Tarık Zafer Tunaya, Sakıp Sabancı, İnan Kıraç, Yaşar Kemal, Sani Şener, Kamran İnan, ( iade etti) Erdoğan Teziç, (iade etti) Hikmet Çetin, Ayşe Gülsün Bilgehan, Lucien Arkas, Gökşin Sipahioğlu, Nebahat Akkoç, Mehmet Erbak ve Tunay İnce’nin geçmişte Kamuran İnan ve eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in yaptığı gibi bir basın toplantısı düzenleyerek nişanı iade etmeleridir. Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Nelson Mandela 1992 yılında Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü reddetmişti. Yukarıda ismi verilen hayatta olanlar, hayatta olmayanların da mirasçıları Kamuran İnan, Erdoğan Teziç ve Nelson Mandela’yı örnek almalıdır. Madalya alanların bu madalyaya ihtiyaçları yoktur. Mandela kadar bile olamadılar denmesini sanırım kimse istemez.

Ankara’daki Paris Caddesi’nin adının Ankara’nın en uzak semtinde bir sokağa verilmesi, Fransa’ya bir tepki olmalıdır. Fransa, Paris Büyükelçiliğimizin bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik) Ankara (Rue d’Ankara) adını vermiştir. Türkiye, Ankara’nın en güzel caddelerinden Paris Caddesi’nin (2,5 km) adının bir küçük sakağa verilmesi konusunu gündemine hiç almamıştır. Paris’te Rue de Constantinople caddesi vardır ama “İstanbul Caddesi” yoktur. Daha öncede bu konuyu yazmıştım ama etkili ve yetkili kişiler herhalde Macron’dan çekindikleri için bu konuyu gündemlerine almamışlardır.

Fransa’daki bu olumsuz gelişmeler karşısında hiç Türkiye’ye yakın bir politikacı yok mu sorusu akla gelebilir. Fransa Cumhurbaşkanları arasında Türklere ve Türkiye’ye en sıcak yaklaşan, 26 Eylül’de vefat eden Jacques Chirac idi. 1977-1995 yılları arasında Paris Belediye Başkanlığı yapan Chirac, Paris’te Büyükelçiliğimizin bir etkinliğine gelmiş ve orada kendisiye tanışma ve kısa da olsa konuşma fırsatım olmuştu.

Chirac, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile müzakereleri sürecinde de önemli rol üstlenmişti. Ankara ile müzakerelerin başlatılmasını destekleyen Chirac, “Türkiye’nin AB’ye üyelik yolculuğu uzun ve zorlu olacaktır. Ancak bu üyelik arzu edilen bir gelişmedir” demişti. O yıllarda Türkiye AB ile müzakerelere resmi olarak başlamış ve ilk müzakere başlıkları açılmıştı. Jacques Chirac, müzakerelerin Fransa’da yoğun tartışmalara yol açtığı bir dönemde Türk halkının onurlu bir halk olduğunu, imtiyazlı ortaklık gibi bir seçeneği asla kabul etmeyeceğini ve Türkiye’yi dışlamanın çok ağır sorumluluk getireceğini ve Fransa’nın müzakerelerden yana tavır koyacağını söyleyerek Avrupa liderleri arasında da müzakerelere bakış açısını değiştiren isimlerden biri olmuştu. Fransa ile artan gerginlik, bugün yapılacak milli maça yansıyabilir ve provakosyan olabilir. Çok dikkat edilmesi gerekir.

Gündemimizdeki diğer çok önemli konu, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik başlattığı Barış Pınarı Harekatı’dır. Harekat başlayınca Arap ülkeleri ile Batılı dost bildiğimiz ülkelerden tepkiler gelmiştir. Dün Macron ile Merkel, Türkiye’ye, “Suriye’deki saldırısına son vermesi” çağrısında bulunmuşlardır ama Türkiye’ye havan mermisi atarak şehit edilen sivilleri yok saymışlardır.

Almanya Başbakanı Angela Merkel, “Cumhurbaşkanı Erdoğan ile 1 saat görüştüm. Türkiye’nin çıkarları ve güvenliğini de göz önünde bulundurmalıyız. Ama aynı zamanda, bu Türk işgalinin de son bulması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü insani dramlar söz konusu ve Kürtler’e karşı bu durumu kabul edemeyiz” demiştir. Merkel, Kürt kökenli Türk vatandaşları ile PKK terör örgütünü birbirine karıştırmıştır. Fakat Merkel gibi birinin bu kadar cahil olması mümkün değildir.

Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları’nın Lüksemburg’daki zirvesinde Kuzeydoğu Suriye’ye dönük operasyonu sebebiyle Türkiye oybirliğiyle kınanmıştır. Toplantı sonrası açıklanan bildiride Ankara’ya yapılan silah satışlarını durdurma çağrısı yapılırken, AB’nin Türkiye’ye silah ambargosu uygulaması yönünde Almanya, Fransa, İspanya ve Avusturya’nın ısrarına karşılık Türkiye’ye silah satışının yasaklanması yönünde ortak bir uzlaşıya varılamamıştır. (EU foreign ministers have condemned Turkey’s military intervention in northeastern Syria but stopped short of agreeing on a blocwide arms embargo, https://www.dw.com/en/eu-offers-measured-reaction-to-turkeys-offensive-in-syria/a-50819018)

Bildiride, operasyonun Birleşmiş Milletler nezdinde yürütülen siyasi süreci zora soktuğu, İŞİD Karşıtı Uluslararası Koalisyon’un kazanımlarını da tehlikeye attığı açıklanmıştır. Sonuç Bildirisinde, “Tüm bir bölgenin istikrar ve güvenliğini ciddi şekilde tehlikeye attığı, sivillerin daha çok acı çekmesine ve daha çok kişinin evlerinden olmasına yol açtığı ve insani yardım çabalarını ağır bir şekilde engellediği” belirtilmiştir. 18 Ekim’de yapılacak Liderler Zirvesi’nde de Türkiye’ye olası yaptırımlar gündeme gelecektir. Finlandiya, Norveç, Fransa ve Almanya Türkiye’ye askeri ihracatı askıya almış, İsveç de bu yaptırımın AB çapında uygulanması önerisinde bulunmuştu.

ABD ve AB ülkelerinden gelen sert tepkilere, dost bildiğimiz Arap ülkeleri de katılmış, Arap Birliği harekatı kınamıştır. Kınama kararına Filistin’in de katılması dikkat çekicidir. Bu ayıbı örtmek için bazı gazetecilerin suçu Filistin Kurtuluş Örgütü kurucularından ve Filistin Devlet Başkanı. Mahmut Abbas’a yüklemesi kabul edilemez. Bunun için kör ve sağır olmak gerekir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan üç hafta önce BM’de canla başla Filistin’i savunmuştu: Daha birkaç gün önce sokaktaki masum bir Filistinli kadının İsrail güvenlik güçleri tarafından alçakça öldürüldüğü görüntüler bile vicdanları harekete geçiremiyorsa artık sözün bittiği yerdeyiz demektir…Bu doğrultuda atılması gereken en önemli adımlardan birisi, Filistin halkının devlet olarak tanınma yönündeki haklı talebinin karşılanması ve Filistin devletinin temsilcilerinin de bu yüce kurulda BM üyesi olarak hak ettiği yeri almasıdır.” Fakat dün Arap Birliği’nin harekat ile ilgili açıklamalarına “Sizin topunuz bir araya gelseniz zaten bir tane Türkiye etmezsiniz” diyerek çok haklı bir tepki göstermiştir.

Fakat geçmişte sayın Cumhurbaşkanı’nın Araplar hakkında söyledikleri ile bu demeci çelişmektedir: “Türk Arapsız yaşayamaz, kim ki yaşar der, delidir, Arabın Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir. Hiç kimse kusura bakmasın, kim ne derse desin, Araplar bizim kardeşimizdir, biz de onların kardeşiyiz. Türklerle Araplar bir elin parmakları gibidir, etle tırnak gibidir, mazimiz bir, biliniz ki istikbalimiz de bir. Araplarla aramıza sınırlar çizilmiş olabilir, aramıza görünmez duvarlar çekilmiş olabilir, hepsini aşacak iradeye sahibiz. Bu ülkede köpeklerine Arap adı takanlar oldu, sokaklardaki köpekleri Arap Arap diye çağıranlar oldu, köpeğe niye Arap diyor, hep Araplarla bağlarımızı koparmak için böyle diyor, Ortadoğu’yu bataklıkmış gibi göstermek için köpeğe Arap adını takıyor. Araplar bizi arkadan vurdu. Hep bunu söylerler. Hatta ben, avami olacak kusura bakmayın ama köpekleri bile ‘Arap, Arap’ diye çağıran bir anlayışı yaşadık bu ülkede.”

Arap Birliği’nin Türkiye’yi kınama bildirisine Filistin de katılması, Arapların ne kadar güvenilmez olduğunun ispatıdır. Dünyada Filistin’i ilk tanıyan ülkelerden biri Türkiye’dir. 2006-2015 döneminde Filistin’e 375 milyon dolar kalkınma yardımında bulunulmuştur. 2014-2017 dönemi için 200 milyon dolar taahhüt edip, ilk bir yılda yarısı gerçekleştirilmiştir. BM’ye üye olmayan gözlemci devlet statüsünde katılımını desteleyen yine Türkiye’dir. Tubas Türk Hastanesi ve Nablus Kız Okulu’nu Türkiye inşa etmiştir. BM’de “Türkiye mazlum halkının yanında olmaya devam edecektir” diyerek Filistin’e destek veren yine Türkiye’dir. Hamas’ın Siyasi Büro Başkanı İsmail Heniyye’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a BM Genel Kurulu’nda Filistin’e ilişkin sözleri dolayısıyla teşekkür etmesi, Arap Birliği tarafından dikkate alınmamıştır.

Arap Birliği, 22 Arap ülkesinin üye olduğu bir kuruluştur. Üyeleri; Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan, Bahreyn, Cezayir, Fas, Moritanya, Sudan, BAE, Umman, Yemen, Kuveyt, Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Somali, Filistin, Cibuti ve Komorlar’lardır. Bunlardan 17’si Osmanlı’dan koparak bağımsız olmuş ülkelerdir. Arap Birliği Genel Sekreteri Ahmet Ebu Gayt, Barış Pınarı Harekatı için “işgal” derken, Rusya ve ABD sesini çıkarmamıştır.

Bu ülkelerden hiçbiri KKTC’yi tanımamıştır ama Lübnan (1997), Suriye (2015) ve Libya geçici hükümeti (2019) sözde Ermeni soykırımını tanımıştır. Daha da önemlisi, Kahire’de yapılan ve Akdeniz’e kıyısı olan 7 ülkenin katıldığı “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” toplantısında Mısır, Güney Kıbrıs, Ürdün, Yunanistan, İtalya, İsrail’in yanı sıra Filistin‘in Enerji Bakanı da yer alırken, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti davet edilmemiştir. Türkiye’ye uçak hediye eden Katar bile Türkiye’ye değil GKRY’ne destek vermektedir. Fakat Katar, Somali ile birlikte kınama bildirisini, Türkiye ile ilişkiler bozulmasın diyerek imzalamamıştır. Sebebini herkes bildiği için açıklamama gerek yoktur.

Suudi Kralı Abdullah’ın ölümü sebebiyle Türkiye’de 24 Ocak’ta bir günlük yas ilan edilmiş, Türk bayrağı yarıya indirilmiştir. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2007 yılında Kral Abdullah’ı kaldığı otelde ziyaret etmiştir. Yine protokol kurallarında olmayan bir jest yaparak, Kral’ı Esenboğa’ya giderek uğurlamıştır. Mekke’de 1781 yılında yapılan Osmanlı kalesi Ecyad, (uzun boyunlar) 2002 yılında yıkılmış, yerine otel yapılmıştır. Kral Abdullah bin Abdülaziz el-Suud, Mekke’deki son Osmanlı yapısını yıkması, ölümünün ardından yeniden gündeme gelmiştir. Yüzlerce yıllık geçmişi olan ve 1600’lü yılların sonunda Türkler tarafından baştan aşağı yeniden inşa ettirilen kale, Arap yarımadasının elimizden çıktığı Birinci Dünya Savaşı’na kadar Türk garnizonu olarak kullanılmıştır. Murat Bardakçı, “Suudi yönetimi, Mekke’deki Türk Kalesi’ni yıkarak, Türkiye’den tam 145 yıl öncesinin intikamını almış oldu: Şerif Abdülmuttalib ayaklanmasının intikamını” diye yazmıştır. Ecdad yadigarı Ecyad kalesini 1982 yılında görmüş ve çok mutlu olmuştum.

Suudi Arabistan, Arapları Türkler’e karşı kışkırtan ünlü İngiliz casusu Thomas Edward Lawrence‘in evini müze yapmıştır. Osmanlı eserlerine yönelik “kültür soykırımı” yapan Suudi yönetimi, Kral Fahd’ın emriyle müzeye dönüştürdüğü evin kapısına, ‘‘Bu ev, Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşı veren Suudilere yardımcı olan Thomas Edward Lawrence tarafından karargah olarak kullanılmıştır’’ diye yazdırmıştır.Osmanlı’nınki enkaz olurken Lawrence’inki müze yapılmıştır. Arapların fıtratlarında (yaradılış) iyilik yoktur. Yılmaz Özdil “E hani biz bunların gözüydük, eliydik, bunlarsız deliydik,” Necati Doğru “Filistin kof kardeş çıktı,” Rahmi Turan “Acıma yetime dönüp vurur gerine” derken haklıdır. Filistin uğruna Mavi Marmara’da şehit olan 10 Türk vatandaşına şimdi daha fazla üzülüyorum. Onlara çok yazık oldu.

“Ümmet” değil “Millet” olmak gerektiği, Suriye müdahalesinden sonra açığa çıkmıştır. Ne demiş atalarımız: “Dün şaştık, bugün aydık.” İnşallah geçte olsa ayan olur.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA’NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA‘NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )

Dünyanın en geniş ülkesi olan Rusya Federasyonunun merkezi coğrafyaya egemen olabilmek için hazırlamış olduğu jeopolitik hegemonya planı, geçen hafta Türk basını kanalı ile açıklandı . Konu ile ilgili olan kesimlerin temsilcileri hemen bu plan üzerinde düşüncelerini açıklamaya başladıkları noktada, konuyu öncelikle Rusya’nın dünya haritasındaki konumunun gündeme getirilmesi ve bu çerçevede tartışmaların yönlendirilmesi gerekirken, yeryüzü topraklarının altıda biri üzerinde hegemonya kurmuş olan Rus devleti ile, merkezi coğrafyanın konumları arasındaki bağlantının gözler önüne serilmesi gerekmektedir . Konuya dünya haritası açısından bakıldığı zaman Rusya Federasyonunun topraklarının kuzey yarıküresindeki toprakların büyük bölümünü sınırları içine aldığı görülmektedir . Bu kadar büyüklükte topraklara sahip olmasına rağmen , giderek azalan bir nüfusa sahip olan Rusya, gelecekte bu yönü ile dünya kamuoyunda ciddi boyutlarda tartışılacaktır . Rus devleti bu durumu iyi bildiği için kendisi ile ilgili bu tartışmanın önlenmesi ya da geciktirilmesi doğrultusunda , merkezi coğrafya da egemen olabilme doğrultusunda bir emperyalist plan hazırlayarak açıklamakta ve şimdiden konu ile ilgili tartışmaları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmaktadır . Açık topluma geçiş sürecinde bütün büyük devletlerin geleceğe dönük emperyal projeleri açıklanması aşamasında , Rusya Federasyonu gibi bir dev devletin de bu yönünün açıklığa kavuşması , dünya kamuoyunun istikrarı açısından küresel barış düzenine yardımcı olacaktır .

Bugünün koşullarında dünya düzeninin iki kutupluluktan çıkarak çok kutupluluğa doğru kaymaya başlaması dikkate alınırsa , kutup merkezi olmaya soyunan büyük devletlerin emperyalist projeleri yavaş yavaş gün ışığına çıkmakta , ve bu gibi emperyalist projelerden rahatsız olan ve onların ülkeleri için tehdit yarattığının farkına varan ilgili toplum kesimlerinin ciddi eleştirileri de birbiri ardı sıra öne çıkmaktadır . İki kutuplu dünyada ideolojik kamplaşma içine girmiş olan dünya düzeninin bu durumdan kurtularak daha özgür bir ortama doğru yöneldiği yeni aşamada, açıklığa kavuşan emperyal projelere dikkat edildiğinde Britanya İmparatorluğunun Yakın Doğu Konfederasyonu , Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi , İsrail’in Siyonist planı olarak Büyük İsrail Projesi ,Avrupa Birliği’nin Büyük Avrupa kıtası gibi projeleri öne çıkmaktadır . Şimdi Rusya’nın merkezi coğrafya planını açıklamasıyla birlikte, bu emperyalist projelere yeni bir katılımın Rusya aracılığı ile gündeme geldiği görülmektedir . Eski kutup merkezi olan Rus devletinin yeni dönemde de boş durmadığı ve bu kez batı dünyası ile Avrupa kıtasından dışlandığı bir noktada , orta dünya bölgelerinde etkinlik sağlayarak batı merkezli bir dünyanın karşısına gene eskisi gibi çıkmaya çalıştığı görülmektedir . Yüz yıllık zaman dilimi içinde iki kez büyük yıkıma uğramış olan Rusya Federasyonu yeni dönemde bir üçüncü yıkılma süreci yaşamamak üzere , dünya egemenliğini temsil eden batılı emperyalist ülkelere karşı güçlenerek ve alternatifler üreterek karşı çıkma çabası içine girdiği anlaşılmaktadır . Bu doğrultuda , kendi ülkesini dünyanın hedefi konumundan uzaklaştırabilme doğrultusunda, Rus derin devletinin kendi uzun sınırlarının alt bölgesinde kalan merkezi alanı diğer emperyalist devletlere kaptırmamak üzere, kendi güneyinde kalan merkezi coğrafya ile genel anlamda bir bütünleşme sağlamak üzere , emperyalist bir planı dünya kamuoyu önünde açıklamaktan çekinmeyerek diğer ülkelere bir sinyal vermiştir . Bir Avrasya ülkesi olarak iki kıta arasında ve üstünde bir yere sahip olan Rusya’nın , bu konumundan yararlanarak haritada kendi altında yer alan merkezi coğrafya alanını tümüyle ele geçirmenin hesaplarını yaptığı, açıklanan plan ile açıklığa kavuşmuştur .

Merkezi alan için İsrail ve ABD’nin geliştirmiş olduğu emperyal projeler gibi Büyük Rusya Projesi de inançları esas alarak ulus devletleri görmezden gelmektedir .Geçen asrın başlarına kadar bu coğrafyada imparatorluklar egemen bir durumda iken ortaya çıkan birinci dünya savaşı sürecinde , imparatorluklar tasfiye edilerek ulus devletlerin önü açılmış ve bu bölgede kurulmuş olan ulus devletler uluslararası hukuk düzeni çerçevesinde resmiyet kazanarak Birleşmiş Milletler çatısı altında bağımsız devlet olarak yaşayabilme hakkını elde etmişlerdir . Dünyada imparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasında merkezi alan fazlasıyla etkilenerek paramparça bir duruma sürüklenmiştir . Aradan yüz yıl geçtikten sonra bugün de bu coğrafya yeniden paramparça edilerek bu kez daha küçük bölümlere doğru oluşumlar desteklenmektedir . Küresel sermaye oluşumunun savunduğu politikalar doğrultusunda merkezi bölge karıştırılırken , Rusya’da diğer büyük devlet olan ABD gibi tüm merkezi alanı Büyük Rusya Projesi doğrultusunda kendi kontrolü altına alabilmenin hesaplarını yapar bir duruma gelmiştir . Amerika ve Avrupa’nın birbirinden ayrı bölgeler olduğu gibi merkezi alan da Orta Doğu olarak kendi başına bir bölge konumunda olduğu için , bu farklı alanın batı dünyasından ayrılan özelliklerine uygun düşün plan ve projelerin gündeme getirildiği görülmektedir .

Kısa adı ROP olarak ifade edilen Rusya’nın Orta Doğu Projesi de , İsrail ve ABD ikilisinin bölge yapılanmasında esas aldıkları inançlara dayanmaktadır . Buna göre Ruslar , Orta Doğu ülkelerinde yaygın olarak yaşayan Sünniler,Şiiler ve Ortadoksları ,bir VAHDET PROJESİ altında bölge dışı güçlere karşı bir araya getirebilmenin çabası içine girmişlerdir . İslam dininin ele aldığı vahdet inancını Hrıstıyanların doğu kolu olan Ortadokslara da yayarak , Rusya kendi nüfus yapısına uygun düşecek bir emperyalist projeyi bir an önce yürürlüğe koyabilmenin arayışı içinde olmuştur . Amerikan dış politikası tarikatlar ve cemaatlar üzerinden biçimlenirken , bölgenin en yeni devleti olarak İsrail tümüyle bir din devleti modelini bölgeye getirerek , diğer din grupları ile dinler arası diyalog adı verilen bir yeni toplumsal oluşum üzerinden bağlantılarını geliştirmeye yönelmiştir .Kısa adı ROP olan bu yeni proje çerçevesinde, küresel emperyalizmin dünyaya egemen olma hazırlıkları içinde merkezi alanda yaşamakta olan üç büyük din grubunun , Rusya’nın öncülüğünde dünyanın diğer büyük güçlerine ve devletlerine karşı bir dayanışma içine girerek kendilerini korumaları, ana hedef olarak öne çıkarılmaktadır . Böylece Rusya dinleri ve inanç sistemlerini bir araya getirerek istediği bölgesel dayanışma düzenini gerçekleştirmeye çalışırken , bölgedeki ulus devletlerin milli sınırlarını görmezden gelmekte ve eski ABD dışişleri bakanı Condelisa Rice’ın dile getirdiği gibi dünyanın orta alanında yer alan yirmiden fazla devletin sınırlarının değişmesi inanç sistemleri üzerinden sağlanmak istenmektedir . İnsanlar dinsel politikalar ile tatmin edilmeye çalışılırken , diğer yandan var olan devletlerin küçülmelerini sağlayacak doğrultuda sınır düzeltmeleri gerçekleştirilmek isteniyordu .

Sınır değişikliği gibi var olan devlet düzenlerini alt üst edebilecek derecede önemli siyasal oluşumlar, günlük olaylar gibi gösterilerek harekete geçilirken , bölge devletlerinin halklarının karşı koymalarını önleyecek düzeyde bir terör oluşumu dış destekli emperyal projeler aracılığı ile devreye sokularak, her türlü direnişin önü kesilmeye çalışılıyordu .ABD ve İsrail ikilisi dini inançlar ile birlikte etnik kökenleri de ortaya çıkararak, ulus devletlerden eyalet devletçiklerine geçişin provalarını yapıyorlardı .Büyük Orta Doğu ve İsrail projeleri bölgesel yapılanmalar doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını öne çıkarırken , Rusya’da bu iki projeye rakip olarak bir üçüncü projeyi geliştirirken ve aynı yoldan giderek merkezi alan halklarının inanç sistemlerini esas alırken, milli sınırları devre dışı bırakarak yeni bölgesel oluşumun önünü açmaya çalışıyorlardı . ABD Irak savaşı sırasında Şiistan ve Sünnistan olarak iki ayrı din devleti oluştururken , ülkenin geri kalan bölgesinde de Kürdistan adı ile yeni bir etnik devlet yapılanmasını kurmak için çaba gösteriyordu . Irak sonrası Suriye savaşı dışarıdan kışkırtılırken ;Şiiler ,Hrıstıyanlar ve Sünniler için ayrı inanç devletleri kurulmak isteniyordu .

Orta Doğu’nun yanı başında yer alan Rusya Federasyonu , eski Osmanlı ülkesine yabancı devletlerin girmesini ,emperyalist ya da Siyonist planların kendisini tehdit edecek düzeyde bu bölgede öne çıkarılmasını istemediği için sürekli olarak merkezi alandaki gelişmeleri yakından takip etmiştir . Bu gibi gelişmelerin doğrultusunda sıcak denizler bölgesine inerek kendi güvenliğini tehdit eden bölgesel gelişmelere karşı çıkmak ya da kendi ulusal çıkarları doğrultusunda müdahale etmek gibi kendi varlığını savunan girişimlerde bulunmuştur . Rus Çarlığı döneminden gelme politikalar ile Rusya kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir oluşumu gerçekleştirmeye çalışırken, kendisine rakip olan devletlerin bölgeye girişini ya da uzaktan müdahalelere girişmelerini önlemeye çalışmıştır . Rusya bugünkü aşamada bölge dışı güçlere karşı Moskova-Ankara-Tahran üçgeni çizgisini merkezi alana getirmeye çalışırken ,Ortadoksların temsilcisi olarak hem Şiiliğin merkezi olan Tahran’ı, hem de Sünniliğin merkezi olarak da Ankara’yı kendisine doğal partner olarak seçmiştir . Suriye iç savaşı sırasında batı emperyalizmine karşı geliştirilen ASTANA ZİRVESİ doğrultusunda, Rusya-Türkiye ve İran üçlüsünün ortak bir bölgesel dayanışma ittifakı geliştirmesi üzerine, Ruslar bu üç büyük devletin birlikteliğini dini inançları esas alarak pekiştirmeye çalışmışlardır . Yirminci yüzyıl boyunca dünya sistemi olarak bloklaşmanın öne çıkması yüzünden uzun süre fazlasıyla yük altına girmiş olan Rusya Federasyonu’nun, yirmi birinci yüzyılda yeni bir blok oluşturmaktan ziyade bölgesel dayanışma ittifakı yoluna yöneldiği kesinlik kazanmıştır. Bu tutumu ile bloklaşma yerine esnek bir ittifak düzeni çatısı altında, bölgesel barış düzeninin kurulabileceğini Rusya komşularına göstermek istemiştir .

İngilizler merkezi coğrafyaya yüz yıl önce gelirken , bölgedeki Arap nüfusunun halk kitleleri arasında çoğunluğu oluşturması konusuna dikkat ederek , gizli servisleri aracılığı ile geliştirdikleri bir yeni tarikatı Vahabilik adı altında örgütleyerek , kendi yarattıkları bir cemaat aracılığı ile Müslüman dünyayı kontrolları altına alabilmenin çabası içinde olmuşlardır . İngilizlerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkan Vahabilere, Arap dünyası teslim edilmiş ve böylece peygamber sülalesinin İslam coğrafyasını denetim altına almasına izin verilmemiştir . Arabistan krallığı Vahabilere terk edilirken , İslam dünyasının katı ve aşırı çizgideki kesimlerinin Suudilerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkmaları sağlanarak bir çok konuda işbirliği geliştirilmiştir . Ruslar bölgenin dışında olmalarına rağmen bölgenin yakın komşusu olma gibi bir jeopolitik konumu her zaman kendi avantajı olarak kullanabilmenin hesabı içinde olmuştur . İslam dünyasında Vahabilik akımına karşı sert tepkiler gelişirken, Hrıstıyan yapısı nedeniyle Rusya Tasavvuf anlayışı aracılığı ile bir Hrıstıyan-Müslüman diyalog düzeni geliştirebilmenin arayışına yönelmiştir . Şii ve Sünni mezheplerinin katı ve dogmatik kesimlerine erişemeyen Ortadoks Rus devletinin, bölgedeki halklar arasında bir dayanışma düzenini Tasavvuf merkezli bir oluşum ile geliştirmeye çalışması , Rusya’nın yeni Orta Doğu politikasının ana yaklaşımlarından birisi olarak öne çıktığı anlaşılmaktadır . Özellikle Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi on üçüncü yüzyıl hümanistlerinin Tasavvuf anlayışının temsilcileri olarak kabül edilmesi , Rusya’nın Türkiye ve İran halkları ile farklı bir yakınlık oluşturma girişimlerinin yeni bir yansıması olarak görülmektedir . Merkezi alandaki üç imparatorluk devletinin bölge dışı emperyalist güçlere karşı geliştireceği savunmacı dayanışma, inançları temel alacağı için her türlü dış saldırı ya da tehdidin daha kolay önlenebileceğini Ruslar ileri sürmektedirler . Hırıstıyan Rusya’nın bu din çatısı altında Katolik ya da Protestan dünyaya değil de , kendisine yakın bir bölgede ikamet eden Müslüman topluluklar için inanç esaslı bir dayanışmayı gündeme getirmesi ,tümüyle merkezi alan egemenliği amacını taşıyan yeni bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır . Her türlü çatışma ya da savaş tehlikesine karşı insanlığın yeni dönemde inançlardan hareket eden bir yaklaşıma gereksinmesi olduğu Rusya’nın Orta Doğu projesi ile öne çıkartılmaktadır . Bölgesel ve küresel barış için tasavvuf anlayışının içindeki hümanizmin yeterli olacağını Ruslar bu tavırları ile ortaya koymaktadırlar .

Vatikan merkezli Katolik inancının doğu Hrıstıyanlığı olan Ortodoksluğu kontrolü altına almasına karşılık, Rusya’nın geliştirdiği Ortadoksluk-Sünnilik- Şiilik üçgenine karşı bir Katolik-Protestan-Ortadoks ittifakı öne çıkabilir . Rusya böyle bir ihtimali önleme doğrultusunda bir Hrıstıyan birliğini değil ama Orta Doğu’nun Şii ve Sünni halkları ile batı emperyalizmine karşı dayanışmayı seçmektedir . Batının dışladığı doğu toplumlarını kucaklamak Ortadokslar ile birlikte Müslümanların da kaderi olduğu için, bir antiemperyalizm çizgisinde orta dünya halklarını inanç temelli birliktelikler oluşturarak bir karşı direnç geliştirebilmesi , Rusların hesaplarının arkasında yatan yaklaşım olarak görünmektedir . Din savaşları yerine mezhep yakınlıkları ya da dayanışmalarının geliştirilmesi ile zaman içerisinde savaşların önlenmesini sağlayarak bölge barışına katkı getirilmesini ,Ruslar yeni projeleriyle gündeme getirmişlerdir . Dünya daha da parçalanarak çok kutuplu bir yapılanmaya doğru dönüşürken , orta dünyada mezhepler üzerinden bir Hrıstıyan-Müslüman dayanışmasının sağlanması yolundan gidilerek , iki bin yıllık kutsal topraklar kavgasına da son verebilecektir . Maddi gücünü her fırsatta dünya uluslarına dayatan batı emperyalizminin bu zorlamalarına karşılık geliştirilecek manevi direniş, insanlığın yakın gelecekte bir dünya barışı elde edebilmesi ihtimalini güçlendirecektir .

Şiiliğin merkezi olan İran devletinin Irak’taki Sünni rejimin çökertilmesinden sonra , bölgedeki diğer devletler üzerinde Şiilik aracılığı ile yeni bir baskı düzenine yönelmesi , merkezi devletler arasında sıcak çatışmalara ve gerginliklere neden olmaktadır . Bölgedeki aşırı akımların temsilcisi olarak selefilik gibi katı ve radikal inanç düzenlerinin tasfiye edilebilmesi için , Şiilik ve Sünnilik arasında güçlü bir birliktelik oluşturulması gerekmektedir . Ruslara göre , Vahabilik Tasavvuf gibi barışçı bir yaklaşım ile dengelenirse ,o zaman kutsal topraklar üzerinde barış düzeninin kurulabilmesi mümkün olabilecektir . Rusya üç büyük devlet arasında birlikteliği savunurken , Türkiye’nin başkenti Ankara’nın Sünnilik merkezi olmasını, tıpkı İran başkenti Tahran’ın Şiilik merkezi olması gibi gerekli görmektedir . Ne var ki , İngilizler Orta Doğu bölgesine gelirken hem Vahabilik mezhebini oluşturarak Arabistan’ın başına sarmışlar ,hem de Osmanlı İmparatorluğundan çekindikleri için, Sünniliğin merkezi olarak da Mısır’ın Başkenti Kahire’yi yeni merkez olarak ilan etmişlerdir . Bu durumu pekiştirmek ve güçlü bir merkez oluşturabilmek için de, El-Ezher gibi büyük bir din merkezini de gene Mısır’ın başkenti Kahire’de kurmuşlardır . İran bu aşamada akıllı politikalar ile Orta Doğu ülkelerinde Şiiliği yayarken , Sünniler’in bu durumdan rahatsız olmasını önleyecek yeni bir adım , Rusya’nın öncülüğünde Ortadokslar ile Sünniler arasında geliştirilecek diyalog ve dayanışma girişimleri ile sağlanabilecektir . İsrail’in kurulmasından sonra ortaya çıkanterör ve savaş gibi gelişmeler bölgedeki inanç grupları arasındaki barışçı dayanışmayı zorunlu bir hale getirmiştir . Vahabilerin Arap halkı ile ters düşen katı ve radikal tutumlarının dengelenebilmesi için , vahdet anlayışı içinde birliktelik oluşturulması inanç grupları arasındaki dayanışmayı daha da geliştirecektir . Ruslara göre eğer bölge halklarının tamamı böylesine bir inanç yapılanması içerisinde birliktelik çatısı altına alınamazsa, o zaman bölge halkının bölünmesi kaçınılmaz olacaktır . Günümüzde barış için böylesine bir vahdet anlayışını temel alanlara karşı çıkan halk kesimleri ile yandaş olma stratejilerinin geliştirilmesi gerekmektedir . İslam dünyasında yaygın olan Tasavvuf anlayışının üç büyük din grubunun tabanında yaygınlık kazanmasına yardımcı olmak gerektiğini, Ruslar yeni Orta Doğu projesi ile ısrarlı bir biçimde savunmaktadırlar . Ruslar üçlü birliktelik için Ankara’nın Kahire’nin yerini alarak Sünni dünyanın lideri olması gerektiğini vurgulamaktadırlar . Böylece Rusya bir Arap ülkesinin ya da kentinin merkez olmasına karşı çıkarken , bir anlamda ABD’nin ılımlı islam projesinde gündeme getirdiği laiklikten uzaklaşmış bir Türkiye yapılanmasını dolaylı yoldan destekler görülmektedir . Tıpkı Tahran’ın sahip olduğu Şiilik merkezi olması gibi bir konumu ,benzeri bir biçimde Rusya ve ABD ile birlikte Türkiye için de Ankara için Sünnilik merkezi olarak düşünmektedir .

On üçüncü yüzyılda Anadolu’ya hümanizmi getiren mutasavvuflar olarak Mevlana,Yunus Emre ve Hacı Bektaş’ın daha etkin bir biçimde eğitim ve toplumsal yaşam alanlarında öne çıkarılmalarıyla birlikte , hümanist İslam anlayışı Türkiye üzerinden İslam ülkelerinde geniş bir taban kazanmıştır . Şimdi gelinen noktada bu durumun yerinde değerlendirilerek , Rusya’nın Orta Doğu projesinin gerçekleşmesine katkıda bulunması istenmektedir .Türkiye’ye laiklik rejimini getiren Atatürk Cumhuriyetinin laik siyasal rejimi ile El-Ezher gibi İslam merkezlerine uzak durması yüzünden , dünya kamuoyunda Türkiye bir İslam devleti olarak kabül edilmemiştir .Bu çerçevede Türkiye cumhuriyeti hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin ülkesi olarak görülmüştür .Türkiye Müslüman halkı ile bir Asya devleti olarak öne çıkarken aynı zamanda gayrimüslimlerin yaşadığı bir ülke olarak ve çağdaş cumhuriyet rejimi ile uygarlığın beşiği olan Avrupa kıtasının yanı başında batının modern devletleri ile birlikte hak ettiği yeri almıştır . Türklerin Müslüman çoğunluğu nedeniyle Türkiye Avrupa Birliği’ne üye yapılmamış ama günümüzün gelişmiş ülkeleri arasında yer alması da önlenememiştir . Türkiye Cumhuriyeti bu konumu ile batıdaki çağdaş uygarlığın Orta Doğu bölgesindeki temsilcisi olmuştur . Rusya İran ile birlikte Türkiye’ye merkezi alan ortaklığı önerirken Türk devletinin bu konumunu da dikkate alarak hareket etmektedir .

Avrupa’nın yanı başındaki Türkiye’nin El-Ezher’e uzak duran konumu , Türklük üzerinden İran ile geliştirilen yakın bölgesel işbirliği düzeni içinde daha etkin bir duruma gelmiştir . Bütün gayrimüslim dünyaya İslamı yaymak için Cihat adı altında bir din savaşı ilan etmeye yönelen Selefi gruplar ,Vahabilik tarikatının örgütleyicisi Suudi hanedanının destek ve baskılarıyla tüm İslam ülkelerinde karışıklık ve kaos yaratabilmenin çabası içine girdikleri ,bugünün koşullarında açıkça göze çarpmaktadır .Savaşa ve teröre karşı düşünce yolunu seçen Sufiler zaman içerisinde daha etkili olmaya başladıklarında, selefi grupların katı bir çıkışa sürüklenmeleri önlenerek var olan dengeler korunabilmektedir . Vahabiler hanedanlık rejimini korumak doğrultusunda radikal İslamcı terörü destekledikleri gibi ,aynı zamanda şiddet yanlısı bir tutumu da geleceğe dönük olarak kurumlaştırma çabası içinde oldukları görülmektedir. Anadolu İslamının tasavvuf yolu olması nedeniyle , Rusya’nın İslam dünyasına yönelik yeni açılımında Türkiye başlıca müttefik olabilecektir . Tasavvuf Vahabiliğin alternatifi bir konuma gelirse o zaman selefi grupların bölge barışını tehdit etmeleri ,ya da bir üçüncü dünya savaşı görünümünde Cihat savaşlarına yönelmenin önüne geçilebilecektir . Doğu ve batı bölgelerinde oluşturulacak Sufi birliklerinin bütün Sufileri toparlayarak, yeni bir kamu düzenin ılımlı İslam düzeni ile bağdaşabilecek tarzda oluşturulması doğrultusunda etkin olabilecekleri , Rusların yeni projesinde öne sürülmektedir .Bu açıdan İslam dünyasına kalıcı bir barış düzeninin götürülebilmesi için Sufi örgütlenmesinin tüm İslam ülkelerinde örgütlenmesi gerekmektedir .

Rusya’nın batı merkezli emperyalizme karşı , Orta Doğu ülkeleriyle yakın işbirliği projesi bir anlamda panzehir görünümü taşımaktadır . Merkezi alanda küresel savunma ve işbirliği olanaklarının genişletildiği bir dünya da, ulusal ve laik devletlerin ihmal edilmesi ve yeni bir kamu düzeni oluşturma süreci içinde görmezden gelinmeleriyle, kutsal topraklar gelecekte de bir savaş sürecine doğru sürüklenmek istenmektedir . Bölgede işgalci olarak bulunan ABD ve İsrail ikilisinin bu aşamada çok tarihi bir değerlendirme yapmaları gerekmektedir . Eğer onlar bu noktada böylesine bir hassasiyet ve iyiniyetle hareket ederlerse ,o zaman bölge devletleri arasında dayanışma daha da gelişeceği için bölgesel barışın tesisi için gerekli olan adımlar, bölgesel bir dayanışma düzeni içinde geliştirilebilir . Rus planı yeniden bölgesel bir barışı öne getirdiği için , Rusya merkezli atılacak olan diplomatik adımların barışa dayalı yeni bir yaşam düzeninin merkezi coğrafyaya getirilmesi söz konusudur .Günümüzde merkezi alandaki ülkeler ve siyasal güçler bu yeni yaklaşıma göre hareket edecektir .

İslam tarihi aşırı ve yıkıcı selefi akımlar kadar akıl ve bilimden yana akımlara da ev sahipliği yapmıştır . Arapların geleneksel güney Müslümanlığına karşılık, Türklerin kuzey Müslümanlığı ,Orta Asya ve Orta Doğu ekseninde çağdaşlık ve bilimsellik doğrultusunda gelişmeler göstererek bugünkü modern Türkiye’nin ortaya çıkışında fazlasıyla etkili olmuştur . Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde kendini pek fazla belli etmeyen bu gelişme , Türkiye’nin yeniden Asya ve Orta Doğu’ya döndüğü bugünün koşullarında fazlasıyla önem kazanmaktadır . Bilimi ve aklı esas alan , pozitif gelişmeleri yakından izleyen Maturidilik anlayışı bu açıdan örnek gösterilebilecek en önemli İslam akımıdır . El-Ezher kökenli Mısır’ın İslam anlayışı , Hazar bölgesindeki Rönesans olgusundan ve bu değişimin Orta Asya ve Orta Doğu’da yaratmış olduğu bilimsel ve kültürel gelişmelerden uzak kalırken ,Arapların güney Müslümanlığı ile Türklerin Kuzey Müslümanlığı arasındaki ayrılıklar öne çıkmaktadır . Kuzey ve Güney ekseninde ortaya çıkan bu jeopolitik gelişmeler hem dünyanın hem de İslam dünyasının biçimlenmesinde önemli etkiler yaratmıştır . Dokuzuncu yüzyılda ilk olarak Hazar bölgesinde ortaya çıkan Rönesans akımı , daha sonraki aşamalarda Orta Asya ve Horasan’da on birinci yüzyılda , Anadolu’da ise on üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış ve daha sonra da on beşinci yüzyılda İtalya yarımadasında öne çıkarak, bir yandan çağdaş uygarlığın doğum yeri olan Avrupa kıtasını derinden sarsarak bugünkü dünya uygarlığının oluşumuna hem kaynaklık yapmış hem de bilgi birikimini taşıyarak , yepyeni bir dünya düzeninin öne çıkışında etkin olmuştur . Batı uygarlığının bir parçası olarak günümüze gelen Rusya , sınırları boyunca uzanıp giden Asya topraklarını gördükçe bu coğrafyanın önemli bir parçası olan Orta Doğu bölgesini de dikkate alarak merkezi alan projesi geliştirmeye yönelmektedir .

Hazar’dan Avrupa’ya uzanan tarihsel Rönesans çizgisi çağdaş uygarlığın tekerleğini döndürürken gelişme rotası bugünkü Rusya ile İran ve Türkiye topraklarından geçmiştir . Rusya üç imparatorluk devletini inançlar üzerinden bir araya getirirken geçmişin bu birikiminden yararlanmaya çalışmakta ama merkeze kendisini bir büyük emperyal devlet olarak oturttuğu zaman iş içinden çıkılmaz bir biçimde karışıklığa doğru kaymaktadır . Her üç ülkenin kendi tarihleri ayrı ayrı ele alındığı zaman, bir çok konuda bu sınır komşusu imparatorluk devletlerinin tarih boyunca bir çok konuda anlaşmazlığa düştüğü hatta yüzyıllar boyunca savaşmak zorunda kaldığı göze çarpmaktadır . İran ile Türkler arasında beş yüz önce yapılan Çaldıran savaşı bir anlamda mezhepler kavgasının savaşa dönüşmesi ile tarihteki yerini almıştır .Osmanlı devleti Avrupa’daki Protestanlara sahip çıkarken , Vatikan da buna karşı çıkarak Şiiliğin Orta Doğu bölgesi ve Asya topraklarında yayılması için Perslere yardımcı olmaya çalışıyordu . Nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olmasına rağmen İran ile Osmanlı devleti arasında bir yakınlık kurulmasına mezhep savaşları engel olurken , iki büyük devletin nüfuslarının çoğunluğunu oluşturan Türklük üzerinden bir araya gelmesi belirli merkezlerce önlenmiştir . Hazar kıyısından ortaya çıkmış olan Uygarlığın batı ülkelerine doğru yöneldiği aşamada Avrupa üzerinden Asya bölgelerine doğru din ve mezhep çatışmaları büyük savaşlar halinde öne çıkarken ,merkezi coğrafya bütünüyle parçalanarak bir dağılma dönemine doğru sürükleniyordu . Bugün Orta Doğu’ya egemen olmak isteyen Rusya Federasyonu’nun ortadan kaldırmak istediği inanç ayrılıklarının tohumları beş yüz yıl önce atılmış ve iki büyük Türk devletinin birleşmesini önlemek üzere , Şiilik ortaya çıkarılarak geleneksel Sünni toplumunun ötesinde ayrı bir sosyal yapılanma yeni ortaya atılan mezhep ayrılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . İslam dünyasındaki bu ana bölünme ile ortaya çıkan bu ikili yapı daha sonraları örgütlenen yeni tarikatlar dışarıdan müdahale eden emperyalist merkezler aracılığı ile iyice içinden çıkılmaz bir karışıklığa doğru sürüklenerek bugünkü kaos ortamına varılmıştır . Rusya’nın yeni projesini hazırlarken bu kaosa son vermek için Şii-Sünni ortaklığını öne çıkardığı anlaşılmaktadır .

Orta Doğu tarihi birbirini izleyen dinler arası savaşlar olarak kitaplarda yerini alırken , bu durumu günümüzde mezhepler savaşına dönüştürmek isteyen İsrail ve ABD ikilisi ile , Rusya’nın emperyalist hegemonya projesinin inançlar arasında ortaklığa ve dayanışmaya dayandırması arasında çok ciddi bir ayrılık hatta karşıtlık öne çıkmaktadır .Bugünkü çağdaş uygarlık düzeninin oluşumu sırasında Avrupa kıtasındaki mezhepler savaşına son veren Vestfalya Antlaşmasının yeniden dikkate alınması gerekmektedir . Bugünün koşullarında Evanjelik tarikatının zorlamaları ile İsrail ve ABD bölgede her türlü alt kimlik ve inanç tartışmalarını tırmandırırken ve silah tüccarları bölgeyi iyice karıştırırken , Rusya Federasyonu’nun din ve mezhep farklarını bir yana bırakarak sadece inançlar üzerinden bir diyalog ve işbirliği önerisini gündeme getirmesi ,ilk başta hoşgörülü bir uygar davranış olarak öne çıkmaktadır . Ne var ki , Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Rusya Federasyonunun baskı ve zulme yönelen tavırları, başta Çeçenistan olmak üzere Kafkasya bölgesi ve Rusya sınırları içinde kalan Türk devletleri ile Ukrayna , Beyaz Rusya ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde gündeme gelen yeni sömürgeci girişimler nedeniyle , dünya kamuoyunda geçmişten gelen Komünist diktatörlük imajının devam etmesine yol açmaktadır .Geçmişten gelen Moskof korkusunu kamuoyundan silmedikçe , Rusya’nın güler yüzlü ve barış yanlısı bir tutum takınarak Orta Doğu bölgesinde kalıcı bir barış düzeni oluşturabilmesi son derece zor görünmektedir . Bu çerçevede Rus projesinin gerçeklik kazanabilmesi, Rusya’nın önümüzdeki dönemde izleyeceği yumuşak politikalara ve anlayışlı yaklaşımlarına bağlı olarak kesinlik kazanabilecektir .

Eski Roma İmparatorluğu döneminde Romalılar Akdeniz çevresindeki bütün bölgeleri kendi kontrolları altına almışlardır . Bügünün siyaset bilimi içinde yer alan Sezaro-Papizm yaklaşımını , Rusya bir imparatorluk devleti olarak öne çıkararak günümüz koşullarında kendi merkezli olarak uygulama alanına getirmeye çalışmaktadır . Sezaro-Papizm , Roma İmparatoru Jül Sezar döneminde gündeme getirilmiş olan bir din ve devlet bütünleşmesinin adı olarak düşünülmüş bir kavramdır . Buna göre imparator Sezar devletin başı olarak dinin de tepesindeki otorite olmaya çalışmakta ,böylece din ve devlet işleri imparatorun tekelinde yürütülmeye çalışılmaktadır . Devletin başı aynı zamanda dinin de başı konumuna gelince , son derece otoriter bir yönetim oluşturulmakta ve böylece devlet gücü bütün inanç gruplarına baskı ile benimsetilerek bütün imparatorluk topraklarında baskı düzeni kurulabilmektedir . Rus devletinin başında bulunan bugünkü otoriter başkanın , çeyrek asırdır sürüp gelen hegemonya düzeni içinde Rusya Federasyonu’nun bir anlamda üçüncü Roma İmparatorluğu biçiminde yeni bir yapılanmaya doğru hazırlandığı ve bu aşamada da Orta Doğu ülkelerinin topraklarını da kendi imparatorluğunu genişletmek üzere sınırları içine almaya çalışırken , Rusya’nın Orta Doğu Projesi adı altında yeni bir emperyalist plan dünya kamuoyuna kabül ettirilmek üzere öne çıkarılmaktadır . Son yıllardaki siyasal gelişmeler bütün ülkelerin başındaki yöneticileri giderek otoriter bir konuma getirirken , ülke yöneticilerinin bir Sezaro-Papizm uygulaması arayışı içine girdikleri açıktır. Çeyrek asırlık Rus diktatörlüğünün Doğu Avrupa ,Kafkasya ve Kuzey Asya’yı sınırları içine katması yetmiyormuş gibi, bir de Orta Doğu toprakları üzerinde hak ileri sürmeye kalkışması ,çok ciddi bir emperyalist tavır olarak dünya gündemine gelmektedir . Özellikle Orta Doğu bölgesinde sıcak çatışmaların devreye girmesinden sonra , kuzeydeki emperyalist güç olarak Rusya güneye inmeye çalışmış ve tarihteki Rus kızıl elması olarak , sıcak denizlerde Rus gemileri dolaşmaya başlamıştır .Rus diktatörü bugünün Sezarı konumuna gelmişken bir de inançlar üzerinden babacılık yapmaya çalışması ve bu doğrultuda bir Papizmi , Orta Doğu bölgesine doğru geliştirerek , din üzerinden bir hegemonya planını bölgesel proje görünümünde kamu oyuna kabül ettirmeye çalışması ,tarihsel olayları iyi bilen kesimler tarafından günümüzde ciddi kuşku ile karşılanmaktadır .

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// PROF. DR. ATA ATUN : Barış Pınarı Harekatına Kıbrıslı Türkerden tam destek


PROF. DR. ATA ATUN : Barış Pınarı Harekatına Kıbrıslı Türklerden tam destek

Anavatan Türkiye’mizi terör örgütünden uzak tutmak için Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin kararlı diplomatik girişimleri sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Barış Pınarı adı altında gerçekleştirdiği harekat, Türkiye’de olduğu kadar Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de (KKTC) sevinçle karşılanmıştır. AB ve NATO tarafından da terör örgütü kabul edilen PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG YPG’nin omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) karşı başlattığı BARIŞ PINARI HAREKÂTI’nı en iyi anlayan ve değerlendiren, yıllarca Rumların mezalimi altında inlemiş ve soykırıma uğramış olan Kıbrıslı Türklerdir.

Bugün Kıbrıs adasında son 45 yıldır hiçbir silahlı çatışma olmamışsa, hiçbir Kıbrıslı Türk yolda, tarlada, işyerinde, bahçesinde, evinde EOKA terör örgütü mensubu Rumlarca kalleşçe ve yasa dışı bir şekilde vurulup öldürülmemişse, hiçbir Türk köyü gece baskınına uğrayıp yakılıp yıkılmamış, köy sakini Kıbrıslı Türkler topluca infaz edilmemişse, bu Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde varlığı bile bizleri korumaya yeten Türk Silahlı Kuvvetleri sayesindedir. Adada son 45 yıldır var olan barışın, TSK sayesinde onlarca yıl daha devam edeceği kesindir.

PYD/YPG terör örgütü, Kürtler başta olmak üzere, bölge halkına karşı baskı ve yıldırma politikası uygulamış, yerel halkı zorla kendi saflarına katılmaları yönünde eziyet etmiştir. PYD/YPG’nin etnik temizlik başta olmak üzere işlediği insanlığa karşı suçlar, bağımsız uluslararası kuruluşlarca da belgelenmiştir.

Türkiye, Suriye’de DEAŞ terör örgütüne karşı en fazla mücadele veren ve en ağır bedeli ödeyen ülkedir. DEAŞ terörüne karşı bir başka terör örgütüyle mücadele etme hatasını ısrarla sürdüren, PYD/YPG’nin DEAŞ’lı tutukluları çıkarları doğrultusunda serbest bırakmasına göz yuman ve kendi vatandaşı olan yabancı terörist savaşçıları dahi geri almaktan kaçınan ülkelerin, DEAŞ’a karşı mücadele konusunda Türkiye’ye nasıl davranması gerektiğini söylemek hakkı yoktur

BARIŞ PINARI HAREKATI’nda PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG unsurları ile bu unsurlara ait barınak, sığınak, mevzi, silah, araç ve gereçler hedef alınmasına çok dikkat edildiği, Sivillerin ve sivil altyapının zarar görmemesi için gereken her türlü tedbir uygulandığı ve buna çok dikkat edildiği dünya basını tarafından da teyit edilmektedir.

Türkiye Suriye sınırı boyunca, Fırat nehrinin doğusunda DEAŞ ve PKK/KCK/PYD-YPG’nin varlığını sonlandırmak, Türkiye’nin hudutlarının ve Türk halkının güvenliğini sağlamak amaçlı bir barış koridoru tesis ederek, Türkiye’deki Suriyeli kardeşlerimizin de bir an önce kendi topraklarına, evlerine dönüşlerini gerçekleştirmeyi hedefleyen BARIŞ PINARI HAREKATI’nın bölgeye son yüzyıldır beklenen barışı getireceğine hiç kuşku yoktur. Bu askeri harekat, bölgede yaşayan Kürtler, Araplar, Asuriler, Hristiyanlar ve Yezidiler gibi diğer dini ve etnik grupların da güvenliğini de sağlayacak, çağımızda çok önem verilen insan haklarını da bölgeye kalıcı olarak getirecektir.

Nihai hedefi Türkiye’nin sınırlarının güvenliğini sağlamak, bölgedeki teröristleri etkisiz hale getirmek ve bu suretle Suriye halkını teröristlerin zulmünden kurtarmak olan BARIŞ PINARI HAREKATI’nı Kıbrıslı Türkler olarak destekler, bu uğurda canlarını ortaya koyan kahraman Mehmetçiklerin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin her zaman ve koşulda yanlarında olduğumuzu belirtiriz.

Prof. Dr. Ata ATUN

KKTC I. Ve III. Cumhurbaşkanları Politik Danışmanı

PSİKOLOJİK HARP DOSYASI : AYDINLIK YAZARI HİKMET ÇİÇEK PSİKOLOJİK SAVAŞ UZMANI PROF. DR. NEVZAT TARHAN’I YAZDI !!!


HİKMET ÇİÇEK : Neslican mesajıyla nefret edildi ! Sicili bozuk bir Nevzat Tarhan

Üsküdar Üniversitesi Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, kanserle mücadelede hayatını kaybeden Neslican Tay için sosyal medya hesabından iğrenç bir paylaşımda bulundu.

Nevzat Tarhan, Neslican’ın seküler dünyanın rüzgarına kapıldığını, ancak ölümle yüzleşebilmesi gerektiğini savunurken, Neslican’ın dinlerin teselli gücünden faydalansaydı, kanseri düşman gibi görmeyeceğini ileri sürdü.

BU ADAMI YAKINDAN TANIRIZ!

Biz Ergenekon sanıkları Nevzat Tarhan’ı yakından tanıyoruz! 2016 yılında FETÖ’nün darbe girişimini araştırmak üzere bir Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. “Araştırma Komisyonu” bilgisine başvurmak için konuyla ilgisi olmayan saçma sapan isimleri çağırdı. Eski Bakan Tayyibe Gülek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eniştesi Ziya İlgen gibi isimler bile vardı. Fakat komisyonun çağrıcıları arasında neredeyse 30 yıldır FETÖ ile mücadelenin başını çeken Aydınlıkçılar yoktu!

Ergenekon tertibinin isim babası, FETÖ ile AKP’yi “barıştırma” çabalarının etkin ismi Fehmi Koru dinlenecek, fakat Aydınlıkçılar’ın bilgisine başvurulmayacaktı. Böyle bir komisyondu işte.

‘PSİKOLOJİK SAVAŞ UZMANI’

Komisyonun dinleyecekleri arasında bulunan bir isim dikkat çekiyordu: Prof. Dr. Nevzat Tarhan.

Tarhan ilginç bir ”bilim adamı” Kendisini ”psikolojik savaş uzmanı” gibi görüyor. Asıl mesleği psikiyatr. ”Zihin kontrolü” üzerine araştırmalar yapmış. ”Solculuk hastalıktır” diyecek kadar ”bilimsel” düşünüyor. Tarhan, 1996’da TSK’dan ”emekli olmak zorunda” kalmış. Niye “zorunda kalmış” açıklasa da öğrensek!

Tarhan, 2010’dan sonra FETÖ’nün “irfan yuvalarından” Üsküdar Üniversitesi’nin rektörlüğünü yaptı. Cemaatin önemli etkinliklerinden Abant Toplantıları’nın müdavimlerinden biriydi.

‘KAMU TANIĞI’

Nevzat Tarhan, 2012 yılında Ergenekon davasında ”kamu tanığı” olarak dinlendi. GATA’da görev yaparken Ergenekon örgütünün varlığını İsmail Hakkı Karadayı’nın bir devre arkadaşından duyduğunu ciddi ciddi anlattı. Örgütün 100-150 kişiden oluştuğunu, Karadayı’nın üsteğmenliğinden beri bu örgüte üye olduğunu söyledi!

TALMUT O DA NE?

Neler yumurtlamadı ki. Örgütün ”çalışma prensiplerinin” TALMUT adlı bir kitaba dayandığını anlattı. Sonra kızına sormuş TALMUT ne diye. İnternetten öğrenmişler Musevilerin kutsal kitabının adı olduğunu…

İşçi Partililer’in Genelkurmay’a ”ellerini kollarını sallayarak girmelerini” çok ilginç bulduğunu söyledi. Görmüş mü? ”İnternetten, basından öğrendim. Kaynak göstermem” dedi.

”Psikolojik Savaş / Gri Propaganda” adlı kitabıyla övünen Tarhan’ın bir psikiyatra ihtiyacı olduğu çok açık!

Şimdi bu adam, kanserle mücadelede hayatını kaybeden Neslican Tay’a utanmadan saldırıyor.

Mardin Artuklu Üniversitesi’nde Said-i Nursi’yi anmak için düzenlenen sempozyumda, Atatürk ‘ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ‘u hedef alan, Ergenekon sanıklarını da ”Bozkurt’un şövalyeleri” olarak adlandıran, bir ara ”Memory Centers of America” adlı bir merkezin Türkiye yöneticiliğini yapan Tarhan, 2010’dan beri FETÖ’nün “irfan yuvaları”ndan Üsküdar Üniversitesi’nin rektörlüğünü yaptığını unutmuş, atıp tutuyor!